<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Genel Türk Tarihi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/tarih-yazilari/genel-turk-tarihi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 30 May 2019 15:26:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Genel Türk Tarihi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türk Savaş Usulünün 10 Önemli Özelliği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turk-savas-usulunun-10-onemli-ozelligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turk-savas-usulunun-10-onemli-ozelligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Jan 2019 13:16:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem Kesik]]></category>
		<category><![CDATA[Sahte ric’at]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklular]]></category>
		<category><![CDATA[Türk ordusu]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Savaş Taktikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Savaş Usulünün 10 Önemli Özelliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21170</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkler kazandıkları büyük savaşların çoğunda üstün fizikî güçlerinin yanında müthiş bir iç teşkilatlanma ve disiplin gerektiren savaş taktikleri uygulamışlardı. Batılı ve Doğululara “düzensiz ve telaşlı” gibi görünen bu akıcılık, Türk ordusunun en büyük kabiliyetiydi. İşte bozkır savaş usulünün 10 önemli özelliği. Selçuklular tarih sahnesine çıktıkları ilk andan itibaren savaşçı özellikleriyle dikkatleri üzerlerine topladılar. Hatta onları, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turk-savas-usulunun-10-onemli-ozelligi/">Türk Savaş Usulünün 10 Önemli Özelliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/Dünya-Tarihini-Değiştiren-En-Etkili-Savaş-Taktikleri.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-22398 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/Dünya-Tarihini-Değiştiren-En-Etkili-Savaş-Taktikleri.jpg" alt="" width="640" height="312" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/Dünya-Tarihini-Değiştiren-En-Etkili-Savaş-Taktikleri.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/Dünya-Tarihini-Değiştiren-En-Etkili-Savaş-Taktikleri-600x293.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/Dünya-Tarihini-Değiştiren-En-Etkili-Savaş-Taktikleri-300x146.jpg 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></a><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-21176 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir-300x147.jpg" alt="" width="367" height="180" /></a></em></p>
<p><em>Türkler kazandıkları büyük savaşların çoğunda üstün fizikî güçlerinin yanında müthiş bir iç teşkilatlanma ve disiplin gerektiren savaş taktikleri uygulamışlardı. Batılı ve Doğululara “düzensiz ve telaşlı” gibi görünen bu akıcılık, Türk ordusunun en büyük kabiliyetiydi. İşte bozkır savaş usulünün 10 önemli özelliği.</em></p>
<p>Selçuklular tarih sahnesine çıktıkları ilk andan itibaren savaşçı özellikleriyle dikkatleri üzerlerine topladılar. Hatta onları, iktidarları için tehlikeli bulan Karahanlı kağanları ve Gazneli sultanları adım adım izleyerek bölgelerinden uzaklaştırmaya çalışmışlardı. Bizans imparatorları da Anadolu yarımadasına gelen Selçuk Bey’in torunlarını tehlikeli görmüş, İran’ın doğusuna sürmek istemişlerdi. Ancak atları üzerinde hafif silâhlarla düşmana, “çok kısa yağıp büyük tahribata neden olan dolu yağışı” gibi saldıran Anadolu’nun bu yeni sakinlerine karşı hiçbir varlık gösteremediler.</p>
<p>Bizans İmparatorluğu’nun Türkiye Selçuklu Devleti’ni Anadolu’dan atmak üzere tertip ettiği Akşehir (1116) ve Konya (1146) kuşatmalarıyla Myriokephalon Savaşı (1176) başarısızlıkla sonuçlandı. Bizans’ın âciz kaldığı yıllarda devreye giren Haçlılar karşısında da son derece başarılı savaşlar çıkaran Selçuklular Anadolu’nun işgaline fırsat tanımadılar. Selçuklular savaş sanatıyla o kadar bütünleşmişlerdi ki, darp ettikleri sikkelerden avlarına, spor ve eğlencelerinden devlet idaresine, haberleşmeden imar faaliyetlerine her yerde bu savaşçı ruhun izlerini görmek mümkün.</p>
<p>Atları mükemmel şekilde eğiterek bir savaş aracı olarak kullanıyor, at sırtında ok ve yay ile savaşıyor, kement atıyor, mızrak ve kılıcı mahirane kullanıyorlardı. Engebeli ve dik arazide, dağlık bölgelerde ve en zor arazi şartlarında dahi ustaca savaşırlardı. Eğer Selçuklular savaş sanatında bu kadar mahir olmasalardı, dönemin süper gücü olan devletler karşısında tutunamazlardı. En müşkül şartlarda bile uygulayacakları pratik savaş planları vardı. Bu bakımdan onları yenmek hiç de kolay olmuyordu. İşte bu büyük devletin Ortadoğu ve Anadolu’da yaklaşık 3 asır boyunca ayakta kalmasında etkili olan, zeka, tecrübe ve cesaret mahsulü 10 savaş taktiği:</p>
<p><strong>1-Sahte ric’at (Kaçıyormuş gibi yapmak)</strong></p>
<p>Türklerin en çok kullandıkları savaş taktiği “sahte ri-cat”tir. Önceden bir kısım kuvvetler düz ve geniş ovala-rın etrafındaki yüksek tepelere gizleniyor, düşmana az sayıdaki birlikle saldırıp bozguna uğranmış havası veri-liyordu. Aniden kaçan Türk ordusu, kendisini takip eden düşmanı merkezinden ve ağırlıklarından uzaklaştırarak gizlenen kuvvetlerin yanına çekiliyordu. Böylece düşman pusuya düşürülüyor, çember içine alınarak yok ediliyor-du.</p>
<p>Bu taktik Türklere has bir savaş hilesi olup dünya tarihinde bunu Türklerden daha iyi uygulayan bir millet olmamıştır. Bir Bizans kaynağı bu taktiği şöyle anlatır: “Bir defasında İmparator Manuel yemeğe oturmaya hazırlanır ve bıçağıyla bir meyveyi soyarken, yiyecek maddesi aramak üzere kaleden çıkan askerlere Türklerin baskın yaptıkları haber verildi. İmparator derhal meyveyi yere fırlatarak eğri kılıcını kuşanıp zırhlarını üstüne geçirdi ve atına binerek kaleden dışarı fırladı. Türkler sıkı bir sa-vaş düzeninde durmaktaydılar; fakat imparatoru görür görmez dağılarak kaçmaya başladılar. Ancak bu kaçış görünüşteydi. Çünkü hemen geri döndüler ve kendilerini takip edenleri ok yağmuruna tuttular. Bir Selçuklu süvarisi şöyle yapar: Atını uçar gibi koşmasını sağlamak için şiddetle mahmuzlar, kendisi iki eliyle yayını kavrayarak geriye doğru ok atar. Arkasından onu geçmek üzere gelen ise onu geçer ama sadece ölmekte. Onu yakalamak iste-yen kendisi yakalanır ve birdenbire izlenen izleyen olur.”</p>
<p><strong>2-Dağ ve tepelerin üzerinden düşmanı izlemek</strong></p>
<p>Selçuklular düşman ordularını yüksek dağ ve tepelerden, bazen gizlice, bazen de kendilerini düşmana göstererek takip ederlerdi. Myriokephalon Savaşı öncesinde Sultan II. Kılıç Arslan da yüksek bir dağa çıkmış, sürekli yer değiştirerek düşma-nı tepelerden takip etmişti.</p>
<p><strong>3-Su kaynaklarını kullanılamaz hale getirmek; </strong></p>
<p>tarla, mera ve ekinleri yakmak1101’de Akitanyalı Fransızlar ve Bavyeralı Almanlardan olu-şan 3. Haçlı Ordusu, I. Kılıç Arslan’ın Nevers Kontu ile savaş-tığı sırada, Akşehir yakınlarında Selçuklu topraklarına girdi. Sayıları yüz binleri bulan bu ordunun gelişinden, henüz ülke topraklarına girmeden haberdar olan Kılıç Arslan, onları yürüyüşleri sırasında yıpratacaktı. Geçecekleri bölgedeki ku-yu, sarnıç ve kaynakları kullanılmaz hale getirdi. Yol boyunca uzanan tarlalardaki olgun tahılı yaktırdı. Ayrıca, ordunun yolu üzerindeki yerleşim yerlerini boşalttırdı. Halk her türlü yi-yecek maddesini yanına alarak dağlara çekildi.</p>
<p>Sultan II. Kılıç Arslan ise bu taktiği Myriokephalon Savaşı öncesinde uygula-yacaktı. Bizans ordusunun geçeceği yerlerdeki yenebilecek her şeyi yaktırdı. Sultanın su kuyuları ve membalara insan ve hayvan leşi attırarak kullanılamaz hale getirdiğini II. Kılıç Arslan’ın muasırı Süryani Patrik Mikhail’in yazdıklarından bili-yoruz. Selçuklular bazen de düşman ordusunun geçeceği yerlerde-ki ekin ve otları hayvan sürülerine yedirterek veya yakarak tahrip ederler, böylece düşman ordusunun ve hayvanlarının aç kalarak güçsüz düşmelerini sağlarlardı.</p>
<p>1116’da Bizans İmpara-toru Aleksios’un gerçekleştirdiği Akşehir seferinde Eskişehir’e gelen imparator, Kamytzes adlı bir kumandanını Bolvadin ve Asar Kümbet Kale’yi (Kedrea) ele geçirmek üzere görevlendir-mişti. Stypeiotes adlı kumandanı da Afyon’daki Emirdağ ta-rafında bulunan Türk kuvvetleri üzerine göndermişti. Ancak Bizans ordusundaki iki ücretli Türk (İskit) askeri ordugâhların-dan gizlice kaçarak, Bizans birliklerinin saldırı düzenleyeceği bölgenin Türk kumandanı Poukheas’ın (Boğaç) yanına gelmiş, ona Kamytzes’in yapacağı saldırı hakkında bilgi vermiştir. Bu haberleri alan Türk beyi, gece yarısı Bolvadin ve Asar Kümbet Kale hisarlarını boşaltacak, soy-daşlarıyla birlikte buradan uzaklaşacaktı. İm-parator, Bolvadin’e ulaşmak, oradan da Konya üzerine yürümek niyetindeydi. Ancak tam bu sırada Selçukluların, Anadolu’nun bütün tarla ve ovalarını ateşe verdiklerini, asker ve atlar için büyük bir yiyecek kıtlığının söz konusu olduğunu öğrendi. Türkiye Selçuklu Sultanı I. Mesud da 2. Haçlı Se-feri sırasında (1147-48) bu taktiği uygulamış, Anadolu’ya giren Fransız Haçlı ordusu aç kalmıştı.</p>
<p><strong>4-Düşman ordusundaki soydaşlarını kendi taraflarına çağırmak</strong></p>
<p>Hava karardığı için savaşa ara verildiği zaman-larda, Bizans ordusunda paralı asker olarak görev yapan ve çoğu Hıristiyan olan Türklere yüksek sesle bağırarak onları kendi taraflarına geçmele-ri konusunda uyarıyorlardı. Mesela Myriokepha-lon Savaşı’nda böyle bir durumun yaşandığından, devrin muasırlarından Niketas Khoniates eserin-de söz eder.</p>
<p><strong>5-Öldürülen düşmanın kellesini sırık ucuna asıp dolaştırmak</strong></p>
<p>Öldürdükleri önemli kumandan ve şahsiyetlerin kellesini bir sırık ucuna geçirerek düşman ordusunun göreceği bir yükseklikte havaya doğru kaldırarak onların kazanma azimlerini ve dirençlerini kırmaya çalışırlardı. Mesela Myriokephalon Savaşı sürerken Selçukluların ön-ceden öldürdükleri Bizans İmparatoru Manuel’in yeğeni Andronikos Vatatzes’in kellesinin bir mızrağın ucunda takılı olarak Bizans ordusuna gösterildiğini ve bu manzara karşı-sında Bizans askerinin büyük bir hayal kırıklığına uğradığını biliyoruz. Sırık ucuna geçirilen kelleler, düşmanı ne kadar infiale uğra-tıyorsa Selçuklu ordusunda da tam aksine büyük bir motivasyon sağlı-yordu. Myriokephalon zaferi son-rasında Bağdat’taki Abbasî halifesine köleler, silahlar ve Rumların mızrak uçla-rına geçirilmiş başları za-fer alameti olarak gönde-rilmişti. Bu kelleler sevinç içinde Bağdat sokaklarında ve çarşılarında dolaştırıldı.</p>
<p><strong>6-Sahte mektup yazmak</strong></p>
<p>Bazen düşmanın ağzından yazılmış sahte mektuplarla karşı tarafı yanlış bilgilendirerek avantaj elde etmeye çalışırlardı. Myriokephalon zaferi öncesinde İmparator Manuel tarafından 30.000 kişilik bir kuv-vetle Niksar’a gönderilen eski Dânişmendli Meliki Zünnûn’u bertaraf etmek için Hıristiyanların ağzından sahte bir mektup yazmışlardı. Bir okun ucunda kaleye fırlatılan mektupta “Zünnûn’a inanmayınız. Size ihanet edecek” deniliyordu. Bu sözler içeridekilerin şüpheye düşerek Zün-nûn’a güvenmeyip onu kaleye alma-malarına, böylece hem Zünnûn’un, hem de Bizans ordusunun başarısız-lığına neden olmuştu.</p>
<p><strong>7-İnsandan arındırılmış bir kaleyi kullanarak düşmanı pusuya düşürmek</strong></p>
<p>Sultan I. Kılıç Arslan’ın saltanatı devrinde, 1101’de Anadolu’ya gelen üç Haçlı ordusundan ilki Ankara üzerinden Merzifon’a yönelmişti. 2 Ağustos 1101’de Türk ordusunun saldırısına uğrayan Haçlı ordusu Merzifon yakının-da kamp kurmak zorunda kalacaktı. Ertesi gün, 3 Ağustos Cumartesi sabahı Haçlı kampından yiyecek bulmak için ayrılan Alman Marşalı Konrad 3.000 kişilik bir kuvvetle Merzifon’a doğru ilerledi. Almanlar, Haçlı kampından 4-5 km uzakta, Türklere ait içi her türlü yiyecek ve eşya ile dolu bir kaleye rastladılar. Kalenin içinde buldukları gıda maddeleri ve eşyayı hayvanla-rına yükleyip kaleden ayrıldılar. Taktik gereği savunmasız bırakılan kaleden ayrılan Haçlılar yolda Türklerin pususuna düşüp saldı-rıya uğradılar ve yapılan savaş sonucunda Haçlılar ele geçir-dikleri malların tamamını ve 700 kadar askerlerini kaybetti-ler. Saldırıdan kurtulanlar perişan halde kampa dönebildiler.</p>
<p><strong>8-Soylu bir esiri kullanarak kuşatılmış kale ve şehri teslim olmaya zorlamak </strong></p>
<p>Sultan I. İzzeddîn Keykâvus, 1214’deki Sinop kuşatması sırasında şehrin teslimini çabuklaştırmak için daha önce tutsak edilen Trabzon Rum Devleti hükümdarı III. Aleksios’u koz olarak kullanmaya çalıştı. Eğer şehir teslim edilmezse hükümdarı öldüreceğini bildirerek şehirdekileri tehdit etti. Şüphesiz Sinop’un muhasarası sırasında uygulanan bu taktik şehrin fethinde etkili olacaktı.</p>
<p><strong>9-Düşmanın dilini konuşarak alay edip aşağılamak</strong></p>
<p>Bizanslılarla yapılan savaşlarda onların dilini bilen Türklerin Bizans askerleri ile alay ettiğini ve morallerini bozmaya çalıştıklarını İmparator Aleksios Komnenos’un kızı Anna Komnena’nın yazdıklarından biliyoruz. Özellikle Bizans İmparatoru Aleksios’un bir seferinde, rahatsızlığı bahanesiyle Türklerle savaşmaktan vazgeçerek ülkesine dönmeye çalışması Selçuklu askerleri arasında tam bir alay konusu olmuş, bu durum adeta bir tiyatro oyunu gibi askerler tarafından sahnelenmiştir. Aleksios’un Türk ordusu içinde espri konusu olduğu Bizans imparatorunun kulağına kadar gitmişti.</p>
<p><strong>10-Rakip ordudaki emirleri tehdit ederek ya da kendilerine hediye vererek etkisiz hale getirmek </strong></p>
<p>Türkiye Selçukluları iç mücadelelerinde ya da Müslüman devletlere karşı giriştikleri mücadelelerde düşman tarafın kumandan ve beyleriyle gizlice temasa geçerdi. Onları bazen tehdit ederler, bazen de çeşitli vaat ve hediyelerle tarafsız hale getirmeye veya kendi taraflarına çekmeye çalışırlardı. Türkiye Selçuklularının ilk hükümdarı Süleymanşâh’ın Aynü Seylem Savaşı’nda (1086) kendi adamlarının ihanetine uğradığını biliyoruz.</p>
<p>Meşhur Selçuklu tarihi yazarı Aksarayî’nin bir kaydına göre, Süleymanşâh’ın yanında yer alan adamların gizlice Suriye Selçuklu Meliki Tutuş tarafından tehdit edildiği anlaşılır. Benzer şekilde Sultan I. Kılıç Arslan da Habur Nehri kenarında Büyük Selçuklularla giriştiği savaşta (1107) adamlarının ihanetine uğrayarak savaşı ve hayatını kaybetmiştir. Yine Aksarayî’nin eseri Müsâmeretü’l-Ahbâr’da, Büyük Selçuklu Emiri ve Musul Vâlisi Emîr Çavlı’nın I. Kılıç Arslan’ın yanındaki emirlerin bazılarını tehdit edip bazılarını da çeşitli vaatlerle kandırarak kendi tarafına çektiğine dair bilgi verilir.</p>
<p>Sultan I. Gıyâseddîn Keyhüsrev’in vefatından sonra devlet ileri gelenleri onun oğulları arasından İzzeddîn’i saltanat tahtına oturmaya daha lâyık bularak toplandıkları Kayseri şehrine davet ederek 20 Temmuz 1211 günü törenle sultanlığını ilân ettiler. Ancak İzzeddîn’in sultanlığını kabul etmeyen ve Türkiye Selçuklu tahtında hak iddia eden kardeşi Alâeddîn, Erzurum Meliki olan amcası Mugîseddîn Tuğrulşâh, Selçuklu Devleti’nin uc beylerinden Zahîrüddîn İli ve Ermeni Prensi II. Leon ile ittifak oluşturarak Kayseri’de bulunan genç sultanın üzerine yürüyüp şehri muhasara altına aldı. Kuşatma ve savaş uzun sürdü. İki tarafın süvarilerinden ve meşhur beylerinden çok sayıda insan hayatını kaybetti.</p>
<p>Sultan buna çok üzüldü ve kardeşi Alâeddîn’in safında yer alan meşhur kumandan Pervâne Zahîrüddîn İli’ye “Ben vücudu kalbine kadar eriyen bir mumum. Daha önce gülen yüzümün ağlamayan bir gecesi kalmadı. ‘Senin samimi dostun benim’ diyen Pervâne de boynumun vurulmasına razı oldu” diyerek bir kâğıda yazdığı şiiri yolladı ve onu vefasızlıkla itham ederek etki altında bırakıp kendi tarafına geçmeye veya Alâeddîn’i terke zorladı. Kuşatma uzadıkça şehir halkının hoşnutsuzluğu artıyordu. Adamlarını toplayan sultan bu durumdan kurtulmanın çarelerini sordu.</p>
<p>Sonunda Kay9 Düşmanın dilini konuşarak alay edip aşağılamak Bizanslılarla yapılan savaşlarda onların dilini bilen Türklerin Bizans askerleri ile alay ettiğini ve morallerini bozmaya çalıştıklarını İmparator Aleksios Komnenos’un kızı Anna Komnena’nın yazdıklarından biliyoruz. Özellikle Bizans İmparatoru Aleksios’un bir seferinde, rahatsızlığı bahanesiyle Türklerle savaşmaktan vazgeçerek ülkesine dönmeye çalışması Selçuklu askerleri arasında tam bir alay konusu olmuş, bu durum adeta bir tiyatro oyunu gibi askerler tarafından sahnelenmiştir. Aleksios’un Türk ordusu içinde espri konusu olduğu Bizans imparatorunun kulağına kadar gitmişti.</p>
<p>İllüstrasyon: Christa Hook seri Vâlisi Celâleddîn Kayser’in teklifi uygun bulunarak Alâeddîn’in yanında bulunup ona destek olanlardan Ermeni prensi Leon’a çok değerli bir hediye vererek onu ittifaktan ayırmaya karar verdi. Sultanın kız kardeşine ait 12.000 dinar değerindeki kıymetli bir sarık Celâleddîn Kayser’e teslim edildi. O da gece karanlığında gizlice kaleden çıkarak eskiden mektuplaştığı ve dostluk kurduğu II. Leon’un karargâhına gitti. 12.000 Mısır dinarı değerindeki mücevherlerle işlenmiş baş sargısını II. Leon’a teslim ederek, “Bunu sefer akçası (nalbaha) olarak kabul edin.</p>
<p>Eğer yarın buradan gider de ülke Sultan I. İzzeddîn’e kalırsa, o, 12.000 mud tahılı (72.5-135 litre arasında) ülkenize yollarız” dedi. Ermeni Prensi II. Leon Sultan İzzeddîn’den bu konuda bir ahitnâme alarak gece karanlıkta Melik Alâeddîn’i terk ederek ülkesine döndü. Onun ardından da Erzurum Meliki ayrılınca Melik Alâeddîn, adamlarının azalması nedeniyle güç kaybına uğrayarak, kuşatmaya son verip Zahîrüddîn İli ile birlikte geri çekilecekti.</p>
<p>Muharrem Kesik Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.</p>
<p>Derin Tarih Dergisi,sayı.71,syf.38,41</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turk-savas-usulunun-10-onemli-ozelligi/">Türk Savaş Usulünün 10 Önemli Özelliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turk-savas-usulunun-10-onemli-ozelligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Nizam-ı âlem Davası ve Bugünkü Süküt</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-nizam-i-alem-davasi-ve-bugunku-sukut/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-nizam-i-alem-davasi-ve-bugunku-sukut/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Dec 2018 14:04:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Nizam-ı Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı cihân hâkimiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Nizam-ı âlem Davası ve Bugünkü Süküt]]></category>
		<category><![CDATA[Türk İslâm mefküresi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20856</guid>

					<description><![CDATA[<p>Atalarımız millî mefküre ile İslâmî kaynaştırdıkça tarihte görülmemiş bir kudret ve hayatiyet kazanmışlardı. Adalet ve insanlık duygularına dayanan bu mefküre, cihân hâkimiyeti dâvâsı halinde yükselmiş, Osmanlı devrinde en mükemmel dereceye erişmişti. Üç kıt’ada ve eski medeniyet ülkelerinde kurulan imparatorlukta bu hâkimiyet “Nizâm-ı âlem&#8217; adım alıyordu. Milletin ve devletin mevcudiyeti hikmetini teşkil ediyordu. Bu sebeple bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-nizam-i-alem-davasi-ve-bugunku-sukut/">Osmanlı Nizam-ı âlem Davası ve Bugünkü Süküt</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/osmanli-sancagi.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-20857 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/osmanli-sancagi-300x196.jpg" alt="" width="311" height="203" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kpss-osmanli-tarih-notlari.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22303 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kpss-osmanli-tarih-notlari.jpg" alt="" width="524" height="265" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kpss-osmanli-tarih-notlari.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kpss-osmanli-tarih-notlari-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kpss-osmanli-tarih-notlari-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 524px) 100vw, 524px" /></a>Atalarımız millî mefküre ile İslâmî kaynaştırdıkça tarihte görülmemiş bir kudret ve hayatiyet kazanmışlardı. Adalet ve insanlık duygularına dayanan bu mefküre, cihân hâkimiyeti dâvâsı halinde yükselmiş, Osmanlı devrinde en mükemmel dereceye erişmişti. Üç kıt’ada ve eski medeniyet ülkelerinde kurulan imparatorlukta bu hâkimiyet “Nizâm-ı âlem&#8217; adım alıyordu. Milletin ve devletin mevcudiyeti hikmetini teşkil ediyordu. Bu sebeple bu mefküre ile birlikte devlet mukaddes idi. Uğrunda hayat, evlât ve her şeyin feda edilmesi gerekirdi. Tarihimizi dolduran kahramanlık destanları, milletimize mahsus olan kanun ve nizâm şuuru bu inancın tabiî bir neticesi idi.</p>
<p>Osmanlıların yücelttiği cihan hâkimiyeti mefküresi, imparatorluğun geniş hudutları içinde yaşayan bütün ırk, millet, din, mezhep ve kültürlere hak ve hürriyet bahşederek dünyaya bir “Nizâm-ı âlem” örneği getirmişti. Zîrâ bu Türk nizâmı bütün eski imparatorluklardan farklı ve üstün olarak hiçbir millet, sınıf, zümre ve bizzat hanedana imtiyaz tanımıyor ve menfaat getirmiyordu. Nitekim Tanzimat’a kadar hânedanın ve pâdişâhların da hususi mülkü yoktu ve her şey devlete ait (mirî) idi. Devlet bütün millet ve sınıflara adalet, içtimaî ahenk ve insanlık duyguları getiriyor; barış, nizâm ve huzurun vasıtası oluyordu.</p>
<p>Bu hüviyeti ile Osmanlı cihân hâkimiyeti veya Nizâm-ı âlem dâvâsı yeryüzünde ilâhî nizâm ve adaletin gerçekleşmesinden başka bir şey değildi. Mevlânâ Celâleddin, Yunus Emre ile en yüksek mânâ kazanan ve tarikatlara hâkim olan insanlık ideali, imparatorluğun manevî temeli olmuş ve onun cihanşumul kudret ve hayatiyetini sağlamıştı. Türklerin, Hz. Peygamberin hâdisleri, evliyanın keşif ve kerâmetleri ile tebcil edilmesi daima bu ideali kuvvetlendirmiştir. Hattâ büyük velî Akşemseddin “Beldetün tayyibetün” âyetinin, (1453) tarihi ile İstanbul fethini gösterdiğini Fâtih Sultan Mehmet’e müjdelemekle bu tebcilin Kur’ân, yâni İlâhî emrin icabı bulunduğunu meydana koymuştur.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu, şeriata ve kendi kanunlarına dayanan bir milletler câmiası olup kuvvetini Türk İslâm mefküresinden alıyor; adâlet, insanlık ve barış onun “Nizâm-ı âlem” dâvâsının esasını teşkil ediyordu. Osmanlı imparatorluğu, bugün beşeriyete sulh getirmek isteyen, fakat materyalist dünyada bir türlü müessir olamayan Birleşmiş Milletler ideal ve teşkilâtından daha üstün ve gerçek bir siyasî ve içtimaî nizâmı temsil ediyordu.</p>
<p>İçtimaî adâletten uzak kalmış hilâfet ve Selçuklu İmparatorlukları da onunla kıyaslanamaz ve tarihte misline rastlanamaz. İmparatorluğun bu yüksek vasıfları artık ilim âlemince kabul edilmiştir. Bununla beraber Osmanlı, cihad ve “Nizâm-ı âlem” dâvâsını anlaya_mayan ve taassuptan kurtularnayanlara, hâlâ bu cihanşumul devleti ve nizâmını barbarlık sayanlara rastlanmaktadır. Fakat asıl garibi bu iftiraların Türk aydın ve siyasileri arasında revaç bulmasıdır. Gerçekten kültür ve mefküre kaynaklarının kurutulması neticesinde milli ruh ve şuurdan mahrum cüceler, yücelere saldırmaya yeltenmiş, en muhteşem tarihe ve ecdada karşı nankörlük ve terbiyesizlikler mubah sayılmıştır.</p>
<p>İslâm ve Hristiyan iki din ve medeniyet veya iki dünya nizâmı arasında sekiz asır süren mücadele cihan padişahı Kânuni devrinde nihai bir hesaplaşma mahiyetini alıyordu.</p>
<p>Muhteşem Süleyman orduları ile karadan Orta Avrupa&#8217;ya ve Almanya içlerine doğru ilerlerken Akdeniz’e hâkim Türk donanmaları da sahillerden Hristiyan dünyasını bir kıskaç içine alıyor; Haçlı taarruz merkezlerini susturmak istiyordu. Arapların XI. asırda bu denizde kaybettikleri hâkimiyet XVI. asırda Türklerin eline geçince Frenkler şimdi okyanuslarda üstünlügü muhafazaya çalışıyorlardı. Osmanlılar Basra Körfezi&#8217;nde ve Kızıldeniz&#8217;de üsler kurarak cihadı Hint Okyanusunda ve Uzak Şark sularında da yürütmek istiyorlardı. Fakat iç denizler dışında girişilen teşebbüsler başarılamamış, Avrupalıların bir kaç asırlık denizciliği Okyanuslarda hâkim kalmıştır. Nitekim Osmanlı mütefekkirleri XVI. ve XVII. asırlarda, Türk-İslâm dünyasının arkadan satılmakta olduğunu, bunun siyasî ve İktisadî tehlikelerini görmüşler; tedbir alınması lüzumunu belirtmişlerdir. Lâkin ne Süveyş ve Don-Volga kanalını açmak teşebbüsleri başarılabilmiş; ne de Akdeniz artık bir Türk gölü kalabilmiştir.</p>
<p>Bununla beraber Kanunî’ye gelen Alman İmparatorunun elçisi Busbecq iki dünyaya ait kuvvetleri mukayese ederken nihaî zaferin Türklerde olacagı hükmünü verir ve bu neticeyi düşündükçe titrediğini de belirtir. Fakat İslâm medeniyeti son sözünü söylemiş, ondan aldıgı aşılarla bir Avrupa medeniyeti yükselmeye başlamış; Osmanlılar dışında diğer Türk ve Müslüman milletleri de zaten derin bir uykuya dalmıştı. Mezhep ayrılıgı ve taassubu ile İran’a hâkim Şiî Safeviler de Osmanlılara daima çelme takarak onların nihâi zaferlerine engel oluyorlardı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu yalnız kalmış ve XVII. asırda husule gelen kuvvet müvazenesi müteakip asırlarda artık Türklerin aleyhinde bozulmuştur.</p>
<p>Osmanlı Nizam-ı Alem dâvası, nazariyatı ve tatbikatı ile insanlığın hayran oldugu,bu hüviyeti ile bir çok halkları cezbettiği ve asırlarca süren hayatiyeti de buradan geldigi tarihi bir hakikattir. Bununla beraber,bu kısa izahat,ulu hakanların,kendi keyif ve cihangirlik gururları uğrunda Türk milletini diyâr diyar cephelere sürdükleri iddialarının bir ciddiyeti olmadığını göstermeye kâfidir.Onlar yalnız yüksek tabakanın ve ulemanın değil bütün Türk Islam âleminin düşünce ve duygularına tercüman olmuşlardı. Çünkü mefkureleri millî, İslâmî ve insanî idi. Nitekim askerler ve halk kitleleri arasında yaygın bulunan “Kızıl elma&#8221; ideali de bunu isbat eder.</p>
<p>Zaten Osmanlı padişahları, müslüman ve Hıistiyan. butün çağdaş hükümdarlardan farklı olarak, kendi N izâm-ı âlem kanun ve müesseselerine dayanarak saltanat sürüyor; bu suretle de milli mefküre ve irâdeyi temsil ediyorlardı. İhtiyar yaşlarında cihada çıkamayan Kanunî Zigetvar seferini umumî efkârm baskısı ile yapmaya mecbur kalmış ve ordugâhta hayata vedâ etmişti. Ulu hakanlar millî, İslâmî ve İnsani mefkürenin başı olduğu için millet vicdanında “Yedi Evliyâ” kudretinde mevki almışlardı.</p>
<p>Bu tarihî durumu, Marksistler bile keyfî idâre ve cihangirlik arzuları ile izah edemez. Osmanlı sultanları arasmda II. Mahmud ve II. Abdülhâmid mutlakiyetin temsilcisi olmuşlardır. Fakat şartların ağırlığı ve çöküntü göz önüne getirilince onlar mutlak idâreleri sayesinde millet ve devletin bekâsını sağlamağa imkân bulmuşlardı. Sultan Abdülhamid’in otuz üç yıl muhafaza ettiği imparatorluğun İttihatçılar idaresinde dokuz senede yok olması karşısında tarih âdil, fakat acı hükmünü vermiş; safsatalar iflâs etmiştir.</p>
<p>Millî şuur ve insanlık haysiyetini kaybetmiş cüceler yüce atalarımıza ve şanlı tarihimize küstahlıkta bulundukça Türkiye’nin utanç verici buhranlara düşmesi mukadder idi ve devam ettikçe de kurtulması imkânsızdır. Unutmayalım ki, Türk milleti henüz tarihî hasletlerini kaybetmemiş; asırlarca kullanılan “aslını inkâr eden haramzadedir” atasözü de canlılığını muhafaza etmiştir. Türkiye elbette ilmi tarih tenkitleri ile yükselecek, fakat bir avuç haramzâdenin millî vicdanı incitmesine ve yeni nesilleri ifsad etmesine müsamaha olunmayacaktır.</p>
<p>Prof.Dr.Osman Turan &#8211; Tarihi Akışın İçinde Din ve Medeniyet,s.52-58</p>
<p>Aldığım yer:Ali Can &#8211; Medeniyetimizin Öncülerinden 365 Fikir,syf.254,257</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-nizam-i-alem-davasi-ve-bugunku-sukut/">Osmanlı Nizam-ı âlem Davası ve Bugünkü Süküt</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-nizam-i-alem-davasi-ve-bugunku-sukut/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gıda Tarihimizde Öğle Yemeği Yoktur</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gida-tarihimizde-ogle-yemegi-yoktur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gida-tarihimizde-ogle-yemegi-yoktur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Feb 2017 08:36:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Slide]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Öğle Yemeği]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Yemek Kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Süheyl Ünver]]></category>
		<category><![CDATA[Yemek Kültürümüz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14043</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstanbul&#8217;da doğduk; büyüdük ve yaşıyoruz. Gözümüzü açtığımızdan beri sabahleyin kahvaltıyı öğrendik. Öğleyin de akşam olduğu gibi yemek yendiğini gördük. Yalnız evin efendisi bulunduğundan en mutena yemeklerin akşama bırakıldığını ve öğleyin mutlaka kurulan sofraya daha hafif yemeklerin konduğunu da hep biliriz. Eh bütün dünyada da böyle. Bunda şaşacak Bir şey yok. Fakat Anadolu&#8217;da dolaşırken görüyoruz ki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gida-tarihimizde-ogle-yemegi-yoktur/">Gıda Tarihimizde Öğle Yemeği Yoktur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-14044 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-yemek-kulturu.jpg" alt="" width="582" height="388" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-yemek-kulturu.jpg 940w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-yemek-kulturu-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-yemek-kulturu-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-yemek-kulturu-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-yemek-kulturu-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-yemek-kulturu-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-yemek-kulturu-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-yemek-kulturu-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-yemek-kulturu-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-yemek-kulturu-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-yemek-kulturu-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-yemek-kulturu-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-yemek-kulturu-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/osmanli-yemek-kulturu-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 582px) 100vw, 582px" /></p>
<p>İstanbul&#8217;da doğduk; büyüdük ve yaşıyoruz. Gözümüzü açtığımızdan beri sabahleyin kahvaltıyı öğrendik. Öğleyin de akşam olduğu gibi yemek yendiğini gördük. Yalnız evin efendisi bulunduğundan en mutena yemeklerin akşama bırakıldığını ve öğleyin mutlaka kurulan sofraya daha hafif yemeklerin konduğunu da hep biliriz.</p>
<p>Eh bütün dünyada da böyle. Bunda şaşacak Bir şey yok. Fakat Anadolu&#8217;da dolaşırken görüyoruz ki sabahleyin kuvvetli bir yemek var. Öğleyin yenmiyor. Akşamleyin bilhassa köylerde kâfi aydınlanma olmadığı ve öğle yemeği de yenmediğinden güneş batmadan önce gün aydınlığının son saatine yemek var.<br />
Buna hâlâ birçok yerlerde devam olunuyor.</p>
<p>Bu nereden geliyor? Tarihimizde vakfiyelerden ve İstanbul&#8217;daki imaret aşhanelerinden sabahleyin kuşluk vaktinde ve bir de akşamleyin yemek öğrencilere ve vakfın diğer memurlarına veriliyor. Bazı devlet memurları da imaretten yemek alıyor. Ya orada yiyor; veyahut evine götürüyor. Onlara akşam yemeği vermek yok. Lakin öğrenciler ve onlardan verilenlerden kalanın fazlasının verildiği fakirler var.</p>
<p>Selçuklu, beylikler ve Osmanlı vakfiyelerinde de böyle. Pekiyi öğle yemeği nereden çıkıyor?<br />
Bu da 125 sene önce Tanzimat ile bir nevi Avrupaperestlik olarak, esas ana prensipler üzerinde olmayarak sırf bir nevi alafrangalık da maalesef beraber girdiğinden esaslaşıyor.</p>
<p>XVIII. asırda da Garp&#8217;da bu var diye de halk kitlesi arasında değil; aristokratlarda veyahut ele geçirdikleri haksız servetlerle öyle geçinmek isteyenlerde ifşa edilmeyen bir Avrupa modası olarak yer aldığını görüyoruz. Lakin bizim kendi malımız olan hafta ve erfane ile gidilen gezintilerinde yemek yine öğleye yaklaşık olmakla beraber tam o değildir. Sofra kurulu durur, önce birlikte yemek yenir. Sonra gezenler, tozanlar, acıkanlar, susayanlar; o hazır sofrada duranlardan gide gele çimlenirler. Fakat esas yine kuşluk yemeğidir. Gezintilerde de bu anane bozulmaz. İmaretler&#8217;de yine yemekler iki öğün verilir.</p>
<p><strong>Öğle yemeği ve Tanzimat</strong></p>
<p>Tanzimat’tan beri sanki kafaca yapılacak bir değişiklik kalmamış gibi sırf bu alafrangalığı taammümü büyük şehirlerde ve onların yakınında olup buralarla teması olan köylere zaman zaman sirayet etmiş ve lakin oralarda ve bilhassa başşehir İstanbul&#8217;da yine imaret aşhaneleri yakın zamanda kapanıncaya kadar sabah ve akşam usulünden vazgeçmemiş; muhafazakar halk da bu zengin sonradan görmüşlerin alafrangalığına uymamıştır.</p>
<p>Mesela büyükbabam (1829- 1888) devrinin cidden hattatlarından Mehmed Şevki Efendi evinde bu eski anane bozulmamış, kuşluk yemeği kalkmamış; herkes aynı sofrada sabahleyin; akşama kadar acıkmayacak şekilde karnını doyurmuş. Şevki Efendi, bu sofradan ancak birkaç günler durmasından bayatlamış ekmek parçalarını suya banarak yemiş, onun esaslı yemeği akşamlara inhisar etmiştir. Gece hayatı yoktur. Güneş batmadan akşam yemeği yenir. Badehu namaz eda edilir; mum ışığında yatsı beklenir. O da eda edildikten sonra yatılır. Lakin kendisi başta olmak üzere herkes güneş doğmadan kalkar.</p>
<p>Evinde çoluk çocuk günde iki öğün doyarak yer. Zira hayat ele geçen paranın çokluğuna nazaran ucuzdur. Fakat kendisi bir öğün; o da akşamlayın kuvvetlice yer ve istirahata çekilir.<br />
Öğleyin acıktığı tahmin olunmaz. Zira midesinden daha hazım olunacak gıdalar boşalmamıştır. Sabahleyin biraz su ile ekmek; öğleyin pek acıkırsa belki bir şerbet. İşte günlük hayatı. Fakat şu var ki çalışması fasılasız ve yorulmayarak devam etmiştir.</p>
<p>Bittabi ailemize teallük ettiği için verdiğim bu misal tek de değildir. İstanbul&#8217;da hemen hemen umumidir. Demek Tanzimat muayyen zümreler haricinde XX. asır başına gelinceye kadar halk ve orta halliler arasında bu eski ananeyi bozamamıştır.</p>
<p>XX. asır başlangıcında iş değişmiş; umumileşmiştir. Ne var ki Garp ve bilhassa Amerika bu garip ve asla sıhhî olmayan ve bilhassa kafa ve vicdaniyle çalışacakları yoran öğle yemeği usulünden feragat yolunu tutmuştur.</p>
<p><strong>İngiliz halkında öğle yemeği yok</strong></p>
<p>Lakin Avrupa&#8217;da bilhassa İngiltere&#8217;de dünyanın eski usulüne uyarak öğle yemeği halk tabakası arasında yoktur. Onlar da sabahleyin kuvvetli yerler ve akşama kadar yemezler; öğleden sonraki çalışma verimi düşmez.</p>
<p>Bizde böyle mi? Yemek biraz da insanları hasta etmek demekdir. Bilhassa öğleyin çok yemek yiyen insan âtıllaşır, kafası işlemez. Bir nevi yemek hastası olur. Oturduğu yerde uyur. Hele memur ise yediği yemek miktarınca tenbelleşir; iş ve gücünü kaytarır, yani iş verimi azalır. Bu yüzden günde binlerce iş saati heder olur. Öğleden öncesi faaliyet ve işgüzarlık öğleden sonra devam ettirilemez.</p>
<p>Bu öğle yemeği bütün dünya yüzünde yeniden ele alınacak bir sosyal ve ekonomik bir problem olmuştur. Birçok şahıslar bunu kendi üzerlerinde yapmağa muvaffak olmuşlardır. Hele yatılı mekteplerde öğle yemekleri düşünülecek ve acil hal çaresi arayan bir konudur. Öğleyin mükemmel yiyen bir çocuk öğleden sonraki derslerini dikkatle takib edemez. Uyuklamalar ve söylenenler üzerinde düşünememek hep öğleden sonradır. Ve bu cihetle bu derslerden tam ve müspet netice elde edilemez.</p>
<p>Mekteplerimizde bizim orta ve yüksek tahsil devrelerimizde ekmek ve peynirle vakit geçiştirirken fakir talebenin derslerinde ve imtihanlarda muvaffak olma sebeplerinden biri de bu yoksulluklarıdır. Zengin çocuğu ve yatılı okullarda mükemmel öğle yemeği yiyenlerin muvaffakiyetleri daima düşüktür.</p>
<p>Bunu dünya çapında bir mesele olarak bugünkü pek de yerinde yolunda olmayan kıt düşüncelerimizle hal yoluna gitmek zordur. Fakat fertler kendilerini kurtarma yoluna gidebilir; öğle yemeklerini memurlar ve öğrenciler ve öğretmenler kaldırarak yerine hafif bir sandviçle işi geçiştirebilirse cemiyeti bundan değil; amma kendi kafalarını ve sağlıklarını ve iş zamanında kendilerini yemek hastası yapmaktan kurtarmış olurlar.</p>
<p>On asır önce dünyanın en büyük ve çok değerli Müslüman hekimi Buharalı İbn Sina der ki:</p>
<p>“Günde bir defa ye; kuvvetli ye; bu sana kâfi gelir; zira bağırsaklarımız uzun olduğundan hazım devresi uzun sürer. Eğer bağırsaklarımız kuşlarınki gibi kısa olsaydı nefes alır gibi yerdik.”</p>
<p>Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver, Salname 1970 Yıllığı, s. 90-94.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gida-tarihimizde-ogle-yemegi-yoktur/">Gıda Tarihimizde Öğle Yemeği Yoktur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gida-tarihimizde-ogle-yemegi-yoktur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İZMİHLÂL</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/izmihlal/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/izmihlal/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Dec 2016 05:03:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İZMİHLÂL]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13374</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8221;Kendi tarihi ile kimliğini bilmeyen, bunun bilincini yaşamayan kültürün anlamı da yoktur.&#8221; [1] 1&#8211; Tarihimizi 571de Talasta başlatmıştık. Milliyetimizi enine boyuna bütün vecheleriyle tebârüz ettiren de, İslâm medeniyeti dairesinde yer almış olan -özellikle de Ondokuzuncu yüzyıl sonlarının- Osmanlı Türk kültürüdür. Bin dört yüz otuz üç yıla varan tarihimizi unutarak -daha doğrusu bu tarih bize unutturularak- [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/izmihlal/">İZMİHLÂL</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<ul>
<li><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-13375" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/teoman-durali.jpg" alt="" width="480" height="320" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/teoman-durali.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/teoman-durali-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/teoman-durali-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/teoman-durali-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/teoman-durali-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/teoman-durali-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/teoman-durali-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/teoman-durali-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 480px) 100vw, 480px" /></li>
</ul>
<p>&#8221;Kendi tarihi ile kimliğini bilmeyen, bunun bilincini yaşamayan kültürün anlamı da yoktur.&#8221; [1]</p>
<p><strong>1</strong>&#8211; Tarihimizi 571de Talasta başlatmıştık. Milliyetimizi enine boyuna bütün vecheleriyle tebârüz ettiren de, İslâm medeniyeti dairesinde yer almış olan -özellikle de Ondokuzuncu yüzyıl sonlarının- Osmanlı Türk kültürüdür. Bin dört yüz otuz üç yıla varan tarihimizi unutarak -daha doğrusu bu tarih bize unutturularak- millî hassalarımızı, kısacası, klasik kültürümüzü yitirirsek -ki, durum, bunun böyle olduğunu gösteriyor,- sâdece bizlere, kendimize değil, insanlığa dahî yazıktır. Zirâ çağımızın Sermâyecilik merkezli küreselleştirilen İngiliz-Yahudî medeniyetine karşı biricik anlamlı seçeneği İslâm medeniyeti teşkîl edebilmiştir.</p>
<p>Yeniden yapılandırılması şart olup adâletin orta yolundan yürümeği yüreğimize, zihnimize aşılayan İslâm medeniyeti davâsının görünürde yegâne önderi, öncüsü ve taşıyıcı mücâhidi Osmanlı Türkü olmuştur. Bize uygulanan &#8216;kültür soykırımı&#8217; başta olmak üzre, karşılaştığımız tekmil belâların tek sebebi, İngiliz-Yahudî medeniyeti ile onun doğrudan ürünü olan İmperyalisme karşı girişilecek cahırac bir mücâdelede İslâm âleminin yanısıra, ezilmişlik ve sömürülmüşlükten gayrı kaybedecek bir şeyi kalmamış yeryüzünün tekmil halklarına, toplumlarına örnek ve öncü olmamızı önlemek düşüncesidir.</p>
<p>Çağımızın küreselleştirilen İngiliz-Yahudî medeniyeti ve onun doymak nedir bilmez Sermâyecilik düzeni, seçeneksiz hâlde ve şimdiki hızıyla yol almağa devâm ederse, insanlık anlamında, maddî ve manevî kaynaklarımızın, sonuçta da hepimizin yakında tükenmesi kaçınılmaz gözüküyor.</p>
<p><strong>2</strong>&#8211; Avrupamerikanın, kimilerimizin gözlerini kamaştıran parlak görünüşü, infilâke teşne yıldızın can çekişmesini andırmaktadır. Ömrünün sonuna gelmiş yıldız gerçek boyutlarının kat-be-kat üstüne çıkarak genleşir. Olağanüstü derecelere varan ışık kütlesine dönüşüp sıcaklığıyla gezegenleri ve onların uydularını kavurur. Bunca takâtı besleyecek malzemesi kalmayınca da çökünür (Fr&amp;İng implosion). Sonunda bir ak cüceye dönüşerek çözülüp &#8216;ölür&#8217;. Yaşama gücünü yitiren medeniyetler de böyle olurlar. İngiliz-Yahudî medeniyetinin gidişi, işte bu tasvîr ettiğimiz manzarayı gözler önüne sermektedir.</p>
<p><strong>3-</strong> Öteden beri medeniyetlerin ve bu arada bizimkinin önde gelen hayat menbaı, doğa ve geçimini öncelikle hayvancılıktan sağlayan konar-göçer obalar ile tarım ve yine hayvancılıkla meşgûl köylülük gibi, doğal yaşamaya bağlı kalmış insan öbekleri olmuştur. Bahis konusu öbekler, toprağını ve hamurunu alnının teriyle sulayarak emek mahsûlü ekmeğini yiyip toplumu besleyen gerçek emekcilerdir. Bu çeşit (helâl) emekten kopuşla yabancılaşma başgöstermiştir. Bunalımların annesiyse, yabancılaşmadır.</p>
<p>Zamanla şehirleşen medeniyetin ifsâd ettiği insan tabiatını maddeten ve manen yenileyen, tamîr eden tâze kan kırdan, köyden temîn etmek artık git gide zorlaşmaktadır. Konar-göçer, zâten soyu tükenmiş bir insan türüdür. Köylülüğe gelince; o da tarihe karışmak üzre. Ya köy şehirleşmekte ya da köylü şehirlileşmektedir. Yalnızca fennî ve iktisâdî şartlar değil, propaganda da bu yıkıcı süreci alabildiğine hızlandırmaktadır.</p>
<p>Salt şehirliden oluşan bir ülke nüfusu, kumandalardan müteşekkil bir orduyu yahut mühendisten gayrı çalışanı olmayan fabrikayı andırmaktadır.</p>
<p><strong>4-</strong> Buraya dek bildirdiklerimizin özü özeti: Kudreti geçmişindeki müktesebâtından kaynaklanıp da İslâm medeniyeti çerçevesinde serpilip yeşermiş Osmanlı Türk kimliğini taşıyan bir milletiz. Tarihî belirlenimimizi (Fr determination) Ortaçağ Hırıstıyan ile Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetlerinde asla bulmamış olan bir kültürüz. Doğal yolu izleyen, sağ ve sağlıklı kalır. Sonuçta, tarihî Osmanlı Türklüğünün doğal devâmı olup Batı Avrupa câmiasında yer almayan çağımızın Türklüğü, tekrar manevî değerlere temellenmiş bir âdil iktisât nizâmı oluşturarak millî toplum (sosyal) devletini vucuda getirmek zorundadır.</p>
<p>Beşeri insan kılagelmiş tarihin her döneminde ve yeryüzünün tüm köşe bucağında bulunabilir aile, akrabâitaallukât, kabîle, aşîret, câmia cemaat ve benzeri bütün toplumsal dayanakları &#8216;çağdaş&#8217; diye üstü kapalı anılan küresel İngiliz-Yahudî medeniyetinin târûmâr ettiği bir devirde medet umabileceğimiz son pâyândâmız imân birliğini esâs almış millî devlettir. Devletin, millî olmasının anlamı, adı anılagelen medeniyetin, eğitim- öğretim, siyâset, iktisâd ile askerlik cephelerinden giriştiği amansız saldırılara karşı koyma irâdesi ile istidâdını bulundurmasıdır.</p>
<p><strong>5-</strong> Türklüğün öteden beri başat özelliği olan askerî savaşcılığın, herkes için geçerli kılınması, demekki belli bir zümrenin tekelinde bulunmaması keyfiyeti, Osmanlı devlet ile toplum yapısının esâsını teşkîl etmiştir. Aynı durum, din yakası için de söz konusudur. Nasıl, eli kılınç tutabilecek adam, muharebe meydanında arzıendâm ederdiyse, akılbâliğ öğrenim görmüş herkes, hinîhâcette, en azından, bir cuma, bayram yahut cenâze namazını kıldırabilecek kadar dinin amelî hünerleriyle mücehhezdi. İşte, bu bildirilenlerden de anlaşılacağı üzre, askerî (Fr militaire) -mülkî (civile) ile ruhbân (clērical) &#8212; ruhbân-olmayan (laïque) ayırımının, Tanzîmât sonrası döneme değin Müslüman Türk, özellikle de Osmanlı tarihinde yeri olmamıştır.</p>
<p>Ruhbân &#8212; ruhbân-olmayan ayırımının olmaması Müslümanlığın temel özelliğidir. Allah, kendi adına tasarrufta bulunma yetkisini hiç kimseye tanımaz. Burada Peygâmberler bile istisnâ teşkil etmez; onlar dahî beşerdirler: &#8221;Peygâmbeleri onlara (yanî ahâliye) dediler ki: &#8216;Biz sizin gibi beşer olmaktan başka bir şey değiliz. Ne var ki Allah, kullarından dilediğine ihsânda bulunur; Onun, izni olmadıkca sizlere hüccet getirmeğe kudretimiz yoktur&#8230;&#8221;&#8217; &#8211;İbrâhîm/14 (11); &#8221;Senden önce gönderdiğimiz peygâmler de yemek yiyen, sokaklarda yürüyen beşerdiler&#8221; &#8211;Furkân/25 (20). Hâlbuki ruhbânlık, ilahî yetkiyle mücehhez olmak anlamındadır. Şu durumda birinin kalkıp sırtını Allaha yaslayarak resmen ve siyâsetce başkalarına çekidüzen vermeğe yeltenmesi İslâmın esâslarına aykırı bir işdir.</p>
<p>Ruhbân zümrenin ilahî yetkiye ve kudrete dayalı siyâsî ve hattâ iktisâdî erki anlamındaki &#8216;diniktidârı&#8217; (Fr theocratie) İslâmla bağdaşamaz. Bu sebeple geçmişte İslâm yahut Müslüman lakabı yahut ünvânını taşımış devlet yahut iktidar isim terkîbiyle karşılaşmıyoruz. Günümüzde de ilahî-dinî ünvân taşıma iddiasındaki bir kısım Müslümanın, Allahtan aldıkları hücceti göz önüne sermek zorundadırlar.</p>
<p>Filhakîka, Allahtan ruhsat aldığımızı iddia ederek dünya işlerini tanzîm etmeğe kalkıştığımızda, kaçınılmazcasına düştüğümüz yanılgılar ile yaptığımız yanlışlarda, işlediğimiz cinâyetlerde Onu bunlara âlet etmeğe, Onun muazzez adını lekelemeğe ne hakkımız var? Böyle bir yola tevessül etmek hatâların en büyüğüdür. İki onulmaz yanlıştan söz edilebilinir: Biri dini siyâset ile iktisâda âlet etmek, öbürü de müstehcenliktir. Birincisi manevî, ikincisiyse, maddî mahrecimizi ayağa düşürür. Kişinin birinci -yanî dünya ile ahıret- dayanağı, Rabbıdır; ikincisi de mürebbiyesi (annesi)dir. Bunlardan başta birincisi olmak üzre, ikisini de yitirirsek, varoluşumuz çürüyüp çözülür.</p>
<p>Allahtan ruhsât yahut icâzet aldıkları iddiasıyla aşağılık dünyalık işlerini görmeğe girişmiş zevâtın, insanlığın başına açmış olduğu belâlara gerek geçmiş devirler gerekse çağımız tanıktırlar. Her suiistimâl kötüdür, suçtur, günâhtır. Ama en kötüsü ve bağışlanmazı, katıksız katışıksız, salt inanç demek olan imânın suiistimâlidir. İşte, mümîn kitlelerde ruhbân sınıfının din sömürüsü ile suiistimâlinin yarattığı yeğin ve derin hayâlkırıklıklarından Güney, Batı ile Kuzey Avrupanın ruhbân-olmayan çevresine mensup kimi ihtirâslı idâreciler, tâcirler, düşünürler ile sanatcılar, 1300lerden itibâren git gide etkili biçimde yararlanır olmuşlardır.</p>
<p>İşte, ruhbânın suiistimâli, ruhbânolmayanın çıkarcı iş bitiriciliğiyle buluşunca din [2] ilkin sarsıldı, akabinde parçalandı, nihâyet dağıldı ve buradan laiklik neşvünemâ buldu<br />
.<br />
<strong>6</strong>-İslâm spekulativ yahut spekulativolmayan metafizik sistem, ideoloji, siyâset ile hukuk nizâmı ve fizik dünya hakkında bilgi sağlayan kaynak eser değildir. Bunlar, onun görev alanında yer almazlar. O, bunlarla bilrikte bilcümle insan etkinliklerine imkân veren, algılanamaz kaynağın menbaıdır. İpuçlarını fizik dünyada bulamadığımız, ama tekmil işlemlerimiz ile etkinliklerimizi; kararlarımızı, tercihlerimizi, kabullerimiz ile redlerimizi, doğruluk ile yanlışlık, iyilik ile kötülük, güzellik ile çirkinlik belirlemelerimizi kendilerine ilk ve son çözümlemede vurduğumuz temel ölçülerimizi tayîn ve tebcîl eden kaynağın, yanî ahlâkın menbaıdır.</p>
<p>Ahlâk yoksa, insanın, etkinlikte bulunmasının da imkânı ihtimâli kalmaz. Ahlâkın ana ilkeleri ile genel örneklerini bizlere bildiren Tebliğ, Kur&#8217;ândır. Onların insan ile dünya şartlarına en düzgün biçimde nasıl uygulanması gerektiğini gösteren, öğreten adı sanı tanınmış olan, olmayan yerel, özellikle de evrensel Peygâmberler ve bunların sonuncusu Hz. Muhammed&#8217;dir. Ahlâkı biçimselleştirilmiş mantık çerçevesinde işlemden geçirerek sistemleştiren ve bunun bağlamında olayları değerlendirip anlamlandırmak suretiyle gerek sanat kurgularının gerekse bilgi binâlarının temellerini ve bilâhare sistemleştirilmiş bilgiler yapısı demek olan bilimin inşâa imkânlarını hazırlayan filosoftur.</p>
<p>Gerek peygâmber gerekse filosof, Allahın seçilmiş kullarıdır. Ne varki, peygâmber, &#8212;tanrısal değil!&#8212; kutsal kişidir. O ve aktardığı İlahî ahlâk nizâmı, ilkece, eleştiriden vârestedir. Aktardığı Tebliğ, &#8216;Allah tekdir, eşi benzeri bulunmaz&#8217; yahut &#8216;haksız yere insana kastedemezsin; hayatın dokunulmazlığı vardır&#8217; diyorsa, bu, soru konusu kılınamaz. Ahlâkın temel ilkeleri aklıaşkındırlar. Aklıaşkın olanı eleştiri süzgecinden geçirmek, aklaaykırıdır; saçmalamağa götürür. Filosofsa, kutsalolmayan kişidir. Kurduğu sistem, ilkece, eleştirilmeğe açıktır. Akla ve tecrübeye dayalı her yapı zorunlulukla eleştiriye tâbîdir.</p>
<p>Allah Tebliği Kur&#8217;ânın, ilkece, eleştiriden vâreste olması, İslâmı akıl-tecrübe dünyasına sürmemizi imkânsız kılar. Ancak, İslâmın vazettiği temel ahlâk ilkelerinden hareketle bir dünyevî gelenek-görenek-hukuk&#8211;bilgi-bilim-toplum-siyâset-iktisât düzeni kurabiliriz; kurmalıyız da. İlhâmını Allah Tebliği Kur&#8217;ândan alan bu düzen, zorunlulukla insanşümûl toplumcu-paylaşmacı-dayanışmacıdır; demekki adâletcidir. Ne var ki, nice vurgulasak yeridir: Dünyevîdir; öyleyse, eleştiri ile değişmeye açıktır.</p>
<p>İşte maddiyâtcı-iktisâdiyâtcı bireyci Çağdaş Küreselleştirilen İngiliz-Yahudî medeniyeti ile onun temel ideolojisi sermâyeciliğe görünür tek canlı seçenek İslâmdan esinlenmiş maneviyâtcı insanşümûl[3] toplumcu-paylaşmacı-dayanışmacı âdil düzendir. Bahse konu düzen, esâstan, Allah yaratığı &#8216;insancı&#8217;dır. Bu manâda insanın insana kul köle kılınmasını öngören bütün düzenlemeleri temelden reddeder. Peki, nedir bunlar? Emeksiz gelir temîninin gerektirdiği küçük ve büyük çapta sömürü, şirketlerin tekelleşmesi ile devletlerin imperyalistleşmesi; fennin, dur durak bilmez kazanç hırsı uğruna hayatın tüm vechelerine hâkim olup doğayı alabildiğine yıpratıp tüketmesi, insan şeref ve haysîyetinin gerektirdiği maddî ile manevî yaşama seviyesinin altına düşmeye &#8216;sefillik&#8217;; emeksiz, sömürü ve suiistimâl yoluyla aşırı zenginleşip ahlâksızlık çukurunda debelenme durumuna da &#8216;sefîhlik&#8217; diyoruz.</p>
<p>Emeğiyle geçinip edebiyle yaşayan, üreten ve ürettiğine kısmen yahut tamamıyla mâlik olan bu iki aşırı ucun arasındaki insandır. O işte, insanşümûl toplumcu-paylaşmacı-dayanışmacı düzenin maneviyâtcı &#8216;ödev&#8217; insanıdır. O, beninin değil mensûbu bulunduğu topluluğun hâdimidir. &#8216;benci&#8217; değil, &#8216;bizci&#8217;dir.</p>
<p>Üretenin, ürettiğine tümüyle uzak kalması, yabancılaşmaya yol açar. Tekelci-sömürücü sermâye düzeninin iki aşırı ucunda duran sefil de sefîh de kendine yabancılaşmış kişidir. Kendine yabancılaşmış kişi, ya sefilde olduğu üzre, üretecek güc ile üretim araçlarından kısmen yahut tamamıyla yoksundur ya da sefîhte gördüğümüz gibi, kendi üretmez, ama toplumdaki beşerî, mâlî ile maddî üretim araçlarını tekelinde tutmak sûretiyle ürettirir. İkisi de manevî yıkıma uğramış kişidir.</p>
<p>Maneviyâtı çökmüş, özsaygısını yitirmiş kimsenin, değerlendirme ile anlam atfetme kâbiliyeti de kalmaz.<br />
Kendi ektiğini biçen, biçtiğini kendinkilerle birlikte tüketen, özbilincini duyumlayabilip özüne saygı duyar. Böyle biri, mütedeyyin, güvenilir, emekci, hayırlı ödev insanıdır. İnsanşümûl toplumcu-paylaşmacı-dayanışmacı âdil düzenin baş hedefi, mütedeyyin, güvenilir, hayırlı ödev insanının yetişmesini sağlamaktır. Bu tür bir düzende haksız kazanç getiren fâiz, rant ile tekelleşme çeşidinden köütlüklere fırsat tanınmaz. İnsanşümûl toplumcu-paylaşmacı-dayanışmacı âdil düzen, bir yandan mahvedici yoksulluğu, öbür taraftan da şatafatı, ayranı kabarmış şımarıklığı önler. Zâten bu iki temel kötülük birbirini kaçınılmazcasına zorunlu kılar.</p>
<p>Nerede sefilliğe rasgelinirse, orada sefihlikle de karşılaşmak mukadderdir. Maksat, insanı sağlıklı yaşatmaya matûf zorunlu ihtiyâcı karşılayacak maddîî şartların teminine yönelik iktisât nizâmının tesîsi olup bunun altında ve sütünde üretimin kerîh olduğunu maşerî şuura yerleştirecek eğitim ile öğretimin oluşturulmasıdır. Şu durumda İslâmın öngördüğü yeni düzenin temel taşı, eğitim ile öğretim devrimidir. Bunun ardından da iktisât devrimi gelir.</p>
<p><strong>7-</strong>İnsana ve dünyaya hizmetin gerektirdiği dirâyeti Allaha ibâdetin kişiye kazandırdığı nizâm ile intizâm tutumunda buluruz. Bu tutum, iç ile dış olmak üzre, iki çeşittir. İç nizâm ile intizâm duyuşunu bizlere ibâdet, dış tutumu da, askerî talîm ile terbiye kazandırır. Ödev bilincini duymak yoluyla beşerden insana terfîi olunur. Ödev bilincini duymak ve icâplarını yerine getirmek dirâyetli olmağı gerektirir.</p>
<p>Söz konusu dirâyetin husûle getiricisi eğitimdir. Onun da, demekki iki neviinden biri, dinîyken, öbürü de askerîdir. Nasıl ki dinin suiistimâli bizi din devleti nizâmına (Fr theocratie) sürüklerse, askerliğinkisi de, askerciliğe (Fr militarisme) götürür. O, imperyalismin ilk basamakları arasındadır. Bu yüzden de, sakat ve gayrımeşrûudur. Öyleyse askerlik ile askercilik birbirlerinden seçikce ayırtedilmelidirler.</p>
<p>Birincisi, beşer kılığındaki canlıyı insan kılan ödev bilinci ile bunu ifâ irâdesini tevlîd edip bileyen, ibâdetle birlikte, talîm terbiye &#8211;eğitim&#8211; işiyken, ikincisi bir siyâsî iktisâdî düzendir. Ödev bilincinin baş tâcı, haksızlığa karşı çıkmaktır. Başkaldıran insanınsa, çelikleşmiş bir irâdeyle mücehhez olması zorunludur. Çelikleşmiş irâdeyi kişiye dinî ve askerî eğitimler kazandırır. Çağımız küreselleştirilen İngiliz-Yahudî medeniyetinin en fazla korkup ürktüğü olay, başkaldıran insandır.</p>
<p>İşte &#8221;sekülerleştirme&#8221; ile &#8221;barışcıllaştırma&#8221;, kısacası, uyuşturma çabalarının nedeni. İslâm ahlâkının esâsı, zulm ile haksızlığa başkaldırı irâdesidir: Cihât. İşte İslâm düşmanlığının hikmetisebebi.</p>
<p>Sonuçta İslâm bir ilahî yapıdır. İslâmcılığın &#8216;-cılığ&#8217;ı ise, ilahî yapıyı ifâde eden ıstılâha beşer mamûlu bir inşâı dile getirir bir ekin takılması olup &#8216;-cılık/-cilik&#8217;, dondurulmuş, yanî eleştirellik yetisini yitirmiş felsefe-bilim sistemi anlamına gelen ideolojiye alemdir. O hâlde İslâmcılık, son derece yanlış ve kerîhtir. İslâmı ideolojileştiremezsiniz. Olsa olsa İslâmdan esinlenmiş bir ahlâk-toplum düzen, hattâ ideoloji vucuda getirilebilir. Bu da, ancak Toplumculuk-paylaşmacılık olabilir. İslâm da elbette esinlediği sitemin, ideolojinin günâhından da sevâbından da sorumlu tutulamaz.</p>
<p>Bir toplum-siyâset ortamında [Fr milieu socio-politique] ruhbân zümre yoksa, karşıtı ruhbânolmayan da, tabîatıyla, bulunmayacaktır. Tıpkı, mülkî/sivil zümreniz yoksa, askerinizin [Osmanlı Türkcesiyle seyfîyenin] de olamayacağı, ve bunun tersi durumu, gibi. Osmanlı Türk tarihinde işte bu sebeple, &#8216;clerical &#8211; laique (ruhbân &#8211; ruhbân-olmayan) ile &#8216;militaire &#8211; civil (askerî &#8211; mülkî) karşıt zümrelerini ve bunlardan kaynaklanmış siyâsî iktidarları aramak beyhûdedir. O hâlde Cumhuriyet Türkiyesindeki bu kâbil sınıflamalar idhâl malı sunîliklerdir. Nitekim, dinadamı meslek öbeği dahî, sunîliklere bâriz misâl teşkîl etmektedir.</p>
<p><strong>-8</strong> Haddizâtında Türk tarihinde ilk din devleti Cumhuriyet Türkiyesidir. Ulu tapınak &#8216;Akropolis&#8217;i ve yurt sathına yayılmış irili ufaklı tümen tümen tâlî ibâdet yerleri, &#8216;esmaihüsnâsı&#8217;, &#8216;kitabımukaddes&#8217;iyle ve aynı zamanda &#8216;hadis&#8217;leriyle peygâmberlik görevini de üstlenmiş gözüken tanrı kılınmış kişi -ki, adıyla anılan dini, &#8216;Kemâlîlik&#8217;- ve elverdiği bir kutsal makam dahî vardır. Bu &#8216;kutsal makam&#8217;, &#8216;derin devlet&#8217;in başı yahut merkezi durumundadır. Bunun buyruk ile kumanda şemsiyesi altındaki zabitâna &#8216;ruhbân zümresi&#8217; diyebiliriz. Bahse konu zümreye &#8216;imân&#8217;ı, yaşayışı, tavır ve tutumu, demekki &#8216;muâmelât&#8217;ıyla yakın duran &#8216;ruhbânolmayanlar&#8217;, yanî &#8216;laïque-civil&#8217;ler dahî mümtâzdır. Bu kategoriden olmayı reddedenlere gelince; onlar, &#8221;göbeğini kaşıyan inkârcı kaba kara budun&#8221;, sol Kemâlîlerin deyişiyle, halk yığınlarıdır. Mümîn Kemâlî, küreselleştirilmiş Çağdaş İngiliz-Yahudî medeniyetine -kısaca, &#8216;Çağdaşlık&#8217;a- merbût, giderek kuldur. O, kendini, Çağdaş İngiliz-Yahudî medeniyetinin temel belirleyicisi olduğu sanılan &#8216;Aklın&#8217; yarattığı kanısındadır. Bununla birlikte, akla mantığa ziyâdesiyle uyduğu söylenemez. Filvakî doksan yıla yakın geçmişiyle Kemâlî din, Türk milletinin uyuşturucu-aptallaştırıcı afyonu olmuştur.</p>
<p>Çağdaş İngiliz-Yahudî medeniyetinin öngörmediği, reddedip inkâr buyurduğu ne varsa, Kemâlînin indinde o, kabulu imkânsız vahşîliktir. Kabulu imkânsız vahşîlikse, suç, hattâ günâh, kısacası irticâdır.</p>
<p>&#8211;<strong>9</strong> Millî Mücâdeleden tükenmiş hâlde çıktık. Bunu Makedonyalı kumandan Pirrhos&#8217;un M.Ö 279da Romalılara karşı kazanmış olduğu zafere benzetebiliriz. O derece bîtâp düşmüştük ki &#8211;silâh, mühimmât, döğüşebilir kişilerin sayısı itibârıyla,&#8211; kıpırdayacak hâlimiz kalmamıştı. Birinci Cihân Harbi yenilgisi sonucunda İngiliz-Yahudî imperyalismi, &#8216;Sèvres&#8217;de (Sevr&#8217;de) bedenimize el koymuştur. Millî Mücâdelenin Pirrhos zaferimizle bize Lausanne&#8217;da (Lozan&#8217;da) takâs teklîf edildi: &#8221;Bedeninizi geri vereceğiz, buna karşılık ruhunuzu bize teslîm edeceksiniz!&#8221; denilmiştir.</p>
<p>1840lardan itibâren Fransadan alabildiğine idhâl olunan Aydınlanmacı Positivcilik çerçevesinde yetiştirilmiş Harbiye-Mülkiye-Tıbbiye Mektebisultaniye (Galatasaray) ve Amerikan misyon okulları (Robert Koleji meselâ) &#8216;aydın&#8217; takımımızçin &#8216;ruh&#8217; içi boş bir kavram, dolayısıyla vehimdi. Sonuçta ruhun teslîm edilmesi teklîfinin gerektirdiği bütün öldürücü amelyeler eksiksizce yerine getirildi: Halîfeliğin ilgâsı, yazı ile dil devrimi ve nihâyet köklü bir &#8216;İslâmsızlaştırma&#8217; (Fr dèislamisation) hareketi gibi.<br />
İşte, uğramış olduğumuz &#8216;ruhî-manevî soykırım&#8217;ın serencâmı. Peki, bedenimizi kurtarabildikmi? Ruhu uçup gitmiş vucuda, ceset diyoruz. O hâlde, kurtarabildiğimiz, cesedimizmiş.</p>
<p><strong>10-</strong> İhtilâlikebîr Frsansasından idhâl Positivcilik, nasıl, 1840lardan itibâren, bağrımıza saplanmışsa, benzer biçimde müttefik bilinmiş Prusya Almanyasından 1890larda eğitmen sıfatıyla getirilen subaylar eliyle kavmî milliyetcilik, öncelikle Harbiyeye sokulmuştur. Kavmî millîyetcilik bir yana, kavimlilik mefhumu dahî, tarihî millî zihniyetimizin sisli puslu en ücrâ köşelerinde yer tutmamışken, 1910lara gelindiğinde, şiddetli ve hiddetli bir humma şeklinde bedenimiz ile nefsimizi baştan ayağa kaplamış görünüyordu. Marazın en açık örneğini görmek için Jön Türk ile İttihât-Terakkî nesli ile haleflerinin diline bakmak yeter de artar. Kan, toprak, demir neviinden aşîret hayatının kalıntılarından sayılıp Millî toplumculuğa (Alm National Sozialismus) da mâlolmuş lugat paralamaları mezkûr zevâtın da diline pelesenk olmuştur.</p>
<p>Tarihin en gelişmiş biçimini ifâde eden çoğulcu cihânşümûl ülkü devletinden, mâtâhmış gibi, üstelik tarihî müktesebâtı itibâriyle toplumumuz, milletimiz için gerçekleştirilmesi imkânsız, kavimci millî ve mevzî devlete geçmenin medhüsenâsı seksen yıldır tüketilemedi.<br />
Yukarıda bildirilen hususlara, bir de, kavmî millîyetciliğin, yeni Prusya Almanyasından devşirilmiş vatan mefhumunu (Fr&amp;İng notion) da eklemek gerek. Daha önce anlatılıp açıklanmış vatan kavrayışımıza (Fr&amp;İng conception) tamamıyla yabancı yeni biri getirilmiştir. Bu, sözümona kandaşlık yoluyla birbirleriyle kenetlenmiş bireylerden oluşmuş toplumun üstünde yaşadığı sınırları genellikle doğal engebelerle belirlenmiş toprak parçasıdır. Bunu Almancada Vaterland denir.</p>
<p>Atayurdu diye Türkceye aktarabileceğimiz Vaterland (L patria), adı üstünde, bir efsânevî atadan türemiş kan, demekki dirim birliğine dayalı bir soyun yaşadığı ülkedir. Oysa İslâm iklîminde yeşerip serpilmiş Osmanlı Türkünün &#8216;anayurdu&#8217;, evvelemîrde anne eğitiminden geçerek ortak ülkülerle yoğrulmuş kişilerin oluşturduğu toplumun devletleşerek &#8211;ümmet&#8211; barındığı memleket çeşididir. Burada toprağın kendisinden ziyâde, birlikte yaşanılan insanlarla paylaşılan ülküler önemli, hattâ kutsaldır.</p>
<p>Tarihî yurd anlayışımızda Dârulislâm bütünlüğünün yanısıra, yaşanılmış ve yaşanılan yer -mezra, köy yahut şehir&#8211; yahut da yöre dahî söz konusu olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Ne var ki, meselâ Germen boylarında, Ruslarda, Japonlarda yahut Çinlilerde tanık olduğumuz üzre, bütün bir ülke anlamındaki kavim vatanından Osmanlı Türkünün bağlamında bahsedemeyiz. İmdi, Devletiebedmüddetin hükümrân bulunduğu toprakların tümü, yurdumuz olmuştur. Nitekim, &#8216;anne gibi yâr, Bağdat gibi diyâr olmaz&#8221;da gördüğümüz gibi, bu, atasözlerimize bile sinmiş bir durum değilmidir?! Bundan dolayı, bir imparatorluk devleti özelliğine sâhip Devletiebedmüddet, anavatan (Fr metropole)-müstemleke yahut sömürge (Fr colonie) ikiliğine dayalı İmperyalisme hiçbir zaman kaymamıştır, kayamazdı da.</p>
<p>İslâmın zerkettiği imânî edep, tarihte erişmiş olduğumuz üstün medeniyet seviyesinde Sermâyecilik ile onun doğal türevi olarak görülmesi gereken İmperyalism utanmazlığı ile zulmünü geliştirmemize engel oluşturmuştur. Onyedinci yüzyılın ikinci yarısından, özellikle de Yirmincinin başlarından itibâren ya zulümden yanasınız ve yüksek maddî gelişmişlik seviyesine, refaha ulaşırsınız ya da âdilsiniz, fakat mezkûr medeniyetin anladığı anlamda iktisâdî kalkınma çizgisini yakalayamazsınız. İngiliz-Yahudî medeniyetinin, insanlığı karşı karşıya bıraktığı amansız seçenek budur.</p>
<p><strong>11-</strong> Müslüman Türkün savaşırlığını, İslâm ülküsünden çekip koparmak, onun mücâdele azmini dümûra uğratmakdan özge bir anlam taşımaz. İngiliz-Yahudî medeniyeti ile onun hareket ettiricisi olan İmperyalismin de maksadı işte budur. Bütün ezilen sınıfların, zümreler ile halkların, İslâm ülküsüne sarılmaları, bu ülkünün taşıyıcısı ile sürükleyicisinin de Müslüman Türkün olması, tarihî cihetten, aklın, izânın gereğidir.</p>
<p>Müslüman Türk, savaşma gücü ile kâbiliyetini hep İslâmdan almıştır. İkisi el ele yürümüş süreçlerdir. İslâmın, savaşmağa, dolayısıyla da yaşamağa esin ve güç kaynağı oluşturması, bir ahlâk olayıdır. Kur&#8217;ândan kaynaklanan ahlâk gücüyle &#8216;özüm&#8217;ü ve &#8216;Dârulİslâm&#8217;ı koruyup kollama çabasında bulunurum. Özümü ve Dârulİslâm&#8217;ı koruyup kollama mücâdelesi meşrûu nefsimüdâfaadır. Sırf talan maksadıyla elin günün malına mülküne, ırzına canına, yedine yurduna tamah ve tecâvüz etmek, elbette, Allah yolunda gazâ değildir. Tam tersine, zulümdür. Taktik icâbı yer yer ve zaman zaman hücuma geçilecekse bile, aslında gazâ, meşrûu müdâfaadan başka bir şey olamaz. Meşrûu müdâfaa, haddini bilmektir. Haddini bilmekse, edeptir. Haddini aşmak da kibirdir. İşte, ahlâklı yaşamak, edep ile kibir uçları -ifrât ile tefrît- arasında cereyân eder. Bu uçlardan edep, hayata örnek; kibirse, ibrettir.</p>
<p>Gelişigüzel biraraya gelip talan peşinde koşan güruh kavgacılığından farklı olarak Osmanlının askerî savaşcılığı (mücâhitlik), üstün insanî değerlerin demetlenmiş hâlini dile getirien ülküyü gerçekleştirmek üzre, savaşmağı olabilir kılacak kuvvetler ile malzemelerin teşkilâtlanmış bütünlüğüdür. Toplumun bütün maddî ile fikî imkânlarının bahsi geçen kuvvetler ile malzemelerin teşkilâtlanmalarına hasredilmiş olmaları, kendinden önceki türk devletleri gibi, Osmalıyı da yekpâre bir ordu kılmıştır. Başka türlü söylersek, Osmanlının Müslüman türk unsuru, hükümdârıyla, rençberiyle, bilgini, dervişi ve zanaatkârıyla topyekûn bir savaş gücüydü. Yalnız, İslâmöncesi Türklerden farklı olarak Müslüman, özellikle de Osmanlı Türkleri savaşmak için savaşmamışlardır.</p>
<p>Ülkü, ülkeleri ele geçirmek sûretiyle toprakların genişletilmesi ve bu yoldan maddî servetin artırılması doğrultusundaki mücâdeleyi öngörmez. İlk amaç İslâm âlemini bir bayrak altında toplamak &#8211;Halîfelik (burada uzun bir dipnot var. bunu ayrı olarak yazacağım) bu maksadla üstlenilmiştir,&#8211; bunun başarılamadığı durum ile zamanlarda, zorda kalan Müslümanlar ile diğer toplumların dahî korunup kollanmasıdır. Nitekim bu bildirdiklerimizin şüpheye yer bırakmaz örneklerini, 1492den itibâren Ispanyadaki Müslümanlar ile Yahudîlerin (yine uzun bir dipnot var) Katolik istilâcılara; 1500lerin ortalarında Sumatranın kuzeyindeki Açelilerin, Portekiz; 1800lerin sonlarında da Kafkas boylarının, Rus saldırılarına karşı savunmalarında görebiliriz. Benzeri biçimde Lehler ile Macarlar ve İZveş kralı, tarihimizde &#8216;Demirbaş&#8217; lakabıyla marûf Onikinci Karl (1682-1718) dahî, işgâle, zulme ve baskıya karşı Osmanlıya sığınmış, ondan medet ummuşlardır. İmdi, Osmanlı yurdu, tarihi boyunca, en olmayacak durum ve şartlarda bile, kolu kanadı kırılmış, aç bîilâç ve açıkta kalmış mülteciye sığınak olmuştur.</p>
<p><strong>12-</strong> Şu hâlde birinci amaç, kavim, dil, itikât, örf, âdet ayırımları gözetilmeksizin, İslâm ülküsünde biraraya toplanabilecek cümle halklara ülkü birliğini sağlamaktı: Ümmetin barınabileceği Dârulİslâm. İkincisine gelince; bahse konu ülküyü Müslüman olmayan ellere ve halklara dahî taşımaktı. Fetholunan DârulHarp ahâlîsi dilediği inanç çerçevesinde yaşamağa mezûndu. Hedef, kılınç zoruyla halkları Müslümanlaştırmak olmayıp onlara vaktiyle kendini Osmanlının kişiliğinde gösteren, tebârüz ettiren İslâm ahlâkını yaşatmaktı. Sorun, kişisel inançlara düğümlenmiş değildir; düzendi. Haksız kazanç &#8211;faiz&#8211; ve onun yıkıcı sonuçlarından arındırılıp kurtarılmış toplum-siyâset-iktisât-düzeni.</p>
<p>Bahsettiğimiz şu ahlâk meselesini biraz daha deşip açalım: Tabiatca, fıtratca, maddeten güçlenip kudretlenmek imkânından yoksun olanlara insanca, insan şeref ile haysiyetine uygun yaşamak fırsatını sunmak. Bu gâyeyi gerçekleştirebilmek üzre, zâten güçlü olanlar ile böyle olmağa eğilimli bulunanların ziyâdesiyle palazlanmalarını önleyecek tedbirlere başvurulmuştur. Sözgelişi, çeşitli dinî esâslı vergilendirmeler, vakıfların tesîsi, verâset ile zilyetin tanzîmi, toprakların işlenmesiyle ilgili düzenlemeler, hep bahse konu maksada matûftular.</p>
<p>İnsanlar, eşitce yaratılmadıklarından, hukukun dışında kalan sahalarda, herkes istidâdıyla, aklıyla, fikriyle, zikriyle, öğrenimiyle, yapıp ettikleriyle bağlantılı biçimde lâyıkına kavuşmalıdır. Hukuk belli bir mekân ile zamanda olup bitmiş bir olaya karışmışsa, vakada kişinin payı nedir; neyi, nasıl, niye, niçin yapmış olduğunu sorgulayıp bulgulamağa gayret eder. Toplumun bütün katlarında katmanlarında her şeyin ve herkesin lâyık olduğu oruna yerleştirilmesiyse, adâlettir. Giderek, adâletin, yaşatan, hayat veren uygulanışına da hukuk diyoruz. bu yüzden &#8221;vur deyince öldürür&#8221; düstûru doğrultusunda yürüyen bir hukuk, adâletin zıddı demek olan zulümden türemiştir. Ahmak ile yoksulu, işe yaram ile tenbeli, çalışkanla, zekî ve hayırlı olanla karıştırmak da; o ilk saydıklarımızı insan şeref ve haysiyetiyle bağdaşmayan bir hayata hükümlü kılmak da, aynı raddede zulümdür. Kul hakkı yiyeynlerin, kanunları fütûrsuzca çiğneyenlerin, cezâya çarptırılmasıyla kalınmayıp zâlimce muamelere tâbî tutulmamaları kaydıyla, zarara uğrattıklarının, bir nebze dahî olsa, öc alma duygularına cevap vermeleri de adâletin gereğidir.</p>
<p>Sonuçta, kulluk, insandan Allaha olup insanın insana olanı tek kelimeyle günâhtır. Yazıklar olsun, kulu kula kul kılan toplum düzenine!<br />
&#8212;&#8212;<br />
[1] Lev Nikolayeviç Gumiliyof. &#8221;Eski Türkler&#8221;, 431. s.<br />
[2] Bu bağlamda söz konusu olan Hırısıtıyanlık, özellikle de onun Katoliklik koludur.<br />
[3] Tüm insanlığa<br />
&#8211; Prof. Dr. Teoman Duralı, Omurgasızlaştırılmış Türklük, 113ten 126ya kadarki sayfalar: İZMİHLÂL başlıklı bölüm.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/izmihlal/">İZMİHLÂL</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/izmihlal/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkler Neden İslamı Seçti ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkler-neden-islami-secti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkler-neden-islami-secti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2016 22:52:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[M.Esad Coşan]]></category>
		<category><![CDATA[Türkler Neden İslamı Seçti ?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10211</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ankara Üniversitesinde Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsü başkanlığı yapmış olan Prof. Dr. M. Es&#8217;ad Coşan anlatıyor: &#8220;Ben askerlik yaparken bir general beni makamına çağırmıştı. Bir asteğmen olarak değil de ilâhiyât fakültesinden doçentlik payesini almış bir kimse olarak iltifat gösterdi, oturttu karşısına, bana; “Hocam çok merak ediyorum. Türkler İslâm dinine niçin girmişler?” diye sordu. Baktım paşa hazretleri müteessif. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkler-neden-islami-secti/">Türkler Neden İslamı Seçti ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/turkler-neden-islami-secti/indir-103/" rel="attachment wp-att-10212"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10212" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/indir.jpg" alt="Türkler Neden İslamı Seçti ?" width="456" height="256" /></a></p>
<p>Ankara Üniversitesinde Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsü başkanlığı yapmış olan Prof. Dr. M. Es&#8217;ad Coşan anlatıyor:</p>
<p>&#8220;Ben askerlik yapark<span class="text_exposed_show">en bir general beni makamına çağırmıştı. Bir asteğmen olarak değil de ilâhiyât fakültesinden doçentlik payesini almış bir kimse olarak iltifat gösterdi, oturttu karşısına, bana; “Hocam çok merak ediyorum. Türkler İslâm dinine niçin girmişler?” diye sordu.</span></p>
<div class="text_exposed_show">
<p>Baktım paşa hazretleri müteessif. Niye müslüman olduğumuzu anlayamıyor ve teessüf ediyor buna. Öyle bir edâ ile söyledi. Demek istedi ki; mesela ne olurdu hıristiyan olsaydık. Ne güzel(!) İşte batıda görüyoruz içki içiyorlar, kadın erkek münasebetlerinde meşrepleri son derece geniş… gibi bir his içinde. “Nereden de bulmuşlar bu Müslümanlığı? Bula bula bunu mu bulmuşlar?” demek gibi söyledi. Ben de;</p>
<p>“Bizim ecdadımız Müslümanlığı sosyal ve coğrafî şartlar dolayısıyla tesadüfen karşılaştıkları bir inanca girmek tarzında benimsemediler. Peki nasıl? O zaman mevcut bütün inançları tanıyıp tadıp tercih ederek girdiler. Bir kere Tibet’i Dalaylamalar’ı, Brahmanizm’i, Budizm’i biliyorlardı. Çin’de hakimiyet sürmüşlerdi; onların inançlarına vakıflardı. Şamanizm atalarından kalma bir din olarak malumlarıydı. Hazar denizinin Kara Denizin kuzeyinde Hıristiyanlığı görmüşlerdi.</p>
<p>Hodeskus-homanikus gibi çok eski devirlerden kalma Hıristiyanlık metinleri elimizde. Bir kısım kabileler hıristiyan olmuş. Hatta şimdi Gagavuzlar onlardan kalıntı diye gazetelerde bahis konusu ediliyorlar. Hazar Türkleri Yahudiliğe girmişler; yahudileri görmüşler, tanımışlar, tâbî olmuşlar. Bunların hepsini denedikten sonra devletler milletler yöneten bir makul yönetici kadro olarak İslâm’ı beğenmişler, İslâm’ı seçmişlerdir. Çünkü hayata en iyi intibak eden din İslâm; devleti yönetmekte en olumlu hükümlere sahip olan din İslâm; toplumun içindeki insanların birbirleri ile olan münasebetlerini en iyi düzenleyen din İslâm; toplumun yapısı olan aileleri ve ailelerin temel taşı olan fertleri bedenen sıhhatli yapan, rûhen güçlü ve kuvvetli yapan İslâm.” dedim.</p>
<p>Tabi asker olduğu için; “Askerlik bakımından da İslâm’dan daha güzel bir din bulamazsınız.” dedim. “Yani askerlik mesleğini bir mübarek ve mukaddes meslek haline getiren İslâm; nöbeti bir ibadet haline getiren İslâm. Allah yolunda başkalarının sınırlarının arkasında huzur içinde yaşaması için canından geçmeyi bir ideal olarak insanlara aşılayan İslâm. Bunları hangi dinde bulacaksınız? Bulamazsınız ki bulamazdınız ki Paşam!” dedim.</p>
<p>Tabii ben sözü bu tarafa getirince bizim Roma’da askerî ateşelik yapmış alay komutanı da; “Doğru Paşam! Roma’da bulundum, onların hiç akla mantığa uygun tarafı yoktur.” dedi. Paşa hazretleri çok takdir etmiş, verdiğim cevaptan memnun olmuş anlaşılan. Ben emekli olduktan sonra hâlâ bayramlarda bana tebrik gönderirdi.</p>
<p>İşin gerçeği de budur. Bizim ecdadımız, büyüklerimiz bu dini sosyal birtakım hadiselerin sürüklemesi sonunda rüzgarın önünde yaprak misali, “Eh ne yapalım bizim de kısmetimiz buymuş. Bu inanç da bizim olsun.” diye seçmediler. Her zaman yoklama ve irdeleme, kontrol ve tenkit süzgeçleri, mantık ve muhakemeleri çalıştı. İslâm’a daha çok âşık olarak sımsıkı bağlandılar.</p>
<p>Mesela Hindistan’a gittiler; buradaki 400 kadar mezhebi gördüler, yönettiler ve onların hepsini bir noktaya getirmek için çalıştılar. İran’a hakim oldular; buradaki şiiler ile sünnilerin arasındaki anlaşmazlığı halletmek için hakem rolünde oldular. Tarafları karşılarına getirip, hangisi haklıysa diğeri ona tâbî olsun diye münazara yaptırdılar. Devamlı bir ilmî araştırma, tenkit ve basiret üzere bu dine sarıldılar; severek bağlandılar.</p>
<p>Zaten severek bağlanılmayan bir dine insanoğlu asırlarca bu kadar fedakârca hizmet etmez. Bu kadar baskı ve düşmana rağmen bu kadar fedakârca bağlanmaz&#8230;</p>
<p>&#8212;<br />
Prof. Dr. M. Es&#8217;ad Coşan&#8217;ın &#8220;İSLÂM&#8221; adlı eserinden alıntıdır&#8230;</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkler-neden-islami-secti/">Türkler Neden İslamı Seçti ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkler-neden-islami-secti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkler ve İslâmiyet / Prof. Dr. Osman Turan</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkler-ve-islamiyet-prof-dr-osman-turan/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkler-ve-islamiyet-prof-dr-osman-turan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Sep 2015 22:20:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm'dan Önceki Türklerin Dini Durumu]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmlığın Yayılma Sebepleri]]></category>
		<category><![CDATA[Millî Harstan Kalan Unsurlar]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk İstilâsının Ehemmiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Hâkimiyetinin Karakteri]]></category>
		<category><![CDATA[Türkler ve İslâmiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Türkler ve İslâmlar]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerde İslâmiyet'in Zuhuru]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerde Yabancı Dinler]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerin İslâmlaşması ve İslâm Dünyası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11358</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yeni bir din veya medeniyetin kabulü, cemiyet içerisindeki inanış, düşünüş ve yaşayış gibi türlü bakımlardan husule getirdiği derin değişiklik ve inkişaflar dolayısıyla bir kavmin tarihinde en mühim bir hadise olmak vasfını daima muhafaza eder. Böyle bir inkılapla kavimlerin mevcudiyetlerini koruduğu veya yeni bir hızla ileri bir seviyeye eriştiği, yahut da bünyelerini sarstığı veya bir istihaleye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkler-ve-islamiyet-prof-dr-osman-turan/">Türkler ve İslâmiyet / Prof. Dr. Osman Turan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><a href="http://ilimcephesi.com/turkler-ve-islamiyet-prof-dr-osman-turan/ergenekondan_cikis_4648/" rel="attachment wp-att-11359"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-11359" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/ergenekondan_cikis_4648.jpg" alt="Türkler ve İslâmiyet / Prof. Dr. Osman Turan" width="600" height="409" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/ergenekondan_cikis_4648.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/ergenekondan_cikis_4648-300x205.jpg 300w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></a></div>
<div align="justify">
<p>Yeni bir din veya medeniyetin kabulü, cemiyet içerisindeki inanış, düşünüş ve yaşayış gibi türlü bakımlardan husule getirdiği derin değişiklik ve inkişaflar dolayısıyla bir kavmin tarihinde en mühim bir hadise olmak vasfını daima muhafaza eder. Böyle bir inkılapla kavimlerin mevcudiyetlerini koruduğu veya yeni bir hızla ileri bir seviyeye eriştiği, yahut da bünyelerini sarstığı veya bir istihaleye maruz bıraktığı hakkında tarihi misaller göz önüne getirilecek olursa, böyle bir hâdisenin milletlerin mukadderatı bakımından ne kadar şümûllü bir mana taşıdığı kolaylıkla anlaşılır. Türkler, tarihleri boyunca, kısmen de olsa, değişik âmiller neticesinde birkaç defa din ve medeniyet değiştirmek veya daha mühim olarak, bazen aynı çağda birbirinden farklı din ve medeniyetler çerçevesinde yaşamakla, başka kavimlere nazaran çok farklı bir tarihi oluşa ve daha hususi bir içtimai bünyeye maliktirler. Bu keyfiyet, aşağıda işaret edeceğimiz, diğer daha bazı âmillerin iştirakiyle de, kültür tarihimizin, millî tarihin maddî azametine müvazi bir millî gelişme göstermesine engel olan ve onu kesinti ve sarsıntılara uğratan başlıca sebepleri teşkil eder.</p>
<p>Bununla beraber Türklerin İslâm medeniyetine toptan girişleri, diğer din ve medeniyetlere intisaplarından farklı olarak, doğurduğu büyük bir müsbet neticeler itibarıyla, yalnız Türk ve İslâm tarihinin bir dönüm noktasını teşkil etmekle kalmaz, dünya tarihinin de en büyük hâdiselerinden biri sayılacak bir ehemmiyet taşır. Bu büyük hâdisenin cereyan ettiği şartlarla oluş tarzı ve bunun millî bünye üzerinde husule getirdiği müsbet veya menfi neticenin tetkikinden hasıl olacak ilmî kanaatlerini, girmekte olduğumuz Avrupa medeniyeti karşısında alacağımız vaziyeti tâyin ve yürütmekte olduğumuz yolu kontrol etmekte bize bazı tecrübi dersler vereceği, bazı hususlarda rehberlik edilebileceği dolayısıyla, ameli bir gayesi de olacağına dikkatimizi çekmemiz icabeder. Türkler ve İslâmiyet mevzuu altında temas edilmesi gereken meseleleri, Türklerin İslâm medeniyeti ve İslâm medeniyetinin Türkler üzerinde icra ettiği tesirler gibi iki esasa icra ederken bu keyfiyet bizi, zarurî olarak, Türklerin İslâm&#8217;dan önce inanış, düşünüş ve yaşayış bakımından nasıl bir kavim olduğu, İslâm olduktan sonra ne gibi değişiklik ve inkişaflara uğradığı, aynı veçhile Türklerin İslâmlaşmasından önce ve sonra İslâm âleminin nasıl bir vaziyette bulunduğu ve ne gibi bir istikamet aldığı hakkında umumî ve sentetik bir görüş sâhibi olmağa sevk eder. Böyle bir görüşe sahip olmaksızın Türklerin İslâm dünyasındaki mevkileri ile İslâmiyet&#8217;i ne suretle kabûl ettikleri, böylece İslâm tarihinin takip ettiği gelişme anlaşılamaz.</p>
<p><strong>İslâm&#8217;dan Önceki Dini Durum</strong></p>
<p>İslâmiyet, X. asırda, Türkler arasında umumî ve millî bir din haline gelmeden önce, Türk halkları din bakımından bir parçalanma manzarası gösterir. Moğolistan&#8217;dan Tuna boylarına kadar geniş bozkır sahası içerisinde yaşayan göçebeler millî, Şamanî, dini ve kültürü çerçevesinde bulunuyorlardı. Siyasî bakımdan ancak Hiung-nu ve Göktürkler idaresinde bir birlik teşkil eden bu geniş bölgeler halkı düşünüş ve yaşayış itibarıyla, daha Herodot&#8217;tan başlayarak, İslâmiyet&#8217;in yayılışına kadar kültür vahdetini muhafaza ediyordu. Fakat bu sahayı dünya ile bitiştiren Şarkî Türkistan, Mâverâünnehir, Hazarlar ülkesi gibi yerlerde yaşayan ve eskiden beri yerleşik bir hayat geçiren Türklerin çok eski zamandan beri yabancı din ve kültürlerin tesirine marûz kaldığı gözükmektedir. Husûsiyle Şarkî Türkistan ve Maveraünnehir&#8217;de Milâdın IV. ve VI. asırlarında Buda, Zerduşt, Mani ve Hıristiyan dinlerinin nüfuz etmiş ve yerleşmiş olduğuna dair çağdaş kaynaklarda hayli vesikalar mevcuttur.</p>
<p>İslâmiyet&#8217;in bu sahalara yayıldığı zamanlardır ki henüz millî Şamanî dinini muhafaza eden ve yerleşik hayata geçen Uygur, Hazar ve Bulgar adlarını taşıyan Türk halkları bu âlemin doğu ve batı uçlarında ilk defa olarak yabancı din ve kültürlere geçmeğe başlamışlardır. Dikkate şayandır, ki Cüveyni&#8217;nin, tarihî vak&#8217;ayı efsanevî bir tarzda nakleden rivayetine göre, Uygurlar arasında Manihaizm kamları yani Şamanî dinindeki Türk rahiplerini tamamıyla ortadan kaldırmak, yenmek suretiyle yerleştiği halde, İslâm coğrafyacılarının sarih ifadelerinden anlaşılacağı üzere, Şamanilik, Hazarlar arasında X. asra kadar Musevi, Hıristiyan ve İslâm dinlerine karşı dayanabilmiştir. Burada İslâmiyetin yayılmasıyla Şamaniliğin kaybolması arasında, aşağıda üzerine döneceğimiz üzere, diğer Şamanî sahalarda olduğu gibi, bir münasebet mevcuttur. Bu geniş sınır bölgeleriyle başka din ve kültürlere temas eden göçebelerin, yerleşik ırkdaşlarının yabancı dinleri kabûl etmiş olmalarına rağmen, uzun asırlar boyunca millî dinlerine, yani Şamanîliğe, bağlı kalmaları, onların yaşama şartları ve düşünüşleri ile yakından ilgilidir. Bu keyfiyet, İslâmlaşma oluşunu izah ederken üzerinde durulacak bir meseledir. Bunun için önce bu inanış ve yaşayışın umumî bir tavsifini yapmak zarureti vardır.</p>
<p>Şamanîliğin tarihî tekâmülünü takip etmek mümkün olmamakla beraber, bildiğimiz çağlara nazaran bu din, başlangıçta daha basit inanışlar ve bu inanışlar üzerine kurulmuş birtakım dinî merasimlerin heyeti mecmuası idi. Şu kadar var ki Heredot&#8217;un Massagetler&#8217;e ati hasvir ettiği itikatlara VI-X. asırlar arasında bu dinin inanışlarına dair elimizde bulunan çeşitli kaynaklardan gelmiş bilgilerin birbirine benzerliği bize Şamaniliğin milattan önce IV. asırdaki durumu hakkında bir fikir vermeğe ve onu o tarihe kadar çıkarmağa imkân vermektedir. Göktürk kitabeleri ve daha sonra türlü Türk kavimlerine ve Moğollara dair İslâm kaynaklarında verilen haberler İslâmiyet&#8217;in intişarı sıralarında Şamanî Türklerin bir tek Tanrı&#8217;ya inandıklarını ve buna binaen bu dinin, din tarihçilerinin ileri bir inanç merhalesi olarak kabul ettikleri, monoteist (vahdaniyetçi) bir seviyeye eriştiğini açık olarak göstermektedir. Bu cihet, Şamaniliğin monoteist olmayan komşu dinlerden, hiç olmazsa başlıca inanışlarda, müteessir olmadığını meydana koymak bakımından da ehemmiyetlidir.</p>
<p>Gök, yer ve mahlukarın yaratıcısı olarak telâkki edilen bu Tanrı&#8217;nın bir hususiyeti varsa o da vahdaniyetçi olan Musa dinindeki Yahudilerin Yahova&#8217;sı gibi, Türkleri başka kavimlerden üstün tutmasıdır. Orhon Kitabeleri&#8217;ne göre bu Tanrı güçlük zamanlarda Türklerin imdadına yetişir, üzerlerinde semavî bir menşeden gelen bir kahraman tayin ederek onları yok olmaktan korur (Türk bodun yok bolmasun tiyin Türk Tanrı&#8230;) ve nihayet kendi necip kavmine dünyadaki kişileri idare etmek hakkını bağışlar. Bizim bugünkü bilgilerimize göre peygamberi, muayyen bir mukaddes kitabı ve galip bir ihtimalle de, tapınağı olmayan bu din kamları, yani rahipleri tarafından idare edilirdi. Mukaddes günlerde, ölüm, gömme ve bayram âyinlerini, her türlü dua merasimlerini idare eden, halkın müşküllerini hal eden, dertlere deva bulan bu kamların Tanrı ile münasebetlerde bulunduklarına dair bir inanış mevcut idi. Bu inanış daha VI. asır Bizans kaynaklarında, İslâm eserleriyle son etnografik tetkiklerde de rastlamaktayız. Çingiz Han&#8217;ın pek büyük ehemmiyet verdiği Gökçe adlı kamanın Tanrıdan zafer müjdeleri getirdiğine ve bütün yeryüzü hükümdarlığını Tanrı&#8217;nın Çingiz Han&#8217;a verdiğine ve bütün Moğollar arasında onun daima Tanrı ile münasebette bulunduğuna dair kayıtlar, kamların mahuyet ve nüfuzlarını ifade etmek için kafidir. Göğün üst katındaki cennete giden iyi ruhların orada, Tanrı&#8217;nın nezdinde, dünyadaki yakınları için şefaatte bulunduklarına dair inanış, Türklerde ecdadı takdis etmek akidesiyle ilgilidir.</p>
<p>Ölenlerin ruhlarının bir kuş gibi oraya uçtuğuna (uça bardı) inanılır. Türkler İslâm olduktan sonra yeni dine ait birçok istilâhları Şamanî dinindekilerle karşıladıkları zaman, hiçbir güçlüğe uğmadan, Şamanî kültürü hazinesinden aldıkları uçmak kelimesini, pek isabetli bir şekilde, cennet istilâhı yerinde kullanmışlardır.</p>
<p>Türkler savaşçı bir kavim olmak hasebiyle, bu dinin bir akidesi olarak, öldürdükleri düşmanlardan dolayı Âhiret&#8217;te bir mücazat değil, bilakis ölen düşmanın ehemmiyet ve sayısına göre bir mükafat göreceklerine inanırlar ki, bu, Türk mezarları etrafına dikilen ve balbal adını taşıyan taş heykelerin menşe ve mahiyetini izah eder. Savaş icabı ve mukaddes sayılan bu inanış ve teammülü basit bir kan dökme hâdisesiyle karıştırmamalıdır. Katili cezalandırmayı bir âmme hakkı telâkki ederek ferde bırakmayıp devlete mal eden, en gergin düşmanlıklar zamanında bile elçiye zeval vermeyecek kadar milletlerarası bir hukukî tekâmüle erişen bir cemiyette, meselâ Göktürklerde, câri olan bir âdeti ancak İslâmiyetin cihad fikriyle mukayese ettiğimiz zaman anlayabiliriz.</p>
<p>Öte yandan Göktürk kitabelerinde Türk Kağanı kendi kavminin su gibi akan kanının bahsettiği halde, kazandığı zaferler dolayısıyla, hiçbir zaman Asurî hükümdarları gibi, öldürdüğü düşmanlardan ötürü bir gurur ve iftihar duyduğunu ihsas etmemiştir. Yerleşik Türkler, zamanla, yabancı dinlere geçtikleri halde, geleneğe daha bağlı kalan göçebeler, millî dinlerini muhafaza etmek ve yabancı dinlere karşı direnmekle varlıklarını koruyabileceklerine inanıyorlardı. Birinci Göktürk Devleti&#8217;nin yıkılışından sonra, kuvvetli Çin kültür tesirine karşı millî kültürü korumak ve millî duyguların gelişmesini göstermek bakımından başka milletlerin tarihinde örneğe rastlanmayan Orhon Kitabeleri&#8217;nde belirdiğini gördüğümüz millî tepki, göçebe kitlenin asırlarca Şamanizm&#8217;i nasıl muhafaza edebildiğini gösterir. Bu devre ait diğer bir misal, göçebelerin millî din ve kültüre bağlılıklarının sebeplerini anlayabilmek için çok daha dikkate şayandır.</p>
<p>VIII. asırda Buda dini Yüksek-Asya&#8217;da yeniden yayılma imkânlarını bulduğu zaman herhangi bir tesirle, Göktürk Hükümdarı Bilge Kağan (ö. 734 M.) büyük veziri Tonyukuk&#8217;tan payitahtında bu din adına bir tapınak yapmak istediği zaman akıllı vezir ona, içtimaî ve coğrafî şartları pek iyi bilerek: &#8220;Savaşçı ve hayvan kesmeği yasaklayan ve miskinlik telkin eden bir dini kabûlün Türkler için bir felâket olacağını&#8221; söylemekle göçebe bir kavmin inanış ve düşünüşlerine hakkiyle tercüman olmuştu. Nitekim 762&#8217;de Uygur hakanının Mani dinini kabûlü münasebetiyle IX. asrın ilk yarısına ait Karabalgasun Kitabesi bu vaziyeti açıkça ifade etmiştir. Kitabe &#8220;Evvelce et yiyen kavim, şimdi pirinç yiyecek, evvelce adam öldürmesi şâyi olan memlekette bundan sonra hayır hüküm sürecek&#8221; demektedir. Bu esasları emreden Manihaizm&#8217;in bu bakımdan Uygurlar üzerinde tesir ettiği İslâm müellifleri de kaydetmiştir. Aynı asrın Arap mütefekkiri Cahiz evvelce Uygurların az olmamalarına rağmen Karluklara galip geldikleri halde Mani dininin kabûlünden sonra onlara yenilmelerini bu dinin esaslarından doğan bir netice olarak izah eder. Bununla beraber dinlerin, kavimleri kendi esaslarına uydurmak kadar kavimlerin dinleri kendi bünyelerine göre tadil ettiklerine dair mevcut içtimaîyat kaidesini unutmamalıdır.</p>
<p>Filhakika Uygurlar bu dine girdikten sonra Çin&#8217;deki dindaşlarını himâye edecek bir kudret gösterebildikleri gibi Moğolistan&#8217;dan Şarkî-Türkistan&#8217;a göçtükleri zamanlarda, daha zayıf bir durumda bulunmalarına rağmen, Mes&#8217;udi ve İbn ün-Nedim&#8217;in ifadelerine göre, Maveraünnehir&#8217;de Müslüman Şâmânîler idaresinde bulunan dindaşlarına karşı yapılan tecavüzlere karışabilecek bir tavır da takınabiliyorlardı. Müslüman Karahanlılarla Budist Uygurlar arasında mücadeleler ve bunları aksettiren Divânü lûgat it-Türk&#8217;teki şiirler Manihaizm veya Budizm&#8217;in Uygurların askerî kabiliyetleri üzerinde pek fazla bir tesir yapmadığını açıkça gösterir. Hattâ Kâşgarlı Mahmud&#8217;un Uygurları en iyi ok kullanan bir kavim olarak vasıflandırması da dikkate şâyândır. Bu kayıtlar savaşçı bir kavmin uyuşturucu bir dini kendi bünyesine uydurmakta gösterdiği kabiliyete güzel bir misal teşkil eder.</p>
<p>Nitekim Hazreti İsâ&#8217;nın getirdiği esaslara rağmen Hıristiyanlık da Avrupalıların savaşçı ruhları üzerinde hiçbir değişiklik yapmamıştır. Bununla beraber göçebelerin bu dinlere karşı aldıkları vaziyet, onların bahsettiğimiz mahiyet ve esaslarıyla ilgilidir.</p>
<p><strong>Yabancı Dinler</strong></p>
<p>Türklerin Şamanilikten gayri bir dine girmeleri hadisesi ilk defa şüphesiz Şarki Türkistan ve Maveraünnehir&#8217;de vukubulmuştur. Bu sahalarda Zerduşt, Buda, Mani ve Nasturî Hıristiyanlığı gibi nedenlerden en çok tesir edeni herhalde Budizm olmuştur. Budizm&#8217;in Maveraünnehir&#8217;de yerleşmesi, burasının Zerduşt İran&#8217;dan ayrılmasına ve farslaşmasını önlemeğe sebep olduğundan Türk tarihi bakımından hususi bir ehemmiyet taşımasını mucip olduğu gibi, bu dinin İslâm medeniyeti üzerindeki tesirinin burada vuku bulması da bu sahanın tarihi rolünü arttırmaktadır. Gerçekten Budizm&#8217;in İslâm mezhep ve tasavvuf cereyanları üzerindeki tesiri ve ilk defa İslâm âleminde kurulan medreselerin (üniversite) Budist viharalarını (manastır) takliden kurulması Mâveraünnehir ile ilgilidir. O şekilde ki Buhara şehrinin adı bile Budist Viharalarından gelmektedir. İslâm medeniyetinde pek büyük mevkii olan Maveraünnehir&#8217;de cereyan eden medeni faaliyetlerin göçebelerin İslâmlaşması üzerinde nasıl büyük bir tesir icra ettiğine ileride temas edeceğiz.</p>
<p>İslâmiyet&#8217;in Mâverâünnehir&#8217;de, Buda, Mani, Zerduşt ve Hıristiyanlık bakiyelerini kaldırarak, yerleştiği bir zamandadır, ki doğuda Uygurlar Mani, Buda ve Hıristiyan dinlerine girmekle millî Şamanî dininden ayrılmakta idiler. Bir zamanlar Akdeniz sahillerinden Çin&#8217;e kadar cihanşumûl bir din olmak istidadını gösteren ve Yakın-Şark, Balkanlar ve Avrupa&#8217;da Pavlakileri, Bogomiller&#8217;i ve Albigeois hareketlerini doğuran Manihaizm (meşhur Hıristiyan ilâliyatçısı St. Augustin&#8217;in evvelce bu dine mensup olduğu malumdur). İslâmiyet ve Hıristiyanlık gibi iki büyük din karşısında dayanamayarak sönmek üzere iken Uygurlar sayesinde birdenbire yeni bir hayat kazandı. Öyle ki, son zamanlara kadar bu din hakkındaki bilgilerimizin kaynağı yalnız ona düşman olan Hıristiyan ve İslâm müelliflerinin eserlerine inhisar ederken, Uygurlar vasıtasıyla bizzat kendi eserlerini ile geçirmekle bu hususta daha sağlam malûmata sahip olduk.</p>
<p>Manihaizm, Uygurlar arasında, tarihin Türklerce mahsus olarak kaydettiği maruf dini müsamaha sayesinde, Şamanilik, Budizm ve Hıristiyanlıkla yanyana yaşayabilirdi. Uygurların bu dinler etrafında vücuda getirdikleri kültürün Türk-İslâm dünyası üzerindeki tesiri ancak Karahanlı ve Moğol Devletlerinin kurulmasıyla mümkün olmuştur. Fakat Müslüman Karahanlılar ile putperest telâkki edilen Uygurlar arasındaki düşmanlık bu tesiri çok tehdit ettiği halde devletlerinin medeni teşkilat ve müesselerini tamamen kabul ettikleri Uygur kültürü üzerinde kuran Moğollar sayesinde bu kültür, imparatorluklarının hâkim olduğu bütün ülkelere yayılmak imkânlarını bulmuştur. O şekilde ki Uygurca bu vasıta ile İslâmi Türk edebi dilinin inkişafında bir âmil olduğu gibi İlhaniler zamanından itibaren Fars dili üzerinde de tesirini gösterdi. Bundan dolayı Moğol İmparatorluğu&#8217;nun teşkilatını anlayabilmek için Uygur kültürünü bilmeye lûzum vardır veya Moğol devri kaynakları sayesinde daha müşkül bir durumda bulunduğumuz Uygur devrini öğrenmek mümkün olabilecektir. Bu metod, tarihi tekamülü ve zamanın şartlarını gözden uzak tutmamak şartıyla, Moğol devri kaynaklarının, kültür ve teşkilatını Uygurlara miras bırakan, Göktürkler hakkında da kullanabileceğini mümkün kılmaktadır. Halbuki İslâm dünyası dışında kalan göçebe Türkler üzerinde Uygurların bu nispette böyle bir tesirleri henüz tespit edilmemiştir.</p>
<p>Türk aleminin Şark uçlarında bulunan Uygurlar, böyle bir dini istihale geçirirken bu alemin Garp uçlarında bulunan ve Uygurlar gibi yerleşik hayata geçmiş olan Hazarlar da Hıristiyan, Yahudi ve İslâm dinlerine, İtil (Volga) Bulgarları İslamiyet&#8217;e, Tuna Bulgarları Ortadoksluğa girmeye başlamıştı. Hatta bir rivayete göre İslavların havvarisi sayılan ve İncil&#8217;i eski İslav (Bulgar) diline tercüme eden Cyrille ve Methode onu Hazar Türkçesine de tercüme etmişlerdi. Bugün dinleri Musevi, dilleri Türkçe olan Karayimlerin menşei de bu Hazarlara bağlanmaktadır. Dikkate şayandır ki X. Asır arap kaynaklarının verdiği haberler, yabancı dinlerin yayılmasına rağmen devam eden Şamanî inanış ve adetleri Hazarlarla Göktürkler arasında bu bakımdan bir aynilik göstermekte ve iki devre ait bilgiler birbirini ikmal etmektedir.</p>
<p>Görülüyor ki Maveraünnehir Türkleri, Şamanilikten sonra adı geçen dinleri bırakıp İslâm dinine geçerken Türk dünyasının doğusunda Uygurlar, batısında Hazarlar ve Tuna Bulgarları da millî dinden başka dinlere giriyordu. Türklerin X. asırdan itibaren İslâmlığı umumî ve millî bir din haline getirdikleri zamana değin din bakımından bu kadar dağınık bir mazara arz etmelerinin başlıca sebepleri, Göktürklerden sonra bir daha bütün Türkleri bir siyasî birlik halinde birleştiren devletlerin kurulamamış olması; sahanın genişliği ve türlü din ve kültürlerle ayrı ayrı temaslarda bulunmaları ve nihayet Türklerin bütün dinlere karşı gösterdiği müsamaha ile izah edilebilir. Gökttürk Devleti&#8217;nin yıkılışından sonra Türk dünyasının şark ve garp uçlarında ancak Uygurlar ve Hazarlar küçük bir siyasî varlık olarak mevcudiyetlerini muhafaza edebilmişlerdir.</p>
<p>Moğolistan&#8217;dan Tuna boylarına kadar uzanan geniş bozkırlarda yaşayan göçebeler, Selçuk İmparatorluğu&#8217;nun kuruluşuna kadar, istikrarlı ve geniş bir siyasi birlik kuramamışlardır. Bu büyük göçebe kitlesi devam eden coğrafi ve içtimai şartlarla birlikte eski din ve kültür geleneklerine bağlılığı muhafaza etmişlerdir. Yukarıda andığımız dinlerin Türk tarihinin seyrinde büyük bir tesir göstermediklerini anlayabilmek için fazla araştırmaya değil, hattâ düşünmeğe bile lüzum yoktur. Bunun başlıca sebebinin şüphesiz bu dinlerin göçebe kitleleri arasında yayılmak imkanlarını bulamadığı meselesi üzerine dikkatimizi çekmemiz gerekiyor. Nitekim Türklerin İslâm tarihinde büyük bir âmil olmaları ve yeni bir devir açmaları da bu unsurun İslâmlaşmasının tabiî bir neticesi olarak tezahür eder. Türk tarihinin büyük hamlelerini yaratmak, büyük imparatorluklar kurmak gibi başlıca hâdiselerde sakin ve itaatli olan yerleşik halkın değil, hayat şartlarının icabı olarak, faal, savaşçı ve teşkilâtçı bir unsur olan göçebelerin rolü belirgin bir şekilde göze çarpar. Türk tarihinde devletleri kuran, idare ve orduları teşkil edenlerin esasını göçebelerin teşkil etmesi, çağdaş kaynaklarda Türklerin hep göçebe bir kavim olarak tasvir edilmesini gerektirmiş ve yerleşik Türkleri gözönüne getirmeksizin zamanımız müelliflerini de böyle bir kanaata sürüklemiştir.</p>
<p>Bununla beraber, göçebeliğin bugünkü mânasıyla geri ve iptidaî bir cemiyet olarak telâkki edilmemesi gerektiğini unutmamalıyız. Aksine, ilk defa atı kullanmayı bilerek zamanın en süratli vasıtalarını mâlik olan bu göçebeler, türlü kültür sahalarıyla temas ettiklerinden, dış âlemle mahdud münasebetlerde bulunan bazı yerleşik kavimlere nazaran daha ileri bir medeniyet seviyesinde idiler. Bu hayatın gerektiği teşkilatçılık ve devletçilik kabiliyetleri ve netice olarak âmme hukukunda gösterilen gelişme, göçebe Türk unsurun üstünlüğünü teşkil eder.</p>
<p>Kendilerine lâzım olan âletleri yapabilen ve bu münasebetle çok eski zamanlardan beri Altaylar&#8217;da demir işleriyle uğraşan, kısmen de ziraat yapan bu insanlar yazının keşfi olmasa bile onun kullanılmasını, mevsuk bilgilerimize göre, VI. asırdan beri biliyorlardı. Göktürk hükümdarının bütün Türk halkını Orhon yazılarını okumaya çağırması, biraz mübalâğalı gözükse de herhalde yazının oldukça yaygın olduğuna şüphe bırakmaz. Daha Sasaniler zamanında Oğuz-nâme&#8217;nin Türkçeden Farsçaya ve o vasıta ile de Arapçaya tercüme edildiğine dair Mısırlı Türk müellifi Aybeg&#8217;in ifadesi bu bakımdan ehemmiyetlidir. Kâşgarlı Mahmud&#8217;un Oğuzların devlet muhaberatında yazıyı kullandıklarına dair kaydı herhalde Oğuzların Göktürkler&#8217;den beri yazıyı devam ettirdiklerine bir delildir. Bundan başka, Kâşgarlı Mahmud&#8217;un göçebelerin dil hazinesinden bahsederken verdiği kültür kelimeleri de medeni hayatlarını anlamak için ehemmiyetlidir.</p>
<p><strong>İslâmiyet&#8217;in Zuhuru</strong></p>
<p>Bu göçebe unsurun ne gibi şartlar içinde ve nasıl Müslüman olduğunu izaha girişmeden önce Türklerin X. asra kadar İslâmlarla vuku bulan münasebetlerine temas etmek, bu mevzuu kavrayabilmek için zaruridir. Bu keyfiyet bizi Türklerin İslâm dünyasındaki tesirlerini X. asırdan önce ve sonra olmak üzere iki kısma ayırmaya sevk eder.</p>
<p>Orta çağlar tarihi İslâmlık ve Hıristiyanlık gibi iki cihanşumûl dinin zuhur ve inkişaflarıyla dünya tarihinde hususi bir mahiyet arz eder. Hıristiyanlık, politeist Roma, Yunan ve Yakın Şark&#8217;ın kargaşalık halinde bulunan akidelerini yıkarak kendi inanışları etrafında ruhi birlik ve sukûn yaratmaya çalışırken ikinci büyük bir din, İslâmiyet, onun bu birleştirme ameliyesini ikmâle muvaffak olmasından önce, âni ve mucizevi bir hamle ve daha cihanşumûl bir iddia ile ortaya atılıp yalnız bu dinin gelişmesine set çekmekle kalmadı; tutunduğu ve kendi çerçevesi içine soktuğu birtakım memleketlerde bile onun aleyhinde genişlemek ve yakılmak kudretini de göstermeğe muvaffak oldu. Dikkate şayandır ki İslâm medeniyetinin inhitat içinde bulunduğu son asırlarda bile Hıristiyan kavimlerinin üstünlüğüne ve misyonerlik teşkilatının faaliyetlerine rağmen Afrika ve Şarki Hint adalarında yayılma kudreti Hıristiyanlığıa değil İslâm dinine aittir. İslâm ideolojisinin verdiği büyük hamle Abbasilerin iktidar mevkiine gelmesine kadar fütuhatçı bir istikamet takip ederek İslâm dünyasına geniş ülkeler kazandıkdan sonra, bu yeni devlet ve tâbileri zamanında yalnız Arapların değil, bu dine giren, İranlı ve Türk gibi yeni unsurların da gayretleriyle, fikri ve medeni faaliyetlere yöneldi. Bu suretle İslâmiyet eski Yunan, Roma, Yakın Şark ve kısmen de Hint ve Çin&#8217;in kültür mahsullerini kendi potasında eriterek yeni bir sentez, yani İslâmi medeniyeti vücuda getirdi. Gariptir ki Hıristiyanlık, kurulduğu ve yayıldığı sahalar dolayısıyla, daha imtiyazlı bir durumda bulunmasına ve İslâmlığın aksine olarak zuhurundan beri ruhani ve cismani hakimeyiti birleştirmek imkanına malik olmamış bulunmasına rağmen Antik medeniyeti geliştirmeye değil yaşatmaya bile muvaffak olamamıştır.</p>
<p>Bunda Hıristiyanlığın Yunan ve Roma medeniyeti mahsullerine düşman gözüyle bakmış olmasının büyük bir tesiri olmuştur. Bunun için en tipik bir misal olarak antik medeniyetin fikri mahsullerini toplayan İskenderiye kütüphanesinin yakılması, mühim âlimlerinin öldürülmesi ve VI. asırda Justinien&#8217;in eski Yunan tefekürünün son ananesini yaşatan Atina felsefe mektebini Hıristiyanlık için zararlı bir ocak telâkki edip kapatması zikredilebilir. Halbuki Abbasiler zamanında Müslümanlar eski Yunan&#8217;ın her türlü fikir mahsullerini serbest bir kafa ile münaşaka edilebiliyorlar; onlardan faydalanabiliyorlardı. İslâmiyet her türlü fikir ceryanlarına Hıristiyanlık&#8217;tan daha müsait davranmakla beraber, İslâm Orta çağının medeni inkişafını ve Hıristiyan Orta çağının da medeni sukutunu münhasıran her iki dinin birbirine zıt bir görüş tarzına atfetmek istemiyoruz. Esasen dinlerin mahiyetleri ne olursa olsun milletlerin ilerleme ve gerilemelerinde hiçbir zaman bunun başlıca amil olmadığını tarih açık misalleriyle göstermektedir. Fakat her ne şekilde olursa olsun şurası muhakkaktır ki eski zamanlar medeniyetini Yeni zamanlar medeniyetine, mutavassıt yeni bir medeniyet sentezile, nakletmek şerefi Hıristiyanlığa değil, İslâmlığa aittir.</p>
<p>Bu, şimdiye kadar pek az anlaşılan veya hiç de layık olduğu ehemmiyet derecesinde üzerinde durulmayan ve Yeni zamanlar medeniyetinin başlangıcı olan, Renaissance ve Reforme hareketlerinin doğuşunda İslâm medeniyetinin Avrupalılara icra ettiği tesir sayesinde mümkün olabilmiştir. Eski zamanlar medeniyetini Yeni zamanlara birleştiren bu halkanın ehemmiyeti şüphesiz ki Avrupa medeniyetinin gelişmesini anlayabilmek için bizi yalnız klasik izah tarzına saplanmaktan kurtaracaktır. İslâm dinini cihanşûmul bir mahiyet almasında fütuhatçı ve fikri hamlelerden sonuncunun daha büyük bir ehemmiyet taşıdığı aşikardır. Bu cihet, Türklerin İslamlaşmasını neticelendiren amillerden biri olarak zikredilecektir.</p>
<p><strong>Türkler ve İslâmlar</strong></p>
<p>Arapların Türkleri daha Cahiliyye devrinde tanıdıklarına A&#8217;şa ve Nâbiga&#8217;nın eserleri göstermektedir. Esasen Göktürklerin Sâsânilerle münasebetleri ve Yakın-Şark işlerinde faal bir rol oynamaları gözönüne getirilirse bu tanımanın sebeplerinin de pek tabii olduğu anlaşılır. Bu münasebetlerdir ki H. Peygamber&#8217;in Türkler&#8217;den bahsetmesi mümkün olabilmiş ve bazı hadiselerin sıhhati bir terüddüde sebebiyet vermemiştir. Bununla beraber hadislerin doğruları Peygamber&#8217;in, uydurmaları da İslâm dünyasının Türklere karşı duygularını göstemek itibariyle, her iki cins de tarihi bir kıymet taşır. Buna rağmen Arapların Türklerle münasebetleri hakkında bu kayıtlar bir şey ifade etmez. Türkler Araplar arasındaki asıl münasebetler şüphesiz Emevîler zamanında başlar.</p>
<p>Emevîler idaresindeki İslâm ordularının Maveraünnehir&#8217;e girmeleri Göktürk Devleti&#8217;nin Şarkta ikinci defa kurulduğu zamanlara rastlar. Fakat bu devlet önce kendini Garpte feodal bir vaziyette bulanan prenslerine tanıtmak, sonra da ilerlemekte olan Arap kuvvetleriyle çarpışmak ve nihayet ağırlık merkezini daima Moğolistan&#8217;da bulundurmak gibi mecburiyetlerle Arapların Semerkand, Baykend, Buhara şehirlerine girmelerine engel olamadı. İslâm kuvvetleri Kuteybe idaresinde Türkistan&#8217;a yerleştikten sonra Emevî Devleti&#8217;nin ezici ve gayru musavatçı bir tarzda devam eden siyaseti Türklerin İslâmiyet&#8217;e yanaşmamalarının en mühim sebebini teşkil eder. Bu hususta Müslümanların Buhara&#8217;da camiye silahla gitmelerinde bile, karşılaştıkları güçlüklere dair haberler güzel bir misal olarak zikredilebilir. Halkın İslamlara karşı ruhi bir durum ve hallerini belirtmek maksadıyla Semerkand Türk hükümdarının bu esnada Çin İmparatoruna yazdığı mektupta &#8220;Arap hâkimiyetinin 718&#8217;de zeval bulacağına&#8221; dair halk arasında mevcut olan bir itikat da, Türklerin Emevî idaresi zamanında İslâmiyete karşı tavırları, İslamlaştırmaktan uzak kalmaları sebepleri için, kayda değer.</p>
<p>İkinci Göktürk Devleti&#8217;nin yıkılışı sıralarında Türkler İranlılarla birlikte Emevî Devleti&#8217;ni yıkan ceryanlara karışarak, daha adil ve müsavatçı bir siyaset güden, Abbasi Devleti&#8217;ni kurmaya muvaffak olduktan sonra İslâmiyete karşı yakın bir ilgi duymağa başladılar. Bunun başka bir sebebi de Garpte bu ümit verici hadiseler vuku bulurken Şarkta Orta Asya&#8217;ya doğru ilerleyen Çin istilasının Türkler için tazyikkar bir mahiyet almasıdır. Budan dolayı müstakbel mukadderatları üzerinde büyük bir tesir yapan Talas Suyu Meydan Muhaberesi&#8217;nde (751) Türkler Abbasiler tarafını tutmakla yalnız muhaberenin neticesini değil tarihlerini istikametini de değiştirdiler. artık Türklerin yüzü İslâm dünyasına dönmüştü. Abbasi halifeleri, başlangıçta İranlılara ehemmiyet verdikleri halde, yavaş yavaş imparatorluğun müdafaasında daha kabiliyetli bir unsur olan Türkleri kullanmaya başladılar ki bununla müvazi olarak Maveraünnehir&#8217;de İslamlaşma faaliyeti genişlemeye başladı.</p>
<p>Bu ülkenin İslamlaşması ve İslâm tarihi bakımından haiz olduğu ehemmiyet, İslâm medeniyetini inkişaf edebilmek için burada iyi bir zemin bulabilmesi ve bu medineyete mensup birçok büyük ilim ve fikir adamlarını yetiştirmiş olması, İslâm imparatorluğunu teşkil eden orduların esasını buradan sağlaması ve nihayet Türk kitlelerini yeni din ve medeniyete sokmak için bir mutavassıt rolünü ifa etmiş olması tarzında hülasa edilebilir. Bu da burada hüküm süren Sâmânî Devleti zamanında vuku bulmuştur. Bu devletin başında bulunan hanedan İranlı olmakla beraber halkın ekseriyeti ve gittikçe artan bir nisbette, ordu ve idare unsurlarının menşei dolayısıyla bir Türk devleti karakterini arz eder. Bunlar zamanında Maveraünnehir&#8217;de (Türkistan&#8217;da) ilmî, iktisadi ve ticari faaliyetlerin gösterdiği gelişme bu ülkenin, İslâm medeniyetinin beşiği mesabesinde bulunan Mezopotamya ile muvaffakiyetle rekabet edecek bir seviyeye erişmesine sebep oldu. O şekilde ki İslâm âleminde otoritesi tanınan birçok âlimlerin vatanı bu memleket olmuştur. Mâveraünnehir&#8217;in İslâm tarihindeki bu kadar büyük ehemmiyetine rağmen buradaki yekleşik Türklerin rolü hiçbir zaman göçebe kitlelerinin islamlaşması kadar büyük bir netice yaratmadığını meydana koyacağız.</p>
<p>İslâmiyet&#8217;in Orta Asya bozkırlarında yayılmasıyla Maveraünnehir&#8217;de ceryan eden ilmi ve ticari faaliyetler arasında sıkı bir ilişiklik mevcuttur. Bu memlekette bir taraftan büyük göçebe kitleleri, öte yandan Volga Bulgarları arasında vuku bulan ticari ve medeni münasebetler yavaş yavaş bu âleme İslâm medeniyetinin üstünlüğünü göstermiş ve ona karşı bir ilgi uyandırmıştı. Buradaki medreselerde yetişen ilim ve tasavvuf erbabı, dervişler bu ticâret kervanlarına karışarak göçebelere İslâmiyet&#8217;in esaslarını öğretiyorlardı. Bilhassa İslâmlığı dar şeriat kaideleri içinde değil, geniş ve yumuşak bir ruh ve mana ile anlayarak göçebelere telkin eden mutasavvıf Türk dervişleri bu İslamlaştırma faaliyetlerinde büyük bir rol oynadılar. Türklerin ata veya baba adını verdiği bu dervişlerin faaliyetleri neticesinde X. asırda Türkler artık İslâmiyete ısınmağa ve kitle halinde ona girmeğe başladılar.</p>
<p>İbn Fadlan seyahatinin gösterdiği üzere 921&#8217;de Volga Bulgarları İslâm dinine girmişlerdi. Bu suretle Hıristiyan dinine giren Tuna Bulgarlarından bir asır sonra İdil Bulgarları da Şamaniliği terk ettiler. Bundan bir müddet sonra, 930&#8217;larda, Karahanlı Devleti&#8217;ni kuranlar da İslâm dinini kabul ettiler. Bu hadiseyi menkıbe şeklinde nakl eden Satuk Buğra Han Tezkeresi&#8217;nde, yukarıda temas ettiğimiz, medeni ve ticari tesislerin İslamlaşmadaki ehemmiyetini ve Samani Devleti&#8217;nin rolünü açıkça görmek mümkündür. İbn Fadlan Bağdat&#8217;tan Bulgar iline giderken yolda Oğuz Yabgularına uğramıştı, ki bu zamanda bunlar henüz Şamanî dininde bulunuyorlardı. 960 yılında 200.000 çadır halkının Müslüman olduğuna dair İbnül-Esîr&#8217;in verdiği haber bu Oğuzlara ait olmalıdır.</p>
<p>Karahanlıların İslâm dinini kabul etmesiyle ilk defa olarak Türk ülkelerine hâkim bir Türk-İslâm devleti meydana çıktı. Bu devletin yeni dini, ırkdaşlarına kabul ettirmek hususundaki faaliyetleri daha ziyade Budist Uygurlara karşı yapılan seferlerde göze çarpar. Bunlarla vuku bulan savaşların Müslüman Türkler üzerindeki tesirlerini ve Müslüman Türklerin putperest Türklere karşı duygularını anlamak için Kaşgarlı Mahmud&#8217;un kaydettiği halk şiirleri dikkate layıktır.</p>
<p><strong>İslâmlığın Yayılma Sebepleri</strong></p>
<p>Göçebe kitlelerin hiçbir baskı altında bulunmadan, toptan ve kendi istekleriyle Müslüman olmalarını iki esaslı amille izah etmek mümkündür. Bunlardan biri o zamanda İslâm medeniyetinin üstünlüğü ve câzipliğidir. Fakat medeniyet üstünlüğü din değiştirmek için kâfi bir sebep teşkil etse idi bugün bütün dünyanın veya hiç olmazsa dinî hislerin kuvvetle yaşadığı sahaların Hıristiyan olması gerekirdi. Halbuki, yukarıda temas ettiğimiz üzere tamamen aksi şartlara rağmen İslâmlık Hıristiyanlığa nazaran daha fazla yayılma kudretini elan muhafaza etmektedir. Bundan dolayı bütün yabancı dinlere karşı uzak kalarak Şamanî inanışlarını devam ettirmeğe muvaffak olan göçebe kitlelerinin süratli bir şekilde İslâm olmalarında müessir başka bir sebep aramak icab eder. Bu sebep, İslâmlıkla Şâmânîliğin birbirine yakın esaslara malik bulunması ve yeni dinin Türklerin inanç ve mizaçlarına uygun gelmesidir.</p>
<p>Filhakika Türkler Müslüman olurken kendi Tanrılarıyla İslâmiyet&#8217;in Allah&#8217;ı arasında bir fark görmemişlerdir. Allahın zat ve sıfatları ile Tanrı&#8217;nın zat ve sıfatları arasında esaslı benzerlikler vardır.2 Bundan dolayı Müslüman Türkler uzun zaman Allah adı yerine Tanrı adını kullanmakta hiçbir mahzur görmemişlerdir. Şâmâniliğin Muhammed&#8217;le mücadele edecek bir peygamberi olmadığından ve bu hususta mukeddaslarını incitecek bir vaziyet mevcut bulunmadığından Türkler Peygamberi kabul ederken bir şey kaybetmiş olmuyorlardı. Esasen doğruluğundan şüphe edilmeyen birtakım hadiselerde H. Peygamber Türklere karşı sempati göstermiştir, ki onlar arasında İslâmiyet&#8217;in yayılmasında bu hadiselerden faydalandığı ve bunların Türklerin temayüllerini okşadığı tahmin edilebilir. Bu sempatinin bir sebebi de herhalde Göktürklerin Müslümanlar için başlıca düşman sayılan Sâsânilere karşı kazandığı zaferler olmalıdır. Nitekim Müslümanlar siyasi bakımdan olduğu gibi Eh&#8217;li kitap olmak dolayısıyla Bizanslıları da ateşperest İranlılara tercih ediyorlardı.</p>
<p>Bu, Kur&#8217;anda &#8220;Rumlar bizim memleketimize yakın bir yerde mağlup oldular; yakında galip geleceklerdir&#8221; ifadesiyle Rum suresinde tezahür eder ki hakikaten bu âyetin tebliğinden birkaç yıl sonra Heraklius Sasanilere galip gelmiştir. Eski ozan ve kamlarla İslâm evliyaları, mutasavvıf dervişleri mahiyet itibariyle birbirine yakın şahsiyetler idi. Esasen Müslüman Türk ata ve babalarının yaydığı İslâmiyet şeriatın dar kaidelerinden uzak, göçebelerin inanış ve mizaçlarına uygun bir uysallık şekli altında nüfuz ediyordu. Keramet sahibi olan ve kayıptan haber veren kamlar ile İslâm evliya ve mürşidleri birbiri yerine geçerken veya daha doğrusu birbirleriyle kaynaşırken husule gelen değişiklik pek duyulmuyordu. esaslardaki bu yakınlığın en kuvvetli bir tarafı şüphesiz İslâmiyetin emrettiği cihad mefkuresi ile Türklerin savaşçılık temayülleri arasında bir münasebetin mevcut bulunmasıdır. İslâmiyet Türklere cihadın faziletleri, Âhiret&#8217;te sağlayacağı mükâfatı bildirirken onlar bu yeni dinde kendi ideallerini de bulmuş oluyorlardı. Esasen Şâmânilikte öldürülen düşman nisbetinde öteki dünyada bir mükâfatın vâdedilmiş olması yeni dine girmek için teşvik edici bir âmil olmuştur. Bundan ötürü Türklerin kendi inanış ve ideallerine uygun gelen ve zamanın en üstün ve yaygın bir din ve medeniyetine neden ve nasıl toptan ve süratle girmiş oldukları, daha kolay anlaşılabilir. Halbuki yukarıda işaret ettiğimiz üzere göçebeler inanış ve yaşayışlarına aykırı olan Buda ve Mani gibi yabancı dinleri, halk olarak, kendilerine uygun bulmuyor ve tehlikeli sayıyorlardı.</p>
<p><strong>Türklerin İslâmlaşması ve İslâm Dünyası</strong></p>
<p>Türklerin İslâm medeniyetine girişleri ve bunun sebepleri hakkında bu umumî esasları belirttikten sonra bu büyük tarihî hâdisenin neticeleri üzerinde durabiliriz. Lâkin bu neticeleri anlayabilmek için X. asırla XI. asrın başlarında, yani Selçukluların İslâm dünyasını idarelerine almadan önce, İslâm âleminin umumî durumunu gözönüne getirmek zarureti vardır. Göçebe Türkler arasında İslâmlaşma faaliyeti cereyan ederken olgunluk devresine erişmiş bulunan İslâm medeniyeti, bugünkü Avrupa medeniyetinin geçirmekte olduğu buhranlara benzer bir buhran içinde meş&#8217;um bir âkibete doğru sürükleniyordu. Siyasî bakımdan birçok devletlere parçalanmış bulunan İslâm dünyası, fikir ve mezhep mücadeleleri ile de dayandığı esasları kemiriyordu.</p>
<p>Bilhassa daha Abbasî halifeliğinin kuruluşundan beri varlıklarını duyuran ve zaman zaman İslâm dünyası ve medeniyeti için büyük tehlikeler teşkil eden ve bugün Avrupa medeniyetine karşı dogmatik ve müfrit akidelerle her türlü metod ve vasıtaları kullanarak saldıran komünist zümreler gibi aynı metod ve vasıtalara muharetle işleyen eski Zerdüş ve Mezdek taraftarlarının Batınî veya Gulât-i Şia (âşırı Şiî) adı altında İslâm medeniyetini baltalama hareketleri çok şiddetli ve tehlikeli bir mahiyet almıştı. İslâm âleminin sarsılmasından faydalanan İsmailî ve Karmatî fırkları İslâm dini ve hakimiyeti yerine İran&#8217;ın eski düalist ve komünist dinlerini koymaya çalışıyorlardı. Karmatiler bizzat Halifelik merkezine yakın sahaları, Suriye&#8217;yi ele geçirdikten sonra İslâmiyet&#8217;in mukaddes şehri Mekke&#8217;de Müslümanları heyecana düşüren hareketlerde bulundular.</p>
<p>Horasan tarafları da müfrid Şialar tarafından M. 920&#8217;de alt-üst ediliyordu. Gulat-i Şia fırkaları İslâmiyet&#8217;i yıkarak kendi gayelerini gerçekleştirecek hayalî bir Sahib-i Zaman&#8217;ın pek yakında çıkacağına inanıyorlar ve bunu bekliyorlardı. İslâm dünyasının siyasi ve fikri kargaşalığından faydalanan Bizans İmparatorluğu, Makedonya sülalesine mensup kuvvetli hükümdarlar idaresinde, artık müdafaa siyasetini bırakıp taarruza geçmiş bulunuyor ve ordularını halifelik merkezine doğru ilerletiyordu. Yalnız İslâmlığın karşısında duran bu büyük imparatorluk değil, İbn ün-Nedim ve Mes&#8217;udi&#8217;nin ifadelerine göre, Uygurlar da Manihaistleri himâye maksadıyla Samanileri tehdit eder bir vaziyet almışlardır; şimaldeki Hazarlar da bir Yahudi havrasının yıkılmasına karşı memleketlerindeki Müslümanları sıkıştırmaya başlamışlardı.</p>
<p>İslâm dünyası için içte ve dışta bu gibi korkunç hadiseler cereyan ederek Türkler arasında İslâmiyetin yayılmakta olduğuna dair gelen haberler yegâne teselli teşkil ediyor ve İslamların ümitlerini ve gözlerini Şarka doğru çeviriyordu. Gulâd-i Şia&#8217;dan olmayan ve İslâm medeniyetinin kurulmasında büyük hizmetler gören İranlılar da ırkdaşları tarafından güdülen bu yıkıcı hareketlere şüphesiz taraftar değillerdi. Fakat ne Arapların, ne de İranlıların bu tehlikeyi önleyecek kudret ve enerjileri kalmamıştı. Türkler hakkında gelen ilk ümit verici haberler dolayısıyladır ki Halife el-Muktedir, 921&#8217;de, İbn Fadlan idaresindeki meşhur elçilik heyetini, Oğuzlara uğramak suretiyle, Bulgarlara göndermişti. Bu haberler münasebetiyle X. asırda Bağdat&#8217;ta Şarktan gelecek fâtih Türklerin İslâmiyet&#8217;i kurtaracağına ve burada hüküm süren Şiî Büveyhoğullarının hâkimiyetine son vereceğine dair bir inanış yerleşmişti. İlk defa Kâşgarlı Mahmud tarafından kaydedilerek Türkler hakkında türlü kaynaklarda kullanılan ve sonraları da Moğol hükümdarları ve nihayet Timur tarafından benimsenerek gönderdikleri mektuplara dercolunan &#8220;Benim doğuda Türk adını verdiğim bir askerim vardır; hangi kavme gazab edersem anları o kavim üzerine saldırtırım&#8221; hadîs-i-kudsîsinin meydana çıkışı bu temayül ve inanışları göstermek ve İslâm dünyasının Türklere nasıl bir kurtarıcı göz ile baktıklarını meydana koymak bakımından dikkate şayandır.</p>
<p><strong>Selçuk İstilâsının Ehemmiyeti</strong></p>
<p>İşte İslâm dünyası böyle bir buhran ve âkibete doğru sürüklendiği zamanlardır ki göçebe kitlelerinin süratle İslâmlaşması ve İslâm ülkelerine göçmeleri vuku bulmuştur. İslâm medeniyetinin karşılaştığı buhranları yatıştırarak ve medeniyete yeni bir hız ve istikamet verip onun XVI. asra kadar dünyanın üstün bir medeniyeti olarak yaşayabilmesi bu göçebe Oğuzların İslâmlaşması ve bunun neticesi olarak da Büyük-Selçuklu İmparatorluğu&#8217;nun kurulması eseridir. Bu suretle İslâm âlemine giren bu taze ve enerjik unsur sayesinde İslâm idelojisi tekrar ilk zamanlardaki ruh ve hamlesini kazanarak dört asırlık bir ömürden sonra inhilâle yüz tutan bir medeniyet, bir âlem, daha asırlar boyunca yaşayacak ve ilerleyebilecek bir hayatiyet kazandı. Artık bundan sonraki İslâm medeniyeti yeni bir safhaya girmiş, İslâm tarihi de Selçukluların ve Osmanlıların bir eseri olarak zamanımıza kadar devam eden istikameti almıştır. Oğuzların Selçuk sultanları idaresinde kurdukları bu büyük imparatorluk İslâm âlemini siyasî ve içtimaî anarşiden kurtarmakla kalmadı; başlıca düşman olan Bizanslıları ezmek gibi İslâm idealini de gerçekleştirdi.</p>
<p>Bu, Yakın Şark&#8217;ın ve hususiyle Anadolu&#8217;nun Türkleşmesi gibi neticeleri itibariyle daha büyük bir tarihi oluşa imkân verdi. Bu hâdisenin mahiyeti hiç de haiz olduğu ehemmiyet nispetinde kavranılmamıştı. Filhakika, Büyük Selçuk sultanları için Anadolu&#8217;da girişilen fetihler, İslâm&#8217;ın hamilleri olmaları sıfatıyla, onun en mühim dış düşmanını yenmek ve Orta-Asya&#8217;dan göçen kesif Türk kitlelerini yerleştirecek bir yer bulmak gayesini güdüyordu. Bundan dolayı başlangıçta Büyük Selçuk sultanları nazarında Anadolu bir uç beyliği, âsi bey ve boyların bir sürgün yatağı olarak telâkki ediliyordu. Halbuki tarih, istilânın en mühim neticesi olarak bu uç beyliğinin bir Türk vatanı haline gelmiş olduğunu göstermiş; burada hazırlanan kuvvetler Türk ve İslâm tarihinin en büyük hamlesi olarak cihanşumûl Osmanlı İmparatorluğu ve dünya nizâmının vücût bulmasını doğurmuştur. O şekilde ki, bu yeni vatan yalnız Türk milleti için değil bütün İslâm kavimleri bakımından da bir kale vazifesini görmüştür.</p>
<p>Selçuk istilâsından sonra Türkten başka kavimler için artık siyasî bir hayat kalmamıştır. Arap ve İranlı unsurlarını istilâya takaddüm eden zamanlarda tamamiyle enerjilerini kaybetmiş olmaları, tabiatıyla, bu hususta Selçuklular için herhangi bir mesuliyetin bahis mevzuu olmayacağını gösterir. O şekilde ki; bir kasırga gibi İslâm âlemini ve husûsiyle Türk ülkelerini sarsan ve uzun zaman da baskısı altında tutan Moğol istilâsı, maddî tesirlerini kaybettikten sonra bile siyasî kuvetler diğer unsurlara değil tamamiyle Türklere inhisar etmiştir. Bu keyfiyet Selçuk istilâsının tarihî ehemmiyetini ve sürekliliğini ve Türkten gayri unsurların zaaflarını göstermek için kâfi bir delildir. Nitekim Müslümanlar, fâtih Türkler sâyesinde kararlarda müdafaadan taarruza geçerek ilerledikleri zamanlarda, hiçbir zaman denizci bir devlet vaziyetine geçemeyen Selçuk İmparatorluğu idaresi dışında kalan ve Akdeniz&#8217;e hâkim bulunan İslâmlar bu denizde süratle gerileyerek hâkimiyeti Hıristiyan kavimlere terk ettiler.</p>
<p>Öyle ki denizde giden Haçlı kuvvetlerini durduracak ve onlarla karşılaşacak bir Müslüman donanması kalmamış gibi idi. Bundan başka, sebepleri ne olursa olsun, Selçuk İmparatorluğu&#8217;nun parçalanmasına rağmen İslâm dünyasını Haçlıların taarruzundan ve bu münasebetle diğer bir inhilâlden kurtaran tek unsuru da Türkler teşkil ediyordu. Öte yandan İslâm âlemine, Moğollar ve onlar idaresinde bulunarak saldıran, gayrimüslim Türklere karşı İslam medeniyetinin müdafaası da yine Müslüman Türkler sayesinde mümkün olabilmiştir. Memlûklerle İlhaniler arasında vuk ubulan&#8217;Ayn-i Câlût muharebesinden bahseden ve Moğolları Türk sayan İslâm müellifleri &#8220;Ne gariptir ki Türklere karşı İslâmiyet&#8217;i kurtaran yine aynı cinsten olan Türkler olmuştur&#8221; diyerek bu hakikati belirtmişlerdir.</p>
<p>Araplar daha Abbasî Devleti&#8217;nin kuruluşunu müteakip askeri kuvvet ve hamleleri kaybetmişlerdi. Onların zâfile başlayan İran&#8217;ın siyasî rolü ise Sasaniler devrinde olduğu gibi hiçbir zaman hayatiyet gösterememiştir. Kültür bakımından İslâm medeniyeti üzerinde büyük bir rolü olan İranlıların siyasî bakımından tesirleri Türklere ve Araplara nazaran yok denecek bir mahiyette, bazen da menfi bir şekilde belirmektedir. Bu iki kavmin Selçuk istilâsından sonra devam eden kültür faaliyetleri her bakımdan Türkler sâyesinde mümkün olabilmiştir. Daha Abbasî Halifesi Mu&#8217;tasım zamanından itibaren İslâm İmparatorluğunda Türk askeri kuvvetlerinin baş gösteren üstünlükleri dolayısıyla Türklerin Arapları tekrar çöle süreceğini ifade eden İbn Sa&#8217;d&#8217;ın Tabakat&#8217;ındaki hadîs de burada zikre şayandır.</p>
<p>İstilâ, İslâmiyet için daima yıkıcı vasfını muhafaza eden fikir ve hareketlerin ezilmesine ve İslâm âleminde Sünnilik&#8217;in muzaffer olmasına, İslâm dünyasında maddî kuvveti temsil eden Selçuk sultanlığı ve manevî kuvveti temsil eden Abbasi halifeliği olmak ve ikincisi birincisine bağlı olmak üzere iki kuvvetin meydana çıkmasına sebep oldu. Selçuk sultanları devletlerinin menfaati kadar inançları icabı olarak da Sünniliği İslâm dünyasına hakim kıldılar. Bu münasebetle, halifeliğin Moğollar tarafından kaldırılmasına kadar, maddî sultalarını korumak şartıyla, bazı halifelerin menfi hareketlerine rağmen, onların manevî nüfuzlarına saygı gösterdiler ve bütün Müslümanları İslâm ideolojisine bağlamayı ihmal etmediler.</p>
<p>Bundan başka onlar İslâmiyet&#8217;i kemiren hastalıkların yalnız silâh kuvvetiyle tedavi olunamayacağını pek iyi kavradıklarından İslâm medeniyetini ilmî ve medenî müesseseleriyle ve Sünnîlik esasları üzerinde yeniden kurarak kendi hâkimiyetlerinin temellerini de sağlamlaştırdılar. Cami, medrese, zâviyelerin kurulması ve kökleşmesi için sarfedilen gayretlerle, kılıç tutan askeri kuvvetler yanında, zamanın, ihmali caiz olmayan ilim ve tasavvuf erbabından müteşekkil irfan ordusunu da müşterek gaye etrafında toplamışlardı. Bu suretle İslâm âleminde Abbasî devrinin parlaklığına rağmen hiçbir zaman kurulamayan maddî ve manevî huzuru temine muvaffak oldular. Nitekim yalnız Sünniliği değil kökten İslâmiyet&#8217;i yıkmaya çalışan hareketler bir daha büyük bir tehlike mahiyetini almak imkanını bulamadı. XVI. asırda Türk kabilelerine dayanarak kurulan ve Şiîliği İran&#8217;ın resmi mezhebi haline sokan safevî hareketini yıkıcı müfrit Şii hareketleriyle pek karıştırmamalıdır.</p>
<p>Selçuklular idaresinde Türklerin İslâm alemine yaptıkları hizmetler, zamanında pek iyi takdir edilmiş ve bunlara karşı duyulan minnet ve şükran duyguları devrin müellifleri vasıtasıyla bize kadar nakledilmiştir. Bu hususta çok karakteristik olan bir parça bize İslâm âleminin Selçuk hâkimiyetine karşı bakışını göstermek bakımından burada zikredilmeye lâyıktır. Râvendî Selçuk tarihi hakkında yazdığı Râhat us-Sudûr adlı eserinde der ki: &#8220;İmam-ı Âzam vedâ haccını yaparak Mekk&#8217;de Allah&#8217;a karşı niyazda bulunurken &#8216;Ey Tanrım, benim içtihadım doğru ve mezhebim hak ise yardım et; çünkü ben senin için Muhammed&#8217;in şeriatini takrir ettim&#8217; demiş; hâtiften gelen bir ses ona &#8216;Sen doğruyu söyledin, kılıç Türklerin elinde bulundukça senin mezhebine zeval yoktur&#8217; cevabını verir. Bunun nakl ve senetlerini kayıt eden Râvendi şöyle devam eder: &#8220;Tanrıya hamdolsun ki İslâm&#8217;ın arkası kuvvetli Hanefi mezhebi mensupları mesutturlar; Arap, Acem, Rûm ve Rus diyarlarında kılıç Türklerin elindedir. Selçuk sultanları Ebu hanife âlimlerini o kadar korumuşlardır ki onların sevgisi ihtiyar ve gençlerin kalbine bakidir&#8221;. Halbuki Selçuk devrinde yetişmeyen el-Bîrûni ve Abdulkadir Bağdadî gibi mütefekkirler Karahanlılarla Bulgarların İslâm olmasını İslâmiyet&#8217;i yıkmaya çalışan İran&#8217;ın Gulât-i şîa hareketlerine karşı bir zafer telâkki etmişler ve bununla İslâm medeniyeti için bir tehlike kalmadığını sanmışlardı.</p>
<p>Türkler, bağlandıkları İslâm ideolojisi uğrunda, İslâmiyet&#8217;in yükselmesine çalışırlarken kendi temayül ve gayeleri olan cihân hâkimiyeti fikrini daha kuvvetli bir şekilde canlandırdılar. Onlar arasında bütün Orta zamanlar boyunca Tanrı tarafından dünya hâkimiyetine memur bir millet olduklarına dair bir inanış mevcuttur. Orhon kitabelerinde belirdiği üzere onlar, Tanrı&#8217;nın sevgili bir kavmi, ilâhi menşeden gelen Türk hakanlarının insanları idare için göndermiş bulunduğu akidesini İslâm dininde Peygamber&#8217;in &#8220;Türklerin, Tanrı&#8217;nın askeri&#8221; (Cund Allah) olduğu gibi hadîslerde bu inanış ve temayüllerini bulmakla ve bunun gerçekleşmesini mümkün kılan muvaffakiyetleri görmekle cihan hâkimiyeti mefkûrelerini kamçıladılar. İslâm müellifleri gibi kendilerini Türklük camiası içinde hisseden Moğollar da bu telâkkiyi benimseyerek cihan hâkimiyetinin kendilerine Tanrı tarafından verilmiş olduğunu İslâm hükümdarlarına ve papalara yazdıkları mektuplarda (İslâm hükümdarlarına buna müteallik hadîsleri), gururlu bir ifade ile bildirmeyi unutmamışlar ve bu münasebetle başka kavimlerin boyun eğmekten başka çareleri olmadığına samimiyetle inanarak bunda ısrardan çekinmemişlerdir. İslâm ideolojisinin Araplara verdiği büyük hamle bir asır sonra bütün hızını kaybettiği halde Türkler için on asır süren bir hayatiyet göstererek İslâmiyet&#8217;in şerefini yücelten parlak bir tarih yaratmaya imkan verdi.</p>
<p>Bundan dolayı Türkler, başlangıçta, Arap ve Farsların bu yeni medeniyette kendilerine üstün olduklarına kani olmakla beraber onlara enerjilerini kaybetmiş; gevşemiş, ahlâkça bozulmuş, hilekâr bir unsur nazariyle bakmışlardır. Bu münasebetle yalnız bunları değil medeniyetin gevşetici tesirleri içinde yaşayan Türk zümrelerini de tezyifkâr manasıyla Tacik adı altında zikrediyorlardı. Gariptir ki aynı tesirlere maruz kalan göçebeler tam İslâmi bir cemiyetin unsurları olduktan sonra göçebe hayatını sürmeğe devam eden ırkdaşlarını, vaktiyle şeref iade eden &#8220;Türk&#8221; kelimesiyle fakat tezyifkar bir mânadâ adlanmışlardır. Halbuki bunlar dahi bu ismin geniş manasının şümulüne girdiklerini unutmuş değillerdi.</p>
<p><strong>Türk Hâkimiyetinin Karakteri</strong></p>
<p>Selçuklular ile başlayan Türk hegomonyasının en belirgin vasfı şüphesiz İslâm dünyasının geniş ve sıkı bir devletçilik esasları üzerinde teşkilâtlandırılmasıdır. Halbuki I. asrın Arap müteferriki Câhiz Türklerin meziyetleri hakkında yazdığı Fâil ül-Etrâk adlı risalede onların askerî kabiliyetlerini, zekâ ve karakterlerini öğerken sanatın Çinlilere, felsefenin Yunanlılara, teşkilât ve devlet idareciliğinin İranlılara mahsus bir hüner olduğunu söylemşiti. O bunda mâdu; çünkü Câhiz Türkleri ancak halifelik merkezindeki mevcudiyetiyle tanıyor ve onlar hakkında o münasebetle malûmat sahibi bulunuyordu. Esasen onun zamanında Türkler, Hazar ve Uygurlar istisna edilecek olursa, başlıca bir siyasî mevcudiyet de göstermiyorlardı. Binaenaleyh İslâm&#8217;dan önce kurulan Türk devletlerini bilmediği gibi iki asır sonra İslâm âlemi için yeni bir nizam kuracaklarını da keşfedemezdi. Gerçekten Selçukluların, Orta Çağ&#8217;ın şartları içinde kurduğu devletçilik, işletme tarzı ve doğurduğu sağlam neticeler itabariyle hayrete şayan bir mahiyet arz eder.</p>
<p>Bundan dolayı Selçukluların İslâm âleminde yaptıkları inkılabın iç cephesi yeni bir içtimaî nizam yaratan devletçilik siyasetidir. Bu, menşeini eski Türk devlet telâkkisinden ve zamanın buna lüzum gösteren şartlarından alır. İlmî, içtimaî, iktisadî ve ticarî bütün işler ve müesseseler devlet tarafından ya idare, ya müdahale veya bir himayeye mevzu teşkil ediyordu. İlk defa ilim müesseseleri umumileştirildi ve amme meselesi haline geldi. Meselâ ilk medreselerin (üniversite) bir ilim ocağı halinde İslâm âleminde yayılması ve herkese açılması Selçuk Devleti&#8217;nin eseridir. Bunların, Sünnilik esasları üzerinde, yetiştirdiği insanlar yıkıcı cereyanlara karşı İslâm-Türk imparatorluğunun tabiî müdafileri idi. Medreselerin müdererrislerine ve talebelerine maaşlar bağlanmıştı. Zâviye ve imâreler de devletin verdiği istikamette ve murakabesi altında bulunuyor; bu suretle içtimaî yardım ve imar bakımından olduğu kadar, memleketin her tarafına yayılmış kültür yuvaları olmak itibariyle de umumî gayeye hizmet ediyorlardı. Bu müesseseler sultanlar, devlet adamları veya hususî şahısların vakıflarıyla geçiniyor ve vâkıfların şartlarına uymak mecburiyetinde bulunuyorlardı.</p>
<p>Buna rağmen devlet her sahada olduğu gibi buruda da bu müesseselerin başlarındaki adamları tayin ve işleyişlerini kontrol etmek suretiyle nüfuzunu icra ediyordu. Halbuki Selçuklulardan önce ilim ve kültür müesseseleri ne amme müesesesi telâkki edilmiş ve ne de bu kadar yaygın bir mahiyet almıştı. Binaenaleyh İslâmiyet Selçuk orduları ve devletin teşkilâtlandırdığı kültür müesseseleri ve bunların faaliyetleri sayesinde Gulât-i Şîa adı altında başgösteren fikir ve zümrelerin yıkıcı ve bozguncu hareketlerinden kurtulmuş oldu. Fakat bununla Selçukluların kurduğu yeni nizamın yalnız askeri ve fikri kuvvetlere dayandığını ve bunların kâfi geldiğini sanmak tabiatıyla bugünkü tarih anlayışına uygun gelmez. Nitekim Gulât-i Şîa hareketlerini de münhasıran dinî bir menşee bağlamak da doğru olmaz. Şüphesiz müfrit Şiî hareketlerinin başında bulunanlar zaman zaman asilzade ve dıhkan sınıfının ellerinde ezilen sefil, çıplak halktan ve serserilerden faydalanmasını iyi bilen insanlardı. Binaenaleyh Selçuklulardan önce bu türlü zümrelerin Bâtınî hareketlerine iştirakleri ve bu sahada bir talih aramaları pek tabii idi. Bu münasebetle Bâtınî reislerinin dinî ve siyasî gayeleri esas olmakla beraber hareketlere iştirak edenlerin sevk eden iktisadî âmilleri gözden uzak tutmak doğru değildir.</p>
<p>Selçukluların kurduğu nizamın sağlam esaslarından biri de şüphesiz içtimai tezatları kaldırmak veya teşekkülüne engel olmak idi. Devlet, feodal bir sistemde olduğu gibi, reayayı imtiyazlı sınıf veya şahıslara bırakmayıp bütün velayeti üzerine almıştır. Bu zamanda bir sınıftan bahsetmek icap ederse ancak halk ve sultan adına idare eden memurlar sınıfıdır. Fakat bu ikinci sınıfın yine devletçilik icabı hiçbir zaman bir sınıf halinde teşekkülüne mesade edilmemiştir. Topraksız köylüye toprak tevzii veya boş arazinin imar edilerek bunlar tarafından şenlendirilmesi devletin başlıca vazifelerinden biri olmuştur.</p>
<p>Bu eski Türk devletçiliğinin bir devamı olsa gerek: Göktürk kitabelerinde hakan kendisini aç halkı doyurmak, çıplak halkı giydirmek, nüfusu çoğaltmak gibi hususlarda idaresinde bulunanlara karşı bir velayetle mükellef saymaktadır. Hükümdarların, toy veya Hân-i yağma adı altında, halka sarayında yemek ve ziyafet vermesi herhalde menşei kadim devirlerin dini inanışlarına kadar çıkan bir teâmül olup sonraki çağlarda müşahede ettiğimiz bir devletçilik zihniyetiyle yakından ilgilidir.</p>
<p>Göktürk Hükümdarı Kapagan vaktiyle Çin&#8217;de yerleştirilmiş olan birkaç bin çadır halkını kendi topraklarına yerleştirince onları müstahsil vaziyete getirebilmek için Çin&#8217;den üç milyon kiloluk tohum, üç bin ziraat aleti celbetmesi hakkında Çin kaynaklarının verdiği kayıt, göçebe esasına dayanan bir devletin ziraat işleri ve tebaasiyle münasebetleri dolayısiyle olduğu gibi devletçilik bakımından da dikkate şayan bir vesikadır. Selçuk Devleti&#8217;nin toprak idaresinde tatbik ettiği yenilikler de herhalde, maziden gelen ve bugün vesikaların yokluğu dolayısiyle bizce aydınlatılması pek kolay olmayan, bir milli geleneğin amil olduğunu düşünmek yerinde olur. Şüphesiz bu hususta Selçuklulara hakim oldukları memleketlerin tabi bulunduğu içtimai şart ve zaruretlerin tesirini de ihmal etmemek icabeder. Herhalde Selçuklular Maveraünnehir&#8217;de, Horasan&#8217;da zengin arazi sahipleri ile topraksız, sefil halk yığınları arasında mevcut olan tezatları, içtimai ve iktisadi buhranları görmüşler; Bizans idaresinde bulunan Anadolu&#8217;nun toprak aristokrasisi elinde bir içtimai ahenksizlik, bir feodalleşmenin doğurduğu hareketleri öğrenmişlerdir.</p>
<p>Bundan dolayı bu yeni fethedilen toprakları, öşri ve haraci olsun, şahıslar elinde hususi mülk halinde bırakmayıp tamamiyle miri topraklar haline getirmişler; yani toprak üzerinde bugünkü manada, bir mülkiyeti kabul etmemişlerdir. Bu suretle, mahdut menşelerden gelen bazı mülk topraklar müstesna, bütün memleket devlet tarafından halka kiralanmış ve bu sayede içtimai bünyede aristokratlaşma ve feodelleşme şeklinde belirecek tezatlara imkan vermemişlerdir. Selçuk devletçiliğinin en karakteristik bir örneğini teşkil eden toprak sisteminin Tanzimat&#8217;a kadar Osmanlı İmparatorluğu tarafından dahiyane devam ettirilebilmesi bunun ne kadar sağlam esaslara dayandığını anlayabilmek için bize bir fikir verebilir.</p>
<p>Ticari ve iktisadi diğer sahalarda da takip edilen devletçilik siyaseti ve buna dair vak&#8217;aların zikri de, bu yazının umumi çerçevesine sığmaz. İslam dünyasını bu kadar geniş bir devletçilik siyasetiyle idare etmenin İslam dünyasını bu kadar geniş bir devletçilik siyasetiyle idare etmenin İslam medeniyetinin gelişmesindeki müsbet veya menfi neticeleri üzerinde herhangi bir hüküm vermek ancak bu hususta yapılacak geniş araştırmaların neticelerini beklemekle mümkün olacaktır. Bu, herhalde bugünkü devletçilik ve liberalizm cereyanları arasında vuku bulan münakaşalar gibi bu hususta da birtakım müsbet veya menfi görüşlere yer verebilir. Mesela denebilir ki Selçuk Devleti&#8217;nin Sünniliğe dayanan fikir vcereyanlarını himaye etmesi ve teşkilatlandırması fikir hürriyeti ve bundan ötürü de medeni ilerleme için bir engel teşkil etmemiş midir? Fakat, şurasını hatırlamak lazımdır ki Selçukluların Sünnilik siyasetleri ancak açıktan açığa İslam medeniyetini baltalamak, her türlü fikir hürriyetini boğarak ve kendilerinden olmayanları yok ederek hüküm sürmek gayesini güden ve vaktiyle Sasani İmparatorluğu&#8217;nu yıkan hareketleri doğuran Mezdekçiliğin yeni mümessillerine karşı alınmış bir tedbir olarak göre çarpar. Bu bakımdan bunu bugün Avrupa medeniyetini ve bu arada başlıca fikir hürriyetini yıkarak bütün dünyada tek bir görüşü hakim kılmak ve başka türlü düşünen insanlara hayat hakkı vermek istemeyen totaliter cereyanlara karşı demokrasinin aldığı müdafaa tedbirlerine benzetmek mümkündür.</p>
<p>Bu münasebetle Selçukluların bu siyasetine o zamana göre hürriyeti koruyucu gözüyle bakılabilir. Selçuk devrinde, Abbasi devrindeki serbest ve ileri fikirleri temsil eden Mutezile vesair kuvvetli ilim, felsefe cereyanlarına raslamamış olmamız bu siyasetin eseri olmayıp bu, çok daha evvel Eş&#8217;ariler ile başlayan ve Akliyecileri zayıflatarak Nakliyecileri kuvvetlendiren karşı bir cereyanın neticesidir. bundan dolayı Selçukluların Sünnilik siyasetleri akliyecileri değil hürriyete düşman olan ve İslamiyet ve Selçuk devleti için siyasi bir tehlike teşkil eden müfrit Şiileri hedef tutmuştur. Esasen Selçuk sultanları da, umumiyetle, eski Türk hakanları gibi din ve fikre karşı müsamaha gösteren geleneğe sadık kalmışlardır. Nitekim bazı Türkiye Selçuk sultanları bu bakımdan, yani dini ve fikri müsamaha dolayısiyle, birtakım ithamlara bile maruz kalmışlardır.</p>
<p>Bunun açık bir delili de Rum, Ermeni gibi Hıristiyanların din ve mezhepleri hususunda Selçuklulardan gördükleri hürriyet ve himayedir ki bu keyfiyet bu devrin bu kavimlere mensup tarihçileri tarafından Türk sultanları hakkında yazılan methedici yazılarda göre çarpar. Hususiyle İslamiyet&#8217;in ilk zuhurunda Bizans&#8217;ın dini tazyiklerine karşı Mısır ve Suriye gibi memleketlerde yaşıyan Monofizitlerin İslam idaresini tercih etmelerine ve bu sahaları kolaylıkla Bizans&#8217;ın elinden çıkmasına sebep olan temayüller aynen Anadolu&#8217;da Süryaniler, Ermeniler ve diğer yerliler tarafından Selçuklular hakkında da görülmüş ve bu vaziyet istilayı kolaylaştırıcı amillerden ibir olmuştur. Nitekim aynı amil Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nun Balkanlar&#8217;a yayılmasında da kendini gösterir.</p>
<p><strong>Millî Harsın İhmali</strong></p>
<p>Bu umumi taslak Selçuklularla başlayan Türk hakimiyetinin İslam medeniyetini nasıl yenileştirdiğini ve bu taze unsur sayesinde daha uzun asırlar boyunca İslam aleminin ne kadar büyük bir hayatiyet kazandığını gösterir. İlk büyük Selçuk sultanları ve onların kollarını teşkil eden birtakım varisleri, bazı Atabegler, yalnız irade ve siyasetleri bakımından değil, ahlak ve İslam ideali dolayısıyla da halife Ebu Bekir ve Ömer&#8217;in vasıflarını andıran büyük şahsiyetler idiler.</p>
<p>İlk Türkiye Selçuk sultanları ve birkaç asır hiçbir zaaf göstermeyen dahi Osmanlı padişahları bu yeni unsurun haiz olduğu kudret ve hayatiyetin tam mümessilleridir. Bununla beraber burada Türk sultanlarının ve Türk kültürünü taşıyıcı olan yüksek tabakanın İslam ideolojisi uğrunda sarf ettikleri gayret ve fedakarlıkların Türk kültürü zararına olarak bazı tecellilerini de hatırlatmak ve bunu itiraf etmek icabeder. Onların İslam&#8217;dan önceki tarih ve geleneklerine karşı bir ilgisizlik şeklinde tezahür eden bu hareketleri İslamiyet&#8217;e aykırı ve putperestlik devrinin hatıralarını canlandırmak gibi bir endişenin neticesi olmalıdır.</p>
<p>Esasen bütün Türk-İslam devletlerinde İslam dininin koyduğu İslami beynelmielciliği Türklerin samimiyetle kabul ettikleri ve yeni dinin icabı saydıkları görülmektedir. Türklerin İslamiyet&#8217;i kabulleri hakkında ve onların lehinde olarak Fahreddin Mübarekşah&#8217;ın verdiği malumatın bir misal olarak zikri bu bakımdan ehemmiyetlidir. Ona göre: &#8220;Başka kavimlerin Müslüman iken de ana, baba ve yakınlariyle ilişkilerini kesmedikleri çok defa görüldüğü ve samimi bir Müslüman olmak için uzun bir zamana ihtiyaç hasıl olduğu halde Türkler Müslüman olduktan sonra Müslümanlığa öyle sarılırlar ki bir daha adlarını, yerlerini ve yakınlarını hatırlamazlar; hiçbir Türkün irtidat ettiği de görülmemiştir&#8221;. Bu keyfiyet Arapların Hulafa-i Raşidin&#8217;in sonuna kadar Cahiliyye devri hatıralarını terk etmelerine benzer. Bununla beraber Peygamber zamanından uzaklaştıkça eski hatıraları canlardırma temayülü kuvvetlenmişti. O şekilde ki yalnız Araplar değil İranlılar ve Türkler bile çöllerde yaşayan kabileler arasına girerek dil, tarih, edebiyat ve etnoğrafya bakımından çok zengin bir malzeme topladılar ve araştırmalar yaptılar. Gerçi bunda Kur&#8217;an dilini öğrenmek gibi dini bir gaye mevcut idi. Fakat bunun asıl neticesi Cahiliyye devrini ve Arap harsının menşeini aydınlatmak ve yaşatmak olmuştur.</p>
<p>Halbuki İranlılar da bir iki asırlık istiladan sonra milli dilleriyle ananelerini yeniden canlandırmağa çalıştılar. Bundan dolayı mesela milli ananeye daha sadık olan göçebe kitleri arasında vücut bulan Oğuz-name ve Dede Korkut Kitabı istisna edilecek olursa aydın Türklerden, Firdevsi gibi İran tarihi destanını ebedileştiren bir kimse değil, Oğuz Destanı&#8217;nı bize sadece nakleden bir Türk raviisi bile çıkmamıştır. Nitekim Mısırlı Türk tarihçisi Aybeg Oğuz-name&#8217;den bahsederken bunun birtakım parçalarını mahz-i küfr telakki ederek nakletmekten sakınmıştır. Vakıa Firdevsi de uzun zaman hakiki Müslüman muhitlerde putperest devrin ananelerini diriltmekle itham edilmişti. Bununla beraber bu telakki zamanla gevşeyerek Firdevsi&#8217;ye yalnız milliyetçi İranlılar arasında değil, Türkler arasında da büyük bir mevki verildi.</p>
<p>İlk Selçuk sultanları ve aydın tabakanın devletin kuruluşundan önceki devirlere ait bir tarihi eser yazmayı veya yazdırmayı düşündüklerine ait bir kayıt henüz görülmemiştir; bilakis Tuğrul Bey&#8217;in doğuşuna dair Bundari tarafından zikredilen şifahi rivayet böyle bir eserin yazılmamış olduğunu gösteriyor. Sultan Sancar&#8217;ın yazdırdığı Mefahir ul-Etrak adlı eser kaybolduğu ve muhtevası malum bulunmadığı için bu hususta açık bir şey söylenemez. Halbuki küçük bir kitle halinde İslam memleketlerine gelen ve kültür yakınlığı ve üstünlüğü ve nihayet muhitlerindeki ekseriyet dolayısiyle kolaylıkla Türkleşen Moğallar eski tarihlerini Cami üt-Tevarih&#8217;i yazdırmak suretiyle istikbale nakletmeğe muvaffak oldular, ki Oğuz-name&#8217;nin İslam kaynaklarına geçişi de bu vasıta ile oldu.</p>
<p>İlk Osmanlıların milli tarih görüşüne sahip olmaları denebilir ki istisnai ve dikkate şayan bir hadisedir. İlk tarihçiler, Osmanlı tarihini Türkiye Selçukluları, Büyük Selçuklular, Karahanlılar devrelerini destani Oğuz Han&#8217;a çıkarmak suretiyle yazarlarken Türk tarihini bir bütün halinde mütalaa etmenin lüzumuna kani olmuşlardı. Onların ilk İslami Türk devleti Karahanlılardan önce doğrudan doğruya Oğuz Han&#8217;a çıkmaları daha evvelki Türk devletleri hakkında hiçbir bilgileri olmadığını gösterir ki, bu da Selçuklulardan veya diğer Türklerden böyle bir eser kalmaması dolayısiyle gayet tabiidir. Osmanlıları Selçuklulardan farklı olarak böyle bir milli tarih görüşüne sevkeden amillerden biri herhalde Osmanlı tarihini yazanların bizzat bu hanedan etrafındaki Türk müellifler olması idi. Bundan başka bu müelliflerin henüz canlılığını yaşatan Osmanlı aşiretinin ananelerine vakıf olmaları ve galip bir ihtimalle de Cami üt-Tevarih&#8217;ten istifade etmiş ve bizzat onun tesirinde kalmış bulunmaları bu hareketin sebeplerini teşkil etmelidir.</p>
<p>Selçuk sultanları ve münevver sınıfın Türk kültürüne karşı gösterdiği kayıtsızlığın en menfi neticesi Türk dili yalnız İran gibi Farsçanın kuvvetli bir edebiyat dili haline geldiği bir sahada değil, Anadolu gibi İslam medeniyetine yeni giren ve başlıca Türklerle meskun olan bir memlekette bile uzun zaman Farsçanın baskısı altında edebi ve resmi bir dil olmak imkanını bulamadı. Halbuki, Selçuk İmparatorluğu&#8217;nun kurulduğu zamanlarda, Karahanlıların idare ettiği yerlerde, Uygur kültürü tesiriyle, Türk dilinde mühim eserler vücuda getiriliyordu. Fakat bu sahaların çok sürmeden maruz kaldığı siyasi buhranlar gelişmekte olan Türk kültürü için bir darbe teşkil etti. Şartlar ne olursa olsun Selçuk Devleti&#8217;ni idare edenler arasında Türk kültürünün ehemmiyetini Kaşgarlı Mahmud gibi duyan ve anlayan alimler yetişse idi, milli dilin İslam dünyasındaki rolü pek ehemmiyetli olurdu.</p>
<p>Mahmud, türk dilinin öğrenilmesi ve yayılması için meşhur eserini yazarken bu maksadı terviç eden bir hadis de nakletmektedir. Hadis diyor ki; &#8220;Türk dilini öğreniniz; çünkü onların hakimiyetleri uzun sürecektir&#8221;. Mahmud&#8217;a göre bu hadis doğru ise Türkçeyi öğrenmek vacibtir; eğer doğru değilse aklen öğrenilmesi gerektir; çünkü zamanımızın sultanları ve hakim kavmi Türklerdir. Mahmud&#8217;un, zamanında şartların müsaadesizliği yüzünden semeresiz kalan çalışmalarına karşı Timurlular devrinde daha iyi bir zemin bulan Ali Şir Nevai&#8217;nin gayretleri Türk dilinin ilerlemesinde büyük bir hamle yarattı. Buna karşı İran edebiyatı ve kültürü bakımından Selçuk devri Türklerin teşvik ve himayeleriyle parlak bir devir olarak tarihe geçmiştir. Selçuk devrinin Türk dili ve tarihi bakımından böyle bir manzara göstermesi şüphesiz sadece yüksek tabakanın kayıtsızlığı eseri değildir. Vakıa Türkler İslam medeniyetini tamamiyle benimsemiş bir millet olarak milli kültürün, İslam kültürü çevresinde gelişmesini dünya hakimiyeti temayülleri için lüzumlu görmemişlerdir.</p>
<p>Onlar imparatorluklarını kurdukları sahalarda içtimai ve ilmi müesseseleriyle kurulmuş üstün bir medeniyete rasladılar. Yeni gelen unsurun buralardaki kültür düzenini kolaylıkla değiştirmesi imkansızdı. Zaten bu yeni unsurun esası ve bizzat imparatorluğu idare eden tabakanın menşei göçebe idi. Bu münasebetle ister istemez kurulu medeniyetin diline de, edebiyatına da uzak kalmazlardı. Bundan başka, bu devlet kurulurken ne doğrudan doğruya ne de dolayısiyle milli vasfile gelişen Uygur-Karahanlı kültürüne dayanmak imkanına da malik değildi. Hatta Selçuk Devleti&#8217;nin ağırlık merkezi Maveraünnehir olsa idi tarihi ve içtimai şartlar böyle bir şuura malik olmaksızın dahi ister istemez milli temelden beslenerek milli kültür daha kolay gelişme imkanlarına sahip olacaktı.</p>
<p>Nitekim tamamiyle Uygur kültürünü benimseyen ve ancak Müslüman ülkelerde birkaç nesil sonra Müslüman olan Moğallar sayesindedir ki Uygurların medeni tesirleri geniş sahalara kadar yayılma ve İslam medeniyetiyle imtizaç etme imkanını bulabildi. Selçukluların İslam kültürü içerisine girerken milli kültüre karşı kayıtsız kalmalarının bir amili de şüphesiz İslam dinini kendi arzulariyle kabul etmeleri ve bizzat İslam dünyasına hakim bulunmaları idi. Bundan dolayı onların yeni din ve yeni medeniyete karşı bir aksülamel duymalarına sebep kalmamış idi. Esasen Türklerin İslam ideolojisini tamamiyle benimsemeleri de ancak bu sayede mümkün olabilmiştir.</p>
<p>Türkler cihanşümul hakimiyet ve kudretlerini muhafaza ettikleri asırlar boyunca milli üstünlüklerini müdrik bulunmakla beraber dar ve titiz bir milliyetçilik şuuruna sahip olmamalarını böyle bir siyasi kudret ve hakimiyete ftfetmek icabeder. Nitekim Orhon yazılarında beliren kuvvetli milliyetçilik hareketini de acı gelen Çin istilasiyle izah etmek mümkündür. Bunun gibi XIX. asırda Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda başlayan Türk milliyetçiliği cereyanında, Fransız İhtilali&#8217;nden ziyade iç ve dış tehlikeler karşısında zaafa uğrayan milli mevcudiyeti koruma ve kurtarma duygusunun tesirini aramak daha doğru olur. Bu ruhi amil gözönünde tutulmaksızın bu mesele tamamiyle kavranılamaz. Fakat bununla İslamiyet&#8217;in, bilhassa X. asırda, Türkler arasında süratle yayılmış olmasına rağmen bu İslamlaşmanın bazı iç mücadelelere ve buhranlara sebep olmadığını iddia etmiyoruz. Esasen bu içtimaiyat ilmi bakımdan da imkansızdır. Nitekim bu hususa dair bazı vesikalar da mevcuttur.</p>
<p><strong>Millî Harstan Kalan Unsurlar</strong></p>
<p>Bütün bu vak&#8217;a ve izahlara rağmen toptan Müslüman olan bir kavmin tamamiyle kendi harsından sıyrıldığını ve binaenaleyh İslam medeniyeti üzerinde bu bakımdan da bir tesirde bulunmadığını söylemek imkansızdır. Esasen bu sosyoloji kaidelerine aykırı bir iddia olur. Bu kavim, nasıl bir medeniyet seviyesinde olursa olsun, asırlardan beri devam eden yaşayış, düşünüş ve inanışlarını, şuurlu veya şuursuz, ister istemez ve birdenbire feda edemez. Selçuk sultanları ve idare sınıfı birçok eski Türk devlet telakki ve müesseselerini, İslami bir imparatorluk kurarken de muhafaza etmişlerdir. Başlangıçta eski Türk sistemine göre teşkilatlandırılan imparatorluk, zamanla İslami şekle uymak zorunda kalarak bir kısım hususiyetlerini kaybetti ise de bazı Türk müesseseleri imaratorluk çerçevesini aşarak İslam medeniyetinin de malı oldu. İslam akideleriyle açıktan açığa çarpışmayan adetler, merasimler, teşkilat ve devlet mansıb ve vazifeleri İslam dünyasının her tarafında kabul edildi.</p>
<p>Selçuklularla birlikte İslam medeniyetinde başlayan Türk kültür tesiri henüz ciddi bir tetkike tabi olmamış olmakla beraber bugün umumi olarak bildiklerimizi bile burada sıralamak bu yazının hudutlarını aşar. Yalnız Selçukluların eski Türklere ait idari, askeri ve içtimai teşkilatları, Atabeglik teşkilatını devam ettirmeleri ve inşa divanını tuğra divanı haline çevirmeleri onların en fazla ihmal ettikleri bir hususta dahi Türk tesirinin ehemmiyetini göstermek için kayda değer. Bu, Kaşgarlı Mahmud&#8217;un Oğuzlar arasında yazının mevcut olduğuna dair ifadesini teyit edeceği gibi, Oğuz yabguları idaresindeki siyasi teşekküllerin, büyük bir devlet haline gelmemiş olsa da, bir divan teşkilatına malik olduklarını meydana kor.</p>
<p>Yüksek tabaka İslam medeniyeti içerisinde daha fazla İran kültürü tesirine maruz kalıp onun inkişafında başlıca amil olurken, İslamiyet&#8217;i sathi bir şekilde kabul eden ve İslam kültür merkezlerinden uzak sahalarda yaşayan ve hususiyle göçebeliği devam ettiren Türkler, uzun zaman Şamani inanış ve düşüncelerini İslamiyetle uzlaştırmak suretiyle muhafaza etmişlerdir. Milli destanın bir parçası olan ve İslami bir cemiyet kadar şimani bir cemiyetin yaşayış ve inanışlarını aksettiren Dede Korkut Kitabı bu göçebeler arasında vücut bulmuş; Oğuz-name&#8217;nin Cami üt-Tevarih&#8217;e geçmesi bunlar arasında yaşayan rivayetlerin toplanması sayesinde mümkün olmuştur. Battal-Gazi destanı ile Dede Korkut kitabindaki kahramanlar aynı İslam ideolojisi uğrunda savaşan insanlar olmakla beraber, birbirlerinden farklı hususiyetler arzederler. Birinciler tamamiyle İslamlaşan şehirli ve yerleşik Türklerin, ikinciler sathi bir şekilde islamlaşan ve eski Türk hayat ve telakkilerini yaşatan göçebelerin eseridir. Dede Korkut&#8217;ta geçen kahramanlar İslamiyet uğrunda Trabzon Rumları ve Gürcülerle savaşan, şarap içen, kadınlı meclisler kuran insanlar olup İslam&#8217;ın gazilerinden ziyade Türklerin alpleridirler; Bu hikayetler bize Müslüman göçebelerin ne derece İslamlaştıklarını, yaşayış ve düşünüşlerinin eski Türk karakterini nasıl devam ettirdiğini gösterir.</p>
<p>Bu münasebetle Türkler tarafından kurulan bazı tarikatlar üzerinde Türk tesirini bulabiliyor ve Şamani unsurlara raslayabiliyoruz. bundan dolayı İslamiyet&#8217;i birbirinden farklı bir şekilde anlayan ve kabul eden şehirli unsurlarla bu göçebeler arasında yaşayış bakımından olduğu gibi inanış bakımından da bazı tezatlar vücuda gelmiş ve bu, birtakım mücadelelere sebep olmuştur. Bununla beraber, şüphesiz, göçebeler de bu yaşayış ve inanışları dolayısiyle İslamiyet&#8217;e aykırı davrandıklarına dair bir kanaat hiçbir zaman mevcut olmamıştır. Fakat münevver kitlenin takip ettiği yol karşısında milli temele dayanan bu İslami Türk kültürü galebe çalmak imkanını bulamamış; bilakis beslenemediği ve zamanla eski Türk hayatından uzaklaştığı için gittikçe kuvvetini kaybetmiştir. Eğer İslami Türk kültürü bu esas üzerinde kurulsa ve yürüse idi, şüphesiz bugün çok daha ileri ve daha sağlam bir milli kültür temeline sahip olacak idik. Bundan dolayı Türklerin İslam alemine hakim olmaları Türk kültüründen ziyade Arap ve bilhassa Fars kültürünün inkişafına yardım etti. Arapçadan sonra İslam dünyasının ikinci kültür dili olan Farsça, Türk ilim ve edebiyat adamlarının da kültür dili haline geldi.</p>
<p>Garp Türkçesinin edebi bir dil haline gelmesi Selçukluların son zamanlarında başlar ve Beylikler devrinde gelişir. Bu da İslamiyet&#8217;i, tasavvuf ve tarikat mensuplarının fikirlerini halk arasında yaymak gayesiyle başlamıştır. Bu suretle yavaş yavaş halk dili üzerinde bir edebiyat dili kuruldu. Ekserisi göçebe ve aşiret aslından gelen ve Arap ve Fars dilinde yazılı eserlerden anlamayan Anadolu beylerinin bu cereyanı teşvik etmeleri, edebi Garp Türkçesinin inkişafında çok tesirli oldu. Türkiye&#8217;de gelişen yazı dilinin tamamiyle halk dili üzerinde kulupu Orta-Asya yazı dili geleneğiyle hiçbir ilgisi olmadığı hakkında en kuvvetli delil şüphesiz burada Arap harflerinin Türkçeye tatbik şeklidir. Filhakika, Orta-Asya&#8217;da Arap harfleri Türkçeye tatbik edildiği zaman, herhalde Uygurcanın tesiriyle, Arap harflerinden bazı sesli harfler yaratıldığı halde Garp Türkçesinin ilk metinlerinde bu sesli harfler kullanılmamış; sefer çok defa hareketle gösterilmeğe çalışılmıştır. Bu suretle kurulmağa başlayan yazı dili ve edebiyat cereyanı Anadolu beyliklerinden biri olan Osmanlı Devleti&#8217;nin yükselmesi nisbetinde gelişti.</p>
<p>Bu sayede ilk defa bütün kültür faaliyetlerini kendi dilinde yapan ilk Müslüman Türk devleti Osmanlı İmparatorluğu olmuştur. Bundan dolayı Türklerin vücuda getirdiği en büyük siyasi teşekkül olan ve dünya tarihinde Roma ve Halifelik imparatorlukları ölçüsünde bir tarihi role sahip bulunan Osmanlı cihanşumul İmparatorluğu&#8217;nun, milli kültür tarihimiz bakımından da hususi bir ehemmiyeti vardır. Filhakika Osmanlı İmparatorluğu her bakımdan Selçuk Türkiyesi&#8217;nin bir inkişafından ve üç kıt&#8217;aya ve iç denizlere hakim olarak Türk ve İslam tarihinin en son ve cihan nizami (Nizam-i alem) halinde yükselişinden başka bir şey değildir. Anadolu Bizans idaresinde, Selçuk istilasına takaddüm eden asırlarda, türlü sebeplerin tesiriyle, medeniyet bakımından çok geride bulunuyordu. İslam-Bizans mücadeleleri ve bu esnada dünya ticaretinin aldığı istikamet Anadolu&#8217;nun medeni ve iktisadi durumu için tam bir darbe şeklinde belirdi. Şehirler yıkıldı ve küçüldü.</p>
<p>Selçuk istilası da başlangıçta inhitatı ikmal etti. İstiladan sonra Anadolu İslam dünyasının geniş iktisadi ve medeni faaliyetleri içine girmekle ve bu ülkenin tarihinde yeni ve mesut bir devir açılmakla beraber bu memleketin medeni seviye itibariyle diğer İslam memleketleri vaziyetine gelebilmesi için bir asırdan fazla bir yerleşme ve çalışma zamanına ihtiyaç vardı. Haçlıların ve Bizans&#8217;ın taarruza geçmeleri ve iç mücadelelerde medeni faaliyetlerin inkişafına engel çıkarmakta büyük bir amil oldu. Zaten Türkler Anadolu&#8217;da mamur bir ülkeye konmak, hazır bir medeniyete varis olmak talihine mazhar olamadılar. Bu, Selçukluların Anadolu&#8217;da İslami bir medeniyet kurabilmeleri için fethi kadar güç bir durumla karşılaşmalarına sebep oldu.</p>
<p>Bunun açık bir delili de İslamiyet&#8217;in ilk fethettiği Bizans ve Sasani Devleti idaresindeki memleketlerde Hıristiyan unsurlar İslamlar üzerinde bariz bir medeni tesir ve üstünlük gösterdikleri halde, Anadolu&#8217;da Hıristiyan unsurların böyle bir tesir ve üstünlüklerine dair bir misale rastlanmamış olmasıdır. Hatta bu devirde Hıristiyan kavimlerin, şüphesiz İslam medeniyetine nazaran pek geri olmakla beraber, medeni ve fikri faaliyetleri Türkiye&#8217;de değil, daha ziyade eski İslam hudutları içerisinde vuku bulmuştur. Bundan dolayı, mevkiine rağmen İslam hudutları içerisene girmiş olan bu yeni ülkede başlayan medeni faaliyet Bizans medeniyetiyle karışarak yeni bir sentez halini alamayıp İslam medeniyetinin bir istitalesi mahiyetini arz eder. Bu sebeple güç şartlar içinde Türkiye&#8217;de inkişaf etmeğe başlayan Selçuk medeniyetinin İslam dünyasından uzun zaman daha beslenmesi, onun kuvvetlenmesi için zaruri idi.</p>
<p>Filhakika bu beslenme devam etti ise de Moğol istilası bütün İslam dünyasayla birlikte Türkiye&#8217;yi de sarstı. Beyliklerin kurulduğu zamanda ise ne dahili inkişaf ne de İslam dünyasının vaziyeti sağlam bir zemin hazırlamağa kafi geldi. Bundan dolayı Osmanlı Türklerinin siyasi hamlesi ilim ve fikir bakımından beslenecek bir kaynak bulamadı; hukuki, siyasi, içtimai, idari en yüksek nizami çeşitli San&#8217;atlarda ve hususiyle mimaride imparatorluk azameti ile müvazi ihtişamlı eserler verdi ise de gittikçe kuvvetlenen Avrupa karşısında da bu zayıflık daha kuvvetle hissedildi. Nihayet Avrupa medeniyetinin ağır basan üstünlüğü İslam kavimlerini ve başta Türkleri artık yeni medeniyeti kabule icbar etti. Halbuki XVI. ve hatta XVII. asırlarda Türkiye&#8217;ye gelmiş olan Avrupalı seyyahlar, imparatorluğun azametini yaratan müesseselerin sağlamlığına, Türklerin ahlaki meziyetlerine, memleketin medeni ve içtimai tekamül ve teşkilatına karşı müttefikan hayranlıklarını ifade etmişlerdi. Esasen bu asırda Türkler her bakımdan Avrupalılara üstün olduklarına inanıyorlardı.</p>
<p><strong>Bu mevzua dair yazdıklarımızı bir iki cümle ile hülasa edersek:</strong></p>
<p><strong>1.</strong> Türklerin İslam dünyasının mukadderatı üzerinde büyük bir amil olmaları göçebe unsurun İslamlaşmasının ve binaealeyh Selçuk istilasının bir neticesidir.</p>
<p><strong>2</strong>. Bu İslamlaşma İslam medeniyetinin üstünlüğü ile İslam dini esaslarının Türklerin inanış ve mizaçlarına uygun gelmesi gibi iki başlıca amilin tesirinde vuku bulmuştur.</p>
<p><strong>3.</strong> İslamiyet&#8217;i kurmak şerefi Araplara ait ise de onu yaşatmak ve Araplar nisbetinde yaymak şerefi Türklere aittir. Türkler olmasa idi İslamiyetin XI. asırdan sonra iç ve dış tehlikeler dolayısiyle, akıbeti meşkuk, Haçlı taarruzlariyle yıkılmağa mahkum olurdu.</p>
<p><strong>4.</strong> Türkler, İslam medeniyetinin kuruluşunda Araplar ve İranlılarla birlikte çalıştılarsa da, türlü amillerin tesiriyle, bu medeniyet çerçevesi içerisinde Araplara ve İranlılara nazaran İslami Türk kültürü ihmale uğradı ve onlar nispetinde gelişemedi.</p>
<p><strong>5.</strong> Türk tarihinin en mühim devresi İslam medeniyeti içerisinde yaratılmış ve Osmanlılar en son ve büyük azameti temsil etmiştir.</p>
<p>Bu tarihi görüş bizi haklı olarak bugün girdiğimiz veya, daha doğrusu, girmekte olduğumuz bize göre yeni bir sentez yapmak zorunda bulunduğumuz Avrupa medeniyeti karşısında meydana çıkan birtakım meseleler hakkında derin düşüncelere sevk eder. Gerçekten on asır önce olduğu gibi bugün de milli tarihin bir dönüm noktası üzerinde bulunuyoruz. Bu dönüşü ne kadar milli şuura ve ilmi esaslara sahip olarak idare edersek milletin mukadderatı o kadar teminat altına alınmış olacak; aksi takdirde o nispette milli bünyemiz sarsıntılara, tehlikelere maruz kalacaktır. Bugün daha fazla milli endişelerle hareket edersek ilmi esaslara dayanmamızı gerektiren en nazik nokta da İslam medeniyetine girmekten farklı olarak hakim ve büyük bir millet mevkiinde bulunmak gibi bir imtiyazla değil küçük ve tabi bir millet menzilesinde cihanşümul bir medeniyeti kabul etmek zorunda olmamızdır. Diğer bir fark da yeni medeniyete girerken din değiştirmenin bahis mevzuu olamıyacağıdır.</p>
<p>Burada her iki medeniyete mensup cemiyetlerde, dinin Orta çağdaki kudret ve tesirini muhafaza edememiş olması ileri sürülebilirse de; onun içtimai mahiyeti dolayısiyle hayati ehemmiyetinin bir vakıa olarak mevcut olduğu ve ne şekil ve nisbette olursa olsun daima mevcut olacağı aşikardır. Birinci fark milli bünyemiz için ne kadar sarsıcı bir tesire sebep olursa ikincisi de, asrımızın hakim bir cereyanı olan milliyetçilikle birlikte, bu sarsıntıyı tadil edici bir role sahiptir. Bundan dolayı yeni medeniyet bize kendini ne kadar ezici bir kuvvetle kabul ettirirse ettirsin ve buna karşı biz ne kadar tabi bir durumda bulunursak bulunalım İslam dini ve medeniyetinin bin yıllık bir tarih potası içerisinde milli kaynaktan gelen unsurlarla yoğurduğu bir içtimai bünyenin, şuurlu veya şuursuz, birtakım müdafaa kuvvetlerine malik olarak, ister istemez, bünyesine uygun bir şekilde bir alış yapacak ve yeni medeniyeti milli, İslami ve Avrupai unsurların dozuna göre yeni bir hamur haline sokacaktır.</p>
<p>Tarihin bu dönüş ve akışında içtimai amillerin ehemmiyeti ne olursa olsun milli şuur ve ilim sahipleri olan yüksek tabakanın bu hususta oynadığı ve oynayacağı rol çok büyük olacaktır. Aksi halde milli mukadderatımız için tedavisi imkansız hastalıklar doğurabilir. Bundan başka üzerinde durulması gereken bir mesele de İslam medeniyetine girerken bu medeniyetin içinde bulunduğu buhranın yeni medeniyete girerken onda da buna benzer bir mahiyette bir buhranın mevcut olmasıdır. Avrupa medeniyetinden faydalanmamız, Avrupalıların İslam medeniyetinden faydalanarak yeni medeniyeti vücuda getiren Renaissance ve reforme hareketlerine benzer bir mahiyette mi olacak; yoksa bugünkü medeniyetin bütün dünya milletlerini içerisine alması dolayısıyla müşterek medeniyeti yaratan ve içinde yaşayan Avrupa kavimlerini birbirinden ayıran farklara yakın bir farkla yeni bir içtimai ve milli bünye mi arz edecektir? Bu meseleler ve bugün görmemiz ve çekinmeden söylememiz gereken hars buhranımız giriş mahiyetinde olan bu makalenin bir devamı olarak başka bir yazımızda tetkik mevzuu olacaktır.3</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1 Bu mevzuun şümül ve ehemmiyeti, makalemizin ancak en umumî esasları ve hususî görüşlerimizi belirtecek bir mahiyet almasını gerektirmiş ve bu münasebetle tafsilat ve tahlillere girişilmemiş; bibliyografya gösterilmemiş; bu hususlar bu mevzu için hazırlayacağımız bir esere bırakılmıştır. Bir konferansın metni olan bu makale Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Dergisi&#8217;nde çıkmış (Ankara 1946, C. IV, Sayı 4) olup, mütevazi hüviyetine rağmen, Avrupalı meslekdaşlarım tarafından eserlerinde kullanılmıştır.</p>
<p>2 XII. asrın meşhur Süryanî tarihçisi Mihael de Türklerin dini ile İslamiyet arasındaki bu yakınlığın onların kolaylıkla Müslüman olmalarına sebep olduğunu yazarak bu görüşü ilk defa meydana koymuştur. Daha sonra tetkik ettiğimiz bu mühim kaynağa ait bu fikirler muahhar araştırmalarımızda kaydedilmiş ve işlenmiştir.</p>
<p>3 Türkiye&#8217;nin bugün karşılaştığı medeniyet dâvâsı Medeniyet tarihine göre ele alınması gerekirken, Türklerin İslâm dini ve medeniyetine girişlerine dair bir umumi görüş bu makale ile meydana konmuştur. Avrupa medeniyeti karşısında girişilen sathi taklitlerin zararlı ve hatta tehlikeli taraflarına dair yazdığımız çeşitli yazılara rağmen, bu makalenin giriş teşkil ettiği Medeniyet davamız henüz yazılmamıştır. Bunun Avrupa&#8217;nın İslâm medeniyetinden asırlarca yaptığı ilim, fikir ve teknik iktibaslar şeklinde olacağı tabiidir.</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkler-ve-islamiyet-prof-dr-osman-turan/">Türkler ve İslâmiyet / Prof. Dr. Osman Turan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkler-ve-islamiyet-prof-dr-osman-turan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâm Medeniyeti ve Türkler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti-ve-turkler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti-ve-turkler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 May 2015 16:47:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Slide]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm Medeniyeti Ve Türkler]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiliğin günümüze etkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Fütüvvet ve Ahilik]]></category>
		<category><![CDATA[Türk İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Türk-İslâm Medeniyetinden Örnek Kurumlar]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerden İslamdan Sonraki Halleri]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerin İslam Medeniyetindeki Yeri]]></category>
		<category><![CDATA[Türklerin İslam Medeniyetine Katkıları]]></category>
		<category><![CDATA[Yolculara Hizmet Veren Kurumlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7272</guid>

					<description><![CDATA[<p>A.Türklerin İslam Medeniyetindeki Yeri Türk kültürünün bağlı olduğu medeniyet İslâm medeniyetidir. Türk milletinin son bin yılı aşkın tarihi, Türk kültürünü oluşturan büyük eserlerin ilham kaynağının ve Türk toplumunun sosyolojik temelinin İslâm medeniyeti olduğu­nu açıkça ortaya koymaktadır. İslâmiyeti kabulünden bu yana Türk milletinin ruhu bu dinin her zaman temel ilkeleri ile şekillenmiştir. Bu kaynak ve bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti-ve-turkler/">İslâm Medeniyeti ve Türkler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11407" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/turk-islam-medeniyeti.jpg" alt="turk-islam-medeniyeti" width="639" height="328" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/turk-islam-medeniyeti.jpg 680w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/turk-islam-medeniyeti-600x308.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/turk-islam-medeniyeti-300x154.jpg 300w" sizes="(max-width: 639px) 100vw, 639px" /></p>
<p><strong>A.Türklerin İslam Medeniyetindeki Yeri</strong></p>
<p>Türk kültürünün bağlı olduğu medeniyet İslâm medeniyetidir. Türk milletinin son bin yılı aşkın tarihi, Türk kültürünü oluşturan büyük eserlerin ilham kaynağının ve Türk toplumunun sosyolojik temelinin İslâm medeniyeti olduğu­nu açıkça ortaya koymaktadır. İslâmiyeti kabulünden bu yana Türk milletinin ruhu bu dinin her zaman temel ilkeleri ile şekillenmiştir. Bu kaynak ve bu kay­nağın verdiği enerji ve ilhamla, Türkler arasında çok değerli kültür öğeleri top­luma yerleşmiş, yüksek düzeyli çalışmalar yapılmış ve ürünler ortaya konul­muştur. Çünkü böyle bir kaynak ve bu kaynağın verdiği enerji olmadan değer­li kültür öğeleri topluma yerleşemez ve yüksek düzeyli çalışmalar sürdürüle­mezdi.</p>
<p>İslâmiyeti kabulünden bu yana, Türkler arasında bilimin gelişmesi, top­lumsal huzurun ve istikrarın sağlanması, kişiliğin gelişip olgunlaşması ve bü­yük sanat eserlerinin meydana getirilmesi bu medeniyet kaynağının bilincinde olunması sayesinde gerçekleşmiştir. Bilimde, felsefede, sanatta değerli yemlik­ler, İslâm medeniyeti içinde ve ışığında filizlenmiştir. İslâm medeniyeti Türk milletine azim aşılamış, kamu bilinci oluşturmuştur.</p>
<p>İslâm medeniyetine dâhil olmakla Türkler bazı kazanımlar elde etmişler­dir. Her şeyden önce şehirleşme ve yerleşik hayata geçiş artmış ve hızlanmış­tır. Yerleşik hayat tarzının hızlanmasına paralel olarak İslâm medeniyeti çerçe­vesinde kurumlar oluşmuştur.</p>
<p>Ayrıca Türklerin İslâmiyeti kabulü ile birlikte yazılı kültüre geçişleri hız­lanmıştır. İslâm medeniyeti ile birlikte Türklerin yerleşim alanları Batıya doğ­ru kalıcı bir şekilde genişlemiştir; bu gelişme ile deniz hâkimiyetine geçilmiş­tir. İslâmdan önceki dönemlerde Batıya göçen Türklerin müteakip dönemlerde diğer medeniyetler içindeki durumu ile, İslâm dışındaki dinlere mensup Türklerin gelinen noktadaki durumu göz önüne alındığında, İslâm medeniyetinin Türkler’e kazandırdıklarının ne ölçüde önemli olduğu görülür. Sözgelişi, Hunlar daha önce Batı’ya gelmekle birlikte siyasi hâkimiyetlerini kaybedince sos­yal ve kültürel varlıklarını da kaybetmişlerdir. Öte yandan Hıristiyanlığı kabul eden Macar ve Bulgar Türklerinde de önemli ölçüde kültür ve milliyet değişik­likleri yaşanmıştır.</p>
<p>Türkler İslâmiyeti kabul etmelerinden itibaren İslâm medeniyetine siyasî askeri, sosyal, ekonomik alanlarda, düşüncede, çeşitli ilim dallarında, kuram­larda ve sanat alanlarında değerli ve önemli katkılarda bulunmuşlardır. En bü­yük katkıları yönetim sahasında ve askeri alanda olmuştur. İslâm’ı yayma ve müdafaa hususunda ciddi faaliyetlerde bulunmuşlardır.</p>
<p>İslâm medeniyetinin tarihî süreçte karşılaştığı üç büyük ciddi dış saldın, yani Haçlı seferleri, Moğol istilası ve Sömürgecilik/Emperyalizm karşısında en önemli direnişin Türkler tarafından gerçekleştirildiği görülmektedir. İslâm me­deniyeti, daha ziyade askeri bir meydan okuma olan ilk iki saldırıyı Türk dün­yasının İslâmî ilkeler çerçevesinde oluşmuş dinamikleriyle aşmasını bilmiştir. Sözgelişi Osmanlı devleti Moğol saldırısını aşan ve İslâm medeniyetine ciddi hamleler kazandıran çok önemli bir sentezdir. Bugün üzerinde yaşadığımız top­raklar, İslâm dünyasının sömürge haline gelmeyen ve Sömürgecilik/Emperyalizm’den kaynaklanan problemleri ve gerilimleri en az zararla aşan bölgesidir. Bu da Türklerin İslâmî değerleri dinamik tutmasıyla sahip olduğu kazanımın bir sonucudur.</p>
<p>İlimler, İslâmiyeti kabulünden sonra Türkler arasında rağbet görmüştür. Abbâsîler dönemindeki İlmî gelişmeler esnasında Türk bölgelerinde kabul gör­müş ya da aslen Türk sayılan birçok âlim bulunmaktadır. Dinî ilimler alanında Buhârî, Müslim, Tirmizî, Mâtürîdî&#8230; müspet ilimlerde Hârizmî, Fârâbî, İbn Sînâ gibi.</p>
<p>Karahanlılar ve Gazneliler dönemlerinde Türk-İslâm kültürü gelişmiştir. Türklerin yazılı kültür alanındaki eserleri ve en eski kitapları büyük çapta İs­lâm’ı kabul etmelerinden sonra gerçekleşmiştir. Keza kurumların oluşmasına ve sürekliliğine vesile olan şehirleşme/yerleşik hayata geçiş de öyledir. Selçuk­lularda Tuğrul Bey zamanından itibaren Anadolu dâhil İslâm dünyasının her ta­rafı camiler, medreseler, kütüphaneler, tıp okulları, hastaneler, rasathaneler, hanlar, hamamlar, imarethaneler, zaviyeler ve kervansaraylarla&#8230; doldurulmuştur. Düzenli ilk örgün eğitim kurumlan kurulmuştur. Medreseler Karahanlılarla başlamış, Selçuklularla gelişmiştir. Medreselerde dinî ilimlerin yanında filo­loji, matematik, astronomi, tıp ve felsefe gibi ilimler de okutulmuştur. Medre­selerin dışında örgün eğitim-öğretim kurumlan giderek her tarafta yaygınlaş­mıştır. Batıkların “Bilgin Hükümdarlar Devleti” dedikleri Timurlular devri, Türk medeniyet tarihinin rönesans dönemidir. Astronom, hafız ve şair Uluğ Bey, sanat, edebiyat ve ilim adamı Hüseyin Baykara ve Bâbür Şah, bilgin Timurlu sultanlarının önde gelenlerindendir.</p>
<p>Türk-İslâm tarihinde Fütüvvet, Ahilik, gibi ekonomik ve sosyal kurumlar tesis edilmiştir. Bu meyanda ayrıca Türk-İslâm dünyasında çeşitli alanlarda vakıflar kurulmuş ve gelişmiştir. Çünkü bir medeniyet, insanlığın muhtaç olduğu kurumların varlığı ile hayatiyetini korur ve sürdürür. Sanat alanında da mimârî, çinicilik, ciltçilik, hat, tezhib gibi çeşitli dallarda ilerlemeler kaydedilmiştir.</p>
<p>Türk milletini diğer medeniyet mensuplarından farklı kılan ait oldukları İs­lâm medeniyetiyle olan ilişkileridir. Çünkü yukarıda da değinildiği gibi, İslâm, Türklerin Türklüklerini de korumalarını sağlamıştır. Türklerin diğer medeni­yetler karşısında hâlâ bir gücü varsa, o da İslâm’la olan bağı ve ondan tevarüs ettiği dinamikler/değerlerdir.</p>
<p>Günümüzde de İslâm medeniyeti, tüm Türk dünyası için önem arzetmektedir. Bilimde, felsefede, sanatta, özetle hayatını tüm alanlarında yeni açılımlar esasen mensup olunan uygarlık içinde ve ışığında gelişir. Aksi girişimler, kısır yeniliklerden başka bir şey doğurmaz. Bu bağlamda, temel sorunların çözü­münde İslam medeniyetine ait kavramlar ve tarihsel derinlikten gelen tecrübe gözardı edilmemelidir.</p>
<figure id="attachment_11411" aria-describedby="caption-attachment-11411" style="width: 640px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-11411 size-large" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/karatay-medresesi-1024x682.jpg" alt="karatay-medresesi" width="640" height="426" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/karatay-medresesi-1024x682.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/karatay-medresesi-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/karatay-medresesi-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/karatay-medresesi-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/karatay-medresesi-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/karatay-medresesi-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/karatay-medresesi-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/karatay-medresesi-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/karatay-medresesi-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/karatay-medresesi-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/karatay-medresesi-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/karatay-medresesi-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/karatay-medresesi-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/karatay-medresesi-768x512.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/karatay-medresesi-1536x1023.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/karatay-medresesi.jpg 1600w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /><figcaption id="caption-attachment-11411" class="wp-caption-text">Karatay Medresesi</figcaption></figure>
<p><strong style="line-height: 1.5;">B.Türk-İslâm Medeniyetinden Örnek Kurumlar</strong></p>
<p><strong>1.Yolculara Hizmet Veren Kurumlar</strong></p>
<p>İslâm medeniyetinde sosyal dayanışmanın gerçekleştiği toplum kesimle­rinden birisi yolculardır. Kur’ân’da asıl iyiliğin mahiyeti sayılırken mal harca­nacak kesimler arasında yolcular da sayılmaktadır. Ganimetin beşte birinden pay ayrılması gereken kesimler ve zekât verilecek sekiz grup arasında yolcular da bulunmaktadır. Ayrıca fey gelirlerinden pay ayrılanlar arasında yolcular da yer almaktadır. Bütün bu görevlerin yanında yolculara iyi davranılması, akraba ve yoksulla birlikte yolcunun hakkının verilmesi istenmektedir.</p>
<p>Hz. Peygamber’in sünnetinde yolcularla ilgili hükümlere gelince, Buhârî, Hz. Peygamber’in yolcular için sadaka olarak bağışladığı bir arazi bulunduğu­nu rivayet etmektedir. Hz. Peygamber, mü’minin, öldükten sonra amel ve ha­senatına yazılacak hususlar arasında “yolcular için inşâ etmiş olduğu binayı” da saymıştır. Buhârî, zekât develerinin ve sütlerinin Hz. Peygamber döneminde yolculara hizmet için kullanılmasıyla ilgili uygulama hakkında bir bab açmış­tır. Yemen’de Serât sıradağlarında oturan ve Ezd’in bir kolu olan Bârık kabile­sinin Medine’ye gönderdiği heyet müslüman olunca Hz. Peygamber onlar için şu ahitnâmeyi yazdırır: “&#8230; Bank kabilesinin meyve ağaçlan kesilmeyecek, kendileri istemedikçe vahalarında hayvan otlatılmayacaktır. Onlar da savaş ve kıtlık zamanlarında yanlarına gelen müslümanları üç gün misafir edeceklerdir. Meyveleri olgunlaştığı zaman yolcular dalından koparmamak ve toplayıp gö­türmemek şartıyla yere dökülenlerden karınlarını doyurabileceklerdir. Bu uygulama bize İslâm tarihinin daha sonraki dönemlerinde zâviyelerin yolcuları üç gün ağırlamak suretiyle öşürden muaf tutulmasını hatırlatmaktadır.</p>
<p>Yol emniyetini sağlamak Hz. Peygamber’in gerçekleştirmek istediği he­defler arasında yer almaktaydı. Hz. Peygamber döneminde sahâbîler de yolcu­lara hizmet için hayır-hasenatta bulunmuşlardır. Sözgelimi Hz. Osman kendi parasıyla satın aldığı Bi’r-i Rûme’yi hizmetine sunduğu kesimler arasında yol­cuları da saymıştır.</p>
<p>Sosyal dayanışma alanlarından birkaçı üzerinde hizmet vermekle birlikte aslî hizmet alanlarından birisi yolcuları ağırlamak olan kurumlardan biri zâviyelerdir. Zaviyelelerin kuruluşunu daha eski dönemlere götürenler bulun­makla birlikte, XI. yüzyıldan itibaren Kuzey Afrika’da çok sayıda zaviye bu­lunduğu görülmektedir. Bunlar tasavvufî hayat sürdürülen, din eğitimi verilen ve bir kısmı da askeri hüviyeti olan yerlerdi; ancak XIII. ve XIV. yüzyıldan itibaren yolcular için bedava konaklama yerleri olmuşlardır. Tlemsen’li bir edîb olan İbn Merzûk, “Mağrib’de zaviyelerin gelip geçenleri barındırmaya ve seyyahlan yedirip içirmeye mahsus yerler olduğunu” söylemektedir.</p>
<p>Zaviyeler aynı dönemlerde Mısır, Suriye ve Irak’ta Abbâsî halifeliğinde de kurulmuştur. XII-XV. yüzyıllara ait kroniklerle İbn Cübeyr ve İbn Battûta gi­bi seyyahların eserlerinde bunlar hakkında geniş bilgiler bulunmaktadır. Özel­likle adı geçen iki seyyahın yolculukları esnasında zaviyelerde konaklamaları, bu kurumların işlevi hakkında aydınlatıcı bilgiler vermektedir. İbn Battûta, Lübnan’da Cebele’de uğradığı İbrahim b. Ethem’in zaviyesinde, yolculara be­dava yemek yedirildiğini bildirmektedir. XIV. yüzyılın ikinci yarısında Basra havalisinden geçen İbn Battûta, burada her konak başında bir zaviye bulunup, yolculara bedava et, ekmek ve helva verildiğini, her zaviyede şeyhten başka imam, müezzin, dervişlere hizmet eden birtakım hizmetkârların yanında yolcu­ların yiyeceği ile ilgilenen aşçılar bulunduğunu haber vermektedir.</p>
<p>Zaviyeler sayesinde yolculukların rahat ve güven içinde yapılması sağlan­maktaydı. Ticâret hayatının büyük ölçüde kervan nakliyatına dayandığı o dö­nemlerde zâviyelerin yeri ve önemini anlatmaya gerek yoktur.</p>
<p>Anadolu’da kurulan zaviyeler bir iskan unsuru olmasının ve İslâmlaşmada rol oynamasının yanında, diğer bölgelerde olduğu gibi yolculara verdiği hizmet açısından önemli görevler üstlenmiştir. Anadolu Selçuklu sultanları, vezirler ve devlet adamları zengin vakıflı zaviyeler yaptırmışlardır. XIII. yüzyılda Anado­lu’da çok sayıda zâviye mevcuttu, içlerinde Osmanlı Beyliğinin de yer aldığı Beylikler döneminde de zengin vakıflara dayalı zâviyeler kurulmuştur. Zaviye şeyhlerinin görevi, zikir ve fikire devamla, gelen yolcularla ilgilenmekti.</p>
<p>Zâviye kelimesinin Osmanlı döneminde üç kurumu kapsadığı görülmektedir.</p>
<p>1.Herhangi bir tarikata ait olup, o tarikata mensup dervişlerin yaşadığı ve içinde gelip geçen yolcuların bedava misafir edildiği binalardır. Bunlar ister şehirde ister kasaba ve köylerde olsun, hepsi zâviyedir; ancak XV. yüzyıldan itibaren şehirlerdeki âbidevî binalara imâret adı verilmiştir. Bunları yaptıranlar genellikle devlet adamlarıdır.</p>
<p>2.Şehirlerde mescit, medrese, hamam gibi mîmârî üniteleri bir araya top­layan külliyelerdir. Bunlar için de zâviye tabiri kullanılmaktaydı. Aynı zaman­da imâret de denilen bu yapılarda misâfir yolcular ağırlanıyordu.</p>
<p>3.Geçitlerde, derbentlerde ve yol üzerlerinde yolculara bir sığınak niteli­ğinde olup, yiyecek, içecek ve yatacak yer sağlayan küçük misafirhanelerdir.</p>
<p>Görüldüğü üzere, her üç tür zaviyenin işlevleri arasında gelip geçen yolcu­ların bedava ağırlanması, yiyecek, içecek ve yatacak yer ihtiyaçlarının karşılan­ması geçmektedir. Bunların özellikle şehir ve kasabalarda bulunanlarının daha sonra imâret adıyla anılmaları da hassaten dikkat çekicidir. İmâret, talebelerle fakirlere yemek pişirilip yedirilen yerlere verilen addır.</p>
<p>Osmanlı devletinin kurucusu Osman Bey’le yakınlığı olan Şeyh Edebâlî’nin hayatını Söğüt’teki zâviyesine vakfettiği ve bütün servetini çevredeki fa­kir halka ve gelip geçenlere harcadığını biliyoruz. İlk Osmanlı sultanları zâviyelerin kurulmasını teşvik etmişlerdir. XIV. yüzyıldan itibaren Anadolu’nun her tarafında Ahi zâviyelerinin mevcut olduğunu, bu yüzyılda zâviyeden zâviyeye misafir edilerek dolaşan İbn Battûta’nın gözlemlerinden anlamaktayız. İbn Battûta bu zâviyelerin şimdiye kadar gördüğü en misafirperver insanlarla dolu olduğunu anlatmaktadır. Ahi zâviyelerinin yanında Anadolu’da Rifâî, Nakşibendî, Kâdirî, Halvetî, Mevlevî, Bektaşî, Bayramî ve Kâzerûniyye tarikatlerine ait zâviyeler de bulunuyordu.</p>
<p>Zâviyelerde özel olarak misafir odaları mevcuttu. Zâviye gelirlerinin bir kısmı misafirlerin yiyip içmelerine harcanıyordu. Bir gezgin dervişin mutlaka kendi tarikatına ait bir zâviyede konaklaması şart değildi. Fakat genellikle ken­di zâviyelerini tercih ediyorlardı. Bu yüzden, örneğin bir Kâdirî zâviyesinde bu tarikata bağlı Türk, Arap ve İranlı, hatta Hintli gibi değişik millet ve kültürler­den dervişlere rastlanıyordu. Bunun sonucunda karşılıklı kültür alışverişi, ha­berleşme ve kaynaşma doğacağı doğaldı.</p>
<p>İbn Battûta’nın bildirdiğine göre bir gezgin derviş veya bir yolcu, misafir olduğu zâviyede üç günden fazla kalmamak koşuluyla dilediği gibi yer, içer, hatta bineğinin ihtiyacını temin ederdi. Bazen zâviyenin şeyhi, kendi ekonomik gücüne göre fakir bir yolcuya elbise ve para yardımında bulunurdu. Yine aynı gezgine göre zâviyelerde misafir şöyle ağırlanıyordu: “Zâviyeye bir yolcu gel­diği zaman kapıcı tarafından karşılanıp kim olduğu, nereden gelip nereye gitti­ği hakkında bilgi alındıktan sonra içeri buyur ediliyor, eşya ve hayvanları yer­leştirildikten sonra hamamda yıkanıyordu. Oradan çıkınca bir odaya alınıp yi­yecek ve içecek ikram ediliyordu&#8230;”</p>
<p>Zâviyeler yolcuların bedava yiyip içme ve yatıp kalkmalarını sağladıkları için hem seyahatlerin ve hem de ticaret hayatının düzenli bir şekilde yürümesi­ne yardımcı oluyordu. Bundan başka, bu kuramlarda çevrede yaşayan yoksul­lara bedava yiyecek veriliyordu. Özellikle büyük kasaba ve şehirlerde bu duru­mun daha iyi teşkilatlandığı ve büyük çaptaki zâviyelerin, yani imâretlerin, kimsesiz ve yoksulların iâşe ve ibâtelerini yüklendikleri anlaşılmaktadır.</p>
<p>O dönemde zâviyelere misafir olan seyyahların kendilerini hanedandan bir kişinin, bir derebeyinin konağına gelmiş addedebileceğinde şüphe yoktur. Bir köyde bir zâviye inşâsıyla öşrün oraya tahsis edildiğini görmekteyiz. Bu da devlete ait olan genel hizmet işlerinden birinin, yani yolun ve yolculuğun temi­nine ait hizmetlerin bu ailenin müstakil olarak ifâsına terkedilmiş olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, zâviyelerin çoğu başlangıçta vergilerden mu­af olmakla birlikte, henüz öşürden bile muaf değildi. Yolculara hizmette kusura görülen zâviyeler ilga ediliyor veya sahiplerinin ellerinden alınıp başkalarına veriliyordu. Görüldüğü gibi zâviyeler birer sosyal yardım kurumları idi.</p>
<p>Burada, Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarında çok sayıda kurulan ve Kanuni Sultan Süleyman dönemine kadar devam eden bir cami tipine, konumuz açısın­dan önemli olduğu için, kısaca temas etmek yerinde olacaktır. Semavi Eyice’nin “Zâviyeli camiler” dediği ve altmış kadarı tespit edilen bu camilerin yanlarında bulunan ve kapılan dışarıya açılan “Yan hücreler” birer misafirha­ne, birer zâviye odası idi. Bu tür binaların kitabelerinde mescid kelimesine rast­lanmadığı gibi, genellikle yoksullara mahsus olduklarım gösteren cümleler ve özellikle imâret kelimesine rastlanmaktadır. Bu durumda zâviye ile imaret ara­sında hayli girift bir durum bulunduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>İstanbul’da Asya müslümanlarına mahsus misafirhane-zâviyeler mevcut­tu. Sözgelimi Hindistanlılara mahsus Hindiler tekkesi, Özbekler tekkesi gibi. Evliya Çelebi Afyon’daki ziyâretgâhlardan bahsederken Horasan erenleri için yaptırılan tekkelerden ve buralarda barınan Hintli, Özbek, Moğol ve Dağistanlı fakirlerden bahsetmektedir.</p>
<p>Konu açısından Türk-İslâm dünyasının en önemli kuramlarından biri de kervan ve kervansaraylardır. Bunların küçüklerine genellikle han denir. Der­bent, boğaz gibi menzillerde yapılan kervansaraylar sayesinde yolcular rahatça ve emniyet içinde seyahat edebiliyorlardı. Osmanlı devletinde yurdun her tarafından kervanlar, hükümet merkezi olan İstanbul’a akın ederdi. Bunların ko­caması için saray ve hükümet dairelerinin, çarşıların civan hanlarla, kervansaraylarla dolmuştu.</p>
<p>Kervansaraylar idare bakımından iki kısma ayrılıyordu. Bir kısmının vakfı bulunmuyordu ki, bu kervansaraylarda ücretle kalınırdı. Bir kısmı da vakıflı idi ki, yolcular buralara parasız alınıyordu. Şifâhâne, bîmaristan, misafirhahe tipinde olan bu binalar batıda hiçbir zaman benzerine rastlanamayan yardım ve şefkat kurumlarıydı. Bunlar Budin’den İstanbul’a kadar yol üzerinde çok sayı­da bulunduğu gibi, Iran yolu üzerinde de vardı.</p>
<p>Bu tür kervansaraylarda yolculara eşyalı odalar ve bedava yemek verilirdi. Bir Avrupalı seyyah bu binalar için şunları söyler: “Bu binalar zenginler için Avrupa’daki otellerimiz kadar elverişli değilse de fakirler için bizimkilerden çok elverişlidirler. Çünkü bu binalara fakirler daima kabul edilir, onlardan pa­ra alınmaz; herkes gücü yettiği ölçüde yiyecek masrafı yapar”.</p>
<p>Osmanlı hükümdarları kervansaraylara büyük önem verirlerdi. Burada Fa­tih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim ve Kânûnî Sultan Süleyman&#8217;ın adlarını zikredebiliriz. Yavuz Sultan Selim, Bayezid semtindeki Ali Paşa sarayını kervansaray’a dönüştürmüştür. Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın kanunnâmesinde kervansaraylarla ilgili hükümler mevcuttur. Adı geçen hükümdarın vakfiyesin­de kendi kervansarayı için şu cümleler kullanılmıştır: “Ve ziyâfethâne-i bî adîl ve caygâh-ı misâfîrîn ve’bni’s-Sebîl.” Yani “Eşsiz bir ziyafet yeri, misafirler ve yolcular için iyi bir hizmet mekânı”.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2.Fütüvvet ve Ahilik</strong></p>
<p>Klasik dönemde İslâm ülkelerindeki gençlik teşkilatı olan fütüvvet genç anlamındaki <em>fetâ</em> sözünden gelmektedir. Başta Bağdat olmak üzere büyük İs­lâm kentlerinde işsiz-güçsüz olarak dolaşan gençler fütüvvet teşkilatında top­lanmıştır. Bu teşkilat başlangıçta tasavvuf ile iç içe iken zamanla meslekî te­şekkül halini almıştır.</p>
<p>Fütüvvet kavram olarak şöyle tanımlanmaktadır: <em>&#8220;Bir kimsenin başkaları­nın hak ve çıkarlarını kendininkilerden üstün tutması, kimsenin hatasını görme­mesi, özrü dilemeyi gerektirecek davranışlardan sakınması, başkalarına kat­lanması, kendini aşağılarda başkalarını yukarılarda görmesi, sözünde durma­sı, sadakat göstermesi, olduğu gibi görünmesi, kendini başkalarından üstün saymamasıdır.”</em></p>
<p>Bağdat’taki fütüvvet teşkilatına Abbasi halifelerinden Nasır li-dinillah’ın (1180-1225) girmesiyle söz konusu kurum büyük gelişme kaydetmiştir. Halife çevre hükümdarlara mektuplar yazarak ülkelerinde benzeri teşkilatlar kurmala­rını istemiştir. Bu çerçevede Anadolu Selçuklu sultam I. İzzettin Keykavus 1213’te fütüvvet teşkilatını kurmuştur. Ondan sonra gelen I. Alâeddin Keykubat (1219-1236) fütüvveti daha da geliştirmiştir.</p>
<p>XIII. yüzyılda Fütüvvet teşkilatı kısa süre sonra Anadolu’da Ahilik adı al­tında bir meslek organizasyona dönüşmüştür. Ahi, Arapça’da “kardeşim” anla­mına gelmektedir. Bu sözcüğün Türkçe cömert anlamındaki “akı” kelimesin­den alındığı da ileri sürülmüştür. Anadolu’da ahiliğin kurucusu ve halk arasın­da Ahi Evren olarak bilinen Şeyh Nasiruddin Mahmud (ö.1262)’dur. O, Alâeddin Keykubat’ın desteğiyle Anadolu’da ahiliği teşkilatlandırmıştır.</p>
<p>Ahilik teşkilatının çalışma düzeni: Teşkilat, ustalar, kalfalar ve çıraklardan oluşuyordu. Çıraklıktan başlayarak teşkilatta ilerlemede meslek ehliyeti ve li­yakat şarttı. Çırağın mesleğini çok iyi öğrenmedikçe dükkân açmasına izin ve­rilmezdi. Her meslekten esnaf, dükkân sayısı, iş aletleri ve tezgâhlar sınırlı tu­tulurdu. Üretim ihtiyaca göre yapılırdı.</p>
<p>Ahiliğin ekonomik hayatı düzenlemeye yönelik ilkeleri:</p>
<p>1.Ahinin mutlaka bir işi olmalıdır. “Namaz mümine, işbaşı ahiye miraç­tır”, “Çalışmak ibadettir”.</p>
<p>2.Ahi devamlı dayanışma içinde olmalıdır: “Yâran payına sarkmak” bü­yük ayıp ve günahtır.</p>
<p>3.Ahi teşkilatı mal, emek ve sermaye piyasasının işleyişini düzenlemek­tedir.</p>
<p>4.Ahi istikrarlıdır ve istikrarın teminatıdır.</p>
<p>Ahiliğin bazı ilkeleri: Ahiyân-ı Rûm denen erkek ahilerin altı ilkesi: 1. eli­ne dikkat et, 2. diline dikkat et, 3. beline dikkat et, 4. elini açık tut, 5. kapını açık tut, 6. sofranı açık tut.</p>
<p>Bâcıyân-ı Rûm denen kadın ahilerin üç ilkesi: 1. işine dikkat et, 2. aşma dikkat et, 3. eşine dikkat et.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahiliğin günümüze etkileri</strong></p>
<p>Ahiliğin ahlakî ilkeleri günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Bunla­rın başlıcaları şunlardır: Doğruluktan ayrılmamak, cömert olmak, alçak gönül­lü olmak, iyi huyları geliştirmek, yalan söylememek, konuksever olmak, dindar olmak, utanma duygusuna sahip olmak, başkalarında kusur aramamak, uyuştu­rucu kullanmamak, zinaya yaklaşmamak, zengine karşı minnetsiz olmak, kim­seye kin ve nefret beslememek, büyüklere saygı, küçükler sevgi göstermek, nefsiyle ve şeytanla mücadele etmek.</p>
<p>Ticaret ahlakı ile ilgili ilkeler: Bir sanat veya iş sahibi olmak, kendini halkın ve tüketicinin faydasına hasretmek, hileli ve çürük mal satmamak, müşteri­den fazla para almamak, başkasının malım taklit etmemek, eksik ölçü ve tartı yapmamak, sahte ve kalitesiz mal üretmemek.</p>
<p>Ahiliğin günümüzdeki uzantıları; köy odaları, yâren odaları ve meclisleri, köy delikanlı teşkilatları, sivil toplum kuruluşları, tüketiciyi koruma dernekle­ri, standart kurumu (TSE)</p>
<p>Ahilik kültüründen günümüze kalan bazı güzel sözler ve dizeler:</p>
<blockquote><p>Müşterimiz, veli-i nimetimiz, yaranımız, yârımız,</p>
<p>Ziyadesi zarar verir, kanaattir kârımız.</p>
<p>Ey Bari Hüdâ ver bana bir tâç,</p>
<p>Namerde değil, merde bile eyleme muhtaç</p>
<p>Her sabah dükkânımız Besmele ile açılır,</p>
<p>Emelimiz hakikattir, Hak’tan rahmet saçılır,</p>
<p>Burada doğruluk vardır, haksızlıktan kaçılır,</p>
<p>Bir yudum su dâhil helalinden içilir.</p>
<p>Gönül ne kahve ister ne kahvehane,</p>
<p>Gönül sohbet ister kahve bahane.</p>
<p>Niyeti halis olunca kişinin,</p>
<p>Hayır olur akıbeti her işinin.</p></blockquote>
<p><strong>İslâm Medeniyeti Tarihi, Prof. Dr. İbrahim Sarıçam / Prof. Dr. Seyfettin Erşahin, s. 231-239</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti-ve-turkler/">İslâm Medeniyeti ve Türkler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti-ve-turkler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
