<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Abdulfettah Ebu Gudde - İlim Yolunda | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/islam/ebu-gudde/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 16 Nov 2016 13:00:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Abdulfettah Ebu Gudde - İlim Yolunda | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Abdulfettah Ebu Gudde &#8211; İslam Alimlerine Göre Zamanın Kıymeti Adlı Eserinden &#8216;Alıntılar&#8217;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Dec 2015 23:00:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde - İlim Yolunda]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Asakir]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-ül Cezvi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Alusi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ebûl-Vefâ ibn Akıl el-Hanbelî]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ebu Yusuf]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Suyuti]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Taberi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Zehebi]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[Alimlerin Zamanı Değerlendirmesi]]></category>
		<category><![CDATA[el-Biruni]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı Abdulcebbar]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Zâhid Kevseri]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10042</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İmam Ebu Yûsuf un ölüm Döşeğinde Bile Îlmî Müzakerede Bulunması    İşte İmam Kâdı Ebû Yûsuf, Ya&#8217;kûb ibn İbrahim el-Ensârî el-Kûfi summe’l-Bağdâdî. 113/731 yılında dünyaya gel­miş, 182/798 yılında vefat etmiştir. Allah Teala kendisine rahmet etsin. İmam Ebû Hanîfe’nin arkadaşı ve talebesi, onun ilminin ve mezhebinin yayıcısı idi. Üç Abbasi halife­sinin de kadılığını yapmıştı. Bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/">Abdulfettah Ebu Gudde – İslam Alimlerine Göre Zamanın Kıymeti Adlı Eserinden ‘Alıntılar’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/images-98/" rel="attachment wp-att-10043"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10043" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/images.jpg" alt="Abdulfettah Ebu Gudde - İslam Alimlerine Göre Zamanın Kıymeti Adlı Eserinden 'Alıntılar'" width="555" height="307" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/images.jpg 302w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/images-300x166.jpg 300w" sizes="(max-width: 555px) 100vw, 555px" /></a></em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>İmam Ebu Yûsuf un ölüm Döşeğinde Bile Îlmî Müzakerede Bulunması</em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em>İşte İmam Kâdı Ebû Yûsuf, Ya&#8217;kûb ibn İbrahim el-Ensârî el-Kûfi summe’l-Bağdâdî. 113/731 yılında dünyaya gel­miş, 182/798 yılında vefat etmiştir. Allah Teala kendisine rahmet etsin. İmam Ebû Hanîfe’nin arkadaşı ve talebesi, onun ilminin ve mezhebinin yayıcısı idi. Üç Abbasi halife­sinin de kadılığını yapmıştı. Bu halifeler şunlardır: Mehdi, Hâdi, Haran Reşid. İlk kez <em>Kâdîl-Kudât</em> (Kadılar Kadı­sı) diye isimlendirilen kimse odur. Kendisine ayrıca <em>Kâdı Kudâti’d-Dunyâ</em> (Tüm Dünya Kadılarının Kadısı) denirdi.</p>
<p>İşte bu büyük âlim hayatının son deminde, nefesini ve­rip dünyasını değiştirirken bile, kendisini ziyarete gelen ziyaretçisiyle fıkhi bir meseleyi, bir kimsenin istifade et­mesi veya bir talibin öğrenmesi gayesiyle müzakere etmiş­ti. Hayatının son zaman dilimini dahi ilmi müzakere yapmadan, bildiğini aktarmadan ve de karşıdakinden istifade<br />
etmeden geçirmemişti:</p>
<p>Öğrencisi Kâdî îbrâhim ibn Cerrâh el-Kûfî Sümme’l- Mısrî anlatıyor:</p>
<p>Ebû Yûsuf hastalandığında ziyaretine gittim. Yanına girdi­ğimde baygın hâlde buldum. Ayılıp kendisine gelince, “Ey İbrahim! Şu mesele hakkında ne dersin?” dedi. Ben ise, “Bu durumda bunu mu müzakere edeceğiz?” deyince, şöyle de­di: “Bir beis yok. Bu meseleyi tetkik edelim ki belki bilme­yen bir kimse öğrenip kurtulur.”</p>
<p>Daha sonra da şunu söyledi: “Ey İbrahim! (Hac menasi- kinde) hangi taş atma daha faziletlidir? Yürüyerek mi yok­sa binekli olarak mı?” Ben, “Binekli olanı.” dedim. “Hata ettin.” dedi. “Yürüyerek.” dedim. Yine “Hata ettin.” dedi. “Allah sizden razı olsun, o hâlde siz söyleyin.” dedim. O da şöyle açıkladı:</p>
<p>“Dua için durulan cemrelerde efdal olan yürüyerek taş­ları atmaktır. Dua için durulmayan cemrelerde ise efdal olan binekli olarak atmaktır.” Sonra yanından kalktım. Evinin kapısına varmıştım ki ağlaşmaları duydum. Anla­dım ki vefat etmişti. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Müfessir Taberi’nin Vaktini Düzenlemesi</strong></p>
<p>işte size müfessirlerin, muhaddislerin ve tarihçilerin pi­ri, büyük müçtehid, İmam İbn Cerir Taberi. Allah kendi­lerine rahmet etsin. O, akitten istifade etmek, öğretmek, öğrenmek, yazmak veya telif etmek suretiyle zamanı de­ğerlendirmek açısından örnek alınacak kimselerden biri­si idi. Öyle ki ciddiyetle ve araştırmak suretiyle yazmasına rağmen eserlerinin sayısı ilginç bir rakama ulaşmıştır.</p>
<p>Allame Yâkût el-Hamevî <em>Mu&#8217;cemu’l-Udebâ&#8217;</em> adlı eserinde İmam İbn Cerir Taberi için bir terceme-i hâl yazar ki bu terceme-i hâl 56 sayfadır. Keza Hatib-i Bağdâdî de <em>Târihul Bağdâd&#8217;da</em> onun terceme-i hâlini vermiştir. Şimdi sizlere büyük imamın terceme-i hâlinden bazı bölümler aktara­cağım. Dolayısıyla burada her iki müellifin sözü birbirine katılmış olmaktadır. Evet bu iki zat şöyle demişlerdir:</p>
<p>Alî ibn Ubeydullâh el-Lugavî es-Simsimî, Kâdî Ebû Ömer Ubeydullâh ibn Ahmed es-Simsâr ve Ebûl-Kâsım ibn Akıl el-Verrâk’tan rivayet eder: Ebû Ca’fer Taberî arka­daşlarına der ki: “(Size) Kur’an tefsiri (yazdırmamı) ister misiniz?” Onlar da Hacmi ne kadar olur?” diye sorarlar. “Altı bin sayfa olur.” deyince, “Bunu tamamlamadan insanın ömrü biter derler Bunun üzerine o da tefsir çalış­masını altı bin kadar sayfada özetler ve yedi yılda yazdırır. Bu yazdırma 283/896’dan 290/903 yılına kadar sürer.</p>
<p>Daha sonra onlara sorar: “Âdem&#8217;den günümüze kadarki cihan tarihini ister misiniz?&#8221; “Hacmi ne kadar olur?” diye sorarlar O da tefsir için zikrettiği kadar bir miktar söyle­yince aynı cevabı verirler O da: “innâ liliâh! Artık insan­larda ilme iştiyak kalmamış.” der. Daha sonra tefsiri gibi bunu da yaklaşık aynı miktar sayfada ihtisar eder Yeniden tasnifi ile kendisine kıraat edilmesi 303/915 yılı Rebiulahir ayının bitmesine üç gün kala, Çarşamba günü sona erer. Kitabı nihayete erdirip söylenecek sözleri noktalama­yı ise 302/914 yılının sonunda bitirmiştir.</p>
<p>Hatib diyor ki: “Simsimt’den dinledim: İbn Cerir 40 yıl boyunca her gün 80 sayfa yazdı, öğrencisi Ebû Muhammed Abdullâh ibn Ahmed ibn Ca’fer el-Fergâni, <em>Târihu ibn Cerir&#8217;e</em> eklediği ve <em>Sile</em> diye maruf olan eserinde şöyle der: İbn Cerir’in talebelerinden bir grup buluğdan vefatına ka­dar yaşadığı günleri hesap ettiler. Ömrünün tamamı 86 yıl idi. Daha sonra eserlerinin sayfalarını bu ömre taksim et­tiler. Her güne 28 sayfa düşmekteydi. Bu, Hâlık’ın yardı­mı olmaksızın bir insanın yapabileceği bir şey değildir.” Allah ne yücedir, insanların gayretleri kendilerini nerelere vardırıyor! İşte görüyorsunuz!</p>
<p>İbn Cerir 224/839 yılında dünyaya gelip 310/922 yılın­da vefat etmiştir. 86 yıl hayat sürmüşlerdir.</p>
<p>Buluğdan önceki dönemi çıkardığımızda, -bunu 14 yıl olarak hesap edelim- geriye 72 yıl kalmaktadır. Bu dö­nem zarfında her gününe 28 sayfa düşmektedir. Bu du­rumda, 72 yılın günlerini hesap edip her gün için 28 say­fa takdir ettiğimizde, İbn Cerir’in tüm eserlerinin yekûnu 718000 sayfa etmektedir.</p>
<p>Bunu hesaplarken hem <em>Târihini</em> hem de <em>Tefsirini</em> yaklaşık 6000’er sayfa olarak saymışlardır. Bu durumda her iki kitabın toplamı yaklaşık 14000 sayfa veya yaklaşık 16000 sayfa etmektedir. <em>Târihi</em> matbu olarak, 11 büyük cüz hâlinde elimizdedir <em>Tefsîri</em> de 30 büyük cüzdür. Bun­ların her bir cüzü bir cilt kitap tutacak çaptadır.</p>
<p>İmamın eserlerinin kaç tane olduğunu artık var sen he­sap et. Çünkü yukarıdaki rakam çıktığında, geriye 702000 sayfa kalmaktadır.</p>
<p>Gerçekten de o, sahip olduğu bilgilerle, pek çok ilmi içinde barındıran bir akademi, pek çok eseri sebebiyle de âdeta bir yayınevi gibidir. O her şeyiyle benzeri olmayan eşsiz bir insandır. Kendi eliyle kâğıda bizzat yazarak telif etmiş ve böylece imbikten süzülmüş düşüncelerini ve fi­kirlerini insanlara sunmuştur. Eğer vakti değerlendirmeyi ve ondan nasıl istifade edip telif ile dolduracağını bilmeseydi, tüm bunları yapması mümkün olmazdı.</p>
<p>İbn Cerîrin talebesi ve arkadaşı Kâdî Ebû Bekr ibn Kâ­mil, İbn Cerîr in (Allah ona rahmet etsin) vaktinin ve işi­nin ne kadar düzenli olduğunu şu şekilde izah ediyor: “Yemeğini yedikten sonra sandal ağacı yaprağı ve gül suyuyla boyanmış, kolları kısa, hayş gömleğiyle uyurdu.</p>
<p>Daha sonra kalkardı. Öğle namazını kılar, ikindiye ka­dar eser yazardı.</p>
<p>Peşinden dışarı çıkar, ikindiyi kılardı. Namazdan sonra insanlara faydalı olmak için oturur, akşama kadar okut­turur veya kendisine okunurdu. Akşam ile yatsı arasında da fıkıh ve kendi çalışmaları için otururdu. Daha sonra da evine giderdi. Aziz ve Celil olan Allah’ın muvaffak kıldığı gibi, gece ve gündüzlerini kendisine, dinine ve insanlara faydalı olmak için taksim etmişti.”</p>
<p>Üstat Muhammed Kurdeali <em>Kunüzül-Ecdûd</em> adlı eserinde İmanı İbn Cerir Taberi’nin terceme-i hâlinde şöyle der: “İlim aktarmak veya ilim almak dışında hayatının bir da­kikasını bile başka şekilde sarf ettiği rivayet edilmemiştir.</p>
<p>Muâfâ ibn Zekeriyyâ sika bir zattan rivayet eder: “Ken­disi vefatından önce Ebû Ca’fer Taberinin (Allah kendisi­ne rahmet etsin) yanında idi. Bu ziyaretinden yaklaşık bir saat veya daha az bir müddet sonra vefat etti. Bu ziyaret esnasında Ca’fer ibn Muhammed’den gelen bir dua ken­disine zikredilince, bir divitle kâğıt istedi ve duayı hemen yazdı. ‘Bu hâlde de bununla mı iştigal edeceksin?’ denin­ce şöyle cevap verdi: İnsanın ölene kadar ilim elde etmeyi bırakmaması gerekir.” (Kunuz-ul Ecdad,syf;123)Allah Teala kendisine rahmet et­sin. İlme, dine, İslam’a ve Müslümanlara olan faydaları se­bebiyle ecrini kat kat versin. Âmin.</p>
<p>Ebû Hilâl Askeri, <em>el-Hass alâ Talebil-İlm ve’l-İctihâd fi Cem&#8217;ih</em> adlı eserinde şöyle der: &#8220;Ebû Bekr ibn en-Hayyât en-Nahvt (Allah kendisine rahmet etsin), tüm vakitlerin­de hatta yolda bile mütalaa ederdi. Bu sebeple bazen bir çukura düşer, bazen de bir hayvan kendisine çarpardı.”(agd-s.77)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Bîrûninin Senenin İki Günü Hariç Sürekli İlimle Meşgul Olması</strong></em></p>
<p><em> </em><em> </em>&#8216;Yâkût el-Hamevî’nin <em>Mu’cemu’l-Udebâ&#8217;</em> adlı eserinde, 362/ 973 yılında dünyaya gelip, 440/1048 yılında vefat eden astronomi âlimi, matematikçi, eşsiz bilge, tarihçi, filo­log, edip, üstün insan, pek çok ilmi kendisinde topla­yan Ebû’r-Reyhân Bîrûnî’nin (Muhammed ibn Ahmed el- Havârizmî’nin) (Allah kendisine rahmet etsin) terceme-i hâlinde şöyle denir:</p>
<p>“Ebû’r-Reyhân inşaat tekniğinde geniş bilgiye vâkıftı. Her konuda üstün malumata sahipti. Kendisini ilim tahsi­line vermişti. Kitap telifiyle iştigal ederdi. Yaşamında ihti­yaç duyduğu iaşeyi temin için senede iki gün, yani Nevrûz (21 Mart) ve Mihricân (bayram) günleri hariç ilimlerin ka­pılarını açar, benzeri ve yakın meseleleri ihata eder (kapa­lı ve gizli yönleri yakalar), neredeyse eli kalemden, gözü tetkikten, kalbi tefekkürden ayrı kalmazdı. Bu iki günde yetecek kadar yiyecek ve maişeti temin ederdi. Senenin diğer geri kalan günlerinde ise müşkilat perdesini yüzün­den kaldıran ve kapalı meseleleri kendisine açan ilim, onu bu tip işlerle meşgul olmaktan uzaklaştırıyordu.</p>
<p>Fakih Ebû’l-Hasan Alî ibn Isa el-Velvâlicî anlatıyor:</p>
<p>Nefsi gidip gelip can çekişirken, göğsü iyice daralmış­ken (78 yaşına ulaşmıştı) Ebû’r Reyhân’ın yanına vardım. Bu hâlde bile bana şunu sordu:</p>
<p>“Geçen gün, (anne tarafından) ninelerin fasid miras he­sabı hususunda bana ne söylemiştiniz?”</p>
<p>Ben de kendisine merhamet ederek, “Bu durumda bunu mu <em>k</em>onuşacağız? dedim. O ise: “Efendi! Dünyadan bu meseleyi bildiğim hâlde ayrılmak istiyorum. Bu, meşelenin cahili olarak ayrılmamdan daha hayırlı değil midir?</p>
<p>Bunun üzerine açıklamalarımı tekrarladım, o da söylediklerimi ezberledi ve bana daha önceden vaat etmiş olduğu şeyi öğretti. Ardından yanından ayrıldım. Yolda giderken (vefatı sebebiyle) yapılan ağlaşmaları duyuyordum.”</p>
<p>Bu dâhi imam Arapça, Süryanice, Sanskritçe, Farsça ve Hintçeyi çok iyi biliyordu. Ardında uzay,tıp, matematik, edebiyat, filoloji, tarih ve diğer ilim dallarında olmak üzere 120’den fazla eser bırakmıştır. Büyük müsteşrik Karl Edward Sachau onunla ilgili olarak şöyle demiştir: “O, tarihin tanıdığı en büyük akıldır.”</p>
<p>Meşhur müsteşrik George Sarton da onunla ilgili olarak şöyle demiştir: “Bîrûnî İslam âleminin en önde gelenlerin­den ve dünya âlimlerinin en büyüklerinden birisiydi.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Yatıp Uzanırken Bile Tefekkür Ederlerdi</strong></em></p>
<p><em> </em>İmam Ebûl-Vefâ ibn Akıl el-Hanbelî (Ali ibn Akıl el-Bağdâdî) hakkında Hafız İbn Receb el-Hanbelî <em>Zeylu Tabakâti’l-Hanâbile</em> adlı eserinde bu zatın yüklü ve zengin terceme-i hâlini anlatırken özetle şöyle der:</p>
<p>“431/1039 yılında dünyaya geldi ve 513/1118 yılında vefat etti. Âlemdeki faziletli zevattan, Âdemoğullarının ze­kilerinden biri, üstün kapasiteli ve ilim dallarında geniş bilgi sahibi bir insandı.</p>
<p>O şöyle diyordu: ‘Ömrümden bir saati bile boşa zayi et­mem helal olmaz Dilim müzakere ve münazara, gözüm mütalaa yapmadığı durumlarda yani uzanıp yatıp rahat ederken bile tefekkür ederim. Kalkarken yazacağım şey­leri düşünmüş olarak kalkarım. Şu 80 yaşımda, ilme kar­şı olan hırsımı 20 yaşımdaki hırsımdan daha çok bulu­yorum.</p>
<p>Yemek için elimden geldiğince az vakit ayırıyorum. Bu sebeple ekmek yerine suyla yumuşatarak kek dilimi yiyo-rum. Çünku ikisi arasında çiğnem farkı vardır. Bunu da elde edemediğim bir bilgiyi mütalaa etmeye veya yazmaya daha çok vakit ayırmak için yapıyorum.Çünkü âlimlerin hepsinin ortak kanaati şudur: Akıllı insanların elde etmek için uğraşması gereken en değerli şey vakittir. Vakit bir ganimettir ve içindeki inşatlar servet bilinmeli, kapılma­ya çalışılmalıdır. Hayatta sıkıntılar çoktur ama vakitler de Hızlı geçip gitmektedir,’</p>
<p>Üstat İbnu’l-Cevzi der ki: İmam İbn Akıl daima ilimle meşgul olurdu. Üstün düşünme kabiliyeti, kapalı ve ince meseleleri araştırma hasleti vardı. Funûn adlı eserini dü­şüncelerine ve başından geçen olaylara tahsis etmiştir.’ Çeşitli ilim dallarına ait pek çok eseri vardır. Bunlar yir­mi kadardır. En büyük eseri Funûn adlı eseri olup ger­çekten büyük bir kitaptır. Bunda çok kıymetli ve faydalı vaaz, tefsir, fıkıh, usûlül-fıkh, kelam, nahiv, dil, şiir, tarih, hikâye tarzında bilgiler vardır. Bu eserde aynı zamanda, başından geçen münazara ve toplantılar ile düşünceleri ve düşüncelerinin vardığı neticeler vardır. Bunları da eserine katmıştır.</p>
<p>Hafız Zehebî der ki: ‘Dünyada bundan daha büyük bir kitap yazılmadı. Bunu kitabın 400’üncü cildinden sonra­ki bir cildini gören kimse bana haber verdi.’ İbn Receb diyor ki: Âlimlerden bazıları bunun 800 cilt olduğunu söylemişlerdir. ” (<em>Zeylu Tabakâtil Hanabile,</em> I, 142-62; ibnu’l-Cevzi, <em>Muntazam,</em> IX/92. 212- 15.)Allah rahmet etsin, işte o, <em>Funûn</em> adlı eserinin matbu olan kısmının giriş bölümünde şöyle diyen insandır: “İmdi, vaktin kendisiyle harcandığı, nefsin meşgul edil­diği ve kudreti yüce olan rabbe yaklaştırarak en güzel şey ilim talep etmektir. Bu, insanı cehalet zulmetinden dinin nuruna çıkarır. Benim nefsimin meşgul olduğu ve vaktimi kendisiyle geçirdiğim şey işte budur, ilimdir.</p>
<p>Âlimlerin sözlerinden, kitapların içlerinden ve ulemanın meclislerinden, faziletlilerin toplantılarından ortaya saçı­lan anlık güzel düşünceleri kapmak suretiyle elde edip istifade ettiğim bilgileri yazmaya devam ediyorum. Bunu yaparken, arzum, ilmin bir parçasının bana bulaşmasıdır. Çünkü böyle yapa yapa cehaletten uzaklaşıyorum. Belki de böyle devam ede ede benden öncekilerin ulaştığı bazı seviyelere ben de ulaşabileceğim.</p>
<p>İlim, kendisiyle iştigal eden insana hemen faydalar sağ­lamasa bile; vaktin kendisiyle ölüp gittiği boş şeylerden alakayı kesip atması bile yeterlidir. Allah Teala’dan bizleri sırat-ı müstakimden ayırmamasını dilerim. O bana yeter.</p>
<p>O ne güzel vekildir.”</p>
<p>İbnu’l-Cevzi diyor ki: İmam Ebû’l-Vefâ ibn Akîl’e ölüm yaklaşıp vefat alametleri baş gösterince, kadınlar ağlaşma­ya başladılar. Bunun üzerine onlara şöyle dedi: &#8216;Elli yıl Al­lah adına fetva verip imzaladım. Bırakın beni de O’na kavuşacağım için sevineyim.”’</p>
<p>Bu büyük imam dünyadan ayrılırken, kitapları ve giydi­ği elbiselerinin dışında bir şey bırakmadı. Bıraktığı elbise­ler sadece kefenine yetip borcunu ödeyecek kadardı. İlme olan hayırlı hizmetlerinden dolayı Allah ona rahmet etsin ve en güzel şekilde mükâfatlandırsın.</p>
<p><strong>Muhterem okuyucu!</strong></p>
<p>Görüldüğü gibi aklı çalıştırmak, vakti değerlendirmek, nefsi hayır ve ilme alıştırmak nasıl neticeler verdiriyor? Bu vesileyle elde edilen neticeler akılla kabul edilemeyecek kadar büyük rakamlara ulaşıyor. Oysa akü kabul etmese bık hakikat böyledir. Evet bu azim, 800 cilt kitabı ortaya çıkartıyor. Hem de dünyadaki en büyük kitap! insanlar­dan sadece bir fert, evet sadece Ebû’l-Vefâ ibn Akîl kendi başına bu kadarlık bir kitabı telif etmiş. Hem de bunla­rın yamada sayısı yirmiye ulaşan başka çalışmaları da var. Bunların bir kısmı ise onar ciltten meydana gelmektedir.</p>
<p>698/1299 yılında vefat eden İmam Bahâuddin ıbnun- Nehhâs el-Halebi en-Nahvî (Muhammed ibn İbrahim) ne kadar güzel, ne kadar doğru söylemiştir. (Allah ona rah­met etsin). Aşağıda zikredeceğimiz şiiriyle, sürekli olarak az şeyi başka az bir şey üzerine eklemek suretiyle son de­rece büyük bir yekûnun meydana geleceğini beyan et­mektedir. Ebû’l-Vefâ ibn Akil de görüldüğü gibi, durum aynıyla budur. Çünkü onun eserleri 800 cilttir.</p>
<p>Evet, Suyûtînin <em>Buğyetu’l-Vuât</em> adlı eserinde Bahâuddin ibnu’n-Nehhâs el-Halebi’nin terceme-i hâli verilirken şu şiiri de zikredilir:</p>
<p><em>İlim, oradan buradan toplanan,</em></p>
<p><em>Bir şey üstüne bir şey koymaktır.</em></p>
<p><em>Böyle devam eden bir insan,</em></p>
<p><em>Bir gün hikmete ulaşacaktır.</em></p>
<p><em>Çünkü sel kocamandır, lâkin Damlalardan oluşmaktadır.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Bin Fasikül Kitap Yazdı</strong></em></p>
<p><em>Tezkire tu’l-Huffâz da</em>, 541/1146 yılında dünyaya teşrif edip 600/1203 yılında vefat eden Hafız Abdulğanî Makdisînin (Allah kendisine rahmet etsin), terceme-i hâlinde şöyle geçer;</p>
<p>“İmam, Muhaddisu-l İslam, Takiyyuddin  Ebu Muhammed Abdulğani ibn Abdulvâhid el-Makdisi el Cemmâilî sümme’d Dımaşki es-Sâlihi el-Hanbelî. Pek çok eserin sahibi Ebü Tâhir Silefi’den 1000 cüz yazmıştır. Sa­yılamayacak kadar eser telif etmiştir. Vefat edene kadar sürekli istinsah etmekle, eser yazmakla, hadis rivayet et­mekle ve Allaha ibadet etmekle meşgul oldu.</p>
<p>(Öğrencisi) Ziyâ Makdisî şöyle demiştir: Zamanının hiç­bir dilimini zayi etmiyordu. Sabah namazını kıldıktan sonra, bazen Kur an-ı Kerim’in kıraat vecihlerini öğretiyor, bazen de hadis yazdırıyordu. Daha sonra kalkıp abdest alıyor ve öğlen öncesine kadar Fatiha ve Muavvizeteyn’i (Felak,Nâs surelerini) okumak suretiyle 300 rekât kılı­yordu Ardından biraz uyuyor ve öğleni kılıyordu. Peşin­den de akşama kadar hadis rivayeti ve eser yazmakla meş­gul oluyordu. Akşamleyin de oruçlu ise iftar ediyordu. Yatsıyı kıldıktan sonra gece yansına kadar veya biraz da­ha fazla uyuyordu.</p>
<p>Sonra abdest alıyor ve namaz kılıyordu. Ardından bir da­ha abdest alıyor ve sabah namazına yakın vakte kadar na­maz kılıyordu. Bazen yedi ve daha fazla abdest aldığı olur­du. (Böyle çok abdest alması hususunda) şöyle diyordu: &#8216;Azalarını ıslak olunca namaz benim için daha lezzetli olu­yor.Bu ibadetten sonra, sabah namazından önce biraz kes­tiriyordu. Onun âdeti bu şekilde idi.” Geriye kırktan fazla kitap bırakmıştır. Bu eserlerde çok kıymetli bilgiler vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Tefsirini Geceleri Yazdı</strong></em></p>
<p><em>1217/1802</em> yılında doğup 1270/1854 yılında vefat eden, Bağdat müftüsü, mûfessirlerin sonuncusu, imam, müfes-sir Alûsî (Ebû’s-Senâ Şihâbuddîn Mahmûd ibn Abdullâh el-Alûsî) el-Bağddı de şöyle der;Her an ilminin artmasına çok hırslı idi.Faydalı bilgiler elde etmekten,şiirleri toplayıp ezberlemekten geri durmazdı.</p>
<p>Gündüzleri fetva vermek ve ders talim etmekle geçerdi. Ge­cenin başlangıç diliminde kendisinden istifade etmek isteyen bir kimse veya bir dostu ile olurdu. Gecenin sonlarına doğru tefsirinden birkaç sayfa yazardı. Gecenin sabahında yazmış olduğu bu sayfaları evinde görevlendirdiği kâtiplere verirdi. Onlar ise bunların yazım işini ancak 10 saatte bitirirlerdi. Günde 24 ders verirdi. Tefsir ve fetva ile meşgul olduğu günlerde de büyük kitaplardan günde 13 ders yapardı. Devamlı telif ile meşgul olurdu. Hatta vefat ettiği hastalı­ğında da böyleydi.</p>
<p>Tefsiri, âlimlere göre diğer tefsirler arasında son derece güzel ve eşsizdir. Sadece bu tefsir onun imametini, fazile­tini ve ilmini ifade etmek için yeterlidir. O, tefsirini gece telif etmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Eskilerin Koca Koca Kitapları</strong></em><strong>, </strong><em><strong>Zamanı Hiç İsraf Etmediklerini Gösterir</strong></em></p>
<p>Burada hocamız allame Muhammed Zâhid Kevserinin (Al­lah Teala kendisine rahmet etsin) bir açıklamasını sizlere nakledeyim. Bu yazısında o, diğer ilimler dışında özellikle tefsir alanında yazılmış büyük tefsir kitaplarına değinmiş­tir Bu eserlerin büyüklüğü yazarlarının ilme ve zamanı değerlendirmeye önem verdiklerini göstermektedir. On­lar bu hacimli eserleriyle büyük insanlar olduklarını is­pat etmişlerdir. İnsan, bu kitapların kendilerini görmek bir tarafa, onlarla ilgili malumatı duymakla bile dehşete düşmektedir. Gerçekten Allah Teala’nın kullan içinde ni­ce enteresan kimseler vardır.</p>
<p>Hocamız Kevser&#8217;i <em>Makâlâtul</em>-Kevseri adlı eserinde Kur’ an-ı Kerim’e yapılan bazı hizmetlerden bahsederken şöyle der:</p>
<p>İlim ehlinin Kuranın yüce manalarım parlatmak için telif etmiş oldukları eserler neredeyse sayılamayacak ka­dardır Bunların hepsi de tefsirlerinde rivayet ve dirayet tarzında farklı metotlar takip etmişlerdir. Ayrıca çeşit­li Kur an ilimlerini ön planda tutmalarına, kendi zevk ve meşreplerine göre Kur&#8217;an-ı Mecıdin bir yönüne özellikle ağırlık vermek suretiyle de Kur’anı tefsir etmişlerdir.</p>
<p>Bu sadette ümmetin âlimlerinin bazı eserlerini zikretme­me sanırım okuyucu kardeşlerim müsamaha gösterecek­tir Bu eserler sahiplerinin onları yazarken ne kadar gayret gösterdiklerini sunması açısından güzel örneklerdir. Me­sela İmam Ebûl-Hasan el-Eş’arinin <em>Muhtezan</em> adlı tefsiri. Makrizı’nin <em>Hıtaf</em>ta zikrettiğine göre 70 cilt imiş. Keza Kâdî Abducebbâr Hemedâni’nin Muhit tefsiri 100 fasikül imiş.</p>
<p>Ebû Yûsuf Abdusselâm Kazvînînin <em>Hadâiku Zâtu Beh-ce</em> adlı tefsiri için söylenen en küçük rakam 300 cilt oldu­ğudur. Müellifi bunu vakfetmiş ve Bağdat’taki İmam Ebû Hanîfe Mescidine koymuştu. Daha sonra malum Moğol istilasıyla beraber, diğer pek çok eser gibi bu kıymetli eser de kaybolup gitti. Yalnız ben Hind ediplerinden birisin­den, bir kütüphanenin katalogunda bunun bir parçasının mevcut olduğunu gördüğünü duydum.</p>
<p>Hafız İbn Şâhinin de hadisler ışığında yazdığı 1000 cüz lük tefsiri varmış. Kadı Ebû Bekr İbnu’l-Arabî’nin tefsiri <em>Envâru&#8217;l-Fecr</em> de 160000 sayfa civarındaymış. Bu eserin bi­zim memleketimizde (İstanbul ve Türkiye kütüphanelerin­de) mevcut olduğu bilinmektedir. Ancak ben uzun arama­larıma rağmen bu esere muttali olamadım. Ebû Hayyân’ın hocalarından Ibnu’n-Nakib el-Makdisinin tefsiri de 100 cilde yakınmış. Bu eserin bazı ciltleri İstanbul kütüphane­lerinde bulunmaktadır. Bu tefsirlerden bazılarının bir kısım ciltleri bildiğim kadarıyla bazı kütüphanelerde mevcuttur.</p>
<p>Bugün elimizde bulunan tam ve en büyük tefsir (bildiği­miz kadarıyla) <em>Tefsir-i Alât</em> de denilen <em>Fethul-Mennân</em> tefsiridir.Eser, allame Kutbuddin eş*Şirâzi’ye aittir. 40 <sub>C</sub>ilttir. Birinci cildi Dâru’l-Kütübi’l-Mısriyye’de mevcuttur.Bu cilde bakıldığında eserinde takip ettiği metot ortaya çıkmaktadır. Eserin diğer ciltleri de İstanbul’da iki kütüphanede, Muhammed Es’ad ve (Hekimoglu) Ali Paşa’da bulunmaktadır.</p>
<p><em>el</em> -Menhdu’s-Safi de zikredildiği gibi allame Muhammed Zâhid el-Buhâri’nin tefsiri 100 kadar ciltlik bir tefsirmiş. İslam ümmeti âlimlerinin bu geçenlerin dışında daha sa­yılamayacak kadar tefsirleri vardır. Hepsinin metotları farklıdır. Onların şükre değer bu hizmeti yanında; kitabı açıklayan, Kur’anda icmali geçen yerleri izah eden hadis­leri toplayarak yaptıkları çalışmaları da vardır.”</p>
<p>Allame, fakih, usul âlimi, araştırmacı Muhammed Haşan el-Hacvi el-Fâsî el-Mağribî (Allah Teala kendisine rahmet etsin) ilginç eseri <em>el-Fikru’s-Sâmî fi Târihi’l-Fıkhil-îslâmî</em><em> </em>adlı eserinde, çok eser yazan müelliflere temas etmiştir. Bunlar arasında İbn Cerîr’i, Îbnul-Cevzî’yi ve başkalarının zikretmiştir, İçlerinde benim zikrettiklerimin bir kısmı tekrar ediliyor olsa da -ki bunun zararı yok- onun yazı­sından bir parçayı aşağıya alıyorum. O şöyle demiştir:</p>
<p><em>el-Dibâcul-Muhezzeb&#8217;de</em> geçtiğine göre, Kâdî Ebû Bekr Muhammed ibn Tayyib el-Bâkıllânî her gece 20 rekât namaz kılardı. Hafızasından 70 sayfa yazmadan da uyumazdı.</p>
<p>İbn Ebid-Dunyâ geriye 1000 kitap bıraktı. İbn Asâkir de Tarih’ini 80 ciltte telif etti. Suyûtî şöyle demiştir: ‘En çok eser yazan İbn Şâhîndir. 330 eser yazmıştır. Bunlar­dan birisi olan <em>Tefsir</em> 1000 cüzdür, <em>Musned</em> 1500 cüzdür. Keza Suyûtî şunu da söyler: ‘Bu tıpkı tayy-ı mekân gibi tayy-ı zamân işidir, İsra ve Kadir gecesinden miras kalan bir berekettir.’ Bunu (Muhammed ibn Abdurrahmân ibn Zekeriyyâ el-Fâsî) <em>el-Minâhu’l-Bâdiye’de</em> nakletmiştik.</p>
<p>İmam Ebû Muhammed Alt ibn Hazm geriye 400 cilt eser bırakmıştır. Bunlar takriben 160000 sayfa tutmaktadır. İmam Ebû Muhammed Abdurrahmân ibn Ebî Hâtim er- Râzî de geriye pek çok eser bırakmıştır. Bunlar fıkıh, ha­dis, tarih dallarındadır. Eserlerinden birisi olan M<em>usned</em><em> </em>1000 cüzdür. Bunu da (Subkî) <em>Tabakâtu ’ş-Şâfi</em> ’iyye’sinde zikretmiştir.</p>
<p><em>Mustedrek alâs-Sahîhaynın</em> sahibi, Ibnu’l-Beyyı diye ta­nınan Ebû Abdullah el-Hâkim de 1500 cüze varan eser bı­rakmıştır. <em>Tahricu’s-Sahîhayn,ilel,Emâlî</em>, <em>Fevâidu’ş-Şuyûh</em>, <em>Târihu Neysâbûr</em> ve diğerleri eserlerinden bazılarıdır.</p>
<p>İmam Ebû’l-Hasan el-Eş’arinin kitapları da büyük kü­çük cinsinden 50&#8217;ye ulaşmıştır. Bunların çoğu batıl fır­kalara reddiye konularındadır. Bu ise en zor eser yazılan mevzulardandır. Bu tip eserleri yazmak çok zaman ister.</p>
<p>Takiyyuddin ibn Teymiyye de 300 eser yazmıştır. Bu eserler çeşitli ilim dallarına aittir. Bunlar 50 kadar cilt içinde toplanmıştır. Öğrencisi İbn Kayyım el-Cevziyye büyük-küçük eser cinsinden 50 cilt eser telif etmiştir. İmam Beyhaki de 1000 cüz eser telif etmiştir. Bunlar ben­zeri nadir bulunan cinsten kıymetli eserlerdir. Faydaları çoktur, Beyhaki 30 yıl oruç tutmuş bir insandır.</p>
<p>Meşhur Muhammed ibn Sahnûn el-İfrikî de fıkıh, siver tarih ve diğer ilim dallarını havi büyük eserini 100 cûz olarak bizlere miras olarak bırakmıştır. <em>Âhkâmul-Kur’ân</em><em> </em>ve diğer kitapları da böyledir.</p>
<p>Fas&#8217;ta metfun, İmam Ebû Bekr ıbnu’l-Arabî el-Meâferî de büyük tefsirini 80 cüz olarak yazmıştır. Onun başka eserleri de vardır. Tirmizi, Muvatta’ şerhleri ile büyük ve küçük <em>Ahkâmul Kur’ân</em> kitapları gibi. Keza <em>el-Kavâsım</em><em> </em>vel-Avâsım, <em>el-Mahsûlfî’l-Usûl</em> gibi. Bunlar en üst seviyede eserlerdir. Bu, az rastlanan bir durumdur.</p>
<p>İmam Ebû Ca fer Tahâvî de pek çok eser yazmıştır. Bir tek mesele için bile eser yazmıştır. O da şudur: Hazre-ti Peygamberin haccı, kıran mı, ifrad mı yoksa temet­tü muydu? Bu eserini iki sayfa olarak yazmıştır. İslam âleminde buna benzer nice çalışmalar vardır.</p>
<p>Ebû Ubeyde’nin (Ma&#8217;mer ibn Musennâ) çeşitli ilim dal­larındaki eserleri 200’e ulaşmıştır. İbn Sureyc’in eserleri de 400’e ulaşmıştır. Kadı Fâdıl’ınkiler de 100’e ulaşmış­tır. Endülüslü âlim Abdulmelik ibn Habıb’in eserleri de 1000’e varmıştır. Bunu da <em>Nefhu’t-Tîb&#8217;de</em> Lisânuddin Hatîb zikretmiştir.</p>
<p>Eserleri ciltler dolusu tutmaktaydı. Mesela Sibi ibnu’l- Cevzî’nin tarihle ilgili <em>Mirâtuz-Zemân</em> 40 cilt idi. Hatib’in <em>Târihu Bağdâdi</em> de 15 cilttir. <em>Eğânî</em> de 20 cilttir. İbnu’l- Esîr’in <em>Kâmili</em> 12 cilttir. Ebû Hanife ed-Dîneverinin <em>Şerhu’n-Nebât&#8217;</em>ı 60 cilde ulaşmaktadır. Arap âleminin filozofu Ya’kûb ibn İshâk el-Kindî’nin felsefe, tıp, matematik ve di­ğer pek çok ilimlere dair eserleri de 231’e varmaktadır.</p>
<p>Zikri geçen zevatın eserlerinin ciltleri 20 sayfadan 200 sayfaya kadar değişmektedir. Bunların yazı malzemesinin zor bulunduğu zamanlarda yazıldığı düşünülürse durum daha iyi değerlendirilip anlaşılır.</p>
<p>Sonrakilere gelince; yazma malzemesi ve imkânlar art­masına rağmen, önceki âlimler kadar eserleri yoktur.Mesela Fe&#8217;thul-Bari ve <em>İsabe</em> ve diğer eserlerin sahibi İbn Hacer, Zehebî, eserleri 400’den fazla olan Suyûtî gibi.Bunların eserlerinin çoğu iki veya dört sayfaya varıncaya kadar küçüktür.Suyûtî den daha da çok eser veren, Ebû’l-Feyd Muhib-buddin Muhammed Murtazâ el-Hûseynî el-Vâsıtî ez-Zebî-di el-Hanefi Nezîlu Mısr da böyledir.Ancak <em>Şerhul Kâ</em>mûs, Ş<em>erhul-ihyâ</em> adlı eserleri çalışmalarının azametine delildir.Bu iki eserin faydası çok geniş olmuş ve İslam âlemi bunlara ziyadesiyle rağbet göstermiş, üzerlerinde çalışarak yararlanmışlardır.’’</p>
<p>Ben de yazımı vakitlere dikkat eden, anları bile değer­lendiren, zamandan en güzel meyveleri elde etmesini bi­len âlimlerden birisi olan Ebû’l-Kâsım ibn Asâkir ed- Dımaşki’nin terceme-i hâlini kısaca vererek bitirmek istiyorum. Onun hayat hikâyesinde insandaki arzu ve is­tekleri harekete geçiren, uyuyanı uyandıran taraflar var­dır. Simdi sizlere onu anlatacağım.</p>
<p><strong>O</strong><strong> </strong><em><strong>Kadar Çok Eser Yazmıştır ki Hepsi Basılamıyor</strong></em></p>
<p>Hafız Ebul-Kâsım ibn Asâkir ed-Dımaşkî (Ali ibn Ha­şan) 499/1105 yılında Şam&#8217;da doğdu ve 571/1175 yılında Hakkın rahmetine kavuştu. Allah Teala kendisine rahmet Yaşamında anları bile değerlendiren bir insandı. İslam kütüphanelerine o kadar çok eser ikram etti ki bugün ilmi kurumlar (akademiler) bile bunları basmaktan âciz kalmaktadır. Oysa o, bunları tek başına yazmıştı. Evet<sub>,</sub>bunları bizzat kendi eli ve kalemi ile telif etti, inceleyerek yazdı.İlk önce bunların asıl malzemelerini topladı, daha sonra bunları özetledi, düzenleyip tertip etti. Bunun ardından, çok sağlam hafızası, geniş bilgisi, eser yazmaya ve fazlaca eser telif etmeye karşı son derece gayret ve yeteneği olduğunu gösteren, yaşayan ve konuşan birer delil olan kitaplarını insanlara sundu.</p>
<p>Burada sizlere onun bayat hikâyesinin bir yönünü sunacağım. Anlatırken ilim için ne kadar çok yolculuk ettiğine, eserlerinin oldukça fazla olduğuna, vakitleri ve zamanını değerlendirme hususunda son derece gayretli olduğuna temas etmekle yetineceğim.</p>
<p>Tarihçi Kâdî ibn Hallikân <em>Vefeyâtu’l-A&#8217;yân</em> adlı eserinde bu zatın terceme-i hâlini verirken şöyle der:</p>
<p>“Zamanın Şam bölgesi muhaddisi, Şafii fıkhının önde gelen âlimlerinden idi. Daha ziyade hadis ilmiyle meşgul oldu ve bu yönüyle meşhur oldu. Hadis toplamak için son derece gayret gösterdi. Bu sebeple onun topladığı hadis kadar hadis toplamak başkasına nasip olmadı. Hadis toplamak için çok seyahatler edip, beldeler dolaştı, yollar katetti. Pek çok hadis hocası ile görüştü. Hafız Ebû Sa’d Âbdulkerîm ibnu’s Sem’ânî ile bu yolculuklarda arkadaşlık etti.</p>
<p>Hadis hafızı idi. Dinine son derece bağlıydı. Hadislerin metinlerini senedleriyle toplardı. Bağdat’ta (hadis hocalarından) hadis dinledi. Sonra Şam’a yöneldi. Ardından-Horasan’a gitti. Neysabur, Herat, Esbehan ve Cibal’e de gitti. Çok faydalı eserler hazırladı. Senedleriyle beraber  hadis kitapları yazdı. Hadisler hususunda çok güzel değerlendirme yapan birisiydi. Hadisleri toplamaktan ve eser yazmaktan son derece haz alıyordu. <em>Târihu Dımaşki  </em>yazdı. Bu 80 ciltlik bir eser olup çok kıymetli bilgilere ha­vidir. (Hatîb-i Bağdadinin) <em>Târîhu Bağdâd’ının</em> usulünce hazırlanmıştır.</p>
<p>Mısır’ın hafızı, hocamız hafız allame Zekiyyuddin Ebû Muhammed Abdulazîm el-Munziri, bu tarih kitabının bahsi geçince, bir cildini bizlere çıkarıp getirdi. Eser ve ne kadar büyük bir çalışma olduğu hususundaki konuşma uzadı da uzadı. Sonra da şöyle dedi: ‘Kanaatimce bu zat tarih kitabını buluğa erdiği günden itibaren yazmaya az­metti ve kitapla ilgili malzemeleri bu tarihten itibaren top­lamaya başladı. Ancak yine de bir insanın, ders veya hadis rivayetiyle meşgul olurken, bir taraftan da şöhrete ulaş­mışken (bu şöhret sebebiyle insanlar kendisine sürekli gi­dip gelirlerken, meselelerini arz ederlerken) böyle bir ese­ri telif etmesi bir ömre kısa gelir.’Gerçekten de doğruyu söylemiştir. Hayatını inceleyen kimse bu sözünün ne kadar doğru olduğunu anlar. Bir insanın fırsat bulup da bu hacimdeki bir eseri bu süre­de yazması mümkün müdür? Ortaya çıkan bu eser (tarih kitabı) seçtiği bilgilerdir. Esas topladığı malzemeler nere­deyse özetlenemeyecek kadar çok ve müsveddeler şeklin-de idi. Bunlardan sahih olarak seçtiklerini bir araya getirdi (ve elimizdeki eser oluştu). Bunun dışında başka güzel eserleri, faydalı cüzleri de vardır.”</p>
<p>Hafız Kasım ibn Asakirin eserleri 50’den fazladır. Bunlardan bir tanesi olan <em>Târihu (Medîneti) Dımaşk,</em> daha önce bahsedildiği gibi 80 cilttir.</p>
<p>Hafız Zehebî <em>Tezkiretu ’l-Huffâz&#8217;da</em> İbn Asâkir’in terceme-i hâlini verirken şöyle der:</p>
<p>&#8220;&#8216;İmam, büyük (hadis) hafız(ı), Şam bölgesinin muhaddısi, ümmetin övünç kaynağı Ebû’l-Kâsım ibn Asâkir. Pek çok eserin ve <em>Tarihu Kebîrin</em> sahibi. 499/1105 yılı­nın başlarında doğdu. 505/1111 yılında babasının ve kar­deşi Ziyâuddîn Hibetullâh’ın ilgilenmesi ile hadis dinle­meye başladı. Şam’da şu hocalardan hadis dinledi&#8230; 20 yaşında iken yolculuğa başladı. Bağdat’ta hocalardan ha­dis dinledi. Mekke&#8217;de, Kûfe’de, Neysabur’da, Esbehanda, Merv’de ve Beratta da pek çok hocadan hadis dinledi. 40 beldeden, kırk hocadan birer taneden kırk hadislik) <em>el-Erbeûnu’l-Buldânıyyeyi</em> hazırladı. Hocalarının sayısı 1300’dür. 80 küsur tanesi de kadındır.</p>
<p>Kendisinden pek çok insan hadis rivayet etmiştir. Bun­lardan birisi de yolculuklarda arkadaş olan Ebû Sa’d es- Sem’âni’dır. (Zehebi daha sonra eserlerini sayar. Bunlar 50 ve yakındır). Çeşitli ilim dallarına dair bilgilerini yaz­dırmak için 480 meclis (oturum) tertip etti. (Her yazdır­ma meclisi bir eser telif etme mesabesindedir).</p>
<p>Oğlu muhaddis Bahâuddîn Kâsım şöyle demiştir: ‘Allah rahmet etsin, babam cemaate ve Kur’an okumaya devam eden bir insandı.. Her cuma bir hatim bitirirdi. Ramazan­da ise her günde hatim bitirirdi. (Şam Camii’nin) doğu minaresinde itıkâfa girerdi. Çok nafile ibadet eden, zikir ehli insandı. (Şaban ayının) ortasındaki geceyi ve bayram gecelerini ihya eder, ibadet ve zikir ile geçirirdi. Giden her vakit hususunda kendi nefsini muhasebeye çe­kerdi.40 yıl, yani hocaları kendisine rivayet ve hadis nakli için icazet verdiği andan itibaren sadece hadisleri bir araya getirmekle ya da rivayet etmekle meşgul oldu. Gezer­ken ve yalnızken bile bu hâl üzere idi.</p>
<p>Hafız Ebûl-Alâ Hemedânî de şöyle der: ‘Ebû’l-Kâsım îbn Asâkır’e, ateş gibi yanan ve son derece iyi kavrayan zekâsından dolayı “Ateş Meşalesi” denmekteydi.’ Ebû’l- Mevâhib ıbn Sasrâ da der ki: ‘Ona, ‘Efendimiz kendileri gibi bir kimse gördüler mi?’ diye sordum. Bana şöyle ce­vap verdiler:</p>
<p>&#8211; Böyle söyleme. Çünkü Allah Teala Kur’an’ında şöyle ferman ediyor: ‘Kendi nefislerinizi temize çıkarmayın.’ Böyle deyince ben de dedim ki: ‘Fakat Allah Teala şöy­le de buyurmuştur: ‘Amma rabbinin nimetini söyleyip anlat.&#8217; Bu sefer şöyle cevap verdi: ‘Bir kişi benim gibi bir kimseyi gözlerinin görmediğini söylerse doğru söylemiş olur.’</p>
<p>Ebû’l-Mevâhib daha sonra şöyle der: ‘Ben de derim ki: Onun gibisini görmedim. Onda toplanan şu güzelliklerin bir başkasında toplandığını da görmedim: 40 yıl boyun­ca hep aynı yol üzere devam ederdi. Bir özür olmadık­ça sürekli birinci safta yerini alırdı. Ramazan ayında ve Zilhicce’nin 10 gününde itikâfa girerdi. Kendisinde mal ve binalar edinme yönünde bir arzu ve istek yoktu. Bu dü­şünceyi nefsinden atmıştı. İmamet ve hitabet gibi makam­lardan yüz çevirmişti. Teklif edilince de kabul etmemişti. Kendini emr-i bil-ma’rûf ve nehy-i ani’l-munkere vermişti. Kınayanın kınaması onu Allah yolundan alıkoymazdı</p>
<p><strong>3</strong>&#8211; imam Tacuddin Subkî de <em>Tabakatuş Şafiyyetul Kubra</em> adlı eserinde Ibni Asâkir’in terceme-i hâlini verirken şöyle der;</p>
<p>Büyük imam, ümmetin hafızı Ebû&#8217;l-Kâsım ibn Asâkir.Dedelerinden ismi Asâkir olan birini bilmiyoruz fakat bununla meşhur olmuştur Kendileri Allah Resulünün sünnetinin yardımcısı ve hızmetçisiydi. Muasırı olan hadisçilerin  imamı, seçkin hadis hafızlarının sonuncusu, hadis talep eden öğrencilerin konaklayıp uğradığı kişi idi.</p>
<p>Kendisini çeşitli ilim dallarına verdi. İlim ve amel dışında bir şeyi arkadaş edinmiyordu. Nihai gayesi hep bu iki-siydi. Öyle kuvvetli bir hafızası ve zabtı vardı ki en küçük bir şeyi bile kaçırmıyordu. Elde ettiği bilgileri öyle sağlamlaştırırdı ki bu özellikleri onu kendisinden öncekilerin üzerine çıkarmasa bile aynı seviyeye taşımıştı. O kadar geniş ilmi vardı ki bununla zenginleşmiş ve tüm insanları kendisine muhtaç bırakmıştı.</p>
<p>Pek çok insandan hadis dinledi. Hocalarının sayısı 1300’dür. 80 küsur kadından da hadis dinlemiştir. Irak’a, Mekke’ye, Medine’ye hadis talebi için yolculuklarda bulundu. Acem beldelerine de gitti ve Esbehan, Neysabur,Merv, Tebriz, Miyhene, Beyhak, Husrevcird, Bistam, Damegan, Rey, Zencan, Hemedan, Esedabad, Cey, Herat, Bven, Beğ, Buşenc, Serahs, Nukan, Simnan, Ebher, Merend, Huvçy, Cerbazekân, Muşkân, Ruvzaver, Hulvan, Erciş gibi şehirlerde hadis dinledi.</p>
<p>Ayrıca Enbar, Rafika (Silvan), Rahabe, Mardin, Maksin ve diğer pek çok beldede ve farklı yörelerde hadis dinledi.Bineğini hep uzak sahralarda yürütür, evinden sürekli ayrı kalırdı. Devamlı yalnız yaşardı. Kendisine dost olarak takvayı edinmişti. Öyle bir azme sahip idi ki hedeflediği bilgilere ulaşmayı büyük bir derece olarak kabul ediyordu.</p>
<p>&#8216; Hocası Hatîb Ebul-Fadi et-Tûsî onunla ilgili olarak şöyle demiştir: Bugün onun dışında bu lakabı hak eden birbaşka kimse bilmiyoruz,’ Bu sözüyle, (yüz bin hadisi her yönüyle bilen, hadis ilminde iyice derinleşmiş manasına gelen) hafız’ lakabını kastetmekteydi. İbnu’n-Neccâr da şöyle demektedir: ‘Zamanındaki muhaddislerinin ima­mıydı. Hıfz ve ezberlediğini sağlamlaştırmada, hadis ilim­lerini kamilen bilmede, güvenilirlikte, seçkinlikte, güzel­ce tertipli eser hazırlamada üstatlık ona aitti. Bu iş onunla son buldu.’</p>
<p>İbnu&#8217;n-Neccâr şunu da der: Hocamız Abdulvahhâb ibn Emin’in şöyle dediğini işittim: ‘Bir gün Hafız Ebû’l-Kasım ibn Asâkir ve Ebû Sa’d ibn es-Sem’ânî ile beraberdim. Ha­dis almak ve hadis ravilerine uğrayıp onlardan hadis işit­mek için gidiyorduk. Yolda böyle birisiyle karşılaştık. Ibnus-Sem’ânî, bir hadis cüzünü okuması için o zattan durmasını rica etti. O da çantasında işitmiş olduğu hadis­lerin bulunduğu cüzü aramaya başladı fakat bir türlü bu­lamadı. Bulamayınca da cam sıkıldı. Bunun üzerine İbn Asâkir, es-Semaniye sordu: ‘İşitmiş olduğu o cüz hangi cüzdür?’ O da İbn Ebî Dâvûd’un <em>el-Ba’s ve’n-Nuşûr</em> cüzü­dür. Bu zat o cüzü Ebû Nasr Zeynebî’den dinlemiş.’ dedi. Bunun üzerine İbn Asâkir, ‘Üzülme!’ dedi. Daha sonra o cüzün tamamım veya bir kısmım hıfzından es-Sem’ânî’ye okudu.</p>
<p>İbnu’n-Neccâr der ki: ‘Tamamını veya bir kısmım’ şek­lindeki şüphe hocamız Abdulvahhâb’dan kaynaklanmak­tadır..</p>
<p>Onunla ilgili olarak, Üstat Muhyiddîn en-Nevevî bizzat kendisinin yazdığı yazısında şöyle demiştir: ‘Şam bölgesi­nin hafızıdır. Hatta tüm dünyanın hafızıdır. Mutlak olarak imam, sika (güvenilir) ve sebt (sağlam) bir zattır.’</p>
<p>Oğlu Hafız Ebû Muhammed Kasım naklediyor: ‘Babam pek çok kitabı(n okunuşunu, kıraatini) dinlemişti. Ancak bunlardan bir kısmını yol arkadaşı Hafiz Ebû Ali ibn el-Vezir istinsah ettiğinden dolayı kendisi istinsah etmemişti. Çünkü Ibnu-l-Vezirin istinsah ettiklerini baham istinsah etmiyor, ba­bamın istinsah ettiklerini de İbnu’l-Vezir istinsah etmıyordu, Bir gece ay ışığında camide bir arkadaşıyla konuşurlarken şöyle dediğini duydum: ‘Hadis peşinde o kadar gezdim ama sanki hiç gezmemiş gibiyim, bir sürü eserlere ulaştım ama şimdi hiç ulaşmamış gibiyim. Çünkü yol arkadaşım İbnu&#8217;l- Vezir’ın benim de kıraatlerini dinlediğim <em>Sahibul-Buhâri,</em><em> </em>Müslim, Bey bakînin kitapları ve diğer âli (birinci elden, az ravili) senedli cüzlerle buraya geleceğini hesap ediyor­dum ancak Merv e yerleşip orada ikamete başladı. Yûsuf ibn Fârevâ el-Ceyyâni ve Ebû’l-Hasan el-Murâdînin de bu­raya gelmesini ümit ediyordum. Fakat Ebû’l-Hasan bana diyor ki: ‘Belki Şam’a gelirim, oradan da ülkem Endülüs’e dönerim.’ Velhasıl bunlardan hiçbirinin Şam’a geleceğine ümidim yok. Bu durumda büyük kitapları, mühim ve âlî (birinci elden, az ravili) cüzleri tekrardan elde etmek için üçüncü kez yolculuklara çıkmam gerekecek.’</p>
<p>Birkaç gün geçmeden arkadaşlarından birisi çıkageldi ve kapısını çaldı. ‘Ben Ebû’l-Hasan el-Murâdîyim. Geldim.’ dedi. Babam karşılamak için dışarı çıktı, sonra buyur edip evinde misafir etti. Ebû’l-Hasan rivayetleri dinlenilmiş ki­taplarla dolu dön sepetle gelmişti. Babam buna çok sevin­di. Kıraatlerini dinlemiş olduğu eserlere, yorulmaksızın kolayca ulaştığı için Allah Teala’ya şükretti. Çıktığı yolculukların semeresi olarak bunlar ona yetti. Hemen kitaplara yöneldi. Bir kısmını kendisi istinsah etti, bir kısmını da et­tirdi, Ve nihayet maksadına ulaştı. Eline aldığı bir cüz sanki dünyanın malını elde etmiş gibi sevindiriyordu onu. Allah Teala rahmet etsin. O’ndan razı olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Abdulfettah Ebu Gudde &#8211; Zamanın Kıymeti (Otto Yayınları)</p>
<p>Çeviri:Enbiya Yıldırım</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/">Abdulfettah Ebu Gudde – İslam Alimlerine Göre Zamanın Kıymeti Adlı Eserinden ‘Alıntılar’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/abdulfettah-ebu-gudde-islam-alimlerine-gore-zamanin-kiymeti-adli-eserinden-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>7-Mal ve Mülklerini,İlim Tahsili Uğruna Harcamaları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/7-mal-ve-mulkleriniilim-tahsili-ugruna-harcamalari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/7-mal-ve-mulkleriniilim-tahsili-ugruna-harcamalari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2015 22:02:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde - İlim Yolunda]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[Mal ve Mülklerini İlim Tahsili Uğruna Harcamaları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8207</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; …. ‘&#8221;Şam muhaddislerinden İsmail b. Ayyaş el Hımsi 106 sene­sinde dünyaya gelmiş ve 182 senesinde vefat etmiştir. Eski âlim­lerden Ameş ve birçok kişi kendisinden rivayette bulunmuştur. Halife el Mansur’un huzuruna çıkmış ve Mansur onu elbise dolaplarıyla sorumlu memur yapmıştır. Kendisi asil, cömert ve mütevazı bir insan ve ilmiyle âmil bir âlimdi. Ebul Yeman onun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/7-mal-ve-mulkleriniilim-tahsili-ugruna-harcamalari/">7-Mal ve Mülklerini,İlim Tahsili Uğruna Harcamaları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-42.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-8208" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-42.jpg" alt="7-Mal ve Mülklerini,İlim Tahsili Uğruna Harcamaları" width="331" height="331" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-42.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-42-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 331px) 100vw, 331px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>….</em> ‘&#8221;Şam muhaddislerinden İsmail b. Ayyaş el Hımsi 106 sene­sinde dünyaya gelmiş ve 182 senesinde vefat etmiştir. Eski âlim­lerden Ameş ve birçok kişi kendisinden rivayette bulunmuştur.</p>
<p>Halife el Mansur’un huzuruna çıkmış ve Mansur onu elbise dolaplarıyla sorumlu memur yapmıştır. Kendisi asil, cömert ve mütevazı bir insan ve ilmiyle âmil bir âlimdi.</p>
<p>Ebul Yeman onun hakkında şöyle der:</p>
<p>“İsmail komşumdu. Geceleri ibadetle ihya ederdi. Namaza durup bir müddet okuduktan sonra namazdan çıktığını, bir şey­lerle meşgul olup tekrar namaza döndüğünü fark ettim. Bunun sebebini kendisine sordum. Bana dedi ki:</p>
<p>«-Bir konudaki hadis aklıma geliyor. Namazı kesiyorum. O hadisi uygun olan baba koyuyorum sonra tekrar namaza devam ediyorum.»</p>
<p>Yahya b. Salih, İsmail bana şöyle demişti der:</p>
<p>“Babamdan bana dört bin dinar miras kaldı. Bunların hep­sini de ilim tahsili için harcadım.”  (78)</p>
<p>….</p>
<p>Ziyad b. Abdullah b. Et Tufeyl el Bekkai el Kufi hakkında, Şöyle denilmiştir:</p>
<p>&#8220;îbn-i İshakın “Meğazi&#8221; adlı eserini ondan daha iyi bilen yoktur. Çünkü iki kere dikte etmiştir.&#8221;</p>
<p>Yine şöyle denilir:</p>
<p>&#8220;Hiç kimsenin yanındaki “el Meğazi&#8221; Ziyad’ın yanındaki ka­dar sahih değildir. Çünkü Ziyad İbn-i İshak’la dolaşıp bu kitabı dinleyebilmek için evini satmıştır.” (79)</p>
<p>*********</p>
<p>Ebû Hanife’nin öğrencilerinden fakih, müçtehit Muhammet b. Hasen el Şeybani el Kufi’nin hal tercümesinde, kendi dilinden şöyle anlatılmıştır:</p>
<p>&#8220;Babam bana otuz bin dirhem bıraktı. Onbeş bin dirhemi­ni nahiv ve şiire, on beş bin dirhemini de hadis ve fikıh ilmine harcadım.&#8221; (80)</p>
<p>***********</p>
<p>Ebû Abdullah Abdurrahman b. Kasım hakkında ibnü Vaddah şöyle der:</p>
<p>“İbn-i Kasım yolculuklan için Malik’e bin miskal vermiştir.”</p>
<p>Kendisi de şöyle der:</p>
<p>“On iki sefer Hicaz’a yolculuk yaptım. Her defasında bin dinar harcadım&#8221;(81)</p>
<p>************</p>
<p>&#8221; Ali b. Asım el Vasıti’nin hayatı şöyle anlatılmaktadır-.</p>
<p>Irak’ın ravilerinden, hafiz imamlardandır. Künyesi Ebül Hasen’dir. (d. 105-v. 201) Mütedeyyin, dürüst ve hayırsever bir insan­dı. Çok takva sahibi bir insandı. Ahmet b. Hanbel, Muhammet b. Yahya ez Zühli ve Abd b. Humeyd gibi tanınmış âlimler ken­disinden rivayet etmişlerdir.</p>
<p>Kendisinden şöyle nakledilmiştir:</p>
<p>“Babam bana yüz bin dirhem verdi ve bana dedi ki:</p>
<p>«-Git. Yüz bin hadis ezberlemeden de yüzünü görmeyeyim.» Yahya b. Cafer şöyle der:</p>
<p>“Ali b. Asım’ın çevresinde otuz bini aşkın insan toplanırdı.(82)</p>
<p>**************</p>
<p>Hanefi fakihlerinden Hişam b. Ubeydullah er Razi (v. 221)nin tercüme-i hali kaynaklarda (83) şöyle geçmektedir:</p>
<p>İmam ebû Yusuf ve İmam Muhammet’ten fıkıh öğrendi. Ebû Hatim er Razi, Haşan b. Arefe ve bu tabakadan olan diğer âlimler ondan ilim öğrendiler. Kendisinin şöyle dediği nakledilir:</p>
<p>“Bin iki yüz üstatla karşılaştım. İlim yolunda yedi yüz bin I dirhem para harcadım.&#8221;</p>
<p>***************</p>
<p>Buharalı şeyh, İmam Muhammet b. Selam el Bikendi (d. 161- v. 225)’nin hal tercümesi de şöyledir.(84)</p>
<p>Cerh ve tadil ilmini bilen hafız imamlardandır. Buhara  muhaddisi ve çok yolculuk yapmış bir âlimdir. Buhâri, Darimi, Ubeydullah b. Vasıl ve Maveraü’n Nehir halkının birçoğu kendisinden rivayette bulunmuşlardır. O bilgi ve eser küpü birisiydi.</p>
<p>Şöyle anlatılır:</p>
<p>“Bir şeyhin meclisinde Muhammet b. Selam’ın kalemi kırıldı. Bir kaleme bir dinar veririm diye seslenince kendisine etrafından kalem yağdı.&#8221;</p>
<p>“İlim tahsili için kırk bin dirhem ve kitap yazmak için de kırk-bin dirhem harcadım.&#8221; demiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Halef b. Hişam el Esedi el Bezzar el Bağdadi&#8217;nin hayat hikâyeyesi de kısaca şöyledir:</p>
<p>150 senesinde doğmuş ve 229 senesinde vefat etmiştir. Kı­raat âlimi, muhaddis, fazıl ve abid bir âlimdi. İmam Müslim, Ebû Davut, İbrahim el Harbi ve bu tabakadakilerin hocasıdır. Ken­disi şöyle der:</p>
<p>“Nahivden bir meselede zorlandım. İyice öğreninceye ka­dar seksen bin dirhem harcadım.” (85)</p>
<p>**</p>
<p>Hâfiz imamlardan Haşim b. Ammar es Sülemi ed Dımeşkı’nin tercüme-i hali şöyle anlatılır: (86)</p>
<p>Künyesi ebul Velid’dir. Şam’ın kıraat imamı, hatibi ve mu­haddis âlimidir. Buhâri, Nesai, Ebû Davut ve akranlarının üstadıdır. 153’te doğmuş ve 245’te vefat etmiştir. Kendisinin şöyle dediği nakledilir:</p>
<p>“Babam evini yirmi dinara sattı ve benim hac yolculuğu için ihtiyaçlarımı karşıladı. Medine’ye vardığımda Malik b. Enes’in  meclisine vardım. Ona bir konu hakkında soru sormak istiyordum. Evine vardım. Kendisi padişahlar gibi vakurdu. Hizmetçileri ayakta bekliyor ve çevresindekiler ona soruyor o da bunları cevaplıyordu. Topluluk dağılınca bana:</p>
<p>-Soracağın şeyi sor.» dediler. Ben de:</p>
<p>«-Ey Eba Abdillah, şu şu konularda ne dersin?» dedim. Beni kastederek:</p>
<p>«-Çocuk edindik. Hizmetçi, kaldır şunu!» dedi. Hizmetçi beni çocuk kaldırır gibi kaldırdı. O sıralarda yeni yeni bıyıkları terleyen bir gençtim. Bana hoca sopasıyla on yedi değnek vur­du. Ben de ağlamaya başladım. Malik:</p>
<p>Ne ağlıyorsun acıttı mı?» diye sordu. Ben de;</p>
<p>-Babam evini satıp beni şeref kazanayım,senden ilim öğreneyim diye gönderdi.Senin şu yaptığına bak,sen beni dövüyorsun.-dedim.O da şöyle dedi:</p>
<p>-Hadi bakalım benden on yedi hadis yaz.-Sonra sorularımı sordum o da cevap verdi.’’</p>
<p><strong>Yine bu olayı kendisi şöyle anlatır;</strong></p>
<p>‘Malik b. Enes in yanına vardım ve:</p>
<p>«-Bana hadis rivayet et.» dedim. O:</p>
<p>«-Sen bildiklerini oku bakalım» dedi. Ben.</p>
<p>«-Yok yok, sen bana hadis rivayet et» dedim. O tekrar:</p>
<p>«-Oku!» deyince okumamakta ısrar ettim. Bunun üzerine:</p>
<p>«-Hizmetçi! Götür buna on beş sopa vur » diye seslendi. Hizmetçi beni götürüp on beş sopa vurdu. Sonra gelip:</p>
<p>«-Sopayı vurdum » diye haber verdi. Ben de:</p>
<p>«-Bana zulmettin. Suçsuz yere on beş değnek vurdun. Sana hakkımı helal etmiyorum» dedim. Malik:</p>
<p>«-Peki bunun kefareti nedir?» diye sordu. Dedim ki:</p>
<p>«-Bunun kefareti on beş hadis rivayet etmendir.» Bunun üzerine on beş hadis rivayet etti. Ardından:</p>
<p>«-Hadi git işine» dedi.</p>
<p>buyurmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>***********</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şeyhul İslam,imam,Nişabur’un hafızı olan Zühli’nin tercüme-i hali kaynaklarda (87) şöyle geçmektedir;</p>
<p>Kendisi, Zühl oğullarının azatlı kölesiydi.Horasan’da şeyhlik,sikalık, din savunuculuğu ve sünnete bağlılık kendisiyle son bulmuştur.</p>
<p><strong>Muhammet b. Sehl el Asker şöyle der:</strong></p>
<p>“Biz Ahmet b. Hanbel ‘in yanındaydık. Bu sırada ez Zühli geldi» Ahmet b. Hanbel hürmeten ayağa kalktı. Biz de bu duru­ma şaşırdık. Bunun üzerine:</p>
<p>«-Gidin ve Zühli&#8217;den hadis yazın.» dedi.</p>
<p>Ebû Bekir b. Ebû Dâvud da:</p>
<p>“O, hadiste mü’minlerin emiri idi” demiştir.(88)</p>
<p>Zühli’nin şöyle dediği rivayet edilir:</p>
<p>&#8220;Üç yolculuk yaptım. Bu yolculuklarda yüz elli bin dirhem harcadım. Buraya vardığımda Basra girişinde Yahya el Kattan’ın cenazesi ile karşılaştım. (Bu olay, 198 senesinde olmuştur.)</p>
<p>************</p>
<p><strong>Muhammet b. Sencer’in (v. 258) tercüme-i hali de şöyledir:</strong></p>
<p>Hafizların büyüklerindendir. Kendisi aslen Cürcan’lıdır. Müsned adlı bir kitabı vardır. İbn-i Ebi Hatem kendisi için sika (güvenilir) demiştir. İbn-i Sencer hayatını anlatırken şöyle di­yor:</p>
<p>“Ishak el Kevsec (İmam Ahmed&#8217;in arkadaşlarından v. 251) İle yolculuk yaptım. Yanımda dokuz bin dinar vardı. İshak, benim için hadis yazıyor ve her gittiği memlekette evleniyordu. Ben de onun mehrini ödüyordum. Sonra ibn-i Sencer, Mısır’ın Kataye köyüne yerleşti ve orada vefat etti.” (89)</p>
<p>**************</p>
<p>…</p>
<p><strong>Ebul Vefa b. Akil el Hanbelî el Bağdadi’nin tercüme-i hali kaynaklarda şöyle geçmektedir:</strong> (90)</p>
<p>İslam ulemasının önde gelen fıkıh, usul, kıraat ve kelam âlimidir. Dünyanın en faziletlileri ve beni âdemin en zekilerin­dendir. 431 de doğdu ve 513 senesinde vefat etti. Kendisi şöyle Her:</p>
<p>“Dilimin, ilim müzakeresinden, gözümün, kitap mütalaasın­dan bir saat bile uzak kalması ömrümün zayi olması demektir K bana bu helal değildir. Şöyle dinlenmek için uzandığımda aklıma yazdığım şeyler gelir ve hemen doğrulurum. Seksen yaşındaki ilim hırsımı, yirmi yaşımdakinden daha fazla buluyo­rum. Kitap okumaya ve yazı yazmaya daha çok vakit kalsın diye yemek yemeye oldukça az vakit ayırırım. Hatta kek yemeyi veya ekmekle su yudumlamayı tercih ederim. Bütün âlimler, vaktin en değerli nimet olduğunda birleşmişlerdir. Zaman, firsatların yakalandığı bir hazinedir. Yapılacak şeyler çok, zaman ise çok kısıtlıdır.&#8221;</p>
<p><strong>İbnül Cevzi’nin bir öğrencisi şöyle der:</strong></p>
<p>“İmam ibn-i Akil, devamlı ilimle meşgul olurdu. Onun çok kuvvetli bir hafızası, çok ince ve derin araştırmaları vardır. El Fünun diye ismlendirdiği kitabını, hatıraları ve başına gelen olayları malzeme edinerek meydana getirmiştir.”</p>
<p><strong>Hâfiz ibn-i Recep onun hakkında şöyle der:</strong></p>
<p>“İbn-i Akil’in değişik ilim dallarında, yaklaşık yirmi tasnifi vardır. Bu tasniflerin en büyüğü el Funun’dur. Gerçekten büyük bir kitaptır. Bu kitapta nasihat, tefsir, fıkıh, fıkıh usulü, nahiv, lü­gat, şiir, tarih ve hikâyeler gibi çok faydalı bilgiler vardır. Ayrıca bu kitabında meclislerinden, gözlemlerinden, hatıralarından ve düşüncelerinden kaydettiği örnekler vardır.”</p>
<p><strong>Zehebi şöyle der:</strong></p>
<p>“Dünyada, bu kitaptan daha büyüğü tasnif edilmemiştir. Bu kitabı gören birisi dört yüz ciltten daha fazla olduğunu söyledi.”</p>
<p><strong>Hâfiz ibn-i Recep:</strong></p>
<p>“Bazıları bu kitabın sekiz yüz cilt olduğunu söylediler.&#8221;de­miştir.</p>
<p>Ayrıca Hâfiz ibn-i Recep, Abdullah b. Mübarek el Ukberi den bahsederken(91), onun, birçok malını sattığım ve bunuş parasıyla ibn-i Akil’in el Funun ve el Fusul adlı eserlerini satın alıp Müslümanların hizmetine vakfettiğini anlatır.</p>
<p>Bu fakihin başarısı Allah’tandır. Dünyalık fikhı anladığı ahiret fikhını da ne kadar güzel kavramış. Fani olanı satıp baki olanı almış. Allah kendisinden razı olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>**************</p>
<p>……..</p>
<p>Geçmişteki bütün konulara örneklik teşkil eden bu iki hayat hikâyesini anlattıktan sonra şimdi/ilim yolunda çokça yolculuk yapmaya, birçok kaynak eser te’lif etmeye ve maddi zorluklara katlanmaya örnek olacak üç büyük âlimin hayat hikâyelerine geçiyoruz.</p>
<p>Bu âlimler, uçak, tren ve otobüs gibi araçların olmadığı de­virlerde, ilim tahsili için adım adım dünyayı gezmişlerdir. Bunu da sırf ulema ile yüz yüze görüşüp onlardan aracısız olarak ilim öğrenebilmek için yapmışlardır.</p>
<p>Bu ilim anlayışında, çok büyük faydalar vardır. Üstadın çok­luğu, istifadenin de artmasına ve daha değişik şeyler öğrenmeye vesile olur. İstidat ve kabiliyetin artmasını sağlar. Bütün bunlar kitabın başındaki altıncı haberde de anlattığımız gibi ancak ilim yolculuklarıyla kazanılır.</p>
<p>Bu üç âlimden birisi doğulu bir muhaddis, diğeri batılı bir kıraat âlimi diğeri ise Şam’lı bir tarihçidir. Bu üç hayat hikâye­sinde, kitapta adı geçen diğer âlimlerin hayatlarını kapsaman örnekler göreceksiniz. Bu hikâyeleri okuyun ve onların içinde bulundukları durumla sizin içinde bulunduğunuz duruma kıyas edin ve bundan sonra ne diyecekseniz deyin, Usul ve turu ara­sında ne kadar fark bulunduğuna karar verin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ÜÇÜNCÜ HİKÂYE</strong></p>
<p><strong>DOĞULU MUHADDİS EBU HATİM B. HIBBAN</strong></p>
<p>Ebû Hatim Muhammet b. Hıbban et Temimi el Büsti’nin birçok tasnifi vardır. 280 senesinde dünyaya geldi. 354 sene­sinde vefat etti. Nesai, Haşan b. Süfyan, Ebû Ya’la el Mevsıli, Ebû Bekir Huzeyme’den ve Mısır’dan Horasan’a kadar sayıya gelmeyecek âlimden hadis dinledi.</p>
<p>Semerkant’ın kadılığını yaptı. Kendisi fikıh âlimi, hadis hafizı, astronomi ve tıp bilgini idi. İnsanların en akıllılarından idi. Ahlak, lügat, hadis ve fikıh ilimlerinde bir hazine idi. Uzun bir müddet yolculuk yaptıktan sonra 340 senesinde memleke­ti Büst’e geldi ve oraya yerleşti. Bu gezilerinde dinledikleriyle, yaklaşık altmış adet musannef eser yazmıştır. El Enva ve’t Tekasim adlı eserinde (yani sahihinde):</p>
<p>“Belki iki bini aşkın şeyhten ilim yazdım.” Demiştir.</p>
<p>Zehebi, bunun üzerine:</p>
<p>“Gayret işte böyle olur. Fıkıh, Arapça ve derin ahlak bilgisi&#8230; Bu kadar çok tasnif&#8230; &#8220;demiştir.</p>
<p>Allame Yakut el Hamevi, Büst hakkında şöyle der: (94)</p>
<p>“Büst, Sidstan, Gazne ve Herat arasında kalmış bir şehirdir, (bu gün Afganistan’a bağlıdır) Kabil’in bir nahiyesi olduğunu zannediyorum. İklimi sıcak bir memlekettir. Büyktür. Nehir ve bahçeleri boldur. Fakat biraz harabedir.</p>
<p>Buradan birçok faziletli âlim yetişmiştir. Bunlardan birisi de Ebû Hatim Muhammet b. Hıbban’dır. Fazilet sahibi bir imam ve allamedir. Hadis bilgisi çok geniştir. Bunun için çok geziler yapmış ve şeyhlerle görüşmüştür. Metin ve senet konusunda da otoriteydi. Diğerlerinin yapmaya güç yetiremeyeceği kadar çok hadis tahriç etti. İnsaflı bir şekilde musanneflerini inceleyen, onun, ilimde ne kadar tebahhur ettiğini, derinleştiğini fark edecektir. El Müsnedü&#8217;s Sahih ale’t Tekasim-i vel Enva adlı kitabında şöyle der:</p>
<p>“İskenderiye ve Şaş arasında belki iki bin şeyhten ilim al­dık.”</p>
<p>Şaş ve İskenderiye arasında yolculuk yaptı. İmam ve ulema ile görüşüp âli isnatlı hadisler aldı. İmam ebû Bekir b. Hu- zeyme’ye talebe oldu. Ondan fikhul hadis ve hadislerin derin manalarını öğrendi. Kendisi izzet sahibi bir âlim olmakla birlikte, tasnifleri, hadis camiası tarafından saygın bir yer kazandı.</p>
<p>Büst’te Ebû Ahmet İshak b. İbrahim’den ve Ebul Haşan Muhammet b. Abdullah b. Cüneyt el Büsti’den, Herat’ta Ebû Bekir Muhammet Osman b. Sa’d ed Darimi’den, Merv’de Ebû Abdullah, Ebû Abdurrahman, Abdullah b. Mahmut b. Süley­man es Sudani’den ve Ebû Yezit Muhammet b. Yahya b. Halit el Medini’den, Sine köyünde Ebû Ali Hüseyin b. Muhammet b. Mus’ab es Sinci’den ve Ebû Abdullah Muhammet b. Nasr b. Terkul Hevrekan’dan hadis dinlemiştir.</p>
<p>Maveraü’n Nehrin şehirlerinde, Cürcan’da, Askeri Mükram’da, Basra’da, Bağdat’ta, Semerra’da, Nusaybin’de, Antakya­’da, Şam’da, Kudüs’te, Mısır’da ve daha birçok yerde, birçok âlimden hadisler dinlemiştir.</p>
<p>İşte eskiden ilim tahsili böyleydi. Memleketler dolaştır, be­denler harap olur ve zamanlar harcanırdı. İstirahat ve tatil yok­tu. Zorluklar, asla âlimlerle görüşmeye engel değildi. İlim yolunda karşılaştıkları engeller onları, ilimde daha da ziyadeleşmeye teşvik etmişti. Elde ettikleri ilim, onlara, bütün yorgunluklarını ve sıkıntılarını unutturmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>DÖRDÜNCÜ HİKÂYE MAĞRİPLİ KIRAAT ÂLİMİ EBUL KASIM EL HÜZELİ</strong></p>
<p>395 de Mağripte doğmuştur. 465 senesinde uzak doğuda, Nişabur’da vefat etmiştir.</p>
<p>Zehebi şöyle der:</p>
<p>“Ebul Kasım el Hüzeli, çok yolculuk yapmış büyük bir üstat­tır. Kıraat ilminde bir otoritedir. Kıraat ilmi için dünyayı dolaş­mış ulemadan birisidir. İsmi, Yusuf b. Ali b. El Cübera el Mağribi el Biskeri (Bisker, Mağrip’te küçük bir beldedir.) dir.</p>
<p>Uzak batıdan, uzak doğudaki Türk memleketlerine gitmiş­tir. Bu yolculuklarını 425 ve daha sonraki senelerde yapmıştır. Harran’da, en Nakkaş’ın arkadaşlarından, Ali Ebul Kasım ez Zeydi’den kıraat okumuştur. O, en büyük hocasıdır. Yine bura- a Ali el Ehvazi’den ders almıştır. Şam’da, Ali İsmail b. Raşit el Haddad’dan, Mısır’da bir grup âlimden, Ali b. Mehdi et Tarara&#8217;dan, er Ravza adlı kitabın yazarı Haşan b. Muhammet b. İbrahim el Maliki’den, imamların tacı Ahmet b. Ali el Mısri’den, Ebul Ala Muhammet b. Ali el vasıti’den ve Muhammet b. Haşan el Karzeni’den kıraat ilmi öğrenmiştir. (95)</p>
<p>İbnü’l Cezeri şöyle der: (96)</p>
<p>“Kıraat ilmi öğrenmek için birçok memleket gezdi. Bu ilim için onun kadar gezen, onun kadar ulema ile görüşen birisini bilmiyorum.”</p>
<p>El Kamil isimli kıraat kitabında şöyle der:</p>
<p>“Bu ilim uğruna, 365 şeyhle görüştüm. Uzak batıdan Fergana’ya kadar, Kuzeye ve güneye, dağ, deniz demeden yolcu­luk yaptım. Şayet İslam memleketlerinin birinde, kıraat ilminde benden daha bilgili birinin olduğu söylenseydi hemen oraya giderdim.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşte ibret alınacak bir gayret. Hocalarından Emir b. Makula, onun hakkında şöyle der:</p>
<p>“Nahiv dersi görür, fıkıh ve kelamı bilirdi. Vezir Nizamûl Mülk, onu Nişabur’daki medresesinde hoca olarak tutmuş ve çok faydalı olmuştur. Nahiv, sarf ve kıraat bozuklukları hak­kında da ileri derecede bilgi sahibiydi. Ebul Kasım Kuşeyri&#8217;nin meclisine gelir ve ondan usul dersleri alırdı. Kuşeyri de ondan nahiv ve kıraat meselelerini danışır ve istifade ederdi. Nişabur’a 458 senesinde geldi. Vefatına kadar orada kaldı.</p>
<p>El Kamil adlı eserinde, kendilerinden kıraat okuduğu 122 âlimin isimlerini tek tek vermiştir.</p>
<p>Zehebi, Ebû’l Kasım el Hüzeli’nin bu 122 hocasını zikrettik­ten sonra şöyle der:</p>
<p>“Ben burada bilinen, meşhur hocalarını kaydettim. Bilinme­yen bundan daha fazla hocası vardır.” İlim ehlinin, bu uğurda ne kadar gayret etmiş olduğunu bu örnekten de anlayabiliyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>BEŞİNCİ HİKÂYE</strong></p>
<p><strong>HAFIZ EBUL KASIM B. ASAKİR ED-DIMEŞKİ</strong></p>
<p>Asıl adı Ali b. El Haşan b. Asakir’dir. 499 senesinde Şam’da doğdu. 571 senesinde vefat etti. Hadis ilmi öğrenebilmek için çok yolculuk yapan muhaddis imamlardandır. Şam’ın tarihini anlatan, seksen ciltlik bir eseri vardır. Bunun yanında daha bir­çok eseri vardır. Vaktin değerini çok iyi bilir ve hiçbir anını zayi etmemek için uğraşırdı. O kadar velut, o kadar çok eser vermiş­tir ki bu gün onları neşretmekten aciz kalıyoruz.</p>
<p>Bütün bu kitaplan kendi eliyle yazdı ve telif etti. Bunların düzenlenmesini, muhakkikliğini ve tertibini de kendisi yapmıştır.</p>
<p>Vakti değerlendirmesiyle,  değerli eserler vermesiyle, gayretiyle, bilgisinin ve ezberinin çokluğuma, kendisinden sonraki          insanlara şaşırtıcı bir ibret olsun diye bunlan bizim hizmetimize sundu.</p>
<p>Şimdi, üç rical kitabından, özet olarak alınmış, hal tercümesine geçiyoruz.</p>
<p>Tarihçi, Kadı İbn-i Hallikan, onun hal tercümesinde şöyle der.(97)</p>
<p>Devrinin Şam muhaddisi ve Şafii fakihlerinin önde gelenlerindendir. Hadis, onun hayatında öncelikli sırayı aldığı için muhaddislik yönüyle meşhur olmuştur. Başkasının muvaffak olamayacağı kadar hadis ezberledi. Hadis öğrenebilmek için dil memleket memleket dolaştı ve hadis üstatlarıyla görüştü. Yolcu­luklarında Ebû Sa’d Abdülkerim b. Sem’ani ile arkadaşlık eder­lerdi. (Sem’ani’nin görüşmüş olduğu üstatların sayısı, yedi bine  ulaşmıştı.)</p>
<p>Mütedeyyin bir hafiz idi.Senet ve metin bilgisi çok iyi idi.</p>
<p>Bağdat’ta hadis dinledikten sonra Şam’a döndü. Oradan Horasan’a, oradan da Nişabur, Herat ve Cibal’e gitti. Hadisler alıp faydalı tasnifler yazdı. Hadis ilmine dair güzel sözleri vardır.</p>
<p>Birçok eser vermiştir. Bunlardan birisi de Et Tarihu li Dımeşk isimli seksen ciltlik eseridir. Bu eseri yazarken, Hatip el Bağdadi- ’nin Tarih-i Bağdat adlı eserinde takip ettiği metodu kullanmış­tır. Ne var ki onun bu kitabı, hacim, içerik ve ifade zenginliği bakımından Tarih-i Bağdat’tan daha geniştir.</p>
<p>Mısır’ın önde gelen allamesi, üstadım Zeküyyiddin Ebû Muhammed Abdülazim el Münziri, bana şöyle demişti:</p>
<p>“Zannediyorum ki bu adam, aklı ermeye başladığından iti­baren bu tarih kitabını yazmaya gayret gösterdi ve o vakitten itibaren bu kitap için bilgi toplamaya başladı. Yoksa bin insanın ömrü bile, ne kadar çalışsa ve uyanık kalsa, böyle bir kitabı yaz­mak için kısa gelir. Çünkü ilmin de getirdiği bir meşguliyet var­dır. İnsan ilimle şöhret bulunca kendisinden soru sorup istifade etmeye gelenler de insanı meşgul eder. Bu işten alıkoyar.”</p>
<p>Bu kitabın üzerinde durup inceleyenler, bu sözün hakikati­ni göreceklerdir. Bu eseri tam manasıyla ortaya koymadan önce de bunun karalamalarını düzene sokma işiyle uğraşmıştır. Yaz­dığı kitaplar sadece bununla da sınırlı değildir. Telif ettiği başka eserler ve faydalı cüzleri vardır. Bir insanın ömrü bu kadar eseri ortaya koymaya nasıl yeter?” (îbn-i Hallikan’ın sözü burada bi­tiyor.)</p>
<p>Ebû&#8217;l Kasım İbn-i Asakir’in telif ettiği kitap sayısı elliyi aşkın­dır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hâfiz Zehebi onun hayatını anlatırken şöyle der: (98)</p>
<p>“Büyük hadis hafızlarından ve üstatlarından biridir. Şam muhaddislerindendir. Hadis otoritelerinin övünç kaynağıdır. Bü­yük bir tarih kitabı vardır. 499 senesinde doğmuştur. Babası ve kardeşi İmam Ziyaüddin Hibetullah’ın teşvikiyle, 505 senesinde, Şam’da hadis öğrenmeye başlamıştır. Yirmi yaşından itibaren hadis öğrenmek için, Bağdat’a, Mekke’ye, Kufe’ye, Nişabur’a, İsfahan’a Merv’e yolculuk yapmıştır. Böylece kırk şehre gitmiş, her kırk şehirdeki kırkar üstattan, kırkar hadis ezberlemiştir. Bu şekilde bin üç yüz erkek, seksenin üzerinde de hanım âlimle gö­rüşmüştür. 533 senesinde tekrar Şam’a gitmiştir.</p>
<p>Birçok kimse ondan hadis rivayet etmiştir. Bunlardan birisi de yol arkadaşı Ebû Sa’d es Sem’ani’dir. Sonra Zehebi, diğer elli eserini sayar. İlim kapısında dört yüz sekiz mecliste hadis dikte etti. Her bir mecliste yazdıkları bir kitaba bedeldir.”</p>
<p>Muhaddis olan oğlu Bahaeddin el Kasım, şöyle der:</p>
<p>Rahmetli babam, cemaate devam ve Kur’an okuma hususunda çok gayretliydi. Her Cuma ve her Ramazan ayında hatimederdi. Ramazanlarda, Şam Camisinde itikâfa girerdi. Nafile­lerle ve zikirle çokça meşgul olurdu. Gecelerin yansını ibadet- le geçirir, bayram gecelerini de namaz ve zikirle ihya ederdi. ederdi. Ramazanlarda, Şam Camisinde itikâfa girerdi. Nafile­lerle ve zikirle çokça meşgul olurdu. Gecelerin yansını ibadet- le geçirir, bayram gecelerini de namaz ve zikirle ihya ederdi.</p>
<p>Nefisini her an muhasebe altında tutardı. Kırk senedir boş birşeyle uğraştığını görmedim. Meşguliyeti, yolculuklarında hadis dinlemek ve bunları toplamaktı.&#8221;</p>
<p>Ebû’l Ala el Hemedani şöyle der:</p>
<p>“Bağdat’ta, zekâsından ve çabuk kavrayışından dolayı, bir ilim ziyası olarak isimlendirilir.&#8221;</p>
<p>Ebul Mevahib b. Sarsara der ki:</p>
<p>Ona birgün:</p>
<p>“-Üstadım, kendin gibi birisini daha tanıyor musun?” diye sordum. O da:</p>
<p>“-Böyle deme. Allah Teala: «Nefsinizi tezkiye etmeyin»(Necm,32) diye buyurur” dedi.</p>
<p>Ben de dedim ki:</p>
<p>“-Ama Rabbimiz: «Rabbinin nimetlerini de an»(Duha,11) diyor.” Dedi ki:</p>
<p>“-Ancak «gözlerim bir benzerimi daha görmedi» dersek yalan söylemiş olmayız.”</p>
<p>Ebû’l Mevahib devamla şöyle diyor:</p>
<p>“Ben yine de onun gibisini görmedim diyorum. Onun gibi hadis bilgisi olan, kırk senedir kendisini bu yola hasretmiş, bir  özür hali hariç, her zaman ilk safta namaz kılmış, Ramazan’da ve Zil Hicce’den on gün itikâfa devam etmiş, mal ve mülk edinme yoluna hiç tevessül etmemiş, imamlık ve hatiplik gibi makam ve mevkilerden her zaman geri durmuş, iyiliği emir, kötülükten sa­kındırmak için çabalamış ve bu yolda, kınayanların kınamasına hiçbir zaman aldırmamış başka bir kimseyi daha görmedim.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3-</strong>İmam Taceddin es Subki de onun hakkında şöyle der; (99)</p>
<p>Kıymetli bir imam ve ümmetin hafizlarındandır. Ondan başka dedelerinden dolayı, Asakir diye isimlendirilen birini daha bilmiyoruz. Bu isimle şöhret bulmuştur. O, hadis ilmine, Taptığı hizmetlerle katkıda bulunmuştur. Zamanının hadis oto­ritesidir. Cihabize ve hadis hafızlarının sonuncusudur. Hadis talebelerinin uğrak yeridir.</p>
<p>Birçok ilmi bünyesinde toplamıştır. İlim ve amelden gayri bir arkadaşı olmamıştır. Ezberlediği bir şeyi, bir daha asla unut­mazdı ve hafızası daha önce görülmemiş bir seviyede idi. Titiz­likte onu geçmek bir tarafa, onun seviyesine ulaşan bile yoktu. İlimdeki geniş bilgisi, onu yüceltmiş ve diğer âlimlerin üzerine çıkartmıştı.</p>
<p>Hadis dinlediği üstatlarının sayısı, bin üç yüze ulaşmıştır. Seksen küsur da hanım âlimden ilim öğrenmiştir. Uzak yakın demeden birçok bölgedeki, birçok memleket ve şehirdeki âlim­den ilim öğrenmiştir. İdrak edilmesi çok zor bir gayrete sahipti. Yolculuklarında, tek dostu takvası idi.”</p>
<p>Üstadı, Hatip Ebul Fazl et Tusi, şöyle der:</p>
<p>“Hâfiz ünvanını alacak, ondan başka birisini tanımıyo­ruz.”</p>
<p>İbnü’n Neccar:</p>
<p>“O, vaktinin en büyük hadis âlimi idi. Onunla birlikte, hadis­te hafızlık, titizlik, hadise tam vukufiyet, güvenilirlik, şeref, güzel tasnif etme ve ciddiyet özellikleri son bulmuştur” der.</p>
<p>Yine İbnü’n Neccar, hocası Abdülvehhab b. Emin’den şöyle duyduğunu söyler:</p>
<p>“Bir gün, Ebû Kasım b. Asakir ve Ebû Sa’d b. Es Sema’ni ile üstatları dinlemek için yolculuk yapıyorduk. Bir hoca ile karşılaştık. Sem’ani, hadis dinlemek için onu durdurdu. Fakat hoca hadis okuyacağı cüzleri bulamadığından dolayı sıkıntıya düştü. İbn-i Asakir:</p>
<p>“-Hangi cüzlermiş onlar?&#8221; Diye sordu. Hoca:</p>
<p>“-Ebû Davut&#8217;tun, ölümden sonra dirilmeyle ilgili, Ebû Nasr ez Zeynebi’den dinlediği cüz.&#8221; Deyince, İbn-i Asakir:</p>
<p>&#8220;-Üzülme&#8221; dedi ve bu cüzün hepsini veya bir kısmını ezbe­rinden okudu. (Hepsi mi yoksa bir kısmı mı olduğu konusunda şüphe vardır.)</p>
<p>Muhyiddin en Nevevi şöyle der:</p>
<p>“O, Şam’ın, bilakis dünyanın hafızıdır. Güvenilirlikte zirve ve mutlak otoritedir.&#8221;</p>
<p>Oğlu, Ebû Muhammet el Kasım şöyle anlatır:</p>
<p>“Babam, birçok kitap dinlemiş fakat arkadaşı Ebû Ali b. Vezir’in bunları yazacağını düşünerek kendisi yazmamış. İbnü’l Muzir’in yazdıklarını babam, babamın yazdıklarını da ibnü’l Vezir  yazmazmış.</p>
<p>Bir gece, bir arkadaşı ile ay ışığında sohbet ederlerken şunları dinledim:</p>
<p>-O kadar yolculuk yaptım ama yolculuk yapmış gibi değilim.O kadar ilim tahsil ettim ama hiçbir şey bilmiyor gibiyim. Sahih-Buhâri ve Müslim, Beyhaki’nin kitapları ve bazı cüzleri gibi benim dinlediğim kitapları, arkadaşım İbnü’l Vezir in yazdı­ğını düşünüyordum. Merv halkı, onu çok sevdiklerinden, onu Merv’de kalmaya ikna ettiler. Ben de Yusuf b. Farul Ceyyani ve Ebû’l Haşan el Muradi adında iki arkadaşla buluşmayı ümit ediyordum. El Muradi, bana:</p>
<p>«-Şam&#8217;da buluşur oradan da memleketim olan Endülüs’e giderim-demişti. Ama onlardan hiçbirinin de Şam’a geldiklerini görmedim.&gt;&gt;</p>
<p>Çok geçmedi arkadaşlarından birisi gelip kapıyı çaldı. Arkadaşı Ebul Haşan el Muradi gelmişti. Babam, onu, evinde misafir etti. Bize, içi kitap dolu dört sepet getirmişti. Bunların içinde, âlimlerden dinledikleri hadisler vardı. Babam, buna o kadar se­vindi ki tahmin edemezsiniz. Yorulmadan, bu dinlediği hadisle­re kavuştuğu için Allah’a şükürler etti. Hemen onların kopyasını çıkartmaya koyuldu. Her cüzünü yazdıkça sanki dünyalar onun olmuş gibi seviniyordu. Allah rahmet eylesin.&#8221;</p>
<p>*******</p>
<p>İşte bu sayfalar ve alıntılar, gördüğümüz gibi ilim öğrenme yolunda canlarını ve mallarını ortaya koyan âlimlerin hayat hi­kâyeleridir. Onlar, kendilerinden sonrakilerin hidayet rehberi­dir. Allah’ın rahmeti ve rızası onların üzerine olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>……</p>
<p><strong>Allah rahmet etsin, İbni Kayyım şöyle der:</strong> (100)</p>
<p>İlim zenginliği, mal zenginliğinden daha üstündür. Çünkü insanlar, delillere ve hüccetlere tabi olurlar. Kalpler, ilim zen­ginliğine tabi olur. Fakat mal zenginliği, ancak bedenleri hük­mü altına alabilir. İlim zengini olan kişi en kibirli, en inatçı ve en muhalif olan kişiyi bile etkisi altına alır ve kalbini feth eder. Bütün bu kibirliler ilim sultanlığı karşısında zelil ve boynu bükük kalırlar.</p>
<p>İlimsiz sultanlık aslan, kaplan vs. gibi yırtıcıların sultanlığına benzer. İlimsiz ve merhametsiz güç, parçalayıcıdır. Fakat ilim ile sultanlık merhamettir ve hikmettir. Hikmet, her zaman yol göstericidir ve batılın hakkından gelir.</p>
<p>********</p>
<p>Görünen o ki bizim içinde bulunduğumuz durumla eski­den ilim öğrenen talebeler arasında büyük bir fark var. Onlar, bîr âlimle görüşmek veya bir hadis alabilmek için deve sırtında veya yürüyerek gece gündüz, sıcak soğuk demeden çölleri aşı­yorlardı.</p>
<p>Bu yaptıklarından da herhangi bir övgü beklemiyorlardı. Sadece mütevazı bir şekilde susuyorlardı. Bugün, bazılarının yaptığı gibi isimlerinin önüne bir unvan eklemek vs. gibi kap­risleri yoktu. Kendilerine, göz kamaştırıcı bir İlmî dikkat ve hassasiyet verilmiştir. Azimlerinden, metanetlerinden ve çalış­kanlıklarından dolayı, her insaf ve akıl sahibi olan kişi onların önünde saygıyla eğilir. Gerçek âlimler, bütün bunları bir ibadet sessizliği içinde mütevazı bir şekilde, ince zekâlarını en iyi şekil­de kullanarak ve hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmadan yaparlar.</p>
<p>Elhamdülillah bugün ilim öğrenmek kolaylaştı. Vasıtalar ço­ğaldı. Uzak yakın bir oldu. Zaman da, mekân da adeta dürüldü. Fakat bunca kolaylığa rağmen gayret ve azim kalmadı. İlim is­teği, aşkı, şevki eskisi gibi değil. Şu an ki İslam âleminin, içinde bulunduğu durumu hepimiz açık ve seçik bir biçimde müşahe­de ediyoruz. Bununla birlikte âlimlik iddiasında bulunan, âlimlik taslayan ve geçmişlerimizi cehaletle itham eden bir grup insan türedi. Boş boğazlıkla, sapıklıkla ve haddi aşarak müctehitlik id­diasında bulunuyorlar. Boş boğazlığı ve kara çalmayı, geçmiş âlimlerimize karşı bir üstünlük zannediyorlar.</p>
<p>Hâliz İbni Recep El Hanbeli, Fadlü İlmil Selef Ala İlmil Ha­lef adlı kitabında şöyle diyor:</p>
<p>Teni yetme âlimler çok konuşmakla hataya düşüyorlar. Din konularında çok konuşmayı, tartışmayı, husumeti bir üstünlük olarak görüyorlar. Bu hâlbuki sırf cehaletten kaynaklanıyor. Sahâbenin büyüklerine Hz. Ebubekir, Ömer,Osman, Ali, İbni Mesut, Zeyd b.Sabit (r.a.) gibilerine bir bakıver.Onların konuşmaları, daha alim olmalarına rağmen Ibni Abbas’ın konuşmalarından daha azdır. Tebeu’t Tabiinin konuşması Tabiinin konuşmalarından daha fazla. Halbuki tabiun daha alimdir İlim çok rivayet etmek veya çok konuşmak değildir. İlim kalpteki bir nurdur ki kul onunla hakkı görür. Doğruyu eğriden ayırır. Rasulullah Efendimiz (s.a.v.) cevamiu’l kelim idi. Az konuşur, çok şey ifade ederdi. Bu yüzden çok kıylü-kal men edilmiştir.</p>
<p><strong>İbni Mesut şöyle der:</strong></p>
<p>“Siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki ulemanız çok fakat hatibiniz az. Öyle bir zaman gelecek ki ulema az fakat ortalık hatip kaynayacak. Çok ilim az kelam övülmüştür. Fakat az ilim çok kelam yerilmiştir. Peygamber Efendimiz de Yemen’lilerin imanına ve fakihliğine dikkat çekiyor. Yemenlilerin farik vasfi da az konuşmalarıdır.</p>
<p>İlim ehli kendilerini hor görürken kendilerinden önceki seleflerini de yüceltmişlerdir. Onların ulaşmış olduğu mertebe karşındaki acziyetlerini söylemekten asla çekinmemiş selefin fazileti gönüllerinde yer etmiştir. Ebû Hanife (r.a.)’a Alkame ve Esved hakkında bir karşılaştırma yapması istenince verdiği ce vap ne kadar güzeldir:</p>
<p>“Biz onları dilimize alabilecek seviyede değiliz ki onlar hak-kında bir değerlendirme yapalım.”</p>
<p><strong>İbnü&#8217;l Mübarek selefin ahlakı hakkında konuşurken şu şiiri inşad eder:</strong></p>
<p>‘Sakın bizim hatıralarımızla onların hatıralarını karşılaştırmayın</p>
<p>Zira yürüyenle oturanı karşılaştırmak doğru değildir.’</p>
<p>Kendisini seleften daha üstün ve faziletli gören kişinin ilmi­nin faydası yoktur. Miskin nerden bilsin ki selef Allah korkusu ile az kelam etmiştir. Onlar elbette ki isteselerdi sözü uzatabi­lirlerdi. Bundan aciz değillerdi. Nitekim İbn-i Abbas (r.a.), dini konularda tartışan kişilere şöyle seslenir:</p>
<p>‘’Hastalık ve dilsizlik hali hariç,Allah korkusunun bir kulu konuşamaz durumda bıraktığını görürsen bil ki onlar gerçek alimdir.’’</p>
<p>******</p>
<p>Söz buraya gelmişken, kıvrak zekâsıyla meşhur, tabiinin büyûklerinden Ebû Amr &#8216;Bırv Ala&#8217;dan (d. 7o-v. 154) bahsetmek istiyiyorum.Kendisi,yedi kıraat imamından birisidir.Devrinin Kur’an ilimlerinde,kıraatte,Arapça’da,Edebiyat ve şiirde ve nahivde en ileri gelen alimiydi.Karşılaştığı ve görüştüğü Arapların fasihlerinden yazdığı kitapla,evini doldurmuş hatta tavana ulaşmıştı.Hasan-ı Basri’nin zamanında da ulemanın reisi ve öncüsü konumundaydı.</p>
<p>Bu saygıdeğer imam,kendi haliyle,kendisinden önceki alimleri arasında kıyas yaparken şöyle diyor;</p>
<p>‘’Geçmiş alimlere nispetle biz,uzun hurma ağaçlarının gövdesi üzerindeki fiizler gibiyiz.’’</p>
<p>Ebu Amr Bin Ala’nın,yaklaşık bin iki yüz sene önce söylediği sözü duyduktan sonra onun hocası olan,tabiinin büyüklerinden,devrinin tefsirde ve kıraate en büyük alimi olan Mücahit B.Cebr-El Mekki’ye kulak verelim.Hz.Ömer’in hilafeti esnasında dünyaya gelmiştir:Kendisi şöyle der:</p>
<p>“-Âlimler gitti, sadece alimlik taslayanlar kaldı..Bugünün müçtehit geçinenleri, geçmişin başıboşlarına denk.’’(Ebu Heyseme,Tarih-i Kebir)</p>
<p>Bu konuda son sözü tabiin büyüklerinden Ubeyd B.Umeyr el Mekki’ye bırakıyoruz.</p>
<p>Öğrencilerinden Hammad B.Zeyd,kendisine:</p>
<p>‘’-Geçmişe nazaran bugün ilmi daha mı çok daha mı az ?’’diye sorar.O da cevaben:</p>
<p>-Bugün söz çok. Bundan önce ilim çoktu&#8221; demiştir.(101)</p>
<p>Ne kadar ince bir teşhis, ne kadar veciz bir tabir, ne kadar doğru bir cevap! Bu cevap, ihlâs sahiplerinin kalbinden fışkıran bir hikmet pınarıdır.</p>
<p>Tabiinin büyüklerinden, Bilal Bin Sad El Eşari, (v. 120) kendi asrındakilerle geçmiştekiler arasında şöyle bir kıyas yapıyor:</p>
<p>“Zahitleriniz dünyalık ister. Müçtehitleriniz ihmalkâr ve gev­şek. Âlimleriniz cahil. Cahilleriniz ise kibirli.&#8221; (102)</p>
<p>*****</p>
<p>Şimdi, yaklaşık bin üç yüz sene önce bu sözleri söyleyen, ilimde otorite sahibi büyük âlimlerin kendileri hakkındaki sözle­rine bakalım. Ve de acaba kendimiz hakkında biz ne söylemeli­yiz diye bir düşünelim. Allah, ayıplarımızı, kusurlarımızı örtsün, affina mahzar etsin. Bazılarının tutulduğu gibi âlimlik iddiasında bulunma hastalığına duçar etmesin. Âmin.</p>
<p>Allah rahmet eylesin, İmam Celalettin Ed Devani Eş Şirazi şöyle demiştir:</p>
<p>“Şayet selef uleması, kendilerinden sonrakilerin kaba bir şekilde görüşlerine muhalefet edeceklerini bilselerdi, kitaplarının, kendileriyle birlikte, kabirlerine defnedilmesini isterler ve sadır­larındaki ilmi satırlara geçirmezlerdi.&#8221;(103)</p>
<p>*********</p>
<p>Bu örneklerde gördük ki dârül İslam, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine dârül ilim haline gelmiştir. Tabi ki bu, ilim uğruna durup dinlenmek bilmeden yolculuk yapan ilim taliplileri sayesinde olmuştur. Nasıl bugünkü talebeler okulda, sınıflar koşuşturuyorsa, onlar da memleketler arasında koşuşturuyordu. Bu yolda engel, mani ve sınır tanımıyorlardı. Irk sadece islamdı. Vatan doğduğun yer değil, her yerdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>En zor şartlar altında, yürüyerek yaptıkları bu yolculuklar ilim tahsilinde kemale ulaşma isteğinin bir göstergesiydi. Hatta:</p>
<p>“Kim yolculuk yapmazsa, ilimde güvenilirliği yoktur” deni­lirdi. Medreseler, camiler, hanlar ve vakıflar bu ilim yolcularına kucak açmış ve İslam beldeleri bu erlerin önünde saygıyla eğil­miştir. Böylece yüzlerce hatta binlerce âlimle görüşüp bilgilerini ve eserlerini artırmaları mümkün olmuştur.</p>
<p>İslam beldelerinin hepsinde bunlar olmaktayken batı ka­ranlık içerisindeydi. Bu bilgilerden ve kaynaklardan mahrum idi. Ancak bugün durum terane döndü.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar;</strong></p>
<p>(1)-el-Kıfâye Fi’l-ilmi’r-Rivâye, s, 403.</p>
<p>(2)-el-Bidâye e&#8217;n-Nihâye, 9:100.</p>
<p>(3)-el-Muhaddisü ’l-Fâsılü Beyne’I-Ravi ve’l Vâ’î, s.224.</p>
<p>(4)-1:81,84.</p>
<p>(5)-. Hatîb el-Bağdadî ,el-Câmi’ Li Ahlâkı’r-Râvî ve Âdâbi’s-Sâmi” de (2:</p>
<p>183) Hammâd er-Râviye’den şöyle rivâyet etmektedir: “Araplar şöyle diyordu: Dört şey bizim ilgimizi çekmiştir; Karga, domuz, köpek ve kedi. Karga erkenden çabucak davranması ve gece olmadan da sü­ratle geri dönmesiyle&#8230;”</p>
<p>(6)- Sünen, 1: 136; Rihle Fı Talebi &#8216;l-Hadis, s. 144.</p>
<p>(7)-Tarihü&#8217;l-tslam, 5:4; Tezkitarü’l-Huffâz, 1:108.</p>
<p>(8)- Tertîbü’î-Medârik, 3.110; Meâlimü’l-îmân; Tekmile, 1:241.</p>
<p>(9)-Menâkıbü&#8217;l-İmam Ahmed, s.25,26.</p>
<p>(10)- Sıfatu’î-Fetvâ e&#8217;l-Müfti ve&#8217;I-Müsteftî, s.78.</p>
<p>(11)-el-Bidâye ve’n-Nihâye, 10:336.</p>
<p>(12)-Saydu’l-Hâtır, s. 246, 175. Fasıl.</p>
<p>(13)- 1:114.</p>
<p>(14)- 2: 524.</p>
<p>(15)- 1: 123.</p>
<p>(16)-Hâfız es-Sem&#8217;ânî, et-Ensâb, 1:169; Hâfiz ez-Zehebi, a.g.e, 2:789.</p>
<p>(17)-(Ebû’l-Hasen Hayseme b. Süleyman b. Haydara el-Kurşi el-Trablusi) Hâfiz ez-Zehebî, a.g.e, 3/858.</p>
<p>(18)- Yâkut el-Hamavî, Mu’cemü’l Udeba ,12,219-320; Zehebî, el-iber, 2: 268, Tezkiratû &#8216;l-Huffâz, 3:856.</p>
<p>(19)- el-İrşâd Fi Tabakâti&#8217;l-Bilâd.</p>
<p>(20)- (İmam, seyyah, hafiz, sığa, Muhammed b, İbrahim el-Isbahânî), Zehebî, a.g.e, 3:973;</p>
<p>(21)-(Hafız,seyyah,Ebu Abdullah b.Mende),age,3:1032</p>
<p>(22)- (Hâfiz, imam, Zâhid, Şeyhülislâm, Ebû Müslim Abdurrahmân b. el- Bağdâdî), Zehebî, a.g.e, 3:979.</p>
<p>(23)- (Hâfiz, İmam, Sünnetin önderi, Ubeydullah b. Hatem Ebû Nasr es- Siczi) a.g.e, 3:1119.</p>
<p>(24)- Hâfiz el-Kureşî, el-cevahirü’l-Mudiyye Fî Tabakâli-l Hanefiyye, 1:157.</p>
<p>(25)- (Ebû’l-Vakt Abdu’l-evvel b. eş-Şeyh el-muhaddis el-Mu&#8217;ammar Ebû Abdullah îsâ b. Şu’ayb b. İbrâhîm es-Siczî) Zehebi, Siyerü Âlâmı‘n- Nübelâ, 20:303-309.</p>
<p>(26)-Yedi yaşındaki bir çocuğun hadis öğrenme sevgisi, isteği ve arzusuyla yanıp tutuşması nedir böyle!? Takip ettikleri ne ilginç ve şaşırtıcı birr yol! Yaşıtları oyun, eğlence şeker ve tatlı yemekle meşgulken babanın, yürüyerek katedeceği mesafelerin meşakkatini azaltmak, azmini güçlendirmek, kuvvet ve sebatını artırmak için taşları ona taşıtması ve sonra da teker teker onları elinden atması&#8230;</p>
<p>İşte bu ateşli iştiyâklarla sünnet, dili Arapça olmayan bu beldelerde ki acem müslümanların sadrında yaşadı. Dilleri Arapça değildi belki ama bu insanların kalplerinde ve evladlarının akıllarında Arapça ve sünnet sevgisi vardı. Allah üstâdımız muhaddis, fakîh, şeyh Muhammed Bedr Alem el-Mirtehî el-Hindî&#8217;ye rahmet etsin, kendisi derdi: “Arapçayla konuşmak ibâdettir. Bundan dolayıdır ki,onlar kabiliyetlilerini, dâhiliklerini, mahâretlerini ve medeniyet birikimlerini Arapça’yı muhafazada ve sünnete hizmette kullandılar. Bu bu şekilde muhaddislerin, büyük muhaddislerin yöneldiği, titiz ve araştırıcı şeyhlerin bir araya geldiği mekânlar ve büyük lügat imamlarının çıktığı, edip ve belâğatçıların yetiştiği yerler haline geldi.İşte bu Allah&#8217;ın fazlıdır.</p>
<p>(27)- el-Muhaddisü l-Fâsilu Beyne’r-Râuî ue’l-Vâvî, 220, 221 149.</p>
<p>(28)-Hâfiz b. Salâh eseri &#8220;Ma‘rifetü envâ’ı ilmi&#8217;l-hadis&#8221;, s.210 (Ma’rifetü âdâbu tâlibi’l-hadis)</p>
<p>(29)-Dârimî, Sünen 1: 121. (Müzâkeratü l-ilm)</p>
<p>(30)-(Ebû Hişâm Mugıyre b. Mıksem ed-Dabî, el-Kûfî) Zehebî, Târihü&#8217;I- İslâm, 5: 302; Tezkiratü l-Huffâz, 1: 143.</p>
<p>(31)- Ebû Hayseme en-Nesâî, Kıtâbu l-İlm, s. 135; Dârimî, Sünen, I: 120 (Müzâkeratü ’l-ilm); Hâfiz b. Hacer, Tehzîbut-Tehzîb, 5: 205-8: 297-)</p>
<p>(32)- Zehebî, Tezkiratü-l-Huffâz, 1: 253; Mîzânü&#8217;l-İ&#8217;tidâl, 1: 240.</p>
<p>(33)-Zehebî, Tezkiratü 1-Huffâz, 1: 277.</p>
<p>(34)-Kadı Iyâz, Tertîbül-Medârik, 3: 250.</p>
<p>(35)-İ. Cevzı, Menakıbü’l-İmâm Ahmed, s.61; Zehebî, Târîhul-İslâm, Hoca­mız Ahmet Şâkir’in -rahimehullah- tahkikiyle, s.63; et-Tâcu s-Sübkî, Tabakâtü’Ş&#8217;Şâfi‘îyyeti’l-Kübrâ, 2: 28.</p>
<p>(36)- Kadı Iyâz, Tertibü&#8217;l-Medârik, 3; 114,</p>
<p>(37)- Hatip Bağdâdi, Târihi Bağdât, 3:419,</p>
<p>(38)-Kadı Îyâz, Tertibül Medârik, 3/122; İlma\ s.235.</p>
<p>(39)- (Hafız el-Humeydi) Zehebî, Tezkiratü l-Huffaz, 4:1219 200.</p>
<p>(40)-(Ahmed b. Ali),Tâcüdcfîn es-Sübkî, Tabakâtû ’ş-Şâfi &#8216;ryyeti’l-Kübrâ, 6:30</p>
<p>(41)-Hatib el-Bağdâdî, Târih, 14: 244; Muvaffak el-Harzemı, Menâkibu EhbuHarâfe, 1:469.</p>
<p>(42)-Salahuddîn Safedî, el-Vâfi bi&#8217;l-Vefeyât, 1: 106-108.</p>
<p>(43)-Sübki,age,4:61-65</p>
<p>(44)-Yakut el Hamevi,Mücemül Udeba,17/227)</p>
<p>(45)-(Muhammed Abdullah b. Muhammed el-Bekrî) İ. Hallikân, Vefeyâtü- ’l-Âyân, 3:93</p>
<p>(46)- Kıfti,İnbahür Rüvat,3:174;İbn Hallikan,Vefeyat,1;522</p>
<p>(47)-Siyeru Alamin Nübela,21:113;Sübki,Tabakat,7.155</p>
<p>(48)-Tabakatul Hanabile İbn Ebi Yala,1;97</p>
<p>(49)-Tezkiratü’l Huffaz / Siyer-i A’lami’n Nübela | &#8221;</p>
<p>(50)-Zeyl-ü Tabakati’l Hanabile 1: 298</p>
<p>(51)- Tezkiratû&#8217;l Huffaz 1:195 Hâfiz Zehebi</p>
<p>(52)-El İlel fi Marifeti’r Rical 1: 365</p>
<p>(53)-Tekaddümetû’l Cerh-i Ve’t -Ta’Iil shf 363</p>
<p>(54)- Siyer-u A’lami’n-Nübela 9: 393</p>
<p>(55)- Tabakatü’ş Şafii el Kübra 2: 227 Tac es Sübki / Fethu&#8217;l Bari 2: 195 Hacer el Askalani</p>
<p>(56)-Tarih-i Bağdat 5: 51 / El Ensab 1:108 Es Sem&#8217;ani</p>
<p>(57)- Tabakat 7:211 Tac Es Sübki / Tarih-i Bağdat’a Zeyl 3:49 îbnü’n Neccar</p>
<p>«(58)-Tabakat 3: 90 Tac Es Sübki</p>
<p>(59)-El Menhecü&#8217;l Ahmet 1:8</p>
<p>(60)-Fethu’I Mugis bi Şerh-i elfiyeti’l Hadis/Hafız Sehavi</p>
<p>(61)-Tezkiratu-l Huffaz,4/1173</p>
<p>(62)-Siyer-u A’lami’n Nübela,20/306</p>
<p>(63)-El Mükafee shf 119</p>
<p>(64)-Înbahu&#8217;r Ruvat ala İnbatü’n Nûhat</p>
<p>(65)-Mu’cemül Buldan 1:355/Tezkiratü&#8217;l Huffaz 3:1157</p>
<p>(66)-3: 103 Tabakatû&#8217;ş Şafiiyyetil Kûbra</p>
<p>(67)-El İ’tibar shf 34. Emir Üsame b. Müngız bu kitabın içerisinde kısa hayat hikâyesini anlatmış ve haçlılarla yaptığı savaştan bahsetmiştir. Bu gerçekten faydalı bir kitaptır. Başını okumaya başlayan biri sonunu getirmeden bu kitabı elinden bırakamaz. Bu sebeple bu kitabı yayınla­dım. Mütalaa etmeniz faydanıza olacaktır.</p>
<p>(68)- Dav’ül Lami 6:105</p>
<p>(69) İlamü&#8217;n Nübela 7:311-315</p>
<p>(70)-İbn-i Kayyım el Cevzi, el Menarul Münif inde bekarlığı metheden bü­tün hadisler uydurmadır demiştir. Shf 127</p>
<p>(71)-Vefayatül A’yan 1:34 _ 385.</p>
<p>(72)-Tertibü Sikatil idi takiyyüddin es Sübki</p>
<p>(73)-Vefayatül Ayan 2:416</p>
<p>(74)-Tarih-i Bağdat 2:162</p>
<p>(75)-Mucemul udeba 18:40-96 &#8221;</p>
<p>(76)- Künüzüf Ecdat s: 123</p>
<p>(77)-Tarih i Bağdat 3: 181- 186</p>
<p>(78)- Bu bilgilerin kaynağı olan İbn-i Hallikan’ın “ Vefayatü&#8217;l Ayan&#8221; kita­bı (c.I, s. 131) ve Zerkeli&#8217;ye ait olan “el Alam&#8221; adlı kıtalardır, (c.2, S.193)</p>
<p>Bu değerli alimlerin eserlerindeki bir hata konusunda dikkatlerinizi çekmenin doğru olacağı görüşündeyim. Bu kitaplarda Şeyh İmam Ebû’I Yümn el Kindi’nin (Zeyd b. el Haşan) künyesinde hata yapılmış­tır. Birkaç yerde bu alimin künyesi Ebû’l Yemin olarak tesbit edilmiş­tir. Fakat bu açık bir hatadır. Künyesi Ebul Yümn’dür.</p>
<p>(79)-Tezki ratül Huffaz 1:53 / Mizanül İtidal 1:240- 244</p>
<p>(80)-Tehzibüt Tehzib 3: 375-376</p>
<p>(81)-Tarih-i Bağdat 2: 173/ Zeyiü Cevahiril Mudıyye 2: 529 –</p>
<p>(82)-Tedribül Medarik 3: 248/ Alamün Nübela9: 121</p>
<p>(83)-Tezkiratül Huffaz 1:317</p>
<p>(84)-Tezkiratül Huffaz 1:387</p>
<p>(85)-Siyeru Alamin Nübela 10:628-630</p>
<p>(86)-Marifetül Kariil Kibar Ala’t Tabaka t i vel Asar 1: 209</p>
<p>(87)-Tehzibül Kemal,3 :1144</p>
<p>(88)-Tezkiratül Huffaz 2:531</p>
<p>(89)-Siyeru Alamin Nubela 12:281</p>
<p>(90)- Tezkiratül Huffaz 2:579</p>
<p>(91)-Zeylü Tabakatil Hanabile 1:142-165</p>
<p>(92)-Zeylü Tabakatil Hanabile 1:185</p>
<p>(93)-Zeylü Tabakatil Hanabile 1; 319</p>
<p>(94)-Mu’cemül Buldan 1:415</p>
<p>(95)-Marifetül Kurrail Kibar ala’t Tabakati vel Asar 1:429-433</p>
<p>(96)-Gayetü’n Nihaye fi Tabakati’I Kura2:397- 401</p>
<p>(97)-Vefayatül Ayan 1:335</p>
<p>(98)-Tezkiratül Huffaz 4:1427</p>
<p>(99)- Tabakatü’ş Şafîiyyeti’l Küğbra 7: 215 451.</p>
<p>(100)-Miftahü Dari’s Saadet Shf:64</p>
<p>(101) El Maarife Vet Tarih 2: 232 Yakup Bin Sufyan El Fesevi</p>
<p>(102)-El Zühd shf. 60 Abdullah Bin Mübarek</p>
<p>(103)-Ravdul Ahbar El Müntehib Min Rabiil Ebrar shf.91 Hatib Kasım el Aması</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/7-mal-ve-mulkleriniilim-tahsili-ugruna-harcamalari/">7-Mal ve Mülklerini,İlim Tahsili Uğruna Harcamaları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/7-mal-ve-mulkleriniilim-tahsili-ugruna-harcamalari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>6-İlme Hizmet Yolunda İffetli Olmaları,Evlenmemeleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/6-ilme-hizmet-yolunda-iffetli-olmalarievlenmemeleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/6-ilme-hizmet-yolunda-iffetli-olmalarievlenmemeleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2015 21:56:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde - İlim Yolunda]]></category>
		<category><![CDATA[İlme Hizmet Yolunda İffetli Olmaları ve Evlenmemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[İlmi Evliliğe Tercih Eden Alimlerden Kesitler]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8204</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; -BAZI ALİMLER NİÇİN BEKARLIĞI TERCİH ETMİŞTİR? Bu örneklere geçmeden önce âlimlerin, evlenmenin hük­münü ve faziletini, bekârlığın tehlike ve zorluklarını, özellikle bekârlığı özendirecek sahih bir nassın bulunmadığını bilmeleri­ne rağmen, ilmi evliliğe tercih etmelerinin sebebi nedir acaba? Alimlerin, bekârlığı tercih etmelerine ruhsat veren ince bir nükteyi buraya serdetmeyi pek uygun buluyorum. Sorunun cevabı (en doğrusunu Allah [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/6-ilme-hizmet-yolunda-iffetli-olmalarievlenmemeleri/">6-İlme Hizmet Yolunda İffetli Olmaları,Evlenmemeleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/ayrilik___ii_by_lafonti_1_-300x225.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8205" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/ayrilik___ii_by_lafonti_1_-300x225.jpg" alt="6-İlme Hizmet Yolunda İffetli Olmaları,Evlenmemeleri" width="351" height="263" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>-BAZI ALİMLER NİÇİN<br />
BEKARLIĞI TERCİH ETMİŞTİR?</p>
<p>Bu örneklere geçmeden önce âlimlerin, evlenmenin hük­münü ve faziletini, bekârlığın tehlike ve zorluklarını, özellikle bekârlığı özendirecek sahih bir nassın bulunmadığını bilmeleri­ne rağmen, ilmi evliliğe tercih etmelerinin sebebi nedir acaba? Alimlerin, bekârlığı tercih etmelerine ruhsat veren ince bir nükteyi buraya serdetmeyi pek uygun buluyorum.</p>
<p>Sorunun cevabı (en doğrusunu Allah bilir) şöyledir diyebiliriz:</p>
<p>Kendileri için tercih ettikleri bu yol şahsi ve ferdi seçimleri­dir. İlim ve evlilik arasındaki seçimde, kendi tercih haklarını kul­lanıp ilmi seçmişlerdir. Bir istek, diğer isteğin önüne geçmiştir. Hiç kimseyi bu yolda kendilerine uymaya çağırmamışlardır. Hiç kimseye, böyle bekâr kalmakla biz sizden daha üstünüz deme­mişlerdir.</p>
<p>Bekârlık konusunda, “çocuk edinmek cinayettir&#8221; diyen bazı filozofların yoluna gitmemişlerdir. (69)</p>
<p>İbn-i Hallikan, şair, lugatçı ve filozof olan Ebul Ala el Maar­i’nin, mezar taşına şöyle yazılmasını vasiyet ettiğini söylemek­tedir: (70)</p>
<p>“Bu babamın bana karşı işlediği bir suçtur (doğumunu kas­tediyor) ben kimseye karşı bir suç işlemedim.&#8221;</p>
<p>Bu filozofların görüşüne bağlı bir sözdür. Onlar şöyle de­mektedirler:</p>
<p>&#8221;Çocuk yapıp dünyaya getirmek ona karşı bir suçtur.Çünkü dünyaya geldiklerinde türlü hadise ve felaketlerle karşılaşmaktadırlar.’’</p>
<p>Âlimlerin bu düşünceyle hiçbir alakaları yoktur. Onlar bekarlığı kendi istekleriyle tercih etmişlerdir. Allah’ın, onları, takva ve imanla koruması sayesinde bekârlığın şer ve kötülüklerinden selamete çıkmışlardır.</p>
<p>Onları bu fitri duygudan alıkoyan, sadece ilimde ziyade­leşme, kitap yazıp neşretme arzusu ve şevkidir. Onlar için ilim, cesette ruh, yeşil dalda su ve insanın hayatındaki oksijen kadar vazgeçilmezdir. Onların gönlü, ilimden azıcık bir bölümü bile atlamaya razı olmaz. İlim, onlar için yemek, içmek ve ilaç mesabesindedir.</p>
<p>İlim ehli, bütün hayır ve faziletine rağmen, evliliği ilim tah­siline engel olan en büyük meşkale olarak görmüşlerdir. Evlilik, ilim aşkını ve hırsını kayıt altına alır. Âlimler de ümmetin hayrını kendi hazlarına tercih etmişlerdir. Kazanılması gereken en önemli nimet olarak ilmi görmüşler ve ilim tahsilini Allah Teala’nın rızasını kazanma konusunda en önemli yol olarak seçmişlerdir.</p>
<p>Şunu hiç kimse inkâr edemez ki meşguliyetin çokluğu ilim tahsiline bir engeldir. Çoğu insanda böyle olmasa da âlimler ya­nında eş ve çoluk çocukla alakalı meseleler en zor meşguliyet­lerdir. Bişr-i Hafi de bu konuda şöyle der:</p>
<p>“İlim kadınların kucağında yok olur” Bu söz “İlim kadınların koynunda kurban edilir.” Şeklinde de bilinmektedir. Bu sözden maksat şudur:</p>
<p>Çoğu âlim evliliğin getirdiği sorumluluklar ve meşguliyetlerin büyüklüğü nedeniyle ilim öğreniminden geri kalır. Böylece ilim zayıflar ve zayi olur.</p>
<p>Şüphe yok ki evlilik, maddi ve manevi ağır sorumluluklar getirir. Evlilikteki sevgi bağı, çoğu vakit kişiyi ilimden alıkoyar.</p>
<p>Hatta bu hayatının sonuna kadar bile sürebilir. İlim sahibi, ilimle uğraşan herkesin malumudur ki evlilik, insanı ilimden alıkoyar       ve ilimden mahrum eder.</p>
<p>Muhaddislerin büyüklerinden olan Ma’mer b. Raşit el Basri’nin hayatı anlatılırken, bu konuyla ilgili ilgi çekici bir olay an­latılır: (71)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Kendisinde bulunmayan hadisleri elde etmek için diyar di­yar gezmekteydi. Yemen’e vardığında Yemen halkı, ilminden faydalanmak için Mamer b. Raşidin Yemen’de kalmasını istedi­ler. Oradan ayrılmasına engel olacak bir sebep bulmaya çalış­tılar ve bulular da. Evet, onu, Yemen’li bir kızla evlendirdiler. Bundan sonra Mamer b. Raşit, ilim gezilerinden mahrum kaldı.</p>
<p>Hatta hayatının sonuna kadar kendi memleketine bile dönemedi.</p>
<p>Icli de Mamer b. Raşit’in hayatım anlatırken şöyle demektedir;</p>
<p>“Künyesi Ebû Urve’dir. Basralıdır. Yemen’in San’a kentinde evlenmiş ve orada ikamet etmiştir. Sika ve Salih bir adamdır.</p>
<p>Zekâsının üstünlüğü ile diğer insanlardan ayrılırdı. İbnül Mübarek, ondan rivayet etmiş, Süfyan es-Sevri de kendisinden hadis alabilmek için San’a&#8217;ya gelmiştir.</p>
<p>Mamer b. Raşit San’aya geldiğinde San’alılar onu ellerin­den kaçırmak istemediler. İçlerinden birisi:</p>
<p>Onu evlendirerek buraya bağlayalım teklifinde bulunca 153 senesinde vefat edinceye kadar San’ada kaldı.&#8221;</p>
<p>***********</p>
<p>Şu ince nükte de evliliğin, ağır bir mesuliyet ve ilme mani oluşuna işaret etmektedir:</p>
<p>Bir grup insan bir kurdu yakalar. Sonra bu kurda ne ceza pirelim diye düşünürler taşınırlar bir çâre bulamazlar. Yaşlı, güngörmüş bir adam onlara der ki:</p>
<p>“-Bu kurdu evlendirin; ceza olarak bu ona yeter.</p>
<p>Evlilik ve beraberinde getirdiği mesuliyetler şüphe yok ki birer ilim engelidir. Maddi, manevi erkeğin hayatının büyük bir bölümünü baskı altına almaktadır. Evliliğin getirdiği mesuliyet­ler, ilim öğrenimi için ayrılmış vakti de sınırlandırmakta hatta tamamen yok etmektedir. Bu, çoğu âlimin hayatında da bizzat görülmüştür. Bunun için âlimlerin bazısı, bekârlığı tercih etmiş­lerdir.</p>
<p>Şimdi sözü, diğerlerine de örneklik teşkil etsin diye deği­şik asırlardan, değişik mezheplerden, değişik ilim dallarından, bekârlığı tercih etmiş, ilim yolunda bekârlığın zorluklarına sab­retmiş âlimlerin hayat hikâyelerine getiriyoruz. Allah kendilerin­den razı olsun ve bu yoldaki sa’ylerini meşkûr etsin.</p>
<p>Aynı şekilde bu günün ilim taliplileri, bu imamların hayat hikâyelerinden, ilmin öyle hiç de ucuz olmadığını, bu âlimlere göre ilmin ne kadar aziz olduğunu göreceklerdir. O kadar aziz ki bu yüzden ilim tahsilini, kendinden sonrakilere bunu akta­rabilmeyi, evliliğin hayat boyu güzelliğine, zürriyetlerini devam ettirmeye tercih etmişlerdir. Rabbim onları bu isarlarından do­layı en güzel bir şekilde mükâfatlandırsın. Katından onlara hur-i inler nasip etsin. Nebiler, sıddikler, şehitler ve salihlerle birlikte haşretsin. Âmin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İLMİ EVLİLİĞE TERCİH EDEN</strong><br />
<strong> ALİMLERDEN KESİTLER</strong></p>
<p>Rical kitaplarında bekâr âlimlerden Ebû Abdurrahmân Yunus b. Habib el Basri’ nin hayatı şöyle anlatılmaktadır: (72)</p>
<p>“90 senesinde dünyaya gelmiş, 182 senesinde vefat etmişti! Edebiyatı Amr b. Ala ve Hammad b. Seleme’den öğrendi. Nahiv bilgisi daha galipti. Bu bilgisini Araplardan almıştı.</p>
<p>Sibeveyh kendisinden çokça rivayette bulunmuştur. Kesai ve Ferra, ondan ilim öğrenmişlerdir. Nahivde ayrı bir ekoldür. Beşinci tabakadandır. Onun Basra&#8217;daki ilim meclisine Araplardan ve bedevilerden fasih ve edip kişiler katılırdı.</p>
<p>Mamer b. Müsenna şöyle der:</p>
<p>“Kırk sene Yunus’un arkasında gezdim. Her gün elimdeki tabakalarım onun ezberiyle dolardı.&#8221;</p>
<p>Ebû Zeyd el Ensari de:</p>
<p>“Yunus’un meclisinde on sene oturdum. Benden önce Ah­met de yirmi sene oturmuş&#8221;demiştir.</p>
<p>İshak b. İbrahim el Mevsıli şöyle den</p>
<p>“Yunus b. Habib, seksen sekiz sene yaşadı. Evlenip de murad alamadı. Onun gayreti sırf ilim talebi ve ilmi müzakereler­di.&#8221;</p>
<p>Onun kitaplarından bazıları şunlardır:</p>
<p>Meani el Kur&#8217;an-ı Kerim, Kitabü’l Lügat, Kitabü’l Emsal, Kitabü Nevadiri’s Sağir, Kitabü Nevadiri’l Kebir ve Meani’ş Şiir. Allah rahmet eylesin.</p>
<p>*******</p>
<p><em>Bekâr</em> âlimlerden birisi de zahit, abid, muhaddis, fakih, gü­venilirlikte zirve ve devrinde emsalsiz Bişr el Hafi diye bilinen Ebû Nasr Bişr b. El Haris b. Abdurrahman el Mervezi’dir.</p>
<p>50 senesinde Merv’de doğdu. Oradan Bağdat’a gidip Bağ­dat’ı vatan edindi. Orada hadis dinledi. Bağdat ve diğer bel­delerdeki şeyhlerin çoğundan ilim öğrendi. Bunlardan bazıları şunlardır:</p>
<p>Hammad b. Zeyd, Abdullah b. El Mübarek, Abdurahman b. Mehdi, Malik b. Enes, Ebubekir b. Ayyaş ve Fudayl b. Iyaz.</p>
<p>Büyük imamlar da kendisinden rivayette bulunmuştur:</p>
<p>Ahmet b. Hanbel, İbrahim el Harbi, Züheyr b. Harp, Seriyi Beka ti, Abbas b. Abdülazim ve Muhammet b. Hatim bunlardan bazılarıdır.</p>
<p>Hadis dinledi ve kendisinden de dinlendi. Kendisi, cerh ve tadil ilminde de geniş bilgi sahibi idi. Sonra uzlete çekildi. İba­det ve taatla meşgul oldu. Verada, takvada, züht ve ibadette bir darbı mesel haline geldi.</p>
<p>İmamların hepsi de onun züht ve takvasını takdir etmişlerdir. Kendisine, ekmekle neyi katık yaptığı sorulunca:</p>
<p>“Afiyeti. Böylece afiyetim devamlı oluyor, &#8220;demiştir.</p>
<p>227 yılında 77 yaşındayken vefat etmiştir.</p>
<p>Ahmet b. Mahan demiştir ki:</p>
<p>“Ahmet b. Hanbel’e vera hakkında soru soruldu. O da:</p>
<p>«-Allah’a sığınırım. Bu konuda konuşmak benim harcım değil. Ben Bağdat tahılı yiyorum. Şayet Bişr hayatta olsaydı bu soruya cevap verebilirdi. Çünkü o Bağdat ve civarının mahsu­lünden yemezdi.» dedi.&#8221;</p>
<p>Yine Ahmet b. Hanbel onun hakkında şöyle demiştir:</p>
<p>“Şayet Bişr ve bizim ondan istediğimiz dualar olmasa işsiz, güçsüz haylaz kişiler olurduk.”</p>
<p>Haşan b. Leys er Razi şöyle anlatır:</p>
<p>“Ahmet b. Hanbel’e:</p>
<p>«-Bişr b. El Haris sizi ziyarete geliyor.» denildiğinde:</p>
<p>«-Şeyhi yormayın. Bizim onun ayağına gitmemiz icap eder,»demişti.</p>
<p>Ebû Bekir Merruzi Ebû Abdullah’tan rivayetle şöyle demiştir;</p>
<p>“Kendisinde bir ünsiyet ve bir cana yakınlık vardı. Ama kendisiyle hiç konuşmadım.&#8221;</p>
<p>“İmam Ahmet&#8217;e, onun meclisinde bulunmak ve onu gör­mek bile şeref bakımından yeterlidir.&#8217;*</p>
<p>Ahmet b. Hanbel, onun hakkında şöyle demiştir:</p>
<p>“Bışr,züht ve takva konusunda çok kuvvetli idi. Çünkü tek başınaydı, çoluk çocuğu yoktu. Çoluk çocuğu olan tek başına olana benzemez.&#8221;</p>
<p>Tabi buradan bekârlığa teşvik edildiği sonucu çıkartılma­malıdır. Eğer evlilik olmazsa düşmanlara karşı nasıl asker yetiş­tiririz. Bir çocuğun, babasının kucağında, sinir bozucu bile olsa, ekmek isteyerek ağlaması nice şeyden efdaldir. Bekâr abit bu dereceye nasıl ulaşır?</p>
<p>İmam Ahmet&#8217;e Bişr’in vefat haberi geldiğinde:</p>
<p>&#8220;Bu ümmetin içinde Amir b. Abd-i Kays haricinde onun emsali kalmadı. Şayet evlenip de arkasında, yerini tutacak bir evlat bıraksaydı çok iyi edecekti.&#8221; demiştir.</p>
<p>Muhammet b. Müsenna demiştir ki:</p>
<p>“Ahmet b. Hanbel’e:</p>
<p>«-Şu adam hakkında ne düşünüyorsun?» dedim.</p>
<p>«-Hangi adam?» diye sordu.</p>
<p>«-Bişr hakkında.» dedim.</p>
<p>«-Onun benim yanımdaki kıymetini sana şu misalle anlata­yım.» dedi ve ekledi:</p>
<p>«-Bir adam, yere bir mızrak dikse ve ucuna otursa orada ondan başkasına yer kalır mı?»</p>
<p>Yani Bişr, ilmin en zirve noktasındaydı. Bu yüzden o hayat­tayken, başkasının, onun mertebesine ulaşması mümkün değil­di.</p>
<p>******</p>
<p>Ebû Cafer Muhammet b. Cerir et Taberi de bekâr âlimler  arasındadır. Kendisi, müfessir, muhaddis, fakih, usul âlimi, ileri görüşlü, çok okuyan, tarihçi, dil bilimcisi, edip, ravi, şair, müdakkik, muhakkik velhasıl bütün ilimleri bünyesinde cem etmiş bir insandır. Hakiki bir müctehittir ve çok eser meydana getirmiştir. Hafizası en kuvvetli âlimlerden birisidir. Şöhreti afaki tutmuştur. Çoğu kişiye göre ismi, bir etiket olmuştur.</p>
<p>Hatip el Bağdadi(73) ve Yakut Hamevi,(74) onun uzunca bir hayat hikâyesini vermiştir. Biz buraya bu iki güzide tarihçinin yazdıklarının bir bölümünü alıyoruz:</p>
<p>“Taberista’nın beldelerinden birinde 224 yılında doğdu. Yedi yaşındayken Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Dokuz yaşınday­ken hadis yazmaya başladı. 236 senesinde, babası ona, ilim yolculuğu için izin verdi ve on iki yaşındayken ilim tahsili için yolculuğa çıktı. 241 Senesinde Ahmet b. Hanbel’in vefatından sonra Bağdat’a geldi. Onunla görüşmek nasip olmadı. İslam ulemasıyla görüşüp ilim tahsil edebilmek için İslam diyarlarını dolaştı. Horasan, Şam, Irak ve Mısır’ı dolaştıktan sonra Bağdat’a yerleşti. Vefatına kadar orada kaldı. Gençliğinin ilk yıllarında ilimde imamlık mertebesine ulaştı. Zaman ilerledikçe, kendisine başvurulan, kaynak olarak görülen tek imam haline geldi.”</p>
<p>Ebubekir El Hatip demiştir ki:</p>
<p>Ulemanın imamlarındandır. Bilgisi ve faziletinden dolayı, görüşüne başvurulur ve sözüyle hüküm verilirdi. O dönemde hiç kimsenin kendisiyle boy ölçüşemeyeceği kadar ilim öğrenmiştir. Kendisi Kuran hafızı idi. Kıraat çeşitlerini iyi bilirdi, manasına hâkim idi. Kur’an hükümleri konusunda anlayışı vardı. Sünneti ve geliş yollarını bilirdi. Sahihinin illetlisini ayırt ederdi. Nasihini, mensuhunu bilirdi. Sahâbenin,tabiinin-ve ondan sonra gelenlerin, helal ve harama dair hükümlerine muttali idi. Rical bilgisi genişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendisinin kimseye nasip olmaycak güzellikte bir tefsiri vardır ki adı <em>Camiul Beyan an</em> Vucuhi <em>Te&#8217;uil-i Ayil Kuran&#8217;dır. “ Tarih’ir er Resuli Enbiya-i Ve’l Mülükü’l Ümem” ve “Tehzibü’l Asar ve Tafsilu&#8217;s Sabit an Rasülillah (s.a.v.) minel Ahbar</em>” diye iki tarih kitabı vardır ki eşini benzerini görmedim. Fakat tamamlamak nasip olmamıştır. Fıkhın usulü ve furuu hakkında da birçok eser vermiştir. Fakihlerin seçkin sözleri hakkında da kitabı vardır, gidisinden konu ezberlenmesi bakımından da tektir.</p>
<p>Fakih imam Ebû Hamit Ahmet b. Muhammet el İsferayini şöyle demiştir:</p>
<p>“Bir kimse İbn-i Cerir’in tefsirini öğrenmek için Çin’e gitse bunu çok saymamak gerekir.”</p>
<p>Ebû Bekir b. Huzeyme onun hayatını araştırdıktan sonra:</p>
<p>&#8220;Evvelinden ahirine hayatını inceledim. Şu yeryüzünde ibn-i Cerir’den daha âlim birisinin olmadığına kanaat getirdim.&#8221;demekten kendisini alamamıştır.</p>
<p>Hatip el Bağdadi de şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;İbn-i Cerir, kırk yıl ilimle uğraşmış ve bu kırk yılın her günü kırk sayfa yazmıştır.”</p>
<p>Öğrencilerinden ebû Muhammet Abdullah el Fergani Sı<em>la“</em> adlı kitabında (ibn-i Cerir’in tarihine bir ektir) şöyle demektedir:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbn-i Cerir’in öğrencilerinden bir grup, akıl baliğ olmasın­dan itibaren vefatına kadar olan günleri ve telif ettiği eserleri hesap etmişler, her güne on dört sayfa düşüyormuş.” Bu ancak Allah’ın lutfuyla başarılabilecek bir şeydir.&#8221;</p>
<p>Öğrencilerinden Ebû Bekir b. Kamil şöyle anlatmıştır:</p>
<p>Ebû Cafer bana şöyle demişti:</p>
<p>“Yedi yaşımdayken Kur’an’ı ezberledim. Sekiz yaşındayken cemaatle namaza başladım. Dokuz yaşımdayken hadis yazma­ya başladım. Babam, rüyasında beni, Resulullah Efendimiz’in önünde, taşla dolu bir torbayla görmüş. Ben, O’nun (s.a.v.) hu­zurunda, o torbadan taş atıyormuşum. Rüyayı şöyle tabir etmiş­ler:</p>
<p>«O’nun (s.a.v.) dinini anlatacak ve şeriatını bidatlardan temizleyecek.»</p>
<p>Ben daha küçücükken babam Ebû Ali, ilim tahsilim konusunda aşın gayret gösterdi.</p>
<p>Muhammet b. Humeyd er Razinin yanında ilim yazıyorduk. Geceleri defalarca bizim yanımıza gelir, yazdıklarımızı sorar ve onları okurdu. Ahmet b. Hammad ed Dolabi’ye gidiyorduk. Kendisi, Rey’in bir köyünde oturuyordu. Bizim bulunduğumuz yerle arası bayağı uzaktı. Sonra ibn-i Humeyd’in meclisine katılmak için deliler gibi geri dönüyorduk.”</p>
<p>İbn-i Cerir’in, ibn-i Humeyd’den yüz binin üzerinde hadis yazdığı söylenir.</p>
<p>Yolculuklarından birisi de Küfe’ye oldu. Birçok muhaddis- ten hadis yazdı. Ebû Küreyb Muhammet b. El Ala el Hemdani bunlardan birisidir. O, hadis ulemasının büyüklerinden ve güzel ahlak sahibi bir insandı.</p>
<p>Ebû Cafer der ki:</p>
<p>“Onun evinin kapısına bir grup muhaddisle vardık. Gürül-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>tüyle eve girerken küçük kapıdan bizim geldiğimizi fark etti. Bize şöyle seslendi:</p>
<p>«-Aranızdan kim benden yazdıklarını ezberliyor?» Herkes birbirine bakıştı. Sonra bana dönüp:</p>
<p>«-Sen ezberliyor musun?» Dediler.</p>
<p>«-Evet.» diye cevap verince, onlar da:</p>
<p>«-İşte bu ezberliyormuş, ona sor.» dediler. Ben de:</p>
<p>«-Şu ve falan günde, bize şunları rivayet ettin.» dedim.</p>
<p>Ebû Kureyb gücü yettiği kadar konusunu işledi. Sonra ebû Cafer’e içeri gelmesini söyleyip evine girdi. Evde görüştüklerin- I de, genç olmasına rağmen Ebû Cafer’in ne kadar kıymetli ve hadise ne kadar vukufiyeti olduğunun farkına vardı. Ebû Cafer,ebû Kureyb’den yüz binin üzerinde hadis dinlemiştir. Bu yüzden insanlar, Ebû Cafer’den de hadis dinlemeye gelirlerdi. Sonra</p>
<p>Bağdat’a döndü. Orada fikıh ve Kuran ilimleri öğrendi. Saleb’den şiirler alıp rivayet etti. Ebû Ömer Muhammet b. Abdülvahit  ez Zahit, Saleb’i şöyle derken işittim demiştir:</p>
<p>“Benim etrafımdaki insanlar çoğalmadan önce Ebû Cafer bana şiir okudu.”</p>
<p>Sonra Mısır’a gitti. Yolda da boş durmayıp rastladığı âlimlerden ilim aldı. 253 senesinde Fustat’a geçti. Fustat’ta ehli ilim ve ilme rağbet oldukça fazla idi. İmam Malik, Şafii ve ibn-i Vehb‘ten bilgiler aldı. Oradan Şam’a döndü. 256 senesinde Şam’dan ayrılıp Mısır’a gitti.</p>
<p>Dünyaya meyletmeyen, dünyalığı ve dünya ehlini terk etmiş bir âlimdi. Sanki Kur’an’dan başka bir şey bilmiyen kari,hadisten başka bir şey bilmeyen muhaddis, hesaptan başka bilmeyen matematikçi gibiydi. İbadete düşkün bir insandı.Birçok ilmi bünyesinde toplamıştı. Onun kitaplan ile! Başkalarının kitaplarını karşılaştırdığımızda, onun kitaplarının diğerlerinden üstün olduğunu görürüz.</p>
<p>Ebû Cafer, sureten ve sireten zarif bir insan idi. Meclisler­deki sohbeti güzel olurdu. Arkadaşlarının hallerinden, durum­larından haberdar olurdu. Yemesiyle, içmesiyle, giyinişiyle yani bütün hatt-u hareketlerinde edepli bir insandı. Bu güzel haslet­lerini sadece kendisi yaşamakla yetinmez, çevresindeki talebe­lerine de yaymaya çalışırdı. Hatta onlarla hoş bir şekilde latifeleşir, meclise meyve gibi yiyecekler getirilirdi. Bu manada sadece hadisle ve fikıhla öğrenilmeyecek şeyleri de öğretirdi. Böylece ilmin ve ciddiyetin en güzeli hâsıl oluyordu.</p>
<p>Şayet bir düğün yemeğine veya bir davete çağırılırsa oraya giderdi. O geldiği için bu meclislere çok gelen olur ve onun ge­lişiyle bu meclisler şereflenirdi. Talebeleriyle birlikte şehir dışına çıkar ve birlikte yemek yerlerdi. Toplantılarından sonra, mühim işleri hariç, tasnif işleri ile ilgilenmek için evine girerken yalnız girmez, yanında birkaç talebesiyle birlikte girerdi.</p>
<p>Ebû Bekir Kamil şöyle demiştir:</p>
<p>“Ebû Cafer ilimle dolu bir insandı. İlim ehline yakışmayacak davranışlardan ölünceye kadar uzak durmuştur. Her tavrında ciddiyeti severdi. Bize şöyle derdi:</p>
<p>&#8220;Harama da helale de asla uçkur çözmedim.&#8221;</p>
<p>Üstat Kürt Ali şöyle der: (75)</p>
<p>“Hayatında bir dakikayı bile boş ve manasız geçirdiği vaki değildir.”</p>
<p>Ebû Cafer et Taberi, ölüm döşeğinde, ölümüne bir saat veya daha az kalmışken kendisine Cafer b Muhammed’in bir duası hatırlatıldı. Hemen bir divit ve kâğıt getirtti ve bunu yazdı.</p>
<p>“-Üstadım bu haldeyken de mi?” denilince:</p>
<p>“-İnsana gereken ölüm döşeğinde bile olsa ilim almayı terk etmemesidir.&#8221; dedi.</p>
<p>310 senesinde 86 yaşında iken bekâr ve arkasında evlat bırakmadan vefat etti. Fakat hiçbir zaman unutulmayacak ilim ve birçok eser bıraktı. Birçok nadir ve eşsiz eser telif etti. Onun geride bıraktığı zürriyeti, ondan kalan temiz hatıralardır. Bunlar,çoluk çocuktan daha devamlı bir eserdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbn-i Cerir et Taberi’nin hayatını öğrendikten sonra, onu ne kadar övsek az geleceğini takdir edersiniz. Bu yüzden de ona ayırdığımız bölümü uzun tuttuk. Ebû’t Tayyib der ki:</p>
<p>‘’Dostluğunun uzunluğu uzattı övgüsünü de</p>
<p>Tembelin, tembel olur övülmesi de.’’</p>
<p>*****</p>
<p>İmam Ebû Bekir el Enbari de bekâr âlimlerden<u>dir</u> Dil bilim­cisi, müfessir, edip ve ravidir. Çok kuvvetli bir hafızaya sahipti. I Bağdatlıdır, (d. 271-v. 328)</p>
<p>İmam Ebû Bekir hayatı boyunca, sultanların sofrasına ko­nuk olmasına rağmen, güzel yemekler yemekten geri durmuş­tur. Bunu yapmasının sebebi, hafızasını kuvvetli tutmak içindi. Sadece ilimle meşgul olmak için, evinde helali olan, güzel bir kadın bulunmasına rağmen, kadınlara yaklaşmaktan imtina etti. Zühdü, ilmi ve hafızası şaşılacak boyuttaydı. Otuzu aşkın eserin den başka geriye bir nesil ve zürriyet bırakmamıştır. Bu eserlerin sayfa sayısı elli bini geçkindir. Muvaffakiyet Allah’tandır. İlim sevgisi ile dolu olan hayatından bir bölümü, buraya aktarıyoruz. (76)</p>
<p>Edebiyat ve nahvi en iyi ve en çok ezbere bilenlerd<u>endi, </u>Zamanının birçok âliminden ders okudu ve bunları başkalarına da aktardı. Kendisi dürüst, faziletli, mütedeyyin, hayırsever ve de sünnete bağlı birisiydi. Kur’an ilimlerinde, garibül hadis,  vukuf ve ibtida gibi kıraat ilimlerinde birçok eser tasnif etmiştir.</p>
<p>Kur’an kelimelerine delil olan üç yüz bin beyit şiir ezberlemiştir. İlim yazdırırken, herhangi bir kitaptan değil, hafızasından dikte ettirirdi. Kendisinden yazılan bütün her şey bu şekilde ez­berinden yazılmıştır. Şiirleri, tefsirleri, nahvi, lügatin faydalarını içeren bütün tasnifleri ve dikteleri de aynı şekilde ezberindendir. Bir gün hastalandı ve arkadaşları onu ziyarete geldiler. Babası­nın, onun üstüne titreyip onun için çok endişelendiğini görünce babasını teselli etmeye çalıştılar. Babası:</p>
<p>“Şu gördüğünüz büyük küpün içindeki bütün kitaplan ez­berlemiş olan birisinin hastalanmasına, nasıl üzülmeyeyim?&#8221; diye karşılık verdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Lügat, nahiv, şiir ve Kur’an tefsirinden en çok ezbere sahip olan insan oydu. Senetleriyle birlikte yüz yirmi beş Kur’an tefsi­ri ezberlediğini söylemektedir. Öğrencisi Ebul Abbas b. Yunus şöyle der:</p>
<p>“Ebû Bekir el Enbari ezber konusunda, Allah&#8217;ın, ender yaratıklarındandır.&#8221;</p>
<p>Yine öğrencilerinden olan Ebû Ali el Kali, şöyle demektedir;</p>
<p>“Ebû Bekir el Enbari, Kur’an ilimlerine delil olan üç yüz bin  beyit şiir ezberlemiştir. Kendisi mütedeyyin, dürüst ve sika bir âlimdir.&#8221;</p>
<p>Muhammet b. İshak en Nedim şöyle demektedir:</p>
<p>“Kendisi babasından daha âlim ve daha faziletli idi. Zekâ ve kavrayışın zirvesinde, tertemiz, iyiliksever ve çok çabuk ezber yapabilen biriydi. Bununla birlikte salih ve vera sahibi bir insan­dı. Yanlış bir hareketi vaki değildi. Hazır cevaplık konusunda üstüne yoktu.&#8221;</p>
<p>Ebul Hasen el Aruzi şöyle anlatmıştır:</p>
<p>“İbnül Enbari, Abbasi Halifelerinden Razi Billah’ın oğluna sık, sık gelip giderdi. Bir gün oradaki cariyelerden birisi ona rüya tabiri hakkında bir şey sordu. O da:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Benim şimdi acele helâya gitmem lazım» diyerek çıktı. Er­tesi günü gelip rüyayı tabir etti. Cariyenin sorduğu gün evine gidip, Kirmani’nin rüya tabirleri kitabını inceleyip gelmişti.&#8221;</p>
<p>Hamza b. Muhammet ed Dekkak şöyle demiştir:</p>
<p>“Ezberi kuvvetli olmakla birlikte zahit ve mütevazı bir in­sandı.&#8221;</p>
<p>Ebul Hasen Darakutni bir Cuma günü onun imla meclisine katıldığını ve bir hadis senedinde geçen bir ismin, Hayyan diye okunması gerekirken Habban diye okunduğunu, Hayyan diye düzelttiğini fakat Habban da ısrar edildiğini anlatır ve şöyle de­vam eder:</p>
<p>İbnül Enbari gibi kıymetli birisinin vehme düşmesi, çok ga­ribime gitti. Bu konuda onunla konuşmaya ve onu uyarmaya karar verdim. Yazdırma işi bitince dikte ettirene yaklaşıp hatası­nı ona hatırlattım ve doğrusunu söyleyip oradan ayrıldım. Ertesi Cuma meclisine vardığımda, Ebû Bekir, dikte ettirene:</p>
<p>«-Geçen hafta şu hadisteki falanın ismini yanlış yazdır­dığımızı ve bir gencin bizi uyardığını, gelenlere haber ver. O gence de söyle, doğrusunu araştırdık onun dediği gibi bulduk.» dedi.&#8221;</p>
<p>Ebul Hasen el Aruzi şöyle anlatır:</p>
<p>“Ebû Bekir ve ben, Kadı Billah’ın yarımda yemek yemek için buluştuk. Ebû Bekir aşçıya ne yemek istediğini bildirdi. Ona, kuru bir et kızartması getirmişlerdi. Biz, çeşit çeşit en gü­zel yemeklerden yiyorduk. O, bu kızartma ile iktifa ediyordu. Yemekler yendikten sonra tatlılar geldi. O, tatlılara el sürmedi, O kalktı, biz de kalktık. Biz, sedirlerin üzerinde uyuduk, O, se­dirlere çıkmayıp onların önünde, yerde uyudu. İkindiye kadar su içmedi. İkindi olunca bir gençten su istedi. Kendisine su ge­tirildi. Oradaki buzla soğutulmuş sudan içmedi. Bu hali beni sinirlendirdi.</p>
<p>«-Ey Mü’minlerin emiri!» diye bağırdım. Beni yanına çağır­dı ve:</p>
<p>«-Ne var söyle?» dedi. Ona dedim ki:</p>
<p>«-Bu adamı, nefsine karşı olan tedbirinden alıkoymak la­zım. Nefsini öldürecek. Kendisine hiç iyi davranmıyor.» Cevap olarak bana güldü ve:</p>
<p>«-Hep böyle yaparak artık buna alışmış. Bu durum ona za­rar vermiyor hatta bundan haz duyuyor.» dedi.</p>
<p>Sonra dedim ki:</p>
<p>«-Ebû Bekir kendine böyle zulüm etme.» O da:</p>
<p>«-Ezber yapabilmek için böyle yapıyorum.» dedi. Dedim</p>
<p>«-İnsanlar artık bu ezberinden bıktı. Daha ne kadar ezber­leyeceksin?» Cevaben dedi ki:</p>
<p>«-On üç sandık kitap daha ezberleyeceğim.»”</p>
<p>Muhammet b. Cafer et Temimi şöyle der:</p>
<p>“Ne kendinden öncekiler ne de kendisinden sonrakiler bu kadarını ezberleyemediler.”</p>
<p>Bir defasında, eline taze hurma almış kokluyor ve şöyle di­yordu:</p>
<p>“Sen güzel kokuyorsun amma Allah’ın bana vermiş olduğu ilimleri ezberlemenin kokusu senin kokundan daha hoş.”</p>
<p>Vefatı yaklaştığında, canı çeken her şeyi yemeye başlamıştı. “Bu, ölümümün yaklaşmasından” diyordu.</p>
<p>Bir gün köle pazarına gitti. Orada satılan çok güzel bir cariyeye gönlü takıldı. Devamını kendisi şöyle anlatıyor:</p>
<p>“Emirul Müminin Radi Billah’ın evine gittim. Radi Billâh:</p>
<p>Bu saate kadar neredeydin?» diye sorunca durumu arz Billâh, benden habersiz hizmetçilerine emir verip o cariyeyi aldırtmış ve evime göndermiş. Evime varıp da cariyeyi aldırtmış ve olanları anladım. Cariyeye:</p>
<p>«-Hamile olup olmadığın belli olana kadar yukarıda kal.»dedim. Halletmem gereken bir meseleyle uğraşıyordum. Zih­nim hep ilimle meşguldü. Hizmetçime dedim ki:</p>
<p>«-Onu al ve tekrar köle pazarına götür. İlimden geri kalma­ma değmez.» Hizmetçim onu götürecekken cariye:</p>
<p>«-Bırak da ona iki çift laf söyleyeyim.» dedi. Bana dönüp:</p>
<p>«-Sen akıllı ve makam sahibi bir adamsın. Benim suçumun ne olduğunu söylemeden beni evinden atıyorsun. İnsanların benim çirkin olduğum zannına kapılacağını düşünmüyorum. Ama böyle yaparsan benim bir kusurum olduğunu düşünecek­ler. Bana kabahatimi bildir öyle gönder.» dedi. Dedim ki:</p>
<p>«-Bana göre bir kusurun yok fakat beni ilimden alıkoyuyor­sun.» O da:</p>
<p>«-Bunu kabul edebilirim.» dedi.</p>
<p>Bu olay, Radı Billah’ın kulağına varınca:</p>
<p>«Hiç kimsenin gönlüne ilim, bu adama geldiği gibi tatlı gel­mez.» dedi.”</p>
<p>*****</p>
<p>Bekâr âlimlerden birisi de asrının imamlarından olan Ebû Ali el Farisi’dir, (d. 288-v. 377) (77)</p>
<p>İran’ın Fasa şehrinde doğdu. Nisbesinde Farisi ve Fesevi denilmektedir. Memleketinde ilim tahsiline başladı sonra tahsiline devam etmek için Bağdat’a gitti. 307 senesinde Bağdat’a vardı. Bir müddet orada kaldıktan sonra Şam, Tarablusgarp ve Halep gibi şehirleri dolaştı. 341 senesinde Halep’e <em>yerleşti.</em></p>
<p>Ve Emir Seyfü’d Devle b. Hamdan’ın yanında, yedi sene ka­dar kaldı. Kendisi ve şair Ebû’t Tayyib el Mütenebbi arasında ilim meclisleri düzenlendi. Halepteki nahivci İbnül Haleveyh’in husumeti yüzünden, imtihana tabi tutuldu. Bu âlimin, Seyfu’d Devle yanında özel bir yeri vardı. Bu sebeple Ebû Ali, burada ikamet etmeyi uygun bulmadı. Halep şehrini terk etti ve İran’a geri döndü. 347 Senesinde Şiraz’a geldi. Burada yirmi ay kadar Melik Abdüddevle b. Büveyh’in yanında kaldı. Melik&#8217;e nahiv öğretti. Hatta Melik:</p>
<p>“Ben nahivde Ebû Ali’nin çocuğuyum.&#8221; derdi. Ebû Ali Melik için “El <em>İzah”</em> ve “Et <em>Tekmile”</em> adlı kitaplan tasnif etti. Abdüddev­le, Bağdat&#8217;ı ele geçirince Ebû Ali tekrar oraya döndü ve vefatına kadar orada yaşadı.</p>
<p>Ebû Ali, yolculukları esnasında uğradığı memleketlerin ule­masıyla oturur, talebeleriyle görüşürdü. Kendisine yöneltilen zor sorulara cevap verirdi. Halep’te, Şiraz’da, Bağdat’ta, Basra’da  diğer yerlerde kendisine ulemanın ekâbirinden yöneltilen so- rulara verdiği cevaplardan, kitaplar telif etti. Her şehirde, böyle bir kitap yazıp o şehre nispet ederek adlandırdı. El Bağdadiyyat, El Basriyyat vs. gibi.</p>
<p>Allah, Ebû Ali’nin ömrüne bereket verdi ve ilme hizmet ederek doksan sene ömür yaşadı. Kur’an ilimleri ve Arapça hak­kında eşsiz eserler telif etti. Evlenmedi ve arkasında çoluk çocuk bırakmadı. Onun zürriyeti günümüze kadar gelen, sayılan yirmi beşe ulaşan telifat ve tasnifatlarıdır.</p>
<p>İmam ibni Cinni, Ebû Ali’nin has talebelerindendi ve ken­disini çok severdi. Eserlerinde çoğu kez hocasından övgü ve muhabbetle bahsetmiştir. Ondan öğrendiklerini, ondan iktibas ettiklerini anlatmış, neredeyse bütün bildiklerini hocasına nispet etmiştir. Hocasının, kitap yazmak için ve kitaplarını oluşturaca­ğı esasların ve kaidelerin yerine oturması için bekâr kalışından <u>bahsetmektedir.</u></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>El Hasais adlı kitabında, Ebû Ali’nin dil mukayesesi ilmine olan vukufiyetini ve bu konuda oluşturduğu kaide ve kuralları şöyle anlatır:</p>
<p>“Bu uğurda engelleri ve külfetleri ortadan kaldırarak yetmiş senesini harcadı. Bütün tasası ve kaygısı ilim idi. Bu yüzden ço­cuk yüzü bile göremedi.&#8221;</p>
<p>Ibn-i Cinni, hocasının bekârlığına, <em>uel Müktesep”</em> adlı kita­bının mukaddimesinde de değinmiş ve şöyle diyerek, ilminin bolluğunun ve yüceliğinin sebebini açıklamıştır:</p>
<p>“&#8230;Gönlünün boş, fikrinin duru ve tek başına yaşamasın­dan&#8230;”</p>
<p>Burada, diğerlerine de örneklik teşkil eden beş tane bekâr âlirnden bahsetmekle kifayet ettik. “El <em>Ulemaül Uzzab”</em> adlı ese­rimizde bunlardan otuz beş tanesini zikrettik. Bu konuda daha ziyade mütalaada bulunmak isteyen okurların bu kitaba müra­caat etmelerini uygun görüyoruz.</p>
<p>Bu kitapta, İmamların büyüklerinden, muhaddis, müfessir Ebû Yaşar Abdullah b. Ebû Necih el Mekki, Şeyhul İslam Ali Hüseyin b. Ali el Cufi, Muhaddis hafiz ebus Seriy Hennati el Kufi,&#8230; ve diğerlerinin hayatları anlatılmıştır.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/6-ilme-hizmet-yolunda-iffetli-olmalarievlenmemeleri/">6-İlme Hizmet Yolunda İffetli Olmaları,Evlenmemeleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/6-ilme-hizmet-yolunda-iffetli-olmalarievlenmemeleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>5-Kitaplarını Kaybetmeleri veya Çeşitli İhtiyaçlarından Kitaplarını Satmaları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/5-kitaplarini-kaybetmeleri-veya-cesitli-ihtiyaclarindan-kitaplarini-satmalari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/5-kitaplarini-kaybetmeleri-veya-cesitli-ihtiyaclarindan-kitaplarini-satmalari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2015 21:50:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde - İlim Yolunda]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[Kitaplarını Kaybetmeleri veya Çeşitli İhtiyaçlarından Kitaplarını Satmaları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8201</guid>

					<description><![CDATA[<p>Lügat âlimi, edip, şair, fakih Ahmet b. Faris b. Zekeriya er Razi, hayatın çeşitli zorluklarından şikâyet ediyor, gam ve ke­derlerinin tesellisi, enis-i ruhu ve beraber yaşayıp, kendilerine sığındığı kitaplarından şöyle bahsediyor: &#160; ‘’Sorduklarında bir gün halim Derim ki iyiyim yok bir ihtiyacım Elbet bir gün feraha çıkarım Sarsa da gönlümü ğumum (gamlar, kederler) Arkadaşım kedim [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/5-kitaplarini-kaybetmeleri-veya-cesitli-ihtiyaclarindan-kitaplarini-satmalari/">5-Kitaplarını Kaybetmeleri veya Çeşitli İhtiyaçlarından Kitaplarını Satmaları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-32.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8202" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-32.jpg" alt="Kitaplarını Kaybetmeleri veya Çeşitli İhtiyaçlarından Kitaplarını Satmaları" width="320" height="320" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-32.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-32-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 320px) 100vw, 320px" /></a></p>
<p>Lügat âlimi, edip, şair, fakih Ahmet b. Faris b. Zekeriya er Razi, hayatın çeşitli zorluklarından şikâyet ediyor, gam ve ke­derlerinin tesellisi, enis-i ruhu ve beraber yaşayıp, kendilerine sığındığı kitaplarından şöyle bahsediyor:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>‘’Sorduklarında bir gün halim</p>
<p>Derim ki iyiyim yok bir ihtiyacım</p>
<p>Elbet bir gün feraha çıkarım</p>
<p>Sarsa da gönlümü ğumum (gamlar, kederler)</p>
<p>Arkadaşım kedim ve şu mum</p>
<p>Kitaplarım ise enis-i ruhum’’</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu ifadeler, ilme âşık bir âlimin, kitaba ne kadar değer ver­diğinin bir göstergesidir. Böyle olunca kitaplarını kaybetmenin, bir âlim için ne büyük bir felaket olduğunu, sîzler takdir edersi­niz. Birçok âlimin zihni, kitaplarının başına bir felaket geldiğinde ciddi şekilde karışmıştır.</p>
<p>******</p>
<p>Şüca b. Elsem, Sened b. Ali’ye şöyle sormuş: (63)</p>
<p>“-Senin Halife Me’mun’la aran çok iyiydi. Onun emrinde çalıştın. Onun ilim meclisinde idin. Onunla tanışmana kim se­bep olmuştu?” O da cevaben şöyle anlatmış:</p>
<p>“Babam yıldızlarla uğraşarak geçimini sağlardı. Sultanın adamları kendisini sever ve sayardı. Öklid’in kitabını okuduk­tan sonra gönlümde <em>Mıcasti</em> adlı kitabı okumak arzusu doğdu. Me’mun zamanında, varraklar çarşısında bu kitabı yazıp, hare­keleyip ciltledikten sonra yirmi dinara satan bîr sahaf vardı. Ba­bamdan, bana bu kitabı satın almasını istedim. Babam:</p>
<p>-Elim biraz bollaşınca alırım- diyerek beni başından savdı.</p>
<p>Benim,ilme merak duymayan, babama vardım edip onun işleriyle meşgul olan bir kardeşim vardı. Babamın sözü üzerinden hayli zaman geçmişti. Bir gün, babam çarşıdayken bir yere girdiğinde katırını dışarıda tutuvermek için ben de onunla çarşıya gittim. O sırada on yedi yaşındaydım. Babam bir yere girdi. Bir müddet sonra bir genç çıkıp:</p>
<p>«-Sen dön, baban ustamın yanında uzun bir müddet kala­cakmış.» dedi. Ben de an götürdüm, eğeriyle, yularıyla birlikte otuz dinardan daha aşağı bir fiyata sattım.</p>
<p>Oradan doğruca o kitabı yazan sahafa gidip yirmi dinara kitabı satın aldım. Benim, içi boş bir evim vardı. Anneme gittim ve:</p>
<p>«-Size karşı çok büyük bir suç işledim» deyip olanı biteni anlattım. Benim kitap okumamı engellemesin diye babamı oya-nası ve oradan uzaklaşmam için bana firsat vermesi için annemden söz aldım. Paranın üstünü ona verdim ve:</p>
<p>«-Ben kendimi evime kilitleyeceğim. Siz de kitabı okuyup bitirinceye kadar, hapistekilere atıldığı gibi bana ekmek atın» dedim. Annem de babamın öfkesini yatıştıracağım söyledi.</p>
<p>Eve gittim ve kapıyı kapattım. Kardeşim gidip olayı babama haber vermiş. Haberi duyunca babamın yüzü değişmiş, öfkesin- kekelemeye başlamış. Yanındaki adam babama:</p>
<p>«-Halin beni tedirgin etti. Ne oldu? Bir söylesene» demiş. Babam olayı anlatmış. Adam:</p>
<p>«-Vallahi bu çocuğun için sevinilecek bir durum. Ona güzel mumele et» demiş ve ahırından babamın katırından daha iyi, daha güzel semeri olan bir katır çıkarmış;</p>
<p>«-Al buna bin ve çocuğuna bir kelime bile etme » demiş.</p>
<p>Üç sene sanki bir gün gibi geçti. Babam bana yüzünü hiç göstermedi. Ben işi sıkı tutup <em>Micasti</em> adlı kitabı iyice okuyup</p>
<p>sindirdim. Sonra zor sayılacak geometrik şekiller yapıp evden çıktım. Bunları gömleğimin yenine sakladım. Burada, mühen­dislerin, matematikçilerin toplandığı bir meclis var mı? diye so­ruşturdum. Bana:</p>
<p>«-Me’mun’un akranı olan, Abbas b. Said el-Cevheri’nin evinde toplanıyorlar» dediler. Oraya gittim ve gelen bütün ho­caları gördüm. İçlerinde hiç genç yoktu. Bir tek ben vardım. 0 sıralar yirmi yaşlarındaydım.</p>
<p>Abbas’la aramızda şu konuşma geçti:</p>
<p>«-Kimsin sen ve burada ne arıyorsun?»</p>
<p>«-Astronomi ve matematiği seven bir gencim.»</p>
<p>Şimdiye kadar ne okudun?&#8221;</p>
<p>«-Öklidis ve Micasti.»</p>
<p>«-Ciddi bir şekilde mi?»</p>
<p>«-Evet.»</p>
<p>Ben böyle cevap verince bana bazı geometrik şekilleri sordu. Bunların cevabı yenimin içindeki evrakta yazılı idi, cevapladım. Şaşırdı ve:</p>
<p>«-Bunları sana kim öğretti?» diye sordu. Ben de:</p>
<p>«-Kimseden duymadım, kendim buldum. Bunlar ve diğerleri yanımdaki kağıtlarda yazılı» dedim.</p>
<p>«~Getir bakalım, o kâğıtları» dedi. Kâğıtları görünce yüzünün rengi değişti. Oradakilere:</p>
<p><em>«-Sefat’ı</em> getirin!» dedi. Getirdikleri kitabın sonuna baktı, ay­nını orada buldu. Sonra oradan bir not defteri açtı yanımdaki kâğıtlarla karşılaştırmaya başladı. Bu defterdeki açıklamalar, ia­de bakımından benimkinden daha güzeldi ama mana aynıydı.</p>
<p>Ardından şöyle dedi:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«-Bu şeyler benim, <em>Micasti</em> kitabından çıkarttığım sonuçlara benziyordu. Bunları sende görünce çalındı zannettim. Fakat iki­si arasındaki lafiz farklılığı bu vehmimi ortadan kaldırdı.»</p>
<p>Benim için güzel bir elbise hazırlanmasını emretti. O akşam hemen hazırlandı. Beni Me’mun’un huzuruna çıkarttı. Me’mun, bu işle ilgilenmemi, emretti. Bana ihsanlarda bulundu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>**************</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şerif er Radı’nin (d. 359 &#8211; v. 406) hayatı anlatılırken şöyle de­nilir:</p>
<p>“Radı, fazilet, edep, ilim, zekâ ve küçüklüğünden itibaren kuvvetli bir hafizaya sahib bir insandı.”</p>
<p>Ebul Feth b. Cini, bir mecmuasında ondan bahsetmiştir. Bu mecmua İran’a giderken çalınmıştır. Bu mecmuanın arkasından çok figan etmiş fakat bu kitabına bir daha ulaşamadan ölüm onu yakalamıştır.</p>
<p>Sonra bu mecmua Isfahan şehrininin bazı vakıflarında or­taya çıkmış. Said b. Dehhan buraya gidince mezkûr mecmuayı bulmuş ve kaydetmiş. Said’in hattından başka, bu kitaba rastla­madım.</p>
<p>Kaynaklarda,&#8217;’&#8217; Ebul Hasen el Fali&#8217;nin başına galon dikkat çekici bir olaydan bahsedilir .Ebul Hasen el Fali  muhaddis,edip, şair bir adamdır.Bu olayı nakleden Hatip Ebû Zekeriya Yahya b. Ali et Tebrizi şöyle demiştir,</p>
<p>&#8220;Ebul Hasen b, Ali el Fali, İbni Dureyde ait olan <em>el Ce</em>hera adlı kitabın bir nüshasına sahipti, İhtiyaçlar onu, bu kitabı satmaya şevketti, Şerif Murteza on dinar karşılığında bu kitabı satın aldı. Kitabı dürme koyarken, satan şahıs Ebul Hanen El Fali’ye ait şu beyitlere rastladı.</p>
<p>‘’Sattım yirmi yıldır dost olduğum kitabımı</p>
<p>Ona <em>olan</em> iştiyakım ve muhabbetim <em>daha da arttı </em></p>
<p>Onu hiç satmam diyordum zannımca</p>
<p>Borçlarım götürse de beni zindana</p>
<p><em>Fakat</em> fakirlik, zayıflığım <em>ve</em> küçüklüğümdendir gözyaşlarım</p>
<p>Fakat sahip olmadı <em>gözyaşlarım geçmişte </em></p>
<p>Hüzünle dağlanmış bir kalbin sözlerine</p>
<p>Ey cömert ana bu ihtiyaçlar</p>
<p>Cimri zenginler yüzünden ortaya <em>çıkar.’’</em></p>
<p>Satın alan şahıs bu şiiri okuyunca kitabı ona iade etti. Parayı da geri almadı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ebul Hasen el Fali&#8217;nin bu şiiri, ilme ve ulemaya olan bağlılı­ğından dolayı, İbnül Esir&#8217;in <em>el Kamili&#8217;nde</em> ve Yakutu&#8217;l Hamevi’nin <em>Mucemul</em> Udeba&#8217;sında geçen şu şiirini de zikretmek isterim:</p>
<p>‘’Meclislerdeki alıştığım alimlerin yüzleri değişince</p>
<p>Anladım ki değişmişti gönüldeki dostuklar, hatta avlular bile</p>
<p>Öncekinden farklı bir beyit inşad ettim.</p>
<p>Komşularım için akan gözyaşlarını;parladı gözümde</p>
<p>Çadırları onların çadırlarıydı amma Mah<em><u>allenin</u></em><u> kadınları <em>ba</em></u>ş<em><u>ka kadın</u></em>l<em><u>ardı.’’</u></em></p>
<p>Bir başka güzel şiiri de şöyledir:</p>
<p>‘’Zihni <em>bulanık aptallar fakih ve</em> müderris diye ilme gönderilir</p>
<p>İlim ehlinin her mecliste okunan şu eski beyte <em>kulak vermesi </em>gerekir</p>
<p>Öyle <em>zayıfladı ki</em> zayıflığından <em>böbrekleri</em> görünmeye başladı.</p>
<p>Fakirler o <em>böbrekleri</em> satılığa çıkarttı.’’</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>***</p>
<p>Hafız ve cevval ilim adamı, Ebû Zekeriya el Buhâri’nin hayatı kaynaklarda şöyle anlatılır: (64)</p>
<p>Ebû Zekeriya El Buhâri, (d. 382-v. 46i) ilim tahsiline ilk önce Buhara’da başlamıştır. Kendisi subut ehli hafızlardan biridir. Buhara’da, Horasanda, Irak’ta, Şamda, Yemen’de, Mısır’da ve Afrika’da hadis dinlemiştir. Endülüs’e ve batı memleketlerine gitmiş oranın üstadlarından ilim almıştır. Kendisinin dışındaki herkesden ilim yazmıştır diyebiliriz. Vefatına kadar hadis yaz- makla meşgul olmuştur.</p>
<p>Mısırda kaldı. Fakih, Ebul Feth Nasr b. İbrahim el-Makdisi, onun şöyle dediğini nakleder:</p>
<p>“Benim Buhara’da on dört bin cüzüm var. Gidip onları ge­tirmeyi murad ediyorum.”</p>
<p>Fakat bu muradına nail olamadan Mısır’ın Havra kasaba­sında vefat etti. Kabirlerin içinde böyle ne kadar çok hüzünler yatar.</p>
<p>*****************</p>
<p>Sırada Haddad el Mehdevi diye bilinen Şeyh ebul Hasen Ali b. Muhammet b. Sabit el Havlani var.</p>
<p>Fakirliğin getirmiş olduğu sıkıntılardan dolayı kitaplarını atmak mecburiyetinde kalmıştır. Bunun üzerine hanımı ken­disine:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>-Her şeyden üstün tuttuğun kitaplarını nasıl satabildin?&#8221; sordu, O da hanımına Mu&#8217;cemül Buldan ve Mu’cemü’s Seferde geçen şu şiiriyle cevap verdi:</p>
<p>Kanaat örtüsü altından belirdi parçaymış gibi güneşten dedi Hanımım: Kitaplarını nasıl sattın En son çâre bile olsa satmayacaktın Dedim ki ona: Bu duruma neden şaştın Şu anda yokluğundayız zamanın ilim uğruna çok büyük zorluklarla karşılaşan Gazali şöyle demiştir.</p>
<p>Yollarımız eşkıyalar tarafından kesildi. Eşkiyalar neyim varsa hepsini alıp götürdü. Peşlerine takıldım. Reisleri beni görünce:</p>
<p>«-Geri dön şaşkın! Yoksa ölürsün» dedi.</p>
<p>«-Sadece size faydası olmayan şu heybemi, bana geri vermenizi istiyorum» dedim.</p>
<p>«-Ne varmış o heybede?» diye sordu.</p>
<p>«-Kitaplarım var. O kitapları dinleyip yazmak ve ilim öğrenebılmek için çok diyarlar dolaştım.» deyince güldü ve:</p>
<p>«-Nasıl ilim öğrendiğini iddia ediyorsun? Senden bunları  aldığımızda ilmin kalmadı.» dedi. Sonra birkaç adamına emretti bana heybemi geri verdiler.</p>
<p>Gazali bundan sonra şunları ekliyor:</p>
<p>Bu olay bende, Allah&#8217;ın şevkiyle derin bir düşünce oluş­turdu. Tus’ a geldiğimde üç sene uğraştım ve yazdığım kitaptan ezberledim. Şayet eşkıyalar yolumu kesip kitaplarımı alsa dahi bilgisiz kalmayacak bir vaziyete geldim.” (65)</p>
<p>Şimdiki anlatacağımız olay da, bir âlimin başına gelebilecek en büyük facialardan birisi. Olay, Şeyzar memleketinin ve kale­sinin kumandanı olan Üsame b. Müngizin başına gelmiştir. Ken­disi devrinin önde gelen kahramanlarından ve aynı zamanda âlim bir edebiyatçı idi. (d. 488- v. 584) Bu felaket onun başına 569 senesinden önce, adil hükümdar, Nureddin eş Şehid zamanın­da gelmiştir. Kendisi olaydan şöyle bahsetmektedir: (66)</p>
<p>“&#8230; Sonra adil hükümdar Nureddin’in hizmetinde bulun­dum. Kendisi Mısır melikine, Mısır’da kalan evladü iyalimin, benim yanıma getirilmesini isteyen bir mektup yazdı. Mısır Hükümdarı da aileme gayet iyi davranmaktaydı.</p>
<p>Mısır Hükümdarı, özür dileyerek ve aileme, Frenklerin kö­tülük yapmasından korktuğunu söyleyerek, elçiyi geri gönderdi. Bana da şöyle yazmıştı:</p>
<p>«Mısıra dön. Aramızdaki ilişkiyi biliyorsun. Şayet oradaki sa­rayda yalnızlık hissediyorsan Mekke’ye gidersin. Oradan Üsvan şehrine geçersin. Üsvan şehrinin senin hizmetine verilmesi için bir mektup yazarız ve seni Habeşistan’a karşı askeri kuvvetle destekleriz. Üsvan, Müslümanların elinde bir körfezdir. Orada sana çoluk çocuğunu gönderirim.»</p>
<p>Bunu adil sultan Nurettin’e ilettiğimde bana dedi ki:</p>
<p>-dönersen onların fitnelerinden kurtulabile- Buna ömrün yetmez. Ben Frenk hükümdarından ailen hakkında bir emanname alma yolunu bulurum <em>ve</em> onları getirerek binlerini gönderirim.»</p>
<p>Allah razı olsun, dediği gibi yaptı. Karada ve denizde geçerli olan emannameyi getirtti. Bu emannamenin yanında benim ve sultanın bir mektubunu, hizmetçimle Mısır melikine gönderdim. Ailemi on has adamıyla birlikte Dimyat’a göndermiş. Kendilerine lazım olacak yiyecek ve yol harçlığım da vermiş. Dimyat’tan bir Frenk gemisiyle denize açılmışlar. Akka’ya geldiklerinde, Akka hükümdarı, küçük bir sandalla birkaç adamı, bizimkilerin gemisine göndermiş. Bu adamlar gemiyi baltalarla parçalamışlar. Kayıkta ne var ne yok gasbetmişler. Hizmetçim yüzerek ona varmış. Emannameyi hükümdara göstererek:</p>
<p><em> </em></p>
<p>«-Bu senin emannamen değil mi?» diye sormuş. Hükümdar:</p>
<p>«-Evet, ama bu, Müslümanlara karşı bir uygulamadır. Şayet gemileri bir yerde hasara uğrarsa o beldenin insanları bu gemiye el koyar» demiş. Hizmetçim:</p>
<p>«-Bizi esir mi alıyorsun?» deyince:</p>
<p>«-Hayır» diye cevap vermiş.</p>
<p>Lanet olasıca onları bir eve indirmiş. Kadınları teftiş etmiş, yanlarındaki her şeyi almış. Kayıkta, kadınların değerli eşyaları, elbiseler, mücevherat, silahlar, altın ve gümüş varmış. Hepsine koymuş. Kendilerine, beş yüz dinar verip:</p>
<p>«-Hadi memleketinize gidin» demiş. Onlar elli kadar erkek ve kadından oluşan bir grupmuş.</p>
<p>O sırada biz, Sultan ile Keysun Hükümdarı Melik Mesud’un memleketindeydik. Ailemin, yeğenlerimin kurtulduğu haberi geldi. Giden mallara üzülmedim ama kitaplarımın gidişi, beni derinden üzdü. Önemli dört bin cilt kitabım gitmişti. Ömrüm |</p>
<p>boyunca böyle bir hüzün (atmamıştım. Bu, dağlan bile sarsacak bir felaketti. Allah bize merhamet ve lutfu ile muamele etsin/&#8217;</p>
<p>******</p>
<p>İmam Hâfız Ömer b, Ali b. Ahmet el Vadiaşi (d. 723 –v. 8o4)’nin tercüme-i hali şöyle anlatılmaktadır: (67)</p>
<p>“Kendisinin üç yüz kadar tasnifi vardır. Sahavi, Hacer el As kalani’den naklen şöyle demiştir:</p>
<p>“Kendisinin, sayıya gelmeyecek kadar kitabı vardı. Hayatının son zamanlarında, çoğu karalamasıyla birlikte, bu kitapların çoğu yandı. Bundan sonra hali değişti. Oğlu, ölünceye kadar ona göz kulak oldu,&#8221; Hâfiz ibn-i Hacer, yangından sonra hafıza sının karıştığını söyleyerek bir şiir inşad etmiştir:</p>
<p>‘’Kitaplarına üzülmeyesin Siraceddin</p>
<p>Dokundu onlara diye ateşten diller</p>
<p>Sen onları Allah &#8216;a kurban ettin</p>
<p>Ateş kabul olunmuş kurbanı yer.’’</p>
<p>…..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Devrinde, Halep’in allâmesi olarak bilinen, Şeyh Ahmet el Haccar (d. 1190- v. 1278)’in hayatı şöyle anlatılmaktadır: (68)</p>
<p>&#8220;Şeyh Ahmet b. Kasım El Haccar, Tahir Alevi’nin soyundandır. Hanefi fakihi, nahivci ve ezberi çok kuvvetli olan bir âlimdir. <em>Cemul Cevami&#8217;</em> adlı kitabı, çok kısa bir müddette ezberlemiştir. Tıp, astronomi, matematik ve diğer ilimlerdeki problemleri ça­bucak halletmesiyle ünlüydü. Allah’ü Teala’nın, ilimde, amelde, zekâ ve hafizada numune olarak yarattığı ender şahsiyetlerden­di.&#8221;</p>
<p>Kendisinde aşın derecede kitap toplama merakı vardı. Şeyh Bekri onun hayatını anlatırken şöyle der:</p>
<p>“Öldükten sonra kırk bini aşkın kitap bıraktı. Fakat bunlar değerinin altında bir fiyata satıldı. Rahmetli, kitap biriktirmeyi çok severdi. Duyduğuma göre, yanında para olmasa üzerindeki elbiselerin bir kısmını çıkarıp satar ve gördüğü kitabı her halü­karda satın alırmış.&#8221;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/5-kitaplarini-kaybetmeleri-veya-cesitli-ihtiyaclarindan-kitaplarini-satmalari/">5-Kitaplarını Kaybetmeleri veya Çeşitli İhtiyaçlarından Kitaplarını Satmaları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/5-kitaplarini-kaybetmeleri-veya-cesitli-ihtiyaclarindan-kitaplarini-satmalari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>4-Mallarını ve Geçim Kaynaklarını Kaybetmeleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/4-mallarini-ve-gecim-kaynaklarini-kaybetmeleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/4-mallarini-ve-gecim-kaynaklarini-kaybetmeleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2015 21:45:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde - İlim Yolunda]]></category>
		<category><![CDATA[İlmin Tadı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'tan Başkasına El Açmamaları]]></category>
		<category><![CDATA[Mallarını ve Geçim Kaynaklarını Kaybetmeleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8198</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İLMİN TADI, HER ZORLUĞU UNUTTURUR Bu rivayetleri okuyanlar veya dinleyenler, bu değerli ilim adamlarının, bu sıkıntılara nasıl tahammül ettiklerine şaşırmak­tadırlar herhalde. Kalpleri, bu afet ve felaketlere nasıl dayanmış? İşittiğinde bile insanın huzuru kaçıyor. Fakat imanla çarpan, Allahın rızasını ve mükâfatını uman bir kalbe sahip olan kişiye, bütün zorluklar kolay gelir. Şair ne güzel söylemiş: [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/4-mallarini-ve-gecim-kaynaklarini-kaybetmeleri/">4-Mallarını ve Geçim Kaynaklarını Kaybetmeleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-25.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8199" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-25.jpg" alt="4-Mallarını ve Geçim Kaynaklarını Kaybetmeleri" width="320" height="245" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-25.jpg 240w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-25-170x130.jpg 170w" sizes="(max-width: 320px) 100vw, 320px" /></a></p>
<p><strong>İLMİN TADI, HER ZORLUĞU UNUTTURUR</strong></p>
<p>Bu rivayetleri okuyanlar veya dinleyenler, bu değerli ilim adamlarının, bu sıkıntılara nasıl tahammül ettiklerine şaşırmak­tadırlar herhalde. Kalpleri, bu afet ve felaketlere nasıl dayanmış? İşittiğinde bile insanın huzuru kaçıyor. Fakat imanla çarpan, Allahın rızasını ve mükâfatını uman bir kalbe sahip olan kişiye, bütün zorluklar kolay gelir. Şair ne güzel söylemiş:</p>
<p>‘’Her şey kolaylaşır senin sevgin eksiksiz olduktan sonra</p>
<p>Yeryüzünde gezinen her şey elbet dönecektir toprağa.’’</p>
<p>Ahmet b. Hanbel, Ebû Bistam Şube bin el-Haccac hakkın­da şöyle der: (51)</p>
<p>“O, hadis ilminde başlı başma bir ekoldür.” İmam Şafii de:</p>
<p>“Şayet Şube olmasaydı Irak’ta hadis ilmi olmazdı” demiştir.</p>
<p>Esmaî:</p>
<p>“Şube’den daha iyi şiir bilen birini görmedim” demiş ve şunu nakletmiştir:</p>
<p>“Süfyan bin Uyeyne, Şube’nin şöyle dediğini işitmiş:</p>
<p>«Kim hadis ilmine gönül verirse iflas eder. Annemin tasını bile yedi dinara sattım.»&#8221;</p>
<p>Ahmed bin Hanbel, demiştir ki: (52)</p>
<p>“Şube, Hakem bin Uteybe’nin yanında ilim öğrenmek için on sekiz ay kaldı. Bu sırada evinin direklerini bile sattı.&#8221;</p>
<p>Ebû Hatim er-Razi, babası Muhammed b. İdris er-Razi’nin [hayatını anlatırken (Babamın ilim tahsilinde karşılaştığı zorluklar babı) şunları söylemiştir: (53)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Babam bana şöyle anlattı:</p>
<p>“214 senesinde, 8 ay Basra’da kaldım. Gönlümden bir sene kalmak geçiyordu fakat harçlığım bitti. Parça parça elbiselerimi satmaya başladım. En sonunda hiçbir şeyim kalmadı. Bir arka­daşımla akşama kadar hocaları dolaşıp onlardan hadis dinle­dim. Akşam olunca arkadaşım döndü ben de evime döndüm. Açlığımı bastırsın diye su içiyordum.</p>
<p>Sabah olunca kalktım ve arkadaşım bana geldi. Çok aç ol­mama rağmen hadis dinlemek için hocalarımı dolaşmaya baş­ladım. Ders bitince, tekrar aç olarak eve döndüm. Ertesi günü sabahı, arkadaşım eve gelip:</p>
<p>«-Hadi derse gidelim» deyince:</p>
<p>«-Takatim kalmadı gelemem» dedim.</p>
<p>«-Neyin var?» diye sordu. Ben de:</p>
<p>«-Durumumu senden gizleyemem. İki gün geçti ve ben bir  lokma ekmek yemedim» dedim. Arkadaşım:</p>
<p>«-Bende bir dinar var. Yansını paylaşalım, yarısını da ev ki­rasına ayırayım» dedi ve ondan parayı aldım.”</p>
<p>Babamı yine şöyle derken işittim:</p>
<p>“Medine’deki, Dâvud el Caferi’nin yanından ayrıldıktan sonra Car kasabasına vardık. Gemiye bindik. Üç arkadaştık. Ebû Zübeyr el- Merveruzi diğeri de Neysaburi idi.</p>
<p>Gemideyken ihtilam oldum. Bunu arkadaşlarıma haber verdim. Bana:</p>
<p>«-Denize iniver» dediler.</p>
<p>«-Yüzmeyi iyi bilmiyorum» deyince:</p>
<p>«-Biz seni iple sarkıtırız» dediler. Belime bir ip bağlayıp sar­kıttılar. Abdest aldım. Şimdi biraz daha indirin dedim indirdiler.</p>
<p>Suya dalıp çıktım. Beni yukan çekin dedim ve çektiler.</p>
<p>Denizde giderken rüzgâr yüzümüze çarpıyordu. Bu halde, gemide üç ay kaldık. Gönlümüze darlık geldi. Yanımızda da çok az bir yiyecek kaldı. Karaya çıktık. Günlerce yürüdük. Bu arada, o kalanlarda bitti. Bir gece ve bir gündüz süreyle hiç birimiz, bir şey yemeeden ve içmeden yürüdük. İkinci gün aynı şekilde devam ettik. Üçüncü gün, gündüzleri yürüdük, gece olunca namaz kıldık ve olduğumuz yere uzandık kaldık. Açlıktan, susuz­luktan ve hastalıktan vücudumuz zayıf düşmüştü. Ertesi günü sabahı, gücümüz yettiği kadar yürüdük. Yaşlı Merveruzi, bitap düşüp bayıldı. Şöyle bir sarstık, fakat kendine gelmiyordu. Onu orada bırakmak zorunda kaldık.</p>
<p>Ben ve Neysaburi, yolumuza devam ettik. Bir veya iki fersah yürüdük. Ben de bayılıp düştüm. Arkadaşım beni bırakıp gitti. İleride, gemilerini karaya yanaştıran binlerini görmüş. Hz. Mûsa Kuyusu’na konaklıyorlarmış. Onlara, yerini, elbisesini sal­layarak belli etmiş. Su dolu bir kapla yanına gelmişler. Ona su vermişler ve elinden tutmuşlar.</p>
<p>-Arkada susuzluktan baygın düşmüş iki arkadaşım daha var onlara yetişin» demiş. O sırada yüzüme su serpen bir adam hissettim. Gözümü açtım;</p>
<p>-Suuu!» diye inledim. Az bir şey maşrapanın içine su koydu. İçtim ve biraz kendime geldim. Biraz daha su içtikten sonra Edam elimden tuttu.</p>
<p>«-Arkamda yaşlı bir arkadaşım daha var» dediğimde;</p>
<p>«-Merak etme ona da bilileri gitti» dedi. Bana destek oluyordu ve ben ayaklarımı sürüyerek yürüyordum. Gemiye vardığımda üçüncü arkadaşımı da getirdiler. Gemidekiler bize çok iyi davrandı. Kendimize gelinceye kadar orada kaldık.</p>
<p>Bize kek, sevik ve su vererek Raye denilen bir şehrin valisine bir mektup yazarak bizi, yolcu ettiler. Yanımızdaki yiyecek, içecekler bitinceye kadar yolumuza devam ettik. Denize kıyısında aç susuz yürüyorduk.</p>
<p>O sırada, karaya vurmuş bir deniz kaplumbağası bulduk. Bir taşla sırtına vurduk ve kabuğu parçalandı. İçinden, yumurta sarısı gibi bir şey çıktı. Kaşık olarak deniz kabuğu topladık. Bu yumurta sarısı gibi şeyi yudum, yudum içtik. Susuzluğumuz ve açlığımız geçti.</p>
<p>Sonra yola devam ettik. Raye şehrine vardık. Yöneticisine mektubu ulaştırdık. Bizi evinde konuk etti. Bize ikramlarda bu­lundu. Her gün bize kabak ikram ediyordu. Hizmetçisine:</p>
<p>«-Getir bakalım şu mübarek kabak yemeğini» diyor ve her gün bize kabak yemeği ve ekmek yediriyordu. Arkadaşlardan birisi:</p>
<p>«-Şu mendebur etten de ikram etmez mi bu ya hu»dedi. Meğer ev sahibinin ninesi, Heratlı imiş ve ev sahibi Farsça’yı an­larmış. Bundan böyle bize et getirdi. Oradan ayrıldık, bize, Mı­sır&#8217;a kadar yetecek yol azığı verdi.&#8221;</p>
<p>…..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zehebi, Zeyd bin Hubab (d. 13/ö.203) hakkında şöyle söyle- demektedir: (54)</p>
<p>“Hâfiz, sika, abid ve zahid bir zattır. İlim tahsili için Merv’iden (en doğuda) ta Mısıra gitmiş hatta Endülüs’e varmıştır.”</p>
<p>Ahmed b. Hanbel, ondan hadis rivayet etmiş ve şöyle de­miştir:</p>
<p>“Zeki bir hadis âlimidir. Hadis öğrenmek için Mısır ve Horasan’a gitmiştir. Fakirliğe, ne kadar da çok sabırlıydı. Küfe ve  Bağdat’ta ondan hadis yazdım.”</p>
<p>Ali b. Harb:</p>
<p>“Zeyd b. Hubaba geldik. Giyinip de bizim karşımıza çıkacak bir elbisesi bile yoktu. Kapıyı bizimle kendisi arasına perde yaptı  da bize arkasından hadis rivayet etti.” demiştir.</p>
<p>Ebû’l Atahiye (rahmetullahi aleyh) şöyle demiştir:</p>
<p>“Şayet dünya bir adama dini bırakırsa</p>
<p>O adam sayılmaz asla zararda, ziyanda”</p>
<p>********</p>
<p>Hâfiz ibn-i Kesir, İmam Ahmed’in Yemene yolculuğu sıra­sında ve ilim tahsili esnasında karşılaştığı zorlukları, şöyle anlatır;</p>
<p>“Yemen de iken elbisesi çalınmıştı. Evine kapanmış ve ka­pıyı da kapatmıştı. Arkadaşları, onu göremeyince kendisine geldiler ve durumunu sordular; o da durumu anlattı. Bir altın vermek istediler kabul etmedi. Onlardan sadece bir dinar kabul etti. Bunu da kitap yazma karşılığında ücret olarak aldı.” Rah<em>metullahi aleyh.</em></p>
<p>***********</p>
<p>Hatip el Bağdadi, <em>Tarihi Bağdat</em> adlı eserinde, Ömer b. Hafs el Aşkar’dan naklen İmam Buhâri hazretleri hakkında şöyle bir olay anlatmıştır:</p>
<p>“Bir gün Buhâri’yi, Basra’da, hadis dersinde göremedik. Aradık taradık evinde üryan bir vaziyette bulduk. Harçlığı bit­miş, hiçbir şeyi kalmamış. Onun için para topladık ve elbise satın alıp giydirdik. Sonra acele ile bizimle beraber hadis yazmaya koyuldu.&#8221;</p>
<p>Muhammet b. Hatim, Buhâri’den şöyle işittiğini nakletmiştir: (55)</p>
<p>“Askalan’daki Âdem b. Ebi İyası ziyeret için evden çıktım. Yolculuk esnasında harçlığım kalmadı. Bu sebeple yerdeki otlan yemeye başladım. Bunu, kimseye belli etmedim. Üçüncü gün de bu haldeyken, hiç tanımadığım bir adam çıkageldi. Bana, içi dinar dolu bir kese verdi ve bunu kendin için harca dedi.&#8221;</p>
<p>********</p>
<p>Şafii fukahasından Ebul Abbas61 Ahmet b. Muhammet’in (d. 357- ö. 425) hayatı kaynaklarda şöyle geçmektedir: (56)</p>
<p>“Bağdat’ta oturuyordu. Mansur şehrinin ve bütün Bağdat’­ın doğusunun kadılığını üstlendi.</p>
<p>Kendisinin, Mansur Külliyesi’nde bir fetva halkası vardı. Sağlam itikatlı, ilimde sabitkadem, lisanı fasih ve şiir söyleyebi­len biriydi.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ubeydullah b. Sayrafi, ondan hadis aldığını söylemiş ve şunları eklemiştir:</p>
<p>“Ebul Abbas, her zaman oruç tutar, iftarını da genellikle ek­mek ve tuz ile yapardı. Fakir ama şerefli bir insan idi. Giyeceği bir paltosu olmaksızın kışı geçirirdi. Arkadaşlarına:</p>
<p>«-Benim palto giymeme mani olan bir problemim var» der­di. Onlar da, bir hastalığı var zannederlerdi. Hal bu ki fakirliği­ni kastederdi. Bunu, vakarından ve şerefinden açığa vurmaz­dı.&#8221;</p>
<p>********************</p>
<p>Şafii fakihi, abid, zahid, muhaddis, Ebül Hasen Ali b. Ahmet I b. El Hüseyin b. Mahmuye el Yezdi’nin (d. 473- ö. 551) tercüme-i  hali kaynaklarda şöyle anlatılmaktadır: (57)</p>
<p>“Daima güler yüzlü idi. Cömert, kanaatkâr, mütevazı, ilmiy­le âmil, ezberi çok kuvvetli, abid ve çok eser vermiş bir âlimdi. Hadis, fikıh ve zühd konularında, ellinin üstünde eser yazmış-tır&#8221;.</p>
<p>Semani, onun hakkında şöyle demiştir.</p>
<p>“Kendisinin ve kardeşinin, ortak bir gömleği ve fesi vardı. Biri dışarı çılanca öbürü evde oturmak zorundaydı. Bir gün, vaiz Ali b. Hüseyin ile birlikte selam vererek evine girdik. Onu, peş­tamala bürünmüş üryan bir vaziyette bulduk. Bu durumundan dolayı özür diledi ve:</p>
<p>«-Biz elbisemizi yıkadığımızda Ebû’t Tayyib Taberi’nin şu sözünde dediği gibi oluyoruz »dedi:</p>
<p>«Bazı insanlar vardır elbiseleri yıkandığında, yıkayanın işi bitene kadar evde mahsur kalırlar.»”</p>
<p>Ebül Abbas el Cürcani, Ebû İshak Eş-Şirazi (d. 393- v. 476) hak­kında şöyle demiştir: (58)</p>
<p>“Ebül İshak Şirazi&#8217;nin, dünyalıktan yana bir nasibi yoktu. Fakirliği had safhaya ulaştı. Hatta giyecek ve yiyecek bulamı­yordu.&#8221;</p>
<p>&#8220;O, Bağdat&#8217;ın Katia Mahallesinde kalıyordu. Ziyaretine gitti­ğimizde bize şöyle hafifçe doğruldu. Tam doğrulmadı. Çünkü el­bisesinin kısalığından bir yerinin görünmesinden korkuyordu.&#8221;</p>
<p>Denildi ki:</p>
<p>&#8220;Gurbette yine böyle aç kalmışken kendisine, fasülye, balda satan bir arkadaşı geldi. Ona, ekmek ufalayıp bakla suyu ile ısla­tıyordu. Belki de bu arkadaşı, uzun zamandır kendisinden bakla satın almadığından dolayı ona gelmişti. Ebû İshak şöyle dedi:</p>
<p>«öyleyse bu zararlı bir dönüş olur.» (en-Naziat, 12) ve memle­ketine döndü.&#8221;</p>
<p>Ebû İshak şu şiiri de inşad etmiştir:</p>
<p>‘’Dedim ki bana vefalı bir dost gösterin yarenler</p>
<p>Bu öyle pek mümkün değil dediler</p>
<p>Eğer bulursan birini samimi cana yakın</p>
<p>Ne saadet bırakma peşini sakın ‘’</p>
<p>*******************</p>
<p><strong>ALLAHTAN BAŞKASINA EL AÇMAYANLAR</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ebû’l Yümn el Uleymi el Hanbelî, Ahmed b. Hanbel hakkın­da şöyle demiştir: (59)</p>
<p>&#8220;Ahmed b. Hanbel, 197 senesinde Abdürrezzak ile görüş­mek için Yemen&#8217;in San’a şehrine gitti ve ona Yahya b. Main, bu yolculukta arkadaşlık etti.”</p>
<p>Yahya dedi ki:</p>
<p>“Yemen’e Abdürrezzak’ı ziyarete giderken hac da yaptık. Ben tavaf ederken bir de ne göreyim Abdürrezzak da tavaf edi­yor. Selam verdim ve ona dedim ki:</p>
<p>-Bak bu kardeşim Ahmed b. Hanbel-</p>
<p>Abdurrezzak-Allah ona ömür versin, onu sâbit kadem kılsın. Hep bana onun güzel haberleri geliyor» dedi. Ben de Ahmed&#8217;e:</p>
<p>-Allah adımlarımızı bereketlendirdi, nimetini bolca ihsan etti, bir aylık yolculuktan kurtardı» dedim. Ahmed b. Hanbel:</p>
<p>«-Ben, San&#8217;a&#8217;ya gidip Abdürrezzak’tan hadis dinlemeye ni­yet ettim. Vallahi bu niyetten dönmem» dedi.</p>
<p>Yahya devamla şöyle anlattı:</p>
<p>San’a’ya yola koyulduğumuzda Ahmed’in harçlığı bitti. Abdürrezzak, bize çok defa harçlık vermeyi teklif etti. Ahmet kabul etmedi. Borç olarak al diye israr ettiyse de yine kabul etmedi. Kendi azığımızdan ikram ettik onu da almadı. Sonradan farkına vardık ki elbise kuşağı yapıyor ve parası ile iftar ediyordu.”</p>
<p>Sonra Uleymi şöyle anlatmıştır:</p>
<p>“Ahmet b Hanbel, Yemen’de iken Süleyman b. Dâvud’un yakınındaki bir bakkala, kovasını rehin olarak bıraktı. Karşılık olarak biraz yiyecek almıştı. Bedelini getirdiğinde bakkal ona iki kova çıkarttı ve:</p>
<p>«-Hangisi senin?» dedi. Ahmet:</p>
<p>«-İkisi de benziyor ayıramadım. İster bedelini al istersen de kova sende kalsın» dedi. Süleyman bin Davut, bunun üzerine bakkala dedi ki :</p>
<p>«-Sen vera sahibi bir adama iki kova çıkarıyorsun ve kovalar birbirine benziyor.» Bakkal da:</p>
<p>«-İşte kovası bu, ben sadece onu imtihan etmek istedim- dedi.&#8221;</p>
<p>Kadı İbn-i ebi Ya’la, <em>Tabakatül </em><em>Hanabile</em> adlı eserinde ve İbnü’l Cevzi, <em>Menak</em><em>ıbü&#8217;l İmam Ahmet,</em> adlı eserinde İmam Ah­met’in hocası, Abdürrezzak b. Hemmam’dan bahsederken şöy­le anlatmaktadır:</p>
<p>Ahmet b. Hanbel’den bahsederken, Abdürrezzak’ın gözleri doldu ve şöyle dedi:</p>
<p>“Sadece ilim için bizim kapımıza geldi ve burada iki sene kaldı. Bana onun yiyeceğinin tükendiğini haber verdiler. Elin­den tutup kimsenin olmadığı bir yere götürdüm ve dedim ki:</p>
<p>«-Bizde para birikmez. Mahsulü sattığımda bir yerlere ver­dik. Kadınlardan on dinar bulabildim bunu al. Bir şeyler kazanıncaya kadar geri vermezsin.» Ahmet bana şöyle cevap verdi:</p>
<p>«-Şayet insanlardan bir şey kabul edecek olsaydım muhak­kak senden kabul ederdim.»&#8221;</p>
<p>Sonra ibnü’l Cevzi İshak b. Rahuye’den şöyle rivayet etmiş­tir:</p>
<p>“Ahmet, Abdürrezzak’ a gitmek için yola çıktığında yolda harçlığı bitmişti. Bu yüzden ücretli olarak, San’a’ya kadar deve­cilerin yanında hizmet etti. Arkadaşları kendisine ikramda buIunduklarında hiçbirini kabul etmiyordu.”</p>
<p>Ahmet b. Sinan el Vasıtî:</p>
<p>“Bana haber verilene göre, Ahmet, Yemen&#8217;den giderken ayakkabısını bir ekmekçiye, ekmek karşılığı rehin bıramıştı’’ de­miştir. Buna benzer bir haber, Ebû Naim’in, el-HıIye adlı ese­rinde de vardır.</p>
<p>İbnül Mübarek es-Sekati, Muhammet b. Ali ed-Deccad (v. 463) hakkında şöyle demiştir: (60)</p>
<p>“Kendisi itibar ve öncelik sahibi, hal ehli bir kimsedir. Za­man, akışıyla ona kötülük etmiştir. Zengin bir arkadaş grubuyla birlikte, kendisinden hadis dinlemek için, ed-Deccaci ye gittim. Kendisi hastaydı ve bir hasır üzerinde yatmaktaydı. Üzerinde, çoğu yeri ateşten yanmış bir palto vardı. Yanında bir dirhem değerinde bir şey bile yoktu.</p>
<p>Kendisine bir miktar okuduktan sonra kalktık. Bize ikram hususunda da sıkıntıya girmişti. Yanımdakilere:</p>
<p>«-Efendiler! Aramızda ona yardımda bulunabilecek biri var mı?» diye sordum. Beş miskal kadar altın toplandı. Kızımı çağır­dım ve altınları ona verdim. Kendisine teslim edildiğini görmek için bekledim. Kızı içeri girip ona bu altınları verince, Deccaci dövünmeğe başladı ve şöyle deyip feryat etti:</p>
<p>«-Şu düştüğüm hale bak. Rasulullah (s.a.v.)&#8217;in hadisini öğ­retmekten karşılık alacağım öyle mi?»</p>
<p>Yalınayak doğruldu ve:</p>
<p>«-Aramızdaki arkadaşlık yüzü suyu hürmetine geri dön» diye bana seslendi. Geri döndüm ve ağlayarak bana dedi ki;</p>
<p>«-Beni ashab-ı hadis arasında rezil mi edeceksin? Ölüm bana bundan daha hayırlıdır.» Ben de altınları arkadaşlara tekrar geri dağıttım. Onlar da bunu kabul etmeyip bunları tasadduk ettiler.</p>
<p>*****</p>
<p>Ebû Ali Haşan b. Ali el Belhi (v. 471) ilim öğrenmek için kat­landığı meşakkatlerden bahsederken şöyle der: (61)</p>
<p>&#8220;Nice meşakkat ve zilletle yolculuklar yaptım, hadisler din­ledim. Sonra Belh’teki köyüm Vahş’a döndüm. Hiç kimse kıy­metimi bilmedi. İlmimin kıymetini kimseler anlamadı. Öleyim de adım sanım unutulsun dedim. Kimse bana merhamet etme­di. Allah, Nizamül Mülk’ün işlerini rast getirsin. Vahş’a bu med­reseyi kurdu ve beni buraya hadis öğreteyim diye oturttu.&#8221;</p>
<p>“Askalan’da, ibn-i Mûsahhıh ve diğerlerinden hadis dinli­yordum. Harçlığım tükenme raddesine vardı. Günlerce yemek yemedim. Hadis yazmak istiyordum fakat açlıktan güç yetiremiyordum. Sonra, bir fırına gittim ve kenarına oturdum. Biraz kuvvet bulmak için, ekmek kokusu kokluyordum. Sonraları, Rabbim genişlik ihsan etti ve zengin oldum.”</p>
<p>*****</p>
<p>Zehebi, İmam Zebidi El Yemeni hakkında şöyle demekte­dir: (62)</p>
<p>“Örnek, abid, vaiz, bir imamdır. Bağdat’ın misafiri, meşayih ravilerin önderidir. 460 senesinde doğdu. 500 senesinden sonra Şama geldi. Emr-i bil maruf yapmaya başladı. Sultan Tuğtekin, kendisine tahammül edemedi. Çünkü acı da olsa hakkı söylerdi. Allah yolunda, kınayanların kınamasına aldırmazdı. Kanaatkâr, fakir, mübarek, selefi ve Hanefi bir zat idi.&#8221;</p>
<p>Vezir Yahya b. Hubeyre şöyle demiştir:</p>
<p>“Sabahtan öğleye kadar beraber oturduk. Bir şey çiğniyor­du.</p>
<p>«-Ne çiğniyorsun?» Diye sordum:</p>
<p>«-Çekirdek çiğniyorum. Yiyecek bir şey bulamadım da bu­nunla oyalanıyorum» dedi.&#8221;</p>
<p>İbn-i Şafii de şöyle der:</p>
<p>“Kendisinin, Arapça ve usul bilgisi çok fazla idi. Yaklaşık  yüz eser vermiştir. Ömrünün hiçbir bölümünü zayi etmemiştir.</p>
<p>555’te vefat etti.&#8221;/</p>
<p>…..</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/4-mallarini-ve-gecim-kaynaklarini-kaybetmeleri/">4-Mallarını ve Geçim Kaynaklarını Kaybetmeleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/4-mallarini-ve-gecim-kaynaklarini-kaybetmeleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>3-Alimlerin Fakirliğe Karşı Tahamulleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/3-alimlerin-fakirlige-karsi-tahamulleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/3-alimlerin-fakirlige-karsi-tahamulleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2015 21:40:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde - İlim Yolunda]]></category>
		<category><![CDATA[3-Alimlerin Fakirliğe Karşı Tahamulleri]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed B.Hanbel'in Fakirliği]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife'nin Talebesine Himmeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kırk Sene Yatsı Abdestiyle Sabah Namazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8195</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; EBU HANİFENİN TALEBESİNE HİMMETİ Ebû Hanîfe’nin öğrencisi Ebû Yûsufla (d. 113/0.182) ilgili olarak da şunlar anlatılır: (41) Ebû Yûsuf demiştir ki: “Parasız pulsuz, bitik bir vaziyette hadis ve fıkıh öğreniyor­dum. Ben Ebû Hanîfe yanındayken bir gün babam geldi ve be­raberinde oradan ayrıldım. Bana dedi ki: «-Ey oğlum! Sen Ebû Hanîfe ile boy ölçüşme. Çünkü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/3-alimlerin-fakirlige-karsi-tahamulleri/">3-Alimlerin Fakirliğe Karşı Tahamulleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-33.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8196" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-33.jpg" alt="3-Alimlerin Fakirliğe Karşı Tahamulleri" width="355" height="257" /></a>EBU HANİFENİN TALEBESİNE HİMMETİ</strong></p>
<p>Ebû Hanîfe’nin öğrencisi Ebû Yûsufla (d. 113/0.182) ilgili olarak da şunlar anlatılır: (41)</p>
<p>Ebû Yûsuf demiştir ki:</p>
<p>“Parasız pulsuz, bitik bir vaziyette hadis ve fıkıh öğreniyor­dum. Ben Ebû Hanîfe yanındayken bir gün babam geldi ve be­raberinde oradan ayrıldım. Bana dedi ki:</p>
<p>«-Ey oğlum! Sen Ebû Hanîfe ile boy ölçüşme. Çünkü Ebû Hanîfe’nin tuzu kurudur. Sense geçime muhtaçsın.» Bu yüzden ilmin çoğundan geri kaldım ve babama itaati tercih ettim. Bu­nun üzerine Ebû Hanîfe beni araştırıp sordu. Yine meclisine devam etmeye başladım. Ara verdikten sonra ona gelişimin ilk gününde bana dedi ki:</p>
<p>«-Seni bizden alıkoyan nedir?»</p>
<p>«-Geçim derdi ve babama itaat» dedim ve huzuruna otur­dum.</p>
<p>İnsanlar gidince bana bir kese verdi ve:</p>
<p>«-Bunu ihtiyaçların için kullan» dedi. Baktım ki kese de yüz dirhem var. Ardından da şu sözü ekledi:</p>
<p>«-Halkaya devam et. Bu bittiğinde de bana bildir.»</p>
<p>Halkaya devam ettim. Az bir müddet geçince bana yüz dir­hem daha verdi. Sonra yine benden söz alıyordu. Katiyen ona bir ihtiyacımı bildirmediğim ve herhangi bir şeyin bittiğini haber vermediğim halde sanki o bundan haberdar oluyordu. Öyle ki, mala mülke sahip oldum. Yirmi dokuz -veya on yedi sene- mec­lisine devam ettim ve nihayet ihtiyacım olan şeye ulaştım; Allah bana onun bereketiyle ve hüsnü niyetiyle ilim ve mal nasib etti. Benim vesilemle Allah ona en iyi şekilde mükâfâtını versin ve <u>onu</u><u> bağışlasın.”</u></p>
<p>İmam Ebû Yûsuf&#8217;un yetişmesiyle ilgili olarak Hatib el-Bağ- &#8216;dâdî’nin bu rivayetten sonra zayıflığına işaret ederek anlattığı ikinci bir rivâyet daha vardır. Kendisi şunları der:</p>
<p>“Anlatılır ki, Ebû Yûsuf un babası ölür ve geride Ebû Yûsuf u küçük bir çocuk olarak bırakır. Annesi de onun Ebû Hanîfe’nin halkasına katılmasını uygun bulmamaktadır.</p>
<p>Kendisinden nakledildiğine göre o şöyle demiştir:</p>
<p>“Babam İbrahim b. Habîb vefat etti ve beni ana kucağında küçük bir çocuk olduğum halde bıraktı. Bundan sonra annem de beni hizmetinde bulunduğum bir çamaşırcıya teslim etti. Ben onu bırakıyor ve Ebû Hanîfe’nin halkasına katılıyor, oturuyor ve dinliyordum. Annem de peşimden halkaya geliyor elimden tutuyor ve beni çamaşırcıya götürüyordu. Ebû Hanîfe ise be­nim meclise gelişimi ve öğrenmeye olan tutkumu gördüğünden bana itina gösteriyordu.</p>
<p>Bu işten kaçmalarıma çok kızan annem Ebû Hanîfe’ye şöyle dedi:</p>
<p>«-Bu çocuğu senden başka bozan yok. Bu hiçbir şeyi ol­mayan yetim bir sabidir. Onu ancak örgücülükle doyuruyorum! Kendisine getirisi olacak üç beş kuruş kazanmasını istiyorum.» Bunun üzerine Ebû Hanîfe:</p>
<p>«-Geç git, ey düşüncesiz kadın. O da zaten fiştik yağıyla ya­pılmış tatlı yemeği öğreniyor» dedi. Annem de oradan ayrılarak Ebû Hanîfe’ye:</p>
<p>«-Sen bunamış ve aklını yitirmiş bir şeyhsin» dedi.”</p>
<p>Ebû Yûsuf devamla der ki:</p>
<p>“Ebû Hanîfe’nin yanına devam ettim. Bana para yardımı taahhüdünde bulunuyordu. Benim hiçbir ihtiyacımı bırakmadı. Böylece Allah bana ilim nasib etti ve mevkimi yükseltti öyle ki kadılık vazifesi üstlendim. Artık Harun Reşid ile beraber oluyor ve onun sofrasından yiyordum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Günlerden bir gün Harun’a tatlı sunulunca Harun bana:</p>
<p>«-Ey Yakup, yesene. Bize her gün bunun gibisi yapılmaz» dedi. Bunun üzerine:</p>
<p>«-Bu nedir ey müminlerin emiri?» diye sordum.</p>
<p>«-Fıstık yağından mamul bir tatlıdır» dediğinde güldüm.</p>
<p>«-Niye güldün?» diye bana sordu. Ben de:</p>
<p>«-Bu, Allah’ın müminlerin emîrine bıraktığı bir ihsandır» dedim. O ısrarla:</p>
<p>«-Bana bunu anlatacaksın» deyince başından sonuna kadar hadiseyi anlattım. Anlattıklarımdan hayrete düştü ve dedi ki:</p>
<p>«-Ömrüme yemin olsun ki, ilim insanı yükseltir. Onun hem dinine ve hem de dünyasına fayda sağlar.» Ardından Ebû Hanî-fe’ye rahmet okuyarak şöyle dedi:</p>
<p>«-Akıl gözüyle bakıyor ve baş gözüyle göremediğini görü­yordu.»</p>
<p>*********************</p>
<p>…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>KIRK SENE YATSI ABDESTİYLE</strong><br />
<strong> SABAH NAMAZI</strong></p>
<p>Nisâbûrî ile görüşmüş, şâfi fakih, tasnif sahibi İbn Ziyâd eş- Şafiî (d. 238/6.324):</p>
<p>İlim için Irak, Şam ve Mısır’a rihle yapmıştır. Bağdat’a yer­leşmiş ve burada hadis rivayet etmiştir. Fıkıh ve hadis ilmine sahip olmuştur. Sika ve salih bir zattır.</p>
<p>Hâkim der ki:</p>
<p>“Asrında Irak’ta Şafi mezhebinin imamıydı. Yine Fıkhı ko­nulan ve sahâbenin farklı görüşlerini en çok hıfzında tutan kişiy­di.” Dârakutnî der ki:</p>
<p>“Şeyhlerimiz içinde isnâd ve metinleri ondan daha iyi ezbe­re bileni görmedik. Yine metinlerdeki ziyade lafizları biliyordu. Hadis rivayeti için oturduğunda oradakiler dediler ki:</p>
<p>«-Rivayet et» O da:</p>
<p>«-Bilakis, siz sorun» dedi. Bunun üzerine ona bazı hadisler soruldu o hem onlara cevap verdi ve hem de hadisleri imlâ et­tirdi.”</p>
<p>Ebû Abdullah b. Batta der ki:</p>
<p>“Biz ziyade lafizları dinlemek için Ebû Bekir en-Nîsâbûrî’nin meclisine geliyorduk. Mecliste otuz bin hokkanın olduğu tahmin ediliyordu. Bu bir müddet devam etti. Daha sonra Ebû Bekir en Neccâd’ın meclisine geldik. Onun meclisinde de on bin hokka-<br />
nın olduğu tahmin ediliyordu. İnsanlar buna şaşırdılar ve şöyle dediler:</p>
<p>«Bu müddet içinde insanlann üçte biri gitti.&gt;&gt;</p>
<p>Yûsuf b. Ömer el-Kavvâs da Nîsâbûrî’nin şöyle dediğini nakleder:</p>
<p>“Kırk senedir geceleri uyumadan diz üstü duran, her günü beş dâneyle geçiren, sabah namazını yatsının abdestiyle kılan bir kimseyi tanıyor musun?” Ardından ilave etti:</p>
<p>“O kişi benim. Bütün bunlar Abdurrahman’ın annesini tanımadan önceydi! Beni evlendirene ben ne diyeyim!? Peşindende “Ancak hayır murad etmiştir” dedi.</p>
<p>**************</p>
<p>İslam filozofu Fârâbî (d. 260/0.339) hakkında da şöyle nakledilir; (42)</p>
<p>“İnsanların en zâhidiydi. Seyfüddevle onun için her gün dört dirhem ihsanda bulunuyordu. Dimeşk’ten Mısır’a gitti ve sonra geri oraya döndü.” Denilir ki:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Harrân’dan döndüğünde Bağdat’ta ikâmet etti ve Aristo’nun eserleri üzerine yoğunlaştı ve nihayet felsefede derinleşti.&#8221;</p>
<p>Yine denilir ki:</p>
<p>“Aristo&#8217;nun <em>‘Kitâbü&#8217;n-Nefs’inin</em> bir nüshası bulunur ve üzerinde Fârâbî’nin «Bu kitabı iki yüz defa okudum» dediği yazılı- dır.” Kendisi diyordu ki:</p>
<p>“Aristón’un <em>‘es-Semâ’at-Tabu&#8217;sini</em> kırk defa okudum Yine de tekrar okumaya ihtiyaç duyuyorum.&#8221;</p>
<p>Yunanca’ya ve daha pek çok dile hâkimdi. Kendisinden bahseder:</p>
<p>&#8220;Yetmişten fazla dili çok iyi biliyorum.&#8221;</p>
<p>Ona;</p>
<p>“-Bu dili sen mi daha iyi biliyorsun yoksa Aristo mu?&#8221; diye sorulunca</p>
<p>“-O&#8217;na yetişseydim, şüphesiz onun en büyük öğrencisi olur­dum!” dedi.</p>
<p>İbn-i Sînâ der ki:</p>
<p>“Fârâbi’den ilim öğrenmek için yolculuğa çıktım ama onu bulamadım! Keşke onu bulsaydım da ondan istifade etseydim.&#8221;</p>
<p>Yine İ. Sînâ şunu der:</p>
<p>“Aristo’nun “Mâ<em>ba’de’t-Tabî’a</em>”sini okudum. Fakat içindeki­leri anlamıyordum. Ondaki maksad bana müşkil geldi. Öyle ki, onu kırk defa okudum ve zihnimde ezberlenmiş hale geldi. Artık anlamaktan ümidi kestim ve «Onu anlamaya imkân yok» dedim.</p>
<p>Bir gün ikindi namazından sonra kâğıt imal edenlerin yarım­dayken satıcının biri cildli bir kitabı seslenmesin mi! Kitabı bana uzatınca içeriğinin faydasız olduğunu düşünerek gayri memnun bir şekilde onu geri çevirdim. Bunun üzerine satıcı:</p>
<p>«Onu al, sana üç dirheme satayım» deyince kitabı satın al­dım. Bir de ne göreyim; kitap Fârâbî’nin söz konusu kitabı açık­layan bir eseri olmasın mı! Hemen eve döndüm ve çabucak onu okudum. İşte o zaman o kitabın maksadı bana açık hale geldi. Bu durumdan çok büyük bir sevinç duydum ve ertesi gün fukarâya birçok şey tasadduk ettim.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>…….</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>FIKHA BAŞLADIĞIMIZDA ÖLMÜŞTÜK</strong></p>
<p>Ebû Hâmid el-İsferâyînî (d. 344/0.406): (43)</p>
<p>Mezhep hâfizı ve imamıdır. İlimde zirvedir ve ümmetin oto­ritesidir. İsferâyîn’de doğdu ve gençken Bağdat’a geldi. Burada önde gelen kişlerden fikıh dersi aldı ve nihayet zamanının imam­larından oldu. Yine önde gelen kişilerden hadis rivayet etti. Ken­disinden de Mâverdî gibi önemli kişiler rivayette bulundular.</p>
<p>Ebû İshak eş-Şîrâzî der ki:</p>
<p>“Din ve dünya işlerinde riyâset Bağdat’ta ona ulaştı. Ders verdiği kişiler arza yayıldı. Meclisi üç yüz fakihi bir araya getirdi. Hem tasvip edenler ve hem de muhalif olanlar anlayışının mü­kemmelliğinde, isabetli görüşünde ve İlmî nezâfetindeki üstün­lüğünde önde gelişinde ittifak etmişlerdir.&#8221;</p>
<p>Hatip der ki:</p>
<p>“Meclisine yedi yüz fakihin geldiğini söyleyen bir kimseyi duydum. İnsanlar diyordu ki: «Şâfiî onu görseydi ondan mutlu olurdu.»&#8221;</p>
<p>Dindarlığı, takvası, zühdü, vaktini ders verme ve münaza­ralarla doldurması, ince sözlerle gönle dokundurması, bir iyilik anında olsa da sürçü lisan edip hesap sorması ile beraber melikler nezdinde çok büyük bir konumu vardı. Halife tarafından ona şu şekilde bir mektup yazmasını gerektirecek bir olay oldu:</p>
<p>“Bil ki, Allah’ın bana verdiği görevimden beni azletmeye senin gücün yetmez. Bense senin hilâfetten azlin için Horasan’a İki üç kelimelik bir not yazmaya muktedirim.’’</p>
<p>Öğrencisi Süleym er-Râzî’den:</p>
<p>“Şeyh Ebû Hâmid ilk başta dar sokakların birinde bekçilik yapıyordu. Bekçi kandilinde ilim mütâlâ ediyordu ve bekçilikten ücret alıyordu. On yedi yaşındayken fetvâ veriyordu. Ölünceye kadar kırk beş sene fetvâ verdi. Vefatı yaklaşınca şöyle dedi:</p>
<p>«Biz fikha başladığımızda ölmüştük.»”*</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>……….</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*</p>
<p><strong>AHMED B. HANBEL&#8217;İN FAKİRLİĞİ</strong></p>
<p>Kadı Ebû Ali el-Hâşimî Muhammed b. Ahmed el-Hanbeli</p>
<p>(d. 345/Ö. 428).</p>
<p>Ebû Ali b. Şevke şöyle anlatır:</p>
<p>“Fukahadan bir cemaatle toplandık ve Kadı Ebû Ali el-Hâşimî’nin yanına geldik. Kendisine fakirliğimizden ve şiddetli ge­çim darlığımızdan bahsedince bize dedi ki:</p>
<p>«Sabredin, Muhakkak Allah sizi rızıklandıracak ve genişlik verecek. Size hoşunuza gidecek bir hadiseyi anlatayım;</p>
<p>Muazzam bir darlığa düştüğüm bir seneyi hatırlıyorum. Sonunda evimin hizmetindeki bineğimi sattım! Evdeki her şey tükendi. Sonra evimin orta katını bozdum ve kerestelerini sattım ve parasıyla geçindim! Bundan sonra hiç çıkmadan evde oturdum. Bir sene kadar böyle durdum! O bir seneden sonra  bir gün hanım dedi ki:</p>
<p>‘‘-Kapı çalıyor” Açmasını söyleyince bir adam içeri girdi ve I bana selam verdi. Halimi görünce oturmadı ve ayakta şu beyti söyledi:</p>
<p>‘’Başına gelenler zor belâ değil,</p>
<p>Elbette bu böyle gidecek değil.</p>
<p>Sabret genişlik bir gün geri döner,</p>
<p>Yokluk ateş gibi parlar ve söner.</p>
<p>Bir kimse bilirim olur her derde deva,</p>
<p>Koştuğunda imdada bulur helâk olan şifâ.’’</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sonra oturmadan yanımda çıktı. Söylediklerini hayra yordum. Gün geçmeden Kâdir Billâh’ın bir elçisi yanında elbise, dinarlar ve bir binekle bana geldi ve:</p>
<p>“-Müminlerin emirine icâbet et!&#8221; diyerek yanındakileri Bana verdi. Bundan sonra halimi düzelttim. Hamama gittim, sonra da Kâdir Billâh’ın yanma varınca bana Küfe kadılığını ve İranın işlerini tevdî etti ve zenginleştim.»”&#8217;</p>
<p>Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed el-Bağdâdı (ö. <em>489)) </em>(44)Muhammed b. Tâhir el-Makdesî der ki:</p>
<p>“İsfahan’da bazı Hâşimîlerin, Ebû’l-Huseyn b. Mühtedî Bil- Bn i’tizâlî görüşte olduğunu söylediklerini ifade ettiğim sırada bana:</p>
<p>«Bilmiyorum, Ancak sana bir hikâye anlatayım» dedi.</p>
<p>466 senesinde sel olduğu yıl, sel suları elbise ve kitaplarıma kadar ulaştı! Hiçbir malım mülküm de yoktu. Ama annem, ve kız çocuklarından oluşan bir ailem vardı. İstinsahta bulunarak onların nafakalarını temin ediyordum. Ben o sene içinde <em>Sahihi Müslim</em>&#8220;i yedi defa yazdığımı biliyorum. Bir gece uykumda sanki kıyâmetin koptuğunu ve bir münâdînin bana şöyle seslendiğini gördüm:</p>
<p>«Ebû Bekir nerede?» Bunun üzerine getirildim ve bana de­nildi ki:</p>
<p>«Cennete gir.» Kapıdan içeri girdiğimde sırt üstü uzandım ve ayak ayaküstüne attım ve şöyle dedim:</p>
<p>«Vallahi istinsah sayesinde rahata kavuştum.»</p>
<p>Başımı kaldırdım bir hizmetçinin elinde bir binek görmeye­yim mi!</p>
<p>«-Bu kimin için?» dedim. Dediler ki:</p>
<p>«-Boğulan Şerif Ebû’l-Hasen için.»</p>
<p>Sabahladığımda Şerifin vefatını haber verdiler.&#8221;</p>
<p>***************</p>
<p>Edip İbn Sâra el-Endelûsî (ö. 517) (45) Usta bir şâir, nazım ve nesir yazan bir zattı. Ancak yokluktan başka her şeyden kısmet­sizdi! Fakirlik ve yoksulluğundan ötürü küçük şeyler satıyordu! Bu yokluğun ardından vâlilerden birinin kâtipliğine yükseldi. Endülüs’te melikler hal’ olunca olan oldu. Geceden daha ıssız iye ‘Süheyl’den daha yalnız kaldığı İşbiliyye’ye sığındı.</p>
<p>Ücretle kitap yazarak idare etti. Bu yüzden gözü keskindi. Bu işi işler kesâda uğrayınca ve piyasası öldüğünde kabüllen-mişti! Bu durumla ilgili şöyle diyor:</p>
<p>‘’Yazı işi tıpkı ormana mesleği,</p>
<p><em>Ancak</em> yasak yaprağı <em>ve</em> meyvesi,</p>
<p>Sanki dikiş <em>iğnesi</em> bu işin sahibi,</p>
<p>Giydirirken eli, <em>çıplak kalır</em> kendisi.’’</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>İbn Zafer </em>es-Sıkılli el-Mekkî el-Hamevi (d. 497/ö.565) (46) Hucretüddin lakaplı müfessir. Nahivci, seyyah, edip bir şahsiyettir.</p>
<p>Sıkılliye&#8217;de doğmuş ve Mekke-i Mûkerreme’de yetişmiştir. İlim İdelerini dolaşmış ve Mağrib’e gelmiştir. Afrika ve Endülüs’ü  gezmiş bir müddet Mehdiyye’de ikâmet etmiştir. Orada Frenklerle yapılan harplere tanık olmuş ve kendisi oradayken burası  müslümanların elinden alınmıştır.</p>
<p>Daha sonra Sıkılliya ardından Mısır&#8217;a ve oradan da Halep’e  geçmiştir. İbn Ebî Asrûn medresesinde ikâmet etmiş ve orada  büyük bir tefsir tasnif etmiştir. Sonra şîa ve sünniler arasında  fitne zuhur edince bir gasp sırasında kitapları çalınmıştır! Bunun I üzerine Hamât şehrine gitmiş ve oraya yerleşmiştir. Onun lisanı haliyle şair şöyle der:</p>
<p>‘’Korkular beni yerden yere iteler,</p>
<p>Sanki yazılmış alnıma her yerde sefer.’’</p>
<p>İhtiyaç ve zaruretten kızını dengi olmayan biriyle evlendirdi. Ardından adam kızıyla Hamât’tan çıktı ve onu beldelerin pirinde sattı! Kendisi Hamât’ta kabul görünce orada kalmaya devam etti ve talebelere ilim öğretti. Kendisine yetersiz bir maaş  bağlandı. Allah rahmet etsin ölünceye kadar fakirlikle mücadele etti.</p>
<p>Salih, takvalı, zâhid, kendi işiyle meşgul, içinde bulunduğu duruma sabırlı bir zattı. Edebî konularda çok güzel tasniflerde pulundu. <em>“Yenbû&#8221;</em> adını verdiği bir tasnifle Kur’an’ı Kerîm’i çok tüzel bir şekilde tefsir etti. İçinde eşsiz ve hayrete şayan olanla­rın bulunduğu otuz kadar telif eser yazdı. Onun yaşadığı talih­sizliklerin çokluğundan sanki kendisini kastettiği şöyle güzel bir şiiri vardır:</p>
<p>‘’Bahtsızdır faziletine nisbetle kişi,</p>
<p>Başa gelene sabredince bilinir kıymeti,</p>
<p>Kim olursa zorlukta sabırsız,</p>
<p>Umduğundan kalır nasipsiz.’’</p>
<p>Kemâl el-Enbârî (d.513 ö. <em>577).(47) </em>Bağdat Nızâmıyyesi’nde Ebû Mansûr er Razzâz ve diğerlerinden fıkıh okudu. Şâfi mezhebinde derinleşti. Mukayeseli fıkıh okudu. Bağdat&#8217;ta önde ge­len kişilerden hadis dinledi. Nizâmiye’ye öğretim görevlisi oklu ve vaazlar verdi.</p>
<p>İbn Cevâlik ve İbn eş-Şeceri’den edebiyat dersi aldı. Birkaç tane divân şerhetti, ön plana çıktı ve tartışmasız olarak Edebi­yatla Irak şeyhi oldu. Kendisinden imamlar ders aldı. Nahivde büyük bir imam, sika, iffetli, münazaracı, ilmi geniş, takvalı. zahid, âbid, kimseden bir şey kabul etmeyen, geçimi zor, yiyeceği giyeceği az bir zattı. Dünyalık hiçbir şeye bürünmedi. Sağlam bir hayat yaşadı. İbn Neccâr onun bol miktarda tasnifini zikre­der. Dünyanın dört bir yanından ilim öğrenmek için ona geli­yorlardı.</p>
<p>Öğrencisi Muvafik b. Abdüllatif el-Bağdâdi der ki:</p>
<p>“Üstadımız Kemâl gibi abid ve zahidler içinde yolu kendi­mden daha sağlam, üslubunda ondan doğru birini görmedim. <em>Gayet</em> ciddi, yapmacığa bürünmeyen, kötülük ve elalemin halini tecessüs nedir bilmeyen biriydi. Babasından kalma oturduğu bir evi ve ücreti ayda yarım dinar olan bir dükkânı vardı ve buna kanaat ediyordu. Ayrıca aldığı bu ücretten kâğıt satın alıyordu. Halîfe Müstezî beşyüz dinar gönderdi fakat reddetti. Kendisine:</p>
<p>«-Onu çocuğun için al» dediklerinde:</p>
<p>«-Eğer münasip görseydim onu ben de alırdım» dedi.</p>
<p>Işığı yanmıyordu. Altında kamıştan bir hasır, üstünde Cuma günleri giydiği bir elbisesi ve pamuktan mamül bir sarıgı vardı. Cuma günü hariç, dışarı çıkmıyordu. Evinde de eski bir elbise giyiyordu. Yüz otuz tane tasnifi vardır. <em>“Nüzhetü l-Elibbâ Fi Ta- bakatil-Ûdebâ&#8221;</em> bunlar içinde meşhur kitabıdır.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>….</p>
<p>imam Ahmed’in öğrencilerinden, Ebû İshak İbrahim bin Yakub&#8217;un (v. 259) tercüme-i halinde, şöyle denilmektedir: (48)</p>
<p>“Ahmed bin Hanbel bir gün Abdürrezzak ile namaz kılıyor­du. Namazda bir ara şaşırdı. Abdürrezzak bu hatanın sebebini sorunca Ahmed ibn-i Hanbel üç gündür bir şey yemediğini söy­ledi. &#8221;</p>
<p>Hâfiz Zehebi, İbnül Mukri Muhammed bin İbrahim (d. 285- v, 381)’den bahsederken şöyle demiştir: (49)</p>
<p>Ebû Bekir bin Ali&#8217;den, İbn-i Mukri’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:</p>
<p>“Ben, Taberani ve ibn-i Hayyan Medine’de idik. Bu sırada maddi bakımdan darlığa düştük. Bu darlıktan dolayı, savm-i visal tutuyorduk. Akşam yemeği vakti geldiğinde Peygamber Efendimiz (s.a.v.)&#8217;in kabri başına geldim ve:</p>
<p>“-Ya Rasulallah açlık canımıza tak etti” dedim. Taberani;</p>
<p>“-Otur. Ya bi rızık gelir ya da ölürüz sesini çıkartma&#8221; dedi. Ben ve İbn-i Hayyan, namaz kılmak için kalktık. Bu esnada kapıya Hz. Ali soyundan birisi geldi ona kapıyı açtık. Bir de ne görelim yanında içi yiyeceklerle dolu iki sepet taşıyan iki çocuk var. Bize dedi ki:</p>
<p>“-Beni Peygamberimiz (s.a.v.)’e şikâyet etmişsiniz. Rüyam­da gördüm, size yiyecek bir şeyler getirmemi emretti.&#8221;</p>
<p>************</p>
<p>Hâfiz ibn-i Receb el Hanbelî, <em>Zeylü Tabakati’l Hanabeli</em> adlı kitabında, Maristanlı Kadı, Uzun ömürlü Hâfiz diye bilinen, Kadı Ebû Bekir Muhammed bin Abdülbaki (d. 442- v. 535) hakkında şöyle demiştir:</p>
<p>“Allah korusun ve gözetsin Mekkeye yakın bir yerde konak­ladım. Bir gün çok şiddetli bir şekilde acıktım. Açlığımı giderecek de bulamadım. O esnada ağzı bağlı ibrişim bir kese buldum.Aldım evime götürdüm. Kesenin ağzını çözdüğümde, içinden eşini benzerini görmediğim inci bir gerdanlık çıktı. Dışarı çıktığımda yanında beş yüz dinar para kesesi olan birisi şöyle nida ediyordu:</p>
<p>«-Kim inci gerdanlığı bize getirirse bu para kesesi onun!»</p>
<p>Kendi kendime:</p>
<p>«-Ben açım, muhtacım keseyi veririm bu paralarla da ihtiyacımı gideririm» dedim.</p>
<p>Adama:</p>
<p>«-Buraya gel» dedim ve onu evime götürdüm. Ona kesenin ve inci gerdanlığın özelliklerini sordum. Adam şöyle, şöyle</p>
<p>deyince keseyi ona teslim ettim. Bana beş yüz dinarı verdi fakat almadım.</p>
<p>«-Bu benim görevim. Bunu sana iade etmek zorundaydım. Bundan bir karşılık alamam»dedim. O, bunu alman gerek diye çokça üstelediyse de kabul etmedim. Adam da çekti gitti.</p>
<p>Bana gelince, ben evden çıktım ve bir gemiye bindim. Gemi parçalandı ve battı. İnsanlar mallarıyla birlikte denizde boğul<em>dula</em>r. Ben bir parça tahtaya tutunarak kurtuldum. Bir müddet</p>
<p>nereye gittiğimi bilmeden denizde kaldım. Bir süre sonra, içinde <em>insanların yaşadığı bir adaya</em> ulaştım. Mescide gidip Kur’an okumaya başladım. Benim okumamı duyanlar, gelip:</p>
<p>«-Bize Kuran okumayı öğret» dediler. Adada bunu demeyen bir kimse bile kalmadı. Bana, bu adadaki insanlardan birçok mal geldi. Sonra bu mescidde, Mushaf yapraklan buldum ve alıp okumaya başladım. Bu defa bana, iyi yazı yazıp yazamadığımı sordular. Ben:</p>
<p>«-Evet, yazarım» deyince, küçüklü büyüklü, çocukların bana getirip <em>yazma</em> öğretmemi istediler. Bu işten de birçok kazancım oldu. Bundan sonra:</p>
<p>«-Burada, zengin fakat yetim bir kız çocuğu var. Seni onun-la evlendirmek istiyoruz» dediler. İlk önce bundan kaçındım ama bunu yapman gerekiyor diyerek beni ikna ettiler ve kabul ettim.</p>
<p>Zifaf gecesi kızcağıza şöyle bir baktım. Bir de ne göreyim o gerdanlığın ta kendisi kızın boynunda. Gözlerimi gerdanlıktan bir türlü alamıyordum. Sabahleyin bana dediler ki:</p>
<p>«-Efendi bu yetim kızcağızın kalbini kırdın. Sürekli gerdan­lığa bakmışsın kızın yüzüne hiç bakmamışsın.»</p>
<p>Onlara, gerdanlık hikâyesini anlattım. Bunu duyunca tek­birlerle, tehlillerle naralar attılar.</p>
<p>«-Ne oluyor size?» diye sorunca dediler ki:</p>
<p>«-Senden, o gerdanlığı alan adam, bu kızın babası idi.»</p>
<p>Bize:</p>
<p>«-Bana bu gerdanlığı iade eden kişi gibi bir müslümanı dün­yada görmedim. Rabbim bizi tekrar buluştursa da onu kızımla evlendirsem.»derdi.</p>
<p>«-İşte şimdi bu dua gerçek oldu.»</p>
<p>Bir müddet onunla evli kaldık. Ondan iki evladım oldu. Sonra hanımım öldü. O kolye, bana ve çocuklarıma kaldı. Bun­dan sonra o iki çocuğum da öldü. Kolye bana kaldı. Kolyeyi bin dinara sattım. Bu yanımda gördüğünüz mallar da o mirastan kalanlar.&#8221;</p>
<p>Hâfiz Receb el Hanbelî, Kadiri Tarikatının kurucusu, Şeyh Abdülkadir Geylani (d. 471 &#8211; v. 561) hakkında şöyle demiştir: (50)</p>
<p>Şeyh Abdülkadir demiştir ki:</p>
<p>“Ben nehir kıyısında bulduğum keçiboynuzu, bakla kırıntısı ve marul yapraklan ile gıdalanıyordum. Pahalılık ve geçim sıkıntısı kavuruyordu. Günlerce hiçbir şey yemedim, Yiyecek şöyle dursun, yiyecek kırıntısı peşine düşmüştüm.</p>
<p>Bir gün açlığın şiddetinden, belki marul yaprağı, bakla yahut yiyecek başka bir şey bulurum da yerim diye nehir kıyısına gittim. Nereye gitsem diğerleri benden önce davranıyor, ne bul­sam fakirler ona hücum ediyor, ben de şefkatimden dolayı onlara bırakıyordum. Şehrin ortasından yürüyerek,Yasin Camimdeki koku satılan çarşıya ulaştım. Zayıflıktan bir yere tutunacak takatim kalmadı ve oradaki dükkânların birinin kenarına oturdum çaldım. Neredeyse ölümle burun buruna gelmiştim. Derken kapıdan elinde ekmek ve kızarmış et bulunan yabana bir genç Kapıdan girdi. Oturarak yemeye başladı. Açlığınım şiddetinden, o her lokmayı ağzına götürmek için elini kaldırdığında ben de ağzımı açıyordum. Bu yaptığımdan dolayı kendimi kınadım ve:</p>
<p>«-Sana ne oluyor? Allahtan başka yardıma yok, hayat da memat da onun takdiri» diye teselli buldum.</p>
<p>O sırada yabancı genç bana döndü ve beni gördü. Bana:</p>
<p>«-Allah’ın adıyla buyur kardeşim» dedi. Ben geri durdum. Keminler ederek yememi istedi. Nefsim de bunu istiyordu ama nefsıme muhalefet ettim. Fakat yine yemem için Allah’a yemin edip ısrar edince bir parça yedim. Bana som sormaya başladı.</p>
<p>«-Ne iş yaparsın? Nerelisin? Ne diye tanınırsın?»</p>
<p>Dedim ki:</p>
<p>«-Ben Ciylan’dan, ilim öğrenmek isteyen biriyim.» O:</p>
<p>«-Ben de Ciylan’lıyım. Abdülkadir adında, Zahit Abdullah es Savmaıy soyundan olan bir genci tanıyor musun?» dedi.</p>
<p>«-Ben Abdülkâdir’im» deyince gencin beti benzi attı:</p>
<p>-Vallahi elimdeki son azığımla Bağdat&#8217;a ulaştım. Seni sor- kimse bana senin yerini tarif edemedi. Harçlığım da bitti, üç gündür bir yiyecek parası bulamadım. Sadece sana ait olan para yanımda kalmıştı. Ölü eti bile bana helal olmuştu. Ben de senin emanetinle bu ekmeği ve kızartmayı satın aldım. Buyur afiyetle ye. Şimdi sen benim değil ben senin misafirinim» dedi.</p>
<p>O’na dedim ki:</p>
<p>«- Bu nasıl oldu?» Genç:</p>
<p>«-Annen, benimle, sana sekiz dinar gönderdi. Darda kaldı­ğım için bir kısmıyla bunları aldım. Sana özür borçluyum.» dedi.</p>
<p>O’nu teskin ettim, yemeğin kalan kısmını ve biraz da yol harçlığı verdim. Kabul etti ve döndü.”</p>
<p>İmam ibnü’l Cevzi, ilim öğrenmeye başlarken kendisini et­kileyen sıkıntılardan ve bu sıkıntılara sabredişinden bahseder­ken şöyle demektedir:328</p>
<p>“Ben ilim öğrenmenin zevki içinde idim. Aradığım ve dile­diğim şeylerin güzelliğinden, bu uğurda karşılaştığım sıkıntılar bana baldan daha tatlı idi.</p>
<p>«Kişinin himmeti âli (yüce) olursa karşılaştığı zor­luklar sevimli hâle gelir.»</p>
<p>Çocukluk çağlarında elime kuru bir ekmek parçası alır ve hadis öğrenmeye çıkardım. Bu ekmeği ancak su ile yiyebildiğim­den, İsa Nehri kenarına otururdum. Her lokmayı ısırdıkça üze­rine su içerdim. Gayretimin gözü, ilim tahsilinden başka lezzet görmedi. Bu gayretim meyve verdi ve ben Rasulullah (s.a.v.)’in hadislerini, halini, edebini ve ashabının ahvalini en çok dinle­yenlerden olarak tanındım.”</p>
<p>Aynı şekilde şunları da eklemiştir:</p>
<p>“Sadece bir tek ilim dalıyla yetinmedim, bilakis fikhı da ha­disi de dinleyerek öğrendim. Dünyaya meyletmeyenlere tabi oldum. Hadis rivayet eden ve öğüt veren hiç kimseyi terk etme­dim. Önceliklerim her zaman faziletler olmuştur.</p>
<p>Hadis dinlemek için meşayıhın etrafında pervane gibi dö­küyordum. Geçilmemek için koşmaktan nefesim kesiliyordu. Yiyecek, içecek ve barınacak bir yerim olmaksızın sabahlıyor İve yine aynı şekilde geceliyordum. Rabbim beni asla mahlûkata karşı küçük düşürmedi. O durumlarımı anlatsam iş uzar gider.”</p>
<p>**************</p>
<p>Zehebi, Ali bin Mesud bin Nefis el- Mevsıli’nin (d. 634/ö.704) tercüme-i halini naklederken şöyle demiştir:329</p>
<p>“O, muhaddis imam, topluma faydalı, Ebû’l-Hasen Ali bin Mesud bin Nefis el- Mevsıli’dir. Kendisine bende oldum ve ilim öğrendim. Mütedeyyin, hayırhah, mutasavvıf ve iffetli birisiydi. [Okuduğu kitap sayıya gelmez. Birçok usul tahsil etmişti. İlme olan açlığı hiç bitmedi ve onu nerede bulsa satın aldı. Allah rahmet eylesin.”</p>
<p>*******</p>
<p>Mevsılî, zahiri mezhebine göre hareket eden bir zattı. Geri çek ilim ehline, ilmin her şeyden daha değerli olması gerektiğini şu şiiriyle anlatır:</p>
<p>‘’Kim, bütün her şeyden daha değerli görmezse ilmi</p>
<p>Onu iflah etmez başka şey ölümden gayri’’</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/3-alimlerin-fakirlige-karsi-tahamulleri/">3-Alimlerin Fakirliğe Karşı Tahamulleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/3-alimlerin-fakirlige-karsi-tahamulleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>2-Alimlerin Dünya Zevklerinden Uzak Kalmaları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/2-alimlerin-dunya-zevklerinden-uzak-kalmalari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/2-alimlerin-dunya-zevklerinden-uzak-kalmalari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2015 21:32:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde - İlim Yolunda]]></category>
		<category><![CDATA[Önceki Ulemanın Büyük İdealleri]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[Alimlerin İlme Dalmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Alimlerin Dünya Zevklerinden Uzak Kalmaları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8191</guid>

					<description><![CDATA[<p>GECELERİNİ İLİMLE AYDINLATANLAR &#160; Mervân b. Muhammed şöyle der: (29) Leys b. Sa’d’ın şöyle dediğini işittim: &#8220;Muhammed b. Zührî, bir gece yatsıdan sonra abdestli bir şekilde oturarak hadis müzakere etti. Ben sabahlayıncaya kadar onun bu meclisi sürdü.” Mervân der ki: “Sonra yeni bir hadis müzakeresine başladı.&#8221; *********************** Fakîh, hâfiz, önde gelen âlimlerden, âmâ Mugîyre b. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/2-alimlerin-dunya-zevklerinden-uzak-kalmalari/">2-Alimlerin Dünya Zevklerinden Uzak Kalmaları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-28.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8193" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-28.jpg" alt="Alimlerin Dünya Zevklerinden Uzak Kalmaları" width="419" height="314" /></a></p>
<p><strong>GECELERİNİ İLİMLE AYDINLATANLAR</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mervân b. Muhammed şöyle der: (29)</p>
<p>Leys b. Sa’d’ın şöyle dediğini işittim:</p>
<p>&#8220;Muhammed b. Zührî, bir gece yatsıdan sonra abdestli bir şekilde oturarak hadis müzakere etti. Ben sabahlayıncaya kadar onun bu meclisi sürdü.” Mervân der ki:</p>
<p>“Sonra yeni bir hadis müzakeresine başladı.&#8221;</p>
<p>***********************</p>
<p>Fakîh, hâfiz, önde gelen âlimlerden, âmâ Mugîyre b. Miksem ed-Dabbî’nin (30) (ö. 133) hâl tercümesinde şöyle denilmek­tedir-Kendisi ayrıca İbrâhîm en-Nehaî ve Şâ’bî’den fıkıh almış ayrıca bu ikisinden ve başkalarından rivâyette bulunmuştur: <em>“Fudayl</em> b. Gazvân der ki:</p>
<p>&#8220;Ben ve Muğıyre oturup fıkıh müzâkere ediyorduk. Zanne­derim sabah ezanını duyuncaya kadar yerimizden hiç kalkma­dık»&#8221;</p>
<p>******************</p>
<p>Tabiînden fakîh, kadı, Abdullah b. Şübrüme (d. 72/ö.144) ile ilgili olarak da şöyle denilmektedir: (31)</p>
<p>Fudayl B.Gazvan, Abdullah b. Şübrüme, Hâris b. Yezîd el-Uklî, Muğiyre b. Mıksem ed-Dabbî ve Ka’ka’a b. Yezîd ile beraber geceleyin oturuyor, fıkıh müzâkere ediyorduk. Belki de</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>sabah ezanını duyuncaya kadar yerimizden hiç kalkmadık.&#8221; Bir başka rivayette “Aralarını ancak sabah ezanı ayırıyordu&#8221; şeklin­de gelmiştir.</p>
<p>********************</p>
<p>İsmâîl b. Ayyâş el-Hamsî (d. 106/ö. 181) ile ilgili olarak şöyle denilmektedir: (32)</p>
<p>Ebû’l-Yemân der ki:</p>
<p>“İsmâîl, komşumuz olup evi evimizin yanındaydı. Geceyi ihyâ ediyordu. Belki de kırâat ediyor, sonra bırakıyor sonra da tekrar dönüyordu. Bir gün kendisine bunu sordum. O da “Ben namaz kılıyor ve Kur&#8217;an kırâat ediyorum. Sonra da çıkardığım herhangi bir baptaki hadisleri hatırlıyor ve namazı bırakarak ha­dis yazıyorum. Sonra da tekrar namaza dönüyorum.&#8221;</p>
<p>Abdullah b. Mübârek’le ilgili olarak da şu gelmiştir: (33)</p>
<p>Ali b. Hasen b. Şakîk der ki:</p>
<p>“Abdullah b. Mübârek’le beraber soğuk bir gecede mescidden çıkması için kalktım. Kapının yanında bana bir hadis rivayet etti. Ben de ona rivayette bulundum. Müezzin gelip de sabah eza­nını okuyuncaya kadar o hala bana hadis rivayet etmekteydi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>HOCANIN KAPISININ EŞİĞİNDE</strong></p>
<p>Malik ve Leys’in ashâbından Abdurrahmân b. Kâsım el-Ute-ki el-Mısrî (d. 132/ö.191) ile ilgili şöyle gelmiştir: (34)</p>
<p>Kendisi der ki.</p>
<p>‘’Fecir vaktinde Mâlik&#8217;e geldim ve ona birkaç mesele sor­udum. Onu bu vakitte gönlü ferah bir şekilde buluyordum. Her seherde yanına geliyordum. Bir sefer eşiğinde uzanmıştım. Uyku bastırınca uyudum. Mâlik mescide çıkmış ve ben bunu hissetmemiştim. Siyâhî câriyesi ayağıyla beni dürttü ve:</p>
<p>&#8220;-Efendin çıktı. O senin gibi gâfil değil, şu an kendisi kırk dokuz yaşında, sabah namazını çoğunlukla yatsı namazının abdestiyle kılar. &#8220;-Bu kadar sık yanına uğramasından ötürü siyâhi câriye Mâlik’in onun efendisi olduğunu zannetmişti.-</p>
<p>Ebü’l-Kâsım der ki:</p>
<p>“Mâlik’in kapısında on yedi sene kaldım. Bu sürede ne bir şey sattım ve ne de satın aldım.” Yine devamla der ki:</p>
<p>“Ben yarandayken bir Mısır hacısı bize doğru yaklaştı ve bir de gördük ki, yüzü sanlı bir gençmiş, yanımıza girdi ve Mâlike selâm vererek şöyle dedi:</p>
<p>“-İbn Kâsım içinizde mi? Ben işâret edilince gözlerimden öperek bana yöneldi. Ondan güzel bir koku hissettim ki, meğer bu çocuğumun kokusuymuş. O gelen benim oğlummuş.”</p>
<p>İbn Kâsım, çocuğun annesini ona hâmileyken bırakmıştı. Hanımı amcasının kızıydı. Uzun süre seferde kalacağından onu kendi tercihine bırakmış, o da evinde kalmayı tercih etmişti.</p>
<p>Kuteybe b. Saîd, Ahmed b. Hanbel ile ilgili olarak şöyle der: (35)</p>
<p>“Veki b. Cerrâh, (129/197) yatsıyı kıldığında Ahmed b. Han­bel onunla beraber ayrılıyor, kapıda duruyor ve Veki de onunla müzâkerede bulunuyordu. -Vekî’ Ahmed’in hocalarındandı.-</p>
<p>Veki bir gece kolumdan tuttu ve:</p>
<p>“-Ey Ebû Abdullah, sana Süfyân’ın hadisini okumak istiyorum” dedi. O da:</p>
<p>“-Haydi getir, Süfyân’dan, Seleme b. Küheyl’den gelen şu şu rivayet ezberinde mi?&#8221; dedi. O da:</p>
<p>“-Evet, Yahya bize tahdîs etti ki,&#8230;” diyerek rivâyeti söyledi. Böyle böyle devam etti ve Veki’:</p>
<p>“-Sen bize Seleme’den gelenler bitinceye kadar rivâyet et­tin.” dedi Sonra Ahmed:</p>
<p>“-Seleme’den şu şu ezberinde mi?” diye soruyor, Veki de:</p>
<p>“-Hayır,” deyince Ahmed ona okumaya devam ediyor ve ardından Vekî yine hayır diyor sonra sözü diğeri alıyordu.</p>
<p>Kuteybe devamla der ki:</p>
<p>“-Câriye gelip de “Yıldız, -ya da Zühre dedi- gözüktü” deyinceye kadar ayakta durdular.</p>
<p>……</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İLME DALINCA</strong></p>
<p>Mâliki Fakîh, muhaddis, İmam Muhammed b. Sahnûn el- Kayravânî (d. 202/0.256) ile ilgili olarak da şöyle gelmiştir: (36) Mâliki derki:</p>
<p>“Muhammed b. Sahnûn’un Ümmü Müdâme denilen bir câriyesi vardı. Bir gün onun yanındayken geceye kadar bir ki­tabın telifiyle meşgul olmuştu. Câriyesi yemeğini getirmesi için müsâade istedi. Bunun üzerine ona:</p>
<p>“-Ben şu an meşgûlüm.&#8221; dedi.</p>
<p>Beklemesi uzayınca câriye bitinceye kadar yemeği ona ye­dirmeye başladı. Sabah ezanı okununcaya kadar buna devam etti ve:</p>
<p>“-Ey Ümmü Mûdâme, geceleyin şenle ilgilenemedim, ye­meği getir&#8221; dedi. Bunun üzerine câriye:</p>
<p>“- Efendim, vallahi onu sana yedirmiştim.&#8221; deyince:</p>
<p>“-Bunun farkında olmadım.&#8221; dedi.</p>
<p>Hadiste müminlerin emîri, Buhârî’nin, Müslim’in, Ebû Dâ-vud’un, TirmM’nin, Nesâî’nin, İbn-i Mâce&#8217;nin ve diğerlerinin şeyhi Ebû Abdullah Muhammed b. Yahyâ ez-Zühlî en-Neysâbû-rî (d. 172/ö. 258) ile ilgili olarak şöyle gelmiştir: (37)</p>
<p>Oğlu der ki:</p>
<p>“Yazın öğle vaktinde babamın yanma girdim. Gün ortasın­da oda karanlık olduğu için önünde lâmbasıyla kütüphanesindeydi! Dedim ki:</p>
<p>“-Baba, yaz günü bu lâmbanın dumanı sana zarar verir! Kendini biraz rahadatsan olmaz mı?&#8221; Dedi ki:</p>
<p>“-Ey yavrucuğum, ben Resûlüllah (s.a.v) ile, ashabla ve de tâbiinle beraberken sen bana bunu mu söylüyorsun?&#8221;</p>
<p>Meclisim <em>zevklidir </em>bağ bahçe misâli,</p>
<p>Kokusu, tadı ve <em>hem </em>ne hoştur renkleri.</p>
<p>********</p>
<p>Fakîh, Mâliki İmam Muhammed b. İbrâhîm B. Abdûs el- Kayravânî (d, 202/ö.260) de ilgili de şöyle bir haber gelmiştir: (38)</p>
<p>“Ebû Bekir Muhammed b. Ebbâd’ın zikrettiğine göre Mu­hammedi b. Abdûs onbeş senesi ilmi çalışmadan, beş senesi de ibâdette geçirmek <em>üzere</em>,otuz sene yatsı namazı abdestiyle sa­bah namazı kılmıştır.’’</p>
<p>…..</p>
<p><strong>SICAĞIN VE SOĞUĞUN</strong><br />
<strong> ENGELLEDİĞİ KİMSEDE HAYIR YOKTUR</strong></p>
<p>İbn Hazm’ın ve Hatip Bağdâdi&#8217;nin öğrencisi Muhammed b. Fettûh el-Endelûsî (420/488) ile ilgili de şunlar anlatılır: (39)</p>
<p>Emîr İbn Mâkûlâ der ki:</p>
<p>“Dürüstlüğü, iffeti, takvası ve ilimle meşgûliyetiyle arkada­şımız Hûmeydî’nin bir benzerini görmedim. “<em>Tânhü’l-Endelüs</em>”ü tasnif etti. İbrahim es-Selemânî der ki:</p>
<p>“Faziletinde ve asâletinde, geniş ilminde ve ilmi yaymaya düşkünlüğünde gözlerim Humeydî gibisini görmedi.” Yahya b. el-Bennâ da şunu der:</p>
<p>“Humeydî’nin çalışması şöyleydi; Geceleyin sıcakta yazıyor, serinlemek için içi su dolu bir leğende oturuyordu! Allah, “Sı­cağın ve soğuğun kendisine mâni olduğu kimsede hayır yoktur.” diyen kimseye rahmet etsin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>GECE YARISI DERS</strong></p>
<p>Şâfî usulcü İmam Ebû’l-Feth İbn Berhân el-Bağdâdî (d. 479/0. 518) ile ilgili de şu ifade edilir: (40)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Önce Hanbelî mezhebinden idi sonra Şâfî mezhebine geçti. eş-Şâşî’den, Gazâlî’den, İlkiyâ’dan fikıh tahsil etti. Parlak bir ze­kâya ve şaşırtıcı bir mîzâca sahipti. Neredeyse ne duyarsa ezber­liyor ve zihninde kalıyordu. İlim için sürekli bir gayret içindeydi ve hatta onun ismiyle darbı mesel bile söylediler.</p>
<p>İlim taliplileri uzak yollardan ona geliyordu ve talebeler ka­pısında birbirleriyle yanşıyorlardı. Sonunda meşgûliyeti günü­nün tümünü ve gecesinin de bir kısmını kapsar oldu. Seher vak­tinden yatsıya kadar oturuyor ve aynı şekilde yatsıdan sonraya da kalıyordu.</p>
<p>Anlatılır ki bir grup kendisinden Gazâlî’nin ihya’sından kendilerine ders vermesini istemiş, o da şöyle demiştir:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“-Sizin için vakit bulamıyorum.” Bunun üzerine onlar vakit belirlediler o da bu vakitte falan kimseye dersim var.&#8221; demişti. Nihayet îhyâ”dan ders vermesi için gece yarısını kararlaştırdı­lar.</p>
<p>***************************</p>
<p>Allah seni her türlü musibetten muhafaza eylesin. Ibn Be hân’ın ilmi yaymak ve başkalarına ulaştırmak ve taşımak için şu şaşırtıcı sabrına bir bak. Yine hocadan ders okumak için gece yansından başka vakit bulamayan ve ilimle yanıp tutuşan o tale­belerin şu içlerini dürten şevklerine ve ateşli tutkularına bir bak. O vakitte sevinç ve mutlulukla hocalarına geldiler ve kendilerini şanslı ve nasipli saydılar.</p>
<p>Talebesiyle ve hocasıyla bu ecdada mâşallah ! O talebele­rin ilme olan sevgisi ne kadir güçlü öyle! Sağlam bir ilme sahip olmak ve anlamak için hocadan tahsil yapmaya ne kadar arzu­lular! Yine emaneti tevdi eden, ahde vefa gösteren o hocalar ilmi yaymak ve talabeye ulaştırmak için ne kadar da sabırlılar !</p>
<p>En rahat, en dinç <em>ve</em> zihinlerinin en açık vakitlerinde, yazın serin, kışın sıcak sınıflarında elli dakikalık dersten çıkmak için bir-an önce zili bekleyen ve sınıftan birbiriyle yarışarak çıkan bu as­rın talebelerinden Allaha sığınırız. Sanki yangından kaçıyorlar ya da zâlim bir kâtilin esaretinden kurtuluyorlar!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>….</p>
<p><strong>ÖNCEKİ ULEMANIN BÜYÜK İDEALLERİ</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İmam Ebû’l-Ferec’in (o. 597) faydalı ve ilgi çekici eseri “Say­dul-Hatır” da kendinden bahsederek ‘büyük düşünme’ konu­sunda söylediği bazı sözleri vardır, ilim talebesinin gayretlerim en üst noktaya çıkarması ve bununla beraber onu hedeflerine ulaştırması amacıyla bu kitapta kendisinden bazı cümlelere yer vermenin güzel olacağını düşündüm. Çünkü gayret gayreti harekete geçirir. Kendisi şunları ifade etmektedir“:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Büyük ideallere sahip olma olgun bir aklın göstergesidir.Küçük beklentilere küçük insanlar razı olur! Şâir der ki;</p>
<p>‘’Yükseldikçe kişi daha da yükselir isteği,</p>
<p>Küçük insanlar ise küçük şeylere olur kani.’’</p>
<p>İnsan büyük hedeflerinden daha muazzamıyla hiç denenmemiştir. Hedefini yüksek tutan kişi onurlu şeylerden yana tercih kullanır. Bunun için de zaman müsâit olmayabilir; bazen araçlar yetersiz kalabilir ve bu yüzden acılar içinde kalabilir.Benim bazı büyük hedeflerim olmuş ve ben bu yüzden acı çekmiştim ! Keşke bunlar olmasaydı demiyorum. Hayat ancak aklın yokluğu ölçüsünde zevkli olur! Akıllı kişi ise hayattan daha fazla haz duymayı akılsızlığa değişmez!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kime büyük düşünmek nasip olmuşsa hedefinin büyüklüğü kadar acı duymuştur. Nitekim şâir şöyle der:</p>
<p>‘’Gönül büyükse eğer kişide,</p>
<p>Beden yorulur onun peşinde.</p>
<p>Bunun izahı şudur :</p>
<p>Hedefi yüksek olan bütün ilimleri talep eder, kendini bir kıs­mıyla sınırlamaz. Ayrıca her bir ilmi de sonuna kadar ister ki bu bedenin kapasitesini aşan bir durumdur.</p>
<p>Sonra kişi görür ki, ilimden murâd ameldir. Bu sebeple ilim­le bir arada tutmak zor olduğu halde gece kıyâm ederek gündüz de oruç tutarak çalışır. Sonra dünyâdan uzaklaşmayı düşünür ve bunun için gerekli şeylere ihtiyâç duyar; îsârda bulunur, cim­rilik yapamaz. Cömertlik onu bolca harcamaya yönlendirirken izzeti nefsi ise bunun için kazanmasına mâni olur.</p>
<p>Cömert hâliyle devam ettiği takdirde muhtâç olur ve fakir­leşir. Hem kendi bedeni ve hem de âilesi bundan etkilenir. Şâyet elini kısarsa karakteri bunu reddeder. Kısacası, yardıma ve kendisine ters gelen şeylere sahip olmaya ihtiyaç duyar. Bu du­rumda o asla sonu gelmeyecek ve tükenmeyecek yorgunluklar­la iç içedir. Sonra amellerinde ihlâs gerçekleştirirse yorgunluğu fazlalaşır ve müzminleşen acısı daha da kuvvetlenir!</p>
<p>Hedefi küçük olan şimdi bunun neresindedir? Bu kişi fakihse kendisine bir hadis sorulur “Bilmiyorum” der. Muhaddisse kendisine fikhî bir mesele sorulur yine “Bilmiyorum&#8221; der. Kendi­sine “yetersiz&#8221; denildiğinde de aldırış etmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yüce hedefi olan ilimde geri kalmayı, aybı ifşâ olmuş ve in­sanlara ayıbını göstermiş gibi rezilce görür. Hedefi küçük olansa insanların ihsanlarını önemsemez! Onlardan istemeyi de çirkin bulmaz.Geri vermeye yanaşamaz! Büyük düşünceler bunu kaldırmaz.Fakat yüksek hedefin verdiği yorgunluk hakikatte rahatlıktır.Eğer iyi anlaşılırsa küçük hedefin rahatlığı gerçekte yorgunluk ve kusurdur! Dünyâ ise yücelerin en yücesi için yarışma yeridir. Büyük hedeflere sahip olanın hedefi için elinden geleni yapması gerekir. Şâyet en başa geçerse ki asıl maksât budur. Çalıştığı halde şâyet yarışta tökezlerse asla bıkıp usanmaz.</p>
<p>Bana türlü gâyelere yönelik büyük bir hedef bahşedildi. Alt­mışıma vardım ancak emellerime ulaşamadım. Bunun üzerine Allah’tan ömrümü uzatmasını, bedenime kuvvet vermesini ve isteklerime ulaşmayı dilemeye başladım. Hayatın kuralları beni yadırgadı ve “Hayatın akışı senin istediğin gibi yürümüyor&#8221; dedi. Ben de “Ancak hayatın kanunlarını aşmaya kâdir Allah’tan isti­yorum&#8221; dedim.</p>
<p>Kendi ideallerime baktım ve hayret verici buldum! Hal bu ki, ilme dâir kesin olarak ulaşamayacağım şeyleri istiyorum. Çünkü ben değişik dallarıyla bütün ilimleri istiyorum. Ayrıca ilimlerin her dalını incelikleriyle araştırmayı istiyorum. Oysa bu bir ömrün onun bir kısmına bile yetişemeyeceği bir iştir. Sadece bir dalı bitirmiş ve onun dışındakilerde eksik kalmış gayret-keş birini görsem fıkhı olmayan muhaddis ve hadis ilminden  habersiz fakih gibi onun azmini tamam addetmem. Daha az ilimle yetinmenin ancak azim eksikliğinden kaynaklandığını dü­şünürüm.!</p>
<p>Sonra ben ilimle amel etmenin son haddini istiyorum. Bişri Hafî’nin takvâsını, Ma’rûf el-Kerhî’nin zühdünü arzuluyorum. Tabî bu, eserleri tetkik etmek, insanlarla konuşmak ve onlarla hemhâl olmakla beraber ulaşılması zor bir iş!</p>
<p>Sonra bir de insanlara muhtâç olmamak ve onlara ihsan­da bulunma şerefine ermek istiyorum. İlimle meşgûl olmak ise kazanç elde etmeye engeldir. İkrâm ve ihsân kabul etmek ise büyük düşüncenin kabûl etmeyeceği şeylerdendir.</p>
<p>Ben öldükten sonra bana halef olsun diye eser tahkikine yöneldiğim gibi evlâtların da taleplerine yöneliyorum. Bunu is­temek ise yalnızlığı seven bir kişinin aklını meşgul eder.</p>
<p>Ayrıca ben güzel şeylerden istifade etmeyi de istiyorum. Bunda da maddî yetersizlik itibarıyla bir engel söz konusudur. Sonra gerçekleşse de bu ideallerimdeki bütünlüğü bozar!</p>
<p>Bunun gibi bedenimin iyiliği için yemeyi ve içmeyi arzulu­yorum. Zîra maddi imkânsızlık buna engel olduğu halde, beden rahata ve lütûfa alışkındır. İstediklerimin hepsi zıtlarıyla bir ara­da!</p>
<p>İdeallerini anlatan insanlar gördüm. Şöyle bir inceleyince bir de baktım ki, tek bir dalda hedef güdüyorlar ve en önemli konulardaki eksikliklerine aldırmıyorlar. Razî der ki:</p>
<p>‘’Bîtap olmak her cisim için bir âfettir.</p>
<p>Benim âfetim hedefin dağılmasıdır.’’</p>
<p>Ebû Müslim el-Horasânî gençliğinde neredeyse hiç uyumu­yordu. Bununla ilgili olarak ona sorulduğunda “Berrak bir zi­hin, uzun soluklu hedefler ve işlerin en üstününü arzu­layan bir ruhla, bayağı insanlarınkine benzer bir hayat beraber olabilir mi!?&#8221; demiştir.</p>
<p>Denildi ki:</p>
<p>“-Doyumsuzluğunu giderecek şey nedir?&#8221;</p>
<p>“-Hükümran olmak” dedi.</p>
<p>“-Öyleyse onu talep et.” denilince de:</p>
<p>“—O ancak yanında korkularla istenir” dedi.</p>
<p>“-Öyleyse korkuların ardından git&#8221; denildi.</p>
<p>“-Akıl buna mânidir” dedi.</p>
<p>“-Öyleyse ne yapacaksın?&#8221; denildi:</p>
<p>“-Aklımı biraz bilgiden yoksun bırakacağım ve tehlikeye atılacağım. Hedefe ancak cahillikle ulaşılır! Ancak muhafaza edeceği şeylerde aklı devreye sokarım. Yorgunluk, yokluğun kardeşidir.&#8221;</p>
<p>Şu miskinin haline baktım da birden en mühim hususu,işin âhiret boyutunu zâyi edip hükümranlık peşine takıldığını farkettim. Bu yolda niceleri ölüp gittiler! Hatta bazısı isteklerine <em>ulaştı</em><em>, </em>ama sekiz seneden başka o nimetlerden <u>ist</u>ifa<u>de</u> edemedi! Ardından da akıl tedbirini unutunca kendisine bir sûikast <em>düzen </em>lendi. Sonuçta öldürüldü ve en kötü hal üzere âhirete gitti!</p>
<p>Benim durumum nerede ve nihâi hedefi dünyâ olan kişinin vaziyeti ilgili anlattıklarım nerede? Ben dünyevi olarak: elde edilen bir şeyin herhangi bir sebeple dinîmin saygınlığına halel getirmesini, ilmime ve amelime tesir etmesini istemem.</p>
<p>Geceleyin kıyâm, ilmin yanında takvâ, aklı eserlerle meşgul  etme ve beden için uygun yiyeceği temin etme arzusu benim için nasıl da derttir! İnsanlarla görüşmek ve onlara ilim öğretirken yalnız kalıp da sessizce yalvaramamak benim için ne hazin bir durumdur! Aîle için gerekli şeyleri düşünmekle beraber âh bir de Allah’tan korkmanın tasası!</p>
<p>Şu var ki, ben acılanma teslim olmuşum. Belki de acılarımla terbiye olacağım. Çünkü yüce hedefler ancak Hakka yaklaştıra­cak onurlu işleri talepten ileri gelir. Belki de isteklerdeki şaşkınlık hedeflenen şeyin bir delilidir. İşte ben nefeslerimden birinin bile boş yere zâyî olmaması için dikkat ediyorum. Gayretim hede­fine ulaşırsa ne âlâ. Aksi olursa da mû’minin niyeti amelinden üstündür.</p>
<p>Hazların tümü hissi ve aklî niteliktedir. Hissi hazların son noktası ve en üst seviyesi evliliktir. Aklî olanların nihâî noktası da ilimdir. Dünyada kimin için bu iki hedef hâsıl olursa o nihâî hedefe nâil olmuş demektir.</p>
<p>Ben talebeyi iki amaca da yönlendiriyorum. Şu kadarı var ki, nasibdâr talebenin bir belirtisi vardır ki o da ona yüce hedef­ler bahşedilmiş olmasıdır. Bu, daha çocukla beraber doğar ve nitekim kişiyi çocukluğundan itibaren işlerin en şereflisine talip olduğunu görürsün. Hadiste rivayet edilmiştir ki:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>‘’Abdulmuttalib’in Kâbe-i Muazzama yanında bir yeri vardı. Nebi (s.a.v) çocukken gelir, onun kucağına otururdu. Abdulmuttâlip de benim bu oğlum için ilerde büyük bir mevki vardır.&#8221;derdi.</p>
<p>Şimdi biri “Benim gayretim var ancak istediğim kısmet olmadı. Çıkış yolu nedir?&#8221; derse bunun cevabı şudur: “Nasip bir kapıdan kapanırsa bir başka kapıdan açılır. Sonra Allah’ın sana gayret nasip edip de yardıma olmaması muhal bir durumdur. Bak hâline, belki de sana şükrünü yapmadığın bir ihsanda bu lunmuştur! Ya da sabır gösteremediğin bir arzunla seni imtihan etmiştir!</p>
<p>Şunu bil ki, Allah sana ilmin lezzetini tahsis ettiği için belki birçok dünyevî zevkten uzaklaştıracaktır.</p>
<p>Sana açıklamayı murad ettiğim şey şu: ilme yeni başlayan bir gencin her ilmin bir yönünü öğrenmesi, fikıh ilmini en mühimi olarak görmesi ve hadis, siyer, ahbâr gibi nakil bilgisini de ihmâl etmemesi gerekir. Kâmil insanların âdeti böyle ortaya çıkar. Kişiye dil ve hitâbette bir fesâhât verilmiş ve bir de buna lugat ve nahiv bilgisi eklenmişse çok keskin bir dile sahip olmuş demektir.</p>
<p>İlim ne zaman Hakkı bilmeye ve Allah’ın hizmetine vesile olursa sahibi için başkasına açılmayan kapılar açılır. Bu zaman­ca -6.asır- ulemanın ilimde ihmâlkâr davranarak sıradan insan­lar gibi olmaları bana üzüntü veriyor. Kendilerine mevzû bir hadis rastladığında bunun için mervîdir diyebiliyorlar!</p>
<p>Bayağı hedefler yüzünden göz yaşı dökmek lâzım!!! Lâ havleve lâ kuvvete illâ billâhilaliyyilazim.&#8221;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/2-alimlerin-dunya-zevklerinden-uzak-kalmalari/">2-Alimlerin Dünya Zevklerinden Uzak Kalmaları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/2-alimlerin-dunya-zevklerinden-uzak-kalmalari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>1-Alimlerin İlim Uğruna Zorluklara Katlanmaları ve Uzun Yollar Katetmeleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/alimlerin-ilim-ugruna-zorluklara-katlanmalari-ve-uzun-yollar-katetmeleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/alimlerin-ilim-ugruna-zorluklara-katlanmalari-ve-uzun-yollar-katetmeleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2015 21:20:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde - İlim Yolunda]]></category>
		<category><![CDATA[İlim İçin Seyahat Eden Alimler]]></category>
		<category><![CDATA[İlmi Evliliğe Tercih Eden Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulfettah Ebu Gudde]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Bin Hanbel]]></category>
		<category><![CDATA[Alimlerin İlim Uğruna Zorluklara Katlanmaları ve Uzun Yollar Katetmeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Diyet mi Hadis mi ?]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis Öğrenip Yazmayan İslamın Tadına Varamaz]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis Talebelerinin Faziletleri]]></category>
		<category><![CDATA[Söz O'nun (sav.) Sözü Olunca]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8188</guid>

					<description><![CDATA[<p>SÖZ O&#8217;NUN (A.S.) SÖZÜ OLUNCA &#160; Hatib el-Bağdâdî tâbiînin önde gelenlerinden Ebü’l-Âliye Rüfey’ b. Mihrân er-Riyâhî el-Basrî’den (ö. 93) şöyle rivayet etmiştir: &#160; “Biz, Basra’da iken Resûlullah’ın ashabından gelen rivayetler dinliyorduk. Bineğimizle Medine’ye yola koyulup da hadisi bizzat sahâbenin ağzından dinlemedikçe duyduğumuza gönlümüz razı olmuyordu. ”(1) &#160; Hâfiz b. Kesîr tâbiînin büyüğü, Medîne-i Münevvere’nin âlimi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/alimlerin-ilim-ugruna-zorluklara-katlanmalari-ve-uzun-yollar-katetmeleri/">1-Alimlerin İlim Uğruna Zorluklara Katlanmaları ve Uzun Yollar Katetmeleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Cennet-Gibi21.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8189" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Cennet-Gibi21.jpg" alt="Alimlerin İlim Uğruna Zorluklara Katlanmaları ve Uzun Yollar Katetmeleri" width="392" height="294" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Cennet-Gibi21.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Cennet-Gibi21-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Cennet-Gibi21-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Cennet-Gibi21-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Cennet-Gibi21-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 392px) 100vw, 392px" /></a></p>
<p><strong>SÖZ O&#8217;NUN (A.S.) SÖZÜ OLUNCA</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hatib el-Bağdâdî tâbiînin önde gelenlerinden Ebü’l-Âliye Rüfey’ b. Mihrân er-Riyâhî el-Basrî’den (ö. 93) şöyle rivayet etmiştir:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Biz, Basra’da iken Resûlullah’ın ashabından gelen rivayetler dinliyorduk. Bineğimizle Medine’ye yola koyulup da hadisi bizzat sahâbenin ağzından dinlemedikçe duyduğumuza gönlümüz razı olmuyordu. ”(1)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hâfiz b. Kesîr tâbiînin büyüğü, Medîne-i Münevvere’nin âlimi Sa’îd b. El-Müseyyeb&#8217;le (d. 13/ö.94) ilgili olarak şöyle demektedir:</p>
<p>“Mâlik, Yahya b. Saîd’den Sa’îd b. Müseyyeb’in şöyle dediğini aktarmaktadır:</p>
<p>“Yalnızca bir hadis öğrenmek için gece gündüz yolculuklar yapıyordum.&#8221;(2)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hâfiz Râmehürmüzî önde gelen tâbiîn Şa’bî (Amir b. Şerâhi) el-Kûfî el-Hemdânî’den (d. 19/ö;1o3) rivâyet ettiğine göre o; belki Nebî (s.a.v)’in ashabından birini bulurum diye kendisine zikredilen üç hadis için Kûfe’den Mekke’ye yolculuğa çıkmıştır.(3)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hâfiz ez-Zehebî “Tezkiren ’l-Huffâz &#8220;da(4) İmam Şa’bî ile ilgili olarak aynı şekilde şunu ifade etmiştir: İ. Şübrüme der ki, Şa’bi yi şöyle söylerken işittim:</p>
<p>“Bu güne kadar elime kalemi alıp da yazı yazmış değilim. Kim bana bir hadis söylediyse onu ezberlemişimdir. Ayrıca birinin söylediğini bana tekrarlamasını da hoş bulmamışımdır. İlimde unuttuğum bazı şeyleri şayet biri ezberleseydi o bilgiyle âlim olurdu.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ayrıca, Vâdi’er-Râsibî’ Şa’bî’den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir:</p>
<p>“Şiirden daha az hiçbir şey rivayet etmiyorum. İsteseydim bir ay boyunca tekrar yapmadan size şiir okuyabilirdim.&#8221;</p>
<p>İbn Medenî şöyle demektedir: Şa’bî’ye denildi ki:</p>
<p>“-Bütün bu ilmini nasıl elde ettin?&#8221; O da:</p>
<p>“-Birine bağlanıp kalmadan şehir şehir dolaşarak, merkeb gibi sabrederek ve karga gibi en erken davranarak(5)&#8221; diye cevap verdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hâfiz ed-Dârimî ve Hatib el-Bağdâdî güzide tâbiîn Ebû Kılâbe (Abdullah b. Zeyd) el-Cerml el-Basri&#8217;ye (ö. 104) ulaşan senetleriyle onun şöyle dediğini rivâyet etmektedirler(6):</p>
<p>&#8220;Medine’de üç gün kaldım. Orada kendisinden bana bir hadis ulaşan kişinin gelmesini beklemekten başka bir işim yoktu. O’nun geleceğini duydum. Bunun üzerine o gelip de bana hadisi rivayet edinceye kadar hiç bir yere ayrılmadım.’&#8217;</p>
<p>********</p>
<p>Hâfiz ez-Zehebî tâbiînden, Şâm ehlinin imâmı ve fakihi, Mekhûl eş-Şâmî (ö. 112) ile ilgili şunu söylemektedir(7):</p>
<p>“Şâm ehlinin âlimi Mekhûl, Hüzeyl’den bir kadının kölesi­dir. Abdullah b. el-‘Alâ der ki: “Mekhûl’u şöyle derken işittim:</p>
<p>“Sa’îd b. el-Âs’ın kölesiydim. Beni Mısır’da Hüzeyl’den bir kadına verdi. Allah da Mısır’da bana ilim nimeti ihsân etti.&#8221;</p>
<p>Yahyâ b. Hamza Mekhul’un şöyle dediğini rivâyet eder:</p>
<p>“Mısır’da âzâd edildim ve bana ne gösterildiyse ona sahip olmadıkça orada ilmi bırakmadım. Sonra lrak’a gittim ve aynı şekilde,bana gösterilenlere sahip olmadıkça oradan ayrılma­dım. Ardından Medine’ye geldiğimde de aynısını yaptım. Sonra da Şam’a gittim ve buranın ilmini inceledim. Bütün bunlar için beytülmalden talepte bulunuyordum.&#8221;</p>
<p>Yûnus b. Bükeyr Mekhûl’ün şöyle dediğini nakletmektedir:</p>
<p>‘’İlim öğrenmek için tüm ilim yerlerini dolaştım.&#8221; Yine Sa’îd B.Abdülaziz da  Mekhûl’ün şöyle dediğini rivayet eder; “İlim için ne işittimse sadrımda muhafaza ettim ve istediğim zaman öğrendiğimi hazır buluyordum.” dediğini söyler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>DİYET Mİ HADİS Mİ?</strong></p>
<p>Kadı Iyâz ve İ. Nâci, İmam Abdullah el-Fârisî el-Kayravâni’nin (d. 115/ö. 176) şunu söylediğini aktarmaktadır(8):</p>
<p>“Kûfe’ye geldiğimde en büyük arzum Süleymân b. Mihrân’-dan -el-Ameş- hadis almaktı. Kendisini sorduğumda bana:</p>
<p>“Ehli hadise kızdı ve bir müddet onlara hadis rivâyet etme­yeceğine yemin etti.&#8221; cevâbı verildi. Belki kendisine ulaşırım diye sık sık kapısına gittim geldim. Ancak başaramadım. Bir gün hem gurbete çıkışım ve hem de onu dinlemekten mahrum kalışım üzerinde düşünceye dalmış bir halde kapısında oturuyordum ki bir câriye kapıyı açıp dışarı çıktı ve bana şöyle dedi:</p>
<p>“-Kapımızın önünde ne işin var?!&#8221; Ona buraların yabancısı olduğumu söyledim ve durumumu çınlattım. Bana:</p>
<p>“-Memleketin neresi?” diye sordu.</p>
<p>“-Afrikalıyım&#8221; dedim. Bu sefer:</p>
<p>“-Kayravan’ı biliyor musun?” dedi. Ben de</p>
<p>“-Ben oralıyım” şeklinde cevap verdim.</p>
<p>“-İbn Ferrûh’un evini biliyor musun?&#8221; dedi.</p>
<p>“ Ben oyum” dedim. Bana derin derin baktı sonra da şöyle dedi:</p>
<p>“-Abdullah mı yoksa!?”</p>
<p>“-Evet” dedim. Bir de anladım ki, bir zamanlar küçükken satmış olduğumuz câriyemiz. Hemen Âmeş’e koştu ve kendisi­ne:</p>
<p>“-Daha önce size bahsetmiş olduğum efendim kapıda!&#8221; dedi. O’na benim içeri girmemi buyurdu, ben de girdim. Beni evinin tam karşısında bulunan bir eve yerleştirdi. Başkalarını öğ­retimden yasaklamışken ben amacıma ulaşıncaya kadar kendi­sinden hadis aldım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mâliki, onun uzun sûre ilim için yolculuğa çıktığını üstâd ve fakihlerle görüştüğünü, Ebû Hanîfe&#8217;den tedvin edilenlerin dışında pek çok meseleyi dinlediğini -ki denildiğine göre bu on bin meseledir- ifade etmektedir. Yine Mâliki onun şöyle dediğini zikretmektedir:</p>
<p>“Ben yarımdayken Ebû Hanife’nin evinin çatısından başıma bir tuğla düştü ve başımı kanam. Bunun üzerine bana:</p>
<p>“-Diyet mi istersin yoksa üç yüz hadis mi?” deyince ben de:</p>
<p>“Hadis isterim” dedim ve o da bana hadis rivayet etti.</p>
<p>Şimdi, muhaddislerin seyyidi, ehl-i sünnetin imamı, zâhidlerin ve âbidlerin şeyhi İmam Ebû Abdullah b. Hanbel’den (d. 164/ö. 24i) konumuzla ilgili gelen rivayetlere geçeceğim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>AHMET B. HANBEL</strong></p>
<p>Ebü’l-Yümn el-Uleymi el-Hanbelî <em>“el-Menhecü-l Ahmed</em>” adlı kitabına İmam Ahmed’in hâl tercümesi ile başlar ve şunları söyler:</p>
<p>“İmam Ahmed, on altı yaşındayken hadis öğrenmiş, h. 183 senesinde Küfe’ye gitmiş ki bu onun ilk seferidir, h. 186’da Bas­ra’ya, h. 187’de Mekke’ye Süfyân Uyeyne’nin yanma gitmiş ki bu da İmam Ahmed’in ilk hac yaptığı senedir, h. 197’de de Ye­men’deki San’â’da bulunan Abdürrezzak’a yolculuk yapmış ve Yahya b. Ma’în de bu yolculuğunda kendisine refâkat etmiştir.</p>
<p>********************</p>
<p>Hafız el-Cevzî(9), Fakîh Ahmed b. Hamdân el-Hanbelî(10)ve</p>
<p>Hâfiz b. Kesır ’in(11) ifade ettiklerine göre İmam Ahmed şöyle demiştir:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İlmi (hadisi) ve sünneti öğrenmek için Süğur&#8217;a, Şâmât’a, sahildeki şehirlere, Mağrib’e, Cezâir’e, Mekke&#8217;ye. Medine’ye, Hicaz’a, Yemen’e, Irakeyn’e, İran’a, Horasan’a, Cibâle, dvar şehirlere yolculuk yaptım ve sonra Bağdat&#8217;a döndüm.</p>
<p>Daha sonra Küfe’ye gittim. Öyle bir evde kalıyordum ki ba­şımın altında yastık yerine kerpiç tuğla vardı! Sonra hummaya tutuldum! Bunun üzerine annemin yanına -Allah kendisine rah­met etsin- döndüm. Zîra ondan izin almamıştım. Şayet yanımda doksan dirhem olsaydı Rey şehrinde bulunan Cerîr b. Abdulhamîd’in yanma, giderdim. Nitekim bazı arkadaşlarımız gittiler ancak benim için bu yolculuk mümkün olmadı. Çünkü hiçbir şeyim yoktu!&#8221;</p>
<p>************************************</p>
<p>Hâfiz b. Hacer’in “Tehzıbü’t-Tehzîb&#8221; adlı eserinde, İmam Ahmed’in hâl tercümesi ile ilgili şöyle yer almaktadır:</p>
<p>Ahmed dedi ki:</p>
<p>&#8220;Beş defâ hacca gittim. Bunlardan üçünü yaya olarak yap­tım. -Beldesinin Bağdat olduğu gözünden kaçmasın- Yine yaptı­</p>
<p>ğım bu haclardan birinde otuz dirhem harcadım.” İbnü’l Cevzî de şunu ifade etmektedir(12):</p>
<p>“İmam Ahmed, Müsned’i bir araya getirinceye kadar ilim dünyasını iki kez dolaştı.”</p>
<p>***************************************</p>
<p>Hâfiz, İmam, fakih, muhaddis, İmam Ahmed’in talebesi ve fikhî meselelerdeki râvîsi Ebû Ya’kûb İshak b. Mansur el-Kevse-cü’l-Mervî (ö.251) Merv’den Bağdat’a gelmiş, İmamdan fikıh ve  hadis ilmi almış sonra Horasan’a dönmüş ve Nîsâbûr’a yerleşmişti.</p>
<p>Sonra İmam Ahmed’in bazı fikhî meselelerdeki görüşlerin­den rücû’ ettiği haberini alınca ondan daha önce not aldığı meselelerde re’yini te’yid etmek için Nîsâbûr’dan Bağdât’a kadar yürüyerek gitti.</p>
<p>İbn Ebî Yalâ, <em>“Tabakâti&#8217;l-Hanâbile”</em><em>(13) de,</em> Zehebi “<em>Tezkiretü’l</em>&#8211; <em>Huffaz’da(14),</em> ve Uleymî da “Menhecü’l-Ahmed”(15)de şunu ifade etmelerdir:</p>
<p>“Ishak b. Mansur el-Kevsec, fakih ve âlimdi. Yine o İmam Ahmed’den fıkıhla ilgili bazı meseleleri tedvîn etmiştir. Hassân b. Muhammed, üstadlarının İshâk b. Mansûr hakkında şunu zik­rettiklerini söylemiştir:</p>
<p>“İshâk b. Mansûr, Ahmed b. Hanbei in daha önce kendi­sinden not aldığı fikhi görüşlerinden rücû’ ettiğini duydurun da bunları bir torbada toplayıp sırtına yüklenmiş ve bu yüküyle yaya olarak Bağdat’a yola çıkmış, görüşünü aldığı her bir meselede kendisinden tuttuğu notları Ahmet b.Hanbel’e arzetmiş,o da ikinci defa görüşlerini takrir etmiştir. Ahmed b. Hanbel de onun bu durumuna hayret etmiştir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>PEYGAMBER (A.S.) AŞKIYLA</strong></p>
<p><em>Hafız</em> el-Erğıyânî (223/315) ile ilgili de el-İmâmu’l-Hâkim Ebû Abdullah şöyle bir haber vermektedir. (16)</p>
<p>“Âbid müctehidlerdendir. Takva ve samimiyet içinde ha­dis öğrenmek için sürekli yolculuk yapanlardandı. Biri dışında üstatlarımız onun “Diyarı İslâmda hadis almak için huzuruna dâhil olmadığım hiçbir kürsü kalmamıştır.” dediğini zikretmektedirler.</p>
<p>Ebû Alî el-Hâfiz en-Neysabûrî şöyle anlatmaktadır:</p>
<p>“Muhammed b. el-Müseyyib el-Erğıyânî Mısır’da yürüyordu. Elbisesinin yeninde yüz bin hadis vardı. Ebû Ali’ye bu nasıl mümkün olur? denilince o da:</p>
<p>“Onun cüzleri küçüktü ve ince bir hatla yazılmıştı.Her bir cüzde bin tane hadis vardı ve beraberinde yüz cüz hadis taşıyordu. Onun bu hâli meşhur olmuştur.”diye cevap verdi.</p>
<p>Hadis okumaya başlayıp da Resûlüllah buyurdu ki dediğin­de biz kendisine acıyıncaya kadar ağlardı! Çok ağlamaktan göz­leri görmez oldu! Allah ondan râzı olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ESİR OLMAK DA VAR&#8230;</strong></p>
<p>İ. Ebî Kâmil, Şam Muhaddisi Ebû&#8217;l-Hasen Hayseme (d. 250/0. 343) ile ilgili olarak onun şöyle dediğini rivayet etmektedir. (17)</p>
<p>&#8220;Deniz yolculuğuna çıktım. Yûsuf b. Bahr’dan hadis almak için Cebele’ye  yöneldim. Sonra Antakya’ya yola çıktım. Kar­şımıza bir gemi çıktı ve onlarla mücadeleye tutuştuk. Sonra bir grup gemimizi ön kısmından teslim aldı. Sonra bizi yakalayıp dövdüler ve isimlerimizi yazdılar. Bana dediler ki:</p>
<p>“-İsmin ne?&#8221; Ben de:</p>
<p>“-Hayseme” deyince birisi:</p>
<p>“-Eşek oğlu eşek diye yaz!&#8221; dedi.</p>
<p>İyice dövülünce kendimi kaybettim ve uyuyakaldım. Rü­yamda sanki kapısında bir grup hûrinin durduğu cennete baktı­ğımı gördüm. İçlerinden biri:</p>
<p>“-Ey bahtsız ne kaçırdın, biliyor musun? dedi. Diğeri de:</p>
<p>“-Neyi kaçırmış?” dedi. Bunun üzerine</p>
<p>“-Öldürülseydi hûrilerle beraber cennette olurdu.&#8221; dedi. Bu kez diğeri:</p>
<p>‘’-Allah’ın ona İslam’ın izzeti ve şirkin zilleti uğruna şehâdet nasib etmesi onun için daha hayırlıdır&#8221; dedi ve akabinde kendime geldim.</p>
<p>Yine rüyâmda sanki bir kimsenin bana şöyle dediğini gör­düm:</p>
<p>‘’-Berâe sûresini oku.’’ Ben de ‘’yeryüzünde dört ay dolaşın.’’(Berae,2) ayetine kadar okudum.Rüyayı gördüğüm geceden itibaren dört ay saydım.Bundan sonra Allah beni esaretten kurtardı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yâkut el-Hamevî ve Zehebi, Ebûl-Hasen el-Kattân el-Kazvini (d. 204/ö.345) hakkında şunları söylemektedirler;(18)</p>
<p>&#8220;Kendisi hafiz, allâme, bilgisi engin, imam, Kazvîn muhaddisi ve âlimidir. Doksan bir sene yaşamış ve bu yaşında ilim yol­culuğuna çıkmıştır, ülkelerdeki pek çok üstattan ilim kaydetmiş­tir. Yine o, İbn Mâce&#8217;den &#8220;Sünen’ini rivayet etmiş, kendisinden de sayılamayacak kadar âlim rivayette bulunmuştur. Bunlardan biri de Ebû&#8217;l-Huseyn Ahmed b. Fâris el-Luğavî el-Kazvînîdir.</p>
<p>Ebû Ya’lâ el-Halîlî, onun hakkında şunu söylemektedir.(19):</p>
<p>“Bütün ilimlerde, tefsir, nahiv, lügat ve fıkıhta âlimdir. Dine bağlılık ve ibadet açısından bir benzeri daha yoktur. Ebû Ha­tim er-Râzî’yi duyunca üç sene onun için beldesinden ayrıldı. Kazvin, Râzî, Bağdat, Küfe, Yemen San’â, Hemedân, Hulvân ve Nihâvend’li pek çok kişiden hadis aldı. Uzun ömürlü oldu ve başından pek çok olay geçti.</p>
<p>Kazvîn’li üstatların “Ebû’l-Hasen, fazilet ve zühdde bir ben­zerini görmedi. Otuz sene devamlı oruç tuttu. Ekmek ve tuzla iftar ediyordu!&#8221;</p>
<p>İ. Fâris “Emâlî&#8221;sinde demektedir ki:</p>
<p>“Ebû’l Hasen el-Kattân’ın yaşı ilerleyip de güçten düştükten sonra şöyle dediğini işittim:</p>
<p>&#8220;İlim yolculuğuna çıktığımda yüz bin hadis ezberliyordum. Bugün ben yüz hadis ezberleyemiyorum!&#8221; Yine devamla şöyle diyordu:</p>
<p>&#8216;’Gözümden hastalandım! Zannediyorum ki, hadis ve ilim çıkarken kendisinden ayrıldığım gün annemin çok ağlamasından dolayı cezalandırıldım.” O&#8217;nun faziletleri sayılanlardan daha fazladır.</p>
<p>**************************************</p>
<p>Ahmed b. Mahmud, İbn Mukri’(ö. 381) ile ilgili olarak:</p>
<p>“Kendisi şarkı ve garbı dört defa dolaştığını söylerdi.&#8221;(20) de­mektedir.</p>
<p>Zehebî de onunla ilgili şöyle demektedir:</p>
<p>İki kişi onun şöyle dediğini rivayet etmiştir:</p>
<p>“Mufaddal b. Fadâle el- Mısrî nüshası için yetmiş ayrı yere yolculuk yaptım. Bu nüsha, bir ekmek karşılığında ekmekçiye verilse kabûl etmezdi. On defâ da Beyt-i makdise gittim.&#8221; O’nun beldesinin Isfahân olduğunu unutma.</p>
<p>***************************</p>
<p>Zehebî, Muhammed b. İshak (310/395) hakkında şöyle de­mektedir(21):</p>
<p>“Ebû Abdullah’ın hadis aldığı üstatların sayısı bin yediyüzdür.Eliyle, birkaç yüklük not tutmuştu.</p>
<p>Uzun yolculuktan döndüğünde yazdıkları bir kaç yüklüktü. Hatta “Yazdıkları kırk yüktü, bu ümmetten hiçbir kimsenin onun ; semâen aldığı ve bir araya getirdiği kadar hadisi dinleyip cem  ettiği bize ulaşmamıştır.&#8221; denilmiştir. Hıfzı, marifeti, samimiyeti ve pek çok tasnifiyle beraber ilim için yer yer dolaşanların kanuncusu, muksirûnun(çok sayıda hadis rivayet edenlerin) yegâne kişisiydi. Ca’fer el-Müstağfirî, kendisine:</p>
<p>‘’-Üstatlardan semâen kaç hadis aldın? diye sordum. O da:</p>
<p>-Beş bin sepet dolusu diye cevap verdi.&#8221; demektedir. Onun ilk yolculuğu 330’da Nîsâbur’adır. Hâkim der ki:</p>
<p>331 senesinde Buhârî ile görüştük bize fazlasıyla rivayette bulundu. Sonra vatanına giderken 75 senesinde Nîsâbur&#8217;a yanımıza geldi. Yirmi yaşındayken ilim yolculuğuna çıktı sonra üstat olarak vatanına dönüp altmış beş yaşındayken evlendi ve çocukları oldu. Pek çok kişiye hadis rivâyet etti.”</p>
<p>İbn Mende demektedir ki:</p>
<p>“-Şarkı ve garbı iki defâ dolaştım.” Ebû Zekeriya İ. Men­de dedi ki: “Nısâbûr yolunda amcam Abdullah’la beraber idim. Mecce kuyusuna vardığımızda amcam bana şunu anlattı:</p>
<p>“Babamla beraber Horasan’dan dönüyordum. Buraya gel­diğimizde elbise olduğunu zannetiğimiz kırk ağır yükümüz var­dı. Aniden küçük bir çadırın içinde bir üstat gördük. İşte o kişi senin babandı! Bir kısmımız ona:</p>
<p>“-Bu yükler nedir?&#8221; diye sordu. O da:</p>
<p>“_Bu zamanda ona rağbet eden bir kimse için az bir yüktür.Bunlar Resûlullah’ın (s.a.v) hadisidir.” diye cevap verdi. Yine bundan sonra amcam bana şunu zikretti:</p>
<p>“-Yirmi ağır kitap yüküyle Horasan’dan gelmekteydim. Ba­bana tabî olarak kuyunun yanında onları indirdim.</p>
<p>******************************</p>
<p>Hâkim en-Neysâbûrî (d. 321/0.405) üstâdı İ. Mihrân(22) ilgili şöy­le demektedir:</p>
<p>“Merv ve Mâverâünnehr’e gittim. İ. Mihrân’la görüşeme­dim. Altmış beş senesinde Hac’ta kâfileler arasında onu aradım fakat kendini gizledi. Yalnızca bir ya da birkaç hadis için orta­lıklarda görünmemeye çalışıyordu. Altmış yedi senesinde onun Mekke’de olduğu bilgisine sahipken hacca gittim. Fakat onun Bağdat’ta olduğunu söylediler. Bu durumdan çok üzüntü duydum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Onu çok görmek istedim fakat başaramadım. Sonra Ebû Nasr-Melâhimî bana Bağdat’ta:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8216;Görmek istersen burada abdallardan bir üstad var.&#8221; dedi. Sen da evet deyince devam etti ve beni boyacılar banma götürdü. Oradakiler çıktığını söyleyince Ebû Nasr, mescidde oturmamı onun mutlaka geleceğini söyledi. Bunun üzerine oturduk fakat Ebû Nasr üstadın kim olduğunu hiç zikretmedi.</p>
<p>Daha sonra Ebû Nasr ve beraberinde ridâsı içinde ince ve zayıf bir ûstad bana doğru yöneldi. O nun Ebû Müslim olduğunu zannettim. Onunla konuşurken kendisine:</p>
<p>‘’Üstad burada acaba akrabalarından birini mi buldu?’’diye sordum. Oda:</p>
<p>&#8220;-Görüşmeyi istediğim kişiler yitip gittiler’’ dedi. Bunun üzerine kardeşi İbrahim&#8217;i kastederek:</p>
<p>’-İbrahim geriye hiç çocuk bıraktı mı?&#8221; diye sorunca: &#8220;-Kardeşimi nereden tanıyorsun? dedi. Ben de sükût ettim. Sonra Ebû Nasr a dedi ki:</p>
<p>&#8220;-Kim bu kişi?” O da:</p>
<p>&#8220;-Filân kişidir” deyince birbirimize doğru kalktık, o bana ben de ona memnûniyet bildirdik ve müzâkereye başladık. O&#8217;nunla defalarca beraber oturduk. Sonra yola çıkacağım gün kendirine veda ederken bana şunu dedi:</p>
<p>&#8220;-Hac mevsiminde beraber oluruz. Gönlümde Mekke’ye fe, komşu olmak yatıyor.&#8221; Daha sonra altmış sekiz senesinde haccetti ve ölünceye kadar da Mekke’ye komşu oldu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İLMİ EVLİLİĞE TERCİH EDEN ÂLİM</strong></p>
<p>Zehebi,Ebû Nasr es-Siczî (o. 444) <em>(rahimehullah)</em> ile ilgili şuna yer vermektedir. (23)</p>
<p>&#8220;Zamanının en fazla hadis ezberleyenlerindendir.Hadis öğrenmek için en uzak yerleri dolaşmıştır.”</p>
<p>Hâfız Ebû İshâk d-Habbâl şöyle anlatır:</p>
<p>“Bir gön Ebû Nasr es-Siczi’nin yanındaydım ki kapı çalındı. Kalkıp kapıyı <em>açtım.</em> İçeri bir kadın girdi ve içinde bin dinar olan bir kese çıkarıp onu üstadın önüne koyarak:</p>
<p>“-Bunu nasıl uygun görürsen infak et.&#8217;’ dedi.</p>
<p>O da:</p>
<p>“-Neyi kastediyorsun?&#8217;’ deyince kadım</p>
<p>“-Benimle evlenmeni istiyorum. Evliliğe ihtiyacım yok, fakat sana hizmet etmek üşüyorum.’’ dedi. Bunun üzerine ona keseyi alarak ayrılıp gitmesini emretti. Kadın gidince şöyle dedi:</p>
<p>“- Sicistan’dan Amin talibi olma niyetiyle yola çıktım. Ne zaman ev<span style="text-decoration: line-through;">lenirse</span>m talebeliğim de o vakit son bulacaktır. İlim öğrenmenin sevabına başka hiçbir şeyi tercih etmem.’’</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>HADİS ÖĞRENİP YAZMAYAN İSLAMIN TADINA VARAMAZ</strong></p>
<p>Ebû Sa‘d es-Semmân er-Râzı (o. 445), muhaddis, neseb bilgi­ni, fakih, kurrâ ve nadide âlimlerden biridir. Doğudan batıya yü­rüyerek dünyayı dolaşmıştır. Üç bin altı yüz kadar üstadı vardı.</p>
<p>Hâfiz d-Kuraşî, onunla ilgili şöyle demektedir. (24)</p>
<p>“Mutezilenin âlimi, fakîhi, mütekellimi ve muhaddisidir. Hiç <em>tartışmasız kıraat</em>, hadis, ricâl, ensâb, ferâiz, hesâb, şurût ve <em>mukadderat</em> konularında imamdı.&#8221;</p>
<p>Kendisi (r.a.) Ebû Hanîfe fıkhında, Ebû Hanîfe ile Şâfî ara­sındaki ihtilaflı noktaları bilmede, Zeydiyye fıkhında ve kelâmda imâmdı. Haccedip Nebî (s.a.v)’in kabrini ziyâret etmişti. Beldesi doğunun en uzağındaki Horasan&#8217;ın Rey şehri olduğu halde Irak’a geldi,Şam&#8217;ı, Hicaz’ı ve Mağrib ülkelerini dolaştı. Râvi ve şeyhleri gördü. Zamanının üstatlarından üç bin altı yüz <em>kişiye </em>hadis okudu. Ömrünün sonunda hadis öğrenmek için İsfehan&#8217;a yöneldi. Şöyle derdi:</p>
<p>“Hadis öğrenip yazmayan kimse İslâmın tadına varamaz. ’ Şöyle methedilmektedir:</p>
<p>“O kendi gibisine şâhid olmadı. Bu güzel hasletlerle bera­ber o zâhid, müttâkî, tahammüllü, müçtehid, devamlı oruçlu, kanaatkar ve halinden razıydı. Yetmiş dört yaşına geldiği halde elini bir insanın tasma uzatmamıştı. Yine gerek hazarda ve ge­rekse seferde hiçbir kimseye yardım veya minnet borcu olma­mıştır. Uzun ömrü boyunca topladığı kitapları müslümanlara vakıf olarak bıraktı. Zamanının târihi, selef ve halefin mirasıydı. Pek çok kitap tasnif etti. Hiç evlenmeden öldü. Ayrılıktan sonra ehline koşan biri gibi ya da mülküne kavuşan melikler gibi mütebessim bir şekilde hakka yürüdü. Doğduğu yer olan Rey de vefat etti.&#8221;</p>
<p>…………….</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İLİM YOLCUSU BİR ÇOCUK</strong></p>
<p>Üstad, imam, zâhid, hayra düşkün, sûfî, şeyhü’l-islâm, isnadda zamanının önde geleni, Ebû’l-Vakt es-Siczî ile ilgili olarak da Zehebî şuna yer vermektedir(25):</p>
<p>“457 yılında dünyaya geldi ve 465 yılında yedi yaşındayken hadis almaya başladı. Ebû’l-Hasen Abdurrahmân b. Muhammed ed-Dâvudî’den “Sahih”i, Dârimî’nin kitabını ve Buşanc’ta <em>“Müntehabu Müsned-i Abd b. Humeyd</em>”’ adlı kitabı dinledi. Zama­nının büyük muhaddislerinin pek çoğundan da hadis aldı.</p>
<p>Horasan, Isfahan, Kirman, Hemedân ve Bağdat’ta hadis rivayet etti. Pek çok talebesi oldu. Rivayet ettiği hadisler meş­hur oldu ve şöhreti de her yere yayıldı. Sened ‘âli isnâd’la’ kendisine ulaşmıştır. İ. Asâkir, Sem’ânî, İbn El-Cevzî, Yûsuf b. Ahmed eş-Şîrâzî -ki onun için Kirmân’a yolculuk yaptı-, Süfyân b. İbrâhîm b. Mende, Ebû Zer Süheyl b. Muhammed el Buşâncî ve daha sayılamayacak kadar kişi kendisinden hadis aldı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zekiyyûddin el-Birzâli hakkında şöyle demektedir:</p>
<p>“Ebû&#8217;l-Vakt, Irak’ı, Huzistan’ı dolaşmış ve Herât, Mâlîn, Bûşanc, Kirman, Yezd, Isfahan, Kere, İran ve Hemedân’da hadis rivâyet etmiştir. Hadis hafızları, vezirler önünde diz çökmüştür. Beraberinde asıl nüshalardan rivayet ettiği kitapları ve cüzleri vardı. Haddi hesabı yapılamayacak kadar kimse ondan hadis aldı.&#8221;</p>
<p>Öğrencisi Sem’âni demektedir ki:</p>
<p>“O, sâlih bir şeyhtir. Üslûp ve ahlâkı güzel, cana yakın, müte­vazı, halim selim ve ağır başlı bir kişidir. Bûşanc’ta imam Abdul­lah el-Ensârî’nin sohbetinden memnunluk duydu ve bir müddet ona hizmet etti. Irak’a, Hûzistan’a ve Basra’ya yolculuk yaptı ve bana anlattığına göre Bistâmî’nin ribatına misafir oldu. Hirât ve Mâlîn’de kendisinden hadis aldım. Hadis okumakta sabırlıydı ve hadis rivayet etmeyi seviyordu. <em>“Sahih</em>i, <em>“Müsnedü Abd b. Humeyd</em>”i ve <em>“Dârimî Süneni</em>”ni birkaç oturumda rivayet etmiştir.</p>
<p>Yine öğrencisi İbn Cevzî der ki:</p>
<p>“Hadis kıraatında sabırlıydı. Ayrıca selef gibi çok zikredip teheccüd kılan ve çok ağlayan salih bir zattı.”</p>
<p>Bir başka öğrencisi Yusuf b. Ahmed eş-Şîrâzâ de eseri “Er- <em>ba’înü’l-Büldân”</em> da şöyle demektedir:</p>
<p>“Tüm ehli hadisin kendisine gittiği kişi ve asrının hadisçisi, Ebü’I-Vakr’e yolculuk yaptığımda Kirman illerinin sonuncusun­da Allah kendisine ulaşmamı takdir etti. O’nu öpüp selâm ver­dim ve önüne oturdum. Bana:</p>
<p>‘’Seni buraya getiren şey nedir?” diye sorunca:</p>
<p>‘’Amacım sana gelmekti. Allah&#8217;tan sonra güvenim sanadır. Senin rivayet ettiğin hadislerden bana ulaşanların bir kısmını yazmıştım. Nefeslerinin bereketine yetişmek ve âli isnadını elde etmek için koşarak sana geldim.&#8221;</p>
<p>Bunun üzerine bana:</p>
<p>“-Allah seni ve bizi rızasına muvaffak etsin. Sayımızı onun rızası için kılsın. Niyetimizi ona yöneltsin. Sen beni hakkıyla bilmeseydin bana selâm vermez ve önüme diz çökmezdin&#8221; dedi ve sonra uzunca ağladı ve huzurunda olanları da ağlattı. Ardın­dan devamla şunları söyledi:</p>
<p>“-Allahım, bizim kusurlarımızı en güzel şekilde ört ve bizden razı olacağın şeyleri nasip eyle. Ey oğlum, biliyorsun ki, babam­la beraber Bûşanç’ta bulunan Dâvudî&#8217;ye aynı şekilde yürüye­rek “sahîh&#8221;i dinlemek üzere yolculuk yaptık. On yaşından daha küçüktüm ki babam ellerime iki adet taş koyuyor ve taşımamı söylüyordu. Ben de babamın kızmasından korkarak o taşlan el­lerimde tutmaya çalışıyordum. O bana dikkatle bakarken ben de yürüyordum. Yorulduğumu görünce taşlardan bir tanesini atmamı söylüyor, ben de öyle yapıyor ve yüküm hafifliyordu. Bundan sonra tekrar bende yorgunluk belirdiğinde bana yine:</p>
<p>“-Yoruldun mu?” diye soruyor ondan çekinerek:</p>
<p>“-Hayır” deyince:</p>
<p>“-O halde niye ağır yürüyorsun?&#8221; diyordu. Bunun üzerine ben de önünde bir saat daha seri şekilde yürüyordum ve sonun­da güçten düşüyordum. Ardından diğer taşı da alıp atıyordu. İyice bitkin bir hale geldiğimde beni alıyor ve sırtlanıyordu.(26)</p>
<p>Yolda çiftçilerle ve diğer bazı kişilerle karşılaştığımızda babama;</p>
<p>‘’-Ey Üstad İsa,bu çocuğu bize ver, hem onu ve hem de seni götürelim&#8221; diyorlardı. Babam da:</p>
<p>‘’-Maazallah,Resulullah’ın  hadisini öğrenmek için bineklemi gideceğiz.Bilakis yürüyeceğiz. Dayanamadığında Resûlûllahın hadisine hürmet göstermek ve  bunun sevabını kazanmak ümidiyle onu omzuma bindirdim.’’ dedi. Bu ve bunun dışındaki kitaplardan istifade etmiş olmam, işte babamın bu hüsn-ü niyetinin bir semeresidir. Benden başka emsallerimden bir kimse de kalmadı. Nitekim çeşitli beldelerden grup grup insanlar bana gelmekteler.</p>
<p>Sonra arkadaşımız Abdu’l-Bâkî b. Abdü’l-Cebbâr el-Herevî-ye bana tatlı ikrâm etmesi için işaret edince dedim ki:</p>
<p>“-Ey efendim! Ebû’l-Cehm’in cüz’ünü kıraat etmem bana tatlı yamekten daha iyidir.&#8221; Bunun üzerine tebessüm etti ve:</p>
<p>“-Gelince taâm, gider kelâm&#8221; diyerek bir tabak tatlı ikram a    etti. Tatlıyı yeyince cüz’ü çıkardım. Ondan da aslını isteyince getirdi, cüz’ü okudum ve buna sevindim. Allah, “sahîh&#8221;i ve başka hadisleri defalarca dinlemeyi bana nasip etti. 553 senesinin Zillka’de ayının altısında Çarşamba günü Bağdat’ta vefat edinceye kadar onun sohbet ve hizmetinde bulundum. Kendisini Şûniziy-ye’ye defnettik. Bana:</p>
<p>“-Beni Şûniziyye’de üstatlarımızın ayaklarının ucuna defne­din.” demişti.</p>
<p>Ölüm vakti geldiğinde onu göğsüme dayadım. Bütün ben­liğiyle kendisini zikre vermişti. Sûfî Muhammed b. Kâsım yanına girdi ve eğilerek:</p>
<p>“-Efendim! Nebî (s.a.v) buyurdu ki:</p>
<p>“Kimin son sözü lâ ilâhe illellah olursa cennete girer.&#8221; deyince ona doğru dönerek:</p>
<p>“Keşke kavmim Rabbimin beni bağışladığını ve ihsanda bulunulanlardan eylediğini bilseydi”(Yasin,26-27) ayetini okudu. Muhammed b. Kasım ve huzurunda bulunanlar hayrete düştüler. Okumaya devam etti ve tam sureyi bitirmişti ki:</p>
<p>“Allah, Allah, Allah&#8221; dedi. Seccadesi üzerinde otururken vefat etmişti. <em>Rahimehullah</em>.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>HADİS TALEBELERİNİN FAZİLETLERİ</strong></p>
<p>Onlar hayatlarını pâk sünnetin hizmetine harcayan ve cim­rilik yapmayan imrenilecek insanlar. Yine onlar yeryüzünün büyük meliklerinin sıfatlarıyla vasıflanmayı, özelliklerine bürünmeyi, makamlarına ve eşiklerine oturmayı arzuladığı kişiler. Ebû Abdullah el-Hâkim en-Neysâbûrî, ashâb-ı hadis ve talebelerin faziletini zikrederken onlar hakkında şunları söyler:</p>
<p>“Onlar sâlihlerin yoluna sülük etmiş, geçmiş selefin izine tabi olmuş, ehl-i bid’atı ve muhalifleri Resûlullah’ın (s.a.v) sün­netleriyle mâlûb etmiş bir topluluktur.”</p>
<p>Çölleri ve susuz yollan katetmeyi zevk safa içinde yaşamaya tercih ettiler. İlim ehline ve hadis ilmine yakın olduklarında yolculuklardaki sıkıntıları nimet bildiler. Hadis ve rivayetlerin cem’ edildiği yerde eski elbiseye ve biraz ekmek kırıntısına kani oldu­lar. Mescitleri ev, sütunlarını dayanak, hasırlarını yatak yaptılar. Dünyayı bütünüyle arkalarına atarak yazılarını aş, semâ ve riva­yeti sohbet, müzakereyi istirâhat, mürekkeplerini misk, gece­lerini gündüz, közlerini ziyâ, taşları yastık bildiler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âlî-isnâdın olduğu yerde karşılaşılan tüm zorluklar onlar için rahatlıktı. İstediklerine ulaşamamalarının yanında rahatlık da onlar için sıkıntıydı! Akılları sünnetin hazzıyla dolup taşmış­tı. Gönülleri de herhallerine tam bir rıza içindeydi. Sünneti öğ­renmek onların mutluluğu, ilim meclisleri neşeleri, ehl -i sünnet bütünüyle kardeşleri, inkârcılar ve ehli bid’at da tamamıyla düşmanlarıydı.</p>
<p><em>****************</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hasen Abdurrahmân Râmehurmizî, günümüzdeki ulema ve ilim talipleri için ciddî ibretler bulunduğundan muhaddislerin hallerini kapsamlı kelimelerle vasfederek hadis tahsili için karşılaştıkları meşakkatleri, yorgunlukları, korku dolu ve tehlike­li seyahatlerini nakletmektedir.(27) Ayrıca o eserinde hicri ikinci asrın sonlarında vefat eden muhaddis, meşhur vaiz, vaazı aklı ve gönlü alıp götüren Mansur b. Ammâr el-Horasânî’ye ulaşan senediyle ve yine oğlu Süleym b. Mansûr b. Ammâr tankıyla rivayete yer vererek şunu demiştir:</p>
<p>Babam, bir mecliste Kur’an ehlini ve hadis ashabını vasfediyor ve şöyle diyordu:</p>
<p>“Nimeti bol bol veren, İslâmî bütün dinlere üstün kılan, ziyade ve noksandan onu koruyan, şeytanın hilesinden ve ehl-i küfrün ve sapmışların tahrifinden koruyan Allah’a hamdolsun.’’ Kuran hakkında uzunca kelâm ettikten sonra şöyle devam etti:</p>
<p>‘’Hadisi Kur’an’ın müfessiri, kavî sünneti seçerek başımızın tacı yapan ve onu öğrenip yazanları muvaffak kılan, onu koruyanlara bekçilerine güç veren, kendilerine kıraati ve tedris sevdiren, durumlarını ve yorgunluklarını, yolculuğu ve maksat­larını, malı ve nefisi fedâ etmeyi ve yolculuğun korkutucu tehli­kelerini onlara kolaylaştıran Allah’a hamdolsun.</p>
<p>Onlar, sâçları dağınık, elbiseleri eski, karınları aç, dudakları kuru, benizleri soluk, bedenleri bitkin halde, vadiden vadiye, beldeden beldeye ilim için yol alıyorlardı. Kendilerine bir gaye edinmişler, ilmi delil ve rehber kabul etmişlerdi. Yollarını ne açlık ve ne de susuzluk kesiyor ve yine ne yaz ne kış bu yolda onlara bıkkınlık veriyordu.</p>
<p>Basiretli akılları, keskin görüşleri ve hakkın şuurunda kalple­riyle rivayetlerin sahihini sakiminden, kuvvetlisini zayıfından ayı­rıyorlardı. Bu yüzdendir ki sen tahrifçilerin çarpıtmasından, mülhidlerin uydurmasından, yalancıların iftirasından güvende oldun.</p>
<p>Sen onları, yumuşak halılardan ve cezbeden yataklardan uzak kalarak, duyduklarım yazmak ve cemettiklerini tashih için kaim oldukları gecelerinde bir görseydin. Onları ancak uyku bastırıp uyutuyor, kalemler ellerinden düşüyor da korkuyla kendi­lerine geliyorlardı! Yorgunlukları bellerini büküyor, uykusuzluk akıllarını karıştırıyor, bedenlerini rahatlatmak için uzanıyorlardı.Uykularını kaçırmak için yattıkları yeri değiştiriyorlar, elleriyle gözlerini oğuşturuyorlar sonra da büyük bir arzu ve istekle yeni­den yazmaya koyuluyorlardı. İşte o zaman sen, onların İslâm’ın i ye her şeyi bilen ve malik olan Allah’ın (c.c.) bekçileri olduğunu iyi anlardın.</p>
<p>Arzu ettikleri hedeflerin bir kısmına ulaştıklarında, diyarlarına niyet ediyorlar, mescitlerin müdavimi oluyorlardı. Halim-selim bir şekilde itaat elbisesini giyerek meclislerini imar ediyorlardı. Yeryüzünde alçak gönüllülükle yürüyorlar, hiçbir komşusuna eziyet etmiyorlar, bir ayıp iş yapmıyorlar ancak biri dinde saptığında veya yoldan çıktığında İslâm’ın temellerini savunmak için aslan kesiliyorlar ve dinin şiarlarını müdafa ediyorlardı. Bu konuda bundan başka kelâm etmek sözü uzatır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İLİM İÇİN SEYAHAT EDENLER HAKKINDA BİR KAÇ SÖZ</strong></p>
<p>İlim için yolculuğa çıkanlar ve seyyahlarla ilgili olarak bu bo­lümde pek çok haber geçti. Sonraki bölümlerde de onlarla ilgi aynı şekilde pek çok haber gelecektir. Rihlenin önceki âlimlerin gönlünde ilmi birikimi artırmak, bilgiye giden yolu açmak, ge­nişletmek ve ilimde derinleşmek için temel bir amaç olduğunu bilmen güzel olacaktır. Ya bedenen zayıf olanlar ya çok çocuğu olanlar yahut meteliği bile olmayanlar veya da ana babasının hakkına riayet edenler ancak rihleden geri kalmışlardır.</p>
<p>İşte onlar rihleyi âlimin güvenilirliğinin bir delili saydıktan için şu meşhur sözü söylediler:</p>
<p>“Rihle yapmayanın ilmine güvenilmez.&#8221; Geçmişte Yahya b. Maîn şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Dört kimse var ki, onlardan bir hayır ve fayda göremezsin, üçünü saydı ve dördüncü olarak şunu dedi: Hadis öğrenmek için rihle yapmayıp da beldesinde katarak okuyup yazan kim­se.&#8221;(28)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu yüzden Hâfiz b. Salâh der ki:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Talebe, beldesindeki en üst düzeydeki bilgileri ve mühim şeyleri aldıktan sonra başka bir yere yolculuk etsin.&#8221; Evet; ifade­nin emir sîğasıyla “yolculuk etsin” şeklinde gelmesi şahsi kabili­yetlerin oluşmasında, ilmi idrakin gelişmesinde, düşünce ufku­nun genişlemesinde ve akıl ve bilgi düzeyi farklı farklı kişilerden yararlanmada rihlenin faydalı tesirleri olmasındandır. İşte onlar bundan dolayıdır ki, ilim ve tahsil yoluna giren için rihleyi za­rurî bir ihtiyaç konumunda görmüşler ve onu âlimi güvenilir saymak ve ilmine de güven duymak için bir şart olarak kabul etmişlerdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Böylece ilim öğrenmek, âlimlerle görüşmek, onların ilimle­rini yakından tetkik etmek ve bizzat kendilerine müracaat ede­rek birikimlerinden istifade etmek için, aileden, çocuktan, eşten ve vatandan ayrı kalan bu ilim yolcularının yıllarını atan ve çok geniş sahalara uzanan uzun yolculuklar ortaya çıktı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şüphesiz bu rihleler geçmiş ulema nezdinde ilmî hayatın temel bir parçası oldu. Bütün ilim dallarından âlimler hep rihlede bulundu. Müfessir, muhaddis, fakih, usulcü, lügatçı, nahivci, edip, tarihçi, zâhid, âbid, genç, yaşlı, büyük, küçük ve bebek! Hepsi bu yolculuğa çıktı. Pek çok büyük âlimin hayatında gördüğün üzere, hem kendileri rihlede bulundular ve hem de yanlarında dört yaşın altında ya da daha üstündeki küçük çocukları da yolculuklarında götürdüler. Zikri geçen Ebû Sa&#8217;d es-Sem&#8217;âni onlardan biridir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İlim yolcuları seferlerinde zorluk ve güçlüklerle, sayılama­yacak büyük sıkıntı ve belâlarla karşılaşmışlardır. Bunlardan bazıları kayda geçirildi ve bazıları da yazıya geçirilmeden gitti. Onların rihleleriyle ilgili biyografi kitaplarında yer alan haberler yaşananların sadece bir kısmıdır, hepsi değil.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Rihle, kimilerinin ömründen iki, dört, beş, on yılını alıyordu. Çoğunun da ömrünün yirmi, otuz, ya da kırk yılını aldı. Daha önce geçtiği gibi İmam Ebû Abdullah b. Mende gibi bazısının ömrünün kırk beş senesini almıştı.</p>
<p>Onların çıktığı bu rihleler hakkında iyice düşünen kimse -ki bildiğimiz gibi onlar fakir, geçim sıkıntısı çeken ve sefer vasıtası bulmakta zorlanan kimselerdi- sabır ve tahammülde gayretlerini idrak eder. İlmin onların yanındaki ve kalplerindeki kıymetini  bilir. Zira ilim tahsilinde onların binekleri zorluk ve tevâzu idi. Çölleri ve susuz arazileri kat ettiler. İlim için tehlikeli yollarda ve denizlerde gittiler. Çetin zorluklar ve ürkütücü şeylerle karşılaş­tılar. Şüphesiz Allah bunu çok iyi bilmektedir. İleride geleceği üzere</p>
<p>Ebû Hatim er-Râzî’nin kısssası sana bu konuda yeter.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şüphesiz bu rihleler gerçekte onlar için ders içinde ders oldu. Onları halden hale çevirdi, gönüllerini pırıl pırıl etti, ilmin kıymetini <em>ve </em>değerini öğretti ve ilim tahsil etmenin haz ve lezze­tini hissettirdi. Bu yüzden iyice ilim tahsiline daldılar, gece gün­düz ilinde meşgul oldular ve ilim aşkıyla yanıp tutuştular. Onun dışındakilerden, aileden, zevceden, çocuktan ve vatandan alâ­kalarını kestiler. Böyle insanların saygı ve sevgiyle kendilerine hürmet gösterdiği, itibarları,iyilikleri, ilim ve faziletlerinin çok- basiretleri ve büyük faydaları sebebiyle etraflarını sardığı birer otorite, imam ve lider durumuna geldiler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sahibinin ömrünün on yılını, yirmi yılını, otuz yılını veya bundan daha çok ya da azını alan bu rihlelerin hepsi, ilim tahsili, ulema ile görüşmek, meclislerine gelip derslerini dinle­mek ve onlardan istifade etmek, münakaşa ve muhakemelerin­den aydınlanmak içindi. Bunların başında bir de genel olarak rihleye çıkacak kişinin beldesinde on seneden az olmayacak bir süre tahsil yapması söz konusuydu. Şer’i ilimlerde, Arapça ve diğer İslâmî ilimlerin her birinde mahir imamları ortaya çıkaran gerçek işte budur.</p>
<p>-Allah yardımcın olsun-, seyyah talebeleri uzun yıllar içinde olgunlaştıran bu rihlelerin ortaya çıkardığı eğitim ile bugünkü üniversite öğrencilerimizin eğitimini sen kıyasla! Üniversitelerde dört yıl, çoğunluğu da hocanın huzuruna gelip de ilmi bizzat duymadan, münakaşa etmeden ve kanaate varmadan ferdî ve hatalı okuyorlar. Ne bir ahlâki etkileşim, ne bir hatanın düzeltil­mesi ve ne de mesleklerine göre ayrım yapma söz konusu. El­lerindeki muhtasar notlardan soru çıkması muhtemel bahisleri topluyor sonra bu notları özetlemeye ve ardından da bazı öğret­menlere yaptıkları yağcılık ve iltifatlarla, okunanlardan önemsiz buldukları bahisleri çıkarmaya çalışıyorlar. Kendilerine ancak zarar verdiği halde bazı öğretmenlerin yanında onları mutlu eden şeyi buluyorlar. Buna da çok seviniyorlar!</p>
<p>&#8216;Bundan sonra, boş dağarcıklarına rağmen büyük ünvanlarla yükseliyorlar, geniş propaganda yapıyorlar. Kuru ve kısır görüşleriyle asil ulemayı bilgisiz buluyorlar. İlim ve fehimleriyle ¡uygunluk arzeden şaz görüşleri destekliyorlar. Yerleşik kaideleri ve İlmî gelenekten gelen sağlam usulleri münakaşa ediyorlar. Ne ilmin ve ulemanın makamına oturuyorlar ve ne de geçmiş ulema nezdindeki tahsil idrakinin tadına varıyorlar! Fakat kendilerine bakılırsa, öncekilerden daha bilgililer!!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bugünkü ilmi duruma bakan; üniversitelerin çoğalarak arttığına,ancak ilimde ve ilim ehlinin artışında azalmaya, anlayış ve kavramaya, ilimle âmil olmada büyük bir noksanlığa şahit olur. Bu musibetlerin en kötüsüdür! Allah’tan, İslâm beldelerinde ta&#8217;lim işleriyle ilgilenen kişilere basiretli davranmaları,kök salıp müzminleşmeden ve telâfisi imkânsız hâle gelmeden önce bu tehlikeyi engellemeleri için kendilerine mesuliyetlerini ilham etmesini niyaz ediyorum. …</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/alimlerin-ilim-ugruna-zorluklara-katlanmalari-ve-uzun-yollar-katetmeleri/">1-Alimlerin İlim Uğruna Zorluklara Katlanmaları ve Uzun Yollar Katetmeleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/alimlerin-ilim-ugruna-zorluklara-katlanmalari-ve-uzun-yollar-katetmeleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
