<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tekfir | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/islam/akaid/tekfir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Nov 2017 17:55:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Tekfir | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ehl-i Kıble içinde Hakka Muhalif Olanlar Tekfir Edilir mi Edilmez mi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-kible-icinde-hakka-muhalif-olanlar-tekfir-edilir-mi-edilmez-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-kible-icinde-hakka-muhalif-olanlar-tekfir-edilir-mi-edilmez-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Jun 2017 09:59:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Kıble içinde Hakka Muhalif Olanlar Tekfir Edilir mi Edilmez mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Şerîf Cürcânî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15881</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kelamcıların ve fakihlerin çoğunluğuna göre ehl-i kıbleden hiç kimse tekfir edilmez. Zira Şeyh Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî Makâlâtû’l-Îslâmiyyîn kitabının başında şöyle demiştir: “Müslümanlar peygamberlerinden (s.a.) sonra bir kısım şeylerde ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı diğerlerini sapıklıkla suçlamış ve bir kısmı da diğerlerinden uzak olduğunu ilan etmiştir. Böylece farklı fırkalara ayrılmışlardır. Fakat Islâm onların hepsini birleştirir ve kuşatır.” İşte [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-kible-icinde-hakka-muhalif-olanlar-tekfir-edilir-mi-edilmez-mi/">Ehl-i Kıble içinde Hakka Muhalif Olanlar Tekfir Edilir mi Edilmez mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ehl-i-kible-icinde-hakka-muhalif-olanlar-tekfir-edilir-mi-edilmez-mi/mevakif-4/" rel="attachment wp-att-15909"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15909" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/Mevakif-3.jpg" alt="" width="242" height="311" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/Mevakif-3.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/Mevakif-3-600x770.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/Mevakif-3-234x300.jpg 234w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/Mevakif-3-768x985.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/Mevakif-3-798x1024.jpg 798w" sizes="(max-width: 242px) 100vw, 242px" /></a></p>
<p>Kelamcıların ve fakihlerin çoğunluğuna göre ehl-i kıbleden hiç kimse tekfir edilmez. Zira Şeyh Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî Makâlâtû’l-Îslâmiyyîn kitabının başında şöyle demiştir: “Müslümanlar peygamberlerinden (s.a.) sonra bir kısım şeylerde ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı diğerlerini sapıklıkla suçlamış ve bir kısmı da diğerlerinden uzak olduğunu ilan etmiştir. Böylece farklı fırkalara ayrılmışlardır. Fakat Islâm onların hepsini birleştirir ve kuşatır.”</p>
<p>İşte bu Şeyh’in görüşüdür ve ashabımızın çoğunluğu da bu görüştedir. Şâfıî’den şöyle dediği nakledilir: “Bidatçilerden hiçbirinin şahitliğini reddetmem. Bunun tek istinası, Hattâbiyyedir. Zira onlar yalanın helal olduğuna inanıyor.” el-Muhtasar yazarı Hâkim(1) Kitâbi’l-Müntekâ’da. İmâm Ebû Hanife’nin -rh.- ehl-i kıbleden hiç kimseyi tekfir etmediğini nakleder. Ebû Bekir er-Râzî, benzer nakli Kerhî ve başkalarından yapmaktadır.</p>
<p>Ebü’l-Hüseyin el-Basri&#8217;den önceki Mu‘tezile ahmaklığa düşüp ilerde ayrıntısı gelecek bir kısım şeylerde ashabı tekfir ettiler. Bizden bazıları misliyle karşılık vererek ilerde öğreneceğin başka bir takım hususlarda onları tekfir etti. Mücessime gerek ashabımızdan gerekse Mu‘tezile’den muhaliflerini tekfir etmiştir. Üstad Ebû Ishak el-lsferaini demiştir ki “bizi tekfir eden her muhalifi biz de tekfir ederiz, aksi halde tekfir etmeyiz.</p>
<p>Bizim tercih ettiğimiz görüş olan ehl-i kıbleden hiç kimseyi tekfir etmeme üzerine delilimiz şudur: Yüce Allah’ın bir ilimle âlim olduğu, kulun fiilini var ettiği, mekansız ve cihetsiz olduğu, görülüp görülmeyeceği vb. ehl-i kıblenin ihtilaf ettiği meseleler, Hz. Peygamber’in (s.a.) müslüman olduğuna hükmettiği kimsenin bunlar hakkındaki inancını soruşturmadığı meselelerdir. Sahabe ve tabiîn de aynı şekilde soruşturmamıştır.</p>
<p>Böylece bilinmektedir ki İslâm dininin sahihliği bu meselelerde doğruyu bilmeye dayalı değildir ve bunlarda hata İslâm’ın hakikatine zarar vermez. Çünkü İslâm’ın sahihliği bunlara dayansaydı ve bunlarda hata o hakikate zarar verseydi onların bu meselelerdeki inancını araştırmak gerekirdi. Fakat ne Hz. Peygamber (s.a.) zamanında ne de sahâbe ve tâbiîn zamanında bu meselelerin hiçbirinden kesinlikle söz edilmemiştir.</p>
<p><strong>Eğer şöyle denirse:</strong> Belki Hz. Peygamber (s.a.) onlann bu hususları icmâli olarak bildiğini bildiği için araştırmadı. Nitekim Allah’ın ilmi ve kudretine inanmak zorunlu olduğu halde Hz. Peygamber onların Allah’ın ilmi ve kudretini bilip bilmediğni de araştırmadı. Bunun sebebi, onların genel olarak yüce Allah’ın âlim ve kâdir olduğunu bildiğini bilmesidir. İşte aynı durum bu meselelerde de geçerlidir.</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz:</strong> Sizin söylediğiniz mükâberedir. Çünkü biz biliyoruz ki Hz. Peygamber’e (s.a.) gelen bedevilerin hepsi yüce Allah’ın bizzat değil de bir ilimle bildiğini ve O’nun âhirette görüleceğini, cisim olmadığını, mekânda ve yönde bulunmadığını, kulun bütün fiillerine kâdir olduğunu ve bu fiillerin hepsini var ettiğini bilmiyordu. Onların bu şeyleri bildiğini söylemek, yanlışlığı zorunlu olarak bilinen şeylerdendir. Bilgi ve kudrete gelince mucizenin delaleti bunlara dayandığı için bu ikisi Hz. Peygamber’in (s.a.) peygamberliğinin sübûtunun dayandığı şeylerdendir. Dolayısıyla peygamberliği itiraf etmek ve bilmek, icmâlî de olsa bu iki sıfatı bilmenin delilidir. Bundan dolayı bu ikisi araştırılmamıştır.</p>
<p><strong><em>İmam Râzî şöyle demiştir:</em></strong> “Hz. Muhammed’in (s.a.) peygamberliğinin doğruluğunun dayandığı esasların delilleri, bilcümle bilgiye sahip kimselerin de anlayacağı şekilde, açıktır. Zira bir bahçeye giren ve daha önce orada bulunmayan çiçeklerin çıktığını gören, sonra hepsi aynı oranda su, hava ve güneş ışığı aldığı halde bir tanesi hariç bütün taneleri kararmış bir üzüm salkımı gören kimse onu meydana getirenin muhtâr bir fâil olduğunu bilir. Çünkü muhkem fiilin, fâilinin bilgi ve ihtiyârına delaleti zorunludur. Yine mucizenin peygamberlik iddiasındaki kimsenin doğruluğuna delaleti de zorunludur. Bu esasları bildiğinde ise peygamberin doğruluğunu bilmesi mümkün olur.</p>
<p><strong>Şu halde sâbit olmuştur ki,</strong> Islâm’ın esasları apaçıktır ve bu esasların delilleri de mücmel ve açıktır. Bundan dolayı araştırılmamıştır. Oysa ihtilaf edilen meseleler böyle değildir. Çünkü bu meseleler açıklık ve berraklıkta o esaslar gibi değildir, aksine bunlara dair kitap ve sünnette zikredilenlerin çoğu bu hususlarda yanlış düşüncedeki kimsenin, haklı olan kişinin getirdiği delille çeliştiğini hayal ettiği şeylerdir. Haklı ve haksızdan her biri kendi görüşüne uygun yorumun daha uygun olduğunu iddia eder. Dolayısıyla bunların, Islâm’ın doğruluğunun dayandığı şeylerden sayılması mümkün değildir. Bu sebeple de tekfire teşebbüs caiz değildir, zira tekfirde büyük hata vardır.”</p>
<p>Seyyid Şerif Cürcani &#8211; Mevakıf Şerhi,cilt:3,syf:648-652</p>
<p>Türkiye Yazma Eserler</p>
<p>Dipnot:</p>
<p>(1)-Hakim&#8217;i Şehid olarak meşhur Muhammed b.Muhammed b.Ahmed el-Mervezi ve el-Belhi&#8217;dir.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-kible-icinde-hakka-muhalif-olanlar-tekfir-edilir-mi-edilmez-mi/">Ehl-i Kıble içinde Hakka Muhalif Olanlar Tekfir Edilir mi Edilmez mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-kible-icinde-hakka-muhalif-olanlar-tekfir-edilir-mi-edilmez-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Günah İşleyenin İmanı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gunah-isleyenin-imani/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gunah-isleyenin-imani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2017 10:51:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Kıblenin Tekfiri Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Günah İşleyenin İmanı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13536</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ehl-i Kıble&#8217;den hiçbir kimseyi, helal görmediği sürece, günahı sebebiyle tekfir etmeyiz. İmanlı olmakla beraber günah işleyene, günahının zarar vermeyeceğini de savunmayız. Ehl-i Kıble olan kimseyi yani bizim kıblemize dönüp namaz kılan hiç kimseyi işlediği bir günah sebebi ile tekfir etmeyiz. &#8220;Falan kişi falan günahı işledi, kâfir oldu&#8221; demeyiz. Yeter ki işlediği o günahı helal saymasın; [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gunah-isleyenin-imani/">Günah İşleyenin İmanı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/gunah-isleyenin-imani/gunah-3/" rel="attachment wp-att-13537"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13537" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/gunah.jpg" alt="" width="442" height="230" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/gunah.jpg 555w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/gunah-300x156.jpg 300w" sizes="(max-width: 442px) 100vw, 442px" /></a></p>
<p><em>Ehl-i Kıble&#8217;den hiçbir kimseyi, helal görmediği sürece, günahı sebebiyle tekfir etmeyiz. İmanlı olmakla beraber günah işleyene, günahının zarar vermeyeceğini de savunmayız.</em></p>
<p>Ehl-i Kıble olan kimseyi yani bizim kıblemize dönüp namaz kılan hiç kimseyi işlediği bir günah sebebi ile tekfir etmeyiz. &#8220;Falan kişi falan günahı işledi, kâfir oldu&#8221; demeyiz. Yeter ki işlediği o günahı helal saymasın; &#8220;Bunu işlemek helaldir, caizdir&#8221; demesin. &#8220;Haramdır ama şaştık, düştük&#8221; tarzında bir algıya sahipse büyük olsun, küçük olsun herhangi bir günah işledi diye bir kimseyi iman dairesi dışına atmayız.</p>
<p>Atanlar var mı? Daha evvel dile getirilmişti; Hariciler ve Mutezile büyük günah işleyenlerin dinden çıkacağını söylemişler. Hariciler &#8220;dinden çıkar ve kâfir olur&#8221; der, Mutezile &#8220;dinden çıkar ama kâfir olmaz, fasık olur&#8221; der. Yani iman ile küfür arasında bir yerde kalır der. &#8220;el-Menzile beyne&#8217;l-menzileteyn&#8221;de; iman ile küfür arasında bir yerde kalır, dinden çıkar ama küfre girmez, der. Ahiretteki durumu, encamı, akıbeti nedir? Akıbetinde değişen bir şey yok, Haricilere göre de Mutezileye göre de büyük günah işleyen mümin ebedi cehennemliktir. Daha doğrusu mümin değil, mümin vasfını kaybeder ve ebedi cehennemlik olur büyük günah işleyen kimse.</p>
<p>Herhangi bir dini hükümle, herhangi bir dini sembol ile alay eder, dalga geçerse bu, o insanı dinden eder. Bizim fukahamız, ulemamız &#8220;Elfaz-ı küfür&#8221; yani, &#8220;İnsanı küfre düşürebilecek sözler ve haller&#8221; başlığı altında müstakil kitaplar yazmışlar. Burada insan ne yaparsa, ne söylerse, hangi konuda nasıl davranırsa imanından olur, tek tek maddeler halinde sıralamışlar. Yani bir adam dini bir sembolle alay ederse; mesela ezan okunurken &#8220;Ya bu nedir, günde beş vakit kafamızı şişiriyor&#8221; dese Allah korusun kâfir olur. Veya bir Müslümanın kıyafetiyle alay etmek maksadıyla &#8220;Bu nedir ya, bu geçmişte kaldı, böyle bir şey olmaz&#8221; falan dese -Allah korusun- dinden çıkar. Bu şiardır, semboldür, dine ait bir şeydir. Dolaysıyla dine ait bir şeyi alay konusu yapmak, istihza konusu yapmak kişiyi dinden eder. Akaid metinlerinin sonunda Elfaz-ı Küfür listesi vardır. Onlardan da istifade edilebilir.</p>
<p>&#8220;İşlediği günahı helal saymadıkça Ehl-i Kıble olan hiç kimseyi tekfir etmeyiz&#8221; dedikten sonra, herhangi bir günahın o günahı işleyen kimseye zarar vermediğini de söylemeyiz. Mutlaka bir zarar verir. Verdiği zarar günahın derecesine göre değişir. Yani büyük günahlardan ise onun kişiye vereceği zarar daha fazladır. &#8220;Seyyiat&#8221; dediğimiz küçük günahlardansa o alışkanlık halinde getirilip daimi suretle işlememek şartıyla, telafisi öbürlerine göre daha kolaydır. Bir de tabi kul hakkına taalluk eden günahlar var. Onların affedilmesi, silinmesi tövbe istiğfarla birlikte hakkına girilmiş kişiden helallik almaya bağlıdır.</p>
<p>Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurur: &#8220;Beş vakit namaz, aralarında işlenmiş küçük günahlara kefarettir. Cuma namazı, kendisinden önceki cumadan kendisine kadar işlenmiş küçük günahlara keffarettir. İki Ramazan, aralarında işlenmiş günahlara keffarettir.&#8221;(1) Yani tekrar bir Ramazan-ı Şerif idrak edeceğiz, bir evvelki Ramazan dan bu Ramazan&#8217;a kadar işlediğimiz küçük günahlarda o Ramazan-ı Şerif hürmetine bağışlanıyor. Keza Hacc,bütün günahları siliyor; kul hakkı hariç. Dolaysıyla günahların mümine zarar vermemesi meselesi, üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir meseledir.</p>
<p>Günümüzde tövbe, istiğfar ve günahın mümine zarar vermesi bahsi söz konusu olduğunda aklımıza ameli günahlar gelir: işte harama bakmak gibi, kötü söz söylemek gibi, faiz yemek, içki içmek, kumar oynamak, yalan söylemek, iftira, gıybet, dedikodu vs. bunlar ameli günahlardır. Hemen bunlar aklımıza gelir ama bir şeyi unutuyoruz: İtikadı arızalar ameli arızalardan daha önemlidir. Yani bir kimsenin ameli olarak herhangi bir eksikliği, noksanlığı olmasa ama mesela diyelim ki &#8220;Hadisleri tanımıyorum ben, kaynak olarak sadece Kur&#8217;an&#8217;ı kabul ederim, ötesini tanımam&#8221; derse bu insanın imanının göreceği zarar, bu insanın ahiretteki akıbeti diğer amelî noksanlığı olan insanlara göre çok daha büyüktür. Çünkü amellerin makbuliyeti, yani amellerin sıhhati imanın sıhhatine bağlıdır.</p>
<p>Biz bir amel işlediğimizde üç şey olur. Örneğin namaz kıldığımızda;</p>
<p><strong>1</strong>.Namaz kılmak borcumuz. Bu borcumuzu ödüyoruz,</p>
<p><strong>2</strong>.O namaz vesilesiyle Cenab-ı Hakk bizim günahlarımızı affediyor,</p>
<p><strong>3.</strong>Bize bir sevap yazıyor. Dolayısıyla manevi seviyemiz, derecemiz yükseliyor.</p>
<p>Bir kimsenin itikadında arıza olduğu zaman, bid&#8217;at bir itikada saplandığı zaman o kişi sadece zimmetindeki bir borcu ödemiş olur, diğer iki husustan mahrum kalır. Yani işlediği o amel için kendisine bir sevap verilmez, o ameli daha önce işlediği küçük günahlara kefaret olmaz, sadece borcunu ödemiş olur. Bu itikâdî arızalar çok önemli. En az amelî arızalar kadar, hatta onlardan daha fazla üzerinde durmak zorundayız. Ameli günahları, ameli arızalan hemen hemen herkes biliyor ama itikâdî arızalar büyük ölçüde gözden kaçar hale geldi. İnsanlar serbest tercihlerde bulunduklarını düşünüyorlar; &#8220;Bu Sünnet hakkında şöyle düşünüyorum, ben şu ayetten şunu anlıyorum, Ebu Hureyre de kim oluyor, Sahabe dediğimiz insanlar da iktidar kavgasına düşmüş, Peygamber Efendimiz (s.a.v)&#8217;den sonra birbirlerini öldürmüşler, dünyalık kavgasına düşmüşler&#8221; vs. Bir şuurlu müminin ağızından çıkmaması gereken, İtikâdî arızalara işaret eden ifadelerdir bunlar.(2)</p>
<p>Dolaysıyla bunlara en az diğerleri kadar dikkat etmek durumundayız. Böyle bir arıza varsa bir an evvel tövbe-istiğfar edip, bağışlanmanın, arınmanın yoluna bakmamız gerek.</p>
<p>(Allah Teâlâ&#8217;nın) müminlerden ihsan ehli olanları affedeceğini, rahmetiyle onları cennetine sokacağını umarız. Onlar aleyhinde (Allah&#8217;ın (c.c) azabına uğramayacaklarından) emin olamayız, onların kesin Cennet&#8217;e gireceğini söylemeyiz. Onların günahkârları için istiğfar ederiz, başlarına gelecek şeylerden korkarız, ümitlerini de kırmayız.</p>
<p>İhsan ehli müminlerin af edileceklerini umarız. Cenab-ı Hakk&#8217;ın bunları affedip rahmeti ile Cennet&#8217;e sokacağını umarız. Ancak bundan emin olamayız. &#8220;Falan kimse kesinlikle cennetliktir&#8221; demeyiz. Efendimiz (s.a.v) ve Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in cennetlik olduğunu haber verdikleri dışında &#8220;bu kişi kesinlikle cennetliktir&#8221; demeyiz.</p>
<p>Efendimiz (s.a.v) birçok kişinin cennetlik olduğunu söylemiştir. Aşere-i Mübeşşere bunların başında gelir. Aşere-i Mübeşşere dışında da Efendimiz (s.a.v)&#8217;in Cennetlik olduğunu söylediği insanlar vardır. Mesela bir gün bir bedevi gelmiş Efendimize (s.a.v) demiş ki &#8220;Ben senin hak peygamber olduğuna inandım, iman ettim. Ben Müslüman oldum, İslam&#8217;a girdim, ne yapmam lazım?&#8221; Efendimiz (s.a.v) ona &#8220;Beş vakit namaz kılman lazım&#8221; demiş. &#8220;Fazlasını kılarsan sen bilirsin, ama şart değil. Bir ay Ramazan orucun var, fazlasını tutarsan sen bilirsin, kendi menfaatine ama tutmak zorunda değilsin&#8230;&#8221; Böyle İslam&#8217;ın şartlarını saymış, adama tebliğ etmiş. Adam demiş ki &#8220;Ben beş vakit namazı kılarım üstüne de bir vakit daha kılmam, senede bir ay oruç diyorsun onu tutarım, bir gün fazla tutmam.&#8221; Böyle -tabiri caizse- pazarlığını yapmış, sonra da kalkmış gitmiş. Efendimiz (s.a.v), orada oturan Sahabe-i Kiram&#8217;a demiş ki: &#8220;Cennetlik birini görmek isteyen bu adama baksın&#8221;(3) Şimdi bu adam da Cennetlik. Dediklerini yapacak ve Cennet&#8217;e gidecek ama adını bilmiyoruz, böyle vakalar çoktur.</p>
<p>Cennetle müjdelendiği, Cennet&#8217;i hak ettiği, belki Cennet&#8217;e gireceği haber verilen insanlar dışında hiç kimsenin cennetlik olduğunu söylemeyiz. &#8220;İnşallah cennetliktir&#8221; deriz ama falan adam kesinlikle cennetliktir demeyiz.</p>
<p>Onların günahları için bağışlanma dileriz, istiğfar ederiz. Azap görmelerinden de endişe ederiz. Ama ümit de kesmeyiz, yani kesinlikle cehennemlik olduğunu da söylemeyiz. Bir kimse için ameli ne kadar düzgün olursa olsun, ne kadar ehl-i tarik, ehl-i vera, ehl-i zühd, olursa olsun bu kişi de kesinlikle cennetliktir demeyiz.</p>
<p>Bu Akaid metni çok açık. Biz bu ifadeleri, başka herhangi bir Ehl-i Sünnet akaid metninde de görebiliriz. Günahlarımızdan dolayı ümitsizliğe düşmeyiz, &#8220;benim işim bitti ben de cehennemlik oldum&#8221; demeyiz yahut &#8220;ben artık paçayı kurtardım, köprüyü geçtim, ben artık cennetliğim&#8221; de demeyiz. Korku ile ümit arasında (havf ile recâ) bir denge noktası var ki onu tutturmamız isteniyor bizden. Yani ümidimizi kaybetmeyeceğiz ama emin de olmayacağız. Kendimizi garantide görmeyeceğiz ama umutsuzluğa da düşmeyeceğiz.Günümüzde pek çok çevrede &#8220;Falan adam kesin cennetliktir&#8221; diye bir algı var. Bir insana böyle bakıldığı zaman onun ağızından çıkan her söz vahiy gibi bağlayıcı telakki ediliyor. Bu adam hata yapmaz, yanılmaz, kusur işlemez, sürçmez diye inanılıyor. Adamın her amelinde, her sözünde, her davranışında binbir hikmet aranıyor. Bu da zamanla kitleleri yanılgıya sürüklüyor, felakete, helâka sürüklüyor.</p>
<p>Evet, cemaatlerde bir itaat, bir hiyerarşi vardır. &#8220;En aşağıdaki adam en yukarıdaki adamı diline pelesenk etsin, hakkında istediği gibi ileri geri konuşsun&#8221; demiyoruz. Ama sorgulanamaz olduğu şeklindeki bir inancının yerleşmesine de müsaade etmemek lazım. Yani her yapı kendi içinde bir öz denetim, bir iç muhasebe, bir öz eleştiri mekanizması kurmalıdır. O mekanizma Kur&#8217;an adına, itikat adına gidişatı, kararları, adımları tenkid etmeli, gözden geçirmeli, ona göre adım atılmalı. Yoksa İslam adına yapılan acaib-garaib durumlar ortaya çıkıyor ve öyle bir çarpılma hali, öyle bir akıl tutulması yaşanıyor ki, bir hedefe varmak için Müslüman kitlelere dinin muhkemleri çiğnetiliyor! İşte bu baştaki adamın sorgulanamaz olduğundan kaynaklanıyor. Birisi de çıkıp demiyor ki &#8220;Hocam Allah bunları haram kılmış, bunlar muhkem hüküm. Biz onları neye istinaden işleyeceğiz? Hangi gerekçeyle, &#8220;maksat&#8221; için meşru bir muhkem emri çiğneyeceğiz? Burada varacağımız yer nasıl meşruyiet olabilir?&#8221;</p>
<p>Dolaysıyla hiç kimse &#8220;lâ yüs&#8217;el&#8221;dir, sorgulanamazdır demeyeceğiz, işin mekanizmasını kuracağız. Yani Efendimiz (s.a.v)&#8217;den sonra Sahabe-i Kiram&#8217;ın ortaya koyduğu düzene bakın: Peygamber&#8217;i terk- i dünya etmiş bir toplumun kendi ayakları üzerinde nasıl durması gerektiği, nasıl durabileceği tecrübesi ortada. Bunu son derece çarpıcı ve canlı bir biçimde görüyoruz. Orada Efendimiz (s.a.v)&#8217;in yetiştirdiği dirayet ehli sahabelerin olaylara nasıl vaziyet ettiğini, gerektiğinde nasıl tavır koyduğunu görüyoruz. İşte bu tarz kadroların yetişmesi, din-i mubin in toplum hayatına girmesi, ete kemiğe bürünmesi, ideal mümin ve ümmetin inşası yolunda canlı bir mekanizma olarak çalışması gerekiyor. Yoksa bir adamın eliyle, bir liderin inisiyatifiyle bu işler yürümez. Mutlak surette &#8220;Şûra&#8221;ya, ortak akla, ortak iradeye ve en önemlisi dini kaynaklarını bilen, dini ilimlere vakıf, dirayet ehli insanların oluşturduğu şûra kadrosuna ihtiyaç var. Yoksa &#8220;lâ yüs&#8217;el&#8221; liderlerin arkasında bir o tarafa bir bu tarafa savrulup gitmeye devam ederiz. Allah akıbetimizi hayr etsin.</p>
<p>Kendini garantide görmek ve ümitsizlik, (kişiyi) İslam dininden çıkartır. Ehl-i Kıble için doğru olan yol bu ikisi arasındadır.</p>
<p>Ümitsizlik, kendini garanti görmek insanı dinden, Millet-i İslam&#8217;dan çıkarır. Korku ile ümit arasındaki o dengeyi tutturacağız. Ehl-i kıble için hak yol, bu ikisinin ortasıdır. Ye&#8217;s de yok, ümitsizlik de yok, emin olmak da yok. Günahlarımız için endişe duyacağız ama imanımıza da güvenip, &#8220;imanımız bizi kesin Cennet&#8217;e götürür&#8221; demeyeceğiz. &#8220;Günahlarımız bizi kesinlikle Cehennem&#8217;e götürür&#8221; de demeyeceğiz. Korkacağız ve umacağız; bu ikisi arasındaki dengeyi tutturacağız.</p>
<p>Kul, imana sokan hususları inkâr etmedikçe imandan çıkmaz.</p>
<p>Kendisini bu dairenin içine sokan hususları bilerek, isteyerek inkâr etmedikçe kul iman dairesinden çıkmaz. Biz neleri kabul ederek, kalben tasdik, dil ile ikrar ederek iman dairesine girdiysek bu daireden geri çıkışımız da ancak onlardan birini inkâr etmekle olur. İmamlarımız bunu bize bu şekilde anlatıyor.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)- Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, XII, 30.</p>
<p>(2)-Bu konuda geniş bilgi için bkz&#8217; e,-Münâvî&#8217; Feydu&#8217;l-Kadîr, I, 72; Abdülganî en-Nâblusî,el-Hadîkatu n-Nedıyye, 1,132 vd.</p>
<p>(3)- el-Buhari, &#8220;Kitâbü&#8217;z-Zekât&#8221;, 1; el-Müsllm, &#8220;Kltâbü&#8217;l-lmân&#8221;, 4.</p>
<p>Ebubekir Sifil-Muhtasar Tahâvî Akidesi Şerhi,syf:204-210</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gunah-isleyenin-imani/">Günah İşleyenin İmanı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gunah-isleyenin-imani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İman Etmeksizin İnkar Küfür; İmandan Sonra İnkar İrtidaddır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/iman-etmeksizin-inkar-kufur-imandan-sonra-inkar-irtidaddir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/iman-etmeksizin-inkar-kufur-imandan-sonra-inkar-irtidaddir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Jun 2016 15:44:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<category><![CDATA[İman Etmeksizin İnkar Küfür; İmandan Sonra İnkar İrtidaddır]]></category>
		<category><![CDATA[İman ve Küfür]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Küfrün Kısımları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11860</guid>

					<description><![CDATA[<p>İkrar, imanın şartı veya cüz&#8217;ü olduğu gibi; dil ile inkar da, kasıdlı olsun olmasın, küfrün cüz&#8217;ü veya şartıdır. Bu itibarla Mevâkıf ve şerhinde küfür şöyle tarif edilmiştir: “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in getirmiş olduğu ve herkes tarafından bilinen hükümlerden birini inkar etmek, yani dille söylemek küfürdür.” Binaenaleyh Hazreti Ayşe radıyallâhu anhâ&#8217;ya dil uzatmak, hırsızın elinin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/iman-etmeksizin-inkar-kufur-imandan-sonra-inkar-irtidaddir/">İman Etmeksizin İnkar Küfür; İmandan Sonra İnkar İrtidaddır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/iman-etmeksizin-inkar-kufur-imandan-sonra-inkar-irtidaddir/indir-5-22/" rel="attachment wp-att-11861"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-11861" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-5-2.jpg" alt="İman Etmeksizin İnkar Küfür; İmandan Sonra İnkar İrtidaddır" width="322" height="322" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-5-2.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-5-2-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 322px) 100vw, 322px" /></a></p>
<p>İkrar, imanın şartı veya cüz&#8217;ü olduğu gibi; dil ile inkar da, kasıdlı olsun olmasın, küfrün cüz&#8217;ü veya şartıdır. Bu itibarla Mevâkıf ve şerhinde küfür şöyle tarif edilmiştir: “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in getirmiş olduğu ve herkes tarafından bilinen hükümlerden birini inkar etmek, yani dille söylemek küfürdür.” Binaenaleyh Hazreti Ayşe radıyallâhu anhâ&#8217;ya dil uzatmak, hırsızın elinin kesilmesini inkar etmek ya­hud da örfe mebnî olmayan şeriatin bir hükmünü kifayetsiz görmek küfürdür. Bunda niyet aranılmaz. Çünkü kalb gizlidir. &#8220;Lâ ilâhe illallah&#8221; diyenin imanına hükmedildiği gibi, zarûrât-ı diniye yani şeriatin bir hükmünü inkar etmek de küfürdür.</p>
<p>Tarîkat-ı Muhammediyye ve şerhlerinden anlaşıldığı üzere, imanın zıddı olan küfür; zarûrât-ı dîniyyeden birini İnkar etmek veyahud onda şübheye girmektir; yahud kifayetsiz görmektir; yahud hafife almaktır. Küfrün meydana gelmesi İçin, bunlardan biri kâfi gelir.</p>
<p><strong>Bu dört İtibarla küfür üç kısımdır:</strong></p>
<p><strong>Birincisi,</strong> <strong>cehalet sebebiyle küfürdür.</strong> Mesela basîretle ayet ve hadis gibi şer&#8217;î delillere kulak vermemek; avamın kısm-i a&#8217;zamîsinde olduğu gibi aklî delilleri aramamak; ilm-i hâli öğrenmemek gibi sebeblerden kü­für tahakkuk eder. Meydana gelen bu küfür, bazan hâlis cehaletten do­layı olur; bazan da ehemmiyetsizlikten dolayı olur. Bu vartaya girmemek ve şübheye düşmemek İçin ulemâ, bunca kitablar yazmıştır. İlmihaller mevcuddur. Ulemâ inkirâza uğramamıştır. Binaenaleyh cehalete kanaat etmek ve bunda gevşeklik göstermek, hiçbir suretle iman hususunda mazeret sayılmamaktadır.. Yahud da bu küfür cehl-i mürekkebden mey­dana gelir. Yani bilmemeyi bilmemek.. Bu korkunç hatadır. Ve bunun çaresi de çok zordur.</p>
<p><strong>İkinci küfür,</strong> <strong>inaddan dolayı inkara devam edilen küfürdür.</strong> Firavun&#8217; un küfrü gibi. Ekseriyet bu küfür kalbin içinde kurulan üç putun telki­ninden gelir:</p>
<p><strong>a]Kibirlilikten, yani kendi fikrini beğenmek,</strong> kalbinde tasdik olsa da­hi riyâset veya servetten dolayı hakkı kabul etme ikrarından imtina et­mektir. Firavun hanedanları; ve hatta Peygamberin zamanında riyâset erbabı, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in maiyetinde bulunan fakirler ve zayıflarla beraber olmaktan imtina ederek, inada mebnî in­kara saptılar.</p>
<p>&#8216;Riyaset ve servet sahibleri) Dediler ki:Sana hep düşük kimseler tâbi&#8217; oldukları halde mi Sana iman edeceğiz?” mealindeki Eş-Şuarâ sûresi 11&#8217;inci ayetinde, şımarık ve bedbaht olan reislerin hali beyan olunmuştur. Daha mütekebbirler, pey­gamberleri de düşük görüp üstünlük taslayarak imandan imtina ettiler, işte bu tip insanlar, avam tabakasının küfrüne sebeb olurlar.</p>
<p><strong>b]Riyâsetin kaybolması endişe ve korkusundan, ikrardan imtina etmektir;</strong> <em>Herakl&#8217;in küfrü gibi. Nitekim Herakl, necim ilminde ileri olduğu gibi, etrafında birçok bilginler bulunurdu. Tecrübeleri vasıtasıyla bir peygamberin gelmesini bildi. Ve dolayısıyla bu gelse elimdeki riyaset gidecek diye endişe etti. Bu esnada etrafındaki bilginlerden sordu ve araştırmaya girdi. Mekke&#8217;den ticaret için Şam&#8217;a giden Ebû Süfyan ve kervan kafilesini yanına davet etti. Ebû Süfyan&#8217;dan sordu:</em></p>
<p><em>-Şu peygamberlik davasında bulunan sizin en şereflilerinizden ve en fakirlerinizden mi? (Ebû Süfyan:)</em></p>
<p><em>-Evet.</em></p>
<p><em>-Bundan önce yakın bir zamanda sizden nübüvvet iddiasında bulu­nan kimse oldu mu?</em></p>
<p><em>-Hayır.</em></p>
<p><em>-Peki Ona tâbi&#8217; olan, zenginler mi, yoksa fakir ve zayıflar mı? Fakir­ler tâbi&#8217; olduğu takdirde, çoğalıyor mu, eksiliyor mu?</em></p>
<p><em>-Hep zayıf ve düşükler, fakirler tâbi’ olurlar. En ağır İşkenceyle dahi geriye de dönmezler.</em></p>
<p><em>-Peki, bu zattan hiç yalan duydunuz mu?</em></p>
<p><em>-Hayır, asla.</em></p>
<p><em>-Peki, bu içinde bulunduğu muharebede hasım ve muhalifleri mağ-lub olur mu?</em></p>
<p><em>-Evet.</em></p>
<p><em>Herakl, biraz düşündükten sonra :</em></p>
<p><em>-Bunlar nübüvvetin alâmetidir. Demek kendisi peygamberdir.</em></p>
<p><em>Bunun üzerine Ebû Süfyan:</em></p>
<p><em>-Amma bir yalanını duyduk. Bir gecede Mekke&#8217;den Kudüs&#8217;e; Ku­düs&#8217;teki Beyt-i Makdis&#8217;ten, göklere ve arşa kadar gittiğini söylemiştir.</em></p>
<p><em>Bu arada meclisinde bulunan, Beyt-i Makdis&#8217;te hizmetçi olan rahib-lerden birinin dayanamayarak:</em></p>
<p><em>-Vallahi ben o geceyi biliyorum. O gecede Beyt-i Makdis&#8217;in tüm kapılarını kapattım. Filanca kapıyı bir türlü kapatamadım. Sabahleyin o kapıdan girip çıkan olduğunu farkettim. Demesi üzerine Herakl:</em></p>
<p><em>-Bu peygamberdir. Onda şübhe yok,dediği halde bilahare Dihye adlı sahabe Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in mektubunu ona götürdüğünde demiştir ki:</em></p>
<p><em>-Ben korkuyorum. İman etsem, şu millet benden yüz çevirecek. Şu mektubu al. Beyt-i Makdis’teki meşhur Dağâtir adlı rahibe ver; bakalım o ne der.</em></p>
<p><em>Dihye radıyallâhu anh Kuds-i şerife giderek mektubu verdikten sonra, o rahib Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in mektubunu görünce derhal iman etti ve etrafındaki halkı topladı; onlara:</em></p>
<p><em>-Bilmiş olunuz ki, îsâ aleyhisselâm&#8217;ın tebşir ettiği ve semâvî kitablardan evsafını defalarca size bildirmiş olduğum peygamber gelmiştir. Ben ona iman ettim. Sizi de buna davet ederim, dedi. Bunun üzerine halk ona hücum etti ve paramparça ettiler.</em></p>
<p><em>Dihye radıyallâhu anh, tekrar Herakl&#8217;e dönerek bu hâdiseyi ona anlatınca:</em></p>
<p><em>-Benim maksadım sizin sebatınızı ve o Peygamber&#8217;e karşı davra­nışınızı öğrenmekti; başka değil., diyerek tasdikini gizledi. Ve böylece riyasetin gitmesinden korkarak, küfrü imana tercih etti.</em></p>
<p><strong>c]Şöhret ve makam sevgisinden dolayı ikrardan imtina etmektir.</strong> Bu evvelkisinden daha beter. Bu çukura düşen şunu tasarlar: Müslüman olsam, halk bana ne diyecek? Müslüman olsam, beni tenkid edecekler mi? Müslüman olsam* halkın gözünden düşer miyim? Ve benzer&#8230; Bu, riyâseti kaybetme korkusundan başkadır. Bu bazan nifaka sevk eder. Allah korusun, müslümanların irtidâdına da bazan bu sebeb olur.</p>
<p>Bu iki küfürden korunmak için tek çare, korkmamak, halkın övgü­sünü ve sövgüsünü sarfı nazar etmektir. Nitekim Ebû Tâlib, bu sebebden imandan mahrum olmuştu. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona: “Lâ ilahe İllallah de.” buyurduğu zaman: “Halk benim korktuğumu söyleyecekler” demişti.</p>
<p><strong>Küfrün üçüncü kısmı, küfr-ü hükmidir.</strong> Bu gibi küfür, tekzibe, şüpheye, hafife almaya emare olan söz veya fiil ile tahakkuk eder. Daha evvelden imanın şartının birisi de imanda sebat etmektir demiştik. Müslümanlar için bu çok tehlikelidir.İman ettiği halde bazan bir kelimeyi söylemekten,bir fiili işlemekten dolayı kişi kafir olur. Buna mürted denilir. Yani zarûrât-ı dîniyeyî kalbde inkar, küfür, dillle veya fiilen inkar mürtediktır. Bu inkardan dönmeye  = irticâ&#8217; ve tevbe denilir.</p>
<p>Şeriatın haram saydığı bir şeyi helal saymak; Allah Teâlâ’nın rahmetınden ümîd kesmek; azabından emin olmak; küfre sebeb olabilecek sözü ihtiyâri olarak söylemek; kahinleri ve gaybdan haber verenleri tasdik etmek: yahud dille değil fiilen bunlardan birini yapmak olmak üzere altı şeyle irtidad tahakkuk eder, İrtikab edilen söz veya fiilden tekrar imana dönüşe de, tevbe dendir. Şirk tevbeyle afuv olduğu gibi, irtidad da tevbeyle afuv olur. Bu takdirde irtidâdından rücû&#8217; etmeksizin tevbenin kabul olması müşküldür.</p>
<p>Bu itibarla İbrahim Hakkı şöyle dedi:</p>
<p><em>Hem istihtât-i zenb u rabmet-i Hakk dan ye-si hem de</em><br />
<em>Azabından emin olmak bu cümle küfürdür Billah</em></p>
<p>Günah işlemeyi helal inanmak, Allah Teâlâ&#8217;nın rahmetinden ümid kesmek, yahud azabından emin olmak&#8230; Bunların hepsi dinden çıkmaktır. Ve Allah Teâlâyı inkardır.</p>
<p><em>Ve lafz-ı küfri tevile ve kâhin sözlerin tasdik</em></p>
<p><em>Küfürdür takin inkarı yeniden tevbedir Lillah</em></p>
<p>Böylece, ihtiyârî olarak inkara sirayet edecek söz sarf etmek yahud kahinlerin sözlerini tasdik etmek küfürdür. Bu küfürden dönüş, Allah’a yeni bir tövbeyledir.</p>
<p>İstihlâl-ı masiyet otan küfrün medârı, alaya almak, hafife almak ve haramı helal inanmaktır. Mesela haram bir şey satan bir kimse, malının revaç bulması için, kalben tasdik etmeksizin: &#8220;Şu helaldir&#8221; dese kafir olmaz. Fakat Allah ve O&#8217;nun Rasûlünün haram kıldığı bir şeyi helal inanan kimse kafir dur. Bu takdirde Allah&#8217;ın hükmüyle hükmetmeyen hâkimler, hükmettikleri şeye: &#8220;Allah&#8217;ın hükmüdür&#8221; derlerse kafir olurlar. Çünkü bu Allah&#8217;ın hükmünü değiştirmektir. Fakat: &#8220;Allah Teâlâ&#8217;nın hükmü haktır, hevâ-i nefsime göre hükmediyorum&#8221; diyorsa kafir olmaz. İbnu Arabi de Ahkam-ul-Kuran adlı eserinde bunu tasrih etmiştir.</p>
<p>Şer-i şerîf, sebeb olan bazı fiilleri ve sîzleri, kalbî olan tasdikin yerine ikame etmiştir. Binaenaleyh haram bir şeyi helal itikad eden bir kimse; eğer o haram, gayrı için haram ise kafir olmaz. Aynı için haram ise, eğer o ayn kat&#8217;î delil ile sabit olmuş ise kafir olur; haber-i âhadla sabit olmuş ise kafir olmaz diye Hâdimî rahimehullah nakletmiştir.</p>
<p>Hâdimî diyor ki: «Bu tafsil, bilenler hakkındadır. Cahilin hakkında ise;helal saydığı şey kat&#8217;î delille sabit olmuşsa, mutlaka kafir olur. Kat&#8217;î delille helal olan bir şeyi haram itikad etmek, bazılarına göre küfür, diğer bazılarına göre gayrı için haram olandaysa, küfür değildir. Amma küçük olsun büyük olsun herhangi bir ma&#8217;siyeti helal saymak küfürdür. Nitekim  onu hafife almak veya alaya almak da küfürdür. Mesela camiyi hafife almak, veya şeriatte mukaddes bildirilen herhangi bir şeyi de alaya veya hafife almak küfürdür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsmail Çetin-Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/iman-etmeksizin-inkar-kufur-imandan-sonra-inkar-irtidaddir/">İman Etmeksizin İnkar Küfür; İmandan Sonra İnkar İrtidaddır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/iman-etmeksizin-inkar-kufur-imandan-sonra-inkar-irtidaddir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Resulullah&#8217;tan (a.s) Tevatür Yoluyla Geldiği Bilinen Şer&#8217;i İlkelerden Birini İnkar Eden Kimseler Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/resulullahtan-a-s-tevatur-yoluyla-geldigi-bilinen-seri-ilkelerden-birini-inkar-eden-kimseler-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/resulullahtan-a-s-tevatur-yoluyla-geldigi-bilinen-seri-ilkelerden-birini-inkar-eden-kimseler-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Jun 2016 13:31:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah'tan (a.s) Tevatür Yoluyla Geldiği Bilinen Şer'i İlkelerden Birini İnkar Eden Kimseler Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Tevatür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11850</guid>

					<description><![CDATA[<p>Beşinci mertebede, açıkça yalanlamayı bırakan ancak Resûlullah’tan (s.a.s.) tevâtür yoluyla geldiği bilinen şer&#8217;î ilkelerden birini inkâr eden kimseler bulunur. Bu kişi, “Beş vakit namaz vâcip değildir&#8221; diyen kişi gibi, “Bu ilkelerin Resûlullah&#8217;tan geldiğini bilmiyorum&#8221; diyebi­lir. Bu kimseye Kur&#8217;ân âyetleri ve hadisler okunduğunda da “Ben bunla­rın Resûlullah’tan geldiğini bilmiyorum, belki bunlar yanlıştır ve değişti­rilmiştir&#8221; diye cevap [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resulullahtan-a-s-tevatur-yoluyla-geldigi-bilinen-seri-ilkelerden-birini-inkar-eden-kimseler-hakkinda/">Resulullah’tan (a.s) Tevatür Yoluyla Geldiği Bilinen Şer’i İlkelerden Birini İnkar Eden Kimseler Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/resulullahtan-a-s-tevatur-yoluyla-geldigi-bilinen-seri-ilkelerden-birini-inkar-eden-kimseler-hakkinda/indir-2-56/" rel="attachment wp-att-11851"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11851" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-2-6.jpg" alt="Resulullah'tan (a.s) Tevatür Yoluyla Geldiği Bilinen Şer'i İlkelerden Birini İnkar Eden Kimseler Hakkında" width="477" height="264" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-2-6.jpg 302w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-2-6-300x166.jpg 300w" sizes="(max-width: 477px) 100vw, 477px" /></a></p>
<p>Beşinci mertebede, açıkça yalanlamayı bırakan ancak Resûlullah’tan (s.a.s.) tevâtür yoluyla geldiği bilinen şer&#8217;î ilkelerden birini inkâr eden kimseler bulunur. Bu kişi, “Beş vakit namaz vâcip değildir&#8221; diyen kişi gibi, “Bu ilkelerin Resûlullah&#8217;tan geldiğini bilmiyorum&#8221; diyebi­lir. Bu kimseye Kur&#8217;ân âyetleri ve hadisler okunduğunda da “Ben bunla­rın Resûlullah’tan geldiğini bilmiyorum, belki bunlar yanlıştır ve değişti­rilmiştir&#8221; diye cevap verir. “Ben haccın vâcip olduğunu kabul ediyorum, ancak Mekke ve Kabe nerede bilmiyorum. İnsanların yöneldiği ve hac yaptıkları yerin Resûlullah&#8217;ın (s.a.s.) hac yaptığı ve Kur’ân’ın anlattığı yer olup olmadığını da bilmiyorum” diyen kimse de böyledir. Aynı şekilde bunu söyleyen kimsenin de kâfir olduğuna hükmetmek gerekir. Çünkü o [dini hususları} yalanlamakta, ancak bunu açık bir dille ortaya koymaktan çekinmektedir. Oysa ki halk tabakası (avam) ile seçkinler zümresi (havâss) mütevâtir haberleri aynı şekilde anlarlar. Ancak onun sözlerinin geçersiz­liği Mutezile mezhebininki gibi değildir. Çünkü bu mezhebi anlamak, araştırmacılardan hakikati görme yeteneğine sahip olanlara özgü bir durumdur. Ancak bu şahıs yeni Müslüman olmuştur ya da bu meseleler ona henüz tevâtür yoluyla ulaşmamıştır.</p>
<p>Dolayısıyla bu meseleler ulaşın­caya kadar süre verilir. Biz bu kimseyi tekfir edemeyiz, çünkü o tevatürle bilinmesi mümkün olan bir hususu inkâr etmiştir. Şayet o Resûlullah’ın (s.a.s.) mütevâtir olarak nakledilen gazvelerinden birini, Hafsa b. Ömer ile evlenmesini ya da Hz. Ebûbekir’i (r.a.) ve hilafetini inkâr etseydi tekfir edilmesi gerekmezdi. Çünkü bunların hiçbiri hac, namaz ve Islâm&#8217;ın temel esaslarının tersine olan dinin temel ilkelerinden birini yalanlamak değildir. Biz onu Müslümanların icmaına uymadığı için de tekfir etmiyo­ruz. Şüphesiz icmaın aslını inkâr eden Nazzâm’ın tekfiri konusu da bize göre tartışmalıdır. İcmaın kesin delil olması konusunda birçok şüphe vardır. Çünkü icma nazarî bir görüş üzerinde mutâbakata varmaktan ibarettir.</p>
<p>Bizim üzerinde durduğumuz konu ise duyularla algılanan (mahsûs) haberler üzerindeki mutâbakattır. Tevâtür yoluyla duyular ara­cılığıyla elde edilen çok sayıdaki haberin mutâbakatı ise zorunlu bilgiyi gerektirir. Yetki sahiplerinin ( ehlu’l-hallu akd) nazarî bir görüş etrafında uyuşmaları ise ancak şeriat cihetinden bir bügiyi gerektirir. Bu nedenle âlemin yaratılmışlığına hükmeden araştırmacılardan gelen haberlerin tevâtür noktasına ulaşması ile âlemin yaratılmışlığını ispat etmek müm­kün değildir. Çünkü duyularla elde edilen bilgiler dışında tevâtür yoktur.</p>
<p>İmam el Gazzali &#8211; İtikadda Orta Yol</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resulullahtan-a-s-tevatur-yoluyla-geldigi-bilinen-seri-ilkelerden-birini-inkar-eden-kimseler-hakkinda/">Resulullah’tan (a.s) Tevatür Yoluyla Geldiği Bilinen Şer’i İlkelerden Birini İnkar Eden Kimseler Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/resulullahtan-a-s-tevatur-yoluyla-geldigi-bilinen-seri-ilkelerden-birini-inkar-eden-kimseler-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Namaz Kılıp da Büyük Günah İşleyen Mümin midir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/namaz-kilip-da-buyuk-gunah-isleyen-mumin-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/namaz-kilip-da-buyuk-gunah-isleyen-mumin-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 May 2016 19:53:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Günah Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük gÜNAH]]></category>
		<category><![CDATA[Mevakıf]]></category>
		<category><![CDATA[Mevakıf Şerhi]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz Kılıp da Büyük Günah İşleyen Mümin midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Şerîf Cürcânî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11089</guid>

					<description><![CDATA[<p>Namaz kılan derken ehl-i kıble kastedilmektedir. Daha önce imanın hakikati meselesinde bunun açıklaması geçmişti. Buradaki amacımız muhaliflerin görüşlerini zikretmek ve onların şüphelerini cevaplamaktır. Hariciler bu kimsenin kafir olduğuna, Hasan el-Basri münafık olduğuna, Mutezile ise ne mümin ne de kafir olduğuna vardı Haricilerin bir kısım delilleri vardır. Birincisi şu ayettir: &#8221;Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerdir.”(Maide 44) Zira âyette geçen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/namaz-kilip-da-buyuk-gunah-isleyen-mumin-midir/">Namaz Kılıp da Büyük Günah İşleyen Mümin midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/namaz-kilip-da-buyuk-gunah-isleyen-mumin-midir/images-2-33/" rel="attachment wp-att-11092"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11092" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/images-2-1.jpg" alt=" Namaz Kılıp da Büyük Günah İşleyen Mümin midir?" width="481" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/images-2-1.jpg 312w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/images-2-1-300x156.jpg 300w" sizes="(max-width: 481px) 100vw, 481px" /></a><br />
Namaz kılan derken ehl-i kıble kastedilmektedir. Daha önce imanın hakikati meselesinde bunun açıklaması geçmişti. Buradaki amacımız muhaliflerin görüşlerini zikretmek ve onların şüphelerini cevaplamaktır. Hariciler bu kimsenin kafir olduğuna, Hasan el-Basri münafık olduğuna, Mutezile ise ne mümin ne de kafir olduğuna vardı<br />
<strong>Haricilerin bir kısım delilleri vardır.</strong></p>
<p><strong>Birincisi şu ayettir:</strong> &#8221;Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerdir.”(Maide 44) Zira âyette geçen “men” edatı,Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen herkesi kuşatır. Dolayısıyla tasdik eden fasık kişi de âyetin kapsamına girer. Yine onların kafir olmasının gerekçesi, hükmetmeme olarak açıklanmıştır. Şu halde Allah’ın indirdiğiyle hükmet­meyen her kişi kafirdir. Fâsık da Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemektedir.</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz:</strong> Mevsuller genellik bildirmez, aksine genellik ve özelliğe muhtemel olan cinslik ifade eder. Kastedilen, Allah&#8217;ın indirdiklerin­den kesinlikle hiçbiriyle hükmetmeyenlerdir. Bu kişilerin kafir olduğunda herhangi bir tartışma yoktur. Yahut şöyle deriz: Allah’ın indirdiğiyle kastedi­len Tevrat&#8217;tır. Âyetin başı buna karine oluşturmaktadır: “Tevrât&#8217;ı biz indirdik. Onda hidayet ve nur vardır. Teslim olmuş peygamberler onunla Yahûdilere<br />
hükmederlerdi.”(Maide,44)Oysa bizim ümmetimiz Tevrâtla hükmederek kulluk et­memektedir. Dolayısıyla hüküm Yahûdilere özgüdür. Şayet Tevrât’la hük­metmezlerse onların kafir olması gerekir. Biz bunun gereğini kabul ediyoruz.</p>
<p><strong>Hâricîlerin ikinci delili şu âyettir:</strong> “Biz kafirden başkasına ceza mı veririz&#8221;(Sebe,17) Bu âyet, cezalandırılan herkesin kafir olduğuna delalet etmektedir. Büyük günah işleyen de “Kim kasten birini öldürürse onun cezası ebedî cehennemdir”(Nisa, 93)âyeti nedeniyle cezalandırılacaktır. O halde büyük günah işleyen de kafirdir.</p>
<p><strong>Biz deriz ki</strong> bu, zâhiri terk edilen bir âyettir. Çünkü âyetin zâhiri, cezayı kafirliğe hasretmektedir. Oysa bu, kesinlikle terk edilmiştir. Zira kafirden başkası da ceza/karşılık görmektedir. Bu ceza ise ödüllendirmedir. Çünkü ceza hem sevabı hem de azabı içermektedir. Yine sadece kafirlere ceza verilmesi terk edilmiştir çünkü âyette şöyle denilmektedir: “Bugün her nefis, yaptıklarının karşılığını/cezasını görecek.”(Mümin,17) Şu halde âyetin kafire mahsus bir cezaya yorulması gerekmektedir. Nitekim âyetin siyakı yani “işte biz onları küfürleri sebebiyle cezalandırdık”(Sebe,17) ifadesi de buna delalet etmektedir. Buna göre an­lam şudur: “O karşılık / ceza, kafirden başkasına verilir mi?” Büyük günah işleyen kimse ise kafire mahsus cezadan başka bir cezaya uğrayacaktır.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> haccın farz olduğunu bildirdikten sonra gelen şu âyettir “Her kim inkar ederse&#8221; yani haccetmezse &#8216;Allah âlemlerden müstağnidir”(Ankebut,6) Âyette haccı terk etmek küfür sayılmıştır.</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz:</strong> Kastedilen haccın farz olduğunu inkar edenlerdir.Bu kişinin kafir olduğunda da kuşku yoktur.</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> yüce Allah’ın Hz. Musa ve Hz. Harun’dan tahkiye ettiği şu âyettir: “Bize yalanlayıp yüz çevirene azap edileceği vahyedildi.”(Taha,48) Bu âyet azabın yalanlayanla sınırlı olduğuna delalet etmektedir ve yalanlayan da kafirdir. Kuşkusuz fasık azap görecektir zira onun hakkında tehdit gelmiştir.</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz:</strong> Bu da zâhiri terk edilen bir âyet olup görüş birli­ğiyle şarap içen ve zina edenin azabına mahsustur. Oysa bu kimseler yüce Allah’ı yalanlamamaktadır. Hatta Yahudi ve Hıristiyanlar bile yüce Allah’ı yalanlamamaktadır. Belki yalanlamış durumuna düşmektedirler ama yalanlayan kimse ile yalanlamış duruma düşen kimse arasında fark vardır.</p>
<p><strong>Beşincisi şu âyettir:</strong> “Sizi alev alev yanan bir ateşle uyardım. Ona ancak yalanlayan ve yüz çeviren bahtsız kişi girer”(Leyl,14) Bu âyet, ateşe giren herkesin kafir olduğunu göstermektedir. Fâsık yani büyük günah işleyen de ateşe girecektir. Zira fâsıkın ateşe gireceği tehdidini ifade eden genel âyetler vardır.</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz:</strong> Belki bu özel bir ateştir. Yani “ona girer / yeslâhâ” ifadesindeki zamir, nekre bir ateşe gitmektedir. Belki onun nekre yapılması, türsel birliği ifade etmek içindir. Bu durumda yalnızca kafirin gireceği özel bir ateş olmaktadır.</p>
<p><strong>Altıncısı,</strong>tartısı hafif gelen hakkındaki şu âyettir: &#8220;Size âyetlerim okunur da siz yalanlamaz mıydınız!”(Müminun,105)Bu takdirde deriz ki fâsık, iyilikleri­nin azlığı nedeniyle tartısı hafif gelenlerdendir. Tartısı hafif gelen herkes, sözü edilen âyetin gösterdiği gibi yalanlayandır. Her yalanlayan ise kafirdir.</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz:</strong> Tersine fâsıkın tartısı imanla ağır gelir. Dolayısıyla o, tartısı hafif gelenlere girmez.</p>
<p><strong>Yedincisi,</strong> “O gün kimi yüzler ağarır, kimi yüzler de kararır. Yüz­leri kararanlar, iman ettikten sonra inkar mı ettiniz!“(Al-i İmran,106) âyetidir. Fasık masiyet sebebiyle yüzü kararanlardandır. Dolayısıyla da fâsık, kafirdir.</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz:</strong> Her fâsıkın kıyamet günü böyle yüzü kararanlardan olduğunu kabul etmiyoruz. Çünkü âyet, bunu gerektirmemektedir. Aksi­ne ayet, iman ettikten sonra inkar eden bir kısım kafirler hakkında gelmiştir. Çünkü âyette ”iman ettikten sonra inkar mı ettiniz&#8217; denmektedir.</p>
<p><strong>Sekizincisi:</strong> Büyük günah işleyen, amel defterleri soldan verilecek­lerdendir. Yüce Allah “Âyetlerimizi inkar edenler, defterleri soldan verilecek kimselerdir.Ayet, amel defteri soldan verilen herkesin ise kafir olduğunu göstermektedir.</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz:</strong> Sizin âyetin anlamına ilişkin söylediğiniz bu şey, aksini vehmettirme türündendir. Zira o, inkar eden herkesin amel defteri soldan verileceklerden olduğuna delalet etmektedir. Oysa bu, sizin vehmettiğiniz gibi, tümel olarak döndürülmez.Yine sizin bu âyetle istidlâliniz,dinin zorunlu unsurlarını tasdik eden zinakar ve hırsızla nakz olmaktadır. Çünkü bu ikisi, yalanlamadıkları halde defteri soldan verileceklerdendir.</p>
<p><strong>Dokuzuncusu şu âyettir:</strong> “Kimler bundan sonra inkar ederse, işte onlar fâsıktırlar.”(Nur,55) Bu âyet, mübtedanın haberle sınırlı olduğunu göstermektedir. Nihâyetü’l-Uküla uygun doğru ifade “haberin mübtedayla sınırlı oldu­ğunu göstermektedir” şeklindedir. Bu takdirde her fâsık kafirdir.</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz:</strong> Sizin söylediğiniz sınırlamanın âyetten çıkarıldı­ğını men ediyoruz.Çünkü kafir başlangıçta böyledir yani dil bakımından fasıktır. Bununla birlikte fâsık lafzı yeni örfte kâfire söylenmemiştir. Dolayısıyla da bundan sonra fasık mutlak olarak inkar edenle sınırlı değildir. Aksi­ne kafirle sınırlı olan, yalnızca tam fasıktır.</p>
<p><strong>Onuncusu şu âyettir:</strong> “Allah’ın rahmetinden ancak kafir topluluk umut keser”(Yusuf,87). Fâsık, Allah’ın rahmetinden yani sevabından umutsuzdur.</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz:</strong> Fâsığın umutsuz olduğunu men ediyoruz. Çünkü imam sebebiyle onda umut vardır.</p>
<p><strong>On birincisi şu âyettir:</strong> &#8220;Sen kimi ateşe sokarsan onu rezil edersin”(Al-i İmran,192) Ayrıca şu âyet: “Bugün rûsva ve kötü olacaklar kafirlerdir.Bunun takriri şöyledir: Fâsık, kuşatıcı tehdit âyetleri nedeniyle, cehennem ateşine girecektir. Ateşe giren herkes ise ilk âyet nedeniyle rezil olacaktır. Rezil olan herkes ise ikinci âyet nedeniyle kafirdir.</p>
<p><strong>Biz Şöyle deriz:</strong> Lam almış müfret -ki burada “hızy / rezillik&#8221; kelimesidir- bize göre genel değildir. Dolayısıyla rezilliğin mutlak olarak kafirle sınırlı olması gerekmez. Yahut şöyle deriz: Genel olduğu kabul edildiği tak­dirde onunla kastedilen, tam rezilliktir. Bu durumda tam rezilliğin fertlerinin  kafirle sınırlı olması gerekir, mutlak olarak rezilliğin fertlerinin değil.</p>
<p><strong>On İkincisi şu âyettir:</strong> “Kitabı solundan verilen ise diyecek ki keşke kitabım verilmeseydi; keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim; keşke bu iş son bulmuş olsaydı; malım bana fayda vermedi; gücüm de kalmadı; saltanatım da yok olup gitti. Onu yakalayın da bağlayın, sonra alevli ateşe atın, sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincirle oraya sokun! Çünkü o, yüce Allah’a inanmıyordu.”(Hakka,25) Fâsığın kitabı sağından verilmeyecektir. Bu açıktır. Tersine solundan verilecektir. Çünkü orada üçüncü bir şık yoktur. Şu halde fâsık, kafirdir.</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz:</strong> Yüce Allah o günde iki bölük insandan söz etmiştir. Bunlar, kitabı sağından verilenler ile kitabı solundan verilenlerdir. Bu durum, üçüncü kısmın olmadığını göstermez. Çünkü onların bir kısmının kitabı ellerine verilmeyip okunabilir. Ayetin nazmında buna aykırı bir şey yoktur. Aynca tahsis açıktır. Yani insanların bu iki bölükten ibaret olduğunu kabul etsek bile deriz ki “O, yüce Allah’a inanmıyordu” âyeti, kitabı sol taraftan verilen herkesi kuşatmaz. Çünkü ehl-i kıblenin fâsıkları Alah’a iman ederler yani Allah’ı tasdik ederler. Dolayısıyla da “O, iman etmiyordu” ifade­sinin kapsamına girmezler.</p>
<p><strong>On üçüncüsü şudur:</strong> Fâsık, başkasına veya kendisine zulmeden­dir. Her zâlim ise kafirdir. Zira âyette “Bilin ki Allah’ın laneti, zâlimlere olsun. Onlar, Allah’ın yolundan alıkoyan, onu eğriltmek isteyen ve âhireti inkar edenlerdir.”(Hud,19)</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz:</strong> Sizin söylediğiniz, peygamberlerin bile tekfir edil meşini gerektirir. Çünkü onlar zulümlerini itiraf etmişlerdir. Nitekim Hz, Adem ve Havva “Rabbimiz biz nefsimize zulmettik”(Araf,23), Hz. Musa “Rabbim ben nefsime zulmettim”(Kasas,16), Hz. Yunus “Ben zâlimlerden oldum”(Enbiya,87) demiştir.</p>
<p>Bunun hilli de şöyle denmesidir: “Zalimler” kelimesinden sonra söylenenler, özel bir sıfattır. Bu sebeple her zalimin tekfiri gerekmez.</p>
<p><strong>On dördüncüsü şu âyettir:</strong> “Fasıklık yapanlara gelince onların ba­rınağı ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde geri çevrilirler ve onlara: &#8216;Yalanlayıp, durduğunuz ateşin azabını tadın’ denir.”(Secde,20)Bu âyet, her fâsığın kafir olduğunu göstermektedir.</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz</strong>: “Fâsıklık yapanlara gelince” sözü, zahir genelliği­ni korumamaktadır. Çünkü o, her fâsığın kıyamet gününü yalanlamasını gerektirmektedir. Oysa bu kesinlikle yanlıştır.</p>
<p><strong>On beşincisi şu âyettir:</strong> “Suçlulara sorarlar: Sizi cehenneme düşü­ren nedir? Onlar derler ki: Namaz kılanlardan değildik; yoksulu doyulmaz­dık; dalanlarla biz de dalardık ve ceza gününü yalanlardık” (Müddesir,43) Bu âyetle sabit olmaktadır ki her suçlu ateşe girecektir ve kafirdir. Şüphesiz fâsık da suçlu­dur ve ateşe girecektir.</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz:</strong> Bunun cevabı daha önce geçmişti. Cevap şudur: Âyetin zahiri alınmaz. Aksi halde her suçlunun kıyamet gününü yalanlıyor olması gerekir. Halbuki bu kesinlikle yanlıştır.</p>
<p><strong>On altıncısı şu âyetlerdir:</strong> &#8221;İnkar edenler, bölük bölük cehenneme sürülür. Oraya vardıklarında cehennemin kapılan açılır ve bekçileri onlara: ‘Size içinizden Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınız uyarısında bulunan peygamberler gelmedi mi&#8217; derler. ‘Evet geldi&#8217; derler. Lâkin azap sözü inkarciların aleyhine gerçekleşir. Onlara ‘ebedi kalacağınız cehen­nemin kapılarından girin; kibirlilerin yeri ne de kötüdür.&#8217; denir. Rablerinden sakınanlar ise bölük bölük cennete sürülür. Oraya vardıkları ve cennetin kapılan açıldığında cennetin bekçileri onlara ‘Size selam olsun! Hoş geldiniz. Ebedî kalmak üzere girin buraya!’ derler.”(Zümer,73) Bu âyetlerden öğrenil­mektedir ki insan ya müttaki olup cennete sürülür ya da kafir olup cehen­neme sürülür.</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Daha önce benzeri geçmişti. Buna göre âyetlerde iki kısmın zikredilmesi, üçüncü kısmın olmadığını göstermez.</p>
<p><strong>On yedincisi,</strong> Hz. Peygamber’in (s.a.) “Kim bir namazı bilerek terk ederse kafir olur” hadisi ile “Kim haccetmeden ölürse ister Yahudi ister Hıristiyan olarak ölsün” hadisidir.</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz:</strong> Ahad haberler, muhalifler ortaya çıkmadan önce gerçekleşmiş icmayla gelişemez.</p>
<p><strong>On sekizincisi:</strong> Allah’a dost ve düşman olmak birbirine zıttır ve iki­si arasında da vasıta yoktur. Allah’a dostluk iman iken Allah’a düşmanlık küfürdür.</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz:</strong> Biz iki zıt arasında vasıta bulunmadığını kabul et­miyoruz. Zira karalık ve aklık birbirine zıttır ve ikisi arasında vasıta vardır. Dolayısıyla Allah’a dost olmak ile düşman olmak arasında vasıta olabilir.</p>
<p>Büyük günah işleyenin münafık olduğunu iddia edenler iki delil getirmiştir.</p>
<p><strong>Birincisi naklî delildir.</strong> Hz. Peygamber (s.a.) şöyle demiştir: “Müna­fığın alameti üçtür: Söz verdiğinde cayar, konuştuğunda yalan söyler, emanet bırakıldığında hıyanet eder.”</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz:</strong> Bu zahiri bırakılan bir nastır. Çünkü bir kimseye değerli bir elbise giydirme sözü veren, sonra sözünde durmayan kimse bu hareketinden dolayı icmayla imandan çıkıp nifaka girmez. Denilmiştir ki hadisin anlamı şudur: Bu üç haslet hep birlikte bir şahsın melekesi haline geldiğinde onun münafıklığının alameti olur. Ama meleke haline gelmediyse olmaz. Nitekim Hz. Yusuf un kardeşleri onu koruma sözü vermişlerdi ama sözlerinde durmadılar. Babaları onlardan eman almıştı ama hiyanet ettiler ve “onu kurt yedi” diyerek yalan söylediler. Fakat onların münafık olmadı­ğında görüş birliği vardır. Bununla birlikte bir şeye delalet eden alamet, ba­zen katî olarak delalet etmez. Bu durumda delalet edilen şeyin ondan ayrıl­ması mümkündür.</p>
<p><strong>İkincisi aklîdir.</strong> Bu delil şöyledir: Bu delikte bir yılan bulunduğuna inanan bir akıl sahibi, elini o deliğe sokmaz. Eğer bunu iddia eder, ardındanda elini sokarsa inanmadan söylediği bilinir. Büyük günah işleyen için de aynı şey geçerlidir.</p>
<p><strong>Biz Şöyle deriz:</strong> Yılanın zararı, hemen olan ve gerçekleşmiş bir durumdur. Oysa günahtan dolayı azap böyle değildir. Çünkü ilerde gelecek ve şimdi gerçekleşmemiş bir durumdur. Zira tövbe ve affedilme mümkündür.<br />
Dolayısıyla bu ikisi farklıdır.</p>
<p><strong>Mu&#8217;tezile ise iki delil getirmiştir.</strong></p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Fâsık ne mümindir ne de kafirdir Mümin değildir çünkü daha önce imanın taatlerden ibaret olduğu anlatıldı Kafir olmadığında icma vardır, çünkü Sahâbe ve onların ardından Selef, zina, şarap içme ve iffetli kadına iftira atılması durumlarında fasığa had uyguluyor, onu öldürmüyor, dinden çıktığına hükmetmiyor ve Müslüman kabristanına defnediyordu. Oysa onlar, kafire böyle muamele yapılmayacağında icma etmişti. Yine âşığın kafir olması, koca karısını zina etmekle suçladığı takdirde liâna ve hâkimin hükmüne gerek kalmadan sadece bu suçlamayla kadının kocasından ayrılmasını gerektirir. Çünkü koca doğru söylüyorsa ka­dın zina etmekle kafir olmuş demektir. Şayet koca yalan söylüyorsa iffetli kadına iftira etmekle kafir olmuş demektir. Dolayısıyla da her iki durumda da ayrılık gerçekleşir.</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz:</strong> Koca mümindir. Daha önce imanın hakikati mese­lesini ele alırken bu hususta açıklama yapmıştık.</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> Vâsıl b. Atâ’nın Amr b. Ubeyd’e söylediği ve Amfin da Vâsılın görüşüne dönmesine vesile olan açıklamadır. Bu açıklama şöyledir:</p>
<p>Onun fâsık olduğu görüş birliğiyle mâlûmdur. İmanında ise ihtilaf edilmekte­dir. Diğer deyişle ümmet, büyük günah işleyenin fasık olduğunda icma et­miş ama onun mümin mi yoksa kafir mi olduğu hususunda ihtilaf etmiştir. Biz ihtilaf edilen görüşü bırakıyor ve ittifak edilen görüşü alıyoruz.</p>
<p><strong>Biz şöyle deriz:</strong> Daha önce geçtiği üzere büyük günah işleyen ke­sinlikle mümindir ve Vâsıldan önce ümmet bu hususta ihtilaf etmemiştir. Ak­sine ondan önce ümmet mükellefin ya mümin ya da kafir olacağında icma etmiştir.</p>
<p>Üçüncü bir kategori çıkarmak, o iki kısımda sınırlama üzerine oluş­muş icmayı delmek demektir. Dolayısıyla da hiç kuşkusuz yanlıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mevâkıf Şerhi (3)<br />
Müellif:Seyyid Şerîf Cürcânî<br />
Çeviren:Ömer Türker<br />
Türkiye Yazma Eserler.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/namaz-kilip-da-buyuk-gunah-isleyen-mumin-midir/">Namaz Kılıp da Büyük Günah İşleyen Mümin midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/namaz-kilip-da-buyuk-gunah-isleyen-mumin-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tekfir Meselesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tekfir-meselesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tekfir-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 22:50:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'a Mekan Tayini Etme]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Mansûr el-Mâtürîdî]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yezid’e lanet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8360</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir kişi, Allah yerde mi gökte mi bilmiyorum, derse, Hanefîler’e göre dinden çıkar. Çünkü Allah’a mekan isnad etmiş olur. Keza Arş için de öyledir, yani Allah Arş’ta mı yoksa başka bir yerde mi bilmiyorum, derse de böyledir. Kişi, Lokman yahut da Zülkarneyn peygamber midir yoksa değil midir, bilmiyorum, derse dinden çıkmaz.Çünkü bunların nebi olup olmadıkları [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tekfir-meselesi/">Tekfir Meselesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-15.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8361" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-15.jpg" alt="Tekfir Meselesi" width="379" height="195" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-15.jpg 313w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-15-300x154.jpg 300w" sizes="(max-width: 379px) 100vw, 379px" /></a></p>
<p>Bir kişi, Allah yerde mi gökte mi bilmiyorum, derse, Hanefîler’e göre dinden çıkar. Çünkü Allah’a mekan isnad etmiş olur. Keza Arş için de öyledir, yani Allah Arş’ta mı yoksa başka bir yerde mi bilmiyorum, derse de böyledir. Kişi, Lokman yahut da Zülkarneyn peygamber midir yoksa değil midir, bilmiyorum, derse dinden çıkmaz.Çünkü bunların nebi olup olmadıkları konusunda nas varid olmamıştır. Yalnız bu, Hz.Musa ve İsa’nın peygamber olup olmadıklarını bilmiyorum, diyen için böyle değildir»</p>
<p>Böyle diyen şahıs dinden çıkar. Çünkü her ikisi de haklarında meşhur nas bulunan peygamberlerdir. Bizim burada nassı, meşhur nas, diye kayıtlamamızın sebebi insanların çoğu için gizli sayılabilecek naslarla sabit bulunanları hariç tutmak içindir. Çünkü bu tip naslarla sabit olanları bilmeyenler mazurdurlar. Ertesi gün küfretmeye niyet eden kişi o anda dinden çıkar. Çünkü bu durum kendisinin dininde mütereddid olduğunun, yüzde yüz kesin inanç içinde bulunmadığının delilidir.</p>
<p>Bizim âlimlerimize göre bu şuna benzer. Bir kişi namazda iken niyeti kesmeye azmetmesi de öyledir. Mesela birinci rek’atta iken kesinlikle böyle karar vermesi muhaldir. Kişi, inanmadan ama kendi irâdesi ile küfür kelimelerini söylerse dinden çıkar. Bunları sarhoş iken söylerse dinden çıkmaz. Mushafı pislik içine atmakla kişi, kalben böyle inanmasa da, dinden çıkar.</p>
<p>Yezid’e lanet okumak caiz değildir. Çünkü o mağfiret olunması mümkün olan bir günahkârdır. Onun günahları mağfiret olunmasa da ona şovenler günahkardırlar. Çünkü o bir müslümandır. Günahları yüzünden cezalandırılsa bile ergeç gideceği yer cennettir. Çünkü hiçbir günahkar (fâsık) bizim prensiplerimize göre, cehennemde ebedî kalmayacaktır. Cehennemde ebedîlik kâfirler içindir.</p>
<p>M.Said Yeprem &#8211; İmam Maturidi&#8217;nin Akide Risalesi ve Şerhi,syf.111</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tekfir-meselesi/">Tekfir Meselesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tekfir-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam&#8217;da Müsamaha / İmam el-Gazzâlî</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamda-musamaha-imam-gazali/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamda-musamaha-imam-gazali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 May 2015 23:54:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[E-Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<category><![CDATA[İlahi Rahmetin Genişliği]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[İslamda Müsamaha]]></category>
		<category><![CDATA[Kesin Olan ve Olmayan Delillere Dayanan Teviller]]></category>
		<category><![CDATA[Taklitçilerin İçine Düştükleri Çelişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Te'vil Kaçınılmazdır]]></category>
		<category><![CDATA[Te'vil Yapma Usulü]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir Edeni Tekfir Etmek Caiz Olur mu?]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir Konusunda Kelami Bilgilerin Değeri]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfirde Esas Olan Bilgi mi İman Mı ?]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfirde Esas Olan Kaide]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfiri Gerektiren Hususlar ve Mutlak Zındıklık]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfirin Şartları ve İcma]]></category>
		<category><![CDATA[Varlıkların 5 Mertebesi]]></category>
		<category><![CDATA[Varlıkların Yorumlanması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6418</guid>

					<description><![CDATA[<p>GİRİŞ İmam âlim, fâzıl Ebû Mâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâiî (rahmetullâhi aleyh) der ki: İzzetine teslim olarak, nimetlerini tamamlamasını niyâz ederek, tevfîkini, yardımını ve tâatını ganimet bilerek, günahta ve sıkışık du­rumlarda kalmaktan korumasını ve bize nimetlerini bol bol ihsan etme­sini dileyerek Allah Teâlâ’ya hamd ederim. Peygamberliğine boyun eğerek, şefaatine nâil olmayı ümid ederek, sahip bulunduğu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-musamaha-imam-gazali/">İslam’da Müsamaha / İmam el-Gazzâlî</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/islamda-musamaha-faysalu-t-tefrika-beyne-l-islam-ve-z-zendeka20140811172530.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-6419" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/islamda-musamaha-faysalu-t-tefrika-beyne-l-islam-ve-z-zendeka20140811172530.jpg" alt="İslam'da Müsamaha / İmam Gazali " width="300" height="450" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/islamda-musamaha-faysalu-t-tefrika-beyne-l-islam-ve-z-zendeka20140811172530.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/islamda-musamaha-faysalu-t-tefrika-beyne-l-islam-ve-z-zendeka20140811172530-200x300.jpg 200w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>GİRİŞ</strong></p>
<p>İmam âlim, fâzıl Ebû Mâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâiî (rahmetullâhi aleyh) der ki:</p>
<p>İzzetine teslim olarak, nimetlerini tamamlamasını niyâz ederek, tevfîkini, yardımını ve tâatını ganimet bilerek, günahta ve sıkışık du­rumlarda kalmaktan korumasını ve bize nimetlerini bol bol ihsan etme­sini dileyerek Allah Teâlâ’ya hamd ederim.</p>
<p>Peygamberliğine boyun eğerek, şefaatine nâil olmayı ümid ederek, sahip bulunduğu esrâra ve yüksek seciyyesine sımsıkı sarılarak peygam­berliğinin hakkını ifâ İçin Allah’ın kulu, Resûlü ve bütün mahlûkatın en hayırlısı Muhammed (s.a.v.)’e, onun âl, ashâb ve ehl-i beytine Cenâb-ı Hak’tan salât ve selâm dilerim.</p>
<p>Ey içi şefkat dolu hassas rûhlu kardeş! Dinî muamelelerin sırlarına dair yazdığımız (tasavvufî) eserlerimizin, bazı hasetçi kimseler tarafın­dan kötülenmesi haberinin kulağınızı tırmalaması sebebiyle canınızın sıkıldığım ve kalbinizin incindiğini görüyorum.</p>
<p>Bu gibi kimselerin iddialarına göre; bu kitaplarda eski âlimlerin ve büyük kelâmcıların benimsedikleri mezhebe muhalefet edilmiştir ve yine onlara göre; Eş’arî mezhebinden bir arpa ucu kadar sapmak bile küfürdür, çok önemsiz hususlarda dahi Eş’arî’ye muhalefet etmek gaf­let ve dalâlettir.</p>
<p>Ey kalbi şefkat dolu hassas rûhlu kardeş! Müsterih ol, aldırma,canını sıkma, bu gibi üzüntülerden birazcık olsun kendini kurtarma­ya bak. “Onların dediklerine sabret ve en güzel bir şekilde-kendileri­ni halleriyle baş başa bırak.” Ta’rîz taşı atılmayan ve haset edilmeyen kimseleri hakir, kâfir ve sapık olmakla itham edilmeyen kimseleri ise küçük görürüm.</p>
<p>İnsanları, Hakk’a dâvet edenler içinde Peygamberlerin efendisi Hz. Muhammed (s.a.v.)’den daha kâmili ve daha akıllısı var mıdır? Öyle iken onun hakkında bile: “Delilerden biri” demişlerdi.</p>
<p>Alemlerin Rabbi olan Allahü Teâlâ’nın sözünden daha üstünü ve daha doğrusu var mıdır? Böyle iken O’nun için bile: “Eski kavimlerin efsanesi” demişlerdi.</p>
<p>Sakın onlarla mücadele ederek vakit geçirme. Onları susturacağım diye tama’ etme. Çünkü bu, yersiz bir tama’dır, yankı yapmayacak yer­lere seslenmektir. Şâirin şu sözünü işitmedin mi? Kulak ver:</p>
<p>Her düşmanlığın sulha dönüşmesi ümid edilebilir,</p>
<p>Fakat kökleri hasede dayanan düşmanlık müstesna.</p>
<p>5) Devamlı olarak şeriatın hudutlarına riâyetle süslenmiş olması icâbeder. Bir kalbe; ancak bu gibi hazırlıklar sonunda peygamberlik meş’alesinden feyz gelir ve kalp bu sâyede cilâlanmış parlak bir ayna şeklini alır. “Gam gibi parlak bir kalpte bulunan imân ışığı nurlar saç­maya başlar. Hattâ nerde ise ateşe temas etmeden ışık verir.”</p>
<p>*</p>
<p>İlâhları hevâ ve heves,</p>
<p>Ma’bûdları emirler, âmirler, sultanlar Kıbleleri para, pul</p>
<p>Şeriatları benlik (ahmaklık, yobazlık),</p>
<p>Arzuları makam ve şehvet,</p>
<p>İbâdetleri zenginlere hizmet,</p>
<p>Zikirleri vesvese ve desîse,</p>
<p>Hâzineleri kurnazlık,</p>
<p>Düşünceleri meşrep ve menfaatlerinin îcâbettirdiği şekilde hilebazlık olan bir güruhun kalplerine, melekûtun sırları nasıl tecelli edebilir?</p>
<p>Bunlar küfür karanlığını imân aydınlığından ne ile ayırt edecekler?</p>
<p>İlâhî bir ilhamla mı? Fakat İlâhî bir ilhama mazhar olması için kalpleri dünyevi kirlerden temizlenmemiş ki.</p>
<p>İlmî bir olgunlukla mı? Fakat ilim sahasındaki bütün sermayeleri necaset meselesi ve za’ferân otunun suyu (ile tahâret yapmanın câiz olup olmaması) gibi şeylerdir.</p>
<p>Heyhat&#8230; Heyhat! Bu gâye kuru bir arzu ve boş bir hayâl ile ulaşı­lamayacak kadar yüce, aziz ve nefistir.</p>
<p>Şu halde sen kendi işinle meşgul ol da geriye kalan zamanını zayi etme.</p>
<p>“Zikrimizden yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey iste­meyen kimselerden ilgini kes. Çünkü bunların ilim sahasında ulaştıkları seviye bundan ibarettir: Şüphesiz ki Allah kendi yolundan sapanlarla hidâyet üzere olanları çok daha iyi bilir</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>TAKLİTÇİLERİN İÇİNE DÜŞTÜKLERİ ÇELİŞKİLER<sup>1</sup></strong></p>
<p>Eğer sen bu düşmanlık hissini kendi kalbinden ve senin halinde -olup da hasetcinin iğvâsına kapılmayan ve körlüğe benzeyen taklit­le bağlanmamış olan, aksine insan aklı ve düşüncesi tarafından ortaya çıkarılmış olan zor meseleleri halletmeye susamış- olan kimsenin gön­lünden söküp almak istersen; evvelâ kendi nefsine, sonra kendi duru­munda olan kimseye hitâp et ve küfrü tarif etmesini iste.Eğer muhatabın küfrün târifinin: “Eş’arî, Mu’tezile veya Hanbelî gibi muayyen bir mezhebe muhalefet etmemektir.” şeklinde olduğunu iddia ederse o zaman bu kimsenin ahmak ve budala bir insan olduğunu bil. Zîra, taklit bu adamı bağlamıştır. Onun için bu kimse körlerden de kördür. Böylesini ıslâh edeceğim diye vaktini zâyî etme.</p>
<p>Böyle birini susturmak için tutulacak yol; bu gibi kimselere -ken­dileri gibi mukallid olan- hasımlarının delilleriyle karşı koymaktır. Çünkü böyle kimseler, kendileri ile muhalif mukallidleri arasında hiç­bir ayrılık ve gayrılık bulamayacaklardır. Mukallid muhalifin mezhep­ler arasında Eşarî mezhebine meylettiğini ve bu mezhebe prensiplerde ve prensiplerin sonuçlarında muhalefet etmenin açık bir küfür olduğu­nu iddia ettiğini düşünelim. Şimdi ona şöyle bir soru sorulmalıdır: Bekâ sıfatının zât üzerine zâid bir sıfat olmadığını ileri sürerek Eş’arî’ye, Allah&#8217;ın bekâ sıfatı konusunda muhalefet eden el-Bakillânî’nin kâfir olduğuna hüküm verirken hakkın Bakillânî ile olmayıp Eş’ar’î ile olduğunu ne ile biliyorsun?</p>
<p>Eş’arî’ye muhalefet ettiği için Bakillânî’yi tekfir etmek, hangi se­beple Bakillânî’ye muhalefet ettiği için Eş’arî’yi tekfir etmekten daha doğrudur? Niçin ilki hak üzeredir de, İkincisi değil veya hak üzere olan; biridir de diğeri değil?</p>
<p>Acaba bunun sebebi zaman itibariyle birisinin diğerinden evveli gelmiş olması mıdır? O halde Mu’tezile’nin birçok âlimleri Eş’arî’den evvel gelmişlerdir. Bu duruma göre Mu’tezile’nin hak üzere olması îcâbetmez mi?</p>
<p>Yoksa sebep, ilim ve fazilet bakımından derecelerin farklı oluşu| mudur? Faziletin dereceleri hangi kıstas ve miyarla ölçülerek uyulan ve taklid edilen (metbû’ ve mükalled) zâttan daha üstün bir kimsenin mevcut olmadığı sonucuna varılmıştır?</p>
<p>Eğer Bakiilânî’nin Eş’arî’ye muhalefet etmesine izin verilirse bu hak niçin başkalarından esirgenir? Bakillânî ile el-Kalânîsî ve el m Kalânisi arasında ne fark vardır? Bu ayrıcalığı Bakillânî’ye tahsis ederken kullanılan ölçü nedir?<sup>2</sup></p>
<p>“Bakillânî’nin muhalefeti lafzîdir, sözdedir, bunun ötesinde bir. gerçekliği yoktur.” tarzında bir iddia ortaya atılmıştır. Nitekim bazı mutaassıp kimseler kendilerini zorlayarak bu gibi şeyler söylemişler ve “Bakillânî bekâ sıfatını kabul etmemekle beraber Allah TeâJâ’nın varlığının devamı hususunda Eş’arî ile aynı fikirdedir. Bu konudaki ihtilaf zât veya zât üzerine zâid bir vasıfla ilgili basit bir ihtilâf olup şiddet göstermeyi gerektirmez.” demişlerdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İyi ama, Allah Teaiâ’nın mümkün olan her şeye kâdir oJduğunu ve her şeyi eksiksiz olarak bildiğini kabili ettikleri halde; ilâhi sıfatları kabûl etmeyen Mu’tezile’ye neden bu kadar çok şiddet gösteriImekte-di<sub>r</sub>? Mu’tezile’nin Eş’arî ‘ye muhalefet ettiği nokta: “Allah zât ile âlim ve kâdir midir, yoksa zât üzerine zâid olan ilim ve kudret stfatı ile mi? meselesinden ibarettir.</p>
<p>Bu iki ihtilâf arasında acaba ne fark vardır? Allah Tealâ hakkında  kabûl ve reddedilecek sıfatlar üzerinde düşünmekten daha yüce ve daha  önemli hangi konu vardır?</p>
<p>Şöyle bir itirazda bulunabilir: Mu’tezile’ye göre; ilim, kudret ve hayat gibi sıfatlar sonuçta Vâhid (tek) olan Zât’tan sudur eden sonuç­lardır. Sırf bundan dolayı Mu’tezile tekfir edilir. Zîra bunlar, târifleri ve mahiyetleri itibariyle yekdiğerinden farklı olan sıfatlardır. Mahiyetleri farklı olan şeylere “bir” demek ve bunların yerine Tek Zât’ı ikâme etmek kabil değildir.</p>
<p>Güzel ama, Eş’arî’nin: “Kelâm Allah Teâlâ’nın zâtı ile kaim olan zâid bir sıfattır, kelâm sıfatı tek olmakla beraber aynı zamanda Tevrat, İncil,Zebur ve Kur’ân’dır, emir, nehiy, haber ve istihbardır.” demesi ni­çin garip karşılanmamaktadır? Bunlar da, mahiyetleri farklı olan haki­katlerdir. “Hayır değildir.” demek kabil değildir. Çünkü, haber: “Doğru ve yalan olması ihtimal dahilinde olan sözdür.” diye târif edilmektedir. Halbuki doğru ve yalan olma ihtimali emirde ve nehiy’de mevcut değil­dir. Yalan ve doğru olması muhtemel olan bir söz ile böyle bir ihtimale sahip olmayan bir söz nasıl bir ve aynı olur? Bu halde muayyen bir şey üzerinde hem kabûl, hem red birleşmiş olmaz mı?</p>
<p>Şayet bunun cevabının verirken muhalif saçmalar, ve müşkülü izah etmekten aciz kalırsa, o kimsenin fikir adamı olmadığına, başkalarının taklitçisi bulunduğuna hükmedilmelidir. Bu halde mukallidin susması veya o susmazsa yanında bulunanların susmaları şarttır. Çünkü mukallid bir meseleyi delile dayanarak izah etme seviyesinde değildir. Böyle bir seviyede olsaydı başkalarına tâbi olamaz, başkaları kendisine tâbi olurdu, başkalarının arkasına takılmaz, halka önder olurdu.</p>
<p>Taklitçi eğer meseleyi delillerle İspat etmek yolunu tutarsa, bu fuzulî bir çaba olur. Böyle birisi ile uğraşan, soğuk bir demiri döven veya çürümüş bir şeyi düzeltmek için uğraşan kimseye benzer. Zama­nın çürüttüğü bir şeyi attâr nasıl düzeltebilir.</p>
<p>İnsaf edilirse görülür ki: Hakkın muayyen bir nazarîyeci (ehl-i na­zar) ile olduğuna inananlar küfre ve çelişkiye en yakın olan kimselerdir.</p>
<p>Küfre yakındırlar, zira; muayyen bir nazarîyeciyi, zerre miktarı kü­çük günah (zelle) işlemekten bile ma’sûm olan, uyulması imânın icâbı, muhalefet edilmesi ise küfrü gerektiren Peygamber’le aynı seviyede tutmuşlardır.</p>
<p>Çelişki içerisindedirler, zîra; her nazarîyeci düşünmenin farz ol­duğunu söyler, diğer taraftan da: “İstidlâl neticesinde benim vardığım kanatten başka bir kanaate varmayacaksın, benim görüşlerim delildir.” der. “Görüşlerimi (mezhebimi) taklit et.” diyen bir kimse ile: “Görüşlerimi ve görüşlerimin istinad ettiği delilleri birlikte taklit et.” diyen bir kimse arasında ne fark vardır? Bu çelişki değil de nedir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>TEKFİRDE ESAS OLAN KAİDE</strong></p>
<p>Muhtelif taklitçi zümrelerin çelişkili düşüncelerini gördükten sonra herhalde küfrün târifini öğrenmek isteyeceksiniz. Bunun izahı uzun, kavranması zordur. Fakat ben şimdi sana bir “kaide” ve doğru bir işaret vereceğim, bu kaidedeki içeriği ve kapsamı (yani kaidenin efradını câmi ve ağyârını mani’ olması) sayesinde dikkate alınması ge­reken nokta gösterilmiş ve muhtelif mezhep mensuplarını gelişigüzel tekfir etmekten korunma imkânı elde edilmiş olur. Bu kaidenin devamlı olarak göz önünde bulundurulması fırkaları tekfir etmekten insanı men edecektir.</p>
<p>“Lâ İlâhe İllallah Muhammedü’r-Resûlüllah” düs-tûruna samimî bir şekilde bağlı kaldıkları ve bu düstûr ile çelişki teşkil eden bir durum­da bulunmadıkları müddetçe; yolları (mezhepleri) ne kadar farklı olursa olsun ehl-i İslâm’a dil uzatmaktan ve çeşitli mezhep mensuplarına kâfir demekten kaçınmalıdır. Ben diyorum ki:</p>
<p>Küfür: “Hz. Peygamber’i, Allah Teâlâ’dan getirdiği şeyler husu­sunda tekzip etmektir.”</p>
<p>İmân ise: “Getirdiği şeylerin cümlesini tasdik etmektir.”</p>
<p>Bu duruma göre, Hz. Peygamber’i tekzip ettikleri için Yahudi ve Hıristiyanlar kâfirdir. Bunlar kâfir olunca Brahmanların haydi haydi kâfir olmaları gerekir, çünkü Brahmanlar bizim Peygamberimizi tekzip ettikten başka diğer peygamberleri de tekzip etmektedirler. Dehrilerin (tanrısızların) kâfir sayılmaları daha tabiîdir, çünkü bunlar, bizim Peygamberimiz de dahil olmak üzere diğer bütün peygamberleri inkâr ettikten başka peygamber göndereni (Allah) de inkâr etmişlerdir.</p>
<p>Bunların bu şekilde tekfir edilmeleri; küfrün -meselâ köle ve hür olma hali (rıkk ve hürriyet) gibi- şer’î bir hüküm oluşundadır. Çünkü bir kimseyi tekfir etmenin mânâsı, o kimsenin öldürülmesinin mübah olması ve âhirette cehennemde ebedî kalacağına hükmedilmesi demek­tir. O halde küfrün ne olduğu da pek tabiî olarak şer’î delillerle bili­necektir. Bu şer’î delil de ya nass (âyet ve hadis) veya nassa dayanan kıyas olur. Yahudi ve hıristiyanların kâfir oldukları nasslarda açıkça ifa­de edilmiştir. Nasslara istinaden yapılan kıyasla; brahmanlar, seneviler, zındıklar ve dehrîler (materyalistler) pek tabiî olarak küfür bakımından yahudi ve hıristiyanlarla aynı kümde tutulmuşlardır. Kıyas:</p>
<p>Bunların hepsi müşriktirler; çünkü peygamberleri tekzip etmekte­dirler;</p>
<p>Her kâfir peygamberleri tekzip eder,</p>
<p>O halde tekzipçilerin hepsi kâfirdir.</p>
<p>Efradını câmiî ve ağyârını mani olan (içeriği ve kapsamı doğru olarak belirlenip uygulanması gereken) kaide işte budur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>VARLIKLARIN BEŞ MERTEBESİ</strong></p>
<p>Söylediklerimiz çok açık olmakla birlikte bunun altında kapalı ve anlaşılması zor olan hususlar vardır. İşte bütün zorluklar buradan gelmektedir. Çünkü her fırka (mezhep) muhalifini tekfir etmekte ve onu Hz. Peygamber (s,a,v.)’i tekzip etmekle itham etmektedir.</p>
<p>Meselâ, Hanbelîler, Hz. Peygamberdin haber verdiği “Fevk’’ [Allah’ın üst’te oluşu) ve istivâyı (Allah’ın Arş’ın üzerine istivâsı) tekzip ediyorlar iddiasıyla  Eş’arî’leri tekfir etmektedirler.</p>
<p>Buna karşılık Eş’arîler ise, “Allah’ın misli olan hiçbir şey yoktur.”’ âyetinin anlamını tekzip ederek teşbihe kayıyorlar zannederek Hanbelıleri tekfir etmektedirler.</p>
<p>Keza Eş’arîler Hz. Peygamber haber verdiği halde Allah’ı görme­nin mümkün oluşunu (rü’yetullah’ın cevazı), ilim ve kudret gibi sıfat­ların varlığını inkâr etti diye Mu’telize’yi Peygamberi tekzip etmekle itham etmekte ve bu sebeple onları tekfir etmektedirler.</p>
<p>Mu’telize ise, İlâhî sıfatların kabûl edilmesini kadîm varlıkların çoğaltılması mânâsına almakta ve tevhîd bahsinde Hz. Peygamber’i tekzip ediyorlar diye Eş’arîlerin kâfîr olduklarını iddia etmektedirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Varlığın Beş Mertebesi</strong></p>
<p>Bu çıkmazdan kurtulmanın tek yolu İslâm’a göre “Tekzip” ile “Tasdîk”in (kabul ve reddin) mahiyet ve târiflerinin bilinmesidir. Bu sayede mezheplerin aşırılıklarını, birbirini tekfirde nasıl ölçüsüz hare­ket ettiklerini açıkça göreceksin. O halde ben derim ki:</p>
<p>Tasdik: “Tasdik haberle, daha doğrusu haberi veren kimse ile ilgi­lidir.” bunun gerçek mahiyeti ise, Hz. Peygamber’in var olduğunu ha­ber verdiği her şeyin mevcudiyetini kabul etmektir. Ancak varlığın beş mertebesi mevcuttur. Varlığın bu mertebelerinden gafil olan kimseler kendilerine muhalif olan mezhep mensûplarını tekzipçi olarak görmüş­lerdir.</p>
<p>Varlık (el-vücûd): a) zâtî, b) hissi, c) hayâli, d) aklî, e) şibhî olmak üzere beş kısımdır. Hz. Peygamberin mevcudiyetini haber verdiği bir şeyin, varlığın bu beş şeklinden biri suretinde mevcut olduğunu kabul eden bir kimse mutlak bir şekilde Hz. Peygamberi tekzip etmiyor de­mektir. Şimdi varlığın bu beş sınıfını ve te’vildeki örneklerini açıkla­yalım:</p>
<p>Zâtî varlık (el-vücûdü’z-zâtî): Hissin ve aklın dışında sabit olan hakikî varlıktır. His ve akıl bu varlığın bir suretini alır ve zihindeki bu surete idrak denir. Göklerin, yeryüzünün, hayvanların ve bitkilerin var olmaları böyledir, bu nev’i varlık çok açıktır. Daha doğrusu, bu cins varlıklar o kadar açıktır ki birçok kimse bu neviden başka varlık oldu­ğunu bile bilmez.</p>
<p>Hissi varlık (el-vücûdü’l-hissî): Sadece duyu organları için var olan, varlığı onu hissedene mahsus olan, hariçte aynî ve maddî bir varlı­ğı bulunmayan varlıktır. Uyuyan bir kimsenin, hattâ uyanık fakat hasta olan birinin gördüğü bazı şeyler (hayâletler) varlığın bu sınıfına girer.</p>
<p>Bu durumda olan kimseler bazı şeyler hayâl eder ve suretlerini görürler | ama bunların hissin dışında varlıkları yoktur. Fakat tıpkı dış âlemde var olan şeyler gibi görünürler. (Sanal varlıklar)</p>
<p>Hattâ sıhhatte ve uyanık bulundukları zamanlarda peygamberlerle velîlere, meleklerin cevherlerini aksettiren güzel sûretler görünür. On­lar bu vasıta ile vahye ve ilhâma mazhar olurlar. Başkalarının, uykuda iken gayb âleminden telâkkî ettikleri şeyleri onlar uyanık iken telâkki ederler. Bu keyfiyet derunlarının pek berrak ve saf oluşundan ileri gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak: “Melek, Meryem’e düzgün bir insan biçiminde göründü.” buyurmuştur.</p>
<p>Resûllüllah (s.a.v.) da ekseriya Cebrail (a.s.)’i bu yoldan görürdü. Onu aslî şekliyle sadece iki defa görmüştü. Cebrail, muhtelif sûretlere temessül eder, Hz. Peygamber de onu bu suret içinde görürdü.</p>
<p>Resûlüllah (s.a.v.)’ın rü’yâda görülmesi de böyledir. Hadiste “Rü’yâda beni gören hakîkaten beni görmüştür, çünkü şeytan benim suretime bürünemez temessül edemez.” buyrulmuştur. Hz. Peygamberin bu şekilde görülmesi mübârek vücûdunun Medine’deki ravzasından, rü’yâ görenin bulunduğu yere intikal etmesi suretinde değildir. Belki vücûduna âit suretin uyuyanın hissinde varolması (temessül etmesi) şek­lindedir.</p>
<p>Bunun sebebini ve sırrını izah etmek uzun sürer, esasen bu hususu diğer eserlerimizde açıklamış bulunmaktayız.</p>
<p>Verdiğimiz bu misallere inanmazsan kendi gözüne inanmalısın. Meselâ, bir nokta büyüklüğünde bir ateş parçasını eline alıyorsun, son­ra bu ateşi doğru bir çizgi üzerinde hızla hareket ettiriyorsun ve ateşten bir çizgi görüyorsun. Bu ateş parçasını bir daire üzerinde hareket ettir­diğin zaman da ateşten bir daire görüyorsun. Görülen ateşten çizgi ve daire hissinde mevcuttur, hissin dışında yoktur. Çünkü her halükârda dış âlemde mevcut olan bir noktadan başka bir şey değildir. Birbirini takip eden zamanlar içinde noktanın hat ve daire şeklinde görünme­si çizginin veya dairenin dış âlemde mevcut olduğunu hiçbir şekilde göstermez. Çizgi ve dairenin histe mevcudiyeti sadece bir hâlde ve bir andadır.</p>
<p>Hayâli varlık(el-vücûdü’l-hayâli):Duyu organları ile görmekte</p>
<p>olduğumuz varlıklar gözümüzden kayboldukları zaman zihnimizde on­ların birer suret (form)leri kalır ki buna hayâl (imaj) denir. Göz kapatıl­mış vaziyette meselâ bir filin veya bir atın sureti zihinde canlandırıla­bilir. Sanki fil veya at görülüyormuş gibi zihinde meydana getirilen bu suret mükemmel bir şekilde dimağda mevcut ise de dış âlemde yoktur.</p>
<p>Akli varlık (el-vücûdü’I-aklî): Belli bir şeyin; bir ruhu, bir haki­kati ve bir mânâsı bulunur. Akıl bu şeyin, dış âlemdeki varlığını, his ve hayâldeki suretini hiç nazarı itibara almaksızın mücerred mânâ ci­hetini kavrar, el gibi. Elin hissî ve hayâlî bir sureti vardır, ayrıca bir de mânâsı vardır ki bu onun hakikatidir. Bu mânâ elin “tutma gücündür, aklî mânâda el işte bu “tutma kuvvetindir.</p>
<p>Aynı şekilde kalemin bir sureti vardır, fakat onun hakikati bilgileri yazma cihetidir. Akıl, kalemin bu mânâsını kamışın ve divitin hayâlî ve hissî suretine bağlı olmaksızın kavrar.</p>
<p>Varlığa benzeyen varlık (el-vücûdü’l-şibhî): Bu; bir şeyin, sureti ve hakikati ile ne hariçte, ne histe, ne hayâlde ve ne de akılda bizâtîhî mevcut olmamasıdır. Fakat mevcut başka bir şey olup bir özelliği ve sıfatı ile öbür varlıklara benzediğinden şibhî varlık adını almıştır.</p>
<p>Tevîller bölümünde misalleri verilince bu husus daha iyi anlaşı­lacaktır.</p>
<p>Var olan eşyanın, varlık mertebeleri işte bunlardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>VARLIKLARIN YORUMLANMASI</strong></p>
<p>Şimdi dinle de, bu derecelerin yorum/te’villerdeki misallerini an­latayım:</p>
<p>Zâtı varlık: Bunun için misal vermeye ihtiyaç yoktur. Zira açıktır, olduğu gibi anlaşılır, te’vîl edilemez. Mutlak ve hakikî varlık budur. Resûlüllah (s.a;v.)’ın varolduğunu haber verdiği arş, kürsi ve yedi semâ gibi. Bunlar zâhirî mânâları ile anlaşılır, te’vil edilemezler. His ve hayâl ile ister idrak edilsin, ister edilmesin bunlar bizâtihî var olan cisimlerdir.</p>
<p>Hissî varlık: Bu varlığın te’vîller bahsinde pek çok misalleri vardır. Biz iki örnek vermekle iktifa ediyoruz.</p>
<p><strong>Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</strong></p>
<p>“Ölüm alaca bir koç şeklinde, kıyâmet günü getirilir ve cennetle cehennem arasında boğazlanır.” “Ölüm bir arazdır.” veya “Ölüm bir arazın olmayışıdır”, “Arazın cisim haline çevrilmesi imkânsızdır, buna güç yetmez.”</p>
<p>gibi bir sonuca delil ile vâsıl olanlar, bu haberi şu şekilde anlayacaklardır: “Kıyâmette toplanan insanlar koçu görecekler ve onun ölüm olduğuna itikad edeceklerdir, bu koç dış âlemde değil, sadece on­ların hislerinde mevcut olacaktır. Bu durum, âhirette ölümün mevcut oluşundan kesin olarak ümidi kesme hususunda kesin (yakînî) bir bil­ginin husûle gelmesini sağlayacaktır. Şu halde boğazlanan koç değil,kendisinden ümit kesilen şey, yani Ölümdür.</p>
<p>Bu istidlâl ve düşünüş taamı doğru bulmayanlar ise belki de ölü­mün kendisinin koçun zâtı haline dönüşeceğine ve böylece boğazlana­cağına itikad edeceklerdir.</p>
<p>(Güneş tutulması hâdisesi ile ilgili olarak rivâyet edilen) bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Şu duvarın içinde cennet (ile cehennem) bana gösterildi.“, “(&#8220;cisimler birbirinin içine girmez.’’, “Büyük cisim küçük cismin içine sığmaz.” gibi bir sonuca delil ile ulaşanlar bu ha­disi şöyle anlayacaklardır: “Cennetin kendisi duvara nakledilmiş de­ğildir, fakat cennetin duvardaki süreli sanki gözle görülüyormuş gibi histe temessül etmiştir.” Büyük bir şeyin misalinin küçük bir cisimde görülmesi imkânsız değildir. Nitekim kocaman semâ küçük bir aynada görülebilir. Şu halde bu, mücerred hayâl gücü ile cennetin soyutlanmış sûretinin farklı bir şekilde görülmesidir. Semânın aynada görülmesi ile, gözler kapatıldıktan sonra aynadaki semânın sûretinin tahayyül yolu ile idrak edilmesi (zihinde canlandırılması) arasındaki fark malûm bulun­maktadır, (İlki histe İkincisi hayalde.)</p>
<p>Ayın aynada görülmesi hissî varlık, muhayyilede tasavvur edilme­si hayalî varlıktır.</p>
<p>Hayalî varlık&#8217;. Bunun misali, Resulullah (s.a.v.)’ın şu hadisleridir:</p>
<p>“Ben Yunus b. Mettâ’ya bakıyor gibiyim, üzerinde Katvân mamu­lü bir aba olduğu halde telbiye ediyor ve dağlar ona cevap veriyordu, Allah Teâlâ ise ona: lebbeyk yâ Yunus, diyordu.’’</p>
<p>Aşikârdır ki bu, Hz. Peygamber’in hayâlindeki bir sûretin temsil yolu ile ifade edilmesidir. Çünkü Hz. Yunus’un bu vaziyette oluşu Pey­gamberimizin dünyaya gelişinden çok evvel idi, bu vaziyet yok olup gitmişti, o zaman mevcut değildi.</p>
<p>“Uyuyan bir kimsenin rü’yâsında muhtelif sûretler görmesi; bu hâdise, müşâhede ediyormuş gibi Resûlüllah’tn hissine temessül etmiş­tir.” demekte de garipsenccek bir durum yoktur. Fakat: “Ke’ennî enzu- ru” (sanki ona bakıyorum) buyrulmuş olması bu bakışın gerçek bir bakış olmadığı, takat bakışa benzeyen bir hâl olduğu hissini uyandırmaktadır. Maksat misal vererek anlatmaktır, suretin kendisi güve değildir</p>
<p>Hulâsa, muhayyilede görülen her şeyin, görme mahalli olan histe de görülmesi pek ala tasavvur edilebilir ve böylece müşâhede meydana gelmiş olur. (Tahayyülün tasavvur edildiği hususlarda nadir haller ha­riç müşahede imkânsız değildir. Hayâlde meydana getirilen suretlerin müşâhede yolu ile de görülmesi, zihinde canlandırılması genel olarak  mümkündür). Nadir haller dışında imkânsız değildir.</p>
<p>Aklivarlık: Bunun da birçok örnekleri varsa da biz iki misal ver­mek süretiyle iktifa ediyoruz: Bunlardan biri Hz. Peygamber’in şu hadisidir:</p>
<p>“Günahları sebebiyle cehenneme girip de oradan çıkanlara cen­netten bu dünyanın on misli büyüklüğünde bir yer verilir”.</p>
<p>Bu hadisten anlaşılan zâhirî mânâ, bu yerin; en,boy ve yüzölçüm itibariyle dünyadan on misli büyük olmasıdır. Bu ise hissî ve hayalî bir farktır. Onun için bu haber karşısında hayrete düşülerek: Hadislerde anlatıldığı üzere cennet semâdır, semâ da dünyadan ve (dünya kavramı da dahil) olduğu halde dünyanın on mislini nasıl içine alabilir?” Te vîl yapmasını bilenler şu hükümle hayretlerini izâle ederler;Burada bahis konusu edilen fark mânevidir, aklîdir, hissî ve hayâlî değildir. Meselâ bazen şöyle denilir: “Bu çınar çekirdeği şu çınar ağacından birkaç misli büyüktür.” Bununla çekirdekteki istidat (kapasite) kastedilir. Bu; çekir­değin his ve hayâl ile idrak edilen saha itibariyle büyüklüğü değil, akılla idrak edilen büyüklüğünü ifâde eder.</p>
<p>Bir hadiste: “Allah Teâlâ Âdem’in çamurunu kırk sabah eliyle yoğurdu.” buyrul muştur. Görüldüğü gibi bu hadiste Cenâb-ı Hakk’ın eli bulunduğundan bahsedilmektedir. Hissî ve hayâlî organ mânâsındaki el mefhûmunun Allah Teâlâ için kullanılmasının doğru olmadığını delil ile ispat edenler bu elin aklî ve rûhânî olduğunu kabûl etmektedirler. Yani elin sürerini değil, mânâsını, rûhunu ve hakikatini kabul etmişlerdir. El kelimesinin mânâsı ve ruhu ise, bir şeyi tutmaya ve kavramaya yara­yan, kendisi ile iş yapılan, iyilikte bulunulan veya bulunulmayan vasıta  demektir.      Allahu Teala melekleri vasıtasıyle ihsanda bulunur veya bulunmaz. Nitekim Hz. Reygamber (s.a.v.) bir hadislerinde: “Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı şey akıl (isminde bir melek)dır, Allah Teâlâ aklı ilk defa yarattığı zaman ona dedi ki: İnsanlara senin vasıtanla ihsanda buluna- cağım ve insanların ihsanıma mazhar olmalarını da yine senin vasıtanla engelleyeceğim.” buyurmuşlardır. Mütekellimlerin inandıkları gibi bu hadiste geçen aklın araz olması mümkün değildir.</p>
<p>Zîra Allah’ın ilk ya­rattığı şeyin araz olması imkânsızdır. Belki bundan maksat, ismi akıl olan ve ta’lim görmeye muhtaç olmadan zâti ve cevherleri ile eşyayı idrak eden melektir. Vahiy ve ilham yolu ile hakikî bilgileri enbiyâ ve evliyânın Levh-i Mahfûz’a benzeyen kalplerine nakşetmesi itibariyle bu melek’e “Kalem” de denilir. Bundan dolayı başka bir hadis-i şerifte: “Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı şey kalemdir.” buyrulmuştur. Buradaki “kalem”in, ismi akıl olan bir melek mânâsına geldiği kabûl edilmezse iki hadis arasında bir çelişki hâsıl olur. Muhtelif itibarlar ile bir şeyin birçok ismi olması mümkündür.</p>
<p>Zâti itibariyle “akıl”, Allah Teâlâ ile mahlûkat arasında vasıta ol­ması itibariyle “melek”, vahy ve ilham yolu ile bilgileri kalplere nakşet­me işi onunla hâsıl olduğu için “kalem” adını almıştır.</p>
<p>Nitekim Cebrâil (a.s.)’e de zâtı itibariyle “Ruh”, sırların kendisine tevdi olunmuş olması itibariyle “Emîn”, kuvvetinin kemâli itibariyle “Zû-Mirrch” (kuvvetli), kuvvetinin kemâli itibariyle “Şedîdü’l-Kuvâ” (pek çok kuvvetli), makamının Allah Teâlâ’ya yakın oluşu itibariyle “Mekîneni’nde Zî’l-Arşı” (Arş’ın sahibinin yanında duran), melekler­den bazılarının kendisine tâbi olmaları itibariyle “Mütâ” (Metbû’) de­nilmiştir.</p>
<p>Kanaati böyle olan bir kimse hissî ve hayâli kalem ve el yerine, aklî bir kalem ve el  kabûl eder. İster kudret olsun, ister başka bir şey olsun el’in Allah Teâlâ’nın bir sıfatı olduğu kanaatinde bulunanlar da vardır, nitekim bu konuda kelâmcıiar ihtilâf etmişlerdir.</p>
<p>Şibhî varlık: Bunun misâli Allah Teâlâ hakkında vârid olan; gadab, şevk, ferah, sabır vs. gibi şeylerdir.</p>
<p>Meselâ, gadabın mahiyeti, neticede sükûnet bulmak ve ferahlamakiçin kalpteki kanın galeyan etmesidir. Bu ise elem ve eksiklik mânâsına gelir. Gadabın; hissî, hayâli ve aklî bir şekilde Allah Teâlâ’ya isnad edi­lemeyeceği sonucuna delil ile vâsıl olanlar, gadabı; gadabın meydana getirdiği neticeleri meydana getiren başka bir sıfat şeklinde anmıştır ve böylece “gadab”ı “ceza vermeyi irâde etme” diye açıklamışlar ve onu irâde sıfatına ircâ’ etmişlerdir. Aslında irâde ile gadab arasında hiçbir münasebet yoktur. Fakat gadab ile irâde haiz bulundukları sıfatlardan bazıları bakımından birbirine yakın oldukları gibi “elem verme” gibi bir sonuç meydana getirmeleri itibariyle de yekdiğerine benzerler.</p>
<p>İşte te’vîllerin dereceleri bunlardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>VI -TE’VÎL KAÇINILMAZDIR</strong></p>
<p>Şeriat sahibinin sözlerini zikredilen derecelerden biri şeklinde an­layan ve te’vîl eden herkes şeriatı tasdik edici durumdadır. Tekzip bütün bu mânâların reddedilmesi demektir. Şeriatı tekzip eden kimse Hz. Pey­gamber (s.a.v.)’in sözlerinin mânâsız ve yalan olduğuna, bu sözlerin demagoji veya dünyevî maslahatlar mülâhazasiyle söylenmiş olduğuna inanır. Bu ise hâlis küfürdür, zındıklıktır, ileride anlatılacağı gibi, te’vil kanunlarına riayet ettikleri müddetçe te’vîlcilerin tekfir edilmeleri îcâp etmez. Mezhebi ne olursa olsun, bütün Islâm müctehitlerinin zarurî ola­rak te’vîle başvurdukları ortada iken te’vîl yapanların tekfir edilmeleri nasıl câiz olur?</p>
<p>Te’vîl yapmaktan en uzakta kalmış olan zât -Allah ona rahmet etsin- İmâm Ahmed’dir. Te’vîllerin en garibi ve hakikat olmaktan en uzak olanı ise; aklî veya şibhî varlığı mecâz veya istiare olarak kabûl etmektir. İşte Hanbelî, bunu yapmaya mecbur olmuş ve yapılmasının lüzumuna da kâni olmuştur. İmâm Ahmed’in, sadece üç hadisi açıkça te’vîl ettiğini Bağdat’ta sözlerine güvenilir kimselerden işitmiştim. Bu hadisler şunlardır:</p>
<p><strong>1-</strong>“Hacer-i Esved yeryüzünde Allah’ın sağ elidir (onu öpen, Allah’ın elini öpmüş olur).”</p>
<p><strong>2-</strong>“Mü’minin kalbi Allah Teâlâ’nın parmaklarından iki parmak .arasındadır.”</p>
<p>“Rahmân olan Allah Teâlâ’nın nefesinin Yemen tarafından gel­diğini hissediyorum.”*</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu hadislerin zâhirî mânâlarının kastedilmediği ve kastedilmesi- nin de imkânsız olduğu neticesine delil ile ulaşan İmâm Ahmed bakınız bunları nasıl te’vîl etmektedir:</p>
<p>Sahibine daha çok yaklaşmak için sağ eli öpmek âdettir. Aynı şe­kilde Allah Teâlâ’ya yaklaşmak (takarrub) için de Hacerü’l-Esved öpü­lür. Hacerü’l-Esved, zâtında ve sıfatlarında değil, arızî vasıflardan biri bakımından el’in mislidir. Bu sebeple “Hacerü’l-Esved”e “sağ el” (el- yemîn) ismi verilmiştir. Böyle varlığa biz, şibhî varlık adını vermiş ve bunun te’vîl şekillerinin hakikî mânâdan en uzak kalanı olduğunu be­lirtmiştik. Kendisini te’vîlden en uzak tutanların başında gelen bir zât olan İmâm Ahmed’in bu tip bir te’vile nasıl mecbur olduğuna bakınız.</p>
<p>*</p>
<p>Aynı şekilde hissî mânâda Allah Teâlâ’nın parmaklarının olma­sını imkânsız gören -zîra, bir adamın kalbi açılacak olsa orada Allah Teâlâ’nın parmaklarının mevcut olmadığı görülecektir- İmâm Ah­med, parmakları rûh (mânâ ve mahiyet) olarak anlamıştır ki bu da aklî mânâda parmaktır. Parmakların ruhundan maksadımız, eşyayı arzu edildiği gibi evirip-çevirme yeteneğidir. İnsanın kalbi melekle şeytanın şiddetli mücadeleleri ve sadmeleri arasında yer alır. Melekle şeytan vasıtasiyle Alla Teâlâ kalpleri istediği gibi evirip çevirir. Şu halde hadiste geçen iki parmak, melek ile şeytandan kinâyedir.</p>
<p>İmân Ahmed’in, te’vîlin bu kadarı ile iktifa etmesi, bu üç hadisin dışında kalan diğer hadislerin zâhirî mânâlarının kastedilmiş olmasını imkânsız görmemesinden, bir de nazarî düşünce sahasında mütehassis olmamasındandır. Eğer nazarîyât alanında vukûfu fazla olsaydı, “Fevk” (Allah Teâlâ’nın üstte olması) vs. gibi te’vîl etmediği şeyler te’vîl edil­mesi lâzım geldiğini anlayacaktı.</p>
<p>Mu’tezi lî ve Eş’arîlerin nazarî alanda araştırmaları daha fazla ol­duğundan daha ileri giderek birçok nassın zâhirî mânâlarını te’vîl ey­lemişlerdir. Âhiretle ilgili işler hususunda Hanbelîlere en yakın olanlar -Allah dahada muvaffak kılsm- Eş’arîlerdir. Zira, bu bahiste Eş&#8217;arîler, pek azı müstesna, nassların çoğunu olduğu gibi yani te’vîlsiz kabûl ederler. Te’vîlle en çok uğraşan Mu’tezile’dir. Bu kadar olmamakla be­raber -yukarıda da söylediğimiz gibi- Eş’arîler de bazı bahislerde te’vîl yolunu tutmuşlardır.</p>
<p>Bu cümleden olmak üzere Eş’arîler:“Kıyamet günü ölüm alaca bir koç suretinde getirilir..hadisi ile,“Amellerin terazi ile tartılması” hakkında, vârid olan nassları te’vîl etmişlerdir. “Amellerin tartılması” meselesini te’vîl eden Eş’arî, “Ameller değil, amellerin yazıldığı kâğıtlar tartılacak ve Allah bu kâğıtlar üzerinde amellerin derecesine ve miktarına göre ağırlık yara­tacaktır.” demiştir. Bu ise gerçek mânâya en uzak olan ve şibhî varlıkla ilgili bulunan bir te’vîldir. Çünkü üzerine yazı yazılan kâğıtlar cisimdir. Bu cisimler üzerine yazılan yazılar ve çizilen çizgiler ıstılâhî olarak araz olan amellere delâlet etmektedir. Bu duruma göre terazide tartılan şey amel değil, üzerine amellerin nakşedildiği ve terim olarak ameli ifâde eden mahal’dir.</p>
<p>Mu’tezile ise, terazinin kendisini te’vîl ederek: “Terazi, herke­se amelinin miktarının bildirilmesi”nden ibarettir, demiştir. Bu ise kâğıtların tartılması konusunda yapılan te’vîllerin ifrata vardırılmasıdır.</p>
<p>Bu iki te’vîlden hangisinin doğru olduğunu göstermek bahsimizin şümulüne girmez. Maksadımız şunu anlatmaktır: bir mezhep mensubu cehalette ve gabavette haddi aşarak:</p>
<p>“Hacerü’l-Esved gerçekten Allah’ın sağ elidir.”,</p>
<p>“Ölüm, her ne kadar araz ise de koç şekline girer (istihâle eder).”</p>
<p>“Ameller araz olduğu için yok olup gitmiş olsalar da teraziye ge­tirilir ve orada araz, ağırlığı olan bir cisim şekline girer.”</p>
<p>demedikçe nassların zâhirî mânâlarına tutunmakta ne kadar ileri giderse gitsin yine de te’vil yapmak mecburiyetindedir. Bunları söyleyen ve cehaletin bu derecesine düşen bir kimse ise akılla alâkasını kesmiş demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>VII,TE’VÎL YAPMA USÛLÜ</strong></p>
<p>Şimdi te’vîl kanununu tedkik edelim:</p>
<p>Zikredilen beş derece üzerine yapılan te’vîllerin tekzip sahası­na girmedikleri ve bütün mezheplerin bu mevzû üzerinde ittifak et­miş oldukları anlatılmış bulunulmaktadır. Yine ittifak edilmiştir ki bu te’vîllerin câiz olabilmesi için zâhirî mânâyı kastetmenin imkânsız ol­duğunun ispat edilmiş olması icâbeder.</p>
<p>İmdi bu beş mertebenin en açık olanı zâtî varlıktır. Bunun sabit olması her şeye şâmildir (öbür ihtimalleri bertaraf eder). Zâtî varlığın sübûtu imkânsız olursa, hissi varlığa geçilir. Bunun sübûtu bundan son­rakilere geçilmesine engel teşkil eder. Hissî varlığın sübûtu mümkün olmazsa hayalî ve aklî varlığa geçilir. Bunların sübûtu da mümkün ol­mazsa şibhî ve mecazî varlıkta karar kılınır. Delile dayanan bir zarûret bulunmadıkça bir dereceden onu tâkibeden dereceye geçmeye müsaade edilemez.</p>
<p>Bu noktada delili anlama tarzından doğan ihtilâflara geçilmek du­rumu zarûrî olarak ortaya çıkmaktadır. Zîra Hanbelîler “Hassaten üst (fevk) cihetinin Allah Teâlâ’ya isnat edilmesinin imkânsızlığını göste­ren hiçbir delil yoktur.” derken Eş’arîler aynı şeyi rü’yet için söyler­ler. Rü’yetin imkânsız olmadığını (Mu’tezile’ye karşı) müdafaa eder­ler. Bu gösterir ki mezheplerden her biri muhalifinin beyan ettiği şeye razı olmamakta ve delilini kat’î bulmamaktadır. Ne olursa olsun hiç bir mezhebin, muhalifini, delilde hatta etti diye tekfir etmesi doğru olmaz.</p>
<p>Fakat “dalâlet ehli” ve “bid’atcı” demesi caizdir.</p>
<p>Dalâletçi demesinin sebebi; kendisine göre, yoldan sapmış ol­masından, bid’atcı demesinin sebebi ise selef-i sâlihînin hakkında ne söylediği açıkça malûm olmayan bir mevzûda yeni bir görüş ortaya atmasındandır. Selef arasında meşhur olan Allah Teâlâ’nın görülmesi­nin câiz oluşudur. Hâl böyle iken birisinin çıkıp da “Allah görülemez.” demesi bid’attır. Görüleceğini (ifâde eden nassları) te’vîl etmesi de bid’attır. Bundan dolayı “Allah Teâiâ’nın görülmesinden maksat kalp ile müşâhede edilmesidir.” şeklinde bir kanaate sahip olan kimsenin bu görüşünü söylememesi ve açıklamaması uygun olur. Çünkü selef böyle bir şey söylememiştir.</p>
<p>Fakat bu noktada Hanbelîler şöyle diyebilirler: “Üst (fevk) cihe­tinin Allah Teâlâ’ya isnadı selef arasında meşhurdur, buna mukabil se­leften hiç biri “Âlemin Yaratıcısı âleme bitişik de değil, ayrı da değil; âlemin ne içinde, ne de dışındadır; O, altı yönden hâlî ve ayrıdır, üst (fevk) cihetine nisbeti alt (taht) cihetine nisbeti gibidir.” dememiştir. Bu sözler bid’attır. Zîra bid’at, seleften bize gelen görüşler haricinde görüşler ortaya atmaktır.”</p>
<p>Bu noktada, iki türlü seviyenin bulunduğu açık bir şekilde meyda­na çıkmaktadır:</p>
<p>1- Halk seviyesi (ve makamı): Bu seviyede doğru olan ittibâdır, zâhirî mânâyı bozmaktan prensip olarak sakınmaktır, sahâbenin sarih olarak beyan etmediği hususları açıkça te’vîl etmemek ve bid’at çıkar­mamaktır, doğrudan doğruya soru yolunu tıkamaktır, halkı kelâm il­mine dalmaktan, araştırma yapmaktan ve kitap ile sünnetin müteşâbih olanına uymaktan men etmektir.</p>
<p>Nitekim birisinin Hz. Ömer’e iki müteariz/çelişik âyeti sorması üze­rine Hz. Ömer onu kırbaçla dövmek sûretiyle cezalandırılmıştı. İmâm Mâlik’e istivâ sorulduğunda şöyle demişti: “İstivâ malûmdur, ona imân zaruridir, keyfiyeti mechûldür, onun ne olduğunu sormak ise bid’attır.”</p>
<p>2-Nazar ehlinin (düşünürlerin) seviyesi: Bunların rivâyet yolu ile gelen ve nasslara dayanan inançları sarsıntıya maruz kalmıştır. Bu se­viyedeki kimselerin yapacakları araştırmaların, zaruret miktarını geç­memesi, zâhirî mânâyı terk etmelerinin sadece kat’î delil zaruretine inhisar etmesi tıyğun olur. İnancının dayandığı delilin yanlış ve esassızolduğunu ileri sürerek muhalifleri tekfir etmeleri doğru olmaz. Çünkü delilin ne olduğunu hatasız olarak bilmek kolay bir şey değildir. Deli­lin, düşünürler tarafından kabûl edilen asgarî müşterek şeklinde olması  lâzımdır. Delilin delil oluşu hususunda ititfak olmalıdır. Çünkü tera­zi üzerinde anlaşma olmazsa; ihtilâfı ölçerek, tartarak ortadan kaldır­mak mümkün olmaz. Bu hususta beş önemli kıstasın neler olduğunu el-Kıstasil ’l-Müstakîm isimli eserimizde anlattık ki bunlar anlaşıldıktan  sonra üzerinde ihtilâf edilmesi tasavvur edilemez.</p>
<p>Daha doğrusu bunları iyice anlayan bir kimse bu ölçülerin şeksiz bir bilgi elde etmek için vasıta olduklarını kesin bir şekilde idrak eder. Bunları hakkıyla öğrenen kimseler insaf ve iz’an sahibi olurlar, ihtilâfları kolaylıkla ortadan kaldırarak zor ve üstü kapalı meseleleri rahatlıkla halledebilirler. Fakat aşağıdaki sebeplerden dolayı bunlar arasında da ihtilâfın bulunmaması imkânsız değildir:</p>
<p><strong>a)</strong> Bazıları bu kıstasların (kriterlerin) şartlarının tamamını gereği gibi kavrayamazlar.</p>
<p><strong>b)</strong> Fikirlerin doğruluğunu tanımaya yarayan kıstaslara baş vura­cakları yerde kendi şahsî ve indî görüşlerine müracaat ederler. Tıpkı her şiiri aruzla ölçmek zor olduğu için iyiden iyiye aruz öğrenildiği halde zevk-i selime müracaat edilip hata yapma dairesine girildiği gibi.</p>
<p><strong>c)</strong>Delillerin mukaddimesini teşkil eden bilgiler de anlaşılmamış olabilir. Zira delillerin esasını teşkil eden bilgiler tecrübe, tevatür vs. yolları ile elde edilirler. İnsanlar ise tecrübe ve tevatür gibi hususlarda birbirinden farklıdırlar. Birine göre tevatür olan diğerine göre tevatür olmayabilir. Birinin yaptığı tecrübeyi diğeri yapmamış olabilir.</p>
<p><strong>d)</strong>Vehme dayanan hükümler akla dayanan hükümlerle karşıtırılabilir.</p>
<p><strong>e)</strong> Güzel ve meşhur olan sözler (vecizeler ve atasözleri) zarûrî ve kesin olan hükümlerle karıştırılır. Nitekim bunlar, Mihakkün-Nazar (Doğru düşüncenin ölçüsü) isimli kitabımda izah edilmiştir. Bu ölçüleri bütün incelikleri ile öğrenmek, bellemek -inat etmemek şartıyle- kolay kolay hata etmeme imkânını bahşeder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>VIII-KESİN OLAN VE OLMAYAN DELİLLERE DAYANAN TE’VİLLER</strong></p>
<p>Bazı kimseler kesinlik ifâde eden delile değil de galib bir zanna dayanarak hemen te’vîl yolunu tutuverirler. Bu şekilde hareket eden kimseleri her konuda, gelişigüzel tekfir etmek de doğru değildir. Bu hususta düşünerek hareket etmelidir. Yapılan te’vîller akâidin ana konu­ları veya bu ana konularla ilgili ehemmiyetli meselelerle alâkalı değilse bunları tekfir cihetine gitmemeliyiz.</p>
<p>Bazı mutasavvıfların yaptıkları şu te’vîl bu duruma örnek teşkil eder: “Hz. İbrahim’in; yıldızları,ayı ve güneşi görmesinden ve bunların her biri için “hâzâ Rabbî” (işte Rabb’im budur) demesinden maksad, yıldız, ay ve güneşin zâhirî mânâları değildir. Belki burada geçen yıl­dız, ay ve güneş sözleriyle nûrânî ve meleki birtakım cevherler kas­tedilmiştir. Bu cevherlerin nûrânîyeti hissî değil, aklîdir. Bu cevherler arasındaki nûrluluk farkı yıldız, ay ve güneş arasında bulunan ışık farkı gibidir.” Böyle te’vîller yapan Sûfiyye’nin delilleri şunlardır:</p>
<p><strong>1-</strong>Hz. İbrahim gibi bir Nebî bu cisimlerin ilâh olduklarına itikad etmeyecek derecede büyük (ecell)tür.</p>
<p><strong>2-</strong> Hz. İbrahim, bu cisimlerin ilâh olmadıklarını anlamak için bun­ların batışını (ufûl’ünü) görmeye muhtaç değil idi. Acaba bu cisimler batmasaydı onların ilâh olduklarına mı itikad edecekti? Bu cisimlerin sonlu ve sınırlı olmaları onların ilâh olmalarının imkânsız olduğuna delâlet etmiyor mu idi?</p>
<p><strong>3-</strong> İbrahim’in gördüğü ilk şey nasıl yıldız olabilir ki güneş ondan daha ışıklıdır ve ilk görünen de yine güneştir?</p>
<p><strong>4-</strong> Cenâb-ı Hâk evvelâ: “Böyleçe biz İbrahim’e yerin ve semâların melekûtunu gösteriyoruz.” buyurduktan sonra, Hz. İbrahim’in; yaldız, ay ve güneş için: “İşte benim Rabbim budur”dediğini nakletmektedir! Hz. İbrahim’in, -kendisine melekût apaşikâr bir şekilde gösterildikten sonra- bu cisimlerin ilâh oluşları vehmine kapıldığı nasıl câiz olabilir?</p>
<p>Mutasavvıfların bu gibi mülâhazaları zannî delâletlerdir, kesin delil olma vasfını haiz değildir. Bu itirazlara şu şekilde cevaplar verilmiştir:</p>
<p><strong>a)</strong>“Hz. İbrahim bu cisimlerin ilâh olduklarına inanmayacak kadar büyüktür.” itirazına şu cevap verilmiştir: “Bu hâdise cereyan ettiği za­man Hz. İbrahim sabî idi. İleride peygamber olacak kimselerin,derhal vazgeçmek şartıyle çocukluk çağında bu gibi şeyleri hatırlarından ge­çirmelerinin garip bir yönü yoktur.”</p>
<p><strong>b)</strong>Gerçi yıldız, ay ve güneşin sınırlı ve sonlu olmaları da bunların hadis ve mahlûk olduklarını gösterir. Fakat Hz. İbrahim’e göre, “yıldız, ay ve güneşin” batmalarından (üful ve ğurûb) bunların hadis ve mahluk oldukları sonucuna varmak, “sınırlı ve sonlu cisim oldukları için bunla­rın hâdis ve mahlûk oldukları sonucuna varmak”tan daha açık bir delil şekli olabilir, bu da garip değildir.</p>
<p><strong>c)-</strong>Evvelâ yıldızları görmesi, çocukluk çağında bir mağaraya hap­sedilmiş olmasından ve oradan gece çıkmış bulunmamasındandır.</p>
<p><strong>d)-</strong>Daha evvel: “İşte biz böylece İbrahim’e yerlerin ve göklerin melekûtunu gösteriyoruz.” buyrulduktan sonra Hz. İbrahim’in yıldız, ay ve güneşe: “Hazâ Rabbî” (Benîm Rabbim budur.) demesi, Cenâb-ı Hakk’ın, Hz. İbrahim’in son hâlini zikrettikten sonra esas mevzûun başlangıcına geçmiş olmasındandır.</p>
<p>Bu ve benzeri te’viller de, delilin mahiyetini ve şartlarını bilmeyenler tarafından delil sanılan zanlardan ibarettir.</p>
<p>İşte mutasavvıfların yapmış oldukları te’vîlin cinsi böyledir.  “Nalinlerini çıkar.”, “Sağ elinde olanı yere bırak.” âyetlerinde geçen “Asa” ve “na’linler”i de bu şekilde te’vîl etmişlerdir.’ Herhalde akaidin esasları ile ilgili olmayan böyle mevzularda “zan” akâidin esas mevzularında bulunması icâbeden “kesin delil” hükmünde tutulmakta­dır. Böyle hususlarda hiçbir kimsenin kâfir ve bid’atcı olduğu söylene­mez. Fakat böyle te’vîller halkın zihnini karıştırırsa-selefin sözü olarak bize nakledilmeyen her hususta- bilhassa bu gibi te’vîlleri yapanların bid’atcı sayılması icâbeder.</p>
<p>Altından yapılan bir buzağının akıl sahibi olan kimselere ilâh olarak kabul ettirilemeyeceğini ileri süren bazı bâtınîlerin, Samirî’nin te’vîlci olduğunu ileri sürmeleri de buna yakındır. Batınîlerin bu te’vîli de nihayet bir zandan ibarettir. Putperestlerde olduğu gibi bazı kimsele­rin bu kadar cahil olmaları imkânsız değildir. Böyle nâdir oluşu yakînin husulüne engel olur.</p>
<p>Akâidin önemli prensiplerinde, kat’iyet ifâde eden delillere dayan­madan bu cins te’vîl yaparak nassların zâhirî mânâlarını tahrif edenler tekfir edilir. Kat’iyet ifâde eden delillere dayanmadan, sadece zan, ve­him ve zâhîrî mânâyı garip görme gibi şeylere istinaden âhirette cesetlerin haşredilmesini ve hissi cezalar görülmesini reddedenlerin de bunlar gibi kat’î olarak tekfir edilmeleri icâbeder. Zîra ruhların cesetlere iâde edilmesinin imkânsızlığını gösteren hiç bir delil mevcut değildir. Üstelik böyle te’vîllerden bahsedilmesi din bakımından çok zararlıdır. Bu se­beple de böyle te’vîllere teşebbüs edenlerin tekfir edilmesi çok lüzumlu­dur. Filozofların çoğunun (cesetlerin haşrı mevzuunda) kanaatleri budur.</p>
<p>“Allah Teâlâ zâtını veya küllî  olan şeyleri bilir; şahıslarla ilgili olan cüz’i hususları bilmez.” diyen filozofların tekfiri de vâciptir. Zîra bu, kat*f olarak Hz. Peygamber’i tekziptir. Filozofların bu te’vîli, zikrettiği­miz te’vîl derecelerinden hiç birinin sahasına girmez. Çünkü cesetlerin haşredileceğini, Cenâb-ı Hakk’ın şahıslarla ilgili her şeyi bildiğini an­latan âyet ve hadisler haddinden fazladır; te’vîl götürmez. Zaten, onlar da bunun te’vîl olmadığını itiraf ediyorlar ve şöyle diyorlar: “Halk aklî (ruhî) haşrı anlamak kabiliyetinde değildir. Halbuki cismanî haşra inan­malarında kendileri için fayda vardır.”</p>
<p>“Halkın kalbine korku ve ümit vermek için Allah Teâlâ’nın halkın her şeyini bildiğine, onları gözetlemekte olduğuna inanmalarında onlar için menfaat vardır. Bu sebeple Hz. Peygamber’in bunu halka böylece anlatması câizdir. Başkalarının arasını bulan (bunun için yalan söylese bile) yalancı değildir. Hakikat olmasa bile Peygamber maslahata uygun olanı söylemiştir.”</p>
<p>Bu fikir kat’î olarak bâtıldır. Hz. Peygamber’i açıkça tekzip ettik­ten sonra, tekzip etmediklerini göstermek için böyle bir mazeret ileri sürmüşlerdir. Peygamberlik makamını bu gibi rezilce sözlerden tenzih etmek lâzımdır. Doğruluk ve doğrulukla ıslâh, yalana ihtiyaç bırakma­yacak kadar geniş bir saha teşkil eder.</p>
<p>Zındıklığın ilk derecesi bu nev’î te’vîller yapmaktır. Mutlak zın­dıklık ile Mu’tezile arasında bulunan zındıklık mertebesi budur. Şu husus müstesna; Mu’telize ile felsefenin metodları birbirine yakındır: Mu’tezile böyle mazeretlerle Hz. Peygamber’in yalan söylemesini caiz görmez. Sadece aksi şıkkın doğruluğu ispat edilince zâhirî mânâyı te’vîle çalışır. Felsefe ise te’vîle az veya çok ihtimali olan zâhirî bir nassı te’vîl etmekle iktifa etmez, daha ileri gider.</p>
<p>Mutlak zındıklık ise ruhanî (aklî) ve hissî mânâda haşrtn inkâr edilmesi ile beraber âlemin yapıcısı (Sâni’i, mimari ustası)nm kökten</p>
<p>Hissî olan zevk ve elemleri reddetmekle beraber bir nev’i ruhani ve aklî-haşrin varlığjnı kabûl etmek, teferruatı (cüz’iyatı) biImediği kabûl edi­len bir Sânî’in varlığına inanmak nisbi ve mukayyet bir zındıklıktır. Zîra bunda peygamberlerin doğru söylediklerini bir nev’i kabul etmek vardır.</p>
<p>Öyle zannediyorum ki -doğrusunu Allah bilir-“Ümmetim yetmiş küsur fırkaya ayrılacak. Zındıklar müstesna hepsi cennete girecekler­dir” hadisi ile kastedilen işte bunlardır. Zmdıklar ayrı bir fırkadır. Bazı rivayetlerde hadisin metni böyledir. Bu hadisin zâhiri gösterir ki: Hz. Peygamber bu sözü ile ümmetinden olan zındıkları kastetmiştir. Çünkü hadiste “Ümmetim fırkalara ayrılacak.” denmiştir. Hz. Peygamber’in Nebîliğini esastan reddedenler esasen onun ümmetinden değildirler.<sup>7</sup></p>
<p>Haşrı ve Allah Teâlâ’yı prensip olarak reddedenler, Hz. Peygam­ber’in nebîliğini kabûl etmiyorlar demektir. Filhakika onlar ölümün sjrf bir yokluktan ibaret olduğuna, âlemin Allah Teâlâ’ya muhtaç olmadan öteden beri kendi kendine var olduğuna inanırlar. Allah Teâlâ’ya ve ahi ret gününe inanmaz, Peygamberlerin demagoji “telbis” yaptıklarını söylerler. Bu sebeple bunların “ümmetim” mefhumuna girmeleri kabil değildir. Şu halde “bu ümmetin zındıkları” tâbirini .anlattığımız şeyden başka mânâsı yoktur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>TEKFİRİ GEREKTİREN HUSUSLAR</strong><br />
<strong> VE MUTLAK ZINDIKLIK</strong></p>
<p>Hangi şey tekfiri gerektirir; hangi şey tekfiri gerektirmez? Bu me­selenin izah edilmesi bütün mezheplerin ve görüşlerinin anlatılmasını, her mezhebin itiraz ettiği hususun ve dayandığı delilin açıklanmasının, mezheplerin zâhirî mânâdan uzak kalma sebeplerinin ve te’vîlde tut­tukları yolların beyan edilmesini gerektirecek kadar uzun açıklamalara ihtiyaç gösterir. Bu ise bir çok ciltlere sığmaz. Ayrıca izahına vaktim de kâfi gelmez. Şu halde bir tavsiyede bulunmak bir de kanun/ilke koy­makla iktifa etmek gerekmektedir.</p>
<p><strong>TAVSİYE</strong>: “La ilahe illâllah Muhammedü’n Resûllüllah” dedikle­ri ve bununla tenakuz teşkil eden bir vaziyette bulunmadıkları müddet­çe ehl-i kıbleye dil uzatmaktan, imkân nisbetinde sakınmak lâzımdır. Çünkü tekfirde tehlike vardır, sükûtta yoktur. Burada tenakuz (çelişme) dan maksat ister mazeret ve sebep göstererek, ister göstermeyerek ol­sun Hz. Peygamber’in yalan söylemesini câiz görmektir.</p>
<p><strong>KANUN</strong>: Nazari şeylerin iki kısım olduğunu bilmek icâbeder. Bunlardan biri, dinin esas prensipleriyle ilgilidir. Diğeri ise talî (fer*î) meselelerle ilgilidir. İmânın esas prensipleri Allah Teâlâ’ya Resulü’ne ve Ahiret gününe imân olmak üzere üçtür. Bunun dışında kalan mese­leler fer’îdir. Bir husus müstesna fürû ile ilgili meselelerde kimse tekfir edilemez. Müstesna olan husus şudur: “Hz. Peygamber’den tevatür yolu ile bize gelmiş olduğu kesin bir şekilde bilinen dinî bir esası reddetmek.”</p>
<p>Fer’î meselelerde muhalif durumda olan kimselerin yerine göre hatalı ve bid’atçı olduğu söylenebilir. Fıkha âit mevzularda yapılan ha­talar, hilafet ve sahâbelerin durumları ile ilgili meselelerdeki bid’atler gibi. Halife, halife tâyini, şartları ve bununla İlgili şeylerde hata etmek esas itibariyle tekfiri gerektirmez. Halife tâyin etmenin vacip olmadı­ğına inanan İbn Keysân’ı (bu yüzden) tekfir etmek icâbetmez. Hilâfet mevzuunu büyüterek “Allah ve Resulüne imân etmek gibi hilafete de iman lâzımdır.” diyenlerin ve sadece bu kanaatlerinden dolayı böyle düşünenleri tekfir edenlerin görüşlerine iltifat etmemek icâbeder. Bun­ların hepsi de ifrattır. Hiç biri esas itibariyle Hz. Peygamber’i tekzip mahiyetinde değildir.</p>
<p>Fer’î meselelerde bile olsa tekzip mevcut olunca tekfir vâcip olur. Meselâ: birisi çıkıp da: “Allah Teâlâ’nın hac maksadiyle ziyâret edil­mesini emrettiği Kâbe Mekke’de malûm bina değildir.” dese bu küfür olur. Zîra bu iddianın aksi tevatüren sabit olmuştur. Hz. Peygamber’in o binanın Kâbe olduğuna şahitlik ettiğini kabûl etmese bunun kıymeti olmaz. Tersine, bu onun inatçı bir münkir olduğunu kesin bir şekilde ifade eder. Ancak İslâmiyet’in yeni duyulduğu zamanlarda bu durum kendilerine tevatür yoluyla ulaşmayanlar bundan müstesnadır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerîm Hz. Âişe’nin iffetsiz olmadığını açıkça ifade ettiği halde onun iffetsiz olduğunu söylemek de böyledir, yâni küfürdür. Bu gibi şeyleri söylemek Hz. Peygamber’i tekzip ve tevatür yoluyla ge­len haberleri inkâr etmedikçe mümkün olmaz. Tevatür ise lisan inkâr etse bile kalbin (vicdanın) reddetmesi kabil olmayan bir haberdir. Fa­kat vâhid (ahâd) haberlerle sabit olan şeyleri inkâr edenler tekfir olun­mazlar. İcmâ He sabit olan şeyi reddeden kimsenin tekfir edilmesi de münâkaşaya değer bir mevzudur. Zîra icmâın kat’î bir delil olduğunu bilmek çok müşkül bir şeydir. Bunu ancak usûl-i fıkıh ilmini tahsil edenler bilirler. Diğer taraftan Nazzâm icmâın delil olacağını prensip olarak reddettiği için icmâm delil oluşu ihtilâftı hale gelmiştir. Fer’î meselelerin hükmü işte budur.</p>
<p>Üç esasa (Allah’a, Peygamber’e, Âhirete’e) iman ve bizâcihî te’ vîle ihtimal olmayan, tevatür ile nakledilen, aksi şıkkın doğruluğu delil ile sabit olmayan (Allah Teâlâ’nın her şeyi, en küçük teferruata varıncaya</p>
<p>Kadar bilmesinin, Cennet ve Cehennem’in, cesetlerin haşredilmesinin reddedilmesi gibi) hususlara gelince; böyle şeyleri reddetmek ve bunlara muhalefet etmek açıkça küfürdür. Mecaz yolu ile, çok uzaktan bile olsa te’vîle ihtimali olan hususlarda ise; delile bakmak icâbeder. Delil kesinlik ifâde ederse delilin gösterdiği şeye inanmak icâbeder. Fakat halk bunu anlayacak durumda olmadıkları için onlara bunun açıklaması zararlı ise bunu açıklamak bid’at olur. Delil kesin olmaz fakat galip bir zan ifâde ederse, bununla beraber açıklanmasının dinen mahzurlu olduğu malûm olmazsa -Mu’telize’nin rü’yetullâhı reddetmeleri gibi- bu gibi şeyler bid’at sayılır, küfür olarak kabul edilmez. Açıklanmasının zararlı olup olmaması münakaşalı olup zararlı oluşu ihtimali daha açık olası hususlarda ise tekfir etmek veya tekfir etmemek gibi iki ihtimal var­dır.</p>
<p>Mutasavvıf oldukları iddiasında olup Allah indinde ulaştıkları dere­ce sayesinde, namaz kılmak, içki içmemek, günah işlememek ve padişah (devletin malını yememek gibi şeylerle kendilerinin mükellef olmadıklarını söyleyenler bu kısma girerler. Muhakkak olan şudur ki, böyle kimselerin Cehennem’de ebedî olarak kalıp kalmayacakları münâkaşa mevzuu olabilir ama öldürülmelerinin vâcip olması münâkaşasız kabûl edilmelidir. Öyle ki böyle birini öldürmek 100 tane kâfir öldürmekten daha iyidir. Çünkü böylelerinin dine olan zararları daha büyüktür. Bun­lar bir daha kapatılamayacak olan ibâhe kapılarının açılmasına sebep olurlar. Bunun zararı ise, mutlak sûrette ibâhe ye inanan kimseden daha büvüktür.</p>
<p>Mutlak ibâhecinin söylediklerinin küfür olduğu açık olduğun- dan halk onu dinlemez. Bu gibiler ise şeriata dayanarak şeriatı yıkarken (nassların) umumîliğini tahsis etmekten başka bir şey yapmadıklarına kanidirler. Umumî olan teklifleri dinde üstün dereceye vâsıl olmayanlara tahsis ettiklerini sanırlar. Bunlar haram olan şeyleri yaparken zâhiren günah işlediklerine fakat bâtınları itibariyle günahtan beri olduklarına inanırlar. Bu durum; bütün fâsıkların aynı durumda olduklarını iddia et­melerine, bütün dinî bağların çözülmesine sebep olur.</p>
<p>Tekfir etmenin veya etmemenin her makam (seviye)de kesin ola­rak bilinmesinin doğru olacağı da sanılmamalıdır. Zîra; Tekfir, tekfir edilenin malının alınması, kanının dökülmesi, cehennemde ebedî ka­lınmasına hükmedilmesi gibi önemli hukukî neticeler doğuran şer’î bir hükümdür. Diğer şer’î hükümler nasıl biliniyorsa bu da o şekilde bilinir. Yâni bazen kesin olarak, bazen de galip zanla bilinir, Bazen de tereddüt hâsıl olur. Tereddüde düşüldüğü zaman tekfir cihetine gitmemek, tevak­kuf etmek doğru olur. Hemen tekfir yolunu tutmak cahillerin şiarıdır. Başka bir kaideye daha işâret edilmesi icâbetmektedir. Bazıları te’vîl yaptıklarına inanarak mütevatir bir nassa muhalefet ederler, bunların yaptıkları tc’vîllerin lisân kaideleri ile yakından ve uzaktan bir ilgisi bulunmazsa bu da küfürdür. Te’vîlci olduğunu iddia etse de tekzipçidir. Bazı bâtınîlerde gördüğüm şu sözler buna misâldir: “Allah Teâlâ birliği (Vahdeti) yaratması ve vermesi itibariyle birdir. Başkasına ilim verme­si ve başkasında ilim yaratması itibariyle âlimdir. Var olması demek başkasını var etmesi demektir. Vücûd, ilim, vahdet sıfatları ile muttasıf olması mânâsında vâhid, âlim, mevcûd değildir.” Bunlar sarih olarak küfürdür. Çünkü vahdet sıfatını vahdeti yaratmak mânâsında anlamak hiçbir şekilde te’vîl değildir. Böyle bir anlayışa Arap lisânı müsait de­ğildir. Allah Teâlâ vâhid ismini vahdeti yarattığı için almış olsaydı 3-4 adetlerini yarattığı için de 3-4 ismini alması gerekirdi. Zîra bu adetlerin yaratıcısı da O&#8217;dur. Bu nev’i sözler aslında tekzip olup sonradan te’vîl adını almıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>X-TEKFİRİN ŞARTLARI VE İCMÂ</strong></p>
<p>Bu izâhlardan anlaşılmıştır ki tekfirle ilgili düşünceler şu husularla alâkalıdır:</p>
<p><strong>&#8211;</strong>Şer’î nass: Zâhirî mânâsı terk edilen nass acaba te’vîle müsait mi­dir, değil midir? Eğer müsait ise bu te’vîl akla yakın bir te’vîl midir, yok­sa (akıl ve mantıktan) uzak bir te’vîl midir? Te’vil edilmesi mümkün olan nassla, te’vîle müsait olmayan nassı ayırmak kolay bir şey değildir. Bu hususta söz sahibi olabilmek için Arap dilini ve bu dilin esaslarını, istiâre ve mecâz ifâdelerin bu dilde kullanılış tarzını darb-ı meseller (atasözleri) in kullanış şekillerini bütün incelikleri ile gayet iyi bilmek lâzımdır.</p>
<p><strong>&#8211;</strong>Te’vîl edilemez denilen nass acaba bize tevatür yoluyla mı yoksa ahâd rivayetle mi gelmiştir. Nassın tevatüren mi, ahâd olarak mı, yoksa mücerred icmâadan mı ibarettir? (Eğer şer’î hüküm) Tevatürle sâbit ol­muşsa, acaba tevatür şartlarına haiz midir, yoksa değil midir? Zira, umu­miyetle müstafîz (meşhur) haberler mütevatir sanılır. Tevatürün târifi: “Hz. Peygamber’in ve meşhur beldelerin mevcudiyetinin bilinmesi gibi, bir şeyin şüphe götürmez bir şekilde bilinmesidir.” Haberin tevatür dere­cesinde olabilmesi için Hz. Peygamber zamanına varıncaya kadar bütün asırlar için mütevatir olması îcâbeder. Acaba herhangi bir asırda tevatür bulunması şart olan adedin eksilmesi tasavvur olunabilir mi? Kur’ân-ı Kerim İçin şart kılman tevatürün, şartları için böyle bir şeye ihtimali yoktur. Kur’ân-ı Kerîm’den başka şeyler için bunu bilmek ciddi surette müşküldür. Bunu, ancak tarih kitaplarını, eski milletlerin durumlarını, ha­dis kitaplarını, hadisi rivâyet eden kimselerin hallerini ve sözlerin hangi maksat için nakledildiklerini İnceleyen mütehassıslar bilirler.</p>
<p>Bir haber her asırda tevatür derecesine ulaşırda yine kesin bir bilgi ifâde etmeyebilir. Bilhassa mezhep mensûpları arasında bulunan taas­sup sebebiyle birçok kimsenin bir şey üzerinde anlaşmalarını tasavvur etmek imkânsız değildir. Bundan dolayıdır ki Râfızîler Hz. Ali’nin hali­fe tâyin edilmesinin (kendilerince) mütevatir olan nassla sabit olduğunu iddia ederler. Râfızîlerin yalan söyleme hususunda anlaşmak ve söyle­nen yalana uymak bahsinde büyük kabiliyetleri olduğu için muhalif­lerince mütevatir olan hususların aksini bile mütevatir saymaktadırlar.</p>
<p>En zor anlaşılan ve bilinen şeylerden biri de icmâa dayanan hu­suslardır. Çünkü: icmâ, şartı icâbı “ehl-i hail ve akdin (salâhiyet sahi­bi kimselerin) bir mevzû üzerinde açık bir surette anlaşmaları için bir yerde toplanmaları” demektir. Bazı kimselere göre bu anlaşma (ittifak) nın bir asır boyunca devam etmesi lâzım gelir. Diğer bazılarına göre ise bu ittifakın bir müddet devam etmesi kâfi gelir. Bazılarına göre ise hükümdarın her tarafa yazı yazıp muayyen bir zamanda yaşayan bütün âlimlerden fetva istemesi ve bir daha ihtilâf edilmeyecek ve dönülme­yecek bir şekilde bütün fetvaların açık bir şekilde yekdiğerine uygun olması lâzım gelir. Böyle bir îcmâ tekevvün ettikten sonra buna muha­lefet eden acaba tekfir olur mu? Çünkü bazılarına göre ihtilâf edilmesi câiz olan bir müddette, ittifak ve muvafakatların devam edip gitmesi muhtemel olduğu gibi içlerinden birinin, dönmesi (rücû) de imkân da­hilindedir. Bu sebeple bu hususun bilinmesi çok zordur.</p>
<p><strong>&#8211;</strong>Muayyen bir fikri benimseyen bir kimseye, haberin tevatüren gelip gelmediği, icmâın ulaşıp ulaşmadığı meselesinde de durulması lâzımdır. Çünkü yeni doğan (ve yetişen) bir insan için hangi haberle­rin mütevatir olduğunu, hangi hususların icmâ ile sabit olduğunu,hangi meselelerin ihtilâftı olduğunu bilmek kabil değildir. Bunlar tedricî bir şekilde öğrenilir; selefin, üzerinde ittifak ve ihtilâf ettiği meseleleri an­latan kitapları mütalâa etmek suretiyle bilinir. Bir iki kitap okumak bu hususu öğrenmeye kâfi gelmez. Çünkü bununla icmâın mütevatir olduğu bilinmez. Meselâ; Ebû Bekir ei-Fârisî (Allah ona rahmet etsin) bir kitap yazarak icmâ ile sabit olan meseleleri anlatmıştır ama birçokları bu mese­lelerin çoğunun îcmâ ile sabit olduğunu reddetmişler, bazısına da muha­lefette bulunmuşlardır. Şu hale göre kendisine göre sübût bulmadığı için icmâ ile sabit olan bir meseleye muhalefet eden kimse hatalı ve cahil olsa bile tekzipçi değildir; tekfir edilmesine imkân yoktur. Bu gibi hususlarda incelemeler yaparak mütehassıs olmak kolay bir şey değildir.</p>
<p><strong>&#8211;</strong>Zâhirî mânâyâ muhalefet edilmesine sebep teşkil eden delil üzerinde de durulması îcâbeder. Acaba bu delil, bir delilde bulunması lâzım gelen şartları hâiz midir? Delilin şartlarının bilinmesi birçok cilt­ler tutacak izâhlara ihtiyaç gösterir. <em>Kıstasü &#8216;l-Miistakim</em> (doğru ölçü) ve <em>Mihekk en-Nazar</em> (doğru düşüncenin ölçüsü) isimli eserlerimde anlat­tığım şeyler bunlardan bir kısım örnekler mahiyetindedir. Zamanımız­daki fakîhlerin çoğunun, delilin şartlarının tam olarak anlatılması için karihalar (kafaları) bile müsait değildir, halbuki bunu bilmek şarttır. Çünkü delil kesinlik ifade edince te’vilden uzak olan hususların te’vil edilmesine müsaade edilir. Delil kat’î olmazsa ancak akla yakın ve yat­kın olan te’villerin yapılmasına müsaade edilir.</p>
<p><strong>&#8211;</strong>Söylenen sözün dine ne derece zararlı olduğuna bakılmalıdır. Eğer dine vereceği zarar büyük değilse, söylenen söz çok bâtıl ve çok yakışıksız da olsa iş çok basittir. Beklenen (müntazar) imâma inanan bazı Şiîierin “İmâm Serdâb’da gizlenmiştir; vakti gelince çıkacaktır.” deme­leri gibi. Filhakika bu, bâtıl olduğu açıkça belli olan yalan ve çirkin bir sözdür. Fakat din bakımından zararlı değildir. Bunun zararı buna inanan ahmak içindir. Çünkü buna inanan ahmak, imâmı karşılamak için her gün memleketinden ayrılır ve sonunda imâmın gelmediğini görünce ümitsiz ve eli boş evine döner. Bu misâlden maksat şudur: Bâtıl olduğu açıkça belli olsa da her hezeyan sahibini tekfir etmemek lâzımdır.</p>
<p>Tekfir eden kimsenin, anlattığımız bu hususları bilmesi îcâbettiği an­laşılınca -ki bu hususların herbirini derinlemesine bilmek herkesin kârı değildir- Eş’arî vs. ye muhalif olan kimseleri gelişigüzel tekfir edenlerin cahil ve düşünmeden konuşan kimseler oldukları ortaya çıkmış olur. Fı­kıhtan başka bir şey bilmeyen kimseler bu gibi çok önemli konularda nasıl Söz sahibi olurlar? Bu bilgilere fıkhın hangi bölümünde rastlanır? Fıkıh­tan başka ilim sermayesi olmayan bir fakîhin onu bunu tekfir ve dalâlete nisbet etmekle uğraştığım görürseniz ondan yüz çeviriniz. Aklınızı ve fik­rinizi onunla meşgul etmeyiniz. Zira bilgi ile ona buna meydan okumak insan tabiatında mevcuttur. Kendini âlim sanan cahiller bundan kendileri­ni alamazlar. Halk arasında ihtilâfın çok olmasının sebebi de budur. Âlim geçinen cahiller ortadan çekilselerdi halk arasında ihtilâf azalırdı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>XI-TEKFİR KONUSUNDA KELÂMÎ BİLGİLERİN DEĞERİ</strong></p>
<p>“Kelâm (ilmin)i bizim bildiğimiz gibi bilmeyen, şer’i inançla­rı yazmış olduğumuz delillerle kavramayan kimse kâfirdir.” diyen ve müslüman halkı tekfir eden kelâm âlimlerinden bir kısmı tekfir husu­sunda şiddet göstererek çok ileri ve aşırı gitmişlerdir. Bunlar evvelâ “Allah Teâlâ’nın kulları üzerindeki geniş rahmetini daraltarak” Cennet’i kelâmcılardan bir avuç kimseye tahsis etmişler, sonra tevatüren gelen hadislerin ruhunu anlamamışlardır. Çünkü Hz. Peygamber ve Ashâb devrinde birçok kaba ve cahil Arabın müslüman olduğuna hükmedildiği bilinmektedir. Bunlar eskiden puta tapmakta ve delilin ne demek ol­duğunu bilmemekte idiler. Delilin mahiyetini öğrenmek isteselerdi bile anlayamazlardı. Her kim, imânın, tertibe dayanan taksimlerle, mücerret delilerle ve kelâm ile elde edileceğini sanarsa çok acâip bir şey uydur­muş olur. Aslında imân Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfü ve hediyesi olmak üzere kulunun kalbine atmış olduğu bir nûrdur. Bu nur bazen derûnî bir delil ile içe doğar ve bu anlatılamaz. Bazen uykuda rüya vasıtası ile içe doğar, bazen dindar bir adamla sohbet edilir ve sohbet esnasında o ada­mın durumu müşâhede edilerek nuru karşısındakine sirayet eder. Bazen de bir hâl karinesi ile olur: Bir kere Hz. Peygamber’i red ve inkâr eden bir bedevî, Peygamberimizin nûrâniyeti ve güzelliği -Allah şân ve şere­fini daha da artırsın- gözüne çarpınca nübüvvet nûrunun ışık ışık parla­dığını gördü. Bunun üzerine şöyle dedi: “Bu yüz yalancı yüzü değildir.” sonra İslâmiyet’in kendisine anlatılmasını istedi ve müslüman oldu.</p>
<p>Başka bir defasında yine biri Hz. Peygamber’e gelerek: “Allah için söyle, seni Allah Peygamber olarak mı gönderdi?” demişti Hz Peygamberdin “Evet, vallâhi Cenâb-ı Hak beni Peygamber olarak gön­derdi. demesi üzerine O’nu tasdik edip müslüman olmuştu.<sup>2</sup> Bunlar ve bunlara benzeyen sayısız hadisler gösterir ki onlar kelâm ilmiyle ve de­lillerini öğrenmekle meşgul olmamışlardı. Ama böyle karineler vasıtası ile imân nuru kalplerinde bir ışık gibi parlıyor ve ondan sonra da böy­le önemli hadiseleri müşâhede ederek, Kur’ân okuyarak ve kalplerini temizleyerek o nurun parlaklığını daha çok arttırıyorlardı. Müslüman olmak için Hz. Peygamber’in veya ashâbın huzûruna gelen bir kimse­ye “Âlemin hâdis oluşunun delili, âlemin arazlardan hâli olmamasıdır. Hâdis olan şeyler (arazlar)den hâlî olmayan şey hâdistir.”, “Allah Teâlâ Zâtı üzerine zâid olan bir ilimle âlim, kudretle kâdirdir. Bu sıfatlar ne zâtının aynı ne de gayrıdırlar.” vs. gibi kelâmcıların âdetlerinden olan şeylerin söylendiği ne olurdu bir kerecik olsun nakledilseydi!</p>
<p>Bu ve bu mânâdaki sözlerin (yâni kelâmî mahiyetindeki sözlerin)muteber olmadığına kani değilim. Aksine bir harpten sonra ele geçirilen esirlerin yavaş yavaş, teker teker, kısa veya uzun bir süre içerisinde müs­lüman oldukları, birçok kaba kimselerin kılıçların altında İslâmiyet’e girdikleri malûmdur. Bunlara, kelime-i şehâdet getirdikleri zaman na­maz kılmak, zekât vermek öğretilir. Sonra zanâatlarına ve hayvanlarına bakmaları için memleketlerine dönmelerine müsaade edilirdi. Aynı şe­kilde bazı kimseler için kelâmcıların delillerinin imân vesilesi olabile­ceğini de reddetmem; fakat herşey bundan ibaret değildir. Aksine bun­lar nâdir olan hususlardır. En faydalı usûl, Kur’ân’da ifade edilmiş ol­duğu gibi, nasihat şeklinde söylenen sözlerdir. Kelâmcıların anlattıkları usûle gelince; bu, dinleyenlere, bunun halkı aciz bırakmak için bir cedel (münâkaşa) sanatı olduğu, bizatihi doğru bir şey olmadığı kanaatini ve­rir. Bu usûlün, inadın kökleşmesine ve pekişmesine sebebiyet verdiği de olabilir. Bu sebepledir ki: Hiçbir kelâm ve fıkıh münâzarasında bir kelamcının veya fakihin doğruyu anlayarak Mutezileden veua başka bir bidat mezhebinden hak olan diğer bir mezhebe döndüğü,keza Şafilikten Hanefiliğe geçtiği veya bunların aksinin olduğu görülmüş değildir. Bu geçiş ve intikallerin kılıçla muhabereye varıncaya kadar daha başka birçok sebepleri vardır. Selefin böyle mücadelelerle kimseyi İslâmiyet’e dâvet etmemelerinin, hattâ kelâm münâkaşlarına dalanları, işi gücü soru sormak, mesele ortaya çıkarmak olanları şiddetle kötüle­melerinin sebeplerini burada aramak îcâbeder. Müdâhaneyi (yağcılığı) ve bir tarafı kayırmayı bir yana bırakacak olursak -iki nev’i kimse için müstesna- tehlikesinin fazla olması sebebiyle kelâm meselelerini uzun uzadıya incelemenin herkese haram olduğunu açıkça söyleyebiliriz.</p>
<p><strong>1</strong>-Kalbine bir şüphe düşüp de nasihat yollu sözlerle ve Hz. Peygamber’den nakledilen hadislerle bunu izâle etmek mümkün ol­mazsa ve kelâm ilmine göre düzenlenen sözler onun şüphesini giderir, derdine devâ olacak mahiyette olursa o zaman böyle birisinin kelâmdan faydalanması mümkündür. Böyle bir şüphesi olmayan kimseleri ise ke­lamdan korumak lazımdır. Çünkü bunları dinlemek, içinde bazı müş­küllerin doğmasına ve onu hasta edecek şüphelerin ortaya çıkmasına sebep olabilir. Netice olarak da inancı sarsılabilir.</p>
<p><strong>2</strong>-İmânı, yakîn nuru ile sağlamlaşmış, aklı tam, dinine sımsıkı bağlı olan bir kimsenin, şüphe hastalığına düşen birini tedâvi etmek, mâhir bid’atçıları susturmak; dini ifsat etmek isteyen bid’atçılardan ko­rumak maksadiyle kelâm tahsil etmesi <em>farz-ı kifâye</em> İçersine düşülen şüpheyi ve müşkülü başka yoldan izâle etmek mümkün olmazsa bu hal­de tekrar kat’i inanç sahibi olmak için kelâm öğrenmek <em>farz-ı</em> ayn olur. Doğruluğu açıkça ortada olan husus şudur ki: Hz. Peygamber’in getir­diği ve Kur-ân ‘ın ihtiva ettiği her şeye kesin olarak inanan bir kimse, delilini bilmese de müslümandır. Kelâmı delil ile hâsıl olan imân ise ciddi surette zayıftır.</p>
<p>Herhangi bir şüphe ile yok olmaya mahkûmdur. İmânları en sağlam olan kimseler, çocukluktan itibaren tevatür dere­cesine varan haberleri işiten veya bülûğdan sonra ifâdesi güç halleri müşâhede ettikten sonra husûle gelen halk tabakalarının imânıdır. Böy­le bir imânın pekişmesi ise ibadet ve zikre devam ile olur. Hakikaten, gerçek takvâ mertebesine ulaşarak derûnlarını dünyevi kirlerden temiz­leyip daimî sûrette Allah Teâlâ’yı zikretmek mertebesine vâsıl olana ka­dar ibadetlere devam edenler için mârifet nûrları parlayarak, taklit şek­linde bildikleri hususlar gözle görülüyormuş gibi müşâhede edilir. İşte, itikadın düğümü (düğmesi, şüphesi) çözülüp gönüller Allah Teâlâ’nın nuru ile aydınlanmadıkça hâsıl olmayan gerçek mârifet budur. “Allah Teâlâ kime hidâyet dilerse gönlünü İslâmiyet’e açar.” <em>O Rabbinden </em><em>bir nûr üzere olmuş olur.”</em> Nitekim Hz. Peygamber’e: “kalbin açılma­sı” (şerh-i sadr) sorulduğunda: “Allah Teâlâ’nın mü’min kulunun kal­bine attığı bir nûr ile olur.” demişti. Bunun alâmeti nedir? denildiğinde: “Yalan dünyadan el etek çekmek, ebedî olan âhirete gönül vermektir.” buyurmuşlardı. Böylece dünyaya yönelen, ölesiye dünya için gayret gösteren kelâmcının, mârifetin hakikatini idrak edemeyeceği anlaşıl­mış olur. İdrak etselerdi kat’î sûrette dünyadan el çekmeleri îcâbederdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>XII-İLÂHÎ RAHMETİN GENİŞLİĞİ</strong></p>
<p>Tekfir için nassların tekzip edilmesini esas almamız bahis konusu edilerek denebilir ki: İnsanlara İlâhi rahmeti daraltan ve herkesi tekfir eden kelâm âlimleri değil, kendisinden şu hadisler rivâyet edilen şeriat Sahibi Hz. Muhammed (s.a.)’dir.</p>
<p>“Allah Teâlâ kıyamet günü Hz. Âdem’e şöyle hitap edecektir:</p>
<ul>
<li>Ey âdem! Zürriyetinden cehenneme göndereceklerim olacaktır.</li>
<li>Ne kadarını cehenneme göndereceksin, yâ Rabbî.</li>
<li>Bin’de 999’unu.”</li>
</ul>
<p>“Ümmetim 70 küsur fırkaya ayrılacak, fakat bunlardan sadece bir tanesi necât bulacaktır.”</p>
<p>El-Cevâb: Birinci hadis sahihtir. Fakat bunun mânâsı: Cehenne­me gidecek olanların hepsi orada ebedî olarak kalacak olan kâfirlerdir.” demek değildir. İnsanların binde 999’u cehenneme gidecek ve ora­da günahları kadar kalacaklardır. Günahsız oldukları için cehenneme gitmeyecek olanların sayılan binde bir’den daha fazla değildir. “Siz­den cehenneme gitmeyecek hiçbir kimse yoktur.” (ve in minküm illâ vârîdûhâ) âyeti de bunu gösterir.</p>
<p>Ayrıca: “Cehenneme gidecek olan kimseler” demek, işledikleri günahlardan dolayı cehenneme gitmeyi hak edenler demektir. Bazı ha­dislerde de ifâde edildiği gibi, cehenneme sevk edildikten sonra ken­dilerine şefâat edilerek geri çevrilebilirler. Allah Teâlâ’nın rahmetinin vüs’atini ve büyüklüğünü gösteren sayısız hadisler mevcuttur. Bu ha­dislerden biri şudur:</p>
<p>Hz. Aişe diyor ki “Bir gece yanımda bulunan Resûlûllah’ı kaybet­mişim, onu aramaya başladım. Birden yere kapanmış namaz kılmakta olduğunu gördüm. Başının ucunda dikilmiş üç nur vardı. Namazı biti­rince, beni gözetlemekte olan bu zât kim? diye sordu. Ben Âişe’yim,yâ Resûlâllâh, diye cevap verdim.</p>
<ul>
<li>Bu üç nuru gördün mü? buyurdular.</li>
<li>Evet, yâ Resûlâllâh, diye cevap verdim. Bunun üzerine buyur­dular ki:</li>
</ul>
<p>Birinci nur içerisinde Rabbim tarafından gönderilen biri gelerek, Cenâb-ı Hakk’ın ümmetimden 70,000 kimseyi hesapsız ve azapsız cen­nete göndereceğini müjdeledi.</p>
<p>Sonra ikinci nur için de gönderilen diğer biri, Cenâb-ı Hakk’ın ümmetimden 70,000 adedin her biri yerine 70,000(70,000 x 70,000= 4,900,000,00) kimseyi, hesapsız ve azapsız cennete göndereceğini müj­deledi.</p>
<p>Daha sonra üçüncü nur içinde Rabbim tarafından gönderilen biri 70,000 ile 70,000’in çarpımından hâsıl olan 4,900,000,000 adetinin her biri yerine 70,000 (4,900,000,000 x 70,000 = 343,000,000,000) kimse­yi azapsız ve hesapsız cennete göndereceğini müjdeledi. Dedim ki:Yâ Resûllâllah, ümmetinin sayısı bu kadar değildir ki? Buyurdular ki, bu sayı namaz kılmayan, oruç tutmayan Araplarla ikmâl edilecektir.”</p>
<p>İşte bu ve bunun gibi birçok hadisler Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin genişliğini gösterir. Bu sayı sadece Hz. Peygamber’in ümmeti içindir, kanaatime göre İlâhi rahmetin genişliği, kısa veya uzun müddet için, mesela bir lahza, bir ân için cehenneme gönderi iseler bile, -cehenneme gönderildiler, sözünün kullanılması doğru olacak kadar (ve çok kısa bir sure, halta bir an) orada kaldıktan sonra- evvelki ümmetlerin de pek çoğuna şâmil olacaktır.</p>
<p>Yine inancıma göre, inşâallah Allah Teâlâ. zamanımızdaki Rum, Hristivan ve linklerin pek çoğunu da rahmet-i ilâhiyye şümulüne ala­caktır. Bunlardan maksadım uzak memleketlerde yâşayan ve kendileri­ne Islâm’ın daveti ulaşmayan Rum ve Türklerdir.Bunlar üç kısımdır:</p>
<p><strong>a</strong>) Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ismini hiç duymamış olanlar.</p>
<p><strong>b)</strong> Hz. Peygamber&#8217;in ismini, sıfatlarını ve gösterdiği mu’cizeleri duşmuş olanlar: bunlar İslâm memleketlerine komşu olan yerlerde veya muslumanlar arasında yaşayan kimselerdir, kâfir ve mülhiddirler.</p>
<p><strong>c)</strong> Bu iki derece arasında bulunan gruptur. Hz. Peygamberdin ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar Hz. Peygamber’i ta küçüklüklerinden beri: “İsmi Mu- hammed olan yalancı ve dalaverenin biri peygamberlik iddiasında bu­lunmuştur. şeklinde tanımışlardır. Kendilerine Resulûllah bu şekilde tanıtılmıştır. Tıpkı bizim çocuklarımızın “Adı el-Mükaffa (el-Mukana’) olan yalancının biri Allah&#8217;ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini iddia etmiş ve yalancı olarak peygamberliği ile meydan okumuştur.” sözünü duymaları gibi. Kanaatime göre bunların durumu birinci grupta olanların durumu gibidir. Çünkü bunlar Hz. Peygamberin ismini, haiz bulunduğu .vasıfların zıtlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise insan araş­tırmaya sevk etmez.</p>
<p>&#8220;Necat bulan fırka tektir,” hadisine gelince, bu hadisin muhtelif rivayet şekilleri mevcuttur. Bu hadis: “Helâk olan fırka tektir.” şeklindede riv ayet edilmiştir, fakat meşhur olan rivâyet birincisidir.</p>
<p>Burada, “<em>Necât bulan&#8217;dan</em> maksat, cehenneme gönderilmeyen ve şefâata muhtaç olmayanlardır. Burada şunu söyleyelim ki: Cehenneme götürmek için zebanilerin yakasına yapıştıkları kimseler, şefaat saye­sinde onların pençelerinden kurtulsa bile yine mutlak surette “Necât bulan” gruptan değildir. Bu hadisin başka bir rivayetinde “Bir fırka olan zındıklar müstesna, hepsi cennete girerler.” denilmiştir.</p>
<p>Bu rivâyetlerin hepsinin doğru olması da mümkündür. Şöyle ki: Helak olacak bir fırkadan maksat cehennemde ebedî kalacak olan kim­seler olup kurtulmalarından ümit kesilen demek olur. Çünkü Helâk olan kimselerden hiçbir hayır beklenmez. “Necatta olan bir fırka”dan mak­sat da hesapsız ve şefâatsiz cennete giren kimseler olur. Çünkü hesaba çekilen herkes azap görür. Şu halde necata ermiş olmaz. Şefâat dileyen de mezellete maruz kaldığı için mutlak olarak necât bulmuş sayılmaz. Bu iki yolun birisinde en hayırlı, diğerinde en şerli kimseler bulunur. Diğer farkların hepsi bu iki derece arasında bulunurlar: kimisi sadece hesaba çekilmek süreliyle azab görür, kimisi cehenneme yaklaştıktan sonra şefâat sayesinde kurtulur, kimisi de cehenneme girip akaidinde ve bid&#8217;atındaki hatasının miktarına, günahlarının azlığına ve çokluğuna göre orada kaldıktan sonra çıkarılır. Cehenneme, ebedî kalmak üzere <em>girecek</em> olan sadece bu ümmetten Hz. Peygamberi tekzip eden ve mas­lahat İçin yalan söylemesini caiz gören bir fırkadır.</p>
<p><em>Diğer</em> ümmetler için de durum böyledir. Kim Hz. Peygamberin,ayın ikiye bölünmesi, taşların tesbîh etmesi, parmaklar arasından su fışkırması ve bütün Arap <em>ediplerine</em> meydan okuduğu halde Kur’ânın benzerinin vücuda getirilmesinden aciz kalınması gibi tabiat üstü mu’cizelerini, sıfatlarını ve peygamberlik için ortaya çıkışını tevatüren işittikten sonra o<em>nu tekzip eder,</em> ondan yüz çevirir, kulak ardı eder, üzerinde düşünüp kafa yormaz ve bütün hu mu’cizelerini duyduktan sonra hemen onu tasdik edivermezse tekzipçidir. Bundan dolayı &#8216;kâfirdir.</p>
<p>Müslüman memleketlerinden uzak yerlerde yaşayan Rum ve Tûrklerin çoğu bu kısma girmezler. Hattâ kanaatime göre zikredilen hususlarrın, onları duyanlarda işin gerçek olan yönünü araştırma isteği­ni uyandırması da lâzımdır. Bu durum dine karşı alâka gösteren, dün­yayı âhiretten daha çok sevmeyenler için bahis konusu olur. Dünyaya fazla dalındığı, Allah korkusu ve dini işlerin Önemi akla getirilmediği için böyle bir istek duyulmazsa bu da küfürdür. Böyle bir arzu uyan­dıktan sonra hakikat araştırılmazsa veya araştırmada kusur edilirse bu da küfür olur. Zaten Allah&#8217;a ve âhiret gününe inanan herhangi bir din mensubunun, işin tabiat-üstü sebeplere dayandığını kuvvetle tahmin ettiği şeyleri araştırmaması ve araştırmada kusur etmesi mümkün de­ğildir Eğer kusursuz bir araştırma ve inceleme esnasında tahkikatını bitirmeden ölürse o da mağfirete mazhar olur. Allah Teâlâ’nın geniş rahmeti onun içindir. Allah’ın geniş rahmetini bütün genişliği ile kavra­maya çalışınız ve İlâhî hususları basit maddî/şeklî ölçülerle ölçmeyiniz.</p>
<p>Âhiret geniş ölçüde dünyaya benzer. “Bütün insanların yaratılması ve veniden dirilmesi tek bir kimseyi yaratmak ve diriltmek gibidir.<sup> </sup>Keza dünyadakilerin çoğu nimet, selâmet ve imrenilecek bir durum içerisindedirler. Ölüm ve yokluk ile dünyayı tercih etmek arasında mu­hayyer bırakıldıkları zaman dünyayı tercih etmeleri bunu gösterir. Azap içinde olduğu için ölümü temenni eden nadirdir. Aynı şekilde necât bulan ve cehenneme gittikten sonra çıkanlara nispetle ebedî cehennemde kalanlar nadirdir. Rahmet sıfatı bizim halimizin değişmesi ile değiş­mez. Dünya ile âhiret bizim halimizin değişmesinden ibarettir. Durum böyle olmasaydı Hz. Peygamberin: Cenâb-ı Hakkin Kitabin başında <em>en </em> önce yazdığı şey: ‘’<em>Ben kendisinden başka Tanrı olmayan Allah&#8217;ım. Rahmetim gadabımı geçti. Lâ ilâhe illâllah Muhammedi&#8217;in  abdühü ve </em><em>Resulühi </em><em>diyen </em><em>bir kimse Cennet&#8217;e girecektirf</em>’’meâlinde olan hadisin manası olmamış olurdu.</p>
<p>Şüphesiz ki,basiret sahibi olanlar Allah-u Teala’nın rahmetinin çokluğunu ve şümulünün genişliğini haber ve eserlerden(ayet ve hadislerden) başka mükâşefe gibi diğer bilgi vasıtalarıyla da bilirler. Fakat bunu anlatmak uzun sürer. İmânla ameli birleştirirsen mutlak necât ve İlâhî rahmete mezhariyeti, bu iki vasfı haiz olmazsan mutlak helaki müjdelerim. Esas itibariyle tasdik bakımından yakîn sahibi olup te’vilde hata edenler veya bu iki hususta (tasdik ve te’vilde) şüpheli bir durum­da olanlar, eğer amelde kusurlu iseler mutlak necâtı ümit etmemelidir. Böyle kimseler ya bir müddet azap gördükten sonra kurtulurlar veya her hususta doğru söylediği yakînen bilinen birinin (Peygamber’in) veya başkasının şefaatiyle kurtulurlar. Çalış ki Allah Teala lütfü ile seni şefâatçilerin şefâatine muhtaç etmesin. Zira iş şefâate kaldı mı durum tehlikelidir demektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>TEKFİRDE ASLOLAN BİLGİ Mİ, İMAN Mİ?</strong></p>
<p>Bazı kimseler, tekfirde esas olarak bilgi (akıl, marifet, düşünce)nin alınması lâzım geldiğini zannederek, Allah’ı bilmeyen (cahil)in <em>kâfir </em><em>olduğun</em>u, Allah hakkında bilgisi olan (arif)in ise mü’min sayıldığını ileri sürmüşler ve bu konuda şeriatı değil,aklı esas atmışlardır.</p>
<p>Bunlara verilebilecek cevap şudur: Kâfirin kanının dökülmesinin mubah sayılması ve bunun cehennem de ebedî olarak azap göreceğine bükmedilmesi aklî değil, şer î bir hükümdür. Şeriat gelmeden evvel bu hükmün bilinmesi imkânsızdır.</p>
<p><em>Bunlar</em> &#8220;Allah Teâlâ’yı bilmeyen cahilin kâfir sayılması Hz. Peygamberin getirdiği şeriatın mantıkî bir neticesidir.” diyebilirler. O <em>zaman</em> bunlara: &#8216;&#8221;Kâfir olmak Allah Teâlâ’yı bilmeyen (cahil)lere mah­sus değildir. Peygamberdi ve âhiret gününü bilmeyenler de kâfirdirler.” şeklinde cevap verilir ve ayrıca şu hususlar da ilâve edilir: Allah Teâlâ’yı bilmemek; O’nun varlığını ve birliğini inkâr etmek şeklinde anlaşılır ve bu bilmeme keyfiyeti Allah’ın sıfatlarına teşmil edilmezse o zaman tenakuza düşülür. Şayet, “Allah Teâlâ’nın sıfatlan bahsinde hata <em>edenler de cahil</em> ve kâfirdir.” denilirse o zaman:</p>
<p>Allah Teâlâ’nın kıdem ve beka sıfatını inkâr edenleri,</p>
<p>Kelâm sıfatının, ilim sıfatından ayrı bir sıfat olduğunu reddedenleri,</p>
<p>Görme ve işitme (sem&#8217;i-basar) sıfatlarının ilim sıfatından başka bir <em> </em>sıfat olduğunu kabûl etmeyenleri,</p>
<p>Rü’yetin (Allah&#8217;ın görülmesi) cevazını inkâr edenleri,</p>
<p>Allah Teâlâ’ya cihet isnad edenleri,</p>
<p>Ne Allah Teâlâ&#8217;nın zâtında, ne de başka bir mahalde olmaksızın, Allah&#8217;ın hâdis bir irâdesi bulunduğunu kabul edenleri,</p>
<p>İrâde bahsinde bu inançta olanların kâfir olduklarını söyleyenleri  de tekfir etmek lâzım gelir. Kısaca, bu kanaatte olanların İlâhî sıfatlarla -ilgili her hususta tekfir yapmaları icâbeder. Bunun ise hiçbir mesnedi yoktur. Eğer sıfatların bazılarında tekfir yapar, bazılarında yapmazlarsa; hangi sıfatlarda hata etmenin küfrü gerektirdiğini ve hangilerinde  gerektirmediğini tesbite yarayacak bir ölçü ve ayırıcı sınır bulamazlar.</p>
<p>Şu halde küfrü gerektirecek hususlarla gerektirmeyecek hususları tam olarak teshil için tek ölçü “<em>tekzip<sup>’’</sup></em> (red-inkar) olarak ortaya çıkmakta­dırlar. Bu ölçü; Allah Teâlâ’dan başka, Peygamber’i ve âhiret gününü tekzip edenleri de şümulüne alan ve tevîlcileri kapsamının dışında bı­rakan bir prensiptir.</p>
<p>Unutmamak lâzımdır ki, te&#8217;vil ve tekzip konusu olan meseleler zanni ve münakaşalı da olabilir, bu sebeple uzak ihtimallerle te’vil ya­pılırken zan ve içtihada dayanılarak hüküm verilmiş de olabilir. Bu tak­dirde, bu konuların üzerinde ictihad edilen zannî meseleler (ahkâm-ı zanniye) olacağı <em>g</em>öz önünde bulundurulmalıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>XIV-TEKFİR EDENİ TEKFİR ETMEK CAİZ OLUR MU?</strong></p>
<p>Birtakım kimseler</p>
<p>“Ben sadece beni tekfir eden mezhep mensûplarını tekfir ederim, bana kâfir demeyenlere ben de kâfir demem.” derler. Bunun da aslı yok­tur. Çiinku bir kimse evvelâ: “Hz. Peygamberden sonra hafife olmaya en çok lâyık olan (Hz. Ebû Bekir değil) Hz. Ali’dir.” şeklinde bir itikada sahip olmanın küfrii gerektirmediğine kâni olduktan sonra, Hz. Ali’nin halifeliğe en lâyık olan sahabe olduğuna inanan (Şiiler) bu konuda hata ederek muhaliflerini tekfir ediyorlar diye bunların küfrüne hükmedemez. Zira Hz. Ali’nin hilâfete evlâ olduğuna inanmak ve buna inan­mayanları tekfir etmek şer’î bir meselede düşülen bir hatadan ibarettir.</p>
<p>Aynı şekilde, Allah Teâİâ’ya cihet isnad etmelerinden dolayı tekfir edilmesi caiz olmayan Hanbeliler, Allah’a cihet isnad edilmesini red­dedenleri te’vijci değil, tekzipçi sayıyor şekilinde bir mülâhaza ile ete tekfir edilmezler. Çünkii Hanbelîlerin, ciheti nefyedenleri tekzipçi say­maları bir hata ve zandan ibarettir.</p>
<p>Hz. Peygamber (sa.v.)in:</p>
<p>‘’İki müslumandan biri; diğerini küfürle itham ederse, bu itham mutlaka ikisinden birine râci’olur.” buyurmuş olmasına gelince bunun mânâsı; “Onun durumunu, yâni müslüman olduğunu bile bile tekfir ederse&#8230;” demektir. Zira muhatabın, Hz. Peygamber’i tasdik ettiğini yakînen bildikten sonra onu tekfir eden kâfir olur. Fakat karşısındakinin Hz. Peygamber’i tekzip ettiğini zannettiği için tekfir ederse; bu onun tekzipçi sandığı, fakat aslında böyle olmayan muayyen bir şahıs hak­kında hüküm verirken yaptığı bir hata sayılır. Çünkü, bir şahıs tekzipçi ve kâfir sanıldığı halde böyle olmayabilir. Bu takdirde onu tekfir eden kâfir olmaz.</p>
<p>Tekrar tekrar yaptığımız izahlarla, bu kâidedeki anlaşılması en güç olan ciheti ve uyulması lüzumlu olan kanunu anlatmış bulunmaktayız. Artık bununla iktifa edilmelidir. Vesselam.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-musamaha-imam-gazali/">İslam’da Müsamaha / İmam el-Gazzâlî</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamda-musamaha-imam-gazali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamber de Dâhil Herkes Kusurludur Diyen Kimseye Ne Yapılırdı?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamber-de-dahil-herkes-kusurludur-diyen-kimseye-ne-yapilirdi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamber-de-dahil-herkes-kusurludur-diyen-kimseye-ne-yapilirdi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Feb 2015 21:10:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadı İyaz - Şifa-i Şerif]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber de Dâhil Herkes Kusurludur Diyen Kimseye Ne Yapılır?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3630</guid>

					<description><![CDATA[<p>Endûlûslü kadılara bir mesele sorulmuş, onlar da bunu üstadımız Kâdı Ebû Muhammed ibni Mansûr’a sormuşlardı. Mesele şöyle idi: Bir kimse bir adamı bir kuşum dolayısıyla ayıplamıştı. Ayıplanan adam da ona &#8221;Elbette sen bu sözünle benim bir kusurumu dile getiriyorsun. Unutma ki ben bir insanım. Peygamber sallaIIahu aleyhi ve selleme varıncaya kadar bütün İnsanlar kusurludur&#8221; demişti. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamber-de-dahil-herkes-kusurludur-diyen-kimseye-ne-yapilirdi/">Peygamber de Dâhil Herkes Kusurludur Diyen Kimseye Ne Yapılırdı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Endûlûslü kadılara bir mesele sorulmuş, onlar da bunu üstadımız Kâdı Ebû Muhammed ibni Mansûr’a sormuşlardı. Mesele şöyle idi: Bir kimse bir adamı bir kuşum dolayısıyla ayıplamıştı. Ayıplanan adam da ona &#8221;Elbette sen bu sözünle benim bir kusurumu dile getiriyorsun. Unutma ki ben bir insanım. Peygamber sallaIIahu aleyhi ve selleme varıncaya kadar bütün İnsanlar kusurludur&#8221; demişti. Ebû Muhammed ibni Mansûr, Resûlullah Efendimiz’e hakaret etmeyi kastetmediği takdirde bu sözü söyleyen kimsenin uzun süre hapsedilmesine ve can yakıcı bir şekilde terbiye edilmesine fetva vermiştir. Endülüslü bazı fakihler ise onun öldürülmesine fetva vermişlerdir.</p>
<p>Kadı İyaz,Şifa-i Şerif Şerhi(Yaşar Kandemir) &#8211; cilt:3,sayfa;383</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamber-de-dahil-herkes-kusurludur-diyen-kimseye-ne-yapilirdi/">Peygamber de Dâhil Herkes Kusurludur Diyen Kimseye Ne Yapılırdı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamber-de-dahil-herkes-kusurludur-diyen-kimseye-ne-yapilirdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bidatçilerin Kafir Olduğu Söylenmemelidir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bidatcilerin-kafir-oldugu-soylenmemelidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bidatcilerin-kafir-oldugu-soylenmemelidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Feb 2015 21:07:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadı İyaz - Şifa-i Şerif]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<category><![CDATA[Bazı Hadislerin Hedefi Caydırmaktır]]></category>
		<category><![CDATA[Bidatçilerin Kafir Olduğu Söylenmemelidir]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Bid'a]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3632</guid>

					<description><![CDATA[<p>El Eşari ile Ebül Meali el Cüveyni dışındaki muhakkik alimler de şöyle demişlerdir:&#8221;Ayet ve hadisleri kendi arzularına göre tevil eden bidatçilerin kafir olduğunu söylemekten sakınmalıdır.Namaz kılan,Allahın varlığına ve birliğine inanan kimselerin kanlarını helal saymak büyük bir hatadır.Öldürülmeyi hak eden 1000 kafiri öldürmemenin günahı bir Müslümanın bir mikdar kanını haksız yere dökmekten daha hafiftir.&#8221; Şerh:Bir Müslümanı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bidatcilerin-kafir-oldugu-soylenmemelidir/">Bidatçilerin Kafir Olduğu Söylenmemelidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/bidatcilerin-kafir-oldugu-soylenmemelidir/kibir-250x250/" rel="attachment wp-att-18192"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18192" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/kibir-250x250.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/kibir-250x250.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/kibir-250x250-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></p>
<p>El Eşari ile Ebül Meali el Cüveyni dışındaki muhakkik alimler de şöyle demişlerdir:&#8221;Ayet ve hadisleri kendi arzularına göre tevil eden bidatçilerin kafir olduğunu söylemekten sakınmalıdır.Namaz kılan,Allahın varlığına ve birliğine inanan kimselerin kanlarını helal saymak büyük bir hatadır.Öldürülmeyi hak eden 1000 kafiri öldürmemenin günahı bir Müslümanın bir mikdar kanını haksız yere dökmekten daha hafiftir.&#8221;</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Bir Müslümanı haksız yere cezâlandırmanın ne kadar büyük bir vebâl olduğunu şu hadîs-i şerif açıkça göstermektedir: “Müslümanları cezâlandırmaktan elinizden geldiğince kaçının; bir çâresini bulup onu serbest birakabiliyorsanız, bunu da yapın. Devlet başkanının affetmekte yanılması, cezâ vermekte yanılmasından daha hayırlıdır”(Tirmizi,Hudud,2,nr.1424)</em></p>
<p>Ebû Hüreyre radıyallahu anhın rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Allah’tan başka ilâh bulunmadığına, benim Peygamber olduğuma ve getirdiğim dine inanıncaya kadar insanlarla savaşmam emredildi. Eğer Allah’a, benim O’nun Peygamberi olduğuma ve getirdiğim dine inanırlarsa, kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar.İslâm’ın gerektirdiği haklar ise bunların dışındadır. Onların kalplerinde gizledikleri şeylerin hesabı Allah’a âittir.”(Buhârî, îmân 17, nr. 25)</p>
<p>Kelime-i Şehadet i getirdikleri takdirde canlarına ve mallarına kesinlikle dokunulmaz. Can ve mal güvenliği ancak kesin bir delille ortadan kalkabilir. Ehl-i kıble İle âyet ve hadisleri tevil edenleri kâfir saymak İçin şerîatte kesin bir delil bulunmadığı gibi,kıyas bile yoktur.</p>
<p>Bid’atçıları zemmeden hadîs-i şeriflerin lafızlarını tevil etmek mümkündür. Kaderi inkâr edenleri (Kaderiyye) kafir kabul eden hadislerden birinde “Onların Islâm&#8217;dan nasipleri yoktur&#8221;buyurulmuştur</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Bu hadisin tamamı şöyledir: “Ümmetimden iki topluluğun Müslümanlıktan hiçbir payı yoktur: Onlar Mürcie ve Kaderiyye fırkalarıdır”(Tirmizi Kader 13,nr.2149)</em></p>
<p>Râfızîlerin müşrik olduğunu söylemek, Rafizilere ve Kaderiyye’ye lânet etmek, Haricîler ile inançlarını beşeri görüş ve arzularına göre oluşturan fırkaları ve bid&#8217;atçıları müşrik saymak, onları kâfir kabul edenlere göre öyledir.</p>
<p><strong>Bazı Hadislerin Hedefi Caydırmaktır</strong></p>
<p>Bu grupların kâfir olmadığını söyleyenler ise şöyle demirlerdir: Kâfir oldukları kesinlik kazanmayan grupları kâfirlikle suçlayan hadisler, onları korkutmak ve kanaatlerinden caydırmak için söylenmiştir.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Burada şu tür hadîs-i şeriflerin muhataplarını korkutarak caydırmak için söylendiği belirtilmektedir: &#8220;Falcıya, büyücüye ve kâhine giden, ondan bir şey sorup söylediğini tasdik eden kimse, Muhammed sallaIIahu aleyhi ve selleme indirilen Kuranı inkâr etmiş sayılır.(Ebu Ya&#8217;la ,Müsned,IX,280,nr.280) Şu hadls-i şerîf de buna örnek olabilir:</em></p>
<p><em>“Kim, çalıntı veya yitik bir malın yerini haber verdiğini iddia eden kimseye (arrâla) gidip ondan bir şey sorar, söylediğini de tasdik ederse, o kişinin kırk gün hiçbir namazı kabul olunmaz.” (Müslim,Selam 125,nr.2230)</em></p>
<p>Açıkça Allah&#8217;ı inkâr edenlere kâfir dendiği gibi, Allah&#8217;ın nimetlerine nankörlük edenlere de kâfir denir. Aynı şekilde şirk de derece derecedir» onun da açık olanı vardır, gizli olanı vardır. Peygamber Efendimiz riyadan, ana babaya karşı gelmekten, eşinin beraber olma teklifini reddetmekten, yalancı şâhitlik yapmaktan ve daha başka günahlardan caydırmak ve sakındırmak için de hadisler söylemiştir.</p>
<p>Şayet bir hadis iki farklı mânaya geliyorsa, ona bu mânalardan sadece birini verebilmek için elde kesin bir delil bulunmam gerekir. Böyle bir delil ise yoktur.</p>
<p>Kadı İyaz,Şifa-i Şerif Şerhi(Yaşar Kandemir) &#8211; cilt:3,sayfa;465,466,467</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bidatcilerin-kafir-oldugu-soylenmemelidir/">Bidatçilerin Kafir Olduğu Söylenmemelidir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bidatcilerin-kafir-oldugu-soylenmemelidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dinin Bir Esasını İnkâr Eden Kâfirdir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dinin-bir-esasini-inkar-eden-kafirdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dinin-bir-esasini-inkar-eden-kafirdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Feb 2015 21:06:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadı İyaz - Şifa-i Şerif]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<category><![CDATA[Dinin Bir Esasını İnkâr Eden Kâfirdir]]></category>
		<category><![CDATA[Kâbe v.s. Hakkında Şüphe Uyandıranın Durumu]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz Hakkında Küfre Götüren Yorumlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3634</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; Dinin bir esasını, Resûlullah sallaliahu aleyhi ve sellemin mütevâtir nakille kesin sûrette bilinen ve asırlardan beri üzerinde görüş birliği edilen bir fiilini yalanlayıp inkâr eden kimsenin kâfir olduğunu biz de tereddütsüz belirtiriz. Meselâ biri kalkıp da beş vakit namazın farz olduğunu veya rek’at ve secdelerinin sayısını inkâr etse ve: “Allah, Kitâbinda bize namazı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dinin-bir-esasini-inkar-eden-kafirdir/">Dinin Bir Esasını İnkâr Eden Kâfirdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dinin bir esasını, Resûlullah sallaliahu aleyhi ve sellemin mütevâtir nakille kesin sûrette bilinen ve asırlardan beri üzerinde görüş birliği edilen bir fiilini yalanlayıp inkâr eden kimsenin kâfir olduğunu biz de tereddütsüz belirtiriz. Meselâ biri kalkıp da beş vakit namazın farz olduğunu veya rek’at ve secdelerinin sayısını inkâr etse ve: “Allah, Kitâbinda bize namazı kısaca, özlü bir şekilde emretti, onun için ben namazın beş vakit ve bugün uygulandığı şekilde kılınacağını bilmiyorum; çünkü namazın böyle kılınacağına dâir Kur’an’da açık bir âyet yoktur; bu konuda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden gelen haberler ise mütevâtir değil haber i vâhiddir; haber-i vâhid de namazın bize farz ,kılındığını göstermez” dese, biz o kimsenin de kâfir olduğunu belirtiriz,</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Resûl-i Ekrem Efendimizin namaz konusundaki hadislerinin mütevâtir derecesinde kuvvetli olmadığını ileri sürenler, Kuran-ı Kerlmin: “Peygamber size neyi emrettiyse ona uyun; neyi yasakladıysa ondan da kaçının&#8221;(Haşr,7) ve: “Peygamberin emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belâ gelmesinden veya elem verici bir azaba uğramaktan sakınsınlar.”(Nur,63)şeklindeki buyruklarına kulak vermeleri hâlinde namazın haber-i vâhidle değil, mütevâtir  haberle farz kılındığını göreceklerdir, Allah Teâlâ’nın da: “Sana da, kendilerine gönderileni insanlara açıklaman, onların da üzerinde düşünmeleri için bu Kur an’ı indirdik”(Nahl,44) buyruğu ile, Resûl-i Ekrem’ine Kur’ân-ı Kerim’i açıklama yetkisi verdiğini anlayacaklardır.</em></p>
<p><strong>Namaz Hakkında Küfre Götüren Yorumlar</strong></p>
<p>Müslümanlar; Haricîlerden “Namaz sadece gündüzün iki ucunda (sabah ve akşam vakitlerinde) farz kılınmıştır (başka namaz yoktur)” diyenlerin kâfir olduğunda nasıl görüş birliği etmişlerse, Bâtınilerden de “Ferâiz (farzlar) sözü, sevilip kendilerine itâat edilmesi emredilen bazı kimselerin ismidir: habâis (çirkin işler) ve mehârim (haramlar) sözleri de kendilerinden uzak durulması emredilen bazı adamların ismidir” diyenlerin kâfir olduğunda da ittifak etmişlerdir.</p>
<p>Sûfîyyeden zâhid görünen bazı dinsizler de şöyle demiştir: “İbadet ve uzun süre devam eden mücâhede insanın nefsini manevî kirlerden temizleyince, onların üzerinden ibâdet görevi düşer, bütün haramlar onlara mübâh olur ve dinî sorumluluklardan kurtulurlar. ”</p>
<p>Alimler bunları söyleyenleri de ittifakla kâfir saymışlardır.</p>
<p><strong>Mekke, Kâbe v.s. Hakkında Şüphe Uyandıranın Durumu</strong></p>
<p>Bir kimse Mekke’yi, Kâbeyi, Mescid-i Harâm’ı inkâr etse; yahut haccın şeklini inkâr etse de “Kur an da hac farz kılınmıştır; aynı şekilde namaz kılarken kıbleye yönelmek de farzdır; acaba bu farz, bugün namazda Kâbe ye dönüklüğü gibi mi uygulanacaktır? Kur an da adlan geçen Mekke, Kâbe ve Mescid-i Haram bugün bildiğimiz yerler midir, yoksa onlar daha başka yerler midir? Onların bugün bildiğimiz yerler olduğunu Peygamber aleyhisselâm göstermiştir diyenler belki de yanılmışlardır.” Bu sözleri söyleyen kimsenin bu yerleri iyi bildiği, uzun süre Müslümanlarla bir arada kaldığı biliniyorsa ve eğer o yeni Müslüman olmuş biri de değilse, onun kâfir olduğunda şüphe yoktur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kadı İyaz,Şifa-i Şerif Şerhi(Yaşar Kandemir)  &#8211; cilt:3,sayfa;487-488</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dinin-bir-esasini-inkar-eden-kafirdir/">Dinin Bir Esasını İnkâr Eden Kâfirdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dinin-bir-esasini-inkar-eden-kafirdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
