<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kader/Kaza | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/islam/akaid/kader/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 30 Nov 2024 12:06:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kader/Kaza | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Allah&#8217;ın Kaderinden Öbür Kaderine Kaçıyorum</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahin-kaderinden-obur-kaderine-kaciyorum/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahin-kaderinden-obur-kaderine-kaciyorum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Nov 2024 12:06:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik kader midir]]></category>
		<category><![CDATA[ilim ve malum ilişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27177</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Burada kader tartışmalarına girmek istemiyorum. Konum o değil. Ama bir rivayet var. Başlıkta geçen ifade orada yer alıyor. Bu ifadeyi anlamakta zorlanıyordum. Ama Türk dizi ve filmlerinde çokça zikredilen bir repliklerle karşılaştır­dığımda bu ifadeyle ne kastedildiğini anlar gibi oldum. Önce olayı nakledeceğim, ardından repliği nakledip bir değerlendir­mesini yapacağım. İbn Abbas anlatıyor: Hz. Ömer,Şam’a gitmek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-kaderinden-obur-kaderine-kaciyorum/">Allah’ın Kaderinden Öbür Kaderine Kaçıyorum</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-2.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-22288 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/images-2.jpg" alt="" width="405" height="227" /></a></p>
<p>Burada kader tartışmalarına girmek istemiyorum. Konum o değil. Ama bir rivayet var. Başlıkta geçen ifade orada yer alıyor. Bu ifadeyi anlamakta zorlanıyordum. Ama Türk dizi ve filmlerinde çokça zikredilen bir repliklerle karşılaştır­dığımda bu ifadeyle ne kastedildiğini anlar gibi oldum. Önce olayı nakledeceğim, ardından repliği nakledip bir değerlendir­mesini yapacağım.</p>
<p>İbn Abbas anlatıyor: Hz. Ömer,Şam’a gitmek üzere yola çıkmıştı. Serğ denilen yere vardığında, Hz. Ömer’i ordu komutanları (Ebû Ubeyde b. Cerrah ve arkadaşları) karşıladılar ve ona Şam’da salgın hastalığın başgösterdiğini haber verdiler.</p>
<p>Hz. Ömer bana “İlk Muhacirleri çağır” dedi.</p>
<p>Onları çağırdım. Hz. Ömer Şam’da salgın hastalığın başgösterdiğini bildirerek onlarla istişare etti. Onlar ihtilâf ettiler. Bazıları “Sen bir iş için yola çıktın; geri dönmen için bir sebep görmüyoruz” dediler. Diğerleri ise “İnsanların kalan kısmı ile Resulullah’ın ashabı seninle beraber; onları tehlikeye atmanı uygun görmüyoruz” dediler.</p>
<p>Hz. Ömer onlara “Siz gidin” dedikten sonra bana da “Ensârı çağır” dedi.</p>
<p>Ensârı çağırdım, Hz. Ömer onlarla da istişare etti. Onlar da Muhacirlerin yolunu tutup ihtilâf ettiler.</p>
<p>Hz. Ömer onlara da “Siz gidin” dedikten sonra bana dönüp şöyle dedi:</p>
<p>“Bana Mekke’nin fethinden önce hicret eden Kureyş’in yaşlılarından burada bulunanları çağır.”</p>
<p>Ben de onları çağırdım. Onlardan iki kişi bile bu konuda ihtilâf etmedi. Hepsi birden “Biz senin insanlarla beraber geri dönmeni ve onları vebâ salgınına atmamanı uygun görüyoruz” dediler.</p>
<p>Hz. Ömer bunun üzerine halka seslenerek “Sabahleyin ben bineğimin sırtında olacağım; siz de bineklerinize atlayın” dedi.</p>
<p>Ebû Ubeyde b. Cerrah (r.a.) “Sen Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” dedi.</p>
<p>Hz. Ömer “Keşke bunu senden başkası söylemiş olsaydı Ebû Ubeyde” dedi. Onun muhalefetinden Hz. Ömer hoşlanmamıştı. “Evet,” dedi. “Allah’ın kaderinden Allah’ın kaderine kaçıyoruz. Söylesene, senin develerin olsa da iki taraflı bir vadiye inseler, bu vadinin iki tarafından biri verimli, diğeri de çorak olsa, sen develerini verimli yerde de otlatsan, çorak yerde de otlatsan yine Allah’ın kaderiyle otlatmış olmaz mısın?”</p>
<p>O sırada, bir süredir bazı ihtiyaçları için ortalıkta görünmeyen Abdurrahman b. Avf (r.a.) çıkageldi ve “Benim bu konuda bilgim var,” dedi. “Resulullah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işitmiştim: Bir yerde veba olduğunu işittiğiniz zaman oraya girmeyin. Siz oradayken bulaşıcı hastalık başgösterecek olursa hastalıktan kaçmak için oradan çıkmayın.”</p>
<p>Bunu işiten Hz. Ömer Allah’a hamd etti ve Şam’a girmeden geri döndü.(Buharî,Tıb 30; Müslim, Selâm 98)</p>
<p>Türk filim ve dizilerinde maalesef kader inancını zedeleye­cek birçok ifade var. Bu da kaderin ne kadar yanlış anlatıldığını ve anlaşıldığını gösterir. Önce bir sahneye bakalım:</p>
<p>15 yaşında genç bir kız. 60 yaşında bir ağa. Ağa bu kızla evlenmek ister. Kız ise istemez. Ama kız zorla da olsa almak ister. Kızın anne babası ise kızını ağaya vermeye razıdır. Kız is­yan eder. Hatta sonuçta nikahlanırlar, ama yine de isyan eder. Anne babası “bu senin kaderin” der, “niye boyun eğmiyorsun? Boyun eğ kaderine!” Kız “hayır, ben kaderimi değiştirmek is­tiyorum, buna razı değilim, kaderimi onlar yazdı, ama ben bo­yun eğmeyeceğim&#8221; der.</p>
<p>Ne olacak şimdi? Bir kader var ve bu kader değiştirile­bilir. Buradan anlaşıldığına göre kader boyun eğilecek değil, değiştirilebilir bir şeydir. “Alınyazısı” denilen husus da buna benzerdir. Bazıları bu alınyazıdır, der; bazıları hayır, bu alınya- zısını değiştiririm, diye isyan eder. Yukarıdaki sahnede verilen mesaja göre kader diye bir şey yoktur. Özellikle tercih söz ko­nusu olduğunda kaderden bahsetmek olmaz. Eğer böyle anla- şıhyorsa burada kadere zorunluluk anlamı yükleniyor demektir. Bir kimse anne babasını kendisi seçemez. Ama kiminle evle­neceğini seçebilir, ilki kader, diğeri tercih olmaktadır. Demek ki, kader denince bir zorunluluk, bir mutlak belirlenmiştik an­laşılıyor. Tercih söz konusu olduğunda kader değil, yani zorun­luluk değil, sorumluluk başlar. Burada senin tercih ettiğin şey kader olmaktadır. Yani sanki önceden belirlenmiş kader diye bir şey yok, sen neyi tercih ediyorsan kader odur. Kısaca kade­rini sen yazıyor, sen tayin ediyorsundur.</p>
<p>Evet, kader böyle zorunluluk olarak anlaşılırsa elbette buna itiraz edilebilecektir, insanlar kendi tercihlerini kader diye baş­kalarına sunup onlara boyun eğdirebilir mi? Dikkat edelim: Ağamn, kızı zorla almak istemesine kader deniliyor. Oysa bu, ağanın tercihidir. Ağanın tercihi neden kader olsun ki?! Haklı bir tepki! Peki o zaman kader ne? Tamam, bir kader var. Değiş­tirilmesi mümkün değil. Peki değiştirilmesi mümkün olmayan şey ne? Burada yanlış ve doğru kader anlayışı meselesi ortaya çıkıyor. Yanlış olanı yukarıdaki. Doğru olan sanırım şöyledir:</p>
<p>Değiştirilmesi mümkün olmayan kader Allah’ın ilmidir. Biz “kader değişmez” derken kastettiğimiz Allah’ın kullabına dair bilgisidir. Allah’ın ilmi değişmez. Allah, bir şey öğreniyor da bilgisini ona göre değiştiriyor değildir. Allah her şeyi ezelde bilir diyoruz. Allah’ın ilminde değişiklik olmaz. Alınyazı de­diğimiz de bu ilimdir. Kader Allahın bilgisidir, ezelidir, zaman ve mekân dışıdır. Kader bilgisi evren doğmadan da, kıyamette de sonsuzlukta da aynen var olacak. Kaderden kastımız, evre­nin yaradılışından cennet cehennem yolculuğuna kadar tüm za- man-mekân akışını içeren olacaklar bilgisidir. Kader, yani Al­lah’ın bilgisi değişmez. Allah sonradan düşünmemiş, sonradan algılamamış, sonradan öğrenmemiştir. Tüm sonradanlıklar ek­siklikten doğar ki, Allah’ın bilgisi, kudreti, iradesi mutlaktır.</p>
<p>Bu ilimle ilgili iki durum var:</p>
<p><strong>1.</strong>Allah’ın bu bilgisine biz muttali değiliz. Muttali olsak, hani orada ne yazdığını bilsek belki kendimizi zorunlu hisse- deceğizdir. Ama bu sınırsız ilmin ne ve nasıl olduğunu bilmi­yoruz. Bize düşen eylemlerimizin sorumluluğunu almak için tercihte bulunmaktır. Bu tercihlere zorunluluk anlamında de­ğil ama ilim anlamında kader demek mümkündür.</p>
<p><strong>2.</strong>Allah’ın ilmi insanı mecbur kılmaz. Bir şeyi bilmek o şe­yin vukuunu zorlamaz. İlim, maluma tabiidir. Vakıada olacaklar şeylerin bilgisi vardır, ama bu bilgi o olayın olmasını zorunlu kılmaz. Örneğin, otuz sene sonra ay ve güneş tutulmasının ola­cağını bilim adamları bilmektedir. Soru şu: ay veya güneş tu­tulacakları için mi bilim adamları onu bilmektedir yoksa bilim adamları bildiği için mi ay veya güneş tutulmaktadır? Elbette akıl birincisini kabul edecektir. Hiçbir akıl, bilim adamları bil­diği için ay veya güneş tutulmuştur, demez. Allah’ın ilmi de böyledir. Allah her şeyi bili, ama bilgisi zorlamaz.</p>
<p>Şimdi bunu yukarıdaki olaya uygulayalım. Allah o kızın istemediği biriyle evlendirileceğim biliyordu. Evet, bu kader­dir. Hangi anlamda? Zorunluluk anlamında değil, Allah’ın bil­mesi anlamında. Aynı şekilde o kızın bu evliliğe isyan edece­ğini ve kaçacağını da biliyordu. Evet, bu da kaderdir. Hangi anlamda? Zorunluluk anlamında değil, Allah’ın bilmesi anla­mında. Dolayısıyla kızın zorla evlendirilmesi de ve bu evlilik­ten kaçması da kaderdir. Allah’ın bilgisi dahilinde cereyan eden olaylardır. Allah’ın bilgisi değişmez. Ama biz onu bilmediği­miz için önümüzde sınırsız olasılıklar vardır. Ve bu olasıklar- dan birini sorumluluğumuzu kuşanarak tercih ederiz. Ağa, kızla zorla evlenmeyi tercih etmiş, kız da buna isyan etmeyi seçmiş­tir. Allah’ın ilmi anlamında hepsi kaderdir. Bu anlamıyla ka­der, tercih demektir. Bir şeyi tercih ediyorsan o senin kaderin­dir. Kızla zorla evlenmek tercihtir, kaderdir; buna isyan etmek tercihtir, kaderdir; hatta bunun karşısında susmak, tercihtir ve kaderdir. Bunun kader olması sorumluluktan kurtarmaz. Zira bu kader, bizim tercihlerimizdir. Eğer ağanın tercihine zorun­luluk anlamında kader dersek onu paklamış, temize çıkarmış, sorumluluktan kurtarmış oluruz. Böyle bir şey ise mümkün de­ğildir. Ağanın zorla kızla evlenmesi kader de, ona isyan edip kaderi değiştirmek, tercih falan değildir. Zira tercih de bir ka­derdir. Tercihimiz, bizim kaderimizdir. Biz kaderi değiştirmi­yoruz, sadece tercih yapıyoruz. Buna kaderi değiştirmek den­mez. Zira tercihimiz de bir kaderdir. En genel anlamıyla tüm tercihlerimiz Allah’ın ilmi dahilinde olması itibariyle bizim kaderlerimizdir.</p>
<p>Demek ki, tercihle yaptığımız her şey de Allah’ın kaderiy- ledir, dediğimizde anlaşılacak olan bunların Allah’ın ezelî bil­gisinde var olduğudur. Örneğin; dua kaderi değiştirir mi, değiş­tirmez mi tartışmasına baktığımızda da aynı şeyi görürüz. Dua kaderi değiştirir, bizim bilgimize göredir. Zira biz ne olduğunu bilmiyoruz. Dua kaderi kaderi değiştirmez, dersek bu da Al­lah’ın ilmine göredir. Zira Allah her şeyi bilir. Tam da bu nokta başta zikrettiğimiz Hz. Ömer olayı ile ilgili, onu destekleyen bir hadis var. Bu hadise göre Resulullah (s.a.v.)’a şöyle sorul­muştur: “Tedavi için kullandığımız ilaçlar, şifa dileğiyle okunan dualar ve (düşmanlardan) korunmak için kullandığımız (kalkan gibi) koruyucu şeyler hakkında ne buyurursun? Bunlar Allah’ın kaderinden bir şeyi geri çevirir mi?” Buna cevaben Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Bunlar da Allah’ın kaderinden olan şeylerdendir.” (Tirmizî, Kader, 12; Ibn Mace,Tıbb, 1)</p>
<p>Evet, tedavi de, dua da, kalkan/zırh da Allah’ın kaderiy- ledir. Allah, yapılan tedavinin, edilen duanın, giyilen kalkanın ne yapacağını ezelî ilmiyle bilmektedir. Tercihlerimiz de kade­rimizdir. Bir olayda elli seçeneğimiz olduğunu düşünelim. Bu elli kaderimiz olduğu anlamına gelir. Hangisini seçersek ka­derimiz odur. A şıkkını seçersek kaderimiz odur, yok c şıkkını seçersek bu sefer kaderimiz odur. “Tercihlerimizin kaderimiz olması&#8221; Allah&#8217;ın neyi tercih edeceğimizi bilmesiyle alakalıdır. O zaman neyi seçersek seçelim, o kaderimizdir, yani o terci­himizi ezelî ilmiyle Allah bilmektedir. Biz insanoğluna düşen insan olmanın sorumluluğunu kuşanıp akılla hareket ederek doğru tercihlerde bulunmaktır.</p>
<p>Şimdi bunu çokça sorulan bir hususa uygulayalım: Deprem kader midir? Falan kimseyle evlenmem kader midir?</p>
<p>Buna şöyle net cevap verebiliriz: Deprem kaderdir. Dep­reme karşı tedbir alman da kaderdir. Depremde ölmen kader­dir. Kurtulman da kaderdir. Kurtulup hastane de ölmen de ka­derdir. Yüz sene yaşaman da kaderdir.</p>
<p>Deprem bölgesine gitmen kaderdir. Yolda başına bir kaza gelmesi kaderdir. Yolda değil de deprem bölgesinde başına bir hal gelmesi de kaderdir. Yardım yapmaya giderken yardım gö­recek hale gelmen de kaderdir.</p>
<p>Falan kimseyle evlenmen kaderdir. Tam evlenecekken nişan atman da kaderdir. Başkasıyla evlenmen de kaderdir. Evlendi­ğin kimseden boşanman da kaderdir. Boşandıktan sonra başka biriyle evlenmen de kaderdir. Hiç evlenmemen de kaderdir.</p>
<p>Gördüğünüz gibi&#8230; Kaderden kaçış mümkün değil. Ama burada asıl soru şu: Kader nedir?</p>
<p>Kader Allah’ın her şeyi bilmesi ve yaratmasıdır. İrade sahibi bir varlık için kader bir şeyi mecburen yapmak değildir. Buna göre tedbir almak da kaderdir, almamak da kaderdir. Çünkü Allah kulun tedbir alıp almayacağım ezeli ilmiyle bilmektedir. Ancak tedbir almayı emrettiği için kul ona muhalif davranmak suretiyle sorumluluk sahibidir. Sağlık da kaderdir hastalık da&#8230; Yani sağlık ve hastalığı ezelde bilen ve yaratan Allah’tır. Sağ­lıklı olmayı emretmiştir. İnsan bilerek tedbir almıyorsa sorum­ludur. İman da küfür de Allah’ın takdiridir. Allah ezeli ilmiyle kimin mümin kimin kafir olacağını bilmektedir. Ancak Allah imandan razı, küfürden razı değildir. İmanı emretmiş, küfrü nehyetmiştir. İnsan imana muhalefet ettiği için sorumludur.</p>
<p>Bu durumu en güzel yukarıda geçen Hz. Ömer ile ilgili kıssa ortaya koymaktadır. Ne demişti Hz. Ömer: “Evet, Al­lah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyoruz.&#8221;Allah’ın kaderinden, yani bizim bilmediğimiz ama O’nun ezeli olarak bildiği ilimden, yine Allah’ın kaderine yani bizim bilmediği­miz ama onun ezeli olarak bildiği ilme kaçıyoruz.</p>
<p>Burada kader zorunluluk değil tercihtir. Dikkat edilirse, bir kaderden diğerine kaçılıyor. Bu, tercih değil de nedir? An­cak bütün tercihlerimiz neticede Allah’ın ezeli bilgisi dahilinde olan kaderlerimizdir.</p>
<p>Yavuz Köktaş &#8211; Akademik Sohbetler 2(Kelam),syf:34-40</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-kaderinden-obur-kaderine-kaciyorum/">Allah’ın Kaderinden Öbür Kaderine Kaçıyorum</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahin-kaderinden-obur-kaderine-kaciyorum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sonumuz belli ise niçin bu dünyaya geliyoruz?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sonumuz-belli-ise-nicin-bu-dunyaya-geliyoruz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sonumuz-belli-ise-nicin-bu-dunyaya-geliyoruz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Jun 2020 12:16:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Yaradılış Gayesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24488</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kader hakkında düşünen ve kaderin sırlarına vâkıf olmayan kişilerin, kendi kendilerine en çok sordukları ve cevabını en çok merak ettikleri sorulardan bir tanesi de şudur: “Allah benim cennete veya cehenneme gideceğimi biliyor. Ve bunu kader defterimde yazmış. O hâlde beni bu dünyaya niçin gönderiyor?” Bu sorudan anlaşılıyor ki, soru sahibi, akıbetinin ne olacağının Allah tarafından [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sonumuz-belli-ise-nicin-bu-dunyaya-geliyoruz/">Sonumuz belli ise niçin bu dünyaya geliyoruz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-17308 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1.jpg" alt="" width="310" height="310" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 310px) 100vw, 310px" /></p>
<p>Kader hakkında düşünen ve kaderin sırlarına vâkıf olmayan kişilerin, kendi kendilerine en çok sordukları ve cevabını en çok merak ettikleri sorulardan bir tanesi de şudur:</p>
<p>“Allah benim cennete veya cehenneme gideceğimi biliyor. Ve bunu kader defterimde yazmış. O hâlde beni bu dünyaya niçin gönderiyor?”</p>
<p>Bu sorudan anlaşılıyor ki, soru sahibi, akıbetinin ne olacağının Allah tarafından bilinmesinden dolayı bu âleme gelişini hikmetsiz zannetmektedir. Ona göre eğer Allah cennete veya cehenneme gideceğini bilmeseydi yaratılışın bir manası olabilirdi. Ama madem biliyor, o hâlde bu yaratılış manasızdır.</p>
<p>Bu soru son derece mantıksız bir sorudur. Zira bizim yaratılışımızın gayesi ve bu dünyaya gönderilişimizin hikmeti ile Allah’ın akıbetimizi bilmesi arasında hiçbir münasebet yoktur. Başka bir ifade ile bu dünyaya gönderilişimizin hikmeti, Allah’ın cennete veya cehenneme gideceğimizi bilmesiyle yok olmamaktadır.</p>
<p>Bu sorunun sahibi, kâinatın ve kendisinin yaratılış sebebini bilmemektedir. Yaratılış maksadından habersiz olması, bu soruyu sormasına sebep olmuştur. Ona göre, bu dünyaya sadece “Cennete mi yoksa cehenneme mi gidecek?” bu sırrın belli olması için gelmiştir. Ve madem Allah da onun nereye gideceğini ve akıbetini ezelî ilmi ile bilmektedir, o hâlde bu dünyaya gönderilmesi ona göre abestir. Demek soru sahibi, yaratılışın hikmetinden gafildir. O hâlde bu sorunun cevabını, âlemin ve insanın yaratılış hikmetinde aramalıyız. Bu hikmet anlaşıldığında, sorumuz cevabını bulacaktır Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de, insanının yaratılış sebebini şu ayetiyle bildirmektedir:</p>
<p>“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat:56)</p>
<p>Demek insanın yaratılışının gayesi, Allah’a ibadet etmek ve ona kul olmaktır. Kulluğun ve ibadetin esası da şu sayacağımız emirlerdir:</p>
<p><strong>1- </strong>Allah-u Teâlâ şu âlemdeki sanat eserleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek istemektedir. İşte insanın yaratılış vazifesi; kendi sanatının mucizeleriyle kendini tanıttırmak ve bildirmek isteyen yaratıcısına iman edip onu mevcudat aynalarında tecelli eden kutsi isimleri ile tanımaktır.</p>
<p><strong>2-</strong> Allah-u Teâlâ şu âlemdeki rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek istemektedir. İnsanın vazifesi ise; rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek isteyen Rabbi Rahim’ine itaat edip ibadet ile kendini ona sevdirmektir.</p>
<p><strong>3- </strong>Allah-u Teâlâ şu âlemde insana maddi ve manevi nimetlerinin lezzetleriyle ikram etmektedir. Buna karşı insanın vazifesi; maddi ve manevi nimetlerin lezzetleriyle kendine ikramda bulunan ve onu besleyen Allah’a karşı fiiliyle, hâliyle, diliyle, hatta elinden gelse bütün duygu ve azalarıyla şükür ve hamd-ü sena etmektir.</p>
<p><strong>4- </strong>Allah-u Teâlâ şu âlemde yarattığı varlıklar ile azametini ve kemalini göstermektedir. Her bir mevcut o azamet ve kemale, boyu nisbetinde bir aynadır. İşte insanın vazifesi; mevcudat aynalarında azametini ve kemalini gösteren Rabb’ine karşı tam bir mahviyet içinde hayret ve muhabbetle secde etmektir.</p>
<p><strong>5-</strong> Allah-u Teâlâ şu âlemde nihayetsiz servet ve hazinelerini sergilemektedir. Bu servete seyircilik yapan insanın vazifesi ise; sonsuz cömertliğini nihayetsiz servet ve hazineleriyle gösteren Rabb’ine karşı fakirliğini hissedip yalnız ondan istemektir.</p>
<p><strong>6-</strong> Allah-u Teâlâ şu âlemi bir sergi hükmünde yaratmış ve o sergide sanatını teşhir etmiştir. Buna karşı insanın vazifesi; yeryüzünü bir sergi hükmünde yaratıp bütün sanat eserlerini o sergide teşhir eden sanatkârına karşı ‘maşaallah, bârekallah’ diyerek takdir edip ‘Sübhanallah , Allah-u Ekber’ diyerek, hayret ile mukabele etmektir.</p>
<p><strong>7-</strong> Allah-u Teâlâ şu âleme birliğinin nihayetsiz damgalarını vurmuştur. İnsanın vazifesi; kâinat sarayında, taklit edilmeyen mühürler ile ve kendine has turralar ile her şeye birliğinin damgasını vuran Allah’ı bir olarak bilmek ve öyle şehadet etmektir.</p>
<p><strong>8-</strong> Allah-u Teâlâ şu âlemdeki her şeyi kendisine itaat ettirerek saltanatının haşmetini göstermektedir. İnsanın vazifesi; kâinatta görülen Allah’ın bu saltanatını, itaat ederek tasdik etmektir. Yani zerrelerden güneşlere kadar her şeyin kendisine boyun eğdiği zata itaat ederek, O’na boyun eğmektir ve O’nun saltanatını tasdik etmektir.</p>
<p><strong>9-</strong> Allah-u Teâlâ şu âlemin her köşesini isimlerinin nakışları olan sanat eserleriyle süslemiştir. İnsanın vazifesi ise; Allah’ın kutsi isimlerinin nakışlarından olan bu sanat eserlerini diğer insanlara da gösterip dellallık ve ilancılık vazifesini icra etmektir.</p>
<p><strong>10-</strong> Allah-u Teâlâ bu âlemdeki her mahluku bir kitap hükmünde yaratıp onda güzel isimlerini yazmıştır. İşte insanın vazifesi; kudret kaleminin mektupları hükmünde olan mevcudat sayfalarını, arz ve sema yapraklarını tefekkür etmektir. Ve onlarda yazılan güzel isimleri keşfetmektir.</p>
<p>İşte Cenab-ı Hak, böyle ulvi maksatlar ve yüce gayeler için bu âlemi yaratmış ve insanı bu âleme zikredilen maksatlar için göndermiştir. Yani yaratılışımızın ve şu anda bu âlemde bulunmamızın sebebi bu vazifeleri icra etmektir. Bu maksatların hiçbirisi bizim cennete veya cehenneme gideceğimizin Allah tarafından bilinmesiyle yok olmamaktadır.</p>
<p>İşte bu yüzden Cenab-ı Hakk’ın ezelî ilmi, akıbetimizi bilmesi bizim bu âleme boşuna geldiğimiz manasına gelmez. O hâlde biz:<strong> “Kaderimde cennete veya cehenneme gideceğim belli iken bu dünyaya niçin gönderildik?” diyemeyiz. Zira âlemin yaratılmasındaki en yüce gaye, insanların cennete veya cehenneme gitmesi değil, Allah’a iman ve itaattir. Ve az önce saydığımız vazifeleri yapmaktır.</strong></p>
<p>Eğer insan bu âleme niçin geldiğini, bu kâinatın niçin böyle muhteşem bir şekilde yaratıldığını ve tüm bunlardaki ilahî maksatları bilseydi, elbette böyle manasız bir soru sormayacak, ilahî kaderin her şeyi bilmesinin bu saydığımız hikmetleri ve gayeleri yok etmeyeceğini anlayacaktı.</p>
<p>Hem insan küçük bir âlem olarak yaratılmıştır. Büyük âlemde tecelli eden bütün isimler, bir küçük âlem olan insanda da tecelli etmektedir. İnsanın yaratılışının bir sebebi de Allah’ın isimlerine yaptığı bu aynadarlıktır. Hatta diyebiliriz ki, şu koca âlemde ve meleklerde tecelli edemeyen isimler, şu küçücük insanda tecelli ederler.</p>
<p>Mesela insan günah işler ve af diler. Allah da onu affeder. İşte Allah’ın affetmesiyle insanda; Gafur, Afuv, Tevvab, Gufran gibi isimler tecelli etmektedir ki, bu isimler sadece insanda gözükebilir. Bu isimler dağlarda, denizlerde, güneşlerde, meleklerde tecelli edemez. Çünkü onlar günah işlemez.</p>
<p>Allah’ın böyle cemalî isimleri, sadece insanda tecelli edebileceği gibi, celalî bir çok isimde sadece insanda gözükebilir.</p>
<p>Mesela bir kul isyan eder ve Allah onu cezalandırır. İşte bu cezalandırmakta “Muntakim” ismi, onun kaçamayıp yakalanmasında “Vâcid” ismi, Allah’a karşı mağlup olmasında “Aziz” ismi, onu hesaba çekmesiyle “Hasib” ismi, onu alçaltmasıyla “Muzil” ve “Hafid” ismi ve daha birçok isimler o insanda tecelli eder ki, bu isimlere koca âlem aynadarlık yapamaz. Çünkü onlar isyan edemez. Bu isimler ise ancak isyan eden kulda tecelli edebilir.</p>
<p>O hâlde eğer isyan ederek cehenneme gidecek kullar bu âleme gönderilmeseydi, biraz önce saydığımız isimler ve daha onlar gibi onlarca isim asla tecelli edemeyecekti. Hâlbuki bu isimler de kendini tanıttırmak ve bildirmek istemektedirler. Hatta isyanın bir neticesi olan cehennem de, günahkâr kullar olmadığı için yaratılmayacak ve celalî isimler ahiret âleminde de gözükemeyecekti.</p>
<p>Demek cehenneme gideceği bilinen bir kulun bu âleme gelmemesini temenni etmek, bu âlemin, celalî isimlerin tecellisinden mahrum olmasını talep etmektir ki, bu talep kâinatın yaratılış maksadını bilmemenin bir neticesidir.</p>
<p>Hem bu soru sahibi şu hakikatı da unutmamalıdır. Tecrübeli bir öğretmen sınıfındaki öğrencileri imtihana tabi tutmadan onlara not verip bir kısmını cezalandırıp bir kısmını mükâfatlandırsa, elbette ceza görecek olan öğrenciler öğretmene itiraz edip “Eğer sen bizi imtihan etseydin, biz zayıf not almazdık.” diyerek öğretmeni suçlayacaklardı. Aynen öyle de Cenab-ı Hak bizleri şu dünya imtihanına sokmadan cennete veya cehenneme gönderse, o vakit cehenneme giden insanlar bu karara karşı çıkıp “Eğer sen bizi imtihan etseydin, biz cehenneme gitmeyecektik.” diye itiraz edeceklerdi.</p>
<p><strong>Cenab-ı Hak ezelî ilmi ile bizim akıbetimizi bildiği hâlde bu neticeyi bizlere de bildirmek ve hesap gününde itiraza mahal bırakmamak için şu dünyayı bir imtihan yurdu olarak yaratmış, bizleri de bu âleme bir memur olarak göndermiştir.</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="JFF0AeXiLi"><p><a href="https://feyyaz.tv/sonumuz-belli-ise-nicin-bu-dunyaya-geliyoruz.html">Sonumuz belli ise niçin bu dünyaya geliyoruz?</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Sonumuz belli ise niçin bu dünyaya geliyoruz?&#8221; &#8212; Feyyaz TV" src="https://feyyaz.tv/sonumuz-belli-ise-nicin-bu-dunyaya-geliyoruz.html/embed/#?secret=m0oXa3NLT9#?secret=JFF0AeXiLi" data-secret="JFF0AeXiLi" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sonumuz-belli-ise-nicin-bu-dunyaya-geliyoruz/">Sonumuz belli ise niçin bu dünyaya geliyoruz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sonumuz-belli-ise-nicin-bu-dunyaya-geliyoruz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah Bizim Cennete ve Cehenneme Gireceğimizi Biliyorsa, Neden Bizi İmtihan Ediyor?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-bizim-cennete-ve-cehenneme-girecegimizi-biliyorsa-neden-bizi-imtihan-ediyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-bizim-cennete-ve-cehenneme-girecegimizi-biliyorsa-neden-bizi-imtihan-ediyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jun 2020 17:05:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[İmtihan]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Bilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın imtihan etmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kainatın Yaratılması]]></category>
		<category><![CDATA[Soner Duman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24477</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doç. Dr. Soner Duman Sorunun önemi Özellikle lise ve üzeri düzeydeki gençlerimizin sıklıkla sorduğu soruların başında yukarıdaki soru gelmektedir. Bu soruya cevap verme teşebbüsünde bulunmadan önce şu iki hususun göz önünde bulundurulması gerekir: a) Bu soru aslında İslam tarihi boyunca Müslüman âlimlerin üzerinde en çok konuştuğu ve tartıştığı meselelerden birini oluşturuyor. Çünkü bu sorunun imana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-bizim-cennete-ve-cehenneme-girecegimizi-biliyorsa-neden-bizi-imtihan-ediyor/">Allah Bizim Cennete ve Cehenneme Gireceğimizi Biliyorsa, Neden Bizi İmtihan Ediyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img decoding="async" class=" wp-image-7750 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir5.jpg" alt="" width="343" height="272" />Doç. Dr. Soner Duman</strong></p>
<p><strong>Sorunun önemi</strong></p>
<p>Özellikle lise ve üzeri düzeydeki gençlerimizin sıklıkla sorduğu soruların başında yukarıdaki soru gelmektedir. Bu soruya cevap verme teşebbüsünde bulunmadan önce şu iki hususun göz önünde bulundurulması gerekir:</p>
<p><strong>a)</strong> Bu soru aslında İslam tarihi boyunca Müslüman âlimlerin üzerinde en çok konuştuğu ve tartıştığı meselelerden birini oluşturuyor. Çünkü bu sorunun imana ilişkin pek çok meseleyle doğrudan irtibatı var. Bunların başında da kader konusu geliyor. Söz konusu kader olunca ister istemez Allah’ın ilmi, iradesi, yaratması gibi gaybî konular devreye giriyor. İşte bütün bu sebeplerle bu soruya bir çırpıda herkesi tatmin edecek bir şekilde cevap vermek o kadar kolay değil.</p>
<p><strong>b)</strong> Bu soruya cevap vermeyi zorlaştıran ikinci husus ise klasik kaynaklarımızın bu konuya dair açıklamalarını insanlarımızın anlayabileceği şekilde takdim etme güçlüğü. Zira bizim klasik kitaplarımızda bu meseleye dair yazılanlar halka değil konunun uzmanlarına hitap ediyor.</p>
<p>Bu iki zorluğa rağmen yine de biz sorunun cevabını ele almaya çalışalım.</p>
<p><strong>Allah bizi imtihan ediyor mu?</strong></p>
<p>Önce şu imtihan meselesinden başlayalım. Kur’an’da Rabbimiz pek çok âyette insanları imtihan ettiğini/edeceğini açık olarak ifade etmiştir. Bunların bir kısmı şöyledir:</p>
<p>“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk, 2)</p>
<p>“Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri bilinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.” (Muhammed, 31)</p>
<p>“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece “İman ettik” demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları bilecek, yalancıları da mutlaka bilecektir.” (Ankebut, 2-3)</p>
<p>“Yoksa, Allah, sizden, cihad edip Allah, peygamber ve müminlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeyenleri bilmeden bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Tevbe, 16)</p>
<p><strong>Allah’ın imtihan etmesi ne demek?</strong></p>
<p>Yukarıdaki âyetlerde açık bir biçimde Allah’ın kullarını imtihan ettiğinden söz ediliyor. Dahası kimi âyetlerde “bilelim diye” şeklinde ifadeler bile yer alıyor. İnsanlar arası günlük kullanımda “imtihan / sınav” sözcüğünü duyduğumuzda bununla öğrencilerin veya bir işe girmek isteyenlerin bilgi derecesini anlamak için yapılan yoklamayı kastederiz. Yani imtihan yapan şahıs (öğretmen) veya kuruluş (iş yeri, eğitim kurumları) bu imtihan öncesinde kişinin nasıl bir performans sergileyeceği, neyi bilip neyi bilmediği konusunda bir bilgi sahibi değildir. İmtihan sonucunda kişinin bilgi ve beceri seviyesi hem kendisi hem de bu imtihanı yapan kişi ya da kurum tarafından anlaşılacaktır. Peki Allah acaba gerçekten kulların durumunu öğrenmek için mi imtihan yapıyor? Kesinlikle hayır!</p>
<p><strong>Allah her şeyi zaten biliyor!</strong></p>
<p>Kullarını yoktan yaratan Allah onların geçmiş ve geleceğini, açığa vurduklarını ve gizlediklerini zaten bilmektedir. Nitekim Rabbimiz bu konuda şöyle buyurur:</p>
<p>“Sözünüzü ister açıktan söyleyin ister [içinizde] gizleyin [fark etmez]. O, göğüslerdekinin özünü [insanın aklından ve kalbinden geçenleri] bilir. Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (Mülk, 13-14)</p>
<p>“Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” (En’am, 59)</p>
<p>“Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey bile O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyüğü de şüphesiz, apaçık kitaptadır (yazılıdır).” (Sebe, 3)</p>
<p>“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” (Hadid, 22)</p>
<p>“Allah, yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Ferman bunlar arasından inip durmaktadır ki, böylece Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.” (Talak, 12)</p>
<p>“O, [kullarının] önlerindekini ve arkalarındakini bilir.” (Bakara, 256)</p>
<p><strong>Madem biliyor, niçin imtihan ediyor?</strong></p>
<p>Yukarıdaki âyetler açık bir biçimde Rabbimizin her şeyi ezeli ilmiyle bildiğini, O’nun öğrenen bir varlık olmadığını, O’nun için “sürpriz” söz konusu olmadığını açık bir biçimde ortaya koyuyor. O halde şu soruyu soralım:</p>
<p>Bir tarafta Allah’ın imtihan yaptığını belirten âyetler, diğer yanda da O’nun her şeyi zaten bildiğini gösteren âyetler var. Bu bir çelişki değil midir?</p>
<p><strong>Kur’an’ın anlaşılmasına ilişkin önemli bir kural:</strong></p>
<p>Kur’an âyetlerinin yorumlanmasında tefsir âlimlerimizin belirttiği şu kuralı dâima göz önünde bulundurmak gerekir. “Kur’an’da ilk bakışta farklı şekillerde anlaşılmaya müsait olan yahut yeterince açık olmayan âyetler (müteşâbih), anlamı açık ve net olan âyetlere (muhkem) göre yorumlanmalıdır.” Bu kuraldan hareket eden âlimlerimiz “imtihan” ilgili âyetleri iki farklı şekilde yorumlamışlardır.</p>
<p><strong>Allah “imtihan” sözcüğünü kendisi açısından değil kullar açısından kullanıyor.</strong></p>
<p>Allah, sonsuz bilgisiyle her şeyi bildiği halde kullarına sanki onları imtihan ediyormuş gibi imtihan eden kimsenin muamelede bulunması gibi muamelede bulunur. Burada bir tarafta ilmi sonsuz olan, her şeyi bilen bir Allah diğer tarafta geleceği ve gaybı bilmeyen kul bulunmaktadır. Meseleye kul cephesinden bakıldığında gelecek zaman tamamen meçhuldür, o halde onun açısından bakıldığında sonucu bilinmeyen bir imtihan söz konusudur. İşte Allah kulları, onların kendi bulunduğu ilmî ve psikolojik hal açısından değerlendirerek kendilerine yaptığı muameleye “imtihan” adını vermiştir. Nitekim Kur’an’da Allah başka bazı konularda da kullara onların yapıp etmeleri cinsinden fiillerle mukabelede bulunmuştur. Öyleyse “Allah kullarını imtihan ediyor” ifadesini dünyada bir öğretmenin öğrencisini imtihan etmesine kıyaslamak kesinlikle yanlıştır. Çünkü bir öğretmen öğrencisinin imtihandan ne not alacağını bilemez, sadece tahmin eder. Tahmininde haklı da çıkabilir, yanılabilir de. Oysa Allah tahmin etmez, yanılmaz.</p>
<p><strong>Allah, ezelde bildiği şeylerin dış dünyaya yansımasına “imtihan” adını veriyor.</strong></p>
<p>Allah zamandan ve mekândan münezzehtir. O’nun için “geçmiş”, “şimdi” ve “gelecek” birdir. Ancak kullar açısından zaman söz konusudur. Her ne kadar Allah’ın bilgisi ezeli olsa da bu bilginin varlıkla ve olaylarla ilişkisi “bizim açımızdan” değerlendirildiğinde Allah’ın bir şeyi bilmesinin iki boyutu ortaya çıkmaktadır:</p>
<p><strong>1.</strong> Allah’ın bir şeyi dış dünyada meydana gelmeden önce bilmesi.</p>
<p><strong>2.</strong> Allah’ın bir şeyi meydana geldikten sonra realiteye dönüşmüş haliyle bilmesi.</p>
<p>Mesela siz doğmadan önce Rabbimiz ezelde sizi yaratacağını ve sizin o gün doğacağınızı bilir. Bu, bir şeyin var olmasından önceki ön bilgidir. Sizin günü ve vakti gelince doğmanız durumunda Allah’ın bunu bilmesi bir şeyi olduktan sonraki haliyle bilmesidir. Şu halde aslında varlık, Allah’ın ezelî ilminde bir bilgi halinde mevcutken zaman gelip yaratılıyor, pratiğe dökülüyor ve Allah, o varlığı ezelde bilgi halinde bildiği gibi, sonradan yaratıp pratiğe dökünce de gerçek-realite haliyle bilmiş oluyor.</p>
<p>İşte Allah’ın “bilelim diye imtihan ediyoruz” ifadesi şu anlama gelir: “Ezelde zaten ön bilgi halinde bildiğimiz şeyin, bilfiil realiteye döküldükten sonra gerçeğe dönüşmüş haliyle de bilelim diye sizi imtihandan geçiriyoruz.”</p>
<p><strong>Allah için “sürpriz” ve “sonradan öğrenme” diye bir şey olmaz!</strong></p>
<p>İster ilk yorumu isterse ikinci yorumu kabul edelim, netice itibarıyla Allah açısından “sürpriz bir bilgi”, “bir şeyi sonradan öğrenme”, “bilgisiz iken bilgili hale gelme” diye bir durum söz konusu değil. O halde Allah, bilmediği bir şeyi öğrenmek için kullarını imtihan etmiyor. Ezeli bilgisinde bildiği şeyleri realiteye döküyor, pratiğe geçiriyor. Klasik tabiriyle “kader, kazaya dönüşüyor.”</p>
<p><strong>Öyleyse biz imtihandan geçmiyor muyuz?</strong></p>
<p>“İmtihan” meselesine biz kullar açısından baktığımızda bu kelimenin bizim hakkımızda kullanılması yüzde yüz doğru. Yani biz, sonucunu bilmediğimiz bir imtihandan geçiyoruz, dünya da bir imtihan alanı. Ama Allah açısından bakıldığında bilinmeyen bir şeyin öğrenilmesi için kulların imtihan edilmesi söz konusu değil. Bilinen bir şeyin pratiğe dökülmesi söz konusu.</p>
<p><strong>Her şey baştan belli iken yaratmanın anlamı ne?</strong></p>
<p>Rabbimiz Kur’an’da kâinatın yaratılış sebebi ile ilgili olarak önce yanlış anlayışları ortadan kaldırıp sonra doğru cevabı ortaya koyuyor. Biz de önce kâinatın yaratılış sebebinin ne olmadığı üzerinden hareket edip sonra ne olduğunu ortaya koymaya çalışacağız.</p>
<p><strong>Allah kâinatı, ihtiyacı bulunduğu için yaratmamıştır.</strong></p>
<p>Biz insanlar, ihtiyaç duyduğumuz şeyleri yapar ve üretiriz. Mesela ekmeği yemek için, elbiseyi giymek için üretiriz. Evleri içinde yaşamak için yaparız. Oysa Allah hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu varlıktır. (es-Samed).</p>
<p>Rabbimiz, Kur’an’da kâinata ve içindeki hiçbir varlığa ihtiyacı bulunmadığını defaatle belirtmiştir. (Âl-i İmran, 97; Hicr, 70; Ankebut, 6)</p>
<p><strong>Allah kâinatı “oyun ve eğlence olsun diye yaratmamıştır.</strong></p>
<p>Biz insanlar, bazı şeyleri ihtiyacımız olduğundan değil sırf hoşça vakit geçirmek, can sıkıntısından kurtulmak için yaparız. Mesela müzik dinler, resim yapar, gezintiye çıkarız. Buna ihtiyacımız olduğu için değil iyi vakit geçirmek için bunu yaparız. Oysa oyun ve eğlence edinmek Rabbimizin münezzeh olduğu bir durumdur. Bu, canı sıkılan ve can sıkıntısını geçirmek için bir şeylerle oyalanmaya ihtiyaç duyan insanların özelliğidir.</p>
<p>Rabbimiz kâinatı fantastik bir sebeple, hoşça vakit geçirmek için yaratmadığını, bu kâinatı yaratmasının haklı bir sebebinin bulunduğu şu şekilde belirtmektedir:</p>
<p>“Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Onları sadece gerçek bir sebeple yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar.” (Duhân, 38-39)</p>
<p><strong>Allah kâinatı amaçsız ve sebepsiz yere [abes olarak] yaratmamıştır.</strong></p>
<p>Biz insanlar bazen amaçsız ve sebepsiz işler yaparız. Bu yaptıklarımız bir ihtiyaçtan kaynaklanmadığı gibi bize hoşça vakit geçirme fırsatı da sunmaz. Şuursuz ve bilinçsizce, sırf iş olsun diye işler yaparız. Allah, yaptığı her şeyi yerli yerince yapan, yaptığı şeylerde nice hikmetler bulunan el-Hakîm’dir. O’nun hiçbir fiili hikmetsiz değildir.</p>
<p>Rabbimiz, kâinatın boşu boşuna yaratıldığı fikrinin kâfirler tarafından sahip olunan bir fikir olduğunu belirterek şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!” (Sad, 27)</p>
<p>Rabbimiz, bir başka âyetinde insanlara hitap ederek onların yaratılışının amaçsız, sebepsiz [abes] olmadığını şu şekilde belirtmektedir:</p>
<p>“Yoksa sizi boşu boşuna [amaçsız ve sebepsiz olarak abes yere] yarattığımızı mı sandınız?” (Müminûn, 115)</p>
<p><strong>Kâinatın yaratılmasının haklı bir gerekçesi vardır.</strong></p>
<p>Rabbimiz Kur’an’ın pek çok âyetinde kâinatı yaratmasının hak ile olduğunu belirtir. Bu, kâinatın boş yere ve sebepsiz olmadığının olumlu ifade ile pekiştirilmesidir. Bu konu ile ilgili âyetlerin bir kısmı şu şekildedir:</p>
<p>“Allah, gökleri ve yeri hak olarak (yerli yerince) yarattı. Şüphesiz bunda, iman edenler için (Allah’ın varlık ve kudretine) bir nişâne bulunmaktadır.” (Ankebut, 44)</p>
<p>“Allah’ın gökleri ve yeri hak ile yarattığını görmedin mi? O dilerse sizi ortadan kaldırıp yepyeni bir halk getirir.” (İbrahim, 19)</p>
<p>“Allah, gökleri ve yeri yerli yerince yaratmıştır. Böylece herkes kazancına göre karşılık görür. Onlara haksızlık edilmez.” (Câsiye, 22)</p>
<p><strong>Kâinatın yaratılış sebebi Allah’ın İlahlık ve Rabliğini göstermeyi dilemesidir.</strong></p>
<p>Kâinatın yaratılışının temel sebebi yaratılan varlıkların Allah’ı yüceltmeleri, kulluklarını göstermeleri, Rabbimizin de onlara karşı ilahlığını ve rabliğini göstermesidir:</p>
<p>Kur’an, insan dışında yaratılmış olan yerdeki ve gökteki bütün varlıkların Allah’a boyun eğdiğini, secde ettiğini, onu tenzih ettiğini belirtir. Bu âyetlerin bir kısmı şöyledir:</p>
<p>“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır.” (İsra, 44)</p>
<p>“Göklerde bulunanlar, yerdeki canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler.” (Nahl, 49)</p>
<p>“Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah’ı tesbih etmektedir. O, azîzdir, hakîmdir.” (Hadid, 1; Haşr, 1; Saf, 1)</p>
<p>Kur’an, akıl, irade ve nefis sahibi varlıklar olan cinler ve insanların da kulluk sebebiyle yaratıldığını şu şekilde belirtir:</p>
<p>“Ben, cinleri ve insanları bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 56)</p>
<p><strong>Allah’ın ibadete ihtiyacı mı vardı?</strong></p>
<p>Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Hiçbir varlık Allah’ı zikretmese, tesbih ve tenzih etmese de Allah zâtı itibarıyla övgüye layıktır. O’nun övgüye layık olması, kendisini öven birilerinin bulunmasına bağlı değildir.</p>
<p>Bu soru başka bir soruyu gündeme getirir: O halde madem ki ibadet edilmeye, yüceltilmeye ihtiyacı yok öyleyse hiçbir varlığı yaratmasaydı!</p>
<p>Burada hemen şu âyetler gündeme gelir: “O, dilediğini yapar.” (Hûd, 107; Burûc, 16). “O’na yaptığı bir şeyden dolayı [“niçin böyle yaptı?”] diye soru sorulamaz. Ancak [O’nun tarafından insanlara, “niçin böyle yaptınız?” diye] sorulacaktır.” (Enbiyâ, 23)</p>
<p><strong>Sonuç Kadere Çıkıyor</strong></p>
<p>Sonuç yine kadere çıkıyor:</p>
<p>Rabbimiz ezeli ilmiyle bildiği, ezeli iradesiyle dileyip tercih ettiği şeyleri yaratma sıfatıyla yaratıp varlık âlemine çıkardı. Bizim açımızdan bakıldığında ortada tam bir imtihan var. Hiçbir şey belli değil. Bize seçme hakkı verilmiş, irade verilmiş. Hiçbir şey zorla yaptırılmıyor, her şeyi biz yapıyoruz. Ama meseleye Allah açısından bakıldığında o her şeyi biliyor, bildiklerini yaratarak pratiğe döküyor. Varlıklar onun ezelî ilminden varlık âlemine çıkarken O’nun irade, kudret, tekvin gibi bütün sıfatları da tecelli ediyor.</p>
<p>Bütün bu tecelliler ve -kullar açısından bakıldığında- imtihanlar sonucunda Rabbimiz başta Hz. Muhammed (s.a.v.) ve diğer peygamberler, Allah dostları, şehitler ve sâlih müminler olmak üzere kendine ebedî dostlar ediniyor. Onları ebedî nimetlerine gark ederek kendi güzelliğini ve cemalini gösteriyor. Bunu onlara doğrudan ve hazır bir şekilde vermiyor da onlar açısından bir imtihan sonucu veriyor. İşte kullar açısından imtihanın en büyük kazanımı bu! Bu imtihan sonucunda kaybeden, cehennemlik olan, ebedî azaba dûçar olanlar ise bunu tamamen kendi tercih ve seçimleri ile hak ediyorlar. Allah onları tercihlerini bu şekilde kullanmaya kesinlikle zorlamıyor. Dolayısıyla hiçbir haksızlık ve adaletsizlik söz konusu değil.</p>
<p>Bu açıklamalarda doğru bir husus varsa Rabbimizin lütfundandır. Yanlış bir şey varsa o da bizim nefsimiz ve şeytandandır, Rabbimiz bundan münezzehtir. Her şeyin en doğrusunu Rabbimiz bilir.</p>
<p>“Rabbimiz, Senin bize öğrettiğinden başka bizim bir ilmimiz yoktur. Şüphesiz ki her şeyi bilen ve her şeyi hikmetli bir şekilde yapan ancak Sensin.” (Bakara, 32)</p>
<p>https://gencdergisi.com/12775-allah-bizim-cennete-ve-cehenneme-girecegimizi-biliyorsa-neden-bizi-imtihan-ediyor.html</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-bizim-cennete-ve-cehenneme-girecegimizi-biliyorsa-neden-bizi-imtihan-ediyor/">Allah Bizim Cennete ve Cehenneme Gireceğimizi Biliyorsa, Neden Bizi İmtihan Ediyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-bizim-cennete-ve-cehenneme-girecegimizi-biliyorsa-neden-bizi-imtihan-ediyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kader Hakkında Bir Mesele</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Jan 2020 12:59:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Ezel]]></category>
		<category><![CDATA[ilim ve irade]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kader Hakkında Bir Mesele]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Kırkıncı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23796</guid>

					<description><![CDATA[<p>Önemli bir mes’ele birçok insan tarafından şöyle sorulmaktadır: &#8211; Cenâb-ı Hak ezelde ilim ve iradesiyle her şeyi tesbit ve takdir ettiğine göre, bir insanın hakkında şer işlemeyi takdir etmişse, o kimse nasıl hayır işleyebilir ve bu durumda nasıl mesul tutulabilir? Evet, Âlim-i Mutlak olan Allah-u Azimüşşân, olmuş ve olacak herşeyi, ihtiyarî ve ıztırarî bütün fiilleri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/">Kader Hakkında Bir Mesele</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-17308 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></strong></p>
<p><strong>Önemli bir mes’ele birçok insan tarafından şöyle sorulmaktadır:</strong></p>
<p><em>&#8211; Cenâb-ı Hak ezelde ilim ve iradesiyle her şeyi tesbit ve takdir ettiğine göre, bir insanın hakkında şer işlemeyi takdir etmişse, o kimse nasıl hayır işleyebilir ve bu durumda nasıl mesul tutulabilir?</em></p>
<p>Evet, Âlim-i Mutlak olan Allah-u Azimüşşân, olmuş ve olacak herşeyi, ihtiyarî ve ıztırarî bütün fiilleri ezelde takdir etmiş, tanzim etmiş ve Levh-i Mahfûz’da kaydetmiştir. Hiçbir şey O’nun tesbit ve takdirinden ayrılamaz. Bütün varlıklar o takdire tâbidir. Lâkin bu durum bizleri mesuliyetten kurtaramaz. İlm-i kelâm âlimleri bu hakikati ilim malûma tâbidir; öyle ise malûm ilme tâbi değildir, kaidesiyle izah etmişlerdir. Istılâhta, ilim; bir şeyin zihindeki şekli, malûm ise o şeyin hariçteki şekli olarak tarif edilir. Meselâ, bizim bir çiçeği bilmemizde, o çiçeğin zihnimizdeki şekli ilim, hariçteki şekli, yâni kendisi ise malûmdur. İşte burada ilim, malûma tâbidir, yâni bir çiçek hariçte nasılsa biz de onu öylece bilmekteyiz. Yoksa çiçeği biz nasıl biliyorsak çiçeğin kendisi o şekle uymak durumunda değildir.</p>
<p>Veya bir kimsenin adının Ahmed olduğunu bilmemiz ilimdir; malûm, o şahsın adının Ahmed olduğudur. Böylece ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm ilme tâbi olsaydı, o kimsenin adını Mehmed bildiğimizde adı Mehmed olurdu, Hasan bildiğimizdeyse Hasan olurdu.</p>
<p>Yukarıda belirttiğimiz kaidede mevzumuz yönünden kastedilen ilim, işlediğimiz bütün amelleri Cenâb-ı Hakk’ın ezelî ilmiyle bilmesi malûm ise işlediğimiz amellerdir. Buna göre söz konusu kaideyi şöyle ifade edebiliriz:</p>
<p><em>İnsanlar ihtiyarî fiilleri nasıl işleyeceklerse, Cenâb-ı Hak ezelde öylece bilmiş ve takdir etmiştir. </em>Yoksa Zât-ı Akdes öyle bildiği için insanlar o fiilleri öyle işlemiş değildir. Şimdi, meseleye bazı misâllerle biraz daha açıklık getirelim.</p>
<p>Güneş veya ay tutulmasının tarihini ve saatini bir astronomi âliminin önceden bilmesi ilimdir. Malûm ise o tarihte güneşin tutulmasıdır. Dolayısıyla ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm, ilme tâbi olsaydı, astronomi âlimi güneşin hangi tarihte tutulacağını bilse, güneş tutulması da o tarihte olurdu. Şimdi acaba, o astronomi âlimi güneşin o tarihte tutulacağını bildiği için mi güneş o tarihte tutuldu.? Yoksa o âlim, ilmiyle güneşin o tarihte tutulacağı bildiği için mi yazdı? Elbette bildiği için yazdı.</p>
<p><em>İşte bir insanın, cüz’î iradesiyle işlediği bütün fiiller Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsindedir. Yâni, o insanın bütün amellerini Cenâb-ı Hak ezelde bilmektedir. Bu ilim de malûma tâbidir. Malûm olan, o kimsenin işlediği iyi veya kötü amelleri, yâni fiilleridir. Kul o fiilleri işleyeceği için âlim-i mutlak olan Allah öylece bilmiştir. Yoksa Cenâb-ı Hak öyle bildiği için, kul da mecburen o fiilleri işlemiş değildir. Yâni, malûm, ilme tâbi değildir.</em></p>
<p>Kulun işlediği fiil hayır ise Cenâb-ı Hak onu hayır olarak bilir; öyle de irade ve takdir eder. Kulun şer olan fiilini de Cenâb-ı Hak ezeli ilmiyle şer olarak bilmiş ve o şekilde takdir buyurmuştur.</p>
<p>Bu hakikate bir derece bakabilmemiz için gerekli kabiliyeti Rabb-i Alâ’mız bizlere ihsan etmiştir. O’nun bizlere lütfettiği ilim ve irade sıfatlarından, Hakalyakîn biliyoruz ki, irade ilme tâbidir. Meselâ, insan bir eser yapmayı bildiğinde, iradesi bu ilme tâbi olarak, eserin plân ve programını tâyin eder. Daha sonra kudret de iradeye tâbi olur ve insan önceden plânladığı tarzda eserini inşâ eder.</p>
<p>İşte, zaman ve mekânın yaratıcısı olan Allah, ezelî ilmiyle, bizim gerek irademizle işleyeceğimiz bütün fiilleri ve gerekse irademiz dışında başımızdan geçecek bütün hâdiseleri bilmektedir. İşte kader, bu bilme keyfiyeti üzerine, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesiyle bizim hayat programımızı takdiri ve Levh-i Mahfûz’da tesbitidir. Bu takdir ve tesbit ilme dayanmaktadır, ilim ise malûma tâbidir. Buna göre bir kul kendi cüz’î iradesiyle, ibâdet etmeyi ibâdet etmemeye tercih ediyorsa, elbette ki Cenâb-ı Hak onu abid olarak bilecek ve öyle takdir edecektir&#8230; Yoksa Allah-u Teâlâ o kulun ibâdet etmesini takdir ettiği için, o ibâdet ediyor değildir. Şerle ilgili fiiller de aynı şekilde değerlendirilecektir.</p>
<p><strong>Mevzuya ışık tutacak birkaç misâl daha verelim:</strong></p>
<p>Bir komutanın yüksek bir yerden sahradaki askerlerinin hareketlerini fotoğraflarla tesbit ettiğini ve bütün konuşmalarını hassas cihazlarla kaydettiğini farzediniz. Bu komutan, daha sonra huzuruna celbettiği askerlere fotoğrafları gösterip konuşmaları bantlardan dinlettiğinde, hareketleri ve sözleri cezayı gerektiren bir nefer, “Siz benim hareketlerimi ve konuşmalarımı niçin kötü olarak tesbit ettiniz?” diyebilir mi? Dese cezaya müstahak olmaz mı? Çünkü tesbit etme fiili hâdiseye tâbidir. Yoksa hâdise, tesbite bağlı değildir.</p>
<p><strong>Şimdi şöyle bir soru soralım:</strong></p>
<p><em>&#8211; Hâdiseye tesir etmeme bakımından, yukarıdaki misâlde belirtilen ânında tesbit ile hâdiseyi olmadan önce tesbit etme arasında ne fark vardır? Misâldeki komutan, neferlerin yapacakları işleri ve söyleyecekleri sözleri önceden, meselâ bir rüya-i sâdıka ile bilseydi, bu bilme keyfiyeti neferler üzerinde herhangi bir tesir mi yapacaktı?</em></p>
<p><em>&#8211; Kader de insanın ömrü boyunca işleyeceği bütün fiillerin ezelde tesbiti değil midir?</em></p>
<p>Yukarıdaki misâlde ifade etmek istediğimiz hakikati, televizyon, gayet güzel izah etmektedir. Bilindiği gibi televizyonda hâdiseler bazen ânında verilmekte, bazen de geçmişte tesbit edilen hâdiseler sonradan gösterilmektedir. Her bir fen ve her bir keşif, Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta dercedip koyduğu bir hakikati ilân ettiği gibi, televizyonda suretlerin ve seslerin muhafaza edildiği hakikatini izah etmiştir. Hâfız-ı Hakîm insanlara müstakbel hâdiseleri tesbit edebilecekleri bir âlet yapmayı nasib etse, o takdirde Levh-i Mahfûz’un küçük bir misâli ortaya konmuş olacaktır. Şimdi, hem mâziyi hem hâli hem de istikbali bize gösteren bu cihaz, dedemizin bir kabahatini gösterse veya istikbâlde bir cinayeti sergilese, <em>“Bu cihaz böyle tesbit etmese, dedem o kabahati işlemezdi, torunum da câni olamazdı.”</em> diyebilecek miyiz?</p>
<p>İşte, Hz. Âdem’den (a.s) kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün insanların bütün amelleri Levh-i Mahfûz’da kaydedilmiştir. Kader-i İlâhî’nin bir defteri olan Levh-i Mahfûz’daki bu kayıt, insanların işledikleri ve işleyecekleri fiillere tâbidir; yâni nasıl işleyeceklerse öyle kaydedilmiştir. Yoksa Levh-i Mahfûz’da yazıldığı için insanlar mecburen o tarzda hareket etmiş değildir. Kaldı ki, böyle bir iddiada bulunan kimseye şu soru sorulacaktır: <em>“Sen istikbâlde yapacağın işlerin Levh-i Mahfûz’da nasıl yazıldığını, yâni mukadderatını biliyor musun?”</em> O hâlde, bir insan bilmediği şeye göre nasıl hareket etmektedir?</p>
<p>Evet, her meselede, ilim malûma tâbidir hakikati güneş gibi parlıyor ve kul cüz’î iradesiyle hangi işi tercih ederse, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesiyle o işi takdir ettiği ve fiilin işlenmesine teşebbüs ânında da o işi yarattığı açıkça anlaşılıyor.</p>
<p>Bu hakikati izah etmek için birkaç misâl daha verelim: Bir öğretmenin yılların verdiği tecrübe ve ferâsetle öğrencilerinin okula devam etme durumlarını ve sene sonunda alacakları notları önceden bildiğini ve iradesiyle öğrencilere bu notları takdir ederek not defterine kaydettiğini farzediniz. Sene sonu imtihanının tam tamına öğretmenin ilminde mevcut olan tarzda neticelenmesi hâlinde sözkonusu öğretmen, öğrencilere hitaben: “Ben neticelerin böyle olacağını tâ sene başında biliyordum” dese, zayıf not alan öğrenciler: “O halde bizim ne kabahatimiz var? Siz bizi çalışkan olarak bilseydiniz, biz de sınıfımızı geçerdik” diyebilirler mi? İşte bu misâlde sınıftaki öğrencilerin hangilerinin başarılı olup, hangilerinin sınıfta kalacağını öğretmenin önceden bilmesi ilimdir ve onun kemâline delildir. Malûm ise, öğrencilerin çalışıp çalışmamalarıdır. Dolayısıyla ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm, ilme tâbi olsaydı, öğretmenin çalışkan bildiği talebeler ister istemez derslerine çalışacaklar, tembel bildikleri ise bütün arzularına rağmen çalışamayacaklardı. Yâni, öğretmenin ilmi öğrencilerden bir kısmını zorla çalışmaya, diğer kısmını ise çalışmamaya sevk edecekti.</p>
<p>Velî bir hâkim düşününüz. Bu zât, kerametiyle, adliye önünden geçen bir adamın hırsızlık etmeye gittiğini keşfederek o şahsın cezasını takdir etse ve kayda geçse, biraz sonra hâkimin keşfettiği aynı suçu işleyerek mahkemeye getirilen bu adama, hâkim, suçunun karşılığı olan cezasını tebliğ edip bu cezadan bir miktarını da affettiğini bildirse, elbette ki hırsız, hâkime teşekkür edecek, minnettar kalacaktır.</p>
<p>Suçlu, mahkemeden çıkarken hâkim kendisine şöyle hitap etse: <em>“Ben senin bu suçu işleyeceğini önceden biliyordum ve sen o suçu işlemeden cezanı da takdir etmiştim.”</em> Bu takdirde suçlu, hâkime diyebilir mi ki, <em>“O hâlde benim ne kabahatim var? Siz benim bu suçu işleyeceğimi bildiğiniz için ben suç işledim. Dolayısıyla beraat etmem gerekir.”</em></p>
<p>Bu haddini bilmez hırsızın, gülünç durumuna düşmemek istiyorsak, cüz’î ihtiyârımızla işlediğimiz kötü işlerde kadere yapışmayalım.</p>
<p>Hem mesela, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) İstanbul’un fethedileceğini de, âhir zaman hâdiselerini de bilmiş ve ümmetine haber vermiştir. Bu ilim, malûma tâbidir. Onun içindir ki, İstanbul’u Fatih Sultan Mehmed’in fethettiğinden bahsediyor ve âhir zaman fitnesine kapılanlardan da nefret ediyoruz. Malûm, ilme tâbi olsaydı, İstanbul’u Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) fethettiğinden ve âhir zaman hâdiselerine -hâşâ- O’nun sebebiyet verdiğinden bahsetmemiz lâzım gelirdi. Zamandan münezzeh olan Cenâb-ı Hak, herşeyi ihata eden ilmiyle istikbâlde insanların başına gelecek hâdiseleri elbette bilecektir. Bu bilme bizi mesuliyetten kurtarmaz.</p>
<p>Bunun aksini düşünenlerin iddiaları neticede şu noktaya varmaktadır: Hazret-i Allah, başımıza gelecek hâdiseleri önceden -hâşâ- bilmeyecek, yani O Âlim-i Mutlak, herhangi bir fiili işlememizden sonra o meseleye vâkıf olacak ki, o zaman mesul olalım&#8230;</p>
<p>Böyle düşünen kimseleri, bu yanlış düşünceye sevkeden husus, mahlûkun ilmiyle, mahlûkları yoktan var eden Vâcib-ül Vücûd Hazretlerinin ezelî ilmini karıştırmalarıdır. Bu kimseler, sonradan kazanılan ilmin ancak mahlûk ilmi olabileceği hakikatinden gafletle, dalâlete düşmektedirler.</p>
<p>Bu mevzuu tamamlamadan önce şu hakikati kısaca izah etmek faydalı olacaktır:</p>
<blockquote><p><strong><em>“Ezel</em> mâzi silsilesinin bir ucu değil. Belki <em>ezel;</em> mâzi, hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misâldir.”</strong>8</p></blockquote>
<p><em>Evet, Cenâb-ı Hakk’ın ilmi ezelîdir.</em> Ezelî olan bu ilim, mâzi, hâl ve istikbâldeki bütün hâdiseleri ihata etmiştir. Bundan dolayıdır ki, ilm-i ezelî için mâzi, hâl ve istikbâl farkı yoktur. Sadece O Sultan-ı Ezel ve Ebed’e mahsus olan bu ilmin keyfiyetini bir kul olarak hakkıyla anlamamız elbette mümkün değildir. Fakat bu hakikatin bazı şûalarına misâllerle uzaktan uzağa bakmaya çalışacağız.</p>
<p>Bilindiği gibi, büyüklük ve küçüklük, uzaklık ve yakınlık gibi, mâzi ve istikbâl de nisbî hakikatlerdir. Bunların hariçte vücudu yoktur; ancak mahlûklar birbirlerine nisbeten bu ünvanlarla yâdedilirler. Meselâ fil ile koyunu yanyana koyduğumuzda, file büyük, koyuna ise küçük dersiniz. Koyunun yanına bir karınca koyduğunuzda ise, koyunun büyük, karıncanın küçük olduğunu ifâde ederiz. Burada koyun, büyük ve küçük ünvanlarını diğer iki mahlûka nisbetle almıştır. Aynı şekilde, mâzi ve istikbâlde nisbî hakikatlerdendir. Meselâ, onununcu asır, dokuzuncu asra göre istikbal, onbirinci asra göre ise mâzidir. Bütün nisbî hakikatler gibi mâzi ve istikbâl de mahlûklar için kullanılmaktadır ve her şeyin yaratıcısı olan Allah bunlarla kayıdlı olmaktan münezzehtir.</p>
<p>O’nun kudreti için yıldızlarla zerrelerin farkı olmadığı gibi, ilmi için de mâzi ve istikbâl farkı yoktur. O Âlim-i Mutlak ezelî ilmiyle mâzide ve hâlde meydana gelen bütün hâdiseler yanında, istikbâlde olacak hâdiseleri de bilmektedir. Burada gelecek zaman hâdiseye atfedilmektedir, yâni hâdise vuku bulacaktır. Cenâb-ı Hak ise, onun vuku bulacağını bilmektedir. Bu ince ve derin hakikatle ilgili iki misâl verelim.</p>
<p>Üç vasıtanın Erzurum’dan İstanbul’a gitmekte olduğunu farzediniz. Bunlardan birisi Erzurum-Erzincan yolunda ilerleyen bir tren, ikincisi Ankara-Eskişehir yolunda giden bir otobüs, üçüncüsü ise İzmit-İstanbul arasında yol alan bir taksi olsun. İşte bu misâlde, otobüse göre tren mâzide kalmıştır, taksi ise istikbâldedir. Zira o, trenin geçtiği yolu 10-12 saat önce geçmiş olmasına rağmen, taksinin o anda bulunduğu yere ulaşması için 4-5 saate daha ihtiyacı vardır. İşte, bu üç vasıta için geçerli olan mâzi, hâl ve istikbâl gibi nisbî hakikatler, güneşi bağlamamaktadır. Faraza güneş hayat sahibi, ziyâsı da onun ilmi olsa, bu durumda güneş Erzurum-İstanbul yolunun tamamını ihata eden ziyâsıyla her üç vasıtanın bütün hareketlerine aynı anda vâkıf olur. Güneş, Erzurum-İstanbul yolunda hareket etmekten münezzeh olduğundan, o yoldan geçen vasıtalar için kullanılan nisbî hakikatlerle kayıtlı olamaz.</p>
<p>İşte zaman yolunda ilerleyen mahlûklar birbirlerine nisbetle mâzide kalmakta, hazır zamanda seyretmekte veya istikbâlde bulunmaktadır. Şu anda bizim dedelerimiz mâzide kaldılar; Hâlbuki bir zamanlar onların dedeleri de istikbâlden torun bekliyorlardı. İşte, dedelerimiz istikbâlden gelip, hâle uğrayarak teneffüs edip mâziye döküldükleri gibi bizler de bir gün mâzi denizine döküleceğiz. Herşeyi yaratan Hâlık-ı Zülcelâl biz kulların zaman içindeki seyri için kullanılan, mâzi, hâl ve istikbâl gibi nisbî hakikatlerle kayıtlı olmaktan yüz bin defa münezzehtir ve müberrâdır. Vücuda gelmiş ve gelecek olan bütün eşya O’nun ezelî ilminde mevcuttur. Sırası gelen, bu dünyaya gönderilmekte, yâni ilim dairesinden kudret dairesine geçmektedir.</p>
<p>Diğer bir misâl: Bir manzûmenin tamamını bildiğiniz takdirde sizin ilminizin manzumenin bütün mısralarına taallûku aynıdır. Yâni, birinci misâlde güneşin üç vasıtayı aynı anda seyretmesi gibi, sizin ilminiz de bütün mısralara aynı anda vâkıftır. Fakat manzûmenin mısraları için kendi aralarında öncelik ve sonralık sözkonusu olmaktadır. Meselâ, altıncı mısra dördüncü mısradan sonra, onuncu mısradan ise öncedir. Siz manzûmenin ilk beş mısrasını yazıp altıncıyı yazmaya başladığınızda, artık dördüncü mısra mâzide kalmış, yazılmıştır. Onuncu mısra ise henüz istikbâldedir, yâni vücuda gelmemiştir. Hâlbuki vücuda gelmeyen bu onuncu mısra sizin ilminizde mevcuttur. O halde, öncelik ve sonralık ilminiz için sözkonusu değildir.</p>
<p>Verdiğimiz bu iki misâl, ancak birer sönük, küçük dürbün vazifesi görmekte ve O Âlim-i Mutlak ve Kadîr-i Küll-i Şey’in ezelî ilminin eşyaya taallûkunda mâzi, hâl ve istikbâl farkı bulunmadığı hakikatini bir derece göstermektedir.</p>
<p>Elhâsıl, ezel, mâzi, hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misâldir, cümlesindeki aynadan maksat ilimdir. Bir ayna ne kadar aşağıda olursa o kadar dar bir sahayı içine alır. Yükseğe çıktıkça ihata sahası genişler. En aşağıdaki ayna bizim ilmimizdir. Daha yukarılarda derecelerine göre velîlerin aynaları vardır. Onlar kerâmetleriyle istikbaldeki hâdiselerden bir derece bahsedebilmektedirler. Peygamberlerin aynaları ise İlâhî bir lütuf ve mucize olarak, geçmiş ve gelecek zamandan çok geniş bir sahayı içine almaktadır. İşte ezel, bir mânâda İlm-i İlâhî demektir. Cenâb-ı Hakk’ın ilmi mâzi, hâl ve istikbâli birden tutmaktadır. O ilim için öncelik, sonralık söz konusu değildir. Buna göre hakikat şu şekilde ifâdesini bulmaktadır:</p>
<blockquote><p><em><strong>“Zât-ı Akdes</strong> bizim işlediğimiz, işlemekte olduğumuz ve işleyeceğimiz bütün fiilleri ezelî ilmiyle bilmektedir.”</em></p></blockquote>
<p>O halde Cenâb-ı Hakk’ın her hâdiseyi meydana gelmeden önce bildiğinden bahsedilirken O’nun için öncelik ve sonralık sözkonusu olmadığı, buradaki önce ifâdesinin bizim için kullanıldığı hatırdan çıkarılmamalıdır.</p>
<p>Mehmed Kırkıncı &#8211; Kader Nedir?</p>
<p><em><u><strong>Dipnotlar:</strong></u></em></p>
<p><em>7. Sözler<br />
8. age.</em></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/">Kader Hakkında Bir Mesele</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kader Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Feb 2017 11:05:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın kesbi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâlâ günahları takdir eder ve yaratır mı?]]></category>
		<category><![CDATA[el-Eş’arî]]></category>
		<category><![CDATA[Kader Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Niçin kulların kesbleri Allah’ın mahlukudur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13895</guid>

					<description><![CDATA[<p> el-Eş’arî Şayet birileri: “Niçin kulların kesbleri Allah’ın mahlukudur, diye iddia ettiniz?” şeklinde sorarlarsa, onlara şöyle denir: Çünkü Allah Teâlâ, şöyle buyurdu: “Allah, sizi ve yaptıklarınızı yarattı” (Kur’ân 37: 96) ve yine şöyle buyurdu: “Yaptıkları amellere karşılık” (Kur’ân 46:14). Karşılık (ceza) amelleri karşılığında vaki olunca, onların amellerini yaratan (Allah) olur. Yine denirse ki, Allah şöyle buyurmadı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda/">Kader Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3> <a href="http://ilimcephesi.com/kader-hakkinda/indir-145/" rel="attachment wp-att-14004"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14004" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/indir-1.jpg" alt="" width="388" height="255" /></a>el-Eş’arî</h3>
<div class="Detay">
<p><strong>Şayet birileri:</strong> “Niçin kulların kesbleri Allah’ın mahlukudur, diye iddia ettiniz?” şeklinde sorarlarsa,</p>
<p><strong>onlara şöyle denir:</strong> Çünkü Allah Teâlâ, şöyle buyurdu: “Allah, sizi ve yaptıklarınızı yarattı” (Kur’ân 37: 96) ve yine şöyle buyurdu: “Yaptıkları amellere karşılık” (Kur’ân 46:14). Karşılık (ceza) amelleri karşılığında vaki olunca, onların amellerini yaratan (Allah) olur.</p>
<p><strong>Yine denirse ki,</strong> Allah şöyle buyurmadı mı: “Yontuklarınıza mı ibadet ediyorsunuz?” (Kur’ân 37: 95) yonttuğunuz putları kasdederek, “sizi ve yaptıklarınızı yarattı” sözü ile yaptıkları putları irade ettiğini nasıl inkâr edersiniz?</p>
<p><strong>Onlara şöyle denir:</strong> Zannettiğin şey hatadır; çünkü putlar, gerçekte onlar tarafından yontulmuştur. Bu takdirde Allah Teâlâ “Yonttuklarınıza mı tapıyorsunuz?” sözü ile onları (putları) kasdetti. Odun/ağaç gerçekte onların mamulatı değildir. Böylece “sizi ve yaptıklarınızı yarattı” sözü ile putları kasdetmiş oluyor…</p>
<p><strong>Birileri:</strong> Niçin “kesb” olan fiilin vukuu, onun Allah’tan başka faili olmadığına delalet etmesin? Tıpkı Allah’tan başka yaratıcısı olmadığına delalet ettiği gibi.</p>
<p><strong>Onlara,</strong> biz böyle diyoruz, denir.</p>
<p><strong>Yine</strong>, ona Allah’tan başka kadir olmadığına niçin delalet etmesin? derse,</p>
<p><strong>ona şöyle denir:</strong> Gerçekte onun Allah’tan başka faili yoktur, ve yine, gerçekte onu Allah’tan başka yaratanı olmadığı için ona kadir de yoktur.</p>
<p><strong>Birileri:</strong> Onun gerçekte bir kesb olması, niçin Allah’tan başka müktesibi olmadığına delalet etmesin?..</p>
<p><strong>Ona şöyle denir:</strong> Fiillerin gerçekte bir faili olması gerekir; çünkü fiil, failsiz olamaz. Gerçekte onun faili cisim olmadığına göre, hakikatte failinin Allah olması gerekir. Bir fiilin, tıpkı hakikatte onu yapan bir faili olması gerektiği gibi, gerçekte onu iktisab eden bir müktesibinin de olması gerekir. Bu takdirde, fiil kesb olunca, Allah Teâlâ’nın da hakikatte onun müktesibi olması gerekir.</p>
<p>Görmez misin ki zorunlu hareket, hakikatte Allah’ın, onların faili olduğuna delalet eder; onları harekete getirenin (müteharrik) Allah olduğuna delalet etmez…</p>
<p><strong>Şöyle derse:</strong> İnsan, batıl olarak küfrü ve güzel olarak imanı hakikatte iktisab eder mi?</p>
<p><strong>Şöyle denir:</strong> Bu hatadır. “Küfrü iktisab etti”nin manası, sonradan olan bir kuvvetle küfre girdi demektir. “İmanı iktisab etti” sözümüz de böyledir. Onun da manası, ancak, bir şeyi gerçekte iktisab etmeksizin, sonradan olan bir kuvvetle iman etti demektir. Aksine onu gerçekte yapan Âlemlerin Rabbi’dir. Yalan (kizb) hakkındaki sözün, işin özünde onu yapandan başka, gerçekte onu yapan bir faili ve söyleyeni (kazib) vardır. Gerçekte bir hareketin faili ile gerçekte onu hareket ettiren, gerçekte onu yapandan başkadır, sözünde olduğu gibi…</p>
<p><strong>Şöyle denirse:</strong> İnsanın kesbi, yaratma olduğu zaman, niçin onun yaratıcısı olduğunu inkar ediyorsun?</p>
<p><strong>Ona şöyle denir:</strong> Ben, kesbim, benim halketmemdir, demiyorum ki onun yaratıcısı olmam gereksin. Ben, ancak benden başkasının halk etmesidir, diyorum, bu takdirde, başkasının halk etmesi olduğunda, nasıl onun yaratıcısı olmam gerekecektir. Şayet benim kesbim, Allah’ın halk etmesi ile onun yaratıcısı olsaydım, zaruri olarak müteharriğin hareketi… Başkasının hareketi onları yarattığı için, bu caiz olmadığı zaman, onların dedikleri, kesbimiz başkalarının halk etmesi olduğu için bizi ilzam etmez…</p>
<p><strong>Mesele</strong></p>
<p><strong>Birileri şöyle derse:</strong> Allah Teâlâ, günahları takdir eder ve yaratır mı?</p>
<p><strong>Kendisine şöyle denir:</strong> Evet. Hem takdir eder, hem yazar. Allah şöyle buyurarak böyle olduğunu haber vermiştir: “Biz İsrailoğullarına kitapta (şöyle) takdir ettik” (Kur’ân 17: 4). Yani onlara haber verdik ve bildirdik. Ve yine şöyle buyurdu: “Ancak hanımını geride kalanlardan takdir ettik” (Kur’ân 27: 57). Yani onu geride kalanlardan yazdık ve haber verdik. (Ancak) kendisine emretmekle takdir etti ve yarattı demiyoruz.</p>
<p>(Peki) Allah’ın takdiri (kaza) hak mıdır? denirse, şöyle denir: Allah’ın kazasından, taat gibi yarattığı ve yasaklamadığı hak olanları vardır. Diğer tarafta, küfür ve masiyetler gibi günah yarattığı şeyler vardır; çünkü onlardan kimi hak, kimi batıl yarattığı söz konusudur. Emir olan ve i’lam, haber verme ve yazma olan takdire (kaza) gelince o haktır; çünkü o gayri makzidir (takdir edilmemiştir).</p>
<p>el-Eş’arî 1952. Kitabu’l-luma’, Beyrut, s. 37–46<br />
Çeviren: Osman Karadeniz</p>
</div>
<p>Bize Yön Veren Metinler,Cilt.1</p>
<p>Derleyen:Alev Alatlı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda/">Kader Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kader Hakkında Bir Hadis ve Şerhi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-hadis-ve-serhi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-hadis-ve-serhi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Oct 2015 13:13:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Hadis ve Şerhi]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Ruke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9426</guid>

					<description><![CDATA[<p>İmam Ahmed, Tirmizî, Ibnu Mace&#8217;nin tahric ettikleri bir hadiste Ebî Hizâme şöyle demiştir: &#8220;Ey Allah&#8217;ın Rasûlü, zikir ve ayetleri okuyup üfürerek ondan şifâyı taleb ettiğimiz rukye) ve (başkasından) bunu taleb etmemizi; bazı ilaçlarla tedavi olmamızı; bazı koruyucularla korunmamızı doğru görür müsünüz? Bunlar, Allah&#8217;ın takdirini geriye çevirir mi?&#8221; Bu­nun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Bunlardan her [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-hadis-ve-serhi/">Kader Hakkında Bir Hadis ve Şerhi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/images-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9427" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/images-1.jpg" alt="Bir Hadis ve Şerhi" width="451" height="185" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/images-1.jpg 351w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/images-1-300x123.jpg 300w" sizes="(max-width: 451px) 100vw, 451px" /></a></p>
<p>İmam Ahmed, Tirmizî, Ibnu Mace&#8217;nin tahric ettikleri bir hadiste Ebî Hizâme şöyle demiştir: &#8220;Ey Allah&#8217;ın Rasûlü, zikir ve ayetleri okuyup üfürerek ondan şifâyı taleb ettiğimiz rukye) ve (başkasından) bunu taleb etmemizi; bazı ilaçlarla tedavi olmamızı; bazı koruyucularla korunmamızı doğru görür müsünüz? Bunlar, Allah&#8217;ın takdirini geriye çevirir mi?&#8221; Bu­nun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:</p>
<p>“Bunlardan her biri de Allah&#8217;ın kaderindendir.” buyurmuştur. Yani eğer Allah Teâlâ o ilaçta şifâyı takdir etmişse, kullanan kimse ondan faydalanır. Bunlar yapıldığı halde şifâ bulunmadıysa, inanılsın ki Allah Teâlâ şifayı takdir etmemiştir.</p>
<p>Rukye, Allah&#8217;ın isimlerinden bir ismi; yahud ayetlerden herhangi birisini, belirli veya belirsiz hastalığın giderilmesi için tükrüksüz üfürüp okumaktır. Önce Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bunu nehyetmişti. Sonra emr de etmiştir. Binaenaleyh rukyenin nehyi mensuhtur. Şu kadar ki, dört İmamın ittifakıyla, manası bilinmeyen şeylerle rukye; yahud Arabînin dışında isimlerle rukye haramdır.</p>
<p>Kaderle kadere sığınmak, meşrûdur. Fakat sarılman sebeblerin te­sirsiz olduğuna inanmak; tesirin Allah Teâlâ&#8217;dan olduğunu bilmek iman şartıdır. Nitekim bu da,</p>
<p><strong>d]</strong>“Bil ki, sana bir şeyi vermek üzere halk hepsi toplanmış olsalar, sana (ilm-i ezelîsinde) yazmış olduğu faydadan başkasını veremezler. Şayet sana bir zarar vermek üzere toplansalar dahi, (ilm-i ezelîsinde) aleyhinde yazmış olduğundan başkasını veremez­ler.” cümlesiyle beyan edilmiştir. Binaenaleyh hastalıkta tedaviye baş­vurmak, doktora gitmek, bir kimseden borç istemek, enbiya ve evliyâya sığınmak, hepsi, çıngırak gibi sebeblerdir.</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın kapılarını çal­manın usulüdür. Bu usul ile Allah&#8217;tan istemek ve izniyle sebeblere sarıl­mak, tevekküle engel değildir. Kadere inanmamak değildir. Bilakis kader-i ilâhiye&#8217;nin bu kanunuyla, yani sebeb kanunuyla öbür kanununa sığınmaktır. Doğrusu, kahrından merhametine, kaderinden kaderine sığınmaktır. Sebebe sarılmanın manası, &#8220;Ya Rabbi, aleyhimde değil lehimde sebebini yürüt&#8221; demektir. Çünkü mü&#8217;min, çıngırağın da yemin de tesirsiz olduğuna inanmıştır. Kulun kapısını çalmadan önce,</p>
<p><strong>e]</strong>“Kalemler kaldırılmıştır; sayfalar kurumuştur.” hükmüne inan­mıştır. Tâc-ul-Evliyâ, Burhân-ul-Etkıyâ Şeyh Abdulkâdir Geylânî Fütûhât-ul-Gayb adlı eserinde diyor ki: «Mü&#8217;minin bu hadîs-i şerîfi kalbinin aynası kılması, onunla şuurlanması, daima zihninde tutup onunla hare­ket etmesi gerekir. Çünkü bu hadîs-i şerif, bütün hareket ve sükûnet­lerde düsturdur. Bu hadîsin hükmüne inanan, hakîkaten dünya ve ahiret saadetine ulaşmıştır.»</p>
<p>Şeyh Aliyy-ul-Kârî diyor ki: Bazı ârifler şöyle dediler: Kader, bir nakkâşın nakşını zihninde süratlendirmesi gibidir. Kaza, o sûreti tilmi­zine çizmesi gibidir. Kisb ve cüz&#8217;î ihtiyar, tilmizin o çizgileri boyaması gibidir. Elbette tilmiz, üstadının emr u fermanından çıkamaz. İşte kader-i ılâhî de böyle. Kul ile takdîr-i ilâhî&#8217;nin misali budur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsmail Çetin-Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-hadis-ve-serhi/">Kader Hakkında Bir Hadis ve Şerhi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-hadis-ve-serhi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Takdir ve Cüz&#8217;i İrade Hakkında Soru va Cevablar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/takdir-ve-cuzi-irade-hakkinda-soru-va-cevablar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/takdir-ve-cuzi-irade-hakkinda-soru-va-cevablar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Oct 2015 13:07:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Yaratması]]></category>
		<category><![CDATA[Cüz-i İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Küll-i İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kadere İman]]></category>
		<category><![CDATA[Takdir ve Cüz'i İrade Hakkında Soru va Cevablar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9423</guid>

					<description><![CDATA[<p> 1 -Cüz&#8217;i ihtiyârî’ye veya İradeye İnanmak imanın cüzlerinden midir? Cevab: Evet. Kulun, her hayrı şerden ayırt etmesi ve hayrı yapmakla mağruıiyet ve enaniyete sapmaması için, cüzi irade imanın cüzlerinden sayılmıştır. Binaenaleyh cüzi İradeye, mesuliyetten kurtulmak için inan­mak farz olmuştur. Kul İki şeye İnanmak mecburiyetindedir: Birincisi Allah Teâlâ&#8217;nın her şeyi yarattığına, İkincisi kulun cüzi iradesine.. İzahı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/takdir-ve-cuzi-irade-hakkinda-soru-va-cevablar/">Takdir ve Cüz’i İrade Hakkında Soru va Cevablar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/kader.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-9424" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/kader.jpg" alt="Takdir ve Cüz'i İrade Hakkında Soru va Cevablar" width="491" height="208" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/kader.jpg 590w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/kader-300x127.jpg 300w" sizes="(max-width: 491px) 100vw, 491px" /></a></strong></p>
<p><strong> 1 -Cüz&#8217;i ihtiyârî’ye veya İradeye İnanmak imanın cüzlerinden midir?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Evet. Kulun, her hayrı şerden ayırt etmesi ve hayrı yapmakla mağruıiyet ve enaniyete sapmaması için, cüzi irade imanın cüzlerinden sayılmıştır. Binaenaleyh cüzi İradeye, mesuliyetten kurtulmak için inan­mak farz olmuştur. Kul İki şeye İnanmak mecburiyetindedir: Birincisi Allah Teâlâ&#8217;nın her şeyi yarattığına, İkincisi kulun cüzi iradesine.. İzahı gelir.</p>
<p><strong>2-Mademki Allah Teâlâ her şeyi yaratır; şerri de yaratır demektir. O&#8217;nun şerri yaratması, şer değil mİ?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Ekmel-ul-ulemâ&#8217;nın dediği gibi, halk-ı şer, şer değil; kisb-i şer, şerdir. Nazarımızda cüz&#8217;î bir şer, Allah Teâlâ&#8217;nın nazarında küllî bir hayrı kuşatabilir. Binaenaleyh Allah Teâlâ’nın şerri yaratması, şer değil­dir. Mesela hâkim&#8217;in hırsızın elini kesmesi şer değildir; şer, hırsızın hırsızlık etmesidir. Mademki Allah Teâlâ kulunu yaratmış, ne gibi şerleri işleyeceğini de bilmiştir. Bizce bu hikmet gizlidir.</p>
<p>Bir nakışçının çirkin nakşı işlemesi, çirkinlik değil; çirkinlik nakşın nefsindedir. Bir fotoğraf makinasının kişinin fotoğrafını çirkin çekmesi, makinanın çirkinliğini değil, fotoğrafı çekilenin çirkinliğini ortaya koyar. Kader-i İlâhî de böyle.</p>
<p><strong>3-Hiçbir suçu olmadan, belaya tutkun kimseler bulunuyor. Allahın bunları böyle sakat yaratmasında ne gibi hikmetler vardır? Sonra sakat doğan çocuğun suçu neymiş?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Kainattan bir zerreyi ele alıp, her şeyi ona kıyas etmek doğ­ru değildir. Bir hâkim nazarımızda suçsuz bir kimseyi kâtil diye hapse­derse, her ne kadar açıkta kâtil değilse bile muhakkak gizli bir katlin suçundan dolayı hapsetmiştir. Dolayısiyle hâkimin hapsetmesi zulüm değildir. Böylece Allah Teâlâ&#8217;nın, kati işleyebilecek bir kimsenin elini koparması da zulüm değildir. Allah Teâlâ ilm-i ezelîsinde kulun nasıl yapacağını bilir. Bildiği gibi yaratır; bildiğim gibi değil.</p>
<p>Hem mesela bir hakîmin, nazarımızda ayağı sağlam olan bir kimsenin, kanser yahud kangren vardır demekle ayağını kesmesi çirkin değildir, zulüm de değil­dir; şefkatin ta kendisidir. Takdîr-i İlâhiye de böyle. Kaldı ki Allah Teâlâ’ nın, bir ferdi belaya tutkun olarak göstermesinde birçok hikmetleri vardır.</p>
<p>Mesela belaya tutkun olmayan kimsenin, nimetinin kadrini bitmesi&#8217; böyle bir ferdin göstermesiyle başkasının ibret alması; ve o başkanın rahim ve şefkat denizlerini akıtması; ve böylece Allah Teâlâ&#8217;nın Kendi merhametini kulunun aklına getirmesi, birer hikmetlerdir. Soru soranın kıyası fâsiddir; külü cüz&#8217;e kıyas etmektir.</p>
<p>Mesnevî-i Nahîfi&#8217;den bir beyt:</p>
<p>Havf eder nişi hacamattan püser,</p>
<p>Müşfik iken şâd olur mâder peder,</p>
<p>Nimcan alır Huda yüz can verir,</p>
<p>Yâda gelmez lütfeder İhsan verir.</p>
<p>Çocuk, şırıngadaki ilaçtan, ilaçta gizlenmiş şifâdan habersiz oldu­ğundan, iğneden feryad eder. Anası babası bundan haberdar oldukları için, şefkat ve merhametlerinden dolayı iğneyi zerkederler. Evet, Allah Teâlâ bazan kulundan yarım canı alır; yerine yüz can verir; hesaba sığmaz lütuf ve ihsanda bulunur, işte O&#8217;nun lütuf ve ihsanından bihaber kimseler, yukardaki soruyu sorarlar.</p>
<p>Hafızları görüyoruz. Zekalarını görüyoruz. Kendi kendimize deriz ki, hafızın gözü olsaydı, neleri bulacaktı.. Hafızın nazar günahından haberimiz yoktur.. O hafızayla Kur&#8217;an’ı ne kadar kolay ezberlediğinden haberimiz yoktur. El-Hâsıl hikmetini bilmek gerekir.</p>
<p><strong>4-Mademki cüz&#8217;i ihtiyârî bir emr-i i&#8217;tibârîdir ve insanın elinde meylden başka bir şey yoktur, Mu&#8217;ciz-ul-beyan olan Kur&#8217;an neden insanların cüz&#8217;î iradesini hedef ederek ona büyük ehemmiyet vermiştir?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Ekmel-ul-ulemâ&#8217;nın dediği gibi, kibrit çöpünün ateşi yok de­nilebilecek kadar az olduğu halde, bir mahalle değil, bir şehrin yakılma­sına kâfi gelir. Cüz&#8217;î irade de, cüz kelimesiyle vasıflansa dahi haddiza­tında fayda ve zarar bakımından rolü çoktur. Demek tesiri vardır. Onun için insan dînen sorumlu tutulmuştur. Sonra insanın cüz&#8217;î iradesiyle sorumlu tutulmasında beşer ve İlâhî kanun müttefiktir. Kulun mağrûriyete kapılmaması için kendisine bir cüz’î irade verilmiştir. Allah Teâlâ Zülcelal Hazretleri, dünya ve ahirette faydayı celbetmeyi, zararı defet­meyi cüz&#8217;î iradeye bağlamış; Sünnetullah böyle câri olagelmiştir. Eğer kulun iradesi her yerde geçerli olsaydı, ne kimse hastalanır ve ne de kimse ölürdü. O zaman nizam bozulurdu.</p>
<p><strong>5 -Cüz&#8217;i ihtiyâriye&#8217;nin varlığına delil var mı?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Evvela cüz&#8217;î iradenin manasını bilmeliyiz. Cüz&#8217;î irade, küllî iradeden yani tabiî kanunlardan insanlara yönelmiş olan sebeblere mutabakat ve muvafakat göstermek veya göstermemektir. Herkes kendi nefsinde mutlak bir şekilde bu cüz&#8217;î iradeyi hisseder. Bunu hissettiği gibi, cüz&#8217;î iradesinin geçersiz olduğu yerleri de hisseder. Bu vicdânî delil olduğu gibi, ayet ve hadislere baktığımızda birtakım fiiller, kullara nisbet edilmiştir. Bu nisbet dahi naklen de cüz&#8217;î iradenin varlığına delildir.</p>
<p><strong>6-Madem ki kader vardır,» Cenâb-ı Hakk benim kaderimde ne yazmış ise o olur; benim cüz&#8217;î irademin ne faydası vardır?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Faydası veya zararı vardır ki ondan bahsedilir. Ekmel-ul -ulemâ&#8217;nın dediği gibi, kader Allah Teâlâ&#8217;nın ilminin bir çeşididir. İlim ise, olaylar nasıl olacaksa o oluşa öyle bağlanır. Yoksa olay meydana geldikten sonra ilmullah ona bağlanır demek değildir. Zira Hâlık&#8217;ın ilmi ezelîdir; geçmişi, şimdiki ve gelecek zamanları kuşatmıştır. Hâsılı ezel­den ebede bakan bir ayna misalidir. Zira Allah Teâlâ&#8217;nın ilmi zaman­sızdır. Zaman ortadan kaldırılınca, dava hallolur, ilmullah aynası yukar­dan aşağı bakar, geçmiş ve gelecek her ne varsa kemâliyle içine alır. Binaenaleyh cebir yoktur. Kader manen der ki; “Ey insan, sen neyi taleb edersen, ben onu sana müyesser ederim.”</p>
<p>Şu kadar ki bazı yerlerde llm-i İlâhî, cüz&#8217;î irademize bağlanmıştır. Şu halde cüz&#8217;i ihtlyâriyemiz, kaderin var ve hakim olmasını takviye eder, iptal etmez. Şayet cüz&#8217;î irademizi iptal ederse, o zaman mes&#8217;uliyetimizi kaldırır. Halbuki kadere iman asla ruha sıkıntı vermez, bilakis rahatlık verir, insan bir cihetle bütün kainata alâkadar olduğundan, eğer kadere iman etmezse mu­vakkat ve küçük serbestiyetten dolayı, büyük bir yükü ruhun omzuna yükleyebilir.</p>
<p>Kadere teslim olmak o kadar lezzetlidir ki “Her kim ki kade­re iman ederse, şübhesiz kederden emin olur” denilmiştir. Kalbinde kadere iman şubesini yıkan kimse intihar etmeye mahkumdur. Demek cüz&#8217;î irade insanı intihara götürür, işte akıl böyledir.. Kadere iman ise insanı intihardan kurtarır. En azından izzet zamanında, &#8220;kaderimdir&#8221; demekle; zillet zamanında &#8220;kaderimdir” demekle kul, rahata kavuşur; İzzetten dolayı mağrur olmaz; zilletten dolayı mağmum olmaz.</p>
<p><strong>7-Allah beni veyahud seni, biz gelmeden evvel, iyi ve said mi yaz­mış; yoksa şakî ve kötü mü yazmıştır?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Müslim ve Tirmizî ve başkasının da tahric ettikleri İmran bin Hasin&#8217;den gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e birisi sordu: Ya Rasûlallah, cennet ehli, cehennem ehlinden farklı olarak bilinmiş mi? Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem:</p>
<p>“Evet” buyurunca, “Öyleyse ne için amel edenler çalışıyor?&#8221; denildi:</p>
<p>‘’Çalışın.Herkese,ne maksadla yaradıldıysa onun için imkan verilmiştir.” buyurdu.</p>
<p>Yani saadet için yaratılanlara, hayrı işlemek imkanı; şakilere de şekâvet işleme imkanı verilmiştir. Bu imkanla kimi cennete iştiyakla iştihâlanır; kimisi de cehennem için.. Ben veya sen, kolaylıkla hayr işliyorsak, cennetliyiz; iştihalanıp şer işliyorsak cehennemliyiz. Demek her bir şahıs için de bu husus malumdur.</p>
<p><strong>8 &#8211; Allah&#8217;ın bana yazdığı kaderi ben değiştiremez miyim?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Hayır, değiştiremezsin.. Bu soruyu tevcih edenler ekseriyet ehli küfürden olur. Daha evvelden Hazreti Rasûl-u Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e, mücadelelerinde müşrikler bunu sormuşlardı. Dedi­ler ki: “Kader yoktur, biz yaptıktan sonra kader yazılır. Amelimizi, hareke­timizi Hazreti Vacub-ul-Vücud yazmamıştır.” Nitekim İmam Ahmed, Tirmi­zî, İbnu Mâce ve Müslim&#8217;in tahric ettikleri Ebî Hureyre&#8217;den gelen bir rivayette, Mekke müşrikleri Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e kaderde mücadele etmek İçin gelmişlerdi. Bunlardan kimisi: Biz kaderimizi değiştiririz; kimisi: Kaderimiz yazılmamıştır, dediler. Bunun üzerine Ra-sûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e şu ayet-i kerimeler inmiştir:</p>
<p>“Şübhe yok ki günahkârlar (dünyada) sapıklık ve (ahirette) çılgın ateşler içindedirler. O gün onlar yüzleri üstü ateşte sürüklenirler. (Onlara) Tadın cehennemin dokunuşunu (denilir). Şübhesiz ki Biz her şeyi bir takdir ile yarattık. Ve Biz&#8217;im emrimiz (başka değil) birdir, bir göz kırpması gibl(süratli)dir.” [Kamer,47-50]</p>
<p>Ayet-i kerîmedeki, günahkârlar kelimesinden murad,&#8221;Allah Teâlâ bizim kaderimizi yazmamış; kaderimizi değiştirebiliriz’’ diyenlerdir. Hadîs-i şerifte bunlara hüsamâ denilmiştir. Bunlardan kimisi, takdîri inkar eder; kimisi de açıktan inkar etmeksizin, kaderimizi değiştirebiliriz demekle inkar ederler. Böylelerine Kaderiyye ismi verilmiştir.. Demek Allah Teâlâ Zülcelal Hazretleri ilm-i ezelîsinde, her bir olayı muayyen bir vakte, sebeblere tâbi&#8217; tutarak tesbit etmiştir. Kurân-ı Hakîm&#8217;de de bunu “Şübhesiz ki Biz her şeyi bir takdir ile yarat­tık.” buyurmakla beyan etmiştir.</p>
<p>“Kuvvetli mü&#8217;min, Allah&#8217;a zayıf mü&#8217;minden daha hayırlı, daha mak­buldür. Ama her birinde hayr vardır. Sana fayda veren şeye çok gayret göster. Allah&#8217;tan yardım dile ve aciz Olma. (A&#8217;zamî tedbirin aleyhinde gelerek) Başına bir şey gelirse: ‘Şöyle yapsaydım, şöyle olurdu.’ deme. Lâkin: &#8216;Allah&#8217;ın kaderi; O ne dilerse yapar.’ de. Çünkü muhakkak &#8220;eğeri (kelimesi) şeytanın amelini açar.” mealindeki hadîs-i şerifte Rasûlullah sâllallâhu aleyhi ve sellem;</p>
<p>&#8220;(A&#8217;zamî tedbirin aleyhinde gelerek)</p>
<p>Başına  bir şey gelirse: ‘Şöyle yapsaydım, şöyle olurdu.’ deme. Lâkin: Allah&#8217;ın kaderi; O ne dilerse yapar.’ de. Çünkü muhakkak lağeri (kelimesi) şeytanın amelini açar.” buyurmakla bu hususta üstün bir ölçü vermiştir.</p>
<p>Ve kulun iradesiyle dahi olan şeylerin kaderle olduğunu beyan etmiştir. Bu şeri bir delildir. Şatibi diyor ki:  &#8220;Neden, eğer, keşke&#8221; kelimeleri, kadere İnanç şubelerini bozar. Hadis-i şerif bu kelime­lerden bizi sakındırmıştır. Çünkü bunlar kalbe kasaveti getirir; şübheye düşürür; ve böyiece kadere İnancı zayıflatır.’’ Bazı ekâbir demişlerdir ki:</p>
<p>&#8220;Sonra&#8221; kelimesi gibi bunlar da şeytanın amelidir.</p>
<p>Her şeyin Allah Teâlâ&#8217;nın takdiriyle olduğuna, hissi ve akli deliller de vardır.</p>
<p><strong>a]</strong>Mesela bir sofi şöyle diyebilir: Halık Teâlâ&#8217;nın İradesi ve yarat­ması olmasaydı, her istediğimi yapabilirdim; amma İş öyle değildir.</p>
<p>Azmimin fiile geçmemesi, Rabb&#8217;imin halk ve kudretini gösterdiği gibi, birçok yerlerde azmim olmadığı halde birçok işleri de yapmamda O&#8217;nun tasarrufunu görürüm. Demek İrademde müstakil değilim. Aynı zamanda birçok yerlerde maksada ulaşmam, benim kesbimi de gösterir, öyleyse kul, kendisine verilen kudret ve cüz&#8217;i İradesiyle fiilinde müstakil sayıla­maz. Bu hissî ve vicdâni bir delildir.</p>
<p><strong>b]</strong>Eğer kulun fiili, kendisindeki irade ve güçle vuku bulsaydı, bizzarûre fiilinin teferruatını bilecekti. Çünkü fiilinde muhtar idi. Muhtarın ihtiyârı ilminin dalıdır. Halbuki fiilinde bilgisi yoktur. Mesela beş dakika yürüyen bir kimse, yüz metre kasdettiği mesafede kaç adım attığını, kaç nefes aldığını, ayaklarının nasıl adım attığını teferruatıyla bilemediği gibi, beş dakika konuşan bir kimse, konuşmasının nerden geldiğini, harflerin mahreçlerinden nasıl çıktığını, ses tonunun hangi derecede olduğunu bilemez; ilmi ve aklı buna yeterli gelmez. Binaenaleyh bu kimsenin hareket ve konuşmasının hey&#8217;etini, vad&#8217;ını, kemiyetini bilememesi, onun fiilinin faili olmamasını gösteriyor.</p>
<p>Bu kimsenin fiilinin, hem kendisinin hem de Rabb&#8217;inin kudretiyle meydana geldiği de denilemez. Çünkü bu şirktir. İki âmilin bir mamulde aynı anda, iki vuranın vuruşlarının aynı anda bir yere vukuu muhal olduğundan, iki failden birisinin muattal, âciz, diğerinin fa&#8217;âl ve güçlü olmasını gösterir. Bu sıfat ise Allah&#8217;a mâhsustur; kul acizdir, muattaldır. Öyleyse, kulu yapan Allah Teâlâ, kulunun fiilini de yapar.</p>
<p>“Gerçek şu ki, ilk başlayan O&#8217;dur; (sonunda da yoktan) iade edecek yine O&#8217;dur. O (tevbe eden mü&#8217;minleri) çok yarlıgayan, (dostlarını) çok se­vendir. Arşın sahibidir. (Zat&#8217;ında, Sıfatında ve Fiilinde de) Pek yücedir. Ne dilerse hakkıyla, yerli yerinde tam yapandır.&#8221; [Buruc,13-16] buyrulmuştur. Kudretine nisbeten bütün kainatı var etmesi, yok etmesi mümkündür; yaratmada ortağı yoktur.</p>
<p>Demek kul kaderini değiştiremez. Bazı ehli ilim, eğer Allah Teâlâ Kendisi fazi u kereminden değiştirmeyi isterse, değiştirebilir dediler. Yal­nız başkasının yalvarışı veyahud icbârıyla değiştirmez. Bunlara göre de, ilmullah&#8217;ta olan değil, levh-i mahfuzda veyahud alın yazısında kul naza­rında olan değişmedir. Ecel-i mübrem ve gayrı mübrem dedikleri budur.</p>
<p><strong>9-İnsan varolmadan evvel levh-i mahfuzda, veyahut alnında hakî­katen kaderi yazılmış mıdır?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Evet, yazılmıştır. Fakat yazmıştır demek, yaptırır demek değildir. Bu yazıyı görüp okuyanlar, yazının var oluşunu ikrar ederler. Mademki yazıdır, okur yazarlığı olan yazıyı okuyabilir. Okur yazarlığı olmayanın yazıyı inkar etmeye hakkı yoktur.</p>
<p>“Şübhesiz ölüleri ancak Biz diriltiriz, önden gönderdikleri işleri (yaptıkları hayr ve şerleri; ve geride) bıraktıkları eserleri yazarız. Zaten Biz her şeyi apaçık bir kitab(levh-i mahfuz)da sayıp yazmışızdır.&#8221; me­alindeki Yâsîn sûresi 12‘nci ayette, her iki yazının varoluşu tasrih edil­miştir.</p>
<p>Hâsılı mukadderat ilmullah&#8217;ta sabit olduğu gibi levh-i mahfuzda da yazılmıştır. Aynı zamanda cenine ruh üfürûldûğünde melekler Rabb&#8217;lerinden aldıkları emr üzere ceninin alnında da yazarlar.</p>
<p><strong>10-Kulun iradesi dahilinde olan fiildeki, Hâlık&#8217;ın yaratma fiilini ve kulun kisbini izah eder misiniz?</strong></p>
<p><strong>Cevab:</strong> Bu meselede müslümanlar arasında öteden beri mücadele­ye geçen üç taife var:</p>
<p><strong>a]</strong>Birincisi Kaderiyye&#8217;dir. Müslümanlardan Kaderiyye taifesi diyorlar ki: Allah Teâlâ’nın bahşettiği kudretle yani yapabilme terkedebilme gü­cüyle kul müstakildir; kendi fiilini kendisi yapar; Allah Teâlâ ona müda­hale etmez. Şer yaparsa, Allah onun cezasını, hayr yaparsa mükafatını vermeye mecburdur.</p>
<p>Bunlar tekfir edilmezlerse de, bid&#8217;ate girmişlerdir. &#8220;Kul fiilinde müs­takildir&#8221; deyişleri bid&#8217;attir; fakat &#8220;kulda mevcud olan güç yani iradesi, Allah Teâlâdan kendisine verilmiş&#8221; dedikleri için kafir değiller. Çünkü onlar Mecûsîler gibi iki Hâlık&#8217;a inanmadılar; kulun, Hâlık&#8217;ın kudretiyle fiilini yaratmasına inandılar.</p>
<p><strong>b]</strong> ikincisi Cebriye taifesidir. Bunlara Mürcie de denilmiştir. Diyorlar ki: İnsanın kalbinde iman olduktan sonra, ma&#8217;siyet ona hiçbir zarar ver­mez. Küfür de olduktan sonra, hiçbir taat fayda vermez. Zira kul, isyanın­da ve itaatinde makhur ve mecburdur. Bundan dolayı ma&#8217;siyeti işler veyahud taat işler. Hasılı mü&#8217;minden azab tehir edilmiştir. Filan vurdu demek, taş vurdu demek gibidir. Çünkü kulda hiçbir irade, ihtiyar ve kisb söz konusu değildir.</p>
<p>Bunlara göre Allah Teâlâ mü&#8217;min kuluna ceza vermezmiş. Hatta daha ileri gidenlerine göre kafir de olsa, Allah kulunu yakmazmış.</p>
<p>Ümmetin kısm-ı a&#8217;zamîsi bunları tekfir etmiştir. Fakat essah olan; ehli bid&#8217;atten sarih bir küfür görülmediği müddetçe kafir olmazlar.</p>
<p><strong>c]</strong>Bu iki taifeye karşı çıkan Ehli Sünnet velCemaat, ne kulu fiilinde müstakil görürler, ne de mecbur görürler. Ehli Sünnet velCemaat bu hu­susta iki meseleyi esas tutmuşlardır:</p>
<p>Birincisi, insanın iradesi dahilinde ve haricinde bütün hâdisler ve havâdisler, Allah Teâlâ&#8217;nın fiili, yaratması ve icadıyla var otur, yaşar ve yok otur. Binaenaleyh Allah Teâlâ&#8217;dan başka yaratıcı yoktur.</p>
<p>İkincisi kulda da bir cüz&#8217;î irade vardır. Cûzi iradesinden dolayı fiilini kesbeder. izahı şöyledir:</p>
<p><strong>1-</strong>“Hakîkaten Allah sizi de, sizin yapagelmekte olduğunuz şeyleri de yaratmıştır.’’mealindeki ayet-i kerimeye mebnî, Ehli Sünnet velCemaat ittifakla, “Allah Teâlâ bizi de, kendi elimizle yapmakta olduğumuz masnûumuzu da yaratmıştır” dedi­ler. işte bu ayet-i kerimedeki &#8216;u&#8217; harfi, harf-i mevsul olsun ve isterse mâ-i mevsufe olsun farketmez. Nitekim Allâme Teftezânî diyor ki: «Yani: “Allah Teâlâ sizi de, sizin yontmuş olduğunuz ve elinizle yapmış oldu­ğunuz putunuzu da yaratmıştır.&#8221;</p>
<p>Eğer ‘’ma’’ , harf-i masdariye ise, amelinizi de yaratmış demektir, ki bu takdirde zamirin hazfına ihtiyaç yoktur. Eğer harf-i mevsul ise, mamulünüzü de yaratmıştır demek olur. Bu takdirde mevsûie râci&#8217; olabilecek zamir mahzuftur. Çünkü biz &#8220;Kutun fiili, kul gibi, Allah Teâlâ&#8217;nın mahlukudur” deriz. Fiilin masdar manası olan îkâ&#8217; ve icadı değil, bilakis masdardan hâsıl olan manayı kasdediriz, ki o da îkâ’ ve icadın müteallakıdır; müşahade edilen hareket ve sükunlar gibi.. Bu noktadan aktı kayan kimse, ayet-i kerîmedeki ‘’ma’’ harfinin mevsul olması halinde Ehli Sünnete delil olmayacağını zanneder.»</p>
<p>ibn-ul-Himam buna ilaveten: «Yahud da ‘’ma’’ harfi, ismi mevsuldür. Yani Allah Teâlâ İbrahim aleyhissellem&#8217;ın kavmini yarattığı gibi, kendi elleriyle yapmış oldukları yontma fiilini de yaratmıştır. Çünkü Arab dilin­de fiilden, masdarla hâsıl olan mana kasdedilir. Masdar ise, masdarın lafzından mefül-ü mutlak olan fiilin hakikati kasdedilir, ki bu fâilin fiilidir. Binaenaleyh ayet bu hususta ise de, manası umumdur. Yani Allah Teâlâ kulunu yarattığı gibi, kulun sanatını da yaratmıştır.»</p>
<p>İbnu Ebî Şerif buna ilaveten:« ‘’ma’’ harfi, masdariye de olsa, mevsul de olsa mana değişmez. Putperestin tahtayı yontmakla saneme çevirmesi, fiili, fâil-i hakîkî olan Allah Teâlâ&#8217;nın taht-ı tasarrufundan çıkarmaz.»</p>
<p>Hâsılı kelam Allah Teâlâ; insanı, insanın sanatını yani masnûunu ve sanat işini de yaratmıştır. Zeyd bardağı yaptı deyişimizde, Isnadda me­caz olur. Yani Zeyd, bardağın yapılmasına vesile oldu; hakikatte Allah yaptı demek istenmiştir.</p>
<p>Ebû Dâvûd ve Tirmizî ve imam Ahmed&#8217;in tahric ettikleri bir hadiste Ubbâde bin Sâmid oğluna şöyle demiştir: “Oğulcağızım, takdirde başına gelen belanın başkasına çarpmayacağına, sana çarpmayacak belanın başına gelmeyeceğine kesin bir bilgiyle inanıncaya kadar imanın haki­katinin tadını tadamazsın. Çünkü ben Rasulullah saiiallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den şunu dediğini işittim:</p>
<p>“Gerçekte Allah Teâlâ, önce kalemi yarattı. Ona: Yaz dedi. Kalem:</p>
<p>Ne yazayım, ey Rabb&#8217;im dedi. Bunun üzerine: Kıyamet kalkıncaya kadar, her şeyin kaderlerini yaz buyurdu.” Oğulcağızım, Rasûlullah&#8217;tan şunu da dediğini işittim:  “Bundan başkası üzere ölen, Benden değildir.”</p>
<p><strong>2-</strong>Allah Teâlâ&#8217;nın her şeyi yaratması, kulunun cüz’î iradesini orta­dan kaldırmamaktadır. Mesela Allah Teâlâ, ilmi, iradesi ve kudretiyle her şeyi yaratmıştır, binaenaleyh kulun cüz&#8217;î iradesi dahilinde olan işini de yaratmıştır deyişimizde; fiile azmini bağlayan kul, azmiyle birlikte Allahın mahlukudur; ancak kulun azmi, kisb cihetiyle kendisine isnad edilir. Mesela kudret, kulun vasfıdır; haik yani yaratmak Rabb(in vasfıdır, kulun kisbidir. Hareket, Rabb&#8217;in yaratmasıdır; kulun vasfı ve kisbidir. Eskiler bunu dile getirerek şöyle dediler: Kul azdı da Allah yazdı. Azmak kulun kisbidir, yapmak Allah&#8217;ın fiilidir demek istemişler.</p>
<p>Kulun azmasına, Eş&#8217;arîler kisb, Mâturîdîler cüz&#8217;i ihtiyârî ismini ver­mişler. Aslında ikisinin manası birdir. Yani kulun, kendisine yönelen tabiî sebeblere muvafakat etmesi yahud etmemesidir, ister ismi kisb olsun, ister irade olsun, ister cüz&#8217;i ihtiyâriye olsun, aslı budur. Şu kadar vardır ki, Eş&#8217;arîler El-Bakara sûresinin son ayetinden bu ismi aldılar. Mâturî­dîler ise, örfen isti&#8217;mâl edilen kelimeyi nazarı itibare almışlardır. Kisb kulun sıfatı olduğu için, kul fiilinde müstakil değildir. Halk yani yaratmak, Allah&#8217;ın fiilidir ve o müstakildir.</p>
<p>Maksad şudur: Kulun müdahalesi olmaksızın Allah Teâlâ&#8217;nın icad ettiği şey, mücerred Kendi iradesiyle olduğundan O&#8217;nun sıfatıdır. Bu kabilden sıfata, fiilidir denilmez. Kulun cüz&#8217;i ihtiyâriyesi, kudreti, gücü, yani iradesinin, kisbinin müdahalesi olduğu şeyleri yaratması; Allah Teâlâ&#8217;nın sıfatı ve fiili, kulunun da kisbidir.</p>
<p>İşte Mu&#8217;tezile, Allah Teâlâ&#8217;nın buradaki fiilini; Cebriyeler ise kulun kisbini inkar ettiler. Ehli Sünnet velCemaat ise, ikisini de isbat ettiler. Bu isbattan sonra da, imam Eş&#8217;arî: «Kulun kudreti, gücü, fiile bağlanır, amma tesirsizdir. Çünkü kulun fiili, sadece Allah Teâlâ&#8217;nın takdiriyle yani kudretiyle vuku bulmuştur. Elbette iki kâdirin kudretiyle fiilin vukuu mu­haldir. Mesela elinin biri felç, diğeri sağlam olan bir kimsenin, iki elinin hareketi de Allah&#8217;ın yaratmasıyla, kudretiyle var olmuştur. Kul sağlam olan elinin hareketinde muvafakat gösterdiği için, muhtardır. Diğer elinin hareketi gayrı ihtiyârî olduğundan, ondan sorumlu değildir. Sağlam eli­nin hareketinin ismi makdurdur; kul ondan sorumludur. Felçli elinin ha­reketi mukadder ve gayrı makdurdur; onda sorumluluk yoktur.» demiştir.</p>
<p>Cumhûr-u ehli hadis, sofiler, Eş&#8217;ariy&#8217;le müttefiktirler. Dediler ki: “Kul için fiile bağlanan bir kudret vardır; fiilin vukuunda ve vuku bulmama­sında tesirsizdir. Hakîkî tesir Bârî Teâlâ Zülcelal Hazretleri&#8217;nindir. Buna cebr-i evsat denilmiştir. Imâm-ul-Haremeyn El-İrşad adlı eserinde bu sözü tercih etmiştir.</p>
<p>Eş&#8217;arîlerin bir kısmı da: “Kulun kudreti tesirlidir” dediler. Tesirli olduğu takdirde, ne mikdar tesir gösterebilir diye ihtilaf ettiler. Kâdı Ebû Bekr El-Bâkıllânî dedi ki: «Kulun ihtiyârı, yani gücü, fiilin has olan vasfın­da tesir eder. Mesela hareket bakımından namaz kılmak yahud gasbetmek yahud mal çalmakta kulun ihtiyârı, fiilinin vasfında tesirlidir; fiilin kendisinde değildir, işte kisb dediğimiz budur. Amma fiilin aslı ise, yani ibdâı, icadı, Allah&#8217;a mahsustur.» Şehrestânî de bunu tercih etmiştir. Ebû ishak El-Esfirâinî de cüz’î bir farkla böyle demiştir.</p>
<p>İmâm-ul-Haremeyn er-Risâlet-un-Nizâmiyye adlı eserinde: “Kulun hâdis olan kudreti, fiilin icadının aslında tesir eder.” demiştir. Mu&#8217;tezileden farkı şudur: Kulun yaptığı şey, Allah&#8217;ın takdiriyledir; kul tam müstakil değildir. Zannımca, muşârun ileyh, Eş&#8217;ari&#8217;yle Mu&#8217;tezile arasında bir köprü kurmak istemiştir. Fakat, &#8220;Kul Allah Teâlâ&#8217;nın ezelde takdir ettiği şeyle yapıyor&#8221; demesiyle Mu&#8217;tezileden ayrılmıştır.</p>
<p>İmam Ebû Mansur Mâturîdî diyor ki: «Kulun yapmış olduğu fiilinin aslı, Allah Teâlâ&#8217;nın kudretiyledir. Taat ve ma&#8217;siyetle vasıflanması, kulun kudretiyledir.» Demek kulun, fiilinin vasfında tesiri vardır, aslında yoktur. Fiilin aslında yoktur demekle de, imamın bu sözü Mu&#8217;tezileden tamamen ayrılmıştır. Mâturîdî meşâyıhın cumhûrunun mezhebi de budur. Nitekim et-Tevdîh adlı eserde şöyle yazılmıştır: «Meşâyıhımız, icad ve tekvin vasfını kuldan nefyederler. Mükevvin ve Hâlık, Allah Teâlâ&#8217;dan başka yoktur. Ancak diyorlar ki: Kul için nisbet ve izâfe edilen herhangi bir güç vardır; ancak kul bu gücüyle işini yapmak veya yapmamakta müstakil değildir. Allah dilerse yapar, dilemezse yapmaz. Et-Telvih&#8217;te Bâkıllânî&#8217; nin de bunu tercih ettiği yazılmıştır.</p>
<p>Netice-i meram, Ehli Sünnetin ittifakıyla kulun azmi, azması, muva­fakat göstermesi, ihtiyârı yani seçmesi ve kisbi vardır. Bundan dolayı sorumludur. Emr ve yasaklar, buna tevcih edilmiştir. Bununla birlikte, kul da, fiili de Allah Teâlâ&#8217;nın icadı ve yaratmasıdır.</p>
<p>Ebû Dâvûd&#8217;un tahric ettiği Enes radıyallâhu anh&#8217;tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Üç haslet imanın yarısındandır:(1)-Lailaheillallah diyenden imtinadır; (yani) onu bir günah sebebiyle tekfir  etmeyiz ve bir amel sebebiyle onu islamdan çıkarmayız. (2)Cihaddır; (yani onun) zamanı, Allah Beni gönderdiğinden İtibaren, ümmetim deccalle savaşıncaya kadardır. Hiçbir zalimin zulmü, hiçbir âdilin adaleti, cihadı kaldırmaz. (3)Kaderlere imandır.“</p>
<p>İsmail Çetin-Ehli Sünnetin Nazar İtikadın Ölçüsüdür</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/takdir-ve-cuzi-irade-hakkinda-soru-va-cevablar/">Takdir ve Cüz’i İrade Hakkında Soru va Cevablar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/takdir-ve-cuzi-irade-hakkinda-soru-va-cevablar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadere Karşı Cüz’i İrade Meselesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kadere-karsi-cuzi-irade-meselesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kadere-karsi-cuzi-irade-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2015 00:20:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Cüz-i İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kadere Karşı Cüz’i İrade Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kadere Teslimiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8728</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Mademki kader vardır, Cenab-ı Hak benim kaderimde ne yazmış ise o olur; benim cüz&#8217;i irademin ne faydası vardır? Faydası ve zararı vardır ki Cüz’i İradenin olduğundan bahsedilir. Kader, Allah Teala&#8217;nın ilminin bir çeşididir. İlim ise olaylar nasıl olacaksa o oluşa öyle bağlanır. Yoksa olay meydana geldikten sonra İlmullah(Allah&#8217;ın ilmi) ona bağlanır demek değildir. Zira [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kadere-karsi-cuzi-irade-meselesi/">Kadere Karşı Cüz’i İrade Meselesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir3.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8729" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir3.jpg" alt="Kadere Karşı Cüz’i İrade Meselesi" width="492" height="208" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir3.jpg 345w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir3-300x127.jpg 300w" sizes="(max-width: 492px) 100vw, 492px" /></a></h2>
<p><strong>Soru:</strong> Mademki kader vardır, Cenab-ı Hak benim kaderimde ne yazmış ise o olur; benim cüz&#8217;i irademin ne faydası vardır?</p>
<p>Faydası ve zararı vardır ki Cüz’i İradenin olduğundan bahsedilir. Kader, Allah Teala&#8217;nın ilminin bir çeşididir. İlim ise olaylar nasıl olacaksa o oluşa öyle bağlanır. Yoksa olay meydana geldikten sonra İlmullah(Allah&#8217;ın ilmi) ona bağlanır demek değildir. Zira Allah&#8217;ın ilmi ezelidir; geçmişi, şimdiki ve gelecek zamanları kuşatmıştır. özetle ezelden ebede bakan bir ayna misalidir. Zira Allah&#8217;ın ilmi zamansızdır. Zaman ortadan kaldırılınca, dava hallolur. İlmullah aynası yukardan aşağı bakar, geçmiş ve gelecek her ne varsa kemâliyle (en mükemmel şekilde) içine alır. Bundan dolayı cebir (zorlama) yoktur. Kader manen der ki: “ Ey insan, sen neyi talep edersen, ben onu sana müyesser ederim (kolaylıkla ortaya çıkarırım). Şu kadar ki bazı yerlerde İlm-i İlahi (Allah’ın İlmi), cüz’i irademize bağlanmıştır.</p>
<p>Şu halde Cüz’i ihtiyariyemiz, kaderin var ve hakim olmasını takviye (kuvvetli) eder, iptal etmez. Şayet cüz’i irademizi iptal ederse, o zaman mes’uliyetimizi (sorumluluk) kaldırır. Halbuki kadere iman asla ruha sıkıntı vermez, bilakis rahatlık verir. İnsan bir yönüyle bütün kainatla alakadar olduğundan, eğer kadere iman etmezse geçici ve küçük serbestiyetten dolayı, büyük bir yükü ruhun omzuna yükleyebilir. Kadere teslim olmak o kadar lezzetlidir ki “ Her kim ki kadere iman ederse, şüphesiz kederden emin olur” denilmiştir. Kalbinde Kadere İman şubesini yıkan kimse intihar etmeye mahkumdur. Demek cüz’i irade insanı intihara götürür. İşte akıl böyledir. Kadere iman ise insanı intihardan kurtarır. En azından izzet (başarı) zamanında, “ kaderimdir” demekle; zillet zamanında  “Kaderimdir” demekle kul, rahata kavuşur; izzetten dolayı mağrur (kibirli) olmaz; zilletten dolayı mağmum (kederli) olmaz.</p>
<p>(İsmail Çetin, Ehl-i Sünnetin Nazarı İ&#8217;tikadın Ölçüsüdür, s.460-461)</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kadere-karsi-cuzi-irade-meselesi/">Kadere Karşı Cüz’i İrade Meselesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kadere-karsi-cuzi-irade-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kader Nedir? Kader Hakkında Tüm Meseleler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kader-nedir-kader-hakkinda-tum-meseleler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kader-nedir-kader-hakkinda-tum-meseleler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Jul 2015 20:57:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[İmanın Şartlarından Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâlâ'nın İlmi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâlâ'nın Kudreti]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâlâ'nın Kudreti ve İradesiyle İnsanın Kudreti Fiilleri ve İradesi Arasındaki Bağlantı]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâlâ'nın Kulun Dilemesini İrade Etmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâlâ'nın Kulun Fiilini İrade Etmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâlâ'nın Meşieti/İradesi]]></category>
		<category><![CDATA[Cenab-ı Hakk "şerr"i murad eder mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Ecel ve Ömrün Uzaması]]></category>
		<category><![CDATA[Ecel ve Rızık değişir mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Fiil İşlerken İnsanın Kudretini Aşan Durumlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kader Hakkında Sorular ve Cevapları]]></category>
		<category><![CDATA[Kader Nedir? Kader Hakkında Tüm Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Kaza ile Kader Arasındaki Fark]]></category>
		<category><![CDATA[Muhtasar Tahâvî Akidesi Şerhi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8586</guid>

					<description><![CDATA[<p>KADER Mahlûkatı ilmi ile yaratıp onlara kaderler takdir etmiş, eceller tayin etmiştir. Bu nokta önemlidir. Kader meselesine taalluk ettiği için bu nokta üzerinde bir miktar duracağız. İki sebeple; birincisi kader, İkincisi ecel. Çünkü burada da mugalatalar yapılıyor, kafa karıştırmaları söz konusu: &#8220;Kader diye bir şey yoktur. Ecel değişir; insan kendi fiilleriyle ecelini öne de alabilir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kader-nedir-kader-hakkinda-tum-meseleler/">Kader Nedir? Kader Hakkında Tüm Meseleler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Tahavi-Akaidi.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-8587 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Tahavi-Akaidi-191x300.jpg" alt="Tahavi Akaidi" width="345" height="542" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Tahavi-Akaidi-191x300.jpg 191w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Tahavi-Akaidi.jpg 500w" sizes="(max-width: 345px) 100vw, 345px" /></a></p>
<p><strong>KADER</strong></p>
<p>Mahlûkatı ilmi ile yaratıp onlara kaderler takdir etmiş, eceller tayin etmiştir.</p>
<p>Bu nokta önemlidir. Kader meselesine taalluk ettiği için bu nokta üzerinde bir miktar duracağız. İki sebeple; birincisi kader, İkincisi ecel. Çünkü burada da mugalatalar yapılıyor, kafa karıştırmaları söz konusu: &#8220;Kader diye bir şey yoktur. Ecel değişir; insan kendi fiilleriyle ecelini öne de alabilir geriye de bırakabilir&#8221; gibi saçma iddialar görüyoruz. Bu iddiaların kıymeti harbiyesini detaylıca göreceğiz.</p>
<p>Mahlûkatı yaratmadan önce O&#8217;na hiçbir şey gizli değildi. Onları yaratmadan önce onların ne yapacaklarını da bilmekteydi.</p>
<p><em>Yaratan bilmez mi? </em>Bilir. Bilmeseydi yaratamazdı. Bir insan bile yani herhangi bir şey yapacağı zaman önce onu tasarlıyor, planını projesini yapıyor, neresine ne yapacak, hangi ölçüde ne miktarda boyutta yapacak&#8230; bütün bunları hesap ediyor ve ne yapacağını bildikten sonra o işi yapmaya koyuluyor. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk sadece takdir eder ve ilmindeki şeyin meydana gelmesi için &#8220;Ol&#8221; der ve o şey olur. Bazen şöyle saçma sapan cümleler de kurarlar: &#8220;Cenab-ı Hakk karar veriyor, yapıyor!&#8221; Cenab-ı Hakk karar vermez, takdir eder ve yaratır.</p>
<p>Hemen peşinden gelen madde de bu bağlamda dikkat çekici: &#8220;Yarattıklarına, kendisine itaat etmelerini emretmiş, karşı gelmelerini de yasaklamıştır.&#8221; Şimdi bir itikad metninde bu cümle niye yer aldı? Çünkü Cenab-ı Hakk&#8217;ın mahlûkatla ilişkisi -haşa- kâinatı yaratıp kenara çekilmiş bir ilah gibi değil. Cenab-ı Hakk kâinatı, insanı yaratıyor, insana bir mükellefiyet yüklüyor, her şeyin bir maksadı, amacı, hikmeti, var ediliş gayesi var. Cenab-ı Hakk insanlar üzerine birtakım sınırlar, kırmızıçizgiler çizmiştir. &#8220;Şuralara girmeyeceksiniz, buralara dokunmayacaksınız, şunları yapın, bunları yapmayın&#8221; gibi emirler ve yasaklar koymuştur. İşte Hükümde Tevhid&#8217;in tezahürünü de burada görüyoruz.</p>
<p>Metnimiz bize diyor ki: Cenab-ı Hakk yarattığı şeylere kaderler takdir etmiştir. Aynı şekilde eceller tayin etmiştir. Biz Ehl-i Sünnet ve&#8217;l-Cemaat itikadına mensup olan Müslümanlar kader diye bir meselenin varlığına iman ederiz. &#8220;Kuran-ı Kerim&#8217;de kader meselesi yoktur&#8221; diye bir iddia Kaderiyye ve onların takipçisi Mutezile -ki bir kısım eserleri günümüze kadar gelmiştir- mezhepleri tarafından dillendirilmiştir. Bunların iddiasına göre kader diye bir şey yoktur. Ehl-i Sünnet ve&#8217;l-Cemaat bunların karşısında Sahabe-i Kiram&#8217;dan din olarak öğrendikleri ne varsa, onları muhafaza ve müdafaa sadedinde kaderin var olduğunu ortaya koymuşlar, Efendimiz (s.a.v)&#8217;in böyle dediğini, sahabeye böyle öğrettiğini, onların da tabiin ve sonraki nesillere böyle naklettiğini söylemişlerdir.</p>
<p>Kader diye bir şey vardır. Peki, nedir bu kader? &#8220;Kader yoktur&#8221; diyen insanlara sorulması gereken bir soru var: Siz bunu inkâr ediyorsunuz da, olmadığını söylediğiniz kader nedir, bunu bir tarif edin. Örneğin M. İslamoğlu bunu yapıyor, bir kitap da neşretti bu konuda. &#8220;Yoktur&#8221; diyorsun, bütün kitabın boyunca ümmet-ı Muhammed&#8217;in selefine, fukahasına, muhaddisine, ulemasına olmadık şeyler söylüyorsun. Onların Efendimiz (s.a.v)&#8217;e, Kuran-ı Kerim&#8217;e iftira ettiğini söylüyorsun. Fakat bu senin olmadığını söylediğin, inkâr ettiğin kader nedir, sen bundan ne anlıyorsun?</p>
<p>Kader meselesini netleştirebilmek için birkaç nokta üzerinde durmak lazım.</p>
<p><strong>1 &#8211; Allah Teâlâ&#8217;nın İlmi</strong></p>
<p>Bunlardan birincisi Allah Teâlâ&#8217;nın ilmidir. Allah Teâlâ&#8217;nın ilmi meselesini netleştirmeden kaderi konuşmak eksik olur, bir neticeye götürmez. Nassî delillere/Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;e baktığımızda Allah Teâlâ&#8217;nın -tıpkı diğer ezelî kadim sıfatları gibi- ilim sıfatı ezelidir, kadimdir, zatı ile kaimdir, sonradan elde edilmiş değildir. Eğer bir şey sonradan elde edilmişse zaten ilahi olamaz. Bir vasfa, sıfata sahip değilken sonradan sahip olmak bir marifetse bu kullara mahsus bir marifettir. Çünkü o şeye sahip olmamak bir nakisadır, eksikliktir. Onu sonradan kazanmak durumunda kalmak bir eksikliktir ve biz <em>“Sübhanellah&#8221;</em> dediğimizde Cenab-ı Hakk&#8217;ı her türlü noksanlıktan, eksiklikten tenzih ediyoruz. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk&#8217;ın ilmi, Kelam ulemasının tabiriyle söylersek &#8220;husûlî&#8221; değil &#8220;hudûrîdir&#8221;, iktisabî (çalışarak elde edilmiş) değil zatı ile kaimdir. Ezelidir, kadimdir, başlangıcı yoktur, öğrenerek elde edilmiş bir ilim değildir.</p>
<p>Cenab-ı Hakk&#8217;ın ilminin kadim olmasının bu meseleyle irtibatı şudur: Cenab-ı Hakk&#8217;ın ilmi kadimse, bizim zamansallığımıza göre sonradan yaratacağı her ne varsa onunla ilgili bilinmesi gereken her şeyi biliyor olması gerekir. Çünkü bilmediği bir şeyi yaratamaz. La teşbih, bir kıyaslama yapalım: Bir mühendis düşünün, bina yapacak. Bu binayı daha önce zihninde tasarlıyor, sonra o tasarımını bir kâğıda döküyor ve planını, projesini yapıyor. Daha sonra bunlara bakarak binasını inşa ediyor. İşte Cenab-ı Hakk böyle tasarım yapmaz, plana, projeye dökmez. Bu Yahudilerin inancıdır. Yahudilere göre Tevrat&#8217;ı Cenab-ı Hakk yazmış, sonra kâinatı nasıl yaratacağını, ileride neler yapacağını da Tevrat&#8217;a yazmış, daha sonra vakti geldiğinde Tevrat&#8217;a bakarak -haşa- nereye ne yapacağını, yaratacağını ona göre yaratmıştır! Bu Yahudilerin tanrı tasavvurudur. Âlemlerin Rabbi değildir bu.</p>
<p>Allah Teâlâ mutlak ilmiyle bizim zamansallığımız içinde geçmiş, şimdi ve gelecek diye ifade ettiğimiz her ne varsa hepsini aynı şekilde, aynı bilgiyle bilir. Dolayısıyla yaratacağı şeylerle ilgili en detaylı malumat Cenab-ı Hakk&#8217;ın İlm-i Ezeli&#8217;sinde mevcuttur. Mülk Sûresindeki bir ayet bu durumu dikkatimize sunuyor:</p>
<p><em>&#8220;Dikkati edin! Yaratan bilmez mi?!</em></p>
<p>Yaratmayla bilgi arasında böyle varoluşsal, vazgeçilmez bir ilişki var. Cenab-ı Hakk eğer yaratıcıysa bunun tabiî bir gereği olarak bilmelidir, bilen olmalıdır ki yaratsın. Cenab-ı Hakk&#8217;ın bilmeden yaratması gibi bir şey tasavvur dahi edilemez. Bilmeden yaratılmaz. İnsan bile bilmediği bir şeyi yapamaz. Önce hakkında bilgi edinir, sonra onu yapar. İnsanda bu bilgi varsa Cenab-ı Hakk&#8217;ta evleviyetle vardır. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk&#8217;ın yaratacağı şeyleri, yaratacağı şeyle ilgili bilgiyi ezelde mutlak ilmiyle biliyor olması gerekmektedir; aksi halde yaratamaz.</p>
<p>Bu bakımdan birey olarak her birimizin hayatı nerede, nasıl, ne şekilde cereyan edecek; bir karınca ne zaman dünyaya gelecek, ne iş yapacak, ne zaman ve nasıl ölecek&#8230; bunları bile Cenab-ı Hakk mutlak ve ezeli ilmiyle bilir. Dolayısıyla bizim iradî fiillerimizden tutun evrenin var oluşuna, geçireceği evrelere, kıyamete ve kıyamet sonrası hayata dair en küçük detaylara kadar bilir ve bu ilmine göre yaratır. Kaderle ilgili aklımızda tutmamız gereken birinci mesele budur. &#8220;Abdulaziz Bayındır böyle diyor&#8221; diye sorduklarında Mustafa İslamoğlu da bunu söylüyor nitekim. Diyor ki: &#8220;Hoca hata etmiştir. Hocayı tuzağa düşürmüşler. Allah her şeyi bilir. Geçmişi de, şimdiyi de, geleceği de bilir. O&#8217;nun ilmi her şeyi kuşatır&#8230;&#8221; Dolayısıyla kader meselesinin bu boyutuyla ilgili olarak Mustafa İslamoğlu da bizim gibi düşünüyor.</p>
<p><strong style="line-height: 1.5;">2 &#8211; Allah Teâlâ&#8217;nın Kudreti</strong></p>
<p>Peki, geliyoruz ikinci noktaya: İlmi her şeyi kuşatan Allah Teâlâ&#8217;nın gücü de her şeye yeter. &#8220;Her şeyi bilir ama bazı şeylere gücü yetmez&#8221; derseniz bu O&#8217;na noksanlık atfı olur. Bu sizi küfre götürür, pek çok Kur&#8221;an ayetine toslarsınız. <em>&#8220;Şüphesiz O her şeye kadirdir.&#8221; </em>ve <em>&#8220;Şüphesiz O her şeyi bilendir.&#8221;</em> diye biten, O&#8217;nun hem ezeli- mutlak ilmine hem de ezeli-mutlak kudretine vurgu yapan bir çok ayet var.</p>
<p>Peki, her şeyi bilen ve kudreti her şeye yeten Cenab-ı Hakk dilediği zaman insanların iradesinin rağmına bir fiil işleyemez mi? İşleyebilir. Kâinatı yaratan ve ona bir düzen, sistem veren Cenab-ı Hakk dilediğinde bu sistemi durdurabilir mi? Durdurabilir. Fıtratında, tabiatında yakmak olan ateşe: <em>&#8220;Ey nâr, İbrahim&#8217;e serin ve selâmet ol!&#8221;</em> der ve ateş yakma hassasını kaybeder mi? Amennâ ve saddaknâ, kaybeder. Dolayısıyla ateş bize göre yakıcıdır, Cenab- ı Hakk &#8220;yakma&#8221; dediğinde ateş yakmaz.</p>
<p>İnsan suda yaşayamaz ama Cenab-ı Hakk dilerse yaşar. İnsan dünya dışında herhangi bir ortamda, gezegende yaşayamaz ama Allah dilerse yaşar. Allah&#8217;ın kudretinin dışında hiçbir şey yok, ilminin dışında hiçbir şey olmadığı gibi.</p>
<p>Allah Teâlâ dilediğinde herhangi bir hikmet gereği ya da bizim akıl erdiremeyeceğimiz bir gerekçeyle, kâinata hâkim kıldığı düzeni durdurabilme kudretine sahip olarak bunu yapmış mı, yapıyor mu? Elbette yapıyor. Biz kendi algı dünyamız içerisinde, kendi sebep- <sup>s</sup>onuç ilişkileriyle örülü hayat şartlarımız çerçevesinde bir takım şeyleri tasarlıyoruz; bazen yapıyor, bazen yapamıyoruz, bazen hiç ummadığımız şeylerle karşılaşıyoruz. Bütün bunlar kâinatın yürüyüş ve düzeninde hatta her birimizin hayatının işleyişinde, düzeninde mutlak belirleyici olmadığımızı gösteriyor. Bir şey yapmak istiyorsunuz birden bire bir telefon çalıyor, kapınız çalıyor, aklınıza başka bir şey geliyor ve yapmaya karar verdiğiniz o şey aklınızdan uçup gidiyor, yapamıyorsunuz. Bunu ne sanıyoruz? Bu insanın kendi iradesiyle olan bir şey midir? Değildir. Bir bebek apartmanın beşinci katından kaldırıma çakılıyor, ölmüyor; başka bir adam yolda giderken ayağı takılıp düşüyor, kafasını taşa çarpıp ölüyor. Bunları nasıl izaha kavuşturuyoruz. Nedir bu? İşte bu kaderin ikinci kısmıdır. Kaderin ikinci kısmında Cenab-ı Hakk&#8217;ın kudreti var. Cenab-ı Hakk&#8217;ın kudreti her şeyi belirleyendir. Evreni, bir gün gelecek nasıl yok edecekse, buna kudreti varsa, bizim hayatımızın en cüz&#8217;i anlarında bile, bize detay gibi gelen en küçük hususlarda bile Cenab-ı Hakk&#8217;ın kudreti devrededir.</p>
<p>Bu demek değildir ki, Cenab-ı Hakk kâinata herhangi bir yasa koymamış. Hayır, koymuş. Fıtratullah, Sünnetullah dediğimiz bir şey var, bu şey Cenab-ı Hakk müdahale edene kadar yürürlüktedir. Müdahale eder mi? Eder. Etmiş midir? Etmiştir. O&#8217;nun kudretine sınır koyacak hiçbir kudret olmaz. Kader meselesinin ikinci kısmı da budur.</p>
<p><strong>3 &#8211; Allah Teâlâ&#8217;nın Meşieti/İradesi</strong></p>
<p>Üçüncü kısım: Allah Teâlâ&#8217;mn iradesi, meşieti ve muradı. Evet, Cenab-ı Hakk bilir, bildiğini yapmaya gücü, kudreti vardır. Bunu nasıl yapar? İrade ederek yapar. Bu irade sıfatı da Cenab-ı Hakken zatıyla kaim ezeli sıfatlarından biridir: Cenab-ı Hakk irade edendir. Cenab-ı Hakken iradesine rağmen herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda herhangi bir varlık herhangi bir iş yapamaz. Cenab-ı Hakk irade edecek ki yapsın. Bir şey yapmamızı bırakın, yapmayı dilememiz bile Cenab-ı Hakkın dilemesine bağlı. O dilemedikçe biz bir şeyi yapmayı bırakın, dileyemiyoruz. Bize dileme kudretini veren de, dilediğimiz şeyi kuvveden fiile çıkarma kabiliyeti veren de O&#8217;dur. Dolayısıyla O dilerse yapıyoruz, O dilemezse yapamıyoruz. İşte kader meselesinin üçüncü kısmı da Cenab-ı Hakk&#8217;ın İradesidir, dilemesidir, meşietidir. Bu kâinatta olup biten her şey Cenab-ı Hakk&#8217;ın iradesiyle, muradıyla oluyor, O murad etmezse olmuyor, dedik. Buna karşılık Mutezile bize bir soru soruyor, bunu M. İslamoğlu da soruyor: &#8220;Allah şerri murad eder mi?! Allah günahı diler mi?! Allah çirkinliği, haramı murad eder mi?!&#8221; Biz de &#8220;Evet, eder!&#8221; diyoruz. Cenab-ı Hakk&#8217;ın muradı, dilemesi başka şeydir, rızası başka şeydir. Her şey Cenab-ı Hakk&#8217;ın dilemesiyle oluyor ama O murad ettiği şeylerin bir kısmından razıdır, bir kısmına rızası yoktur. İmana rızası vardır, küfre rızası yoktur. Küfrü dileyen de O&#8217;dur, günahı dileyen de O&#8217;dur. Dilemezse olmaz.</p>
<p>Peki, bunları niye diliyor? Çünkü bizi imtihan ediyor. İnsana bir yol açmış Cenab-ı Hakk. İnsanı bir yol ayrımına bırakmış, iradesine de bir ket vurmamış, engel koymamış. Sen istediğini dile, ben sana istediğini vereceğim, dilediğin şeyi hayata geçirme imkânını sana vereceğim, küfür de istesen iman da istesen bunu işlemeni sana nasip edeceğim demiş. Fakat imana rızam var, küfre rızam yok. Böyle demezsek, insan Cenab-ı Hakk&#8217;ın istemediği, dilemediği şeyleri yapabilir gibi garip bir neticeye çıkarız. Mutezilenin bu noktada ayağı kayıyor, diyor ki: &#8220;Allah&#8217;ta bir kudret varsa insanda da bir kudret var. Dolayısıyla insan hayatıyla ilgili olarak kendi istediği şeyi Cenab-ı Hakk&#8217;tan bağımsız olarak yapar. Cenab-ı Hakk istese de yapar, istemese de yapar. Cenab-ı Hakk insanın isteyip istememesine karışmaz.&#8221; Bu -haşa- dolaylı olarak Allah&#8217;a acziyet atfetmektir. İkinci olarak, kâinatta Allah&#8217;ın iradesinden bağımsız, hatta ona aykırı iradeler olabileceğini ifade etmektir ki bu, Cenab-ı Hakk&#8217;a noksanlık atfetmekten başka bir şey değildir. Dolayısıyla kader meselesinin üçüncü kısmı şudur: Cenab-ı Hakk&#8217;ın -ilmi ve mutlak kudretinin yanında- mutlak iradesi var Meşiet kelimesi de farklı bir kökten, aynı anlama geliyor. Meşietle murad aynı şeydir. A. Bayındır burada bir mugalata/kelime oyunu yapıyor kendince, meşiet ve irade başkadır diyor. İşin özeti şu: Meşietle irade aynı şeydir, aynı şeyleri anlatır. Dolayısıyla O&#8217;nun ilmi, kudreti ve meşieti kader meselesinin olmazsa olmaz üçayağını oluşturur.</p>
<p><strong>4 &#8211; Allah Teâlâ&#8217;nın Kudreti ve İradesiyle İnsanın Kudreti, Fiilleri ve İradesi Arasındaki Bağlantı</strong></p>
<p>Kader meselesiyle ilgili bilmemiz gereken dördüncü aşama: İnsanın iradesi, fiilleri, muradı, kudreti ve bunların Cenab-ı Hakk&#8217;ın iradesiyle, kudretiyle bağlantı ve münasebeti. Bu nokta, yukarıdan beri yaptığımız açıklamanın kristalleştiği, meselenin inceldiği noktadır. Hafızamızda burayı net biçimde aydınlatabilirsek kader meselesini de inşallah çözeriz.</p>
<p><strong>4.1 &#8211; Allah Teâlâ&#8217;nın, Kulun Dilemesini İrade Etmesi</strong></p>
<p><em>&#8220;Âlemlerin rabbi olan Allah bir şeyi dilemedikçe siz dileyemezsiniz</em>.&#8221;<sup>37</sup> Bu, işin her aşamasında vardır. Yani Allah Teâlâ&#8217;nın insanı yaratırken ona bir dileme kabiliyeti, potansiyeli vermiş olması da, insanın herhangi bir fiilini hayata geçirmeden önceki dileme safhası da bu ayetin delalet sahası içindedir. Dolayısıyla Allah bizim dilememizi dilemeseydi herhangi bir şey dileyemezdik. İnsan fıtrat olarak buna uygun yaratılmış, bir şey dileyebilecek kabiliyette yaratılmış, başlangıçta da bunu ona Allah Teâlâ vermiş. Bu birinci husus.</p>
<p><strong>4.2 &#8211; Allah Teâlâ&#8217;nın, Kulun Fiilini İrade Etmesi</strong></p>
<p>İkinci husus: İnsan hayatın her safhasında kararlar veriyor, onda bir fikir oluşuyor, sonra onu &#8220;azm&#8221;e dönüştürüyor, sonra da onu azalarıyla kuvveden fiile çıkarıyor. Bütün bu aşamalar Cenab-ı Hakk&#8217;ın dilemesine bağlıdır. Cenab-ı Hakk dilememize izin verdiği için biz o somut olayı yapmayı (fiil) dileyebiliyoruz. Bunu nasıl yapıyoruz, biliyor muyuz? Belki çoğumuzun, insan nasıl fiil işler meselesinde çok fazla bilgisi yoktur. Ama bu çok enteresan bir şeydir. Cenab-ı Hakk&#8217;ın kudretini de gösteren bir şeydir. Şimdi biz bir fiil işlemeden önce bizim içimizde, iç dünyamızda bir dizi aşama gerçekleşir, bir dizi hadise olur. Bunlardan birincisi, ilk aşama bir şeyi yapma konusunda bizim içimizde, aklımızda bir fikir belirmesidir. Daha sonra bu fikir &#8220;karar&#8221;a dönüşür. Kelam âlimlerinin açıklamada ihtilafa düştüğü alan burasıdır: Bir şeyi yapma fikri &#8220;karar&#8221;a nasıl dönüşür? Hatta bunu daha geriye götürerek şöyle sorabiliriz: Başlangıç itibariyle o fikrin oluşumu insan kaynaklı bir şey midir, yoksa o fikri bize ilham eden Cenab-ı Hakk mıdır? Bu aşamada Eş&#8217;arilerle Mâturîdîler arasında bir ayrılık var. Eş&#8217;ariler diyorlar ki: &#8220;Bu, Cenab-ı Hakk&#8217;ın yaratmasıyla olur. Biz buna &#8220;Cüz&#8217;î irade&#8221; diyoruz. Cüz&#8217;i iradeyi Allah yaratmıştır, O&#8217;nun yaratmasından bağımsız değildir.&#8221; Dolayısıyla Eş&#8217;arîlere göre bizim aklımızda beliren o ilk nüve de Cenab-ı Hakk&#8217;ın var etmesiyle olmuştur.</p>
<p>Mâturîdîler bu noktada ne diyor? Diyorlar ki: &#8220;İnsandaki bu irade, itibarî bir şeydir. Yani bunun dış âlemde bir varlığı yoktur. Dolayısıyla itibarîdir.&#8221; Nasıl olur bu? Elmalılı Hamdi Efendi&#8217;nin izahıyla anlatalım: İnsan aklına bir şey gelir; şunu şöyle yapayım mı, yapmayayım mı diye. Yapsam ne olur, yapmasam ne olur? Saat sarkacının sağa sola gidip gelmesi gibi yapayım, yapmayayım&#8230; İnsan böyle bir karar alma süreci geçirir. Hamdi Efendi bunu saatin sarkacına benzetiyor. Diyor ki, insan bu iki seçenekten birine karar verdiği zaman, örneğin fiili işlemeye karar verdiği zaman aslında pozitif bir fiil işlemiş olmaz. Onun karşıtı, alternatifi olan fiili işlemekten vazgeçmiş olur. Yani negatif bir fiildir bu. Bir fiil işlemek değil, bir fiil işlemekten vazgeçmektir. Onun için bunun hariçte bir varlığı yoktur. Bu bakımdan Mâturîdîler irade-i cüz&#8217;iyye emr-j itibarîdir, mahlûk değildir, diyorlar. Buna başka örnekler de zikredilebilir. İnsandaki cüz&#8217;i irade ister mahlûktur diyelim, ister mahlûk değildir diyelim, bu &#8220;emr-i itibarî&#8221; meselesini iyi anlamak lazım.</p>
<p>Bunu iyi anlarsak Mâturîdîlerin yaklaşımını çözebiliriz. Hariçte bir varlığı olmayan şeylere emr-i itibarî diyoruz. Bu konuda biraz daha açıklama yapmak gerekirse şunlar söylenebilir: Bazı şeylerin varlığı bizim zihnimizdedir, dış âlemde bir varlığı yoktur. Bunlara kelam âlimleri emr-i itibarî diyor, bunlar itibarî varlıklardır, somut bir varlıkları yoktur. İnsanın cüz&#8217;i iradesi de böyledir, diyorlar. Buna biz, zaman kavramını da örnek olarak zikredebiliriz.<span style="font-size: 13.3333330154419px; line-height: 20px;">38</span> Zaman emr-i itibarîdir, dışarıda bir varlığı var mıdır? &#8220;Zaman&#8221; dediğimizde bizim aklımıza güneşin doğması, batması, kolumuzdaki saat geliyor. Ama dünyanın dışına çıktığınızda bu şey anlamını kaybediyor. Dünyanın dışındaki bir varlık için, örneğin Mars&#8217;taki bir varlık için zaman nedir? Güneşin doğması, batması, saatin tik-takları bizim zaman için belirlediğimiz ölçülerdir. Biz onlara bakarak kendimizce bir zaman tahdidi yapıyoruz aslında. Zaman güneşin doğup batmasıyla kaim değil ki! Güneşin doğup batması dünyanın dönmesinden ibaret bir şey. Başka güneş sistemlerine gittiğinizde ne yapacaksınız, ne diyeceksiniz? Onlar için zaman farklı. Dolayısıyla bu noktada &#8220;zaman emr-i itibarîdir; onlara göre farklı, bize göre farklıdır&#8221; diyebiliriz. Dışarıda bir varlığı yok ki söz gelimi &#8220;Zaman şu bir bardak sudur!&#8221; diyelim. Şöyle bir örnek daha zikredebiliriz: Bir binanın &#8220;önü, arkası, sağı, solu vardır&#8221; deriz. Bunu neye göre söyleriz? Binanın bir tarafı yola bakıyorsa ve giriş kapısı da o taraftaysa buraya &#8220;binanın önü&#8221; deriz.  Peki bir tarafından yol geçtiği halde kapısı başka bir taraftaysa? O zaman da mesela &#8220;girişi yan taraftan&#8221; deriz. Neye göre &#8220;yan taraf&#8221;? Yola göre. Yolu esas aldık ve giriş kapısının bulunduğu cepheyi &#8220;ön&#8221; değil de &#8220;yan&#8221; olarak itibara aldık.</p>
<p>Bir de bu binanın dört yanından da yol geçtiğini ve dört cephesinde de giriş kapısı olduğunu düşünelim. Bu binanın önü, arkası, sağı, solu neresidir? İşte burada &#8220;itibarî&#8221; bir durum ortaya çıktı.</p>
<p>İşte insanın cüz&#8217;i iradesinin de böyle itibarî olduğunu söylüyorlar. Bu, dışarıda varlığı olan somut bir şey değildir. Onun için &#8220;illet-i tâmme&#8221; olan İlahî irade ve kudretin taallukuna mahal teşkil etmez. Onun için bunu Allah yaratmıştır diyemiyoruz.</p>
<p>Evet, ister öyle olsun ister böyle olsun, Mâturîdîlerin bu cüz&#8217;i irade tarifi ister doğru, ister hatalı olsun meselenin aslına taalluk etmez. Yani bir şeyi dileme kabiliyetini Cenab-ı Hakk bizde yarattıysa olur. Bunda her ikisi de müttefik. Eş&#8217;ariler de Mâturîdîler de, &#8220;Bizdeki bu dileme kabiliyeti, kudreti Cenab-ı Hakk&#8217;ın var etmesiyle olmuştur, 0 bizim dilememizi dilediği için biz dileyebiliyoruz&#8221; diyorlar.</p>
<p>Evet, ikinci aşamadaydık. Aklımızda bir fikir belirdi; şunu yapayım mı, yapmayayım mı? Aklımızda beliren o düşünce bizde bu karar verme aşamasında bir fikir haline dönüşüyor: &#8220;Ben yarın falanlara gideyim mi?&#8221; diye bir düşünce beliriyor önce. Arkasından başka işlerimiz aklımıza geliyor: &#8220;Yapayım mı, erteleyeyim mi, başka zaman mı yapayım?&#8221; derken &#8220;Yapayım ben&#8221; diye onu fikir haline dönüştürüyoruz. Fikir aşamasında da bırakmıyoruz, onu kesin karara dönüştürüyoruz. Kesin karar aşamasında da bırakmıyoruz onu &#8220;azm-i musammem&#8221;e dönüştürüyoruz. İnsan kendi içinde tahlil ettikçe bu aşamalara ulaşabiliyor. Yani önce bir düşünce (1. aşama) halindeyken, fikre (2. aşama), sonra kesin karara (3. aşama), sonra da azm-i musammeme (4. aşama) dönüşüyor. Önünde herhangi bir engel de kalmayınca, &#8216;Tamam ben yarın şu işi yapıyorum&#8221; diyerek, içimizde olup biten düşünceden azm-i musammem aşamasına gelen bu isteği en son aşamada azalanınızla &#8220;kuwe&#8221;den &#8220;fiil&#8221;e (5. aşama) çeviriyoruz. Bakın kuvveden fiile çıkmadan önce dört aşamalı bir süreçler dizisinden geçiyor ve bundan sonra dış aleme yansıyor fiillerimiz. Bütün bu aşamalar Cenab-ı Hakk&#8217;ın izî<sub>n</sub> vermesiyle oluyor. Cenab-ı Hakk izin vermezse biz o düşünceyi fikre, karara, azmi musammeme, azalarımıza intikal ettirip fjj|<sub>e</sub> dönüştürmeyeceğiz.</p>
<p>Nitekim bazen bir şey yapmaya karar veririz, elimizi uzatırız ama tutulur kalırız orada. Ya kolumuza kramp girer, ya belimize sancı girer. O azm-i musammem aşamasından fiil aşamasına geçene kadar bile Cenab-ı Hakk&#8217;ın iznine muhtacız. Parmaklarımıza bir şeyi kaldırma kabiliyeti, gücü veren O&#8217;dur. Parmaklarımızı öyle yaratan O&#8217;dur. Sonra elimizi uzattığımızda bardağı kavramamızı nasip eden de O&#8217;dur. Tüm bunlar O&#8217;nun izin vermesiyle, dilemesiyle, muradıyla oluyor. İşte bu da kaderin dördüncü aşamasıdır.</p>
<p><strong>5 &#8211; Fiil İşlerken, İnsanın Kudretini Aşan Durumlar</strong></p>
<p>Ve nihayet beşinci aşama: Başımıza gelen her şey bizim irademizle olmuyor. Fikir, karar, azm-i musammem aşamasına gelir, bunu yapmak için evden çıkarız ama Cenab-ı Hakk o işi yapmamızı nasip etmemiştir. O işi yapmak için yola çıktığımızda yolda biriyle karşılaşırız, daha önemli bir şey söyler bize, onunla beraber başka yere gideriz. Veya daha önemli bir şey gelir aklımıza, döner o şeyi yapmaya gideriz. Yani bizim elimizde olmayan şeyler; çatının altından geçerken bir kiremit düşer başına, ölür. Bu insanın iradesini, kararını, ufkunu, ön görüsünü açan bir şeydir. Bütün bunlar kader diye ifade ettiğimiz bir tek kelimenin içindedir. Ve Cenab-ı Hakk bütün bunları bütün detaylarıyla bilir.</p>
<p>Şimdi &#8220;Kader yoktur&#8221; diyebilmek için bütün bu hususları tek tek, bu şekilde ele alıp &#8220;Şu yoktur, çünkü böyle değildir, şöyledir&#8221; diyebilmek lazım. Böyle diyemiyorsunuz, meseleyi böyle netleştirip ameliyat masasına yatıramıyorsunuz ama kalkıp: &#8220;Efendim Allah Kuran-« Kerim&#8217;de iki yerde iman edilmesi gereken şeyleri saymış, madde. Altıncısı olarak kader diye bir şey yok, bunu sonra da âlim dediğimiz insanlar ilave etmiş.&#8221; diyorsunuz. Bu ne demek biliyor musunuz? &#8220;Yahudiler, Hristiyanlar nasıl kendi dinlerini, itikadlarını kendileri yazdı, Müslümanlar da kendi itikatlarını kendileri yazdı&#8221; demektir. &#8220;Peygambere, Allah&#8217;a iftira etti&#8221; demektir. Bu ümmet bunları yaptıysa kıyameti beklememiz lazım. Bu din 1400 sene böyle hatalı, arızalı yaşandıysa -haşa ve kella- &#8220;Cenab-ı Hakk&#8217;ın muradı din üzerinde tecelli edemedi, Peygamber Efendimiz (s.a.v)&#8217;in vefatından hemen bir asır sonra ümmet yoldan çıktı. Allah ve Peygambere iftira etti, o zaman İslam diye bir din kalmadı&#8221; demek lazım. Bu kocaman bir tarihi, tecrübeyi, varlığı, ümmeti inkâr etmek demek, yok saymak demek, bunları tahkir, takbih etmek demektir.</p>
<p>Aklı başında bir Müslümandan bugüne kadar böyle bir şey sadır olmadı. Bugün sadır oluyorsa anormallik &#8220;kader vardır&#8221; diyen insanların zaafı değil, bu yanlışı diline dolayan adamın sözünün dinlenebiliyor olması dolayısıyla böyle bir ortama gelmiş olan bu ümmetin zaafıdır. Yoksa açın kelam, Usulu&#8217;d-Din kitaplarını, kaderle ilgili o kadar derin bahisler okursunuz ki, ondan sonra bu adamın &#8220;Ben falan ayetten delil getiriyorum kader yoktur&#8221; demesine gülesiniz mi&gt; ağlayasınız mı, şaşırıp kalırsınız. Bu nasıl bir haldir?! Aynı şekilde bu kader inancının inkârını Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;e yükleyen insanlar, &#8220;Allah şerri dilemez, murad etmez&#8221; diyen insanlar, aslında gerçekten Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;den haberdar oldukları için mi bunları söylüyor yoksa bizim Kuran hakkındaki cehaletimizden istifade mi ediyor? Burası da üzerinde düşünülmesi gereken başka bir konu.</p>
<p><strong>Cenab-ı Hakk &#8220;şerr&#8221;i murad eder mi?</strong></p>
<p>Peki, Cenab-ı Hakk şerri murad eder mi? Şerr, günah, kötülük, isyan Cenab-ı Hakk&#8217;ın izniyle mi olur? O izin vermediği halde mi olur? İlk olarak şunu söyleyelim: Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de İblis, Hz. Âdem&#8217;e (a.s) secde emrini yerine getirmeyip Cenab-ı Hakk&#8217;a isyan ettiğinde Cenab-ı Hakk onu katından kovuyor. Şeytan Cenab-ı Hakk&#8217;tan ahirete kadar kendisine bir süre vermesini istiyor. Cenab-ı Hakk da ona izin veriyor. Araf Sûresinde olay anlatılıyor, 14. ayette de şeytanın böyle bir talepte bulunduğu zikrediliyor.</p>
<p><em>&#8220;İblis, insanlar</em>, <em>cinler</em>, <em>yeniden diriltilip kaldırılacakları güne kadar bana mühlet ver, dedi.&#8221;</em> Cenab-ı Hakk da ona: <em>&#8220;Sen mühlet verilmişlerdensin.&#8221;</em> buyurdu. O zaman şeytan ne dedi?: <em>&#8220;Beni azgınlığa uğratmana karşılık olarak ben onlar için senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacağım.&#8221;,</em> Cenab-ı Hakk bunu bile bile şeytana izin verdi. Sonra İblis, <em>&#8220;Onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından geleceğim. Ve sen onların çoğunu şükrediciler olarak bulmayacaksın</em>.&#8221; dedi. O zaman Cenab-ı Hakk da Şeytan&#8217;a: <em>&#8220;Kovulmuş ve uzaklaştırılmış olarak çık. Yemin olsun ki, insanlardan her kim sana uyarsa, senin ardınca gelirse kesin olarak sizin tamamımızdan Cehennem&#8217;i dolduracağım</em>.&#8221; diye mukabele etti. Evet, bir kere kâinattaki insanlar bakımından, kâinattaki kötülüklerin dışsal kaynağı olan şeytan, Cenab-ı Hakk&#8217;ın izniyle aramızda icraat yapıyor. O izin istedi, Cenab-ı Hakk da izin verdi. 0 zaman şöyle diyebilecek miyiz: Şeytanın bu şeytanlıkları Cenab-ı Hakk&#8217;ın iradesi ve izni olmadan oluyor. Hayır, Kur&#8217;an&#8217;a göre böyle diyemiyoruz. Şeytan izin istedi, Cenab-ı Hakk da izin verdi. Şeytanın yapacağı işten O&#8217;nun rızası yoktur, bunu ayıralım: Cenab-ı Hakk&#8217;ın izin verdiği, murad ettiği her şeyde rızası yoktur. Bir kısmında vardır, bir kısmında yoktur. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk&#8217;ın dilemesiyle rızasını birbirinden ayırmamız gerekiyor.</p>
<p>İşte burada Araf Sûresi&#8217;nin ayetleri bize açık şekilde gösteriyor ki şeytana izin vermekle Cenab-ı Hakk şeytanın faaliyetlerini irade etti demektir. Şeytan, O&#8217;nun iradesi dâhilinde faaliyet gösteriyor demektir. Mesele bundan ibaret midir? Hayır. Yani bu âlemde gördüğümüz hayrın da, şerrin de, iyiliğin de kötülüğün de Cenab-ı Hakk&#8217;ın dilemesiyle olduğuna dair Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de başka ayetler de var. Bunlardan biri Nisa Sûresi&#8217;nin 78. ayetidir: <em>&#8220;O Müşriklere bir güzellik dokunduğunda derler ki, bu Allah katındandır. Başlarına bir kötülük geldiğinde (Peygamber Efendimize hitaben) derler ki, bu senin yüzündendir. Sen onlara de ki, Ey habibiml Hepsi (başınıza gelen iyilik de kötülük de) Cenab-ı Hakk nezdindendir.&#8221;</em> Bir diğeri Bakara Sûresi, 155. ayet: <em>&#8220;Biz sizi biraz korkuyla, biraz açlıkla, mallardan, nefislerden ürünlerden biraz eksiltmeyle deneriz, imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele!&#8221;</em> Demek ki başımıza, bize kötülük olarak gelen şeyler, korku, açlık, mallardan ürünlerden nesilden eksiltmeler suretiyle yaşadığımız şeyler Cenab-ı Hakk&#8217;ın imtihan esprisi olarak başımıza getirdiği şeylerdir, O&#8217;nun iradesi ve meşieti doğrultusunda bunlar başımıza geliyor, 0 dilemezse bunlar başımıza gelmez. Bir diğeri de Enbiya Sûresi&#8217;nin 35. ayeti: <em>&#8220;Her nefis ölümü tadacaktır. Biz sizi imtihan için hayırla da, şerle de deniyoruz. Sonunda bize döndürüleceksiniz.&#8221;</em></p>
<p>Mustafa İslamoğlu&#8217;nun, şer Allah&#8217;tan değildir, insandandır. Hayır Allah&#8217;tandır, şerri Allah&#8217;a atfetmeyin sözlerine Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;den getirdiği delil. Nisa Sûresi&#8217;nin 79. ayeti: <em>&#8220;Başına gelen iyi şey Allah&#8217;tandır. Başına gelen kötü şey de kendi nefsindendir.&#8221; </em>Bunu Peygamber Efendimizin şahsında bize hitaben söylüyor Cenab-ı Hakk. Başınıza gelen iyi şeyler Allah&#8217;tandır. Başınıza gelen kötü şeyler de kendinizdendir, onları Cenab-ı Hakk&#8217;a atfetmeyin, diyor. Yukarıda okuduğumuz ayet-i kerimelerle bu ayet arasında açıkça bir tearuz görülüyor. Ne yapacağız? İki şey yapmak mümkün:</p>
<p><strong>1.</strong>Haşa, KuKân insan, peygamber sözüdür diyen insanların saçmalaması gibi: &#8216;Teorik olarak bu iki ayet arasında çelişki var; ya o doğrudur, ya bu doğrudur&#8221; diyebiliriz.</p>
<p><strong>2</strong>.&#8221;Allah Kelamı&#8217;nda çelişki olmaz. O&#8217;nun kelamı tearuzdan, tutarsızlıktan münezzehtir. O zaman burada başka bir şey var&#8221; deriz. İşte burada devreye Usul-i Fıkıh girecek. Usul-i Fıkıh olmadan, bu türlü ayetlerin içinden çıkmamız mümkün değil. Burada;</p>
<p><strong>a</strong>.Umum-husus ilişkisi vardır, diyeceğiz.</p>
<p><strong>b</strong>.Nüzül sebeplerine bakacağız.</p>
<p>Bunlar olmadan mealler elimize tutuşturuluyor, &#8220;Hadi, Allah&#8217;ın kelamını okuyoruz!&#8221; diye biraz da gaz veriliyor, mealden okuyoruz. Fakat kafamız karışıyor işin içinden çıkamıyoruz, ya da işin içinden çıktığımızı sanıyoruz. Burası artık meal yazarının kabiliyet ve insafına kalmış bir şey. O ne düşünmemizi istiyorsa o şekilde düşünerek Kuran&#8217;ı anladığımızı sanıyoruz.</p>
<p>Aslında her iki ayet de ilahi hakikatin bir veçhesini anlatıyor. İlk gruptaki ayetler bize insan iradesinin Cenab-ı Hakk&#8217;ın izniyle iş görebileceğini ifade ediyor. Yani diyor ki: Sizin başınıza gelen hayır da şer de; yaptığınız iyi işler de kötü işler de Allah&#8217;tandır. Ne demek Allah&#8217;tandır? O şeyleri işleme kabiliyet ve kudretini size Allah verdi, Allah dilemeseydi siz onları işleyemezdiniz. Allah diledi, izin verdi, siz de işlediniz. Dolayısıyla iyilik de olsa kötülük de olsa işin kaynağını kendiniz olarak tayin etmeyin; sizde bir numara yok, Allah dilemezse dileyemiyorsunuz. Dilediğiniz şeyi vücuda getirmeyi murad etmedikçe vücuda getiremiyorsunuz. Yani hem dileyemiyorsunuz, hem dileğinizi hayata geçiremiyorsunuz.</p>
<p>Bütün her şey Cenab-ı Hakk&#8217;ın elindedir onun için havalara girmeyin. Son ayet de (Nisa, 79) bize diyor ki: Başınıza durup dururken bir kötülük geldiğinde &#8220;Yahu şimdi bu nereden çıktı?!&#8221; diye düşünürseniz, dönün, geri bakın. Allah hiç kimseye zulmetmez. Siz bir hata yaptınız, bir şeyi yanlış yaptınız, onun için bu geldi başınıza. Dolayısıyla kaynak olarak, dileme kudreti/kabiliyeti olarak bütün fiillerimizin kaynağı Allah&#8217;ın iradesidir fakat bunlar belli bir fıtrat yasası, sünnetullah çerçevesinde tecelli ediyor. Bazen insanın başına hoşlanmadığı bir iş geliyor. O zaman ne yapacak insan? Dönüp bakacak; ben nerede günah işledim de bu şer başıma geldi, diye. Çünkü Allah kimseye zulmetmez. Kendini kontrol edip hatasını tespit edecek ve bir daha yapmamaya çalışacak. Bu ayet-i kerime de bizi bir nefis muhasebesine yönlendiriyor.</p>
<p>Eğer durup dururken başımıza iyi bir iş gelmişse de havalara girmeyelim, ben başardım, ben yaptım havasına girmeyelim, bu Allah&#8217;tandır, O&#8217;nun ihsanıdır. Kötülük geldiğinde ise, &#8220;Ya Rabbi ben bunu hak etmemiştim, sen bunu niye verdin bana?!&#8221; demeyelim, geriye bakalım, hangi hatamızdan dolayı başımıza bu geldi, amellerimizi muhasebeye tabi tutalım. Demek ki bu iki grup ayet arasında herhangi bir çelişki yok. Meseleye biraz yakından baktığımızda ayetleri çarpıştırmamız gerekmiyor, her şey yerli yerine oturuyor. Bu da, Kuran ayetlerini ancak bir sistem içinde anlama ciddiyeti göstermemize bağlı bir durumdur. Yarattığı şeylere Cenab-ı Hakk&#8217;ın kaderler tayin etmesi konusunda baştan beri çizdiğimiz çerçeve, Cenab-ı Hakk&#8217;ın tek tek her birimiz için, toplumlar, dünya, evren/kâinat için birer kader tayin etmiş olmasını, cüz&#8217;i planda, bizim anlayabileceğimiz planda izah etmeye dönük şeylerdir.</p>
<p>Bütün bunları topladığımızda Cenab-ı Hakk&#8217;ın var ettiği, takdir ettiği şeyler üzerindeki &#8220;kader&#8221;i ortaya çıkıyor. İşte kader bu. Aklı başında kim böyle bir kader yoktur diyebilir? Eğer bu ümmete, âlimlerine, selefine özel bir kastı, garazı yoksa aklı başında kim bunu inkâr edebilir? Oturup konuları akıllı, mantıklı bir şekilde ilmi ölçüler çerçevesinde anlayacak, müzakere edecek ve her şeyi yerli yerine koyacak&#8230; Yok, adamın bir kastı varsa, bir projesi varsa siz ağzınızla kuş da tutsanız adama yetmiş değil yedi bin delil getirseniz o &#8220;Odun benim odunum&#8221; diyecek başka bir şey demeyecektir. Allah ıslah etsin diyelim.</p>
<p>Mustafa İslamoğlu bu meseleyi inkâr ederken diyor ki: &#8220;Kader ölçü, takdir, demektir. Hep aynı kökten geliyor. Allah her şeyi bir ölçüde yaratmıştır. Allah&#8217;ın yaratmasında bir ölçüsüzlük, bir rastgelelik, bir dengesizlik yoktur.&#8221; Bizim söylediklerimiz M. İslamoğlu&#8217;nun öne sürdüğü bu noktaya aykırı değildir. Amenna ve saddaknâ, Allah her şeyi bir ölçüyle yaratmıştır. Ama her şeyi bir ölçüyle yaratmış olması, her şeyi bir kader çerçevesine yaratmış olmasına mani değildir. O da bunun içindedir; &#8220;Allah&#8217;ın her şeyi bir ölçüyle yaratması&#8221; da &#8220;her şeyi bir kaderle yaratması&#8221; külli hakikatinin içindedir. Dolayısıyla sapla samanı birbirine karıştırmamak gerek.</p>
<p><strong>Ecel ve Rızık değişir mi?</strong></p>
<p>Burada ecel meselesine de kısaca değinelim. Ehli Sünnet ve&#8217;l Cemaat inancına göre ecel değişmez. Allah Teâlâ her yarattığı şey için bir ecel takdir, tayin etmiştir. Vakti zamanı geldiğinde her şey cereyan eder. Dünyaya gelecek olan gelir, dünyadan gidecek olan gider. Eceli değişmez.</p>
<p>Mutezile&#8217;nin bir inancı var: Eceli insanlar değiştirebilir. Yani durup dururken tabancanızı çeker karşınızdaki adamı öldürürseniz onun ecelini öne almış olursunuz. Yoksa o adamı siz öldürmeseydiniz, kim bilir 60-70 sene yaşayacaktı. Abdülaziz Bayındır&#8217;ın da böyle saçma bazı sözleri var. İnsanın ölümünün aslında gerçekte bir tek vardır o da ecelinin gelmiş olmasıdır. Bu zahir planında bazen trafik kazasıdır, bazen bir kaza kurşunudur, bazen bir hastalık, bazen başka şeylerdir. İşin arka planındaysa o insanın eceli gelmiştir de onun için ölmüştür. Zahir planında bizim görebildiğimiz şeyler o insanın ecelinin değişebileceğini anlatmaz. Onun vadesi o kadardı, o kadar yaşayacaktı. Zahir planında bize görünen sebep bu hakikati perdelememelidir.</p>
<p>Burada aklımıza &#8220;Eğer Allah o adama o kadar ecel vermiş, o kadar ömür tayin etmişse ve ömrü o zaman bitecekse o zaman onun ölümüne sebep olan insanın da bir sorumluluğu olmamalıdır&#8221; gibi bir düşünce gelebilir. Burada insanın iradeli fiillerinin, sorumluluğun kaynağı olduğunu hatırlatmakta fayda var<sub>v</sub> İnsan iradesini kullanarak bir şey yaptığında o şey ister netice versin ister vermesin fark etmez, insan sorumludur. Yani bir adam öldürmek için siz silahı çektiniz, adama doğrulttunuz, bastınız tetiğe ama tabanca tutukluk yaptı. Siz günah işlediniz mi? Evet işlediniz. Çünkü adamı öldürme kastınız vardı. Efendimiz (s.a.v) ne buyuruyor: <em>&#8220;İki kişi kılıçlarını çekip karşı karşıya geldiklerinde katil de maktul de ateştedir.&#8221;</em> Sahabe sormuş, ya Rasulallah katili anladık, öldürdü de Cehennem&#8217;e gitti. Peki, maktul niye Cehennem&#8217;e gitti? <em>&#8220;Çünkü o öldürmese bu onu öldürecekti</em>.&#8221;<sup>40</sup></p>
<p>Adamın kastında karşısındakini öldürmek olduğu için o fiili işlemiş gibidir. Bu hayli hassas bir mesele. Önemli detayları, açılımları olan bir mesele olduğu için burada bu kadarla iktifa edip meselenin Kur&#8217;an&#8217;dan beyanatlarına bakalım. Ecel niye değişmiyor? Ehl-i Sünnet ve&#8217;l-Cemaat bunu söylerken nereye dayanıyor? Cenab-ı HakkÂl-i İmrân Sûresi&#8217;nin 154. ayetinde buyuruyor ki: <em>&#8220;Onlar sana açıklayamadıklarını içlerinde saklıyorlar ve diyorlar ki: &#8220;Bu konuda bizim elimizde bir şey olsaydı; burada öldürülmezdik.&#8221; De ki: &#8220;Evlerinizde dahi olsaydınız, üzerlerine öldürülmesi yazılmış bulunanlar mutlaka yatacakları (öldürülecekleri) yerlere çıiç,<sub>p</sub> gideceklerdi. Allah, bunu göğüslerinizdekini denemek kalplerinizdekini arındırmak için yaptı. Allah, kalplerde olanı bilir.&#8221;</em> İslam ordusu arasındaki müşriklerin, münafıkların bir iddiası vardı. Onlar diyorlardı ki, bizim elimizde bir şey olsaydı burada öldürülmezdik. Bu iddiaya karşılık Cenab-ı Hakk, Efendimiz (s.a.v)&#8217;e emir buyuruyor: Onlara de ki, buraya, İslam ordusunun içine girmeyip, bu topraklara gelmeyip evlerinizde otursaydınız bile içinizde burada ölmesi takdir edilmiş olanlar mutlaka kalkıp buraya gelecekti, burada ölecekti. Dolayısıyla ecel değişmiyor.</p>
<p>İnsanın nerede, nasıl, ne zaman can vereceğiyle ilgili ilahi takdir değişmiyor. Ne yaparsanız yapın, eceli ne bir adım öne alabiliyorsunuz, ne bir adım geriye bırakabiliyorsunuz. Tıpkı rızkın değişmediği gibi. Ecel değişmiyor, rızık değişmiyor, ömür değişmiyor&#8230; Peki değişen ne? diye bir soru sorabilirsiniz. Burada önemli bir mesele gündeme geliyor. Araf Sûresi, 34. ayetteki <em>&#8220;Her ümmetin bir eceli vardır&#8221;</em> ayeti ümmet planmdadır. Biz fert planında olan ayetleri aldık. Yani ümmet planında olanlara bunlar itiraz etmezler belki. Hani İbn Haldun&#8217;un bir teorisi var malum: Her medeniyetin bir doğuş, yükseliş ve çöküşe geçiş süreci vardır, diyor. Hiçbir şey ebedi değildir. Dolayısıyla her kavmin bir eceli vardır, eceli geldiğinde o tarih sahnesinden çekilir. Buna kaderi inkâr edenler itiraz etmeyebilirler. Çünkü sosyolojik bir şeydir, derler. Bizim kastettiğimiz daha ziyade bireysel olarak her birimizin ecelidir. O anlamda ecelin değişebileceğini savunuyorlar. Biz de buna cevap vermiş olduk.</p>
<p><strong>Kaza ile Kader Arasındaki Fark</strong></p>
<p>Şimdi şöyle bir mesele gündeme geliyor burada. Başımıza gelen şeyler, başımıza gelmeden önce kaza ve kader kelimelerinin kavramlarının anlattığı bir ilahi hakikat içinde yer alıyor. Kaderin bir kısmı değişmiyor, bir kısmı değişiyor. Veya kaza ile kader arasında bir ayrım yapanlar bakımından kaza değişir ama kader değişmez. Söz kader meselesine gelmişken bu ikisi arasındaki farka da kısaca değinelim. Cenab-ı Hakk, -ister insan olsun, ister hayvan, ister zerre olsun fark etmez- her bir yaratılmışın yaşayacağı şeyleri bildiği için bunları Levh-i Mahfuz&#8217;a yazdı. İşte bu kaderdir, değişmez. Cenab-ı Hakk&#8217;ın ilmi değişmez. Değişecek olan nedir? Bize göre değişecek olan kazadır. Yani vakti zamanı geldiğinde Levh-i Mahfuz&#8217;daki yazının, olduğu biçimde vukua gelmesi kazadır. Böyle bir ayrım yapılıyor Kader ile Kaza arasında. Değişirlik-değişmezlik meselesine de; kaza-i mübrem veya kader-i mübrem, kaza-ı muallak veya kader-i muallak diyorlar. Yani mübrem ve muallak&#8230; Burada ikili bir ayrım var; bunların değişeni var, değişmeyeni var. Değişmeyenler; ecel, rızık vs. Bunlar mübremdir, değişmez. Birde &#8220;dua ederek, hayır hasenat işleyerek insanın ömrü uzar&#8221;, &#8220;bir sadaka bin belayı def eder&#8221; gibi hakikatlerden hareketle yaptığımız bazı işler başımıza gelecek bazı kötülükleri def ediyormuş diye düşünürüz.</p>
<p>O zaman bunlar kader değil mi? Bu mesele de tartışılır, konuşulur. Bunlar içinde mübrem olanı, değişmeyecek olanı vardır. Muallak olanı vardır, kulun fiiline göre netice verecek olanı vardır. Cenab-ı Hakk bunu da bilir. Kul hangi fiilini işleyecek ve netice neye göre tahakkuk edecek Cenab-ı Hakk bunu bilir, biz bilmiyoruz. Bizi de Cenab-ı Hakk, Efendimiz (s.a.v) vasıtasıyla yönlendiriyor: &#8220;Hayır ve hasenetta bulunun, infak ve tasaddukta bulunun ki ömrünüz uzasın&#8221; veya &#8216;Tasaddukta bulunun, bol bol sadaka verin ki Cenab-ı Hakk sizden belaları defetsin&#8221; gibi. Demek ki başımıza gelecek belayı defetmeyi Cenab-ı Hakk bizim vereceğimiz sadakaya Ağlamış. Biliyor, biz sadaka vereceğiz ve o bela başımıza gelmeyecek. Dolayısıyla bu mübrem-muallak meselesi bize göredir. Bizim bakımımızdandır. Yoksa bu ayırım, biz bunu işlersek başımıza bu gelecek, sadakayı verirsek ömrümüz uzayacak, vermezsek kısalacak. Acaba verecek miyiz, vermeyecek miyiz?., bunları Cenab-ı Hakk&#8217;ın -haşa- bilmediği anlamına gelmiyor. Tabi ki bilir. Verecek miyiz, bilir. Vermemiz karşısında ömrümüz ne kadar uzayacak, bilir. Mübrem-muallak meselesinin bize göre olduğunu söyledik. Cenab-ı Hakk bizi biliyor, ne yapacağımızı, biliyor. Buna mukabil başımıza neyin gelip gelmeyeceğini de biliyor. Bu mübrem-muallak meselesi bize göredir.</p>
<p><strong>Ecel ve Ömrün Uzaması</strong></p>
<p>Peki, ömrümüz uzayacaksa ecel değişmez diyoruz bu nasıl olur? Bunu da izah edelim:</p>
<p>Sadakanın ömrü uzatması, ecel değişmiyorsa nasıl bir izaha kavuşturulabilir? Ömrün uzaması ecelin değişmesi anlamında değildir. Yani sadaka vermemesi halinde 70 sene yaşayacak bir insan sadaka verdiği için 150 sene yaşayacak değil. O insan yine 70 sene yaşayacak. Fakat Allah onun ömrüne öyle bir bereket verecek ki, o insan 150 sene içerisinde yapılacak işleri 70 sene içerisine sığdırabilecek. Yoksa 70 senenin sonunda öleceği, eceli takdir edilmiş bir kimse için &#8220;Sadaka verirse bunun ömrünü 100 sene daha uzatayım&#8221; şeklinde -haşa- bir kararsızlık, belirsizlik durumu Cenab-ı Hakk&#8217;ın ilmi ve takdiri için söz konusu değildir.</p>
<p>Konumuzun en başına dönecek olursak: Mahlûkatı yaratmadan önce O&#8217;na hiçbir şeyin gizli kalmaması ve yine onları yaratmadan önce ne yapacaklarını bilmesi zorunlu bir şeydir. Bilmek ile yaratmak arasında zaruri bir ilişki var. Bilmeyen bir varlık yaratamaz. Yaratıcı ise zaruri olarak aynı zamanda bilen de olmalıdır. Neyi bilecek? Bizim zamansallığımız içinde geçmiş-şimdi- gelecek diye ifade ettiğimiz her ne varsa, bilme konusunu teşkil eden ne varsa hepsini Cenab-ı Hakk bilir. &#8220;Olanları bilir, olmayanları bilmez&#8221; gibi bir saçma tasniflere Kur&#8217;an ve Sünnet zemininde baktığımızda bir yer bulmak mümkün değildir.</p>
<p>Zaten tarih içerisinde bildiğimiz kadarıyla Cehm b. Safvan ve Felasife (Filozoflar) dışında Cenab-ı Hakk cüz&#8217;iyyatı bilmez diyen kimse olmamıştır. Dolayısıyla aslı esası olmayan bu saçma düşünce tarihte kalmıştır. Cenab-ı Hakk tabi ki mahlûkatı yaratmadan önce neyi yaratacağını, yaratacağı şeylerin ne zaman, nasıl, hangi halde olacağını, hangi halden hangi hale geçeceklerini, ecellerini, ömürlerinin ne kadar olacağını bilir. Buna göre takdir eder ve yaratır. Bundan daha tabi bir şey olamaz.</p>
<p>Onlara (yarattıklarına), kendisine boyun eğmeyi emretmiş, karşı gelmeyi de yasaklamıştır.</p>
<p>Bu önemli bir madde. Özellikle günümüzde &#8220;Biz tanrıya inanırız ama onun dışında bir şeye inanmayız. Peygamber, kitap, vahiy yok! Bir yaratıcı var, onun dışında hiçbir şey yok. O yaratıcı da -tabiri caizse- yaratmış âlemi, sonra kenara çekilmiş; kimin ne yaptığıyla ilgilenmiyor&#8221; diyen Deistlerin bulunduğunu biliyoruz. Deist anlayış diyoruz buna biz. Oysa metnimizdeki bu fıkra diyor ki: Öyle değil; O yaratmış, yarattıklarına da kendisine itaat etmelerini emretmiş. Emirlerine karşı gelmelerini de yasaklamıştır. Hayata doğrudan her an her salise müdahale eden bir yaratıcıdan bahsediyoruz. Böyle olmasaydı zaten onda bir nakısa, bir acziyet, bir eksiklik bulunurdu. Böyle bir eksiklik içinde olan bir varlık yaratıcı olamaz. Her şey O&#8217;nun takdiri ve meşietiyle/dilemesiyle cereyan eder. Onun meşieti mutlaka geçerli olur. Kulların meşieti, ancak O&#8217;nun dilemesiyle gerçekleşir. O, kullar için neyi dilemişse o olur; neyi dilememişse o da olmaz. Her şey O&#8217;nun takdir ve meşietiyle, dilemesiyle cereyan eder.</p>
<p>Her şey O&#8217;nun takdiri ve dilemesi içindedir. O&#8217;nun takdirinden, dilmesinden bağımsız bir takdir dileme, bir ölüş, bir hareket, eylem, fiil düşünmek mümkün değildir. Buna bizim fiillerimiz, dilemelerimiz de şüphesiz dâhildir. Onun meşieti mutlaka nafiz olur, geçerli olur. Cenab-ı Hakk bir şeyi dilesin de o hayata geçmesin bu mümkün değil, O neyi dilemişse o olur. Zaten 0<sup>;</sup>nun diledikleri dışında hiçbir şey olmaz. Hayatta olan ne varsa, olacak olan ve olmakta olan ne varsa tüm bunlar Cenab-ı Hakk&#8217;ın dilemesiyle oluyor. O&#8217;nun dilemesi dışında hiçbir şey, başka varlıklar istedikleri kadar dilesinler, olmaz. Geçerli olan, nafiz olan O&#8217;nun dilemesidir. Kulların dilemesi de ancak Allah&#8217;ın dilemesiyle oluyor. Kullar ancak Allah&#8217;ın dilediği şeyleri dileyebilirler. Dolayısıyla bizim dileme kudretimiz kapasitemiz de sınırlıdır. Yani biz beş duyu âlemi ve vahyin bize haberdar ettiği şeyler neyse onları biliyoruz. Bizim bilgi sahamız bunlarla sınırlıdır. Dolayısıyla dileme sahamız da bildiklerimizle sınırlıdır. Biz bildiklerimizin bir bölümünü ancak dileyebiliyoruz.</p>
<p>Oysa hakikat bizim dilediğimiz şeylerden ibaret değil. Bizim algılayamadığımız kim bilir ne hakikatler var biz onları haberdar olmadığımız için bilmiyoruz. Dolayısıyla onlar hakkında bir dilekte, muratta bulunamıyoruz. Bizim neyi, nasıl, ne kadar dilememizi Cenab-ı Hakk takdir etmişse biz onu o kadar diliyoruz. Dolayısıyla bizim dilememizin Cenab-ı Hakk&#8217;ın dilemesiyle ancak mümkün olduğunu anlamak çok zor değil. Eşyanın tabiatı gereği bu böyledir zaten. Cenab-ı Hakk kullar için neyi dilemişse o olur. Kullar için neyi dilememişse o da olmaz. Bu aynı zamanda bir hadisi şerifin ifadesi. Cenab-ı Hakk&#8217;ın dilediği şey ancak varlıklar âleminde vücut bulur. Dilemediği şeyler oluş haline geçemez, vücut bulamaz. Burada acaba bizde bir cebrî/icbarî durum mu oluyor?</p>
<p>Biz ancak Cenab-ı Hakk&#8217;ın dilediklerini dileyebiliyorsak bizim dileme kudretimiz, muhayyerliğimiz, dolayısıyla imtihan nereye gidiyor? Bu ikisini çarpıştırmak, ikisi arasında bir tenakuz bulunduğunu söylemek zorunda değiliz. Yukarıda ifade edildi: Bizim dileme kudretimiz, kapasitemiz Cenab-ı Hakk&#8217;ın tayiniyle çerçevelidir. Çünkü bizim bilgi sahamız, malumatımız sınırlıdır. Biz o malumat çerçevesinde bildiğimiz şeylerin bir kısmını dileyebiliyoruz. Ama varlık ve hakikat bizim bildiğimizden ibaret değil. KuKan-ı Kerim&#8217;de de ifade buyurulduğu gibi, Şüphesiz bize ilimden çok az bir şey verilmiş. Bildiklerimizle bilmediklerimizi kıyasladığımızda şüphesiz bilmediklerimiz bildiklerimizden çok çok daha fazla. Dilemelerimiz de bildiklerimizle sınırlı oluyor. Dolayısıyla biz sonsuz bir özgür iradeyle dilekte, tercihte bulunduğumuzu vehmediyoruz ama aslında böyle değil. Bizim tercihte bulunma özgürlüğümüz ya da irademiz de sınırlı bir iradedir.</p>
<p>Cenab-ı Hakk&#8217;ın çizdiği sınırlar içinde tercihte bulunabiliyoruz. Bu sınırlar içinde irademizi özgürce kullandığımızı düşünüyoruz. Evet, bu sınırlar içerisinde özgürüz. Ama bu sınırların dışı diye bir şey var, biz ondan haberdarız fakat detayını, cüz&#8217;iyyatını bilmiyoruz. Sadece çok az şey bildiğimizi biliyoruz, o kadar. Tercihlerimiz ve dilemelerimiz de bu sınırlı bilgimiz dâhilinde olduğu için Cenab-ı Hakk&#8217;ın dilememizi dilediği kadarını ve şeyleri dileyebiliyoruz. Dilememizi dilemediği şeyleri de dileme kabiliyetinden, kudretinden mahrumuz. Dolayısıyla evet, insan özgürdür ama özgürlüğünün sınırlarını çizen Cenab-ı Hakk olduğu İçin bu mutlak bir özgürlük değildir. Cenab-ı Hakk&#8217;ın çizdiği sınırlar içinde bir özgürlüktür. Bu sınırların dışı var mıdır? Vardır ama bunu bilemiyoruz. Çünkü bilgi verilmemiş bize; bunun dışında ne olabilir, nasıl olabilir&#8230; Bunun bilgisi verilmediği için dileme sınırları içerisinde dileyebiliyoruz. Fazl-u keremiyle dilediğini hidayete sevk eder, (dalaletten) korur, afiyet/esenlik verir. Adaletiyle de dilediğini dalalete sevk eder, yardımsız bırakır.</p>
<p>Bu bakımdan hepsi, O&#8217;nun meşieti/dilemesi sınırları içinde fazl-u keremi ve adaleti arasında dönüp dururlar. Dilediğine hidayet verir. Dilediğini hidayete sevk eder. Dilediğini günaha düşmekten veya küfre sapmaktan, dalalete düşmekten korur. Dilediği kimselere afiyet, esenlik verir. Bu O&#8217;nun fazl u keremidir. Cenab-ı Hakk&#8217;ın bize lütfettiği şey tamamen O&#8217;nun fazi u keremiyle idrak ettiğimiz şeydir. &#8220;Biz hak ettik&#8221;, &#8220;ben başardım&#8221; demiyoruz. Bu mümin edebine de hakikate de aykırıdır. &#8220;Ben başardım&#8221; demeyiz, &#8220;Allah muvaffak kıldı&#8221;, &#8220;Allah yardım etti, biz de bu işi yapabildik&#8221; deriz. Onun için kitapların önsöz veya sonlarında şu yazıya rastlarsınız: &#8220;Tevfik Allah&#8217;tandır.&#8221; Dolayısıyla Cenab-ı Hakk&#8217;ın dilediği kimseye afiyet ve hidayet vermesi, onu küfür ve dalaletten koruması tamamen Cenab-ı Hakk&#8217;ın fazl u keremidir. Cenab-ı Hakk dilediği kimseleri de dalalete sevk eder, saptırır, yardımsız bırakır. Tevfikten mahrum bırakır. Ve onu küfre veya dalalete müptela kılar. Bu da O&#8217;nun adaletinin bir neticesidir. Yani Cenab-ı Hakk&#8217;ın esenlik verdiği kimse bunu hak ettiği için almış değildir, Cenab-ı Hakk&#8217;ın lütfudur. Fakat saptırdığı kimse bunu hak ettiği için Cenab-ı Hakk onu saptırmıştır. Bu ikisi arasında, Cenab-ı Hakk&#8217;ın adli ile fazlı arasında böyle bir ilişki var.</p>
<p>Bu çok mühim bir incelik gerçekten. Yani bizim başımıza gelen her iyi şey Cenab-ı Hakk&#8217;tandır. Her kötü şey de bizdendir. Kader meselesini incelerken, Mustafa İslamoğlu bağlamında gündeme getirmiştik. Onun, &#8220;Allah insanlar için şerri murad etmez&#8221; gibi bir iddiası var. Mutezilenin iddiası bu malum. Biz de buna KuKan ayetlerinden hareketle cevap vermiştik: Müşrikler diyorlar ki, başımıza iyi bir şey geldiği zaman bu Allah&#8217;tandır, kötü bir şey geldiği zaman şendendir ey Muhammed diyorlar. Ayet-i kerime de buyuruyor ki <em>“Hepsi Allah indindendir</em>.&#8221;<sup>42</sup> Dolayısıyla başımıza gelen iyi şeyler biz hak ettiğimiz için gelmiyor; Cenab-ı Hakk&#8217;ın fazi u keremi olduğu için geliyor. Başımıza gelen kötü şeyler yani dalalet, sapkınlık, küfür, isyan, şirk, masiyet&#8230; gibi şeyleri de Cenab-ı Hakk bize, biz hak edersek musallat kılıyor. Yani imandaki, hidayet yolundaki kimseyi Cenab-ı Hakk durup dururken küfre dalalete sevk etmez.</p>
<p>O insan kendisi azar, kendisi yoldan çıkar Cenab-ı Hakk da onu istediği hedefe ulaştırır. Ama bir insan hidayetteyse, esenlik içindeyse bu Cenab-ı Hakk&#8217;ın lütfü keremidir, insanın hak etmesiyle olmuş değildir. Çünkü ayeti kerimede: <em>&#8220;Allah Teâlâ dilerse kişiyle kalbi arasına girer.&#8221;</em>buyuruluyor. Dolayısıyla bütün varlıklar Cenab-ı Hakk&#8217;ın meşieti, dilemesi, iradesi çerçevesinde, O&#8217;nun fazl u keremi ile adaleti arasında döner dururlar. Kâh adaletinin tecellisine, kâh lütfunun, fazl u ikramının tecellisine maruz kalırlar. Bunlar hep Cenab-ı Hakk&#8217;ın dilemesiyle olan şeylerdir fakat bunun bir kanunu, kuralı, ilkesi vardır: Cenab-ı Hakk küfrü istemeyen hiç kimseyi -özellikle hidayette bulunanları-, dalaleti istemedikçe ve bunda ısrar etmedikçe saptırmaz, küfre döndürmez. Ama küfür içindeki bir kimseyi dilerse fazlı keremiyle hidayete sevk edebilir.</p>
<p>Hidayete sevk ettiği insanların tamamı da O&#8217;nun fazl u keremiyle hidayet bulmuştur, hepimiz böyleyiz. Dolayısıyla O&#8217;nun adaletiyle fazileti arasında böyle bir denge vardır, bunu gözden uzak tutmamak gerek. Kader konusunda çok hassas bir meseledir bu. Bunu gözden kaçırırsak pek çok meselede izahi mümkün olmayan yollara gireriz, Allah korusun. Cenab-ı Hakk zıtları ve denkleri olmaktan yücedir. O&#8217;nun kazasını geri çevirecek, O&#8217;nun hükmünü kontrol edecek, O&#8217;nun emrine galip gelecek hiçbir kudret yoktur. Cenab-ı Hakk zıtları ve denkleri olmaktan yücedir ve münezzehtir. Cenab-ı Hakk&#8217;ın zıtları var mıdır? Vardır. Tüm mahlûkat Cenab-ı Hakk&#8217;ın zıtlarıdır aslında. Biz, Sıfât-ı Selbiyye konusunda, Muhalefetün lil-Havadis&#8217;in, Cenab-ı Hakk&#8217;ın en mühim sıfatlarından birisi olduğunu söylemiştik. O yaratılmış gibi değildir, dolayısıyla O&#8217;nun zıttı çoktur. Cenab-ı Hakk ölümsüzdür, varlıklar ölümlüdür.</p>
<p>Cenab-ı Hakk mutlak ilim sahibidir, varlıklarda mutlak ilim yoktur. Dolayısıyla buradaki zıtlar ifadesi üzerinde önemle durmak lazım. Cenab-ı Hakk varlıkların kendi zıddına muhalif işler yapamayacağı yegâne mutlak varlıktır. Yani O, başka herhangi bir varlığın O&#8217;nun zıddına hareket edebilmesinden yüce ve münezzehtir demek istiyor İmam et-Tahâvî. Bu nokta üzerinde durmamış İbn Ebi&#8217;l-İzz. Ama bu metnin Kelami şerhlerine baktığımızda buradaki hakikat ortaya çıkıyor. Bu önemli bir şeydir. Cenab-ı Hakk&#8217;a denk hiçbir varlık yoktur. İhlas Sûresi baştan sona bu hakikati haykırmaktadır. O&#8217;na, herhangi bir işinde muhalefet edecek bir kuvvet ve güç yoktur manasındadır. Cenab-ı Hakk&#8217;ın &#8220;kaza&#8221;sını geri çevirecek hiçbir kudret yoktur.</p>
<p>Cenab-ı Hakk bir şeyin olmasını takdir ettiğinde, ona hükmettiğinde bu hükmü geri çevirebilecek, ona direnebilecek hiçbir kuvvet yoktur. O&#8217;nun hükmüne itiraz veya onu sorgulayabilecek hiçbir kuvvet kudret yoktur. O&#8217;nun emrine galip gelecek, O bir şey dilediğinde başka bir şey dileyerek onu yapabilecek bir kuvvet sahibi hiçbir varlık yoktur. Dolayısıyla kâinatın mutlak sahibi, tasarruf sahibi de Cenab-ı Hakk&#8217;tır. O&#8217;nun hükmünü, kazasını, takdirini geri çevirebilecek, O&#8217;nun verdiği hükmü durdurabilecek veya O&#8217;na galip gelebilecek herhangi bir varlık tasavvur olunamaz. Bunların tamamına iman ettik ve hepsinin O&#8217;nun katından geldiğine yakinen inandık. Bunları söyledikten sonra İmam et-Tahâvî &#8220;Bütün bunlara iman ettik.&#8221; diyor. Ve yakinen bilir ve iman ederiz ki hepsi Allah katından gelmiştir. Yani bu 23 madde içinde gördüğümüz şeylerin ve aşağıda gelecek olanların her biri mutlaka &#8220;nass&#8221;ların formüle edilmiş şeklidir. Her bir cümlenin arkasında en az birkaç ayet, en az birkaç hadis vardır. Onun için İmam et-Tahâvî burada bunları ifade etmek için diyor ki: Bunların hepsinin Allah katından geldiğine yakînî bir biçimde iman eder, inanırız.</p>
<p><strong>SUAL-CEVAP</strong></p>
<p><strong>Sual:</strong></p>
<p>Allah Teâlâ &#8220;Kün&#8221; emriyle dilediğini yaratıyor. Allah Teâlâ&#8217;nın yaratması Kelam sıfatının tecellisiyle mi oluyor, yoksa irade ve kudret sıfatlarının tecellisiyle mi oluyor?</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Cenab-ı Hakk&#8217;ın &#8220;Kün&#8221; emri Kelam sıfatının tecellisidir. Cenab-ı Hakk&#8217;ın Kelam sıfatıyla verdiği bu emir iradesine ve ilmine de uygundur. Dolayısıyla bu emirde Cenab-ı Hakk&#8217;ın ilminin de iradesinin de taalluku vardır, kelamının da taalluku vardır. Yani Cenab-ı Hakk kelamıyla mı, el-Hâlık sıfatıyla mı, el-Mürîd ismi şerifiyle mi yaratıyor? Bu yaratma işinde Cenab-ı Hakk&#8217;ın dilemesi, halk etmesi, var etmesi ve bununla ilgili sıfatlarının tamamının taalluku vardır, diyoruz.</p>
<p><strong>Sual:</strong></p>
<p>&#8220;Kün fe yekûn = &#8221; ayetindeki emir muhataba verilir. Haşa,burada Allah Teâlâ karşısında bir varlık mı var?</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Bu, Cenab-ı Hakk&#8217;ın kudretinin muradına tesirinin ifadesidir. Selef, bunu bu şekilde kabul edip, gerisini sorgulamamayı tercih etmiş, sonraki ulema ise birtakım yorumlar yapmışlardır.</p>
<p>Bu bağlamda kayda değer olan şudur: Cenab-ı Hakk, &#8220;Kün = dedi, bizi yarattı. Peki, biz birden bire mi yokluk âleminden varlık âlemine çıktık, insan olduk? Hayır, birden bire olmadık. Bir takım aşamalardan geçtik. Yani ana rahminde o embriyonun geçirdiği aşamalara bakın. Ona ruh üflendikten sonra geçirdiği aşamalara bakın. Dünyaya geldikten sonra geçirdiği aşamalara bakın. Bunlar aniden olan şeyler değil. Dolayısıyla “Künfe yekûn = ayetini, bir şeyi yaratılış sürecine sokmak olarak anlayacağız.</p>
<p>Hz. Âdem (a.s)&#8217;ın yaratılışı da böyledir. O balçıktan yaratıldı değil mi? Yani bir kıvamı vardı. Yaratılışın bir süreçleri vardı. Birden bire yoktan Âdem olarak var olmadı Hz. Âdem (a.s). Cenab-ı Hakk onu yaratılış süreçlerine tabi tuttu: Önce balçıktan yarattı. Sonra o balçığa ruh üflendi. O ruhtan Âdem (a.s) oldu. Bunlar hep süreçtir. &#8220;Künfe yekûn = emrini böyle de anlayabiliriz.</p>
<p><strong>Sual:</strong></p>
<p>Kader meselesinde duaların yeri nedir? Dualarımız kaderimizi değiştirmiş mi oluyor? Sadaka belayı defeder mi? Yani amellerimiz, isteklerimiz kaderlerimizi değiştirir mi?</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Değiştirmez. Kaderimiz bellidir. Muallak olan kısmı bizim irademizi ne yönde kullanacağımıza bağlı olarak tahakkuk ediyor. Cenab-ı Hakk bunu biliyor mu? Tabi ki biliyor. O bize göre muallak, Cenab-ı Hakk onun nasıl tahakkuk edeceğini biliyor, biz bilmiyoruz. Bizim tercihimiz hangi yönde olursa Cenab-ı Hakk onu o şekilde yaratıyor ama bizim tercihimizin hangi yönde olacağını da biliyor.</p>
<p>Meşhur bir misaldir: Yahudi&#8217;nin biri Hz. Ali&#8217;ye (r.a) gelmiş, elinde bir lokma var. Demiş ki, &#8220;bu benim nasibim mi, değil mi?&#8221; Hz. Ali (r.a), nasibin dese adam yere atacak yemeyecek. Nasibin değil dese ağzına atıp yiyecek. Hz. Ali (r.a) ona &#8220;Yersen nasibin, yemezsen değil&#8221; diye cevap vermiş.</p>
<p>Dilimizde bir söz var: -Yersen yoğurt, içersen ayran-. Dolayısıyla muallak kısmını Cenab-ı Hakk tercihlerimize bırakmış ama tercihlerimizi hangi yönde kullanacağımızı biliyor. Dolayısıyla bu muallaklık bize göredir, Cenab-ı Hakk&#8217;a göre değildir. O, neyin nasıl olacağını biliyor.</p>
<p><strong>Sual:</strong></p>
<p>“O, ateş ederek öldürdü&#8221; gibi bir söylemde takdir-i İlahînin ihmali gibi bir arıza olmuyor mu?</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Biz burada sebep-müsebbeb şeklinde mecazi bir ifade kullanıyoruz. Yani aslına öldüren Allah&#8217;tır. &#8220;Onları siz öldürmediniz fakat Allah öldürdü. (Savaşta ok, mızrak) attığın zaman da sen atmamıştın, fakat Allah atmıştı,&#8221;(Enfal,17) Allah fail-î mutlaktır ama biz bazen sebepleri müsebbib yerine mecazen fail diye ifade ediyoruz. Yani birisi çekip karşısındaki adama ateş ettiğinde, &#8220;falan adam filanı öldürdü&#8221; diyoruz. Aslında &#8220;ölmesine vesile oldu, sebep oldu&#8221; dememiz lazım. Ama öldüren Allah olduğunu bildikten sonra bu tür mecaz ifadelerinde herhangi bir sorun yok. Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;te de buna mümasil şeyler bulunuyor. Dolayısıyla bu mecazi anlatımdır, bunda bir beis yoktur.</p>
<p><strong>Sual:</strong></p>
<p>Hastalıkları, kazaları, felaketleri biz dilemeyiz. Bu olaylardaki konumumuz, mesuliyetimiz nasıl olur? Bunlar yaptığımız hatalardan dolayı mı gelir, yoksa başımıza gelen böyle musibetlerden dolayı ahirette mükâfat var mı?</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Her ikisi de olabilir. Ya da bir kısmı hak etmemizden kaynaklanır. Bu bize bir ders, ibret, ikazdır. Bir kısmı da durup dururken olur. Bunlar müminlere bir rahmet, günahlarına kefarettir. Yaşadığımız her bir sıkıntı günahlarımıza kefaret olur. Bunların bir kısmında bizim hatamız, kusurumuz vardır. Geri döner bakarız; bu binayı sağlam yapsaydım, bu 4,3 şiddetindeki sarsıntıdan dolayı bu bina yıkılmazdı. Yıkıldıysa bana Allah korusun çoluğuma zarar geldiyse geriye dönüp bakacağım; ben bir yerde hata yaptım ki bu başıma geldi. Ama binayı sağlam yaptım, 12 şiddetindeki depreme dayanıklı yaptım, buna rağmen deprem olduğunda ben pencereden fırladım ve öldüm veya sakat kaldım&#8230; Bu da bir kefarettir, ibrettir. Dolayısıyla her iki neticede de kulun yapması gereken ilk şey Cenab-ı Hakk&#8217;ın rızasına teslim olmaktır. İkincisi, bundan payına düşeni almaktır. Üçüncüsü, asla kadere isyan etmemektir. Hastalıklar da böyledir, bir kısmı tedbirsizlikten kaynaklanır. İnsan tedbir almaz, mikroplu yerlerde dolaşır, hijyene dikkat etmez ve hasta olur. Kendi fiillerinin neticesidir bu. Bir kısmı da durup dururken olur, kast u kusuru olmadan meydana gelir. İşte bu da kulun günahlarına kefaret olur.</p>
<p><strong>Sual:</strong></p>
<p>Kaderi inkâr etmek küfrü gerektirir mi?</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Gerektirmez. Çünkü kaderi inkâr edenler nassları inkâr etmiyorlar, tevil ediyorlar. Biz onlar için, “tevillerinden dolayı hata etmişlerdir, bid&#8217;ata sapmışlardır” diyoruz ama “kafir olmuşlardır demiyoruz. Bizim diğerlerinden farkımız da budur.</p>
<p><strong>Sual:</strong></p>
<p>Mâturîdîlerin cüz&#8217;i irade anlayışını başka örneklerle anlatabilir misiniz?</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Bir takım şeyler itibaridir. Yani varlıkları aslında başka bir şeyin varlığına bağlıdır. O başka bir şeyin varlığının yansımasıdır diyelim. Dolayısıyla kendi başlarına bir varlıkları yoktur. Şöyle bir örnek verelim: Bir ev yapıyoruz mesela. 0 evin varlığı hakiki, yani dışarıda mücessem bir varlıktır. Gözümüzle penceresini kapısını görebiliriz Bunun varlığı izafî, itibarî değildir, hakikidir. Bir de bu binanın önü arkası, sağı, solu vardır. Bunlar da itibaridir. Ön, arka, sağ, sol derken bir şeyi ifade ediyoruz ama hakikatte bunların bir varlığı yok, bir şeye izafetle bunlara bir varlık atfediyoruz. Binanın aslında ön tarafı yoktur, binaya izafeten bizim söylediğimiz bir şeydir. Bina ortadan kalkınca ön taraf da ortadan kalkıyor. Dolayısıyla varlığı onun varlığına bağlı, izafidir. İşte kuldaki cüz&#8217;i irade de böyle. Cüz&#8217;i iradenin kendisinin hakiki bir varlığı yok. Yani cüz&#8217;i iradenin varlığını göster desek, gösterebileceğimiz bir şey yok. Onun bizim içimizde de doğrudan varlığını gösteren hakiki bir şey yok. Dolayısıyla &#8220;saatin sarkacı&#8221; örneği bunu açıklayan bir örnek: Bir o tarafa bir bu tarafa gidiyor; aslında eseri, bir fiil işlememekle dış dünyada tahakkuk ediyor. Dolayısıyla varlığı itibaridir. İşte cüzi irade de böyledir.</p>
<p><strong>Sual:</strong></p>
<p>Berat gecesinde bir yılda olacak olaylar karara bağlanır mı?</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Böyle bir şey var. Yani Cenab-ı Hakk&#8217;ın takdiri Levh-i Mahfuz&#8217;da mevcuttur. Dolayısıyla bir yıllık eceller, o yıl içerisinde meydana gelecek hadiseler yıldan yıla, o takdir çerçevesinde ilgili melekler tarafından kuvveden fiile çıkartılır. Bunu söylememiz yanlış olmaz.</p>
<p><strong>Sual</strong>:</p>
<p>Cüz&#8217;i irade ve her şey Allah&#8217;ın dilemesi ise Allah&#8217;ın imtihanı nasıl oluyor? Haşa, o zaman bazımızı Cennet&#8217;e bazımızı Cehennem&#8217;e atmış olmuyor mu?</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Allah insandan bir şey yapma kudretini, kabiliyetini almıyor. Yani Allah Teâlâ önümüze iki yol koymuş, doğru ve yanlış, yapın veya yapmayın. Yani hiç kimse şunu söyleyemez: ben namaz kılmak istemiştim aslında ama Allah buna mani oldu. Nasıl mani oldu? Hangi insan buna hayatından somut bir örnek verebilir? Yani Allah hayırla insanın arasına girmez. Ta ki insanın hayrından ümit kesmesine kadar. Nitekim Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de bu konuyla ilgili bir çok ayet-i kerime var. Cenab-ı Hakk buyuyor ki: Biz onlar hakikati görmeyecekleri için onlara işittirmedik. İşitmeyecek hale gelmişlerdi hakikati onlara işittirmedik. İşittirseydik bile arkalarını dönüp gideceklerdi.(Enfal,23) İnsan Allah korusun bu aşamaya gelene kadar Allah Teâlâ hakikatle insan arasına girmiyor. Ne zaman ki insan günahta, şirkte, isyanda artık geri dönülmez noktaya geliyor o zaman Allah onunla hakikat arasına giriyor o insana bir daha hakikate, tevhide, imana, hayra dönme imkânı kapıları kapanıyor. Bu aşamaya gelene kadar -ki bu artık insanın yoldan çıktığı aşamadır Allah korusun- Allah (c.c) hayırla, sevapla kulun arasına girmez. Kul kendi iradesine sahiptir, dilediği zaman bu yola, istikamete dönebilir. Bazen de Allah Teâlâ dilerse bir insana bu hakikat, hidayet yoluna girmeyi lütfedebilir. Bu Allah&#8217;ın lütfudur; &#8220;Niye Allah böyle yaptı?&#8221; denmez. Çünkü bunu yapmakla kimseye haksızlık etmiyor, kimsenin elinden bir imkânı almıyor. Eğer bir insana re&#8217;sen/yekten hidayet verirse bu O&#8217;nun lütfudur. Ama Cenab-ı Hakk iradesini hayra sevk etmeyi dileyen hiçbir insanla o hayır arasına girmez. Kötülükleri cezalandırır, iyilikleri mükâfatlandırır. Adalet-i ilahiye budur.</p>
<p><strong>Sual:</strong></p>
<p>Bir insan Cehennemlik mi, Cennetlik mi, Allah bunu biliyor. Fiillerimizi yapmamıza izin veren de Allah&#8217;tır. Allah adildir ama sonumuz önceden takdir edildiyse biz nasıl iyi veya kötü olabilmeyi etkileyebiliriz. Adalet sarsılmış gibi olmuyor mu zahiren? Yani bir hocanın &#8220;Sen ne kadar çalışırsan çalış notun belli&#8221; demesinin adilliği ile arasındaki fark ne?</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın bir şeyi bilmesi ve takdir etmesi bizi herhangi bir şeye zorlayan şeyler değildir. Bir kere bu ayrımı yapalım. &#8220;Allah böyle dilemiş ne yapayım benim elimde değilmiş” diyemeyiz, Allah&#8217;ın (c.c) dilemesi bizim dilememize mutlak manada mani değil, yani biz bir hayır işlemek istediğimizde Allah buna mani olmaz. Fakat bizim hayır işleyeceğimizi O biliyor, şer ise onu da biliyor. Şerri de hayrı da işlememizin önünü açmış. Bizim irademizi hangi yönde kullanacağımızı biliyor ve bunu yazmış. Biz irademizi devreye soktuğumuzda O takdir ediyor ve biz işliyoruz. Yani Cenab-ı Hakk takdir ettiği için biz işlemiyoruz. Biz işleyecek olduğumuz için 0 takdir edip yazmıştır.</p>
<p>Bunu şöyle bir misalle açıklayalım: (Misaller her zaman eksiktir bunu göz önünde tutarak) Herhangi bir organımızı harekete geçireceğimiz zaman beynimize bir komut gönderiyoruz. Beyin o organımıza o komutu gönderiyor ve biz hareket ediyoruz. O komutu vermeyi beynimize biz emrediyoruz. Dolayısıyla beyin şunu diyebilir mi: &#8220;Ben bu azaya bu işini yapmasını emretmeyecektim, bana sen zorla yaptırdın.&#8221; Veya o aza bunu söyleyebilir mi? Söyleyemez. Çünkü beyne o komutu vermesini biz söyledik. Yani aza &#8220;ben işlemeyecektim, sen beni zorladın&#8221; diyemez. Çünkü o emri beynimize biz gönderdik. Başta mesul biziz. Burada sorguya çekilmesi gereken aza ve beyin değil, insan. O emri onlara vasıtalı biçimde ileten insan. Dolayısıyla burada da böyle bir şey söz konusu. Biz fiili işleyeceğimiz için Cenab-ı Hakk&#8217;a onu, tabiri caizse dilekçe yazıp gönderiyoruz. &#8220;Ben falan adamı pencereden atacağım. Ya Rabbi, bana izin ver!&#8221; Cenab-ı Hakk da izin veriyor. Sonra kaldırıp adamı pencereden atıyoruz. Sonra diyebilir miyiz &#8220;Ya Rabbi, ben onu niye attım, buradan bana niye attırdın bunu?&#8221; Cenab-ı Hakk diyecek ki &#8220;bu dilekçeyi sen verdin bana, &#8216;ben bu adamı buradan atacağım, bana kudret izin ver&#8217; diyen şendin. Ben de verdim sen de kaldırdın attın&#8221;! Buna benziyor işte. Bizim fiillerimiz, kuvveden iradeye çıkan her türlü fiilimiz bizim Cenab-ı Hakk&#8217;a dilekçe vermemiz sonucu O&#8217;nun bize verdiği kuvvet ve imkânlarla oluyor. Dolayısıyla burada sorumluluğumuz kalkmıyor, devam ediyor.</p>
<p><strong>Sual:</strong></p>
<p>Başımıza gelen bir musibet için dönüp kendimize baktığımızda bir hata göremiyorsak onu bir imtihan olarak görmemiz gerekir diyebilir miyiz?</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Döndünüz baktınız bir hata göremediniz o zaman bu bir imtihandır. &#8220;Allah&#8217;tan (c.c) geldi, lütfün da hoş, kahrın da&#8230;&#8221; diyeceksiniz. Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i kudsi&#8217;de buyuruyor ki: &#8220;Cenab-ı Hakk mümin kul işinden memnun olur, razı olur. O kul ki, başına bir hayır geldiğinde hamd eder, derecesi artar, fazileti, sevap hanesi artar. Başına bir musibet geldiğinde sabreder yine derecesi artar, sevap hanesi kabarır. Bu da Cenab-ı Hakk&#8217;ın hoşuna gider.&#8221; Yani her durumda işi bağlamamız gereken asıl mercii unutmazsak her durumda hayır ve salah üzere oluruz inşallah.</p>
<p><strong>Sual:</strong></p>
<p>Akıl ve gönül cüz&#8217;i irade midir?</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Akıl başka bir şey, gönül başka bir şey, cüzi irade ise başka bir şeydir. İrade derken insanın bir şey yapabilme kabiliyetini ve kudretini kastediyoruz. Onun içinde bir karar verme de var, o kararı uygulama da var. Akılla gönül belki dolaylı bir şekilde bunlarla ilgilidir ama bunlar cüzi iradedir veya onun gibidir diyemeyiz.</p>
<p><strong>Sual:</strong></p>
<p>Duanın belayı defetmesi meselesini, ömrün uzun olması meselesiyle kıyaslarsak &#8220;Başımıza bela gelecek ama dua edersek en az hasarla atlatırız&#8221; şeklinde mi anlamalıyız?</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Dua ederek biz Allah Teâlâ&#8217;dan afiyet sağlık isteriz. Bunların bir kısmını fiili dualarımızla destekleriz. Bir kısmını fiili dualarımızla teyid etmeyiz. Duamızda &#8220;bize hayır ver doğru yola ilet, bize para ver&#8221; deriz ama bu isteğimizi fiili dualarımızla kuvveden fiile çıkarmak için bir şey yapmayız. Böyle bir durumda Cenab-ı Hakk dilerse bizi ona kudretiyle rahmetiyle sevk eder. Ama genellikle kul yatarsa Cenab-ı Hakk öyle bir şey yapmaz. Dolayısıyla kavli dua ve fiili dua birlikte yürür. Bir insan ömrüne bereket istiyorsa bunu &#8220;Ya Rabbi ömrüme bereket!&#8221; demekle yetinerek yapamaz. Sadaka verecek, dua edecek, salih amel işleyecek&#8230; Cenab-ı Hakk da onun ömrüne bereket verecek. Yani kavli duayı fiili duayla desteklemek durumundayız.</p>
<p><strong>Sual:</strong></p>
<p>Mâturîdîler Cüzi iradenin mahlûk olmadığını mı savunuyor?</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Evet, öyle diyorlar. Bu da hariçte bir varlığı olmadığı içindir. Bina örneğini hatırlarsak, önü arkası, sağı solu&#8230; Bu binanın önü derken kastettiğimiz şey mahlûk mudur? Öyle bir şey yok ki, hariçte bunun bir varlığı yok yani&#8230; Bu itibari bir şey, biz onu öyle var sayıyoruz. Hadise budur.</p>
<p><strong>Sual:</strong></p>
<p>Kader hakkında fazla düşünmek, fikir yürütmek tavsiye edilmiyor bildiğim kadarıyla. Sınırı nasıl belirlemeliyiz?</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Sınır amentüde gizli. &#8220;Ve bi&#8217;l-kaderi hayrihîve şerrihîminallahi tealâ &#8211; ju; M &amp; &#8216; diye bilip bu şekilde inanmamız yeterli.</p>
<p>Başımıza gelen her şey Allah Teâlâ&#8217;dandır, O&#8217;nun dilemesiyle oluyor. İnsan kendi iradi fiillerinin sorumlusudur dolayısıyla kendi fiilini, hatasını Allah&#8217;a atfedemez. Biz bu kadarını bilirsek kader meselesi için yeterli olur.</p>
<p><strong>Sual:</strong></p>
<p>Kader-i Muallak&#8217;ı açıklar mısınız? Eğer Cenab-ı Hakk her şeyi takdir etmiş ise kader-i Muallak&#8217;i nasıl anlamalıyız?</p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Cenab-ı Hakk katında her şey takdir edilmiştir. Kaderi-i muallak da takdir edilmiştir. Bizim fiillerimize bağlı olarak Cenab-ı Hakk tarafından takdir edilen takdir edilmiştir. Yalnız biz Cenab-ı Hakk&#8217;ın bizim fiillerimize bağlı olarak yaratacağını ya da yaratmayacağını bilmiyoruz ama Cenab-ı Hakk biliyor. Örneğin, güzel bir rüya gördük, onun tahakkuk etmesini istiyoruz, Efendimiz (s.a.v)&#8217;in tavsiyesine uyarak onu salih insanlara, sevdiğimiz insanlara anlatıyoruz. O rüya tahakkuk ettiğinde bu kader-i muallaktır. Anlatmazsak tahakkuk etmeyecek. Bizim fiillerimize bağlı yani. Bizim onu anlatacağımız ya da anlatmayacağız Cenab-ı Hakk tarafından biliniyor. Kötü bir rüya gördük, bir başkasına anlatırsak tahakkuk edecek, aleyhimize olacak bunu da Cenab-ı Hakk biliyor. Biz onu anlatmazsak &#8220;anlatmayacağımızı biliyordu&#8221; diyeceğiz. Yani bizim fiillerimize bağlı olarak tahakkuk edecek takdir-i ilahi var.</p>
<p>O zaman biz takdir-i ilahiyi ikiye ayırıyoruz: Birincisi, bizim fillerimizden tamamen bağımsız, fiillerimizle hiç alakası olmayan. Biz ona boyun eğiyoruz. Mesela ne zaman öleceğimiz bizim fiilimize bağlı değil, erkek mi kadın mı doğacağımız, hangi tarihte doğacağımız, hangi milletten olacağımız bizim fiillerimize bağlı değil. Bunlar kader-i mübrem.</p>
<p><strong>İkincisi de kader-i muallak:</strong> Örneğin, sadaka verdiğinizde ömrünüz uzuyor; tevbe ediyorsunuz, günahlarınız bağışlanıyor; dua ediyorsunuz, bir şey istiyorsunuz Cenab-ı Hakk ona icabet ediyor.Fakat bunun muallak olmasının bize göre olduğunu unutmamanız lazım. Cenab-ı Hakk için bir meçhuliyet, bilinmezlik yoktur. Bilmeyen biziz. Cenab-ı Hakk biliyor. Kaderin bu kısmı bize göre muallaktır,Cenab-ı Hakk&#8217;a göre değil. Bunlar kaderin bize bakan yönü ile ilgili yapılmış izahtır.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Ebubekir Sifil-Muhtasar Tahâvî Akidesi Şerhi,syf:75-114</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kader-nedir-kader-hakkinda-tum-meseleler/">Kader Nedir? Kader Hakkında Tüm Meseleler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kader-nedir-kader-hakkinda-tum-meseleler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanın İhtiyârî Fiillerdeki Mes’uliyeti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanin-ihtiyari-fiillerdeki-mesuliyeti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanin-ihtiyari-fiillerdeki-mesuliyeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2015 10:09:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın İhtiyârî Fiillerdeki Mes’uliyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Herşeyi Bilendir]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Kırkıncı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8159</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İhtiyârî (irademizle yaptığımız fiiller) ve ızdırarî (irademiz dışındaki filer) fiiller bir tutulamaz: İnsanda tezahür eden fiiller iki kısma ayrılır. Bunlardan bir kısmı tamamen irademiz dışında meydana gelir. Iztırarî fiiller dediğimiz bu fiiller için herhangi bir mesuliyet veya mükâfat sözkonusu değildir. Bunlara misâl olarak, göz kapaklarımızın çalışması, kanımızın dolaşımı, cinsiyetimiz, ırkımız verilebilir. Diğer kısım ise,kendi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-ihtiyari-fiillerdeki-mesuliyeti/">İnsanın İhtiyârî Fiillerdeki Mes’uliyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kadercilik.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8160" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kadercilik.jpg" alt="İnsanın İhtiyârî Fiillerdeki Mes’uliyeti" width="488" height="242" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kadercilik.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kadercilik-600x298.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kadercilik-300x149.jpg 300w" sizes="(max-width: 488px) 100vw, 488px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İhtiyârî (irademizle yaptığımız fiiller) ve ızdırarî (irademiz dışındaki filer) fiiller bir tutulamaz: İnsanda tezahür eden fiiller iki kısma ayrılır. Bunlardan bir kısmı tamamen irademiz dışında meydana gelir. Iztırarî fiiller dediğimiz bu fiiller için herhangi bir mesuliyet veya mükâfat sözkonusu değildir. Bunlara misâl olarak, göz kapaklarımızın çalışması, kanımızın dolaşımı, cinsiyetimiz, ırkımız verilebilir. Diğer kısım ise,kendi irademizle işlediğimiz fiillerdir. İşte, hayra veya şerre vesile olan fiiller, ihtiyârî fiiller dediğimiz bu ikinci kısımdır. Bakma, yeme, içme, konuşma gibi. Kendisinden meydana gelen fiillerden hangilerinin ihtiyârî, hangilerinin ıztırarî olduğunu vicdanen bilen bir insan, kendi cüz’î iradesiyle işlediği kötülükler için neye dayanarak; ne yapayım, kaderim böyle olduğundan bu fenalığı mecburen işledim diyebilir?</p>
<p>Yaptığı iyilikler konusunda, ben böyle yaptım, şöyle ettim şeklinde konuşan bir insan, işlediği kötülükleri kadere nasıl havale edebilir? Hâlbuki aynı kötülükleri karşısındaki muhatabı işleyince işi kadere havale etmez. Meselâ, evine giren hırsız hakkında dâvâcı olurken kaderi hatırlamaz. Hırsızın hâkim huzurunda: Benim ne kabahatim var; kaderim böyle olduğundan mecburen hırsızlık yaptım, şeklindeki müdafaasına öfkelenmekten kendisini alamaz. Aynı şekilde, çocuğunun canına kasteden bir caninin boğazına yapışırken, bu adamın kaderi böyle imiş; istese de istemese de çocuğumu öldürecekti, diye düşünmez. Veya, namusuna kötü gözle bakan kimsenin gözünü çıkarmak isterken, ne yapayım, kaderimde bu varmış, müdahale edemem, demez. O halde, hangi mantıkla, aynı fiilleri kendi işlediği zaman suçunu kadere havale edebilir?</p>
<p>Bu aldatmaca ile kadere iftira eden bir insan, dünya ve âhiret saadetinikaybetmekten ve cemiyetin huzurunu bozmaktan başka birşey yapmamaktadır.</p>
<p>Eğer insanlarda görülen ihtiyârî ve ıztırarî fiiller bir tutulursa, yâni isteyerek işlenen fiiller kadere yanlış mânâda havale edilip, o fiillerde bir mecburiyet olduğu sanılırsa, birçok hurâfeler ortaya çıkar. Bu durumda, insanlar ne kazandıkları zaferlerle öğünebilirler, ne ilim ve sanatlarıyla iftihar<br />
edebilirler, ne de düşmanlarını cehalet ve vahşetlerinden dolayı kötüleyebilirler.</p>
<p>Bu sapık görüşe göre, hiç kimse hiçbir fiil ve hareketinden mesul tutulamayacağı gibi, mükâfat da göremeyecektir. Artık ne Hz. Ömer’in adaletinden, ne Haccac-ı Zâlim’in zulmünden bahsedilebilecektir. Zira birincisi mecburen âdil olmuş, ikincisi ister istemez zulmetmiştir!</p>
<p>Dünya işlerimizde cüz’î irademizi kullandığımızı ve hiçbir engelle karşılaşmadığımızı vicdanen bildiğimiz halde, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine uymakta karşımıza engeller çıktığını nasıl iddia edebiliriz? Yâni, mübah olan dünya işlerinin veya günah ve isyanların işlenmesinde insanın karşısına çıkmayan engeller sadece ibâdette mi çıkıyor ki, bazı kimseler, kaderimde olsaydı ibâdet ederdim gibi mânâsız ve asılsız bir özür beyânında bulunuyorlar.</p>
<p>Ev yapmaya niyet eden bir insan bazı imkânsızlıklar dolayısıyla bu isteğine muvaffak olamayınca, ne yapayım, kaderim böyle imiş, diyebilir, lâkin o insan Cennet’teki köşkünü inşâda bir ihmal gösterirse, bu kusurunu kadere yükleyemez. Namaz kılmak isteyen bir kimsenin bu ibâdetini işlemesine ne mâni vardır? Eğer namaz kılmasını engelleyen zorlayıcı sebep bulunsa o zaman mesuliyeti söz konusu olmaz. Namaz kılmaya niyet eden kimse, ellerini akan musluğa götürünce su mu kesiliyor?</p>
<p>Namazda hareket edemiyor mu? Ezberinde olan sureleri namaz esnasında unutuyor mu? Evet mücbir yani zorlayıcı sebepten kastımız, aşılması insan tâkatının üstünde olan mânilerdir. Meselâ bir insan zorla meyhaneye götürülse ve elleri bağlanarak ağzından içki dökülse, bu kimse gücünün yettiği kadar karşı koymakla mesuliyetten kurtulur. Zira adı geçen fiili kendi cüz’î iradesiyle işlememiştir. Kendi iradesiyle içki içen veya bir başka günahı işleyen bir kimse, bunları kaderin mahkûmu olarak zorla işlediğini, ev misâlindeki adam gibi mazur olduğunu, elbette iddia edemez.</p>
<p>Bu noktada şu soruya cevap bulunması gerekir: Acaba hayatlarını Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği şekilde geçiren insanların, yaratılış itibariyle diğerlerinden bir farklılıkları mı var ki o yolu seçiyorlar? Misâl olarak, Hz. Ömer’le Ebû Cehil’in cüz’î iradeleri farklı derecede miydi ki, birisi hidâyeti, diğeri dalâleti tercih etti?</p>
<p>Vicdan, akıl ve mantık, insanların, hem dünya işlerinde ve hem de ibâdetlerinde, ihtiyâr (irade) sahibi olduklarını kabul eder.</p>
<p>Meselenin diğer bir yönü de şudur: Eğer insanlar günahları ezelde takdir edildiği için mecburen işleselerdi, herşeyi sonsuz hikmetle yaratan Hâkîm-i Zülcelâl’in insanlara peygamberler göndermesi, kitaplar indirmesi, onlara emir ve yasaklarda bulunması hep mânâsız olurdu. Meselâ, Cenâb-ı Hak bir insanı Cehennem için yaratmış olsa ve bunda insan iradesinin hiç bir payı olmasaydı, insanların Kur’ân-ı Kerîm’de Cehennem’le tehdit edilmelerine lüzum kalır mıydı? Veya, insanlar ibâdet etmelerinde kaderin mahkûmu olsalardı, iradelerini kullanmaları söz konusu olmasaydı, Allah-u Azimüşşân’ın insanlara ibâdeti emretmesine ne mânâ verilecekti?</p>
<p>Diğer taraftan, Hak Teâlâ, Râuf ve Gaffar isimlerinin icabı olarak bizlere tevbeyi emretmekte, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Tevbe eden kimse hiç günah işlememiş gibidir.” “Allah günahlarla imtihan edildiği vakit, tevbe eden mü’min kulunu sever.”</p>
<p>Yüce Rabbimiz, ebedî saadete erişmek ve mânen yükselmek isteyenleri o makamlara tevbe kapısından dâvet etmekte; kendi günahlarımızla kapattığımız saadet kapısını biz ölünceye kadar açık tutarak, her ne zaman tevbe etsek lütfuyla kabul buyurmaktadır. Bu sırra binâen, herhangi bir günahtan sonra tevbe etmek vâcibtir. Hâlbuki irademiz dahilinde olmayan hiçbir şey vâcib değildir. Eğer insan cüz’î iradesini kullanmakta bir cebir ve zorlama altında bulunsaydı tevbe hususundaki bütün emir ve teklifler insanla alay etmek mânâsına gelirdi. İnsanların bir kısmının hayır, diğer kısmının şer yolunu seçmeleri gösteriyor ki, irade ve ihtiyâr insandadır; tercih ona bırakılmıştır.</p>
<p>Eğer böyle olmasaydı, koyunların süt vermesi, develerin yük taşıması gibi, insanlar da kendilerine kaderin yüklediği vazifeleri ömürleri boyunca yapacaklardı. Hâlbuki hiçbir dinî bilgimiz olmasa da, insanlarla diğer hayvanlar arasındaki farklılığı anlayacak durumdayız. Bizler biliyoruz ki, insanlar yollarını kendi iradeleriyle seçmekte, yıllar sonrasını düşünmekte, plân ve program yapmaktadırlar. O halde, insan ebedî saadetin yolunu seçebilir, onun şartlarını yerine getirebilir ve Rabbül Âlemîn’in Kur’ân-ı Kerîm’le çizdiği saadet programına harfiyyen uyabilir. Öyleyse tercihini yanlış kullanması hâlinde elbette mesul olacağı ve ebedî saadetten mahrum kalacağı aklın gereğidir.</p>
<p>İnsanların cüz’î iradeleriyle Âdil-i Hakîm’in emir ve yasaklarını tercihte serbest bırakılmaları Cenâb-ı Hakk’ın adaletinin de icabıdır. Cebir ve zorlama olmaması için mutlak irade sahibi olan Allah-u Azimüşşân kendi iradesini kullarının cüz’î iradelerine binâ etmiştir. Bütün fiilleri kendi kudret ve iradesi ile yaratan O Hâlık-ı Küllî Şey, kulun ihtiyarî fiillerini yaratmakta, onun cüz’î iradesini, arzusunu, tercihini şart kılmıştır. Yâni, kul cüz’î iradesiyle bir fiile teşebbüs etmedikçe Cenâb-ı Hak o fiili yaratmamaktadır. Kul, cüz’î iradesiyle ihtiyarî fiillerden hangisini tercih ederse -hayır olsun, şer olsun- Cenâb-ı Hak, dilerse, irade ve kudretiyle onu yaratmaktadır. Bu hakikati bir misâl ile açıklamaya çalışalım:</p>
<p>Bir padişahın misafirhânesinde bulunduğunuzu, bu misafirhânenin her katında ayrı ayrı nimet ve ihsanların sergilendiğini ve bir hikmet için bodrum katının kaplan, pars gibi vahşî ve yılan gibi zehirli hayvanlarla dolu olduğunu farzediniz. Ve yine padişahın, elçileri ve fermanlarıyla sizi üst katlardaki ziyafet yerlerine dâvet ve teşvik, alt kata inmekten ise men ettiğini kabul ediniz. Siz bu misafirhânenin asansörüne bindiğinizde istediğiniz katın düğmesine basabilirsiniz.</p>
<p>Siz hangi düğmeye dokunursanız asansör sizi o kata çıkaracaktır. Yâni asansör sizin tercihinize tâbidir. Siz defalarca üst katlara ait düğmelere basıp, oralarda hazırlanmış nimetlerden istifade ettikten sonra, nefsinize uyarak, bir de bodrum katının düğmesine basayım, deseniz ve o kata inseniz, karşılaşacağınız dehşet verici durumu elbette kendiniz hazırlamış olacaksınız. İşte misâlde padişahın iradesini temsil eden asansör, sizin arzunuza, kararınıza, tercihinize tâbi kılınmıştır. Hayrı istediğinizde sizi hayra götürmekte, şerri istediğinizde şerre indirmektedir.</p>
<p>İşte bu misâl gibi, bizler cüz’î irademizle hayır ve şer, müsbet ve menfî fiillerden herbirini seçebilecek durumdayız. Hayrı seçtiğimizde Allah-u Azimüşşân küllî iradesiyle hayrı, şerri seçtiğimizde ise şerri yaratmaktadır. İnsan neye bakmak isterse, güneş ışığıyla insanın önüne o şeyi sergilediği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesi ve mutlak kudreti de cüz’î iradeye taalluk etmekte, ona göre hüküm vermekte, kul neyi isterse, Allah onu yaratmaktadır. Bizim elimizde olan tek şey asansör düğmesine basmak hükmündeki tercihimizi kullanmaktır. Bu tercihten sonra vücudumuzdaki azalarımızın çalışmasından, söz konusu fiilin meydana gelmesi için kâinatta yapılması gerekli faaliyetlere kadar, bütün fiiller Hâlık-ı Teâlâ’nın küllî iradesi ve mutlak kudretiyle yaratılmaktadır. Meselâ, görme fiilinde insanın elinde olan şey, helâl veya haramdan birisine bakmayı tercih etmektir. Bundan sonrası, yâni görmemizin dahilî ve haricî şartlarının yaratılması Cenâb-ı Hakk’a aittir. Zira görmek için gözdeki bütün hareketleri, görmeye sebep olan güneş ışığını ve diğer şartları yaratan hep O’dur. O halde, kendi iradesiyle harama nazar eden veya ahlak dışı bir kitabı okuyan kimse: Ne yapayım, bunları bana güneşin ışığı gösterdi diyemediği gibi, insan cüz’î iradesiyle işlediği bir günahı ve hatası için, İrade-i Küllîye’nin mahkûmu olduğunu iddia edemez.</p>
<p>Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur:</p>
<p>“İrade-i cüz’iye-i insâniye ve cüz’-i ihtiyariyesi çendan zaîftir, bir emr-i itibarîdir, fakat Cenâb-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zaîf cüz’î iradeyi, irade-i külliyesinin taallûkuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yâni mânen der:</p>
<p>“Ey abdim! İhtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise mes’uliyet sana aittir!”</p>
<p>Teşbihte hatâ olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan, onu muhayyer bırakıp “Nereyi istersen seni oraya götüreceğim” desen, o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette “Sen istedin” diyerek itab edip üstünde bir tokat vuracaksın. İşte Cenâb-ı Hak, Ahkem-ül Hâkimîn, nihayet za’fta olan abdin iradesini bir şart-ı âdi yapıp, irade-i külliyesi ona nazar eder.</p>
<p>Elhasıl: Ey insan! Senin elinde gâyet zaîf, fakat seyyiatta ve tahribatta eli gâyet uzun ve hasenatta eli gâyet kısa, cüz’-i ihtiyârî namında bir iraden var. O iradenin bir eline duayı ver ki, silsile-i hasenatın bir meyvesi olan Cennet’e eli yetişsin ve bir çiçeği olan saadet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı<br />
ver ki, onun eli seyyiattan kısalsın ve o şecere-i mel’unenin bir meyvesi olan Zakkum-u Cehennem’e yetişmesin.<br />
Demek, dua ve tevekkül, meyelân-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân-ı şerri keser, tecavüzatını kırar.”7</p>
<p>Özetleyecek olursak: Vicdanen biliyoruz ki, biz diğer mahlûklardan farklı olarak bir nevî hür yaratılmışız. Kudretimiz miktarınca, arzu ettiğimiz ve sevdiğimiz şeyleri tercih edebiliyor ve elimize alabiliyoruz. Ve yine biliyoruz ki, Cenâb-ı Hakk’ın iradesi irademize, yaratması kesbimize bina edilmektedir. Bizler irade ve kastımızı hayra sarfettik de Cenâb-ı Hak, bizim tercihimizin aksine, hakkımızda şer mi yarattı? Elbette ki hayır! Hikmet ve Kerem Sahibi olan Yüce Rabbimiz, irademizi hayra sarfettiğimizde keremiyle hayır yaratıyor; şerri tercih ettiğimizde hikmet ve adaletiyle şerri yaratıyor. Ancak Cenab-ı Hakk’ın şerlere rızası yoktur. Allah’ın mahlûku olan bir babanın evladının kötülüğünü istemesi ve bir öğretmenin de talebesini başarısızlığından memnun olması mümkün değildir.</p>
<p><strong>Önemli bir mes’ele birçok insan tarafından şöyle sorulmaktadır:</strong></p>
<p>Cenâb-ı Hak ezelde ilim ve iradesiyle herşeyi tesbit ve takdir ettiğine göre bir insanın hakkında şer işlemeyi takdir etmişse o kimse nasıl hayır işleyebilir ve bu durumda nasıl mesul tutulabilir?</p>
<p>Evet, Âlim-i Mutlak olan Allah-u Azimüşşân, olmuş ve olacak herşeyi, ihtiyarî ve ıztırarî bütün fiilleri ezelde takdir etmiş, tanzim etmiş ve Levh-i Mahfûz’da kaydetmiştir. Hiçbir şey O’nun tesbit ve takdirinden ayrılamaz. Bütün varlıklar o takdire tâbidir. Lâkin bu durum bizleri mesuliyetten kurtaramaz. İlm-i kelâm âlimleri bu hakikati ilim malûma tâbidir; öyle ise malûm ilme tâbi değildir, kaidesiyle izah etmişlerdir. Istılâhta, ilim; bir şeyin zihindeki şekli, malûm ise o şeyin hariçteki şekli olarak tarif edilir. Meselâ, bizim bir çiçeği bilmemizde, o çiçeğin zihnimizdeki şekli ilim, hariçteki şekli, yâni kendisi ise malûmdur. İşte burada ilim, malûma tâbidir, yâni bir çiçek hariçte nasılsa biz de onu öylece bilmekteyiz. Yoksa çiçeği biz nasıl biliyorsak çiçeğin kendisi o şekle uymak durumunda değildir.</p>
<p>Veya bir kimsenin adının Ahmed olduğunu bilmemiz ilimdir; malûm, o şahsın adının Ahmed olduğudur. Böylece ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm ilme tâbi olsaydı, o kimsenin adını Mehmed bildiğimizde adı Mehmed olurdu, Hasan bildiğimizdeyse Hasan olurdu.</p>
<p>Yukarıda belirttiğimiz kaidede mevzumuz yönünden kastedilen ilim, işlediğimiz bütün amelleri Cenâb-ı Hakk’ın ezelî ilmiyle bilmesi malûm ise işlediğimiz amellerdir. Buna göre söz konusu kaideyi şöyle ifade edebiliriz:</p>
<p>İnsanlar ihtiyarî fiilleri nasıl işleyeceklerse, Cenâb-ı Hak ezelde öylece bilmiş ve takdir etmiştir. Yoksa Zât-ı Akdes öyle bildiği için insanlar o fiilleri öyle işlemiş değildir. Şimdi, meseleye bazı misâllerle biraz daha açıklık getirelim.</p>
<p>Güneş veya ay tutulmasının tarihini ve saatini bir astronomi âliminin önceden bilmesi ilimdir. Malûm ise o tarihte güneşin tutulmasıdır. Dolayısıyla<br />
ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm, ilme tâbi olsaydı, astronomi âlimi güneşin hangi tarihte tutulacağını bilse, güneş tutulması da o tarihte olurdu. Şimdi acaba, o astronomi âlimi güneşin o tarihte tutulacağını bildiği için mi güneş o tarihte tutuldu.? Yoksa o âlim, ilmiyle güneşin o tarihte tutulacağı bildiği için mi yazdı? Elbette bildiği için yazdı.</p>
<p>İşte bir insanın, cüz’î iradesiyle işlediği bütün fiiller Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsindedir. Yâni, o insanın bütün amellerini Cenâb-ı Hak ezelde bilmektedir. Bu ilim de malûma tâbidir. Malûm olan, o kimsenin işlediği iyi veya kötü amelleri, yâni fiilleridir. Kul o fiilleri işleyeceği için âlim-i mutlak olan Allah öylece bilmiştir. Yoksa Cenâb-ı Hak öyle bildiği için, kul da mecburen o fiilleri işlemiş değildir. Yâni, malûm, ilme tâbi değildir.</p>
<p>Kulun işlediği fiil hayır ise Cenâb-ı Hak onu hayır olarak bilir; öyle de irade ve takdir eder. Kulun şer olan fiilini de Cenâb-ı Hak ezeli ilmiyle şer olarak bilmiş ve o şekilde takdir buyurmuştur.</p>
<p>Bu hakikate bir derece bakabilmemiz için gerekli kabiliyeti Rabb-i Alâ’mız bizlere ihsan etmiştir. O’nun bizlere lütfettiği ilim ve irade sıfatlarından, Hakalyakîn biliyoruz ki, irade ilme tâbidir. Meselâ, insan bir eser yapmayı bildiğinde, iradesi bu ilme tâbi olarak, eserin plân ve programını tâyin eder. Daha sonra kudret de iradeye tâbi olur ve insan önceden plânladığı tarzda eserini inşâ eder.</p>
<p>İşte, zaman ve mekânın yaratıcısı olan Allah, ezelî ilmiyle, bizim gerek irademizle işleyeceğimiz bütün fiilleri ve gerekse irademiz dışında başımızdan geçecek bütün hâdiseleri bilmektedir. İşte kader, bu bilme keyfiyeti üzerine, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesiyle bizim hayat programımızı takdiri ve Levh-i Mahfûz’da tesbitidir. Bu takdir ve tesbit ilme dayanmaktadır, ilim ise malûma tâbidir. Buna göre bir kul kendi cüz’î iradesiyle, ibâdet etmeyi ibâdet etmemeye tercih ediyorsa, elbette ki Cenâb-ı Hak onu abid olarak bilecek<br />
ve öyle takdir edecektir&#8230; Yoksa Allah-u Teâlâ o kulun ibâdet etmesini takdir ettiği için, o ibâdet ediyor değildir. Şerle ilgili fiiller de aynı şekilde değerlendirilecektir.</p>
<p><strong>Mevzuya ışık tutacak birkaç misâl daha verelim:</strong></p>
<p>Bir komutanın yüksek bir yerden sahradaki askerlerinin hareketlerini fotoğraflarla tesbit ettiğini ve bütün konuşmalarını hassas cihazlarla kaydettiğini farzediniz. Bu komutan, daha sonra huzuruna celbettiği askerlere fotoğrafları gösterip konuşmaları bantlardan dinlettiğinde, hareketleri ve sözleri cezayı gerektiren bir nefer,</p>
<p>“Siz benim hareketlerimi ve konuşmalarımı niçin kötü olarak tesbit ettiniz?”</p>
<p>diyebilir mi? Dese cezaya müstahak olmaz mı? Çünkü tesbit etme fiili hâdiseye tâbidir. Yoksa hâdise, tesbite bağlı değildir.</p>
<p>Şimdi şöyle bir soru soralım: Hâdiseye tesir etmeme bakımından, yukarıdaki misâlde belirtilen ânında tesbit ile hâdiseyi olmadan önce tesbit etme arasında ne fark vardır? Misâldeki komutan, neferlerin yapacakları işleri ve söyleyecekleri sözleri önceden, meselâ bir rüya-i sâdıka ile bilseydi bu bilme keyfiyeti neferler üzerinde herhangi bir tesir mi yapacaktı?</p>
<p>Kader de insanın ömrü boyunca işleyeceği bütün fiillerin ezelde tesbiti değil midir?</p>
<p>Yukarıdaki misâlde ifade etmek istediğimiz hakikati, televizyon, gayet güzel izah etmektedir. Bilindiği gibi televizyonda hâdiseler bazen ânında verilmekte, bazen de geçmişte tesbit edilen hâdiseler sonradan gösterilmektedir.Her bir fen ve her bir keşif, Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta dercedip koyduğu bir hakikati ilân ettiği gibi, televizyonda suretlerin ve seslerin muhafaza edildiği hakikatini izah etmiştir. Hâfız-ı Hakîm insanlara müstakbel hâdiseleri tesbit edebilecekleri bir âlet yapmayı nasib etse, o takdirde Levh-i Mahfûz’un küçük bir misâli ortaya konmuş olacaktır. Şimdi, hem mâziyi, hem hâli, hem de istikbali bize gösteren bu cihaz, dedemizin bir kabahatini gösterse veya istikbâlde bir cinayeti sergilese, “Bu cihaz böyle tesbit etmese, dedem o kabahati işlemezdi, torunum da câni olamazdı” diyebilecek miyiz?</p>
<p>İşte, Hz. Âdem’den (a.s) kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün insanların bütün amelleri Levh-i Mahfûz’da kaydedilmiştir. Kader-i İlâhî’nin bir defteri olan Levh-i Mahfûz’daki bu kayıt, insanların işledikleri ve işleyecekleri fiillere tâbidir; yâni nasıl işleyeceklerse öyle kaydedilmiştir. Yoksa Levh-i Mahfûz’da yazıldığı için insanlar mecburen o tarzda hareket etmiş değildir. Kaldı ki, böyle bir iddiada bulunan kimseye şu soru sorulacaktır:</p>
<p>“Sen istikbâlde yapacağın işlerin Levh-i Mahfûz’da nasıl yazıldığını, yâni mukadderatını biliyor musun?”</p>
<p>O halde, bir insan bilmediği şeye göre nasıl hareket etmektedir?</p>
<p>Evet, her meselede, ilim malûma tâbidir hakikati güneş gibi parlıyor ve kul cüz’î iradesiyle hangi işi tercih ederse, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesiyle o işi takdir ettiği ve fiilin işlenmesine teşebbüs ânında da o işi yarattığı açıkça anlaşılıyor.</p>
<p>Bu hakikati izah etmek için birkaç misâl daha verelim: Bir öğretmenin yılların verdiği tecrübe ve ferâsetle öğrencilerinin okula devam etme durumlarını ve sene sonunda alacakları notları önceden bildiğini ve iradesiyle öğrencilere bu notları takdir ederek not defterine kaydettiğini farzediniz. Sene sonu imtihanının tam tamına öğretmenin ilminde mevcut olan tarzda neticelenmesi hâlinde sözkonusu öğretmen, öğrencilere hitaben:</p>
<p>“Ben neticelerin böyle olacağını tâ sene başında biliyordum”</p>
<p>dese, zayıf not alan öğrenciler:</p>
<p>“O halde bizim ne kabahatimiz var? Siz bizi çalışkan olarak bilseydiniz, biz de sınıfımızı geçerdik”</p>
<p>diyebilirler mi? İşte bu misâlde sınıftaki öğrencilerin hangilerinin başarılı olup, hangilerinin sınıfta kalacağını öğretmenin önceden bilmesi ilimdir ve onun kemâline delildir. Malûm ise, öğrencilerin çalışıp çalışmamalarıdır. Dolayısıyla ilim, malûma tâbi olmuştur.Malûm, ilme tâbi olsaydı, öğretmenin çalışkan bildiği talebeler ister istemez derslerine çalışacaklar, tembel bildikleri ise bütün arzularına rağmen çalışamayacaklardı. Yâni, öğretmenin ilmi öğrencilerden bir kısmını zorla çalışmaya, diğer kısmını ise çalışmamaya sevk edecekti.</p>
<p>Velî bir hâkim düşününüz. Bu zât, kerametiyle, adliye önünden geçen bir adamın hırsızlık etmeye gittiğini keşfederek o şahsın cezasını takdir etse ve kayda geçse, biraz sonra hâkimin keşfettiği aynı suçu işleyerek mahkemeye getirilen bu adama, hâkim, suçunun karşılığı olan cezasını tebliğ edip bu cezadan bir miktarını da affettiğini bildirse, elbette ki hırsız, hâkime teşekkür edecek, minnettar kalacaktır.</p>
<p>Suçlu, mahkemeden çıkarken hâkim kendisine şöyle hitap etse:</p>
<p>“Ben senin bu suçu işleyeceğini önceden biliyordum ve sen o suçu işlemeden cezanı da takdir etmiştim.”</p>
<p>Bu takdirde suçlu, hâkime diyebilir mi ki,</p>
<p>“O halde benim ne kabahatim var? Siz benim bu suçu işleyeceğimi bildiğiniz için ben suç işledim. Dolayısıyla beraat etmem gerekir.”</p>
<p>Bu haddini bilmez hırsızın, gülünç durumuna düşmemek istiyorsak, cüz’î ihtiyârımızla işlediğimiz kötü işlerde kadere yapışmayalım.</p>
<p>Hem mesela, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) İstanbul’un fethedileceğini de, âhirzaman hâdiselerini de bilmiş ve ümmetine haber vermiştir. Bu ilim, malûma tâbidir. Onun içindir ki, İstanbul’u Fatih Sultan Mehmed’in fethettiğinden bahsediyor ve âhirzaman fitnesine kapılanlardan da nefret ediyoruz. Malûm, ilme tâbi olsaydı, İstanbul’u Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) fethettiğinden ve âhirzaman hâdiselerine -hâşâ- O’nun sebebiyet verdiğinden bahsetmemiz lâzım gelirdi. Zamandan münezzeh olan Cenâb-ı Hak, herşeyi ihata eden ilmiyle istikbâlde insanların başına gelecek hâdiseleri elbette bilecektir. Bu bilme bizi mesuliyetten kurtarmaz.</p>
<p>Bunun aksini düşünenlerin iddiaları neticede şu noktaya varmaktadır: Hazret-i Allah, başımıza gelecek hâdiseleri önceden -hâşâ- bilmeyecek, yani O Âlim-i Mutlak, herhangi bir fiili işlememizden sonra o meseleye vâkıf olacak ki, o zaman mesul olalım&#8230;</p>
<p>Böyle düşünen kimseleri, bu yanlış düşünceye sevkeden husus, mahlûkun ilmiyle, mahlûkları yoktan var eden Vâcib-ül Vücûd Hazretlerinin ezelî ilmini karıştırmalarıdır. Bu kimseler, sonradan kazanılan ilmin ancak mahlûk ilmi olabileceği hakikatinden gafletle, dalâlete düşmektedirler.</p>
<p>Bu mevzuu tamamlamadan önce şu hakikati kısaca izah etmek faydalı olacaktır:</p>
<p>“Ezel mâzi silsilesinin bir ucu değil. Belki ezel; mâzi, hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misâldir.”8</p>
<p>Evet, Cenâb-ı Hakk’ın ilmi ezelîdir. Ezelî olan bu ilim, mâzi, hâl ve istikbâldeki bütün hâdiseleri ihata etmiştir. Bundan dolayıdır ki, ilm-i ezelî için mâzi, hâl ve istikbâl farkı yoktur. Sadece O Sultan-ı Ezel ve Ebed’e mahsus olan bu ilmin keyfiyetini bir kul olarak hakkıyla anlamamız elbette mümkün değildir. Fakat bu hakikatin bazı şûalarına misâllerle uzaktan uzağa bakmaya çalışacağız.</p>
<p>Bilindiği gibi, büyüklük ve küçüklük, uzaklık ve yakınlık gibi, mâzi ve istikbâl de nisbî hakikatlerdir. Bunların hariçte vücudu yoktur; ancak mahlûklar birbirlerine nisbeten bu ünvanlarla yâdedilirler. Meselâ fil ile koyunu yanyana koyduğumuzda, file büyük, koyuna ise küçük dersiniz. Koyunun yanına bir karınca koyduğunuzda ise, koyunun büyük, karıncanın küçük olduğunu ifâde ederiz. Burada koyun, büyük ve küçük ünvanlarını diğer iki mahlûka nisbetle almıştır. Aynı şekilde, mâzi ve istikbâlde nisbî hakikatlerdendir. Meselâ, onununcu asır, dokuzuncu asra göre istikbal, onbirinci asra göre ise mâzidir. Bütün nisbî hakikatler gibi mâzi ve istikbâl de mahlûklar için kullanılmaktadır ve her şeyin yaratıcısı olan Allah bunlarla kayıdlı olmaktan münezzehtir.</p>
<p>O’nun kudreti için yıldızlarla zerrelerin farkı olmadığı gibi, ilmi için de mâzi ve istikbâl farkı yoktur. O Âlim-i Mutlak ezelî ilmiyle mâzide ve hâlde meydana gelen bütün hâdiseler yanında, istikbâlde olacak hâdiseleri de bilmektedir. Burada gelecek zaman hâdiseye atfedilmektedir, yâni hâdise vuku bulacaktır. Cenâb-ı Hak ise, onun vuku bulacağını bilmektedir. Bu ince ve derin hakikatle ilgili iki misâl verelim.</p>
<p>Üç vasıtanın Erzurum’dan İstanbul’a gitmekte olduğunu farzediniz. Bunlardan birisi Erzurum-Erzincan yolunda ilerleyen bir tren, ikincisi Ankara-Eskişehir yolunda giden bir otobüs, üçüncüsü ise İzmit-İstanbul arasında yol alan bir taksi olsun. İşte bu misâlde, otobüse göre tren mâzide kalmıştır, taksi ise istikbâldedir. Zira o, trenin geçtiği yolu 10-12 saat önce geçmiş olmasına rağmen, taksinin o anda bulunduğu yere ulaşması için 4-5 saate daha ihtiyacı vardır. İşte, bu üç vasıta için geçerli olan mâzi, hâl ve istikbâl gibi nisbî hakikatler, güneşi bağlamamaktadır. Faraza güneş hayat sahibi, ziyâsı da onun ilmi olsa, bu durumda güneş Erzurum-İstanbul yolunun tamamını ihata eden ziyâsıyla her üç vasıtanın bütün hareketlerine aynı anda vâkıf olur. Güneş, Erzurum-İstanbul yolunda hareket etmekten münezzeh olduğundan, o yoldan geçen vasıtalar için kullanılan nisbî hakikatlerle kayıtlı olamaz.</p>
<p>İşte zaman yolunda ilerleyen mahlûklar birbirlerine nisbetle mâzide kalmakta, hazır zamanda seyretmekte veya istikbâlde bulunmaktadır. Şu anda bizim dedelerimiz mâzide kaldılar; Hâlbuki bir zamanlar onların dedeleri de istikbâlden torun bekliyorlardı. İşte, dedelerimiz istikbâlden gelip, hâle uğrayarak teneffüs edip mâziye döküldükleri gibi bizler de bir gün mâzi denizine döküleceğiz. Herşeyi yaratan Hâlık-ı Zülcelâl biz kulların zaman içindeki seyri için kullanılan, mâzi, hâl ve istikbâl gibi nisbî hakikatlerle kayıtlı olmaktan yüz bin defa münezzehtir ve müberrâdır. Vücuda gelmiş ve gelecek olan bütün eşya O’nun ezelî ilminde mevcuttur. Sırası gelen, bu dünyaya gönderilmekte, yâni ilim dairesinden kudret dairesine geçmektedir.</p>
<p>Diğer bir misâl: Bir manzûmenin tamamını bildiğiniz takdirde sizin ilminizin manzumenin bütün mısralarına taallûku aynıdır. Yâni, birinci misâlde güneşin üç vasıtayı aynı anda seyretmesi gibi, sizin ilminiz de bütün mısralara aynı anda vâkıftır. Fakat manzûmenin mısraları için kendi aralarında öncelik ve sonralık sözkonusu olmaktadır. Meselâ, altıncı mısra dördüncü mısradan sonra, onuncu mısradan ise öncedir. Siz manzûmenin ilk beş mısrasını yazıp altıncıyı yazmaya başladığınızda, artık dördüncü mısra mâzide kalmış, yazılmıştır. Onuncu mısra ise henüz istikbâldedir, yâni vücuda gelmemiştir.Hâlbuki vücuda gelmeyen bu onuncu mısra sizin ilminizde mevcuttur. O halde, öncelik ve sonralık ilminiz için sözkonusu değildir.</p>
<p>Verdiğimiz bu iki misâl, ancak birer sönük, küçük dürbün vazifesi görmekte ve O Âlim-i Mutlak ve Kadîr-i Küll-i Şey’in ezelî ilminin eşyaya taallûkunda mâzi, hâl ve istikbâl farkı bulunmadığı hakikatini bir derece göstermektedir.</p>
<p>Elhâsıl, ezel, mâzi, hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misâldir, cümlesindeki aynadan maksat ilimdir. Bir ayna ne kadar aşağıda olursa o kadar dar bir sahayı içine alır. Yükseğe çıktıkça ihata sahası genişler. En aşağıdaki ayna bizim ilmimizdir. Daha yukarılarda derecelerine göre velîlerin aynaları vardır. Onlar kerâmetleriyle istikbaldeki hâdiselerden bir derece bahsedebilmektedirler. Peygamberlerin aynaları ise İlâhî bir lütuf ve mucize olarak, geçmiş ve gelecek zamandan çok geniş bir sahayı içine almaktadır. İşte ezel, bir mânâda İlm-i İlâhî demektir. Cenâb-ı Hakk’ın ilmi mâzi, hâl ve istikbâli birden tutmaktadır. O ilim için öncelik, sonralık sözkonusu değildir. Buna göre hakikat şu şekilde ifâdesini bulmaktadır:</p>
<p>“Zât-ı Akdes bizim işlediğimiz, işlemekte olduğumuz ve işleyeceğimiz bütün fiilleri ezelî ilmiyle bilmektedir.”</p>
<p>O halde Cenâb-ı Hakk’ın her hâdiseyi meydana gelmeden önce bildiğinden bahsedilirken O’nun için öncelik ve sonralık sözkonusu olmadığı, buradaki önce ifâdesinin bizim için kullanıldığı hatırdan çıkarılmamalıdır.</p>
<p>Dip Notlar<br />
7:Sözler<br />
8:Sözler</p>
<p>Yazar: Mehmed Kırkıncı, 07-7-2010</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-ihtiyari-fiillerdeki-mesuliyeti/">İnsanın İhtiyârî Fiillerdeki Mes’uliyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanin-ihtiyari-fiillerdeki-mesuliyeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
