<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Zeka | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/zeka/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 May 2021 14:24:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Zeka | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ekrem Tahir &#8211; Yaratıcı Öfke  -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-yaratici-ofke-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-yaratici-ofke-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 May 2021 14:24:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[İrfan]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrem Tahir]]></category>
		<category><![CDATA[hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kelam]]></category>
		<category><![CDATA[Konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[mefhum]]></category>
		<category><![CDATA[muhteva]]></category>
		<category><![CDATA[türk aydını]]></category>
		<category><![CDATA[Tenkid]]></category>
		<category><![CDATA[Uslüb]]></category>
		<category><![CDATA[Zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25091</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mefhum fehmetmektir; fehm ve idrak etmek. Ve fehmetmek demek; anlamak, şuurluca kavramak ve idrakte yerini bulması demektir. Bir meseleyi araştırmak, tetkik yolculuğuna çıkıp, bu yolculukta bilgileri toplayıp, tasnifleştirip, bilgileri gözleyip, tenkit süzgecinden geçirip, yolculuk tecrübelerini titizce devşirip terkipleştirmek, hülâsayı kelâm; ona bütün dimensiyonunla hâkim olup hükmedebilmektir. Lakin diğer bir ifadeyle meselenin bütün dimensiyonlarıyla bilmeden, insan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-yaratici-ofke-alintilar/">Ekrem Tahir – Yaratıcı Öfke  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-25102 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/wi_500-193x300.jpg" alt="" width="193" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/wi_500-193x300.jpg 193w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/wi_500.jpg 500w" sizes="(max-width: 193px) 100vw, 193px" /></p>
<p>Mefhum fehmetmektir; fehm ve idrak etmek. Ve fehmetmek demek; anlamak, şuurluca kavramak ve idrakte yerini bulması demektir. Bir meseleyi araştırmak, tetkik yolculuğuna çıkıp, bu yolculukta bilgileri toplayıp, tasnifleştirip, bilgileri gözleyip, tenkit süzgecinden geçirip, yolculuk tecrübelerini titizce devşirip terkipleştirmek, hülâsayı kelâm; ona bütün dimensiyonunla hâkim olup hükmedebilmektir. Lakin diğer bir ifadeyle meselenin bütün dimensiyonlarıyla bilmeden, insan bunu zihinde berraklaştırmadan, vâkıf olmadan asla hükmedemez !</p>
<p>Hukmetmek demek;meseleyi kavrayıp, artık kendi metodunu inşa edebilmesi demektir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Kadınlar&#8230; Tekrar kadınlar. Hakikat kadındır. İnanmış ve mâverâya teslim olmuş kadın hakikattir. Ve gerçekte ışığın ve hakikatin çıplak yani nurani hâli kadındır. Ama çığ hakikattir; kadının çıplak hâli yani mücerretliği. Metafor bir çığlığın çığlığı. Bir anlamın ve derin bir süretin, ifadenin öfkesidir metaforlar. Şair ve düşünürlerin karanlığa, zulmün başkentlerine fırlattıkları ateşten bir oktur bu.<br />
&#8230;<br />
Nerede! Bu asil, zarif gazel duruşlu, elif endamlı, kalem, edeb örgülü ve iffetin imzası, bu kuş ürkekliği kalbi nereye gömüldü! Bu nar çiçeği gibi elleri merhametin ve cesaretin yani cihangir nesiller yetiştirenler? Nerede ufukları delen ve fetheden bakışları&#8230; Nerede bu elif gönüller, elif bakışlar, kün emrinin şuuru, hecesi, nesillere heceleten bu umman gönüllü, elif ruhlu kadınlar ve kızlarımız? Nerede!</p>
<p>Sayfa 153<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Şayet ben daha ilerisini gördüysem;<br />
Sebebi, uluların sırtının üstünde duruşumdandir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Avamın kendisini aldatmasını normal karşilayabiliriz ama aydının kendisini aldatması, bir millet için yıkımın çan sesleri olabilir.</p>
<p>Sayfa 104<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Avrupalılar hakiki “tenkidi” bu iki nur çocuktan öğrenir. Bilhassa büyük mütefekir İmam Gazzâli ve İbn Rüşdden. Bunu sadece filozof Herder itiraf eder. Spinoza, Kant ve diğerleri, Gazzâli&#8217;nin eserlerini çok dikkatli okumuş ve hepsi bir sanatkârane hırsız gibi, fikirlerini onun diriltici ve yaratıcı fikirleriyle örer ve inşa ederler. Onlar Gazzâli ve İbn Rüşdisüz bir hiçtirler! Unutmayalım; İslâm mütefekkirleri arasında önce Latinceye ve sonra Batı dillerine en çok tercüme edilen mütebahhir ve mütearrif olan Gazzâlidir!*36<br />
*****</p>
<p>36 Mesela insan şu Batı Orta Çağ döneminde Latinceye tercüme edilen İslâm düşünürlerin eserlerinin ve kimlerin tercüme edildiğini belirten şu esere bakması yeterlidir: Repertorium edierter Texte des Mittelalters. Aus dem Bereich der Philosophie und angrenzender Gebiete. Hrsg; Rolf Schönberger und Brigitte Kible. Berlin 1994,<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Küpünü; yani bilgi havuzunu doldurmak isteyen, öğrenmek ve yön bulmak isteyen her tecessüs sahibi insan, önce huşu içinde okuduklarını dinler, düşünür, tashih eder ve beyninde bu bilgileri kristalleştiren bir arşivini tutar. Bu okumalar uzun bir zaman alır, şayet düşüncenin ve edebiyatın ulularının tezhibinin durağına hâlen vasıl olmamışsa. Bilgi havuzu doldukça, zekâ keskinleşir, hassaslaşır ve içinde bütün tedai ormanlarının uğultularını barındıran bir kristal bilgi arşivi tekevvün eder, bu oluşum onu sultan yolu olan tenkidin ve mukayesenin alanına yani düşüncenin kristal çizgisine götürür&#8230;</p>
<p>Artık kişi düşüncenin, kendi düşüncelerini inşa edebilecek muhayyel ve kavi kanatlı tecessüsün eşiğinin başındadır. Sonra içinde oluşan coşkun ırmakları, dalgaları, güven karışımı şuh ve cehd dolu bir ruhu oluşur. Ve dahası artık sadece bilgi küpünü doldurmak isteyen bir basit okuyucu değildir. Arşivindeki bilgileri kristalleştirerek yürüşe geçirir; diğer bir ifadeyle tenkit menzilinin sesi olmaya ve bu vadinin emin insanı olmaya başlar. Gölgelerden, peşin hükümlerden arınma cehdi menzilindedir. İnsanın ateşi de, yağı da ve bilgisi de yaratıcı zekâsıdır. Ve İlahi&#8217;nin tarif edilemez mevhibesi.</p>
<p>Zekâsıyla yanmamış, hamlığını iyice kavurmamış, bilgisini biteviye sigaya çekmemiş ve ardından cemil ve celil uluların bilgi usâresinin süzgecinden geçmemiş ve dahi ruhuyla tenkit ateşiyle yanmamış, kavrulmamış sayfalar, paragraflar, bir nevi yaşlanmış Yarış atının tökezleyişine benzeyebilir.</p>
<p>Sayfa 229<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
(&#8230;)1939 yılında başlayıp 1950 yıllarına kadar dil ve matematik felsefecisi, filozof L, Wittgenstein, İngilterede Oxfordda vermiş olduğu meşhur Estetik derslerinde, Tolstoy&#8217;un eserinden de etkilenerek W. Shakespeare&#8217;yi tenkit eder. Ne garip&#8230; Bilgeler Tolstoy&#8217;un tenkitlerine karşı çıkamadılar. Ama Wittgensteine ise “Edebiyattan anlamıyor” sözüyle, bu bayağı, çok peşin hükümlü ve küflü ifadeyle saldırdılar.</p>
<p>Sayfa 137<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Ama mükemmel tercüme için en güzel sözü ise Georg Venzky&#8217;i söylemiş. Ona kulak kabartalım: “İnsan öyle tercüme etmeli ki, yazar esasında bizim hemşehrimiz olarak doğmuş görünmeli, sonradan doğmuş gibi olmamalı” diyor.”</p>
<p>Sayfa 208<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Mefhumlar milletlerin daha doğrusu her medeniyetin kelimeden kanaviçeli mimarisi gibidirler. Bir milletin düşünce mimarisinin dimensiyonları, o milletin mefhumlarının da dünyasıdır. Medeniyetlerin farklılıkları, üslüpları, inşa ettikleri mefhumlardan yani lafzının estetiği, ruhu, kısacası inancının dimensiyonları birbirinden ayırır. Mimarideki tezyin, işaretler, süsler, yapıdaki çarpık uygunsuzlukların, yerini tam bulamamış mimari ögeleri; taşlar, kemerler, kubbeler ve sütunlar, o medeniyetin fikri ve ruhi dünyasını da tezahür ettirir.</p>
<p>Sayfa 96<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Türkiyede kanunlar laiklik yani melezleştirme adına daha doğru ve keskin bir ifadeyle sömürü, komiserlerin istekleri doğrultusunda çıkarılıyordu. Müslüman Türk&#8217;ü putperestleştirmek, melezleştirmek ve iğdişleştirmek için! Ki; dini ilimlerde bunun adı: Gavurlaştırmaktır. Zindana tıktılar ve dar ağacına bu kavram adına öldürdüler. Ve sürekli bu mefhumlarla nesillerin akıllarını, düşüncelerini kırbaçladılar, zihinlerini değiştirdiler, birer etnik toz hâline getirebilmek için bu şair saflığı Müslüman Türk&#8217;ü&#8230; Şairin ölümsüz ifadesiyle: “Öz yurdunda parya” ve tutsak</p>
<p>Sayfa 106<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Konuşmak dinlemektir. Düşünmek tercüme etmektir; tercüme etmek anlamaktır. Estetik ve dil felsefesinin başbuğları; anlamı, düşünceyi ve tercüme meselesi sayesinde çoğu düşünürler kendi dil felsefesini inşa etmişler. İnsanoğlu şu düşünürleri; Platon, Aristo, Cicero, Fârâbi, İmam Gazzâli, Beyrüni, İbn Bâcce, İbn Rüşd, İbn Sina, Herder, Diderot, Hamann, Schleiermacher, Humboldt ve bir Croce&#8217;yi düşünsün. Tercüme demek, önce anlamak ve sonra düşüncenin tekevvünü, parlak oluşumu demektir. Anlamaktan sonra düşünce oluşur. Konuşmak, dinlemek, tercüme etmek yani iç âleminde kalp etmek; anlamak ve bir düşünce demektir. Bunlar her daim tefekkürün görülmez, insicamlı rabıtası ve tedai ormanlarıdırlar. Tercüme hem sanat hem de ilimdir.</p>
<p>Sayfa 206<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Ya üstadlar üstadı olan Gazzâli&#8217;nin el-Munkiz Mined-Dalal (Delaletten Kurtuluşa) adlı eseri. Düşüncenin ve tenkidin uçsuz bucaksız koylarına yelken açmak isteyenler için çok emin ve iyi bir kılavuzdur. Hele hele Karl Marks&#8217;ın habis bir ur gibi Batı düşüncesine armağan ettiği; bu birleştirmeyen, ayrıştıran bir tenkit çeşiti olan: İdeolojik Tenkit&#8217;i, bizim medeniyet buna asla iltifat etmez. Lakin şunu unutmayalım! Marksist ideoloji sayesinde bizler emperyalist Avrupalının satır aralarında söylemek istediklerini çok iyi anlıyor ve dahası esas muradlarına vâkıf oluyoruz.</p>
<p>Marksist kültür bilinmeden Avrupa düşüncesi tam anlaşılamaz. Avrupa hep ayrıştırır, ötekileştirir, asla kaynaştırmaz! Ama bugün ise emperyalist Avrupayı tanımak için ve insanları nasıl birbirine düşürdüklerini ve nasıl ayrıştırma araçlarını kullandıklarını bilmek için, bu nevi tenkit elzemdir. Batı düşüncesini ve tenkidini bilmemek büyük budalalık olur. Lakin sadece bu medeniyeti tanıyıp, kendi dehâlarını ve öz medeniyetini bilmemek ise, budalalığın budalalığı yani intihar olur!<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Kadın nasıl varlığın iç âleminin ehramı, zerafeti ve basamakarı ise, erkek de gönlü, elleri ve varlığıyla bir eyvandır ve fedakâr olarak elleri birden bire fırtınalara karşı; aniden şirleşen pencesiyle önemlidir. Fedakârlığın, koruyuculuğun remzi olarak şir penceleşen elleriyle; çocuklarını yani ailesini korur. Babanın elleri fedakârlığın ördüğü bu nasırlı elleri; ailenin gerçek sütunlarıdır. Elleri ve parmakları biteviye arslan pençesine dönüşür. Evin huzur dolu gök kubbesi gibidir; bu inanmış eşine ve çocuklarına düşkün, edep imzalı ve örgülü güçlü erkek elleri.</p>
<p>Anne ise evin has ve sır odasıdır. Baba hem revak, eyvan, hem de gök kubbesidir evin. İnanmış bir erkek ve babanın elleri; hem graniti hem de ipek yumuşaklığını yani ikisini varlığında onun kadar barındıramaz. Babanın çocuklarına karşı dünyası çoğu zaman anahtarı kaybolmuş esrar dolu bir odaya benzer. Erkek burada bir kadın gibi bazen çocuklarına karşı sevgisini fâşetmeyen, belki çekinen veya bir kaprisli kadın ruhuna bürünür. Mağrur ve vakur bir ruhun imzası olurlar bu durumlarda&#8230; Ama kadınları tarihe taşıyanların yani ölümsüzleştirenlerin çoğunun büyük şair ve düşünürler olduğunu da unutmayalım&#8230;</p>
<p>Sayfa 191<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Düşüncede tenkit; düşüncenin önce sislerden arınması, peşin hükümlerden kendisini tecrit etmesi demektir. Ve düşüncede tenkit yoksa, hâliyle krizlere de biteviye davetiye çıkarır. Tenkit biteviye ışığı soyma cehdi ve aşkıdır. Karanlıktan aydınlığa daha doğrusu ışığın doruk noktası olan nura erişmek için gölgesiz tenkit şarttır. Ve meta tenkit yani tenkidin tenkidi yoksa düşünce ne doğar ne de sıhhatli bir şekilde fikirler boy atıp ufuklara kanat çırpar. Diğer bir ifadeyle varlık olarak insan, cemiyet ve düşünceler buhranlardan asla kurtulamaz. Tenkitsiz düşünce bir nevi köklerinden sökülmüş bu kurumaya yüz tutacak, yok olmaya mahküm bir ağacın kuru ve eğri, elimli kaderi gibi olur. Kuruyan her ağaç çoğu zaman çatlar, eğrileşir. Tenkidin ilk adımı, ilk basamağı; ışıkların hem içe hem de dışa çevrilmiş hâli olan derin bir mukavemedir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Kelime: Hem düşüncenin kök hücresi, hem de hafızanın atlasıdır&#8230; Asırları, dünyaları ve rüyaları içinde barındıran kelimeler vardır. Duha doğrusu tahayyülün kudreti ve ufkun ateşten imzası olan kelimeler var&#8230; Unutmayalım! Bazen küçük bir taş parçasının, sit olduğu bir kaya parçasından kopuşu, o kayanın ileride birden bire çöküşüne şahit oluruz. İlim adamları hâlen beyni bütünüyle keşfedemediler.</p>
<p>Lakin şunu iyi biliyorlar: Beynin bir hücresinin zedelenmesi, tamir edilmesi, güç kayıplara daha doğrusu hastalıklara yol açar! Bizler düşünce hücremizin en önemli bir hücresi olan kelimeleri atmamalı ve unutmamalıyız! İçinde geçmiş zamanın geleceği, gelecek zamanın geçmişi ve ufuk ötesine kanatlandıran kristal düşüncelerimizi barındırır bu hıncahınç kristalleştirilmiş kelimelerimizde!<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Kadın zarif ve ince ruhlu bir revak ve esrar yüklü varlıktır. Erkek güçlü ve kudretlidir. Gücünün ve kudretinin gizli kaynağı imanı, sevdiği kadındır. Kadınlar doğuştan sır küpü. Erkek doğuştan kudret ve şir pençedir. Kadın şiir. Saf şiir yani saf ayna olabilir. Erkek çoğu zaman muğlak ve çetin bir nesir gibidir.</p>
<p>Sayfa 191<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Göç etmek istiyorum! Samimi, inanmış bir düşüncenin şehzadesi olarak. Ne sahneye yerleştirilmiş bir nesne, ne de şeytanın dar sokaklarında büyütülerek yerleştirilmiş bir süperlatifin diliyle anılmak istiyorum. Beni anlatan kelimeler hecenin namusu ve asil ruhlu kelimeleri olmalı; putperstlerin dili ve ifadesi olmamalı. Ne ihtişam ne de putperestliğin ifadesi olan süperlatifin dili benim dünyamı anlatabilir. Gün ışığı gibi sade, berrak gün ve akşam gibi münzevi bir insanım ve ölüm gibi hakikatim! İhtişam: Bulvar fahişelerinin ve yaldızlı hayatın, çocukların işi. Düşüncede ihtişam olmaz. Derin ve meta ötesi bir nevi dalgaların binbir tedaisi ve şeklinin düşünce parkı olmalı. Düşünce nur ise asildir. Nur yani biteviye aydınlık, biteviye Kadir-i Mutlaka teslimiyettir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Her asrın mefhumları, o asrın en canlı işaret taşları, aynaları gibidirler. Mefhum ne olmak istiyor? Nedir? Süs mü, bir parola mı&#8230; Yoksa inşacı bir binbir sesli, kanatlı tedailerin şarkısı mı? Bir şair “Gülün yokluğu her çiçeğin yokluğudur” demiş. İnsanı bütünüyle kuşatan, kanatlandıran, fetheden, onlara ufukları fetheden her mefhumun eksikliği suyun, suyun içinde kayboluşundan çok, çölde buharlaşıp yok oluşu gibidir. Bizler ise kendi suyumuzun yani özümüzün pınarlarımızı kaybettik ve ve kuruttuk.</p>
<p>Sayfa 96<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Aslında ölüm sonsuzluk mekânıdır. Sonlu olan akılda kalmaz. Sonlu düşünülmez! Üstelik düşünce sonluda ölür. Sonlu soğuktur, ürperti hiç değil.</p>
<p>Sayfa 234<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Heyhat! Süretler içinde siretler, siretler içinde süretler yoksa yani görmüyor veya unutmuşsak, anlamıyorsak, o zaman akıl ve mefhum aynı ayniyeti taşımazlar. Bizler ilk sâretlerimizi kaybettik! Onun için oradaki siretlerden (manalardan) bihaberiz&#8230;</p>
<p>İki asırdır bize ait olmayan mefhumlarla ve onun ayniyeti, ruhu olmayan akılla yolumuza devam ediyoruz. Son asırda daha doğrusu 20. asır denilen, hakikatte bu “Hecesiz Kelimeler” asrında, Türk düşüncesinin daha doğru bir ifadeyle İslâm vahiy medeniyetinin şuursuz çocuklarıyla ve bu ebedi Homo Ludens aydınların bizzat kendilerinin ürettiği, bir tane mefhum dahi bulamazsınız. Batının mefhumlarıyla konuşuyor, yiyoruz, giyiniyoruz ve yolumuzu arıyoruz, onlarla yürüyüp, boş bakıp şeytanın dar sokaklarında birbirimizi boğazlıyoruz.</p>
<p>Geleceğimizin ufkunu bu boş, moda ve slogan mefhumlarda arıyor ve bu mefhumların kirli, murdar ve kanlı gömleklerini, daha doğrusu onların mülevves libaslarını kuşanıp, yaşayıp düşünüyoruz&#8230;<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
İnsan kendi dilinin ufuk mağarasını başka dilleri öğrenirken daha iyi muhakeme, mukayese ve idrak etme imkânına sahip. Bir yabancı dili öğrenmenin en güzel ve esaslı yolu tercümeden geçer. Bu İbn Haldun ve Goethe için de böyledir. Ve medeniyetler başka bir medeniyetin mücevher eserlerini dillerini tercüme edip, kendi düşünce buudlarını yüksek bir irtifaya çıkarabilirler. Oryantalist Annemarie Schimmel, Mevlana&#8217;nın Fihi Ma-Fih (Von Allem und vom Einen) eserini Almanca&#8217;ya tercüme ederken, ediş sebebini şöyle izah eder: “Bu mücevher eser benim de dilimde olmalı ve insanlarım bu eseri okuyabilmeli,” der kitabın giriş yazısında.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Dil hem asli ruh toprağımız, mayamızın sesi yani vatanımız ve de gök kubbemizdir&#8230; Yıldızlarımızın hıncahınç imzaları olan kendi gök kubbemizdir&#8230; Batı&#8217;nın bütün ucube kelimelerini dilimize istila ettirdiler “Devrim” adına</p>
<p>Sayfa 156<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Düşünce içimde mücerret dünyanın, mâverâ bakışlı zamanın esrarlı anahtarı ve kurtuluşu oldu. Yalnızlık; bu dünyanın cümle kapısı ve yaratıcılığın, inşâdarın imzası oldu. İmzası olmayandan sevgi, saygı asla beklenmez. Kâmil insanlar hep insanı olduğu gibi, hem de acımasızca severler. İnanmak, sevmek ve düşünmek; elde hayat pınarı, ufku ve gayesi var demektir. Zamanın imzasını kavramak demek fethten fethe düşünce ve gönüllerde kristal bir çizgiye, nura yani asli medeniyetin kapılarını açmak demektir.</p>
<p>Yaşıyorum; zamanın imzasını kaybettiği bu esrarlı bir zaman diliminde ey mâverâ bakışlı sevgili!</p>
<p>Sayfa 188<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Mefhum fehmetmektir; fehm ve idrak etmek. Ve fehmetmek demek; anlamak, şuurluca kavramak ve idrakte yerini bulması demektir. Bir meseleyi araştırmak, tetkik yolculuğuna çıkıp, bu yolculukta bilgileri toplayıp, tasnifleştirip, bilgileri gözleyip, tenkit süzgecinden geçirip, yolculuk tecrübelerini titizce devşirip terkipleştirmek, hülâsayı kelâm; ona bütün dimensiyonunla hâkim olup hükmedebilmektir. Lakin diğer bir ifadeyle meselenin bütün dimensiyonlarıyla bilmeden, insan bunu zihinde berraklaştırmadan, vâkıf olmadan asla hükmedemez !</p>
<p>Hükmetmek demek; meseleyi kavrayıp, artık kendi metodunu inşa edebilmesi demektir. Hiçbir fragment aydın orijinal eser inşa edemez. Edemediği için de köle olmaya, yani Batı&#8217;nın biteviye getto çocuğu olmaya mahkümdur&#8230;</p>
<p>Sayfa 105<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Eğer Müslümanlar artık sadece İslâm-Vahiy medeniyetinin çocukları olduklarının şuuruna erseler, Müslüman Türk çocukları derin bir şekilde mâverâsına yönelip,dalıp, düşünüp, tarihindeki ve irfanındaki kopukluğu, boşluğu bir an önce bu fragment zaman ve fragment aydın gürühundan kurtulmak mecburiyetinde olduğunu, hatta onun için hayati bir mesele olduğunu idrak ettikleri zaman; artık modern köleler, Batı&#8217;nın bir nevi Ersatz (yedek) parçası olmaktan kurtulup, cedleri gibi bir “Mütearrif bir ruh&#8217;a sahip olabilirler&#8230;</p>
<p>Yeter ki içlerine üflenen, kendilerini küçük, hor görme ve bozgunun bozgunu ruhtan kendilerini bir an önce kurtarsınlar, Müslüman Türk&#8217;ün kurtuluşu sadece müslümanların değil; yeryüzünün her yerinde ezilen, kıyılan, sömürülen, öldürülen her milletin kurtuluşu olur. Yeter ki Cumhuriyetin yani içteki ve dıştaki düşmanın, emperyalist itlerin ona uygun gördüğü putperestlik ruh gömleğini acilen üstünden çıkarıp, parçalayıp, ebediyen atsınlar&#8230; Hiçbir şey imansız, cehdsiz, idraksiz ve iradesiz elde edilemez!</p>
<p>Sayfa 103<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Her tenkidin vazifesi kemikleşmiş bir düşünceyi ve gettolaşan fikirleri bertaraf etmektir. Herder şu soruyu soruyor: “Hangi bir baba kendi çocuğunun muhtariyetvari tenkidin, bir metafiziğin ve faziletin; diyalektik safsatanın veya devrimci tenkidin darbecisi olmasını arzular?” Ve filozof, ikazlarına şu cümleyle devam eder: “Tenkit, yeni bir düşüncenin doğuşuna, tekevvününe yardımcı olmalıdır; olamıyorsa bu tenkit değildir. Tenkit mutlaka yeni bir düşüncenin yolunu açmalıdır? Aslında düşüncesiz yani tenkitsiz ne bir adım atabiliriz, ne de düşünceler boy atabilir. Tenkit, sahneden kalpazanları ve karanlığı tard edebiliyorsa ve en önemlisi karanlığı ışığa kalb edebiliyorsa, ozaman bu tenkit demektir.</p>
<p>Sayfa 80<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Dil ve Düşünce</p>
<p>Dil konuşanın zekâsını, bilgisini gösterir. Hem zekâsının dimensiyonlarını hem de dile olan hâkimiyetini, kullandığı kelimeler ise onun kültürünün derinlik ve sığlığını fâşederler; üstelik kristal bir ayna misali önümüze serer. Dil bir nevi insanın irfan ve zekânın yansımasının yansımasıdır. İdrak, fehm, mana ve anlam onun araç dairesidir hep.</p>
<p>Dil kendisini kullananın zekâsı yani dile hâkimiyetinin kudreti kadar, kendisini kullanmasına müsaade eder&#8230; Dil bir sevgili gibi kıskanç, mağrur ve hep vakurdur. Layık olmayana yani sırlara eğilmek istemeyene, sevgili olmayana, kendisini fethetmeyene, çaba sarf etmeyene kendisini asla teslim etmez. Dilin ruhu düşünce, sevgi ve imandır.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Immanuel Kant ise çağını şöyle ikaz ediyor Saf Aklın Tenkidi adlı eserinde: “Muhtevasız düşünceler boştur ve fikirsiz mefhumlar kördür.&#8221;56</p>
<p>Genç Hegeli düşünmemek mümkün mü? Bizdeki şuurlu olarak şuursuzluğu yerleştirme cinayetine karşı Hegel felsefesine başlarken, kendi tefekkür hayatına şu çok önemli düsturu koyar. Daha doğru bir ifadeyle kendi felsefesini şöyle tarif eder: “Sonun şuurunu aşmak için, şuurun içine mutlakı inşa etmeliyiz” 57</p>
<p>Sayfa 108<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Bu ülkenin çocuklarının fragment aydına değil, bu benyan ağacı ruhlu çocukların dev eserlerine ihtiyacı var&#8230; Fragment eser: Ölümün ölümü, mananın kopuşu ve zekânın abraşlaşmasının sayfalardaki rengi ve sesidir. Ne mutlu o mütefekkirlere ki, ilahinin mevhibesine mazhar olup, eserlerini bitirebilenlere. Bitmemiş her eser bir nevi metruk kervansaray gibidir. Ciddi ziyaretçisi olmaz; metruk sarayların.</p>
<p>Sayfa 91<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Araştırmadan asla hakikatin kapısından içeri bir an dahi giremezsiniz, eşikte kalırsınız! Şu celil ve iz mefhumlar: Tasavvur, tahayyül,tayflar âlemi, rüya ve tecessüs ancak düşüncenin eşiğidir. Düşünce sarayın revakına ve eyvanına mütearrif ruh ve biteviye uyanık bir tecesssüs ve keskin, gölgesiz bir diyalektikle girilir.</p>
<p>Sayfa 133<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Nesilleri kendi irfan ve ruh kökleriyle yani kendilerinin kendisi olarak büyütülmeli ve iyice irfanının ve çağın bilgisiyle hıncahınç öğretilmeli ve yetiştirmelidir. Nesiller bir milletin asılları ve hayati gelecekleridir. Ufku; istikbâl ve geleceği fethetmek, hep iradeleri sağlam nesillerle mümkün olur. Kendi ufuk ve gelecekleri olan nesillerini yetiştiremeyenler, sarsılmaya ve nihayetinde yok olmaya mahkum olurlar.</p>
<p>Sayfa 161<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
İnsanlık tarihi bize şunu öğretiyor: Bugünün meselelerinin yeni olmadığını, başka çağ ve medeniyetlerin düşünürleri tarafından da konuşu.lup, tartışılıp, yazıldığını belirtiyor. Ki üstelik ortada yazılan eserler bu durumun şahitleridir. Ama çoğu kez mesela bir mefhumu sistematik yani derin, geniş, keskin ve hududları belli bir ifadeyle ifade etmeyi ne başarmışlar, ne keşfedebilmişler. Düşüncenin sık dokunulan ve üzerinde düşünülen yani tenkit edilen her kumaşı hakikatte; âli, celil, cemil, kudretli bir üslübun ve cehdin imzası yani irtifa ve keşfidir.</p>
<p>Sayfa 100<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Tanzimatla başlayan nesillerin ruh ve irfandaki hafıza kaybı, cumhuriyet dönemi Türk düşüncesinde bu şuurun temelleri tamamen boşaltılır, biter, daha doğrusu bitirilir! Türk düşüncesindeki tenkidin asli ruhuna sahip olup boy atması mümkün değildi. Önce kendi dünyasının mâverâsından kopuk oluşu ve en önemlisi yasakların olduğu ve en kötüsü kendi kendisine yasaklar ağı ören hiçbir ülkede düşünce kristalleşip, hür bir şekilde boy atamaz!</p>
<p>Sayfa 83<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Araştırmadan asla hakikatin kapısından içeri bir an dahi giremezsiniz, eşikte kalırsınız! Şu celil ve iz mefhumlar: Tasavvur, tahayyül,tayflar âlemi, rüya ve tecessüs ancak düşüncenin eşiğidir. Düşünce sarayın revakına ve eyvanına mütearrif ruh ve biteviye uyanık bir tecesssüs ve keskin, gölgesiz bir diyalektikle girilir.</p>
<p>Sayfa 133<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Tarihçi, kendi irfan âbidelerinin sembolik dilini deşifre edemiyorsa; O zaman tarih onun için esrarlı bir kitap olarak kalır.</p>
<p>Ernst Cassirer<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Balzac&#8217;a göre afif olan kadının kulağı imiş ve nefsini inciten bir söz onun toprağa -yani mülevvesin mülevvesi- ipine sarılır. Kadının bütün şuur ve sevimliliği biter; yani saldırganlaşır birden. Kulağın afifliğinin hassasiyeti bir ikaz söz veya fiziki bir zararsız hareket olabilir. Lakin kadına siz siz olun ona: Önce rüştünüzü ispat edeceksiniz. Rüştünü ispat edemeyen iradesine sahip olamaz demeyin. Bu çok sevimli varlıklar; akıl, izan ve edepli zannettiğiniz kadının gözleri kararıp, boğadan çok şeytanın emrine girip sizlere iftira salyası ile saldırabilir&#8230;</p>
<p>Sayfa 244<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Feminizmin zaferi yani sefaletinin doruk noktası, kadına kadın; yani sır ve sevgi küpü oluşunu unutturmasıdır. Köklerinden koparılmış bir ağaç gibi. Köklerinde onu söküp, koparan erkek ve karanlık güçlerin esiri insanlar. O, ulvi ve âsüde limanından, sıcak yuvasından kopan, kopartılan her kadın sokağa düşer. İkbalperest kadın merhamet ve sevgiden yoksun; bir yosunlaştırılmış, süründürülüp, ruhen iğfal edilmişdir ruh ufkunun kömürden bakışlarıdır. Sokağa düşürülen kadın tekrar asli yuvasına ve layık olduğu mekâna ayak bastığında, insanlık hıncahınç bir vicdanın, tâcidar bir sevginin ve merhamet kahramanının bütün renk ufkunu ve kuşağını tekrar tanıyacak.</p>
<p>Hakikatte kadın, içimizdeki diriltici birer benyan ağaçlarıdırlar&#8230; Bu asil ve güzel ötesi varlıklar öyle kalmalılar; insanlığın huzur ve kurtuluşu için. O: İlk harf, ilk hece ve ilk kelimedir. Medeniyetlerin ilk banileri onlardır, daha doğru bir ifadeyle okumuş, inanan ve bilgili kadınlar. Kadın bir anne ve vicdanın kapısı, bilginin mürebbiyesi olarak ne muhteşem varlıklardır. Ve bu güzel ötesi varlıklar öyle kalmalılar! Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (sav) ne muhteşem bir ödülle taçlandırmış: “Cennet annelerin ayakları altındadır” derken. Onlar mutlak olarak iyi eğitilmeliler, Nesilleri onlar yetiştiriyorlar.</p>
<p>Sayfa 193<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Dili olmayanın idraki olmaz. Dile hâkim olmayan, bilmeyen birisinin bütünüyle düşüncesi de olmaz. Dili anlamak demek, onun buudlarını bilmek demektir. Dilini bilmeyen bir kişi, usta düşünürün eserini de anlayamaz. Diline hâkim olmayan her yazarın dili de karışık ve ifadeden yani kristal ifadeden yoksun demektir, Her usta düşünür diliyle neyi inşa edebileceğini, dilinin sınırlarını, imkânını, mağarasını iyi bilir. İnsan dilinin semantik, meta tabakasını, felsefesini bilmeden ne dilini anlayabilir, ne de o dilde yazılan bir düşünürün eserine hakkıyla vâkıf olabilir. Dil, düşün</p>
<p>Sayfa 110<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Türk aydının şuuru boşaltıldı! Şuuru oluşturan, berraklaştıran ve ufuklara kanatlandıran değerler vardır. Değerler örgümüz ise: Dinimiz, dilimiz, ahlâkımız, varlık düşüncemiz, tarihimiz, zaman, mekân ve imanımız şuurumuzu oluşturur. Değerler olmadan, bilmeden şuur olmaz. Şuursuz yaşamak, gök kubbesiz yaşamak çibidir! Vücudun dayanağı ruhtur. Ruhsuz vücud cesettir. Şuurun yapısı ise intensiyonal yani niyete müstenittir.</p>
<p>Sayfa 146<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Bir şeyi doğru tanımlayabilmek iç için anlamak lazımdır. Anlamak için tarihi vetiresini, doğuşunu, değişimini, değişen mana dalgalarını ve renk libaslarını bilmek lazım. Tanımak demek her şeyden önce muhtevasını, lisan ve tarih içindeki seyrini bilmek demektir. Hâkim olabilmek için bütün renk ve mekânların dimensiyonlarını bilmek mecburiyeti vardır.</p>
<p>Sayfa 122<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Stefan Zweig&#8217;in acının ve dehşetin içindeki zaman ve mekânlarda yükselen sesi: Her şey bitti. Avrupa öldürüldü; dünyamız tahrip edildi. Ancak bizler şimdi gerçekten vatansız kaldık.</p>
<p>Sayfa 130<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Gün, Gece ve Nur</p>
<p>Her yeni gün; yeni, kuvvetli, aydınlıklı saatlerin ve günün başlangıcı demektir. Gece bütün kirli ve habis düşünceleri biz farkında olmadan yıkar&#8230; Yeni günün tebessümü, serin ve içteki birikmiş zehirli ve ümitsizlik dalgalarını emrindeki rüzgâr ile içimizden alıp, savurur. Allah&#8217;ın güzel âyetleri olan Gün ve Gece&#8230; Gün bereketin yeniden doğuşun habercisi ve kudreti. Taze güne ve düşünceye alnımızı uzatmalıyız korkusuzca ve biteviye. Günün saatleri düşüncede fethin ve yeniden inşanın merdivenleridirler..</p>
<p>Sayfa 158<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Şuur, hafıza ve nesiller&#8230; İnsan hafızasını unutturmanın da metodları var. Bir psikolog bunları yedi madde ile izaha çalışmış. Daniel L. Schacter, bunları şu madde başlıkları altında izah eder: “Seven Sins of Memory. How the Mind Forgets and Remembers, (2001)” adlı eserinde:</p>
<p>1.Otomatik olarak unutmak<br />
2.Kilitleyip, saklamak şeklinde unutma.<br />
3.Seçimli unutturmak.<br />
4.Cezalandırarak ve hor görerek unutturma. 5.Müdaafa, savunarak unutturmak. 6.Kurucu/Konstruktif unutturma.<br />
7.Şifa, iyileştirici olarak unutturma”.</p>
<p>Bu eserin yanında bir sosyal antropolog olan, Paul Connerton, “Seven Types of Forgettin, Memory Studies, (2008)” adlı bu eserini de unutmamalıyız!</p>
<p>Sayfa 221<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Bu sefer kemal yaşındaki Hegel: “Minervanın kuşu alacakaranlıkta uçar” demiyor muydu? Şuur bir hürriyettir. Hürriyetsiz, iradesiz şuur olmaz. Düşünce hem fırtınalı hem de ılıman atmosferlerde hür ve şuh olarak boy atar!<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Ve her metod hakikatte uzun yolculukların, tahayyül kudretınin ve bir rüya aşkının âli çocuğudur. Onlarsız hiçbir ciddi düşünce asla boy atamaz. Güneşe yönelemez. Aşk, ideal aşk ve rüyalar yoksa, ulvi düşünceler ne doğar ne de boy atar: Hür ve şuh olarak. Ve filozof Spinoza: “Bir rüya, bir ateş; bizi başka mekânlara yerleştirir” demiyor muydu? Mekânımız, asli zamanlarımızı kısacası eyvanımızı bulmak, dönmek, yeniden inşa etmek ve ulvi mekânlarımızda, zamanlarımızın bütün ufkunda ve kendi öz kelimelerimizin ruhu ve ontolojisiyle yaşamak mecburiyetindeyiz&#8230;<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Batılılar hep kaba ve sanatkârane hırsızdırlar. Ve dahi bu ruhlarına kadar narsist ve severek yalan atarlar. Shakespeare de öyle. Onun bilhassa Hamlet adlı eserinde bizden ve diğer kültürlerden aşırdığını bir ilim adamı ve oryantalist olan J. Schick gösterir.4 (Corpus Hamleticum. 1938, 4 cilt.) Shakespeare birçok Batılı düşünür ve sanatçı gibi bilhassa İslâm tasavvufundan etkilenir. Kendisi tabii ki bir İngiliz fakat soyadı iki İslâmi mefhumun birleşimidir. Bizim şeyh kelimesi (Usta-Sheikh),“Sheykh”, Pir (en yaşlı, ermiş) “Patron Saint”, Spiritual teacher”. Bunun hakikatte böyle olduğunu, Batı&#8217;nın değerli kültür tarihçileri ve âlimleri bilirler.5</p>
<p>Ama Türkiyede iddia edildiği gibi bir gizli müslüman veya Arap da değildir. Lakin bu İslâmi mefhum ve düşüncelerden etkilenen ve bazen sanatkârane hırsızlık yapan bu İngiliz yazar Wilhelm Shakespeare.“6</p>
<p>&#8212;&#8211;<br />
4 Bakınız: Otto Spies, Der Orient in der Devtschen Literatur. Verlag Butzon&amp;-Beckers 1949, 5. 24.</p>
<p>54. Stefan Makowski, Allahs Diener in Europa. Denker und Dichter im Dialog mit</p>
<p>dem Islam. Zürich-Düsseldorf. 1997 s. 109.</p>
<p>5.Arapça metnin bu Türkçe tercümesi Ali Kemal Beye aittir. Aksi belirtilmediğinde kitaptaki bütün metinlerin tercümesi yazarına aittir.</p>
<p>6.W. Shakespeare&#8217;in babası John Shakespeare&#8217;in (1530-1601) soyadı döneminde Shakspere olarak kayda geçilmiş. Daha geniş bilgi için; Ulrich Sauerbaum, Der Shakespeare-Führer. Stuttgart, 2015, s. 13-27 ve kıymetli bie el kitabı olan, Ina Schabert, Shakespeare Handbuch. Stuttgart, 2018, s. 118-140. Kaynaklar bu şeyh&#8217;den devşirilen Shakspere kelimesinin soyadı olarak ilk kez hangi atasının kullandığını belirtmiyorlar. Meçhul.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir medeniyetin üslübu, o medeniyetin çocuklarının karakteri, dehâsının kudreti üslübda tezahür eder ve aynı zamanda derinliklerinde medeniyetin bütün yaratıcılığı tezahür olur.</p>
<p>Ve bize; Kurân-ı azimüşşana gelince: Kurân&#8217;ın üslübu; düşünce ve şiirin iç içe kaynaştığı bu dalgalı ve bazen ilahi kitabımızdaki âyetlerin şimşek gibi birden çakışı ve okuyanı kendisine hayran bırakıp, insanın ruhunu aniden saran ve ötelerin ötesine götüren, düşündüren, düşüneni gebe bırakan ilahi bir üslüp Kurân-ı Mecid. Atalarımızın üslübu; işte Kur&#8217;ândaki bu heybetli, dalgalı ve düşünenleri gebe bırakan, düşündüren ilahi üslübun çocuklarıdırlar. Bu hem Selçukludaki atalarımızda hem de Osmanlı devrindeki bütün yazarların üslüpları Kur&#8217;ân&#8217;ın üslübuna dayanır ve onu taklit ederler bu ulu cedlerimiz. Türk diline metafizik derinlik ve üslübda kristal çizgiye kalp eden bizim ilâhi kitabımız olmuştur. Bu hakikati bilmeden şüphesiz büyük edip ve mütefekkirlerimizin üslüblarının mahiyetini, önemini anlayamayız!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Berraklaşma ve kristalin kristali düşünce manzumeleri olmadan, asla âli bir medeniyet tekevvün edemez, olamaz. Ham, boş bir hayal olur. Medeniyet her şeyden önce cemiyette bir kristalleşme, değerlerin şuuruna sahip, inançlı tesanütle oluşur! Mutlak hakikati bulan ve onunla yaşayan bu mütearrifler ordusu; mutlak hakikati bir âlim ve arif olarak biteviye içinde tercüme eden ve sürekli şerh eden Osmanlıdaki cedlerimi daha iyi anlıyorum&#8230; Tercüme edilemeyen yani anlamı olmayan ve insanı bizar eden her fikir mefhum değil, boş ve slogan bir kelimedir. Tıpkı “modern”</p>
<p>Sayfa 185<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Düşünün; bir Fârâbi, Beyrüni, İbn Sinâ, İbn Rüşd gibi. Lisan âlimlerinden Zemahşeri, İbn Hazm, İbn Cinni, İbn Mada el-Kurtubi ve el-Kitab yazarı Sibeveyhi&#8230; Bunlar aynı zamanda birer dil ve gramer felsefesinin kurucularıdırlar.</p>
<p>Cihanşümul tarih fikrinin ve gerçek tarih ilminin kurucuları olan, bir Taberi, el-Mes&#8217;udi, Yahya el-Belâzüri, Ebu Bekr bin Hallikan, İbn Haldun, Naima ve Kemalpaşazade vs. gibi düşünen tarihçiler ve tarih felsefecileri. Filozofların birbirlerine yöneltikleri sorular ve cevapları ihtiva eden ve buna kendi irfanımızda: Hevamil ve Şevamil denilen kitaplar da taranmalıdır.</p>
<p>Mesela İbn Sinâ ile Beyrüni arasındaki ve İbn Miskevehy ile Ebu Hayyan et-Tevhidi&#8217;nin Hevamil ve Şevamil&#8217;leri gibi&#8230; Hukukçular, Kelamcılar ve dini ilimleri temellendiren yani sarsılmayacak biçer sütun daha doğrusu âbidevi eserler bırakan bir İmam Azam, İmam Şâfii, Gazzâli gibi büyük âlimler. Ve bir siyaset felsefecisi, nazariyecisi olan Maverdi&#8217;nin sadece Ahkamus5 Sultaniyesi değil, bu mevzudaki bütün eserler. İhvanı Safa Kardeşlerin yazdıkları ansiklopedileri, üstelik İbn Hallikanın Vefayat el-Ayan adlı eserinden Katip Çelebi&#8217;nin Keşfü&#8217;z Zünun adlı eserine kadar her eser taranıp, cedlerimizin kullandıkları mefhumları asır asır, her ilmin tâcidar yazar ve eserleri ülke ülke ciddi olarak taranıp, birer birer tespit edilmeli ve hangi düşünürün hangi mefhumu ilk kez kullandığını ve diğer mefhumlar hakkında diğer düşünürlerin nasıl bir mana yüklediğinin dökümünü yapıp bilmek mecburiyetindeyiz. Düşünce ve irfanımızda birer ebedi fragment aydın ve insan olmamak için. Daha doğrusu Getto bir medeniyetin getto çocukları olup, eriyip dağılmamak için bilmek mecburiyetindeyiz.</p>
<p>Tabii bu arada tıpkı klasik dönem edebiyatımız nasıl estetiğimizin özünü oluşturuyorsa, aynı şekilde de İslâm düşüncesinin usâresinin usâresini içinde barındıran tasavvuf düşüncesinin yani felsefesinin bütün eserleri taranmalıdır. Bilhassa Mevlana, Gazneli Senai, Yunus Emre ve İbn Arabi&#8217;nin eserleri gibi&#8230;</p>
<p>İçimizden kaç kişi acaba şu sıralayacağım mefhumları yukarıda sadece çok azını zikrettiğim bu büyük mütefekkirlerin ne düşündüğünü biliyor? Mesela her medeniyette kullanılan şu mefhumlar hakkında:</p>
<p>Anlam, bedahet, cevher, görüş-zaviye, ezel-ebed, fikir, fazilet, kâinat, kıyas, kötü, iyi, kesret, keyfiyet, kemiyet, hakikat, hedef, gaye, ilim, ilmicedel, iman, idrak, mana, madde ve devamla: Nazar, nazari, nesne-şey, nefs, mekân, platonculuk, güzellik, ruh, Sonsuzluk, süret, siret, sanat, tezahür, tecessüs, taklit, tabiat, tanım, hareket, kategori, varlık, yokluk ve zaman vs. gibi. Heyhat!</p>
<p>Sayfa 118<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Tekkeye yani kuleye çekiliş. Kulede kalış&#8230; İman şuurdur. Şuur bir taleptir: Aydınlıkla karanlık arasındaki farkı görme idraki ve şuuru demektir. Düşünce, rüya kelimelerin hep sessiz raksların karışımıdır. Ve ben bu rüya kelimelerin, sessiz raksların nefesi ve imzasıyım. Bu ulvi ruh dünyasının ruhudur düşüncelerim.</p>
<p>&#8230;&#8230;.<br />
&#8230;&#8230;.<br />
Yazar hâlen, düşüncenin beddua dalgalarına alnını uzatmış; sessizce yaşıyor.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Her medeniyet kendi irfanının ruhunu aks eden mefhumlarını inşa eder. Kendi medeniyetinin mefhumlarını bilmeyip, onların karşısına çıkamayan, sonra sürekli Batılı mefhumları kullananlar, kullandıkları medeniyetin fikren kölesi olurlar. Ve Batı&#8217;nın mefhumları, çarpıklığımızı ve sefaletimizi gösteren birer kırık aynalardır.</p>
<p>Sayfa 152<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Tenkit her daim, tabiatı itibariyle düşüncenin ötesinin ötesinin dimensiyonuna yolculuktur. Tenkit ışığı biteviye soyma cehdinin adıdır. Her âli düşünür aynı zamanda büyük münekkittir. Bir ülkede büyük düşünürler varsa, o zaman büyük tenkitçiler de var demektir. Sır perdelerinin ötesine yolculuk yapmadan sırrı keşfetmek hayal olur.</p>
<p>Herder&#8217;in meta kritiği bir nevi düşüncenin kalpazan ve şarlatanlarına yani kendilerine “Tenkit Okulu” diyenlerin bu hakiki tenkidi çarpıtılmalarına, kötü kullanılmasına ve en önemlisi tenkit mefhumunu gasp edenlere karşı ihyadar düşünce, bir reform gibidir. Bunları, düşüncenin sahnesinden tard edilmesi için bu nazariyesini kullanır. Yeryüzünde her şey bir nizam ve kaide üzerinde ve bu mihverin ölçüsünde hayat bulur. Ölçüsüz, kaidesiz ve kıstassız bir kritik mevcut olmaz! Onun için Herder bu durumu şöyle tarif eder: Eine Kritik ohne Gesetz, ohne Regel und Gründe heift Akrisie und ist blinde Willkühr* Lisanı Türki ile söylersek: Usülsüz, kaidesiz, ve temelsiz bir tenkit demek; hükümde noksanlık ve kör bir harcıâlemliktir. Hamann ve Herder&#8217;in aklı tenkit ile eş</p>
<p>Sayfa 81<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Cumhuriyet kadınları doğmadan öldürüldü ve boğuldular! Emperyalistlerin emir kipi reçetelerini uygulayanlar tarafından, Sahipsizlik, yokluk sokakların arasında hiçin nefesleri yani emperyalistlerin içimizdeki komiserleri tarafından. Hafızalar artık bir yıkık harabeye dönüştürülmüş; kubbesiz, mekânsız, zamansız bir garip kervansaraya çevrilmişti. Bunlar bir hecesiz kelimenin kurbanları olarak önce ayniyetleri ateşten bıçakla kıyıldı, parçalandı, delik deşik edildi ve emirlerindeki Idola Fori&#8217;ler ve sahte profesörler tarafından çarpık ve sahte ilimlerle demensleştirildiler yani zekâları ve hafızaları kayıplara uğratıldılar, tahrip edildiler Cumhuriyet kadınları&#8230; Anne, baba, çocuk ve kızlarımız yani aile daha doğrusu öz yurdumuz ve yuvamız olan aile mefhumunu ve ruhunu kaybettik!<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Eyvan</p>
<p>Her düşünce, tercüme edilebildikten sonra birer eyvandır. Yani her düşünce idrakte tercüme edildikten sonra güçlü bir eyvandır&#8230; Muhteşem ve heybetli mimari eserlerinin kubbesinin ve sütunlarının dayanağıdır “Eyvanlar. Diğer bir deyişle her asil ve derin düşünce her daim birer eyvandılar. Geçmiş zamanda duran gelecek zaman, gelecek zamanın içinde bulunan geçmiş zaman birer eyvan zamanlardır. Yani ufuk ötesine kanatlandıran bütün zamanlar birer eyvan zamandır! Bizler ulvi eyvanlarımızı kaybettik. Nerede durmamız gerektiğini, eyvan yönümüzü, ruhumuzu ve bakışlarımızı kaybettik. Eyvan bir bitimsiz zamandır. Zaman hep bir bitimsiz eyvandır. Ufuklara kanatlanacağımız yeri ve yönümüzü yani eyvanımız nedir diye kendimize sormamışız. Geleceği belirleyen, durduğumuz mekân ve yön bir eyvandır.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Gözümüzün şeklinde güneş. Nurun ve aydınlığın tercümesinin tedaisi güneş. Gözlerimimizi yaratan, senin form ve şeklinde yaratmasaydı, sana bakmamız imkânsız olacaktı. Ve filozof Plotin bunu idrak etmiş ve anlatmış kendi lisanıyla. Zavallı insanlar senin doğuşunu bile göremeyen, seyretmeyen ve ibret içinde tefekkür etmeyen insan, yaradanı nasıl bütün buudlarıyla idrak edebilecek ki?</p>
<p>Bu kuytu, serin, sessiz ve taze sabahın azizi olan dostum butut! Sürekli hareket hâlindesin. Ardından güneşin henüz doğmamış şualarının iz düşümünü görür gibiyim. Ey! Her yöne ve doğuya kayan kara kara bakışlarıyla sabahın seherinde ılgıt ılgıt, mırıl mırıl süzülen aziz bulut. Ötelere haber vermeye mi gidiyorsun?</p>
<p>Sayfa 159<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Dinler daha önce bir eserimizde belirttiğimiz gibi lisanın ve bütün düşüncelerin ana kaynağıdır. Onsuz ne dil, gramer ve ne de düşünce olurdu. Vahyin nur çocukları İslâm&#8217;ı öğrenmek için lisan, gramer, lügat ve etimolojiyi ve bununla ilmin kristalden dev sütunlarını ve sarsılmaz normlarını inşa etmişler. Ve muhaddisler de kâinatın Efendisinin sözlerini derin ve karşılaştırıcı yani esaslı bir mukayese mikyasından sonra hadisleri toplarlar.</p>
<p>Bir İmam Buhari bize kendi Sahihi Buhari adlı eserini inşa ederken güttüğü metod, iyar (norm) ve titizliği, hakikatte bizim medeniyetimizde ilmin temellerini inşa ederler. Onun ravi zincirindeki titizliği ve aktaran kişinin sözlerini ölçüye vurması, hayatını ve karakterini tahkik ve tetkik etmesi, aktardığı “Hadisleri” titizlikle kontrol edişi &#8211; daha doğru bir ifadeyle- karşılaştırması bir nevi “sahih” imtihana tâbi tutuşu, fikir ve karakterde rüşt sahibi oluşuna dikkat etmesi ve anlatılan hadislerin mevzu yani uydurma mı, onun sahih olup olmadığını ve aktarılan hadisin yanlış, uydurma olduğunu ispat ettiğinde ve tabii kendisi hadisi, hadis ilminin tenkit ölçüsüne vurup bu hadisleri eserine koymaması&#8230; İşte bütün bu hareketler aslında bize hem tenkidin ne olduğunu, satır aralarında ve güttüğü usülle gösteriyor. Muhaddisler hakikatte bizim irfanımızda hem tenkidin hem de gerçek ilmin ilk kurucularıdirlar.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Genç Hegel için ise felsefeye şu durumlarda ihtiyaç var: “Şayet insanların hayatında vahdeti, birliğin kudreti kaybolursa ve onların hayatının münasebetlerinin zıtlıkları ve karşılıklı tesir kaybolmuşsa ve münferitlik kazanırsa; o zaman felsefeye ihtiyaç vardır!9! Hegel Ruhun Fenomenolojisi adlı eserinin girişinde şöyle düşündürücü bir cümle kurar: “Der Bekannte überhaupt ist darum, weil es bekannt ist, nicht erkannt” Lisani Türki ile; Bilinen (tanınan) çünkü esasen o tanındığı için; buna binaen tanınmıyor, der. Bizi yani Türk aydınını bu sözü çok güzel tarif ediyor. Sahi bizler sembol ve değerlerimizi bütün buudlarıyla tanıyor muyuz?<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Sırtını sürekli varlığına ters dönen, hiç dönmeyen insan. İçteki varlığa ve çevresindeki âyetlere kulak vermeyen, bu ölümlü varlık; kendisini nasıl tanısın? Çölde bütün yönler mücerrete yani metafiziğe çıkar. Yalnızlık ancak mutlak hakikati bulunca son bulur. Düşünmeyen, tetkik etmeyen ve dahi sonsuzun karşısına çıkmayan her insan kayıp demektir. Yokluk ve varlık ormanında kendisini bizzat bilmeceleştiren budala cüce&#8230;</p>
<p>İnsan hep uçların adamı. Araftaki yani itidalli insan sonsuza nasıl kanat çırpacağını bilir. Cenneti; yani kendini fethin nasıl olacağını, aşacağını artık bilen insandır. Ölümlü ve sonluda sonsuzu arayışı onun en sevimli tarafıdır. Sadece düşünce odasındaki yalnızlık dehânın yol arkadaşı. Gölgesiz ışık onun aziz dostu. Toplumda gayesiz yalnızlık çoğu zaman garip hastalıklara çağrıdır. Bütün davetsiz misafirler dolar iç âlemine&#8230; Yalnızlık bir gaye için yaratıcılık demektir.</p>
<p>Boş, gayesiz ve ufuksuz yalnızlık; cinnetin cümle kapısıdır.</p>
<p>Sayfa 239<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
İlim biteviye kendisini inşa ederek, yenileyerek, bir mükemmelliğe doğru yükselir. Yani eski mevcut bilgileri yeni buluşlarıyla tadil ve ıslah ederek ilimde ilerleme yapabilirsiniz. Sahi mevcudu, kökü yani kristalleşmişi yıktığınızda, neyi inşa edeceksiniz! Bu tamamen Batı düşüncesinin idrak sefaletini gösteren bir hareket ve düşüncenin zevalinin imzası, Mevcut sembolik ve değerler sermayenizi muhafaza etmeden,insan bir kümes dahi inşa edemez. İslâm âlimleri mevcudu muhafaza ederek, hep tahlil, tenkit, tadil, ıslah, murakabe ve terkip gibi diriltici mefhumlarla ilmi daha da yüksek irtifaya yukseltirler.</p>
<p>Sayfa 113<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sırtını sürekli varlığına ters dönen, hiç dönmeyen insan. İçteki varlığa ve çevresindeki âyetlere kulak vermeyen, bu ölümlü varlık; kendisini nasıl tanısın? Çölde bütün yönler mücerrete yani metafiziğe çıkar. Yalnızlık ancak mutlak hakikati bulunca son bulur. Düşünmeyen, tetkik etmeyen ve dahi sonsuzun karşısına çıkmayan her insan kayıp demektir. Yokluk ve varlık ormanında kendisini bizzat bilmeceleştiren budala cüce&#8230;</p>
<p>İnsan hep uçların adamı. Araftaki yani itidalli insan sonsuza nasıl kanat çırpacağını bilir. Cenneti; yani kendini fethin nasıl olacağını, aşacağını artık bilen insandır. Ölümlü ve sonluda sonsuzu arayışı onun en sevimli tarafıdır. Sadece düşünce odasındaki yalnızlık dehânın yol arkadaşı. Gölgesiz ışık onun aziz dostu. Toplumda gayesiz yalnızlık çoğu zaman garip hastalıklara çağrıdır. Bütün davetsiz misafirler dolar iç âlemine&#8230; Yalnızlık bir gaye için yaratıcılık demektir.</p>
<p>Boş, gayesiz ve ufuksuz yalnızlık; cinnetin cümle kapısıdır.</p>
<p>Sayfa 239<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Koselleck için 19. asır bir kriz asrıdır. Herkes kriz kelimesine ayrı bir mana yüklemeye çalışmış. Mesela Schlegel 1820 yılında şu cümleyi sarf eder: “Büyük krizlerden, en derin Alman felsefesine asrın alâmeti, imzası” der. (Signatur der Zeitalter) Schiller de şu meşhur olan sözünde: Dünya tarihi, dünyanın mahkemesidir, diyor. İnsanlığın irtifa tarihi hakikatte tenkidin yani düşüncelerin kristal bir çizgiye kalp edilişinin ilk tezahürü ve irfanın ilk asli basamağıdır.</p>
<p>İnsan Batı düşüncesindeki sefaleti ve idrakinin zavallığını bu kriz mefhumu üzerinden pekâlâ okuyabilir. Bu mefhum aynı zamanda Batı düşünürlerinin şuuraltlarına bakmamıza, anlamamıza da vesile oluyor. Şuur mağarasının bilmediğimiz dehlizlerine yolculuk ettiğimizde, onların şuuraltlarındaki hamlık, narsistlik ve barbarlıklarını da görmemize vesile olur. Bunu hemen hemen bütün Batılı filozof, tarih felsefecisi ve ebebiyat yazarlarında bütün çıplaklığıyla görürüz.</p>
<p>Sayfa 85<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Ve İnsan Zweig&#8217;in Avrupa&#8217;yı terk ederken günlüğüne düştüğü şu sözü unutur mu:</p>
<p>Her şey bitti. Avrupa öldürüldü; dünyamız tahrip edildi. Ancak şimdi bizler gerçekten vatansız kaldık.</p>
<p>Avrupa bir sfenksler ormanı. Üzerinde biteviye kötü ruhların dolaştığı ve tahrip, yıkımlar ve iyileştirilemeyecek hastalıkları yayan ve eken sfenksler ormanıdır. Onun için şair Heinrich Heine: “Hakikatler ortaya çıktığında, sfenksler çukura yuvarlanır?” der. Zavallı K. Marks ise; geç farkına vardı bu canavarın. Ve ne garib bir ironi ki; insanlığa kolay kolay öldüremeyeceği bir sfenksi armağan eder: Kapitalizmi. Onun görüşü yıkıldı, ama dikkat çektiği Kapitalizm bir dindir. Avrupada benim için üç nevi insan tipi var:Dişi barbar, düşünen ve kuvvet&#8230; İktidar kimde ise, oraya yalpalanan şuursuz yığınlar sürüsü. Tamamen tıpkı bir çöldeki kumun, rüzgârın esen yönüne doğru şekil alışı gibi.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
İnsanı bütünüyle kucaklamayana insan düşünür diyemez. Onların düşünceleri nefsinin sefaletini gösteren birer istimnadır. İnsanlık için fetihten fethe koşan, düşüncenin hür parkını inşa edenler sadece düşünür, mütefekkir sıfatına layıktırlar, Gerisi mevaşiler sürüsüdür!</p>
<p>Sayfa 146<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Mefhumlar&#8230;<br />
Zekânın ve idrakin hem doruk noktası, hem de o asrın düşün. Lisandeki ihtişam ve sefaletini de gösterir mefhumlar. Sırları dökülmemiş ayna gibidir mefhumlar. Fikri ve sosyal tarihimizin hem zaman (senkronik), hem de lisan ilminin mukayeseli tarihi (diyakronik) açısından. Bu zıtlıklar cemiyette; doğruları, inişleri, çıkışları, aldatmaları, dorukları ve derin çözülüşleri, dağılışları, karanlık ve aydınlıkları gösteren birer ayna sayfalar, canlı ve düşündürücü müşahit mefhumlardır. Ve üstelik meselelerin canlı, çok boyutlu, renkli tablolarıdır bunlar.</p>
<p>Sayfa 94<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Anne olarak bir şefkat pınarı ve deryasını barındırır bağrında, dudaklarında ve parmaklarında hep. Bir meltem yumuşaklığı ve esrar fâşeden, gösteren anne parmakları, bu cennet kokulu, muştulayan nurani elleri. Avuçlarında biteviye dua örgüsünün büyüsünü bulundurur. Huzur saçar elleri ve dua yüklü gönlü annenin. Hiçbir el anne gibi aziz, âli, diriltici ve huzur şualarını ışın ötesi yayamaz.</p>
<p>Ya sevgilinin parmakları&#8230; Dokununca erkeğine, hem yıldırım, hem muştu hem de güç pompalayan, üstelik huzur verir ve seviyorsa bir kadının parmakları. Aksi, tersi Dante&#8217;nin cehennemi Lakin o zarif, narin, gül yaprağı yumuşaklığı parmaklara Allah huzur bahşetmiş gibi; bütün inanan ve seven kadınlara. Esas devrim ve meta ufuk huzuru sadece kadınların ve ermişlerin parmaklarında gizlidir.</p>
<p>Sayfa 186<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Tahlil, tenkit ve terkip; düşüncenin taşını yerli yerine koymaktır. İnsan düşüncenin taşını ancak tenkit cehdi ile asli yerine koyar. Tenkit bir nevi düşüncenin berraklaşması, aydınlanması çabasıdır. Günün ilk ışıkları önce gölge ve karanlığı kovar. Tenkit de günün ilk ışıkları gibidir. Manayı anlamak ve yanlış olanları gün ışığının mikyasına vurmak da bir nevi tenkittir. Hiçbir ciddi düşünür, dokuduğu veya ördüğü düşünce kumaşında asla bir kopukluk, eğrilik ve renk abraşlığını, bozuluşunu istemez! Düşüncede abraşlıktan kurtulmak cehdi de bir nevi tenkittir. Tenkitsiz düşünce inşa edilemez. Düşünüyorum dahi diyemez insan!</p>
<p>Sayfa 89<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Batı&#8217;nın her mefhumu bir kaçışın soluğu ve ifadesidir. Ya paroladır ya da çoğu zaman haşivdir. Mesela Anatole France&#8217;nin nefis bir şekilde Batılı mefhumların kaypaklığına dikkat çeken şu ifadesi gibi: “İnsanların Sivilizasyon -Medeniyetdiye adlandırdıkları, onların içinde yaşadıkları şimdiki zamanın âdet ve alışkanlıklarıdır. Onların “Barbar” olarak nitelendirdikleri ise, geçmiş zaman alışkanlıklarıdır.”</p>
<p>Aynı şekilde sadece bir parola, bir slogan olan “modernizm” mefhumu için de geçerlidir. En önemlileri diğer bir deyişle posa ve artık olmayan, haşivsiz mefhumlar ise, mimarideki yani taşlardaki tezyinat, diğer bir deyişle süsden başka bir şey değildirler. Ne ayakları, ne yüzleri, ne de canları yani ruhları ve kanatları vardır bu mefhumların&#8230; Asırlarca hem kendilerini hem de kendi eksenlerine giren milletleri aldatmışlar!</p>
<p>Sayfa 95<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Kapıyı açık bırakırsanız, hırsıza davetiye çıkarırsınız. Hafızanızın atlasını tanımazsanız; rüştünüzü kaybeder ve şarlatanlarıp ebedi oyuncağı olursunuz. Mesela Batılılara göre Mefhumlar Tarihi tabirini ilk kez Hegel kullanmış. Doğru ama eksik bir hükümdür bu. Yani sadece Avrupa düşüncesi için geçerli bir ifadedir. Hakikatte; Mefhum, Mefhumlar Tarihi ve Anlamın Tarihini, Vahyin Nur çocukları ilk önce anlatmışlar ve bu mevzuda dev eserler inşa etmişlerdir! Ama bizler önce onların dilini bilmiyor ve o âli tecessüsün ruhuna ve dahi en önemlisi şuurumuzun lambalarını biteviye başkalarına patlatıyoruz&#8230;</p>
<p>Düşünün Gazzâli&#8217;nin İhya&#8217;sı yüz önemli mefhumdan oluşur. Son mefhumu ilimdir. Eser aynı zamanda hem mefhumlar tarihi hem de felsefi, sosyal ve dini ilimlerin mefhumlarından bahseder ve İslâmi meseleleri hem tecdid ve ihya eder; düşünceyi gölgelerden ayırmaya, ufukları aydınlatmaya çalışır ve İhyası bir ibdâ eserdir! Fârâbi bize “İlimlerin Sayımı” adlı eserinde felsefi mefhumlardan ve ilimlerin kategorilerinden bahseder. Ve onun gerçek bir dil felsefesi şaheseri olan el-Huruf adlı eserini de unutmayalım. Düşünce tarihinde ilk kez mahiyet mefhumundan İbni Sinâ üstadımız bahseder. İbn Rüşd&#8217;ün Faslu&#8217;l makâl&#8217; ve bilhassa Abdülkâhir el-Cürcâni&#8217;nin Esrarı Belâğa5msı gibi hem mefhumlar tarihi hem de anlamın anlamını, semantiğin tarihinin şaheseri olduğunu unutmayalım. Misalleri uzatmanın bir anlamı yok.</p>
<p>Sayfa 132<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Hay hecesi. Hayatın diriliği, canlılığı, bütünlüğünü ve kurtuluşunu ifade eden hece. Sürekli hareketlilik ve canlılık! Şuurun dumura ve cangıla düşmemesini ihtar eden bir hecedir hay. İçinde sonsuz âlemi barındıran çok boyutlu hem bir heceyi, hem de ulvi bir kelimeyi barındırır hay kelimesi. Zaman gibi titiz ve ayna bir hece. Düşüneni tefekkür parkına daha doğrusu mekân, zaman, varlık ve yokluk alanına götüren bir hece içinde hece, kelime içinde mücerret ve müşahhas kelimelerin tedai ormanı.</p>
<p>Hay aynı zamanda bir esma-i hüsnadan yani Allahın en güzel isimlerinden biri. Bütün varlıkların hayat kaynağı, ebedi ve hakiki hayat sâhibi anlamında bir hece içinde kelime. Şair Nesimi asırların taa mâverâ örgülü derinliklerinden şöyle seslenir:</p>
<p>Her kimse ki esridi</p>
<p>Hay-ı ebbed oldu zat-ı haydan.</p>
<p>Sayfa 198<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Arşiv ve hafıza, daha doğrusu arşiv aynı zamanda hafızanın mekânıdır. Kelimelerin birçok anlamları vardır düşünen insanlar için: Lügat manası, kelime, sembolik, metafor, görevi, rolleri ve tedai yani sınır açıcı manaları vardır. Ve bunların anlamları değişik ölçü ve dimensiyondadır. Fransız tarihçi Pierre Nora ise “Hafızanın Mekânı” için sadece üç anlamı vardır kelimelerin: “Maddi, sembolik ve fonksiyonel.” Tarihçi mesela arşivi bir nevi sırf ifşa, izhar eden bir maddi mekân olarak görür.</p>
<p>Ama eğer arşiv ve deposunun bir “Hafızanın mekânr” olabilmesi için, arşiv kelimesinin çevresinde “Sembollik aura” yani sembolik bir gizli şua ile çevrelenmesi, onu hafızanın mekânı yapar. Sırf maddi manasıyla “Hafızanın Mekânı” olmaz diyor tarihçi. Arşiv; bütün düşünce, tarihi akdlerin, anlaşma ve asırların ruhunu içinde barındıran sözlerin manzumesidir. Arşivlerimizin yok olması, aynı zamanda mekânın içindeki zamanın da yok olması demektir. Zira zaman her dem mekânın içinde ve dışında da olsa yine görülmez mekânın içinde yaşar; bütün mana, anlam ve nüans buudlarıyla.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Cumhuriyet sadece bir tek akıl istiyordu. O da yatağı, kökleri, örgüsü ve ana şalterleri yani tenkidi, tahlil ve terkibi olmayan bir akıl istiyordu Cumhuriyet Türkiyesi. Fransız yazarı Bruno Latour&#8217;un Avrupa için söylediği gibi: “Biz modern olmadık” İbn Halduna göre cemiyette medeni münasebetler, toplum arasında irfana, irtifaya, âli düşünce ve dahi ulvi gönüle dayanan bir dayanışma ağıyla mümkündür. Bu ruh, bu sevgi, saygı ve irfan yoksa, o cemiyet medeni değildir. Bu irtifa yoksa o cemiyet ve milletler medine, medeniyet parkında asla olamazlar ve medeniyette hiç tekevvün etmez görüşündedir.</p>
<p>Sayfa 107<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Medeniyetlerin estetiklerinin ayrı bir ruhu, zekâsı ve üslübu olur. Diğer bir deyişle onu oluşturan dev sütunların can ve ihya damarları ve pınarları ayrı olur. Medeniyetlerin estetikleri, metafizikleri ve üslüpları onların âli, zarif ve kristalleşmiş dâhiliklerinin ifadesidir. Bizi diğer bütün medeniyetlerden ayıran ve eşsiz olduğumuzu ifadeye yarayan sembol bir ifade, bu da mimarimizdeki Mukarnas mefhumudur. Sadece İslâm Vahiy Medeniyeti&#8217;ne has bir sanattır bu. Lügatler bize bu mefhumu şöyle izah ediyorlar: Kemer, kubbe, eyvan ve mukarnas.</p>
<p>Mimari estetiğimizi belirgin bir şekilde gösteren sanatlarımız. Mukarnas; taç mukarnas, eyvan mukarnas ile mana ve anlam dimensiyonlarını ifade eden bu nev-i şahsına münhasır sanatımız.</p>
<p>Sayfa 177<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Eger büyük düşünürlerin bendleri bir bir yaran, yakan, yıkan tıpkı suyun birden bire dalgalanıp çağlayarak, şahlanarak kanatlanıp, şiddetlice hızlanıp, tırmanır gibi aniden şiddetlice patlaması misali ve dahi bu şiddetli inişli, çıkışlı tazyik dalgaların her şeyi önüne katması misali ve bu şiddetin şiddeti öfkeleri olmasaydı,düşünce en metafizik yani en yakıcı, en kristal -diğer bir ifadeyle- insanların ruhlarını, rüya ufuklarını asla gebe bırakamazdı&#8230;<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bize göre, Yaratıcı tenkit: Bir mutlak aşk; ışığı bitimsiz soyma cehdinin ve mutlaka erişebilmenin kesif adımını ve dahi mutlak tecessüsünün keskin imzasıdır. Doğrusu dünyanın en zor sanatı ve dahi ilmi bu. Dünya düşünce tarihine esaslıca yön veren iki şey vardır: Yaratıcı düşünce ve Yaratıcı Tenkit! İkisi de düşünce kumaşının hem atkısı hem de çözgüsü, yani kristal çizgileri gibidirler.</p>
<p>Her mefhum, o medeniyetin ruh dimensiyonlarını ve ruhunun mana renklerini gösterir. Garip bir mananın gökkuşağını. Aslında bütün mefhumlar için de bu geçerlidir. O mefhumlarda zihniyetleri, yani insana bakan zaviye ve ruhlarının kökleri ve bu köklerde; ufuklarının ufukları durur hep.</p>
<p>Sayfa 82<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
İnsanoğlu gerçekten kendisine hayat nedir diye ciddi olarak bu soruyu yöneltmiş mi? Yani hecelemiş mi bu kelimeyi. Kelimenin içindeki hecelerin süret ve siretlerine eğilmiş mi? Hayat: H, ha, hay, hayâ ve kemali hayat. İnsan bu âlemde kılavuzsuz ise, o sadece bir “Ha” hecesi gibidir. Tükenmeye yani yok olmaya mahküm bir ateşin içindeki mum gibidir. Doğarken ebeveynleri onu tıpkı H harfi şeklinde olduğu gibi korur ve köklerine bağlamaya çalışırlar. Bize babasını anlatan şair Mehmed Âkif şu mısralarıyla H&#8217;yi yani ebeveynleri ne güzel anlatıyor Üstadımız:</p>
<p>İlmi az, görgüsü çok, fitratı yüksek bir İmam Tanırım ben, ki hayâtında tanıtmıştı babam “Kim bilir; şimdi ne âlemde benim şanlı Kösem</p>
<p>H; hem kökler hem de dallardır insan hayatının ilk safhalarında. Onsuz ne gök kubbe ve ne de gök kubbemiz olmaz!</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-yaratici-ofke-alintilar/">Ekrem Tahir – Yaratıcı Öfke  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-yaratici-ofke-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Öğrenme Stratejileri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ogrenme-stratejileri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ogrenme-stratejileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Sep 2017 12:44:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Öğrenenle ilgili etkenler]]></category>
		<category><![CDATA[Öğrenilen materyalle ilgili etkenler]]></category>
		<category><![CDATA[Öğrenme Stratejileri]]></category>
		<category><![CDATA[Öğrenme yöntemleriyle ilgili etkenler]]></category>
		<category><![CDATA[Öğrenmede Rekabet]]></category>
		<category><![CDATA[Övgü ve Yergi]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitimde Ceza ve Ödül]]></category>
		<category><![CDATA[Genel Uyarılmışlık Hali]]></category>
		<category><![CDATA[Motiv- Güdü-Dürtü-Itilim]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Yaşar Fettahoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Yaş]]></category>
		<category><![CDATA[Zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=17191</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Zaman insanların en kıymetli sermâyesidir. Çağın farkına var­mış, aldım kullanma yeteneğine sahip bütün insanlar zamanın de­ğerini takdir ederler. Zaman her konuda olduğu gibi eğitim-öğretim konusunda da büyük bir önemi hâizdir. Dünyanın uygarlık ya­rışına girdiği çağımızda eğitimcinin hiç mi hiç kaybedecek zamanı  yoktur. Yalnız eğitimci için değil öğrenen için de durum aynıdır. Kendimize şöyle bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ogrenme-stratejileri/">Öğrenme Stratejileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/ogrenme-stratejileri/indir-157/" rel="attachment wp-att-17193"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-17193" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/indir-1.jpg" alt="" width="396" height="198" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/indir-1.jpg 318w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/indir-1-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 396px) 100vw, 396px" /></a></p>
<p>Zaman insanların en kıymetli sermâyesidir. Çağın farkına var­mış, aldım kullanma yeteneğine sahip bütün insanlar zamanın de­ğerini takdir ederler. Zaman her konuda olduğu gibi eğitim-öğretim konusunda da büyük bir önemi hâizdir. Dünyanın uygarlık ya­rışına girdiği çağımızda eğitimcinin hiç mi hiç kaybedecek zamanı  yoktur. Yalnız eğitimci için değil öğrenen için de durum aynıdır.</p>
<p>Kendimize şöyle bir soru sorabiliriz: Ne yapalım, nasıl yapalım da en kısa zamanda, en kolay, en verimli ve kalıcı bir öğrenmeyi sağlayabilelim? Bunun cevabı öğrenme stratejilerini oluşturur. Başka bir deyimle öğrenme şartlarını&#8230;</p>
<p>Öğrenmeye olumlu veya olumsuz tesir eden faktörler genel olarak üç bölümde ele alınır: Birinci gruptakiler öğrenenle, ikin­ci gruptakiler öğrenilen materyalle, üçüncü gruptakiler ise arada kullanılan öğrenme yöntemleriyle ilgilidir.(302) Bazıları bunu, öğre­nenle ilgili etkenler ve öğrenilenle ilgili etkenler olmak üzere iki grupta ele alır.303</p>
<p style="text-align: center;"><strong>1- Öğrenenle ilgili etkenler:</strong></p>
<p>İnsanların çeşitli sebeplerden dolayı farklı özelliklere sahip ol­duklarını biliyoruz. Bu özellikler bireylerin öğrenmelerini şu veva bu oranda etkiliyor. Tabiatıyla az etkileyenler var, çok etkileyenler var. Morgan, öğrenmeyi önemli ölçüde etkileyen faktörleri dört başlıkta ele alıyor:</p>
<p><strong>1-</strong>  Zekâ, <strong>2-</strong> Yaş, <strong>3</strong>&#8211; Genel uyarılmışlık hâli ve kaygı, <strong>4</strong>&#8211; Daha önceki öğrenmelerden yapılan aktarmalar (transfer).(304)</p>
<p><strong>1-Zekâ</strong>: Kısaca yeni durumlara intibak yeteneği olarak ta­nımlayacağımız zekânın öğrenme olayı üzerindeki etkisi herkesçe bilinir.(305) İleride zekâ üzerinde ayrıntılı biçimde duracağımız için burada fazla detaya girmeyeceğiz.</p>
<p><strong>2-Yaş:</strong>Yaşın da öğrenme üzerinde önemli etkisi var şüphesiz. Yapılan araştırmalar öğrenme yeteneğinin 20. yaşa kadar arttığını, 20-30 yaşlarında aynı düzeyde kaldığını, bundan sonra da her bir yaş için %1lik bir kaybın söz konusu olduğunu göstermiştir.(306)</p>
<p><strong>3-Genel uyarılmışlık hâli:</strong> Öğrenmeyi gerçekleştirmenin şart­larından biri genel uyarılmışlık hâlidir (arousal). Bir organizmanın öğrenebilmesi için genel uyarılmışlık hâline gelmesi lazımdır. Bu­rada da ifrat ve tefrit verimli bir öğrenmeyi engeller. Uyku hâli gibi çok zayıf bir genel uyarılmışlık, öğrenmeyi olumsuz yönde engeller. Uyku hâli gibi çok zayıf bir genel uyarılmışlık, öğrenmeyi olumsuz yönde etkileyeceği gibi aşırı derecede bir genel uyarılmışlık hâli de öğrenmeyi olumsuz yönde etkiler.(307) Meselâ aşırı kaygı (anxiety) veya şiddetli heyecan hâlleri, öğrenmeyi negatif yönde etkileyici hâllerdir. Morgan, genel uyarılmışlık hâli ile öğrenme arasındaki bağlantıyı tersine U biçiminde bir eğriyle açıklıyor.(308)</p>
<p>Öğrenme olayında sadece genel uyarılmışlık hâli de yetmez, güdülenmiş olmak da gerekir. Yine Morgan, genel uyarılmışlık hâliyle güdü arasında dairesel bir bağlantı kurmaktadır. Ona göre “Genel uyarılmışlık hâlinde olan bir denek, ses, koku, çevresindeki yeni nesneler gibi dış uyarıcılarla kolayca güdülenir. Bu uyarıcılar denekte merâka ve açımlayıcı davranmalara (exploratory responses) yol açar.”(309) Genel uyarılmışlık hâli açlık, susuzluk ve benzeri içsel güdülerle de sağlanabilir.</p>
<p>Mademki güdülenmiş olmanın öğrenmede önemli etkisi var­dır, o hâlde güdü ve güdülenmeyi biraz açmamızda yarar vardır.</p>
<p><strong>Motiv- Güdü-Dürtü-Itilim:</strong></p>
<p>Bireyde bir harekete sebep olacak derecede kuvvetli olan her uyaran bir dürtüdür.(310) “Öğrenmeyi teşvik eden, mümkün kılan ko­şullara öğrenme motivasyonu denir.”(311) Bir canlıyı bir öğrenmeye sevk edebilmek için ona mutlaka o öğrenmeyle ilgili bir ödülün verilmesi, şayet o canlı cezâlı bir durumda ise ondan kurtarılması gerekmektedir. Aksi hâlde bir öğrenmeden bahsedemeyiz.</p>
<p><em><strong>Adasal,</strong></em> “Dürtünün harekete geçirme derecesi kuvvetine ol­duğu kadar öğrenenin yaşına, cinsine, zekâsına, ilgilerine, benliği­ni teşkil eden vasıflarına ve içindeki bulunduğu psişik durumuna bağlıdır.”(312) diyor.</p>
<p><em><strong>İ<u>tilim</u>,</strong></em> öğrenme faaliyetinin başta gelen öğesidir. Yeterli bir itilim bir öğrenme faaliyetini başlatmakla kalmaz, aynı zamanda onu yönetir ve devamını sağlar.(313) Yeterince itilim (motiv) olmadan ne bir öğrenme ne bir düzenli düşünme ve ne de çaba ve ilgi gibi başarı için gerekli şartları hazırlamak mümkün değildir.</p>
<p>Öğrenme faaliyetini başlatan itilimler genel olarak iki bölüm­de incelenir: İçten gelen itilimler, dıştan gelen itilimler. İçten gelen itilim için Ryan şunları söylüyor: “İtilimin bu en etkin şekli öğ­renilecek konuyu öğrenci için ilginç ve anlamlı kılmakla sağlanır. Öğrenme mükâfatını birlikte getirir. İlgi faaliyetin kendi içindedir ve öğrenciyi işine, çalışmasına bağlar.”(314)</p>
<p>İçten gelen itilim ideal bir itilim şekli olmasına rağmen bazen öğrenmenin onsuz da yürütülmesi gerekebilir. Birey zihince olgun­laşmamış olabilir veya elde ettiği sonuçlara ve ideallere karşı duyarlı olmayabilir. İşte, bunlar içten gelecek olan itilimin önünde bir engel teşkil edebilir.</p>
<p>Şöhret arzusu, alkışlanma isteği, ihtiras, gurur ve benzeri top­lumsal güdüler öğrenmeyi sağlayacak ve faaliyeti kendi yönetimin­de devam ettirecek birinci dereceden güdülerdir.(315)</p>
<p>Psikoloji insanda hükmetme, imrenme, toplumca beğenilme arzusu, rekâbet, kıskanma, tecessüs gibi dıştan gelen güdülerin var­lığını her zaman kabul etmiştir.(316)</p>
<p>Itilimleri belli bir sayıya inhisâr ettirmek mümkün görünmese bile bazı eğitimci ve ruh bilimciler birtakım sıralamalar yapmışlar­dır. Ryan bunlardan biridir. Ona göre dıştan gelen itilim biçimleri şu şekilde özetlenebilir: 1- Övgü ve yergi, 2- Rekâbet, 3- Cezâ ve ödül, 4- İlerleyişin bilinmesi (sonuç hakkında bilgi), 5- Diğer itilim kaynakları.(317)</p>
<p><strong>1- Övgü ve Yergi:</strong> Övgü ve yergi öğrenme faaliyetinin başarıyla sonuçlanmasında en etkili güdülerdendir. Bazı araştırma­lar, denenmiş dürtüler içinde en etkilisinin övgü olduğunu göster­miştir.(318) Yine yapılan araştırmalar övgünün, yermek ve kötülemek­ten daha da etkin olduğunu ortaya koymuştur.(319)</p>
<p>Rastgele insanın “aferin” demesi bireyi etkiler mi? Buna ve­rilecek cevap olumsuzdur. Çünkü övgü ve yergi öğrencinin saygı duyduğu, değer verdiği kimselerden geldiği zaman bir anlam taşır, yani öğrenciyi motive eder.(320) Övgünün, çözümü istenen problemin zorluğu veya kolaylığı ile orantılı olması gerekir. Çok güç bir prob­lemin çözülmesi neticesinde öğrenciye küçük bir sözlü takdir ifa­desi öğrencinin düş kırıklığına uğramasına sebep olabilir; aynı tip öğrenme olayları ile tekrar karşılaştığında motiv yetersiz kalabilir. Küçük bir başarı için öğrenciyi ödüllendirerek göklere çıkarmak da onda bir ilgisizliğe sebep olabilir.(321)</p>
<p>Övülmeye ahşan bir öğrenci bu motive şartlanabilir. Her za­man övülmeyi bekler. Bunu bulamadığı zaman ise doping sonrası bir duruma düşer.</p>
<p>Yergi de övgü kadar olmasa bile önemli bir motivdir. Başkala­rı tarafından yerilmeyen, sorgulanmayan bir insanın —hele vicdanî duyguları da körelmişse- her yaptığının veya yapamadığının yanına kalacağı inancı gibi bir çıkmazla karşılaşması kaçınılmazdır, insan­lara sorumluluğu biraz da çevreleri yükler. Yalnız hemen söyleyelim ki burada da her türlü aşırılıktan uzak durmak gerekir. Aşırılığa kaçan yermeler, çocukta kendine güvensizliğe, ümitsizliğe, pısırıklığa, problemlerin tekrarı anında paniğe yol açar. Kur’ân eğitim sistemi,böyle bir çıkmazı asla kabul etmez. O sorgular ama itmez, azarlar ama ümitsizliğe sevk etmez, insanlardan Allah’ın rahmetinden ümit kesmemelerini(322) ister. Mevlânâ “gel” derken ona tercüman olur.</p>
<p><strong>2-Rekabet:</strong> Rekabet birden fazla insan arasındaki bir ya­rışı ifâde eder, insanlarda yarışma ve kazanma temâyülü her zaman var olagelmiştir. Eğitimci bu temâyülden yararlanabilir. Çünkü öğ­renmede önemli bir motivasyondur.(323) Birey başkaları ile rekabete girişebileceği gibi kendi kendiyle de rekabete girişebilir.</p>
<p>Başkalarıyla rekabet insanı kamçılar ama denetimi gerekir Çünkü başkalarıyla rekabet içinde olan bir insanda kıskançlık, kır­gınlık gibi istenmeyen duygular ortaya çıkabilir. Öğrencilik haya­tımızda bizimle rekabete girişen bir arkadaşımızın bir yazılı imti­han esnasında “Arkadaşlar kopya çekiyor.” diye bizi öğretmenimize şikâyetini hiç unutmam. Halbuki hiç öyle bir davranışımız olma­mıştı. Öğretmenliğim esnasında da arkadaşlarıyla rekabete girdiği için onlardan gizli ders çalışan, onlardan az not almamak için kop­yaya teşebbüs eden öğrencileri hatırlarım.</p>
<p>Rekabet kontrol edilmediği zaman kişilik çöküntülerine, si­nir yıpranmalarına da sebep olabilir. Bu yüzden bazı ruh bilimciler rekabetin bir öğrenme motivasyonu olarak devamlı kullanılmasını sakıncalı bulmuşlardır.(324)</p>
<p>Ryan, “Kendi kendiyle rekabet ya da kişinin geçmişteki duru­mu ile rekabeti en değerli olan rekabet şeklidir.”(325) diyor. “Bir günü diğer günüyle eşit olan ziyandadır ”(326) diyen Hz. Muhammed belki bu gerçeğe işaret ediyordu.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm de rekabeti bir motiv olarak kullanır. Örnek: “Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Hayırlı işlerde bir birinizle yarı­şın. Nerede olursanız olun Allah sizi bir araya toplar. Allah şüphesiz her şeye kadirdir. ”(327) Kur’ân, rekabeti hayırlı yolda kullanır. Ora­da yarışı kazananları takdir ve teşvik eder. Tevbe Sûresi’nin 100. âyetinde şöyle buyrulmaktadır: “iyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve Ensar ile onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnud ol­muştur. Onlar da Allah&#8217;tan hoşnuddurlar. Allah, onlara, içinde temelli ve ebedî kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamışlar. Işte büyük kurtuluş budur. ” Bir başka yerde konuya şöyle yaklaşılır. Rablerini eş koşmayanlar; Rablerine dönecekleri için kalbleri ürpermek vermeleri gerekeni verenler; işte onlar iyi içlerde yarış eder­ler; o uğurda ileri geçerler.(328)</p>
<p>Ayetlerde de görüldüğü gibi rekâbet bazı güzel davranışlarla bağlantı kurularak övülmektedir. Şu âyetler, iyilikte rekabetin sonu­cunu vazıh bir şekilde bildirmektedir: “İyilik işlemekte önde olanlar,karşılıklarını almakta da önde olanlardır. Naîm cennetlerinde Allah&#8217;a en çok yaklaştırılmış olanlar işte bunlardır. &#8220;(329)Yarışı kazananlar için verilecek ödüller devam eden âyetlerde tâdât edilmektedir. Fakat insanlar için, daha doğrusu burada yarışı kazanan insanlar için Allah’a yakın olmanın ne demek olduğu izahtan vârestedir. Biliyo­ruz ki motivin şiddeti ile ödülün değeri arasında kesin bir bağlantı vardır. Bu itibarla insanlar, Allah’a yakın olmak gibi çok değerli bir ödülle motive edilmektedir.</p>
<p>İyi davranışlarda rekabeti teşvik ve tebrik eden, ödüllendiren Kur’ân, kötü davranışlarla ilgili rekabeti yermekte, tevbih ve takbih etmektedir. Allah (c.c.), elçisi Hz. Muhammed&#8217;e hitaben buyuruyor ki: “Ey Muhammed, küfürde yarışanlar seni üzmesin, şüphesiz onlar, Allah&#8217;a bir zarar veremezler. Allah, âhirette onlara bir pay vermemek istiyor. Onlara büyük azâb vardır. &#8220;(330)</p>
<p><strong>3-Cezâ ve Ödül:</strong> İnsanların fıtratlarında kazanmak, kay­betmemek, rahat ve huzur içinde olmak, hâlinden memnun, gele­ceğinden endişesiz yaşamak gibi birtakım eğilimler vardır. Hayat boyu bunları elde etmek, elde ettiklerini kaybetmemek için çırpınır dururlar. Cezâ ve ödül onların bu arzularını etkileyen iki önem­li motivdir. Cezâ, huzur ve rahatlarını yok ederken, ödül ise onları mutlu ve bahtiyar kılmaktadır. Bu itibarla birinden kaçarken öbürüne koşarlar. Yani ikisinin de yaptırım gücü vardır. Ne var ki bunların etki güçleri biribirinden farklıdır. Meselâ ödüllendirmenin cezalandırmaya oranla daha etkili olduğu görülmüştür. Şayet ceza istenmeyen tepkileri engelliyor veya zayıflatıyorsa o zaman etki gücüne sahip demektir.(331)</p>
<p>C e z â veya ödülden pedagojik sonuçlar alabilmek için bazı kurallara uymak zorunluluğu vardır. Bunların başlıcaları şu şekilde sıralanabilir:</p>
<blockquote><p><strong>1-</strong>Cezâ (özellikle fizik cezâ) en son başvurulacak bir yol ol­malıdır.(332)</p>
<p><strong>2-</strong>Suçsuz cezâ olmaz.</p>
<p><strong>3-</strong>Cezâ bir suça karşı verilecekse o suçtan caydırıcı olmalıdır.</p>
<p><strong>4-</strong>Cezâda adâlet esastır. Ne amacı aşmalı ne de suça devamı sağlayacak derecede az olmalıdır. Suç işleyen herkese uygulanma­lıdır.(333)</p>
<p><strong>5-</strong>Cezâ, insanın bireysel ve sosyal durumuna uygun olmalı­dır. Bazı kimselerin gözüne bakmak yeterli bir cezâ tesiri bırakır­ken duyarsız insanlara fizik cezânın bile etkisiz kaldığını söylemek mümkündür. Bu itibarla cezâ verilecek kimsenin çok iyi tanınması gerekir. Bazı öğrenciler vardır ki öğretmeni yüzüne baktığı zaman kızarır. Böyle bir öğrenci için hiddet ve şiddete başvurmak fevkalâde yanlış olur. Atalarımız “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.” derken insanların bireysel farklılıklarına ve bunlara karşı takınılacak tavra dikkat çekmişlerdir. Yine buradan hareketle diye­ceğiz ki:</p>
<p><strong>6-</strong>Cezâ verirken yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, ailevî durum dik­kate alınmalıdır.</p>
<p><strong>7-</strong>Sağlıksız insanlara cezâ vermek hem verenin hem alanın başına felaketler açabilir. Böyle talihsiz durumlara düşen meslektaşlar biliriz.</p>
<p><strong>8-</strong>Cezâ verilecek kimse bir zarara sebep olmuşsa tazmin yoluna gidilmelidir.</p>
<p><strong>9-</strong>Cezâ veren kimse, bunu istemeyerek vermeli ve bu hâlini cezâ verdiği kimseye hissettirmelidir. Mahkemelerimizde ağır cezâ vermek durumunda kalan bir hâkimin kalemini kırma geleneği sanırım bu psikolojiyi yansıtmaktadır.</p>
<p><strong>10-</strong>Eğitim-öğretim faaliyetlerinde cezâ çok ağırsa, sebebi belirgin değilse, doğruluğu kabul görmemişse çocukta cezâ verene, kuruma ve öğrenim biçimine karşı bir küskünlük ve oradan kaçınma isteği doğabilir.(334) Bir okul, öğretmen fobisi zuhûr edebilir.</p>
<p><strong>11-</strong>Garrett, cezânın, yanlış hareketin hemen ardından verilmesi gereğini vurguluyor. Cezâda adâleti savunuyor.(335)</p>
<p><strong>12-</strong>Cezânın herkesin huzurunda alenen veya kimsenin görmediği kapalı bir yerde verilmesi meselesi cezâ alan kimseyle onu gören kimselerde bırakacağı izlenim açısından değerlendirilmelidir. Hangisinde daha terbiyevî sonuçlar alacaksak onu tercih etmeliyiz.</p></blockquote>
<p><strong>Ödül için de şunları söyleyebiliriz:</strong></p>
<blockquote><p><strong>1-</strong> Ödül de davranışı tahrik eden bir faktördür.(336)</p>
<p><strong>2- </strong>Öğrencinin başardı olabümesi için sadece maddî ödül yetmez. Bunu mânevî ödülle takviye etmek gerekir.(337) Bu da ödül ala­nın kişiliği ve ihtiyaçlarıyla ilgilidir. Bazı insanları maddî ödüller, Bazılarını manevî ödüller, bazılarını da hem maddî hem manevî ödüller motive edebilir.</p>
<p><strong>3-</strong>“ Öğrenci kendi adına ödül alacak biçimde güdülendirildiğj zaman elde ettiği sonuç en yüksek, grup adına çalıştığı zaman daha düşük, motivsiz çalışmaya oranla grup adına çalışmada daha başarılı görülmüştür.(338)</p>
<p><strong>4-  </strong> Ödül ya bir başarının karşılığı veya başarıya götüren bir motivdir. Bunda da ölçünün kaçırılmaması gerekir. Yani ödül, başarıya denk ve ölçülü olmalıdır. Ödül, ihtiyaca cevap verdiği ölçüde insanı motive eder, aksi hâlde etmez.(339)</p>
<p><strong>5- </strong>Ödül, öğrenciyi şımartmamak, onda bencil, kendini diğer arkadaşlarından üstün gören duygular uyandırmamakdır. Okulları­mız başarılı öğrencileri ödüllendireyim derken bir yığın ukalâ üret­me durumuna düşmemelidir. Bazı karakterler alkışı, takdiri ve ödü­lü hazmedemeyebilir. Bu durumdaki insanları ödüllendiren okul ve öğretmenler, ödül verdikleri kimsede kötü duyguların oluşmaması için gerekli eğitimi vermelidirler. Aksi hâlde kendilerini de eğitme­ye kalkan bir ukalâ de karşı karşıya gelirler. Öğretmenlik hayatımda öğretmenleri ve çevresi tarafından “dâhî” unvanı verilmiş nice anor­maller gördüm. Bu unvanı alan zavallı çocuklar kendilerine göre bir “dâhî” tipi çiziyor, onun gibi yürüyor, onun gibi konuşuyor, onun gibi giyiniyor, hülasâ onun gibi yaşıyorlar. Bir türlü tabiî ve gerçekçi olamıyorlar.</p>
<p><strong>6-</strong>Bir öğrenciyi ödüllendirirken diğer öğrencilerin hased ve kıskançlık duyguları kamçılanmamalıdır.(340) Aksi hâlde hem ödül alan öğrenciye hem ödül veren öğretmen ve okula karşı olumsuz bir tavır oluşur. Ayrıca ödül alamayan öğrencinin kişiliğinde birtakım çatlamalar meydana gelebilir. Bu itibarla okul ve öğretmenler ödül verirlerken de tedbirli olmalıdırlar.</p></blockquote>
<p>Cezâ ve ödül, eşyanın tabiatına uygun bir gerçek olmakla bir­likte en ideal motivler de değildir. En ideal motiv eylemin ve kişi­nin içinden zuhur eden motivdir. Bir eylemi bir ödüle şartlanarak yapan bir insanın samimiyeti tartışılabilir. Bundan dolayı her iki motiv de eğitimciler tarafından tartışılmıştır.(341)</p>
<p>Uhud Savaşı&#8217;nda gerek münâfıkların ve gerekse Müslüman­ların davranışlarında konumuza ışık tutan çarpıcı örnekler vardır. Orada ganimete ulaşmaya karşı Bedirde olduğu gibi şehâdete ulaş­ma galip gelseydi belki de savaş kaybedilmeyecekti. Halbuki öyle olmamış, Müslümanların bir kısmı ganimete teslim olmuştur.(342)</p>
<p>Firavunun sihirbazları da bu konuda enteresan bir örnek teşkil eder. Hz. Musa’ya, karşı mahâretlerini gösterecek olan sihirbazlar “Gâlip gelirsek bize muhakkak ödül var değil mi?” diyerek Firavun&#8217;a karşı zamirlerini ortaya koydular. Tabiî sonunda onu yalnız bıraka­rak Hz. Musa tarafına geçtiler.(343) Bu, şunu gösteriyor: Bir şahıs veya bir olaya benimsemeden, sırf çıkar kaygısıyla angaje olan insanlar güvenilir değillerdir. Onları bu angajmana iten ödül de ideal bir motiv değildir. Yunus diyor ki:</p>
<p>“Cennet cennet dedikleri</p>
<p>Birkaç evle birkaç huri</p>
<p>İsteyene vergil anı</p>
<p>Bana seni gerek seni. ”(344)</p>
<p>İbrahim Tennûrî Hazretleri de Allah&#8217;a karşı duygularını şu mıs­ralarla açıklıyor:</p>
<p>&#8221;Hoştur bana senden gelen</p>
<p>Ya gonca gül yahut diken</p>
<p>Ya hilat u yahut kefen</p>
<p>Lütfün da hoş kahrın da hoş. ”(345)</p>
<p>Bu iki Islâm büyüğünde de gördüğümüz şey, onların Allaha bağlılıkları hiçbir çıkar hesabına dayanmıyor, içlerinden gelen sa­mimi duygulara, kendi içlerinde alevlenen İlâhî aşka dayanıyor.</p>
<p>Şöyle bir soru sorulabilir: Mâdemki cezâ ve ödül ideal bir mo­tiv değildir, o hâlde neden Kur’ân ikide bir cennet ve cehennemden bahsediyor? Kur’ân abesle mi iştigal ediyor? Hâşâ!&#8230; Kur’ân abesle iştigal etmiyor. Kur’ân, insan gerçeğinden hareket ediyor. Kur’ân’ı indiren veya gönderen biliyor ki insanların fıtratları farklıdır. Do­layısıyla algılamaları da motivasyonları da farklı olacaktır. Öyle in­sanlar vardır ki ödül, cezâ ve benzeri motivlerle harekete geçmez; inat ederler. Öyle insanlar vardır ki bu tür motivler sayesinde ha­rekete geçerler. Bir kısım insanlar da vardır ki bunlar hem içten gelen bir motivle benimser hem de dıştan gelen bu tür motivlerin etkisi altında kalırlar.</p>
<p>Öyle insanlar da vardır ki içten gelen güçlü bir motivle hareket eder, dıştan gelecek bir ödül veya cezâya iti­bar etmezler. Kur’ân bütün bu gerçekler ışığında eğitim verir. Her insan, Kur’ân’da kendi mizacının yaklaşımını bulur. Bizim söyle­mek istediğimiz, en ideal motiv hiçbir çıkar hesabına dayanmayan, ivazsız garazsız bir benimsemedir. Bu sonuca ulaşamayan insanlar için tabiatıyla en ideal yol cennet, cehennem ve benzeri motivleri kullanmaktır. Sonuç olarak bu konuyu şöyle bağlayabiliriz: İnsan­ların kendi gerçeklerine uygun olan yaklaşım, en ideal yaklaşımdır. Kur’ân bunu yapmaktadır.</p>
<p>Yukarıda da kaydettiğimiz gibi Kur’ân, cezâ, ve ödülü bir motiv olarak kullanmaktadır. Kur’ân’da 147 defa cennet, 2 defa firdevs, 6 defa huld, 11 defa adn,77 defa cehennem, 26 defa cahîm,145 defa nâr kelimeleri kullanılmıştır.(346)</p>
<p><strong>Kur’ân-ı Kerîm’in konuya yaklaşımını şu şekilde sıralayabiliriz:</strong></p>
<blockquote><p><strong>1</strong>-İlâhî adalet mucibince herkes yaptığının karşılığını görür. Ör­nek: “Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür. &#8220;(347) “İnkâr edenler&#8230; Onlar için şiddetli bir azab vardır. îman edip amel-i sâlih işleyenler&#8230; Onlar için de mağfiret ve büyük bir mükâfât vardır. &#8220;348</p>
<p><strong>2-</strong>Cezâ ve ödül konusunda kulun lehine bir durum vardır. Tevbe eden, af dileyenler için bağışlanma, suç işleyenlerin cezâ olarak suça denk bir cezâ ile karşılanmalarına rağmen, iyilik yapanların daha fazlasıyla ödüllendirilmesi gibi. Örnek: “Ey inananlar; yürekten tev­be ederek Allah&#8217;a dönün ki Kalbiniz kötülüklerinizi örtsün, sizi içlerin­den ırmaklar akan cennetlere koysun&#8230;&#8221;(349) “Her kim iyilikle gelirse ona, ondan daha hayırlısı vardır. Kim de kötülükle gelirse ancak yaptıkları ile cezâlandırılırlar.&#8221;(350) “Sen af yolunu tut, bağışla, uygun olanı emret, bilgisizlere aldırış etme. &#8221;(351) “Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir; ortaya bir kötülük koyan ise ancak misliyle cezâlandırılır. Onla­ra haksızlık yapılmaz.&#8221;(352)</p>
<p>Bu âyetlerden de anlıyoruz ki Allah’ın amacı, kullarını cezâlandırmak değildir. O istiyor ki insanlar isteklerini yerine getirsinler, hata yapanlar tevbe edip af dilesinler, Allah da onları bağışlasın.</p>
<p><strong>3- </strong>Adâlet esastır; hiç kimseye zulmedilmez. Hiç kimseye işleme­diği bir suçtan dolayı cezâ verilmez. Hiç kimsenin suçunun cezâsını başkası çekmez. Örnek: “Allah, şüphesiz zerre kadar haksızlık yap­maz. zerre kadar iyilik olsa onu kat kat artırır ve yapana büyük ecir verir. &#8220;(353) “Sana ne iyilik gelirse Allah&#8217;tandır. Sana ne kötülük dokunursa kendindendir&#8230;”(354) “Günahkâr kimse diğerinin günahını çekmez. Gü­nah yükü ağır olan kimse, onun taşınmasını istese, yakını olsa bile, yü­künden bir şey taşınmaz..”(355)</p>
<p><strong>4- </strong>Kur&#8217;ânda genel eğilim, cezânın hemen verilmemesidir. Örnek: “Ey Muhammed, sen inkârcılara mehil ver; onlara mukabeleyi biraz geri bırak. ”(356) Zaten bunun aksi olsaydı Kur&#8217;ân çizgisinin dışına çı­kan bütün insanların âcilen cezâlandırılması gerekirdi.</p>
<p><strong>5-</strong>İlâhî adâlet için her eylemin bir şâhidi vardır. “Her ümmete bir şâhid getirdiğimiz ve ey Muhammed,seni de bunlara şâhid getir­diğimiz vakit durumları nasıl olacak?”(357) “Yeryüzü Rabbinin nûruyla aydınlanır, kitap açılır, Peyamberler ve şâhidler getirilir ve onlara hak­sızlık yapılmadan, aralarında adâletle hüküm verilir.”(358)</p>
<p><strong>6-</strong>Cezâ veya ödül, dünyada da âhirette de uygulanabilir. Örnek: “Kadın, erkek, inanmış olarak kim iyi iş işlerse ona hoş bir hayat yaşa­tacağız. Ecirlerini yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz.”(359) Ayetin yorumunda Mevdûdî, “Bu âyet, âdil, doğru ve şerefli bir tutum içinde olanların âhirette kazançlı çıkmalarına rağmen bu dünya­da daima kaybedeceği gibi yanlış bir fikre kapılan mu mirilerin ve kâfirlerin bu düşüncesinin doğru olmadığını ortaya koymaktadır.”(360) diyor. Başka bir âyette şöyle buyrulmaktadır: “Benim kitabımdan yüz çeviren bilsin ki onun dar bir geçimi olur ve kıyâmet günü de onu kör olarak haşrederiz. O zaman Rabbim, beni niçin kör olarak haşret­tin? Oysa ben gören bir kimseydim.&#8217; der. Allah, Böyledir, âyetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun. Bugün de öylece unutulursun! der. İşte, haddi aşanları, Rabbinin âyetlerine inanmayanları böylece ce­zalandıracağız. Hem âhiretin azabı bu dünya azabından daha şiddetli ve daha devamlıdır. ”(361)</p>
<p>Daha önceki âyette dünyadaki ödüle işaret edilirken bu âyette hem dünyada hem âhirette verilecek cezâ vurgulanmaktadır.</p>
<p><strong>7-</strong>Verilen cezâ veya ödülün gerekçesi belirtilir. Örnek: “Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. O ne fena dönüş yeridir. &#8220;(362)</p>
<p>Ayetlerimizi yalanlayanlara ve onlara inanmayı kibirlerine yedireme­yenlere gelince böyleleri cehennemliktirler. Orada ebedî kalacaklardır. ”(363) Bu âyetlerde gerekçe Allah’ı inkâr, âyetleri yalanlamak şeklinde be­lirtilmiştir. Şu âyetlerde de gerekçe, “Allah&#8217;a itâatsizlik&#8221; olarak ifâde edilmektedir: “Şu muhakkak ki Allah, kâfirleri lânetlemiş ve onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır. Onlar orada ebedî kalırlar ve orada ne bir velî bulurlar ne de yardımcı. O gün yüzleri ateşte çevrilirken Ah ne olurdu bizler Allah&#8217;a itaat etseydik.&#8217; derler. &#8220;(364)</p>
<p>Allah’tan korkanlar için ödül: “Rabbinin makamından korkan kimseye iki cennet vardır. &#8220;(365) Bir başka örnek: işte onlara ben sab­retmelerine karşılık bugün bu mükafâtı verdim. Murada erenler ger­çekten onlardır. ”(366) Burada da sabır, ödülün gerekçesi. Şimdi dikka­timiz inanmaya, güzel davranışlara (amel-i salih) sabra ve Allah’a tevekküle çekilmektedir: “İman edip de amel-i salih işleyenleri, elbette onları cennette altından ırmaklar akan köşklere yerleştireceğiz. Onlar orada ebedî kalacaklardır. (Böyle) amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir. Ki onlar, sabredip yalnız Rablerine tevekkül edenlerdir. &#8220;(367) “Onlar, na­mazı kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin olarak inananlardır. İşte on­lar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler. Kurtulanlarda işte onlardır. &#8220;(368) Namaz kılmak, zekât vermek, âhirete inanmak&#8230; Ebedî kurtuluşun gerekçelerinden birkaçı.</p></blockquote>
<p>Gerekçelerin belirtilmesi, esas problemi göstermesi, dikkatin orada yoğunlaşması bakımından hayli önemlidir.</p>
<p>Kur&#8217;ânda cezâ ve ödülle ilgili ilkelerin daha da çoğaltılıp mümkündür. Fakat konumuzu taşırmamak için daha fazla detaya girmiyoruz.</p>
<p><strong>4-ilerleyişin Bilinmesi:</strong> Sonuç hakkında bilgi,öğrenmeyi önemli ölçüde etkiler.(369)</p>
<p>Öğrenme faaliyetinde bir geriye bildirme (feedback) olayı vardır, Öğrenci bu yolla başarı veya başarısızlığını öğrenir. Şayet başarılı olduğunu öğrenirse bu onun için daha çok başarma sebebi olur. Çünkü öğrenme faaliyetinde başarı derecesini bilmek, öğrenmeyi daha bir motive eder.(370) Belli bir konuda başarı elde eden öğrenci­nin o konuya karşı ilgi ve hevesi de artar. Bu da öğrencinin yete­neklerinin artması demektir. Sorenson, “İlgi ve bir işe düşkünlük o alanda kazanılan yeteneğin türevleridir.” diyor. “Başarı kadar başarı doğuran hiçbir şey yoktur.”(371) sözünü tekrar ediyor.</p>
<p>Başarının bilinmesi bir güdüyü güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda devamını da sağlar.(372)</p>
<p>Öğrenme faaliyeti başarısızlıkla sonuçlanmış, öğrenci bunu da öğrenmişse başarısızlık sebebini, nerelerde hata yaptığını da bile­cektir. Bu nedenle bir daha o hatalara düşmez ve daha kolay öğrenir.</p>
<p>Neyi ne kadar başardığını bilmeyen bir öğrenci genellikle yavaş öğrenir veya öğrenemez.(373)</p>
<p>Eskiden okullarımızda yapılan klâsik yazdı imtihan ve ödev­lerin bu açıdan büyük faydası vardı. Öğretmen, öğrencinin yazılı kâğıdını veya ödevini okur, yaptığı hataları renkli kalemle işaret­ler, bu kâğıtları sınıfta öğrenciye dağıtır, onların hata ve sevaplarını görmelerini sağlardı. Bu usûlün büyük faydaları vardı. Öğrenci hem öğrenmesi gereken konuyu hem de maksadını ifâde etmeyi öğre­nirdi. Hatalarını gören öğrenci, öğretmeninin haksızlık ettiği inan­cına kapılmazdı. Ayrıca güzel ve okunaklı yazmayı, imlâ kurallarına uymayı öğrenirdi. Bu âdet son zamanlarda ya azaldı ya da yok oldu. Test tekniği ile yapılan sınavlar da şüphesiz öğrenciye geri bildirim açısından faydalı olabilir ama öbürünün yanında bu fayda cılız kalır sanırım. Bu olumsuz gelişme, liseyi bitiren bir öğrencinin dilekçesi­ni başkalarına yazdırması gibi bir sonucu da doğurdu.</p>
<p><strong>5- Diğer İitilim Kaynakları:</strong> Yukarıdan beri sıralayageldiğimiz itilim kaynakları dışında öğrenmeyi etkileyen başka kaynaklar da vardır şüphesiz. Değişik bilgi ve fikirlerin, ideal ve dü­şüncelerin, duygu ve heyecanların, sevgi ve korkuların, ümit ve bek­lentilerin öğrenme faaliyetlerinde büyük katkıları vardır. Bunların hepsini döküp sayacak değiliz. Bize konuyla ilgili fikir verebilecek birkaç örnekle yetineceğiz.</p>
<p>Duygularımız, öğrenmemizde kuvvetli bir motivasyon kay­nağıdır. Bir öğrenme olayından haz veya elem duymamız başarılı veya başarısız olmamızın en güçlü ilk sebepleridir. Duygulanma tek başına bir olay değildir. Burada beden ve zihin iç içedir. Öğrenme­de duygunun etkilerini ilk olarak 1911 yılında Thorndike formüle etmeye çalışmıştır.(374)</p>
<p>İnsan davranışlarında heyecanların da önemli rolleri vardır. Bu­rada kastedilen heyecanlar itidal hâlinde bulunan ılımlı heyecanlar­dır. Yoksa aşın heyecanlar bir kasırga gibi her şeyi alt üst edebilir.(375)</p>
<p>Sınıfta kalmaktan korkan bir öğrenci kendini öğrenmeye mec­bur hisseder. Bu da gösterir ki korku da bir motivasyon kaynağıdır. Şu var ki korku, daha çok korku veren obje veya olaylardan bireyi [uzaklaştıran bir motivdir. Başka bir ifâde ile korku, kurtulma hare­ketlerinin güç ve kuvvet kaynağıdır.(376)</p>
<p>Öğrenme olayında lisan kapasitesinin de rolü vardır.(377) İnsan varlıkları sembolleriyle öğrenir. O sembolleri bilmeden öğrenmeyi gerçekleştirmek mümkün değildir.</p>
<p>Gerek dilin oluşması ve kullanılmasında, gerek sezginin oluş­masında ve gerekse gözlem yoluyla öğrenmede beyin korteksinin ve buradaki birleştirici sahaların önemi vardır.(378)</p>
<p>Rasim Adasal, öğrenmeyi etkileyen şartlardan bahsederken duyu organlarının rolünden de bahsetmektedir.(379)</p>
<p>Buraya kadar gördük ki bir motivasyon olmadan öğrenme ol­muyor. Sorenson, bir maksad ve motivden yoksun olan öğrencinin yayla devresine gireceğini söylüyor. Bu ise öğrenme eğrisinin düz gitmesi anlamına gelmektedir.(380)</p>
<p>Bir motivin etkili olabilmesi öğrenen kimsenin yaşına, cinsi­yetine, zekâsına, ilgilerine, kişilik özelliklerine ve içinde bulunduğu şartlara bağlıdır.(381) Ayrıca bireyin kültür ve bilgi birikimi de motivin şiddet ve miktarına tesir eder.(382)</p>
<p>Güdü (motiv)nün amacından uzaklaşmaması gerekir. Güdü bir araçtır. Zaman zaman bazı öğrenciler tarafından amaç hâline dönüşmektedir. Asıl amacı öğrenmek olan bir öğrenci bu amaçtan uzaklaşarak sınıf geçmeyi bir amaç hâline getirebilmektedir. Bu, altı çizilecek bir yanlıştır. Böyle bir öğrenci öğrenmeden çok, sınıf geçmenin yollarını arayacaktır. Ülkemiz okullarında son zamanlar­da başvurulan kopya ve benzeri gayr-ı meşrû yollar câlib-i dikkattir- Diplomalı cahiller ancak böyle yetişirler.</p>
<p>Motivler zamanla değişikliğe de uğrayabilirler. Anne veya ba­basının isteğiyle piyano çalmasını öğrenen bir çocuk, alkışlandığı zaman bir başka motivle karşılaşmış olur. İlk motiv, yerini alkışa bırakır.(383)</p>
<p>Öğrenme olayında ruh sağlığının büyük önemi vardır. Ruh sağlığının bozulduğu yerde öğrenme süreci de bozulur. Psikopato­lojik hâller bireyin algılama, muhâkeme, dikkat ve hâfizasını etkiler. Adasal, klinik açıdan en çok göze batan bozuklukların zekâ gerilik­leri ve zekâ yıkımları olduğunu belirtiyor.(384)</p>
<p>Şunu da kaydedelim ki öğrenme faaliyetlerinin başarı ile so­nuçlanmasında fizik ve sosyal çevrenin etkisi büyüktür. Öğrenme durumunda bulunan kimsenin içinde yaşadığı kültürel ortam ne kadar uygunsa öğrenmesi o kadar kolaylaşacaktır. Atalarımızın “Balık, gölünde büyür.” sözü bunu anlatmaktadır.</p>
<p>Öğrenmeyi etkileyen faktörleri sıralarken zekâ, yaş, genel uyarılmışlık hâli ve daha önceki öğrenmelerden yapılan aktarmalardan (transfer) bahsetmiştik. O arada genel uyarılmışlık hâli ile birlikte çeşitli motivasyon kaynakları ile ilgili özet bilgiler verdik. Şimdi bi­raz da transferden bahsedelim.</p>
<p><em><strong>Transfer:</strong></em></p>
<p>Dünyaya gelişimizden ölümümüze kadar her gün yeni şeyler öğrenir, pek çok öğrenme durumlarıyla karşılaşırız. Bu öğrenme durumlarından bir kısmı diğerlerine benzer. İşte, insanın bir du­rumda öğrendiklerini diğer durumlara aktarması olayına transfer denir.(385) Başka bir ifâde ile “Geçmişte öğrendiğimiz bilgi ve hü­nerlerin yeni öğrenmelerimize -bilgi ve hüner edinmemize- etki etmesi olayına transfer denilir.”(386)</p>
<p>Olumlu ve olumsuz olmak üzere iki türlü transfer vardır. Geç­mişte öğrendiklerimiz yeni öğrendiklerimizi kolaylaştırıyor, bize yardımcı oluyorsa buna “olumlu (pozitif) transfer” adı verilir.(387) Basketbolun hendbolu kolaylaştırması gibi&#8230;</p>
<p>Şayet geçmişte öğrendiklerimiz yeni öğrendiklerimizi engelliyor veya zorlaştırıyorsa buna “olumsuz (negatif) transfer” adı verilir.(388)</p>
<p><strong>Transfer olayı üç açıdan meydana gelir:</strong></p>
<blockquote><p><strong>1-</strong>Muhtevanın benzerliği açısından,</p>
<p><strong>2-</strong>Tekniklerin benzerliği açısından,</p>
<p><strong>3-</strong>Prensiplerin benzerliği açısından.(389)</p></blockquote>
<p>Morgan&#8217;a göre uyarıcı benzerliği ile davranım benzerliği, olumlu aktarmayı (transfer) kolaylaştırmaktadır.(390)</p>
<p style="text-align: center;"><strong>2-Öğrenilen materyalle ilgili etkenler</strong></p>
<p>Öğrenme olayını kolaylaştıran veya zorlaştıran faktörlerden biri de öğrenmeye konu olan materyalin bizzat kendisidir. Evet, öyle malzeme veya durumlar vardır ki bunları öğrenmek diğerlerine oranla daha kolaydır. Meselâ:</p>
<blockquote><p><strong>1-</strong>Algısal bakımından ayırt edilebilir olan yani diğer nesneler­den kolayca fark edilebilen şeyler daha kolay öğrenilebilir.(391)</p>
<p><strong>2-</strong>Öğrenen açısından fazla çağrışıma sahip olan materyaller daha kolay öğrenilir.</p>
<p><strong>3-</strong>Morgan, “Başka kavramlara benzeyen kavramlar ile basa­maklar dizisi şeklinde düzenlenebilen çağrışımlar da kolay öğreni­lir.” diyor.(392)</p>
<p><strong>4- </strong> Bir malzeme veya bir iş, bir ders konusu ne kadar anlamlı ise öğrenilmesi o kadar kolay olur.(393) Bunu iki şekilde değerlendirmek mümkündür: Birincisi materyal veya durumun kendisinin bir mâna ifâde etmesi, İkincisi ise öğrenen kimsenin amaç ve ihtiyaçlarına cevap vermiş olmasıdır. Her iki hâlde de öğrenme kolaylaşır. Eğer bir nesne öğrenenin amaç ve ihtiyaçlarına cevap vermiyorsa yeterli ilgiyi çekmeyeceği için öğrenme pek kolay olmaz. Çünkü biz biliriz ki, “Oduncunun gözü ormanda olur.”</p>
<p><strong>5- </strong> Hoşumuza giden, bizde ilgi uyandıran malzemeler hem kolay öğrenilir hem de uzun süre saklanabilir.(394)</p>
<p><strong>6- </strong> Belli bir yapıya sahip olan materyaller daha kolay öğrenilir.</p>
<p><strong>7- </strong> Bireyde dikkat uyandıran objeler daha kolay öğrenilir.</p>
<p><strong>8- </strong> “Şekil ve simetriler” de daha kolay öğrenilen objeler arasındadır.(395)</p></blockquote>
<p style="text-align: center;"><strong>3-</strong> <strong>Öğrenme yöntemleriyle ilgili etkenler</strong></p>
<p>Öğrenirken izlediğimiz yol da öğrenme olayını etkiler. Daha rasyonel olmayan ilkel yöntemler öğrenme başarımızı düşürür. Ko­lay öğrenmede etkili olan etkenleri şöyle sıralayabiliriz:</p>
<blockquote><p><strong>1-</strong>Öğreneceğimiz materyalleri, kullanacağımız metotları ferdî farklılıkları da dikkate alarak ilgi, bilgi ve tecrübelerimizle birleştirebilirsek daha kolay, daha verimli ve daha kalıcı başarılar sağlayabiliriz.</p>
<p><strong>2-</strong>Yöntem olarak tekdire oranla takdir daha verimli bir yoldur.</p>
<p><strong>3-</strong>“Şunu yapma, bunu okuma!” gibi olumsuz istekler yerine “Bunu yap, şunu oku!” şeklindeki istekler, verimi artırmaktadır.(396)</p>
<p><strong>4-</strong>Başarısızlıklar üzerinde durmaktansa başarılar üzerinde durmak da olumlu sonuçlar almamıza sebep olur.</p>
<p><strong>5-</strong>Dikkat, öğrenmeyi kolaylaştıran en etkin faktörlerden biridir. “Dikkatin teksifi sayesindedir ki öğrenme suhûletle (ko­laylıkla) ve isâbetle vâkî olur. Diğer hususlar aynı kalmak şartıy­la dikkat, gayret, azim, ferdi, öğrenmek istediği şeyin sahibi ve mâliki kılar.”(397)</p>
<p><strong>6-</strong>Bir hafta içinde yedi saat çalışma imkânına sahip olan bir kimsenin bir günde yedi saat çalışmak yerine bu yedi saati uygun zaman dilimlerine ayırarak çalışması daha kolay ve verimli sonuç almasını sağlar.(398)Çünkü bir konuyu makul olmayan uzunlukta bir süre çalışmak ilgiyi, dikkati dağıtır, sıkıntı ve yorgunluğa sebep olur.</p>
<p><strong>7-</strong>Bütünü öğrenmenin parça parça öğrenmeden daha verimli olduğu söylenmektedir.399 Morgan bunu bazı şartlara bağlamak­tadır. Ona göre bu şartlardan biri, “bütünün, dinlenmeler arasın­da çok fazla çalışma gerektirmeyecek kadar” kısa olması; İkincisi, “malzemenin çok anlamlı ve kolayca birbirine bağlanabilir” olması lazımdır. Üçüncüsü ise öğrencinin yeteneği ile ilgilidir. Şayet öğ­renci zeki ve kolay öğrenen biri ise bütün hâlinde öğrenmesi daha kolaydır.(400)</p>
<p><strong>8-</strong>Dersi anlatma (recitation)nın öğrenmeyi kolaylaştırdığı tesbit edilmiştir. Bu nedenle öğretmenler çocuklardan birtakım so­rular sorarak sınıfın huzurunda anlatmalarını isterler.(401) Bu metot çocuğun konuşma yeteneğini artırdığı gibi kendisine güven duymasını da sağlar.</p>
<p><strong>9-</strong>İlgi ve amaçla birleşebilen tekrarlar öğrenmeyi kolaylaştırır.(402) Aksi hâlde pek verimli olmazlar. Sorenson, yalnız tekrarın yetmeye­ceğini, öğrenmenin anlamlı, güdü ve ilgiye dayanması gerektiğine işaret ediyor.(403)</p>
<p><strong>10-</strong>Bazı insanlar görerek bazı insanlar ise dinleyerek daha iyi öğrenirler. Morgan, “İster gözle, ister kulakla olsun, kişiler, aldıkları malzemeyi edegen bir biçimde örgütlüyor ve kendi kendilerine an­latıyorlarsa öğrenmeleri daha verimli olacaktır.” diyor.(404)</p>
<p>Morgan&#8217;ın öğrenmeyi kolaylaştıran etkenlerle ilgili görüşlerini dört maddede hülâsâ etmek mümkündür:</p>
<p><strong>1- </strong> Malzemeyi belli aralıklarla çalışmak, toplu çalışmaktan daha verimlidir;</p>
<p><strong>2- </strong> Sonuçlar hakkında bilgi sahibi olmak öğrenmeyi ko­laylaştırır;</p>
<p><strong>3- </strong> Sadece okuma yerine aynı zamanda anlatmak öğren­meyi kolaylaştırır;</p>
<p><strong>4- </strong> Öğrenilecek materyal kısa ise bütün olarak, uzun ise parçalar hâlinde öğrenmek daha kolay ve verimli olur.(405)</p>
<p><strong>11- </strong> Yapılan denemeler, direktifin öğrenme olayında olumlu sonuçlar verdiğini göstermiştir. Kendilerine direktif verilen bir grup öğrenmeyi gerçekleştirmiş, verilmeyenler ise aynı şeyi görmelerine rağmen öğrenmeyi ya gerçekleştirmemişler veya çok az gerçekleş­tirmişlerdir. Sebebi sorulduğu zaman da kendilerine bir şey söylen­mediğini ileri sürmüşlerdir.(406)</p></blockquote>
<p>Prof.Dr.Yaşar Fettahoğlu &#8211; Kur&#8217;an&#8217;da Zihin Eğitimi,Çamlıca Yayınları,syf:83-106</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>302 Morgan, Psikolojiye Giriş, s. 113.</p>
<p>303 Adasal, Medikal Psikoloji, s. 822.</p>
<p>304 Morgan, a.g.e., s. 113.</p>
<p>305 Adasal, a.g.e., s. 823.</p>
<p>306 Ömer Mart, a.g.e., s. 253.</p>
<p>307 Morgan, a.g.e., s. 78.</p>
<p>308 Morgan, a.g.e., s. 78.</p>
<p>309 Morgan, a.g.e., s. 78.</p>
<p>310 Adasal, a.g.e., s. 818.</p>
<p>311 Öztabağ, a.g.e., s. 135.</p>
<p>312 Adasal, Medikal Psikoloji, s. 818.</p>
<p>313 John J. Ryan, a.g.e., s. 79.</p>
<p>314 Ryan, a.g.e., s. 79.</p>
<p>315 Adasal, a.g.e., s. 818.</p>
<p>316 Ryan, a.g.e., s. 80.</p>
<p>317 Ryan, a.g.e., s. 80,81,82.</p>
<p>318 Ryan, a.g.e., s. 80.</p>
<p>319 Öztabağ, a.g.e., s. 136.</p>
<p>320 Ryan, a.g.e., s. 80.</p>
<p>321 Öztabağ, a.g.e., s. 135</p>
<p>322 Zümer 39/53.</p>
<p>323 Sorenson, Eğitim Psikolojisi, s. 398.</p>
<p>324 Lütfı Öztabağ, Psikolojide İlk Adım, s. 136; Sorenson, a.g.e., s. 398.</p>
<p>325 John F. Ryan, a.g.e., s. 80,81; Garrett, a.g.e., s. 125.</p>
<p>326 İsmail b. Muhammed el-Aclûnî, a.g.e., c. II, s. 233.</p>
<p>327 Bakara 2/148.</p>
<p>328 Mü&#8217;minun,23/57-61</p>
<p>329 Vakıa 56/10,11,12.</p>
<p>330 Al-i İmran 3/176.Diğer bazı örnekleri için bk.Maide 5/51,Maide 5/62;Enbiya 21/90;Mü&#8217;minun 23/61;Hadid 57/21;Maide 5/48</p>
<p>331 Garrett, Psikolojiye Giriş s. 125.</p>
<p>332 Mustafa öcal, Din Eğitimi ve öğretiminde Metotlar, Ankara 1990, s. 192.</p>
<p>333 M. Faruk Bayraktar, İslâm Eğitiminde öğretmen-öğrenci Münâsebetleri,İstanbul 1984, s. 256.</p>
<p>334 Ryan, a.g.e., s. 81; M. Faruk Bayraktar, a.g.e., s. 258.</p>
<p>335 Garrett. Psikolojiye Giriş, s. 125. Aksini savunanlar da var. Bkz. M. Faruk Bayraktar, a.g.e., s. 258.</p>
<p>336 Ömer Mart, Eğitim Psikolojisi, s. 218.</p>
<p>338 Sorenson, Eğitim Psikolojisi, s. 380.</p>
<p>339 Öztabağ, a.g.e., s. 135.</p>
<p>340 Mustafa Öcal, a.g.e., s. 135.</p>
<p>341 Öcal, a.g.e., s. 190,191; Ryan, a.g.e., s. 81.</p>
<p>342 Bk. Mevdûdî,Tefhîmu’l-Kur an, c. I, s. 290-310.</p>
<p>343 Araf 7/13.</p>
<p>344 Mustafa Tatçı, Yunus Emre Divam, c. II, Ankara 1990, s. 384</p>
<p>345 Vasfi Mahir Kocatürk, Tekke Şiiri Antolojisi, Ankara 1968, s. 115.</p>
<p>346 Muhammed Fuâd, el-Mucem, a.g.e., md.ler.</p>
<p>347 Zilzâl 99/7,8.</p>
<p>348 Fâtır 35)7.</p>
<p>349 Tahrîm 66/8.</p>
<p>350 Kasas 28/84.</p>
<p>351 A’râf 7/199.</p>
<p>352 Enam 6/160.</p>
<p>353 Nisâ 4/40.</p>
<p>354 Nisâ 4/79.</p>
<p>355 Fâtır 35/18.</p>
<p>356 Târik 86/17.</p>
<p>357 Nisâ 4/41.</p>
<p>358 Zümer 39/69.</p>
<p>359 Nahl 16/97.</p>
<p>360 Mevdûdî,Tafhîmu 1-Kur’ân, c. III, s. 58.</p>
<p>361 Tâhâ 20/124,125,126,127.</p>
<p>362 Mülk 67/6.</p>
<p>363 Araf 7/36.</p>
<p>364 Ahzâb 33/64,65,66.</p>
<p>365 Rahmin 55/46.</p>
<p>366 Mu minûn 23/111.</p>
<p>367 Ankebut 29/58,59.</p>
<p>368 Lokman 31/4,5.</p>
<p>369 Rasim Adasal, Medikal Psikoloji, s. 822; Morgan, a.g.e., s. 121.</p>
<p>370 Öztabağ, a.g.e., s. 136.</p>
<p>371 Sorenson, Eğitim Psikolojisi, s. 391.</p>
<p>372 Sorenson, a.g.e., s. 374.</p>
<p>373 Morgan, Psikolojiye Giriş, s. 121.</p>
<p>374 öztabağ, a.g.e., s. 141.</p>
<p>375 Garret,Psikolojiye Giriş, s. 50,51; Adasal, a.g.e., s, 823; Mart, a.g.e„ s. 253.</p>
<p>376 Garrett, a.g.e.,s. 51.</p>
<p>377 Adasal, Medikal Psikoloji, s. 823.</p>
<p>378 Adasal, a.g.e., s. 824.</p>
<p>379 Adasal, a.g.e., s. 822.</p>
<p>380 Sorenson, Eğitim Psikolojisi, s. 333.</p>
<p>381 Garrett, Psikolojiye Giriş, s. 104.</p>
<p>382 Ömer Mart, Eğitim Psikolojisi, s. 217.</p>
<p>383 Garrett, a.g.e., s. 104.</p>
<p>384 Adasal, a.g.e., s. 380.</p>
<p>385 Morgan, Psikolojiye Giriş, s. 85,115.</p>
<p>386 Öztabağ, a.g.e., s. 137.</p>
<p>387 Öztabağ, a.g.e., s. 137.</p>
<p>388 Öztabağ, a.g.e., s. 137, Morgan, a.g.e., s. 115.</p>
<p>389 Öztabağ, a.g.e., s. 138.</p>
<p>390 Morgan, a.g.e., s. 117.</p>
<p>391 Morgan, a.g.e., s. 133.</p>
<p>392 Morgan, a.g.e., s. 133.</p>
<p>393 Ömer Mart, a.g.e., s. 253; Morgan, a.e.g., s. 128.</p>
<p>394 Öztabağ, a.g.e., s. 137.</p>
<p>395 Rasim Adasal, Medikal Psikoloji, s. 823.</p>
<p>396 Mart, a.g.e., s. 252.</p>
<p>397 Mart, a.g.e., s. 253.</p>
<p>398 Mart, a.g.e., s. 247; M. Şekip Tunç, a.g.e., s. 84,85.</p>
<p>399 Morgan, a.g.e., s. 123; Mart, a.g.e., s. 248.</p>
<p>400 Morgan, Psikolojiye Giriş, s. 123.</p>
<p>401 Morgan, a.g.e., s. 122.</p>
<p>402 Herbert Sorenson, a.g.e., s. 352.</p>
<p>403 Sorenson, Eğitim Psikolojisi, s. 352.</p>
<p>404 Morgan, a.g.e., s. 123.</p>
<p>405 Morgan, a.g.e., s. 119-127.</p>
<p>406 Garrett, Psikolojiye Giriş s. 212,122.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ogrenme-stratejileri/">Öğrenme Stratejileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ogrenme-stratejileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlim Kelimesinin Müradifleri (Eşanlamlıları)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilim-kelimesinin-muradifleri-esanlamlilari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilim-kelimesinin-muradifleri-esanlamlilari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Apr 2017 16:36:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[İdrak]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İlim Kelimesinin Müradifleri (Eşanlamlıları)]]></category>
		<category><![CDATA[Akletmek]]></category>
		<category><![CDATA[Şuur]]></category>
		<category><![CDATA[Bedahet]]></category>
		<category><![CDATA[Dirayet]]></category>
		<category><![CDATA[Evveliyat]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkh]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtnat]]></category>
		<category><![CDATA[Fehm]]></category>
		<category><![CDATA[Fikir]]></category>
		<category><![CDATA[Hıfz]]></category>
		<category><![CDATA[Hatırlamak]]></category>
		<category><![CDATA[Hayal]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kiyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Re'y]]></category>
		<category><![CDATA[Reviyye]]></category>
		<category><![CDATA[Riyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Sezgi]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvur]]></category>
		<category><![CDATA[Tecrübe]]></category>
		<category><![CDATA[Vehm]]></category>
		<category><![CDATA[Zann]]></category>
		<category><![CDATA[Zeka]]></category>
		<category><![CDATA[Zihin]]></category>
		<category><![CDATA[Zikr]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14998</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlmin muradifi olduğu sanılan lafızlardan bahsetme hakkındadır. Bu lafızlar, otuz tanedir: 1) İdrâk: bu, karşılaşma ve ulaşma (vusul) demektir. Meselâ, (çocuk kemale erdi, ulaştı; meyve olgunlaştı) denilir. Nitekim Cenab-ı Hak, &#8220;Hz.Musa&#8217;nın yanındakiler, &#8220;muhakkak ki erişilip yakalandık! dediler&#8221; (Şuara,61) buyurmuştur. Akleden kuvvet akledilen şeyin mahiyetine ulaşıp, o şeyin mahiyetini elde ettiğinde, bu, bu cihetten bir idrak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilim-kelimesinin-muradifleri-esanlamlilari/">İlim Kelimesinin Müradifleri (Eşanlamlıları)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ilim-kelimesinin-muradifleri-esanlamlilari/siyer-kuran-ilim-1/" rel="attachment wp-att-15062"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-15062" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/siyer.kuran_.ilim-1.jpg" alt="" width="336" height="246" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/siyer.kuran_.ilim-1.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/siyer.kuran_.ilim-1-300x220.jpg 300w" sizes="(max-width: 336px) 100vw, 336px" /></a></p>
<p>İlmin muradifi olduğu sanılan lafızlardan bahsetme hakkındadır. Bu lafızlar, otuz tanedir:</p>
<p><strong>1) İdrâk:</strong> bu, karşılaşma ve ulaşma (vusul) demektir. Meselâ, (çocuk kemale erdi, ulaştı; meyve olgunlaştı) denilir. Nitekim Cenab-ı Hak, &#8220;Hz.Musa&#8217;nın yanındakiler, &#8220;muhakkak ki erişilip yakalandık! dediler&#8221; (Şuara,61) buyurmuştur. Akleden kuvvet akledilen şeyin mahiyetine ulaşıp, o şeyin mahiyetini elde ettiğinde, bu, bu cihetten bir idrak olmuş olur.</p>
<p><strong>2) Şuur:</strong> İsbata kalkışmaksızın, idraktir. Bu, malûmun, akleden kuvvete ulaşma mertebelerinin ilkidir. Bu, sallantıda olan bir idraktir. İşte bu sebeple Cenab-ı Allah hakkında, O şunu biliyor denildiği gibi, o şunun şuurundadır,hissediyor denilemez.</p>
<p><strong>3) Tasavvur:</strong> Akli kuvvet manaya vukuf hasıl edip onu tamamiyle idrak ettiğinde, işte bu tasavvur olur. Bil ki tasavvur, suret lafzından alınma bir lafızdır. Suret lafzı da her nerede kullanılmışsa, şekil alan cisimlerde meydana gelen cismani durumlar için vaz olunmuşdur. Ancak İnsanlar, şekil ve durumların cismani şeylere hulul ettikleri gibi, malumatın hakikatlerinin de akli kuvvette bir hal olduğunu tahayyül ettiklerinde, bu manada olmak üzere tasavvuru da ilme itlak etmişlerdir.</p>
<p><strong>4) Hıfz:</strong> Akılda şekil meydana gelip, bu suret güç kuvvet bulup hatta bu suret yok olmaya yüz tuttuğunda akli kuvvet onu geri döndürmeye ve geri getirmeye muktedir olacak bir duruma geçince, bu durum &#8220;hıfz&#8221; diye adlandırılır. Hıfz, zayıflıktan sonra kuvvetlenmeyi hissettirdiği için, şüphesiz Allah&#8217;ın ilmi &#8220;hıfz&#8221; olarak adlandırılamaz. Bir de, zevali caiz olan şeyler hıfza muhtaç olduğu için, yine Allah&#8217;ın ilmi &#8220;hıfz&#8221; olarak adlandırılamaz. Allah&#8217;ın ilminde böyle bir şeyin olması mümkün olmayınca, O&#8217;nun ilmine &#8220;hıfz&#8221; denilemez.</p>
<p><strong>5) Hatırlamak:</strong> Zabtolunan suretler akıl kuvvetinden kaybolup, aklî kuvvet de bunu geri getirmeye çalışınca, işte bu iş &#8220;hatırlama&#8221; olarak isimlendirilir. Bil ki hatırlamanın, Allah&#8217;tan başka kimsenin bilemiyeceği bir sırrı vardır. O da şudur: Hatırlama, bu silinip zail olan şekillerin geri döndürülmek istenmesinden ibarettir. Bu suret, eğer hissediyorsa o hazır ve var demektir. Hazır ve var olanın ise, yeniden elde edilmesi imkansızdır. Bu sebeble onun geriye döndürülmesini istemek imkansız olur. Eğer bu suretler sezilemiyorsa, zihin ondan habersiz ve gafil demektir. Zihin ondan gafil olunca da, onun geriye dönmesini istemesi imkansız olur. Çünkü tasavvur olunamıyan şeyi istemek, imkansızdır.</p>
<p>Bu her iki duruma göre de, &#8220;geri döndürme arzusu&#8221; diye açıklanan hatırlama işi imkansız olur. Şu da var ki biz, kendimizin bazen onu talep ettiğini ve bazen onu geriye döndürmeye uğraştığını görüyoruz. Bu sırlara insan daldıkça ve onları düşündükçe, insanlar nazarında en açık seçik şeylerden olmasına rağmen, onların o sırların künhünü bilemediğini anlar. Akıllara ve zihinlere en fazla kapalı ve çözülmesi en zor olan işleri sen bir düşün&#8230;</p>
<p><strong>6) Zikr:</strong> İnsan, zail olan şekilleri geriye döndürmeye çalışır, onlar da geriye dönüp, bu çabadan sonra meydana gelirlerse, işte bu bulunmaya &#8220;zikr&#8221; denilir. Eğer idrakten önce, bir kaybolma (zeval) söz konusu değilse, bu idrak bir zikr olarak isimlendirilemez. Bu sebepten ötürü şair: &#8220;Allah biliyor ki, ben onu hatırlamadım (zikr); nasıl hatırlayayım ki; çünkü hiç unutmadım!.&#8221; demiş, unutmanın meydana gelmesini, hatırlamanın şartı kılmıştır. Mananın nefiste meydana gelmesinin sebebi olduğu için, söz de zikr diye isimlendirilir. Nitekim Cenab-ı Hak; &#8220;Muhakkak ki zikri biz indirdik, onun koruyucuları da ancak biziz&#8221; (Hicr, 9) buyurmuştur. Burada bir tefsir inceliği vardır ki, o da şudur: Cenab-ı Hak; &#8220;Beni hatırlayınız, Ben de sizi hatırlayayım&#8221; (Bakara, 152) buyurmuştur.</p>
<p>Bu emir kula, unutma meydana geldiği zaman mı teveccüh eder, yoksa unutma olmadığı zaman mı? Eğer birincisi olursa, bu durumda kul unutma halinde, verilen emirden habersizdir; unutma halinde ona nasıl teklif teveccüh edebilir? Eğer ikincisi olursa, o kul Allah&#8217;ı zaten hatırlıyor demektir ve zikr bulunmaktadır. Var olanı yeniden meydana getirmekse, muhaldir. O halde Cenab-ı Hak, bunu ona nasıl teklif etmiştir? Ayni şeyler &#8220;Bil ki Allah&#8217;dan başka hiçbir ilah yoktur&#8221;(Muhammed,19) ayeti için de söz konusudur. Ancak Allah&#8217;ın sözünün cevabı, bu ayette emredilenin tevhidi bilmek olduğudur. Bu ise, tasdikat nevindendir; dolayısıyla ondaki bu müşkillik fazla güçlü değildir. Zikre gelince, bu tasavvurat nevindendir; buradaki müşkil çok güçlüdür. Buna mutlak olarak, vereceğimiz cevap şudur: Biz kendimizde hatırlamanın mümkün olduğunu görüyoruz. Bu mümkün olunca, senin söylediğin şey zarûriyyatta (yani kafi hususlarda) şüphe uyandırmaktan ibarettir.</p>
<p>Binaenaleyh cevap vermeye müstehak olamaz. O zaman da şöyle denilebilir: Nasıl hatırlanıyor?</p>
<p>Biz deriz ki: Nasıl hatırlandığını bilemiyoruz. Fakat senin, bir nebze olsun içtihadla meşgul olmanın kafi geleceğini, fakat bu keyfiyyeti idrâkten aciz kalacağını bilebileceğine dair ilmin, bu tefekkürün seninle ilgili olmadığı, fakat burada başka bir sırrın bulunduğunu anlaman hususunda, sana kâfi gelecektir. Bu sır da şudur: Tezekkür ve anma, senin sıfatın olmakla beraber, sen onların mahiyyetini idrakten aciz kalınca, sana münasebeti bakımından en uzak şey olan mezkurun (Allah&#8217;ın) künhüne nasıl vakıf olabilirsin? Kul, kendisinin künhüne vasıl olmada aczini anlayıp, son derece noksan olduğunu anlasın diye eşyanın en açığını en kapalı kılan zat-ı Barî&#8217;yi noksan sıfatlardan tenzih ve takdis ederim. Bu durumda kul Allah&#8217;ın zahir ve batın olmasındaki sırların mikdarının başlangıçlarına dair az bir şey mütalaa eder.</p>
<p><strong>7) Marifet:</strong> Bu lafzın yorumuna dair, çok çeşitli söz vardır. Alimlerden bir kısmı, &#8220;marifet, cüziyyatı; ilim ise, külliyatı idrak etmektir &#8221; demişlerdir. Diğerleri ise, &#8220;marifet, tasavvur; ilimse tasdiktir&#8221; demişlerdir. Bunlar irfanı, ilimden daha büyük bir derece kabul ederek şöyle demişlerdir: Hissedilen eşyanın (mahsusatın) vacibu&#8217;l-vucud olan bir yaratıcıya istinad ettiğini tasdik etmemiz zaruri olarak bilinen bir durumdur. Ama o yaratıcının hakikatini tasavvur etmek, insan gücünün üstünde bir iştir. Bir de, birşeyin varlığı bilinmediği sürece onun mahiyeti araştırılamaz. Buna göre her arif alimdir, ama her alim arif değildir. Bu sebebten ötürü de insan &#8220;arif&#8221; diye isimlendirilemez. Ancak ilme dalar ve başlangıcından zirvesine, gayesine beşer nisbetinde ulaşırsa, bu müstesna. Gerçekte de beşerden hiç kimse Allah&#8217;ı hakkıyla tanıyamaz. Çünkü O&#8217;nun kim olduğunun künhüne, uluhiyetinin sırrına muttali olmak imkansızdır.</p>
<p>Diğer bazıları da şöyle demişlerdir: Bir kimse birşeyi idrak eder ve onun izini zihninde muhafaza eder, sonra o şeyi ikinci kez idrak eder ve bunun daha önce idrak ettiği şey olduğunu anlarsa işte buna marifet denir. Buna göre &#8220;Ben şu adamı tanıdım. O, falan vakitte kendisini gördüğüm falancadır&#8221; denir. Sonra insanlar arasında ruhların kadim olduğunu söyleyenler vardır. Yine kimileri, ruhların bedenlerden önce olduğunu, Adem (a.s.) sulbünden çıkarılmış zerreler olduğunu, Cenab-ı Allah&#8217;ın uluhiyyet ve Rububiyyetini ikrar ettiklerini, ne varki bedenî karanlık alakadan ötürü Mevtasını unuttuklarını, bedenin zulmetinden ve cismin uçurumundan kurtulup da kendilerine döndüklerinde Rablerini yeniden tanıyıp O&#8217;nu daha önce de tanımış olduklarının farkına vardıklarını ve bu idrakin &#8220;irfan&#8221; olduğunu söylemişlerdir.</p>
<p><strong>8) &#8220;Fehm&#8221; (anlamak):</strong> Bu, muhatabın sözünden birşeyi tasavvur etmektir. &#8220;İfhâm&#8221; ise, lafızda bulunan mananın dinleyenin anlayışına ulaşmasıdır.</p>
<p><strong>9) &#8220;Fıkh&#8221;:</strong> Muhatabın maksadını hitabından anlamaktır. Mesela &#8220;sözünü anladım&#8221; yani &#8220;şu hitabından ne kastettiğine vakıf oldum&#8221; denilir. Sonra Kureyş kâfirleri şüphe ve şehvet erbabı oldukları için, Hak Teala&#8217;nın verdiği mükellefiyetlerde yüce menfaatlere vakıf olamayınca, Cenab-ı Haki &#8220;Onlar neredeyse sözü anlamazlar &#8220;(nisa, 78).&#8221;Yani onlar asıl maksada ve gayeye vakıf olamıyorlar &#8221; buyurmuştur.</p>
<p><strong>10) &#8220;Akletmek&#8221;:</strong> Bu, eşyanın güzel, çirkin, tam ve noksan olması hususlarındaki sıfatlarını bilmektir. Çünkü sen herşeyin fayda ve zararını, her ne zaman bilirsen; birşeyin faydalı oluşunu bilmen seni onu yapmaya, zararlı oluşunu bilmen ise seni onu yapmamaya sevkeder. Böylece bu ilim bazan yapmaya, bazan yapmamaya mania teşkil eder. Bu sebeble bu ilim adeta devenin yuları gibi olur. İşte bundan dolayı bir salih kimseye &#8220;akıl&#8221; sorulduğunda &#8220;O iki hayırlı şeyden daha hayırlı olanını ve iki şerli şeyden daha şerli olanını bilmektir.&#8221; dedi. Ona &#8220;Akıllı kimdir?&#8221; denildiğinde de, &#8220;O, Allah&#8217;ın emrini ve nehyini tutan kimsedir &#8221; dedi. Bu kadar malumat burada kifayet eder. Bu hususta daha geniş izah inşaallah başka bir yerde gelecektir.</p>
<p><strong>11) &#8220;Dirayet&#8221;:</strong> Bu, bir çeşit çareden meydana gelen bir bilgidir. Bu çare de, bazı mukaddimeler ortaya atmak ve tefekkür etmektir. Dirayet lafzının aslı (Avı hile ile yakaladım) ifadesindendir. Kendisine atış yapılan hedef tahtası için &#8220;deriyye&#8221; ismi verilmesi,saç taramak için kullanılan alete &#8220;Midrâ&#8221; ismi verilmesi, bu köktendir. Cenab-ı Allah hakkında, tefekkür edip çare arama manası düşünülemiyeceği için, bu kelimeyi O&#8217;nun hakkında kullanmak doğru olmaz.</p>
<p><strong>12) &#8220;Hikmet&#8221;:</strong> Bu, bütün güzel ilimlere ve salih amellere verilen isimdir. Nazari bir bilgi ile elde edilen hikmetten ameli (pratik) bir bilgi ile elde edilen hikmet daha hususidir. &#8220;Hikmet&#8221; kelimesinin amel hakkında kullanılışı, ilim hakkında kullanılışından daha fazladır. Bir işi birisi güzel yaptığında ve onun güzel olduğuna hükmettiğinde &#8220;işi iyice muhkem yaptı &#8221; denilir. Allah&#8217;ın hikmeti, O&#8217;nun, o anda veya gelecekte kullarının faydasına olacak şeyi yaratması manasınadır. Kulun hikmeti de bu manadadır. Hikmet çok değişik ifadelerle tarif edilerek şunlar denilmiştir: &#8220;Eşyanın (herşeyin) hakikatini bilmektir.&#8221; Bu ifade, cüziyyatı idrak etmenin mükemmellik olmadığına işarettir. Çünkü cüziyyatı idrak, değişebilen bir idraktir. Bir şeyin mahiyetini, hakikatini idrak etmek ise değişmeden ve değişikliğe uğramaktan uzaktır ve devamlıdır. Hikmet, neticesi iyi olan bir işi yapmaktır. Yine hikmet, idare etmede insanın beşeri gücü nisbetinde yaratıcıya uymasıdır. Bu, onun ilmini cehaletten, işini zulümden, cömertliğini cimrilikten, aklını da akılsızlıktan temizlemeye çalışması ile olur.</p>
<p><strong>13) &#8220;İlme&#8217;l-Yakin&#8221;, &#8220;Ayne&#8217;l-Yakin&#8221; ve &#8220;Hakka&#8217;l-Yakin&#8221;:</strong> Âlimler, &#8220;Yakın, birşeyin öyle olduğuna ve onun inandığının aksine olmasının imkansızlığına inanmasıyla meydana gelir. Ancak bu itikadının, ya fıtrî bedahet veya aklî muhakeme gibi bir mucip bulunmalıdır.&#8221;</p>
<p><strong>14) Zihin:</strong> Bu, meydanda olmayan ilimleri kesbetme hususunda, nefsin sahip olduğu güçtür. Bu hususta söylenebilecek hakikat şudur: Allah&#8217;ın &#8220;Allah, sizler hiçbir şey bilmiyorken, sizi analarınızın karnından çıkardı &#8220;(Nahl. 78) buyurduğu gibi, ruhları eşyayı incelemek ve onu bilmekten uzak olarak yaratmıştır. Ancak Cenab-ı Hak, ruhları &#8220;Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım &#8220;(Zariyat, 56) buyurduğu gibi, kendisine itaat etmeleri için yaratmıştır. Taat, ilimle kayıtlanmıştır. Bir başka yerde de Cenab-ı Hak, Beni anmak için namaz kıl. (Taha. 14) buyurmuş ve ilimden ötürü kendisine taatı emrettiğini açıklamıştır. İlim, her halükârda bulunması gereken bir şeydir. Bu sebeple nefsin bu bilgileri ve ilimleri elde etmesinin mümkün olması lazımdır.</p>
<p>İşte bundan ötürü, Cenab-ı Hak insana, bu maksadını gerçekleştirmesine yardımcı olacak duyu organlarını vererek duyma hususunda &#8220;Biz ona iki yolu da gösterdik&#8221;(Beled, 10); görme hususunda, &#8220;Biz onlara afakda ve nefislerinde, onlara delillerimizi göstereceğiz&#8221;(Fussilet.53) say, tefekkür hakkında &#8220;Kendi nefisleriniz hakkında iyiden iyiye düşünmez misiniz?&#8221;(Zariyat. 21) buyurmuştur. Bu kuvvetler birbirleriyle uyumlu bir şekilde kulda bulunduklarında, cahil olan ruh alim haline! gelir ki, bu da Cenab-ı Hakk&#8217;ın &#8220;Rahman, öğretti Kur &#8216;an&#8217;ı &#8220;(Rahman,1) gayetinin ifade ettiğidir. Netice olarak diyebiliriz ki, bu bilgileri elde etmek için nefsin yararlandığı yetenek, işte zihindir.</p>
<p><strong>15) Fikir:</strong> Fikir, ruhun hazır olan tasdikattan, hazır hale getirilmeye çalışılan tasdikata geçişidir. Bazı muhakkikler ise, fikir, Allah&#8217;ın katından ilimlerin inmesini bekleme konusunda Allah&#8217;a yakarış yerine geçer, demişlerdir.</p>
<p><strong>16) Hads (Sezgi):</strong> Şüphesiz fikrin ameli, ancak, meçhul olan şeyin malum hale gelmesi için, meçhulün iki tarafın arasına giren bir şeyin bulunmasıyla tamamlanır. Çünkü nefis cahil olması durumunda, sanki bir zulmet içerisindedir. Onu yönetecek bir yöneticinin ve yönlendirecek bir yönlendiricinin bulunması gerekir. Bu ise, meçhulün iki tarafı arasına giren vasıtadır. Meçhulün, bu her iki tarafa da hususi bir nisbeti bulunmaktadır. Dolayısıyla bu ikisine nisbetinden iki mukaddime meydana gelir. Bu sebeple her meçhulü bilmek, ancak bilinen iki mukaddime vasıtasıyla olur. Bu iki mukaddimenin ikisi de adeta iki şahid gibidir. Nasıl ki, şeriatta iki şahidin bulunması gereklidir, akılda da iki şahidin bulunması zarureti böyledir. Bu iki mukaddime, neticeyi verirler. İşte, bu &#8220;mutavassıt&#8221; elde edebilmesi için nefsin faydalandığı yetenek, &#8220;hads&#8221; tir.</p>
<p><strong>17) Zeka:</strong> Hadsin (sezgi) çok güçlü olması ve en mükemmele varmış halidir. Bu böyledir, çünkü zeka bir iş ve onun hakkında doğruyu çok çabuk ve kesin olarak belirleme konusunda aydınlatıcı bir yoldur. Kelimenin aslı, ateş alevlendi&#8217; &#8220;Rüzgâr şiddetlendi ve yayıldı&#8221; ve keskin bir bıçakla boğazlanmış koyun için söylenilen ** kullanışlarından gelmektedir.</p>
<p><strong>18) Fıtnat:</strong> Tariz kasdiyle kapalı bırakılan ifadelerdeki mananın yakalanmasıdır. Bu sebeple daha ziyade semboller ve bilmeceleri çözümleme hususunda kullanılır.</p>
<p><strong>19) Hatır:</strong> Nefsin bir şeyin delilini ortaya çıkarmak için harekete geçmesidir.Gerçekteyse.bu hareket,bilinen bir şeyin kalbte meydana gelip ruhta bulunmasıdır. Bu sebeple, &#8220;Bu hatırıma geldi&#8221; denilir. Ancak nefis, bu hatıra gelen mananın mahallini teşkil ettiği için, hatır kelimesi &#8220;hâil&#8221; (bir yerde bulunan, oraya hulul eden) olanın &#8220;mahalle&#8221; isim verilmesi kabilinden kabul edilmiştir.</p>
<p><strong>20) Vehm:</strong> Bu, başkası kendisine tercih edilmiş, yani mercûh itikaddır. Bazen şöyle de denilir: Vehm, hissi olmayan cüzi işleri, cismani ve cüzi olan şahıslara vermekten, hükmetmekten ibarettir. Kuzunun, annesinin dostluğuna, kendisine eziyyet edenin de düşmanlığına hükmetmesi gibi.</p>
<p><strong>21) Zann:</strong> Raciholan (ağır basan)itikaddır. İtikadın kuvvet ve zayıflığı kabul etmesi bir düzen içinde olmayınca, zannın dereceleri de mazbut değildir. İşte bu sebepten dolayı zann kalben itikad edilen şeyin taraflarından birini, diğerinin de caiz görülmesiyle birlikte, diğerine tercih etmekten ibarettir. Sonra, zann kuvvet itibariyle sınırlı olunca, bazan ona ilim adı da verilebilir. Yine hiç şüphesiz ilme de zann ismi verilebilir. Nitekim bazı müfessirler Cenab-ı Hakk&#8217;ın &#8216;Rablerine kavuşacaklarını bilenler&#8221;(Bakara, 46) ayetini tefsir ederken, şöyle demişlerdir. Burada &#8220;zann&#8221; arzı, iki sebepten dolayı ilme itlak edilmiştir.</p>
<p><strong>a-</strong> İnsanların, çoğunun, ahiretteki bilmelerine nisbetle, dünyadaki bilmelerinin, ilmin yanında zann durumunda olduğuna dikkat çekme.</p>
<p><strong>b</strong>&#8211; Dünya da gerçek ilim, nerdeyse ancak,Allah&#8217;a ve Resulüne iman edip, sonra da şüphe etmeyenler yok mu..&#8221;(Hucurat, 15) ayetinde bahsi geçen nebiler ve sıddîk kullara münhasırdır.</p>
<p>Bil ki zan, eğer güçlü bir emareden ileri gelmişse, bu kabul edilir ve övülür. Bu ilmin çoğu hallerinin dayanağı da, zann-ı (galibtir. Eğer zayıf bir emareden meydana gelmişse, bu, Cenab-ı Hakk&#8217;ın Muhakkak ki zan, gerçek karşısında birşey ifade etmez&#8221;(Necm. 28) ve &#8220;Muhakkak ki zannın bir kısmı günahtır &#8220;(Hucurât, 12) buyurduğu gibi kınanır.</p>
<p><strong>22) Hayâl:</strong> Hissolunan şeyin kaybolup gitmesinden sonra, ondan geriye kalan şekilden ibarettir. Sevgilinin cemalinden, hayal olarak, uykumuzda görünen görüntü&#8230; de bu manayla alakalıdır. Hayal, bazan uykuda, bazan da uyanıkken meydana gelen şekillere denir. &#8220;Tayf&#8221; (hayal) ise, ancak uyku halinde görülen hayeller için kullanılır.</p>
<p><strong>23) Bedahet:</strong> Nefiste, düşünme vasıtasıyla değil de, doğrudan meydana gelen bilgidir. Mesela, birin ikinin yarısı olduğunu bilmen gibi..</p>
<p><strong>24) Evveliyyât:</strong> Bu, bedihi olanların bizzat aynısıdır. Bu şekilde isimlendirilmelerinin sebebi şudur: Zihnin kaziyyenin mahmulünü mevduuna, başka bir şeyin aracılığı olmadan, doğrudan katmasıdır. Başka bir şeyin tavassutuyla olan şeye gelince, bu mutavassıt önce mahmuldür</p>
<p><strong>25) Reviyye:</strong> Uzunca bir tefekkürden sonra meydana gelen bilgidir.&#8221;reviyye&#8221; (düşündü ve tefekkür etti) den alınmadır.)</p>
<p><strong>26) Kiyaset:</strong> Nefsin, daha faydalı olanı bulup çıkarabilmesidir. İşte bu sebepten dolayı Hz. Peygamber, &#8220;Zek kimse, nefsini zelil edip, ölümden sonraki hayat için çalışan kimsedir &#8216; buyurmuş. Çünkü, insan için, ölümden sonra ulaşacağı hayırdan daha üstür bir hayır yoktur.</p>
<p><strong>27) Tecrübe (hıbre):</strong> Bu da, kendisine tecrübe yoluyla ulaşılan bilgidir Nitekim şöyle denilir: (Onu sınadım, denedim, tecrübe ettim). Ebu&#8217;d-Der dâ (r.a.)&#8217;da şöyle demiştir. İnsanların, tecrübelerine dayanarak (iyi kimselerin az olduğunu haber verdiklerini gördüm&#8230; Yine bunun, Arabların sözünden, yani &#8220;sütü bol deve&#8221; deyişinden iştikak ettiği de söylenmiştir Buna göre haber, bilgisi bol olan şey demektir. Yine bunun Arabların demelerinden alınmış olması da mümkündür. Yani, sütünün bol olduğı söylenmiş olan deve&#8230;</p>
<p><strong>28) Re&#8217;y:</strong> Kendisinden matlubun meydana gelmesi umular mukaddimelerin &#8220;hatır&#8221; tarafından ihata etmesidir. Bazan re&#8217;yden elde edilen hükümlere de re&#8217;y denilir. Fikre nisbetle re&#8217;y, ustaya nisbetle aletin durumu gibidir. Bu sebepten ötürü &#8220;Ham ve çiğ görüşten sakın!&#8221; denilmiştir. Yine, &#8220;Fikri bırak, isabet edersin&#8221; denilmiştir.</p>
<p><strong>29) Firaset;</strong> Bu, görünen hak ile görülmeyen ahlaka istidlal etmek (yani dıştaki şekilden içteki durumu çıkarmaktır). Cenab-ı Hak, bu yolun doğruluğuna şu ayetlerle dikkat çekmiştir: &#8220;Bunda, firaseti olanlar için birçok ayet vardır&#8221;{Hicr, 75), &#8220;Onları yüzlerinden tanırsın&#8221; (Bakara, 273) ve &#8220;Onları sen, sözlerinin üslûbundan tanırsın &#8220;(Muhammed, 30). Bu kelimenin iştikakı, Arabların &#8220;Vahşi hayvan, koyunu parçaladı&#8221; sözlerinden alınmıştır. Buna göre firaset, sanki bilgilerin söküp alınmasıdır.</p>
<p>Bu da iki kısımdır.</p>
<p><strong>a</strong>&#8211; Sebebi bilinmeksizin, insanın hatırında meydana gelen nev&#8217;, ki bu ilhamdan ya da vahiyden bir çeşittir. Nitekim Hz.Peygamber şu sözüyle bunu kastetmiştir. &#8220;Muhakkak ki, ümmetim içinde İlham ile konuşanlar vardır ki, Ömer de bunlardandır.&#8221;. Feraset, keza, kalbe üfleme diye de isimlendirilir.</p>
<p>Ferasetin ikinci kısmı ise, öğrenme yoluyla elde edilendir ki, bu apaçık şekillerden batini olan huylara istidlalde bulunmaktır. Ma&#8217;rifet ehli, Cenab-ı Hakk&#8217;ın &#8220;Rabbinden açık bir delil üzerinde olan ve ardınca Ondan bir şahid gelen&#8230;&#8221;(Hûd. 17) ayetindeki beyyinenin ferasetin birinci kısmına dahil olduğunu; bununsa rûh cevherinin seçkinliğine işaret olduğunu; şahidin ise, ikinci kısım feraset olduğunu, ki bunun da şekillerle iç durumlara istidlalde bulunmak olduğunu söylemişlerdir.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 2/319-327.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilim-kelimesinin-muradifleri-esanlamlilari/">İlim Kelimesinin Müradifleri (Eşanlamlıları)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilim-kelimesinin-muradifleri-esanlamlilari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zırhlarına Bürünen Silahşör Kuvvetine Güvenemiyendir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zirhlarina-burunen-silahsor-kuvvetine-guvenemiyendir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zirhlarina-burunen-silahsor-kuvvetine-guvenemiyendir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Mar 2015 21:11:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Hilmi Ziya Ülken-Aşk Ahlakı]]></category>
		<category><![CDATA[Zırhlarına Bürünen Silahşör Kuvvetine Güvenemiyendir]]></category>
		<category><![CDATA[Zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2913</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dostlarınıza karşı zekânızı kullanmayınız. Fakat bütün ruhunuzla hitab ediniz. Ruhun bu zehirli silâhını yalnız madde ve tabiat için saklayın! Biliniz ki zeki görünmek emeli kibir ve nahvetinizi arttıracak. Tenkit ve istihza ruhlarınız arasında uçurumlar açacaktır. Yine biliniz ki zırhlarına bürünen silâhşör, kuvvetine güvenemiyendir. Ve sahte zekânın arkasında saklanan insan, ruhunda kudret olmayandır. &#160; Hilmi Ziya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zirhlarina-burunen-silahsor-kuvvetine-guvenemiyendir/">Zırhlarına Bürünen Silahşör Kuvvetine Güvenemiyendir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dostlarınıza karşı zekânızı kullanmayınız. Fakat bütün ruhunuzla hitab ediniz. Ruhun bu zehirli silâhını yalnız madde ve tabiat için saklayın! Biliniz ki zeki görünmek emeli kibir ve nahvetinizi arttıracak. Tenkit ve istihza ruhlarınız arasında uçurumlar açacaktır. Yine biliniz ki zırhlarına bürünen silâhşör, kuvvetine güvenemiyendir. Ve sahte zekânın arkasında saklanan insan, ruhunda kudret olmayandır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hilmi Ziya Ülken-Aşk Ahlakı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zirhlarina-burunen-silahsor-kuvvetine-guvenemiyendir/">Zırhlarına Bürünen Silahşör Kuvvetine Güvenemiyendir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zirhlarina-burunen-silahsor-kuvvetine-guvenemiyendir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kendini Allaha Teslim Etmeyen Zeka Korkunçtur</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kendini-allaha-teslim-etmeyen-zeka-korkunctur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kendini-allaha-teslim-etmeyen-zeka-korkunctur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Aug 2014 19:48:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Kendini Allaha Teslim Etmeyen Zeka Korkunçtur]]></category>
		<category><![CDATA[S.Ahmed Arvasi]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Ahmed Arvasi]]></category>
		<category><![CDATA[Zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1588</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kendini Allah&#8217;a teslim etmeyen zekâ gerçekten korkunçtur. Kendini ebedî, hür, bir, sonsuz ve mutlak olan Allah&#8217;a adamayan zekânın açlığı korkunç bir ihtiras halindedir. İnsan zekâsını, fânî, esir parçacıkları kemmiyeti ile doyurmak mümkün değildir. Bizce bütün mesele, insan zekâsını Allah&#8217;a teslim etmenin çaresini bulmaktır, istismarın en korkunç vasıtası Allah&#8217;a teslim olmayan yüksek zekâdır. Bu zekâ, insanlığı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kendini-allaha-teslim-etmeyen-zeka-korkunctur/">Kendini Allaha Teslim Etmeyen Zeka Korkunçtur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kendini-allaha-teslim-etmeyen-zeka-korkunctur/teslimiyet-2/" rel="attachment wp-att-16688"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16688" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/teslimiyet-1.jpg" alt="" width="395" height="352" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/teslimiyet-1.jpg 395w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/teslimiyet-1-300x267.jpg 300w" sizes="(max-width: 395px) 100vw, 395px" /></a></p>
<p>Kendini Allah&#8217;a teslim etmeyen zekâ gerçekten korkunçtur. Kendini ebedî, hür, bir, sonsuz ve mutlak olan Allah&#8217;a adamayan zekânın açlığı korkunç bir ihtiras halindedir. İnsan zekâsını, fânî, esir parçacıkları kemmiyeti ile doyurmak mümkün değildir.</p>
<p>Bizce bütün mesele, insan zekâsını Allah&#8217;a teslim etmenin çaresini bulmaktır, istismarın en korkunç vasıtası Allah&#8217;a teslim olmayan yüksek zekâdır. Bu zekâ, insanlığı da, cemiyetleri de, fertleri de kendine köle edinmekten gurur ve zevk duyar.</p>
<p>İnsanı istismar eden, ister fert, ister toplum olsun, insanın şeref ve haysiyetini alçaltmaktadır. İnsanın maddeyi, bitkiyi, hayvanları istismar etmesine ses çıkarmıyoruz. Fakat insanı, ister fert, ister toplum olsun, bunların seviyesine indirmek demek olan istismarı haklı olarak ıstırapla karşılıyoruz. İnsan, başka bir insanın, insan grubunun ve toplumun kendine bir mal ve mülk gibi bakmasını istememektedir. Yani insan, Allah&#8217;tan gayrısına kul olmaya yanaşma maktadır.<br />
İnsan, kendi dışında bulunan varlıklara mal ve mülk gözü ite bakar.</p>
<p>Onlara fert ve toplum olarak sahip çıkmak ister. Mal ve mülk ferde mi, topluma mı aittir? Biz, bu kavgayı saçma buluyoruz. Onun için biz, kendimizi ne kapitalist, ne de sosyalist hissediyoruz. Biz, varlığa, ferdin veya toplumun malı ve mülkü gözü ile bakamıyoruz. Varlığa ait bir İzafî parçanın, bütüne sahip çıkması garibimize gidiyor. Mal ve mülk, üzerinde yaşayan insanlarla beraber, ancak &#8220;Yaradana&#8221; aittir &#8220;O, sizin Rab- binızdir, mülk O&#8217;nundur.&#8221;</p>
<p><span style="color: #444444;">S.Ahmed Arvasi</span></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kendini-allaha-teslim-etmeyen-zeka-korkunctur/">Kendini Allaha Teslim Etmeyen Zeka Korkunçtur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kendini-allaha-teslim-etmeyen-zeka-korkunctur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
