<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yusuf Kaplan | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/yusuf-kaplan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 26 Oct 2017 12:11:46 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Yusuf Kaplan | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tarihi Kırılma,Varoluş ve Hakikat Arayışı ve Medeniyetin Hayatiyeti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tarihi-kirilmavarolus-ve-hakikat-arayisi-ve-medeniyetin-hayatiyeti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tarihi-kirilmavarolus-ve-hakikat-arayisi-ve-medeniyetin-hayatiyeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Aug 2016 09:59:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Uygarlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Elitist]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an İslamı Söylemi]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet Süreci]]></category>
		<category><![CDATA[Metafizik Yırtılma ve Tarihin Durması]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>
		<category><![CDATA[neo-pagan]]></category>
		<category><![CDATA[Pagan]]></category>
		<category><![CDATA[Pagan uygarlıklar]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberi Çağ/rı ve İnsanlık Çağları]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Seküler Zeitgeist'in Saldırısı]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih Yapmak]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihi Kırılma Varoluş ve Hakikat Arayışı ve Medeniyetin Hayatiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihte Tatil Yapmak ve Peygamberi Soluk]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Kaplan]]></category>
		<category><![CDATA[Zeit­geist]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12406</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlık, insanlık tarihinin daha önceki dönemlerinde yaşanmayan yepyeni ve esaslı sorunlarla karşı karşıyadır. Bu sorunlar, sadece niceliksel boyutları olan arızî, değişken ve geçici sorunlar değil, bilakis, niteliksel boyutları olan aslî, kalıcı ve köklü sorunlardır. Burada İslâmî terminolojiyle “mürûr-u zaman” olarak adlandırılan, tarihin akıp gitmesiyle, değişmesiyle vukû bulan arızî değişimlerin yaşanmasından sözetmiyoruz. Çok daha hayatî bir fenomenin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarihi-kirilmavarolus-ve-hakikat-arayisi-ve-medeniyetin-hayatiyeti/">Tarihi Kırılma,Varoluş ve Hakikat Arayışı ve Medeniyetin Hayatiyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/tarihi-kirilmavarolus-ve-hakikat-arayisi-ve-medeniyetin-hayatiyeti/mustafa-cetinkaya_jpg-12525-207/" rel="attachment wp-att-12407"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12407" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/mustafa-cetinkaya_jpg-12525-207.jpg" alt="Tarihi Kırılma,Varoluş ve Hakikat Arayışı ve Medeniyetin Hayatiyeti" width="437" height="325" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/mustafa-cetinkaya_jpg-12525-207.jpg 797w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/mustafa-cetinkaya_jpg-12525-207-600x446.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/mustafa-cetinkaya_jpg-12525-207-300x223.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/mustafa-cetinkaya_jpg-12525-207-768x571.jpg 768w" sizes="(max-width: 437px) 100vw, 437px" /></a></p>
<p>İnsanlık, insanlık tarihinin daha önceki dönemlerinde yaşanmayan yepyeni ve esaslı sorunlarla karşı karşıyadır. Bu sorunlar, sadece niceliksel boyutları olan arızî, değişken ve geçici sorunlar değil, bilakis, niteliksel boyutları olan aslî, kalıcı ve köklü sorunlardır.</p>
<p>Burada İslâmî terminolojiyle “mürûr-u zaman” olarak adlandırılan, tarihin akıp gitmesiyle, değişmesiyle vukû bulan arızî değişimlerin yaşanmasından sözetmiyoruz. Çok daha hayatî bir fenomenin vukû bulmasından ve vukûatlarından sözediyoruz. Yaklaşık üç asırdır yaşanan değişim, basit bir mürur-u zaman olgusu, yani anzî bir değişim değil, aslî, esasa taalluk eden bir dönüşüm,bir metamorfoz hâlidir.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #000080;"><strong>1-SEKÜLER ZEİTGEİSTIN SALDIRISI</strong></span></p>
<p>Dış görünümü itibariyle bu esaslı ve sarsıcı sorunu şöyle ortaya koyabiliriz: İnsanlık tarihinde ilk kez tek bir uygarlığın (ve bu uygarlığın ürettiği zeitgeist’in / zamanın ruhu algısının) bütün dünyada hükümfermâ kılınmasıdır. İnsanlık tarihinde yeni bir durumdur bu; insanlık tarihinin başka dönemlerinde yaşanmamış yepyeni bir durum. Modernlikten önceki bütün bir insanlık tari­hi boyunca aynı zaman dilimleri içinde tek bir uygarlığın ve o uygarlığın zeitgeist’ının bütün dünyada hâkim olması gibi bir durum sözkonusu olmamıştı; aksine, aynı zaman dilimleri içinde farklı medeniyetler ve bu medeniyetlerin geliştirdikleri zeitgeist’lar aynı anda varolabilmişti.</p>
<p>Oysa çağımızda, artık yalnızca Batı uygarlığı ve bu uygarlığın ürettiği Zeit­geist hükümfermâdır ve diğer medeniyetler de, diğer medeniyetlerin zeitgeist’ları da bütün medeniyetler için vazgeçilmez temel ve kurucu motorikler olan kendi kitap (yani bir medeniyetin ilim ve düşünce geleneğini oluşturan ve mekke süreci&#8217;ne denk gelen dil kurma aşaması), mizan (yani bir medeniye­tin irfan ve sanat geleneğini oluşturan, vasat’ın oluşmasını sağlayan ve medî-ne süreci&#8217;ne denk gelen üst-dil kurma aşaması) ve haâSd (yani hayat kazanan ve İslâmî hayatın hem Müslüman hayat tasavvuruna, hem de diğer hayat tasav­vurlarına hayatiyet kazandırdığı, siyasî duruş, zihnî hâl / duruluş, dinginleşme, bilgeleşme, özgüven zeminini oluşturan ortak tecrübe dilinin ürünü olan ve medeniyet sürecine denk gelen Zeitgeist aşaması) dinamikleri doğrultusunda mevcudiyetlerini ve insanlığın varoluş ve hakîkat arayışı serüvenine yaptık­ları katkıları kendi çaplarında sürdürüyorlardı.</p>
<p>Dünyamıza tek bir uygarlığın zeitgeist’ının hâkim olması, hem şuur, hem de şuuraltı dünyamızı aynı anda şekillendirebilecek kadar hayatımızın her ala­nında hükümfermâ olması, dolayısıyla diğer medeniyetlere ve diğer medeni­yetlerin zeitgeist’larına varolma ve hayat hakkı tanımayacak kadar hayatımı­zı görünür-görünmez yönleriyle kontrol ve kolonize etmesi, içinde yaşadığımız çağın karşı karşıya kaldığı ve daha önceki insanlık tarihinde görülmeyen kök­lü ve esaslı varoluş ve hakîkat sorunlarının yalnızca strüktürel / yapısal ve gö­rünen yüzüdür.<br />
Yalnızca çağımıza özgü yakıcı ve yıkıcı bir varoluş ve hakîkat sorunu olan bu sorunun görünmeyen ve aslî yönü, insanın bu dünyadaki varoluş ve haki­kat arayışı serüvenini sınırlayan ve daraltan paradigmatik yönü veya boyutu­dur. Ve insanlık tarihinde asıl yeni olan durum, bu noktada karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>Çağımıza damgasını vuran, rengini veren, bütün bir kürenin vasatını şe­killendiren bu her bakımdan nevzuhûr durumu, değişim sözcüğüyle ifade et­mek çok zordur. Yaşanan değişim, en iyi şekilde modernist romancıların, ör­neğin Kafka’nın ifade ve tasvir ettiği bir metamorfoz / başkalaşma hâlidir. Arızî değil, aslî bir değişimdir. İnsanın fıtratını yitirmesi ya da fıtratına yaban­cılaşması ve azmanlaşarak büyük bir varoluş ve hakîkat boşluğunun içine yu­varlanmasıdır. Kafka’nın modernist romanda yaptığı bu tasvir ve tarif çabası­nı, bütün bir modernizm hareketinde de aynen görüyoruz.</p>
<p>Burada, çok yanlış anlaşılan ve kolaylıkla birbirinin yerine kullanıldığı gözlenen modernlik, modernleşme ve modernizm kavramlarını ve fenomen­lerini kısaca açıklamakta yarar var.</p>
<p>Modern, “yeni” demektir; modernlik ise “yenilik” demektir. Ama “yeni” ve “yenilik” sözcükleri, modern’i ve modernliği açıklamak için yeterli değil­dir. Modern ve modernlik kavramlarını, en iyi ve kapsamlı şekilde “nevzu- hür” kelimesiyle karşılayabilir ve izah edebiliriz. Modernlik, Kilise Hıristiyanlığı’nın insanın özgür iradesini yoksayan yegâne siyasî, kültürel, sosyal ve en­telektüel otorite, hegemonya ve meşrûiyet kaynağı olmasına karşı başlatılan bir başkaldırı hareketidir. Modernliğin, Kilise Hıristiyanlığı na karşı geliştir­diği alternatif paradigma, insanın tanrılaştırtması fikridir.</p>
<p>Modernleşme fenomeni, insanın tanrılaşma sürecinde bu fenomenin top­luma, kültüre, siyasete, kısacası hayatın her alanına çeki düzen verdiği süre­cin adıdır. Modernizm ise, modern’e, modernliğe ve modernleşme&#8217;ye, yine modern paradigmanın içinden, özellikle sanatta gözlenen modernliğin vaat­lerini yerine getirememesine ve insanı (elbette ki, öncelikli olarak Batılı in­sanı) bir çıkmaz sokağın eşiğine fırlatmasına karşı başlatılan bir başkaldırı ha­reketidir.</p>
<p>Modernizm’in başkaldırısı, aslında hem modernliğin sonunu getir­miş, hem de postmodernliği hazırlamıştır.<br />
Romanda, müzikte, sinemada, hulâsâ sanatın bütün türlerinde gözlenen modernizm hareketi, insanın tanrılaştırtması nedeniyle tabiatın, kâinâtın ve bizzat insanın kendisinin varlığının tehlikeye girdirildiği gözlenen modern / seküler dünya tasavvuruna karşı başlatılan bir başkaldırıdır ve bu başkaldırı, felsefede ve düşüncede de Nietzsche ile başlayan ve Heidegger’le süren süreç­te bütün bir postmodern düşünce’de karşılığını bulmuştur. Modernler, insanı tanrılaştırırlarken, modernist sanatçılar ve postmodern düşünürler, gelinen noktada ortada insanın da kalmadığı, metamorfoza dönüştüğü bir hayatın zuhür ettiğine dikkat çekmişlerdir.</p>
<p>Kısacası modernlikle birlikte, insan tanrılaştırılmıştı; postmodernlikle bir­likte ise, insanın tanrılaştırılması, bütün insanlığı büyük felâketlerin ve varo­luş sorunlarının eşiğine sürüklemiştir.</p>
<p>Ancak postmodernler, modernlikle bir­likte yaşanan paradigma değişiminin insanlığı felâketin eşiğine sürüklediğini görmüşler ama kaosla, katastrofla sonuçlanan bu ayartıcı ve şiddet yüklü yokoluş sürecinden nasıl çıkılabileceğine dair esaslı bir şey önerememişlerdir. Postmodernlerin önerdiği tek şey, izafıleşmedir. İzafıleşmenin sonunun nihi­lizmle sonuçlanacağını bile bile izafileşme önerisinde bulunmuşlardır postmo­dernler. Postmodernlerin izafîleşmeden başka bir şey önerebilmeleri mümkün değildi çünkü.</p>
<p>Oysa izafileşme, büyük bir varoluş ve hakîkat bunalımının adıdır. Tanrı ile şeytanı eşitleyen, hayatı alabildiğine atomlaştırarak, insanların fetişlerini, arzularını, bilim, teknoloji gibi araçları mutlaklaştıran, ayartıcı, baştan çıka­rıcı, pornografik ve estetik bir yokoluş mevsimi ve durumudur. Bu durumu, neo-paganizm olarak tarif edebiliriz. Postmodernlikle birlikte bütün / aslî olan yitirilmiş; parça / arızî olan, bütün katma yükseltilmiştir. İşte bu sapma, insanlığın esaslı amalara yol açan taarruzlara maruz kalması sonucunu doğur­muştur.</p>
<p>İnsanlık tarihinde daha önceki dönemlerde yaşanmadığını söylediğim bü­yük sorunlarla karşı karşıya kaldığımız gerçeği, postmodernlikle birlikte bütün çıplaklığı ve gerçekliğiyle kendisini dışa vurmuştur. Modernlik, yeni bir para­digma önerişiydi; Yaratıcı, Kâinât ve İnsan’dan oluşan büyük varlık zincirini yerle bir eden insanın tanrılaştırıldığı yeni / pagan bir paradigma önerisi. Bü­yük varlık zincirinin çözülmesi ve çökmesi, insanın tanrılaştırılmasıyla sonuç­landı; ama insanın tanrılaştırılması da Rönesans ve Reformasyon’dan sonraki dört asırlık süreçte, insanın varlığının da sorunlu hâle geldiği büyük bir yokoluş mevsimi zuhûr ettirdi.</p>
<p>Modernliğin teorisyenlerinden Max Weber, modernliğin ürettiği bu yakıcı sorunu, modernliği demir kafesle (iron cage) özdeşleştirerek tarif eder ve modernliğin iki büyük kriz ürettiğini söyler: Anlam krizi ve özgürlük kaybı. Weber’in de, diğer modern ve postmodern düşünürlerin ve sanatçıların da modernliğin ürettiği “demir kafes”ten nasıl çıkılabileceğine, “özgürlük kaybı ve anlam krizi”nin nasıl aşılabileceğine dâir esaslı bir önerileri yoktur doğal olarak. Postmodern düşünürlerden bazıları, örneğin Foucault, çıkış yo­lunun mevcut Batılı paradigmayı terk etmek; Baudrillard, mevcut kodları kırmak; bu iki düşünürden çok daha önceleri yaşayan Heidegger de (ama hangi Tanrı’ya, ne tür bir Tanrı’ya dönülebileceğini ve bunun nasıl gerçek­leşebileceğini açıklığa kavuşturmaksızın) yeniden Tanrı’ya dönmek olduğu­nu söylemişlerdi.</p>
<p>Buraya kadar olan bölümde, içinde yaşadığımız çağı Batılılar oluşturduk­ları için, çağımızda yaşanan sorunları, oryantalist tuzağa benzer bir tuzağa düş­memek için, genelde bu çağı üreten uygarlığın düşünürlerinin tanımlarıyla özetledim.</p>
<p>Bundan sonra bir Müslüman olarak bu çağı ve modernlikle birlikte başla­yan bu çağın insanlığı sürüklediği çıkmaz sokağı, bir de İslâmî bir bakış açısıy­la nasıl tasvir, tarif ve tahlil edebileceğimiz, bu çıkmaz sokaktan çıkış yolu ko­nusunda ne’yi» nasıl teklif edebileceğimiz ve teklif ettiğimiz şeyi, yani yeni bir medeniyet tasavvurunu nasıl geliştirebileceğimiz ve hayata geçirebileceğimiz meselesine geçebiliriz.</p>
<p>İliklerimize kadar yaşadığımız ve daha önceki insanlık tarihinde yaşanma­dığını söylediğim yakıcı ve yıkıcı temel problemi bir Müslüman olarak, İslâ­mî bir bakış açısıyla bir varoluş ve hakîkat sorunu olarak tarif edebiliriz. Va­roluş ve hakîkat sorununu, Tanrı’nın merkezinde yer aldığı büyük varlık zin­cirinin çökmesi ve bunun sonucu olarak da, mikrokozmos olarak tarif edilen insanın hem Yaratıcı’yla, hem de kozmosla irtibatının kopması nedeniyle ka­çınılmaz olarak zuhûr eden bir sorun olarak izah edebiliriz. Büyük varlık zin­cirinin çökmesine, insanın hem Yaratıcı’yla, hem de Kâinât’la irtibatının kopmasına, dolayısıyla insanlığın esaslı, sarsıcı ve her şeyi tarumar edici bir varoluş ve hakîkat sorunu yaşamasına yol açan süreci biraz daha ayrıntılı bir şekilde tasvir, tarif ve tahlil etmeye başlayabiliriz artık.</p>
<p style="text-align: center;"><span style="color: #000080;"><strong>2-METAFİZİK YIRTILMA VE TARİHİN DURMASI</strong></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanlık olarak topyekûn tarihin durduğu bir zaman diliminin tam ortası­na fırlatılmış durumdayız. Tarih, insanlık tarihinin seyrüseferi boyunca ilk kez durmuştur. Zaman akıp gidiyor ama tarih durmuştur. İnsanoğlu, tarihi yapa­madığı, tarihin varoluş mekânını oluşturan zaman tarafından meçhûl bir yö­ne doğru hızla ve bilinçsizce sürüklendiği bir kaos ve katastrof anaforunda va­rolma mücadelesi veriyor.</p>
<p>Tarih durdu derken temelde aynı anda iki fenomene birden atıf yapıyo­rum: Birincisi, tarihin, zamandan ve mekândan, Yaratıcı’dan ve Kâinât’tan kopması, insanın varoluş mecrasını sadece bu dünyadaki hayatına ve macera­sına indirgemesi fenomenidir. Kısacası tarihin sekülerleştirilmesi olarak ad­landırabileceğimiz yakıcı, yakıcı olduğu kadar da insanın ve bütün varlıkların varlığına kastedici, yıkıcı ve yok edici bir problemle karşı karşıyayız.</p>
<p>Genelde tarihin, özelde de zamanın sekülerleştirilmesi, kadîm zamanlarda ve kadîm medeniyetlerde mevcut olan, vücut bulan tarih’i, dolayısıyla zaman’ı kozmos’la birlikte mevcûdiyet kazanan bütüncül olarak idrâk etme bi­çiminin terk edilmesi, kozmos’un / denge’nin, uyum’un yerine kaos’un bu dengeyi alt üst edecek kadar yerküre üzerinde hâkim ve hükümefermâ olma­sı olgusudur. Kozmolojiyi kozmografya’ya, insanın semâvî alanı da ihata ede­cek kadar geniş bir mevcûdiyet alanına sahip olan varoluş alanını, anî / dün­yevî ve dolayısıyla arızî olan’a ve alan’a indirgeyen, hayatı, semâvî olan’la ve alan’la irtibatını kopararak sadece dünyevî alan’la ve dünyevî olan’la sınırla­yan tarihin, dolayısıyla zamanın sekülerleştirilmesi olgusu, insanın bütüncül kozmolojik tasavvurunu yerle bir ederek ve yalnızca yere, yerküreye ve yeryü­züne indirerek parçalamış, yerle bir etmiş, kozmografik -dolayısıyla ruhsuz, kutsî boyutundan arındırılmış- algılama ve varolma biçimlerine dönüştürmüştür. Bütün parçalanmış, aslî olan yitirilmiş, arzî ve arızî olan aslî olan katına, -başka bir deyişle, parça, bütün mertebesine- yükseltilmiştir.</p>
<p>Böylelikle metafizik tasavvurun ve idrakin yitirildiği, fizik algılama ve kur­gulama biçimlerinin hâkim olduğu, arızî olanın aslî olan katına yükseltildiği, dolayısıyla insanın tanrılaştırılması nedeniyle türlü arızaların taarruzuna ma­ruz kaldığımız bir metafizik körleşme ve yırtılma zamanı, tarihin, dolayısıyla zamanın varoluş alanını alabildiğine daralttığı, tek bir boyuta, fizik boyuta indirgediği için, insanın varoluş serüveni, bizatihi varlığa ve hakikate varoluş- sal bir saldırı üretmesiyle sonuçlanmıştır.</p>
<p>Hulâsâ, metafizik / bütüncül tarih idraki, fizik eksenli dar ve daraltılmış ta­rih ve zaman algısının hükümfermâ kılınması nedeniyle yok olmuş, dünya- merkezli, dünyanın içinde de en güçlü, kabiliyetli, yırtıcı bir varlık olduğu için insan-merkezli bir hayat algısı, tarihin kozmos ekseninde bir bütün ola­rak varlığını sürdürmesini engellemiş, kaos’un yegâne ve tek ilke olduğu bir macerâya soyunmasına zemin hazırlayarak tarihin mecrâsını yitirmesiyle ne­ticelenmiştir.</p>
<p>Tarihin durduğunu söylerken, kastettiğim ikinci fenomen, birinci feno­menin kaçınılmaz bir uzantısı ve ürünüdür. İnsanlık tarihinde, tarihin, ilk kez tek bir uygarlık tarafından yapılması, bu tek uygarlığın / seküler Batı uygarlı­ğının diğer medeniyetlere ve dinlere hayat ve varolma hakkı ve imkânı tanı­mayacak kadar küre ölçekli bir saldırı üreterek, diğer medeniyetlerin insanlık tarihinin yapılmasına katkıda bulunma imkânlarını tamamıyla yok etmesi ol­gusudur.</p>
<p>Büyük tarihçi Arnold Toynbee’nin deyişiyle, seküler, neo-pagan, ka­pitalist modern Batı uygarlığının modern meydan okumayla birlikte 3 asır gi­bi kısa bir zaman dilimi içinde yeryüzündeki 26 medeniyetten 16 sını fiilen ta­rihten silmesi, yok etmesi, 9’unu ise fosilleştirmesi, hadım etmesi, Asya, Afri­ka ve Amerika kıtalarındaki medeniyetlerin durmasıyla, yok olmasıyla sonuç­lanmıştır.</p>
<p>Bugün yeryüzünde her bakımdan varlığını sürdürebilen tek uygarlık, seküler Batı uygarlığıdır. Çin medeniyeti, Hint medeniyeti, İslâm medeniyeti, Af­rika ve Latin Amerika’daki medeniyetler, son üç asırdan bu yana insanlık ta­rihinin yapılmasında handiyse hiçbir şey yapamayacak, söyleyemeyecek kadar kötürümleştirilmiş, hadım edilmiştir. Çin’in önümüzdeki çeyrek asır içinde dünyanın en büyük gücü hâline gelecek olması, Çin medeniyetinin varlığını sürdürüyor olmasının bir sonucu değildir ve olmayacaktır. Çünkü Çin, kapitalistleşerek, dolayısıyla seküler paradigmaların rengine ve ruhuna bürünerek geliyor. Kendi Konfüçyan geleneğinden kaynaklanan bir medeniyet paradigmasını hayata ve harekete geçirerek gelmiyor Çin: Çin&#8217;in gelişi, pratik ahlâk’a dayanan Konfüçyan medeniyet paradigmasını pragma’ya dönüştürmesinden, pragma’run pranga’sına teslim etmesinden başka bir anlam ifade etmiyor.</p>
<p style="text-align: center;"><strong><span style="color: #000080;">3- ÖNCÜ VAROLUŞ KUŞAĞI VE MEDENİYET TASAVVURU:</span></strong><br />
<strong><span style="color: #000080;"> MEKKE, MEDİNE VE MEDENİYET SÜREÇLERİ</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tarih felsefecileri, örneğin lbn Haldun veya Toynbee, “tarihin küçük azınlıklar tarafından yapıldığını” söylerler. “Küçük azınlıklar”; yani “öncü ku­şaklar tarafından. İnsanlık tarihinin bütün çığır açıcı, yaratıcı çağlarında, bu çağların, atılımların, açılımların gerçekleştirilmesinde, her yerde ve her za­man hep öncü kuşakların imzaları vardır. Sanattaki, düşüncedeki, siyasetteki, hatta günlük hayattaki büyük açılımlar ve atılımlar her zaman öncü kuşaklar tarafından gerçekleştirilir.</p>
<p>Bu, ilk bakışta, elitist bir yaklaşım gibi gelebilir; ama yakından bakıldığın­da hiç de öyle olmadığı görülecektir. Her şeyden önce, şunu bilmek gerekiyor: Tarihi kitleler yapmaz. Bu, eşyanın tabiatına aykırı olur. Her insana taşıyabi­leceği bir yük yüklendiği beyan edilir Kutlu Kitabımız’da. Elbette ki, her in­san, biriciktir; her insan, eşref-i mahlûkât olmaya adaydır; ama her insan, eşref-i mahlûkât değildir. İslâm antropolojisi açısından durum böyledir.</p>
<p>İslâm epistemolojisi açısından da, ontolojisi açısından da aynı gözlemleri yapabiliriz. Sözgelişi, Islâm ontolojisi açısından, her müslüman, hakk’al-yakîn düzlemine ulaşamaz; en zirve nokta’dır orası çünkü. İslâm epistemolojisi açı­sından da, her insan, hakikati bütün derinliğiyle bilmekle yükümlü değildir; bilemez de nitekim. Ayrıca bilmek yeterli değildir; aslolan anlayabilmektir. Bugün bilginin en fazla üretildiği bir çağda yaşıyoruz; ama insanlığın varoluş sorunlarının en az anlaşılabildiği bir çağ içinde yaşadığımız çağ aynı zamanda.</p>
<p>Her insanın, her müminin bilmekle, inanmakla, teslim olmakla yükümlü olduğu nokta, hakikatin hakikatidir; yani hakikatin şeksiz şüphesiz hakîkat olduğu hakikatidir; yoksa, hakikatin tahkikatı değildir; hakikatin tahkikatıy­la daha ileri epistemolojik ve ontolojik mertebelere ulaşabilmiş kişiler uğraş­makla mükelleftir. Taklidi iman, her müminin mükellefiyetidir; tahkiki iman, yola koyulan, yola çıkan, yol açan, uzun ve derûnî bir yolculuğa çıkmaya hüküm giyme mükellefiyeti ve mesuliyetinin idrakinde olan kişilere hâs bir hu-sûsiyettir. Her insan, yaratılışı icabı asildir; ama her insan asaletini asil bir şe­kilde ifade edemez, dışa vuramaz; onun için şahsî bir husûsiyet gerekir; asale­tin zirve noktası, şahsiyettir. Tarihi yapan kişiler, “asil şahsiyetlerdir. Şahsi- yetin zirve noktasında “dehâ” vardır. Dehânın yaratılıştan bahşedilen yanı ol­duğu gibi, asil bir şahsiyetin kazandırdığı yanı da vardır. Asil bir şahsiyet tim­sali olan deha’lar, insanlığın kaderinde kilit rol oynarlar.</p>
<p>Elitist, kendisini düşünür, asil bir şahsiyet ya da asil bir şahsiyete sahip bir deha ise, kendisinin dışındaki her şeyi düşünür. Elitist, sekülerdir; bencildir; ufku dardır; ufku bura’yla ve şimdi’yle sınırlıdır. Asil şahsiyet ya da dâhî, za­manları ve mekânları aşan bir ufuk çizgisine sahiptir; bütün zamanları sefer­ber edebilir; bütün zamanları kendi çocuğu kılabilir; bütün zamanların çocu­ğu olabilecek uzun ve esaslı bir yolculuğa çıkabilir.</p>
<p>Elitist kişi için, tek bir zaman vardır: Şimdiki zaman. Tek bir mekân var­dır: Burası. Tek bir gerçek / aktör vardır: Kendisi. Oysa asil bir şahsiyet ya da bir dâhî zaman tanımaz, sınır da tanımaz. Elitist kişi, çağını putlaştırır; çağın­dan başka çağlar, çağı için bir işlev gördüğü sürece bir anlam ifade eder. Oy­sa, asil kişi, bütün çağları tanır, çağların İzafî, geçici olduğunu bilir; aslolan şe­yin çağrı olduğunun idrakindedir; o yüzden asil bir şahsiyetin çağrısı, Bediüz- zaman’m deyişiyle “bütün zamanları ve mekânları yutabilir ; o yüzden, asil bir şahsiyetin, öncü bir kişinin en önemli husûsiyeti önce çağın görünür görün­mez putlarını kırmasıdır, önce çağ putunu yıkar; çağı aşar, başka çağlara ula­şır; çağrısını bütün çağlara ulaştırabilecek kadar derin nefes alır, bütün çağlar­la çağdaş olur; bütün çağrılarla buluşur ufukta.</p>
<p>Öncü varoluş kuşağı kavramlaştırmasını elbette ki, Kitabımıza ve Kitabı­mızın çağrısına tavassut eden Hz. Peygamber’in bizatihi kendi şahsî husûsiyetine ve konumuna dayandırarak geliştiriyoruz. Eğer bu dünyaya bir şey söyle­yeceksek, Kitabımızı ve onun bize ulaşmasına vasıtalık eden, bunun vasat’mı inşa eden Hz. Peygamber’i yeni bir ruhla ve yeni bir bakış’la anlamak ve bü­tün fikriyatımızın ve tatbikatımızın merkezine yerleştirmek zorundayız.<br />
Her şeyden önce, Hz. Peygamber, “öncülerin öncüsü”dür; yani zirve O’dur. Kitap, asıl’dır; Hz. Peygamber, usûl’dür. Kitabımız bize aslı, aslî hakîkatleri verir; Hz. Peygamber de, bu aslın, aslî hakikatlerin nasıl anlaşılabile­ceğinin usûllerini öğretir. Kitap, “ne?” sorusuna, yani “mahiyet”, “öz / asıl” meselesine cevap verir. Hz. Peygamber, “nasıl?” sorusuna, yani “keyfiyet”, “biçim/usûl” meselesine cevap verir. Aslolan, elbette ki, asildir; ama asıl’a ula­şabilmek için usûl’ü bilmek zorunludur. Usûl bilinmeden, aslın ne olduğu da, asla nasıl ulaşılabileceği de bilinemez.</p>
<p>Bu söylediklerimizi bir de frenkçe kav­ramlarla tekrarlamak gerekirse, asıl, norm’a taalluk eder; usul de, form’a. Ya­ni, Kur’ân, asildir, vasat’m kaynağıdır; Hz. Peygamber ise usûl’dür, vasıta’dır. Burada unutulmaması gereken iki yakıcı mesele vardır: Birincisi, Hz. Peygam­ber ve sünneti, İslâm medeniyeti kavramlaştırmasının kaynağıdır. İslâmî dün­ya tasavvuruna hayatiyet kazandıran Hz. Peygamber ve dolayısıyla onun ge­liştirdiği usûldür. Medeniyet de, bir hayatiyet sunan vasıtadır. İkincisi de, Hz. Peygamber, “yaşayan Kur’ân” olduğu için, Hz. Peygamber’in ve ilâhî hitaba muhatap olma usûlünün atlandığı ve devre dışı bırakıldığı, örneğin “Kur’ân İslâm ı gibi söylemler, İslâm’ın Protestanlaştırılması, dolayısıyla sekülerleşti- rilmesiyle sonuçlanacaktır.</p>
<p>Bugün insanlığın temel sorunu, yazının başında da dikkat çektiğim gibi, varoluş ve hakîkat sorunudur. Çağımızda, hem varoluşa ve hakikate bir saldı­rı vardır; hem de varoluşsal bir saldırı. Tabiat tahrip edilmiş; Tanrı, hayattan uzaklaştırılmış; insan, Foucault’nun deyişiyle özne olma özelliğini yitirmiş, nesneleşmiştir.</p>
<p>Dolayısıyla Batı uygarlığı fikrî bakımdan, paradigmatik olarak bitmiştir. Bütün tarih felsefecilerinin ve bütün büyük Batılı düşünürlerin bize açıkça söylediği şey budur. Postmodernlik, bu bitişin adıdır. Yeni bir şey söyleyememenin bir başka ifadesidir postmodernlik. O yüzden postmodernliğe pastiş, parodi, ironi ve şiniklik / iki yüzlülük hâkimdir.</p>
<p>Başka medeniyetlere hayat hakkı tanınmaması, seküler-kapitalist, neo-pagan Batı uygarlığının bütün zamanları, bütün medeniyetleri, bütün farklı pa­radigmaları durdurması, buharlaştırması, içinde yaşadığımız çağın putlaştırıl- masıyla sonuçlanmıştır. Bütün insanlar, bütün insanlık, sadece Batılıların ürettiği kavramları kullanıyor; örtük veya açık şekillerde Batılı zihin kalıpla­rıyla hareket ediyor, düşünüyor, hayatını sürdürüyor. Başka bir deyişle, Batı uygarlığının seküler ve neo-pagan algılayış, duyuş, düşünüş, varoluş ve yaşayış biçimleri ve kodları, biz istesek de istemesek de, açık ve çoklukla da örtük şe­killerde bütün insanlığın, duyuş, düşünüş, varoluş ve yaşayış biçimleri ve kod­ları hâline gelmiş, getirilmiş; yani putlaştırılmış durumdadır. Artık tek bir çağ var:İçinde yaşadığımız seküler, neo-pagan çağ.</p>
<p>İşte bu çağı anlamak ve aşmak zorundayız. Eğer bu çağı iyi anlayıp aşma kaygısı ve çabası içinde olamazsak, bu çağın içinde yok olmaya mahkûm olu­ruz. O yüzden öncü varoluş kuşağına ihtiyacımız var. Kitab’a ve Hz. Peygam- ber’e giderken, kalkış noktamız burası olduğu sürece, Kitab’a da, Hz. Peygamber’e de bizim bu çağın algılama biçimlerini giydirmekten kurtulamayız. Batı uygarlığı ve Batı uygarlığının bütün kodları tek geçer akçe ve tek gerçek ol­duğu için, bu çağı ve kodlarını tanımadan, bu çağı aşamayız. İnsanlık, topyekûn seküler ve neo-pagan Batı uygarlığı çağına ve zeitgeist’ına (zamanın ru­huna) teslim olduğu için, önce bu çağdan özgürleşmek zorundayız. Bu çağdan özgürleşmenin yolu da bu çağı iyi tanımaktan geçiyor. Eğer bu çağı iyi tanı­madan Kur’ân’a ve Hz. Peygamber’e gidersek, biraz önce de söylediğim gibi, tek hâkim kültür seküler ve neo-pagan kültür olduğu için, bu çağın kodlarıy­la, bakış açılarıyla, zihin setleriyle Kur’ân’a ve Hz. Peygambere gitmiş, Kur’ân’ı ve Hz. Peygamber’i nesneleştirmiş, bu çağı özneleştirerek -biz isteme­sek bile- yeniden üretmiş oluruz.</p>
<p><strong>Öncü kuşağın yapacağı tek şey var:</strong> Peygamberi soluğu kuşanmak. Öncü­lerin öncüsü’nün yolculuğunu, nasıl bir yol izlediğini iyi idrak etmek. Hz. Pey­gamber, ilâhî çağrı’yı sadece çağma getirmemişti. İlâhî çağrı, bütün çağlara hitap ediyor/du. O yüzden, bütün öncü kuşak profillerinde bulunması gereken özellikleri Hz. Peygamber, bizzat kendi şahsında gerçekleştirmişti. Bu özellik­leri özlü bir şekilde şöyle özetleyebiliriz: Hem çağının, hem de bütün çağların tanığı olmak; hem çağının, hem de bütün çağların tanıdığı, tanıyabildiği bir çağrının sahibi, aracısı olmak. Bunlar, Hz. Peygamber’de ete kemiğe bürünen, bütün öncü kuşakların temel, aslî husûsiyetleridir.</p>
<p>Burada her şeyden önce, Hz. Peygamberi “öncülerin öncüsü” diye tavsif ve tasvir ederken onun, son peygamber olduğuna, Hz. Adem’den itibaren gelen bütün peygamberlerin İlâhî çağrılarının mirasçısı, ve tamamlayıcısı olduğuna gönderme yapıyorum. Hz. Peygamber, Hz. Adem’den itibaren ortaya konan bütün vahyî birikimin mirasçısıydı; tanığıydı, vahyî birikime şehadet etmişti. Hz. Peygamber’in tevarüs ettiği ve Kitabımızla birlikte tamama eren miras, bize bütün insanlığın, bütün varlıkların hikâyesini anlatır; Hz. Peygamber, vahye, ilâhî çağrıya fiilen muhatap olarak, bütün insanlığın ve varlıkların hi­kâyelerine tanıklık etmiştir.</p>
<p>İkinci olarak, bizzat kendi hayatında, bu tanıklığı, çağının tanığı olarak, çağını en iyi şekilde tanıyarak, ete kemiğe büründürmüş; ilâhî kaynağın yar­dımıyla oradan bir ruh üretmiş, çağma ve bütün çağlara o ruhu üflemiştir. İlâ­hî kaynak, Hz. Peygamber’e yaratıcı bir ruh vermiş, Hz. Peygamber de bu ya­ratıcı ruhun ışığında, önce çağma, sonra da bütün çağlara o ruhun ışığını ile­tecek bir kurucu irade geliştirmiştir.</p>
<p>Hz. Peygamber’in şahsî tarihi, çağına ve çağının insanına nasıl tanıklık et­tiğini, çağını ve çağının insanını nasıl tanıdığını; dolayısıyla çağı ve çağının insanı tarafından nasıl tanıdık biri olduğunu gösterir bize. Bunu da, ticaret’le ve ticaret kervanları yoluyla yapmıştır. Ticaret, ilâhî kaynağın kendisine öğ­rettiği fıtrat ekseninde, Hz. Peygamber’in çağının insanının insanın zaafları­nı, para, iktidar karşısındaki hırslarını, erdemlerini tespit ve test etmesine; ti­caret kervanları ise, içinde yaşadığı çağın medenî dünyasını -Roma İmparatorluğu’nu, Sasanileri, Yemen Krallığı’nı, Mısır, Maverâünnehir ve ötesinde­ki Hint ve Çin medeniyetlerini- tanımasına imkân tanımıştır.</p>
<p><strong>Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:</strong> Eğer Hz. Peygamber, Hıristiyanlar gibi ma­nastıra ve inzivaya çekilmiş, dolayısıyla sadece kendisiyle ilgilenmiş, toplu­mun içine, tam ortasına girmemiş olsaydı; İslâm’ın çağrısı çağında ete kemi­ğe bürünmeyebilirdi; Mekke’de hayat bulamayabilirdi; Medine’de hayat olamayabilirdi; medeniyet sürecinde İslâm medeniyetinin çatısı altında varolan herkese hayat sunmayabilirdi.</p>
<p>Kitabımız’da bütün peygamberlerin şehirlere (medine’lere) gönderildiği sarahatle belirtilir ve vurgulanır. Peygamberimiz, Mekke’de, Hicaz yöresinin kalbinde, merkezinde, şehrin tam orta yerinde çağrısını iletmişti insanlara; Hıristiyanlar gibi manastırlara, dağlara çekilmemişti. Çağrının çağa, çağın in­sanına ruh üfleyebilmesi, çağında hayat bulabilmesi, ferden ferda çağının insanı inşa etmesi gerekiyordu. Bütün baskılara, eziyetlere, işkencelere rağ­men, şehirden uzaklaşmadı; kaçmadı; sürekli olarak bir dağa inzivaya çekilme­di Hz- Peygamber ve ashabı. Çağrı, çağında çağladığı zaman çağlayana dönü­şebilirdi çünkü. Çağrı, çağında, çağını aşacak bir çağlayana dönüştüğü zaman, çağını aşabilir, çağını nasıl aşabileceğini görebilir, bütün çağlara ulaşabilirdi; bütün çağlara ulaşabilecek gürül gürül akan bir nehre dönüşebilir, o nehir, ta­rih varolduğu sürece herkesi sulayabilir, herkese hayat bahşedebilirdi.</p>
<p>Öncü varoluş kuşağı diye tarif ettiğim “önderlik profili”, bizatihi Hz. Pey­gamberin kendi şahsında tecessüm ve tebeddün eden âlim, ârif ve hakîm kavramlarından teşekkül eder. Âlim, bir ilim, âlem ve talim tasavvuru geliştire­cek. Elbette ki, kuru bir ilim tahsilinden bahsetmiyorum burada. Peygambe­rimiz, işini gücünü bırakıp ilim tahsil etmekle uğraşmamıştı elbette ki. Ama bize esaslı bir ilim, âlem ve talim tasavvuru sunmuştu: Bu tasavvuru, Mek­ke’de müslüman şahsiyeti yetiştirerek göstermişti. İlim, bilgilenmekle elde edilmez. İlim, öncelikle, bir hâl ilmidir; ilm-i hâl’dir. İlmin merkezinde varlık ve hakîkat tasavvuru vardır. Her ilim türü, açık ama çoklukla da örtük şekil­lerde bir varlık ve hakîkat tasavvuruna dayanır; bir varlık ve hakîkat tasavvu­runun sunduğu bilgi, değer ve hakîkat kavramları etrafında teşekkül eden an­lam haritasının ve anlamlandırma pratiklerinin hem ifadesi / mevcûdiyeti, hem de ifade edicisi / vücûda gelişidir.</p>
<p>Yaratıcı, Kâinât ve lnsan’dan oluşan büyük varlık zinciri, ister seküler / bölücü, ister kuşatıcı olsun, bütün medeniyetlerin geliştirdiği ilim gelenekle­rinin omurgasını oluşturur. Alim figürü, bir parça ârif, bir parça da hakim fi­gürüdür. Aynı şey ârif ve hakîm figürleri için de geçerlidir. Alim, dil kurar; bir ilim ve fikir geleneği oluşturur; böylelikle bir hayat-dünya tasavvurunu dile getirir, kurulan dil yoluyla ete kemiğe büründürür. Dil kurulduğu zaman, hayat da kurulmaya başlanabilir demektir. Arif figürü, bir irfan, bir marifet ve bir tarif tasavvuru ve geleneği kurar. Dolayısıyla, ârif figürünün temel ameliyelerini oluşturan irfan, marifet ve tarif işlemleri, aslında, âlim figürü­nün geliştirdiği “dil”in, “üst-dil”e dönüşmesini sağlayan işlemlerdir. Üst dil, geliştirilen veya kurulan dilin / ilim ve fikir birikiminin, hem ne kadar işle­diğini, hem de eğer işlemiyorsa, işlem’de bir sorun yaşanıyorsa, işlemin nasıl işler hâle getirilebileceğini ve nasıl daha iyi ve muhkem bir şekilde işleyebi­leceğini gösterir.</p>
<p>İlim, âlem ve talim süreci, ilâhî kaynağın peygamberi vasıtayla “münferit şahsiyet”te (Mekke’de) tecessüm ettirilmesi; irfan, marifet ve tarif süreci ise “müşterek şahsiyet”te (Medine’de) tecessüm ettirilmesidir. “Münferit şahsi­yet” aşaması, İlahî vahyin / kaynağın insanteki’ne yansıtıldığı bir “ayna” işle­vi görür. Müşterek şahsiyet aşaması ise, bu ayna’ya ayna tutar. Böylelikle, mü- şahhaslaşan mümin şahsiyeti, müştereken vücut bulur. Hakîm figürü ise, hik­met, muhakeme ve tahkim tasavvuru geliştirmekle meşguldür. Bu üçüncü sü­reç, âlim figürü sürecinde kurulan dil’in, ârif figürü sürecinde geliştirilen üst- dil’in, yani kurulan dil üstüne geliştirilen söylemin ve söylemsel pratiğin hâ­sılasıdır, mahsûlüdür, tahsil edilmesidir.</p>
<p>Tam bu noktada sorulması ve üzerinde kafa yorulması gereken kritik bir soru var: Bu üç süreç, aşama aşama mı gerçekleşecek, yoksa eşzamanlı süreç­ler olarak mı işleyecek?</p>
<p>Hz. Peygamberde bu üç süreç, eşzamanlı olarak vücut bulmuştur. Ama peygamberimiz, bunu aşama aşama gerçekleştirmiştir. Bunu anlaşılabilir şekil­de şöyle izah edebiliriz: Peygamberimize Kitabımız, hem inzal, hem de tenzil edilmişti. İnzal, Kur’ân-1 Kerîm’in ânında, topyekûn, bir bütün olarak pey­gamberimize vahyedilmesi şeklinde; tenzil ise, zamana yayılarak gerçekleşti­rilmişti. Peygamberimiz, âlim, ârif ve hakîm figürlerinde tezahür eden süreç­leri, aynı ânda kişiliğinde toplamıştı. Daha doğrusu, ilâhî kaynak, peygambe­rimizi, bu şekilde donatmıştı. Peygamberimiz, aynı zamanda bir beşer olduğu için, biz buradan tıpkı inzal ve tenzil fenomenlerinde gördüğümüz şekilde şöy­le bir sonuç çıkarabiliriz: Bir insan, aynı ânda, hem âlim, hem ârif, hem de de hakîm olabilir. Tabiî bu tür kişiler, istisnadır ve müstesnâ kişilerdir. Peygam­beri çağrıyı bihakkın şahsiyetlerinde tahakkuk, tebeddün ve tecessüm ettir­miş şahsiyetlerdir. Çağımızda, bu üç süreci şahsında gerçekleştirebilmiş bir ki­şi var: O da Bedîüzzaman hazretleridir.</p>
<p>Bu tasvir, tarif ve tahlil çabalarından sonra gelmemiz gereken nokta şura­sıdır: Peygamberimiz bize medeniyet miras bırakmamış, medeniyet kurmamış­tı. Ancak dünya, Mekke + Medine’den ibaret değildi. Peygamberimiz, dili de,&#8217;üst-dili&#8217; de kurmuştu; işte bunun hâsılasının alınması gerekiyordu. Hayat, Medine&#8217;den sonra sona ermiyordu.</p>
<p>Peygamberi çağrı, İlâhi kaynağın çağrısı­nı, sadece peygamber çağına hasretmemişti; bütün çağlara ve insanlara gön­dermişti- Peygamberimizin ilâhî çağrıyı tahakkuk ettirdiği çağ, kendi çağıydı; ama peygamberi çağrı, kendi çağıyla sınırlı değildi; bütün çağlara ve bütün çağların insanlarına hitap eden bir çağrıydı.</p>
<p>Peygamberimiz, elbette ki, medeniyet kurmamıştı. Müslümanlara da me­deniyet kurmaları gibi bir teklif getirmemiş, böyle bir mükellefiyet yüklememişti. Din’in kurulmasına, inşasına aracılık etmişti. Öte yandan, Peygamberi­miz, İsevîlik, Mûsevîlik gibi “Muhammedîlik” olarak adlandırılacak bir din de kurmamıştı.</p>
<p>Oryantalistler, peygamberimizin, din kurduğunu, dolayısıyla -hâ­şâ- kendisinin “din uydurduğunu” ima veya ispat etmek gibi beyhûde bir gay­ret içine girerek İslâm’ı “Muhammedîlik” (Muhammedan) olarak adlandırma yoluna gitmişlerdir.<br />
Konumuza gelecek olursak&#8230; Peygamberimiz, zaten, mekke sürecini de, medine sürecini de bilfiil hayata geçirerek medeniyet sürecinin temellerini atmıştı. Unutmayalım: Din, medîne ve medeniyet sözcükleri etimolojik ola­rak da, semantik olarak da, tarihî olarak da aynı anlam dünyasına ait sözcük­lerdir. Bize yüklenen teklif, din’i hayata geçirmek. Biz kimiz? Bütün insan­lık. Peygamberimiz, dini sadece Arabistan Yarımadasında hayata geçirdi. Din, şu ân’da “Mekke’sinden de, “Medîne”sinden de yoksun. Ama biz biliyo­ruz ki, peygamberimiz, bizzat “mekke süreci ni de, medine sürecini de inşa etti. Bütün insanlığa dini ulaştırmadı; bu mükellefiyeti ümmetine bıraktı. Ve­da Hutbesi, bunun en açık işaretidir.</p>
<p>Bu konu, çok önemli bir konu. Bazı kişiler, medeniyet kavramını putlaş­tırdığımı, medeniyeti dinin yerine yerleştirdiğimi düşünüyorlar. Böyle bir şey olabilir mi? Benim söylediğim şey şu ve bunun çok hayatî olduğunu düşünü­yorum: Eğer, medeniyet süreci işletilemezse, hayata geçirilemezse, din varolamaz; varolsa bile varlığını koruyamaz ve diğer varlıklara hem ulaşamaz, hem de hayat sunamaz. Başka türlü söylemem gerekirse&#8230; Aslolan şey, bizim müslümanca yaşayabilmemiz ve varolabilmemizdir.Kur&#8217;an&#8217;ın,ilahi çağrı&#8217;nın atlanan bir boyutu var:İlahi çağrı,bütün insanlığa ve bütün varlıklara hitap eder.</p>
<p>Eğer biz de, müslümanlar olarak, tek bir müslüman şahsiyet olarak bile, diğer bütün varlıkları ve bütün insanları, yani özetle içinde yaşadığımız dünyayı ihata edecek şekilde Kur’ân’ı anlama çabasını ıskalarsak, Kur’ân’ı anlayama­yız. Başka bir ifadeyle, Kur’ân’ın sadece müslümanlara hitap ettiğini düşüne­rek hareket edersek, Kur’ân’ı anlayamayız. Buradan şöyle bir sonuç çıkıyor: Bir mümin, tek bir müslüman kişi bile, eğer, sadece İslâm’ı bilmekle yetinir, Kurânın sadece İslâm’la ilgili emirlerini ve nehiylerini dikkate almaya çalı­şırsa, İslâm’ı hem anlayamaz, hem de hayatına aktaramaz; üstüne üstlük de, Kur’ân’ın müslümanları ve İslâm’ı konu edinen çağrılarının dışındaki çağrıla­rını ıskaladığı, gözardı ettiği için, aslında Kur’ân’ın bizatihi kendisini, dolayı­sıyla ilâhî çağn’yı bir bütün olarak idrak edememiş olur, özetle, Kur&#8217;ân, sade­ce müslümanların ve İslâm’ın kitabı değildir. Kur’ân, elbette ki, münhasıran İslâm’ın kitabıdır; ama Kur’ân’ın hitabı, sadece müslümanlara değildir. Hâl böyle olunca, müslümanlar sadece İslâm’la ve kendileriyle ilgili hitapları mu­hatap aldıkları zaman, Kur’ân’ı bir bütün olarak muhatap almamış olurlar.</p>
<p>Bir insanteki (münferit şahsiyet) var, bir toplum (müşterek şahsiyet) var, bir de insanlık (kürevî şahsiyet) var. Başka bir ifadeyle, bir fıtrat-ı beşerîden, bir fıtrat-ı ictimâî’den, bir de fıtrat-ı kürevî’den sözedebiliriz. Fıtrat-ı beşerî, mekke sürecinde vücut bulur; fıtrat-ı İçtimaî, medîne sürecinde vücut olur, münferit vücutlar (insantekleri) arasında müşterek vicdanı (toplum) tesis eder; fıtrat-ı kürevî ise medeniyet sürecinde vecd’i hayata geçirir; hem münfe­rit, hem de müşterek vicdanlar arasında kürevî bir vecd (medeniyet) ihdas eder.</p>
<p>Mekke ve medine süreçleri, vasatı oluşturur. Mekke sürecinde İslâm ferdî düzlemde hayat bulur; medine sürecinde İçtimaî düzlemde hayat olur. Mede­niyet sürecinde ise ferdî ve ictimâî düzlemler kürevî ölçekte hayatiyet kaza­nır. Medeniyet, bütün çağları ve bütün çağların insanlarını ihata eder. Her medeniyetin bir çağı, kendine özgü bir zeitgeist’ı vardır; ama bir medeniyet, ancak diğer çağlara enlemesine ve boylamasına, derinlemesine ve yoğunlaşa­rak açılabildiği, diğer çağlarla ilişkiye, irtibata, temasa geçebildiği ândan iti­baren olur, oluşur ve varolur. Bütün çağlara bu şekilde açılamayan medeni&#8221; yeder, kendi çağlarını, kendine özgü bir çağı da kuramazlar.</p>
<p>Mekke ve medine süreçleri, esas itibariyle müslümanı ihata eder; müslümana ve müslümanlara hayat bahşeder. Medeniyet süreci ise, müslümanların aynı zamanda müslüman olmayanlara da hayat bahşettikleri bir “imkân”dır. Medeniyet’in ruhunu, mekke ve medine süreçlerinde oluşturulan vasat’ın ru­hu oluşturur. Mekkesiz ve Medinesiz medeniyet olmaz. Medeniyet olmadan da İslâm’ın çağrısı, bütün insanlığa ulaşamaz; dolayısıyla İslâm’ın çağrısının sürekli olarak kendisini tazeleyebilmesi, daha da önemlisi varlığını sürdürebil­mesi imkân dahiline giremez. Medine sürecinde, İslâm, müslümanlar için ha­yat oldu; gayr- müslimler ise hayat buldu. Medine, gayr-ı müslimlerin mek- ke’sidir. Medeniyet ise, gayr-i müslimlerin medine’sidir.</p>
<p>Her dinin medinesi vardır; olmak zorundadır. Din’lere [inançlara, düşün­celere] saldırmak, hayat hakkı tanımamak demek, medinelere hayat hakkı ta­nımamak demektir. Bir dinin medinesi yoksa, o din medeniyete de dönüşemez; hayatını da sürdüremez. Bir dinin hayat olması, medinesini kurması en­gellenemez. Medine, peygamberlerin yurdudur. Peygamberler, medineye, me­deniyet tohumları ekerler. Medeniyet tohumları, medinenin hayatiyetini sür­dürme kaynaklarıdır. Hayatiyetini sürdüremeyen medine, hayatını ve varlığı­nı yitirmekten kurtulamaz. Medeniyetin yitmesi, medinenin çökmesi ve di­nin çözülmesi ve yok olmasıyla sonuçlanır.</p>
<p><strong>Özetle,</strong> mekke, olma / kevn; medine varolma / mekân; medeniyet ise olma’yı ve varolma’yı varkılma süreci, imkânı ve mekânıdır. Burada aslolan, bütün’ün eksene alınarak insanın ve hayatın inşa edilmesi ve her hâl ve şartta yaşatılabilmesidir.<br />
<span style="color: #000080;"><strong>Tarih Yapmak, Tarihte Tatil Yapmak ve Peygamberi Soluk</strong></span></p>
<p>Hâl böyle olunca, çağı anlayamadığımız sürece İslâm’ı, Hz. Peygamberi anlayamadığımız sürece de, hem çağı hem de İslâm’ı anlayamayız. Bugünkü müslüman toplumların temel açmazının, İslâm’ı bihakkın idrak edemeMeleri sorunu olmasının nedenleri işte bu yakıcı sorunda gizlidir. Bugünkü müslü­man toplumlar, içinde yaşadıkları çağı tanıyamamaları, bu çağın tanığı olamamaları, bu çağın zeitgeist’ını (zamanın ruhunu) ve bu zeitgeist’ın dayandı­ğı dinamikleri tam olarak kavrayamamaları ve kaçınılmaz olarak da, içinde yaşadıkları çağı aşabilme iradesi ve varlığı gösterememeleri nedeniyledir ki, içinde yaşadıkları çağa teslim olmuş vaziyetteler. İçinde yaşadıkları çağı tes­lim alabilecek bir konuma, idrak ve varoluş düzeyine ulaşabilmiş durumda de­ğiller. Oysa içinde yaşadıkları çağı teslim almak yerine, o çağa teslim olan hiç bir toplum, hiç bir medeniyet ya da hiç bir düşünce, sanat ve siyaset akımı, o çağa esaslı şeyler söyleyemez ve sonuçta, o çağ içinde yutulmaktan ve yok ol­maktan kurtulamaz.</p>
<p>Burada, çağı tanımayı, çağın tanığı olmayı öncelemekle, herhangi bir çağı, dolayısıyla içinde yaşanılan -geçici, İzafî bir- zaman dilimini putlaştır­mış olmuyorum; aksine, eğer içinde yaşanılan ve üstüne üstlük de bütün in­sanlığın hem iç, hem de dış dünyasını şekillendiren bir çağın tanığı olun­mazsa, kaçınılmaz olarak, o çağa körü körüne teslim olunacağını, o çağın putlaştırılması gibi bir ayartıcılıktan kendimizi kurtaramayacağımızı; so­nuçta da o çağı teslim almak ve aşmak yerine, o çağa teslim olmaktan kurtulamayacağımızı söylemiş oluyorum. İşte müslüman toplumlardaki seküler entelijansiyanm da, İslâmî duyarlıkları gelişkin entelijansiyanın da bir türlü kavrayamadıktan ve müslüman toplumları yokoluşa sürükleyen varo­luş sorunlarının eşiğine fırlatan, temel sorunlarının neler olduğunu görebil­melerini neredeyse imkânsızlaştıran en temel ve yakıcı, en ayartıcı ve yıkı­cı açmaz budur.</p>
<p>Çağın bizi yutmaması, bizi teslim almaması için tıpkı Hz. Peygamber gibi -içinde yaşadığımız- çağı tanımak, çağın tanığı olmak ve dolayısıyla çağı tes­lim almak zorundayız. Nerede içinde yaşadıkları çağı, o çağda hâkim olan ide-olojileri, zihin, davranış ve düşünce kalıplarını yücelten insanlar ve toplum­lar varsa, bilin ki, orada, o insanlar ve o toplumlar çağı kavrayamamış, o çağı teslim alamamış, içinde yaşadıklarını zannettikleri ama gerçekte sadece turist gibi yaşamaktan başka bir şey yapamadıktan çağa teslim olmuş ve o çağ tara­fından teslim alınmışlardır.</p>
<p>Batı dışındaki bütün toplumların ve bu arada müslüman toplumların da bütün sorunları, çağı tanımak yerine çağa tapınmak; çağı teslim almak yeri­ne, çağa teslim olmak; çağı aşma çabası içine girmek yerine, çağa kapanmak ve idraklerini, idrak kapılarını başka dünyalara, başka çağların da varolabileceği ve varedebilceği gerçeğine kaçınılmaz olarak kapatmak kıfayetsizliği ve idraksizliği ile malül olmalarıdır.</p>
<p>Bütün bunlar, içinde yaşadığımız çağda/n peygamberi soluğun ve söz&#8217;ün çekilmiş olmasının kaçınılmaz sonuçlarıdır. Eğer içinde yaşadığımız çağda peygamber! soluk ve söz, bütün hayatiyetiyle varolabilmiş ve varedilebilmiş olsaydı, özellikle müslüman toplumlar (genel olarak da Batı dışındaki bütün toplumlar), tarihte tatil yapmıyor, aksine tarih yapıyor, tarihin kendi mede­niyet paradigmaları doğrultusunda yapılmasına doğrudan katkıda bulunuyor olurlardı. Bu yüzdendir ki, bugün yalnızca Batı toplumdan tarih yapıyorlar, bü­tün Batı dışındaki toplumlar ise tarihte tatil yapıyorlar; üstüne üstlük de, tarihte tatil yaptıklarım idrak bile edemiyorlar.<br />
Oysa Hz. Peygamber (sav), içinde yaşadığı çağı ve o çağda varolan insan varlığını bütün boyutlarıyla, görünür görünmez yönleriyle, enlemesine ve boylamasına tanımış ve kavramıştı. O yüzden çağma teslim olmamış, aksine çağını teslim almış, çağını aşabilecek ve bütün âlemlere, bütün varlıklara rah­met olabilecek esaslı, kanatlandırıcı, herkesi, her düşünceyi, her dini yok edi­ci değil, kendi olarak varedici muhkem bir peygamberi söz ve soluk dilemişti bütün insanlığa ve bütün çağlara.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Peygamberi Çağ/rı ve İnsanlık Çağları</strong></span></p>
<p>İçinde yaşadıkları çağı veya zamanı mutlaklaştıranlar, çağa ve zamana tes­lim olmaktan, inşam ve hayatı teslim almaktan kurtulamazlar. Çünkü, zaman ve tarih kavranılan, izafi kavramlardır; mutlak ve değişmez kavramlar değil­dir. O yüzden, çağı, zamanı ve tarihi mutlaklaştıranlar, çağı, zamanı ve tarihi durdurmaktan; insanı ve hayatı da dondurmaktan kurtulamazlar.</p>
<p>Batı uygarlığı, insanlık tarihindeki üç tür medeniyet tipinden üçüncüsü nün, pagan uygarlığın ulaştığı en son noktadır. Pagan uygarlıklar, seküler uy­garlıklardır; zamanı, mekânı ve çağı; dolayısıyla fizik gerçekliği, dolayısıyla araçları ve gücü kutsar ve mutlaklaştırırlar. Fizik ötesi gerçekliği, dolayısıyla insanın ruhunu imha ederler.</p>
<p>İkinci medeniyet türü olan kadîm / Doğu hik­met gelenekleri ise John Milbank’in deyişiyle &#8220;tersinden seküler tecrübelerdir: Onlar da fizıkötesi gerçekliği mutlaklaştırırlar ve fizik gerçekliği / bu dünyayı ihmal ederler. İnsanlık tarihinde, peygamberi sözün ve soluğun aracılık ettiği vahiy medeniyetleri ise hem fizik, hem de fizikötesi gerçekliği meczederler.</p>
<p>Pagan uygarlıklar, başkalarına hayat hakkı tanı/ya/mazlar. Doğu hikmet gelenekleri ise, başkalarının saldırılarına göğüs geremezler ve önce hadım edil­mekten, sonra da yok edilmekten kurtulamazlar. Pagan uygarlık tecrübeleri ile Doğu hikmet gelenekleri, insanın varoluş serüvenindeki iki uç tecrübedir. Pagan­lar, agnostiktir; yani sürekli dış dünyayı kontrol etmeye çalışırlar; hayatın mer­kezinde insan vardır, hayatta Tanrı’nın da, kâinâtın da yerlerini insan tayin eder; dolayısıyla insan tanrılaştırılmış bir konuma geçer. Doğu hikmet gele­nekleri, gnostiktir; yani, sürekli iç dünyayı kontrol etmeye çalışır. Vahiy me­deniyetleri ise, hem iç, hem de dış dünyaya aynı ânda açılırlar, iç dünyanın imhâ edilmesine de, dış dünyanın ihmal edilmesine de izin vermezler; hem fizik, hem de fizik ötesini aynı ânda ihata ederler; dolayısıyla denge / mizân üzerine kuruludurlar.</p>
<p>Pagan uygarlıklar, başkalarının haklarına tecavüz ederek varolabilir ve varlıklarını sürdürebilirler. Pagan uygarlıkların varolabilmeleri, yok etmeye dayalıdır. Doğu hikmet geleneklerinin varlıkları ise, hiçliği mutlaklaştırdıkları için, yok olmaya dayalıdır; o yüzden kendilerini ve kendi haklarını bile koru­yamazlar. Vahiy medeniyetleri ise, tevhid’in imkân tanıdığı denge ve dolayısıy­la adalet (kist) üzerine kurulu olduğu için, hem başkalarının haklarına tecâvüz etmezler, hem başkalarının haklarına tecâvüz edilmesine izin vermezler, hem de başkalarını, başkaları kendilerini nasıl görüyorlarsa öylece kabul ederler. Vahiy medeniyetleri vareder, varetmeye dayalıdır.</p>
<p>Hz. Peygamber (sav), çağını, bütün çağları, çağının ve bütün çağların in­sanını bizzat çağının tanığı olduğu için tanıyabilmiştir. Ticaret yoluyla insanı, spesifik olarak da çağının insanını, zaaflarını, hırslarını, imkânlarını ve er­demlerini tanımıştır. Suriye, Bahreyn ve Yemen’e düzenlenen ticaret kervan­larına katılarak çağının dünyasını ve dolayısıyla bütün çağları tanımıştır. Hz. Peygamber’e insanın nasıl bir fıtrata sahip olduğu ilâhî kaynak tarafından öğ­retilmişti; fıtratın, değişik zamanlarda, ortamlarda, durumlarda ne tür tabiat­lara dönüştüğünü ve fıtrata uygun insan tabiatı biçimlerini fiilen öğrenme ve öğretme göreviyle yükümlü kılınmıştı.</p>
<p>«Mekke&#8217;de İslâm’ın önerdiği ideal insan tipi; Medinende toplum tipi haya­ta geçirilmişti. Tek bir medine / şehir olamayacağı için de, müslümanlar, pey­gamber! sözü ve soluğu, insanlık çapında “medeniyet”te hayata geçirmişlerdi.</p>
<p>Peygamberi soluk, dini, “Mekke”de hayat buldurtmuş; &#8221;Medîne”de hayat öldürtmüş; medeniyete giden taşları döşeyerek ve yolları açarak, müslümanların geliştirdikleri medeniyet tecrübesi vasıtasıyla başka medeniyetlere hayat buldurtmuştu. İşte bu nedenledir ki, tarihte, peygamberi sözü ve soluğu ekse­ne aldığı için, hem mevcut bütün medeniyetlerle temasa geçen, hem kendi paradigması ve kavramsal sistemi doğrultusunda onlardan yararlanmasını bi­len, hem de bütün medeniyetlere hayat ve varoluş hakkı, kendileri olarak ve kendileri kalarak derinleşme ve gelişme zemini ve imkânı sunan tek tecrübe İslâm medeniyet tecrübesi olmuştur.</p>
<p>Hz. Peygamberin çağını ve çağının insanını tanıması, İslâm’ın Batı’da ol­duğu gibi sektiler veya dînî bir ruhbaniyat sistematiği üretmesini ve dolayısıyla insanın fıtratına müdahale edilmesini, dolayısıyla çağın, zamanın mutlaklaştırılmasını önlemiş; bu da her zaman çağı tanıyarak çağı aşabilme imkânları sun­muştu müslümanlara.<br />
Müslümanlar, çağı tanıyabilirlerse, çağı mutlaklaştırmazlar ve aşabilme­nin yollarını üretebilirler. Eğer çağı tanıyamazlarsa, çağı açık ya da örtük şe­killerde mutlaklaştırma açmazına saplanmaktan kurtulamaz ve hiç bir zaman tarih yapamaz, tarihte tatil yapmaya mahkûm olurlar; bu da yok olmakla ve insanlığın yok oluşuna göz yummakla sonuçlanacak bir şeydir. O yüzden, ça­ğı tanımak ve çağa müdahale etmek için Hz. Peygamberi tanımak, peygam­beri soluğu ve sözü yeniden hatırla/t/mak zorundayız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong><span style="color: #000080;">4- SONUÇ: MEDENİYET SÜRECİ,</span></strong><br />
<strong><span style="color: #000080;"> MEKKE VE MEDİNE SÜREÇLERİNİN SİGORTASIDIR</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir medeniyet, ihata ediciliğinin çapı oranında cihanşümûl bir medeniyet olma vasfını hâiz olur. Bir medeniyetin ihata ediciliği ne kadar şümullü, kap­samlı ve derinlikli ise, o medeniyetin hayat bahşediciliği de o oranda şümullü, kapsamlı, ve derinlikli olur. Varoluş ve kapsama alanı sınırlı olan bir mede<span style="line-height: 1.5;">niyet, başka insanların, toplumların ve medeniyetlerin hayat ve varoluş </span><span style="line-height: 1.5;">alanlarını da sınırlar. Dolayısıyla başka insanlarla, toplumlarla ve medeniyet­lerle kurduğu ilişkiler de kaçınılmaz olarak sınırlayıcı ve bunun sonucu olarak da dışlayıcı olur. İhata etme kabiliyeti gelişkin bir medeniyetin iddiaları da büyük ve uzun soluklu iddialardır.</span></p>
<p>İslâm’ın temel direği de, İslâm’ın sunduğu hayat tasavvurunun insanlık çapında ete kemiğe bürünmesi demek olan İslâm medeniyetinin ayırt edici vasfı da, bütünlük’e / tevhid’e dayanır. Tevhid’in temel fonksiyonu, bütün’ü her hâl ve şartta tesis ve temin etmektir; herkese ve her şeye hakettiği ölçü­de, ya da daha doğru bir deyişle, hakkı ölçüsünde hayat tanımaktır.</p>
<p>Tevhid, bütün&#8217;ü tesis ve temin ederken, bunu, ihata edici bir alan ürete­rek de; kendisinin dışındakileri ilga etmeyi esas alarak kendi bütününün ala­nını daraltma yoluna giderek de yapabilir. Başka bir deyişle, tevhid, dayandı­ğı ve sunduğu epistemolojik ve ontolojik dinamiğe göre, totalitarizm biçimle­ri de üretebilir; özgürleşme biçimleri de.<br />
Her medeniyetin varolmasını ve varlığını sürdürmesini sağlayan iki ana ekseni vardır: Birincisi yaratıcı ruh’tur; İkincisi de kurucu iradedir. İslâm medeniyetinde yaratıcı ruhun yegâne kaynağı tevhid’dir; kurucu iradenin kaynağı ise adalettir. Kur’ân’ın adalet tarifi gerçekten muazzamdır: Kur’ân&#8217;a göre adalet, “her şeyi yerli yerine oturtmak”tır; yani her şeyi nasıl ve niçin varedilmişse o şeyi öylece kabul etmektir. Dolayısıyla kesret / çokluk, ada­let tarafından ve adaletlice tanzim edilirse, o zaman bir anlam kazanır ve bir anlam ifade eder. Başka bir deyişle, adalet, bir şeyin fıtratına, dolayısıy­la farklılığına müdahale etmemektir; müdahale edilmesine müdahale et­mektir.</p>
<p>Buradan apaşikâr bir şekilde varılması gereken nokta şurasıdır: İslâm ant­ropolojisinde, Hücurat sûresinde (13. âyet-i kerîmede) açıkça beyan edildiği üzere, farklılıkların yok edilmesi değil, korunması, tanınması ve var kılınması esastır. Allah, farklılıkların yok edilmesini fıtrata müdahale olarak görür. Baş­ka bir deyişle, aslolan fıtratın korunmasıdır. Fıtrat korunduğu sürece, farklı­lıklar da korunmuş olur. Farklılıklara müdahale, fıtrata müdahaledir. İnsan fıtrî özelliğini koruyabildiği sürece, hayata farklı, kendine özgü katkılar yapa­bilir ve yeni boyutlar katabilir.</p>
<p>Cins medeniyetler tarihçisi Marshall Hodgson, üç ciltlik The Venture of jslam başlıklı, çığır açıcı ve henüz aşılamayan İslâm medeniyeti tarihi kita­bında, İslâm medeniyetini diğer medeniyet türlerinden ayıran İslâm antro­polojisi açısından muazzam sonuçları olacak ama İslâm epistemolojisi ve ontolojisinin temel dinamiğini ifşa eden zihin açıcı ve kışkırtıcı bir tespit yapar: İslâm, total / tevhid’e dayalı bir yapıya sahip olmasına rağmen, tota­literliğe yol açmamış, aksine, tevhid’e hayatiyet kazandıran bir medeniyet tecrübesi üreterek farklılıklarını koruyabilecek bir alan açmıştır bütün fark­lılıklara.</p>
<p>Burada, hayatiyet kavramı, meselenin püf noktasını, nîrengî temelini oluşturuyor. Hayatiyet yoksa, hayat da yok olur zamanla. Başka bir deyişle, hayatiyet meselesi, hayatî bir meseledir; kolaylıkla es geçilecek, ıskanalacak, gözardı edilecek, hafife alınacak bir mesele değildir.</p>
<p>Her medeniyetin kendine özgü bir hayatı, bir hayat süreci vardır. Biz buna o medeniyetin zeitgeist’ı / zamanın ruhu, çağı diyebiliriz. Bir medeni­yet varlığını sürdürebiliyorsa, o medeniyetin sunduğu hayat da sürer; mede­niyet varlığını sürdürme kabiliyetlerini ve imkânlarını yitirmeye yüztuttuğu ândan itibaren de o medeniyetin sunduğu hayat sonuklaşır, sönükleşir ve biter. Bir medeniyetin sunduğu hayat, hayatiyetini yitirmediği sürece ve ölçüde varolur. Bir medeniyetin hayatiyetini sürdürebilmesinin olmazsa ol­maz önşartı, belki de tek şartı, hayata sürekli olarak hayat katabiliyor, ha­yata her dâim ruh üfleyebiliyor olma kabiliyetini ve imkânlarını koruyabi­liyor olmasıdır.<br />
Bir medeniyetin sunduğu hayat, sürekli varoluş hâli değildir; belli bir za­man diliminde, belli bir zaman sürecinde bir varolma durumudur, o medeni­yet yaşadığı, hayatiyetini sürdürebildiği sürece varolabilecek bir durumdur bu. Ama hayatiyet, her zaman, sürekli olarak, durmak nedir bilmeden süren, süregiden, bir varoluş hâlidir. Hayat, olmuş bitmiş bir şey de olabilir, sürüp gi­den bir şey de. Ama hayatiyet, bitmemiş olan, bitmeyen, bitmeyecek bir şey demektir. Her dâim taze bir ruh, tazelenen bir ufuk hâli demektir.</p>
<p>İster Tanrı inancı temelli olsun, isterse olmasın, her din, her düşünce sistemi, bir şekilde bir hayat, bir hayat-dünya veya bir hayat-tasavvuru ve tahayyülü geliştirir. Dolayısıyla her din, öncelikli olarak, bir oluş tasavvuru ve ta­hayyülü sunar. Ve bunu, herhangi bir yerde hayata geçirmeye koyulur; hayat bulacak bir alan açma çabası içine girer. Bu herhangi bir yer “mekke süre­cedir. Dinin herhangi bir yerde kendisine hayat alanı, varolabilme alanı aça­biliyor ve bilfiil açabilmiş olması, dinin ya da düşünce sisteminin sunduğu ha­yat tasavvurunun hayat hâline gelmesinin teminatı olmaya yetmez. Yetmez çünkü, “mekke süreci”nde, hayat tasavvuru yalnızca şahısta, şahsiyetin inşa­sında ve vücut bulmasında belirleyici bir fonksiyon ve rol üstlenir. Bir şehri şehir yapan bütün müştereklerin herkes tarafından, herkesin iştirak edebile­ceği şekilde müştereken hayata geçirilmesi gibi bir durum sözkonusu değildir “mekke süreci”nde.</p>
<p>Dinin hayat hâline gelmesi, herhangi bir yerde vukû bulmaz; öncelikli olarak yalnızca bir yerde vukû bulur: İşte bu yer, o dinin “medîne”sidir. Ama dinin her şeye rağmen hayatiyet kazanabilmesi ise medeniyet sürecinde söz­konusu olabilir.</p>
<p>Özetle, Mekke sürecinde varlığa ve hakikate dair esaslı bir tasavvur / dil geliştirilir, böylelikle Müslüman şahsiyetin dünya-hayat tasavvuru inşa edi­lir ve âlim figürünün varoluş süreci işler; Mekke sürecinde İslâm vücut ve hayat bulur. Medine sürecinde varlık ve hakîkat tasavvuruna ayna tutan, geliştirilen tasavvuru hayat hâline getiren bir üst-dil kurulur; ârif figürünün varoluş süreci işler; Medîne sürecinde Islâm vicdanlarda taht kurar, hayat olur ve Müslüman hayat-dünyası kurulur. Medeniyet süreci, Mekke süreci­nin de, Medîne sürecinin de hayatiyet kazanmasının, hayatiyetini her hâl ve şartta sürdürebiliyor olmasının yegâne şartıdır; medeniyet sürecinde hakîm figürü hadîd aşamasını hayata geçirir ve Islâm medeniyeti hikmet meyvele­rini verir ve İslâm medeniyeti dairesi içinde ve dışında yaşayan herkese ha­yat sunar İslâm.</p>
<p>Hulâsa, İslâm, Mekke sürecinde kitap aşamasını, Medine sürecinde mîzân aşamasını, medeniyet sürecinde ise hadîd aşamasını hayata ve harekete geçi­rir ve mükemmel / kâmil insan, toplum ve âlem tasavvurunun her hâl ve şart­ta hayatiyetini sürdürmesini mümkün kılar. Medeniyet sürecinin mevcûdiyetini yitirmesi, medine ve mekke süreçlerinin de hayatlarını ve hayatiyetlerini yitirmesine yol açar. Bunun en çarpıcı örneği, İstanbul’un yaşadığı travmatik tecrübedir: İstanbul, mekke ve medine süreçlerini her dâim canlı kılan Os­manlının bir medeniyet tecrübesine hayatiyet kazandırdığı süreçte, nüfusu­nun neredeyse yanya yakını gayr-ı müslim olmasına rağmen Müslüman bir şe­hirdi. Ama Osmanlı medeniyetinin çökmesiyle birlikte, İstanbul’un nüfusu­nun kahir ekseriyeti Müslüman olmasına rağmen, İstanbul Müslüman şehir olma hususiyetlerini yitirmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu makale, Rıhle Dergısi&#8217;nin Yaz 2008 nüshasında yayımlandı.</p>
<p>Albert Schweitzer &#8211; Medeniyet Felsefesi(Külliyat yay.)</p>
<p>Ek 1:Yusuf Kaplan</p>
<p>syf;163-187</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tarihi-kirilmavarolus-ve-hakikat-arayisi-ve-medeniyetin-hayatiyeti/">Tarihi Kırılma,Varoluş ve Hakikat Arayışı ve Medeniyetin Hayatiyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tarihi-kirilmavarolus-ve-hakikat-arayisi-ve-medeniyetin-hayatiyeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Laikliği kutsamak, cemaatlere saldırmak, toplu intihara kalkışmaktır!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/laikligi-kutsamak-cemaatlere-saldirmak-toplu-intihara-kalkismaktir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/laikligi-kutsamak-cemaatlere-saldirmak-toplu-intihara-kalkismaktir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Aug 2016 13:32:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[15 Temmuz Darbe Girişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaatler ve Tarikatlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Laikliği kutsamak cemaatlere saldırmak toplu intihara kalkışmaktır!]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik Sahte Bir Dindir]]></category>
		<category><![CDATA[Paralel Din Tehlikesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Cemaatleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Kaplan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12079</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; 15 Temmuz gecesi bütün kirli ve iğrenç yüzüyle karşımıza çıkan tehlike, “paralel devlet” tehlikesi değil “paralel din” tehlikesidir. “PARALEL DEVLET” TEHLİKESİ DEĞİL, “PARALEL DİN” TEHLİKESİ! Eğer asıl tehlikenin “paralel devlet” tehlikesi değil “paralel din” tehlikesi olduğunu göremezsek, hem bu tehlikeyle başedemeyiz hem de artçı şoklarını yeriz! İşte İslâmî kesimler de dâhil, bütün toplum kesimleri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/laikligi-kutsamak-cemaatlere-saldirmak-toplu-intihara-kalkismaktir/">Laikliği kutsamak, cemaatlere saldırmak, toplu intihara kalkışmaktır!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/laikligi-kutsamak-cemaatlere-saldirmak-toplu-intihara-kalkismaktir/images-117/" rel="attachment wp-att-12080"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12080" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/images.jpg" alt="Laikliği kutsamak, cemaatlere saldırmak, toplu intihara kalkışmaktır!" width="326" height="326" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/images.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/images-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 326px) 100vw, 326px" /></a></p>
<p>15 Temmuz gecesi bütün kirli ve iğrenç yüzüyle karşımıza çıkan tehlike, “paralel devlet” tehlikesi değil “paralel din” tehlikesidir.</p>
<p>“PARALEL DEVLET” TEHLİKESİ DEĞİL, “PARALEL DİN” TEHLİKESİ!</p>
<p>Eğer asıl tehlikenin “paralel devlet” tehlikesi değil “paralel din” tehlikesi olduğunu göremezsek, hem bu tehlikeyle başedemeyiz hem de artçı şoklarını yeriz!</p>
<p>İşte İslâmî kesimler de dâhil, bütün toplum kesimleri meselenin püf noktası burası olmasına rağmen bunu göremedi, ne yazık ki!</p>
<p>Göremezdi; çünkü dünyada, coğrafyamızda ve ülkemizde yaşanan hâdiselere geniş bir perspektiften, medeniyet perspektifinden bakacak ve tarih felsefesi yaparak bizi aydınlatacak güçlü fikir adamlarından yoksun bu ülke.</p>
<p>Önce şunu zihninize kazıyacaksınız: Yüzyıllık süreçte, tarihi, İslâm&#8217;ın alacağı şekil belirleyecek. Küresel seküler-kapitalist sistem, iki asırdabütün dinleri fosilleştirdi ve dize getirdi; sadece İslâm&#8217;ı fosilleştiremedi ve dize getiremedi.</p>
<p>KÜRESEL SİSTEM, NEDEN EHL-İ SÜNNET OMURGA&#8217;YI ÇÖKERTİYOR VE ŞİA&#8217;NIN ÖNÜNÜ AÇIYOR?</p>
<p>1989 yılında bizzat dönemin NATO Genel Sekreteri Willy Cleas&#8217;ın ağzından açıkça “küresel sistemin önündeki en büyük tehdit İslâm&#8217;dır” denildi ve İslâm, hedef tahtasına yerleştirildi.</p>
<p>Hayatî soru şu burada: Hangi İslâm?</p>
<p>Şiî İslâm değil elbette. Aksine, Şia&#8217;nın ve dolayısıyla İran&#8217;ın önü son çeyrek asırdan itibaren inanılmaz bir şekilde açılıyor. İran, kültürel / bilkuvve olarak Türk cumhuriyetlerine, siyasî / bilfiil olarak da bütün bir Arabistan Yarımadası&#8217;na, özellikle de Türkiye&#8217;nin güneyine yerleştiriliyor!</p>
<p>Niçin peki?</p>
<p>Ehl-i Sünnet Omurga&#8217;nın yegâne temsilcisi iki ülkenin, Mısır ile Türkiye&#8217;nin düşürülmesi için&#8230;</p>
<p>Mısır&#8217;ı düşürdüler. Ama Türkiye&#8217;yi düşüremediler!</p>
<p>TÜRKİYE, CEMAATLERİ / EHL-İ SÜNNETİ DİRİ TUTARSA, TARİHİ YAPAR&#8230;</p>
<p>Önümüzdeki süreç çok zorlu olacak: Ya Türkiye toparlanacak ayağa kalkacak; yaklaşık yarım asır içinde hem İslâm dünyasını toparlayacak ve dünya tarihinin yapılmasında yeniden kilit rol oynamaya başlayacak. Bu süreçte sömürgeciler coğrafyamızdan kovulmuş olacak&#8230;</p>
<p>Ya da Türkiye, içeriden karıştırılacak, zaafları kaşınacak, iç savaşın eşiğine sürüklenecek ve dolayısıyla parçalanacak ve yok olacak -Allah muhafaza!</p>
<p>İşte bu süreçte Türkiye&#8217;nin dimdik ayakta durabilmesi gerekiyor.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin dimdik ayakta durabilmesinin yolu ne peki? İşte bunun en çarpıcı ipucunu bu millet tankların önüne yatarak gösterdi!</p>
<p>Bu toplumu yok etmeye kalkışan şer güçlerin ve şebek-e-lerinin oyununu bu toplum, toplumun ruhunu oluşturan, akidesini sarsılmaz kılan bin küsur yıllık sarsılmaz imanıyla püskürttü.</p>
<p>BİN YILLIK İSLÂM TARİHİNİ CEMAATLER VE TARİKATLER YAPTI!</p>
<p>Bu toplumun bin yıllık sarsılmaz ruhunun yegâne kaynağı Ehl-i Sünnet akîdesidir. Ve bu Ehl-i Sünnet akîdesini diri, canlı kılan derûnî irfânî kodlarıdır.</p>
<p>Bir taraftan sarsılmaz Ehl-i Sünnet akîdesi, diğer taraftan da bu Ehl-i Sünnet akîdesinin hayat hâline getirilmesini mümkün kılan Kur&#8217;ân ve Sünnet-i Seniyye ile yoğurulmuş, ete kemiğe büründürülmüş irfanî / tasavvufî tecrübedir.</p>
<p>Selçuklu&#8217;yu kuran, Kur&#8217;ân ve Sünnet&#8217;e dayanan işte bu tasavvufî ruhtur. Yine Selçuklu&#8217;nun mayasını kardığı bu diriltici atılımıOsmanlı&#8217;da ruha dönüştüren de bu tasavvufî ruhtur.</p>
<p>Eğer Kur&#8217;ân ve Sünnet&#8217;ten süt emen bu tasavvufî ruh olmasaydı, Selçuklu&#8217;yla başlayan Osmanlı&#8217;yla üç kıtaya ulaşan İslâm&#8217;ın bayrağı üç kıtada insanların gönüllerini fethedemez, dünyaya diriltici bir ruh üfleyemezdi!</p>
<p>SÖMÜRGECİLERE DİRENİŞİN DE, YENİDEN DİRİLİŞİN DE KAYNAĞI EHL-İ SÜNNET OMURGADIR!</p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;dan ve Sünnet&#8217;ten beslenen bu tasavvufî tecrübe, bizim yalnızcatarihi kuran bir aktör olmamızda değil aynı zamanda İslâm&#8217;a yapılan bütün bütün saldırıları püskürtmemizde de kilit roloynamıştı: Şeyh Şâmil&#8217;in Kafkasya direnişinden Afrika&#8217;nın içlerine kadar gerçekleştirilen bütün sömürgecilere karşı verilen destansı direnişlerde de bu tasavvufî ruh tarihî roller üstlendi.</p>
<p>Eğer biz yeniden toparlanacak ve tarihi yapacak bir rol oynayacaksak bunu ancak Ehl-i Sünnet Omurga&#8217;ya dayalı bu irfanî tecrübeyi yeniden hayata ve harekete geçirerek yapabiliriz.</p>
<p>Ehl-i Sünnet&#8217;i tartışmaya açan, sayısız sapkın türedi “mezhebin” türemesine yol açacak, peygamberî soluğu yok saymaya kalkışan ruhsuz, modernize, sekülerize, protestanize edilmiş sahte din anlayışlarıyla değil!</p>
<p>O yüzden cemaatlere ve tarikatlere yapılan saldırıya aslâ sessiz kalamayız. O zaman ne tutunacak dalımız kalır ne de ayağımızı sağlam basabileceğimiz yerimiz!</p>
<p>FETÖ, EHL-İ SÜNNET CEMAAT DEĞİL, POSTMODERN BİR KÜLT&#8217;TÜR!</p>
<p>Peki, FETÖ, Ehl-i Sünnet bir cemaat değil mi?</p>
<p>Hayır! FETÖ&#8217;nün hattı harekâtını belirleyen ilke ve akîde, takiyye. Takiyye, Şiî akîdesidir. FETÖ&#8217;nün kendisini Ehl-i Sünnet olarak sunması tam bir karartma operasyonudur!</p>
<p>İkincisi, FETÖ, aslâ Müslüman bir cemaatte olmayacak aşağılık özelliklere sahip: Hiç bir Müslüman cemaat, hedefe varmak için her yol meşrûdur diyemez! Makyavelist bir mantık, bütün Müslümanların, müslüman cemaatlerin savaştığı iğrenç bir mantıktır.</p>
<p>Hiç bir Müslüman cemaat, gücü kutsamaz; zaferin peşinde koşturmaz; araçları amaçlarına yerine yerleştiremez!</p>
<p>Müslümanlardan, bütün Müslüman cemaatlerden istenen şey, hakikate teslim olmak ve yola çıkmak (Mekke süreci), yolda olmak (Medine süreci) ve yol olmak&#8217;tır (Medeniyet süreci). Nedir bu? Sünnet-i Seniyye&#8217;dir.</p>
<p>Oysa Türkiye&#8217;de 15 Temmuz&#8217;dan bu yana tehlikeli bir algı operasyonu yapılıyor: Bütün darbelerin arkasındaki yegâne güç olan laiklik kutsanıyor; fosilleşmiş, darbe zihniyetli generaller, laikler aklanıyor; bütün cemaatler hedef tahtasına yatırılıyor ve “Cemaatler, dolayısıyla Müslümanlar, devlet yönetmesin” deniyor!</p>
<p>Türkiye&#8217;nin başına gelebilecek en büyük felâket budur: FETÖ, bir cemaat değildir. Postmodern, seküler, pagan bir kült&#8217;tür; lideri kutsayan, kitleleri ayartan, hipnotize eden, hedefe varmak için bütün gayr-ı meşrû yolları meşrû gören sapkın seküler bir harekettir.</p>
<p>LAİKLİK, “SAHTE BİR DİNDİR”</p>
<p>Özetle: Fransız filozofu Luc Ferry, laiklik “sahte bir dindir” der. Dikkatinizi çekerim, bu sözü söyleyen filozof, ateist biridir ve Fransa&#8217;da Eğitim Bakanlığı yapmış bir kişidir!</p>
<p>Türkiye&#8217;de bazı İslâmî kesimlerin entelektüellerinin bile “bizi ancak laiklik kurtarabilir; cemaatler, tarikatler başımızın belasıdır” diyebilecek kadar ipin ucunu kaçırmaları, Türkiye&#8217;yi nasıl bir felâketin beklediğini göstermeye yeter!</p>
<p>TOPLU İNTİHAR!</p>
<p>Batı&#8217;da laikliğin çatır çatır tartışıldığı, sahte bir din olarak algılandığı bir zaman diliminde, Türkiye&#8217;de İslâmî kesimlerin bile laikliği kutsamaları ve bu toplumun bin yıl tarih yapmasını mümkün kılan Ehl-i Sünnet Omurga&#8217;nın ve hattı harekâtlarını bu Omurga&#8217;ya yaslayan bütün sahih cemaatlerin ve tarikatlerin topa tutulması Türkiye&#8217;nin gayya kuyusuna yuvarlanması anlamına geliyor!</p>
<p>Buradan bütün kesimlerin elitlerini ama özellikle de İslâmî kesimlerin siyasetçilerini, öncülerini, yazar-çizerlerini uyarıyorum:</p>
<p>Tam dünyanın yeniden insanların gönlünü fethedecek Ehl-i Sünnet Omurga&#8217;yı eksene alan cemaatlere ve tarikatlere ekmek kadar su kadar ihtiyaç hissettiği bir zaman diliminde laikliği kutsamak, cemaatlere ve tarikatlere saldırmak, toplu intihara sürüklenmek demektir&#8230;</p>
<p>Aklınızı başınıza toplayın lütfen!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yusuf Kaplan</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/laikligi-kutsamak-cemaatlere-saldirmak-toplu-intihara-kalkismaktir/">Laikliği kutsamak, cemaatlere saldırmak, toplu intihara kalkışmaktır!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/laikligi-kutsamak-cemaatlere-saldirmak-toplu-intihara-kalkismaktir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fatih’in, gemileri niçin karadan yürüttüğünü bilmiyoruz, iyi mi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fatihin-gemileri-nicin-karadan-yuruttugunu-bilmiyoruz-iyi-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fatihin-gemileri-nicin-karadan-yuruttugunu-bilmiyoruz-iyi-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 May 2016 12:48:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Fethedilmeseydi İslam Tarihten Çekilebilirdi]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih'in Derdi Rönesans Filan Değildi Hakikatti]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih’in gemileri niçin karadan yürüttüğünü bilmiyoruz iyi mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Fetih İşgal Değildir]]></category>
		<category><![CDATA[Geçmişini Bilmeyen Geleceğe Yürüyemezler]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Kaplan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11085</guid>

					<description><![CDATA[<p>Öncelikle şu: Fatih&#8217;in torunları olduğumuzu söylüyoruz övüne övüne ama Fatih&#8217;in, gemileri niçin karadan yürüttüğünü bilmiyoruz bile! İkincisi: Fatih, “Ortaçağ karanlığına son verdi; Rönesans&#8217;ı başlattı; çağ kapattı, çağ açtı” aşağılık kompleksinden bir türlü kurtulamıyoruz! FATİH&#8217;İN DERDİ, ORTAÇAĞ, RÖNESANS FİLAN DEĞİLDİ; HAKİKAT&#8217;Tİ! Unutmayalım: Konuşlandığınız yer, konuşmanızın içeriğini belirler; dil&#8217;ini, yer&#8217;ini ve yön&#8217;ünü tayin eder. İstanbul&#8217;un fethi, bizim [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fatihin-gemileri-nicin-karadan-yuruttugunu-bilmiyoruz-iyi-mi/">Fatih’in, gemileri niçin karadan yürüttüğünü bilmiyoruz, iyi mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/fatihin-gemileri-nicin-karadan-yuruttugunu-bilmiyoruz-iyi-mi/6202_fatihsultanmehmet4/" rel="attachment wp-att-11086"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11086" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/6202_fatihsultanmehmet4.jpg" alt="Fatih’in, gemileri niçin karadan yürüttüğünü bilmiyoruz, iyi mi?" width="569" height="426" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/6202_fatihsultanmehmet4.jpg 700w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/6202_fatihsultanmehmet4-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/6202_fatihsultanmehmet4-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/6202_fatihsultanmehmet4-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 569px) 100vw, 569px" /></a></p>
<p><strong>Öncelikle şu:</strong> Fatih&#8217;in torunları olduğumuzu söylüyoruz övüne övüne ama Fatih&#8217;in, gemileri niçin karadan yürüttüğünü bilmiyoruz bile!</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Fatih, “Ortaçağ karanlığına son verdi; Rönesans&#8217;ı başlattı; çağ kapattı, çağ açtı” aşağılık kompleksinden bir türlü kurtulamıyoruz!</p>
<p><strong>FATİH&#8217;İN DERDİ, ORTAÇAĞ, RÖNESANS FİLAN DEĞİLDİ; HAKİKAT&#8217;Tİ!</strong></p>
<p><strong>Unutmayalım:</strong> Konuşlandığınız yer, konuşmanızın içeriğini belirler; dil&#8217;ini, yer&#8217;ini ve yön&#8217;ünü tayin eder.</p>
<p>İstanbul&#8217;un fethi, bizim tarihimizin en önemli, İslâm tarihinin bir kaç önemli hâdisesinden biridir. Ama Fatih&#8217;in torunları olmakla övünen bizler, İstanbul&#8217;un fethini bile hâlâ Avrupa tarihi üzerinden anlamaya ve anlatmaya kalkışacak kadar aşağılık kompleksi yaşıyoruz!</p>
<p>Fatih&#8217;in Ortaçağ diye, Rönesans diye bir derdi yoktu. Fatih de, bütün Müslümanlar da Avrupa&#8217;ya acınası, hakikatten uzak, hakikatle buluşturulması gereken zavallılar olarak bakıyordu!<br />
Fatih&#8217;in derdi, rüyası, Konstantınıyye&#8217;yi fethederek, Peygamber Efendimiz&#8217;in (sav) müjdesine mazhar olmak ve İslâm medeniyetinin 13. yüzyıldan itibaren Moğol ve Haçlı saldırılarıyla birlikte yaşadığı, İslâm dünyasını perişan eden birinci büyük medeniyet buhranına nihâî olarak son vermek, Roma&#8217;yı da fethederek hakikat medeniyetini ulaşılamayacak en ücra noktalara ulaştırmaktı.</p>
<p>İstanbul&#8217;un fethiyle birlikte, birinci medeniyet buhranı aşıldı; Osmanlı, üç kıtada hakikat&#8217;in bayrağını dalgalandıracak bir güce ulaştı; dünyaya farklı dinlerin, kültürlerin, medeniyetlerin barış içinde, Batılılar gibi köklerini kazımadan, herkese hayat hakkı tanıyarak yaşanabileceğini gösteren, tarihte ilk defa küre ölçeğinde hem Darü&#8217;s-Selam (Barış Yurdu) hem de Dârü&#8217;l-İnsan (İnsanlık Yurdu) inşa eden ilk küresel medeniyet tecrübesinin temellerini attı.</p>
<p>Ve Gazâlî&#8217;nin akîde, fikir ve siyaset&#8217;te yapıtaşlarını döşediği Ehl-i Sünnet Omurga&#8217;yı muhkemleştirdi; böylelikle İslâm dünyasını ilk defa küre ölçeğinde birleştirdi ve sonraki zamanlarda da İslâm birliğinin hangi temeller üzerinden kurulabileceğini ve korunabileceğini gösterdi.</p>
<p><strong>GEÇMİŞ&#8217;LERİNİ BİLMEYENLER, GELECEĞE YÜRÜYEMEZLER</strong></p>
<p>Görüldüğü gibi, bizim tarih bilincimiz delik deşik edildi. O yüzden İstanbul&#8217;un niçin fethedildiğini de, Fatih&#8217;in gemileri neden karadan yürüttüğünü de bilemiyoruz, ne yazık ki!</p>
<p>Tarih bilincini yitiren bir toplum, özellikle de toplumun önünü açması beklenen sözümona “aydınlar”, zihnî felçleşme ve körleşme yaşar. Sadece tarihe değil bugüne de, geleceğe de şaşı bakar; önünü de arkasını da, bugününü de yarınını da, ülkenin önündeki engelleri de imkânları da göremez. Ve geleceğe aslâ emin adımlarla yürüyemez.</p>
<p>O yüzden fetih&#8217;le işgal&#8217;i karıştırır. Metamorfoz yemiş, pergelini şaşırmıştır çünkü.</p>
<p>Soru şu tam bu noktada: Bir ülkenin &#8216;aydın&#8217;ları, fetih&#8217;le işgal&#8217;i niçin birbirine karıştırır ve aradaki ontolojik farkı niçin göremez ki?<br />
Celladına âşık, dolayısıyla sömürge kafalı oldukları, bu topluma her zaman Batılı, dolayısıyla yabancı gözlüklerle ve şaşı baktıkları, o yüzden de zihinleri işgal edildiği ve körleştiği için, elbette ki!<br />
<strong>İlke şu burada:</strong> Tarih, geçmiş&#8217;le ilgilidir ama gelecek&#8217;le ilgilenir. Geçmişlerini bilmeyenler, geleceğe yürüyemezler.</p>
<p><strong>ŞEYHÜLİSLÂM, SİVİLLERİN VURULMASINA İZİN VERMEDİ, FATİH&#8217;E, “BAŞKA BİR YOL BUL!” DEDİ!</strong></p>
<p>Tarihimizin kilit hâdişlerinden birinin nasıl gerçekleştiğini bilmeden yaşıyoruz! Onun için de yaşamıyoruz aslında, yaşadığımızı sanıyoruz! Esen rüzgârlara göre oraya buraya savrulup duruyoruz yalnızca! Ürpertici gerçekten!</p>
<p>Bu yazıda, Fatih&#8217;in gemileri niçin karadan yürüttüğünü açıklayacağım ve şok olacaksınız!</p>
<p>Bugüne kadar bilinemeyen bu tarihî gerçeği öğrenince, nasıl bir medeniyetin çocukları olduğumuzu farkedecek ve dünyaya bambaşka bir gözle bakacaksınız:<br />
İstanbul&#8217;un fethi, surlar dövülürse, gerçekleşebilecekti. Ama önemli bir sorun, hayatî bir engel vardı: Surlarda yoğun bir sivil nüfus yaşıyordu.</p>
<p>Şeyhülislam, fetvayı vermedi Sultan Mehmed&#8217;e: “Bu surları dövemezsin! Masum sivilleri öldüremezsin! Başta bir yol bul!” dedi. Fatih, gemileri, karadan yürütme fikrini işte bundan sonra geliştirdi.</p>
<p>Osmanlı bu, işte!</p>
<p><strong>İSTANBUL FETHEDİLMESEYDİ, İSLÂM TARİHTEN “ÇEKİLEBİLİRDİ”!</strong></p>
<p>O yüzden Osmanlı, anlaşılamamış ve aşılamamıştır; anlaşılamadığı için de aşılamadığı da anlaşılamamıştır.<br />
Yazının başında da dikkat çektiğim gibi, İstanbul&#8217;un fethi bizim için hayat-memat meselesiydi. İslâm medeniyetinin 13. ve 14. yüzyıllarda yaşadığı birinci büyük medeniyet krizi, nihâî olarak İstanbul&#8217;un fethiyle aşılabilmişti.<br />
Eğer İstanbul, fethedilememiş olsaydı, İslâm “tarihten çekilebilirdi”.</p>
<p><strong>GELECEĞİNE SAHİP ÇIK ÖYLEYSE!</strong></p>
<p>Böylesine ölüm-kalım meselesinin sözkonusu olduğu kritik bir zaman diliminde bile, Osmanlı, masumları aslâ vurmama konusunda insanın tüylerini diken diken eden muazzam bir insanlık, merhamet ve adalet dersi vermişti bütün Haçlılara ve Avrupalılara.</p>
<p>Batılılarla aramızdaki fark burada gizli işte! Uygarlık&#8217;la medeniyet arasındaki fark da!</p>
<p>Uygarlık şiddet ve işgale, acımasızlık ve köleleştirmeye; medeniyet ise hikmet ve fethe, merhamet ve adalete dayanır.<br />
O yüzden, büyük tarihçilerin -örneğin Toynbee&#8217;nin- de altını çizerek vurguladıkları, benim de zihninize kazımaya çalıştığım gibi, “Osmanlı, insanlığın geleceğidir”.</p>
<p>O yüzden, “geleceğine” iyi sahip çık öyleyse, diyorum.</p>
<p>Yusuf Kaplan</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fatihin-gemileri-nicin-karadan-yuruttugunu-bilmiyoruz-iyi-mi/">Fatih’in, gemileri niçin karadan yürüttüğünü bilmiyoruz, iyi mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fatihin-gemileri-nicin-karadan-yuruttugunu-bilmiyoruz-iyi-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dikkat! Âmentümüze, İslâm’ın temellerine saldırıyorlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dikkat-amentumuze-islamin-temellerine-saldiriyorlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dikkat-amentumuze-islamin-temellerine-saldiriyorlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Apr 2016 12:23:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[İslamı Ehl-i Sünnet Omurga Ayakta Tuttu]]></category>
		<category><![CDATA[Şia]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep Çatışması Yok]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu Mayası ve Osmanlı Ruhu]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Kaplan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10826</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tarihin silbaştan yeniden yapıldığı zorlu bir süreçten geçiyoruz. Bütün büyük doğumlar büyük sancıların çocuğudur. Tarihi, fikir, oluş ve varoluş çilesi çekmeyi göze alan, bedel ödemekten kaçınmayan toplumlar yapar. SELÇUKLU MAYASI VE OSMANLI RUHU, KÜRESEL BARIŞ YURDU KURDU Anadolu, işte böylesi bir çileyle yoğruldu. O yüzden Anadolu&#8217;ya ekilen Selçuklu mayası tuttu. O yüzden Anadolu&#8217;da yeşertilen, hakikatten [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dikkat-amentumuze-islamin-temellerine-saldiriyorlar/">Dikkat! Âmentümüze, İslâm’ın temellerine saldırıyorlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/dikkat-amentumuze-islamin-temellerine-saldiriyorlar/indir-111/" rel="attachment wp-att-10827"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10827" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/04/indir-1.jpg" alt="Dikkat! Âmentümüze, İslâm’ın temellerine saldırıyorlar" width="404" height="259" /></a><br />
Tarihin silbaştan yeniden yapıldığı zorlu bir süreçten geçiyoruz.</p>
<p>Bütün büyük doğumlar büyük sancıların çocuğudur.</p>
<p>Tarihi, fikir, oluş ve varoluş çilesi çekmeyi göze alan, bedel ödemekten kaçınmayan toplumlar yapar.</p>
<p><strong>SELÇUKLU MAYASI VE OSMANLI RUHU, KÜRESEL BARIŞ YURDU KURDU</strong></p>
<p>Anadolu, işte böylesi bir çileyle yoğruldu.</p>
<p>O yüzden Anadolu&#8217;ya ekilen Selçuklu mayası tuttu.</p>
<p>O yüzden Anadolu&#8217;da yeşertilen, hakikatten süt emen, Hakikat&#8217;in “çocukları” Mekke&#8217;den ve Medine&#8217;den beslenen, esinlenen, kendini her şeyden önce Devlet-i Âliyye-i Muhammediye olarak gören, hâdimü&#8217;l-harameyn olarak nefes alıp veren Osmanlı ruhu, Anadolu&#8217;da hayat buldu, Anadolu&#8217;da hayat oldu ve dünyaya Anadolu&#8217;dan hayat sundu.</p>
<p>Dünyada gerçek anlamda küresel adalet ve barış düzenini, küresel Dâru&#8217;s-Selâm&#8217;ı (Barış Yurdu&#8217;nu) ve Dâru&#8217;l-İnsan&#8217;ı(İnsanlık Yurdu&#8217;nu) Osmanlı kurdu.</p>
<p>Özetle Selçuklu&#8217;nun ve Selahaddin&#8217;in çocuklarının ektiği tohumlar, Osmanlı&#8217;yla meyveye durdu: Üç kıta, işte ancak o zaman tam altı asır, küresel ölçekte huzura ve sükûna kavuştu. Bu, tarihte ilk ve son defa küresel ölçekte sözkonusu oldu.</p>
<p>Sadece bu gerçek bile, geleceği, geleceğin tarihini kimin, ne&#8217;yin, hangi ilkelerin ve ne tür bir medeniyet fikrinin belirleyebileceğini göstermeye çok iyi yetiyor olsa gerek.</p>
<p><strong>ÂKÎDEYİ SARSACAK TEHLİKELİ İŞLER&#8230;</strong><br />
İşte tam da bu nedenle, dün Osmanlı&#8217;yı durduran ve dünyayı bir asırda -üstelik de özgürlükler, insan hakları ve demokrasi retoriğiyle- cehenneme çevirenler, aynı gerekçelerle çeyrek asırdır Türkiye&#8217;yi kuşatıyor, etrafını ateş çemberine çeviriyor, ülkede mezhepleri, hadisleri, Efendimiz&#8217;in (sav) konumunu tartışmaya açarak bu Müslüman Omurga&#8217;yı birbirine düşürmeye ve içerden çökertmeye çalışıyorlar.</p>
<p>Burada yalnızca Batılıların değil, içerideki Sünnet-i Seniyye ve mezhepleri tartışmaya açan, zihinlerinin çağdaş hurafeler çöplüğüne dönüştüğünü göremeyecek kadar sığlaşan bazı çapsızların ve aymazların da aynı ölçüde sorumlu olduklarını hatırlatmama bile gerek yok.</p>
<p>Ama asıl kavranması gereken mesele şu: İslâm&#8217;a karşı İslâm savaşı stratejisini Batılılar geliştirdiler. İslâm&#8217;ın terörle özdeşleştirilmesi, “ılımlı İslâm”, “siyasal İslâm” gibi nitelemeleri ve projeleri yine bizzat Batılılar geliştirdiler.</p>
<p>Hadisleri tartışmaya açarak, Hz. Peygamber&#8217;in (sav) konumunu sarsma projesini önce iki asır evvelinden Batılı akademide, sonra da medya üzerinden bütün dünya ölçeğinde Batılılar bir proje olarak yine Batılılar geliştirdiler.</p>
<p>Mezheplerin tartışmaya açılması projesi de yine önce Batılı akademyanın, sonra da Batılı medyanın ve siyasanın geliştirdiği bir projedir.</p>
<p>Hedef: İslâm akîdesini sarsmak, önce Müslüman entelijansiyasının, sonra da Müslüman halkın zihnini çağdaş hurafelerle doldurmak ve yıkmak, böylelikle Müslüman kitlelerin İslâm inançlarını tarumâr etmek!</p>
<p><strong>MEZHEP ÇATIŞMASI DEĞİL, İKTİDAR SAVAŞI</strong><br />
Tam bin yıl önce Selçuk çocukları Haçlılarla, Selahaddin çocukları da daha çok Mısır&#8217;dan Tunus&#8217;a kadar fitneci Şia&#8217;yla savaştı.</p>
<p>Burada Şia&#8217;yla savaşta, mesele, mezhep meselesi değil, iktidar meselesiydi. Üstelik de Moğol ve Haçlı saldırılarıyla boğuşulurken, Müslümanların birliğinin, dirliğinin önünde takoz gibi duran Şia / Fars tehdidiyle ve fitnesiyle savaşılmak zorunda kalınmıştı.</p>
<p>Ayrıca İslâm tarihinde mezhep savaşı gibi görünen çatışmalar, aslında, temelde, siyasiydi ve iktidar çatışmalarıydı.</p>
<p><strong>İSLÂM&#8217;I, EHL-İ SÜNNET OMURGA AYAKTA TUTTU</strong><br />
Kritik soru şu: İslâm dünyası, Şia üzerinden birleştirilebilir miydi? En fazla % 10 oranında olan bir aktör, İslâm dünyasını elbette birleştiremezdi!</p>
<p>O yüzden ana Omurga&#8217;nın güçlendirilmesi gerekiyordu: İşte Ehl-i Sünnet Omurga, bu hem tarihî hem de akîdevî gerekçelerle tahkim edilmek zorundaydı.</p>
<p>Selçuk, Selahaddin ve Osman çocukları tam da bunu yaptılar: Bin yıl önce, İslâm dünyasını Ehl-i Sünnet Omurga üzerinden akîdevî, fikrî ve siyasî olarak birleştirecek üç sarsılmaz sütun diktiler. İşte bu üç ana sütun, bin yıl İslâm dünyasının iç ve dış saldırılardan korunmasının garantisi oldu.</p>
<p>Bugün de bin yıl sonra yaşadığımız ikinci büyük medeniyet krizinde benzer sorunların yaşanıyor olması oldukça dikkat çekici.</p>
<p>Bin yıl önceki gibi 100 yıldır, Batılıların kuşatması altında İslâm dünyası.</p>
<p>Yine bin yıl önceki gibi, Müslümanların birlik, dirlik ve kardeşliklerinin teminatı akîdevî, fikrî ve siyasî üç ana sütun yıkılmaya çalışılıyor.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in konumunu sarsacak tartışmalar da, mezhepleri yoksayan tartışmalar da akîdeyi, fikrî temelleri ve siyasî bütünleşme zeminini yerle bir etmekle sonuçlanacak tehlikeli tartışmalar.</p>
<p>Hz. Peygamberi (sav) devre dışı bırakırsanız, din kısa devre yapar: Önüne gelen, dini kafasına göre yorumlar ve ortaya sahte bir din çıkar.</p>
<p><strong>MEZHEPLER, DEĞİŞKENLERİN SÂBİTELERİ YUTMASINI ÖNLER</strong><br />
Mezhepleri kaldırıp atarsanız, mezhepsizlik tek din olur: Ortaya kelle sayısı kadar Kur&#8217;ân, kelle sayısı kadar İslâm çıkar! Herkes din&#8217;e uyacağına, kafasına göre din uydurur. Protestanlığın tarihine bakın göreceksiniz bu ürpertici gerçeği.</p>
<p><strong>Şunu üç temel gerçeği iyi bileceksiniz:</strong></p>
<p><strong>1-</strong>Mezhepler, değişkenlerin, sâbiteleri yutmasını önler.<br />
<strong>2-</strong>Mezhepler, değişkenlerin, sâbite&#8217;ler tarafından yorumlanmasını mümkün kılar.<br />
<strong>3</strong>-Mezhepler, değişkenlerin, sâbite katına yükseltilmesinin önüne set çeker.</p>
<p><strong>Özetle:</strong> Hadislerin, mezheplerin tartışılmaya açılması, Müslüman toplumlarda Müslüman Omurga&#8217;nın çökertilmesini hedefliyor. Müslüman Omurga&#8217;nın korunması, ancak akîde, fikir ve siyasî bütünlüğün teminatı Ehl-i Sünnet Omurga&#8217;nın korunmasıyla mümkün olabilir.</p>
<p>Ehl-i Sünnet Omurga çökerse, Müslümanların birlik hayalleri de suya düşer. Dolayısıyla tarihin yeniden yapıldığı bir süreçte, Müslümanların tarihin yapılmasında kilit rol oynamaları aslâ mümkün olamaz.</p>
<p>Elbette ki, mezhepçilik yapmayalım. Ama mezhepsizliğin tek mezhep hatta kaçınılmaz olarak din katına yükseltilmesine de aslâ gözyummayalım. Yoksa önüne gelen dini kafasına göre yorumlarve ortada hiç bir muhkem ortak payda kalmaz. Benden uyarması&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yusuf Kaplan</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dikkat-amentumuze-islamin-temellerine-saldiriyorlar/">Dikkat! Âmentümüze, İslâm’ın temellerine saldırıyorlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dikkat-amentumuze-islamin-temellerine-saldiriyorlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Said Nursi Çağdaş İslam Düşüncesinde Bir Milad</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/said-nursi-cagdas-islam-dusuncesinde-bir-milad/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/said-nursi-cagdas-islam-dusuncesinde-bir-milad/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Feb 2016 20:17:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Çağın Anahtarı Bediüzzamandadır]]></category>
		<category><![CDATA[İslam medeniyetinin yeniden ihyasında Risale-i Nur nasıl bir rol üstlenir?]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman ve Ümmilik]]></category>
		<category><![CDATA[Medresetü’z-Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nurların İslam düşünce tarihindeki yeri nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi Çağdaş İslam Düşüncesinde Bir Milad]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Kaplan]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Kaplan ve Risale-i Nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10284</guid>

					<description><![CDATA[<p>  Bediüzzaman’ın, çağdaş İslam düşüncesinde bir milad olduğu tezini öne sürüyorum. Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin çağdaş İslam düşüncesinde milad olmasından kastettiğim şey, önce, kendisinden önceki bütün bir İslam düşüncesi fikriyatını ve fiiliyatını sil baştan tasvir, tarif ve tahlil etmiş olması ve sonra da, kendisinden sonraki kuşaklara İslam düşüncesinin nasıl bir görünüme, muhteva ve forma sahip [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/said-nursi-cagdas-islam-dusuncesinde-bir-milad/">Said Nursi Çağdaş İslam Düşüncesinde Bir Milad</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="caption">
<div class="news-title">
<h1> <a href="http://ilimcephesi.com/said-nursi-cagdas-islam-dusuncesinde-bir-milad/652_320_ed2ce63e-said-nursi-cagdas-islam-dusuncesinde-bir-milad/" rel="attachment wp-att-10285"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10285" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/652_320_ed2ce63e-said-nursi-cagdas-islam-dusuncesinde-bir-milad.jpg" alt="Said Nursi Çağdaş İslam Düşüncesinde Bir Milad" width="652" height="320" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/652_320_ed2ce63e-said-nursi-cagdas-islam-dusuncesinde-bir-milad.jpg 652w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/652_320_ed2ce63e-said-nursi-cagdas-islam-dusuncesinde-bir-milad-600x294.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/652_320_ed2ce63e-said-nursi-cagdas-islam-dusuncesinde-bir-milad-300x147.jpg 300w" sizes="(max-width: 652px) 100vw, 652px" /></a></h1>
</div>
</div>
<div class="news-wrapper">
<div class="news-letter">
<div><strong>Bediüzzaman’ın, çağdaş İslam düşüncesinde bir milad olduğu tezini öne sürüyorum.</strong></div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin çağdaş İslam düşüncesinde milad olmasından kastettiğim şey, önce, kendisinden önceki bütün bir İslam düşüncesi fikriyatını ve fiiliyatını sil baştan tasvir, tarif ve tahlil etmiş olması ve sonra da, kendisinden sonraki kuşaklara İslam düşüncesinin nasıl bir görünüme, muhteva ve forma sahip olabileceğini göstermiş olmasıdır.</div>
<div></div>
<div><strong>Bediüzzaman’a bu açıdan fazla yaklaşılmış değil.</strong></div>
<div></div>
<div>Birinci Lem’a iki buçuk üç sayfalık bir metin ama böyle bir metin İslam düşünce tarihinde yok.</div>
<div></div>
<div>&#8211; Bu abartımı?</div>
<div></div>
<div><strong>Şimdi söyleyeceğim:</strong></div>
<ul>
<li>Birinci Lem’a’dan biz hem İslam düşüncesinin hem çağdaş Müslümanların temel sorunlarının ne olduğunu anlayabiliriz.</li>
<li>Birinci Lem’a’dan çağımızda karşı karşıya kaldığımız sorunların nasıl çözümlenebileceğine ilişkin bir tarih felsefesi geliştirebiliriz.</li>
<li>Birinci Lem’a’dan bizim bu dünyaya söyleyebileceğimiz sözü nasıl söyleyeceğimizi gösteren bir estetik teorisi geliştirebiliriz.</li>
<li>Birinci Lem’a’dan bir belagat teorisi geliştirebiliriz. Bu inanılmaz bir şey!</li>
</ul>
<p>Birinci ve İkinci Lem’a’yı sürekli dönüp dönüp okurum. Bir türlü tükenmiyor.</p>
<ul>
<li>Bediüzzaman Hazretlerinin nebevi bir verasetin sahibi olduğunu bilmemiz lazım.</li>
<li>Bediüzzaman Hazretlerinin düşüncesinin nebevi bir düşünce olduğunu kavramamız lazım.</li>
</ul>
<div></div>
<div>Nasıl ki, birinci medeniyet buhranını İbn Haldun’un geliştirdiği tarih felsefesi üzerinden aşmayı başardıysak; aynı şekilde, yaşadığımız ikinci medeniyet buhranını da, Bediüzzaman’ın varlığın, eşyanın ve hakikatin sil baştan Müslümanca bir bakış, duyuş, duruş, kavrayış ve düşünüşle anlamlandırılması için önerdiği iman hakikatleri tasavvuruyla aşabileceğimizi düşünüyorum.</div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman Hazretleri Gazali’nin ilim sütununda yaptığını, İbn Arabi’nin irfanda yaptığını, İbn Haldun’un hikmette yaptığı yolculuğu alim, arif ve hakim şahsiyetleri ile şahsında bütünleştirmiş tek kişi.</div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman’la ilgili ön yargı yıkıldı.</div>
<div>Hem İslami entelektüel çevrede hem de diğer entelektüel çevrelerde ön yargıların yıkıldığını düşünüyorum.</p>
<div><strong>Muhterem Hocam, Bediüzzaman Hazretlerini, Risale-i Nurları ne zaman tanıdınız?</strong></div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin eserleri Risale-i Nurlarla ilk gençlik yıllarımda tanıştım. O zaman okuduğumda hiç bir şey anlamadığımı şimdi geriye dönüp baktığımda daha iyi anlıyorum.</div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman’ın hala bu şekilde anlaşıldığını düşünüyorum. Anlaşılmakta zorlanıldığını düşünüyorum. Bediüzzaman ‘mana-yı ismi, mana-yı harfi’ diyor ya… düz bir algılama, okuma biçimi var. Bu algılama biçiminin ötesine geçemediğimi fark ettim daha sonra.</div>
<div></div>
<div>İmam Hatip’in ilk yıllarından itibaren,hatta İmam Hatip’ten önce de baya ciddi okuma yapardım. Çağdaş düşünce, çağdaş İslam düşüncesi, sonra edebiyat sanat okumaları…</div>
<div></div>
<div>O dönemde Beziüzzaman Hazretleriyle kurduğumuz ilişki, fikri bir ilişkiye dönüşmedi. Bunun nedenleri ne olabilir diye düşünüyorum; Bediüzzman’ın avami okunmuş, algılanmış olması. İslami kesimlerin de Risale-i Nurlara mesafeli davranması…</div>
<div></div>
<div>Fakat bu, benim Risale-i Nurlarla ilişkimi etkilemedi.Ama Risale-i Nurların fikri boyutunu kavramamı engelledi. Tabi o dönemde Risalelerin çapını anlamak da zordu açıkçası; onu da söyleyeyim. 20 yıl sonra 2000’li yılların başında Risale-i Nurları yeniden okumaya başladığım zaman başka bir şey çıktı karşıma.</div>
<div></div>
<div>Kişinin, insanın kendisini yetiştirebilmesi için önünü açacak, kendisine öncülük yapacak insanlara ihtiyacı var;bu bir arayış. İslam’la ilişkisi sıfırlanmış bir toplum var. 60’ların ortaları ve 70’lerden itibaren İslami eserlerin çeviri hareketleriyle İslami entelektüel yapı oluşmaya başladı. 80’lerden sonra artık cemaatler arasındaki ilişkiler biraz daha birbirinden beslenen ilişkilere dönüştü.</div>
<div></div>
<div>Belki benim Bediüzzaman’ı, Risale-i Nurları yeniden okumamda bunun kısmi bir etkisi oldu.</div>
<div></div>
<div><strong>Biz bu dünyaya ne söyleyeceğiz?</strong></div>
<div></div>
<div>Bizim bu dünyaya söyleyeceklerimizin olması lazım. Bu dünyaya söyleyecek bir sözümüz yoksa bu dünyada yaşamamızın da bir anlamı yoktur. Dolayısıyla bizim kendi kaynaklarımızdan yola çıkarak hem dünyanın karşı karşıya kaldığı temel varoluşsal sorunları hem de İslam dünyasının yaşadığı medeniyet krizinden sonraki temel sorunları anlamamızı ve aşmamızı sağlayabilecek ne söyleyebiliriz, nasıl bir yolculuk yapabiliriz: Fikri bir yolculuk. Bu sorunların izini sürünce, ister istemez Bediüzzaman çıktı karşıma.</div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman’la alakalı ilk yazdığım yazıda söylemiştim. 2006 olması lazım. “Anahtar Bediüzzaman’dadır”.</div>
<div></div>
<div>O yazı Türkiye’deki entelektüel çevrelere Bediüzzaman’ın ulaştırılması açısından önemli bir yazı. Bediüzzaman’ın hem İslami çevrelere hem de İslami olmayan çevrelere ulaştırılması, iletilmesi açısından baya işe yaradı. Arkasından o süreçte Bediüzzaman ve eserlerine dair ard arda 8-10 yazı yazdığımı hatırlıyorum.</p>
<div><strong>Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin gerek yaşadığı dönemdeki, gerekse kendinden önce yaşamış olan alimlerden farklı yönleri nelerdir?</strong></div>
<div></div>
<div>Çağdaş Müslüman düşünürlerden bütün İslam dünyasına etkileri olan iki şahsiyet var. Biri İkbal, birisi Bediüzzaman. İkbal İngilizce yazdığı için yaygın. Bediüzzaman Hazretleri 10-15 senedir biraz daha Türkiye’nin dışında ilgi görmeye başladı.</div>
<div></div>
<div>Ama bence henüz düşünce dünyasının ufuklarına taşınmadı. Bu bizim için en büyük sorumluluklardan bir tanesi.</div>
<div>Bediüzzaman’ın, bizim Müslümanca bir zihne kavuşabilmemiz fikrini hallettiğini görüyoruz. Bediüzzaman’ın, çağdaş İslam düşüncesinde bir milad olduğu tezini öne sürüyorum.</div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman’ın çağdaş İslam düşüncesinde milad olmasından kastettiğim şey, önce, kendisinden önceki bütün bir İslam düşüncesi fikriyatını ve fiiliyatını sil baştan tasvir, tarif ve tahlil etmiş olması ve sonra da, kendisinden sonraki kuşaklara İslam düşüncesinin nasıl bir görünüme, muhteva ve forma sahip olabileceğini göstermiş olmasıdır. Bediüzzaman’a bu açıdan fazla yaklaşılmış değil.</div>
<div></div>
<div><strong>Neden anahtarın Bediüzzaman’da olduğunu gösteren en önemli şey bu?</strong></div>
<div></div>
<div>Her insan çağının çocuğudur.Bize bir şey söyleyecek olan düşünür çağının ağlarını, bağlarını, kavramlarını, aşabilen ve çağ açabilen düşünürdür. Çağının ötesine taşabilecek yolculuk yapabilen bir düşünürdür.</div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman, hem insanlığın sorunlarına ilişkin hem de Müslümanlığın insanlığa ne verebileceği meselesine ilişkin ortaya esaslı bir külliyat, fikriyat koyan kişidir.</div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman’ı çağının çocuğu yapan, çağının düşünürü yapan, klasik dönemdeki Müslüman mütefekkirlerden ayırt eden, dolayısıyla bize hitap etmesini sağlayan şey; çağının temel varoluşsal sorunlarını, entelektüel sorunlarını, felsefi sorunlarını, ahlaki sorunlarını kavramış birisi olmasıdır.</div>
<div></div>
<div>Bu yüzden deizmin bütün insanlığı bir felakete sürükleyeceğini görüyor. Bu çok önemli!</div>
<div></div>
<div>Bediüzzman’ın bize, çağımıza, dünyamıza -sadece Müslümanlara değil bütün insanlığa- ne söylenebileceğini göstermesi açısından burası önemli.</div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman’ın çağdaşı olan diğer Müslüman düşünürlerden ayrılan en önemli yanı, bizim klasik İslam düşünce geleneğinin son halkası olmasıdır. Biz şu an aslında bu gelenekle irtibatı koparmış durumdayız. İslam’ın ilim, irfan, hikmet geleneğiyle irtibatını koparmış durumdayız.</div>
<div></div>
<div>İlim, irfan, hikmet diyoruz ama bu kavramların içini de boşaltmış durumdayız. O yüzden bizim İslam düşünce geleneğiyle ilişkimiz sakatlanmış durumda. Biz,İslam düşüncesini bilmiyoruz. Sıkıntı orada.</div>
<div></div>
<div>Çağın bizim için ağ olduğunun, ağa dönüştüğünün farkında değiliz.“Çağ Körleşmesi”, “Semantik İntihar” diyorum, bundan kast ettiğim şey şu;</div>
<div></div>
<div>Çağ körleşmesinin bize sunduğu çıkmaz sokaklardan;</div>
<div>Birincisi; bütün insanlığın Batıya mahkumiyetidir.</div>
<div>İkincisi; bütün insanlığın kendinden mahrumiyetidir.</div>
<div>Yani bütün insanlık batılı, seküler, kapitalist bir düşünceye, var olma biçimine hapsolmuş durumda şu anda. Ekonomik, kültürel, entelektüel sınırlar ortadan kalktı. Küresel ölçekte hareket ediyoruz artık. Dünya küçüldü.Ama ölçeğin büyümesi ufkun genişlemesini doğurmadı. Tam tersine ölçek büyüdü, ufuk daraldı.</div>
<div></div>
<div>İnsanlar atomlara haps oldu. İnsanlar kendi dünyalarına, kendi fetişlerine, kendi hız ve haz ayartılarına haps oldu. Bütün dünyada yayılan kültür bu! Özellikle Amerikan kültürü üzerinden yayılan kültür, popüler, burger kültür bu. Yani bir anileşme bir tektipleşme öğretti. Bütün dünyanın Amerikanlaşması diyebiliriz buna. Bütün dünyanın sığlaşması!</div>
<div></div>
<div><strong>Bediüzzaman Hazretlerini farklı kılan en önemli etken ise ümmileşmiş olması.</strong></div>
<div></div>
<div>Batı uygarlığının insanlığı getirdiği noktayı, çağ körleşmesini aşabilmemiz için bizim ümmileşmemiz lazım. Ümmileşmekten kast ettiğim şey ise, bu çağ körleşmesinin bizi ağlarına haps eden prangalarını fark etmek. O prangalardan kurtulmak, hakikate -neyse o olarak- nüfuz edebilmek.</div>
<div></div>
<div>Şu an insanlık böylesi bir şeyden yoksun ama biz bütün insanlığa, “hakikate nüfuz edebilecek bir yolculuk” armağan edebilecek kanatlara sahibiz. Ben o yüzden şunu söylüyorum: “Bugün dünyaya söylenebilecek tek bir söz var. İnsanlığın ihtiyacını hissettiği tek bir söz var. O sözü söyleyecek olan biziz. Ama biz yokuz!” Avamın, havasın ve havassu’l-havassın ümmileşmesi.</div>
<div></div>
<div>O yüzden burada Bediüzzaman gibi şahsiyetlerin inanılmaz bir şekilde önümüzü açabileceğini bilmemiz lazım.</div>
<div></div>
</div>
<div><strong>Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, çok zorlu bir dönemde fakat çağa damgasını vuran bir eser ortaya koydu. Risale-i Nurları telif etti. Risale-i Nurların İslam düşünce tarihindeki yeri nedir?</strong></div>
<div></div>
<div><strong>Çağımızda sadece Bediüzzaman Hazretleri’nin geliştirdiği iki dil var.</strong></div>
<div></div>
<div>Birincisi şu: Bediüzzaman Hazretleri bütün İslam düşünce geleneğini deşifre etmiş birisidir. Şifresini çözmüş birisidir. Bunu çağdaşı düşünürlerde başarmıştır belli ölçüde.</div>
<div>Kimi kastediyorum? Mustafa Sabri Efendi’yi kastediyorum.</div>
<div>Kimi kastediyorum? Elmalılı Hamdi’yi kastediyorum. Mehmet Akif’i, Filibeli Ahmet Hilmi’yi, İzmirli İsmail Hakkı’yı, Ahmet Cevdet Paşa’yı, Said Halim Paşa’yı kastediyorum.</div>
<div></div>
<div><strong>Ama ikincisini hiçbiri yapamamıştır, sadece Bediüzzaman yapmıştır.</strong></div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman Hazretleri’nin kurduğu ikinci dil; bütün bir İslam medeniyeti birikimini, münhasıran da tefsir, hadis, akaid, fıkıh, kelam, tasavvuf, felsefe, tarih, gramer, mantık, lisan gibi ilimlerden müteşekkil bütün bir İslam düşüncesi geleneğini harekete geçirerek yeniden-kurulmuş, yeniden inşa edilmiş bir dildir.</div>
<div></div>
<div>Dünya ve hayat tasavvurumuzun kaynağını oluşturan kavramlarımızın İslami bir düşünce inşası ameliyesi ile şifrelenerek yeniden deşifre edilmesi çabasıdır bu.</div>
<div></div>
<div><strong>Kur’an’dan aldığı ilhamı, Kur’an’dan devşirdiği ruhu üflemiş ve yeni bir dil kurmuştur.</strong></div>
<div></div>
<div>Yani Bediüzzaman Hazretleri’nin dilinin, Risale-i Nur külliyatının dilinin, Kur’an’ın dili olması meselesi biraz böyle bir şeydir. Eğer Bediüzzaman Hazretleri İslam düşünce geleneğini bilmemiş olsaydı, Kur’an’la doğrudan irtibat kuramazdı. Bu çok önemli bir şey! İslam düşünce geleneğini bilmeden doğrudan Kur’an’la irtibat kurmaya çalışanların hallerini görüyoruz. Ortaya çıkan vaziyeti görüyoruz. Yaşar Nuri Luther’ler ortaya çıkıyor.</div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde düşüncesini kuran, hem İslami ilimlere, hem de çağdaş dünyanın bütün dünyayı büyük uçurumların eşiğine fırlatan felsefi sorunlarına derinlemesine ve vukufiyetle vakıf, tek ve son düşünürdür: Yani anahtardır.</div>
<div></div>
<div>Ve her bakımdan anahtar ondadır. O yüzden, İslam’ın kapısını, İslam düşüncesinin kapısını, İslam medeniyetinin kapısını ve bütün bunları mümkün kılacak, her alanda, yeni İslami bir dil -esaslı bir duyuş, duruş, düşünüş, söyleyiş, yaşayış, kısacası varoluş biçimi- geliştirebilme çabasının kapısını Bedizüzzaman anahtarıyla açabiliriz ancak. Medeniyetimizin solmaya yüz tutan dilini, bu dile hayatını ve hayatiyetini kazandıran ruhu, ruh kökünü kavrayabilmek ve yeniden üretebilmek için Bediüzzaman’ı tanımak zorundayız.</div>
<div></div>
<div>Bir dil, Bediüzzaman’ın iki dil’i gibi, bir medeniyeti ifade ediyorsa ve bir medeniyetin -bütün boyutlarıyla- ifadesiyse hakiki bir dildir. Ve o dil üzerinden yeni yemişler devşirebilmek için yürünebilir ve yeni koridorlar açılabilir ancak.</div>
<div></div>
<div>Bizim Bediüzzaman’ı avami bir şekilde anlama çabasını artık bir tarafa bırakmamız lazım. Bediüzzaman, eserlerini sadece avam için yazmış değildir. Bediüzzaman heves için yazmadığı gibi, havas için yazmıştır. (Biraz esprili olsun diye böyle söyledim.) Risale-i Nur külliyatının havas ve havassu’l-havas düzeyinde de anlaşılması lazım. Bediüzzaman’ın ve Risale-i Nur Külliyatı’nın dünyanın düşünce ufkuna taşınması böylelikle olabilir. Öbür türlü mümkün olmaz.</div>
<div></div>
<div>Bütün büyük düşünürler, mütefekkirler çağ açan ve çağını aşan bir eser ortaya koymuşlardır. Aslında ilk bakışta çok sade bir metin sunarlar önümüze. Birazcık derinlemesine nüfuz etmesini bilirsek, derinlemesine nüfuz edebilecek duruma, bir düzeye ulaşabilirsek; aslında o sadeliğin arkasında müthiş bir deruniliğin şifrelendiğini görürüz, gizlendiğini görürüz.</div>
<div></div>
<div>Birinci Lem’a iki buçuk üç sayfalık bir metin ama böyle bir metin İslam düşünce tarihinde yok. Bu abartımı? Şimdi söyleyeceğim:</div>
<div>Birinci Lem’a’dan biz hem İslam düşüncesinin hem çağdaş Müslümanların temel sorunlarının ne olduğunu anlayabiliriz.</div>
<div>Birinci Lem’a’dan çağımızda karşı karşıya kaldığımız sorunların nasıl çözümlenebileceğine ilişkin bir tarih felsefesi geliştirebiliriz.</div>
<div>Birinci Lem’a’dan bizim bu dünyaya söyleyebileceğimiz sözü nasıl söyleyeceğimizi gösteren bir estetik teorisi geliştirebiliriz.</div>
<div>Birinci Lem’a’dan bir belagat teorisi geliştirebiliriz. Bu inanılmaz bir şey! Birinci ve İkinci Lem’a’yı sürekli dönüp dönüp okurum. Bir türlü tükenmiyor.</div>
<div>Bediüzzaman Hazretleri’nin ortaya koyduğu ikinci dil, yeniden İslam düşüncesini şifrelemiş olmasıdır. Yeni bir İslam tefekkür dili kurmuş olmasıdır, bunu şifrelemiş olmasıdır. Bediüzzaman’ın eserlerinde sistematik bir yapı yok. Belki bu yüzden biraz anlaşılamıyor.</div>
<div></div>
<div>Sistematik olmaması Risale-i Nur Külliyatı’nın bir açmazı değil, avantajıdır. Sistematik olmaması bizim için metnin zenginliği anlamına gelir. Sistematik bir metin şu şudur, bu budur diyecektir.</div>
<div></div>
<div>Sistematik olmayan bir metin daha sembolik, daha metaforik, daha deruni, şifreli bir dil kullanacaktır. Büyük kriz zamanlarında sistematik düşünürler bizi yanlış yerlere sürükler. Büyük varoluşsal kriz zamanlarında bize ihtiyaç olan düşünürler sistematik olmayan düşünürlerdir.</div>
<div></div>
<div>Bu metinle bugünden geçmişe, bugünden geleceğe doğru yolculuk yapabiliriz. Bunu Mesnevi-i Nuriye’nin bütününde görüyoruz. Aslında Bediüzzaman da bunu yaptığının farkında.</div>
<div><strong>Peki, sizce İslam medeniyetinin yeniden ihyasında Risale-i Nur nasıl bir rol üstlenir?</strong></div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman Said Nursi&#8217;nin hem İslam düşünce geleneği içindeki yeri hem de insanlık düşünce geleneği içindeki yeri, üçüncü olarak da içinde yaşadığımız çağın düşünsel birikimi içindeki yeri anlaşıldığı ve keşfedildiği zaman nasıl kilit bir rol oynayacağını görebiliriz.</div>
<div></div>
<div>Müslümanlar, yaklaşık iki asırdan bu yana tarihlerinde tanık oldukları ikinci büyük medeniyet buhranı ile karşı karşıyalar.</div>
<div></div>
<div>Birinci medeniyet buhranı, 12. ve 13. yüzyıllarda İslam medeniyetinin Doğu havzasında Bağdat’ın Haçlı saldırıları ve Moğol istilasıyla birlikte düşmesiyle; Batı havzasında yine aynı zaman dilimi içinde Endülüs ve Mağrip’te önce büyük iç siyasi kargaşaların patlak vermesiyle, ardından Kurtuba’nın düşmesiyle birlikte yaşanmıştı.</div>
<div></div>
<div>Birinci medeniyet buhranı, siyasi bir buhrandı. Bu buhran, Osmanlı’nın bütün İslam dünyasını itikadi, içtimai ve siyasi olarak aynı anda birleştiren bir meydan okuma geliştirmesiyle birlikte aşıldı.</div>
<div></div>
<div>Birinci medeniyet buhranının yaşandığı zaman aralığı, İslam düşüncesinin Gazali ve Razi geleneğinde oluşumunu tamamladığı, kıvamını bulduğu ve dolayısıyla antik Yunan düşüncesi ve diğer medeniyetlerin düşünce geleneklerinden tam anlamıyla bağımsızlaşarak özgünlüğünü kazandığı bir zaman aralığıydı.</div>
<div></div>
<div>Medeniyet buhranının yaşandığı bu zaman aralığının Mağripte olmasına rağmen Gazali-Razi geleneğinde yetiştirdiği ve yaşanan medeniyet buhranını tasvir, tarif ve tahlil eden en büyük düşünür tarih felsefecisi İbn Haldun’du. İbn Haldun, geliştirdiği “asabiye” teorisi ve “umran ilmi” metodolojisiyle yaşanan medeniyet buhranının nasıl aşılabileceğinin ilkelerini sunmuştu.</div>
<div></div>
<div>Yaşanan medeniyet buhranı, siyasi bir buhrandı ve İbn Haldun da meseleyi asabiye teorisiyle tam da yaşanan buhranın kendisini tezahür ettirdiği sorun alanları üzerinden kurmuştu. İbn Haldun’un çıkış yolu önerisi, Mağrip’te ya da Maşrık’ta değil, Osmanlı’da karşılığını bulmuştu.</div>
<div></div>
<div>Osmanlı, itikadi, içtimai ve siyasi toparlanma, yekvücut olma ve bütünleşme projesiyle bugünkü İslam dünyasının “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” omurgasını çatmış ve böylelikle, bu üç dinamiğe dayanan bu omurga üzerinden geliştirdiği meydan okumayla İslam medeniyetinin yaşadığı birinci büyük buhranı aşan bir medeniyet hamlesi ve atılımı üretmişti.</div>
<div></div>
<div>Son iki-üç asırdan bu yana yaşadığımız ikinci büyük medeniyet buhranı ise, nedenleri bakımından siyasi bir buhran değil, İslam’la ve hakim seküler paradigma ile aynı zamanda yaşanan epistemolojik ve ontolojik kopuş biçiminde ortaya çıkan daha derin bir medeniyet buhranı.</div>
<div></div>
<div>İslam tarihinde yaşadığımız ilk sarsıcı fetret dönemi. Hem İslam’la, hem de hakim seküler paradigmayla çift yönlü bir temassızlık yaşadığımız, İslam’la ve hakim paradigmayla kurduğumuz ilişkinin simülatif -sığ, sathi ve sahte- bir ilişki olarak tezahür ettiği bir fetret dönemidir bu ikinci büyük medeniyet buhranının bizi getirip bıraktığı nokta.</div>
<div></div>
<div>Dolayısıyla siyasi çöküş, yaşadığımız ikinci medeniyet buhranının nedeni değil, epistemolojik ve ontolojik kopuşun kaçınılmaz bir sonucudur.</div>
<div></div>
<div>Şu an ihtiyacını hissettiğimiz düşünür profili, bize siyasi bir “çıkış yolu” sunacak bir düşünür profili değil; epistemolojik ve ontolojik kopuşu tasvir, tarif ve tahlil ederek bu kopuşun nasıl aşılabileceğini gösterebilecek çok yönlü bir düşünür profilidir.</div>
<div></div>
<div>İşte Bediüzzaman Hazretleri, bu düşünür profilinin en önemli, en velut ve düşüncesinin çapı ve derinliği hala yeterince keşfedilemeyen ve önümüzdeki bir veya iki kuşak sürecinde çarpıcı şekillerde ancak keşfedilebilecek olan yegane temsilcisidir.</div>
<div></div>
<div>Nasıl ki, birinci medeniyet buhranını İbn Haldun’un geliştirdiği tarih felsefesi üzerinden aşmayı başardıysak; aynı şekilde, yaşadığımız ikinci medeniyet buhranını da, Bediüzzaman’ın varlığın, eşyanın ve hakikatin sil baştan Müslümanca bir bakış, duyuş, duruş, kavrayış ve düşünüşle anlamlandırılması için önerdiği “iman hakikatleri” tasavvuruyla aşabileceğimizi düşünüyorum. Benim bu fikri geliştiriş noktam da burası zaten. Bediüzzaman Hazretlerinin bizatihi kendisi.</div>
<div></div>
<div>İkinci büyük medeniyet krizi sürecinde ilim, irfan, hikmet yani alim, arif ve hakim süreçlerinde ve sütunlarındaki rol, bugün çağımızda en muhkem şekilde, en sofistike şekilde Bediüzzaman tarafından oynanıyor. Yani Bediüzzaman Hazretleri Gazali’nin ilim sütununda yaptığını, İbn Arabi’nin irfanda yaptığını, İbn Haldun’un hikmette yaptığı yolculuğu alim, arif ve hakim şahsiyetleri ile şahsında bütünleştirmiş tek kişi.</div>
<div></div>
<div>Asıl mesele bu. Mesnevi-i Nuriye kilit rol oynuyor burada. Enteresan bir kitap Mesnevi-i Nuriye. Mesnevi-i Nuriye milad bence. Risale-i Nur Külliyatı’nın miladı. Kendisinden önceki dönemi de temsil ediyor kendisinden sonraki döneme de hazırlıyor. Bu benim yorumum. Hem alim hem arif, hem hakim Bediüzzaman’ın özelliklerinde bir eser gibi. Ben Mesnevi-i Nuriye de öyle bir şey görüyorum açıkçası.</div>
<div></div>
<div><strong>Medresetü’z-Zehra projesi çerçevesinde Bediüzzaman Hazretleri’nin “Vicdanin ziyası, ulum-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder” sözlerini size göre nasıl anlamalıyız?</strong></div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, bilim felsefesini en güzel şekilde yapmış bir alim. Batıdaki bilimin nasıl ilahi boyutlardan arındırılmış, ilahi ilkelerden arındırılmış, seküler bir bilim olduğunu acayip bir şekilde tartışıyor zaten. Bediüzzaman Hazretlerinin nebevi bir verasetin sahibi olduğunu bilmemiz lazım. Bediüzzaman Hazretlerinin düşüncesinin nebevi bir düşünce olduğunu kavramamız lazım.</div>
<div></div>
<div>Risale-i Nur Külliyatı’nı bir bütün olarak anladığımız zaman Bediüzzaman’ın Medresetü’z-Zehra’dan İslami ilimlerle Batı biliminin birleşmesini kastetmediğini anlayabiliriz. Bu uyduruk bir şeydir.</div>
<div></div>
<div>Burada bence asıl kastedilen; bir medeniyet fikrinin geliştirildiğini, İslam medeniyetinin neşv ü nema ettirecek bir ilim geleneği kurduğumuzu düşünün; bu geleneğin içinde Tarih de var, Fizik de var, Matematik de var, Metafizik de var, Kur’an’dan Hadis’ten beslenen ilimler de var.</div>
<div></div>
<div><strong>Biz, ilim geleneğimizle irtibat kuramadık daha. Asıl mesele bu.</strong></div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman Hazretleri’nin öyle bir sıkıntısı yok. Bediüzzaman Hazretleri’nin böyle bir sıkıntısı varmış gibi algılıyoruz aslında. Bediüzzaman Hazretleri’nin kastettiği şey; pergelin ayağını vahye sabitleyerek pergelin diğer ayağı ile bütün ilim geleneklerine, medeniyet tecrübelerine açılmak. Batı bilimini olduğu gibi almak değil. Olduğu gibi alıp mezc edemezsin. Bediüzzamanın çatır çatır tartıştığı bilimin felsefi sorunlarını, Batı felsefesine ilişkin kurduğu cümleleri anlamamışsın demektir. Bir şekilde göz ardı ediyoruz demektir. Düz bir İslam ve Batı bilimi sentezi değildir yani. Bediüzzaman Hazretleri’nin dayandığı nebevi zemini iyi görmemiz lazım.</div>
<div></div>
<div>Yapılan yanlışlıklardan biri de şuydu; “Bediüzzaman Hazretleri Kur’an’ı modern bilime doğrulatıyor”. Bediüzzaman Hazretleri pozitivist dolayısıyla… böyle bir algılama biçimi var. Bu çok yanlış. Bediüzzaman Hazretleri kevni ayetleri okuyor. Yaprağın, ağacın, toprağın, insanın, kainatın muazzam işaretler, deliller sunduğunu, esmanın nasıl tecelli ettiğini anlatıyor. Bu kevni ayetler ile pozitif bilim aynı şeyler değil.</div>
<div></div>
<div>Biz bir şekilde pozitif bilimi kevni ayetlerden yararlanarak okuyabiliriz ama bu ayartıcı bir şey. Yapılan hata şu: “Bilim şunu ortaya koymuştur. Kur’anda bunu söylemiştir.” Bilim geçicidir. Hele modern bilim seküler bilimdir. Bunun altını çiziyorum bu çök önemli bir şey. Bugün bilim üniversal bir şey değil. Karl Popper bilimin yanlışlanabilirliğine özellikle dikkat çekiyor. Yani yanlışlanabilen şey bilimdir. Kur’an’ın, vahyin evrensel yapısını seküler bilime, yanlışlanabilir, değişken bir yapıya doğrulatma çabası çok tehlikeli bir noktaya çıkartır bizi. Asıl sıkıntı bu.</div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman Hazretleri İslam dünyasında kabul gürmüş bir alim olduğu halde -Türkiye’den çıkan bir alim olmasına rağmen- Türkiye’de yaşayan aydınlar Risale-i Nurları tanımakta ya da kabullenmekte neden bu kadar geç kaldı? Özellikle de akademik camia…</div>
<div></div>
<div>Risale-i Nur ile irtibatı olanların sistem tarafından işkenceye tabi tutulması, yasaklı hale getirilmesi Türk entelijansiyasının biraz ürkmesine yol açtı. Uzak kalmasına yol açtı. Seküler kesimler hiç ilgilenmedi. İslami kesimler de biraz korktu herhalde.</div>
<div>Diğer İslami kesimlerde ve İslami entelektüel camiada Risale-i Nurlara ilgisizliğin sebebi Risale-i Nurların avami bir kitap olduğu zannedilmesi. Bir fikri boyutunun, derinliğinin insanlığa verebileceği, insanın tefekkür yolculuğuna kazandıracağı şeyin görülememiş olması ve ihmal edilmiş olmasıdır.</div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman’a konan bu pranga, entelektüel duvarın yıkıldığını düşünüyorum. Gazetede Bediüzzaman ve Risale-i Nur hakkında yazdığım yazıların şöyle bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. En azından Bediüzzaman’la ilgili ön yargı yıkıldı. Hem İslami entelektüel çevrede hem de diğer entelektüel çevrelerde ön yargıların yıkıldığını düşünüyorum. Gazetede daha çok teorik yazılar yazdığım için bütün çevrelerin okuduğu yazılar çıkıyor.</div>
<div></div>
<div><strong>Peki, özellikle İlahiyat camiasının ilgisizliği hakkında ne söylersiniz?</strong></div>
<div></div>
<div>Risale-i Nurlarla ilgilenmiyorlar, ilgilendikleri zamanda avami bir şekilde ilgileniyorlar. İster ilahiyattan olsun ister ilahiyatın dışından olsun herhangi bir profesör arkadaşın Risale-i Nur’dan anladığı şeyle ortalama birinin Risale-i Nur’dan anladığı şeyin çok da farklı olduğunu görmedim ben. Böyle bir arıza var. Burada ilahiyatların vebali çok büyük. Sadece Risale-i Nur için değil, İslam düşüncesinin, İslam düşünce geleneğinin anlaşılmasında da vebali çok büyük.</div>
<div></div>
<div>Risale-i Nurlar önümüzde ve biz Risale-i Nurlardan İslam düşüncesine yeniden gidebiliriz. Risale-i Nurlar İslam düşünce geleneğinin sorunlarını yeniden görmemizi, çağın sorunlarını görmemizi ve okuyabilmemizi sağlayabilir. Bu anlamda ufkumuzu açabilir.</div>
<div></div>
<div>Biz yapıp ettiklerimizden sorumluyuz. Her insan, çağının çocuğudur. Bir düşünür de çağının çocuğudur. Bir düşünürün çağının ağlarından kurtulması yeni bir çağ açması ile mümkündür. Bediüzzaman bu açıdan kilit roldedir. Bu açıdan ilgi görmesi gerekir.
</div>
<p>Yusuf Kaplan / Mülakat: Muhammed SEMİZ</p></div>
<div class="news-source"><b>Kaynak :</b> İrfan Mektebi</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/said-nursi-cagdas-islam-dusuncesinde-bir-milad/">Said Nursi Çağdaş İslam Düşüncesinde Bir Milad</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/said-nursi-cagdas-islam-dusuncesinde-bir-milad/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Entelektüel ve Akademisyenle Nereye Kadar?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/entelektuel-ve-akademisyenle-nereye-kadar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/entelektuel-ve-akademisyenle-nereye-kadar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Mar 2015 08:13:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Akademisenlik]]></category>
		<category><![CDATA[Akademizm]]></category>
		<category><![CDATA[Entelektüalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Entelektüel ve Akademisyenle Nereye Kadar?]]></category>
		<category><![CDATA[Entelektüel'in Görevi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Kaplan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5521</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyayı ve hayatı anlamak için önümüze sunulan iki figür var: Entelektüel ve akademisyen. İki figür de, hem hakikat’ten nasipsiz, hem de “halk”tan: O yüzden, bu iki figürün, bizi fırlattığı yer, “izm” çukuru: Entelektüalizm ve akademizm kıskacı. Entelektüel/izm ve akademi/zm, dünyayı, eşyayı ve insanı anlama sürecinde bir işe yarıyor elbette; ama çok sınırlı bir yere kadar. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/entelektuel-ve-akademisyenle-nereye-kadar/">Entelektüel ve Akademisyenle Nereye Kadar?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/entelektuel-ve-akademisyenle-nereye-kadar/yusuf-kaplan-250x250-2/" rel="attachment wp-att-18209"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18209" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/yusuf-kaplan-250x250.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/yusuf-kaplan-250x250.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/yusuf-kaplan-250x250-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></p>
<p>Dünyayı ve hayatı anlamak için önümüze sunulan iki figür var: Entelektüel ve akademisyen.</p>
<p>İki figür de, hem hakikat’ten nasipsiz, hem de “halk”tan: O yüzden, bu iki figürün, bizi fırlattığı yer, “izm” çukuru: Entelektüalizm ve akademizm kıskacı.</p>
<p>Entelektüel/izm ve akademi/zm, dünyayı, eşyayı ve insanı anlama sürecinde bir işe yarıyor elbette; ama çok sınırlı bir yere kadar.</p>
<p>Ne ki, varoluş ve hareket alanlarının sınırlılığı ve sınırlayıcılığı nedeniyle, her tür entelektüel çaba, entelektüalizmle; her tür akademik çaba da akademizmle sonuçlanmaya mahkûm: Bunu göremiyoruz işte!</p>
<p><strong>ENTELEKTÜEL: DUYGUSAL VE YORGUN</strong></p>
<p>Bu nedenle, -ister İslâmcı olsun, ister seküler- entelektüel, modern’in dışına çıkamaz: Sadece çağının çocuğudur.</p>
<p>Entelektüel’den hem çağının çocuğu olmasını, hem de çağ aşacak bir yolculuğa çıkmasını beklemek, olmayacak duaya âmin demektir.</p>
<p>Zira entelektüelin, uzun ve çağ aşacak yolculuklara çıkabilecek ne derin nefesi, ne derûnî bakışı, ne de selîm bir zevk idraki vardır.</p>
<p>Doğru: Entelektüel, soru sorar, sorgular: Ama kendi ve hakkında derinlikli sorular sormayı, kendini sorgulamayı unutur. Kendini unutan birinin bize bir şey hatırlatabilmesi ne mümkün! Entelektüelin kendini ve çağını sorgulaması, nihayetinde, çağı, çağ’ın iktidar yapılarını ve zihin setlerini aklamakla ve meşrulaştırmakla sonuçlanır.</p>
<p>Entelektüelin yegâne sermayesi, “ben”idir çünkü: Hırsları, ihtirasları, dolayısıyla ben’i / ego’su, entelektüeli teslim alır, yutar.</p>
<p>Entelektüelin sorduğu sorular, esas itibariyle, yanlıştır; o yüzden, kısa devre yapar: Aslî değil, arızî olan’la ilişkilidir çünkü.</p>
<p>Arızî olan’ı aslî katına yükseltme yanlışı ve yanılgısı, entelektüelin sürgit yanlış ve yanıltıcı sorular sormasına yol açar. Bu da, entelektüeli yorar ve duygusal yapar.</p>
<p><strong>AKADEMİSYEN: HAKİKATİN IŞIĞINI GÖREMEYEN ADAM</strong></p>
<p>Akademisyen, durmuş-oturmuş biri gibidir. Ama sadece “gibi”dir. Akademisyen, “gibi”leri oynar yalnızca.</p>
<p>Görünüşte, metni ve zihni, duygudan ve tarafgirlikten uzaktır: Oysa bu, gerçekte, entelektüel’in duygusundan, duygusallığından daha derin bir tuzaktır: Çünkü akademisyen’in metninde de, zihninde de yalnızca tuzu kuru, kupkuru bir “akılcılık” hükümfermâdır.</p>
<p>Yine, görünüşte, akademisyen’e göre, “ak” ve “kara” yoktur: Ama gerçekte, akademisyen, anlamadığı, aslâ anlayamayacağı, “derûnî yapılar”ı, “gri alanlar” olarak görür ve gösterir; böylelikle “gri alanlar”ın hükümranlığını ilan ederek, hakikati karartır; derûnî dünyalardan gelebilecek ışığı da söndürür.</p>
<p>Sonuçta, hâkim zihniyeti ve zihin yapılarını, durumları ve durumalışları aklamakla sonuçlanır bütün uğraşı.</p>
<p>AKADEMİ’Yİ VURAN “AKADEMİZM” SİLAHI<br />
Akademik terbiye önemlidir elbette; ama akademizm, entelektüalizm’den daha tehlikelidir.</p>
<p>Entelektüel’in zaafları açıktır, “ortada”dır; akademisyen’in zaafları ise örtüktür, şifrelenmiştir.</p>
<p>Aklın dışında, daha derûnî düşünme melekelerini devreye girdirmeye kalkıştığınızda, “akademizme ihanet”le suçlanmanız ve “aforoz” edilmeniz “doğal”dır.</p>
<p>Akademizmi ancak akademizmin silahıyla vurabilirsiniz: Akılcılık. Bu da, akademizmin kendi ayağına kurşun sıkması, kendinizi kendi ellerinizle vurmanız, demektir: Zira “akıl, düşünmeyi mümkün kılan değil, öldüren bir şeydir” (Heidegger).</p>
<p><strong>KARŞILAŞTIRINCA, KARŞIMIZA ÇIKAN MANZARA</strong></p>
<p>Entelektüel, -Kant’ın hayalinin aksine- modernliğin henüz ergenlik çağına ulaş/a/mamış çocuğuydu: Deli-kanlı çocuğu.</p>
<p>O yüzden, duygusallıkla sonuçlanan yolculuğu, entelektüeli yedi-bitirdi. Kant’ın hayalini de hayalete çevirdi.</p>
<p>Tek yönü vardı entelektüelin: Önü: O yüzden, arkasına bakmadan yürüdü ve düştü entelektüel önüne, yere, sereserpe.</p>
<p>Akademisyen de modernliğin çocuğu: Ama entelektüel gibi hırslı çocuğu değil, “uslu” çocuğu: Kavgacı değil b/uzlaşmacı.</p>
<p>O yüzden, her zamanda ve zeminde suyun “yüzey”ine çıkmasını iyi biliyor: “Suyu bulandırmak”, insanların ve düzenin rahatını kaçırmak gibi bir derdi yok: Derdi olmadığı için, keyfine bakıyor sadece.</p>
<p>İnsanlığın derdine dermân olabilecek bir yerde duramıyor; hep kaçıyor; kaçak güreşiyor: Tarihselliğe sığınıyor: Ayrıntıların ayartıcı dehlizlerine&#8230; Ve kayboluyor neticede.</p>
<p>Entelektüel, cehlini göremeyecek kadar canıtez, aceleci, bencil.</p>
<p>Akademisyense, “tahsilli câhil”: “Tahsildâr” biri: Tek kaygısı, “arsayı ve parsayı kapmak”. Duygusu da, yön duygusu da yok akademisyenin. Ruhu var mı peki?<br />
İşi var sadece: Tek işi: “Düzen”e işlerlik kazandırmak, düzeneklerini cilâlamak ve çalıştırmak.</p>
<p><strong>ÖNÜMÜZÜ KİM AÇACAK?</strong></p>
<p>Bu iki figür var önümüzde, güya, önümüzü açacak. İkisi de, bizim medeniyetimizin değil, başka bir uygarlığın / Batı uygarlığının öncü kuşak profili.</p>
<p>Ama biri yaralı; diğeri “paralı”: Epistemolojik körleşme, ontolojik yokoluş.</p>
<p>Dolayısıyla, kendileri tedaviye muhtaç, bize nasıl “bakacak”, yol açacak?</p>
<p>İthal figürler, ithal akıllarla, ithal zihinlerle, ithal bir dünyanın eşiğine fırlatır bizi.</p>
<p>Bizi bize getirecek, insanlığın düşünce birikimine ulaştıracak, hakikatin kazısını yapacak, önümüzü açacak, dün olduğu gibi, yarın da insanlık çapında ilim, fikir, hikmet ve sanat yolculukları yapacak, ilkelerini ülkü’lere dönüştürecek, ülkü’lerinin ülke’sini bulması, dünyasını kurması için nefes alıp verecek, bu dünya için de, kendi için de değil hakikatin hayat olması için hakikatten süt emen çağ aşacak ve çağ açacak âlim, ârif ve hakîm şahsiyetlerinden oluşan medeniyetimizi yeniden kuracak, bizim öncü kuşaklarımıza, hakikat insanlarına ihtiyacımız var.</p>
<p>Yoksa, işimiz var! İşimiz zordur, o kadar!</p>
<p><strong>Yusuf Kaplan, Yeni Şafak</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/entelektuel-ve-akademisyenle-nereye-kadar/">Entelektüel ve Akademisyenle Nereye Kadar?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/entelektuel-ve-akademisyenle-nereye-kadar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Geliyorum Diyen Felâket: &#8216;Kur&#8217;ân İslâm&#8217;ı&#8217; Söylemi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/geliyorum-diyen-felaket-kuran-islami-soylemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/geliyorum-diyen-felaket-kuran-islami-soylemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Nov 2014 22:28:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Geliyorum Diyen Felâket: 'Kur'ân İslâm'ı' Söylemi]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis İnkarcılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis Tanımamazlık]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran İslamı]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran İslamı kavramı]]></category>
		<category><![CDATA[Mealcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalistler ve Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm Projeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet Müdafaası]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Kaplan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2296</guid>

					<description><![CDATA[<p>İki yıkıcı oryantalist proje var. Meseleyi kişileştirmeden, kimseyi kırmamaya özen göstererek bu iki hayatî sorunu kısaca mercek altına almak istiyorum. Dünkü yazıda bazı genel teorik gözlemlerde bulundum. Dil ve algılama sorunu ekseninde. Bugünkü yazıda anlaşılır ve net ifadelerle bu konuya biraz daha açıklık getirmek istiyorum. Umarım, herkes anlamak istediği gibi anlamaz. YÜZYILLIK İKİ TEHLİKELİ PROJE [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/geliyorum-diyen-felaket-kuran-islami-soylemi/">Geliyorum Diyen Felâket: ‘Kur’ân İslâm’ı’ Söylemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/geliyorum-diyen-felaket-kuran-islami-soylemi/yusuf-kaplan-kuran-islami-2/" rel="attachment wp-att-17187"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-17187" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/yusuf-kaplan-kuran-islami-1.gif" alt="" width="498" height="229" /></a></p>
<p>İki yıkıcı oryantalist proje var. Meseleyi kişileştirmeden, kimseyi kırmamaya özen göstererek bu iki hayatî sorunu kısaca mercek altına almak istiyorum. Dünkü yazıda bazı genel teorik gözlemlerde bulundum. Dil ve algılama sorunu ekseninde.</p>
<p>Bugünkü yazıda anlaşılır ve net ifadelerle bu konuya biraz daha açıklık getirmek istiyorum. Umarım, herkes anlamak istediği gibi anlamaz.</p>
<p><b>YÜZYILLIK İKİ TEHLİKELİ PROJE</b></p>
<p>Batılıların iki asır önce teorik temellerini attıkları oryantalist söylemin İslâm dünyası için geliştirdikleri iki tehlikeli proje var.</p>
<p>Birincisi, İslâm&#8217;ın protestanlaştırılması, sekülerleştirilmesi, böylelikle hayattan uzaklaştırılması projesi.</p>
<p>İkincisi de, İslâm dünyasının diriliğini, dinamizmini, canlılığını koruyan, her şeye rağmen İslâm&#8217;la irtibatını sürdürmesini sağlayan 500 yıllık mücahede ve mücadeleyle Selçukluların kurdukları, yine 500 yıllık mücadeleyle Osmanlıların korudukları, Ehl-İ Sünnet omurganın çökertilmesi projesi.</p>
<p>Bu iki projenin hedefi, Müslümanları birbirine düşürerek, bir daha ayağa kalkamayacakları kadar büyük bir darbe vurmak.</p>
<p>Bu iki projenin somut olarak hayat geçirilebilmesi için belirlenen hedef, hadislere ve Hz. Peygambere (sav) saldırmak. Bu saldırının, uzun vadede, en kalıcı ve yıkıcı sonuç verecek saldırı biçimi olduğunu düşünüyor Batılılar.</p>
<p>Soru şu burada:</p>
<p>Batılılar, neden Hz. Peygambere ve hadislere saldırıyorlar peki?</p>
<p>Düşünün!</p>
<p>Sıra Kur&#8217;ân&#8217;a gelecek! Bazı âyetler öne çıkarılacak ve sonuçta, &#8216;bu kitap saçma -hâşâ- bir kitap&#8217; diyecekler!</p>
<p>Müslümanlar da bu durumu tevil edip duracaklar.</p>
<p><b>ÖRNEK, HIRİSTİYANLIĞIN TARİHİ</b></p>
<p>Muharref Hıristiyanlığı Aziz Pavlus kurdu. Peygamber olsa, insanlar din icat edemezdi oysa.</p>
<p>İlke şu burada: Tevhid&#8217;in koruyucu kalkanı, Nübüvvet hakikati.</p>
<p>Luther &#8216;İncil Hıristiyanlığı&#8217; çağrısı yaptı. İncil&#8217;i çağın zihin kalıbına göre okudu. Her şeyi yıktı. Sahte bir din icat etti.</p>
<p>İslâm&#8217;ı bekleyen tehlike de bu!</p>
<p>&#8216;Kur&#8217;ân İslâmı&#8217; söylemi, geliyorum diyen en büyük felâketlerden biridir. İslâm&#8217;ı protestanlaştırma projesidir çünkü bu söylem.</p>
<p><b>KUR&#8217;ÂN TEMEL, SÜNNET SÜTUN</b></p>
<p>Din, kuru bilgi kaynağı değildir. Hayat kaynağıdır. &#8216;Yaşayan Kur&#8217;ân&#8217; olarak tavsif edilen Hz.Peygamber olmazsa din kalmaz.</p>
<p>Elbette ki, Kur&#8217;ân, Temel&#8217;dir. Sünnet, o Temel üzerinde yükselen ve Temel&#8217;i ayakta tutan Sütun. Sütun çökerse, gökkubbe de, Temel de çöker.</p>
<p><b>ÖNCE ÇAĞDAŞ HURAFELERDEN ARINMAK!</b></p>
<p>İslâm&#8217;ı hurafelerle doldurdular, diyorlar. Luther de öyle demişti. Ama asıl hurafeyi o üretti: Sahte Din.</p>
<p>Dine Karşı Din icat edecekler! O yüzden &#8216;Uyuma!&#8217; diyorum.</p>
<p>Şunu iyi bilelim: Kimseden çekmedi bu din, hurafe temizliyoruz, diyerek zihninin çağdaş hurafelerle iğdiş edildiğini göremeyen çapsızlardan çektiği kadar!</p>
<p>Hurafeleri temizleyeceğiz, diyorlar. Böyle diyenlere şu soruyu sormak zorundayız: İyi de, kimsin &#8216;sen&#8217;?</p>
<p>Hurafe &#8216;sen&#8217;sin: Ç/ağ&#8217;ın, insanın zihnini iğdiş eden seküler hurafelerinin kölesi!</p>
<p><b>VARIŞ NOKTASI NE, KALKIŞ NOKTASI NEREYE DÜŞER?</b></p>
<p>Kalkış Noktası ve Varış Noktası olmadan Kurân&#8217;a gidemeyiz. Çağın kavramlarını ve bağlamlarını Kur&#8217;ân&#8217;a giydiririz sadece.</p>
<p>Soru şu burada: Varış Noktası belli, Kur&#8217;ân ve Sünnet. İyi de Kalkış Noktası neresi?</p>
<p>Çağ&#8217;ın ağları ve bağları, bağlamları ve kavramları. Yani bizim çağrı&#8217;mızın kurmadığı, zihnimizi ve idrak biçimlerimizi allak bullak eden, bizi İslâmî duyuş ve düşünüş, varoluş ve yaşayış biçimlerinden uzaklaştıran ve devâsâ bir ağ&#8217;a dönüşen seküler çağ! Kalkış Noktası burası. Bu ağ!</p>
<p><b>ÜMMÎLEŞME&#8217;DEN ASLÂ!</b></p>
<p>O yüzden, bura&#8217;yı zihnen ve idrak açısından terketmeden, çağ&#8217;ın ağlarını ve bağlarını, kavramlarını ve bağlamlarını aşma çabası göstermeden yani Ümmîleşmeden Kur&#8217;ân&#8217;a gidemeyiz: Çağdaş hurafeleri Kur&#8217;ân&#8217;a giydirir, her şeyi tarumar ederiz!</p>
<p>O yüzden önce Zihinsel Hicret şart, diyorum.</p>
<p>Özetle 200 yıllık oryantalist proje şunu hedefliyor:</p>
<p>Hadisler tartışılsın! Ardından Peygamber&#8217;in konumu tartışılsın ve devredışı kalsın!</p>
<p>Sonuçta, Her kafa Kurân&#8217;ı yorumlasın, neredeyse kelle sayısı Kur&#8217;ân çıksın. Nifak çıksın ve insanlar dinden uzaklaşsın, kaçsın!</p>
<p>Sözün özü: Hadisleri, Hz. Peygamberi tartışmalı hâle getirip Kur&#8217;ân&#8217;ı kıt akıllarına göre yorumlayan Müslüman Lutherler icat edecekler!</p>
<p>Oysa, diğer dinler paçavraya çevrildi. Niçin? Peygamberi olmadığı için.</p>
<p>Tevhid, peygamber varsa, korunur. Yoksa, önüne gelen &#8216;tanrılığa&#8217; soyunur.</p>
<p>Son söz: Hadisler, Kur&#8217;ân&#8217;ın önüne geçiyor, diyenler, kendilerini hadislerin de, Kur&#8217;ân&#8217;ın da önüne geçirdiklerini görebiliyorlar mı acaba?</p>
<p>Yusuf Kaplan &#8211; Yeni Şafak</p>
<p>İlk Yazısı İçin <a title="‘Kur’ân İslâm’ı’ tehlikesi" href="http://ilimcephesi.com/kuran-islami-tehlikesi/">Tıklayınız.</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/geliyorum-diyen-felaket-kuran-islami-soylemi/">Geliyorum Diyen Felâket: ‘Kur’ân İslâm’ı’ Söylemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/geliyorum-diyen-felaket-kuran-islami-soylemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Kur&#8217;ân İslâm&#8217;ı&#8217; tehlikesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuran-islami-tehlikesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuran-islami-tehlikesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Nov 2014 14:04:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA['Kur'ân İslâm'ı' tehlikesi]]></category>
		<category><![CDATA[KUR'ÂN'I PAÇAVRAYA ÇEVİRECEK BİR SÖYLEM!]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an İslamı Söylemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran İslamı]]></category>
		<category><![CDATA[Mealcilik]]></category>
		<category><![CDATA[PEYGAMBER'İ DEVRE DIŞI BIRAKAN DİN]]></category>
		<category><![CDATA[Sadece Kur'an Diyenler]]></category>
		<category><![CDATA[Sadece Meal]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Kaplan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2280</guid>

					<description><![CDATA[<p>Neo-selefî mantık, İslâm dünyasında hızla yaygınlaşıyor. Neo-selefî mantık, tastamam düz mantıktır. Sadece kör zâhire göre hükmeder. Mânâ&#8217;nın aslında, derûnî dünyada gizli olduğunu göremez. O yüzden hakîkî Selefîlik&#8217;le ilgisi filan yoktur. Bu selefîlik, tam anlamıyla, selefisizliktir ve hâricî mantığıdır. İslâm tarihinin hiç bir döneminde, hâricî mantığı bu kadar hâkim olmamıştı, olamazdı da. Neo-selefîlik, İslâm&#8217;ı protestanlaştırma projesinin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-islami-tehlikesi/">‘Kur’ân İslâm’ı’ tehlikesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kuran-islami-tehlikesi/kuran-muslumanligi-770x430/" rel="attachment wp-att-17177"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-17177" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/Kuran-Muslumanligi-770x430.jpg" alt="" width="412" height="230" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/Kuran-Muslumanligi-770x430.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/Kuran-Muslumanligi-770x430-600x335.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/Kuran-Muslumanligi-770x430-300x168.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/Kuran-Muslumanligi-770x430-768x429.jpg 768w" sizes="(max-width: 412px) 100vw, 412px" /></a>Neo-selefî mantık, İslâm dünyasında hızla yaygınlaşıyor.</p>
<p>Neo-selefî mantık, tastamam düz mantıktır. Sadece kör zâhire göre hükmeder. Mânâ&#8217;nın aslında, derûnî dünyada gizli olduğunu göremez. O yüzden hakîkî Selefîlik&#8217;le ilgisi filan yoktur.</p>
<p>Bu selefîlik, tam anlamıyla, selefisizliktir ve hâricî mantığıdır. İslâm tarihinin hiç bir döneminde, hâricî mantığı bu kadar hâkim olmamıştı, olamazdı da.</p>
<p>Neo-selefîlik, İslâm&#8217;ı protestanlaştırma projesinin bir uzantısıdır. En fazla öne çıkarılan söylemi ise, &#8216;Kur&#8217;ân İslâm&#8217;ı&#8217; söylemidir. Bu söylemin ne kadar tehlikeli olduğunu görebilmek için Batı&#8217;da Protestanlığın hikâyesine bakmak gerekiyor.</p>
<p>Protestanlığın kurucusu Martin Luther&#8217;in 95 tezini astığı Wittenberg Kilisesi&#8217;ne gitmiştim bir kaç yıl önce.</p>
<p>Wittenberg Kilisesi&#8217;nin girişinde bir pano vardı ve panoda aynen şu cümle yer alıyordu: &#8216;Artık ben de İncil&#8217;i anlayabileceğim.&#8217;</p>
<p>İyi de kimsin sen? Çapın ne? Daha önemlisi de, &#8216;yetkin/liğin ne?&#8217;</p>
<p><b>&#8216;KUR&#8217;ÂN İSLÂM&#8217;I&#8217;: DİNE UYMAK YERİNE DİNİ KENDİNE UYDURMA PROJESİ</b></p>
<p>Oysa Luther&#8217;in kilisesinin girişinde yer alan panodaki bu söz, dinin protestanlaştırılmasının mottosudur.</p>
<p>Ya da şöyle söyleyelim: &#8216;İncil Hıristiyanlığı&#8217;nın temelidir: Hıristiyanlığı temelinden yıkan, önüne gelenin, kafasına, arzularına, hatta keyfine göre İncil yazmasına yol açan yıkımın temel gerekçesi.</p>
<p>İnsanın, dine uymak yerine, dini kendisine uydurmasının kapılarını sonuna kadar açan protestanlaşmanın âmentüsü.</p>
<p>O yüzden, bugün önüne gelen kafasına göre İncil yazıyor: &#8216;Benim İncil&#8217;im bu!&#8217; diyor.</p>
<p>O yüzden eşcinseller kafalarına göre İncil yazıyor. Feministler kafalarına göre İncil yazıyor. Ateist papazlar kafalarına göre İncil yazıyor!</p>
<p><b>KUR&#8217;ÂN&#8217;I PAÇAVRAYA ÇEVİRECEK BİR SÖYLEM!</b></p>
<p>Son zamanlarda, sıklıkla, &#8216;Kur&#8217;ân İslâmı&#8217;ndan sözeden insanlara rastlıyorum.</p>
<p>Önce şunu söyleyeyim açık açık: &#8216;Kur&#8217;ân İslâmı&#8217;ndan sözeden biri, eğer kötü niyetli ya da görevli değilse, ne söylediğini bilmeyen, beyinsizin ve densizin tekidir.</p>
<p>&#8216;Kur&#8217;ân İslâmı&#8217; söylemi, ancak çapsız insanların eseri, ayartıcı ve insanı ana kaynağını Kur&#8217;ân&#8217;ın oluşturduğu İslâm&#8217;dan saptırıcı bir söylemdir.</p>
<p>Kur&#8217;ân İslâmı&#8217;nın ne kadar tehlikeli bir söylem olduğunu söylerken, İslâm&#8217;ı protestanlaştırıcı, sonuçta İslâm&#8217;ı paçavraya çevirecek bir söylem olduğunu söylemiş oluyorum.</p>
<p>Anlama kıtlığı çekeceklerin zannedecekleri gibi, Kur&#8217;ân&#8217;ı devre dışı bıraktıracak bir şey söylemiş olmuyorum. Aksine, &#8216;Kur&#8217;ân İslâmı&#8217; söylemini dillendirenlerin, Kur&#8217;ân&#8217;ı devre dışı bırakacaklarına dikkat çekmiş oluyorum.</p>
<p><b>ÇAĞ KÖRLEŞMESİNİN KÖRLEŞTİRİCİLİĞİ</b></p>
<p>Çağ körleşmesi yaşıyoruz: Algılama biçimlerimiz İslâmî idrak ve zihin setleri üzerinden işlemiyor.</p>
<p>Müslümanca bir zihin ve idrakten yoksun olduğumuz bir zaman diliminde, Kur&#8217;ân&#8217;ı sadece mevcut seküler zihin ve algılama biçimleri üzerinden algılamaktan kurtulamayız. Bu da seküler algılama biçimlerini Kur&#8217;ân&#8217;a giydirmemize yol açar ve tam anlamıyla cinayetle sonuçlanır.</p>
<p>Ümmîleşilmeden, zihnimizi, algılama biçimlerimizi ve dilimizi İslâmîleştirmeden Kur&#8217;ân İslâm&#8217;ından sözetmek, İslâm&#8217;ın çağın ağları ve bağları, bağlamları ve kavramları ile anlamaya kalkışmaktır.</p>
<p>Ki, bu tam anlamıyla çağın algılama biçimlerini Kur&#8217;ân&#8217;a giydirmek ve İslâm&#8217;ı tanınamaz hâle getirmekle sonuçlanacak bir cinayettir.</p>
<p>Kur&#8217;ân kaynak&#8217;tır, Sünnet-i Seniyye, ırmaktır. Aslolan hakikat yolculuğuna çıkmak, hakikate varmaktır. Irmak, gürül gürül akacak ki, Kaynak, hayat fışkıracak&#8230;</p>
<p><b>PEYGAMBER&#8217;İ DEVRE DIŞI BIRAKAN DİN, KISA DEVRE YAPAR!</b></p>
<p>İyi de, hakikat yolculuğuna nasıl çıkacağız?</p>
<p>Bu sorunun cevabı şu tespitte gizli: Kur&#8217;ân asıldır, Sünne-i Seniyye usûldur. Aslolan, hakikate vusuldür / varmaktır.</p>
<p>Yani: Usûl olmadan, vusûl olmaz. Usul yoksa, fusûl (kopma / sapma) kaçınılmazdır.</p>
<p>Hakikate vusûl&#8217;ü sağlayacak usûl&#8217;ü bize veren, hakikatin misali ve timsali, vasatı ve vasıtası olan Efendimiz&#8217;dir.</p>
<p>Eğer &#8216;ben de Kur&#8217;ân&#8217;ı anlayabilirim&#8217;, diyerek, peygamberi devre dışı bırakırsanız, İslâm kısa devre yapar. Önüne gelen, &#8216;İslâm budur&#8217; diye saçmalamaya başlar. Böyle yapmakla, kendisini peygamberin yerine koyduğunu da, din icat ettiğini de göremez.</p>
<p>Batılıların, Kur&#8217;ân&#8217;a değil de, Hz. Peygamber&#8217;e saldırmalarının, hadisleri tartışmaya açmalarının temel nedeni, Peygamber&#8217;i devre dışı bırakmak ve insanların kafalarına göre din icat etmelerinin ve dini paçavraya çevirmelerinin kapılarını sonuna kadar açmaktır.</p>
<p>Müslümanların yaşadıkları ikinci büyük medeniyet buhranı, İslâmî zihin ve idrak biçimleri ve yerlerini yitirmeleriyle sonuçlandı.</p>
<p>Müslüman zihninin ve idrakinin yok olduğu, Müslümanların, İslâm&#8217;ın çağrı&#8217;sının kurmadığı bir çağ&#8217;ın ağları ve bağları, bağlamları ve kavramları ile konuştukları, bunun farkında bile olmadıkları bir dilsizlik ve yersizlik ortamında, Kur&#8217;ân İslâmı&#8217;ndan sözetmek, geri dönüşü zor büyük bir felâketle sonuçlanır sadece.</p>
<p>Yusuf Kaplan &#8211; Yeni Şafak</p>
<p>İkinci Yazı İçin <a title="Geliyorum Diyen Felâket: ‘Kur’ân İslâm’ı’ Söylemi" href="http://ilimcephesi.com/geliyorum-diyen-felaket-kuran-islami-soylemi/">Tıklayınız.</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-islami-tehlikesi/">‘Kur’ân İslâm’ı’ tehlikesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuran-islami-tehlikesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamofobinin Nedeni: Dünyanın Müslümanlaşması Tehlikesi!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamofobinin-nedeni-dunyanin-muslumanlasmasi-tehlikesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamofobinin-nedeni-dunyanin-muslumanlasmasi-tehlikesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Oct 2014 07:35:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'ın Artışa Geçmesi]]></category>
		<category><![CDATA[İslamofobi]]></category>
		<category><![CDATA[İslamofobi Nasıl Biter?]]></category>
		<category><![CDATA[İslamofobi Nedenleri?]]></category>
		<category><![CDATA[İslamofobi Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[İslamofobinin nedeni: Dünyanın Müslümanlaşması tehlikesi!]]></category>
		<category><![CDATA[İslamofobiyı Kim Destekliyor]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyanın Müslümanlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Kaplan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2105</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Her şeyin, tek bir küre üzerinde cereyan ettiği bir dünyada, Batılıları korkutan en temel şey, dünyanın hızla Müslümanlaşabileceği korkusudur. O yüzden Batılılar, İslâm&#8217;ı şeytanlaştırma ve Müslümanların İslâm&#8217;la ilişkilerini &#8216;ılımlı İslâm&#8217; gibi projelerle sakatlama ve İslâm&#8217;ı hayattan uzaklaştırma kaygılarını öne çıkarıyorlar. BATILILARI KORKUTAN HAKİKAT! Batılıları korkutan temel şey, seküler Batı kültürünün ve ürettiği tecrübenin, iki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamofobinin-nedeni-dunyanin-muslumanlasmasi-tehlikesi/">İslamofobinin Nedeni: Dünyanın Müslümanlaşması Tehlikesi!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11415" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/islamofobinin-nedeni-dunyanin-muslumanlasmasi-tehlikesi.jpg" alt="islamofobinin-nedeni-dunyanin-muslumanlasmasi-tehlikesi" width="523" height="392" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/islamofobinin-nedeni-dunyanin-muslumanlasmasi-tehlikesi.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/islamofobinin-nedeni-dunyanin-muslumanlasmasi-tehlikesi-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/islamofobinin-nedeni-dunyanin-muslumanlasmasi-tehlikesi-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/islamofobinin-nedeni-dunyanin-muslumanlasmasi-tehlikesi-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/islamofobinin-nedeni-dunyanin-muslumanlasmasi-tehlikesi-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 523px) 100vw, 523px" /></p>
<p>Her şeyin, tek bir küre üzerinde cereyan ettiği bir dünyada, Batılıları korkutan en temel şey, dünyanın hızla Müslümanlaşabileceği korkusudur.</p>
<p>O yüzden Batılılar, İslâm&#8217;ı şeytanlaştırma ve Müslümanların İslâm&#8217;la ilişkilerini &#8216;ılımlı İslâm&#8217; gibi projelerle sakatlama ve İslâm&#8217;ı hayattan uzaklaştırma kaygılarını öne çıkarıyorlar.</p>
<p><b>BATILILARI KORKUTAN HAKİKAT!</b></p>
<p>Batılıları korkutan temel şey, seküler Batı kültürünün ve ürettiği tecrübenin, iki esaslı zaafının olması: Birincisi, seküler Batı tecrübesi, çatışma üzerine kurulu bir tecrübedir.</p>
<p>İkincisi de, seküler kültür başka kültürlere -ontolojik doğası gereği- hayat hakkı tanımaz.</p>
<p>Eğer İslâm, şeytanlaştırılmaz ve zaafa uğratılmazsa, her şeyin küre üzerinde cereyan ettiği, küresel iletişim araçlarının bu denli yaygınlaştığı bir zaman diliminde, İslâm&#8217;ın bu türden zaaflarının olmadığı zamanla anlaşılacak; bu da seküler Batı kültürünün ürettiği haksız hegemonyanın çatırdamasına yol açacak bir süreci tetikleyecektir.</p>
<p>Seküler kültür, Marcuse&#8217;ün deyişiyle &#8216;tek boyutlu&#8217; (sadece dünyayı / fizik gerçekliği mutlaklaştıran) bir kültür olduğu için, tek boyutlu olmayan diğer kültürleri anlayabilmesi imkânsızdır; dolayısıyla diğer kültürlerle birlikte yaşayabilmesi de imkânsızdır.</p>
<p>Bu iki nedenden ötürü, seküler kültür, ancak ötekiler (hayaletlere dönüştürülecek hayalî düşmanlar) icat ederek varlığını sürdürebilir. Bu yalnızca Batı&#8217;da değil, sekülerleşmiş bütün ülkelerde böyledir. Türkiye&#8217;de yaşanan akıl almaz gerilimler ve sorunlar, bunun bir göstergesidir.</p>
<p><b>İMKÂNSIZ VE AYARTICI MODERN PROJELER</b></p>
<p>2500 yıllık Batı kültürü tarihi boyunca, Batılılar, Müslümanlar gibi, farklı kültürlerle hiçbir zaman birada yaşama tecrübesine sahip olamamışlardır.</p>
<p>Batı&#8217;da demokrasi, özgürlükler, insan hakları gibi söylemlerin geliştirilmesinin en temel nedeni budur. Bu söylemlerin, hayata geçirilebilmeleri imkânsızdır.</p>
<p>Çünkü başka kültürler birazcık varlık ve hayatiyet belirtileri göstermeye başladıkları andan itibaren seküler kültürün taarruzuna maruz kalmaları ve etkisiz hâle getirilmeleri kaçınılmazlaşır.</p>
<p>Bugün Avrupa&#8217;da İslâm&#8217;ın az-biraz, yamru-yumru şekillerde de olsa, varlık göstermeye başlaması, Batılıların Müslümanları ötekileştirmeleri ve şeytanlaştırmalarıyla sonuçlanmıştır.</p>
<p>Avrupa tarihindeki tek farklı &#8216;kültür&#8217;ün temsilcisi olan Yahûdilerin, yüzyıllarca aşağılanmaları, kitleler hâlinde katledilmeleri ve nihayet insanlık tarihinin en büyük soykırımlarından birinin kurbanı olmaları bunun en somut göstergesidir.</p>
<p><b>YAHUDİLERİN BAŞINA GELENLER MÜSLÜMANLARIN BAŞINA DA GELECEK&#8230;</b></p>
<p>Yahudilerin yaşadıklarına bakarak, yarın nüfusları hızla artan Avrupa&#8217;daki Müslümanların ne denli ürkütücü muamelelere maruz kalacaklarını kestirmek hiç de zor olmasa gerek.</p>
<p>Batılılar, İslâm&#8217;ın başka kültürlere hayata hakkı tanıma konusunda önerdiği ilkeleri ve tarihte Müslümanların, diğer dinlere ve kültürlere mensup toplumlarla birlikte barış, adalet ve hukuk düzeni içinde yaşa/t/ma tecrübesine sahip şu ân mevcut tek din olduğunu biliyorlar.</p>
<p>İslâm dünyasının bugünkü perişan hâline bakıp da söylediğim şeylere gelişigüzel ve sığ şekillerde itiraz edecek kişilere şunu söylemek isterim: Bugün, İslâm dünyası, bağımsız değildir; sömürgecilerin ürünü, eseri ve esiri olan bir dünyadır:</p>
<p>Sömürgeciler İslâm dünyasını önce paramparça ettiler: &#8216;Yerli laik misyonerler&#8217;i İslâm dünyasının başına musallat ederek Müslüman toplumların dinamizmini dinamitlemekte, önlerini kesmekte &#8216;kukla&#8217; olarak kullanıyorlar.</p>
<p>İslâm dünyası, doğal kaynaklarını koruma ve şahsiyetini (zihnini, kültürel dinamiklerini, entelektüel kabiliyetlerini) özgürleştirme bağlamında Müslümanca bir asaletten yoksundur.</p>
<p><b>İKİ ÇAPRAZ ATEŞ ARASINDA&#8230;</b></p>
<p>Üstüne üstlük dışardan ve içerden gelen iki çapraz laik ateş arasında kalmış durumdadır: Bir yandan, Müslümanlıkla ilişkisini koparmama, öte yandan da, daha bir muhkemleştirme ve yeniden-müslümanlaşma mücadelesi vermektedir.</p>
<p>Her şeyin küre üzerinde cereyan ettiği bir dünyada, eğer İslâm şeytanlaştırılmazsa, tek boyutlu, çatışmacı ve ötekileştiririci seküler Batı kültürünün insanı, toplumu, tabiatı tahrip ettiği ve diğer kültürlere hayat hakkı tanımadığı kolaylıkla anlaşılacak ve İslâm&#8217;ın herkesi nasılsa öylece kabul edeceği küresel bir barış ve adalet düzeninin tesis edeceği bir dünyanın inşasının, -dolayısıyla dünyanın hızla Müslümanlaşmasının- önü birdenbire kendiliğinden açılmış olacak.</p>
<p>İslamofobinin gerisinde yatan temel neden budur.</p>
<p>Yusuf Kaplan, Yeni Şafak, 20.10.2014</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamofobinin-nedeni-dunyanin-muslumanlasmasi-tehlikesi/">İslamofobinin Nedeni: Dünyanın Müslümanlaşması Tehlikesi!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamofobinin-nedeni-dunyanin-muslumanlasmasi-tehlikesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erasmus Değil, &#8216;Orgasmus&#8217; Projesi!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/erasmus-degil-orgasmus-projesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/erasmus-degil-orgasmus-projesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Sep 2014 08:33:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Erasmus Değil 'Orgasmus' Projesi!]]></category>
		<category><![CDATA[Erasmus Projesi]]></category>
		<category><![CDATA[Erasmus Skandalı]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf Kaplan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1969</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çağımızın cins düşünürlerinden Deleuze, postmodern durumun &#8216;insan coğrafyası&#8217;nı çok güzel resmeden bir tanımlamada bulunmuştu: Artık bütün sınırlar ortadan kalktı: Herkes &#8216;nomad&#8217;laştı / göçebeleşti. ONTOLOJİK EVSİZLİK&#8217;TEN KÜRESEL YERSİZ&#8217;LİĞE Postmodern zamanların en belirgin antropolojisi, bildik antropoloji paradigmasını yerle bir etmeye yetti: İnsan, küreselleşmeyle, dolayısıyla sınırların ortadan kalkmasıyla birlikte, yersizleşti: Yeryüzü, insanlık coğrafyası artık! Sınırların ortadan kalkması, insanın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erasmus-degil-orgasmus-projesi/">Erasmus Değil, ‘Orgasmus’ Projesi!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/erasmus-degil-orgasmus-projesi/erasmus-1-2/" rel="attachment wp-att-16945"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16945" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/Erasmus-1-1.jpg" alt="" width="537" height="264" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/Erasmus-1-1.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/Erasmus-1-1-300x148.jpg 300w" sizes="(max-width: 537px) 100vw, 537px" /></a></p>
<p>Çağımızın cins düşünürlerinden Deleuze, postmodern durumun &#8216;insan coğrafyası&#8217;nı çok güzel resmeden bir tanımlamada bulunmuştu: Artık bütün sınırlar ortadan kalktı: Herkes &#8216;nomad&#8217;laştı / göçebeleşti.</p>
<p><b>ONTOLOJİK EVSİZLİK&#8217;TEN KÜRESEL YERSİZ&#8217;LİĞE</b></p>
<p>Postmodern zamanların en belirgin antropolojisi, bildik antropoloji paradigmasını yerle bir etmeye yetti: İnsan, küreselleşmeyle, dolayısıyla sınırların ortadan kalkmasıyla birlikte, yersizleşti: Yeryüzü, insanlık coğrafyası artık!</p>
<p>Sınırların ortadan kalkması, insanın varoluş coğrafyasının bütün bir küre sathına yayılması, ne kadar muazzam bir şey olurdu, değil mi?</p>
<p>Görünüşte, insan, sadece tek bir coğrafyanın, yerküre coğrafyasının çocuğu. Ama gerçekte, böyle bir şey yok. Yok; çünkü &#8216;coğrafya&#8217; veya &#8216;yer&#8217; ya da ülke-bağımlılığından kurtulması, çağdaş insanın yaşadığı ontolojik evsizlik sorununu örtbas etmeye yarıyor yalnızca!</p>
<p>Biraz daha anlaşılır bir dille söylemek gerekirse, küreselleşmeyle birlikte insanın hareket ve hayat alanı bütün bir yeryüzü coğrafyasına yayıldı ama sınırların ortadan kalkması, hiç beklenmedik bir ontolojik felâketin eşiğine fırlattı çağdaş insanı.</p>
<p><b>YENİ-PAGANİZM ÇAĞI: HEDONİZM, NİHİLİZM VE İZÂFÎLEŞME</b></p>
<p>Küresel ölçüde ölçek büyüdü ama insanın ufku daraldı. Hem de hiç olmadığı kadar darlaştı, sığlaştı insanın ufku ve algılama yetileri: Çağdaş insan, yalnızca hızın ve hazın, ayartının ve cinsel saplantılarının peşinde koşturuyor: Hedonizm, nihilizm ve izâfileşme, çağın insanının peşinde koşturduğu hızın, hazın, fetişlerinin, cinsel saplantılarının kölesi olmasına yol açıyor sadece: Yeni-paganizm çağı bu.</p>
<p>İnsanın ufkunu açan, zihnini geliştiren, varoluş yolculuğunu zenginleştiren bir çağ&#8217;dan değil, insanı kıskacına alarak yutan, uyutan ve uyuşturan bir ağ&#8217;dan sözediyorum: Algı kapılarının kapanması olarak tarif ettiğim &#8216;pornografi&#8217;nin ayartısından, ayartarak insanı insanlığından uzaklaştırmasından, düşünme melekelerini yerle bir etmesinden, insanın yere düşmesinden, her şeyi yerinden etmesinden&#8230;</p>
<p>Tanrı fikrinin, hakikat fikrinin yitirilmesiyle birlikte, insanın ontolojik evsizleşme çıkmazına sürüklenmesinden, ardından yersiz&#8217;leşmesinden, biricik bir ülkenin, özgün bir kültürün çocuğu olma imkânını yitirmesinden, bütün farklı kültürlerin, tektipleştirici, bütün kültürleri silindir gibi ezerek düzleştirici postmodern saldırıyla ontolojik bir yokoluş felâketinin eşiğine sürüklenmesinden sözediyorum.</p>
<p><b>POSTMODERN KABİLELER ZAMANI&#8230;</b></p>
<p>Geldiğimiz nokta, insanlığın geleceğinin tehlike sinyalleri vermeye başladığı, Maffesolli&#8217;nin deyişiyle &#8216;yeni kabileler zamanı&#8217;.</p>
<p>Sayısız &#8216;postmodern kabile&#8217;, yerküre üzerinde oradan oraya göçedip duruyor. Niçin? Tek bir şey için: Hızın, hazın ve ayartının izini sürebilmek için.</p>
<p>Daha fazla hız, daha fazla adrenalin demek; daha fazla adrenalin, daha fazla haz demek; daha fazla haz, daha fazla kaçış demek çünkü&#8230;</p>
<p>Ağ&#8217;daş insan, artık hayattan kaçarak hayata tutunmaya çalışıyor: Kendinden benine ve bencilliklerine, gerçeklerden hayâlî ve ayartıcı hazlara, fantazyalara ve algı kapılarını kapatan &#8216;pornografi&#8217;nin kucağına kaçıyor!</p>
<p>Bu, hayat değil: Hayatın çölleşmesi, insanın tükenmesi, dünyanın ruhsuzklaşması bu: Yeni-paganizm işte bu!</p>
<p><b>KÖLELİĞİ ÖZGÜRLÜK SANMAK!</b></p>
<p>Bildiğimiz klasik sömürgecilik dönemi çoktan tarih oldu. Ülkeler öncelikle zihnen işgal ediliyor artık!</p>
<p>Eğitimi, medyası, kültürü bozuluyor; çocukları yabancılaştırılıyor; ruhkökleri kurutuluyor; özgüvenleri yok ediliyor! Böylelikle, fiîlî işgalden önce zihnî işgâlle ülkeler dolaylı yollarla teslim alınıyor!</p>
<p>Çağımızın insanı hızın, hazın ve cinselliğin kölesi olmayı özgürlük sanıyor!</p>
<p>Oysa köleleşmeyi özgürlük sanmak kölelerin işi olabilir ancak!</p>
<p><b>ERASMUS SKANDALI!</b></p>
<p>Buradan geleceğim nokta, insanlığın geleceği açısından son derece kritik, hayatî bir nokta: Adına Erasmus projesi denen, uluslararası öğrenci değişim projesinin, özellikle de toplumların kremasını oluşturan parlak genç kuşaklarının entelektüel yetilerini geliştirmek yerine, hedonizmin, nihilizmin ve bütün değerleri değersizleştiren izâfîleşmenin kölelerine dönüştürdüğü gerçeği&#8230;</p>
<p>Erasmus, &#8216;rezalet&#8217; bir iş demiştim, bir zamanlar. Erasmus bursu alan öğrenciler arasındaki gayr-ı meşrû ilişkiden bir milyon (!) çocuk doğmuş!</p>
<p>Skandal bu!</p>
<p>Rakam&#8217;ın bir milyon olması bir yerden sonra o kadar önemli değil. Projenin kendisi rezalet bir şey çünkü! 100 bin de olsa rezalettir bu proje!</p>
<p><b>ERASMUS MU, &#8216;ORGASMUS&#8217; MU!</b></p>
<p>&#8216;Erasmus kuşağı&#8217; geliyor! Ülkesine, insanına, ruhköklerine yabanlaşmış, mankurtlaşmış ve &#8216;ahmaklaştırılan&#8217; bir kuşak bu!</p>
<p>Erasmus&#8217;a bazı Avrupalı öğrenciler ORgasmus adı verirler.</p>
<p>Durum bu kadar vahim yani!</p>
<p>Erasmus projesi, eğitim projesi değil, yozlaşma, cinselliği putlaştırma, cinsellik peşinde koşturan &#8216;ahmaklar sürüsü&#8217; yetiştirme projesidir!</p>
<p>Evet, &#8216;Erasmus kardeşliği&#8217; geliyor! Ülkelerin kremasını, elit kadrolarını yetiştiren, yersiz, yurtsuz, ruhsuz, ülkesiz, melez ama tektipleşmiş, tek kutsalı cinsellik olan insanaltı yaratıklar icat eden bu pagan proje, bütün dünyanın parlak çocuklarını yutuyor, uyutuyor ve uyuşturuyor!</p>
<p>Özetle&#8230; Erasmus projesi, bir eğitim projesi değil, soysuz, yoz, ahmaklaşmış küresel pagan bir kuşak yetiştirme projesidir. O yüzden, bu proje üzerinde ikinci kez düşünelim, diyorum.</p>
<p>Yusuf Kaplan, Yeni Şafak, 28.9.2014</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erasmus-degil-orgasmus-projesi/">Erasmus Değil, ‘Orgasmus’ Projesi!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/erasmus-degil-orgasmus-projesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
