<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yunus Emre | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/yunus-emre/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 06 Mar 2018 16:16:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Yunus Emre | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yûnus Emre’nin Şiir Estetiği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yunus-emrenin-siir-estetigi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yunus-emrenin-siir-estetigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Mar 2018 16:32:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Özçelik]]></category>
		<category><![CDATA[Yûnus Emre’nin Şiir Estetiği]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Emre]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20389</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yûnus Emre için şiir, asıl gâye olmamakla berâber şunu gâyet iyi biliyoruz ki o, dilimizin en büyük şâirlerinin başında gelir. O yüzden, eğer şiirden söz edeceksek, Türkçe’nin en güzel şiir verimlerini ondan okuyacağız demektir. Fakat bu samîmî dervişin bu mânâda bize sağlayacağı imkân sâdece şiirleri değildir. O, aynı zamanda bize şiir dersleri de veren bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yunus-emrenin-siir-estetigi/">Yûnus Emre’nin Şiir Estetiği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 class="name post-title entry-title"></h1>
<div class="entry">
<div class="share-post">
<div class="clear"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/mustafa-özçelik-1050x525.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-20390 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/mustafa-özçelik-1050x525-300x150.jpg" alt="" width="374" height="187" /></a></div>
</div>
<p>Yûnus Emre için şiir, asıl gâye olmamakla berâber şunu gâyet iyi biliyoruz ki o, dilimizin en büyük şâirlerinin başında gelir. O yüzden, eğer şiirden söz edeceksek, Türkçe’nin en güzel şiir verimlerini ondan okuyacağız demektir. Fakat bu samîmî dervişin bu mânâda bize sağlayacağı imkân sâdece şiirleri değildir. O, aynı zamanda bize şiir dersleri de veren bir hocadır. Şiirin aslının söz olduğu düşünülecek olursa bu konuda onun “söz” redifli şiiri karşımıza tek başına müthiş bir estetik anlayışı da çıkarır. O şiirden yola çıkarak, çok rahat biçimde şiir estetiğimizi temellendirebiliriz. Yine Divan’ında bu şiirindeki estetik anlayışı destekleyen, açan, açıklayan başka söyleyişlere de rastlarız.</p>
<p>Yûnus’un şiir algısı, estetiği aynı zamanda onun hakkında söylenegelmiş menkıbelerde de görülür. Biz, şimdilik onun bu mânâdaki şiirlerini bir yana bırakarak menkıbelerden hareketle şiirinin estetik temellerini yorumlamaya çalışalım. Yûnus’un bir tür sivil biyografisi sayabileceğimiz menkıbelerin ilkinde onu Hacı Bektaş dergâhında görürüz. Yûnus, bu kutlu kapıda himmeti değil buğdayı tercih eder. Bu iki kavrama Sezai Karakoç’un yaklaşımıyla bakacak olursak burada buğday, maddî mânâdaki ilmi, himmet ise mânevî mânâdaki ilmi ifâde eder. Sanatın subjektif bir gerçeklik olduğu düşünüldüğünde Yûnus’un ilmi değil sanatı seçtiğini görürüz. Menkıbedeki dergâha gelirken alıç getirme, geri dönüp özür dileme gibi detaylardan da şâirin incelik ve tevâzu sâhibi olduğu gibi sonuçlara rahatlıkla ulaşabiliriz.</p>
<p>Yûnus’un dergâha dönerek himmeti talep etmesi üzerine Hacı Bektaş onu “Biz o kilidin anahtarını Tapduk Emre’ye verdik, varsın nasîbini ondan alsın” diyerek Tapduk Emre’ye gönderir. Böylece Yûnus, rivâyete göre kırk yıl sürecek mânevî eğitimine burada başlar. Bu durum, şâir adayının ehil bir hoca tarafından eğitim görmesi gerektiğini ortaya koyar. Üstelik bu talipliğin büyük bir teslîmiyet ve sabırla yapılması gerekir. Zîrâ hoca, talebesini zorlu imtihânlardan geçirecektir. Nitekim Yûnus, dağdan odun getirme, dergâha su taşıma gibi ilk bakışta nefse ağır gelebilecek işlerle imtihân olur. Burada “eğri odun/düz odun” meselesini de pekâlâ şâir adayının kelimeler üzerinde tefekkür eğitimi olarak düşünmek mümkündür. Yine odun ve su getirme olayının şâire öğrettiği bir değer de topluma, insana hizmet etme düşüncesidir. Öyleyse, şâir bir arı misâli şiirini en ince dikkatlerle oluştururken söylediklerinin toplumda değer anlamında bir karşılığının oluşması gibi bir niyet de taşımalıdır.</p>
<p>Bir başka menkıbe ise meselenin farklı bir tarafına işâret eder. Buna göre; Tapduk Emre bir gün yine onu bir imtihâna tabi tutar ve ona bir kap içinde aşk şarabı sunarak, “Yûnus, bunu insan ayağı değmeyecek bir yere koy.” der. Bunun üzerine Yûnus Emre ne yapacağını düşünür. Günlerce dağları taşları her yeri dolaşır, fakat insan ayağı değmeyecek bir yer bulamaz. Sonunda tefekküre dalar ve Allah’tan kalbine bir doğuş lütuf etmesini diler. Biraz sonra bu niyaz karşılık bulur ve Yûnus’un aklına böyle bir yerin kendi midesi olacağını düşürür. Dizi üzerine çöker, aşk şarabını içer ve içer içmez de mest olur, kendinden geçer. Sonunda ilhâma kapılarak şiirler söylemeye başlar. Rivâyet edilir ki onun şâirliği böyle başlamıştır.</p>
<p>İşte bu menkıbe, bize şâir olmanın olmazsa olmaz en temel şartının aşk olduğunu, aşka düşmeyenin aslâ şiir söyleyemeyeceğini yâhud söylediklerinin şiir niteliği taşımayacağını gösterir. Zîrâ şiir, kelimelerden bir binâ kurma sanatıdır ama bu kelimelerin rûhu, canı olmalıdır. Bunu sağlayacak ise aşktır. Kişi aşka düşmeden şâir olamaz. Buna bağlı olarak düşünmemiz gereken “Kilidin açılması” menkıbesi de bunu teyit eder. Bu menkıbeye göre Yûnus’un artık olgunlaştığını gören Tapduk Emre, bir meclis kurarak Yûnus’tan şiir söylemesini ister. Ona göre Yûnus’un “kilidinin açılma” vakti gelmiştir. Bu, şu anlama gelir: Yûnus, bir rivâyete göre derviş olmadan önce de şâirdi. Dergâha girince şiir söylemeyi bıraktı. Çünkü şiirin iki önemli ilham kaynağı vardır. Biri nefsî ve şeytânî ilham..Yâni insanı gurûra, kibre götüren şâirlik hâli.. Diğeri, gönlü saf hâle getirerek Rabbânî ilhamları alabilecek arınma sonucunda şiir söyleyebilmek.. Yûnus’un bu menkıbesinde bu durum var. Kilidin açılması sembolü, Yûnus’un bu meseleye ehliyet kesbeder hâle gelmesinin ifâdesidir.</p>
<p>Yûnus bir başka menkıbede çiçeklerle, yılanlarla, taşlarla… konuşur. Bu da şiir-tabiat münâsebetini ortaya koyar. Zîrâ kâinat, kitâb-ı ilâhîdir. Orada her varlık birer âyet hükmündedir. Bu âyetleri okumak, onlar üzerinde tefekkür etmek, şâirlik yolunun geçilmesi gereken duraklarındandır. Çünkü şiir, bir keşif hâdisesidir aynı zamanda. Tabiatın gizli dilini keşfetmek, çiçeğin, ağacın, suyun, bulutun sembolik gerçekliklerine takılıp kalmadan asıl gerçekliklerine nüfûz etmek gerekir. Bu da varlıklara ibret ve hikmet gözüyle bakmayı gerekli kılar. Zâhire takılıp kalan göz, sâdece beden gözüdür. Öyleyse şâir, can gözü, can kulağı açık olan kimsedir ki bize ebedî hakîkatin sırrını fısıldasın ve cümle yaratılmışların kendi dilleriyle yaptığı tesbîhâtın benzerini kelimelerle yapsın.</p>
<p>Bir başka menkıbede ise Tapduk Emre, Yûnus’u bir kazana koyarak kaynatır ve sonunda “sen hâlâ dünyâ kokuyorsun” der. Yûnus, bunun üzerine dergâhtan gizlice ayrılarak gurbete çıkar. Böylece hem dervişliğinin hem de şâirliğinin gurbet ve seyahat durakları başlar. Bu da bize şâirin hem içinde hem de dışında seyahatler yapmasını, özeleştiriyi, halveti, uzleti yaşaması gerektiğini ortaya koyar. Demek ki şâir, dış âlemden aldıklarını iç âleminde olgunlaştıracak, şiiri önce içinde yazacak, sonra kelimelere dökecektir. Bu yüzden eskiler şiir yazmak yerine şiir söylemek tâbirini kullanırlardı. Biz de buradan hareketle şiirin yazılan değil söylenen olması gerektiğini düşünebiliriz. Bu da bize şiirin öncelikle ilham işi olduğunu, ilhâm olmadan, iç dünyâdaki oluşum gerçekleşmeden sâdece kelimeler üzerinde oynanarak şiir yazılamayacağını gösterir.</p>
<p>Bu menkıbenin bize öğrettiği bir ders de şâirin sürekli arayış içinde olmasıdır. Zîrâ arayıcılık, hem içerikte hem anlatımda alışılmış ve basmakalıp olandan uzaklaşmak durumunu ifâde eder. Böylece şâir, bulunduğu noktadan biraz daha ileriye giderek sınırları zorlar ve hep yeni kalmanın sırını keşfeder.</p>
<p>“Hırka ile Külah” menkıbesi, Yûnus’un dervişlik tutumuyla ilgili bilgi verdiği kadar şâirlik tutumuyla ilgili de bilgi vermektedir. Ona göre dervişlik gibi şâirlik de “şeklî” bir tutum değildir. Nasıl derviş kıyâfeti kişiyi tek başına şâir yapmazsa vezin, kâfiye gibi dış unsurlar da tek başına bir metni şiir yapmaz. Dervişlik gibi şâirlik de kalbî bir olaydır. Eğer kişi gönül olarak derviş ise onun giydiği kılık-kıyâfetin de bir önemi yoktur. Bunun gibi, söylenenler iç dünyâdan şiir olarak doğmuşlarsa onun vezninin, kâfiyesinin önemi yoktur.</p>
<p>“Dervişlerin duâsı” menkıbesi ise şâirin gurûra düşmemek için kendi şâirlik hâli üzerinde bir “farkında olamayışlık” durumunda olması gerektiğini ortaya koyar. Şâirin yolundaki en büyük düşmanı gururdur. Bu yüzden Yûnus şâir olacaksa “Yûnus-u bîçâre” olmak durumundadır. Bu da bize şâir ahlâkı konusunda önemli dersler veren bir menkıbedir. Tevâzu, samîmiyet, iyi niyet, sâdece işine odaklanma, kınayanın kınamasına, övenin övgüsüne aldırmadan yolda yürümek, şâirliği tabii hayâtının ve şahsiyetinin bir parçası yapmak… gibi niteliklerle donanmak şâir olmanın başka şartları olarak karşımıza çıkar.</p>
<p>Mevlevî kaynaklarında anlatılan iki menkıbe de Yûnus’un şiir estetiği konusunda bize farklı bakış açıları sunar. Bunların ilkinde Yûnus Emre, Mevlâ’nın türbesinin inşaatında taş taşıyan biri olarak karşımıza çıkar. Yûnus, eline aldığı her taşı “Yâ Hakk” diyerek duvara koyar. Burada duvarı mısrâ oluşturma, taşı da kelimeler olarak düşündüğümüzde şâirin şiirini kurarken Rabbânî ilhamlarla kurmasını, nefsî ve şeytânî olandan şiirini uzak tutması gerektiğini anlarız. Yine, “mesnevi’yi uzun yazmak”tan bahseden menkıbeden de Yûnus’un dili ve üslûbu hakkında sonuçlar çıkarabiliriz. Buna göre Yûnus’un şiirinin en temel vasıflarından biri de sâdelik, yalınlık ve sehl-i mümteni söyleyişlerdir. Şiirde söz isrâfı aslâ olmamalıdır. Buradan şiir dilinde Türkçe’yi, halkın dilini tercih etmek gibi bir sonuç da çıkarmamız elbette mümkündür.</p>
<p>Odun ve Altın menkıbesinde ise Yûnus, odunu altın yapacak bir mânevî güç ve zenginliğe ulaşır ama ona itibâr etmez. Bunlar dünyâdır, dünyâlıktır. Hiçbir işe yaramaz. Yine taşın taş, ağacın ağaç olması hoştur, der. Menkıbenin devâmında bu sözün ardından derhal altın olan o taşlar, ağaçlar evvelki hallerine geri dönerler. Menkıbenin bize öğrettiği ders ise şâirin şiiri vâsıtasıyla ulaştığı şan, şöhret ve itibâra “itibâr etmemesi”dir. Daha da önemlisi Yûnus’un şiiri bir kulluk şuuru içinde algılamasıdır. Kulluk ise sâdece yapılması gerekenin yapılması, bunun netîcesinde kullardan bir şey beklenmemesidir. Zîrâ alkış, beğeni şâiri tevâzudan uzaklaştırıp gurûra düşürebilir. Bu yüzden Yûnus, altına yâni dünyevî olana itibâr etmemiş ve onu terk etmiştir.</p>
<p>“Molla Kâsım” menkıbesi ise her bakımdan ilginç bir menkıbedir. Bu menkıbede Molla Kâsım, hikmet ve aşk bakışından yoksun bir zâhid kimliğiyle Yûnus’un şiirlerini zâhirine göre tasnîf eder. Uygun bulmadıklarını ayırıp bir kısmını yakar bir kısmını da nehre atar. Menkıbenin bize verdiği ilk ders, şâirin bir özdenetim/özeleştiri anlayışıyla hareket etmesi gerektiğidir. Buna göre, her şâirin içinde bir Molla Kâsım’ı olmalı ve şiirini kıyasıya eleştirmelidir. Menkıbe aynı zamanda şâirin şiiri ortaya çıktıktan sonra da başkaları tarafından kıyasıya eleştirilebileceğini ve şâirin buna hazırlıklı olmasını, bunları yadırgamaması gerektiğini de ortaya koymaktadır.</p>
<p>Menkıbelerden hareketle şiir sanatı konusunda buraya kadar yaptığımız yorumlar elbette kişisel algımızın bir sonucudur. Fakat şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Yûnus’un şiirinde bizim bu yorumlarımızı destekleyen bir hayli mısrâ vardır. Kısmetse bu, ayrı bir yazının konusu olacaktır. Dikkat çekmek istediğimiz husus; bir estetik anlayışı temellendirmek, kuramsallaştırmak istiyorsak bu menkıbelerin bize bir hayli imkân sunduğunu ortaya koymaktır. Buna göre Yûnus’un estetik anlayışını şu şekilde özetleyebiliriz: Şâirlik, bir seçimdir. Şiir, öncelikle kelimeler üzerine kurulu bir sanattır. Şâir, bir ödev ve sorumluluk içinde şiirler yazmalıdır fakat fikrini anlatırken sanatın kurallarını göz ardı etmemelidir. Şiir, kısa ve yalın anlatımı gerekli kılar. Şâir, söz isrâfından kaçınmalıdır. Şâir, kendi kendinin denetleyicisi olmalıdır. Daha sonra da okuyucudan gelecek eleştirileri normal karşılamalıdır. Şiiri şiir yapan şeklî özelikleri değil mânâsı ve rûhudur. Şâir, sürekli arayıcılık içinde olmalıdır. Yeni söylemek, özgün anlatım şâirliğin en temel şartıdır. Mesele şiir yazmakla bitmez. Şâir, aynı zamanda şâirlik ahlâkına da sâhip olmalıdır. Bu ahlâkın en temel vasfı ise tevâzu, sabır, aşk, kendini bilmedir.</p>
<p><strong>Mustafa Özçelik</strong></p>
<p><em>yenidünyadergisi.com</em></p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yunus-emrenin-siir-estetigi/">Yûnus Emre’nin Şiir Estetiği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yunus-emrenin-siir-estetigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yunus Emre &#8211; &#8216;Çıktım Erik Dalına&#8217;Şiirinin Açıklaması</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yunus-emre-ciktim-erik-dalinasiirinin-aciklamasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yunus-emre-ciktim-erik-dalinasiirinin-aciklamasi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Dec 2017 13:58:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Çıktım Erik Dalına]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Kabaklı]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Emre]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Emre - 'Çıktım Erik Dalına'Şiirinin Açıklaması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19627</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çıkdım erik dalına, anda yedim üzümü Bostan ıssı kakıdı, der ne yersin kozumu. Kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım Nedir, deyip sorana bandım verdim özünü İplik verdim çulhaya sarıp yumak etmemiş Becit becit ısmarlar, gelsin alsın bezini Bir serçenin kanadın, kırk kağnıya yüklettim Çifti dahi çekmedi, şöyle kaldı kazını Bir sinek, bir kartalı salladı vurdu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yunus-emre-ciktim-erik-dalinasiirinin-aciklamasi/">Yunus Emre – ‘Çıktım Erik Dalına’Şiirinin Açıklaması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/yunus-emre-ciktim-erik-dalinasiirinin-aciklamasi/images-3-37/" rel="attachment wp-att-19629"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19629" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-3-1.jpeg" alt="" width="542" height="271" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-3-1.jpeg 542w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-3-1-300x150.jpeg 300w" sizes="(max-width: 542px) 100vw, 542px" /></a>Çıkdım erik dalına, anda yedim üzümü<br />
Bostan ıssı kakıdı, der ne yersin kozumu.</p>
<p>Kerpiç koydum kazana poyraz ile kaynattım<br />
Nedir, deyip sorana bandım verdim özünü</p>
<p>İplik verdim çulhaya sarıp yumak etmemiş<br />
Becit becit ısmarlar, gelsin alsın bezini</p>
<p>Bir serçenin kanadın, kırk kağnıya yüklettim<br />
Çifti dahi çekmedi, şöyle kaldı kazını</p>
<p>Bir sinek, bir kartalı salladı vurdu yere<br />
Yalan değil gerçektir, ben de gördüm tozunu</p>
<p>Bir küt ile güreştim, elsiz ayağım aldı<br />
Yıkıp bastıramadım göyündürdü özümü</p>
<p>Kaf Dağından bir taşı şöyle attılar bana<br />
Öğlelik yola düştü, bozayazdı yüzümü</p>
<p>Balık kavağa çıkmış zift turşusun yemeğe<br />
Leylek koduk doğurmuş, baka şunun sözünü</p>
<p>Yunus bir söz söylemiş, hiçbir söze benzemez<br />
Münafıklar elinden örter mâna yüzünü</p>
<p>YUNUS EMRE</p>
<p><strong>KAF DAĞINDAN BİR </strong></p>
<p>Yunus Emre’nin, hemen her hafızada biraz bilmece gibi kalmış kimilerince mizah tekerlemesi, kimilerince çocuk güldürmecesi sanılmış ünlü “şathiye&#8221;sini (tasavvufi taşlama) size anlatmaya çalışacağım.</p>
<p>Şiirde geçen canlı, plastik, hareketli unsurları. fakat bilhassa manaları açıklamak istiyorum. Çünkü bu şiir bir ma’na denizidir. Kulaç kulaç derinlikte, sırrına güç yetirilmez bir tasavvuf ummanıdır.</p>
<p>Tasavvufi ihtişamını anlatmak benim harcım değil. Hatta bugüne kadar, nice söz erleri arasında, anlatabilen de pek çıkmamış. Dergâhlarda, meclislerde yapılan sözlü şerhleri kaybolup gitmiş belki. Elimizde sadece Niyazi-i Mısrî&#8217;nin (Malatyalı, 17. yüzyıl tasavvuf şairi, Halveti tarikatının Mısriyye kolunu kurmuş, Bursa’da bu tarikatın şeyhi olmuş, Limni adasında ölmüş) tamam bir şerhi var. O da bakınız ne diyor:</p>
<p>&#8220;Bu fakir, biçare Mısrî’den Yunus Hazretlerinin bu dokuz beytini şerh ve beyan etmeyi, bazı dostlar istemişlerdi. Yazılıp, evrak arasında, sekiz ay kadar şöyle perişan kalmıştı. Sebebi o idi ki: Acaba Aziz&#8217;in (Yunus Emre&#8217;nin) muradı üzre oldu mu, olmadı mı?</p>
<p>Bir gece rüyamda Yunus Hazretlerini gördüm. Bu fakire güler yüz ve hoşnutlukla iltifat gösterip buyurdular ki. Benim o sözlerime yazdığın şerhi ortaya çıkar, fukara sebeplensin (fakir, bilgi arayıcı kimseler istifade etsinler)&#8221;</p>
<p>Şerh’in sonunda ise Mısrî, şiire olan hayranlığını şu sözlerle ortaya koymaktan kendini alamamıştır:</p>
<p>&#8220;Haddizatında, Yunus Emre&#8217;nin bu sözü gibi bir söz, gelip geçmiş şeyhler tarafından söylenmemiştir. Gerçi görünüşte alay ve istihzaya ve çocuk eğlencesine benzer. Ama içyüzüne gelince: Allah&#8217;ın gelinleri olan İlâhi sırların ve hakikat ma&#8217;nası olan bakirelerin, yüzlerini nâmahremden (yabancıdan) örtmek için çekilmiş duvak ve nikap gibidir. Tâ ki nâmahrem gözü görmeye ve eli ermeye..</p>
<p>Yunus Emre&#8217;nin şu beytinde söylediği çok doğrudur:</p>
<p>&#8220;Her bir âşık bu yolda bin türlü nişan vermiş<br />
Biri nişan vermedi, nişanımdan ileri&#8221;</p>
<p>Buzağının burnuna kirpi derisinden burunsaklık bağlarlar.. Hani, anası tepsin, emzirmesin diye. İşte bu şiir de öyledir: Nâmahrem olanlar (ham ruhlular) her beytin sütünü emmek istedikçe, onlara hakiki sütünü vermez, reddeder.</p>
<p>Bu kaside (şiir) gariplerin en garibidir. Benzeri gelmediği için de ancak Yunus Emre&#8217;ye mahsus olabilir. Allah o aziz&#8217;in sırrım takdis etsin!&#8221;</p>
<p>Şiirin tasavvufi olduğu kadar, insanlığı da anlatan sonsuz manaları, hayret verici mizahı, çarpıcı Türkçesi, bu Türkçeye verilmiş sonsuz bir ifade ve terkip gücü vardır. Gazel, (Yunus divanında) 13 beyit görünüyor. Fakat meşhur olanı dokuz beyittir. Nitekim Niyazi-i Mısrî de bu dokuz beyit üzerinde durmuştur. Şiirin tasavvufi manalarını anlatırken Niyazi&#8217;nin bu şerhinden istifade edeceğim. Şiirde başka değerler de bulmaya çalışacağım</p>
<p><em><strong>1.Çıkdım erik dalına, anda yedim üzümü </strong></em><br />
<em><strong>Bostan ıssı kakıdı, der ne yersin kozumu?</strong></em></p>
<p>Bu ilk beyit, bütün şathiyenin anahtarıdır. Daha iyi anlamak şu beytini de hatırlayalım:</p>
<p><em>Şeriat, tarikat yoldur varana </em><br />
<em>Marifet hakikat ondan içerü”</em></p>
<p>İşte bu beyitte “erik” (sırf dışı yenildiği ve içinde kocaman bir çekirdek bulunduğu) eder. şeriât&#8217;ı, zahiri (dış) bilgiyi temsil eder. &#8220;Üzüm&#8221; tamamı yenildiği ama yine de içinde ufacık bir yabancılık çekirdeği bulunduğu için tarikatlı, bâtıni (iç) bilgiyi anlatır. Ceviz (koz) ise, dış kabuğu atılıp özü yendiği için sırf hakikate misaldir.</p>
<p>Burada anlatılan şey: Bir insan şeriattan giderek tarikatla veya tarikat ‘ten yürüyerek marifet ve hakikate ulaşamaz. Bunların her biri ayrı yollar, ayrı yöntemler ister.</p>
<p>Burada anlatılan şey: Bir insan şeriattan giderek tarikata veya tarikatken yürüyerek marifet ve hakikate ulaşamaz. Bunların her biri ayrı yollar, ayrı yöntemler ister.</p>
<p>Şu halde, erik dalına çıkıp üzüm yemeğe kalkan kişi gülünç olur. Onunla da kalmaz, başkasının hakkına tecavüz etmiş sayılır. Nitekim &#8220;hakikat bahçesinin&#8221; sahibi olan &#8220;mürşid-i kâmil&#8221;, böyle bir kimseye kızarak, &#8220;sen ancak erik veya üzüm yemeğe ehliyetli olduğun halde benim kozumu ne hakla yiyorsun?&#8221; diye onu azarlar. Tıpkı hukuktan diploma alan birinin muayenehane açarak hasta bakmasına izin verilmeyeceği gibi.</p>
<p><em><strong>2- Kerpiç koydum kazana, poyraz ile kaynattım</strong></em><br />
<em><strong>Nedir? Deyip sorana bandım verdim özünü</strong></em></p>
<p>Bu beyitte, üşütücü, soğuk kelimeler, bir sıcaklığı, hattâ muhabbeti taklit yoluyla yapmak isteyen kişiyi yermek ve kınamak için kullanılmıştır. ’’Kerpiç” çamurdur, yenmez: yiyeni hasta da eder.</p>
<p>&#8220;Poyraz&#8221; yemeği pişirmeye değil ancak soğutmaya, dondurmaya yarar. Böyle olduğu halde&#8230; Bir işin (tarikat ve hakikatin da) yolunu yordamını öğrenmeden kendi kendine ustalık taslamaya &#8220;ermeye&#8221; kalkan kişi, işte böyle gülünç, münasebetsiz duruma düşer. Kazana koyduğu çamuru poyraz ile kaynatarak bir şeyler yapmış görünür.</p>
<p>&#8220;Ne o, ne pişiriyorsun?&#8221; diyene de ermiş gibi davranarak bir parça tattırır. Çünkü bir insan hüneri ne ise, ne yapabiliyorsa, karşısındakini de onunla kandırabileceğini zanneder. İnsan kendi kendisini aldatmasın bir kere&#8230;</p>
<p>Bu beyitte, Allah&#8217;ın ilhamı, mürşidin irşadı, ustanın bilgisi olmaksızın emeksiz, gayretsiz ve çilesiz çalım satmaya kalkışan ham ruhlu kimseler taşlanmaktadır.</p>
<p><em><strong>3- İplik verdim çulhaya, sarıp yumak etmemiş </strong></em><br />
<em><strong>Becit becit ısmarlar: Gelsin alsın bezini</strong></em></p>
<p>Bu beyitte &#8220;Çulha-bez dokuyucu&#8221; kâmil olmadığı halde, mürşitlik peşinde koşan, kendini etrafa öyle yutturan kişinin çevreye verdiği zarar ve ümitsizlik anlatılmaktadır. Burada &#8220;iplik&#8221; .olgunlaşmak üzere, mürşide, üstada gönderilen aday (talip)tir. Üstad geçinen kişi onun, dağınıklığını derleyip tek&#8217;e (vahdet) ulaştıran bir “yumak” yapacağına… Bunu kabiliyeti olmadığı için onu bol keseden “olmuş, ermiş” gibi göstermektedir.</p>
<p>Talipleri Allah’a bağlamak (ipliği yumak yapmak) sonra &#8220;insan-ı kâmil (dokunmuş bez) haline getirmek iddiasında iken, -onu boş yere oyalayan, sonra da vakti gelmeden ( becit becit) sen Tanrıya ulaştın&#8221; diyerek dervişini şımartan bir şeyhin (hocanın-ustanın) burada taşlandığı görülüyor.</p>
<p><em><strong>4- Bir serçenin kanadın, kırk kağnıya yüklettim </strong></em><br />
<em><strong>Çifti dahi çekmedi, şöyle kaldı kazını</strong></em></p>
<p>Bu beyitte serçenin kanadı, ermiş, yücelmiş kişileri temsil eder. Kırk kağnı ise, onu anlayamayan, çekemeyen, ham ruhlu, dar görüşlü kimselerdir. Hakikat ehli, kanatlıdır, &#8220;melekût âlemine&#8221; doğru uçan kanattır. Toprakta kalıp yürümeye gıcırdamaya mahkûm olan ise vergisiz fakat iddialı yaratıklardır.</p>
<p>Burada &#8220;serçe kanadı&#8221; manevi değerin, cevherin sembolüdür. Bir elmas cevheri ile sözgelişi seksen kağnı yükü kereste alınabilir. O zaman da (maddî manada) kırk kağnı (veya katır) serçe kanadının bahası olan bu yükü, gerçekten çekemez.</p>
<p><em><strong>5- Bir sinek, bir kartalı salladı vurdu yere </strong></em><br />
<em><strong>Yalan değil gerçektir, ben de gördüm tozunu</strong></em></p>
<p>Bu beyitte: Sinek (veya an) hiç dikkati çekmediği halde büyük olgunluk ve cevher taşıyan ermiş, olgun, Tanrı sevgilisi kişi için misâlidir. Kartal ise, yüksek mevki sahibi, çok zengin, gösterişçi, âlim geçinen, üstelik de olgun, ergin (fakir, perişan kılıklı) tarikat, hakikat ehlini hor gören kimseleri anlatır. Nitekim arı, bal yapan, kartal ise, gösterişine rağmen &#8220;leş yiyen&#8221; bir hayvandır.</p>
<p>Sineğin, kartalı nasıl yere vurduğu sorulursa: Bir ilim ve hakikat bahsi açılmış, yapılan tartışmada o fakir kılıklı olgun ve yetkin derviş gösterişçi (kartal) zatı, yerinden kalkamayacağı bir şekilde yenmiş, bilgisizliğini ortaya koymuştur.</p>
<p><em><strong>6- Bir küt ile güreştim, elsiz ayağım aldı </strong></em><br />
<em><strong>Yıkıp bastıramadım, göyündürdü özümü</strong></em></p>
<p>Bu beyit, arif ve olgun kişinin kendi nefsi ile mücadelesini ve bütün gayretine rağmen ona yenilişini ifade eder. Şehvet, para, mevki, gurur, refah gibi hırslara kaynak olan nefis, sürekli denetlemediği ve ezilmediği takdirde en kâmil insanları bile yerden yere vurabilir.<br />
Şairin &#8220;küt&#8221; dediği, kör kötürüm nefistir.</p>
<p>&#8220;Elsiz” dediği ise, ateşten, hırstan yaratılmış şeytandır. Onlar, irade ile güreşmekte ve bazen üstün çıkmaktadırlar. Yunus onları hakkiyle başaramadığı için, yüreğinin yandığını samimiyetle söylemektedir.</p>
<p><em><strong>7- Kaf dağından bir taşı şöyle attılar bana </strong></em><br />
<em><strong>Öğlelik yola düştü bozayazdı yüzümü</strong></em></p>
<p>Bütün yüce veliler gibi Yunus da, Allah&#8217;ın ilhamı ile (bazen) mânasını herkesin kolayca anlayamayacağı sözler söylemektedir. Çoğu evliya gibi, bu yüzden canı yanmış, anlayışsız kimselerin maddi, manevi taşlan, kendisine atılmış olabilir. Her çağda olduğu gibi, o zaman da, kendisini âlemin nizamını korumaya yetkili sanan ham ervahlar bulunmuş ve her düşünceyi, her hikmeti yasak etmeye çalışmışlardır</p>
<p>İşte Yunus Kaf Kafdağı&#8221; diye, burnu Kafdağı’nda olan bu beylik çiftlik bekçilerini alaya alıyor. Bunlar, bana da gurur dağlarından bir taş fırlattılar ama denk getiremediler. Taşları “öğlelik&#8221; (öğle güneşi savunmak altında) apaydınlık yola düştü. Neredeyse kendimi kalmadı. için “sır açmaya&#8221; mecbur edeceklerdi fakat lüzum kalmadı. Yüzümün perdesi sır hicabı bozulmadı.</p>
<p><em><strong>8- Batık kavağa çıkmış zift turşusun yemeğe</strong></em><br />
<em><strong>Leylek koduk doğurmuş, baka şunun sözünü!</strong></em></p>
<p>Beyitte vergili bir Allah yakını olmadığı halde kendisini öyle göstererek halkı aldatmaya çalışan, riyakâr ve cahil &#8220;mürşit&#8221; taslağının hali anlatılmaktadır. Balık, Allah bilgisi ve sevgisidir. Fakat onun yeri &#8220;birlik, vahdet&#8221; denizi olmak gerekirken burada &#8220;kavağa çıkmıştır.&#8221; Kavak sadece gösteriştir; boy pos demektir. Sahte mürşit (kavağa) kendini göstermeye çıkmış, orada &#8220;zift turşusu&#8221; yemektedir. Yani, hem kendine, hem de halka hoş gelmeyen, samimiyetsiz, temelsiz, basit şeyler söylemektedir&#8230;</p>
<p>Bu adamın halini Yunus &#8220;leyleğin, koduk (sıpa) doğurmasına benzetmekledir. Tasavvuf derinliği ve zevki ancak leylek gibi meçhule sefer eden ulu kuşlara yaraşır. Oysa bu teşbihte, onun yerine bir sıpa (koduk) almaya kalmaktadır. “Bakın şunun sözüne!“ diye eğlenmektedir.</p>
<p><em><strong>9-Yunus bir sor söylemiş, hiçbir söze benzemez</strong></em><br />
<em><strong>Münafıklar elinden örter mana yüzünü</strong></em></p>
<p>Bu beyit, bütün şiir için bir açıklama, ipucu vermektedir. Yunus, her sırrın, herkese açıklanamayacağını belirterek, bu şathiyedeki gibi üstü kapalı (sembolik) konuşmayı tercih ettiğini söylemektedir. Bu üslup &#8220;erenler meclisi&#8221; ne uygun düşmekte ve münafıkların şerri de böyle önlenmektedir.</p>
<p>AHMET KABAKLI (Tercüman, 23 Kasım 1975)</p>
<p>Liseedebiyatı.com</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yunus-emre-ciktim-erik-dalinasiirinin-aciklamasi/">Yunus Emre – ‘Çıktım Erik Dalına’Şiirinin Açıklaması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yunus-emre-ciktim-erik-dalinasiirinin-aciklamasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kendini bilme&#8217;den maksat nedir ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kendini-bilmeden-maksat-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kendini-bilmeden-maksat-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Oct 2015 15:56:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[İlim kendin bilmektir]]></category>
		<category><![CDATA[Kendini bilme"den maksat nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanca Yaşamak]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Emre]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5802</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yunus Emre&#8217;nin mısrası:&#8221;İlim kendin bilmektir.&#8221; &#8220;Kendini bilme&#8221;den maksat ne? Kendini bilmeyi,bir tabibin bilmesi anlamına çekersek,yani insanın anatomisini,fizyolojisini,bilmek anlamında kullanırsak,asıl önemli unsuru ihmal etmiş oluruz.Şüphesiz,tabibin bilgiside,hazım sahibi olanlar için faydalıdır.Ama &#8220;kendini bilme&#8221;den maksat,temelde,insanın &#8220;kul&#8221; olduğunu bilmesidir.Yoksa insanın vücudunda kaç kemik var,organları nelerden ibarettir ve bunların fonksiyonu nedir meselesi değil.Bütün bunlar,bilen kimseye faydalıdır.Yok eğer,ceset üzerindeki bilgi ,o bilgi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kendini-bilmeden-maksat-nedir/">Kendini bilme’den maksat nedir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yunus Emre&#8217;nin mısrası:&#8221;İlim kendin bilmektir.&#8221; &#8220;Kendini bilme&#8221;den maksat ne? Kendini bilmeyi,bir tabibin bilmesi anlamına çekersek,yani insanın anatomisini,fizyolojisini,bilmek anlamında kullanırsak,asıl önemli unsuru ihmal etmiş oluruz.Şüphesiz,tabibin bilgiside,hazım sahibi olanlar için faydalıdır.Ama &#8220;kendini bilme&#8221;den maksat,temelde,insanın &#8220;kul&#8221; olduğunu bilmesidir.Yoksa insanın vücudunda kaç kemik var,organları nelerden ibarettir ve bunların fonksiyonu nedir meselesi değil.Bütün bunlar,bilen kimseye faydalıdır.Yok eğer,ceset üzerindeki bilgi ,o bilgi sahibine insanın kul olduğunu unutturuyorsa,işte o bilgi o alimi bozucu bir amil oluyor demektir.</p>
<p>Kaldı ki,acaba hangi aklı başında bir tabib,ben insan vücudunu tümüyle tanıyorum diyebilir?</p>
<p>Her şeyiyle ortada olan insan vücudu hakkında tababetin bildiklerimi çok,bilmedikleri mi? Her bilinen ve öğrenilen yeni şey,yedeğinde ne kadar bilinmezide beraberinde getiriyor?Bu soruyu kavrayabilen kimsenin,aslında,ilmiyle mağrur olabilmesi,kibre düşebilmesi mümkün müdür?</p>
<p>Aslında ilim denilen vakıanın mücerret gayesi,insanın kendi nefsini beğenmekten alıkoyması,artı,ilimde derinleştikce, kendi hiçliğini,aczini daha derinden hissetmesine yol açmasıdır.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Rasim Özdenören-Müslümanca Yaşamak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kendini-bilmeden-maksat-nedir/">Kendini bilme’den maksat nedir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kendini-bilmeden-maksat-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nasıl Olduk da Bu Hale Geldik ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nasil-olduk-da-bu-hale-geldik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nasil-olduk-da-bu-hale-geldik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2015 21:48:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Kâmil insan]]></category>
		<category><![CDATA[Mutlak Bilgiden Hüküm Çıkarabilen Ancak Kalptir]]></category>
		<category><![CDATA[Nasıl Olduk da Bu Hale Geldik ?]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Emre]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7796</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nasıl olduk da bu hale geldik? Arabada bebek var yerine, arabada sopa var, levhasıyla dolaşır hale geldik. Hangi değerler erozyona uğradı ve nasıl bu hale geldik? Şehirler bu dönüşüm ve erozyona uğramış insanların buluştuğu mekânlar haline geldi artık. Her gün New York&#8217;ta, Kaliforniya sokaklarında cinnet getiren gençlerin işledikleri cinayetleri veya seri cinayetler işleyen katilleri izliyor [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nasil-olduk-da-bu-hale-geldik/">Nasıl Olduk da Bu Hale Geldik ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-19.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7798" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-19.jpg" alt="Nasıl Olduk da Bu Hale Geldik ? " width="300" height="359" /></a></p>
<p>Nasıl olduk da bu hale geldik? Arabada bebek var yerine, arabada sopa var, levhasıyla dolaşır hale geldik. Hangi değerler erozyona uğradı ve nasıl bu hale geldik? Şehirler bu dönüşüm ve erozyona uğramış insanların buluştuğu mekânlar haline geldi artık. Her gün New York&#8217;ta, Kaliforniya sokaklarında cinnet getiren gençlerin işledikleri cinayetleri veya seri cinayetler işleyen katilleri izliyor ve şaşırarak takip ediyorduk. Artık şaşırmıyoruz .Çünkü tüm bu haberleri artık kendi ülkemizin, şehrimizin gündelik haberleri arasında izliyoruz. Şehirlerimiz ve bu şehirlere ruh veren insan bozuldu. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde diyor ki: &#8220;İnsan vücudunda bir et parçası var ki -bilgisayardan örnekle konuşacak olursak ana beyin- o bozulduğu zaman -bilgisayar nasıl çöpe ahlıyorsa- o et parçası fesat olduğu zaman bütün vücut fesat olur.&#8221;&#8221;Bu et parçası nedir ya Resûlallah?&#8221; diye sorduklarında Efendimiz &#8220;Kalp&#8217;tir.&#8221; diyor. Kalp bozulduğu zaman her şey bozulur.</p>
<p>Ve şu an kalplerin bozulduğu bir devirde yaşamaktayız. Ancak buradaki kalp kelimesine dikkat edelim. Parçalayıcı zihniyete sahip modernistler kelime ve kavramlarımızı da erozyona uğrattı. Şunu unutmayalım ki insanın on tane değil, bir tane bilme melekesi vardır. Bazı insanlar, bilimsel çalışıyoruz derken başım işaret ediyor. Maalesef bazı ilahiyatçı arkadaşlarımız da aynı şekilde başını işaret ediyor. Fen bilimlerindekiler başını gösterirken ilahiyatçıların kalbini göstermesi gerekir. Kur&#8217;ân-ı Kerîm &#8220;Onların kalpleri vardır, aklederler.&#8221; buyuruyor. Yani Kur&#8217;ân&#8217;a göre akleden, kalptir. Şu an duygusal zekâ vb, yeni tanımlamalarla izah edilmeye çalışılan şeydir kalp. Beyin akletmez.</p>
<p><strong>Mutlak Bilgiden Hüküm Çıkarabilen Ancak Kalptir</strong></p>
<p>Bugün bilimsel faaliyetler ağır komada olan bir insanın hâlâ düşündüğünü ispatladı. Çünkü düşünme, vücutta sadece beyinde olmuyor. Cildin düşündüğü de bugün ispatlandı. Vücut komple düşünüyor. Beyin ise dekoder vazifesini görüp bilgileri topluyor. Göz gördüğünü topluyor, kulak işittiğini&#8230; Ama mutlak bilgiyi toplayamıyor. Göz ancak belirli bir açıyı görebiliyor. Sağlıklı değilse onu da tam göremiyor. Kulak alt eşik, üst eşik arasında duyabiliyor. Her şeyi duyamıyor. Bir depremi bile ancak o bittikten sonra duyabiliyoruz. Ama bir karınca; hayvan dediğiniz o bizden düşük dediğiniz varlık, bizden evvel işitiyor. Karıncanın işitme melekesi bizden ileri. Bizden evvel işitiyor, çantasını topluyor burada bir şeyler olacak deyip uzaklaşıyor.</p>
<p>Biz daha sonra fark edebiliyoruz. Beş duyu, mutlak bilgiyi edinemiyor ancak topluyor. Bu bilgilerden hüküm çıkaran, akleden ise kalptir. Ne zaman ki kalbi beyine taşıdık, insan bir tür canavar haline geldi. Çünkü kalp ile değil beyin ile düşünülüyor. Kalbin değişik derecelerde bir bilgilenme süreci var. Biz kalp medeniyetine sahibiz. Bizim Hak sohbetlerimizde, yâran sohbetlerimizde sadece beyinlere değil kalplere de hitap ediliyor. Allah rahmet eylesin, Neşet Ertaş, söylediği o güzelim &#8220;Gönül Dağı&#8221; türküsünde ne diyor: Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez. Beyinden beyine bir yol vardır, görülmez, demiyor. Kalpten kalbe giden yollarda buluşmamız gerekiyor.</p>
<p>Kalp medeniyetinin erenlerinden biri de şüphesiz ki Yunus Emredir. Yunus Emreden bahsedilirken ümmî, cahil, mektep ve medrese görmemiş birisi olarak bahsedilir, işin aslı öyle değildir. O medrese eğitimi görmüş ve çok varlıklı bir aileden gelmiştir. Bugün bütün bunlar belgelenmiştir. Hatta Yunus Emredin Seyyit Ahmet er-Rufâî kolundan beslendiği ve silsilesi bile artık bilinmektedir. Tevazu sahibi insanlar, &#8220;Bir şey biliyorsam o da hiçbir şey bilmediğimdir.&#8221; derler. Neden böyle söylüyorlar, diye sorulacak olursa, insan-ı kâmiller tevazu sahibi olduklarındandır. Şimdikilere baktığımızda ise bildiklerini sıralamak için bir yarış halindeler. Bizim geleneğimizde bir adam &#8220;bir şey biliyorum&#8221; diyorsa, o hiçbir şey bilmiyor demektir. Şayet bir adam &#8220;bilmi-yorum&#8221; diyorsa, işte ona yapışmanız gerekir. Büyük âriflerin kitapları hep böyle söyler. Yine ârifler, duygularını ve tecrübelerini şiirle dile getirirler. Sadece şiir olsun diye şiir söylemezler. Şiir mecaz, sembol, remz gibi ifade alanı verdiği için şiiri tercih ederler. Bunlardan biri de Yunus Emre&#8217;dir ve her şiirinde derin anlamlar vardır. Onun şiirlerini düz bir metne çevirin yani nesir haline getirin, büyük bir felsefe ve bilgelik kitabı ortaya çıkar. Bilgelik kitabının içinde yer alan sözlerden biri de,</p>
<p>&#8220;Yunus öldü deyû sala verirler Ölen hayvan imiş âşıklar ölmezdir.</p>
<p>Burada Yunus&#8217;un ve âriflerin kastettiği şudur: İnsan her şeyden evvel bir ruh ve bu ruhun kabuk haline gelmiş şeklidir. Bir kaplumbağayı düşünün: Kabuğunu kendisi yapar ve onun içinde yaşar. İşte insanın böyle hayvani bir yönü vardır. Hayvan kelimesi Arapçadan dilimize geçmiştir ve canlılık demektir. İngilizcede buna &#8220;animal&#8221; denir ve bu insanın hayvani yönüdür. Bugün hayvan denildiği zaman kelime farklı anlamlar ifade eder. Bizim hayvan dediğimiz canlı bedenimizin, dört unsurdan meydana gelen bir tarafı vardır. Bunlar toprak, su, hava ve ateştir. Her insan bu dört unsurun karışımından meydana gelir. Allah bizi yarattı ve kendi ruhundan üfledi. Biz hepimiz Allah&#8217;ın ruhunu taşıyoruz. Tasavvuf denilen ilim, bunu idrak ettirmek için çalışır. İnsan, Allah&#8217;ın ruhunu taşıdığı anda bütün perdeler aralanır. Kaynağını, kim olduğunu, nereden geldiğini, aslını ve özünü bilmeye başlar.</p>
<p>İnsana Allah&#8217;ın ruhu üflendikten sonra ateşten ateş, topraktan toprak, sudan su, havadan hava alınarak insan bedeni oluşmuştur. Ölüm anında da ilk önce bu unsurlar ayrılmaya başlar. İnşam terk eden birinci unsur, evrende en serî olan havadır, insan son nefesini -havayı- verir ve bir daha alamaz. Ancak bedene baktığımızda sıcaklık yani ateş unsurunun devam ettiğini görürüz. Beş altı saat sonra ikinci unsur, ateşin ayrıldığını görürüz. Bedenden ısı da kaybolur ve ceset soğur. Ateş yeryüzünde muhabbetin kaynağıdır ve ateşin vücuttan gitmesi ile insan en yakınından bile soğumaya başlar. Geriye iki unsur kalır. Toprak ve su. Cenaze iki unsurla defnedilir. Bilindiği gibi insanın yüzde yetmişi sudur. Cesetteki su, yaklaşık bir yıl içerisinde toprağa karışır ve geriye posa dediğimiz bölüm kalır. Bu bölüm de belirli bir zaman aralığı ile toprağa karışır ve yok olur gider. Böylece dört unsur da ortadan kalkar. İşte ölen, insanın bu hayvani yönüdür yani bedenidir. Rûhânî dereceleri yükselen insan ise ölmez.</p>
<p>Bilindiği gibi insan, melekten üstündün Ama hangi insan? Her insan mı acaba? Hayır. Kâmil insan yani şeytanın kıskandığı insan, meleklerden üstündür. Allah insanı yarattıktan sonra Âdem&#8217;e secde edilmesini emretti. Bütün melaike Âdem&#8217;e secde ettiği halde iblis secde etmedi. Başta &#8220;Ben ondan üstünüm.&#8221; diyerek birçok gerekçeler ortaya koydu. Dikkat edin, o gerekçelerin birçoğu bugün bizim insanımızın da gerekçeleri. Ben âlimim, ben yetenekliyim gibi&#8230; İşte İblis&#8217;in ayağının kaydığı nokta budur. Ayak kayma noktası çok önemlidir. Allah&#8217;ı kabul eden iblis, insanı kabul etmemiştir. Bu noktadan sonra Allah&#8217;tan aldığı ruhla meydana gelen insan-ı kâmil ölümsüzdür, ölmez. Ölen, sadece dört unsurdan oluşan hayvani bedendir. İşte onun içindir ki Hz. Mevlânâ&#8217;ya ölüm meleği utana sıkıla geldiğinde Hz. Mevlânâ &#8220;Biz zaten ölmüşüz.&#8221; demiştir ve onun için Mevlânâ&#8217;nın ölüm gününe &#8220;şeb-i arus&#8221; denmiştir. Yani düğün gecesi.</p>
<p>Ölüm. Fransız felsefesinin veya bugün modern insanın en büyük korkularından birisi ölüm ve ölüm korkusu. Oysa bizim geleneğimizde nereye gideceğimiz bilindiği için ölüm korkusu yoktur. Nereye gideceğini bilemeyenler ölümden korkar. Nereye gideceğini bilen insanlar, aynı zamanda nereden geldiğini de iyi bilenlerdir. Eğer bu şuuru, idraki, felsefeyi çocuklarımıza ve toplumumuza veremezsek o toplumdan nelerin ortaya çıkabileceğini bile tahmin edemezsiniz. Bu idrakten yoksun insandan her türlü kötülüğü görmeniz mümkündür. Bu idrakten yoksun insan için ölüm hem en korkulan hem de en kolay gerçekleştirilen bir hadise haline gelir. İşte Yunus&#8217;un dizelerindeki anlam budur ve Yunus ölmediğini de ispatlamıştır. Yunus&#8217;u hesaba çeken Molla Kasım&#8217;ın kim olduğu halen bilinmez iken Yunus&#8217;u bilmeyen yoktur. Yunus halen bütün insanlık âlemi içinde yaşar ve yaşatılır. Dünyada Molla Kasım üzerine panel, sempozyum, toplantı düzenlendiğini göremezsiniz ama Yunus Emre hakkında sayısız araştırma ve eser görmek mümkündür. Onun şiirleri şarkı, türkü, ilahi formunda düden dile, gönülden gönüle dolaşır durur.</p>
<p>Mahmud Erol Kılıç &#8211; Tasavvuf Düşüncesi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nasil-olduk-da-bu-hale-geldik/">Nasıl Olduk da Bu Hale Geldik ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nasil-olduk-da-bu-hale-geldik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
