<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yavuz Sultan Selim | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/yavuz-sultan-selim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 11 Dec 2021 08:48:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Yavuz Sultan Selim | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bestekar ve Şair Sultanlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bestekar-ve-sair-sultanlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bestekar-ve-sair-sultanlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Dec 2021 08:48:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[2.Murad]]></category>
		<category><![CDATA[Bestekar ve Şair Sultanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[IV. Murad Han]]></category>
		<category><![CDATA[M. Hakan Alvan]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülaziz]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan I. Mahmud]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan II. Bayezîd]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan III. Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan III. Murad]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan III. Mustafa]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25734</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazar: M. Hakan Alvan Osmanlı padişahları şehzadeliklerinden itibaren hayatlarının her döneminde; özellikle şiir ve musikiyi daima baş tacı ettiler. Bu nedenle Osmanlı padişahlarının hemen hepsinin başarılı birer şair veya musikişinas olmasına şaşmamalıdır. Dîvân’ı olup olmadığı meçhulse de şair Osmanlı padişahlarının ilki Sultan II. Murad (v. 1451) diye bilinir. Şiirlerinde Murâdî mahlasını kullanmıştır. Klasik Türk şiiri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bestekar-ve-sair-sultanlar/">Bestekar ve Şair Sultanlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-25735 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/sevgisini-ve-ofkesini-soylemekten-cekinmeyen-sair-nefi-h1548493148-23581f-300x167.jpg" alt="" width="422" height="235" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/sevgisini-ve-ofkesini-soylemekten-cekinmeyen-sair-nefi-h1548493148-23581f-300x167.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/sevgisini-ve-ofkesini-soylemekten-cekinmeyen-sair-nefi-h1548493148-23581f-600x335.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/sevgisini-ve-ofkesini-soylemekten-cekinmeyen-sair-nefi-h1548493148-23581f.jpg 640w" sizes="(max-width: 422px) 100vw, 422px" />Yazar:</strong> M. Hakan Alvan</p>
<p>Osmanlı padişahları şehzadeliklerinden itibaren hayatlarının her döneminde; özellikle şiir ve musikiyi daima baş tacı ettiler. Bu nedenle Osmanlı padişahlarının hemen hepsinin başarılı birer şair veya musikişinas olmasına şaşmamalıdır.</p>
<p>Dîvân’ı olup olmadığı meçhulse de şair Osmanlı padişahlarının ilki Sultan II. Murad (v. 1451) diye bilinir. Şiirlerinde Murâdî mahlasını kullanmıştır. Klasik Türk şiiri gibi klasik musikinin gelişmesi için büyük çaba harcayan Sultan II. Murad haftada iki kez devrin kıymetli şair, musikişinas ve âlimlerini sarayında sazlı sözlü ağırlardı. Ebu’l-Hayr diye meşhur olan Sultan II. Murad; Şeyhî, Cemâlî gibi himayesindeki şairlere 1000 akçe aylık bağlamıştı. Sultan II. Murad’ın musikîye hususi ilgisi vardı. Bestekâr olduğu söylenirse de günümüze ulaşan eseri yoktur. Büyük Türk musikîsi sanatçısı Hâce Abdülkâdir Merâgî (v.1435), II. Murad Han’a ithaf ettiği Makasıdü’l-Elhân adlı musikî nazariyatı kitabını yine büyük bir musikî üstâdı olan oğlu Hâce Abdülazîz Merâgî ile Bursa sarayına gönderdi. Sultan II. Murad genç Hâce Abdülazîz Merâgî’ye bir köyü tımar olarak bağışlamıştır.1 Ayrıca, Türk musikîsinin temel teorisini oluşturacak eserler (Hızır b. Abdullah Edvâr-ı Musikî; Bedrî-i Dilşâd Muradnâme) telif ve tercüme ettirmiştir.</p>
<p>Yeni Çağ’ın fatihi, Sultan II. Mehmed (v.1481) siyasette, bilimde ve sanatta yeniliklere kucak açan bir dünya lideriydi, dünyanın dört yanındaki âlimleri ve sanatçıları din taassubu olmadan destekledi. Hizmetindeki Ahmed Paşa, Mahmud Paşa (Adnî), Karamanlı Mehmed Paşa (Nişânî) gibi devlet adamlarının çoğu şairdi. Dîvân sahibi ilk Osmanlı padişahıdır, şiirlerinde Avnî mahlasını kullandı. Rind-meşrep bir şair olsa da derviş olmayı düşünecek kadar ciddi şekilde tasavvufla ilgilendi.</p>
<p>Sultan Fatih, musikîyle uğraştı mı bilinmez; ancak o da babası gibi musikî nazariyatına dair eserlerin yazılmasına destek oldu. Sultan Fatih’in “Sâkiyâ mey sun ki bir gün lâlezâr elden gider” gazeli beş kez farklı makamlarda bestelenmiştir. “Zülfünün zencîrine bend eyledi şâhım beni” gazelini Osman Nuri Özpekel hicaz, Emin Ongan rast makamında bestelemiştir. “Kurtarmasın Allah beni bu derd ü hevâdan” gazelini de Ruhi Ayangil vecd-i dil makamında bestelemiştir. “Tan mıdır etse gönül nâle vü efgân bu gece” gazelini Abidin Gerçeker yegâh makamında; “Hüsn ile cânânlar içre cân-ı cânândır Üveys” gazelini de Bekir Sıtkı Sezgin mâhûr makamında bestelemiştir.</p>
<p>Fatih’in şehzadeleri II. Bayezîd Han (v.1512) ve Cem Sultan (v.1495), daima sanatkârları himaye ettiler. Babası adına Cemşîd u Hurşîd adlı bir mesnevi yazan Cem Sultan’ın Farsça ve Türkçe iki Dîvân’ı vardır. Himayesindeki Cem şairleri, kendisine çok sadıktı. Avrupa’daki çileli yıllarında Türâbî, La’lî, Haydar, Kandî gibi şairler onu terk etmemiş, gurbet acısını hafifletmede ona dert ortağı olmuşlardı. II. Bayezîd Han (v.1512) şair, kemankeş, çok başarılı bir hattat; bestekâr Osmanlı padişahlarının ilkidir. Bestelerinden günümüze 16 saz semâî ve peşrev ulaşmıştır. Müretteb Dîvân’ındaki Adlî mahlasıyla yazdığı şiirlerinde tasavvuf neşesi hâkimdir.</p>
<p>Sultan II. Bayezîd Nakşibendî şeyhi büyük âlim ve şair Molla Câmî’ye (v.1492) babasının gönderdiği yıllık 1000 filoriyi göndermeye devam etmiş, 30 kadar şaire maaş bağlamış, Osmanlı tarih yazıcılığını desteklemiştir. II. Bayezîd Han’ın farklı makamlarda bestelediği ve günümüze ulaşan 10 peşrev ve 9 saz semâîsini sarayında tertip ettiği şiir ve musikî meclislerinde dinlediği muhtemeldir. Mehmed Tirevî’nin Risâle-i Mûsıkî, Ladikli Mehmed Çelebi’nin Türkçe ve Arapça yazdığı Zeynü’l Elhân ve Arapça Risâletü’l Fethiyye adlı eserleri ile Merâgî’nin torunu Udî Derviş Mahmud’un Farsça yazdığı Makâsıdü’l-Edvâr II. Bayezîd’e sunulan musikî eserleridir. Edirne’deki yaptırdığı Darüşşifa’da II. Bayezîd Han’ın emriyle hastaların tedavisi için tertip edilen musikî heyetinde haftada 3 defa müzik faslı yapılırdı.</p>
<p>Sultan II. Bayezîd’in oğlu Şehzade Korkut (v.1513) da hattat, şair-edip ve bestekârdı. Harîmî mahlasıyla yazdığı şiirlerinin bir araya getirildiği Dîvân’ının yanı sıra Arapça dinî, ahlaki nasihatname türünde dört eseriyle en çok ilmî eser veren hanedan mensubudur. Musikîde mâhir bir âlim ve her tür sazı çalmaya muktedir olan Şehzade Korkud, gıda-yı rûh (veya rûh-efzâ) adlı bir saz icat etmiştir.</p>
<p>Yavuz Sultan Selim (v.1520) de ilim ve sanata düşkün bir şairdi. Tebriz Seferi’nden dönerken İstanbul’a beraberinde getirdiği birçok sanatkâr arasında şairler ve musikişinaslar, edebiyat ve musikîmizin gelişmesine katkıda bulundular. Selîmî mahlasını kullanan Yavuz Sultan Selim’in Farsça Dîvân’ı ve bazı Türkçe şiirleri vardır. Onun devrinde, Osmanlı musikîsi düzenli bir biçimde gelişme imkânı buldu. Yavuz Sultan Selim’in nadir Türkçe şiirlerinden, meşhur “Sanma canım herkesi sen sâdıkâne yâr olur” vezn-i âher örneği şiiri; halk arasında çok sevilmiş ve Bekir Sıtkı Sezgin’in şehnaz ve Sadettin Kaynak’ın acemaşîran besteleri dâhil 8 kez bestelenmiştir. Yine Cem Karaca (v.2004) bu şiirin ikinci beyti ile Yavuz’un ezelî rakibi Şah İsmail’in bir şiirini beraber “Şah mı mat mı padişah mı?” adıyla bestelemiştir. Yavuz Sultan Selim’in aşağıdaki şiirini ise sonraki haleflerinden Sultan Vâhideddin sûzinâk; Tanbûrî Ali Efendi, sipihr ve Hâfız hicazkâr makamında bestelemiştir:</p>
<p>Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etdi felek<br />
Giryemi kıldı füzûn eşkimi hûn etti felek<br />
Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân<br />
Beni bir gözleri âhûya zebûn etdi felek</p>
<p>Muhibbî ve Meftûnî mahlaslarıyla yazdığı 3000 civarında şiiriyle Kanûnî Sultan Süleyman (v.1566), Zâtî’den sonra en çok gazel yazan dîvân şairidir. Bâkî, Fuzûlî, Zâtî, Hayâlî Bey, Taşlıcalı Yahyâ, Lâmiî Çelebi gibi büyük şairleri himaye etmiştir. Kanûnî Sultan Süleyman, Doğulu ve Batılı musikişinasları etrafında toplamıştı. Abdülkadîr Merâgî’nin torunu Mahmud Merâgî, Kanûnî’nin sarayındaki müzisyen topluluk içinde en yüksek maaşı alan bir udî idi.</p>
<p>1550’den sonra, siyasi entrikalar şehzadelerinin çekişmeleri ve ölümleri, padişahı saltanat neşesinden, özellikle musikîden uzaklaştırdı, daha sofu bir kişiliğe çevirdi.</p>
<p>Kanûnî’den sonra tahta geçen II. Selim Han (v.1574) da şairdi ve şair ve musikişinasları koruyup gözetmiştir. Dîvânı olmamakla birlikte Selîmî mahlasıyla yazdığı şiirlerine bazı mecmualarda rastlanır. Vefatından sonra tahta geçen oğlu III. Murad Han (v.1595) sülüs, nesih ve talikte başarılı bir hattat, musikişinas ve şairdi.2 Kanûnî’den sonra en fazla şiiri olan dîvân sahibi Osmanlı sultanıdır. Diğer padişahların aksine istisnai bir durum olarak bir Şabânî dervişi olduğu tespit edilen Sultan III. Murad’ın Murâdî mahlasıyla yazdığı şiirlerinde vahdet-i vücûd neşesi hâkimdir. Arapça ve Farsçayı iyi bilen Sultan III. Murad’ın Fütûhât-i Ramazan adlı eseri ve mektupları vardır. Sultan III. Murad’ın şiirlerine Bâkî, Hoca Sadeddîn, Üsküdarlı Hâşimî, Subhî ve Zekeriya’nın yaptığı şerhler bir mecmuada toplanmıştır. III. Murad’ın tasavvufi hakikatleri içeren şiirlerinin bazılarını Halvetiyye’den Pîr Şemseddin Sivasî (v.1597) şerh etmiştir.</p>
<p>Sultan III. Murad da devrindeki şair ve musikişinasların koruyucusuydu. Mesela Sultan III. Murad’ın musâhibesi Hubbî Aişe Kadın, 3000 beyitli Hurşîd ü Cemşîd adlı bir mesnevi yazmıştır. Günümüzün meşhur ilahilerinden olan “Uyan ey gözlerim gafletten uyan” matlalı ilahi, Sultan III. Murad’a atfedilir.3 Sultan III. Murad’ın şu gazeli de Tolga Bektaş tarafından acemaşîran makamında bestelenmiştir:</p>
<p>Safhâ-yı kalbimde menkûş oldı çün esrâr-ı Hakk<br />
Kande kim kılsam nazar zâhir durur envâr-ı Hakk</p>
<p>Çün hakîkat mülkine basdı kadem tayr-ı vücûd<br />
Bu vücûdumda vücûdum buldı pes âsâr-ı Hakk</p>
<p>Ey Murâdî sen murâd olsan ne var âlemde<br />
Hakk ile alanın oldı hakk dedi muhtâr-ı Hakk</p>
<p>Sultan III. Mehmed (v.1603); 8 yıllık saltanatında ataları gibi sanatkârları himaye etmiştir. Padişahın musikîye ilgisini bilen İngiliz Kraliçesi I. Elizabeth ona üzerinde figürler ve çalar saat olan sanat harikası büyük bir org göndermiştir. Şiirlerinde Adnî mahlasını kullanan Sultan III. Mehmed’in dîvânı yoktur, ama mecmua ve tezkirelerde şiirlerine rastlanır.</p>
<p>Tahtın 14 yaşındaki vârisi Sultan I. Ahmed (v.1617) başarılı bir şair ve bestekârdı. Bahtî mahlasıyla hem klasik, hem tasavvufi şiirler yazarken ilahilerinde bazen kendi adını kullanmıştır. Sade bir dille yazdığı şiirlerinden dîvân tertip edilmiştir. 28 yaşında vefat eden Sultan I. Ahmed’in “Dil hânesi pür-nûr olur envâr-ı zikrullah ile” matlalı ilahisine farklı makamlarda yapılan 6 beste günümüze ulaşmıştır. Aziz Mahmud Hüdâî gibi devrinin meşayıhıyla yakından ilgilenen Sultan I. Ahmed’in bir şiirini gördüğü bir rüya üzerine söylemiştir. Rivayete göre, Memluk sultanı Kayıtbay (v.1495), Hz. Peygamber’in nakş-ı kademini türbesine koydurmuştu. Nakş-ı kademi İstanbul’a getirten Sultan I. Ahmed bir rüya gördü. Rüyasında bütün padişahların toplandığı yüce dîvânda Hz. Peygamber kadı olmuştu. Kayıtbay da nakş-ı kademi İstanbul’a getirten Sultan I. Ahmed’den davacıydı. Hz. Peygamber nakş-ı kademin türbeye geri getirilmesine hükmetti. Bu rüyayı tabir eden Hz. Hüdâî’nin de bulunduğu bir grup ulema ve meşayıh nakş-ı kademin Kayıtbay Türbesi’ne geri götürülmesi gerektiğini söylediler. Nakş-ı kadem geri gönderildi, ancak, Sultan I. Ahmed nakş-ı kademin suretini çizip sarığının içine koydu. Hadisenin üzüntüsüyle kendi hattıyla aşağıdaki kıtayı yazdı ve çok hürmet ettiği Aziz Mahmud Hüdâî’ye gönderdi. O da bunu Üsküdar’daki Celvetî Âsitânesi’nin duvarına astırdı. Bu eser hikâyesinin güzelliği nedeniyle çok sevilmiş ve büyük bestekâr Derviş Ömer tarafından pençgâh makamında ve tevşih formunda bestelenmiştir:</p>
<p>N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim<br />
Kademi nakşını ol Hazret-i şâh-ı Rusûlün<br />
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir<br />
Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün</p>
<p>IV. Murad Han (v.1640) tahtın sonraki vârisi olduğunda henüz 11 yaşındaydı. Güçlü bir şair ve bestekârdı, şiirlerinde Murâdî mahlasını kullanmıştır. Çevresinde şair ve musikişinasların renklendirdiği zengin bir kültür-sanat ortamı oluşturan Sultan IV. Murad, cumartesi gecelerini birçok şair, hanende ve sazendeden müteşekkil mecliste geçirmekten zevk alırdı. Bağdat’ın Fethi’nde birçok musikişinas ve şairi İstanbul’a getiren Sultan IV. Murad’ın devrinde kıymetli musikişinaslar ve Şeyhülislam Yahya, Nef’î gibi kıymetli şairler ve halk şairleri yetişmiştir. Henüz 28 yaşında vefat eden Sultan IV. Murad’ın günümüze 7 peşrevi ve “Gelse nesîm-i subh ile müjde şehr-i bahârdan” olarak bilinen beyatî makamındaki bestesi ulaşmıştır.</p>
<p>Vefâyî mahlası ile şiirler yazan Sultan IV. Mehmed (v.1693) başarılı bir musikişinas ve şairdi. Dîvânı olmadığından mecmua ve tezkirelerde şiirlerine rastlanır. Onun devrinde bestekâr ve icracıların sayısında ciddi artış olmuş, dîvân ve halk şairleri sarayda himaye edilmiştir. Şarkı formunda eserlerin sayısı artmaya başlamıştır. Haremde musikî eğitimi alan cariyelerin içinde, keman, kanun, tanbur, santur, çöğür, nefir, ney, musikar çalan sazende ve hanendeler olduğu bilinmektedir. IV. Mehmed büyük bestekâr Itrî’yi ve hocası Hâfız Post’u sık sık saraya davet ederek fasıllarda bestelediği eserleri bizzat kendisinden dinlermiş. Bu devirde şair ve bestekâr Şeyhülislam Esad’ın 97 musikişinasın biyografisini yazdığı Atrâbü’l-Âsâr’a göre IV. Mehmed devri musikişinaslarının sayısı Lale Devri’ndekilerden de fazladır.</p>
<p>Sultan II. Mustafa (v.1703) hattat ve şairdi. Meftûnî ve İkbâlî mahlaslarıyla yazdığı şiirlerinden bazı ilahileri devrinde bestelenip tekkelerde okunmuştur. Bunlar arasında farklı makamlarda bestelenen 7 şiirinden “Şerm-sâr etme Hüdâ’ya rûz-ı mahşerde beni” matlalı şiirini Hammâmizâde İsmâil Dede nevruz makamında ve “Allahu Rabbi lâ-yezâl” matlalı şiirini de Ali Şiruganî Dede evic ve Hâfız Hüseyin Tolon muhayyer-sünbüle makamında bestelemiştir.</p>
<p>Lale Devri’nin Sultanı III. Ahmed (v.1736) başarılı bir hattat, şair ve musikişinastı. Necîb mahlasıyla hece ve aruzla yazdığı şiirleri Dîvân’ında toplanmıştır. Itrî ve Hâfız Post’tan sonra, bu dönemde birçok şair ve musikişinas yetişmiştir. Sultan III. Ahmed’in tasavvufi şiirleri bestelenip tekkelerde okunmuştur. Sultan III. Ahmed, Avrupa’nın kültür ve sanatına ilgi duyuyordu. Osmanlı’nın Paris elçisi Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin hatıratında bahsettiği Paris’te izlediği bir opera Osmanlı sarayına Batı müziğinin baskın şekilde gireceğinin habercisiydi. Nitekim ünlü bestekâr J.S. Bach’ın kardeşi Jacob Bach; ünlü Fransız flüt sanatçısı P. G. Buffardin’le İstanbul’a geldi. Sultan III. Ahmed’in “Beni terk etdi sultânım” şiirini Ârif Sami Toker acemaşîran makamında; “Zât-ı pak-i Mustafâ’ya âşıkam” şiirini de M. Hakan Alvan hicaz makamında bestelemiştir.</p>
<p>Sultan I. Mahmud (v.1754) şair ve bestekârdı. Tanbûrî olan Sultan I. Mahmud’un farklı makamlarda bestelediği 15 saz semâîsi ve 20 peşrevi günümüze ulaşmıştır. Aynı zamanda şair olan Şeyhülislam Esad Efendi, bazen padişahın huzuruna çıkarak bestelerini ve diğer eserlerini okuyup olumlu ve olumsuz eleştirilerini dinlermiş. Sebkatî mahlasıyla Arapça ve Türkçe şiirler yazmıştır. Münir Nurettin Selçuk’un hüseynî makamında bestelediği Sultan I. Mahmud’un şu şiiri, günümüzde hâlâ sevilerek dinlenmektedir. Bu eseri merhum Bekir Sıtkı Sezgin’den dinlemek ayrıcalıktır:</p>
<p>Varalım kûy-ı dil-ârâya gönül Hû diyerek<br />
Kokalım güllerini gonca-yı hoş-bû diyerek<br />
Şerbet-i la’l-i hayâli bizi öldürdü meded<br />
Gidelim kuyuna yârin bir içim su diyerek</p>
<p>Sultan III. Mustafa (v.1774) şair ve musikişinasların koruyucusuydu. Cihangir mahlasıyla şiirler yazan Sultan III. Mustafa, bir şiirinde devrinin sosyal ve siyasal açıdan açık yüreklilikle eleştirisini yapmıştır. Bir padişahın devletin içine düştüğü açmazları eleştirilebilmesi oldukça çarpıcıdır. Bu şiire daha sonra Sadrazam Koca Râgıb Paşa gibi şairler nazire yazmıştır:</p>
<p>Yıkılupdur bu cihân sanma ki bizde düzele<br />
Devleti çerh-i denî verdi kamu mübtezele<br />
Şimdi erbâb-ı sa‘âdetde gezen hep hezele<br />
İşimüz kaldı bizüm merhamet-i Lem-yezel’e</p>
<p>Sultan I. Abdülhamid (v.1789) sarayındaki fasıllara Batılı müzisyenler de iştirak etmiştir. Kızı Esma Sultan’ın Eyüp ve Boğaz’daki saray ve yalılarında muntazam musikî öğrenimi yapılır, tanınmış hocalar davet edilerek cariyelere tanbur, def, lavta, kemençe, çeng ve raks öğretilirdi. Bu dönemde Hekimbaşı Gevrekzâde Hâfız Hasan (v.1801) Risâletü’l-Mûsıkiyye adlı eserinde, bazı rahatsızlıkların müzikle tedavi yöntemlerini anlatmıştır.</p>
<p>Türk musikîsinin en büyük bestekârlarından Sultan III. Selim (v.1808) başarılı bir neyzen, tanbûrî ve şairdi. Asrın büyük dîvân şairi Şeyh Gâlib Dede ile dostluğu olan Sultan III. Selim; dehasını keşfettiği İsmâil Dede’yi de saraya alıp kendine musâhib (sohbet arkadaşı) ve ser-müezzin yapmıştır. İlhâmî mahlasıyla yazdığı şiirler yazdı. Klasik Türk musikîsinde çığır açan bir dâhi olan Sultan III. Selim “önce müzik âlimi ve bestekâr, sonra padişahtır.” Acem-bûselik, arazbâr-bûselik, dil-nevâz, evcârâ, gerdâniye-kürdî, hicâzeyn, hüseynî-zemzeme, hüzzam-ı cedîd, ısfahânek-i cedîd, muhayyer-sünbüle, nevâ-bûselik, nevâ-kürdî, pesendîde, rast-ı cedîd, sûzidilârâ, şevkefzâ, şevk-i dil ve şevkutarab makamlarını icat eden Sultan III. Selim’in Sûzidilârâ Âyîn-i Şerîfi dışında durak, tevşih, ilahi, peşrev, saz semâîsi, kâr, semâî, köçekçe ve şarkı formunda 100’ü aşkın eseri günümüze ulaşmıştır.</p>
<p>Şeyhülislam Esad, E.Vâsıf, Nazîm, Niyâzî Mısrî gibi şairlerin güfteleri yanında genç kuzeni Sultan II. Mahmud’un “Ne ararsan sende mevcud” matlalı şiirini mâhûr makamında besteledi. Kendi şiirlerine muhayyer-sünbüle makamında “Dem o demlerdi ki edip hem-dem-i ülfet beni”, şevk-efza makamında “Ey serv-i gülzâr-ı vefâ”, hüzzam makamında “Gönül verdim bir civâne”, şevkütarab makamında “Kapıldım ben bir civâne” ve bûselik makamında “Bir pür-cefâ hoş dilber” besteleri arasındadır.</p>
<p>Adlî mahlasıyla şiirler yazan Sultan II. Mahmud’un (v.1839), şehzadeyken eğitimiyle bizzat ilgilenen III. Selim Han’ın tesiriyle şiir ve musikîye meylettiği söylenebilir. Ancak onun aksine Batı müziğinden hoşlanan Sultan II. Mahmud, 1826’da Mehterhâne yerine Mızıka-yı Hümâyun’u kurdu. Böylece Osmanlı’da ıslahat hareketleri devam ederken sarayda alafranga modasını rresmîleştirdi. Mızıka-yı Hümâyûn’un başına dolgun bir maaşla getirilen İtalyan G. Donizetti (v.1856) yaklaşık 30 yıl bu görevde kaldı. Artık sarayda eğlencede geleneğin fasl-ı atîk’i yanında Batı kültürünün fasl-ı cedîd devri başlamıştı.</p>
<p>İyi bir tanbûrî, neyzen ve bestekâr olan Sultan II. Mahmud birçok şair, bestekâr ve musikişinası himaye etmiştir. Fırsat buldukça dergâhlara ve mevlevîhânelere uğrar, âyîn-i şerîf dinlerdi. Yenikapı Mevlevîhânesi’ne böyle bir ziyaretinde İsmâil Dede Efendi’yi saraya tekrar musâhib olarak aldı.</p>
<p>Sultan Abdülmecid (v.1861) devrinde Batı edebiyatı ve müziği ilgi görmeye başladı. Abdülmecid, ilk defa bir Osmanlı padişahı olarak Fransız elçiliğinde Prens Napolyon’a iade-i ziyarette bulundu, hatta Fransız elçisinin verdiği bir baloya katıldı. Avrupa’dan İstanbul’a pek çok oryantalist sanatçı geldi. Mesela Fransız şair, yazar ve siyaset adamı A. Lamartine’nin (v.1869) girişimiyle, ünlü piyanist virtüözü Franz Liszt (v.1886) de İstanbul’a gelip konser verdi. Batı müziği formlarının Türk kültürüne girmesini sağladı. Mızıka-yı Hümâyûn’un başı İtalyan Donizetti Paşa, padişahın isteği üzerine, saray kadınlarından oluşan 80 kişilik bir bando ve orkestra kurdu.4</p>
<p>Sultan Abdülaziz (v.1876) de hattat, ressam, şair ve hem Doğu hem Batı müziğine aşina bir musikişinastı. O da şair ve musikişinasları din ve ırk ayrımı yapmadan koruyup kollamıştır. Ney, lavta ve piyano çalan Sultan Abdülaziz’in muhteşem bestelerinden sadece 4 eser günümüze ulaşmıştır. Ancak bunlar bile, onun nasıl bir musikî dehası olduğunu göstermeye yeter. Bu eserler, güfte sahipleri bilinmeyen şevk-efzâ makamında bestelediği “Ey nevbahâr-ı hüsn ü ân” matlalı eseri; evcârâ makamında bestelediği “Ettiğinden utanmazsın” adlı eseri ve Hicaz Sirto’su dur. Sultan Abdülaziz’in “Söyle güzel rûh-i musavver misin” adlı şiirini Hekimbaşı Abdülaziz Efendi beyâtî makamında bestelemiştir. Bundan başka 7 şiiri daha bestelenmiştir.</p>
<p>Sultan V. Murad (v.1876) şairdi ve çok iyi piyano, flüt ve klasik kemençe çalıyordu. Sultan V. Murad’ın “Aldı elden gülşeni bâd-ı hazân” matlalı şiirini evcârâ ve “Nâ-murâdım tâli’im âvâredir” matlalı şiirini nihavend makamında bestelemiştir. Şehzadeyken yabancı hocalardan abisi veliaht V. Murad’la birlikte musikî nazariyatı, nota bilgisi ve piyano dersleri alan II. Abdülhamid Batı müziği hayranıydı. Birçok opera ve klasik Batı müziği sanatçısını İstanbul’a davet eden II. Abdülhamid Han Dolmabahçe Sarayı Tiyatrosu’nda özellikle İtalyan müziği ve operaları sergiletmiştir.</p>
<p>Son Osmanlı padişahı VI. Mehmed Vâhideddin (v.1926) hattat, şair ve iyi bir bestekârdı. Klasik Türk musikîsi farklı makamlarında bestelediği 63 eserden günümüze 41 eseri ulaşmıştır.</p>
<p>Osmanlı hanedanında Dîvân sahibi tek hanedan mensubu hanım olan Âdile Sultan (v.1898) aynı zaman da bestekârdı. İyi derecede Arapça, Farsça, hat, musikî ve edebiyat bilen Âdile Sultan, 10. nesilden dedesi Kanunî’nin Dîvân’ını neşrettirmiştir. Nakşîbendî dervişi olduğu için Âdile Sultan’ın tasavvuf neşesiyle yazdığı şiirlerinde münacat, naat, mersiye ile Ehl-i beyt ve ashab-ı kiram ile tasavvuf büyüklerine methiyeler vardır. Âdile Sultan’ın şiirlerinin bazıları bestelenmiştir. Mesela, Hacı Fâik Bey’in hüzzam makamında bestelediği “Merhaba ey Fahr-i âlem merhaba” matlalı naatı, tekkelerde ve meclislerde en çok okunan eserler arasındadır.</p>
<p>Şehzade Seyfeddin’in kızı Fatma Gevherî Sultan (v.1980) da başarılı bir bestekâr ve musikişinastı. Klasik kemençe, lavta, ud, tanbur ve piyano çalıyordu. Güftesi dedesi Sultan Abdülaziz’e ait “Başka âlem gerektir gönlümü seyrân için” (hüzzam); güftesi şair Behçet Kemal Çağlar’a ait “Bir kırılmış aynaya döndürdün de beni sen” (kürdilihicazkâr); “O sensiz saatlerim nasıl geçer bana sor” (şedaraban); “Yağmur olup yağan sen” (mâhûr) adlı eserleriyle birlikte 11 şarkı ve 6 saz semâîsi bestelemiştir.</p>
<p>I. Abdülhamid’in kızı Esma Sultan (v.1848) ve Sultan Abdülmecid’in kızı Fatma Sultan (v.1884) da bestekârdı. Sultan V. Murad’ın kızı Hadice Sultan (v.1938) iyi bir piyanist ve bestekârdı. II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan (v.1960) arp, keman, piyano çalan iyi bir bestekâr ve ressamdı. Ayşe Sultan’ın “Babam Sultan Abdülhamid” adıyla yayımladığı hatıraları tarihe ışık tutmuştur. V. Murad’ın torunu Rukiyye Sultan (v.1971) piyano, keman ve ud çalan ve birçok eseri olan bir bestekârdı. Sultan Vâhideddin’in kızı Fatma Ulviye Sultan (v.1967) da birçok eser bestelemiştir. Sultan Abdülmecid’in torunu Ârife Kadriye Sultan (v.1933) ise piyanist ve bestekârdı.</p>
<p>Osmanlı sultanlarının ve şehzadelerinin özellikle edebiyat ve şiirle meşgul olmaları, yaşadıkları devrin kültür ve sanatını temsil etmede o devrin sanatçılarıyla yarışmaları ve her şeye rağmen sanatçıları korumaları; Osmanlı İmparatorluğu’nun İslam medeniyetinin zirvesini yaşadığının bir göstergesidir.</p>
<p>Sabah Ülkesi Dergisi,sayı:69,syf:102-108</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p>￪1 Halil İnalcık, Hasbahçede Ayş u Tarab: Nedîmler Şairler Mutrıbler, İş Bankası yay., İstanbul, 2015, s.48<br />
￪2 Bkz. Türkan Alvan, Sultan Murad-ı Sâlis’in Dünyası, İz yay., 2021, s.71-115.<br />
￪3 Ali Ufkî Bey’in (ö.1675) Mecmua-i Saz ü Söz’ünde eserin güfte sahibi olarak “İlahî Sultân Murâd Hân tâbe bekâhû der makâm-ı mezbûr (evic) usûleş devr-i revân” (“Uyan ey gözlerim gafletden uyan”, Mecmua-yı Saz ü Söz, Turc.292-v.298a/s.222) ibaresi vardır. Bu eseri notaya alan Ruhi Ayangil, üç ihtimal üzerinde durur: Ya hem güfte, hem beste Sultan III. Murad’a aittir. Ya güfte Sultan III. Murad’a ait, beste sahibi unutulmuş/lâ edrî olabilir. Ya da güfte Sultan III. Murad’ın, beste Ali Ufkî’nindir. Ali Ufkî, Sultan’ın ismi yanına kendi ismini “edeben” koymamış olabilir. Ruhi Ayangil, bu eserin ırak makamında bestelendiğini düşünmektedir. Ali Ufkî Bey’in bu eserin güfte sahibini metinde “Sultan Murad tâ be serâ” kaydıyla not düşmüştür. “Toprağı bol olsun” anlamına gelen bu ifadeyle Ali Ufkî Bey; kendinden önce vefat eden III. Murad’ı, IV. Murad’ı hatta II. Murad’ı bile kastetmiş olabilir. Sultan III. Murad’ın Dîvân’ında bu şiire tesadüf edemedik. Ancak her şairin her şiiri mutlaka dîvânında bulunmalı diye bir şart yoktur. Şu hâlde Müstakîmzâde Mecmuası’na dayanarak eserin güftesinin sahibi Sultan III. Murad’ın sağlığında bestelendiğini belirten S.N.Ergun’e itibar etmek gerekir. (Ergun, a.g.e., s.18.)<br />
￪4 Aksoy, Avrupalı Gezginlerin Gözüyle Osmanlılarda Musikî, s.105</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bestekar-ve-sair-sultanlar/">Bestekar ve Şair Sultanlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bestekar-ve-sair-sultanlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Savaş Arifesinde Anadolu’da Alevi Katliamı Miti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/savas-arifesinde-anadoluda-alevi-katliami-miti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/savas-arifesinde-anadoluda-alevi-katliami-miti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Dec 2017 13:02:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Şah İsmail]]></category>
		<category><![CDATA[Feridun M.Emecen]]></category>
		<category><![CDATA[Safevi]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Arifesinde Anadolu’da Alevi Katliamı Miti]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim Alevi Katliamı Yaptı mı?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19487</guid>

					<description><![CDATA[<p>XVI. yüzyılın ikinci yarısında kaleme alınmış Osmanlı tarihlerinde yapılan teftişler sonucu 40.000 kişinin tespit edilip bunların bütünüyle imha edildikleri veya bir bölümünün sürgüne gönderildiği bilgisi bulunur. Bu bilgiler zamanla Anadolu’da yapılan bu teftişler sonucu “40.000 Alevi’nin Yavuz Sultan Selim tarafından katledildiği” şeklinde nerdeyse tartışılmaz bir kabule dönüşen bilgi hâline gelerek, bugün sosyal ve siyasi vesilelerle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-arifesinde-anadoluda-alevi-katliami-miti/">Savaş Arifesinde Anadolu’da Alevi Katliamı Miti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/savas-arifesinde-anadoluda-alevi-katliami-miti/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640/" rel="attachment wp-att-19507"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19507" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640.jpg" alt="" width="340" height="225" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640-600x397.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/1316565_257991760e945886c00995df712b8188_640x640-300x198.jpg 300w" sizes="(max-width: 340px) 100vw, 340px" /></a></p>
<p>XVI. yüzyılın ikinci yarısında kaleme alınmış Osmanlı tarihlerinde yapılan teftişler sonucu 40.000 kişinin tespit edilip bunların bütünüyle imha edildikleri veya bir bölümünün sürgüne gönderildiği bilgisi bulunur. Bu bilgiler zamanla Anadolu’da yapılan bu teftişler sonucu “40.000 Alevi’nin Yavuz Sultan Selim tarafından katledildiği” şeklinde nerdeyse tartışılmaz bir kabule dönüşen bilgi hâline gelerek, bugün sosyal ve siyasi vesilelerle sık sık tekrarlanan bir “paradigma” olmuştur. Bu bilginin yer aldığı kaynakların tahliline ve aslında meselenin nasıl anlaşılması gerektiğine girmeden önce Şah İsmail’in kendi dinî görüşlerini yaymak için İran’da Azerbaycan’da yaptığı hareketlere kısaca temas etmekte fayda vardır.</p>
<p>Safevi kaynakların yanında bazı Osmanlı kaynaklarında da yer alan bilgilere göre Şah İsmail, kendi dinî inançlarını kabul ettirmek için ele geçirdiği şehir ve kasabalarda halka çok sert davranmış, Sünni kalanlara yaşama hakkı tanımamıştır. Özellikle Isfahan, Fars, Yezd, Kirman hatta Horasan gibi bölgelerdeki yoğun Sünni nüfus Şah İsmail’in inançlarına karşı çıktıkları için topluca katledilmişlerdi(187). Mesela sadece Tebriz’de katledilen Akkoyunluların sayısını dönemin Osmanlı tarihçilerinden İbn Kemal ( ö.1534), 40.000-50.000 olarak gösterir ve mealen şöyle yazar:</p>
<p>“… Tebriz’e doğrulup herhangi bir engelle karşılaşmadan  şehre girdi. Akkoyunlu cemaatinden bulduğuna aman vermedi,kırdı, atasının öcünü alıp, yaşlı-genç, kadın-çocuk kırk elli bin mıkdarı Akkoyunluyu helâk edip Hasan Han ile Mirza Ahmed’i bırakıp diğer emir ve sultanların kemiklerini mezarlarından çıkardı ateşe attırdı.. kendi anasını ki Hasan Han’ın kızıydı, küfür ve zulümden men edip ona karşı çıktığı için kendi eliyle öldürdü…”(188)</p>
<p>İlginç şekilde benzeri ifadeleri dönemin çağdaş bir seyyah/tarihçisi olan Angiolello (ö.1525) da tekrarlar:</p>
<p>“.. Bu şehre girdikten sonra muhaliflerine acımasızca davrandı. Öyle ki mollalardan kadınlara ve çocuklara varıncaya kadar ahaliden pek çoğunu parça parça ettirdi. Nihayet o beldelerin ve etrafının ahalisi emrine itaat edip şehrin bütün sakinleri onun şiarı olan kızıl başlık giydiler. Burada 20.000’den fazla insan öldü.İleri gelenlerden bir kaçının kemiklerini mezardan çıkarmalarını ve yakmalarını emretti, annesini de öldürttü..”(189).</p>
<p>Birbirinden haberdar olmayan aynı dönemde yaşamış bu iki çağdaş tarihçinin verdikleri bilgilerin birbiriyle uyuşması, verilen rakamların abartılı olduğu düşünülse bile, ciddi bir kırımın yapılmış olduğuna açık şekilde delalet eder. Öte yandan Safevi tarihçisi Hasan-ı Rumlu(ö.1577) da bu tür katliamlar hakkında yer yer dikkate değer bilgiler verir. Mesela Karşı Kalesi’nin ele geçirilmesinin ardından şehirdeki  yaklaşık 15.000 küçük, büyük, genç yaşlı sivil halkın tamamen imha edildiğini, camiye sığınan o vilayetin büyüklerinin (seyyitler) dahi kendilerinin Hz. Ali soyundan geldiklerini söylemelerine rağmen “.. Gaziler savaşla ele geçirdikleri yerlerin küçük ve büyüklerini öldürürler ve seyit olan veya olmayan ayırımı yapmazlar..” gerekçesiyle merhametsizce katledildiklerini yazmaktadır(190).</p>
<p>Safevi hareketi hâkim olduğu bölgede kendi mezhebi inançları dışında herhangi bir mezhebin yaşamasına izin vermez ve bütünüyle halkın dinî anlayışlarını dönüştürürken Osmanlı topraklarında “Alevi” denilen gruplar, aşağıda tartışılacak olan 40.000 kişinin katledildiği bilgisine rağmen, varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu durum iki devlet arasındaki katı mezhebi inanç farklılığının mahiyetini anlamak bakımından son derece önemlidir. Üstelik İran’da Şah İsmail’in ön ayak olduğu “Alevi” inancı kısa zaman sonra Şiiliğin Caferi öğretisi hâline gelmiş ve izlerini neredeyse yitirmiştir. Hâlbuki Anadolu’da bu kadar büyük zulme uğradığı, katledildikleri belirtilen zümreler bulundukları yerlerde kendi inançlarıyla -içe kapanarak da olsa- hayatlarını sürdürme imkânı bulmuşlardır.</p>
<p>Hiç şüphesiz Osmanlılar, Şah İsmail ile başlayan bu dönemde Sünni öğretiyi bütün devlet kademelerinde ve sosyal hayatta ikame etmeye yönelik tedbirler almaya çalışmış, önceki dönemlere göre kendi resmi ideolojisini ve yaklaşımını katı sınırlarıyla belirlemiştir. Fakat bu anlayış, toplumun bütün kademelerine sirâyet edecek şekilde, tıpkı Şah İsmail’in zorla yaptığı gibi, toplumu dinî inanç yönünden tamamıyla dönüştürecek bir boyuta ulaşmamıştır.Bu bakımdan konuyu değerlendirirken tarihî serinkanlılıktan âzade olarak bir tarafı göz ardı edip diğer tarafı öne çıkarmak ve bundan sosyal (belki de siyasi!) bir menfaat beklemek, toplumlar arası husumeti körüklemekten ve karşılıklı boş suçlamalarla ictimai ahengi bozmaktan başka bir işe yaramaz.</p>
<p>“40.000 Alevi’nin Yavuz tarafından katledildiği”söylemine gelince: Öncelikle bu konudaki ilk bilgilerin dönemin kaynakları olan Selimnâme literatüründe geçmediği tespit edilmektedir. Konuyu açık şekilde ve bazı ayrıntılar vererek izah eden ilk kaynak İdris-i Bitlisi’nin Selimşahnâme adlı kitabıdır. I. Selim’in yanında bulunmuş ve önemli hizmetler görmüş olan İdris-i Bitlisi, II. Bayezid döneminin bir bölümünü içine alan Heşt Bihişt adlı sekiz ciltten oluşan Farsça bir Osmanlı tarihi kaleme almış, daha sonra I. Selim dönemiyle ilgili bilgileri de toplamış, fakat ölümü sebebiyle bunları temize çekme ve düzenleme imkânı bulamamıştı. Daha sonra oğlu Ebulfazl Mehmed Çelebi babasını notlarını düzenleyerek ve kendi edindiği bilgilerle de eklemeler yaparak Selimşahnâme adlı eseri tamamlamıştı. İşte bu eserde, Çaldıran Seferi’ne çıkmadan önce Edirne’de hazırlık yaparken I. Selim’in“ Kızılbaş taifesinin kökünü kazımak için” memleketteki idarecilere bir hüküm yolladığı belirtilerek şöyle emrettiği belirtilir:</p>
<p>“..hiç beklemeksizin her yörede Kızılbaş taifesinden her kim varsa ve nerede oturuyorsa, üç atasına dek bu Safeviye şeyhlerinin üç tabakasına (Şah İsmail ve atalarını kastediyor) inanan müritlerden iseler, her halükarda ‘imânı inkâr ile değiştiren şüphesiz doğru yoldan sapmış olur’ayeti gereğince köklerinin kazınmasını ve tebdil ile cezalandırılmayı hak etmişlerdir; kaçınılmaz olarak Rum (Anadolu) beldelerinde oturan ve yolculuk(konargöçer demek istiyor) hâlinde bulunan bu taifenin yediden yetmişe hepsini yazsınlar ve kadılar arz etsinler..”</p>
<p>Bu emir uyarınca onlardan büyük bir kitlenin öldürüldüğünü yazan İdris-i Bitlisi, hemen ardından manzum olarak olayları özetlediği yerde bu defa şiir diliyle şunu belirtir:</p>
<p>“…Yazıcılar isimleri deftere kaydedince yaşlı ve gençlerden oluşan kayıtların sayısı kırk bini buldu/ Ulaklar yazılan defterleri her yörenin hâkimine ulaştırdıktan sonra her yörede keskin kılıç adım adım yazılanlara yöneldi/ Bu öldürülenlerin sayısı hesaplanan kırk bini de aştı/ İtaat bakımından Hak’tan kim yüz çevirirse Hak onu siyaset kılıcıyla öldürür…”(191).</p>
<p>İdris-i Bitlisi’nin bu bilgisi daha sonraki tarihçilerden olup bu eseri de görmüş olduğu anlaşılan Hoca Sadeddin Efendi (ö.1599) ile Gelibolulu Mustafa Âlî (ö.1600) tarafından benzeri cümlelerle tekrarlanır.Hoca Sadeddin Efendi, deftere kaydedilen 40.000 kişinin bazısının katl bazısının ise hapse edildiğini (“..tefahhus ve tedkik-i hükkâm ile tahkik bulan kırk bin mikdarı ru’us-ı habîsü’n-nüfûs kimi maktûl ve kimi mahbûs olmuşidi..”)(192) yazarken Âlî, ele geçirilen “ kırk bin mikdarı”râfızinin kılıçtan geçirilip defterinin merkeze yollandığını bildirir(193).</p>
<p>Daha sonraki Osmanlı tarihleri bu bilgileri esas alarak daha da yayılmasına yol açmışlar, bu durum kaynaklara şüpheci yaklaşmayan modern çalışmalara da yansımıştır(194).</p>
<p>Bu konuda öncelikle şu husus vurgulanmalıdır ki İdris-i Bitlisi’nin yapıldığını iddia ettiği böyle bir teftişin döneminde gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği, söz konusu defterlerin hazırlanarak hükümet merkezine yollanıp yollanmadığı konusunu teyit edecek herhangi bir arşiv belgesi yahut döneminin çağdaş bir kitabî kaynağı mevcut değildir.</p>
<p>Aslında bu bilginin menşei, I. Selim’in kardeşi Ahmed ile mücadelesi sırasında ona ve Kızılbaş olduğu belirtilen yeğeni Murad’a katılanların tesbiti için çeşitli bölgelere yollanan hükümler olmalıdır. Nitekim 1513 yılı başında Şehzade Ahmed ve oğullarına taraftar olanların isimleri tesbit edilerek merkeze gönderilmiştir. Burada yapılan teftişin gerekçesi şöyle açıklanmaktadır:</p>
<p>“..şöyle emrolunmuş ki vilâyet-i Rum’da Sultan Ahmed’e varan ve varmayan taifenin ki ellerinden hayr ve şer gelir, anın gibi kimseleri arzınla irsâl edesin deyü, varanı ve varmayanı ellerine verdiğin arzda ilam edesin, öyle olsa…ellerinden hayr ve şer ge-len kimseleri esâmileriyle ve halleri ve evsâflarıyla defter olunup irsâl olundu..”<br />
Burada Tokat, Niksar, Gedegra, Kavak, Bafra, Sonisa, Amasya, Çorum, Ladik, Muşali Karahisar (Akdağ Madeni) nahiyelerinden Şehzade Ahmed’e katılan, katılmayan, Kızılbaş olan, Şehzade Murad’ın yanına giden şahısların (muhtemelen timarlı sipahilerin) adları verilmiştir(195).</p>
<p>Bunun dışında bu hususla ilgili herhangi bir belgeye rastlanmamaktadır. Defterde nispeten geniş bir bölgede zikredilen şahıs adedi toplamının 70’i geçmemesi de manidardır.Şu hâlde öncelikle verilen 40.000 rakamının abartılı olduğu veya rakam olarak değil de bir hacmi belirtmek üzere yuvarlak bir sayıyı işaret ettiği söylenebilir. Nitekim yukarıda temas edildiği gibi İbn Kemal de Şah İsmail’in Tebriz’de yaptığı katliamın rakamını 40.000-50.000 olarak göstermiş; ayrıca yine İdris-i Bitlisi Şahkulu isyanı sırasında Anadolu’da 50.000 kişinin hayatını kaybettiğini yazmıştır(196).</p>
<p>Bundan dolayı bu gibi rakamları gerçek addedip ona göre yorumlarda bulunmak<br />
doğru bir yaklaşım olmaz. Bunlar çok sayıda kaybı gösterme amacına matuf olarak okuyucuların zihinlerinde bir canlandırma yapmasını sağlayacak bilgiler şeklinde mütalaa edilmelidir(197). Ayrıca yukarıdaki kaynaklara inanılacak dahi olsa 1513-1514 arasında oldukça kısa bir sürede bu kadar kişinin tahririnin yapılıp merkeze gönderilmesi, ardından da bu defterlerin tekrar ilgililere yollanarak isimleri yazılı olanların katlinin gerçekleştirilmesi pek mümkün görünmemektedir.</p>
<p>Üstelik Hoca Sadeddin Efendi’nin yazdığına dikkat edilecek olursa bunların hepsinin<br />
değil bir kısmının katledildiği, diğerlerinin ise hapse atıldığı anlaşılır.Nitekim II. Bayezid döneminden beri isyanlara katılanlar veya Kızılbaş olduğu iddiasıyla yakalananların çoğunun Mora Yarımadası’na sürgün edildiği bilinmektedir.Geç tarihli kaynaklarda bu bilgilerin abartılarak nakledilmesinde aslında Safevi ve Osmanlılar arasındaki siyasi-dinî çekişme yatmakta,</p>
<p>Sünni inancı bütünüyle ortaya çıkaran XVI. yüzyılın tarihçileri bir ölçüde karşı tarafa gözdağı verme, yandaşlarına da iftihar vesilesi veya dinî inanca ne kadar bağlı olunduğunu kuvvetle vurgulama amacıyla bu gibi bilgileri daha da abartarak kullanma eğilimi sergilemektedir.Ayrıca Çaldıran Savaşı arifesinde başlandığı anlaşılan ve vergi amaçlı nüfus tespitlerini içine alan bazı tahrir defterlerinde, mesela Trabzon kesiminde,Çepnilerin yoğun olarak bulundukları yaylalık alanlarda-ki köylerin boşalıp Şah İsmail’e katılmış bulunduklarına dair kayıtlara rastlanır. Hatta daha sonra söz konusu köylerin halkının geri dönmeleri durumunda vergi muafiyeti ile iskânlarının sağlanacağına dair resmî emirler bulunmaktadır(198).</p>
<p>Sonuç olarak hiç şüphesiz Şah İsmail’in mektuplarıyla yakalanan Safevi halifeleri, bunların Anadolu’nun çeşitli yerlerinde temas kurdukları tarikat şeyhlerinin bazıları ve âsi elebaşları şiddet uygulanarak katledilmiştir, fakat bunun sistemli bir “ Kızılbaş temizliğine” dönüştüğünü söylemek yukarıdaki veriler de nazarı itibara  alınırsa, kanaatimizce büyük bir yanılgıdır.</p>
<p>Feridun M.Emecen &#8211; Yavuz Sultan Selim,syf.95-100</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>187 Yahya-i Kazvini, Lübbü’t-tevârih, Tahran 1340, s. 244-250; Hasan-ı Rumlu, Ahsenü’t-tevârih, (farsça metin) s. 79-88. J.Aubin, “Sah İsmail et les notables de l’Iraq Persan”,JESHO, I/1 (London 1959), s. 57-60; F. Sümer, Aynı Eser, s. 24-25.</p>
<p>188 IX. Defter, s. 89. İbn Kemal Şah İsmail’in öldürdüğü Sünni ulemanın adlarını da verir.Bunlar içinde Herat’ın başta gelen uleması (şeyhülislam) olup Sadeddin Taftazani’nin neslinden gelen şahsı zikreder ve onun altmış talebesiyle birlikte katledildiğini ekler (s. 85).</p>
<p>189 Seyyahların Gözüyle Sultanlar ve Savaşlar, trc. T. Gündüz, İstanbul 2007, s. 79.</p>
<p>190 Ahsenü’t-tevârih (farsça metin), aynı yer; krş. Rumlu Hasan, Ahsen ( Türkçe trc), s.161-162.</p>
<p>191 Selimşahnâme, s. 130 ve 136.</p>
<p>192 Tâcü’t-tevârih, II, 245-246.</p>
<p>193 Künhü’l-ahbâr, I/1, 1076-1077.</p>
<p>194 Mesela bk. Tansel, Yavuz Sultan Selim, s. 38. İ.H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II ( Ankara 1995), s. 257-258; Ş. Tekindağ, “Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz<br />
Sultan Selim’in İran Seferi”, Tarih Dergisi, sy. 22 (1968), s. 56.</p>
<p>195 TSMA, nr. D. 10149’da kayıtlı bu defterden ilk söz eden Ç. Uluçay olmuştur (“Aynı Makale”, sy. 11, s. 192). Daha sonra da aynen J.L. Bacque-Grammont tarafından yayımlanmıştır: “1513 Yılında Rum Eyâletinde Şüpheli Timar Sahiplerine ait bir Liste”, trc.L. Güçer, Ord. Prof. Ömer Lütfi Barkan’a Armağan, İFM, 44/1-2 (1985), s. 163-176.</p>
<p>196 Selimşahnâme, s. 89; Ayrıca bk. Ş. Tekindağ, “Aynı Makale”, s. 51.</p>
<p>197 F. Sümer de bu rakamı gerçekci bulmamıştır: Safevi Devleti’nin Kuruluşu, s. 36. Ayrıca  S. Savaş, XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik, Ankara 2002, s. 111.</p>
<p>198-Başbakanlık Osmanlı Arşivi (=BA), Tahrir Defteri (=TD), nr. 52, s. 617-760 .</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/savas-arifesinde-anadoluda-alevi-katliami-miti/">Savaş Arifesinde Anadolu’da Alevi Katliamı Miti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/savas-arifesinde-anadoluda-alevi-katliami-miti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yavuz Sultan Selim&#8217;in Kudüs Ziyareti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selimin-kudus-ziyareti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selimin-kudus-ziyareti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Dec 2017 18:19:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Feridun M.Emecen]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim'in Kudüs Ziyareti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19489</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Gazze Zaferi haberi I. Selim’e beş gün sonra 26 Aralık’ta Celculiye konağında iken ulaştı.Padişah Kudüs şehrini ziyaret etmek istedi.Ancak tehlikeli olabileceği düşüncesiyle bazı paşalar karşı çıktı. İdris-i Bitlisî bu sırada padişahı ziyaret için teşvik ettiğini ve ona şöyle dediğini yazar: “..Bu mukaddes toprakların hükümdarı olmak zahirî ve manevi saltanat gereğince Hz. Süleyman ve Hz. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selimin-kudus-ziyareti/">Yavuz Sultan Selim’in Kudüs Ziyareti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selimin-kudus-ziyareti/images-7-13/" rel="attachment wp-att-19492"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19492" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-7.jpeg" alt="" width="384" height="384" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-7.jpeg 384w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-7-300x300.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-7-100x100.jpeg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-7-360x360.jpeg 360w" sizes="(max-width: 384px) 100vw, 384px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gazze Zaferi haberi I. Selim’e beş gün sonra 26 Aralık’ta Celculiye konağında iken ulaştı.Padişah Kudüs şehrini ziyaret etmek istedi.Ancak tehlikeli olabileceği düşüncesiyle bazı paşalar karşı çıktı. İdris-i Bitlisî bu sırada padişahı ziyaret için teşvik ettiğini ve ona şöyle dediğini yazar:</p>
<p>“..Bu mukaddes toprakların hükümdarı olmak zahirî ve manevi saltanat gereğince Hz. Süleyman ve Hz. Davud Peygamberlere mahsustur. Onlara nispet edilir. Güçlü sultanlar ve padişahlar Resulullah’ın halifesi ve o Peygamberlerin halefleri mesâbesindedir. Menzil ve makama yakın olunması itibarıyla halef olunana tâzim ve saygı göstermek ise yüce şanlı padişahlara lâyıktır…”</p>
<p>I. Selim de bu cevaptan hoşlanarak Kudüs’e girmeye karar vermiştir.(1) Padişah yanında İdris-i Bitlisî ve birkaç yakın adamı olduğu hâlde şehri ziyaret etti. Kendisini korumak üzere 1.000 tüfekli yeniçeri ve 500 sipahi de yanında bulunuyordu(2).</p>
<p>Padişahın Kudüs’ü ziyareti,onun üstlenmeyi düşündüğü yeni dini misyon içerisinde önemli bir yere sahiptir. I. Selim böylece bir taraftan hiç şüphesiz kutsal yerlerin bizzat koruyucusu olacağını ilan ederken öte yandan klasik Osmanlı imparatorluk vizyonunu da temsil ettiğini göstermek istiyordu. Bu vizyon bilindiği üzere çeşitli dinî grupları Osmanlı idaresi altında bir arada yaşatmaktı ve Osmanlılar bu yoldaki tecrübelerini uzun zamandır Batı’daki uygulamalarıyla olgun hâle getirmişlerdi.</p>
<p>Kudüs her şeyden önce bu anlayışın ve her üç dinden oluşan Osmanlı tebaası için çarpıcı bir yapı taşı olacaktı. Padişahın bizzat gösterişli maiyetiyle Kudüs’ü ansızın ziyareti bu anlamda sembolik bir değer taşıyordu.I. Selim’in Kudüs’ü ziyareti hususu, dönemin Osmanlı kaynaklarında bir-ikisi hariç teferruatlı anlatılmaz. Fakat onunla birlikte Kudüs’e giden hatta padişahın buraya gitmesini özellikle teşvik eden tarihçi ve münşi İdris-i Bitlisi, bu hususta ilginç bilgiler verir.Yukarıda da temas edildiği gibi padişah Küdus’ü ziyaret arzusunu gündeme getirince bazı devlet adamları emniyet gerekçesiyle karşı çıkmış,seferin tamamlanmasından sonra bunun uygun olacağını söylemişlerdi.Bunun üzerine Idris-i Bitlisi devreye girerek tereddüt eden padişahın bir an önce bu kutsi makamı ziyaret etmesinin gerekli olduğunu bildirmişti.</p>
<p>Hatta Hz. Peygamber’in “İnsanları ancak üç mescit takviye eder, Mescit-i haram,Mescit-i Aksa ve benim mescidim” mealindeki hadisini öne sürerek,bu mukaddes toprakların hükümdarı olmanın zahiri ve manevi saltanat gereğince, Hz. Süleyman ve Hz. Davud peygamberlere mahsus bulunduğunu söylemişti.Güçlü padişahlar, Hz. Muhammed’in ve diğer peygamberlerin halefleri mesabesinde oldukları için onların değer verdikleri kutlu makamları bu kadar yakınına gelmişken ziyaret etmemenin yerinde olmayacağını; halef olunanlara tazim ve saygı göstermenin şanı yüce sultanlara layık bir hareket olacağını ifade etmişti.</p>
<p>Ayrıca bu durumu padişahın atadığı ve bir bakıma halef kıldığı kimselerin saltanat makamına yakın gelmişken onun huzuruna çıkmamalarına benzetmişti. İdris-i Bitlisi, sözlerinden etkilenen padişahın kararında ısrarcı olarak her türlü tehlikeye karşı bu kutsal makamı görmek için Remle’den bir merhalede durmaksızın akşam vaktine yakın Kudüs’e geldiğini de yazar(3).</p>
<p>Padişahın Kudüs’te nereleri ziyaret ettiği konusunda en ayrıntılı bilgi bu seferde bulunduğu anlaşılan Silahşor lakablı bir Osmanlı tarihçisi tarafından verilir. Ona göre I. Selim yanında 500 piyade tüfekçi ve 1.000 kadar kapıkulu süvarisi, çok yakını olan bazı devlet adamlarıyla birlikte ikindi vakti Kudüs’e ulaştı. Şehrin dışında çadırını kurarak bir süre dinlendi ve Mescid-i Aksa’daki hizmetlilere haber yollayıp akşam namazını orada kılacağını bildirdi. Sonra atıyla şehre girip Kubbetü’s-sahre önlerine geldi, atından indi ve önce burayı ziyaret etti. 55 adım yürüyüp merdivenlere ulaştı, on beş adımda burayı çıktı, altmış adımda kapısının önüne geldi.</p>
<p>Burada “ rumman-ı Davud Nebi’yi ve nahl-ı Hamza’yı” ziyaret ettikten sonra “hacer-i sahre”yi dolaşıp on üç basamak altına inip iki rekât hacet namazı kıldı. Buradan çıkıp yine sahrenin sol tarafında mihrap önüne varıp yine namaz kıldı, dua etti.Ardından dışarı çıktı, buranın hizmetlilerine bol bol bahşişler verdi.</p>
<p>Yine yürüyerek sahre sofasından inip yüz elli adımda avlusunu/haremini geçti, Mescid-i Aksa’ya geldi. Buranın hademeleri kendisini ellerinde mumlar olduğu hâlde karşıladı, içeri giren padişah önce etrafa göz attı, o sırada 12.000 kandil yakılmış etraf gündüz gibi aydınlanmıştı. Yürüyüp seksen beş adımda mihrap önüne ulaştı, akşam namazını cemaatle kıldı,namaz bittikten sonra mihrabın iki tarafında bulunan devasa direkleri ziyaret etti, burada biraz durdu, yine mihrab önüne geldi iki rekât hacet namazı daha kıldı, “zikr ve tilâvete” meşgul oldu, bol bol dua etti.</p>
<p>Duasını bitirdikten sonra yatsı namazı vakti girdiği için yatsı namazını da burada kıldı, hizmetlilere yine bol bol bahşişler dağıttı. Camiden çıktıktan sonra atına bindi, etrafındaki adamları fanus ve meşaleler yakıp ona eşlik ettiler. O gece dışarıdaki otağında kaldı. Ertesi sabah çok sayıda koyun, deve, öküz kurban edilmesi için emir verdi. Atına binip tekrar Kubbetüssahre’yi bu defa gündüz gözüyle ziyaret etti, yine Mescid-i Aksa’da iki rekat hacet namazı kıldı, oradan çıktıktan sonra da Kudüs’ün bütün seyredilecek mekânlarını dolaştı.</p>
<p>İdris-i Bitlisi, bu noktada padişahın İshak,Yakub ve Yusuf Peygamberlerin makamlarını, İsrailoğullarının nebilerinden 200 kişinin kabrinin bulunduğu mekânı ziyaret ettiğini de eklemiştir. Her bir kabir başında hem kendisine hem de İsfahani Mehmed Efendi’ye birer aşir okuttuğunu bildirmiştir.Ardından ayırım yapmaksızın bütün Kudüs halkına bol bol sadaka ve ihsanlarda bulunmuştur(4).Ayrıntılı olarak naklettiğimiz bu ziyarette görüldüğü gibi I. Selim,Kubbetüssahre ve Mescit-i Aksa’yı ana merkeze alarak Kudüs ziyaretini tamamlamıştır.</p>
<p>Bu durum çıkacağı Kahire Seferi öncesinde kendisi için aynı zamanda bir manevi sığınma ve tazarru vesilesi de olmuşa benzemektedir. Fakat ziyaretin sembolik değeri büyüktür, sultanın bu ziyareti, Kudüs’teki dini gruplara gösterdiği tavır, Osmanlı misyonunun mahiyetini belirleyecek önemdedir; üstelik çeşitli dinî gruplara birtakım ayrıcalıklarının bu sırada bizzat padişah tarafından bağışlandığı yolunda ileride cemaatler arasında çıkan çeşitli meselelerde Osmanlı hükümet merkezi tarafından daimi olarak kabul görecek iddialarına dahi mesnet olmuştur.I. Selim’in Kudüs ziyareti daha döneminde Batı literatürüne de yansımış gözükmektedir.</p>
<p>Christen Kauffman adlı bir tacirin papaya yolladığı Ocak 1917 tarihli raporda Kudüs’ü ziyaret eden padişahın Hz. İsa’ya atfedilen mezarı da ziyaret ettiği, etrafına yapılmış engelleme duvarını,mezarın daha iyi görünmesini sağlamak için yıktırdığı; hatta bir âyin dinlemek istediği ve oradaki Fransisken rahiplerine 20.000 akçe dağıttığı gibi Osmanlı kaynaklarında bulunmayan, muhtemelen tevatür niteliği taşıyan bilgelere yer verilmiştir. Hatta onun Sina Çölü’ndeki Azize Katerina Manastırı’nı dahi ziyaret ettiği bildirilmiştir(5).</p>
<p>Feridun M.Emecen &#8211; Yavuz Sultan Selim,syf.244-248</p>
<p>1- Selimşahnâme, s. 333.</p>
<p>2- Haydar Çelebi, “Ruznâme”, s. 483.</p>
<p>3 &#8211; Selimşahnâme, s. 331-332.</p>
<p>4- “Fetihnâme-i Diyâr-ı Arab”, Tarih Vesikaları, I/2 (1958), s. 318-319</p>
<p>5- Bayerische Staats Bibliothek, nr. VD16 B 251(Nürnberg 1518);VD16 0 740 (1518);<br />
VD16 0 738.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selimin-kudus-ziyareti/">Yavuz Sultan Selim’in Kudüs Ziyareti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selimin-kudus-ziyareti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yavuz Sultan Selim Alevi Katliamı Yaptımı ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selim-alevi-katliami-yaptimi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selim-alevi-katliami-yaptimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Jun 2015 10:31:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Çaldıran]]></category>
		<category><![CDATA[İdrisi Bitlisi]]></category>
		<category><![CDATA[Alev]]></category>
		<category><![CDATA[Alevi]]></category>
		<category><![CDATA[Alevi Katliamı]]></category>
		<category><![CDATA[Şah İsmail]]></category>
		<category><![CDATA[Şahkulu]]></category>
		<category><![CDATA[Emecen]]></category>
		<category><![CDATA[Feridun Emcen]]></category>
		<category><![CDATA[Katliamı Nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Kim Alevi Katliamı yaptı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Safevi]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz 40 bin alevi öldürdümü]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Devri]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Katliam Yaptımı]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim icraatları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8432</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; XVI. yüzyılın ikinci yarısında kaleme alınmış Osmanlı tarihlerinde yapılan teftişler sonucu 40.000 kişinin tespit edilip bunların bütünüyle imha edildikleri veya bir bölümünün sürgüne gönderildiği bilgisi bulu­nur. Bu bilgiler zamanla Anadolu’da yapılan bu teftişler sonucu “40.000 Alevi’nin Yavuz Sultan Selim tarafından katledildiği” şeklinde nerdeyse tartışılmaz bir kabule dönüşen bilgi hâline gelerek, bugün sosyal ve siyasi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selim-alevi-katliami-yaptimi/">Yavuz Sultan Selim Alevi Katliamı Yaptımı ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/yavuz-sultan-selim.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-8431 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/yavuz-sultan-selim-300x194.jpg" alt="yavuz-sultan-selim" width="571" height="369" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/yavuz-sultan-selim-300x194.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/yavuz-sultan-selim-600x388.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/yavuz-sultan-selim-768x497.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/yavuz-sultan-selim-1024x662.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/yavuz-sultan-selim-1536x993.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/yavuz-sultan-selim.jpg 1587w" sizes="(max-width: 571px) 100vw, 571px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>XVI. yüzyılın ikinci yarısında kaleme alınmış Osmanlı tarihlerinde yapılan teftişler sonucu 40.000 kişinin tespit edilip bunların bütünüyle imha edildikleri veya bir bölümünün sürgüne gönderildiği bilgisi bulu­nur. Bu bilgiler zamanla Anadolu’da yapılan bu teftişler sonucu “40.000 Alevi’nin Yavuz Sultan Selim tarafından katledildiği” şeklinde nerdeyse tartışılmaz bir kabule dönüşen bilgi hâline gelerek, bugün sosyal ve siyasi vesilelerle sık sık tekrarlanan bir “paradigma” olmuştur. Bu bil­ginin yer aldığı kaynakların tahliline ve aslında meselenin nasıl anla­şılması gerektiğine girmeden önce Şah İsmail’in kendi dinî görüşlerini yaymak için İran’da Azerbaycan’da yaptığı hareketlere kısaca temas etmekte fayda vardır.</p>
<p>Safevi kaynakların yanında bazı Osmanlı kaynaklarında da yer alan bilgilere göre Şah İsmail, kendi dinî inançlarını kabul ettirmek için ele geçirdiği şehir ve kasabalarda halka çok sert davranmış, Sünni ka­lanlara yaşama hakkı tanımamıştır. Özellikle Isfahan, Fars, Yezd, Kir­man hatta Horasan gibi bölgelerdeki yoğun Sünni nüfus Şah İsmail’in inançlarına karşı çıktıkları için topluca katledilmişlerdi . Mesela sa­dece Tebriz’de katledilen Akkoyunluların sayısını dönemin Osmanlı tarihçilerinden İbn Kemal (Ö.1534), 40.000-50.000 olarak gösterir ve mealen şöyle yazar:</p>
<blockquote><p>“&#8230; Tebriz’e doğrulup herhangi bir engelle karşılaşmadan şehre girdi. Akkoyunlu cemaatinden bulduğuna aman vermedi, kırdı, atasının öcünü alıp, yaşlı-genç, kadın-çocuk kırk elli bin mıkdarı Akkoyunluyu helâk edip Haşan Han ile Mirza Ahmed’i bırakıp diğer emir ve sultanların kemiklerini mezarlarından çı­kardı ateşe attırdı., kendi anasını ki Haşan Han’ın kızıydı, kü­für ve zulümden men edip ona karşı çıktığı için kendi eliyle öldürdü&#8230;</p></blockquote>
<p>İlginç şekilde benzeri ifadeleri dönemin çağdaş bir seyyah/tarihçi<sub>si</sub> olan Angiolello (ö. 1525) da tekrarlar:</p>
<blockquote><p>Bu şehre girdikten sonra muhaliflerine acımasızca davran­dı. Öyle ki mollalardan kadınlara ve çocuklara varıncaya kadar ahaliden pek çoğunu parça parça ettirdi. Nihayet o beldelerin ve etrafının ahalisi emrine itaat edip şehrin bütün sakinleri onun şi­arı olan kızıl başlık giydiler. Burada 20.000’den fazla insan öldü, ileri gelenlerden bir kaçının kemiklerini mezardan çıkarmalarını ve yakmalarını emretti, annesini de öldürttü..</p></blockquote>
<p>Birbirinden haberdar olmayan aynı dönemde yaşamış bu iki çağdaş tarihçinin verdikleri bilgilerin birbiriyle uyuşması, verilen rakamla­rın abartılı olduğu düşünülse bile, ciddi bir kırımın yapılmış olduğuna açık şekilde delalet eder. Öte yandan Safevi tarihçisi Hasan-ı Rumlu (Ö.1577) da bu tür katliamlar hakkında yer yer dikkate değer bilgiler verir. Mesela Karşı Kalesi’nin ele geçirilmesinin ardından şehirdeki yaklaşık 15.000 küçük, büyük, genç yaşlı sivil halkın tamamen imha edildiğini, camiye sığman o vilayetin büyüklerinin (seyyitler) dahi ken­dilerinin Hz. Ali soyundan geldiklerini söylemelerine rağmen “.. Gazi­ler savaşla ele geçirdikleri yerlerin küçük ve büyüklerini öldürürler ve seyit olan veya olmayan ayırımı yapmazlar..” gerekçesiyle merhametsiz­ce katledildiklerini yazmaktadır<sup>190</sup>.</p>
<p>Safevi hareketi hâkim olduğu bölgede kendi mezhebi inançları dışın­da herhangi bir mezhebin yaşamasına izin vermez ve bütünüyle halkın dinî anlayışlarını dönüştürürken Osmanlı topraklarında “Alevi” deni­len gruplar, aşağıda tartışılacak olan 40.000 kişinin katledildiği bilgisi­ne rağmen, varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bu durum iki devlet arasındaki katı mezhebi inanç farklılığının mahiyetini anlamak bakımından son derece önemlidir. Üstelik İran’da Şah İsmail’in ön ayak olduğu “Alevi” inancı kısa zaman sonra Şiiliğin Caferi öğretisi hâline gelmiş ve izlerini neredeyse yitirmiştir. Hâlbuki Anadolu’da bu kadar büyük zulme uğ­radığı, katledildikleri belirtilen zümreler bulundukları yerlerde kendi inançlarıyla -içe kapanarak da olsa- hayatlarını sürdürme imkânı bul­muşlardır. Hiç şüphesiz Osmanlılar, Şah İsmail ile başlayan bu dönem­de Sünni öğretiyi bütün devlet kademelerinde ve sosyal hayatta ikame etmeye yönelik tedbirler almaya çalışmış, önceki dönemlere göre kendi resmi ideolojisini ve yaklaşımını katı sınırlarıyla belirlemiştir. Fakat bu anlayış? toplumun bütün kademelerine sirâyet edecek şekilde, tıpkı Şah İsmail’in zorla yaptığı gibi, toplumu dinî inanç yönünden tamamıyla dönüştürecek bir boyuta ulaşmamıştır.</p>
<p>Bu bakımdan konuyu değerlendirirken tarihî serinkanlılıktan azade olarak bir tarafı göz ardı edip diğer tarafı öne çıkarmak ve bundan sos­yal (belki de siyasi!) bir menfaat beklemek, toplumlar arası husumeti körüklemekten ve karşılıklı boş suçlamalarla içtimai ahengi bozmaktan başka bir işe yaramaz.</p>
<p>“40.000 Alevi’nin Yavuz tarafından katledildiği” söylemine ge­lince: Öncelikle bu konudaki ilk bilgilerin dönemin kaynakları olan Selimnâme literatüründe geçmediği tespit edilmektedir. Konuyu açık şekilde ve bazı ayrıntılar vererek izah eden ilk kaynak İdris-i Bitlisi’nin Selimşahnâme adlı kitabıdır. I. Selim’in yanında bulunmuş ve önemli hizmetler görmüş olan İdris-i Bitlisi, II. Bayezid döneminin bir bölü­münü içine alan Heşt Behişt adlı sekiz ciltten oluşan Farsça bir Osmanlı tarihi kaleme almış, daha sonra I. Selim dönemiyle ilgili bilgileri de toplamış, fakat ölümü sebebiyle bunları temize çekme ve düzenleme imkânı bulamamıştı. Daha sonra oğlu Ebulfazl Mehmed Çelebi baba­sını notlarını düzenleyerek ve kendi edindiği bilgilerle de eklemeler yaparak Selimşahnâme adlı eseri tamamlamıştı. İşte bu eserde, Çaldı­ran Seferi’ne çıkmadan önce Edirne’de hazırlık yaparken Selim’in “Kızılbaş taifesinin kökünü kazımak için” memleketteki idarecilere bir hüküm yolladığı belirtilerek şöyle emrettiği belirtilir:</p>
<blockquote><p>“..hiç beklemeksizin her yörede Kızılbaş taifesinden her kim varsa ve nerede oturuyorsa, üç atasına dek bu Safeviye şeyhle­rinin üç tabakasına (Şah İsmail ve atalarını kastediyor) .inanan müritlerden iseler, her halükarda ‘imânı inkâr ile değiştiren şüphesiz doğru yoldan sapmış olur* ayeti gereğince köklerinin kazınmasını ve tebdil ile cezalandırılmayı hak etmişlerdir; kaçı­nılmaz olarak Rum (Anadolu) beldelerinde oturan ve yolculuk (konargöçer demek istiyor) hâlinde bulunan bu taifenin yediden yetmişe hepsini yazsınlar ve kadılar arz etsinler..”</p></blockquote>
<p>Bu emir uyarınca onlardan büyük bir kitlenin öldürüldüğünü yazan İdris-i Bitlisi, hemen ardından manzum olarak olayları özetlediği yerde bu defa şiir diliyle şunu belirtir:</p>
<blockquote><p>“&#8230;Yazıcılar isimleri deftere kaydedince yaşlı ve gençlerden oluşan kayıtların sayısı kırk bini buldu/ Ulaklar yazılan defterleri her yörenin hâkimine ulaştırdıktan sonra her yörede keskin kılıç adım adım yazılanlara yöneldi/ Bu öldürülenlerin sayısı hesapla­nan kırk bini de aştı/ İtaat bakımından Hak’tan kim yüz çevirirse Hak onu siyaset kılıcıyla öldürür.. .”</p></blockquote>
<p>İdris-i Bitlisi’nin bu bilgisi daha sonraki tarihçilerden olup bu eseri de görmüş olduğu anlaşılan Hoca Sadeddin Efendi (Ö.1599) ile Geli­bolulu Mustafa Alî (Ö.1600) tarafından benzeri cümlelerle tekrarlanır. Hoca Sadeddin Efendi, deftere kaydedilen 40.000 kişinin bazısının kati bazısının ise hapse edildiğini (“..tefahhus ve tedkik-i hükkâm ile tah­kik bulan kırk bin mikdarı ru’us-ı habîsü’n-nüfus kimi maktûl ve kimi mahbûs olmuş idi..”)<span style="font-size: 13.3333330154419px; line-height: 20px;"> </span>yazarken Alî, ele geçirilen “ kırk bin mikdarı” râfızinin kılıçtan geçirilip defterinin merkeze yollandığını bildirir. Daha sonraki Osmanlı tarihleri bu bilgileri esas alarak daha da yayılma­sına yol açmışlar, bu durum kaynaklara şüpheci yaklaşmayan modem çalışmalara da yansımıştır<span style="font-size: 13.3333330154419px; line-height: 20px;">.</span></p>
<p>Bu konuda öncelikle şu husus vurgulanmalıdır ki ldris-i Bitlisi’nin yapıldığını iddia ettiği böyle bir teftişin döneminde gerçekleştirilip ger­çekleştirilmediği, söz konusu defterlerin hazırlanarak hükümet merke­zine yollanıp yollanmadığı konusunu teyit edecek herhangi bir arşiv belgesi yahut döneminin çağdaş bir kitabî kaynağı mevcut değildir. Aslında bu bilginin menşei, I. Selim’in kardeşi Ahmed ile mücadelesi sırasında ona ve Kızılbaş olduğu belirtilen yeğeni Murad’a katılanların tesbiti için çeşitli bölgelere yollanan hükümler olmalıdır. Nitekim 1513 yılı başında Şehzade Ahmed ve oğullarına taraftar olanların isimleri tesbit edilerek merkeze gönderilmiştir. Burada yapılan teftişin gerekçesi şöyle açıklanmaktadır:</p>
<blockquote><p>“..şöyle emrolunmuş ki vilâyet-i Rum’da Sultan Ahmed’e va­ran ve varmayan taifenin ki ellerinden hayr ve şer gelir, anın gibi kimseleri arzınla irsâl edesin deyü, varanı ve varmayanı ellerine verdiğin arzda ilam edesin, öyle olsa.. .ellerinden hayr ve şer ge­len kimseleri esâmileriyle ve halleri ve evsâflarıyla defter olunup irsâl olundu..”</p></blockquote>
<p>Burada Tokat, Niksar, Gedegra, Kavak, Bafra, Sonisa, Amasya, Ço­rum, Ladik, Muşali Karahisar (Akdağ Madeni) nahiyelerinden Şehzade Ahmed’e katılan, katılmayan, Kızılbaş olan, Şehzade Murad’ın yanına giden şahısların (muhtemelen timarlı sipahilerin) adları verilmiştir. Bunun dışında bu hususla ilgili herhangi bir belgeye rastlanmamakta- dır. Defterde nispeten geniş bir bölgede zikredilen şahıs adedi toplamı­nın 70’i geçmemesi de manidardır.</p>
<p>Şu hâlde öncelikle verilen 40.000 rakamının abartılı olduğu veya rakam olarak değil de bir hacmi belirtmek üzere yuvarlak bir sayıyı işa­ret ettiği söylenebilir. Nitekim yukarıda temas edildiği gibi îbn Kemal de Şah İsmail’in Tebriz’de yaptığı katliamın rakamını 40.000-50.000 olarak göstermiş; ayrıca yine Idris-i Bitlisi Şahkulu isyanı sırasında Anadolu’da 50.000 kişinin hayatını kaybettiğini yazmıştır<span style="font-size: 13.3333330154419px; line-height: 20px;">.</span> Bundan dolayı bu gibi rakamları gerçek addedip ona göre yorumlarda bulunmak doğru bir yaklaşım olmaz. Bunlar çok sayıda kaybı gösterme amacına matuf olarak okuyucuların zihinlerinde bir canlandırma yapmasını sağ­layacak bilgiler şeklinde mütalaa edilmelidir. Ayrıca yukarıdaki kay­naklara inanılacak dahi olsa 1513-1514 arasında oldukça kısa bir sürede bu kadar kişinin tahririnin yapılıp merkeze gönderilmesi, ardından da bu defterlerin tekrar ilgililere yollanarak isimleri yazılı olanların kat linin gerçekleştirilmesi pek mümkün görünmemektedir. Üstelik Hoca Sadeddin Efendi’nin yazdığına dikkat edilecek olursa bunların hepsinin değil bir kısmının katledildiği, diğerlerinin ise hapse atıldığı anlaşılır Nitekim II. Bayezid döneminden beri isyanlara kat ilanlar veya Kızılbaş olduğu iddiasıyla yakalananların çoğunun Mora Yarımadası’na sürgün edildiği bilinmektedir.</p>
<p>Geç tarihli kaynaklarda bu bilgilerin abartılarak nakledilmesinde aslında Safevi ve Osmanlılar arasındaki siyasi-dinî çekişme yatmakta, Sünni inancı bütünüyle ortaya çıkaran XVI. yüzyılın tarihçileri bir öl­çüde karşı tarafa gözdağı verme, yandaşlarına da iftihar vesilesi veya dinî inanca ne kadar bağlı olunduğunu kuvvetle vurgulama amacıyla bu gibi bilgileri daha da abartarak kullanma eğilimi sergilemektedir. Ayrıca Çaldıran Savaşı arifesinde başlandığı anlaşılan ve vergi amaçlı nüfus tespitlerini içine alan bazı tahrir defterlerinde, mesela Trabzon kesiminde, Çepnilerin yoğun olarak bulundukları yaylalık alanlarda­ki köylerin boşalıp Şah İsmail’e katılmış bulunduklarına dair kayıtlara rastlanır. Hatta daha sonra söz konusu köylerin halkının geri dönmele­ri durumunda vergi muafiyeti ile iskânlarının sağlanacağına dair resmî emirler bulunmaktadır. Sonuç olarak hiç şüphesiz Şah İsmail’in mek­tuplarıyla yakalanan Safevi halifeleri, bunların Anadolu’nun çeşitli yerlerinde temas kurdukları tarikat şeyhlerinin bazıları ve âsi elebaşları şiddet uygulanarak katledilmiştir, fakat bunun sistemli bir “Kızılbaş te­mizliğine” dönüştüğünü söylemek yukarıdaki veriler de nazarı itibara alınırsa, kanaatimizce büyük bir yanılgıdır.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Feridun M. Emecen &#8211; Yavuz Sultan Selim (Sayfa: 95-100)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selim-alevi-katliami-yaptimi/">Yavuz Sultan Selim Alevi Katliamı Yaptımı ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selim-alevi-katliami-yaptimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yavuz Sultan Selim’in İlme ve Âlime Hörmeti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selimin-ilme-ve-alime-hormeti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selimin-ilme-ve-alime-hormeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Mar 2015 17:06:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Hürmet]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Sultan Selim’in İlme ve Âlime Hörmeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=4431</guid>

					<description><![CDATA[<p>Büyük atamız Yavuz Sultan Selim’in ilme ve âlime hörmetini ifade eden pek meşhur bir hâdiseyi de anlatmak istiyorum. Yavuz Mısır’ı aldıktan sonra bu ülkenin idaresini bir Kölemene teslim ederek İstanbul’a dönüyordu. Ordu, Adana civarında yürür ken, Padişah kendisinin sol tarafında at üstünde giden, Sinan Paşanın Mısır’da düşman tarafından katledilmesiyle tâyin ettiği yeni sadrazam Yunus Paşaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selimin-ilme-ve-alime-hormeti/">Yavuz Sultan Selim’in İlme ve Âlime Hörmeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Büyük atamız Yavuz Sultan Selim’in ilme ve âlime hörmetini ifade eden pek meşhur bir hâdiseyi de anlatmak istiyorum. Yavuz Mısır’ı aldıktan sonra bu ülkenin idaresini bir Kölemene teslim ederek İstanbul’a dönüyordu. Ordu, Adana civarında yürür ken, Padişah kendisinin sol tarafında at üstünde giden, Sinan Paşanın Mısır’da düşman tarafından katledilmesiyle tâyin ettiği yeni sadrazam Yunus Paşaya dönerek, “Ne dersin Yunus, Mısır ı da aldık,” diye söz açar. Bunu firsat bilen yeni sadrazam, “Evet Padişahım, Mısır’ı aldık ama eğer Firavunlar ülkesini bir Kölemen’e bağışlayacağınızı bilseydik kullarınız ardınız sıra gelmezdik” diye cevaplandırır.</p>
<p>Bu sözün altında belki de devleti sarsabilecek gizli bir fitne kazanının kaynadığını sezen hikmet sahibi hüküm­dar kılıcını çeker ve bir vuruşta sadrazamın kellesini düşürür. Yine de hırsını alamaz ve atını mahmuzlar. Padişahın sağ yanında at süren kazasker İbn-i Kemâl heyecan içindedir ve geride kalmıştır. Padişah ona dönerek yanına gelmesini işaret eder. Maalesef İbn’i Kemâl’in atı, Padişah’ın yanına vardığı anda yerdeki iri çamur yığı­nına basarak çamuru padişahın üzerine sıçratır ve kaftanını baştan aşağı çamura bulaştırır. Bu hareket üzerine korkudan titremeye başlayan kazaskerin hayret bakışları önünde Padişah atından iner, kaftanını çıkarır ve kaftancıbaşıyı çağırarak ona teslim ederken şu sözleri söyler: &#8220;Alınız bunu, tabutuma örtünüz. Zira ulemânın atı­nın ayağından sıçrayan çamur dahi bizim için şereftir.” Nesiller için bir ilim müzesi olacak o kaftan hâlâ onun tabutunu örtüyor. Lâkin ibret alacak ziyaretçiler yok, onlar ölmüştür.</p>
<p>Nurettin Topçu, İslam ve İnsan</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selimin-ilme-ve-alime-hormeti/">Yavuz Sultan Selim’in İlme ve Âlime Hörmeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yavuz-sultan-selimin-ilme-ve-alime-hormeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
