<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yahudi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/yahudi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 28 Mar 2024 07:57:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Yahudi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gazze Aynasında İnsanlığın Geleceği ve İslam Ümmetinin Mükellefiyeti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gazze-aynasinda-insanligin-gelecegi-ve-islam-ummetinin-mukellefiyeti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gazze-aynasinda-insanligin-gelecegi-ve-islam-ummetinin-mukellefiyeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Mar 2024 07:56:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Halil Üçer]]></category>
		<category><![CDATA[Aksa Tufanı Harekatı]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[Siyonist]]></category>
		<category><![CDATA[Siyonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Teklif Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26948</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İBRAHİM HALİL ÜÇER Gazze’de yaşanan ve insanlık vicdanını ayağa kaldıran soykırım, işgalci İsrail devletinin (!) İslam coğrafyasının kalbindeki hırsızlık ve talana dayalı mevcudiyetinin bir uzantısı olarak ortaya çıkıyor. İsrail’in bu coğrafyadaki mevcudiyeti, ilk bakışta Yahudilere bir yer arama çabasının sonucu olarak takdim edilse bile, Ortodoks Yahudilerin böylesi bir yer fikrine karşı çıktıkları göz önünde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gazze-aynasinda-insanligin-gelecegi-ve-islam-ummetinin-mukellefiyeti/">Gazze Aynasında İnsanlığın Geleceği ve İslam Ümmetinin Mükellefiyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/ucer-elazig-a-geliyor_1706461429_Vmi4vx.webp"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26949 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/ucer-elazig-a-geliyor_1706461429_Vmi4vx-300x169.webp" alt="" width="394" height="222" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/ucer-elazig-a-geliyor_1706461429_Vmi4vx-300x169.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/ucer-elazig-a-geliyor_1706461429_Vmi4vx-600x338.webp 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/ucer-elazig-a-geliyor_1706461429_Vmi4vx-768x433.webp 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/ucer-elazig-a-geliyor_1706461429_Vmi4vx-1024x577.webp 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/ucer-elazig-a-geliyor_1706461429_Vmi4vx-1536x866.webp 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/ucer-elazig-a-geliyor_1706461429_Vmi4vx.webp 1682w" sizes="(max-width: 394px) 100vw, 394px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İBRAHİM HALİL ÜÇER</p>
<p>Gazze’de yaşanan ve insanlık vicdanını ayağa kaldıran soykırım, işgalci İsrail devletinin (!) İslam coğrafyasının kalbindeki hırsızlık ve talana dayalı mevcudiyetinin bir uzantısı olarak ortaya çıkıyor. İsrail’in bu coğrafyadaki mevcudiyeti, ilk bakışta Yahudilere bir yer arama çabasının sonucu olarak takdim edilse bile, Ortodoks Yahudilerin böylesi bir yer fikrine karşı çıktıkları göz önünde bulundurulduğunda, Yahudilere yer arayışının bizzat Yahudi teolojisiyle değil, seküler Siyonist ideolojiyle ilişkilendirilmesi gerektiği açıklık kazanıyor. Amerika Başkanı J. Biden’ın İsrail’i ziyareti esnasında “Siyonist olmak için Yahudi olmaya gerek yok” şeklindeki ifadesinin de gösterdiği gibi Siyonizm, işlevi ve değeriyle ilgili küresel batılı hegemonyanın üzerinde ittifak ettiği ve toplu bir şekilde desteklediği tastamam seküler bir ideoloji. Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim: Bu ideoloji ve onun hizmet ettiği küresel batılı hegemonya, annelerinden özgür doğan çocukların bedenlerini, ruhlarını, iradelerini ve duygularını ele geçirmeyi amaçlıyor. Onları iliklerine kadar sömürüp kendi mülkü haline getirecek ve sonra onlara varlıklarını kendisinin armağan ettiğini söyleyecek bir güce ulaşana kadar da asla durmayacak. Varlığını bu hegemonyanın sağladığı araçlara değil, sadece Allah’a borçlu olduğunu ilan eden Gazzeli çocuklar, kadınlar ve erkeklerin mücadelesinde seyrettiğimiz şey insanlığın özgür geleceği, Batılı küresel hegemonyanın bir aygıtı olarak İsrail’in insan dışı saldırılarında seyrettiği miz şey ise insanlığın sömürülmüş, köleleştirilmiş geleceğidir. Bu yazıda Gazze aynasında seyrettiğimiz bu iki gelecek ufku üzerinde duracak ve insanlığın özgür geleceği için İslam ümmetinin nasıl bir mükellefiyet altında olduğunu ortaya koymaya çalışacağız.</p>
<p>Şöyle bir soruyla başlayalım: Siyonist ideolojiyi yaratan ve her şartta onun arkasında yer alan kapitalist emperyal hegemonyanın, onu İslam coğrafyasının kalbine yerleştirmekteki maksadı ne olabilir? Bu sorunun cevabı insanlığın geleceğine dair tehditlerin ne olduğuna ve Gazze’deki mücahitlerin giriştiği mücadelenin nasıl olup da bu tehdide karşı külli bir farkındalık ve mukabele imkânı verdiğini bize öğretebilir.</p>
<p>Bu soruya cevap vermek için öncelikle birkaç çelişkiyi ve ona bağlı birkaç aldatmayı fark etmemiz gerekiyor. Çelişki şudur: Mevcut küresel dünya düzeni politik yasanın teşekkülünden ve kamusal alanın işleyişinden, dinsel inanca ait her türlü etkiyi dışlama fikri üzerine kuruludur. Bununla birlikte İsrail doğrudan doğruya teo-politik bir ideolojiye dayanan ve hem kamusal alanın işleyişi hem de politik yasanın teşekkülünde dinsel inançların yoğun şekilde etkili olduğu bir yapıdır. Revize edilmiş tüm unsurlarına rağmen hâlâ bir Westfalya sistemi olarak görülebilecek küresel dünya düzeni açısından bu durum ilk bakışta bir çelişki olarak görülebilir. Şöyle ki on yedinci yüzyılda teşekkül eden Westfalya sistemi, Avrupa’da politik mücadelenin din kisvesi altında yürütüldüğü ve sekiz milyona yakın insanın öldüğü otuz yıl savaşlarından (1618-1648) çıkarılan bir derse dayanıyordu: “Din, çatışma, düzensizlik ve güvensizlik kaynağıdır. Şu halde hem devletler arasında hem de bir devlet içinde barış, düzen ve güvenin tesisi için dinî inançların politik alandan dışlanması gerekir.” Westfalya barışının bir gereği olarak, her devlet kendi içinde egemen kabul edilse ve diğer devletlerin bu egemenlik alanına müdahalesi yasaklansa bile, zımni olarak bunun bir istisnası öngörülmüştü: Komşu devletlerden birinde dinsel inançlar politik alan üzerinde etki yaratma teşebbüsünde bulunursa, diğer devletlerin toplu bir şekilde buraya müdahale etme hakkı öngörülüyordu. Laiklik ilkesine kaynaklık eden ve bu ilkeyi küresel sistemin esasına yerleştiren bu seküler eğilim, Avrupa tarihinin on yedinci yüzyılı takip eden her aşamasında daha da güçlenerek korundu ve küresel sistemin taviz verilemez esaslarından biri olarak varlığını sürdürdü. Hal böyleyse küresel sistemin muhafızlığını yapan unsurlar nasıl olup da İsrail gibi kendisini teo-politik yollarla meşrulaştıran ve politik alanı binlerce yıllık dinsel ideallerin tahakkümü altına sokan bir yapıyı destekliyor? Buradaki çelişki nasıl anlaşılmalı?</p>
<p>Bu çelişkinin üstesinden gelmenin yolu, aslında onun sadece görünüşte çelişki olduğunu fark etmektir. Çünkü ne İsrail hakiki mânâsıyla Yahudiliğe dayalı dinsel inançların politik alana tahakküm ettiği bir yapıdır ne de bugün kavuştuğu yeni form itibarıyla ileri derecede kapitalistleşmiş liberal yeni-emperyalist hegemonya dinsel herhangi bir inanca bağlılıktan tümüyle soyutlanmıştır. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi İsrail’in kuruluşunu temin eden Siyonizm, asıl itibarıyla dinsel değil tümüyle dünyevi bir ideolojidir. Bu ideolojiye hizmet edenlerin bir çoğu Tanrı’ya inanmayan ve hiçbir kurumsal dine mensubiyeti olmayan seküler insanlardır. Dinî inançlar Siyonizm için yalnızca araçsal bir değere sahipti ve hâlâ da öyledir. Kapitalist liberal hegemonyanın dinî inançlarla ilişkisine gelince; bu hegemonik yapı tarihsel süreç içerisinde elde ettiği olağanüstü esnek karakteri itibarıyla, kategorik olarak din karşıtı değildir. İlk olarak, onun mevcut durumda karşı olduğu şey insan iradesinin teslim olacağı en yüksek otorite olarak yalnız Hakk’ı tanıyan ve iradelerini O’ndan başkasına teslim etmeyeceğini beyan edenlerdir. “Katı olan her şeyi buharlaştıran” ve onları asıllarından koparıp kendi şekline sokan büyük bir sindirim aygıtı olarak kapitalizm; dinsel inanç, tutum ve pratikleri ruhlarından soyup sırf cesede dönüştürdüğü ve onlara “kendi ruhundan üflediği” sürece hiçbir dinsel inanç, tutum ve pratik onun için tehdit olamaz; bunlar görünüşleri itibarıyla İslamî bir karakterde olsalar bile. Yahudilik, Siyonist ideoloji tarafından tarihsel süreç boyunca ona içkin dünyevî karakterin öne çıkartılması suretiyle uhrevî tüm içeriğinden arındırılan bir cesede dönüştürülmüş ve kapitalist ruh için adanmış bir beden halini almıştır.</p>
<p>Kapitalist tahakküm araçları aynı şeyi Hıristiyanlık, İslam, Hinduizm, Budizm veya bir başka dinî gelenek üzerinde başarabildiği sürece, onlar sırf “dinsel görünüşleri” bakımından bir tehdit teşkil etmez; elverişli araçlar olarak, bu ruha boyun eğmiş hizmetkârlara dönüşebilir. İkinci olarak, ileri derecede kapitalistleşmiş liberal hegemonya, iddia edildiği haliyle nötr değildir, tümüyle ona özgü seküler bir tedeyyün tarzına ve dinî inanış, tutum ve ferdî-kurumsal pratikler olarak tasavvur edilebilecek örüntülerin arkasında bulunan içkin bir dinsel ruha sahiptir. Bu dinsel ruhun özü, tek kelimeyle “bu-dünyacılık”tır. Bu-dünyacılık, bu dünyayı öte dünyaya nispetle hiçbir değeri bulunmayan, imar ve inşa için emek sarf etmeye değmeyecek bayağı bir şey olarak gören ruhbanî öte-dünyacı tutumun karşı kutbuna yerleşir. Bu haliyle öte dünyayı yok sayıp hayatı bu dünyadan ibaret görür ve insanın bu hayattaki nihai gayesinin dünyevî refah, üstünlük ve güçten başka bir şey olmadığını kabul eder. Bu-dünyacılık on sekizinci yüzyıldaki Aydınlanma çağıyla birlikte Avrupalı zihnin kalbine yerleşmiş ve her aşamada yeni formlar kazanarak varlığını bugüne kadar sürdürmüştür. Bu-dünyacı inanç, Fransız ihtilalinin öncü ismi Robespierre’in Paris’e dikerek (1794) çevresinde dinî festivaller tertip ettiği, dünyevî aklı yüceltmek için tasarlanan “Yüce Varlık Kültü”nde olduğu gibi açık veya Masonluk ile dönemin İlluminati gruplarında olduğu gibi gizli paganik ritüellerle kendini âşikâr ettiği gibi, bu-dünyacı ruhun her türlü tezahüründe saklı, öte fikrinden mahrum dünyevî egemenlik maksadında da gözlemlenebilir. Burjuva sınıfına özgü, sermaye biriktirme ve onu kârlı yeni faaliyetler için kullanarak artırma maksadına dayalı dünyevî egemenlik ideali, Avrupa tarihinin kendi iç gelişimiyle irtibatlı bir şekilde, on sekizinci yüzyılda tarihin merkezine yerleşir ve daha fazla sermaye, daha fazla kâr, daha fazla zenginlik elde etmek üzere dünyayı egemenlik altına almak isterken önüne çıkacak başka her türden egemen unsuru tasfiye etmeyi amaçlar. West-falya sistemi, dünya hayatını tanzim iddiasına sahip dinî inançları tasfiye etmiş ve dünyevî egemenliği tek başına krala, yani politik iktidara vermişti.</p>
<p>On yedinci yüzyıl mutlak hükümranlık sahibi kralın dünyaya nizam verirken din ve sermaye dahil olmak üzere başka hiçbir yasa ve güç tanımadığı bir dönem olsa da, on sekizinci yüzyılda sermaye sahipleri kralı ve onun mutlak politik egemenliğini kendileri için tehdit görerek bilim insanlarını, filozofları ve “aydın” rahipleri de yanına almak suretiyle mason localarında toplanmaya ve yüksek kâr ideallerine tehdit teşkil eden her türlü egemenlik kaynaklarını bertaraf etmek üzere çalışmaya başladılar. Bu yüzyılda mason locaları ve onların Almanya şartlarında biçimlenen bir tür uzantısı olarak İlluminati grubu içerisinde gizli bir şekilde yürütülen bu çalışmalar, teori ve pratiği dünya sahnesiyle sınırlandırılmış aydınlanmacı seküler zihniyetle birleşerek dünya egemenliği hedefine tehdit oluşturan unsurlara karşı gizli ve özel tekniklerle savaş açtı. Savaşın muhatabı olan unsurlar, kendileri de dünya hayatını tanzim etme iddiasına sahip şeylerdi: Dinler, devletler, devletler üzerinde hükümranlık iddiasında bulunan yöneticiler ve onların iktidar kaynakları, dinle değilse de aile değerleriyle yakından ilişkili ahlâkî idealler, hakikatle irtibatını koparmamış, bu nedenle de hakiki bir eleştiri imkânına sahip sahih fikir ve nihayet dinî inançlara, ahlâkî değerlere, sahih fikre dayalı insan iradesi. Bunlar bir kez hedef tahtasına konulduktan sonra, kurumsal dinî yapıların tasfiyesi ya da içinin boşaltılması, siyasetin kötürümleştirilmesi, ahlâkın izafileştirilmesi, fikrin gerçeklikle irtibatının kopartılarak ifsad edilmesi ve büyük kalabalığın iradesinin manipülasyonlar yoluyla kontrol altına alınması temel amaçlar olarak belirlendi.1 Sermayesini mütemadiyen artırmak isteyen kapitalist bu amaçlara sahipti, çünkü onun için dünya sermayenin serbest dolaşımı için devasa bir pazardan başka bir şey değildi. Bu “pazarı” yönetmek ve kurallarını belirlemek isteyen başka rakipleri tasfiye etmek ve pazara hakim olmak zorunluydu. Bu mücadeleyi yürütürken takip edilecek strateji, locaların özünü ele verecek bir yapıya sahipti: Gizlilik. Kapitalist küresel hegemonyayı tesis çabası tümüyle gizli bir şekilde yürütülecek, bu hegemonyayı amaçlayanlar doğrudan doğruya maddî evrenin görünür yöneticileri olmayacak, bunun yerine görünür yöneticilerin arkasında bulunan ve onları karmaşık ilişkiler yoluyla yönlendiren aktörler olacaktı.</p>
<p>Görünenler alanını görünmeden yönetmenin elverişli bir tarafı da vardı: Aydınlanmacı özgürlük talebi, efendiliğin her türüne meydan okuyor ve insanları kendi vicdanları dışındaki otoritelerin tümüne karşı isyana teşvik ediyordu. İngiltere’deki Muhteşem Devrim ya da Fransız İhtilali böyle bir talebin geniş halk kitlelerini hareket geçirmesiyle mümkün hale gelmişti; insanlar bir kez kendi kaderlerini ellerine aldığına inan(dırıl) mıştı. Hal böyleyken, dünya pazarını ve hepsi de bu pazardaki müşteriler olarak görülen insanları kontrol etmeyi amaçlayan bir zümrenin, efendiliğini görünür bir şekilde yürütmesi mümkün değildi. Bu nedenle pazarın serbest olduğu ve müşterilerin tümüyle kendi özgür iradeleriyle hareket ettiği fikri yerleştirilerek bu husus tartışmaya kapalı bir kural haline getirilmeli, pazar ve müşteri bu sahte serbestî perdesinin arkasından idare edilmeliydi. Fakat bu tanrısal idare yöntemini dünya sahnesi üzerinde dünyevî aktörler aracılığıyla işletmek o kadar kolay bir şey değildir. Pazarın ve müşterilerin buranın idaresinde, gizlenmiş aktörler tarafından idare edilen görünür yöneticilere karşı minnet altında bırakılması ve bu idareciler olmaksızın dünya sahnesinin mütemadiyen bir kaos altında kalacağı fikrinin yerleştirilmesi gerekir. Bu, düzeni sağlayan bir otoritenin yokluğunda, insanların kendi başlarına bırakılmaları durumunda dünyanın sonu gelmez bir kaosa düçar olacağı şeklindeki eski bir siyasî fikrin devamı olarak görülebilir. Ama burada farklı olan şey, egemenin daima kendisini gizleyerek iktidarını yürütmesidir.</p>
<p>Peki gizlenerek hükmünü yürütme stratejisi nasıl icra edilebilir? Bunun yolu, pazarın düzenini ve müşterilerin güvenliğini tehlike altına sokacak sahte riskler imal etmek ve bu risklerin kaynağında kendi iradeleri bulunmadığı için bir türlü başa çıkamayan pazar ahalisini söz konusu riskleri çözmek üzere kendisine muhtaç etmektir. Böylece pazar ahalisi düzen ve güvenlik için daima küresel hegemonyanın görünen aktörlerine muhtaç olacaktır. Bu strateji on sekizinci yüzyıldan itibaren giderek karmaşıklaşan egemenlik teknikleriyle desteklenmiştir. Halihazırda İslam dünyasının kalbine yerleşerek bu coğrafyayı bitip tükenmek bilmez bir kaosla meşgul eden İsrail ve onun arkasındaki Siyonizm, esasen bu egemenlik ve kontrol stratejilerinin bir ürünüdür. Siyonizmin, ileri derecede kapitalistleşmiş liberal hegemonyanın nasıl aracı olarak kullanıldığını aşağıdaki satırlarda açacağım. Bunun öncesinde, pazarı kontrol etmek isteyen zümreler için sermayenin değişen yapısı üzerinde durmak istiyorum. On sekizinci yüzyıldan itibaren sermayenin değişen yapısını ve zenginliğin değişen anlamlarını kavramak, onun değişen egemenlik strateji ve tekniklerini tespit edebilmeyi sağlar. Buna göre zenginlik iktisadî zihniyet ve pratiklerin dönüşüm sürecine bağlı olarak başlangıçta altına sahip olmak şeklinde anlaşılıyordu, daha sonra mala-ürüne sahip olmak zenginlik olarak anlaşıldı, sanayi devrimiyle birlikte malın üretimini temin eden üretim araçlarına sahip olmak zenginlik sayılırken, Marksist bakış açısından ise üretimi temin eden emeğin kendisi, değerin esası olarak görüldü. Modern döneme geldiğimizde zenginliğin artık altına, mala, üretim araçlarına ya da emeğe sahip olmak anlamına gelmediği yeni bir durum ortaya çıktı. Çünkü emeğe, onu işleteceğiniz üretim araçlarına ve neticede ortaya çıkan ürüne sahip olabilirsiniz, fakat insanlar bu ürünü almaya dönük bir hevese sahip değilse bunlar tek başına bir şey ifade etmez. Şu halde zenginlik aslında insanların duygularına sahip olmak, onların ürünlere dönük iradelerini ele geçirmektir.2 İnsanların duygularına kim sahipse, onları kim yönlendirebiliyorsa dünyevî iktidarın ve pazarın asıl sahibi odur. Gelinen nokta itibarıyla müşteri, mal haline gelmiş, ürünü alması beklenen müşterinin duygusu pazarlanan, kontrol edilmesi ve üzerinde egemenlik kurulması gereken asıl metaya dönüşmüştür.</p>
<p>Buraya kadar söylenenlerden, ileri derecede kapitalistleşmiş ulus-ötesi dünya sisteminin Siyonizm aracılığıylaİslam dünyasını, yeni-emperyalist hegemonya biçimleri aracılığıyla da insanlığı egemenlik altına alma hedefine karşı Müslümanların sahip olduğu derin imkânlarla ilgili birkaç netice çıkarabiliriz. İlk olarak, ileri derecede kapitalistleşmiş bu-dünyacı liberal hegemonyanın kendi dünya egemenliğini tesis yolunda tehdit olarak gördüğü ve gerçekten onlar için tehdit olabilecek bir zümre varsa, onların bu dünyayı, öte dünyayı hesaba katarak imar etme amacı güden Müslümanlardan başkası olmadığını açık bir şekilde kavramak durumundayız. Müslümanlar, bu dünyayı adil bir şekilde imara yönelirken fiillerinin nihai maksadını bu dünyayla sınırlamaz, aksine bu sınırı aşarak ötesine, yani ilâhî rıza maksadına yönelirler. Tüm eylemlerini yalnızca Allah rızasını kazanmak için yapan ve iradelerini Allah’tan başkasına teslim etmemeyi tevhidin gereği olarak gören Müslümanlar, onların iradelerini ve duygularını teslim almayı amaçlayan her türlü hegemonik aktöre direnme kabiliyetine sahiptir. İlâhî rızayı kazanma ve onun dışındaki maksatları amellerinden dışlama çabası olarak İslam, Müslümanların hayatını siyasetten iktisada tüm alanları kapsayacak bir şekilde tanzim etme amacı taşır. Bu amaç doğrultusunda Müslümanlar, sadece böyle yaşamakla kalmaz, ilâhî rıza dışındaki maksatları dünya üzerinde yayma ve onları insan eylemlerinin nihai maksadı haline getirerek dünyayı ifsad etme amacı güden yapılarla mücadele etmeyi de salık verir. İslamî yaşantının özünü ifade eden ve farklı formlarıyla en yüksek ifadesini cihad ibadetinde kendisini gösteren bu ruh, bu-dünyacı kapitalist liberal hegemonyaya tehdit olmakla kalmaz, Westfalya düzeninin hâlâ gerçek mânâda korunan nadir ilkelerinden biri olan “dinî inançlar toplumsal-politik alanın düzenlenmesinde hiçbir rol oyanayamaz” şeklindeki kuralı tehlikeye atma ve bu kural üzerine bina edilmiş dünya düzenini sarsma potansiyeli taşır. Buna göre, teslim oldukları iradeye binaen Müslümanlar;</p>
<p>i) tavizsiz bir şekilde ilâhî rıza maksadını hayatlarının merkezine yerleştirmelerinden ötürü, onların bedenlerini, ruhlarını ve duygularını egemenlik altına almak isteyen çağdaş kapitalist hegemonya biçimlerine karşı direnme imkânına sahiptir.</p>
<p>ii) öte-dünyayı dikkate alarak bu-dünyayı imar etme çabasından doğan âdil ve mutedil hayat talepleri nedeniyle, bu-dünyacı pratiklerin zulüm doğuran neticelerini değiştirme ve insanlığa bu dünyanın âdil imarını vadetme imkânına sahiptir.</p>
<p>iii) bu dünyayı mutlaklaştırmayan ve önünü-ardını göstermek suretiyle onun aslî yapısını öğreten hakikate, yani Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği “ed-Dîn”e uygun bir yaşantı idealinden hiç vazgeçmedikleri için, küresel dünya düzeninin sahte esaslarını bozma imkânına sahiptir.</p>
<p>Yukarıda zikredilenleri dikkate alarak şu sorunun cevabına yeniden bakalım: “Varlığını dinî inançların toplumsal-siyasî varlık alanını belirlemeyeceği şeklindeki ilkeye borçlu olan çağdaş küresel düzen, açık teo-politik kabullere bağlı bir şekilde tesis edilmişİsrail’i niçin destekliyor?” Bunun sebebi, halihazırda küresel dünya düzenine yönelik en hakiki tehdidin, yukarıdaki maddelerde sıralandığı haliyle, İslam dünyasından gelmesidir. Amerika–Avrupa Birliği aksına mukabil ne Çin ne de Rusya, mevcut dünya düzeni için bu temelde bir tehdit olarak değerlendirilemez. Gizlenmiş aktörlerin şimdi Amerika–Avrupa Birliği ve onların egemenliğine dayalı görünür aktörler üzerinden yürüttükleri egemenlik stratejilerini, pek zorlanmadan Çin ve Rusya üzerinden de yürütebilmeleri mümkündür. Buna mukabil İslam coğrafyası, başından beri, bu egemenlik stratejilerine meydan okuyacak canlı bir iddiaya sahip yegane güç alanını ifade etmektedir. Bu coğrafyanın sürekli bir kaos hali içerisinde düzensizlik ve güvensizliğe düçar edilmesi, buranın kontrolü için temel stratejiyi temsil eder. İsrail coğrafyanın kontrolü için, bizzat Müslümanların küresel ölçekteki iddialarının tarih boyunca temsilî bir merkezi olan Kudüs eksenli bir şekilde kurulmuş ve coğrafyaya sürekli bir şekilde kaos, tehdit ve güvensizlik yaymıştır. Ancak bunu yaparken küresel aktörler, İsrail’i mahallede kaos yaratan söz dinlemez bir figüran, kendilerini ise bu söz dinlemez figüranın çıkardığı kaosu her seferinde çözmek için rol üstlenen hakemler olarak vaz etmiştir.</p>
<p>Bu konumlandırmaya göre, İsrail’in sorun çıkardığı her seferinde Amerika, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletlerin farklı organları İsrail’i uslandıracak yapmacık tedbirler ve Müslümanları bu tedbirlere ikna edecek bir dil üzerinden kendi otorite konumlarını pekiştirmiş; yeni krizlere gebe çözüm(süzlük)ler üzerinden müdahale imkânlarını sürekli hale getirmiştir. Bu, onların sunî riskler imal edip sonra bu riskleri çözmek üzere insiyatif alarak risklere maruz kalanlar nezdinde muhtaçlık ve minnet yaratma stratejisinin bir parçasıdır. Dolayısıyla şunun açıklıkla fark edilmesi gerekir: İslam coğrafyası için kaosun, güvensizliğin ve parçalanmışlığın asıl sebebi İsrail’in varlığı değil, onu (ve gücünü halkından ve hafızasından değil, bağlı olduğu küresel iktidar konumlarından alan, bölgedeki kukla rejimleri) bu coğrafyayı kontrol etmek üzere konumlandıran kapitalist hegemonyanın gizlenmiş aktörleridir. Dolayısıyla açık ya da gizli bir şekilde bu aktörlerin maşası konumundaki her siyasî, iktisadî, toplumsal teşekkül, İsrail’le benzer bir ölçekte bu coğrafya için kaosun, düzensizliğin ve parçalanmışlığın sebebidir. Bu minvalde Müslümanların aslî düşmanlarını açık bir şekilde keşfetmeleri ve bu düşmanla nasıl mücadele edeceklerine ilişkin derin bir farkındalığa sahip olmaları gerekir. Aşağıda bu tür bir mücadeleyle ilgili bazı önerilerimi ve bu aktörlerle mücadele noktasında İslam Ümmeti’nin mükellefiyetlerine ilişkin değerlendirmelerimi paylaşacağım.</p>
<p>Aksa Tufanı harekatı, İsrail üzerinden kendi imal ettikleri riskleri kendileri çözme ve bu yolla otorite konumlarını sürdürme hususunda maharet kesbetmiş, yani gizlenerek iktidarlarını tesis becerilerini hiç kaybetmeyeceklerini düşünen Batılı aktörleri bu kez açığa çıkardı. Bu kez Gazze’deki olaylar karşısında Batılı siyasî kurumların şimdiye kadar alışkanlık haline getirdiği iki yüzlülüğü terk ederek cüretkâr bir şekilde bebek ölümleri, toplu katliamlar, açlığa Gazze hadisesi Batılı kurumların yüzündeki maskeyi kaldırmıştır. Şimdi sıra Müslümanların ve insanlığın gözlerine inmiş perdeyi kaldırmaya gelmiştir. Sayı:14 · 57 mahkum etme, bir milletin varoluş hakkını inkâr ve soykırım gibi suçları amasız fakatsız bir şekilde savunduklarını görüyoruz. Onların gizlendikleri konumu terk ederek, küstahça İsrail’in arkasında durmaları İslam ümmetini bir farkındalıkla yüz yüze getirmelidir. Gazze hadisesi Batılı kurumların yüzündeki maskeyi kaldırmıştır. Şimdi sıra Müslümanların ve insanlığın gözlerine inmiş perdeyi kaldırmaya gelmiştir. Müslümanların ve insanlığın gözlerine, yukarıda tasvir ettiğimiz haliyle, bizzat kapitalist hegemonyanın özünü oluşturan “giz”e bağlı bir oyun perdesi çekilmiştir. Bu oyun küresel çıkar odaklarının sürekli minnet ve borç yaratarak insanlığı kendisine mahkum etme stratejisidir. Buna göre İslam ülkeleri ve genel olarak Batı dışı toplumlar; BM, UNESCO, Dünya Sağlık Örgütü, Dünya Bankası, Birleşik Devletler, Birleşik Krallık ve Avrupa Birliği’nin hakemlik ve himayesi altında olmaksızın kendi sorunlarını çözebileceklerine ilişkin bir umuda sahip değildir. Bunun sebebi bu kurumları yönlendiren küresel güç odaklarının, mevcut potansiyeller üzerinden kaşıyarak imal ettikleri sunî krizler üzerinden bu toplumları kontrol etmeleri ve krizin başa çıkılamaz hale geldiği noktalarda yine kendi müdahaleleriyle bu krizi hafifleterek insanları kendilerine borçlu hale getirmeleridir. Yüzyılı aşkın bir süredir devam eden bu oyun, Müslümanları kendi iradeleriyle kendi meselelerini çözemeyecekleri yönünde bir çaresizlik psikolojisi içine sokmuştur. Mücahitlerin Gazze’de gerçekleştirdikleri hareket, Müslümanlar için sürekli sunî krizler imal ederek iktidarını devam ettiren Batılı hegemonyayı uzunca bir süre sonra ilk defa hakiki bir krizle yüz yüze getirmiştir. Bu meydan okuma, bir yandan Batılı hegemonyanın yüzündeki peçeyi indirmiş; diğer yandan Müslümanların kendi iradeleriyle elde ettikleri oyun bozucu etki sayesinde bizzat oyunun bozulmasını, gözlerimize çekilmiş büyülü perdenin kalkmasını temin etmiştir. Daha önemlisi bu perde sadece Müslümanların gözünden kalkmamıştır.</p>
<p>Aksa Tufanı, Batılı siyasî-iktisadî hegemonyanın kurbanları olan Batılı halkların gözünden de bu peçenin kalkmasına katkıda bulunmuştur. Batı dünyasındaki geniş bir kesim,İsrail’e ve onun arkasında duran hegemonyaya karşı sesini yükseltmiştir. Bu durum, Müslümanların oyun bozucu iradesinin, oyun kurucu bir teklife dönüştüğü zaman ulaşacağı kitleler açısından ümit vericidir. Batılı hegemonyanın maskesinin düşmesi, Müslümanların ve bu hegemonyanın kurbanı olan kesimlerin gözündeki perdenin kalkması; Müslümanlar açısından tarihsel noktada eşsiz imkânlar ve buna bağlı olarak sorumluluklar ortaya çıkarmıştır. Şöyle ki, karamsarlık, ümitsizlik ve çaresizlik içerisindeki Müslüman toplulukları, iradelerinin dönüştürücü gücüne yeniden inandırma imkânı önümüzde durmaktadır. Her bir Müslümanın tek tek başarabileceği şeyler olduğu gibi, iradelerini ortak bir hedefe yönelttiklerinde başarabileceği şeyler de vardır. Müslümanlar Gazzeli mücahitlerin ispat ettiği gibi sadece Allah’a güvenerek ve ondan yardım dileyerek yola çıktığımızda Allah’ın bizim gören gözümüz, tutan elimiz, yürüyen ayağımız olacağına dönük itikadı yeniden tahsil etmelidir. Küllî iradeye teslim olmuş bu iradenin, enerji tüketen ve sonuçta hayal kırıklıkları yaratan bir atılım olmaması için; şahsî ve kurumsal bencillikleri dışta tutacak şekilde ihlaslı; sünnete uygun bir şekilde hikmete ve bilgiye dayalı; uygulanabilir bir şekilde kademeli ve planlı ve nihayet hedeflenen sonuçlara ulaşmayı mümkün kılacak şekilde sabırlı ve azimli olması gerekir.</p>
<p>Böylesi bir iradeyi hayata geçirme yolunda Müslümanların atacağı adımlar, sadece onlar için değil insanlığın geri kalanı için de umut kaynağı olacaktır. Bununla birlikte şunu ifade etmek gerekir ki Müslümanların, halihazırda onların mağduriyetlerinin kaynağında bulunan ve ana maksadı Müslümanlara mahsus potansiyelleri yok etmek olan ileri derecede kapitalistleşmiş liberal yaşam tarzının, farkında olarak ya da olmayarak, bir parçası oldukları zeminde bu iradenin hayata geçmesi mümkün olmayacaktır. Zihniyet, irade ve eylemleriyle sorunun bir parçası haline gelmiş zümreler, sorunu çözme iddiasına sahip olamaz. Dolayısıyla Müslümanların kendi imkânlarını keşfetmeleri, onların varlığına kasteden düşmanlarını teşhis etmeleri, imkânlarını harekete geçirmelerine mani olan şeyleri Mücahitlerin Gazze’de gerçekleştirdikleri hareket, Müslümanlar için sürekli sunî krizler imal ederek iktidarını devam ettiren Batılı hegemonyayı uzunca bir süre sonra ilk defa hakiki bir krizle yüz yüze getirmiştir. Sayı:14 · 59 belirlemeleri, mevcut durumlarını bu minvalde muhasebe etmeleri, nihayet bu muhasebe ve bilgiye dayalı olarak hayatın her alanını kuşatacak adımlarla harekete geçmeleri gerekir. Müslümanların sahip olduğu imkânlardan yukarıda kısaca bahsetmiştik. Halihazırda bu imkânları hayata geçirme iradesinin önünde çok çeşitli engellerin bulunduğunda kuşku yoktur.</p>
<p>Her şeyden önce Müslümanların hayatlarını içinde idame ettirdikleri siyasî, hukukî, toplumsal yapılar, Müslümanlara mahsus imkânları oldurmak ve geliştirmek değil, zayıflatıp anlamsızlaştırmak üzere tasarlanmıştır. İslam coğrafyasında, bu yapıların idaresini üstlenen politik rejimler onları Müslümanlara mahsus imkânları oldurup geliştirecek bir istikamette dönüştürme yönünde bir iradeye sahip değildir, çünkü birçoğu kendi varlığını zaten İsrail’in varlığını mümkün kılan iradeye borçludur. Böyle olmayan hükümetlerin eylemleri ise içinde bulundukları yerel ve uluslararası siyasî-iktisadî koşullar tarafından belirlenmekte ve sınırlanmaktadır. Bu şartlar altında Müslüman toplulukları yönlendirme gücüne sahip sivil kurumların, bilginlerin, iş insanlarının, sanatçıların, medya mensuplarının, farklı sektörlerdeki Müslümanların ve sokaktaki Müslüman’ın da başarabileceği şeyler vardır. Bunlardan ilki, olayların başından beri oldukça anlamlı bir şekilde hayata geçirildiği haliyle boykottur. Boykot, sadece boykot edilen şeyle ilgili değildir. Boykot edilen şeye bir zarar verir, ama asıl faydası bizedir: Bizi bilinçlendirir, kim olduğumuzu, kimden yana ve kime karşı olduğumuzu gösterir. Bizzat tevhidin öğretmek istediği haliyle neyi reddettiğimizi ve neyi kabul ettiğimizi durmaksızın, hayatın her alanında hatırlatır. Boykotu sadece pazardaki ticarî mallarla ilgili değil; genel olarak ekonomimize, zihniyetimize, ahlâkımıza, siyasetimize, diyanetimize sızmış her türden bâtıl, kirli ve çarpık unsurlara karşı yürütmek ve asıl bu yolla, gizlenerek iktidarını yürüten kapitalist hegemonyaya meydan okuyabileceğimizi fark etmemiz gerekir.</p>
<p>Boykot, asıl anlamıyla ancak o zaman başarıya ulaşabilir. Buna dönük bir iradeyi canlı tuttuğumuzda; boykot edilen filanca fikir, teori, eylem ve tutumun yerine Müslümanca hangi fikri, eylemi ve tutumu koymamız gerektiğini konuşmaya başlarız. Böylece boykotla ilgili bu geniş bakış açısı; sokaktan eve, iş yerinden okula Müslümanca bir yaşamı yeniden ve daha derinden talep etmeyi mümkün kılmaya başlar. Boykotu bu derin anlamıyla kavradığımızda, boykot edilmesi gereken zihniyetin, yukarıdaki satırlarda etraflıca tasvir ettiğimiz haliyle “bu-dünyacılık” olduğunu görürüz. Siyonist rejimin arkasında bulunan ileri derecede kapitalistleşmiş liberal hegemonyanın, kendilerini gizleyen aktörler tarafından yürütüldüğünü söylemiştik. Bu gizlenmiş aktörleri açığa çıkarmanın yolu, komplo teorileriyle mütemadiyen onlar hakkında konuşmak değildir. Onları açığa çıkarmanın bir yolu, Gazzeli Müslümanların da bize öğrettiği haliyle; eylemlerimizin nihai maksadını bu-dünyaya ait maksatlar ve menfaatlerle sınırlayarak onları ebter hale getirmemek, bunun yerine eylemlerimizi bu-dünyaya ait maksatlar ve menfaatlerin ötesine geçecek şekilde ilâhî rıza gayesine yöneltmektir. Müslümanlar en sıradan, en dünyevi görünen eylemlerini bile Allah rızası için yaparlar. Günlük dilimize yer ettiği haliyle bir Müslümanın diğer bir Müslümana yapacağı en büyük dua “Allah razı olsun!”dur. Çünkü Müslüman bilir ki, bir Müslüman ne yaparsa yapsın onu sadece Allah rızası için yapar ve O’nun rızasını umar. Bu bakış açısı amellerimizi bu-dünyanın ötesine taşır, onlara ilâhî rıza katına yükselecekleri bir ruh armağan eder. İbn Atâullah el-İskenderî’nin deyişiyle “Ameller dikili heykeller gibidir, bu heykellere ruh veren şey ilâhî rıza maksadının, yani ihlasın onlardaki varlığıdır ”.3</p>
<p>Kendinde ruhsuz bir cesetten ibaret olan eylemlerimize ihlas ve ilâhî rıza maksadı değil, bu-dünyacılığın özünü teşkil edecek şekilde yalnızca sermaye artışı ve daha fazla kâr hevesi eşlik ediyorsa, biz de sorunun artık bir parçası haline gelmiş oluruz. Sermaye artışı ve daha fazla kâr hevesinden başka maksat gözetmeyen eylemler, yalnızca tüccarlar ve zenginlere havale ederek kurtulabileceğimiz bir günah değildir. Sermaye ya da kâr yalnızca para veya mal gibi maddî şeylerden ibaret sayılmaz; kâr hanesine görünürlük ve bilinirliği, beğenilmeyi, elde edilecek herhangi bir makamı, güç ve iktidarı vb. de koyabiliriz. Aynı şekilde sermaye hanesine de tüm eylemlerimiz ve ilişkilerimizi dahil edebiliriz; sermaye, çalıştırıp kâr etmeyi amaçladığımız her şeydir. En somut haliyle ifade edecek olursak; bir Müslüman aldığı arsayı, oturduğu makamı, kurduğu ilişkiyi, göründüğü sahneyi yalnızca daha kârlı bir arsa, daha üst bir makam, daha itibarlı ilişkiler ve daha büyük bir sahne için sermaye gibi görüyorsa, onun eylemlerini Hakk’a kanatlandırarak canlandıran ilâhî rıza kaybolmuş, onun yokluğunda bir cesede ve heykele dönen eylemlerinin içine kapitalist hegemonya kendi ruhunu üflemiştir. O ruh, eylemi Hakk’a değil yalnızca bu-dünyaya mahsus kâra taşır ve kendi egemenliği için hizmetkâr haline getirir. Allah Resûlü[s.a.v.] yaptığı tüm eylemlerini sadece Allah rızasını kazanma kaygısıyla yapan; dünyayı dünya için değil, ahiret için sermaye gören kişileri şöyle müjdeliyor: “Kim bütün kaygılarını tek bir kaygıda, öte dünyaya Allah’ın rızasını kazanmış bir şekilde gitme kaygısında toplarsa, Allah onun bu dünyadaki tüm kaygılarını giderir.” Diğer tara#an maksatlarını bu dünyayla sınırlamış ve eylemlerini bu dünyaya özgü maksatları elde etmek üzere parçalayarak şu işinde daha fazla mal ve para, şu işinde daha fazla şöhret, şu işinde daha üst makamı amaçlayan, ama namazında veya orucunda da ilâhî rızayı uman kişileri ise şöyle uyarıyor: “Kim de kaygılarını parçalar ve dünya hallerine dağıtırsa, Allah onun hangi vadilerde helak olduğuna aldırmaz”.4</p>
<p>Yalnızca Allah’a dayanan, ondan başka kuvvete boyun eğmeyen, maksatlarını onun rızasından başka şeyle dağıtmayan Gazzeli Müslümanlar, tüm insanlığa korkuyu yenmenin ne mânâya geldiğini gösterirken bu müjdeye, Allah’ın sadece onun rızasını amaçlayan kişiden dünyadaki her türlü korkuyu kaldıracağı müjdesine mazhariyeti ispat ediyor. Eylemlerini ilâhî rıza dışındaki maksatlarla dağıtan ve uzaktan Gazze’yi izleyen Müslümanlar ise sayısız korku ve endişe ile kendi vadilerinde helak olmayı bekliyor. Kimisinin korku ve tedirginlik, kimisinin lakaytlık, ki misinin uyuşturulmuş bir şuurla orada öylece durduğu bu bekleyiş tarzından sıyrılıp, düşmanı saklandığı yerden çıkarmak, rahatsız etmek, üzerimize saldığı korkuyu yenmek ve gerçekten geriletmek istiyorsak, yediden yetmişe hepimizin yapabileceği bir şey var: tek tek tüm eylemlerimizi muhasebe ederek, her birini bu dünyayı aşan bir maksatta birleştirmek. Bu-dünyayı herkesin nihai maksadı haline getirmek isteyen ve bu maksatlar üzerinden bizi egemenlik altına almak isteyen bu ruha karşı en büyük mücadele, onu eylemlerimizden tümüyle kovmaktır. Kitlesel gösteriler, ürün boykotları, ince düşünülmüş eylemler, bunların hepsi değerlidir, fakat daha değerli olan bir şey; gösteriden, eylemden ve boykottan sonraki ilk dakikadır. Gösteri bittiğinde, eylem sona erdiğinde, boykot ettiğimiz ürünü rafa koyduğumuzda atacağımız sonraki ilk adım, o eylemde sergilediğimiz ruhla yaşama yönündeki taze irade.. Bizden korkuyu alıp, düşmanın kalbine yerleştirecek şey, işte kendi adımıza yaşama iradesi olacaktır. Eylemlerimize sızarak onları ebter hale getiren bu habis ruhu tasfiye etme çabası, Müslüman için imanın gereği olduğu kadar, bu dünyayı tüm insanlara şahitlik edecek, örnek olacak bir şekilde güzelleştirme, âdil bir şekilde imar etme ve her ferde kendi hürriyetini hakiki bir şekilde kazanma imkânı verecek bir hayat tesis etme çabası da imanın gereğidir.</p>
<p>Bakara suresi 143. âyet, Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi’nin meâliyle, Müslümanlar üzerinden bu mükellefiyeti açık bir şekilde ortaya koyar: “Ve ey ümmet-i Muhammed! İşte böyle bir sırat-ı müstakime hidayet etmek suretiyle biz sizi vasat, merkez ve her tarafı denk, mu’tedil, hayırlı bir ümmet yaptık ki siz diğer insanlar üzerine kavlen veya fi’len veya hâlen şâhid-i adil ve nümune-i imtisal olasınız.” Müslümanlar bu ayette bildirildiği haliyle, bu dünyayı hakikatle ilişkisi içinde imar ederek güzelleştirme ve insanlığın geri kalanına insanca, hakiki mânâda hür bir hayatın nasıl olacağını gösterme mükellefiyetine sahiptir. Yer üzerinde hareket eden canlılar, gökte uçan kuşlar (En‘âm: 38) ve dünyadaki diğer topluluklar da birer ümmettir (Ankebut: 18). İslam ümmetini onlardan ayıran şey, Müslümanların sözleriyle, eylemleriyle ve halleriyle doğruya, iyiye ve güzele örneklik teşkil etmeleri; bu-dünyayı öte-dünyaya nispetle imara yöneldiklerinde ortaya çıkacak küllî iyilik alanlarını yapısal formlara kavuşturarak tüm insanlık için örnek alınabilecek bir yaşam dünyası oluşturmalarıdır. İslam ümmetinin dünya tarihi sahnesine çıkarılmasının maksadı da, insanlığın geri kalanına bu hususta şahitlik edecek, örnek olacak bir topluluğun var edilmesidir. Gazzeli Müslümanların iradesi, hep hakikati gösteren bir ayna gibi, insanlığın geleceğini tehdit altına sokan sahte hakikatin yüzündeki maskeyi indirdi ve bu maskenin ardındaki karanlığı ortaya çıkardı. Fakat başardığı yalnızca bu değildi, aynanın saf yüzünde bu dünyayı ötelere bakarak yaşamanın güzelliği de göründü tüm insanlığa. İslam ümmetinin ve ümmete mensup olma arzusundaki her bir ferdin mükellefiyeti, ötelerden iz taşıyan sözün, eylemin ve hâlin siyasetten diyanete, ticaretten hukuka, sokaktan eve nasıl bir hayata dönüştüğünü görmek ve göstermektir.</p>
<p>Teklif Dergisi,sayı:14(Gazze Özel Sayısı),syf:47-64</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1 Burjuvazinin gelişimini masonluk ve illuminati gruplarıyla ilişkili bir şekilde ele alan ve Aydınlanma çağını burjuva ideallerinin politik sahneyi ele geçirme<br />
girişimi olarak okuyan Koselleck, bu yaklaşımını şu eserde ayrıntılı olarak serimler: R. Koselleck, Kriti ve Kriz: Burjuva Dünyanın Patalojik Gelişimi Üzerine Bir Katkı, çev. Eylem Soysal Murteza, İstanbul: Otonom Yayıncılık, 2012.</p>
<p>2 Bu dönüşümün, marjinal fayda teorisi etrafında açık ve anlaşılır bir anlatımı için bkz. L. Huberman, Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, çev. Murat Belge, İstanbul: İletişim Yayınları, 1995, s. 259-286.</p>
<p>3 bkz. İbn Atâullah el-İskenderî, Hikem-i Atâiyye, 10. Hikmet, İstanbul: Sufi Kitap, 2022, s. 32</p>
<p>4 İbn Mâce, Mukaddime 23, Zühd 12:</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gazze-aynasinda-insanligin-gelecegi-ve-islam-ummetinin-mukellefiyeti/">Gazze Aynasında İnsanlığın Geleceği ve İslam Ümmetinin Mükellefiyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gazze-aynasinda-insanligin-gelecegi-ve-islam-ummetinin-mukellefiyeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Filistin Meselesine Tarihsel ve Güncel Bir Bakış</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/filistin-meselesine-tarihsel-ve-guncel-bir-bakis/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/filistin-meselesine-tarihsel-ve-guncel-bir-bakis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Nov 2023 07:47:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[İzzettin el-Kassam]]></category>
		<category><![CDATA[Berdal Aral]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Siyonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Theodor Herzl’]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26649</guid>

					<description><![CDATA[<p>Röportaj: Sena Yığcı – Habip Genç Prof. Dr. Berdal Aral, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde ders vermektedir. Çalışma alanı Uluslararası Hukuk olan Aral’ın aynı zamanda Filistin-İsrail meselesi hakkında da birçok çalışması bulunmaktadır. Bu röportajda Filistin – İsrail meselesinin tarihi arka planı, uluslararası hukuka uygunluğu, süreç boyunca nelerin olduğu ve bundan sonraki süreçte bizi neler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/filistin-meselesine-tarihsel-ve-guncel-bir-bakis/">Filistin Meselesine Tarihsel ve Güncel Bir Bakış</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 class="entry-title"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/WhatsApp-Image-2023-10-31-at-14.12.09-768x576-1.jpeg"><img decoding="async" class=" wp-image-26650 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/WhatsApp-Image-2023-10-31-at-14.12.09-768x576-1-300x225.jpeg" alt="" width="357" height="268" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/WhatsApp-Image-2023-10-31-at-14.12.09-768x576-1-300x225.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/WhatsApp-Image-2023-10-31-at-14.12.09-768x576-1-600x450.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/WhatsApp-Image-2023-10-31-at-14.12.09-768x576-1-360x270.jpeg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/WhatsApp-Image-2023-10-31-at-14.12.09-768x576-1.jpeg 768w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" /></a></h1>
<p><em><strong>Röportaj: Sena Yığcı – Habip Genç</strong></em></p>
<blockquote><p><strong>Prof. Dr. Berdal Aral</strong>, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde ders vermektedir. Çalışma alanı Uluslararası Hukuk olan Aral’ın aynı zamanda Filistin-İsrail meselesi hakkında da birçok çalışması bulunmaktadır.<br />
Bu röportajda Filistin – İsrail meselesinin tarihi arka planı, uluslararası hukuka uygunluğu, süreç boyunca nelerin olduğu ve bundan sonraki süreçte bizi neler beklediği üzerinde durulmuştur.</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<ul>
<li><em><strong>Filistin topraklarını gasp eden İsrail’in, gasp ve kuruluş sürecini anlatabilir misiniz?</strong></em></li>
</ul>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-medium is-resized"><img decoding="async" class="wp-image-7095 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda-300x300.png" sizes="(max-width: 150px) 100vw, 150px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda-300x300.png 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda-1024x1024.png 1024w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda-150x150.png 150w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda-768x768.png 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda-1536x1536.png 1536w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda-1200x1200.png 1200w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda-600x600.png 600w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda-730x730.png 730w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/manda.png 1920w" alt="" width="150" height="150" /><figcaption><strong><em><sub>İngiltere’nin Filistin Mandası<br />
arması</sub></em> <em><sub>(1920-1948)</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>İsrail, Filistin’de sömürgeci, yerleşik bir devlettir. Siyonistler kendilerine ait olmayan toprağı işgal etmişler ve buraya sömürgeci yerleşimciler olarak yerleşmişlerdir. İsrail diye bir coğrafya yoktur ama İsrail diye bir devlet inşa edildi. Bunun inşası da İngiltere tarafından yapıldı. 1917 <em>Balfour Deklarasyonu</em>, Yahudiler için uluslararası güç kurma projesidir. Bu projeyi hayata geçirmek için İngilizler büyük bir çaba göstermişlerdir.</p>
<p>İngilizler 1917’de Filistin topraklarını işgal etmiştir. 1917-1922 yılları arasında Filistin’i muharip işgalci olarak yönetmiştir. 1922-1948 arası ise manda yönetimine geçilmiştir. Manda yönetiminde egemenlik devri söz konusu değil, İngilizlerin burada sadece yönetim hakkı vardır. Ama buna rağmen başkalarına ait toprakları, üçüncü bir halka peşkeş çekme hakkını kendilerinde gördüler. Bu ise uluslararası hukuka aykırıdır. Ayrıca manda rejimlerine ilişkin Milletler Cemiyeti sözleşmesinin 22. Maddesine göre Türk İmparatorluğunun (Osmanlı için) çekildiği topraklarda yaşayan Arap çoğunluğun yaşadığı yerde manda rejimleri kurulacaktır. Bu manda rejimleri çerçevesinde mandater devlet, burada ekonomik, sosyal, siyasi birtakım gelişimler sağlayacaktır. Oradaki halkı bağımsızlığa hazırlayacaktır. Belli bir zaman sonra o topraklar bağımsız olacaktır.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7096 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Palest_against_british-300x188.gif" alt="" width="280" height="175" /><figcaption><strong><em><sub>İngilizlere karşı savaşan Filistinliler</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>Buna rağmen İngiltere, halkın çoğunluğu (<a>%93</a>’ü) Arap olmasına rağmen orada çok küçük bir azınlık oluşturan Yahudiler için uluslararası güç projesini hayata geçirmeye çalışmış ve manda yönetimi boyunca sürekli Yahudi göçünü teşvik etmiş, sürekli onların önünü açmış, toprak alımlarını desteklemiş ve Yahudi ajansının siyasi, ekonomik, kültürel faaliyetlerini desteklemiştir. İbranice orada resmi dillerden birisi olmuştur. <strong><em>Tabi bu süreçte Araplar sürekli direnmiş, mücadele etmiş ve ayrıca arazi de satmamışlardır.</em></strong> İngiltere bu bölgeye ilişkin planlarını hayata geçirememiştir. Amacı aslında belli bir süre sonra burada, Araplardan ve Yahudilerden oluşan bir federasyon kurmaktı. Fakat bunun da gerçekleşmeyeceği anlaşıldı. Bu üç nedenden dolayı gerçekleşmeyecekti:</p>
<p>1) Araplar haklı olarak Yahudi göçüne karşıydılar. Çünkü, Yahudiler oraya yaşamak için değil devlet kurmak için gelen ve Arapları oradan atmak isteyen bir topluluktu.</p>
<p>2) Yahudiler de Arapları istemediler çünkü onlar “bu topraklar bize vadedilmiştir” (<em>arz-ı mevud</em>) diyorlardı.</p>
<p>3)Taraflar arasında sürekli çatışmalar vardı.</p>
<blockquote class="wp-block-quote"><p><cite><em>Manda yönetiminde egemenlik devri söz konusu değil, İngilizlerin burada sadece yönetim hakkı vardır. Ama buna rağmen başkalarına ait toprakları, üçüncü bir halka peşkeş çekme hakkını kendilerinde gördüler. Bu ise uluslararası hukuka aykırıdır.</em></cite></p></blockquote>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7097 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/izzeddin-el-kassam-300x200.jpeg" sizes="(max-width: 246px) 100vw, 246px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/izzeddin-el-kassam-300x200.jpeg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/izzeddin-el-kassam-600x400.jpeg 600w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/izzeddin-el-kassam.jpeg 670w" alt="" width="246" height="164" /><figcaption><strong><em><sub>İzzettin el-Kassam (1882-1935)</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>Bu süreçte <em>Haganah</em>, <em>Irgun</em> gibi Siyonist terör çeteleri kuruldu. Bu çeteler sürekli olarak Arap köylerine ve başka Arap hedeflerine saldırıyorlardı. İngilizler ise bunları sürekli kolluyorlardı. Ancak, Arapların dışardan silah getirmelerine mâni oluyor, Arap liderlerini ya hapse atıyor ya da öldürüyorlardı. <em>İzzettin El-Kassam</em>’da öldürülen liderlerden biridir.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7098 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Ks%CC%A7ng-david-300x298.jpeg" sizes="(max-width: 247px) 100vw, 247px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kşng-david-300x298.jpeg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kşng-david-150x150.jpeg 150w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kşng-david-600x600.jpeg 600w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kşng-david.jpeg 672w" alt="" width="257" height="255" /><figcaption><strong><em><sub>King David Otel Bombalanması (1946)</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>II. Dünya Savaşı sırasında Siyonist çeteler bu defa İngiltere’yi hedef almaya başladı. Çünkü İngilizler, II. Dünya Savaşı’na giden süreçte artık Yahudileri desteklememe, Yahudi göçünü ve Yahudilerin askeri faaliyetlerini sınırlandırma kararı aldılar. İngilizler bu kararı Arapları sevdiklerinden değil, II. Dünya savaşı sırasında Araplara ihtiyaçları olduğundan aldı. Çünkü topraklarını, petrol kaynaklarını kullanacaklardı. Bu sebeplerden ötürü Siyonist terör çeteleri İngiltere’yi hedef aldı ve 1946’da Kudüs’te yer alan King David Otelinde birçok bürokrat, polis ve askeri öldürdüler. Bu süreçte ABD İngiltere’nin Yahudi göçünü sınırlandırmasını eleştiriyordu. İşin garip tarafı, Avrupa’daki mağdur Yahudileri, ABD, kendi topraklarına kabul etmiyordu.</p>
<p>“<em><strong>Siyonistlerin hiçbir zaman Araplarla beraber yaşama düşüncesi yoktu.</strong></em>“</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7099 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/israil-basbakani-naftali-bennett-aa-1627588-300x169.jpg" sizes="(max-width: 243px) 100vw, 243px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/israil-basbakani-naftali-bennett-aa-1627588-300x169.jpg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/israil-basbakani-naftali-bennett-aa-1627588-1024x576.jpg 1024w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/israil-basbakani-naftali-bennett-aa-1627588-768x432.jpg 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/israil-basbakani-naftali-bennett-aa-1627588.jpg 1280w" alt="" width="261" height="147" /><figcaption><strong><em><sub>Naftali Bennet (İsrail Eski Başbakanı)</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>Oralar tamamen Araplardan temizlenerek, tamamı Yahudilerden oluşan bir toplum kurmak istediler. Bugün Netanyahu için Hitlerdir, faşisttir diyorlar, mesele Netanyahu değil. Siyonizm her zaman böyleydi. Siyonistlerin en ılımlı liderleri bile Arapların katliamını desteklemiş, Araplarla beraber yaşama düşüncesini hiçbir zaman gündeme getirmemişlerdir. Mesela eski İsrail başbakanı Naftali Bennett’e bir muhabir Gazze ile ilgili bir soru sordu ve Bennett sinirlenerek <strong><em>“Bana Gazze ile ilgili soru sorma, biz Gazze’yi yok edeceğiz.”</em></strong> dedi. Dolayısıyla ortada, normal insani anlayışla tanımlanamayacak bir kitle, topluluk var. Bu topluluk Siyonistler ve onların bir devleti var. <strong><em>Meseleyi sadece Netanyahu’ya yani bir kişiye indirgerseniz, büyük bir yanılgı içerisine düşersiniz.</em></strong> Bunu bütün olarak değerlendirilmek gerekir. Yani ortada büyük bir Siyonizm sorunu var.</p>
<blockquote class="wp-block-quote"><p><cite><em>Bugün Netanyahu için Hitlerdir, faşisttir diyorlar, mesele Netanyahu değil. Siyonizm her zaman böyleydi. Siyonistlerin en ılımlı liderleri bile Arapların katliamını desteklemiş, Araplarla beraber yaşama düşüncesini hiçbir zaman gündeme getirmemişlerdir.</em></cite></p></blockquote>
<p>1947 yılına gelindiğinde artık İngiltere, bölgedeki çatışmaları engelleyemeyen, bürokratları öldürülen ve bu bölgede ekonomik beklentisi kalmayan bir devlet haline gelmiştir. Tabii bir taraftan da ABD sürekli İngiltere’yi sıkıştırıyordu. Bunun üzerine İngiltere bölgeden çekilmeye karar verdi ve bu saatli bombayı BM Genel Kurulu’nun kucağına bıraktı. O zaman Batılı devletler hakim pozisyondaydı ve 29 Kasım 1947 yılında alınan 181 sayılı karar çerçevesinde, Genel Kurul Filistin için taksim kararı verdi. <em><strong>Bölgedeki Filistinliler nüfusun üçte ikisini oluşturdukları halde Filistinlilere toprakların yüzde kırk üç buçuğu bırakılırken, nüfusun üçte biri olan Yahudilere ise toprakların yüzde elli altı buçuğu bırakıldı.</strong></em> Kudüs de uluslararası şehir statüsüne konuldu.</p>
<p>Araplar, Filistinliler bunu kabul etmedi. Siyonistler de pek memnun olmadı, çünkü toprakların hepsi bize ait olmalı diyorlardı, ama en nihayetinde kabul ettiler. 1947 Taksim Kararı uluslararası hukuk açısından çok problemlidir. Bunun üç nedeni var:</p>
<p>1) BM Genel Kurul’u devlet kuramaz,</p>
<p>2) Bağlayıcı karar yetkisi yoktur,</p>
<p>3) 181 sayılı taksim kararı alınmadan önce ABD birçok devleti tehdit etmiştir.</p>
<figure class="wp-block-image size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7100 tie-appear aligncenter" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/filistim-taksim-751x1024.jpeg" sizes="(max-width: 563px) 100vw, 563px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/filistim-taksim-751x1024.jpeg 751w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/filistim-taksim-220x300.jpeg 220w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/filistim-taksim-768x1047.jpeg 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/filistim-taksim.jpeg 900w" alt="" width="333" height="454" /><figcaption><em><sub><strong>1947 Filistin taksim kararı</strong></sub></em></figcaption></figure>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-medium is-resized">
<figure id="attachment_7102" class="wp-caption alignnone" aria-describedby="caption-attachment-7102"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7102 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/herzl-237x300.jpeg" sizes="(max-width: 196px) 100vw, 196px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/herzl-237x300.jpeg 237w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/herzl.jpeg 440w" alt="" width="196" height="248" /><figcaption id="caption-attachment-7102" class="wp-caption-text"><strong><em>Theodor Herzl Filistin kıyılarına yanaşan bir gemideyken (1898)</em></strong></figcaption></figure>
</figure>
</div>
<p>14 Mayıs 1948’de İngiltere oradan çekildi ve çekildikten sonra Siyonistler İsrail devletini kurdular. Devlet kurulunca zaten 1947 Taksim Planı’ndan sonra daha da yoğunlaşan, Arapları hedef alan etnik temizlik, köy ve kasaba baskınları gerçekleştirildi. Bunun üzerine tepki veren Arap halkları sokaklara çıktı. Fakat o dönemde güçlü bir Arap devleti yoktu çünkü ya manda rejimlerinden yeni çıkmışlardı ya da hala çıkmayanlar vardı.</p>
<p>Arap yöneticilerin büyük bir kısmı İngiliz ve Fransızlar tarafından getirilmişti. Bunlar genellikle halkın istemediği insanlardı. Ancak halkın tepkisinden ötürü 1945 yılında kurulmuş olan Arap Birliği adı verilen örgüt bünyesinde askerler bir araya getirilip, Filistin’e gönderildiler. Fakat bir araya getirilen askerlerin eğitim düzeyi çok düşük, silahları uyduruk ve askeri manevra tecrübeleri yok. Buna karşılık birçok Siyonist I. ve II. Dünya Savaşlarında İngilizlerle beraber savaşmışlardır. Özellikle I. Dünya Savaşında Osmanlı’ya karşı İngilizlere istihbari görevler yapmışlardır. Arap askerlerinin silahlarının basit olmasının karşısında Siyonistlerin silahları moderndi. Çünkü hem ABD hem Avrupa hem de Sovyetler özellikle de Çekoslovakya destek veriyordu. <em><strong>Sovyetlerin Siyonistleri destekleme sebebi, Siyonistlerin önemli bir kısmının sosyalist dünya görüşü olan ateistler olmalarıdır </strong></em>(<em>Eşkenazi Yahudileri, Doğu Avrupa Yahudileri</em>). 20. yüzyılın başında aralarında <em>Thedor Herzl</em>’in de bulunduğu Siyonist bir grup Kudüs’ü ziyaret ediyorlar. Orada yaşayan dindar Yahudiler Siyonistlerden hazzetmiyor. Hatta Siyonistler, devlet kuracaklarını söylediklerinde tepki gösteren Yahudileri “Araplaşmış” olarak görmektedirler.</p>
<p>Sonuçta savaşı İsrail kazandı. İsrail, <em>BM Taksim Kararıyla</em> Filistin’e bırakılan %43,5 olan toprağın yaklaşık yarısını da savaşta ele geçirdi. Bu toprak kazanımları uluslararası hukuka uygun değil. Çünkü II. Dünya Savaşından sonra oluşan BM düzeni, askeri güç kullanım yoluyla toprak kazanmayı yasaklıyor.  İsrail ele geçirdiği işgal topraklarını hızlı bir şekilde Yahudileştirdi. Buna karşı BM hiçbir tepki vermedi. BM’nin tepki vermemesi İsrail’i haklı yapmıyor.</p>
<figure class="wp-block-image size-full"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7104 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/birlesmis-milletler-1947-filistin-i-taksim-plani-ve-tu-rkiye.jpeg" sizes="(max-width: 650px) 100vw, 650px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/birlesmis-milletler-1947-filistin-i-taksim-plani-ve-tu-rkiye.jpeg 650w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/birlesmis-milletler-1947-filistin-i-taksim-plani-ve-tu-rkiye-300x166.jpeg 300w" alt="" width="484" height="268" /><figcaption><em><sub><strong>Süreç içinde işgalin haritası</strong></sub></em></figcaption></figure>
<p>1967’ye gelindiğinde <strong><em>Altı Gün Savaşlarıyla</em></strong> İsrail, bütün Arap gruplarını yenilgiye uğrattı. Bu savaştan sonra Filistin diye bir yer kalmadı. Bu savaştan sonra BM Filistin meselesini bir ulusal mesele, self determinasyon meselesi olarak görmeye başladı. BM neden Filistin meselesini 1967’den sonra self determinasyon meselesi olarak görmeye başlıyor da öncesinde görmüyor? Bunun iki nedeni var:</p>
<p>1) BM Genel Kurulunda Batılı devletler çoğunluk durumunda. Çünkü Müslüman ülkelerin önemli bir kısmı sömürge yönetimi altında, sadece birkaçı bağımsız durumdalar. Afrika, o dönem için zaten sömürge altında. Latin ve Orta Amerika’da da Amerikancı yönetimler var. Çin devletini de BM’de milliyetçi yönetim temsil ediyor; 1949’da iktidara gelen komünist yönetim, ABD’nin Güvenlik Konseyi’ndeki vetosu nedeniyle Çin BM’de temsil hakkından mahrum bırakılıyor.</p>
<p>2)İsrail Filistin’in tamamını 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda yutunca BM tepki vermek gerektiğini düşünüyor.</p>
<blockquote class="wp-block-quote is-style-default"><p><cite><em>20. yüzyılın başında aralarında Thedor Herzl’in de bulunduğu Siyonist bir grup Kudüs’ü ziyaret ediyorlar. Orada yaşayan dindar Yahudiler Siyonistlerden hazzetmiyor. Hatta Siyonistler, devlet kuracaklarını söylediklerinde tepki gösteren Yahudileri “Araplaşmış” olarak görmektedirler.</em></cite></p></blockquote>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7106 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/yaser-arafat-300x169.webp" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/yaser-arafat-300x169.webp 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/yaser-arafat-1024x576.webp 1024w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/yaser-arafat-768x432.webp 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/yaser-arafat.webp 1280w" alt="" width="286" height="161" /><figcaption><strong><em><sub>Yaser Arafat (Ebu Ammar) / 1929-2004</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>BM’nin, Filistin’in self determinasyon hakkını tanımasıyla birlikte, birçok ülke Filistin’in self determinasyon hakkını tanımaya başladı. 1964’te <strong><em>Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)</em></strong> kuruldu ve 1969’da Yaser Arafat FKÖ’nün başına geçti. İsrail’e karşı Mısır’dan, Ürdün’den silahlı eylemler yapıldı ama buna karşı İsrail, her zaman orantısız bir güç kullandı.</p>
<p>Sömürgecilerin sömürge yönetimi altında yaşayan halklara bakış açısından hiçbir farkı yok İsrail’in. İsrail sömürgeci bir devlettir. Sömürgeciler, sömürdükleri halkla asla kendilerini bir görmezler. İsrail, hiçbir zaman ne Filistin’i ne de komşu ülkeleri muhatap almadı. Savaş esirlerini çok zaman öldürmüştür. İsrail’in yaptığı katliamları anlatmaya zamanımız yetmez.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-medium"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7114 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/I.-intifada-300x200.webp" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/I.-intifada-300x200.webp 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/I.-intifada.webp 540w" alt="" width="300" height="200" /><figcaption><strong><em><sub>I. İntifada (1987)</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>1987’de I. İntifada başladı. I. İntifadanın ivmesiyle <strong><em>1988’de Filistin Ulusal Konseyi, Filistin Devleti’ni kurduğunu ilan etti. </em></strong>Ve anlaşıldı ki Filistin mücadelesi bundan sonra 1967 sınırlarına yoğunlaşacak. Yani Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze (1948-49’da <a>%43</a>’lük toprak parçasının <a>%21</a>’i gitmişti.). Bugün Filistin yüzde yirmi ikilik bir toprak parçası üzerinde ve bu yüzde yirmi ikilik toprakta da çok sayıda işgalci yerleşimci Yahudiler bulunuyor.</p>
<p>Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te sekiz yüz bin Yahudi yaşıyor. Ne yapacaksınız bunları? Batı Şeria şu anda hep birbirinden kopuk kantonlardan oluşuyor. İki devletli çözüm saçma sapan bir şey. Çünkü şu anda <strong><em>Filistin diye bir yer yok. Bölük pörçük kantonlardan başka bir şey yok.</em></strong> Zaten kantonvari siyasi yapıları devlet olarak görmek mümkün değil. Nitekim 1970’li ve 80’li yıllarda BM Genel Kurul’u ve BM Güvenlik Konseyi bunu kınayan kararlar aldı. Benim görüşüm şu: <em><strong>İsrail denen devlet yok olmadıkça Müslümanlara rahat yok.</strong></em> Çünkü bu devlet yasadışıdır, işgalcidir, sömürgecidir, ırkçıdır ve hiçbir zaman Filistinlilerle barış yapmak istememiştir. Biz buna tek kelimeyle, savaş makinesi diyebiliriz. İsrail, dünyada sınırları belli olmayan tek devlettir. O yüzden İsrail sorunu çözülmedikçe, Filistin sorunu çözülemez. Geçenlerde J. Biden şöyle bir söz söyledi: “Eğer İsrail olmasaydı, biz Amerika’nın çıkarları için bir İsrail yaratırdık.” İnanılmaz bir söz bu; her şeyi itiraf ediyor. İsrail’i küresel hegemonik sistemden ayırmak mümkün değil. Eğer küresel hegemonik sistemi imha etmek istiyorsak, öncelikle İsrail sorununu çözmemiz gerekiyor. Bu da tüm ümmetin hatta tüm insanlığın meselesidir. Ama tabii burada Filistinlilerin yanı sıra özellikle İslam dünyasının daha çok mücadele etmesi gerekiyor.</p>
<figure class="wp-block-image size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7108 tie-appear" src="http://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/I.-intifada.-1024x679.jpeg" sizes="(max-width: 768px) 100vw, 768px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/I.-intifada.-1024x679.jpeg 1024w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/I.-intifada.-300x199.jpeg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/I.-intifada.-768x509.jpeg 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/I.-intifada..jpeg 1200w" alt="" width="530" height="351" /><figcaption><em><sub><strong>I. İntifada (1987)</strong></sub></em></figcaption></figure>
<figure class="wp-block-pullquote">
<blockquote><p><em>İsrail, her zaman orantısız bir güç kullandı. Sömürgecilerin sömürge yönetimi altında yaşayan halklara bakış açısından hiçbir farkı yok İsrail’in. İsrail sömürgeci bir devlettir. Sömürgeciler, sömürdükleri halkla asla kendilerini bir görmezler. İsrail, hiçbir zaman ne Filistin’i ne de komşu ülkeleri muhatap aldı. Savaş esirlerini çok zaman öldürmüştür. İsrail’in yaptığı katliamları anlatmaya zamanımız yetmez.</em></p></blockquote>
</figure>
<ul>
<li><em><strong>Mevcut durumda küresel birtakım sistemin içerisindeyken Müslümanların hem sisteme hem Filistin meselesine hem de beraberinde gelen diğer sorunlara uzun vadede sunacağı çözümler nelerdir ya da neler olmalıdır?</strong></em></li>
</ul>
<p>Öncelikle Filistin meselesini doğru tanımlamamız gerektiğini düşünüyorum. Biz Müslümanların kendine özgü tanımları yok ne yazık ki. Filistin sorununu nasıl kavramsallaştırmamız gerektiği, sorunun kaynağını nasıl ortaya koymamız gerektiği ve nasıl bir çözüm getirmemiz gerektiği konusunda İslam dünyasının özerk bir anlayışı yok. Bu konuda farklı düşünenler vardır mesela İran bunun bir örneğidir. Fakat büyük çoğunluğu, Türkiye de dahil olmak üzere, <em>BM Genel Kurulunun</em> hatta <em>Güvenlik Konseyi</em>’nin bile meseleye bakış açısını içselleştirmiş durumdalar. Ne diyorlar, aynen <em>Genel Kurulun</em> dediği gibi aynen <em>Güvenlik Konseyi’nin</em> dediği gibi.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-full is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7117 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/bm-242.gif" alt="" width="207" height="155" /><figcaption><strong><em><sub>BM 22 Kasım 1967 toplantısı</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>Güvenlik Konseyinin 1967 Savaşından sonra aldığı bir karar var ondan bahsetmedim. 242 sayılı güvenlik konseyi kararı, ABD’nin veto etmediği bir karar bu. Orada <strong><em>İsrail’in son işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiğini</em></strong> söylüyor. Dolayısıyla hem <em>Genel Kurul</em> hem <em>Güvenlik Konseyi’nin</em> 67 sınırları konusunda aşağı yukarı ittifak ettiğini söyleyebiliriz.</p>
<p>Sistem içindeki öne çıkan güçlerin ve genel kurulun yaklaşımı bu yönde. Ama bu İslam dünyasının kendi özerk yaklaşımının da böyle olacağı anlamına gelmez. Ne yazık ki İslam dünyası o kadar özgüvensiz, ciddiyetsiz ve paramparça ki bu söylemi alıp içselleştirmiş durumdalar. Yani sadece 67 sınırlarına atıf yapıyorlar, bundan vazgeçmeleri gerekiyor. Bana göre yeni bir paradigmaya ihtiyaç var o da İsrail’in sömürgeci yerleşik bir devlet olduğunu kabul edip, aslında daha baştan itibaren bu yapılanın gayrimeşru olduğunu kabul edip buna ilişkin topyekûn bir mücadele gerekiyor bence.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7119 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/cezayir-fr-300x300.jpeg" sizes="(max-width: 238px) 100vw, 238px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/cezayir-fr-300x300.jpeg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/cezayir-fr-150x150.jpeg 150w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/cezayir-fr-600x600.jpeg 600w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/cezayir-fr.jpeg 640w" alt="" width="238" height="238" /><figcaption><strong><em><sub>1962 Cezayir-Fransa Savaşı</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>Filistin’in bütünüyle özgürleştirilmesi gerekiyor. Benim burada önerdiğim paradigma Cezayir paradigması aslında. Cezayir nasıl ki Fransa’ya karşı çok uzun bir milli mücadele verdiyse 54-62 arası… ve biliyorsunuz Fransa Cezayir’i sadece işgal etmedi aynı zamanda orada yerleşimci bir devletti yani İsrail – Filistin meselesine çok benziyor bu. 1960’lı yıllarda iki milyon kadar Fransız Cezayir’de yaşıyordu, ki Cezayir nüfusu o zaman on milyon civarındaydı, nüfusun yüzde yirmisi Fransız’dı ve bunların her türlü imtiyazları vardı. Peki, ne oldu? Cezayir bütün bu mücadele sürecinde Fransa’nın bütün aldatma taktiklerine rağmen sahte barış söylemlerine rağmen sonuna kadar Cezayir’in özgürleşmesi için mücadele verdi. Cezayir bunu yaptı.</p>
<blockquote class="wp-block-quote"><p><cite><em>Ne yazık ki İslam dünyası o kadar özgüvensiz, ciddiyetsiz ve paramparça ki bu söylemi alıp içselleştirmiş durumdalar. Yani sadece 67 sınırlarına atıf yapıyorlar, bundan vazgeçmeleri gerekiyor.</em></cite></p></blockquote>
<p>“<em><strong>Bence asıl yapılması gereken bütün Filistin’in özgürleştirilmesidir.</strong></em>“</p>
<p>Tabii ki şurada gerçekçi olmak gerekirse İslam dünyası liderlerinin büyük çoğunluğu zaten halklarının seçtiği insanlar değil. Bu azınlık değişimlerinin çoğu otoriter. Böyle bir yaklaşım geliştirmesini beklemek belki biraz iyimserlik olur lakin bunun olması için halklarla barışık olan ve özgür seçimlerle ekrana gelen yönetimlerin İslam dünyasında çoğunlukta olması gerekir.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-medium"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7121 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/OIC-300x169.jpeg" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/OIC-300x169.jpeg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/OIC-768x432.jpeg 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/OIC.jpeg 864w" alt="" width="300" height="169" /><figcaption><strong><em><sub>İİT Üye Ülkeleri</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>Kısa vadede ne yapılabilir diye sorarsak bu da mutlaka <em>İslam İşbirliği Teşkilatının</em> (İİT/OIC) bir an önce toplanıp İsrail’e karşı topyekûn ambargo kararı alması gerektiğini düşünüyorum. Ekonomik, askeri, siyasi, kültürel, eğitimsel, sportif her türlü ilişkinin tümden ortadan kaldırıldığı bir karar çıkması gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p>Yine <em>İslam İş Birliği Teşkilatının BM Genel Kurul</em> bünyesinde büyük çoğunluğun İsrail’e karşı bir ambargo kararını tavsiye etmesi için çaba göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca <em>Afrika Birliği Örgütü’nün</em> (AÖB), Güneydoğu Asya ülkelerinin, <em>Şanghay İşbirliği Örgütü’nün</em> (ŞİÖ) ve <em>Bağımsız Devletler Örgütü’nün</em> (BDT) bu bağlamda İsrail’e topyekûn ambargo kararı alınması konusunda harekete geçmesi gerekiyor. Filistin’e de her türlü desteği vermeleri gerekiyor. Çünkü Filistin toprakları işgal altındadır, işgal altına olan halkların da meşru müdafaa hakkı vardır. Filistin’in devlet olmasını kabul etmeseniz bile -ki devlettir- o zaman dersiniz ki Filistin, self determinasyon hakkına sahip işgal altında bir halktır ve her halkın direnme hakkı vardır.</p>
<p>Nereden bakarsanız bakın İslam dünyasının Filistin’e askeri destek dahil olmak üzere; istihbari destek, lojistik destek, siyasi destek, ekonomik destek, her türlü desteği vermeleri mümkündür. Çünkü Filistin işgal altında olan bir toprak parçasıdır. Meşru müdafaa hakkı vardır ve bu hak sadece bireysel değildir aynı zamanda müşterektir. Dolayısıyla başka ülkeler rahatlıkla İsrail’e karşı Filistin’le birlikte mücadele edebilirler. Bu yasaldır, uluslararası hukuka uygundur.</p>
<blockquote class="wp-block-quote"><p><cite><em>Filistin’e de her türlü desteği vermeleri gerekiyor. Çünkü Filistin toprakları işgal altındadır, işgal altına olan halkların da meşru müdafaa hakkı vardır. Filistin’in devlet olmasını kabul etmeseniz bile -ki devlettir- o zaman dersiniz ki Filistin, self determinasyon hakkına sahip işgal altında bir halktır ve her halkın direnme hakkı vardır.</em></cite></p></blockquote>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-medium"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7124 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/filistim-300x168.jpg" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/filistim-300x168.jpg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/filistim.jpg 564w" alt="" width="300" height="168" /><figcaption><strong><em><sub>2023 İsrail’in devam ettiği Soykırım</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>İslam dünyasının bütün bunları düşünmesi, artık kınama kararlarından vazgeçmesi gerekiyor. Kınama kararları İsrail’i geri döndürmeyecek. Bunun dışında bölgeye barış gücü askerlerinin gönderilmesi de bir proje olarak gündeme getirilebilir. Anladığım kadarıyla Türkiye böyle bir projenin öncülerinden bir tanesi. Sonuç olarak Filistin’in değil İsrail’in bir sorun olduğunu görerek İsrail’e karşı topyekûn uzun vadeli mücadele yapılması gerektiğini yeni bir paradigma olarak kabul etmeleri gerekiyor.</p>
<p>Bu anlamda <em><strong>İsrail’le normal ilişki kurmak, birtakım anlaşmalar imzalamak kesinlikle Filistin davasını baltalayacaktır ve İsrail’in bir tür normal devlet statüsü kazanmasını sağlayacaktır.</strong></em> İsrail şu anda artık dünyanın büyük çoğunluğunda soykırımcı ve savaş suçu işleyen bir devlet statüsüne doğru gidiyor. Bizim soğuk savaş döneminde Afrika’ya karşı uygulandığını gördüğümüz tecrit, boykot, izolasyon, küresel sınırda dışlanma politikalarının mutlaka İsrail’e de uygulanması gerekiyor. Umarım İslam dünyası ve İslami örgütler bu konuda farklı paradigma geliştirebilirler bundan sonra.</p>
<ul>
<li><em><strong>1973 yılında Arap-İsrail (Yom Kippur) Savaşında Arap ülkeler, İsrail’i destekleyen ülkelerin petrol vanalarını kapattı ve “petrol krizi” denen büyük bir krize yol açtı. Dün bunu yapıp ABD ve Avrupa’yı karşısına alabilen Arap ülkelerini, bugün aynı şeyi yapmaktan alıkoyan nedir?  </strong></em></li>
</ul>
<figure class="wp-block-image size-large is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7125 tie-appear aligncenter" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Yom_Kippur_War_Montage-891x1024.png" sizes="(max-width: 668px) 100vw, 668px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Yom_Kippur_War_Montage-891x1024.png 891w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Yom_Kippur_War_Montage-261x300.png 261w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Yom_Kippur_War_Montage-768x882.png 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Yom_Kippur_War_Montage-1337x1536.png 1337w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Yom_Kippur_War_Montage-1782x2048.png 1782w" alt="" width="322" height="369" /><figcaption><em><sub><strong>İsrail tankları Süveyş Kanalı’nı geçiyor. Golan Tepeleri üzerinde uçan Mirage V savaş uçağının İsrail Nesher varyantı. Sina Yarımadası’nda İsrail askeri. İsrail askerleri yaralı personeli tahliyesi. Sina Yarımadası’ndaki eski bir İsrail konumunda Mısır bayrağını yükselten Mısır birlikleri. Enver Sedat portresi olan Mısır askerleri</strong></sub></em></figcaption></figure>
<p>Müslüman ülkeler özellikle Arap yönetimler şu anda halklarının büyük baskısı altındalar. Hepsi sokaktalar ve eminim ki hepsi ülkelerinin bir şeyler yapmasını istiyorlar. Mesela Suudi Arabistan normalleşmeyle alakalı İsrail’le görüşmeye son verdi, vermek zorunda kaldı. Suudi Arabistan’ın başındaki yönetim iş birlikçi bir yönetimdir, Filistin halkını asla desteklemez, Hamas’tan da nefret eder dolayısıyla bu davanın da bir parçası falan değil. Ama o bile İsrail’i kınadı, Hamas’ı kınamadı.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7127 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Selman-300x157.jpeg" sizes="(max-width: 264px) 100vw, 264px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Selman-300x157.jpeg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Selman-1024x536.jpeg 1024w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Selman-768x402.jpeg 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Selman.jpeg 1200w" alt="" width="264" height="138" /><figcaption><strong><em><sub>Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>Şu anda Arap ülkelerindeki yönetimlerin çoğu otoriter ve iş birlikçi rejimler. Ama geldiğimiz şu noktadan itibaren Arap sokakları hareketlenmiş durumda. Dolayısıyla kendi halkı tarafından alaşağı edilmekten korkan yönetimler bunu engellemek için birtakım sembolik adımlar atmaya çalışabilirler. Eğer İsrail devam ederse zaman içinde bu daha da tırmanabilir bir süreç. Eğer Türkiye, İran gibi ülkeler aktif taraf olurlarsa, ambargo kararı alınması için teşvikte bulunurlarsa o zaman onlar da bunların peşinden gitmek zorunda kalabilirler.</p>
<p>1973’te İsrail’i destekleyen Japonlara ve batılı güçlere karşı ambargo uygulayan Arap dünyası, petrol bağlamında, bugün bunu çok rahat yapabilir. Ama burada muhtemelen şuna dikkat edeceklerdir: Biz bizim iktidarımızın alaşağı edilmesini istemiyoruz. Bu iktidar Amerika’ya ve İsrail’e bağımlılık içindeler. Ama eğer ki hareketsiz kalmaları halinde halk tarafından alaşağı edilme ihtimalleri yüksekse o zaman mecburen birtakım adımlar atarlar. Atmazlarsa alaşağı edilme ihtimalleri var bu da ister istemez yeni bir Arap baharını getirebilir. Çünkü Arap dünyası Filistin konusunda çok hassastır. Ama burada vurgulanması gereken sadece Filistin değil <em>Mescid-i Aksa</em> da kritik noktadadır.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7128 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/aksa-300x199.jpeg" sizes="(max-width: 249px) 100vw, 249px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/aksa-300x199.jpeg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/aksa-1024x680.jpeg 1024w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/aksa-768x510.jpeg 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/aksa-1536x1020.jpeg 1536w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/aksa-1200x800.jpeg 1200w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/aksa-600x400.jpeg 600w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/aksa.jpeg 2048w" alt="" width="249" height="165" /></figure>
</div>
<p>Dolayısıyla ortada büyük bir zulüm var ve şimdi henüz bir adım atılmamış gibi görünüyor ama mesela bölgeye bir ambargo kararı uygulanması konusunda karar alınmasın diye sesini çıkaran yok. Korkuyorlar çünkü böyle öne çıkmak istemiyorlar. “Aman alınmasın” derlerse bu defa maskeleri düşmüş olur. Şu anda benim kanaatim yaptırımlar konusunda Türkiye, İran, Malezya, Endonezya gibi ülkeler öne çıkarlarsa bir şey yapılması konusunda muhtemelen daha statükocu daha azınlık rejimlere sahip olan, batıyla özel ilişki kurmuş olan otoriter rejimler de kendi menfaatleri için bunların peşinden gitmek zorunda kalabilir.</p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7133 tie-appear" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kral-faysas%CC%A7-300x200.jpeg" sizes="(max-width: 276px) 100vw, 276px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kral-faysaş-300x200.jpeg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kral-faysaş-1024x682.jpeg 1024w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kral-faysaş-768x511.jpeg 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kral-faysaş-1200x800.jpeg 1200w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kral-faysaş-600x400.jpeg 600w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Kral-faysaş.jpeg 1368w" alt="" width="311" height="207" /><figcaption><strong><em><sub>Kral </sub></em><sub><i>Faysal bin Abdülaziz el-Suud</i></sub> <em><sub>(1906-1975)</sub></em></strong></figcaption></figure>
</div>
<p>Süreç henüz bitmiş değil. Şunu da unutmayalım ki petrol ve doğalgaz konusunda batılı devletlere ya da İsrail’e ambargo uygulanması halinde Arap ülkeleri için müşteri hazır; Çin ve Hindistan. Yükselen güçler var dünyada. Batı’nın küresel sistemdeki hakimiyeti giderek aşılmaya başlandı. O yüzden 73’te ABD’nin gücünün dorukta olduğu bir zamanda bunu yapabiliyorsa bugün çok rahat yapabilir.</p>
<p>Toplumsal dinamikler ve İsrail’in soykırım süreci devam ederse bu dinamikler onları allak bullak edebilir. Yani büyük bir su akıntısı bütün setleri yok eder. O zaman ya sürecin bir parçası olurlar ya da alaşağı edilme ihtimalleri yüksektir. Bu yüzden Hamas’a yönelik nefrete rağmen yine de İsrail’e ve Amerika’ya karşı tavır almak zorunda kalabilirler. Şu an tarihin çok önemli bir noktasındayız aslında. Bu savaş bir bölge savaşına dönüşebilir. Gazze’yi tamamen teslim alan bir Siyonist yapı orada durmayacaktır muhtemelen bütün o bölgesel dengeleri değiştirmeye çalışacaktır.</p>
<blockquote class="wp-block-quote"><p><cite><em>Arap dünyası Filistin konusunda çok hassastır. Ama burada vurgulanması gereken sadece Filistin değil Mescid-i Aksa da kritik noktadadır.</em></cite></p></blockquote>
<ul>
<li><em><strong>Olup bitenlerin; herhangi bir süzgeçten geçmeden doğru yanlış ayırt edilmeksizin medya yoluyla herkese ulaştığı bu dönemdeyiz. Bu durumda biz gençler olarak Filistin meselesini özellikle hangi bağlamlar temelinde, nereden ve nasıl okumalıyız?</strong></em></li>
</ul>
<p>Filistin meselesinde tarihi arka planı bilmeniz gerektiğini düşünüyorum. Diğer türlü bugüne odaklanmak çok yanıltıcı olur. Çünkü Filistin meselesi sömürgeci yerleşimci bir projedir ve en az yüz yıllık geçmişi vardır. <strong><em>İsrail’in hem yasadışı hem de gayrimeşru bir devlet olduğunu bilmezseniz o zaman Filistin’in haklarını savunmakta acziyete düşebilirsiniz.</em></strong></p>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignright size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7132" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Filistin-300x225.jpeg" sizes="(max-width: 237px) 100vw, 237px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Filistin-300x225.jpeg 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Filistin-768x576.jpeg 768w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/Filistin.jpeg 1024w" alt="" width="237" height="178" /></figure>
</div>
<p>Bize dayatılan paradigmanın dışına çıkmanız gerekiyor. O paradigma da 67 paradigması. Çatışma çözümleri bağlamında deniyor ki İsrail 1967 sınırlarına göre Filistinlilere zulmetmesin ve çekilsin. Mesele bundan ibaret değil, bunun farkında olun. Mesele tüm Filistin’in özgürleştirilme mücadelesidir. Mesele İsrail’in bir sorun olduğunu fark etmektir, sadece Filistin için değil, sadece Müslümanlar ve Arap dünyası için de değil, tüm insanlık için küresel bir sorun olduğunun farkında olmanız gerekiyor.</p>
<p>Kanaatimce tavır koymanız ve Filistin için gereken her türlü desteği vermeniz lazım ekonomik yardım dışında okumalar yapmak, konferans yapmak, seminer vermek gibi. Aslında devlet dışı aktörlerin ne kadar önem kazandığını görüyoruz dünyada. Batı dünyasına bakıyorsunuz, hepsi İsrail’in kuyruğuna takılmış durumda. Buna karşılık Batı ülkelerinde çok büyük mitingler yapılıyor. On binler belki yüz binler sokağa çıkıp tepkilerini gösteriyor. Giderek bunun daha çok önem kazanacağını düşünüyorum ben.</p>
<blockquote class="wp-block-quote"><p><cite><em>Mesele tüm Filistin’in özgürleştirilme mücadelesidir. Mesele İsrail’in bir sorun olduğunu fark etmektir, sadece Filistin için değil, sadece Müslümanlar ve Arap dünyası için de değil, tüm insanlık için küresel bir sorun olduğunun farkında olmanız gerekiyor.</em></cite></p></blockquote>
<div class="wp-block-image">
<figure class="alignleft size-medium is-resized"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-7131" src="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/el-halil-camii-300x159.webp" sizes="(max-width: 281px) 100vw, 281px" srcset="https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/el-halil-camii-300x159.webp 300w, https://blog.ilem.org.tr/wp-content/uploads/2023/11/el-halil-camii.webp 650w" alt="" width="281" height="149" /><figcaption><em><sub>El Halil Camii – Harem-i İbrahim Camii</sub></em></figcaption></figure>
</div>
<p>Dolayısıyla gençler de Filistin meselesinin sadece Filistin’in değil bizim meselemiz olduğunu bilmeleri gerekiyor, her anlamda. Hem mazluma sahip çıkma anlamında hem de Mescid-i Aksa’nın bizim ilk kıblemiz, <em>El Halil Camisinin</em> en büyük öncü mescidimiz olması anlamında. Filistin aynı zamanda Siyonizm’in emperyal ve yayılmacı politikalarının ilk hedefidir şu anda.</p>
<p>Siyonizm eğer Gazze’yi, Filistin’i bitirirse sonra sıra Türkiye gibi ülkelere de gelecektir zaten. Dolayısıyla Filistin’i savunmak aslında kendimizi savunmaktır. Bunun farkında olun.</p>
<p><em><strong>Siz Türkiye’nin geleceğisiniz. Sizin bizden daha cesur, daha ufku geniş, daha bilinçli ve daha bilinçli bir dayanışma içinde olmanız gerekiyor.</strong></em> Tabii gençler olarak da İslam dünyasıyla çok daha yakın ilişki kurmanız gerekiyor. Çünkü bizim, inanın, sorunlarımız derdimiz bir. Hepimiz aynı gemideyiz, İslam dünyası içinde dışlayıcı olmayalım. Birlikte bir dayanışma içerisine girip zulme karşı hakkaniyetin davasını verelim. Zulme karşı çıkmayanlar sadece haklarını değil aynı zamanda şereflerini kaybederler.</p>
<ul>
<li><strong><em>Hocam son olarak, bu konular çerçevesinde hangi kitapları tavsiye edersiniz?</em></strong></li>
</ul>
<p>İlan Pappe’nin <em>İsrail Hakkında On Mit</em>,</p>
<p>Roger Garaudy’nin <em>İsrail</em>, <em>Mitler ve Terör</em>,</p>
<p>Lütfullah Karaman’nın <em>Filistin Sorunu</em>,</p>
<p>Avi Shlaim’in <em>Filistin’i Bölüşmek</em> kitaplarını öneririm.</p>
<ul>
<li><strong><em>Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.</em></strong></li>
</ul>
<p>Ben teşekkür ederim.</p>
<p>blog.ilem.org.tr</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/filistin-meselesine-tarihsel-ve-guncel-bir-bakis/">Filistin Meselesine Tarihsel ve Güncel Bir Bakış</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/filistin-meselesine-tarihsel-ve-guncel-bir-bakis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Batı, Dinler ve Yeni Dünya Düzeni</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-dinler-ve-yeni-dunya-duzeni/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-dinler-ve-yeni-dunya-duzeni/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Oct 2023 16:05:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Kemal Buhari]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Dinler]]></category>
		<category><![CDATA[masonluk]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Dünya Düzeni]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26564</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eski Batı teist Hıristiyan söylemi dâhilinde insanlara “Tanrı vardır!&#8221;; sekülarist modern Batı Hıristiyanlık ve din karşıtı söy­lemi dâhilinde “Tanrı öldü, artık yoktur!”; yeni Batı ise apate- ist, post-dinî ve post-sekülarist, dine kayıtsız, kelimenin tam ma­nasıyla seküler söylemi dâhilinde “Tanrı önemsizdir!” demekte­dir. Yeni Batı varlığın anlamını seleflerinin aksine dindarlık-din- dışılık diyalektiği üzerine kurmaz. Bu noktayı anlamak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-dinler-ve-yeni-dunya-duzeni/">Yeni Batı, Dinler ve Yeni Dünya Düzeni</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/indir7.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-9642 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/indir7.jpg" alt="" width="335" height="209" /></a></p>
<p><em>Eski Batı</em> teist Hıristiyan söylemi dâhilinde insanlara “Tanrı vardır!&#8221;; sekülarist <em>modern Batı</em> Hıristiyanlık ve din karşıtı söy­lemi dâhilinde “Tanrı öldü, artık yoktur!”; <em>yeni Batı</em> ise apate- ist, post-dinî ve post-sekülarist, dine kayıtsız, kelimenin tam ma­nasıyla seküler söylemi dâhilinde “Tanrı önemsizdir!” demekte­dir. <em>Yeni Batı</em> varlığın anlamını seleflerinin aksine dindarlık-din- dışılık diyalektiği üzerine kurmaz. Bu noktayı anlamak için şun­lar söylenebilir. Genellikle aşk ve nefret zıt olgular olarak telak­ki edilmekle beraber aslında aşkın zıttı nefret değil kayıtsızlık­tır. “Başarısızlığa uğramış sevgi” olarak da tanımlanan nefret her şeye rağmen nefret edilen objeyle ilgi kurmak, yani ona bir değer atfetmek ve önem vermek anlamına gelmektedir. Nasıl ki aşk nefrete dönüşebiliyorsa, nefret de aşka dönüşebilir. Kayıt­sızlık ise herhangi bir ilgi kurmama hâlidir. Uzaklığı ölçüsün­de ilgilenmediği objeye dönüşmesi de söz konusu edilemez. İşte i <em>yeni Batanın</em> bütün dünyaya aşılamak istediği ve özellikle <em>Yeni Dünya Düzeninin</em> siyaseten ilan edildiği 1990 yılından sonra­ki nesillerimizde görülen tavır bu “öğrenilmiş kayıtsızlık” tavrı­dır. Deizmden, ateizmden ve hatta anti-İslamizmden daha tehlikeli olan tavır budur çünkü altımızdaki halının delinmesi, ze­delenmesi, yıpranması, zarar görmesi, dolayısıyla yamalanıp ta­mir edilebilmesi değil, hükümsüzleştirilerek altımızdan çekilme­si anlamına gelmektedir.</p>
<p>Dünya toplumlarını bu yönde manipüle ettikleri bilinmesine rağmen <em>yeni Batı&#8217;nın</em> “elitleri” dine kayıtsız, seküler ve apateist değildir. Bu aktörler gizliliğin verdiği dokunulmazlığın farkında olarak kendilerini ve metafizik inançlarını gizlemektedir. <em>Yeni Ba­tanın</em> sorumlu tutulabilecek ve hesap ^sorutabilecek görünür bir güç merkezi yoktur. Dünya toplumlarmın yönetiminde belirleyi­ci kararlar aldıkları bilinen masonluk, Davos, Dış İlişkiler Konşeyi (CER), Üçlü Komisyon <em>(Trilateral Commission),</em> Bilderberg ve benzeri gizli ve yarı gizli yapılanmalar demokratik yollarla ik­tidara gelmiş yapılar değildir. Güçlerinin önemli bir kısmını giz­liliklerinden almaktadırlar. Bu da <em>yeni Batı&#8217;</em>yı şiddetin görünür türlerinden ziyade görünmeyen türlerine başvurmaya yöneltmek­te, bu şekilde hem uyguladığı şiddeti hem de kendisini örtmek­tedir. Günümüzde <em>yeni Batı&#8217;ya</em> yöneltilen eleştirilere bakılacak olursa Noam Chomsky’nin,<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[220]</sup></a> Zygmunt Bauman’ın<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[221]</sup></a> ve <em>Empire </em>adlı eserlerinde Michael Hardt ve Antonio Negri’nin yaptıkları gibi,<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[222]</sup></a> Slavoj Zizek’in de işaret ettiği üzere “ideolojik bir soyut­lama mekanizması” yürürlüktedir, ancak bu soyutlamanın arka­sında “gerçek insanlar ve doğal nesneler” yer almaktadır ve <em>ye­ni Batı</em> “devasa bir parazit gibi bu nesnelerden beslenmektedir”.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[223]</sup></a></p>
<p>Küresel ölçekte devasa bir gücü kontrol eden, milyonlarca aktörü inşa ettiği hiyerarşik sistemde bilinçli veya bilinçsiz olarak araç- sallaştıran böyle bir gücün bir merkezinin, kimliğinin ve hedefi­nin olmadığını iddia etmek en basit tabirle safdilliktir. “Küresel/ cihanşümul bir imparatorluk kurmak ve büyün insanlığı tebaa ha­line getirmek mümkün müdür?” sorusuna <em>yeni Batı</em> “kanlı-canlı” bir cevap teşkil etmektedir. Somut bir kanıt göstermek gerekirse günümüzde küresel ölçekte bilgiyi yönlendiren ABD medyasının neredeyse tamamı, ideolojileri aynı olan toplam beş şirkete aittir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[224]</sup></a> Başka bir incelemeye göre ABD medyası Bilderberg, Dış İlişkiler Konseyi ve Üçlü Komisyon un âdeta her kademesinde yer al- dığı bir örgütlenmeye sahiptir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[225]</sup></a> Süpermarketlerdeki “çeşitlilik” gözlerimizi kamaştırsa da aslında yiyecek-içecek, temizlik ve sair tüketim ürünleri son tahlilde sınırlı sayıda finans grubuna (örne­ğin <em>P&amp;G)</em> irca edilmektedir. Özetle “%1” kapitalist sistemin he­men her alanına nüfuz ederken yaşadığımız dünya gitgide artan bir oranda tektipleşmektedir. Daha soyut bir düzlemde ise ka­nıt olarak “karmaşık toplumların merkezî bir karar alma [meka­nizmasıyla] karakterize edilmesi”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[226]</sup></a> yer almaktadır. Fenomeno- lojik olarak da içinde yaşadığımız düzende yaşamlarımızı belir­li bir ölçüde belirleyen kararların merkezî tabiatı dikkat çekmek­tedir. Örneğin bilimsel araştırmalara göre Covid-19’dan korun­mak adına %0’a yakın bir etki gösterdiği bilinen bez maskelerin<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[227]</sup></a> takılmasının bütün dünyada eş zamanlı olarak zorunlu kılınma­sı ve bu doğrultuda bütün dünyada “yeni normal(leşme)” söyle­minin yaygınlaştırılması böyle bir merkezî karardır. Peki <em>yeni Ba- </em>tf nın arkasındaki bu <em>gerçek insanlar</em> kimlerdir ve <em>yeni Batı&#8221;</em>nın kkurmak istediği <em>Yeni Dünya Düzen? nin</em> dayandığı zemin nedir?</p>
<p>İşin, görünür ve yarı-görünür tarafında <em>Davos, G-7, Bilder-berg,</em> Dış İlişkiler Konseyi (CFR), Üçlü Komisyon <em>(Trilateral Com- mission)</em> vb. ağlar <em>(networks),</em> onları teşkil eden ve “büyük sonuç­ları olan kararları alma gücünü elinde bulunduran güç eliti”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[228]</sup></a>, hi­yerarşide onun altında yer alan sair “elitler” ve bunların toplumla- rı yönetmesini mümkün kılmak için tesis edilen Birleşmiş Millet­ler, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Sağlık Örgütü, Uluslararası Ce­za Mahkemesi vb. kurumlar yer almaktadır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[229]</sup></a> İlginç bir “ayrıntı” bu oluşumların neredeyse hiçbirisinde 1,8-1,9 milyarlık nüfusuy­la 7,8 milyar olduğu aktarılan dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birini teşkil eden Müslümanların yapısal denebilecek bir etkide ve boyutta temsil edilmemesi, ancak yaklaşık 15 milyonluk nüfusuy­la dünya nüfusunun beş yüzde birini teşkil eden Yahudilerin oran­tısız bir yoğunlukta yer almasıdır <em>(pverrepresentation).</em> Bu tuhaflı­ğı çözmek amacıyla buradan bir kademe daha derine gidildiğinde bir çeşit “uluslararası kardeşlik kulübü” olarak tanıtılan mason­luk teşkilatı ve irtibatlı olduğu diğer gizli örgütler karşımıza çık­maktadır. Gizlilik prensibini benimsemelerinin yanı sıra, 11 Ey­lül hususunda olduğu gibi burada da “komplo teorisi” kategori­si masonluğu özgür bir şekilde rasyonel-eleştirel düzlemde ele al­manın önünde bir engel işlevi görmektedir. “Anti-masonik” ola­rak adlandırılan ve masonluğa şüpheyle yaklaşan literatürün be­lirli bir kısmı dezenformasyon niteliğinde olup masonları misti- fiye etmektedir. Kamuoyu bunlara bakarak masonlukla ilgili tüm söylenenleri “irrasyonel komplo teorisi” kategorisine dâhil ede­rek inceleme dışında bırakmaktadır. Ancak daha serinkanlı araş­tırmacılardan veya masonların kendilerinin yazdıkları kaynaklar­dan masonluk hakkında isabetli bilgiler edinilebilmektedir. Ma­sonluğu mistifiye etmenin epistemik açıdan bir çıkmaz sokak ol­duğu, bunun yerine diğer tarihî hususlarda olduğu gibi masonluk hususunda da güvenilir bilgi kaynaklarına dayanarak hareket et­mek gerektiği görülmektedir. Bu yaklaşıma göre masonluğu ba­zı anlatılarda yapıldığı gibi Hz. Süleyman’a ve Eski Mısır’a kadar götürmek onu rasyonel düzlemde ele alma imkânım ortadan kal­dırmaktadır. Her devletin “derin” bir yapılanması vardır ve <em>yeni </em>I Bah’yı da mikro devletlerden oluşan bir makro devlet olarak ka­bul edecek olursak masonluk ve onunla ilişkili diğer gizli örgütler literatürdeki bütün mistifikasyonlara, gizli örgütlenme şekillerine I ve bâtıl metafizik bağlantılarına rağmen, bu makro devletin derin  siyasi yapılanmasından başka bir şey değildir. Aslında masonluk</p>
<p>İtalya’da tüm mensuplarıyla birlikte ifşa olan P2 <em>(propaganda due) </em>mason locası kadar nesnel ve rasyonel bir husustur. Onu mistifiye etmek, şeytanlaştırmak ve ona doğaüstü bir konum vermek, hak- kındaki tarihî bilgileri irrasyonel boyutlara taşımak anlamına gele­cektir ve bu mistifikasyon aynı zamanda masonların sahip olduk­ları gücün abartılarak metafizik bir boyuta taşınması, böylelikle mutlaklaştırılması kapısına çıkmaktadır. Masonluğun zannettiril- meye çalışıldığı gibi “tanrısal” veya “şeytani” bir gücü yoktur an­cak <em>yeni Bat</em>ı’nın kalbinde yer alması sebebiyle devasa ekonomik, epistemik, teknolojik, istihbari ve siyasi kaynakların ona bağlandı­ğı düşünüldüğünde sahip olduğu güç sarahat kazanmaktadır. Ka­naatimizce masonluğu sağlıklı bir şekilde ele almanın tek yolu bu bakış açısıdır ve bu bakış açısı ülkemizde henüz hâkim olmama­sına rağmen son dönemde uluslararası literatürde yaygınlık kaza­narak masonluğu rasyonel bir boyutta tartışmaya başlamıştır. As­lında yakın bir dönemde Fetullahçı Terör Örgütü’nün gerçek yü­züyle tanışan toplumumuzda masonlukla ilgili görüşlerin irrasyo­nel alana çekilmek istenmesi tuhaftır zira FETÖ ve masonluğun taktik ve stratejileri büyük oranda örtüşmektedir.</p>
<p>Tarihe bakıldığında, Haçlı Seferleri sırasında 1118/1119’da Godefridus de Sancto Andemardo tarafından kurulmuş bir örgüt olan Tapınakçıların <em>(Templaris)</em> Fransa Kralı IV Philippe tarafın­dan kovuşturmaya uğraması ve mensuplarının birçoğunun idam edilmesi sonucu kalanların bir kısmı İskoçya’ya sığınmışlar, burada kendilerini “duvar ustaları” olarak adlandırarak masonluğu oluş­turmuşlardır.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[230]</sup></a> Süreç dâhilinde John Dee, Johann(es) Reuchlin ve Francis Bacon gibi isimler Kabala’dan muhtelif biçimlerde etkile­nip masonluğun teşekkülünde önemli bir rol oynamıştır. Mason­lar ilk teşkilatlanmalarını müteakip 1717’de şehirdeki dört büyük mason locasının birleşmesiyle kurulan Londra Büyük Locası’ndan<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[231]</sup></a> bu yana tarih boyunca Aydınlanma<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[232]</sup></a>, Amerikan bağımsızlık sa- vaşı<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[233]</sup></a>, Rus<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[234]</sup></a> ve Fransız<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[235]</sup></a> ihtilalleri başta olmak üzere Batı’daki toplumsal hareketlerle ilişkilendirilmişlerdir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[236]</sup></a> Londra Büyük Lo- cası’nı 1733’te kurulan ilk Amerikan locası takip etmiştir. Mayer Amschel Rotschild tarafından finanse edildiği bilinen ve bir ha­hamın oğlu olan Adam von Weishaupt tarafından kurulan “Illu- minati” (Latince ve îtalyancada “aydınlanmışlar”) örgütü onunla yakından bağlantılıdır.</p>
<p>Yine “Gül ve Haç kardeşliği” <em>(Rose-Croix, Rosicrucians)</em> örgütü de Francis Bacon üzerinden masonlarla bağ­lantılıdır. Üzerinde durulması gereken kuvvetli ihtimal, bu örgüt­lerin birbirleriyle farklı merkezlerden yönetilmediği, aynı pirami­din muhtelif katları oldukları ve masonluğun bu örgütlerin mer­kezinde yer almasıdır. Bu tarz gizli örgütler toplumsal gücü genel­likle, FETÖ’nün ülkemizde izlediği strateji gibi, kendilerini gizle­yerek ve toplumun kilit noktalarını zapt ederek elde etmektedir­ler. Özellikle finans ve medya bu süreçte kilit bir rol oynamakta­dır zira bunlar üzerinden iktisadı ve bilgiyi kontrol etmek müm­kün olmaktadır. Tarih boyunca bazen doğru, bazen yanlış ata oy­namışlar ancak çabalarının karşılığını genellikle almışlar, örneğin bazılarına göre Amerika Birleşik Devletleri’ni kurmaya muvaffak olmuşlar<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[237]</sup></a>, yine Fransa’yı 1789’daki ihtilalden sonra büyük ölçüde kontrolleri altına almışlardır. Günümüzde de popüler kül­türde, medyada, hükümetlerde, uluslararası organizasyonlarda ve güçle ilgili diğer alanlarda oldukça etkili oldukları öne sürülmek­tedir.</p>
<p>Bu şekilde sayıca az olmalarına rağmen küresel çapta algı­yı, bilgiyi, söylemi ve eylemi sahnenin arkasından yönetmeleri ve çoğunluğu manipüle edip araçsallaştırarak kendi ajandalarına hiz­met ettirmeleri mümkün olmaktadır. Basit bir örnek dünyadaki en geçerli para birimi olan Amerikan dolarının üzerinde mason­ların “evrenin ulu mimarı” olarak adlandırdıkları ve tanrısal ola­rak gördükleri “her şeyi gören gözün” <em>(all-seeing eye)</em> yer alması­dır. Bu sembol J.R.R. Tolkien’ın <em>Yüzüklerin Efendisinden,</em> ülke­mizdeki filmlere, dizilere ve müzik küplerine kadar <em>yeni Batinın </em>bir sembolü olarak bakışımızı çevirdiğimiz hemen her yerde yer almaktadır. Ülkemizde de bazı televizyon kanallarının logoları bu sembolü içermektedir. Bununla iletilmek istenen mesaj <em>yeni Ba­tinın</em> hayatımızın her alanında olduğu veya bizim <em>Matrix<sup>,</sup>in</em> için­de olduğumuzdur. Yine Fransız îhtilali’nin prensipleri olarak bili­nen ve bugün dahi Fransa’da kullanılan 1 ve 2 avroluk madeni pa- l raların üzerinde yer alan “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” <em>(liberte, </em>1 <em>egalite, fraternite)</em> üçlemesi bilindiği üzere doğrudan masonluk- r tan alınmıştır. Masonluğun siyasetle derin bağlantılarının karşımı­za çıktığı bir başka ülke ise İtalya olmuştur. İtalya’da Silvio Berlus- coni’nin de mensubu olduğu ve toplumun kilit noktalarında yer alan yaklaşık 600 ismin yer aldığı P2 <em>(propaganda due)</em> mason lo­cası ifşa edilmiş, İtalyan devletiyle, Vatikan’la, sahte bayrak ope­rasyonlarını yürüten NATO’nun gizli kolu <em>Gladio</em> ile<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[238]</sup></a> ve maf­yayla olan ilişkileri açığa çıkmıştır.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[239]</sup></a> Buradan çıkan sonuç günü­müzde dünya çapında altı milyon olduğu ifade edilen üye sayısıy­la en yaygın gizli örgüt olduğu iddia edilen<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[240]</sup></a>, bazı aktörler tara­fından bir çeşit “evrensel kardeşlik derneği” olarak tanıtılmak is­tenen masonluğun gücü ele geçirme noktasında gayrimeşru yön­temlere de tevessül edebildiği ve bütün bunların yansıtılmaya ça­lışıldığı gibi bir “komplo teorisi” olmadığıdır.</p>
<p>Buradan bir kademe daha derine inmek gerekirse, her ne kadar masonluğun doğuşu zaman zaman Protestan Hıristiyanlık ile ilişkilendirilmekteyse de masonlukla Yahudilik arasında de­rin bir bağlantıdan, hatta iç içe geçmişlikten söz etmek mümkün görünmektedir. Bu bağlantı Yahudi ve mason olan bazı bireyler tarafından da teyit edilmektedir.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[241]</sup></a> Azmi Özcan ise, masonlu­ğun önceleri sadece Hıristiyanlara ait bir yapılanma olduğunu, 19. yüzyıldan itibaren diğer din mensuplarının ona dâhil oldu­ğunu, böylece Hıristiyan-Yahudi geleneğinin eklektik bir formu olarak müstakil bir din görünümü aldığını belirtmektedir.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[242]</sup></a> Te­oman Duralı bu hususta şunları nakletmektedir.</p>
<p>“Farmasonlar, kendilerine tarihî öncü olarak Hz. Süleyman’ın mabedini inşâ etmiş olan Hiram Ustayı almışlardır. Ulu Us­taysa, âlemin yaradanı Tanrıdır. Evren, onun mimarî şahe­seridir. [&#8230;] Daha önce de belirttiğimiz üzre, örfleri, âdetle­ri, âdâbımuaşeret kuralları, silsileimerâtipleri, remizleri, âyîn ile merâsim usulleri, kısmen Ahdiatîkten, kısmen Kadîm Ki­lise (Fr Eglise archa que) ile Hıristiyanlıktan sapmış (Fr Here- tique) mezheplerden, kısmen de İngiliz gelenek ile görenekle­rinden neşet etmişlerdir.”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[243]</sup></a> “Farklı görüşteki kişiler ile deği­şik insan kümelerinin vucut vermesine rağmen, Hür Sermâ- yeciliği asıl belirleyip başlangıç safhalarından bu yana yürü­ten merkezî mahfil, milletlerüstü bir teşkilât olan Farmason­luktur. Sıkı bir silsileimerâtip düzeni ile tavîzsiz bir gizlilik ku­ralı doğrultusunda çalışan Farmasonluk, belli bir kişinin, aile yahut boyun güdümünde olmayıp dünya çapında kurumlaş­mış bir teşkilâttır. [&#8230;] Cinsiyet hâriç, din ile milliyet neviin- den hiçbir ayırım gözetmeyen Farmasonluk, üyeleri arasında görüş ile çıkar destekleşmesini herhâlükârda şart koşar. Bu­nunla birlikte, eşitler arasında üstün olanlar, yine de Ingiliz- ler olup onları Yahudîler takîb ederler. [&#8230;] İşte, ilkin 1789 İh- tilâlikebîrle Fransada köprübaşı tutup oradan Avrupanın deği­şik yörelerine intikâl eden, öncelikle de Sömürgecilik yoluyla yeryüzünün hemen her tarafında, özellikle İkinci Dünya Sava­şından sonra, kök salıp yeryüzünün dörtbir köşe bucağma ya­yılan İngiliz-Yahudî medeniyetinin asıl taşıyıcıları Farmason­lardır. Bunlar, bir yanda, doğrudan doğruya kendileri, öte ta­raftan da, Rotary, Lions gibi, meslek yahut hayır dernekleri ve toplulukları kisvesindeki resmî-gayrıresmî alt kuruluşları yo­luyla, Hür Sermâyeciliğin tohumlarını serpmiş, ardından da onu dünya çapında fikren ve maddeten inkişâf ettirmişlerdir. Farmasonluk, dost kisvesi altında cezbedilmiş yahut zor kul­lanılarak esir alınmış toplumların en kâbiliyetli, akıllı, zekî ve tercihân soylu soplu bireylerini bağrında barındıran en etkili— zanaat, sanat, sanayi, ticâret, siyâset, öğretim, silâhlı kuvvet­ler gibi- çevreleri gözetir.</p>
<p>Anılan çevreler yoluyla Farmason­luk, İngiliz-Yahudî zihniyetini teşkîl eden inançlar ile ülküle­ri hedef topluma yahut millete en üst seviyeden zerketmeğe bakar. Tactique ve stratögiesiyle Farmasonluk, İngiliz-Yahudî- liğin anaörnekliğini teşkîl eder. Kendisine sakladıkları ile dışındakî çevrelere ‘ihrâc ettiği’ değerler, birbirlerine ters düşer­ler. Farmasonluk, bir kere, muhâfazakâr, maneviyâta ile silsi- leinıerâtipci olmasına ve kendisiçin gizlilik ile câmiaiçi daya­nışmayı savunmasına karşılık, kendi dışındakilere maddiyâtı, eşitlikciliği, ilericiliği, devrimciliği, şeffaflık ile bölünüp birey­leşmeyi telkîn eder. Tıpkı kendisinden geldiği ve temsil etti­ği iki ana zihniyetten sapına dek dindar Yahudiliğin, kendi dışındaki dindarları yobaz olarak nitelemesi, kendisi kavmi- yetei olmasına karşılık, başkalarının milliyetçiliği ile yurtse­verliğini ırkçılık, giderek, Yahudî-aleyhdarlığı şeklinde telâk­ki etmesi gibi. Yine tıpkı, kendisinden türeyip kendisini tem­sil eylediği öbür anlayış olan İngilizliğin, ilericiliği, eşitlikçilik ile cumhuriyetçilik fikirlerini ihrâc etmesine karşılık, kendi­sinin muhâfazakârlık, silsileimerâtib ile hükümdârlık ülküle­rine bağlı kalması gibi. Aile hayatı ile dayanışması, evlilik ku­rumu ve askerî güç kavrayışı neviinden kendisini zaman içe­risinde kanıtlamış nice değer varsa, öncelikle Yahudilik ve git­tikçe gerileyen derecede İngilizler, bunları kendilerine alıko- yarlarken, kerih bildiklerini hedefteki özge toplumlara ‘yedi­rerek’ onların mücâdele irâdelerini, dolayısıyla dirençlerini kırmağı amaçlamaktadırlar.”<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[244]</sup></a> “Kendi itikâdî arkaplanlarını özenle gizleyen İngiliz ile Israilli, dışlarındaki din olaylarına karşı şiddetle saldırarak, ilkin, İhtilâlikebîrden itibâren Avru­pa anakarasında, ardından da öteki ellerde, hiç değilse, kıs­men dahî olsa, gündemdışı kılmağı başarmışlardır: ‘Din, kit­lelerin afyonudur’ (Karl Marx). Böylece iktisâdı—siyâsî ihti­raslarına gem vurabilecek baş maniayı bertaraf etmiş oldular. ‘Din’den boşalttıkları mevkie de, iktisâdî—siyâsî hâkimiyetle­rini perçinleyecek şekilde düzenlenmiş ve kapalı devre, yânî dogmacı tarzda çalışan tümel bir ‘felsefe-bilim’ işleyişini, de- mekki ‘ideoloji’yi yerleştirmişlerdir: Hür Sermâyecilik-Posi- tivism-İ mperyalism. ”<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[245]</sup></a></p>
<p>Ancak unutmamak gerekir ki Katolik Kilisesi masonluğu uzun bir süre büyük bir tehdit olarak görmüş ve çeşitli vesi­lelerle yasaklamıştır.2<sup>46</sup> Katolik otoriteleri 20. yüzyıla gelinceye dek genel olarak masonluk karşıtı bir tutum takınmıştır zi­ra masonların Hıristiyanlığı yok etmeye güdümlü bir örgüt ol­duğuna inanmıştır. Bu konuda Katolik Hıristiyanlar tarafından neredeyse listelenemeyecek kadar çok sayıda eser yazılmıştır.<sup> <a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[247]</a> </sup>Masonluğa destek veren ve onun Hıristiyan kolunu oluşturdu­ğu görülen aktörler tarihsel olarak Yahudilikle irtibatlı oldukla­rı bilinen Protestanlardır. Masonluk-Hıristiyanlık ilişkileri ko­nusunda belki de turnusol kâğıdı işlevi görecek husus mason­luğun Hıristiyanlığın “özünün özü” olan Hz. İsa’ya öğretilerin­de pek yer vermemesi ve günümüzdeki üç ana Hıristiyan mez­hep tarafından da teslis inancı dâhilinde ona atfedilen “uluhi- yeti” reddetmesidir.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[248]</sup></a> Bu husus da masonlarla yapısal bir iliş­kide olan Protestanların Hıristiyanlık içerisindeki yerlerini tar­tışmaya açmaktadır.</p>
<p>Bazı görüşlere göre masonluk neredeyse tamamen Yahudili­ğin Kabala geleneğinden doğmuş olup<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[249]</sup></a>, çoğunlukla Yahudiler tarafından toplumları içeriden ele geçirmek ve dönüştürmek için kullanılan bir paravan örgüt görünümündedir. Batı bu şekilde bü­yük ölçüde masonluk üzerinden tedricen Yahudiliğin hizmetine girmiştir. Bu devrimin alt başlıklarını 14. ve 15. yüzyıllardan iti­baren kitleler hâlinde Hıristiyanlığa geçtiğini söyleyen Yahudi- ler, Rönesans, bilimsel devrim, Protestanlık, Püritenlik, Evanje- list Hıristiyan siyonizmi, Aydınlanma, Fransız İhtilali, Sigmund Freud’un “cinsel devrimi”, Amerikan İhtilali, ABD’nin kuruluşu, Federal Rezerv, Marksizm, Bolşevik devrim, İkinci Dünya Savaşı, neoliberalizm, küreselcilik, AIPAC ve diğer lobiler, 11 Eylül ve neo-muhafazakârlar <em>(neo-conservatives)</em> oluşturmaktadır.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[250] </sup></a><sup>Ma</sup>sonluğun kullandığı kelime dağarcığının önemli bir kısmı Yahudilerin kutsallık atfettikleri metinlerden alınmıştır. Yukarıda de­ğinilen “her şeyi gören göz” de Tanah’tan/Eski Ahit’ten alınma, kökenleri Eski Mısır mitolojisine dayanan bir semboldür<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[251]</sup></a>&#8211; bu sembolle benzerlik gösteren, ülkemizde “nazar boncuğu” ola­rak bilinen ve kendi kültürümüzün bir parçası zannedilen nesne Talmud’da “amulet” olarak geçmekte ve hamilini koruduğuna inanılmaktadır.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[252]</sup></a>^Masonluğun kurucu anayasası olarak görülen James Anderson’ın <em>Constitution</em> adlı metni Talmud’daki Yahudi olmayanlar için öngörülen <em>“Nuh Kanunlarını” (Noahide Laıus) </em>temel almaktadır?<sup>53</sup> İtalyan haham Elijah Benamozegh’in ifade­siyle ‘&#8217;masonluğun teolojisi Kabala’ya çok benzemekte ve Yahu­dilikle gizli bir disiplin olan Agaddah’ya intisap yöntemleri ma- sonluğunkilerle şaşırtıcı biçimde benzeşmektedir.”<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[253]</sup></a><sup> <a href="#_ftn35" name="_ftnref35">[254]</a></sup></p>
<p>Masonluğun üzerinde bu kadar durmamızın sebepleri hem İslâm&#8217;ı ötekileştiren ve düşmanlaştıran Batıcı anti-İslamizm ha­reketlerinin merkezinde olmaları (bu konuya aşağıdaki üçüncü bölümde değinilmektedir) hem de global ölçekte din karşıtı söy­lemlerin, sekülerleşmenin ve din karşıtı şiddetin tarih boyunca baş muharriklerinden birisi olmalarıdır. Söylem bazında dinlere karşı olmadıklarını iddia ederken, din karşıtı söylemleri el altın­dan örgütlü biçimde destekledikleri ve teşkilatlarının alt derece­lerindeki mensuplarına açmadıkları bazı “sırları” üst derecelere açtıkları aktarılmaktadır. Nitekim çeşitli özneler de tarih boyun­ca bu durumun farkında olmuş, masonluk kendisi dışındaki her i türlü otoriteye karşı gelmekle, güç merkezlerini ele geçirmekle, Yahudi siyonizmiyle olan sıkı bağlantısı yoluyla İsrail’in kurul­masını sağlamakla ve Yahudilerin ve Avrupah sömürgecilerin İs­lâm ülkelerine sızarak içerden ele geçirme faaliyetlerini mümkün kılmakla eleştirilmiştir.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[255]</sup></a> Masonluk hakkında olumlu bir resim sunan, Brill yayınevi tarafından yayınlanan <em>Handbook of Free­masonry</em> adlı kitapta Jessica Harland-Jacobs tarafından şu bilgi­ler aktarılmaktadır.</p>
<p>&#8220;Masonluğun sömürgecilikle ilişkisi konusuna dikkat edil­memesi ve bu konudaki tartışmaların azlığı, masonik ve sömürgeci dünyaların esas olarak birbirine bağlı <em>(intertıvi- fted)</em> ve karşılıklı olarak bağımlı olduğu göz önüne alındı­ğında kafa karıştırıcıdır. İmparatorluklar [masonik] kardeş­liğe geniş bir operasyon ve genişleme alanı sağlamışlardır. Gerçekten de ordular, tüccarlar ve sömürgeciler tarafından inşa edilen emperyal ağlar olmadan masonluk bu kadar hız­lı ve başarılı şekilde yayılamazdı. Masonluk da buna karşı­lık imparatorluklara faydalı olmuştur. Askerlere, denizci­lere, tüccarlara, yöneticilere ve tüm toplumsal sınıflardan sömürgecilere dünya etrafında hareket etme ve dış ülkeler­de teşkilatlanma konusunda yardımcı olmuştur. Sömürge­ci toplumlarda geniş işlevler görmüş, Batılı sömürgeci dev­letlerle, Amerikan yerlileri, Asyahlar, Afrikalılar ve diğer sömürülen toplumlara güçlerini yaymak hususunda el ele çalışmıştır. [&#8230;] Avrupalı masonlar yerlileri Batılılaştırmak için [masonik] kardeşliklerinin ideal bir araç olduğuna ka­ni olduklarında, daha fazla sayıda Asyalı, İngiliz ve Hollan­da localarına kabul edilmiştir. ”<sup>256</sup></p>
<p>Bu manzara günümüzde de devam etmektedir. Bu sebeple masonluğun dini olarak adlandırılan deizmin dünyada ve ülke­mizde yayılması bir tesadüf olmayabilir, ancak bu yayma faali­yeti sokaklarda deizm propagandası yapan misyonerler şeklinde anlaşılmamalı, çeşitli kanallar yoluyla oluşturulan “zamanın ti­ni” <em>(Zeitgeist)</em> şeklinde anlaşılmalıdır. <em>Yeni Batı</em> bireylerle tek tek uğraşmak yerine kontrolündeki kitle iletişim araçları yoluyla şe­killendirdiği toplumsal algı üzerinden kendi istediği yere götü­ren yolun taşlarını örmektedir. Bu da ana akımı kontrol etmek ve yönlendirmek anlamına gelmekte, bu sebeple bu kadar etki­li olabilmektedir. Kanaatimizce masonluk <em>yeni Batanın</em> spiritüalizmini ve dünya çapında örgütlenme şeklini teşkil etmektedir, <em>yeni Batı&#8217;yı</em> anlamak için merkezîdir.</p>
<p>Bu bağlamda <em>Yeni Dünya Düzeni&#8217;nin</em> elitlerinin teşkilatlan­ması masonluk ve dinleri masonluğun benimsediği dinî inanç­lar olarak belirmektedir. Bunlar alt seviyeler için deizm, ateizm ve diğer “zayıf inançlar” olup, üst seviyeler için Kabalacı mistik inançlardır. Bu inançların içerisinde satanizmin de çeşitli şekil­lerde yer aldığı öne sürülmektedir. Meşhur 33. derece mason us­tası Albert Pike masonluğun üst derecelerine yaptığı konuşmada masonluk dininin bir tanrısının “Lucifer” (İblis) olduğunu, diğe­rinin ise “Adonay” (Yehova) olduğunu söylemektedir.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[257]</sup></a> Stephen Knight ise masonluğun tanrısının “Jah-bul-on Jahweh (Yehova), Baal (Ba’l), Osiris]” formülünde gizli olduğunu belirtmektedir.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[258]</sup></a> Kur’an-ı Kerim’de de Hz. İlyas’ın kavmine “Yaratanların en iyi­si olan, sizin de Rabbiniz, sizden önce gelen atalarınızın da Rab- bi olan Allah’ı bırakıp da Ba’l’e mi taparsınız?” (Kur’an, 37:125) dediği bildirilmekte, aynı zamanda Müslüman âlimler arasında I Hz. İlyas’ın İsrailoğullarına gönderilen ve Tanah’ta/Eski Ahit’te de geçen İlya olduğu görüşü ağırlık kazanmakta,<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[259]</sup></a> bunlardan da Ba’l/Baal’in dönemin İsrailoğullarmın Allah’tan yüz çevirip tap­tıkları bir put olduğu sonucu çıkmaktadır. Eğer İblis’in adların­dan birisi olan “Lucifer” kelimesinin lafzî anlamı olan “ışık geti­ren” <em>(lightbearer)</em> esas alınırsa, o hâlde masonların “ışık” ve “ay­dınlık” kavramlarının, dolayısıyla “Aydınlanma’nın” da arkasın­daki “karanlık mistisizm” görülecektir. “Baphomet” olarak tasvir edilen şeytan tasvirli yaratık da masonluğun putlarından birisidir ve 1812 yılından bu yana ABD’nin bir sembolü olarak kullanılan <sup>&lt;c</sup>Sam Amca” <em>(Uncle Sam)</em> aslında bu tasvirin rötuşlanmış hâlidir.<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[260]</sup></a></p>
<p>ABD’de Detroit, Illinois, Oklahoma ve Arkansas’a “Baphomet” ve satanizm heykelleri dikilmiştir. Yine ABD’de ilki Anton Szan- dor LaVey isimli bir Amerikalı Yahudi tarafından kurulan “sata- nist kiliseler” <em>(Church of Satan)</em> bulunmaktadır. ABD ordusunda da Michael Aquino’nun kurduğu Set Tapınağı <em>(Jemple ofSet)</em> gibi satanist cemiyetler mevcuttur. Din ve vicdan özgürlüğü söylemi altında bunlara herhangi bir kısıtlama getirilmemektedir. Aslında satanizmin Batı’daki kökleri hem oldukça eskidir hem de sanıl­dığından daha yerleşiktir- örneğin William Blake, Percy Bysshe Shelley, Lord Byron ve Victor Hugo gibi Batı’nın ana akımında­ki edebiyatçıların bazı eserlerine bakılabilir.<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[261]</sup></a> Aliya İzzetbegoviç de, “Şeytanperestiliğin (satanizm) medeni dünyada hayli gelişmiş olduğu pek az (yahut yetersiz bir düzeyde) bilinir.” demektedir.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[262]</sup></a> Rusya başkanı Vladimir Putin Aralık 2013’te yaptığı ulusa ses­leniş konuşmasında “Birçok Avro-Atlantik ülkesi Hıristiyan de­ğerlerini içeren köklerinden uzaklaşmıştır. Çok çocuklu aileleri homoseksüel birlikteliklerle, Tanrı’ya imanı şeytana inanmayla aynı düzeye koyan politikalar takip edilmektedir. Bu yozlaşma­ya götüren yoldur.” demiştir.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[263]</sup></a> Her hâlükârda Kabalacılık, pa­ganizm, deizm ve satanizm karşımıza “masonluk” adıyla paket­lenmiş bir biçimde çıkmaktadır.</p>
<p>Aslında masonlukla ilgili şüpheler masonluğun başladığı dö­nemlerden beri dile getirilmiştir. Henüz 1698 yılında Hıristiyan bir din görevlisi tarafından masonluğun din ile olan ilişkisi hak­kında şu görüşler ifade edilmektedir.</p>
<p>&#8220;Sizi kendilerine mason diyenlerin Tanrı nezdinde işledikle­ri sapkınlıklar ve kötülükler konusunda uyarmam gerektiğini düşündüğümden diyorum ki merasimlerinin ve gizli yeminleş- melerinin sizi kontrol etmesine izin vermeyin. Ayrıca sizi Tan- rı’nın yolundan sapmaya götürmemeleri konusunda dikkatli olun. Bu gizlice buluşan şeytani adamların yolu <em>(sect)</em> kendi­leri hariç herkese karşıdır. Onlar, geleceği bildirilen, insanla­rı Tanrı korkusundan uzaklaştıracak olan <em>Ant ichrisf tır. [&#8230;]”<sup>264</sup></em></p>
<p>Bu tarihten itibaren özellikle Hıristiyanlar, ania aynı zaman­da Müslümanlaf tarafından masonluğun dinlere karşı olumsuz yaklaşımını konu alan ciltlerce kitap yazılmıştır ve yazılmaya de­vam etmektedir. <em>Yeni Batı<sup>9</sup> mn</em> aleyhinde söylenenlerin tamamım “komplo teorisi” olarak kategorize edip paranteze aldırması gibi masonlar da benzer bir strateji takip etmekte, kendilerini eleştiren ve belgeler eşliğinde ifşa eden yapıtları “anti-masonik [komplo te­orisi]” olarak yaftalamaktadır. Bu elbette, masonlar ve <em>yeni Batı </em>hakkında aktarılan şüpheci görüşlerin tamamının doğru olduğu anlamına gelmez. İsabetsiz görüşlerin yanında literatürde dezen- formasyon, kontrollü muhalefet, eşik bekçiliği ve diğer muhtelif çarpıtma unsurları da önemli ölçüde yer almaktadır. Ancak da­ha önce belirttiğimiz gibi doğru bilgiye ulaşmak amacıyla kanıt­ların konuşulduğu yerde tartışmayı sonlandırmak için başvuru­lan ilave <em>a priori</em> zihinsel kategorilere (prangalara) ihtiyaç yoktur. I <em>reni Batı</em> ve karanlık mistisizmi bizim de çok uzağımızda değildir. Örneğin popüler şarkılardan birisinde geçen ve kula­ğa masum gelen, <em>yeni Batı’yla.</em> ilişkili holdinglerin reklamların­da da kullanılan “ne yaparsan yap aşk ile yap” sözlerinin aslında modern satanizmin kurucularından olan Aleister Crowley’nin kurduğu “Telema” öğretisinin temel ilkesinin Türkçe tercüme­si olduğu bilinirse bu noktaya ışık tutulmuş olunacaktır.</p>
<p>Yine 2003Yeki Eurovision yarışmasında birincilik alan Türkiyeli şar­kıcının koreografisi incelenirse karşımıza <em>yeni Batanın</em> masonik piramidi ve “her şeyi gören gözü” çıkacaktır. Dizilerde eşik al­tı mesaj olarak verildiği çeşitli vesilelerle kanıtlanan “sex” yazı­sı<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[264]</sup></a> cinsel ilişki anlamındaki “seks” kelimesine değil, satanizmin sembolü olan “666” sayısına işaret etmektedir.<a href="#_ftn45" name="_ftnref45"><sup>[265]</sup></a>|Masonik sem­bollerin seccadelerimize dahi sızdığı apaçık biçimde görülmek­tedir.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[266]</sup></a><sup> <a href="#_ftn47" name="_ftnref47">[267]</a></sup> Bu satırlar yazılırken özel bir vakfın sahip olduğu ban­kanın girişimiyle İstanbul’da sergisi açılan, iktidara yakın oldu­ğu iddia edilen medya gruplarının gazetelerinde dahi PR çalış­maları yapılan<sup>168</sup>, “sanat performansları” arasında satanizm, ka- balizm, pedofili ve kanibalizm (yamyamlık) gibi unsurlar bulu­nan Sırbistanlı Yahudi Marina Abramovic’in bu performansları araştırılırsa durumun vahameti anlaşılacaktır.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[268]</sup></a> Bu şahsın kişi­sel ağında yer alan bazı bireyler Hillary Clinton<a href="#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[269]</sup></a>, Jacob Rotschild<a href="#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[271]</sup></a> Bili Gates<a href="#_ftn51" name="_ftnref51"><sup>[272]</sup></a> ve Lady Gaga’dır<a href="#_ftn52" name="_ftnref52"><sup>[273]</sup></a>. Yine uzun bir süre ül- kemizin gündemini “kedicikleriyle” meşgul eden, çeşitli biçim­lerde “Mehdi” olduğunu ima eden, ilk meşhur olduğu zaman­larda evrim ve masonluk karşıtı yayınlar yapan, aynı zamanda trajik bir şekilde dünya çapında Müslümanların kendisini kul­landığı mahlası ile bir İslâm âlimi zannettiği şahıs kendi kanalı­nın canlı yayınında İtalyan bir mason ustasından 33. derece ma­sonluk diploması alarak masonluğunu ilan etmiştir.<a href="#_ftn53" name="_ftnref53"><sup>[274]</sup></a> Daha az ezoterik bir örnek vermek gerekirse “5 ayda 250 kitap okuyan dahi çocuk” olarak topluma tanıtılan 10 yaşındaki bir çocuğun “tek dünya devletinden” bahsetmesi<a href="#_ftn54" name="_ftnref54"><sup>[275]</sup></a> hatırlanabilir ve bu ma­sum çocuğun söyledikleri aslında maruz bırakıldığımız ve etrafı­mızı kuşatan <em>yeni Batılı</em> propagandanın toplumsal bilinçaltımız- daki yerine işaret etmektedir.</p>
<p><em>Yeni Batfnın</em> inşa edilmeye başlanmasıyla Batı dünyasında <em>modern Batı</em> döneminde zaten var olan ama Yahudi-Hıristiyan Batı medeniyeti söylemi içerisinde dışa vurulmayan ikilik yeniden belirmiştir. <em>Modern Batı</em> bu anlamda henüz bitmemiştir, ABD ve Avrupa milliyetçileri üzerinden hayatiyetini devam ettirmeye ça­lışmaktadır. Bu siyasal konjonktürde antisemitizmin tekrar gün­deme geleceği rahatlıkla öngörülebilir. Aşağıda bahsedilen Gi- ovanni Gasparro tablosu ve hakkında yapılan yorumlar bunun işaretlerinden birisidir. 4chan, 8chan/8kun ve benzer “neo-Na- zi” platformlar üzerinden antisemitist ve ırkçı <em>(white suprema- cist)</em> söylemlerin dolaşıma sokulması rastlantı değildir. Bu süreç­te <em>yeni Batı</em> da <em>modern Batı&#8217;ya</em> çeşitli kanallardan saldırmakta­dır. <em>Modern</em> Buh&#8217;nın uluslarını da çaresiz bırakan transnasyonal aktörlerin neoliberal politikaları, milliyetçiliğe ve muhafazakâr­lığa karşı teknoloji devleri tarafından uygulanan sansür politika­ları, postmodernite söylemi ile <em>modern Batı&#8217;</em>nın mitolojisinin ya- pısöküme uğratılması, Kilise’nin çocuk tacizi skandallarıyla kri- minalize edilmesi<a href="#_ftn55" name="_ftnref55"><sup>[276]</sup></a>, göçmenler yoluyla <em>modern Batı</em> toplumlarının heterojenize edilmesi, <em>modern Batı&#8217;teki</em> Hıristiyan ve milli­yetçi öznelerin ötekileştirilmesi, itibarsızlaştırılması ve hedefleş- tirilmesi gibi unsurlar <em>yeni Batı&#8217;nın modern Batı&#8217;yâ</em> karşı uygula­dığı politikalar arasında sıralanabilir.</p>
<p><em>Modern Batı</em> ise buna <em>Piz- zagate, Project Veritas</em> ve Jeffrey Epstein hadiseleri gibi ifşa yön­temleriyle, alternatif medya organları kurarak, aynı zamanda Sa­rı Yelektiler gibi toplumsal hareketlerle cevap vermektedir. Hâli­hazırda milliyetçiler-küreselciler üzerinden devam eden Batı’nın bu iç savaşı <em>yeni Batı&#8217;nın</em> galibiyetiyle sonuçlanacak gibi görün­mektedir zira <em>modern Batılılar</em> sayıca daha çok olmakla birlikte, onların kilit kurumlan <em>yeni Batı</em> aktörleri tarafından kontrol edil­mektedir. Kanaatimizce kendisini <em>modern Batı&#8217;</em>dan yana gösteren mevcut ABD başkanı buna en isabetli örneklerden birisidir. <em>Mo­dern Batı&#8217;yı</em> lağvetme projesi bu aktörler tarafından titizlikle yü­rütülmektedir. Her şeye rağmen <em>modern Batı&#8217;</em>nın uysallıkla teslim olacağını varsaymak isabetsiz olacaktır. Belki de “çoğunluk” “İm­paratorluğu” mağlup edecek ve Batı şehirlerinde başlayan kitle­sel bir hareket, Robert E Kennedy Jr. gibi isimlerin de desteği ve yönlendirmesiyle<a href="#_ftn56" name="_ftnref56"><sup>[277]</sup></a>, Fransız İhtilali tarzı küresel bir devrime dö­nüşerek <em>yeni Batı&#8217;yı</em> alaşağı etmeyi başaracaktır. Geleceği bilme­ye muktedir değiliz ancak her hâlükârda sonuç olarak Yahudiler ve Hıristiyanlar arasında İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kuru­lan teopolitik ittifak çağımızda çatırdamaktadır. Bu da bizi <em>yeni Batı&#8217;nın</em> asli aktörleri olan Yahudilere getirmektedir.</p>
<p>Yahudi olmak <em>yeni Batılı</em> olmak anlamına gelmese de ve tüm <em>yeni Batıklar</em> Yahudi olmasa dahi, <em>yeni Batı</em> söz konusu oldu­ğunda Yahudiler “odadaki fil<sup>w</sup> gibidir.<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[278]</sup></a> <em>Yeni Batı<a href="#_ftn58" name="_ftnref58"><sup><strong>[279]</strong></sup></a>da</em> yapısal bo­yuttaki güçleri bankerler, transnasyonal kapitalistler, masonlar, <em>Hollywood</em> ve <em>Netflix,</em> teknoloji devleri, akademi<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[280]</sup></a> ve medya<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[281]</sup></a>* üzerinden tezahür etmektedir. Hatta Yahudi tarihçi Nathan Ab­ramsan <em>Jetvish Quarterly</em> adlı bilimsel dergide yayınladığı bir ma­kaleye göre ABD’deki pornografi endüstrisinin arkasında orantı­sız olarak ABD’li Yahudi aktörler yer almaktadır. <a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[282]</sup></a>Yine 2013’te yaptığı bir konuşmada <em>Monarchy Distribution</em> adlı pornografi şir­ketinin kurucusu ve başkanı, kendisi de bir Yahudi olan Michael Kulich pornografi endüstrisinin tamamının Yahudiler tarafından kurulduğunu, özellikle Reuben Sturman isimli bir Ortodoks Ya­hudi’nin pornografinin “babası” (Godfather) olduğunu ifade et­miştir.<a href="#_ftn62" name="_ftnref62"><sup>[283]</sup></a> Cizvit papazı ve filozof Pierre Teilhard de Chardin’in ifadesiyle, “kainattaki hiçbir şey yeterli sayıda olan ve organize gruplar hâlinde birlikte çalışan <em>aydınlanmış</em> zihinlerin kümülatif şevkine karşı direnemez.”<a href="#_ftn63" name="_ftnref63"><sup>[284]</sup></a></p>
<p>Özetle Yahudiler bu kanallar üzerin­den Avrupa’da ve ABD’de önemli bir gücü kontrol etmeye başla­mışlardır. Bu durum, önceki “antisemitist komplo teorisi” söyle­mi terk edilerek Benjamin Netanyahu, Ariel Sharon, Alan Der- showitz<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[285]</sup></a> ve AIPAC gibi önde gelen Yahudi aktörler tarafından da artık kabul edilip dile getirilmeye başlanmıştır.<a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><sup>[286]</sup></a> Yani eğer Yahudilerin mevcut sistemde oldukça güçlü olduklarını söylemek antisemitizm olacaksa, o hâlde Netanyahu, Sharon, Dershowitz ve AIPAC de antisemitizm yapmaktadır! Batı toplumlarında ya­şayan insanlar belli bir ölçüde bu durumdan haberdar olmakla birlikte— 2020 itibariyle düzenlenen bir ankete göre Avrupalıla­rın %20’si dünyayı “gizli bir Yahudi hizibin” <em>(cabal)</em> yönettiğini ifade etmiştir<a href="#_ftn66" name="_ftnref66"><sup>[287]</sup></a>— antisemitizm suçlaması ile karşılaşmaktan, da­ha doğrusu bu suçlamanın sonuçlarından çekindikleri için özgür biçimde konuşamamaktadır. Aslında herkes varlıklarının ve te­sirlerinin farkındadır ancak çeşitli sebeplerden ötürü sessiz kal­maktadır. Sessiz kalmayanlar ise toplumdaki konumları ne ka­dar yukarıda olursa olsun sistemin çarklarıyla disipline edilmek­tedir. Bu çarkların birincisi “sağduyu” ve “ahlakçılık” kisvesi al­tında yapılan antisemitizm suçlamasıdır.</p>
<p><em>*Yeni Batı&#8217;yı</em> yönlendiren Yahudi aktörler siyasi bir strateji olarak göz önünde olmamayı tercih etmektedir ve gizliliklerini İkinci Dünya Savaşandaki Yahudi soykırımı üzerine inşa ettik­leri antisemitizm söylemiyle sağlamaktadırlar. Hollywood film­leriyle ve popüler kültürün diğer kanallarıyla dünya toplumla- rınm zihinlerine kazınan bu söylem altı milyon Yahudi’nin Na­zi Almanyası tarafından fırınlarda ve gaz odalarında imha edil- diğini* Afrikalara ve Güney Amerikalılara dört yüz yıl boyunca yapılanlar ortadayken ve onların kayıpları yüz milyonlarla ifade edilmesine rağmen Yahudilere yapılanın insanlık tarihindeki en büyük suç <em>(Holocaust)</em> olduğu iddialarını içermektedir.<a href="#_ftn67" name="_ftnref67"><sup>[288]</sup></a> Bu sü­reçte günümüzde tarihî bir yalan olduğu ortaya çıkan “Yahudi- lerden sabun yapma” gibi dehşet verici propaganda unsurları da üretilmiştir. Bu şekilde tarihî bir hadisenin mitolojikleştirilmesi, biricikleştirilmesi ve duygusal manipülasyonu üzerinden Yahu- diler eleştirilemezliğin de ötesinde bir güç kaynağı olarak “bah- sedilememezliğe” erişmektedir. Antisemitizm kavramının sınır­lan olabildiğince genişletilmekte,<a href="#_ftn68" name="_ftnref68"><sup>[289]</sup></a> Yahudileri bir cümlede kul­lanmak, hatta ima etmek dahi antisemitizm suçlamasıyla karşı­laşmak için çoğu zaman yeterli olabilmektedir. Örneğin İsrail’in Filistinlilere yaptığı zulümleri, üzerlerinde kullandığı fosfor içe­ren kimyasal bombaları, uyguladığı Apartheid rejimini ve devlet terörünü konu etmek de çoğu zaman antisemitizm suçlamaları­na götürmektedir.<a href="#_ftn69" name="_ftnref69"><sup>[290]</sup></a> İsrail’de eğitim bakanlığı yapmış olan Shu- lamit Aloni’ye göre antisemitizm, “bir hiledir ve biz onu her zaman kullanırız. Avrupa’dan bi­risi İsrail&#8217;i eleştirdiğinde Yahudi soykırımını gündeme getitiriz. Bu ülkede (ABD) birisi İsrail’i eleştirirse antisemitist- tir. Örgütlenme (Yahudi lobisi) güçlü ve çok parası var. İs­rail ve ABD&#8217;deki Yahudi teşkilatı arasındaki bağlar çok güç­lü ve bu ülkede de güçlüler. Bildiğiniz gibi güçlüler, onlar yetenekli insanlar, para, medya ve diğer güçlere sahipler. (&#8230;) Eleştiri duymak istemiyorlar. [&#8230;] İşte bu şekilde Filis­tinlilere yaptığımız her şey meşru olur.”<a href="#_ftn70" name="_ftnref70"><sup>[291]</sup></a></p>
<p>Üstelik bu kavram paradoksal biçimde İsrail’e ve zihniyetine yönelik eleştiriler getiren, sorumluluk ve vicdan sahibi Yahudi ya­zarları da kapsayacak şekilde genişletilmektedir.<a href="#_ftn71" name="_ftnref71"><sup>[292]</sup></a> Eğer bir Yahu­di, İsrail’i veya Yahudileri eleştirecek olursa “kendi kendisinden nefret eden Yahudi” <em>(self-hating Jew)</em> olarak damgalanmaktadır ki bu da yine stratejik hedefler için üretilmiş bir zihinsel katego­ridir. Bu süreçlerin sonucunda “antisemitist” olarak damgalanan şahsiyetler “kişilik suikastı” yoluyla etkisiz hâle getirilmektedir^</p>
<p>Antisemitizm bir topluluğun haksızca ve adalet dışı şekilde hedef almarak haksızlığa ve zulme uğratılması olduğunda ona karşı çıkmak her vicdan sahibi bireyin, özellikle de anti-İslamizm- den şikayet eden bizlerin ahlaki ödevidir. Ancak gerçekliğe ba­kıldığında, antisemitizm günümüzde önemli bir ölçüde mevcut yapının, yani <em>yeni Batı’nın</em> arkasındaki güçleri gizlemek için baş­vurduğu bir araç görünümündedir. O hâlde antisemitizm kavra­mının operasyonelliği sadece “mazlumu korumak” ile ilgili de­ğil, aynı zamanda “zalimi korumak” olabilmekte, ahlaki öncül­ler yer değiştirmektedir. Batı dünyasında çok sayıda “sahte anti- ıcmitist” saldırı ifşa edilmiştir ve bunların ilginç bir şekilde yine Yahudi aktörler tarafından yapıldığı ortaya çıkmıştır.<a href="#_ftn72" name="_ftnref72"><sup>[293]</sup></a> Bu sah­te bayrak operasyonlarının amacı antisemitizm söylemini biliş- sel-psikolojik düzeyde canlı tutmaktır. Her şeye rağmen, nasıl ki Batı’daki Hıristiyan ve pagan aktörlerden özgürce bahsedebili- yorsak Yahudi aktörlerden de özgürce, antisemitizme ve misti- fikasyona tevessül etmeden, rasyonel bir biçimde ve aklıselimle bahsedebilmeli ve bunu yapmamızı engelleyen zihinsel pranga­ları kabul etmemeliyiz.</p>
<p>Üstelik, Müslümanların en kutsal değer­lerinin en aşağılık ve en acımasız hakaretlere uğradığı, en kutsal mabedlerinin defalarca yıkılmaya çalışıldığı, hatta Müslümanla­rın üzerine atom bombası atılarak “sorunun kökten çözülmesi­nin” gerektiğinin dahi alenen söylenebildiği<a href="#_ftn73" name="_ftnref73"><sup>[294]</sup></a> ve bu eylemlerin önemli bir kısmının bazı Yahudi aktörler tarafından yapıldığı ve­ya desteklendiği bilinen<a href="#_ftn74" name="_ftnref74"><sup>[295]</sup></a> bir dünyada Yahudilerden bahsetme­nin, onları eleştirmenin ve hatta onları ima etmenin “saniyeler içinde yeni bir <em>Holocausfa.</em> götürebilecek” büyük bir kabahat ve tehlikeli bir suç olarak gösterilmek istenmesi, bu istek doğrultu­sunda psikolojik mekanizmaların inşa ve mobilize edilmesi ve re­alitede de olumsuz pratik sonuçlarla karşılaşılması düşündürücü­dür. Yahudilere karşı yapılan ayrımcılıkla Müslümanlara karşı ya­pılan ayrımcılığın özünde aynı haksızlık olduğunu düşünüyor, <em>tu quoque</em> hatasına düşülmesi gerektiğini iddia etmiyoruz ancak şu soruya yanıt arıyoruz: Neden çağımızda her insan grubu ve kut­salı rahatlıkla hedef alınabilirken, Netflix’te Hz. İsa’nın eşcinsel olarak tasvir edildiği bir dizinin yayınlanması “ifade özgürlüğü” bağlamında değerlendirilirken, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) manevi şahsiyeti üzerinden Müslümanların kutsalla olan ilişki­lerinin hedef alındığı karikatürler yine “ifade özgürlüğü” adına savunulurken, hatta hükümet binaları üzerinde sergilenebilirken Yahudiler hakkında kötücüllük içermeyen eleştirilerde bulunmak dahi derhal “Yahudi düşmanlıgı/antisemitizm” olarak damgala­narak bir “insanlık suçu” olarak değerlendirilmekte ve bu şekil­de insanlar algısal-psikolojik boyutta oto-sansüre zorlanarak Ya- hudilere pratikte “dokunulmazlık” verilmektedir?</p>
<p>Özetle içinde yaşadığımız dünyanın gerçekliği şudur ki Geo- rge Orwell’in dediği gibi “Herkes eşittir, ama bazıları daha eşit­tir.” ve Yahudiler <em>yeni Bati*</em>da ve <em>Yeni Dünya Düzeninde</em> mer­kezî bir rol oynamaktadır. <em>Yeni Bati*</em>nın transnasyonal aktörleri çoğunlukla ve orantısız biçimde Yahudi’dir. Malezya Başbakanı Mahathir Muhammed 2003 yılında “Yahudilerin dünyayı vekâ­letle yönettiğini” söylemiştir.<a href="#_ftn75" name="_ftnref75"><sup>[296]</sup></a> ABD medyasını, akademisini, si­yasetini, eğlence sektörünü büyük ölçüde Yahudi aktörler ve lo­biler belirlemektedir. İsrail lobileri Avrupa’da<a href="#_ftn76" name="_ftnref76"><sup>[297]</sup></a> ve dünyanın çe­şitli coğrafyalarında da mevcuttur. Michael A. Hoffman II, Kevin MacDonald, John J. Mearsheimer ve Stephen M. Walt, Aleksandr Soljenitsin, Roger Garaudy, E. Michael Jones, Ron Unz, Gilad Atzmon, Henry Makow, Norman Finkelstein, Israel Shahak gibi bir kısmı Yahudi olan, diğerleri Yahudiler hakkındaki görüşleri­ni paylaşmadan önce toplumlarında muteber özneler olan şahsi­yetler yazdıkları eserlerde konuya farklı açılardan değinmişlerdir.</p>
<p>Bu bağlamda Yahudilerin bazı inançlarını anlamak <em>yeni Ba­tiyı</em> anlamak noktasında avantaj sağlayacaktır.<a href="#_ftn77" name="_ftnref77"><sup>[298]</sup></a> Yukarıdaki bö­lümlerde aktarılanları derleyecek olursak öncelikle Yahudilikte akide, ahiret ve Tanrı inancı gibi konular esas değildir. Esas olan Yahudilerin kendileridir. Hıristiyanlık ve Islâm’ın aksine, Yahu­dilik Yahudiler üzerinden tanımını bulan, kavmî bir dindir. Yahu­di otoritelerin genel kabulüne göre bir Yahudi Hıristiyan, Budist, ateist veya Müslüman olduğunu söylese dahi bir Yahudi olmaya devam edecektir.<a href="#_ftn78" name="_ftnref78"><sup>[299]</sup></a> Bu sebeple Yahudilerde din yayma faaliyet­leri hiçbir zaman esas olmamıştır zira Yahudi olmak için Yahudi bir anneye sahip olmak gerekmektedir. Yani Yahudilik esas ola­rak inançla ilgili, akidevî bir aidiyet değil, biyolojik-genetik bir aidiyet arz etmektedir. Günümüzde Yahudi olduğunu iddia ede­rek İsrail’den vatandaşlık almak isteyenlerden İsrail resmî ma­kamları DNA testleri istemektedir.<a href="#_ftn79" name="_ftnref79"><sup>[300]</sup></a> Bütün bunlar Yahudiliği bir “din” olarak adlandırmayı oldukça güç kılmaktadır. Nitekim Ya­hudi din adamları ve entelektüeller Yahudiliği tanımlamak için tarih boyunca ırk, kabile, millet, etnisite ve genetik gibi çeşitli kavramlara başvurmuşlardır.<a href="#_ftn80" name="_ftnref80"><sup>[301]</sup></a> Ayrıca araştırmalara göre Yahu­dilerin sadece %20’si (İsrail’de bu oran %38 civarındadır.) Ya­hudilik dinine inanıp onu tatbik etmektedir.<a href="#_ftn81" name="_ftnref81"><sup>[302]</sup></a> Yahudilik hakkındaki ikinci önemli husus ise günümüzdeki Yahudiliğin “rab­bani Yahudilik” olarak adlandırılan ve yaklaşık 7. ve 13. yüzyıl­lar arasında inşa edilen bir sistem olduğudur. Rabbani Yahudilik Tevrat’tan ziyade kendileri tarafından “sözlü Tevrat” olarak ad­landırılan Babil Talmud’una ve Kabala metinlerine dayanmakta­dır, Bu kaynaklar teologlar tarafından araştırılmış ve bazı sıkın­tılı hususlara rastlanmıştır:</p>
<p>“Yahudiler ilahidir, bir Yahudi’ye tokat atmak Tanrı’ya to­kat atmak gibidir. Eğer Yahudi olmayan birisi bir Yahudi’ye vurursa öldürülmelidir çünkü bir Yahudi’ye vurmak Tan- rı’ya vurmakla aynı şeydir.”<a href="#_ftn82" name="_ftnref82"><sup>[303]</sup></a> “Yahudiler insan, Yahudi ol­mayanlar hayvan veya şeytandır.”<a href="#_ftn83" name="_ftnref83"><sup>[304]</sup></a> “Yahudi olmayanla­rı öldürmek vahşi hayvanları öldürmek gibidir.”<a href="#_ftn84" name="_ftnref84"><sup>[305]</sup></a> “Yahu­di olmayanlarla cinsel ilişki hayvanlarla cinsel ilişki gibi­dir.”<a href="#_ftn85" name="_ftnref85"><sup>[306]</sup></a> “Yahudi olmayanlar Yahudilere köle olmak için ya­ratılmıştır.”<a href="#_ftn86" name="_ftnref86"><sup>[307]</sup></a> “Yahudiler gittikleri her yerde hükümdarlar ve efendiler olacaktır.”<a href="#_ftn87" name="_ftnref87"><sup>[308]</sup></a> “Yahudiler Yehova’yı dünyadaki tek gerçek Tanrı yapmışlardır bu sebeple Yehova da onla­rı dünyadaki tek yönetici yapacaktır.”<a href="#_ftn88" name="_ftnref88"><sup>[309]</sup></a> “Yehova Yahudi­lere asla kızmaz, onun kızgınlığı daima Yahudi olmayanla­radır.”<a href="#_ftn89" name="_ftnref89"><sup>[310]</sup></a> “Yahudi olmayanların doğum oranlarının artma­sı büyük ölçüde engellenmelidir.”<a href="#_ftn90" name="_ftnref90"><sup>[311]</sup></a> “Yahudi olmayanların malları Yahudilere aittir.”<a href="#_ftn91" name="_ftnref91"><sup>[312]</sup></a> “Yahudi olmayanları kandır­mak kötülük değil, bir vazifedir.”<a href="#_ftn92" name="_ftnref92"><sup>[313]</sup></a> “Yahudi olmayanların mahvolmasına sebep olmak için her Yahudi yalan söyleye­bilir, yalancı şahitlik yapabilir.”<a href="#_ftn93" name="_ftnref93"><sup>[314]</sup></a> “Mesih geldiğinde her­kes Yahudilerin kölesi olacaktır.”<a href="#_ftn94" name="_ftnref94"><sup>[315]</sup></a></p>
<p>Bunlar rabbani Yahudilik içerisindeki “uç görüşler” olmayıp İsrail’in hukuk sisteminde de uygulama boyutunda yer alan unsurlardır.<a href="#_ftn95" name="_ftnref95"><sup>[316]</sup></a> Ayrıca “yanlış tercümeler” veya “Yahudi düşmanla­rı tarafından uydurulmuş içerikler” olmayıp bizzat Yahudi din adamları tarafından da tasdik edilmektedir.<a href="#_ftn96" name="_ftnref96"><sup>[317]</sup></a>tGörüldüğü üze­re buradaki sıkıntılı husus Yahudiliğin kaynağı, yani Allah Teâlâ tarafından indirilen ve Hz. Musa tarafından vazedilen din de­ğil, bazı Yahudi din adamlarının diğer insanların insanlığını ta­nımayan ve onlara kötülük yapmayı meşrulaştıran, ahlaken sa­vunulmayacak görüşlerini kendi yazdıkları ve “sözlü Tevrat” olarak adlandırdıkları Talmud üzerinden “tanrısal vahiy” olarak göstermek isteyen, bu şekilde kendilerince bir “din” inşa eden, buna da yanıltıcı biçimde “Yahudilik dini” adım veren aktör­lerdir. Görüldüğü üzere rabbani Yahudilik olarak bilinen ve ha­hamlar tarafından inşa edilen sistemin Hz. Musa’nın tebliğ et­tiği din (İslâm’ın telakkisine göre bu din de İslâm’dır) ile bağı oldukça zayıftır.</p>
<p>Yukarıda söylenenlerin ışığında tespit etmek mümkündür ki <em>yeni Batı&#8217;nın</em> inşa etmek istediği <em>Yeni Dünya Düzeni</em> önemli bir ölçüde Yahudi eskatolojisinin “teopolitik” boyutu tarafından şe­killendirilmektedir. Tanah’ta ve Talmud’da<a href="#_ftn97" name="_ftnref97"><sup>[318]</sup></a> yer alan ve Yahudi eskatolojisinin omurgasını teşkil eden bu düzen “gelecek dün­ya, gelecek çağ ve yeryüzü cenneti” <em>(fhe world to come, age to come<sub>9</sub> heaven on earth-</em> İbranicede <em>[olam ha-ba])</em> ola­rak adlandırılmaktadır ve literal olarak “dünyayı tamir etmek” anlamına gelen rpp’il y&#8217;fro <em>(tikkun olam)</em> kavramıyla bağlantılı­dır. Yahudilik içerisinde bir görüş bu kavramın ahiret hayatına ait olduğunu savunurken, diğer bir görüş dünya hayatına, Me­sih’in gelmesiyle birlikte başlayacak olan “Tanrı’nın Krallığına” ait olduğunu savunmaktadır.<a href="#_ftn98" name="_ftnref98"><sup>[319]</sup></a> Bu inanca göre Yahudilerin bek­lediği Mesih yeryüzüne gelerek dünyayı Kudüs’ten, kurulacak olan “Büyük İsrail’in” başkentinden yönetecektir <em>(redemption)-, </em>veya Mesih gelmeyecek ama Yahudiler kendi kendilerini kur­taracaktır, yani kendi Mesihleri olacaklardır <em>(self-redemption).</em></p>
<p>“Gelecek dünya, <em>olam ha-ba,</em> görünümü tamamen rabbani bilgelik tarafından şekillendirilmiş olanlar için yeni dünya düze­ninin, yeni cennetin ve yeni dünyanın oluşturulması anlamına gelmektedir ve burada ölüm kaldırılacaktır.”<a href="#_ftn99" name="_ftnref99"><sup>[320]</sup></a> Yapılacaklar lis­tesi arasında “insana yeni bir ‘ruhun’ üflenmesi”, “dünyada kö­tülüğün kalmaması”, “İsrail’in geleneksel öğretilerinin dünyadaki yeni spiritüel ve etik yaşamın yönlendirici ışığı olması”, “Yahudi olmayanlara, yerine getirilmesi Tanrı ve ideal İsrail hakkındaki evrensel gerçeklerle ilgili olan belirli kurallar getirilmesi”, “önce­ki düzende sadece belirli insanların eriştiği ‘peygamberi vizyona’ herkesin erişmesi”, “Kudüs’ün ideal insanların toplanma yeri ol­ması ve bütün ulusların Kudüs’teki Tanrı’nın evine [Burada Mes- cid-i Aksa’nın yıkılarak yerine inşa edilmesi planlanan Süleyman Mabedi kast edilmektedir] akması”, “Yeni İsrail’in dininin ideal din olması ve bütün ulusların buraya doğru çekilmesi”, “yeni Ev­rensel Devlet’in ideal başkentinin Kudüs olması”, “Tanrı’nın ev­renin efendisi olarak sadece İsrail tarafından değil tüm insan ır­kı tarafından tanınması” yer almaktadır.<a href="#_ftn100" name="_ftnref100"><sup>[321]</sup></a> Bir başka tarife göre “Yeni Dünya Düzeni, Tanrı’nın tüm insanlık tarafından evrenin efendisi olarak tanınacağı çağ için bir adım olarak görülmekte­dir.” Ancak burada kast edilen “Tanrı” rabbani Yahudiliğin Tan­rı’sidir, yani bu tarifin sahibinin dayandığı Yahudi Dua Kitabı’ndaki Tanrı’dır.3<sup>22</sup> Rotschild ve Cr£mieux ile arkadaş olan ve me- siyanik inançları olduğu bilinen Baruch Levy, Karl Marx’a yaz­dığı bir mektupta şunları aktarmaktadır.</p>
<p>&#8220;Yahudi halkı kolektif olarak kendi Mesihleri olacaktır. Ev­rendeki hükümranlıkları, diğer insan ırklarının birleşmesi, tikelciliğin surları <em>(rempart du particularisme)</em> olan sınırların ve monarşilerin kaldırılması ve her yerde Yahudilerin vatan­daşlık haklarının olduğu Evrensel Cumhuriyet’in/Devlefin <em>(Republique Üniverselle)</em> kurulması ile gerçekleşecektir. İn­sanlığın bu yeni organizasyonunda [burası metnin İngiliz­ce çevirilerinde ‘New World Order’ <em>(Yeni Dünya Düzeni) </em>olarak tercüme edilmektedir] İsrailoğulları artık dünyanın tamamı üzerinde yayılacak, hepsi aynı ırktan ve geleneksel formasyondan olmak üzere ayrı bir millet oluşturmayacak­lar, muhalefetle karşılaşmadan her yerde yöneten unsur ola­caklardır, özellikle de çalışan kitlelere aralarındaki birkaç ki­şinin gösterdiği sağlam yolu dayatmakta başarılı olurlarsa. Evrensel Devlet’teki milletlerin yönetimleri, proletaryanın zaferi sayesinde, kolaylıkla Yahudilerin eline geçecektir. Ka­mu mallarım her yerde idare eden Yahudi ırkının yönetici­leri bundan sonra bireysel mülkiyeti kaldırabilir. Bu şekilde Talmud’da vadedilen gerçekleşecek, yani Mesih geldiği za­man dünyadaki mallar ve insanlar Yahudilerin olacaktır.”<a href="#_ftn101" name="_ftnref101"><sup>[322]</sup></a><sup> <a href="#_ftn102" name="_ftnref102">[323]</a></sup></p>
<p>Bu inançlar ve tarifler aynı anda birçok anlama gelmektedir. Bizim açımızdan en önemlisi, bu inancın öngördüğü oyun sonun­da Islâm’a ve Müslümanlara hiçbir yerin olmayışıdır. Bu da oluş­turulmak istenen bu düzende yok edilmemiz veya dönüştürülerek yok edilmemiz anlamına gelmektedir. İkincisi, çaresizce ve aslında acınacak bir biçimde ölümsüzlüğü keşfetmeye çalışan, bunun ya­pılabileceğine inanan bilim insanlarının konumu ve “Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı insanların en düşkünü olarak bulur­sun.&#8221; ayeti (Kur’an, 2:96) bu şekilde netleşmektedir. Üçüncüsü, bu inançlarda söz konusu olan çarpıklık ahiret ve cennet inan­cının tahrif edilerek henüz bu dünyada cennetin inşa edilmeye kalkışılmasıdır. Kanaatimizce bu durum, düzenin kurulması için Mesih’in gelmesini beklemek yerine Mesih’in gelmesi için düze­ni kurmak veya Mesih’in gelişinin önemsiz oluşu anlamına gelen “kendi kendini kurtarma” <em>[self-redemptiori]</em> teorisi ile Yahudili­ğin başlangıçtaki dinî boyutundan koparak büyük oranda sekü- lerleşmiş bir etno-merkezciliğe dönüşmüş olmasıyla ilgilidir. Bu­radan çıkartılabilecek bir sonuç, ahiret inançlarının zayıf olması ve kendilerini “Tanrı’ya eşit”, hatta “O’ndan da güçlü ve üstün” görmeleri (“İsrail” kelimesinin “Tanrı’yla savaşan ve onu yenen” i anlamına geldiği yukarıda aktarıldı) sebebiyle ölümsüz hayatı içe­ren cenneti yeryüzünde inşa etme yolları<a href="#_ftn103" name="_ftnref103"><sup>[324]</sup></a> aradıklarıdır. Son bin yılda yaşananlarda önemli bir payları olduğu dile getirilen Yahu- dilerin bu “arayışları” içinde bulunduğumuz düzenin en derinde­ki kodlarındandır. Örneğin <em>Davos</em> gibi <em>yeni Batı’nın</em> kilit organizasyonlarında sahne aldırılan İsrailli tarihçi Yuval Noah Hariri, I <em>Sapiens</em> adlı kitabında şunları söylemektedir.</p>
<p>“Yetmiş bin yıl önce, <em>homo sapiens</em> Afrika’nın bir köşesin­de kendi işiyle meşgul olan önemsiz bir hayvandı. İlerleyen milenyumlarda kendisini tüm gezegenin ve ekosistem terö­rünün efendisine dönüştürdü. Bugün sadece sonsuz genç­liği [ölümsüzlüğün bir diğer ifadesi] ve tanrısal yaratma ve yok etme kabiliyetlerini elde etmeye hazırlanan bir tanrı olmanın eşiğinde.”<a href="#_ftn104" name="_ftnref104"><sup>[325]</sup></a></p>
<p>Dördüncüsü, elbette insanlara açıklanmayan kısım, inşa edi­lecek bu “yeryüzü cennetinin”, <em>ötekiler</em> yani Yahudi olmayanlar için pek de “cennetvari” bir yer olmayacağıdır. Yahudilikte mer­kezî bir yerde duran “seçilmişlik” doktrininin ve Talmud’da ve Kabala&#8217;da Yahudilerin “tanrısal” diğerlerinin “insan altı” olarak görülmesinin bir yansıması olan bu durum Talmud’da “Mesih geldiğinde her Yahudi’nin 2800 kölesi olacaktır.”<a href="#_ftn105" name="_ftnref105"><sup>[326]</sup></a> ifadesiyle be­lirtilmektedir. Yahudi olmayanların Yahudilere hizmet etmek için var olan köleler olduğu ve olacağı inancı günümüzde de bazı Ya- hudiler arasında mevcuttur.<a href="#_ftn106" name="_ftnref106"><sup>[327]</sup></a> Oluşturulmak istenen <em>Yeni Dün­ya Düzeninin</em> iki sınıftan, <em>elitler</em> ve <em>ötekilerden</em> oluşması plan­lanmakta ve geleceğe yönelik projeksiyonlar içeren bilim kurgu ürünlerinde genellikle bu sınıfsal ayırım yer almaktadır. Aslında mevcut sistemde de benzer bir yapılanma mevcut olmakla birlikte bu sistemdeki ayırımın daha belirgin ve daha distopik bir görü­nüm arz etmesi planlanmaktadır: Filistin’de yapıldığı gibi insan­lar arasında yüksek beton duvarların inşa edilmesi düşünülebilir.</p>
<p>Bütün bunlara rağmen <em>yeni Batı’yı</em> tek boyutlu olarak “Yahudi Batı” olarak okumak isabetsiz olacaktır. Yahudiliğe mensup I aktörler <em>yeni Batidaki</em> baskın güç, güç merkezi ve taşıyıcı aktör olmakla birlikte onun birincil müttefikini Protestan Hıristiyanlı­ğın Evanjeiist kanadı teşkil etmektedir. Hıristiyan siyonizmi ola­rak adlandırılan hareket bu kanattan çıkmıştır. Bunların Yahudi- lerden eskatoloji anlamındaki tek büyük farkı gelecek olan Me­sih’in Hz. Isa olacağına ve mesiyanik çağda Yahudilerin de onla­ra tâbi olacağına inanmalarıdır. Kanaatimizce büyük ölçüde ha­reketin kurucularından olan ve karanlık bir figür olan Cyrus I. Scofield üzerinden Yahudilikten etkilenmişlerdir ve bu sebeple ana akım Hıristiyan teologlar tarafından tanınmamakta, hatta bazen “sapkın” <em>(heretic)</em> olarak görülmektedirler.<a href="#_ftn107" name="_ftnref107"><sup>[328]</sup></a> Onların da dışında <em>Yeni Dünya Düzeni</em> ajandasına hizmet eden muhtelif ak-l törler bulunmaktadır. Kanaatimizce bunlar ya masonluk teşkila­tı üzerinden ya <em>Yeni Dünya Düzeni’ndeki</em> “elitler” arasında yer alabilmek için pragmatik sebeplerle ya küreselciliğin “insanların arasındaki sınırların kalkması” olarak güzellendiği yaygın pro­pagandaya kapılarak ya da algısı ve düşünce tarzı <em>yeni Batı’nın </em>kitle iletişim araçları tarafından şekillendirildiği için böyle hare­ket etmektedir. Bazı Yahudi gruplar içlerinde yaşadıkları toplum- larda görünmez olmayı tercih etmekte ancak bilgi ve kültür üze­rinde derin etkiler bırakarak toplumu kendi etno-merkezci anla­yışları doğrultusunda yönlendirme yöntemini benimsemektedir. Bunu modern zamanlarda nasıl yaptıkları ABD’li düşünür Kevin MacDonald tarafından detaylarıyla birlikte ele alınmıştır.<a href="#_ftn108" name="_ftnref108"><sup>[329]</sup></a> Ben­zer bir görüş Türkiye’deki Sabetayist Yahudiler hakkında kendisi de bir Sabetayist olan İlgaz Zorlu tarafından “benzet-benzeme” prensibi üzerinden dile getirilmektedir.<a href="#_ftn109" name="_ftnref109"><sup>[330]</sup></a> <em>Yeni Batı’</em>nın son pro­jelerinden birisi de Çin’dir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ömer Kemal Buhari &#8211; Varoluşsal Tehcir,syf:166-200</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<ol start="229">
<li>Bkz. Mikael Rask Madsen ve Mikkel Jarle Christensen. “Global Ac- tors: Networks, Elites, Institutions”, <em>Oxford Research Encyclopedia</em></li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[220]</a> Noam Chomsky. <em>Who Rules the World.</em> New York: Picador, 2017, 239-259.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[221]</a> Bkz. Zygmunt Bauman. <em>Globalization: The Human Consequences. </em>Cambridge: Polity, 1998, 58.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[222]</a> Michael Hardt ve Antonio Negri eserlerinde “İmparatorluğun” bir merkezinin olmadığım <em>(decentralized)</em> savunmaktadır. Byung-Chul Han. <em>Topology ofViolence.</em> Cambridge/London; MIT Press, 2018, 118.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[223]</a> Slavoj Zizek. <em>Violence: Six Sideuays Reflections.</em> New York: Picador, 2008, 12. Ayrıca bkz. Leslie Sklair. “Social Movements for Global Capitalism: The Transnational Capitalist Class in Action”, <em>Revieu of International Political Economy</em> 4(1997): 514-538.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[224]</a> Bunlar Bertelsman, Disney, News Corp., Time Warner ve Viacom’dur. Ben H. Bagdikian. <em>The New Media Monopoly.</em> Boston: Beacon Press, 2004, 27-55. Ayrıca bkz. <a href="https://www.youtube.com/watch?v=aGL">https://www.youtube.com/watch?v=aGL</a> YU2Xznb4 Erişim: 24 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[225]</a> <a href="https://swprs.org/the-american-empire-and-its-media/">https://swprs.org/the-american-empire-and-its-media/</a> Erişim: 24 Ha­ziran 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[226]</a> Jared Diamond. <em>Collapse: How Societies Choose to Fail or Succeed. </em>New York: Viking, 2005, 420.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[227]</a> <a href="https://swprs.org/face-masks-evidence/">https://swprs.org/face-masks-evidence/</a> Erişim: 5 Kasım 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[228]</a> C. Wright Mills. <em>The Power Elite.</em> Oxford: Oxford University Press, [1956] 2000, 4.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"></a><em>of Politics.</em> William R. Thompson (Ed.). Oxford: Oxford University Press, 2016.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[230]</a> Ş. Teoman Duralı. <em>Çağdaş Küresel Medeniyet: Anlamı/Gelişimi/Konu-<br />
mu.</em> İstanbul: Dergâh Yayınları, [1999] 2006, 3. Baskı, 72, 74, 84.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[231]</a> Azmi Özcan. “Masonluk”, <em>TDV DİA.</em> Ankara: TDV İslâm Ansiklope­disi, 2003, 28. Cilt, 96.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[232]</a> Margaret C. Jacob. <em>Living the Enlightenment: Freemasonry and Poli- tics in Eighteenth-Century Europe.</em> New York, Oxford: Oxford Uni- versity Press, 1991.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[233]</a> Madison C. Peters. <em>The Masons as Makers of America: The True Story of the American Revolution.</em> New York: Trowel Publications, 1921, 4. Baskı.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[234]</a> Bu konudaki araştırmalar henüz doğrudan bir kanıt sağlamasa da li­teratürde bazı yaklaşımlar mevcuttur. Barbara T. Norton. “Russian Political Masonry and the February Revolution of 1917”, <em>Internati­onal Review of Social History</em> 28/2 (1983); 240-258.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[235]</a> Maurice Talmeyr. <em>La Franc-Maçonnerie et la Revolution Française. </em>Paris: Perrin, 1904.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[236]</a> Philip Gar diner. <em>Secret Societies: Gardiner’s Forbidden Knourtedge. </em>Franklin Lakes: Career Press, 2007, 159-162.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[237]</a> Madison C. Peters. <em>The Masons as Makers of America: The True Story of American Revolution.</em> New York: Trovvel Publications, [1917] 1921, 4. Baskı; Nicholas Hagger. <em>The Secret Founding of America: The Real Story of Freemasons, Puritans &amp; The Battle for the Neu&gt; Wor- Id.</em> London: Watkins Publishing, 2009. ABD’nin kurucularının (Foun­ding Fathers) bazıları, başta George Washington ve Benjamin Franklin olmak üzere, masondur. En az 15 Amerikan başkanının mason oldu­ğu bilinmektedir. Bugün ABD’de yaklaşık iki milyon mason olduğu iddia edilmektedir. Alain de Keghel. <em>American Freemasonry: Its Re- volutionary History and Challenging Future.</em> Rochester/Toronto: In- ner Traditions, 2017, 1-12.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[238]</a> Daniele Ganser. <em>NATO-Geheimarmeen in Europa: Inszenierter Ter-<br />
ror und verdeckte Kriegsführung.</em> Zürich: Öreli Füssli, 2008.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[239]</a> <a href="https://archive.vn/20120910202037/http:/www.namebase.org/cgi-bin/nbO4/dE">https://archive.vn/20120910202037/http://www.namebase.org/cgi- bin/nbO4/dE</a> Erişim: 17 Ocak 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[240]</a> Henrik Bogdan ve Jan Snoek. <em>Handbook of Freemasonry.</em> Leiden/Bos- ton: Brill, 2014, 1.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[241]</a> Bro. <em>8c</em> Comp. Paul M. Bessel. “Freemasonry and Judaism”, http:// bessel.org/masjud.htm Erişim: 27 Aralık 2019.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[242]</a> Azmi Özcan. “Masonluk”, <em>TDVDİA.</em> Ankara: TDV İslâm Ansiklope­disi, 2003, 28. Cilt, 96, 95-99.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><em><strong>[243]</strong></em></a> Ş. Teoman Duralı. <em>Çağdaş Küresel Medeniyet: Anlamı!GelişimilKonu- mu.</em> İstanbul: Dergâh Yayınları, [1999] 2006, 3. Baskı, 84.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[244]</a> Ş. Teoman Duralı. <em>Çağdaş Küresel Medeniyet: Anlamı/Gelişimi/Konu-<br />
mu.</em> İstanbul: Dergâh Yayınları, [1999] 2006, 3. Baskı, 106-107.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[245]</a> Ş. Teoman Duralı. <em>Çağdaş Küresel Medeniyet: Anlamı/Gelişimi/Konu-<br />
mu.</em> İstanbul: Dergâh Yayınları, [1999] 2006, 3. Baskı, 141.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[246]</a> Örneğin Papa XII. Clemens 1738’deki “In Eminenti” çağrısıyla ma­sonluğu “dinsizlik” ve “putperestlik” olarak nitelemiş ve mason olan Katoliklerin aforoz edileceğini açıklamıştır. Ş. Teoman Duralı. <em>Çağ­daş Küresel Medeniyet: Anlamı/Gelişimi/Konumu.</em> İstanbul: Dergâh Yayınları, [1999] 2006, 3. Baskı, 86.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[247]</a> Örneğin internet arşiv sayfalarından olan archive.org’da yer alan “an- ti-masonik koleksiyon” toplam 182 eserden oluşmakta olup bunların çoğunluğu muhtelif yüzyıllarda Hıristiyan yazarlar tarafından kaleme alınmıştır. <a href="https://archive.org/details/DeschampsNLesSocietesSecrete-sEtLaSocieteVolIIIl">https://archive.org/details/DeschampsNLesSocietesSecrete- sEtLaSocieteVolIIIl</a> 882/page/n5/mode/2up Erişim: 20 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[248]</a> Bu konuda muhtasar bir yazı için bkz. John Weldon. “What Does the Masonic Lodge Teach Its Members About Jesus?” <a href="https://articles.myclrashlab.com/articles/masonry/masonic-lodge/what-does-the-masoni-c-lodge-teach-its-members-about-jesus/">https://articles.myclrashlab.com/articles/masonry/masonic-lodge/what-does-the-masoni- c-lodge-teach-its-members-about-jesus/</a> Erişim: 25 Şubat 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[249]</a> E. Michael Jones. <em>The Jeuish Revolutionary Spirit and Its Impact on World History.</em> South Bend: Fidelity Press, 2008,255; Ariel Bar Tza- dok. “The Role of Kabbalah in the Founding of the United States of America: A Look at Masonic Influence in Colonial America and What It Borrowed from the Kabbalah”, <a href="http://www.koshertorah.com/PDF/">http://www.koshertorah.com/PDF/</a> KabbalahMasonsandAmerica.pdf Erişim: 3 Nisan 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[250]</a> Bkz. E. Michael Jones. <em>The]ewish Revolutionary Spirit and Its Impa- ct on World History.</em> South Bend: Fidelity Press, 2008; Kevin Mac- Donald. <em>People That Shall Duell Alone: Judaism As a Group Evoluti- onary Strategy, With Diaspora Peoples.</em> Santa Barbara; Praeger, 1994; Kevin MacDonald. <em>Separation and Its Discontents: Touard an Evolu- tionary Theory of Anti-Semitism.</em> Santa Barbara: Praeger, 1998; Ke­vin MacDonald. <em>The Culture of Critique: An Evolutionary Analysis of Jeuish Involvement in Tıventieth-Century Intellectual and Politi- cal Movements.</em> Santa Barbara: Praeger, 1998; Una Birch ve James Wasserman. <em>Secret Societies: Illuminati, Freemasons and the French Revolution.</em> Lake Worth: Ibis Press, 2007.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[251]</a> Tanah, Özdeyişler, 15:3.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[252]</a> Margo DeMello. <em>Faces Around the World: A Cultural Encyclopedia of the Human Face.</em> Santa Barbara/Denver/Oxford: ABC-CLIO, 2012, 89-90.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[253]</a> Guy Liagre. “Protestantism and Freemasonry”, <em>Handbook of Free­masonry.</em> Henrik Bogdan ve Jan. A. M. Snoek (Ed.). Leiden/Boston: Brill, 2014,162.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[254]</a> Elijah Benamozegh. <em>Israel and Humanity.</em> M. Luria (Ed.). New York/ Mahwah: Paulist Press, [1914] 1995, 78; aktaran Robert Jan van Pelt. “Freemasonry and Judaism”, <em>Handbook of Freemasonry</em>. Henrik Bog­dan ve Jan. A. M. Snoek (Ed.). Leiden/Boston: Brill, 2014, 189.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[255]</a> Azmi Özcan. “Masonluk”, <em>TDVDIA.</em> Ankara: TDV İslâm Ansiklope­disi, 2003, 28. Cilt, 99.</p>
<p>256.Jessica Harland-Jacobs. “Freemasonry and Colonialism”, <em>Handbook of Freemasonry.</em> Henrik Bogdan ve Jan. A. M. Snoek (Ed.). Leiden/ Boston: Brill, 2014, 439, 455.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[257]</a> Nicholas Hagger. <em>The Syndicate: The Story ofthe Corning World Go­vernment,</em> Winchester/Washington: O Books, 2004, 434.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[258]</a> Stephen Knight. <em>The Brotherhood: The Secret World of Freemasons. </em>London: HarperCollins, [1982] 2007.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[259]</a> Ömer Faruk Harman. “İlyâs”, <em>TDVDIA.</em> İstanbul: TDV İslâm Ansik­lopedisi, 2000, 22. Cilt, 160-162.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[260]</a> <a href="https://gnosticwarrior.com/baphomet-uncle-sam.html">https://gnosticwarrior.com/baphomet-uncle-sam.html</a> Erişim: 17 Ocak 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[261]</a> Ruben van Luijk. <em>Children ofLucifer.</em> New York: Oxford University Press, 2016.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[262]</a> Aliya İzzetbegoviç. <em>Özgürlüğe Kaçışım: Zindandan Notlar.</em> İstanbul: Klasik, 2005, 256.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[263]</a> <a href="https://www.washingtontimes.com/news/2014/jan/28/whos-godless-now-russia-says-its-us/">https://www.washingtontimes.com/news/2014/jan/28/whos-godless- now-russia-says-its-us/</a> Erişim: 20 Mart 2020; <a href="https://www.youtube">https://www.youtube</a>. com/watch ? time_continue=209&amp;v=tlaHubJ-fKk&amp;feature=embjo- go Erişim: 20 Mart 2020; <a href="https://www.bitchute.com/video/FgdbN-RPbro7Z/">https://www.bitchute.com/video/FgdbN- RPbro7Z/</a> Erişim: 20 Mart 2020.</p>
<p>264.S. Brent Morris. <em>The Complete Idiot’s Guide to Freemasonry.</em> New York: Alpha Books, 2006, 204. “Antichrist”, Hıristiyanlar tarafından Mesiyânik çağda geleceğine ve Hz. İsa ile savaşacağına inandıkları ak­törün adıdır.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[265]</a> <em>Issız Adam, Acayip Hikâyeler, Çocuklar Duymasın, Diğer Yarım</em> ve daha birçok yapımda bu yazının yer aldığı açığa çıkmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45">[266]</a> Yunan alfabesinde 666 rakamı sembolik olarak <em>XEÇ</em> şeklinde yazılır. Bu yazı satanist pratikler doğrultusunda tersten okunduğunda <em>Ç3X </em>yazısı çıkmaktadır. 666 rakamı Yeni Ahit’te de Iblis’in sayısı olarak geçmektedir. Yeni Ahit. Vahiy 13:18. <a href="https://www.bursakilisesi.com/">https://www.bursakilisesi.com/</a> kutsalkitap/?q=va%2013 Erişim: 18 Nisan 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46">[267]</a> <a href="https://www.sabah.com.tr/galeri/yasam/seccadelerin-uzerindeki-giz-li-tehlike/9">https://www.sabah.com.tr/galeri/yasam/seccadelerin-uzerindeki-giz- li-tehlike/9</a> Erişim: 11 Şubat 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47">[268]</a> <a href="https://www.sabah.com.tr/galeri/kultursanat/yeni-yilin-en-iddiali-sa-nat-olayi-marina-abramovic-sergisi-olacak">https://www.sabah.com.tr/galeri/kultursanat/yeni-yilin-en-iddiali-sa- nat-olayi-marina-abramovic-sergisi-olacak</a> Erişim: 21 Ocak 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48">[269]</a> <a href="https://www.habervakti.com/dosya/satanist-kabalist-ve-pedofil-ma-rina-abramovic-sergisi-istanbulda-h95444.html">https://www.habervakti.com/dosya/satanist-kabalist-ve-pedofil-ma- rina-abramovic-sergisi-istanbulda-h95444.html</a> Erişim: 21 Ocak 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49">[270]</a> <a href="https://www.theguardian.com/artanddesign/2016/nov/04/marina-ab-ramovic-podesta-clinton-emails-satanism-accusations">https://www.theguardian.com/artanddesign/2016/nov/04/marina-ab- ramovic-podesta-clinton-emails-satanism-accusations</a> Erişim: 18 Ni­san 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50">[271]</a> <a href="http://stateofthenation.co/pp~11727">http://stateofthenation.co/pp~11727</a> Erişim: 18 Nisan 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51">[272]</a> <a href="https://www.breitbart.com/tech/2020/04/14/microsoft-publis-hes-then-takes-down-commercial-with-spirit-cooker-marina-abra-movic/">https://www.breitbart.com/tech/2020/04/14/microsoft-publis- hes-then-takes-down-commercial-with-spirit-cooker-marina-abra- movic/</a> Erişim: 18 Nisan 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52">[273]</a> <a href="https://www.cnnturk.com/2013/yasam/diger/08/09/lady.gaga.abramo-vic.metodunu.denedi/718818.OZindex.html">https://www.cnnturk.com/2013/yasam/diger/08/09/lady.gaga.abramo- vic.metodunu.denedi/718818.OZindex.html</a> Erişim: 18 Nisan 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53">[274]</a> <a href="https://www.youtube.com/watchPv~6B_EvC5jVIU">https://www.youtube.com/watchPv~6B_EvC5jVIU</a> Erişim: 31 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54">[275]</a> <a href="https://www.youtube.com/watchPv~mQk725zz9vQ">https://www.youtube.com/watchPv~mQk725zz9vQ</a> Erişim: 12 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55">[276]</a> Skandalizasyon, bu hadiselerin gerçek olmadığını göstermemektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56">[277]</a> <a href="https://www.youtube.com/watchPv~NpMWDCXlyMI">https://www.youtube.com/watchPv~NpMWDCXlyMI</a> Erişim: 31 Ekim 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57">[278]</a> Elbette tüm Yahudilerin parçası olduğu bir küresel komplodan bah­setmek gerçek dışı ve gayrimeşru olacaktır. İnsanlar hangi anne-ba­badan doğacaklarına karar veremedikleri gibi tarih boyunca hiçbir güç, <em>yeni Batı</em> da dâhil, bir toplumu mutlak manada tektipleştirmeye muvaffak olamamıştır. Günümüzde de çok sayıda Yahudi <em>Yeni Dün­ya Düzeni<sup>9</sup></em>ne muhalif bir konumda yer almaktadır. Dolayısıyla bu kı­sımda da “Yahudiler” ifadesi kullanılırken kast edilen, önsöz kısmın­da da değinilen “Yahudi aktörlerdir”.</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58">[279]</a> <a href="https://www.latimes.com/archives/la-xpm-2008-dec-19-oe-steinl9-story.html">https://www.latimes.com/archives/la-xpm-2008-dec-19-oe-steinl9- story.html</a> Erişim: 3 Kasım 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59">[280]</a> Ron Unz. “American Pravda: Racial Discrimination at Harvard”, <em>Ron Unz Archive</em> <a href="https://www.unz.com/runz/american-pravda-racial-disc-rimination-at-harvard/">https://www.unz.com/runz/american-pravda-racial-disc- rimination-at-harvard/</a> Erişim: 3 Kasım 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60">[281]</a> El ad Nehorai. “Jews DO Control the Media”, <em>The Times oflsrael</em> 1 Temmuz 2012 <a href="http://archive.is/ihHMJ">http://archive.is/ihHMJ</a> Erişim: 3 Kasım 2020. Ben Jacobs. “Ex-CNN commentator at Progressive summit: Majör news outlets are ‘Zionist orgs”’, <em>Jetvish Insider</em> 16 Temmuz 2019 https:// jewishinsider.com/2019/07/ex-cnn-commentator-at-progressive-sum- mit-major-news-outlets-are-zionist-orgs/ Erişim: 3 Kasım 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61">[282]</a> Nathan Abrams. “Triple Exthnics” <em>Jeuish Quarterly 5</em>1/4 (2004): 27-31.</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62">[283]</a> <a href="https://twitter.com/xNickSteelx/status/1250820254835580931">https://twitter.com/xNickSteelx/status/1250820254835580931</a> Eri­şim: 3 Kasım 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63">[284]</a> Louis Pauwels ve Jacques Bergier. <em>Morning of the Magicians,</em> New York: Stein and Day, 1964, 55. (Vurgu bize ait.)</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64">[285]</a> “Müslümanlar bizi ele geçirmeye, değiştirmeye, dinimizi değiştirme­ye ve kendine benzetmeye çalışıyor” sözlerinin sahibi olan, Yahudi si- yonizminin ağır toplarından, aynı zamanda Jeffrey Epstein’m <em>“Lolita Express”</em> uçağının da yolcularından birisi olan Harvardlı hukukçu.</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65">[286]</a> <a href="https://www.youtube.com/watch?v=rHlvaZXgbdO">https://www.youtube.com/watch?v=rHlvaZXgbdO</a> Erişim: 6 Ara­lık 2019; <a href="https://www.mediamonitors.net/sharon-to-peres-we-cont-rol-america/">https://www.mediamonitors.net/sharon-to-peres-we-cont- rol-america/</a> Erişim: 6 Şubat 2020; <a href="https://www.veteranstoday">https://www.veteranstoday</a>. com/2015/03/12/shockwaves-part-iii/ Erişim: 3 Ocak 2020; https:// <a href="http://www.youtube.com/watch?time_continue=72&amp;v=JrtuBas3Ipw&amp;-feature=emb_logo">www.youtube.com/watch?time_continue=72&amp;v=JrtuBas3Ipw&amp;- feature=emb_logo</a> 12 Mart 2020; <a href="https://twitter.com/AIPAC/sta-">https://twitter.com/AIPAC/sta-</a></p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66"></a>|           tus/1237037867173625857 Erişim: 18 Mart 2020.</p>
<p><sup>287</sup>&#8211; <a href="https://forward.com/fast-forward/440449/20-of-european-sur-vey-participants">https://forward.com/fast-forward/440449/20-of-european-sur- vey-participants</a> -say-secret-jewish-cabal-runs-the-world/ Erişim- 2 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67">[288]</a> Bu konuda iki tarafın da görüşlerini değerlendiren bir eser için bkz. Thomas Dalton. <em>Debating t he Holocaust: A Ne w Look at Both Sides. </em>Uckfield: Casthe Hill Publishers, 2015.</p>
<p><a href="#_ftnref68" name="_ftn68">[289]</a> Norman G. Finkelstein. <em>Beyond Çhutzpah: On the Misuse ofAnti-Se- mitisin and theAbuse ofHistory.</em> Berkeley/Los Angeles: University of California Press, 2008.</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69">[290]</a> Judith Butler. “No, It’s not Antisemitic”, <em>London Review of Books </em>25/16 (2003).        V</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70">[291]</a> <a href="https://archive.org/details/itsATnckWeAlwaysUseItxallingPeoplean-ti-semitic">https://archive.org/details/itsATnckWeAlwaysUseItxallingPeoplean- ti-semitic</a> Erişim: 29 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71">[292]</a> Edward Alexander. <em>Jeıvs Against Themselves.</em> Ne w Brunswick/Lon- don: Transaction Publishers, 2015.</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72">[293]</a> <a href="https://www.nytimes.com/2017/03/23/us/jcc-bomb-threats.html">https://www.nytimes.com/2017/03/23/us/jcc-bomb-threats.html</a></p>
<p>Erişim: 1 Mart 2020; <a href="https://www.theguardian.coni/world/2017/">https://www.theguardian.coni/world/2017/</a> apr/24/israel-michael-kadar-jewish-centre-bomb-threats Erişim: 1 Mart 2020; <a href="https://www.jta.org/2007/ll/06/default/jewish-stu-dent-behind-s%c3%b6me-dorm-swastikas">https://www.jta.org/2007/ll/06/default/jewish-stu- dent-behind-söme-dorm-swastikas</a> Erişim: 1 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73">[294]</a> <a href="https://www.counterpunch.org/2002/03/13/national-review-edi-tor-suggests-nuking-mecca/">https://www.counterpunch.org/2002/03/13/national-review-edi- tor-suggests-nuking-mecca/</a> Erişim: 2 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref74" name="_ftn74">[295]</a> Bkz. Ömer Kemal Buhari. “Contemporary Jewish Anti-Islamism: Jewish Zionism and Jewish Influence in Western Anti-Islamism”, <em>İla­hiyat Studies</em> 10/1 (2019): 99-120.</p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75">[296]</a> <a href="https://asean.org/?static_post=speech-by-the-prime-minister-of-ma-laysia-the-hon-dato-seri-dr-mahathir-mohamad">https://asean.org/?static_post=speech-by-the-prime-minister-of-ma- laysia-the-hon-dato-seri-dr-mahathir-mohamad</a> Erişim: 7 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref76" name="_ftn76">[297]</a> Elvira King. <em>The Pro-lsrael Lobby in Europe: The Politics ofReligion and Christian Zionism in the European Union,</em> New York: I.B. Tau- ris, 2016.</p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77">[298]</a> Bkz. Ş. Teoman Duralı. <em>Çağdaş Küresel Medeniyet: Anlamı! Gelişimi! Konumu.</em> İstanbul: Dergâh Yayınları, [1999] 2006,3. Baskı, 132-138.</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78">[299]</a> Nicholas De Lange. <em>An Introduction to Judaism.</em> Cambridge: Camb­ridge University Press, 2002,157.</p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79">[300]</a> lan V McGonigle ve Lauren W Herman. “Genetic citizenship: DNA testing and the Israeli Law of Return”, <em>Journal of Law and the Bios- ciences</em> 2/2 (2015): 469-478.</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80">[301]</a> Ömer Kemal Buhari. <em>Root Causes of bestem Anti-Islamic Antago- nism: Judaism, Christianity and the Secular.</em> Yayınlanmamış Doktora Tezi. Kuala Lumpur: International Islamic University Malaysia, 2019, 23-24, 28.</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81">[302]</a> Abraham Weizfeld. <em>The Federation of Palestinian andHebreu Nations. </em>Newcastle upon Tyne: Cambridge Scholars Publishing, 2018, xxi.</p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82">[303]</a> Sanhedrin 58 b.</p>
<p><a href="#_ftnref83" name="_ftn83">[304]</a> Kerithuth 6b, Jebammoth 61a, Kethuboth 3b, Baba Necia 114, 6, Ba­ba Mezia 114a-114b, Yebamoth 98a.</p>
<p><a href="#_ftnref84" name="_ftn84">[305]</a> Sanhedrin 59a.</p>
<p><a href="#_ftnref85" name="_ftn85">[306]</a> Kethuboth 3b.</p>
<p><a href="#_ftnref86" name="_ftn86">[307]</a> Midrasch Talpioth 225.</p>
<p><a href="#_ftnref87" name="_ftn87">[308]</a> Sanhedrin 104a.</p>
<p><a href="#_ftnref88" name="_ftn88">[309]</a> Talmud iv / 3 / 173b.</p>
<p><a href="#_ftnref89" name="_ftn89">[310]</a> Talmud v/ 2 / 43b &#8211; 44a.</p>
<p><a href="#_ftnref90" name="_ftn90">[311]</a> Zohar ii, 4b.</p>
<p><a href="#_ftnref91" name="_ftn91">[312]</a> Babba Bathra 54b, Talmud iv / 3 / 54b.</p>
<p><a href="#_ftnref92" name="_ftn92">[313]</a> Zohar i, 168a, Talmud iv / 2 / 2 / 70b.</p>
<p><a href="#_ftnref93" name="_ftn93">[314]</a> Babha Kama 113a.</p>
<p><a href="#_ftnref94" name="_ftn94">[315]</a> Erubin 43b.</p>
<p><a href="#_ftnref95" name="_ftn95">[316]</a> Israel Shahak. <em>Jeuish History. Jeurish Religion.</em> London: Pluto Press, 2008, 90-91.</p>
<p><a href="#_ftnref96" name="_ftn96">[317]</a> Hanan Balk. “The Soul of a Jew and the Soul of a Non-Jew: An In- convenient Truth and the Search for an Alternative”, <em>Hakirah, the Flatbush Journal ofjewish Law and Thought</em> 16(2013): 47-76.</p>
<p><a href="#_ftnref97" name="_ftn97">[318]</a> Sanhedrin 11:1. .</p>
<p><a href="#_ftnref98" name="_ftn98">[319]</a> Christine Hayes. “Heaven on Earth: The World to Come and Its (Dis) locations”, <em>Olam ha-zeh v’olam ha-ba: This World and the World to Come in Jeıvish Helief and Practice.</em> Leonard J. Greenspoon (Ed.). West Laf ay ette: Purdue University Press, 2017, 69-86.</p>
<p><a href="#_ftnref99" name="_ftn99">[320]</a> Mordecai M. Kaplan. <em>Judaism as a Civilization: Tou&gt;ard a Reconst- ruction of American-Jeıvish Life.</em> Philadelphia: The Jewish Publicati- on Society, 2010, 8.</p>
<p><a href="#_ftnref100" name="_ftn100">[321]</a> Michael Higger. <em>The Jeıvish Utopia.</em> Baltimore: The Lord Baltimore Press, 1932, 103-118.</p>
<p><a href="#_ftnref101" name="_ftn101">[322]</a> Leo Jung. “Judaism and the New World Order: Human Equality and Social Reconstruction”, <em>The American Journal ofEconomics and So- ciology</em> 4/3 (1945): 386-387.</p>
<p><a href="#_ftnref102" name="_ftn102">[323]</a> Salluste (mahlas). “Henri Heine et Kari Marx: Les Origines Secre- tes du Bolchevisme”, <em>La Revue de Paris</em> 1 Haziran 1928. Paris: Bu- reaux de la Revue de Paris, 1928, 3. Cilt, 574. <a href="https://gallica.bnf.fr/">https://gallica.bnf.fr/</a> ark:/12148/bpt6kl76204/f574.image Erişim: 3 Nisan 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref103" name="_ftn103"></a>t</p>
<ol start="324">
<li>Bkz. E. Michael Jones. <em>The Jeuish Revolutionary Spirit and Its Impact </em>t <em><sup>on</sup> World History.</em> South Bend: Fidelity Press, 2008, 95.</li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref104" name="_ftn104">[325]</a> Yuval Noah Hariri. <em>Sapiens: A Brief History of Humankind.</em> Toron- to: Signal Books, 2014, 415.</p>
<p><a href="#_ftnref105" name="_ftn105">[326]</a> Simeon Haddaesen, fol. 56 d.</p>
<p><a href="#_ftnref106" name="_ftn106">[327]</a> <a href="https://www.youtube.com/watch?v=0Ji__Y7YEbKY">https://www.youtube.com/watch?v=0Ji__Y7YEbKY</a> Erişim: 27 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref107" name="_ftn107">[328]</a> Ömer Kemal Buhari. “(Dost-)Düşmanlar: Hıristiyan Siyonizminde Antisemitizm ve Anti-İslamizm” <em>Cumhuriyet İlahiyat Dergisi</em> 23/1 (2019):1303-1318.</p>
<p><a href="#_ftnref108" name="_ftn108">[329]</a> Kevin MacDonald. <em>People That Shall Dwell Alone: Judaism As a Group Evolutionary Strategy, With Diaspora Peoples.</em> Santa Barba­ra: Praeger, 1994; Kevin MacDonald. <em>Separation and Its Discon- tents: Touard an Evolutionary Theory of Anti-Semitism.</em> Santa Bar­bara: Praeger, 1998; Kevin MacDonald. <em>The Culture of Critique: An Evolutionary Analysis of Jeurish Involvement in Tuentieth-Century Intellectual and Political Movements.</em> Santa Barbara: Praeger, 1998. Bu çalışmalar “antisemitist” olarak değerlendirilmekle ve müellifleri­nin ırkçı ideolojiye tâbi olduğu bilinmekle birlikte kitaplarda verilen kaynaklar kontrol edildiğinde yazarın tespitleri için muhtelif kaynak­lardan çok sayıda kaynak sağladığı görülecektir. Bilgide kanıt önem­li olduğuna göre müellifin ideolojisi veya ona yapılan isnatlar rasyo- nel-eleştirel bakış için hükümsüzdür.</p>
<p><a href="#_ftnref109" name="_ftn109">[330]</a> İlgaz Zorlu, <em>Evet Ben Selanikliyim.</em> İstanbul: Zvi Geyik Yayınları,</p>
<p><a href="#_ftnref110" name="_ftn110"></a>2004, 11. Baskı, 32, 46, 59, 106. Sabetayizm hakkında ülkemizdeki</p>
<p><a href="#_ftnref111" name="_ftn111"></a>yayınların birçoğu güvenilmez niteliktedir ancak İlgaz Zorlu buna bir</p>
<p><a href="#_ftnref112" name="_ftn112"></a>istisna teşkil etmektedir zira dışarıdan değil içeriden konuşmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref113" name="_ftn113">[338]</a> Luwei Rose Luqiua ve Fan Yang. “Islamophobia in China: News Co- verage, Stereotypes, and Chinese Muslims’ Perceptions of Themsel- ves and İslam”, <em>Asian Journal of Communication 28/6</em> (2018): 1-22.</p>
<p><a href="#_ftnref114" name="_ftn114"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-dinler-ve-yeni-dunya-duzeni/">Yeni Batı, Dinler ve Yeni Dünya Düzeni</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-dinler-ve-yeni-dunya-duzeni/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Batı ve Anti-İslâmi Şiddet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-ve-anti-islami-siddet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-ve-anti-islami-siddet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Oct 2023 15:52:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Kemal Buhari]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Anti-İslâmi Şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Batı ve Narsisizm]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'nın İslam Algısı]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[terörizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Batı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26565</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzde küresel çapta devasa bir dünyevi gücü yöneten yeni Batı emrinde hükümetler, resmî ve gayriresmî ordular, ulus­lararası örgütler, üniversiteler ve sair akademik kurumlar, medya kuruluşları, sivil toplum örgütleri, düşünce kuruluşları, bankalar, vakıflar, teknoloji devleri, çokuluslu/transnasyonal şirketler, açık ve gizli ar-ge merkezleri ve istihbarat örgütleri bulundurmakta, İslâm ve öteki olarak gördükleri ile olan ilişkilerinde kontrolün­de olan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-ve-anti-islami-siddet/">Yeni Batı ve Anti-İslâmi Şiddet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/10/islamofobi-yok-anti-islamizm-var-186784.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26570 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/10/islamofobi-yok-anti-islamizm-var-186784-300x144.jpg" alt="" width="423" height="203" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/10/islamofobi-yok-anti-islamizm-var-186784-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/10/islamofobi-yok-anti-islamizm-var-186784-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/10/islamofobi-yok-anti-islamizm-var-186784.jpg 702w" sizes="(max-width: 423px) 100vw, 423px" /></a></p>
<p>Günümüzde küresel çapta devasa bir dünyevi gücü yöneten <em>yeni Batı</em> emrinde hükümetler, resmî ve gayriresmî ordular, ulus­lararası örgütler, üniversiteler ve sair akademik kurumlar, medya kuruluşları, sivil toplum örgütleri, düşünce kuruluşları, bankalar, vakıflar, teknoloji devleri, çokuluslu/transnasyonal şirketler, açık ve gizli ar-ge merkezleri ve istihbarat örgütleri bulundurmakta, İslâm ve <em>öteki</em> olarak gördükleri ile olan ilişkilerinde kontrolün­de olan bu kuvvetleri küresel çapta belirlenmiş stratejiler dâhi­linde harekete geçirmektedir. <em>Yeni Batı</em> İslâm’a karşı devasa bir şiddet uygularken bir yandan da devasa bir bilişsel, epistemik ve psikolojik şiddet yoluyla bu eylemlerinin ortaya çıkmasını, çıp­lak bir gerçekliğe dönüşmesini engellemeye uğraşmaktadır. Kont­rolündeki güç vasıtasıyla hem milyonlarca Müslümanı öldürmüş ve hâlâ da öldürmektedir<a href="#_ftn114" name="_ftnref114"><sup>[339]</sup></a> hem de gerçeği tersyüz edip dünya kamuoyuna Müslümanları “terörist”, “şiddet üreten” ve “fana­tik” olan “saldırgan taraf” olarak algılatmayı başarmaktadır. Bu mekanizmaya ve arkasındaki çarpık zihniyete çok somut bir ör­nek olarak karargâhı İsrail işgal güçleri tarafından kuşatılan Ya- ser Arafat&#8217;a CNN muhabiri Christiane Amanpour’un “Şiddeti durduracak mısınız?” sorusu gösterilebilir.</p>
<p>Bütün bunlar gelişi­güzel değil, kısa, orta ve uzun vadeli olarak yapılan planlar dâ­hilinde sistematik biçimde, nihai aşamada tek dünya devleti pro­jesini gerçekleştirmek amacıyla yapılmaktadır. Dünya kamuoyu­nun Islâm ve Müslümanlar hakkındaki algısı büyük ölçüde bu ya­pının kontrolünde olan küresel medya kuruluşları yoluyla şekil­lendirilmektedir ve bunun sonucunda hayatında hiçbir Müslü­man görmemiş insanlara dahi Islâm ve Müslümanlar hakkında- ki olumsuz kanaatler benimsetilebilmektedir.<a href="#_ftn115" name="_ftnref115"><sup>[340]</sup></a> Sadece <em>terörizm </em>kavramının tarihçesi ve son dönemde hangi akademi, medya ve siyaset aktörleri tarafından sistematik olarak yaygınlaştırıldığını, dinlerle ve özellikle İslâm’la nasıl ilişkilendirildiğini araştırmak dahi kurulu <em>tezgâhı</em> büyük ölçüde aydınlatacaktır.<a href="#_ftn116" name="_ftnref116"><sup>[341]</sup></a></p>
<p><em>Yeni Batı</em> “elitler” ve yönetilenler, yani “avam” için iki farklı din öngörmektedir. İlkinin, Kabalacılık etrafında kümelenen çe­şitli inançlara sahip olduğu aktarıldı. Yönetilenler için öngörü­len dinî inançlar ise ateizm ve pratik boyutta ateizmden ayırma­nın güç olduğu deizm, neopaganizm ve yeni çağ spiritüel akımları <em>(NeıvAge spirituality)</em> gibi siyaseten zayıf inançlardır. Tasav­vufun da yoğun bir biçimde yozlaştırıldığı ve bu ajandaya dâ­hil edildiği gözlemlenmektedir.<em>fyeni Batı&#8217;nın</em> dünya toplumlarını dönüştürmek amacıyla yürüttüğü mekanizmalardan belli baş­lı olanlar yabancılaştırma, doğrusal olmayan savaş <em>(non-linear warfare),</em> melezleştirme, paganlaştırma, zoolojikleştirme, mater­yalistleştirme, sekülerleştirme, yozlaştırmadır. Bunların hepsinin ortak amacı insanların kolektif ve güçlü kimliklerden uzak tutu­larak rahatça yönetilebilir bireylere dönüşmelerini sağlamaktır. Güçlü bir dinî kimlik, hele de îslâm gibi hayatın her alanım dü­zenleme iddiasında olan, değişmez bir kutsal kaynağa, Kur’an-ı Kerim’e dayanan, küresel çapta bir kardeşlik ve dayanışma ön­gören, iyiliği ve izzeti esas alan<a href="#_ftn117" name="_ftnref117"><sup>[342]</sup></a> ve hayatın siyasi ve ekonomik boyutlarını da içeren bir dinin etrafında şekillenen bir ümmet bi­linci ve pratiği, yani <em>ittihad-ı İslâm,</em> güçlü bir direniş anlamına geleceği için <em>yeni Batının</em> yönetilenler için arzuladığı son şey­lerdendir. Popüler kültür bu uğurda güçlü dinî kimlikleri hedef almakta ve tahrip etmektedir. Örneğin pagan kültürüne ait un­surlar öne çıkarılmaktadır ve ülkemizde de aynı proje İslâm ön­cesi Türk dinleri ve İslâmsız Türkçülük adı altında yürütülmek­tedir. İslâm “siyasal İslâm/İslâmcılık” söylemi dâhilinde siyase­tin dışına atılmaya çalışılmaktadır.<a href="#_ftn118" name="_ftnref118"><sup>[343]</sup></a> Bununla yapılmak istenen Müslümanları kendi kaderlerini tayin etmede söz hakkı olma­yan kitlelere dönüştürmektir. Ancak Vatikan’ın ve İsrail’in birer devlet olarak yer aldığı bir dünyada “siyasal Hıristiyanlıktan” ve “siyasal Yahudilikten” bahsedilmemesi düşündürücüdür. Aynı za­manda Müslümanların birleşmesini engellemek için İslâm top- lumlarında “kukla rejimler” başa geçirilmekte, onlar üzerinden Müslümanlar arasında karışıklıklar ve savaşlar çıkarılmaktadır.^</p>
<p>Anlaşılması gereken husus <em>yeni Batı</em> tarafından sadece İs­lâm’ın değil, Hıristiyanlığın da bir engel olarak algılanışıdır. An­cak Batı’da artık bir alt kültüre dönüşmüş olan Hıristiyanlık<a href="#_ftn119" name="_ftnref119"><sup>[344]</sup></a> bugün oluşturulmak istenen proje önünde ciddi bir tehdit teş­kil etmemektedir, zira hem sayısız fraksiyona bölünmüştür hem de sekülerleşme süreci ile birlikte politik olarak iğdiş edilmiştir. Üstelik Protestan kanadı özellikle Hıristiyan siyonizmi hareke­tiyle <em>yeni</em> Batı’nm ajandasının hizmetine sokulmuştur. Genellik­le sonradan birer din hâline getirilen Doğu dinleri<a href="#_ftn120" name="_ftnref120"><sup>[345]</sup></a> de <em>yeni Ba- tı&#8217;ya</em> karşı siyasi bir tehdit oluşturmaktan uzaktır. <em>Yeni Batı’nm Yeni Dünya Düzeni&#8217;ne</em> asıl tehdit, Karl Marx’ın “Din kitlelerin afyonudur.” tanımına takla attıran, aşağı yukarı 1970’li yıllar­dan bu yana <em>İslâm&#8217;ın dönüşü, dirilişi, uyanışı</em> vb. kavramlar eş­liğinde yeniden konsolide olmaya başladığı gözlemlenen<a href="#_ftn121" name="_ftnref121"><sup>[346]</sup></a>, nü­fusunu ve nüfuzunu artıran, “Batı’ya hiçbir zaman teslim olma­mış tek din”<a href="#_ftn122" name="_ftnref122"><sup>[347]</sup></a>, “bağlılarını kültürel ve manevi tacizlerden koru­maya adanmış yegâne küresel hareket”<a href="#_ftn123" name="_ftnref123"><sup>[348]</sup></a> ve küresel hegemon­yanın sınırsız yöntemlerine karşı bir şekilde direnmeyi başarmış olan Islâm’dan gelmektedir»<a href="#_ftn124" name="_ftnref124"><sup>[349]</sup></a> <em>reni Batı&#8217;mn</em> korkusu İslâm’ın kü­resel bir alternatife dönüşmesidir.<a href="#_ftn125" name="_ftnref125"><sup>[350]</sup></a></p>
<p>Sekülerleşme sürecinde Çin, Japonya, Kore, Rusya, Avrupa ve diğer coğrafyalardaki insanlar büyük ölçüde dönüştürülmüş ve dinî inançlarından uzaklaştırıl­mış ancak Müslümanlar <em>açıklanamaz bir şekilde</em> büyük ölçüde dinlerine bağlı kalmıştır. İşte <em>varoluşsal tehcir</em> de tam bu sebep­le yürütülmektedir ve bu bağlılığı çok çeşitli düzlemlerde hedef almaktadır. Yukarıda söylenenler ışığında şunu söylemek müm­kündür ki <em>yeni Batı&#8217;nın</em> hayal ettiği dünyada, <em>V for Vendetta</em> adlı filmde tanıtımının yapıldığı gibi “yasaklanan” bir İslâm, tel örgü­ler arkasındaki mahpus Müslümanlar ve bulundurulması dahi öl­dürülmeyi gerektiren bir Kur’an-ı Kerim vardır. Bu gerçeklikten çok da uzak bir model değildir zira çok sayıda Filistinli hâliha­zırda benzer bir modelde, duvarlarla çevrili “açık hapishaneler­de” yaşamaktadır. Yine “özgürlüğün beşiği” Almanya ve Fransa gibi Avrupa ülkelerinde kolluk kuvvetleri camileri basmakta, si­yasal otorite camileri kapattırmaktadır. Bu değerlendirmeye gö­re <em>eski Batı’nın</em> Hıristiyan anti-Islamizmi kendi bağlılarını İslâm­laşmaktan korumaya odaklanan defansif bir strateji izlerken, <em>ye­ni Batı’nın</em> anti-İslamizmi hem defans hem ofans yapmaktadır.</p>
<p>Konuyu çeşitli açılardan ele alan Tony Evans neoliberal dü­zenin nezdinde İslâm’ı istisnai yapan öğeleri, dünyada 1,2 milyar Müslüman olması (güncel verilere göre bu sayı 1,8-1,9 milyar­dır), küresel bir kitlesel hareket olma potansiyeli, ayırt edici ve karmaşık dinî inanç, siyasi ideoloji, toplumsal norm, dünya gö­rüşü ve felsefi yöntem geleneği olarak belirlemektedir. Evans’a göre bu öğeler birlikte ele alındığında İslâm neoliberal projenin tüm hedefleri önünde engel oluşturmaktadır. Müellif bu sebep­le Müslümanlara karşı disiplin unsurları uygulandığını, disipli­nin “zorlama olmadan işlev gördüğünü ama kolektif bir baskı uygulayarak geleneklerin, düşünce tarzlarının ve eylemlerin dö­nüştürülmesi” anlamına geldiğini belirtmektedir. Disiplin aktör­leri artık küresel çapta görünmez biçimde işlev görmektedirler. “Baskın ekonomik, toplumsal ve siyasi düzenin genel ilkelerine meydan okumaya çalışanlar, sözden fiile, konuşmadan eyleme geçmedikleri sürece, tolere edilecektir.” Ancak bu durum, “şid­detin mevcut dünya düzeninde gitgide azalan bir rol oynayaca­ğı” anlamına gelmemektedir zira “barışı” ve “medeniliği” boz­maya yeltenecek birisi olursa devreye askerler ve polisler gire­cektir. Disiplinin en önemli ayağı ise yine neoliberalizmin dayat­tığı “piyasa disiplini” <em>(market discipline)</em> olmaktadır. Çalışması­nın devamında piyasanın tahakküm için nasıl araçsallaştırıldığı- na değinen müellif noktayı şöyle koymaktadır: “[Bu makalede­ki] amaç İslâm’ın muhtelif kültürel tezahürlerini temsil eden 1,2 milyar [1,8-1,9 milyar] Müslümanın hegemonya karşıtı bir blok <em>(counter-hegemonic bloc)</em> olarak kolektif biçimde hareket etme­leri anlamındaki gerçek potansiyellerini incelemek olmamıştır. Böyle bir yaklaşım için başka bir makale gerekecektir.”<a href="#_ftn126" name="_ftnref126"><sup>[351]</sup></a></p>
<p><em>Yeni Batı</em> kendisine tehdit oluşturan bu durumun farkında olup, onu göğüslemek için uyguladığı şiddetin dozajını artırma­ya yönelmiştir. Bernard Lewis’in ve Samuel Huntington’ın Afe- <em>deniyetler Çatışması</em> söylemi Firavun’un Hz. Musa’ya karşı aldı­ğı tedbirle benzerlik arz etmektedir.<a href="#_ftn127" name="_ftnref127"><sup>[352]</sup></a> Lewis’in makalesini 1992- 1995 arasında Avrupa’nın ortasında Bosnah Müslümanlara yapı­lan soykırım takip etmiş, Birleşmiş Milletler Boşnakları silahsız­landırdıktan sonra âdeta Sırplara teslim etmiş, Birleşmiş Millet­lerin bölgedeki HollandalI komutanı Sırp komutanlarla birlik­te kadeh kaldırmış, soykırımcı Sırpların lideri Radovan Karadzic “Batı’nın kendilerine bir gün müteşekkir olacağını, çünkü Hıris­tiyan değerlerini ve kültürünü savunmak için kendilerinin seçil­diğini” söylemiştir..353 Yaklaşık üç yıl boyunca kitlesel kıtal ve te­cavüzlere göz yuman Batı ancak savaşı kaybetmelerine kesin gö­züyle bakılan Boşnaklar saldırılan püskürtüp atağa geçtikleri za­man müdahale ederek Aliya İzzetbegoviç’in “Bu âdil bir barış ol­mayabilir fakat süren bir savaştan daha iyidir.” sözleri eşliğinde Dayton Anlaşması’nı kabul ettirmiştir. 11 Eylül 2001’den sonra projeye <em>Terörle Savaş</em> söylemi altında devam edilmiş ve o tarih­ten bu yana 11 Eylül’ü gerçekleştirdiği iddia edilen el-Kaide’nin bulunup ele geçirilmesi yerine çoğunluğunun 11 Eylül’le hiçbir alakası olmayan<sup><a href="#_ftn129" name="_ftnref129">[354]</a></sup> Afganistan, Irak, Libya, Mısır, Suriye, Sudan ve Yemen doğrudan operasyonlar veya iç karışıklıklar ve darbeler yoluyla <em>yeni Batı</em> tarafından çeşitli bahanelerle hedef alınmıştır. Bu bahanelerin en meşhuru ABD, İngiltere ve İsrail hükümetleri tarafından Irak’ta olduğu tam 945 adet yalan açıklamayla iddia edilen ama bir türlü bulunamayan kitle imha silahlarıdır. Bunla­ra paralel olarak Batı dışı coğrafyalardan Myanmar’da Müslü­manların katledilmesine, Hindistan’da belirli aralıklarla uygula­nan pogromlara ve Çin’de Doğu Türkistan Türklerinin toplama kamplarına hapsedilerek kültürel soykırıma uğratılmasına hiç­bir yaptırım uygulanmamak suretiyle <em>yeni Batı</em> tarafından yeşil ışık yakılmaktadır. Filistinlilere İsrail tarafından yapılan kötü­lükler o kadar sistematikleşmiş ve kronikleşmiştir ki artık nere­deyse akıllara bile gelmemektedir. Apartheid uygulamaları, kes­kin nişancılar, fosfor bombaları, sistematik destabilizasyon uy­gulamaları, ambulans ve hastane bombalamaları, işgaller vb. in­sanlık dışı pratikler artık dünya kamuoyuna kanıksatılmış gibi­dir. Günümüzde küresel ölçekte İslâm dünyasının hemen hemen her yerinde huzursuzluklar baş göstermektedir ve giriş kısmında “avuçta tutulan ateş” hadis-i şerifinin<a href="#_ftn130" name="_ftnref130"><sup>[355]</sup></a> yer aldığı <em>İslam under </em><em>Siege</em> adlı eserin yazarı Akbar Ahmed gibi bazı müelliflere göre bu durum İslâm’ın günümüzde “kuşatma altında” olduğu anla­mına gelmektedir.</p>
<p>* Yeni/ <em>Batı&#8217;nın</em> İslâm’a karşı yürüttüğü bir diğer strateji ise son tahlilde kendi ajandasına hizmet etme potansiyeli barındıran ba­zı İslâm yorumlarını kitle iletişim araçları üzerindeki kontrolü­nü kullanarak beslemesidir. Bu proje Müslüman devletlerin za­yıflayarak Batı’nın güdümüne girdiği 19. yüzyıldan itibaren kü­resel çapta yürütülmektedir. Gelenek karşıtı modernist akımlar, İslâm’ı “yeniden şekillendirmek” isteyen reformist akımlar, din­lerin aşkın birliği, yozlaştırılarak panteizmleştirilen “sözde ta­savvuf”, dinlerarası diyalog<a href="#_ftn131" name="_ftnref131"><sup>[356]</sup></a>, hadis inkârcılığı, tarihselcilik ve bilimsel tefsircilik gibi tartışmalı yaklaşımlar popülarize edile­rek Müslümanların ortak bir payda altında toplanma ihtima­linin altı oyulmakta, ancak Hazreti Peygamber’in (s.a.v.) Veda Hutbesi’nde öğütlediği gibi Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnet’e sımsıkı sarılmayı savunanlar için sistemin disiplin çarkları genellikle ’ “toplumsal linç” biçiminde dönmektedir. Örneğin konuşmaları­nı Kur’an-ı Kerim ve Sünnet etrafında yapan, sözlerine bu esas kaynaklardan kanıtlar getiren bir İslâm âlimi “bağnaz”, “itici” ve “çağ dışı” olarak Batılı ve Batıcı kitle iletişim kanalları tarafın­dan skandalize edilmeye asli bir adaydır. Ancak Celâleddin Ru­mi’nin çarpıtılmış ve yozlaştırılmış bir biyografisini pembe ka­paklı bir “aşk” kitabı olarak yayımlayan, kurgusunda evli bir ka­dının ailesini terk ederek onu bu yönde motive eden bir “dervi­şe” kaçmasını işleyen ve hakkında roman yazdığı konudaki “bil­gi” düzeyi daha <em>Mesnevi&#8217;nin</em> ilk kelimesini dahi yanlış yazması­na <em>(bişrev-bişnev</em> [y^]) yol açacak bir yazar bu kitabını <em>yeni Ba­tı&#8217;nın</em> bir zamanlar Türkiye’deki medya-iletişim ayağını oluşturan ve dindarlara karşı pek de olumlu bir tavrı olmadığı bilinen holdingin yayınevinden basabilecek, <em>yeni Batı’nın</em> Batı’daki ku­ruluşları tarafından da kendisine kucak açılacaktır.</p>
<p>Dinlerarası diyalog söylemi altında “hem Hıristiyan hem Müslüman”<sup>357</sup> gibi garabetlere destek verilmekte, “dinlerin aşkın birliğini” savuna­rak Kur’an-ı Kerim’in ve İslâm’ın indirilme sebebini hükümsüz- leştiren düşünürler Batı’nın en prestijli akademik kuruluşları ta­rafından ağırlanmaktadır. Örnekler kolaylıkla çoğaltılabilir an­cak özetlemek gerekirse <em>yeni Batı’nın</em> kurduğu düzende kendile­rine yeşil ışık yakılan “iyi Müslümanlar” ve kırmızı ışık yakılan “kötü Müslümanlar” mevcuttur. Birincilerin İkincilerden farkı anlattıkları “İslâm’ın” <em>yeni Batı’nın</em> menfaatlerini zedelemeyen, hatta destekleyen yaklaşımlardan oluşmasıdır.Elbette yukarıda sayılan görüşleri savunan insanların tamamının samimiyetini ve niyetini sorgulamak ve hepsini <em>yeni Batı’nın</em> İslâm’ın içerisindeki iş birlikçileri olarak göstermek haksızlık olacaktır. Aralarında sa­mimi olanların da kendilerine göre dayandıkları hakikatler var­dır. Ancak görülmesi gereken resim <em>yeni Batı’nın</em> Müslümanla­rın içine de çeşitli kanallar yoluyla sızmış olduğu ve “eksantrik” <em>(eccentric-.</em> merkezi dışarıda) görüşlerin baştaki cazibelerinin ya­nında ümmetin birliğini parçaladığı gerçeğidir zira bunlar hiçbir zaman ümmetin tamamını kucaklama ve birleştirme potansiyeli olan görüşler değildir. Bütün bu yöntemlerle hedeflenen Müslü­manların bölünmesi, <em>ittihad-ı Islâm’ın</em> ve Islâm’ın <em>dirilişinin</em> en­gellenmesi, böylelikle <em>Yeni Dünya Düzeni</em> önündeki son büyük engelin de aşılmasıdır.</p>
<p>Bunlara paralel olarak bazı tarihi ve mevcut gerçekleri ha­tırlamak yararlı olacaktır. Suudi Arabistan’daki Vehhâbî rejim Birinci Dünya Savaşı’nda îngilizler tarafından başa geçirilmiş ailenin kontrolündedir ve Suudi Arabistan’ın kurucusu Abdü- laziz bin Suud “İngiltere-Hindistan împaratorluğu’nun şöval­yelik nişanı” sahibidir.<a href="#_ftn132" name="_ftnref132"><sup>[358]</sup></a> Suriye’de darbe ile başa geçen Hafız Esed’in Fransızlara yazdığı meşhur mektup ve onlardan aldığı destek bilinen hususlardandır. Endonezya’da 1968-1998 yılla­rı arasında başkanlık yapan Suharto yine darbeyle başa geçmiş ve Batı tarafından desteklenmiş eli kanlı bir diktatördür. Ülke­mizde 15 Temmuz 2016 tarihinde askerî darbe yoluyla iktidara gelmeyi hedefleyen Fetullahçı terör örgütünün elebaşı uzun za­mandır ABD’de ikamet etmekte ve ABD derin devleti tarafından kollanmaktadır. Darbeden sonra Türkiye’den kaçan örgüt men­suplarına Almanya, İngiltere ve Yunanistan gibi Avrupa ülkeleri kucak açmıştır. Mısır’daki darbeci Sisi yönetimi Batı tarafından fonlanmakta ve desteklenmektedir. Irak parçalandıktan sonra buranın yönetimi ABD tarafından büyük ölçüde “Batı’mn düş­manı” İran’a bırakılmıştır. DEAŞ terör örgütü kendi bölgesin­den İsrail’e yapılan saldırılar için İsrail’den defalarca özür dile­miştir.<a href="#_ftn133" name="_ftnref133"><sup>[359]</sup></a> Bu tarz örnekler rahatlıkla çoğaltılabilir ancak Müs­lüman toplumlara oynanan oyun genellikle aynıdır- günümüz­de bu oyunu etkisizleştirmenin yollarını yeni yeni keşfetmiş bu­lunmaktayız. Özetle Batı tarih boyunca İslâm toplumlarmdaki diktatörleri desteklemiş, demokratikleşme ve istikrar hareket­lerini baltalamıştır<a href="#_ftn134" name="_ftnref134"><sup>[360]</sup></a> ve günümüzde de <em>yeni Batı&#8217;nm</em> kukla re­jimlerinin yönetmediği, Batı’ya karşı dik ve izzetli biçimde du­ran ve tek taraflı bağımlılığı reddeden İslâm ülkelerinin sayı­sı azdır. <em>Yeni Batı</em> bunlarla da propaganda yoluyla meşruiyetle­rinin altının oyulması gibi çeşitli yöntemler kullanarak müca­dele etmektedir.</p>
<p><em>Yeni Batı&#8217;nm</em> anti-İslâmi politikalarının ve <em>varoluşsal tehcirin </em>esas ayağını oluşturan platform ise elbette 2000’lerden bu yana ülkemizde kullanımı yaygınlaşan internettir. İnternet kullanımı­nın toplumda yediden yetmişe tüm bireyler arasında yaygınlaşma­sından önce dindarlar dönüştürülmeye karşı bazen açıktan tepki koyarak bazen de “sessiz çığlıklarıyla” önemli bir direnç göster­meye muvaffak olmuştur. Ancak yeni medya ve sosyal medya ile birlikte bu direniş ciddi bir ölçüde tehlike altına girmiştir. Uydu­rulan yalanlar dakikalar içerisinde virüsler gibi yayılarak insanları dönüştürmektedir. <em>Yeni Batı</em> tarafından uygulanan küresel anti-Islâmi bilişsel şiddetle hem seküler toplumların Müslümanlaşması engellenmek hem de Müslümanların yeni nesilleri İslâm’dan fik­ren ve psikolojik olarak uzaklaştırılmak istenmektedir.</p>
<p>Söylenenlerin ışığında bu bölümün başında sorulan soruyu şöyle cevaplamak mümkündür: İkinci Dünya Savaşı’nda Alman­ların önderliğindeki Kıta Avrupası’mn yenilmesiyle <em>modern Batı </em>içerisindeki transnasyonal kapitalist aktörler özellikle İngiltere ve ABD üzerinden Batı’nm dümenine geçerek Batı’yı küreselleşme­ye yöneltmiştir. Günümüzde anti-İslâmi şiddeti üreten ve bu şid­detin görünmez türleri aracılığıyla Müslümanların iç dünyasına sızan, onları dönüştüren, yaklaşık 1700’lerden beri dillendirilen, 11 Eylül 1990’da resmen ilan edilen ve 11 Eylül 2001 ile birlikte artık eyleme geçen, transnasyonal aktörler tarafından yönetilen küresel müesses nizamın <em>(Global Establishment<a href="#_ftn135" name="_ftnref135"><sup><strong>[361]</strong></sup></a>),</em> küresel im­paratorluğun <em>(Empire), Yeni Dünya Düzeni’nin (New World Or- der, Novus Ordo Seclorum)</em> veya bu kitapta kavramsallaştınldığı şekliyle <em>yeni Batı’nın (neo-West)</em> bizatihi kendisidir.<a href="#_ftn136" name="_ftnref136"><sup>[362]</sup></a></p>
<p>Islâm&#8217;ın Batı&#8217;daki algısına Batı&#8217;nın tarihsel gelişimi göz önü­ne alınarak bakıldığında ilginç bir nokta dikkat çekmektedir. Hem <em>eski Batı&#8217;nın</em> hem <em>modern Batı&#8217;nın</em> hem de <em>yeni Batı&#8217;nın </em>yapmak istediklerinin önünde İslâm ciddi bir engel arz etmekte­dir. İslâm, Hıristiyanlar için dünyanın Hıristiyanlaştırılması he­defi önünde en büyük engel, <em>modern Batı</em> için dünyanın tahak­küm altına alınması önünde en büyük engel, <em>yeni Batı&#8217;nın</em> trans- nasyonal aktörleri içinse insanların topyekûn ele alınarak dille­riyle, düşünceleriyle, zevkleriyle, nefsleriyle, yani tüm varlıkla­rıyla inşa edilecek <em>Yeni Dünya Düzeni&#8217;ne</em> tebaa hâline getirilme­si önündeki en büyük engeldir. Bu çerçeveden bakıldığında İs­lâm Batı için “mutlak düşman” hâline gelmektedir. Elbette İslâm ve Batı arasında barışçıl dönemler de olmuştur.<a href="#_ftn137" name="_ftnref137"><sup>[363]</sup></a> <em>Gönül ister ki </em>barış her daim hâkim olsun ancak tarihe bakıldığında bunun ne yazık ki gerçekleşmediği görülmektedir. Kanaatimizce buradaki kabahatin büyüğü İslâm’da ve tüm kusur ve eksikliklerine rağ­men Müslümanlarda aranmamalıdır.</p>
<p>Son olarak <em>yeni Batı&#8217;nın</em> başkenti Kudüs olacağı dillendiri­len tek dünya devletini öngören <em>Yeni Dünya Düzeni&#8217;nin</em> fiilen ne zaman gerçekleşeceği konusunda özellikle Filistin toprakla­rına ve Mescid-i Aksa’ya bakmak gerekmektedir. ABD’nin Ku­düs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması, “Barış Planı” söylemi al­tında Filistinlilerin vatanlarının tedricen topyekûn işgalini ön­gören bir strateji ortaya koyması gibi hususlar düşündürücüdür. Yine Mescid-i Aksa’nın Süleyman Mabedi’nin üzerinde olduğu­nu öne süren <em>yeni Batı</em> aktörleri Mescid-i Aksa’yı yıkarak bura­ya “Süleyman Mabedini” inşa etme hazırlığındadır. Bu bağlam­da Mescid-i Aksa 1967’den günümüze dek yüzden fazla saldırı­ya uğramış, aynı zamanda arkeolojik kazılar bahanesiyle devasa tünellerle altı oyulmuştur. Mescid-i Aksa’nın yıkılması ile yeri­ne inşa edilmesi kurgulanan “Mabed”, <em>yeni Batı</em> piramidinin ni­hai yapıtaşlarından birisidir.</p>
<p>İlk iki kısımda söylenenler <em>yeni BatTyı</em> anlamak için söylen­miştir zira <em>eski Batı</em> zaten tarih olmuş, <em>modern Batı</em> da artık mia­dını doldurmuş görünmektedir. Günümüzdeki güç unsurları <em>ye­ni Batı</em> tarafından kontrol edilmektedir. Buna <em>modern Batı’nın </em>ulus devletlerinin askerî güçleri bile dâhil olabilmektedir zira <em>ye­ni Batı modern BatTnm</em> dışında bir yerde değil uzunca bir süredir bizzat kalbindedir. Kuvvetle muhtemel ABD’nin ve Avrupa’nın ulus devletlerinin tasfiye edilmesi Sovyetler Birliği kadar pürüz­süz bir şekilde gerçekleşmeyecektir ancak görünüşe göre bekle­nen son er ya da geç <em>modern BatTrnn</em> da başına gelecektir. Tek­nolojinin ve iletişimin parametrelerini belirlediği yeni dönemde Vestfalya modelinin ulus devletlerinin maddi ve manevi sınırla­rını koruyabilmesi oldukça güç görünmektedir.<a href="#_ftn138" name="_ftnref138"><sup>[364]</sup></a> Transnasyonal güçler bu sınırları kararlı ve sistematik biçimde aşındırmaktadır.<a href="#_ftn139" name="_ftnref139"><sup>[365]</sup></a></p>
<p>Müslümanların tercihi söz konusu olduğunda <em>modern Batı </em>ve <em>yeni Batı</em> arasında bir tercih yapmak kırk katır-kırk satır iki­lemine benzemektedir. Birisi bütün dünyayı Hıristiyanlaştırma- yı, diğeri ise köleleştirmeyi kurgulamakta, yüzyıllardır bu ajan­dalar doğrultusunda çalışmaktadır. Bizim açımızdan bakıldığında bu iki kurgu da son tahlilde “kula kulluk” anlamına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim Hıristiyanların Batı’daki diğer iki aktöre göre bi­ze daha yakın olduğunu bildirmektedir: ‘‘İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak <em>yahudiler</em> ile, şirk koşanları bulacaksın. Onlar içinde iman edenlere sevgi bakı­mından en yakın olarak da ‘Biz hıristiyanlarız’ diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde keşişler ve râhipler vardır ve onlar bü­yüklük taslamazlar.&#8221; (Kur’an, 5:82) Ancak günümüzdeki Hıristi­yanların birçoğu bu ayette değinilen manada “Hıristiyanlar” ola­rak değerlendirilemezler zira Kur’an-ı Kerim’in Hıristiyan <em>(Na$- rani)</em> tanımında teslis ve enkarnasyon doktrinleri yer almamakta­dır (bkz. Kur’an, 5:17, 73).<a href="#_ftn140" name="_ftnref140"><sup>[366]</sup></a> Kanaatimizce en doğru tavır ikisi arasında bir denge siyaseti takip ederek tarih sahnesine geri dön­mek için gereken altyapıyı inşa etmeyi bir an önce tamamlamak olacaktır. Zira tarihin gösterdiği üzere ötefoyle birlikte yaşama kabiliyetinden yoksun olan bu iki “narsist” aktörün de kurgula­dığı “oyun sonu” kendileri dışındakilerin şöyle veya böyle yok edilmesini içermektedir ve insanlığın Allah Teâlâ tarafından hi­dayetle “nimetlendirilmiş” (Kur’an, 1:6), âdil ve merhametli yö­neticilere ihtiyacı vardır. Rasim Özdenören <em>yeni Batı</em> dönemin­de Islâm’ın karşı karşıya olduğu ikilemi şöyle ifade etmektedir.</p>
<p>“Eğer dünya düzeni veya bu düzenin dizginlerini ellerinde tutanlar, Islâm’a kendi dünyaları içinde bir yer bulabilirler­se ve onu, biçtikleri o yere oturtabilirlerse, bundan rahatlık sağlayacaklardır. Sadece kendileri değil, kendileri gibi dü­şünmek üzere eğitimden geçmiş olanlar da rahatlayacaktır. Çünkü böylece, ellerinde manipüle edebilecekleri ‘evcilleş­tirilmiş’ bir İslâm bulundurmuş olacaklardır. Böylece İslâm,aynı zamanda hakim kültürün bir parçası haline gelmiş ola­caktır. Böylece Islâm’ın hakim kültürün sadece bir parçası ve unsuru olduğunu değil, fakat aynı zamanda o hakim kültü­rü meydana getiren kaynaklardan birinin de Islâm olduğunu ileri sürmek bile mümkün hale gelecektir. [&#8230;] Burada soru şudur: Islâm, böylece başkalarının onun için uygun gördüğü bir yere mi yerleştirilecek ve orada kendine tayin edilen sı­nırlar içinde kalacak; yoksa o, kendi yerini kendisi mi tayin edecek ve başkaları kendi yerini ona göre mi belirleyecek?”<sup>367</sup></p>
<p>Bu ikileme veciz bir cevap Aliya İzzetbegoviç’ten gelmiştir.</p>
<p>“Allah’a yemin ederim ki biz köle olmayacağız!”<sup>368</sup></p>
<p><strong>Batı ve Narsisizm</strong></p>
<p>“Batı, medeniyetinin üstün olduğunun bi­lincinde olmalı. Refahı, insan haklarına saygıyı, dinî ve siyasi haklara saygıyı ga­ranti eden bir medeniyet. Bu da Islâm ül­kelerinde yok &#8220;<sup>369</sup></p>
<p>Psikolojik tahliller siyasi olguları ve süreçleri anlamada önemli bir rol oynamaktadır zira “insan eylemleri iletişimin öz­neler arası bağlamlarından, belirli tarihî kaynakları olan özne­ler arası pratiklerden ve yaşam şekillerinden kökünü almakta- dır,”<sup>370</sup> “Gruplar birbirleriyle ilişkide olan bireylerden oluşur ve bu yüzden bireyin kişiliğini anlamak toplumsal hayatı anlamak için temel teşkil eder&#8221;, &#8220;tüm sosyolojik sorunlar nihayetinde bi­reysel psikolojiye indirgenebilir&#8221; ve &#8220;grup psikolojisinin teme­li bireyin psikolojisidir&#8221;.<sup> <a href="#_ftn142" name="_ftnref142">[371]</a></sup> Ingiliz düşünür Jacqueline Rose’un ifadesiyle, &#8220;Biz sadece zihnin ambarını oluşturan <em>ötekiler</em> üze­rinden vücut buluruz: Kimliğe doğru ilk deneysel adımlarımız­daki modeller, arzularımızın nesneleri, yardımcılar ve düşmanlar. <em>[&#8230;] Ötekiler</em> tarafından ‘insanlaştırılırız’. ‘Nefsimiz’ <em>(our psyche) </em>toplumsal bir alandır.”<a href="#_ftn143" name="_ftnref143"><sup>[372]</sup></a> Belki Rose’un bu radikal bakış açısı if­rat olarak görülebilir ancak insanın toplumsal ve siyasi kimliği­nin gelişiminde psikolojik süreçlerin herhangi bir rol oynamadı­ğını düşünmek de tefrit olacaktır. Siyasetin psikolojik boyutları­nı inceleyen psiko-siyaset yaklaşımı ve psikolojinin siyaset üze­rindeki etkisini inceleyen siyasal psikoloji disiplini bu bağ üze­rine inşa edilmiştir.</p>
<p>ABD toplumunu esas alarak kaleme aldığı <em>Culture ofNarcis- sism</em> adh eserin yazarı Christopher Lasch’a göre her kültür ken­disiyle birlikte baskın bir kişilik tipi ortaya çıkarır ve Julia Kris- teva’ya göre &#8220;Batı öznelliğinin reddedilemez motive edici gücü”<em>Narcissus’</em>tur,<a href="#_ftn144" name="_ftnref144"><sup>[373]</sup></a> yani ilk kez İngiliz bilim insanı Havelock El- lis’in (1898) ve Alman psikiyatr Paul Nacke’nin (1899) kullan­dığı, daha sonra Sigismund Schlomo Freud’un kavramsallaştırdı- ğı, Cari Gustav Jung, Melanie Klein, Karen Horney, Otto Rank, Otto Kernberg, Heinz Kohut, Erik Erikson ve Jacques Lacan’m katkılarıyla psikanalizin temel kategorilerinden biri hâline gelen “narsisizm” kavramının oluşturulmasında kendisinden esinleni­len, eski Yunan mitolojisinde anlatıldığı şekliyle göldeki yansı­masına âşık olan genç kast edilmektedir.</p>
<p>Narsisizm daha çok bireysel düzlemde kullanılan bir kavram olsa da mevcut araştırmalar onun kolektif boyuta uygulanabilirli­ğini<a href="#_ftn145" name="_ftnref145"><sup>[374]</sup></a> ve <em>öteki</em> ile olan ilişkilerdeki belirleyiciliğini<a href="#_ftn146" name="_ftnref146"><sup>[375]</sup></a> savunmak­tadır. Aslında narsisizm kavramı onu ilk kez sistematik şekilde ele alan Freud’dan beri kolektif düzlemde de kullanılmaktadır.<a href="#_ftn147" name="_ftnref147"><sup>[376]</sup></a> Gerçekten psikiyatrinin el kitabı olan DSM’nin güncel sürümün­deki narsisizm belirtileri<a href="#_ftn148" name="_ftnref148"><sup>[377]</sup></a> incelendiğinde buradaki dokuz madde ile Avrupamerkezcilik <em>(Eurocentrism),</em> Batı istisnacıhğı <em>(excep- tionalism)</em> ve evrenselciliği <em>(universalism),</em> sömürgecilik, kültü­rel emperyalizm, seçilmiştik inancı ve biyolojik-kültürel ırkçılık türleri arasındaki irtibatı fark etmemek zordur. Yine bazı psika­nalistler Batı&#8217;nın bilinçaltında yer alan Hıristiyanlık ile narsisizm arasındaki içsel bağlantılara işaret etmektedir.<a href="#_ftn149" name="_ftnref149"><sup>[378]</sup></a> Hıristiyanlık­tan kopup sekülerleşme sürecine giren <em>modern Batı’nm narsislik güçsüzlükten narsislik kadîr-i mutlaklığa</em> geçip hangi psikolojik mekanizmalar dâhilinde <em>ötekine</em> karşı şiddet ürettiği de Alman psikanalist Horst-Eberhard Richter tarafından kapsamlı biçim­de irdelenmiştir.<a href="#_ftn150" name="_ftnref150"><sup>[379]</sup></a> Batı’nm diğer önemli dinî aktörü olan Yahu­dilik de yine çeşitli şekillerde narsisizm ile ilişkilendirilmektedir.<a href="#_ftn151" name="_ftnref151"><sup>[380]</sup></a></p>
<p>Narsisizm aslında ben ve ben-olmayan arasında süregelen bir kafa karışıklığından kaynaklanmaktadır.<a href="#_ftn152" name="_ftnref152"><sup>[381]</sup></a><sup> <a href="#_ftn153" name="_ftnref153">[382]</a></sup> Burada öznenin ken­di kendisiyle ilişkisindeki derin problemler belirleyicidir. Sağlık­lı insanlardaki özdeğer ve özgüven duyguları narsistlerde şişirilen bir balona benzeyen sahte benlikle <em>(grandiose self}<sup>3</sup>*<sup>1</sup></em> ödünlenir, bu da neden bu kadar kolay incitilebilir olduklarını açıklamaktadır. Karen Horney’nin deyişiyle “narsisizm öznenin kendine duy­duğu sevginin değil, kendisine yabancılaşmasının ifadesidir, [&#8230;] özne kendisiyle ilgili illüzyonlara sığınır çünkü kendisini kaybet­miştir.&#8221;<a href="#_ftn154" name="_ftnref154"><sup>[383]</sup></a> Bu noktada Kristeva’nın “iğrenç” <em>(abject)</em> kavramı narsi­sizm ve Batı’nın <em>öteki</em> ile olan ilişkilerinin bağlantısına işaret eder. Kristeva’ya göre “iğrenme <em>(abjectiori)”</em> Batı’nın <em>ötekini</em> alçaltmak yoluyla kendisini yüceltmesi demektir ve bir savunma mekaniz­masıdır.<a href="#_ftn155" name="_ftnref155"><sup>[384]</sup></a> <em>Öteki</em> olmazsa özne boşluğa düşecektir.<a href="#_ftn156" name="_ftnref156"><sup>[385]</sup></a> Batı’nın <em>öte­ki</em> ile arasındaki farklara, bunlar ne kadar küçük farklar olursa ol­sun, devamlı olarak odaklanması ve bu farklardan kendisine “üs­tünlükler” çıkarması bu sebepledir ve bu süreç Freud tarafından “küçük farkların narsisizmi” olarak kavramsallaştırılmıştır.<a href="#_ftn157" name="_ftnref157"><sup>[386]</sup></a> Gü­nümüzde dahi zihinlerde egemen olan düalizmlerin (medeni-bar- bar, gelişmiş-gelişmekte olan, rasyonel-fanatik, demokratik-totali- ter gibi) özünde bir nebze de olsa Batı’nın narsisizmi yatmaktadır.</p>
<p>Narsisizmin bir yönü de elbette sahte benliği oluşturmak ve “şişirmek” amacıyla var olan kibre bakmaktadır. Silvio Berlus- coni’nin yukarıda alıntılanan sözlerinden de görülebileceği üze­re Batı’nın muhtelif söylemleri genellikle kibri/büyüklenmeyi ve ötekiler hakkında küçültücü ve değersizleştirici ifadeleri birlik­te barındırmaktadır. Ahlaki boyut bir kenara bırakılacak olursa kibrin ve ötekini küçümsemenin işlevi, benin yüceltildiği bir im­ge oluşturmak ve ötekini de bu imgeyi kabul etmeye zorlamak­tır. Bu şekilde zihinsel-psikolojik bir tahakküm ilişkisi kurmak mümkün olmaktadır. Aşağılanan Özne aslında çoğu zaman keyfi olan bu dayatmayı kabul ettiği ölçüde bu girişim başarılı olmaktadır. Günümüzde gözlemlenebilecek ilginç bir husus hem Ba- tı’nın hem de yereldeki Batıcıların İslâm ve Müslümanlar söz ko­nusu olduğunda alaycı, mütekebbir ve aşağılayıcı eylem ve söy­lemlere sıklıkla başvurabilmeleridir. Tevazu Batı kültüründe bir fazilet değil, bir zayıflık alameti olarak değerlendirilmektedir. Bu tavır o kadar yaygın ve yoğundur ki artık sorgulanmaz hâle gel­miştir. Bu da aslında sembolik bir şiddet türü olarak Batı’nın üs­tün zannedilmesine ve Müslümanların aşağılık kompleksine ka­pılmasına sebep olmaktadır. Kibir İslâm’da insanın hidayete, fe­laha ve cennet hayatına kavuşmasını engelleyen asli günahlardan birisi olarak telakki edilmekle birlikte kanaatimizce Hz. Peygam­berim (s.a.v.) “Kibirliye karşı kibir, sadakadır.”<sup>387</sup> hikmeti bu iş­levi engelleme amacını gütmektedir.</p>
<p>Batı’nın öte&amp;yle olan ilişkisinde belirleyici olan bir diğer psi­kolojik mekanizma ise projeksiyondur. Projeksiyonda ego açısın­dan kabul edilemez düşünceler, arzular ve hisler gibi içsel süreç­ler dışsallaştırılarak yani <em>ötekine (alter ego)</em> yansıtılarak ego sa­vunulmaktadır ve fobilerin (örneğin İslamofobi) oluşumu da bu­nunla ilişkili olarak değerlendirilmektedir.<sup>388</sup> İbrahim Kaim bu mekanizmayı şu sözlerle ele almaktadır:</p>
<p>“Batı’nın İslâm algısı, aslında kendisinin aynadaki yansıma­sıdır. Ötekinin dışlanması üzerine kurulu ben tasavvurları, ötekiyle ilişkilerin çatışma ve savaş üzerinden yürütülme­si sonucunu doğuruyor. Kendini hâlâ tarih ve medeniyetin merkezindeki yegâne aktör olarak görmek isteyen bir Avru­pa yahut Amerika’nın başkalarına yönelik barışçıl ve kuşa­tıcı bir tasavvur geliştirmesi kolay değildir. Bu zorluğun son dönemdeki örneklerinden biri, Papa XVI. Benediktus’un 12 Eylül 2016 günü Regensburg Üniversitesi’nde yaptığı konuş­madır. Papa’nın konuşması ve yol açtığı tepkiler, İslâm dünyasıyla Batı arasındaki ilişkilerin ne kadar kırılgan olduğu­nu bir kez daha ortaya koydu. Şiddet ve terörizmin İslâm’la neredeyse özdeşleştirildiği günümüzde, böyle bir konuşma­nın Katolik kilisesinin ruhanî liderinden gelmesi hem şaşır­tıcı hem de üzüntü vericidir. Şaşırtıcı, çünkü din temelli sal­dırı ve karalamaların ne mânâya geldiğini Papa gibi birinin bilmesi gerekir. Üzüntü verici, çünkü Papa’nın sözleri Batı’da yükselişe geçen Islâm korkusu ve karşıtlığını kışkırtıyor. [&#8230;] Dinin şiddetle bağdaşmayacağını, zira şiddetin akıl karşıtı bir eylem olduğunu ispat etmek için Papa’nın ‘öteki’ne örnek olarak Islâm’ı göstermesi talihsiz bir durumdur.”<a href="#_ftn158" name="_ftnref158"><sup>[389]</sup></a></p>
<p>Bireysel hayatında narsistlerle ilişkide olanlar bilir ki bir nar- sisti değiştirmek çok zordur, bu yüzden narsistlerin terapiye ya­nıt verme oranları çok düşüktür. Bunun yanında, narsistler ilişki kurdukları özneleri kendileriyle eşit birer özne olarak değil, da­ha çok bir <em>nesne</em> olarak gördükleri için onlar üzerinde tahakküm kurmak, onlara şiddet (fiziksel, psikolojik vb.) uygulamak, onla­rı araçsallaştırmak, onları psikolojik besin <em>(supply)</em> olarak suistimal etmek yani “kolonileştirmek” ve kendi istedikleri doğrultu­da dönüştürmek gibi eylemleri doğal ve meşru görürler. Şidde­tin psikolojik kökenleriyle ilgili yapılan bazı çalışmalar da şiddet ve narsisizm arasındaki bağlantıları doğrulamaktadır.<a href="#_ftn159" name="_ftnref159"><sup>[390]</sup></a> Bu nokta Batı’mn diğerleriyle olan ilişkilerinde oldukça belirleyici olmuş­tur, zira diğerlerinin etnisite, ırk, dil, din ve diğer eksenler üze­rinden farklılaştırılarak aşağılanması bu şekilde gerçekleşmiştir. Bu aynı zamanda Batı’mn öte&amp;yle birlikte yaşama konusundaki isteksizliğinin ve yeteneksizliğinin psikolojik zeminine ışık tut­maktadır. Gerçekten de tarihe bakıldığında görülecektir ki <em>öte- kinin</em> Batı tarafından dönüştürülmeye direnip kendisi olarak kal­mak istemesi Batı tarafından genellikle hoş karşılanmamış ve bu tarz girişimler, yapılabildiğinde, muhtelif şiddet yöntemleriyle bastırılmıştır. <em>Eski Batı</em> zamanındaki paganlardan çok kültürlü­lüğün <em>(multiculturalism)</em> iflasının ilan edildiği günümüz Avrupa toplamlarındaki Müslümanlara değin bu mekanizmanın Batı ta­rihi boyunca önemli bir değişime uğradığını iddia etmek güçtür. Bu da en azından Batıkların yönettiği bir toplumda Batıklar ile sulh içerisinde birlikte yaşama <em>(coexistence, convivencia)</em> olanak­larını zayıflatıcı bir rol oynamaktadır zira kendisini biricik, tek doğru ve evrensel varlık imkânı olarak gören ve göstermek iste­yen, ötekilerin varlık iddialarını kabul etmeyen, özetle “ya be­nim gibi olursun ya da yok olursun” diyen narsistik bir psikolo­ji sulhun önündeki en büyük engellerden birisidir.</p>
<p>Narsistler aynı zamanda eleştiriye sağırdırlar<sup>391</sup>, kendilerine ya­pılan yapıcı eleştirileri dahi şişirdikleri sahte benlik balonunu pat­latma teşebbüsü olarak okudukları için “narsistik yaralanma” yaşa­yıp genellikle “karşı saldırıyla” karşılık verirler. Diğerleriyle empati kuramazlar ve onların söylediklerine önem atfetmezler. Bunun ta­rihî bir örneği İspanyolların Valladolid tartışmalarında sömürülen­lerin söyledikleriyle ilgilenmemesi, zira bunların onlar için bir önem teşkil etmemesidir.<sup>392</sup> Günümüzde de ötekileri eleştirmek söz konu­su olunca olabildiğince “cömert” davranan ancak kendisi eleştiri­lince rahatsız olan bu Batılı tavır büyük ölçüde devam etmektedir. Batı dışı özne Batı’yı eleştirdiğinde “radikal” ve “fundamentalist” gibi olumsuz sıfatlarla etiketlenir. Bu şekilde eleştiri bertaraf edilir.</p>
<p>Şair Alexander Pope narsisizm ve şiddet arasındaki bağlan­tıya şöyle temas etmektedir: “İnsanın tabiatında iki ilke hüküm sürer / Öz sevgi şiddet ister, akıl dizginlemek.”<a href="#_ftn160" name="_ftnref160"><sup>[391]</sup></a> Bu anlayışa gö­re akıl narsisizmden kaynaklanan şiddet dürtüsünü dizginleme işlevini görmektedir. Ancak şair aklın araçsal, rasyonel akla dö­nüşerek öz sevginin hizmetine girme ihtimalini göz ardı etmek­tedir. Nitekim Batı’ya bakıldığında durumun bu olduğu görüle­cektir. Bu, Batı’nın gücünün ve yıkıcılığının psikolojik arka pla­nını teşkil etmektedir ve Batı’nın yürüttüğü soykırımlar, dünya savaşları, atom bombaları, öjenik <em>(eugenics),</em> kimyasal-biyolojik şiddet gibi unsurlarda tezahür etmektedir.</p>
<p>Batı’nın psikolojik dönüşümünü bir paragrafta özetleye­cek olursak, <em>eski Batı,</em> Batı’nın nispeten en masum görünen çocukluk dönemini teşkil etmekle beraber onun ileride belir­ginleşecek olan büyüklenmeci narsistik kişiliğinin temelleri bu dönemde atılmıştır. Batı’nın narsisizminin temelinde Hıristi­yanlığın ontolojik kararsızlığı ve Hıristiyanların uluhiyet at­fettikleri Hz. îsa figürü üzerinden kendilerini narsistçe tanrı­laştırmaları<a href="#_ftn161" name="_ftnref161"><sup>[392]</sup></a> yatmaktadır. Özgüvenli ve güçlü benlikler nar­sisizme meyletmezler. Narsisizme meyledenler sahte benliğe ihtiyaç duyanlardır. Bu bağlamda <em>eski Batı’nın</em> hâli psikolo­ji literatüründe “kırılgan narsisizm” <em>(vulnerahle narcissism) </em>olarak aktarılan kategoriyle benzeşmektedir. <em>Modern Batı</em> ile birlikte bu hâl “büyüklenmeci narsisizme” <em>(grandiose narcis- sisrn)</em> dönüşmüştür. Artık Tanrı’ya referans vermeye gerek kal­mamıştır zira herkes nihai otorite olarak kabul ettiği rasyo­nel aklıyla “küçük bir tanrı” olmuştur.</p>
<p>Teknolojik imkânları­nın artmasıyla, dine artık kayıtsız olmasıyla ve dengeleneme­yen dünyevi gücünün küreselleşerek gitgide perçinlenmesiyle <em>yeni Batı</em> ise psikopatiyle karakterize edilen “kötücül narsis- te” <em>(malignant narcissist)</em> benzemektedir. Narsisizm hakkın­da muhtelif yayınlar yapan İsrailli yazar Shmuel (Sam) Vak- nin’e göre narsisizm, neoliberalizmin de başlangıç yılları ola­rak kabul edilen 1970’lerden bu yana ciddi bir büyümeye ve derinleşmeye geçmiştir ve insanları doyumsuz makineler ola­rak diğer insanlara karşı kayıtsız hâle getiren “psikopatik nar­sisizm” <em>(psychopathic narcissism)</em> geleceğin insanlığının psiko­lojik hâlini belirleyecektir.<a href="#_ftn162" name="_ftnref162"><sup>[393]</sup></a> Bazı ampirik çalışmalar da psi­kopatinin toplumsal tahakküm, narsisizm ve Makyavelizm ile olumlu korelasyonda olduğunu<a href="#_ftn163" name="_ftnref163"><sup>[394]</sup></a> ve yine sadistik kişilik bo­zukluğunun narsistik kişilik bozukluğuyla %61 oranında bir­likte görüldüğünü<a href="#_ftn164" name="_ftnref164"><sup>[395]</sup></a> ortaya koymaktadır. Narsisizmin bu do­ruk noktalarında artık Kur’an-ı Kerim’deki <em>firavun</em> karakte­rinden söz edilebilir. <em>Yeni Batı&#8217;nın</em> dine kayıtsızlığı da aslında buradan kaynaklanmaktadır zira, kontrol ettiği dünyevi zen­ginliğin ve gücün büyüsüyle kendisini “tanrısal” bir büyük­lükte gördüğü için başka bir tanrı ve din ihtimali imkân dı­şı, <em>saçma,</em> en fazla <em>gülünç</em> olmaktadır. Günümüzde de küre­sel ölçekte <em>yeni Batı</em> tarafından nefsleri ele alman bireylerde, özellikle yeni nesillerde, narsisizmin çeşitli türleri rahatlıkla gözlemlenmektedir. Yeni doğmuş bebeğini evde yalnız başı­na bırakıp bir haftalığına “tatile giden” genç kadın, sokaktan getirdiği kediye sadistik zevk için kaynar suyla işkence eden genç ve sosyal medyada insanların kutsallarına galiz küfürler eden insan tipi, başkalarının varlık iddialarını kabul etmeyen birer kötücül-psikopatik narsist örneğidir.</p>
<p>Batı&#8217;nın narsisizmle bu kadar iç içe olması tesadüf değildir. &#8216;Yukarıda aktarılan, Rönesans ile birlikte ortaya çıkan dengesiz iç- kinlikle narsisizm arasındaki bağlantı aşikârdır. Fantezi boyutun­da kendisini tanrı olarak görmek isteyen, aşkın ve Kadir-i Mut­lak Yaratıcı’ya kulluk etmekten yüz çeviren, ama gerçek dünya­da oldukça zayıf ve bağımlı olan ve yaşadığı çok çeşitli travma- tik hadiselerle bu tutarsızlığın farkına varan öznenin narsisizm dışında başka bir psikolojik hâle meyletmesini beklemek isabet­siz olacaktır. Özellikle düşündürücü olan, <em>yeni Batı</em> döneminde ortaya çıkan psikopatik narsistlerin diğer insanların çektiği acı­larla empati kuramaması ve bunun sonucunda onlara şiddet uy­gulamayı sıradan ve gerekli bir araçsal mekanizma olarak görme­leridir. Örneğin neoliberalizm, uyguladığı acımasız politikalar­la bu psikolojik hâlin ekonomideki tezahürü olarak görülebilir.</p>
<p>İslâmi bir açıdan narsisizm kavramının muhtevasına bakıla­cak olunursa akıllara ilk gelecek kavram muhtemelen “nefs-i em- mare” olacaktır. “Emmare” Arapçada “çokça emreden” anlamı­na gelmekte olup Kur’an-ı Kerim’in ilgili ayetinde nefsin “kö­tülüğü çokça emrettiği” (Kur’an, 12:53) bildirilmektedir. Süley­man Uludağ “nefs” kavramının mutasavvıflar tarafından ele alı­nışını şöyle özetlemektedir.</p>
<p>“Mutasavvıflara göre nefis insanın putudur; ‘Hevâsını (nef- sânî arzularını) tanrı edinen kimseyi görmedin mi?’ âyetin­de [Kur’an, 45:23] bu husus ifade edilmiştir. Hakk’a er­mek için nefis putunu kırmak gerekir. Nefsi hevâsmdan, aşağı arzularından menedenlerin cennete gideceğini haber veren âyette [Kur’an, 79:40] buna işaret edilmiştir. Nefis kendini beğenir, kendine tapar, kendine hayrandır, bencil­dir, şımarıktır, kibirlidir. Topraktan yaratılmış olduğundan zayıf, çamurdan olması sebebiyle cimri, balçıktan olduğu için şehvetli, pişmiş topraktan olduğu için de cahildir. Za­af, cimrilik, şehvet ve cehalet onun esas Özellikleridir [&#8230;].</p>
<p>[Gazâlî&#8217;ye göre] [n]efsin tabiatında yırtıcılık/vahşilik, hay­vanlık, şeytanlık ve tanrılık vardır. Nefisteki düşmanlığın, saldırganlığın kaynağı yırtıcılık, oburluğun ve hırsın kayna­ğı hayvanlık, hilekârlığın ve kurnazlığın kaynağı şeytanlık, büyüklenme ve her şeye tek başına hükmetme arzusunun kaynağı tanrılıktır. Bu dört nitelik sırasıyla köpeğe, domu­za, şeytana ve bilge kişiye tekabül eder. Nefis, içinde bun­ların tamamını barındırır [,..].”<a href="#_ftn165" name="_ftnref165"><sup>[398]</sup></a></p>
<p>Bu düşüncelerden anlaşılacağı üzere bütün insanlarda bulu­nan nefs bazı kötülüklere yol açabilmektedir. Aynı zamanda Şems suresinde (Kur’an, 91:7-10) Allah Teâlâ’nın nefsi “şekillendirip düzenlediği”, ona “kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verdiği”, “nef­sini arındıranın kurtuluşa ereceği” ve “onu arzularıyla baş başa bı­rakanın ziyan ettiği” bildirilmektedir. Nefse aynı zamanda kendi yaptığı kötülükleri kınama yetisi <em>(nefs-i levvame),</em> yani insandaki vicdan azabının kaynağı ilham edilmiştir. Doğru yaşayan ve iyili­ği bulan insanın nefsi huzura erecektir, buna da “nefs-i mutmai­ne” (tatmin olmuş, huzura kavuşmuş nefs) adı verilmiştir (Kur’an, 89:27). Yani nefs muhakkak kötü olmak ve kötü kalmak zorunda değildir. Islâm dini insanın iyiliğe ulaşması için nefsiyle bir mü­cadele hâlinde olmasını buyurmuş, bu mücadele Peygamberimiz (s.a.v.) tarafından “büyük/hakiki cihad” olarak adlandırılmıştır.<a href="#_ftn166" name="_ftnref166"><sup>[399]</sup></a> Tasavvuf geleneği bu mücadelenin nasıl yapılabileceği konusun­da tarih içerisinde çeşitli sistemler geliştirmiştir. Bunlardan îran- h mütefekkir Allâme Tabatabai tarafından aktarılan birisine göre;</p>
<p>“Salik bu merhaleyi katettikten sonra, kendi zatına karşı aşırı bir alâkasının olduğunun ve kendi nefsini aşk derecesinde sev­diğinin farkına daha yeni varacaktır. Yaptığı her şey, uğraştığı her çaba kendine olan aşırı sevgisinden kaynaklandığını anla­yacaktır. Zira insanın özelliklerinden biri, fıtrî olarak kendini</p>
<p>sevmesi, kendini istemesi, her şeyi kendi zatına feda etmesi, kendi varlığının bekası için herhangi bir şeyin yok edilmesinden çekinmemesidir. Bu içgüdünün ortadan kaldırılması oldukça zordur. Bu bencillik duygusuyla savaşmak en müşkül işlerden biridir. Fakat bu his ortadan kaldırılmadıkça, bu içgüdü öldürülmedikçe Allah&#8217;ın nuru kalpte tecelli etmez. Başka bir ifadeyle salik kendinden geçmedikçe Allah&#8217;a bağlanamaz.”400</p>
<p>O hâlde insanın nefsin kötücül etkilerini gidermek için atması gereken bazı adımlar vardır. Bu da manevi bir eğitimle mümkün olacaktır. İşte Batı&#8217;nın uzun bir süredir mahrum kaldığı unsur hassas bir denge dâhilinde yürütülmesi gereken bu manevi eğitimdir. Hıristiyan asketik akımlar dünyeviliği topyekün reddederek insana dünya hayatında ulaşmasının çok güç olduğu bir hedef koymuş, böylelikle istemeden de olsa manevi hayatın sonunu kendi elleriyle getirmişlerdir. Bunun bir sonucu olarak günümüzde Hıristiyan dünyasının büyük kısmı dünya hayatına sarılmış ve ahiret hayatını unutmuş bir görünüm arz etmektedir. Yahudilikte ise “seçilmişlik” doktrini, buna dayanan üstünlük hisleri ve Tanrı&#8217;ya teslimiyetten ziyade “Tanr&#8217;ya eşit olma”, hatta “Tanrı&#8217;dan da üstün olma” gibi inançlar mevcuttur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ömer Kemal Buhari &#8211; Varoluşsal Tehcir,syf:203-229</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref114" name="_ftn114">[339]</a> Sadece son yirmi yılda ve sadece Irak ve Afganistan’da doğrudan Öldü­rülen veya yaptırımlar yoluyla ölümlerine yol açılan Müslüman sayısı dört milyondur. Bkz. <a href="https://www.mintpressnews.com/4-million-muse">https://www.mintpressnews.com/4-million-muse</a> lims-killed-in-western-wars-should-we-call-it-genocide/208711/ Eri­şim: <em>6</em> Aralık 2019. Alman gazeteci Jürgen Todenhöfer Batı’nın hem geçmişte hem de şimdi Müslümanlardan çok daha fazla şiddete baş­vurduğunu belirttikten sonra sömürgeciliğin başlamasından bu yana Batıklar ve Müslümanların birbirlerini öldürme oranlarını 10’a 1 ola­rak açıklamaktadır. Jürgen Todenhöfer. <em>Feindbild İslam: Zehn The- sen Gegen den Hass.</em> München: Bertelsmann, 2011,4-13.</p>
<p><a href="#_ftnref115" name="_ftn115">[340]</a> “İslâm’ın evrensel barış çağrısını duyumsayamayan ve tarih boyunca Batı’mn menfaatlerini tehdit eden bir güç olarak görülen ve gösteri­len İslâm’a dayalı korkunun günümüzde de bu denli yaygın ve güçlü olmasının en önemli nedenlerinden birisi de medyaya egemen olan güçlerin bu yönde yaptıkları yayınlardır. [&#8230;] [B]ir ‘dördüncü kuvvet’ olarak medya, Dünya Ekonomik Forumu çerçevesinde her yıl Da- vos’ta toplanan ve küreselleştirici büyük Üçlü’nün Uluslararası Pa­ra Fonu, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Orgütü’nün politikalarına zemin hazırlayan ‘dünyanın yeni efendileri’nin ellerindedir.” Musta­fa Sami Mencet, Tarihsel Arka Planıyla Türkiye’de İslamofobi”, <em>Mu­hafazakâr Düşünce 14/53</em> (2018): 196.</p>
<p><a href="#_ftnref116" name="_ftn116">[341]</a> Bkz. Ayhan Kaya. “Islamophobia as a Form of Governmentality: Un- bearable Weightiness of the Politics of Fear”, Malmö: Malmö Uni- versity, 2011, 31.</p>
<p><a href="#_ftnref117" name="_ftn117">[342]</a> Tahsin Görgün. “İslâm Dünyası ve Gelecek Dünya Düzeni: Ontolo- jik bir Tahlil”, XXI. <em>Yüzyılda İslâm Dünyası ve Türkiye: Milletlerara­sı Tartışmalı İlmi Toplantı.</em> İstanbul: Ensar Neşriyat, 2003,105.</p>
<p><a href="#_ftnref118" name="_ftn118">[343]</a> <em>Netflix</em> üzerinden gösterime giren <em>Atiye</em> dizisi buna güncel bir örnek­tir.</p>
<p><a href="#_ftnref119" name="_ftn119">[344]</a> Gianfranco Morra. “Secolarizzazione e Risveglio Religioso in Italia Oggi”, <em>Studi di Sociologia</em> 26/ 3-4 (1988):355.</p>
<p><a href="#_ftnref120" name="_ftn120">[345]</a> William Cavanaugh. <em>The Myth ofReligious Violence: Secular Ideology and the Roots of Modern Conflict.</em> Oxford: Oxford University Press, 2009, 85-101.</p>
<p><a href="#_ftnref121" name="_ftn121">[346]</a> Erol Güngör. <em>İslâmın Bugünkü Meseleleri.</em> İstanbul: Ötüken Neşri­yat, [1981] 1997, 11. Baskı, 17-28.</p>
<p><a href="#_ftnref122" name="_ftn122">[347]</a> Edward Said. <em>Covering İslam: How the Media and the Experts Deter- mine How We See the Rest of the World.</em> New York: Vintage, 1997, Gözden Geçirilmiş Yeni Baskı; aktaran Sahar El Zahed. “Internali- zed Islamophobia; The Making of İslam in the Egyptian Media”, /$- <em>lamophobia in Müslim Majority Countries.</em> Enes Bayraklı ve Farid Hafez (Ed.). London/New York: Routledge, 2019,141.</p>
<p><a href="#_ftnref123" name="_ftn123">[348]</a> Tony Evans. “The Limits of Tolerance: İslam as Counter-Hegemony?” <em>Revieıu of International Studies</em> 37/4 (2011): 1751-1773; Peter Man- daville. <em>Transnational Müslim Politics: Reimagining the Umma.</em> Lon- don: Routledge, 2001, 153; aktaran Ayhan Kaya. “Islamophobia as a Form of Governmentality: Unbearable Weightiness of the Politics of Fear”, Malmö: Malmö University, 2011, 6, 34.</p>
<p><a href="#_ftnref124" name="_ftn124"></a>I 349. Ahmet Davutoğlu. <em>Civilizational Transformation and the Müslim World. </em>Kuala Lumpur: Mahir Publications, 1994,101-104.</p>
<p><a href="#_ftnref125" name="_ftn125">[350]</a> İsmet Özel. <em>Toparlanın Gitmiyoruz</em> I. Ankara: Ebabil, 2008, <em>176.</em></p>
<p><a href="#_ftnref126" name="_ftn126">[351]</a> Tony Evans. “The Limits of Tolerance: İslam as Counter-Hegemony?” <em>Revieıv of International Studies</em> 37/4 (2011): 1751-1773.</p>
<p><a href="#_ftnref127" name="_ftn127">[352]</a> Tahsin Görgün. “İslâm Dünyası ve Gelecek Dünya Düzeni: Ontolo- jik bir Tahlil”, XXL <em>Yüzyılda İslâm Dünyası ve Türkiye: Milletlerara­sı Tartışmalı İlmi Toplantı.</em> İstanbul: Ensar Neşriyat, 2003,104.</p>
<p><a href="#_ftnref128" name="_ftn128"><em><strong>[353]</strong></em></a> Maria Vivod. “The Story About Old Hag Europe and Healthy Mai- den Serbia”, <em>Traditiones</em> 38/2 (2009): 118.</p>
<p><a href="#_ftnref129" name="_ftn129">[354]</a> Adrian Güelke. <em>Terroristn and Global Disorder.</em> New &#8216;York: LB. Tau- ris, 2006, 257-258.</p>
<p><a href="#_ftnref130" name="_ftn130">[355]</a> “İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, dininin gereklerini ye­rine getirme konusunda dirençli davranıp Müslümanca yaşayan kim­se, avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır.” Tirmizî, Fiten, 73. <em>Ha­dislerle İslâm.</em> 7. Cilt, 596. https://hadislerleîslâm.diyanet.gov.tr/say- fa.php?CILT=7&amp;SAYFA=596 Erişim: 26 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref131" name="_ftn131">[356]</a> Yümni Sezen. <em>Dinlerarası Diyalog İhaneti: Dinî-Psikolojik-Sosyolojik Tahlil.</em> İstanbul: Kelam Yayınları, 2006, İkinci Baskı.</p>
<p>357.Bkz. Fetullahçı terör örgütünün yayın organı olan Zaman gazetesin­de 15 Nisan 2000 tarihinde yayınlanan “Diyalogdan Düğüne” başlık­lı ve “Hem Hristiyan hem de Müslüman” alt başlıklı haber. Bkz. htt- ps://www.milligazete.com.tr/haber/l074141/diyalogun-meyvesi Eri­şim: 26 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref132" name="_ftn132">[358]</a> Alev Alatlı. “Hatırla (1)”, 2007. <a href="http://www.islamdunyasi.com">http://www.islamdunyasi.com</a> /in- dex.pl ?author_id—1601 Erişim: 5 Nisan 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref133" name="_ftn133">[359]</a> <a href="https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201704241028210432-eski-israil-sa-vunma-bakani-yaalon-isid-israilden-ozur-diledi/">https://tr.sputniknews.com/ortadogu/201704241028210432-eski-israil-sa- vunma-bakani-yaalon-isid-israilden-ozur-diledi/</a> Erişim: 22 Şubat 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref134" name="_ftn134">[360]</a> Jochen Hippler ve Andrea Lueg. <em>Feindbild İslam.</em> Hamburg: Konk- ret Literatür Verlag, 1993, 23-24.</p>
<p><a href="#_ftnref135" name="_ftn135">[361]</a> Hâlihazırda “Batı” coğrafi veya kültürel bir kategorizasyon olmak­tan öte güçle ilgili bir kavramdır. Bkz. Enes Bayraklı ve Farid Ha- fez (Ed.). <em>Islamophobia in Müslim Majority Countries,</em> London/New York: Routledge, 2019, <em>S.</em> Bu anlamda Japonya ve Güney Kore de Batı’dır. Batı dışı, yani gücün dışındaki toplumların birçoğunda ise İran’daki <em>garbzedeha</em> ve Rusya’daki <em>zapodniki</em> gibi “Batıcılar’* vardır.</p>
<p><a href="#_ftnref136" name="_ftn136">[362]</a> Geleneksel <em>Doğu-Batı</em> modelinin ihtiyaçları karşılamadığı düşüncesiyle ya­pıya güncel kaynaklarda “Küresel Kuzey <em>(Global North)”</em> de denmektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref137" name="_ftn137">[363]</a> Bkz. İbrahim Kalın. <em>Ben, Öteki ve Ötesi: İslâm-Batı İlişkileri Tarihi­ne Giriş.</em> İstanbul: İnsan Yayınlan, 2016, 7. Baskı.</p>
<p><a href="#_ftnref138" name="_ftn138">[364]</a> Bkz. Prem Shankar Jha. <em>The Tuilight ofthe Nation State: Globalisation, Chaos and War.</em> London/Ann Arbor: Pluto Press, 2006. Bu durumun bize bakan yönüne değinilecek olursa, Müslümanların çoğunluğu teşkil etti­ği toplumlarm da birer ulus devlet olarak <em>yeni Batı’nın</em> küresel gücüyle mücadele etmesi pek mümkün görünmemektedir. Mevcut şartlar sonu­cu belli olan bir satranç oyununa benzemektedir. <em>Yeni Batı</em> ile mücadele edebilmek için, bu yol ne kadar büyük taşlarla kapatılmış olursa olsun, Müslüman toplumlarm güç birliğine gitmesi mecburi ve hayatidir.</p>
<p><a href="#_ftnref139" name="_ftn139">[365]</a> Zygmunt Bauman. <em>Globalization: The Human Consequences.</em> Camb- ridge: Polity, 1998, 56.</p>
<p><a href="#_ftnref140" name="_ftn140">[366]</a> Yine de Müslümanlar fethettikleri yerlerde barışı tesis etmek adına de­yim yerindeyse fazla kurcalamadan tüm Hıristiyanları, hatta Hindis­tan’daki Hinduları dahi <em>“Ehl-i Kitab”</em> olarak kabul ederek haklarıyla birlikte tanımış, devlette önemli konumlarda görevlendirmiş, asimile etmeksizin ve İslâm’a girmeye zorlamaksızın onlarla birlikte yaşama­nın yollarını aramış ve onlara tarih boyunca adaletle ve iyilikle davran­mıştır. Bunu yaparken Batı toplumları gibi tek boyutlu bir toplum an­layışıyla yaklaşmamış, farklı dini grupların kendi kanunlarıyla yöneti­leceği ve kendi adetlerine göre yaşayabileceği mahallelere dayanan bir kentleşme politikası takip etmiştir. Osmanlı Devleti’nde <em>millet siste­mi</em> olarak bilinen bu modelin azınlık haklan adına önemli bir emsal ve model olduğu Batılı literatürde de ifade edilmektedir. Bkz. Will Kym- licka. <em>Multicultural Citizenship,</em> Oxford: Clarendon Press, 1995,156.</p>
<ol start="367">
<li>Rasim Özdenören. <em>Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti,</em> İstanbul: İz Yayın­cılık, 1998, 2. Baskı, 64-65.</li>
<li>Merhum Aliya İzzetbegoviç’in mezar taşında yer alan söz.</li>
<li>Silvio Berlusconi. “Berlusconi: ‘Attacco Mirato Senza Vittime fra i Çi­vili’”, <em>La Repubblica 26</em> Eylül 2001, <a href="https://www.repubblica.it/">https://www.repubblica.it/</a> online/ mondo/italiadue/berlusconi/berlusconi.html Erişim: 19 Aralık 2019.</li>
<li>Paul Nesbitt-Larking, Catarina Kinnvall, Tereza Capelos ve Henk <a href="#_ftnref141" name="_ftn141"></a>Dekken “Introduction: Origins, Developments and Current Tren- ds”, <em>The Palgrave Handbook of Global Political Psychology.</em> Paul Nesbitt-Larking, Catarina Kinnvall, Tereza Capelos ve Henk Dekker (Ed.). Hampshire: Palgrave Macmillan, 2014: 6.</li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref142" name="_ftn142">[371]</a> Sırasıyla Melanie Klein. <em>Envy and Gratitude and Other Works<sub>s</sub> 1</em>946- <em>1963,</em> London: Virago, 1988,247; W.R.D. Fairbairn. &#8220;The Sociologi- cal Significance of Communism Considered in the Light of Psycho-A- nalysis”, <em>British Journal ofMedical Psychology</em> 15/3 (1935): 226; Do- nald W Winnicott. <em>The Family and Individual Development.</em> London: Tavistock, 1965,146; üç kaynağı da aktaran Farhad Dalat “Racism: Processes of Detachment, Dehumanization, and Hatred&#8221;, <em>Psychoa- nalyic Quarterly</em> 75/1 (2006): 133.</p>
<p><a href="#_ftnref143" name="_ftn143">[372]</a> Jacqueline Rose. <em>The Last Resistance.</em> London/New York: Verso, 2007, 62; aktaran Stephen Frosh. “Psychoanalysis as Political Psychology”, <em>The Palgrave Handbook of Global Political Psychology.</em> Paul Nesbitt-Larking, Catarina Kinnvall, Tereza Capelos ve Henk Dekker (Ed.). Hampshire: Palgrave Macmillan, 2014, 57.</p>
<p><a href="#_ftnref144" name="_ftn144">[373]</a> Julia Kristeva. <em>Histoires d’Amoun</em> Paris: Folio, 1985, 112; aktaran Martin L. Davies. “History as Narcissism”, <em>Journal ofEuropean Stu- dies</em> 19/4 (1989): 265.</p>
<p><a href="#_ftnref145" name="_ftn145">[374]</a> Andrew D. Brown. “Narcissism, Identity and Legitimacy”, <em>Academy of Management Revieu</em> 22/3 (1987): 643; Agnieszka Golec de Za- vala, Aleksandra Cichocka, Roy Eidelson ve Nuwan Jayawickreme. “Collective Narcissism and Its Social Consequences”, <em>Journal ofPer- sonality and Social Psychology 97/6</em> (2009): 1074-1075.</p>
<p><a href="#_ftnref146" name="_ftn146">[375]</a> Bela Grunberger. “On Narcissism, Aggressivity and Anti-Semitism”, <em>International Forum of Psychoanalysis</em> 2/4 (2007): 237-241; Agniesz­ka Golec de Zavala ve Aleksandra Cichocka. “Collective Narcissism and anti-Semitism in Poland”, <em>Group Processes &amp; Intergroup Relati- ons,</em> 15/2 (2011): 213.</p>
<p><a href="#_ftnref147" name="_ftn147">[376]</a> Sigmund Freud. <em>Das Unbehagen in der Kültün</em> Wien: Internationa- ler Psychoanaltyscher Verlag, 1930, 85. Freud »küçük farkların nar­sisizmi <em>[Narziftmus der kleinen Unterschiede]“</em> adını verdiği kavram­la çeşitli grupların kendilerini diğerlerinden üstün görmek için baş­vurduğu küçük öğelere vurgu yapmaktadır.</p>
<p><a href="#_ftnref148" name="_ftn148">[377]</a> American Psychiatrics Association. <em>Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders Fifth Edition: Dsm~5.</em> Washington DC/London: American Psychiatrics Publishing, 2013, 669-670.</p>
<p><a href="#_ftnref149" name="_ftn149">[378]</a> Julia Kristeva. <em>Histoires d’Amour.</em> Paris: Folio, 1985; Bela Grunber- ger ve Pierre Dessuant. <em>Narcissisme, Christianisme, Antisemitisme. </em>Paris; Actes Sud, 1999.</p>
<p><a href="#_ftnref150" name="_ftn150">[379]</a> Horst-Eberhard Richter. <em>Der Gotteskomplex: Die Geburt und die Kri- se des Glaubens an die Allmacht des Mense ben.</em> Giessen: Psychosozi- al-Verlag, 2012.</p>
<p><a href="#_ftnref151" name="_ftn151">[380]</a> Bkz. Ş. Teoman Duralı. <em>Çağdaş Küresel Medeniyet: Anlamı/Gelişi- mi/Konumu.</em> İstanbul: Dergâh Yayınları, [1999] 2006,3. Baskı, 135, 137; Edward Said. “A Truly Fragile Identity” <em>Al-Ahram Weekfy&gt;</em> 23- 29 Mart 2000, 474 <a href="https://web.archive.org/web/20020206051916/">https://web.archive.org/web/20020206051916/</a> <a href="http://www.ahram.org.eg/weekly/2000/474/op2.htm">http://www.ahram.org.eg/weekly/2000/474/op2.htm</a> Erişim: 2 Şubat 2020. John Lachkar. “The Psychopathology of Terrorism: A Cultural V-Spot”, <em>The Journal of Psychohistory</em> 34/2 (2007): 113.</p>
<p><a href="#_ftnref152" name="_ftn152">[381]</a> Richard Kilminster. “Narcissism or Informalization: Christopher Las- ch, Norbert Elias and Social Dıagnosis”, <em>Theory, Culture and Society </em>25/3 (2008): 137.</p>
<p><a href="#_ftnref153" name="_ftn153">[382]</a> Martin L. Davies. “History as Narcissism”, <em>Journal ofEuropean Stu- dies</em> 19/4 (1989): 266.</p>
<p><a href="#_ftnref154" name="_ftn154">[383]</a> Karen Horney. <em>New Ways in Psychoanalysis.</em> Abingdon: Routledge, 1999, 100.</p>
<p><a href="#_ftnref155" name="_ftn155">[384]</a> Andrew D. Brown. “Narcissism, Identity, and Legitimacy”, <em>The Aca- denry of Management Revietv,</em> 22/3 (1997): 645.</p>
<p><a href="#_ftnref156" name="_ftn156">[385]</a> Hans-Ludwig Kröber. “Narzissmus”, <em>Forens Psychiatr Psychol Krimi- nol</em> 2/4 (2008): 272.</p>
<p><a href="#_ftnref157" name="_ftn157">[386]</a> Dmitry Chernobrov. “The Spring of Western Narcissism: A Psychoa- nalytic Approach to Western Reactions to the ‘Arab Spring*”, <em>Psycho­analysis, Culture &amp; Society</em> 19 (2014): 85-86.</p>
<ol start="387">
<li>Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, IV, 366/5299.</li>
<li>Joseph Sandler ve Meir Perlow. “Internalization and Externalizati- on” <em>Projection, Identification, Projective Identification.</em> Joseph Sand­ler (Ed.). London/New York: Routledge, 2018, 2.</li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref158" name="_ftn158">[389]</a> İbrahim Kalın. <em>İslâm ve Batı.</em> İstanbul: İsam, [2007] 2008, 3. Baskı, 149-151.</p>
<p><a href="#_ftnref159" name="_ftn159">[390]</a> Bkz. Stefano Ferracuti, Gabriele Mandarelli ve Antonio Del Casa- le. “Psychopathy, Personality Disorders, and Violence”, <em>Violence and Mental Disorders.</em> Bernardo Carpiniello, Antoniö Vita ve Claudio Mencacci (Ed.). Cham: Springer, 2020, (81-94). 89-90. Bandy X Lee. K <em>Violence: An Interdisciplinary Approach.</em> Oxford: Wiley BlackwelL 2019, 49-51.</p>
<ol start="391">
<li>David M. Goodman, Alvin Dueck ve Julia P. Langdaİ. “The “Hero- ic I”: A Levinasian Critique of Western Narcissism”, <em>Theory Psycho- logy</em> 20 (2010): 677.</li>
<li>Sandew Hira. “Scientific Colonialism: The Eurocentric Approach to Colonialism”, <em>Eurocentrism, Racisın and Knoudedge: Debates on His- tory and Power in Europe and the Americas.</em> Marta Araûjo ve Silvia Maeso (Ed.). New York: Palgrave Macmillan, 2015, 141-143.</li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref160" name="_ftn160">[393]</a> “Two principlcs in human nature reign / Self-love, to urge, and rea- son, to restrain.” Alexander Pope. “An Essay on Man” Epistle II.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref161" name="_ftn161">[394]</a> Judit Szlasi. “Analysis is the Key” Conversation by Judit Szilasi with B61a Grünberger”, <em>JEP</em> 8-9 (1999). <a href="http://www.psychomedia.it/jep/">http://www.psychomedia.it/jep/</a> number8-9/grunberg.htm Erişim: 4 Mart 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref162" name="_ftn162">[395]</a> <a href="https://www.youtube.com/watchpv=OgsqP8FXUnU">https://www.youtube.com/watchpv=OgsqP8FXUnU</a> Erişim: 8 Şubat 2020; <a href="https://www.youtube.com/watch?v=ix-trtzii_8">https://www.youtube.com/watch?v=ix-trtzii_8</a> Erişim: 8 Şubat 2020; <a href="https://biomedres.us/pdfs/BJSTR.MS.ID.003686.pdf">https://biomedres.us/pdfs/BJSTR.MS.ID.003686.pdf</a> Erişim: 8 Şubat 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref163" name="_ftn163">[396]</a> Christopher J. Patrick. “Emotional Processes in Psychopathy”, <em>Vto- lence and Psychopathy.</em> Adrian Raine ve Jos6 Sanmartin (Ed.). New York: Springer Science+Business Media, 2001, 64.</p>
<p><a href="#_ftnref164" name="_ftn164">[397]</a> David J. Cooke. “Psychopathy, Sadism and Serial Killing”, <em>Vıolence and Psychopathy,</em> Adrian Raine ve Jos6 Sanmartin (Ed.). New York: Springer Science+Business Media, 2001, 130.</p>
<p><a href="#_ftnref165" name="_ftn165">[398]</a> Süleyman Uludağ. “Nefis”, <em>TDV DİA.</em> İstanbul: TDV İslâm Ansiklo­pedisi, 2008,32. Cilt, 526-529.</p>
<p><a href="#_ftnref166" name="_ftn166">[399]</a> Tırmizî, Cihad, 2.</p>
<p>400. Allâme Tabatabai. Özün Özü. İstanbul: İnsan Yayınları, 2006, 2. Baskı, 53. 401. 1798 yılında Charles Grant (East India Company Yönetim Kurulu Üyesi ve Milletvekili) tarafından söylenmiş bir söz. Syed Mahmo</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-ve-anti-islami-siddet/">Yeni Batı ve Anti-İslâmi Şiddet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yeni-bati-ve-anti-islami-siddet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
