<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>vehhabilik | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/vehhabilik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 30 Nov 2017 12:28:59 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>vehhabilik | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Günümüzde Vehhâbîlik ve İslâm Âlemine Zararları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-vehhabilik-ve-islam-alemine-zararlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-vehhabilik-ve-islam-alemine-zararlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Nov 2017 12:16:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İbni Abdülvehhab’ın Fetvalarından Misaller]]></category>
		<category><![CDATA[Cihadi Selefilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Günümüzde Vehhâbîlik ve İslâm Âlemine Zararları]]></category>
		<category><![CDATA[Selefi-Vehhâbi]]></category>
		<category><![CDATA[Suudi Selefilik]]></category>
		<category><![CDATA[vehhabilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19353</guid>

					<description><![CDATA[<p>  GİRİŞ İslam tarihinde –ilk siyasi hareket olan– haricilikten sonra en etkili ikinci din kaynaklı siyasi hareket şüphesiz Vehhâbilik olmuştur. Kendilerini muvahhidun veya ehli tevhid olarak isimlendirmeleri, hem imanda hem de amelde gerçek tevhidin sadece kendileri tarafından temsil edildiğine inanmalarından dolayıdır. Ayrıca Vehhâbilik isminin günümüzde bütün şekilleriyle Selefi akımlara atfen kullanılmaktadır. Herhangi bir mezhep veya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-vehhabilik-ve-islam-alemine-zararlari/">Günümüzde Vehhâbîlik ve İslâm Âlemine Zararları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>
<aside id="slide-out"></aside>
<div id="wrapper">
<div>
<div id="main-content">
<div>
<article id="the-post">
<div>
<div>
<header data-stellar-background-ratio="0.6">
<div>
<div> <a href="http://ilimcephesi.com/gunumuzde-vehhabilik-ve-islam-alemine-zararlari/vehhabilik-abdulvehhab/" rel="attachment wp-att-19356"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/vehhabilik-abdülvehhab.jpg" alt="" width="413" height="207" /></a></div>
</div>
</header>
<div id="gp-content">
<article>
<div>
<div>
<p><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p>İslam tarihinde –ilk siyasi hareket olan– haricilikten sonra en etkili ikinci din kaynaklı siyasi hareket şüphesiz Vehhâbilik olmuştur. Kendilerini muvahhidun veya ehli tevhid olarak isimlendirmeleri, hem imanda hem de amelde gerçek tevhidin sadece kendileri tarafından temsil edildiğine inanmalarından dolayıdır. Ayrıca Vehhâbilik isminin günümüzde bütün şekilleriyle Selefi akımlara atfen kullanılmaktadır.</p>
<p>Herhangi bir mezhep veya düşünce sisteminin doğru olarak anlaşılması ve tanımlanabilmesi, mensuplarının sosyal ve kültürel seviyelerinin tespitine bağlıdır. Hiçbir dini-siyasi hareket, tek bir sebebin sonucunda oluşmamış ve birdenbire ortaya çıkmamıştır. Bu nevi sosyal vakalar, bir dizi hadisenin akabinde ve pek çok sebebin etkisiyle uzun bir süreçte oluşumunu tamamlarlar.</p>
<p>Bu hareket ve etkileri son dönemde çeşitli problemlere sebebiyet verdiği gibi aydınlanma ile birlikte oryantalistlerin de kışkırtmasıyla Osmanlı’nın ve İttihadı İslam’ın dağılmasında önemli bir rol üstlenmiştir. Bu çalışmanın amacı, hareketin tarihi ve sosyolojik arka planını nazara alarak hareketi anlamaya çalışmak, son dönem Osmanlı ulemasının meseleye yaklaşımını ve tenkitlerini zikretmekle birlikte İslam âlemine verdiği zararları tespit edebilmektir.</p>
<p><strong>GÜNÜMÜZDE VEHHÂBİLİK</strong></p>
<p>Günümüzde Selefilik-Vehhâbilik iki alt başlık altında incelenmektedir: Suudi Selefilik ve Cihadî Selefilik. Suudi Selefilik (Vehhâbilik), 1744 yılında İbn Abdülvehhab ile İbn Suud’un ittifakından günümüze kadar devam eden koldur. Cihadî Selefilik ise ihvan teşkilatının kaldırılmasıyla 1930’lu yıllardan sonra Vehhâbilik militer yapısını kaybedince 20. yüzyılın son çeyreğinde cihadı savunan Vehhâbi âlimler tarafından ortaya çıkarılmıştır. Son dönemlerde Suudi Arabistan yönetimi ve Vehhâbilik arasında önemli gerginlikler yaşanmaktadır. “Cihadî Selefilik”, Suudi hükümetini eleştirerek cihadı ön plana çıkarırken, “Suudi Selefilik” hükümete bağlılığını sürdürmektedir.</p>
<p>Türkiye’de kendilerini İslam Davetçisi ya da Selefi olarak tanıtan Selefi-Vehhâbi davetçiler genellikle gerçek isimlerinin dışında müstear isim kullanmaktadırlar. Bu davetçiler Türkiye vatandaşı olmalarına rağmen kullandıkları bu müstear isimler genellikle Ebu Enes, Ebu Zerka, Ebu Muaz gibi Arapça tabirler içermektedir. Vehhâbilerin, mezhepleri ve tasavvufu bid’at olarak görmeleri, Türkiye’de de mezheplerin, tasavvufî cemaat ve tarikatların çok olması ve insanların birçoğunun buralara mensup ya da yakın olması, Vehhâbiliğin ülkemizde taraftar edinmesini güçleştirmiştir.</p>
<p>Son zamanlarda teknolojik gelişmeler insanları sanal ortama sürüklemiş ve insanlar arasında sanal bir sosyalleşme meydana gelmiştir. Sanal âlemdeki sosyalleşme, insanlar arasında “dini bireysel olarak yaşama” eğilimini ön plana çıkarmış ve dini altyapısı eksik olan birçok kişi dinî bilgilerini cemaat ve tarikatlar vasıtasıyla değil internetten öğrenerek elde etmeye başlamışlardır. Bu durumu iyi kullanan Vehhâbiler, davetçilerin ve kurmuş oldukları yayınevi, dernek, Kur’an kursu ve medreselerin internet siteleri aracılığıyla taraftar edinmede belirli bir ivme kazanmışlardır. Ayrıca Türkiye’de yoğun bir tercüme faaliyeti içinde bulunan Vehhâbiler, klasik Selefi-Vehhâbi eserlerinin yanı sıra günümüz Selefi-Vehhâbi âlim ve davetçilerin eserlerini de tercüme etmektedirler.</p>
<p>İbn Abdülvehhab’ın isminin Türkiye’de kötü bir etkiye sahip olması, Türkiye’deki Vehhâbileri onun eserlerini tercüme ederken birtakım uygulamalara sevk etmiştir. Muhammed b. Abdülvehhab’ın eserlerinin bir kısmında, tercüme edilirken yazar adında “Muhammed b. Abdülvehhab” yerine, “Muhammed et-Temîmî” ismi tercih edilmiştir. Son zamanlarda mezhep mensupları Selef-i Salihin olarak tesmiye edilen ilk üç neslin (sahabe, tabiun, tebe-i tabiun) dini tasavvurlarına ve yaşam biçimlerine dönme iddiaları sebebiyle “selefiye” adını tercih etmeye başlamışlardır. Bunun sebebi geçmişte yaptıkları yağmacılık, Müslüman kanı dökme, İslami birikim ve kültürü yok etmeye çalışma gibi akıllara ziyan zulümlerle ümmetin vicdanını derinden yaralamaları neticesi olarak “Vehhâbi” kelimesinin menfi hisleri çağrıştırmış olmasıdır.</p>
<p><strong>Ehl-i Sünnet istikbalde bu fitneden kurtulacak mı?</strong></p>
<p>Bu hususta Bediüzzaman Hazretleri; “Hem Vehhâbilik az bir fırkadır. Koca Âlem-i İslâm’ın havz-ı kebîri içinde ya erir, ya itidâle gelir. Çünki menba’ı hâriçte değil ki, Alem-i İslâm’ı bulandırsın. Menba’ı hâriçte olsaydı, çok düşündürecekti.” diyerek istikbale dair ümidli olduğunu beyan eder. İtidale gelmediği takdirde, âdetullah kanunlarını nazara vererek “سَيْفُ اللّٰه يَنْتَقِمُ به ثم ينتقم منه اَلظَّالِمُ”[1] kaidesi muktezasınca eninde sonunda Vehhâbilerin mutlaka cezalarını bulacaklarını söyler. Barla Lahikası’nda, Yemen İmamı olan Zeydîler seyyidi hakkındaki suale verdiği cevapta bu cezanın nereden geleceğini söylemiş gibidir:</p>
<p>“Meşhur “İmam-ı Zeyd” sâdât-ı azîmeden ve eimme-i Âl-i Beyt’tendir. Ve müfrit Şîaları reddeden ve (اذهبوا انتم روافض) deyip Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer’den teberriyi kabul etmeyen ve o iki halife-i zîşanı hürmet edip kabul eden bir zâttır. Onun etba’ları, Şîaların en mu’tedili ve en sünnîsidir. Bunlar hem ehl-i insaf ve hem çabuk hakkı kabul eder bir taifedir. İnşâallah Vehhâbilerin tahribatını tamire sebeb oldukları gibi, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten Zeydîlerin inhirafları dahi istikamet kesbedip, Ehl-i Sünnet’e iltihak edip imtizac edecekler. Bu âhirzaman çok çalkalanıyor, bu fitne-i âhirzaman acib şeyler doğuracağını ihsas ediyor.”</p>
<p><strong>HAREKETE YÖNELTİLEN TENKİDLER</strong></p>
<p><strong>Bid’at Hareketi Olduğu</strong></p>
<p>İslam âlimleri bid’ati esas itibariyle “Hz. Peygamber’den sonra ortaya çıkan ve dinle ilgili olup ilave veya eksiltme özelliği taşıyan her şey” diye tarif etmişlerdir. İslam tarihi boyunca hem inanç, ibadet ve hukukla ilgili temel hükümlerinde, hem de ana ahlak kurallarında büyük bir çoğunlukla İslam dininin ana sınırlarının dışına çıkılmamış ve İslam’ın “ana rengi”nin değiştirilmemiş olduğunu söylemek mümkündür. İslam’a bağlılık iddiasında oldukları halde fikri sapıklıkları sebebiyle dinin sınırları dışında kaldıkları kabul edilen grupların tarih boyunca sadece yüzde bir civarında kalması da bu hususu desteklemektedir. Böyle aykırı davrananlar İslam cemaatinden ayrılmışlardır.</p>
<p>Ahmed Cevdet Paşa, “İşbu M. b. Abdülvehhab şeyh-i Necdi dedikleri melundur ki ibda’ ettiği mu’tekadatı batılaya ibtida edenlere…”diyerek hareketin bid’at olduğunu söylemiştir. Ayrıca “Ulema-yı Hanabileden M. b. Abdülvehhab nam kimse hududu şer’i tecavüz ile dalâl ve bid’at yoluna saparak başına biriktirmekte olduğu bir takım eşkıya ile Harameyn-i Muhteremeyn üzerine hücum edeceğini” ifade etmiştir. Bediüzzaman da; “Haremeyn-i Şerîfeyn’e Vehhâbîlerin tasallutuna dairdir” başlığından sonra “Hem öyle bir fitneden sakının ki, (geldiği zaman) içinizden sâdece zulmedenlere dokunmaz (umûmî olur)! (Enfal 25)” ayeti ile Vehhâbilik risalesine başlaması bu fitneye işarettir.</p>
<p>Camilere kubbe ve minare yapılmasını ve içlerinin süslenmesini de bid’at saymışlardır. Farz namazları ferdi olarak eda etmek bidattir. Dolayısıyla cemaatle namaz zorunludur. Hz. Peygamberin doğumunu ve diğer kandil gecelerini kutlamak, Kur’an’ı makam ve nağme ile okumak, Kur’an ve hadislerde bulunmayan dua ve zikirleri tekrarlamak, mevlid okutmak, selaten tüncina gibi çeşitli tesbihatları yapmak, delail-i hayrat gibi kitapları okumak, tesbih kullanmak yine bid’at kapsamında değerlendirilerek menedilmiştir. Tütün ve kahve haram sayılır. Ve kullananlar had cezasıyla cezalandırılır.</p>
<p>İbn Abdülvehhab’ın yasakladığı uygulamalardan biri de ezanlardan sonra minarelerden ve Cuma günü minberlerden cehren Hz. Peygambere Salatü Selam getirilmesidir. İbn Abdülvehhab’ın bu yasağa uymayanları çok şiddetli olarak cezalandırdığı ve hatta ezandan sonra Hz. Peygambere salât okuyan salih, güzel sesli, kör bir müezzini katlettiği kaydedilmektedir.</p>
<p>Onlara göre tasavvuf ve tarikatler sonradan ortaya çıkmaları sebebiyle zaten bidat müesseselerdir. Yine İbn Teymiye ve Vehhâbilere göre kelâm ve felsefe metotlarıyla dinî konuların ele alınması da bid’at özelliği taşıyan bir yöntemdir. Ona göre kelamcıların tevhidi, tevhid-i ilmidir ki insan bu kadarla mümin olamaz, bu sebeple, İmam Eş’ari, İmam Maturidi ve hatta İmam Tahavi gibi Müslümanların %90’ının kabul edip arkasından gittiği itikad imamlarının tevhid anlayışını yetersiz bularak, “hakiki tevhid bu değildir” diyerek doğrudan onları itham ve dolaylı olarak Müslümanların imanlarının eksik olduğunu iddia etmiştir. Hâlbuki Kelam ilmi, Asr-ı Saadet’ten sonra iç ve dış amillerle İslam dünyasında ortaya çıkan itikadi meseleleri nasların ışığında çözmek amacıyla teşekkül eden ve Müslümanların itikadını bozulmalardan kurtarmaya hizmet eden bir ilimdir.</p>
<p>Bundan dolayı mezkur şahısların kelamcıları bid’at ehli arasında göstermeleri oldukça yanlış bir tutumdur. Ehl-i Sünnet kelamcıları ise bu hususta Ebu Hanife’ye nisbet edilen “ehl-i kıblenin tekfir edilemeyeceği” şeklindeki hoşgörülü tavrı benimsemişlerdir. Sünni kelam akımları Müslümanların en az % 90’ı tarafından kabul görmüştür. Şu halde kelamcıların büyük ekseriyeti ehl-i kıbleden olan Müslümanların, küfre nisbet edilmemesi kanaatini taşımaktadır. Azınlığa mensup bulunmanın psikolojik bir sonucu olarak hemen her bid’at fırkası kendi dışında kalanları maalesef küfürle itham etmiştir.</p>
<p>Ehl-i bid’atın tekfir edilmesi konusunda ise cumhur zarurat-ı diniyeden herhangi birini inkâr edenlerin, tekfir edilmesi gerektiği hususunda birleşmiştir. Zarurât-ı diniyeyi kabul etmekle birlikte, bunların herhangi birini ortadan kaldırma sonucunu doğurmayan yorumları benimseyenleri ise tekfir etmemişler, onları sadece İslam’ın dosdoğru yolundan sapmış gruplar (fırâk-ı dâlle) olarak görmüşlerdir. Sünnet ehli olan kelamcı­lar “ehl-i bid’at” tabiriyle, Resûlullah ile ashab cemaatinin akaid alanında takip ettiği yolun (Ehl-i Sünnet) dışında kalan Mu’tezile, Şia, Hariciler, Kaderiye, Cebriyye gibi mezhep sahiplerini kastederler.</p>
<p>Netice itibariyle Vehhâbiler -bid’at olan bu anlayışlarından nâşi- işlerine gelmeyen hemen her şeyi bid’at yaftasıyla reddetmişlerdir. Kılıcı çok istimal edenin kılıçtan zarar görmesi gibi bunlar da bid’at ithamını çok kullanarak yaygınlaştırmış ve ironik bir şekilde kendileri de ehli bid’at olmuşlardır. Buradaki ironi, bid’ati ortadan kaldırmak maksadıyla hareket geçip işin dozunu tutturamayarak ifrat derecesine ulaşıp bizzat kendilerinin ehli bid’at olmalarında yatmaktadır.</p>
<p><strong>Beşinci Mezheb Meselesi</strong></p>
<p>Vehhâbilik üzerine yapılan her çalışmada “Vehhâbi” nitelemesinin hareketin mensupları tarafından kabul görmediği ifade edilir. Ayrıca Vehhâbiler 5. Mezhep olmadıklarını ve Hanbeli mezhebine bağlılıklarını özellikle vurgulama ihtiyacını hissetmektedirler.</p>
<p>İzmirli İsmail Hakkı Yeni İlmi Kelam’ında; İbn Abdülvehhab’ın, “İbni Teymiye ile İbn Kayyım el-Cevziyenin eserlerine ittiba’ eylemiş ise de ğulûv ve ifrat ederek kendisine mensub olan mezhebi ihdas eylediğini” ve fıkhi olarak da “Hanbeliye mezhebinin de ğulûvvü” olduğunu ifade etmektedir. Taklidi reddeden İbn Abdülvehhab, şeriatın Kur’an ve Sünnet kaynaklı İlahî yapısına vurgu yaparak onu kul yapısı gördüğü fıkıhtan ayırır. Fıkıh mezheplerine bağlı olan ictihadı ve bunun taklidini onaylamaz. Bu durumda akla şu soru gelmektedir: Ehli Sünnetin kabul ettiği dört mezhebi reddeden Vehhâbilik 5. yeni bir mezheb midir? Yoksa mezhebsizlik midir?</p>
<p>Bu meselede iki zıd durum vardır. Birincisi; İbn Teymiye’ye uyarak selef söylemiyle (ki bu söylem kendilerinin ortaya attığı aslı olmayan bir iddiadan ibarettir) dinin aslına yani ilk döneme dönüp, bütün mezheplere karşı bayrak açmalarıdır. İkincisi; Yeni bir bidat mezhep olduklarını gizlemek amacıyla kendilerinin Hanbeli mezhebine tâbi olduklarını söylemeleridir. Bu konuda tamamen duruma göre pozisyon alarak ikiyüzlü bir tavır takınmışlardır.</p>
<p>Bediüzzaman da; “Hem Vehhâbiler kendilerini Ahmed İbn Hanbel mezhebinde saydıkları için, onun bir derece zâhirî ve mutaassıbâne mezhebinden din nâmına istifâde edip, bir kısım evliyânın türbelerini tahrîb ediyorlar. Ve kendilerini haklı zannediyorlar. Hâlbuki bir dirhem hakları varsa, bazen on dirhem ilâve ediyorlar.” bu samimi olmayan tavra işaret etmiştir. Oysa 1805’te Medine’yi ele geçiren Suud b. Abdülaziz’in Medinelilere gönderdiği mektuptaki teslim şartlarından “Hz. Peygamberin nübüvvetini kabul etmek, türbeleri yıkmak, eski inanışlardan ayrılarak Vehhâbi itikadına inanmak, Muhammed b. Abdülvehhab’ı müceddid-i din ve mezhep olarak tanımak” vardı.</p>
<p>Muhammed Baha’ya göre ilk döneme dönüş iddialarının amacı mezheplere olan bağlılığın önüne geçmektir. Bu nedenle herhangi bir fıkıh usulleri olmayıp bütün mezheplerden kendilerine göre doğru buldukları şeyleri almak; gerisini ilga etmek istemeleridir. Günümüz ilahiyat akademi dünyasının bu çerçevede fikir beyan etmeleri düşündürücüdür. Zira bu durum yani herkese ictihad kapısını açmak sistemsiz, sınırsız ve sorumsuz davranışlara yol açmaktadır.</p>
<p>Konuya bir nebze olsun açıklık kazandırabilmek amacıyla Vehhâbiliğin fıkhi durumunu ve İbn Abdülvehhab’ın bazı fetvalarını ele alacağız. Bu meselede Türkiye’de İlahiyat akademiyasında cesurca kaleme alınan “Vehhâbi Hareketinin Ortaya Çıkışı ve Fıkıh Düşüncesinin Oluşumu “ adlı doktora tezinin ilgili kısımlarını istifadeye medar olması niyetiyle burada zikredeceğiz:</p>
<p>İbni Abdülvehhab’ın ilmi şahsiyeti, eserlerinin içeriği ve yazım yöntemi açısından hareketin niteliksiz bir kişi tarafından başlatılan niteliksiz bir oluşum olduğunu iddia edenler, özellikle İbn Teymiye, İbn Kayyım el-Cevziye ve Ebu’l-Ferec İbn Kudame’nin eserlerinden yaptığı ihtisarları delil olarak göstermektedirler. Vehhâbiliğin ilmi niteliğini eleştirenlerin temel dayanak noktalarından biri de hareketin müntesiplerinin sistemli bir literatüre sahip olmamalarıdır. Vehhabilerin sıklıkla Hanbelilik vurgusu yapmalarının başka bir boyutu bulunmaktadır ki o da 5. Mezhep eleştirilerini bertaraf etmek ve ehl-i sünnet tarafından kabul edilmiş bir zeminde hareket kolaylığı sağlamaktır.</p>
<p>Eserlerine baktığımızda usûli ve ilmi tartışmalar yapmaktan ziyade ayet ve hadislerden direkt olarak pratik cevap verdiği görülür ve ayrıca Fıkıh Usulü ile ilgili herhangi bir eseri de yoktur. Bu da Vehhâbilik zihniyetinin ne kadar sistemsiz ve asılsız olduğunu göstermesi açısından manidardır. Başka bir çelişki de İbn Abdülvehhab, Resûlullah’tan başkasının her emrine uymanın ve yasağından kaçınmanın zorunlu olmadığını söylediği halde müntesiplerine İmam’ın bütün emirlerine mutlak uymayı şart koşmuş olmasıdır. Fıkıh sahasına gelince naslarda bulunmadığı halde “kıyas” yoluyla emir ve yasaklamalar getirilmesine karşı çıkmıştır.</p>
<p>Allah adına bunun yapılması caiz değildir. Zira Allah’ın hakkında sükût ettiği her şey affedilmiştir. Saygıdan dolayı el öpmek, şirk kastı olmasa bile hastanın iyileşmesi için kurban kesmek, kabirlerin yanında namaz kılmak, dua etmek, şirke götürme ihtimalinden dolayı yasaklanmıştır. Günümüz Suudi düşünürleri İbn Abdülvehhab’ın müctehid olarak görülmediğini, onun fakih, hareketin de fıkıh hareketi olmadığını, hareketin bir dini yenileşme hareketi olduğunu söylemektedirler.</p>
<p><strong>İbni Abdülvehhab’ın Fetvalarından Misaller</strong></p>
<p>İbni Abdülvehhab, Fetava ve Mesail’inde; “Tevhidin Allah’ın dini olduğunu insanlara anlattığımız şekliyle öğrendikten sonra taşlara, ağaçlara vb. şeylere itikadını ikrar eden kimse küfürle itham edilir ve onunla savaşılır… Tevhidi bilip doğruluğunu teslim etmekle birlikte tevhide düşmanlığı açık olan ve şirke tabi olanlara karşı savaşmayan, savaşta onları terk edemeyen tevhid ehline malıyla ve canıyla karşı savaşan kişi de kâfirdir” demektedir.</p>
<p>İbni Abdülvehhab, yine Fetava ve Mesail’inde; “Cahil oldukları ve onları uyaran olmadığı için Abdülkadir’in (Geylani), Ahmed Bedevi’nin mezarı üstündeki puta (kabri kastederek) ibadet edenler”den bahsetmektedir.</p>
<p>İbni Abdülvehhab, hiçbir dini disiplini ve kişiyi otorite olarak kabul etmemiş ve “Ben sizleri bir kelamcının, bir mutasavvıfın, bir fakihin veya İbn Kayyım, Zehebi, İbn Kesir gibi büyük imamların yoluna çağırmıyorum” demek suretiyle sadece kendini dinin mutlak otoritesi olarak görmüştür. Buradaki esas çelişki kendisinin de adı geçen zatlar gibi bir beşer olduğunu unutmasında ve manayı muhalifiyle kendisini Kur’an ve Sünneti doğru yorumlayan tek kişi olarak lanse etmesindedir. Fetvalarından hareketle psikolojik açıdan şöyle bir tespit yapmamız mümkündür: Bu durum Necid çöllerinde nisyana mahkûm olan ihtiraslı bir ruhun kendini gösterebilmek için her türlü isyana sarılması olarak özetlenebilir. Konuyla ilgili olarak İmam Gazali, yönetimde ve toplumda görülen bozuklukları ulemaya, ulemanın bozulmasını da servet ve makam tutkusuna bağlamaktadır.</p>
<p><strong>Köksüz Bir Hareket Olduğu İddiası</strong></p>
<p>Vehhâbiliğin diğer dini ihya, ıslah, tecdid hareketleriyle olan ilişkisini iyi bir şekilde anlayabilmek için öncelikle bu hareketin geçmişle olan irtibat cihetlerini göz önüne almak gerekir. Zira bu hareket itikadi, siyasi, ictimai ve iktisadi olarak geçmişteki tecrübelerle ve diğer ihya hareketleriyle belli başlı noktalarda benzerlik arz etmektedir.</p>
<p>Aslında İbn Abdülvehhab’ın fikirleri İslam dünyasında yeni değildi. Zaten o da, 13. Asrın sonlarında yaşayan İbn Teymiye’nin fikirlerine dayandığını itiraf ediyordu. Fransız devrimiyle başlayan milliyetçilik tipinden farklı olan Vehhâbilik, kökleri gerilere giden ve eski Arap milliyetçiliğinin (unsuriyet, asabiyet, kavmiyet gibi) izlerini taşıyan bir teşebbüs olarak da değerlendirilmiştir. Kurulan bu irtibatlara rağmen Vehhâbiliğin “esasen köksüz bir hareket” olduğunu iddia edenler de vardır. Hâlbuki bir ağaç bodur da olsa -eğer kökleri varsa- meyve verir. Ama köksüz bir ağaç asla meyve veremez. İşte bu misalde olduğu gibi Vehhâbi şeceresinin şeker görünümünde acı meyveler vermesi, köklerinin olduğunu ispat eder.[2]</p>
<p>Meseleyi daha detaylı olarak ele alan Bediüzzaman, telif ettiği Vehhâbilik risalesinde; Vehhâbî meselesinin kökünün derin olduğunu, an’anesinin zaman-ı sahâbeden başlayarak geldiğini farklı vecheleriyle gayet mukni’ bir şekilde izah etmektedir.</p>
<p><strong>Bunlar: </strong></p>
<p><strong>Siyaseten; </strong>Hz. Ali hilafetinde Vehhâbilerin ecdadı olan Haricilerin Nehrevan’da kılıçtan geçirilmesinin -Şia gibi ama aksi istikamette- onları Ehl-i sünnetten ayırdığı,</p>
<p><strong>Psikolojik perspektifle;</strong>Hz. Ebubekir döneminde -yalancı peygamberlerin zuhuruyla-özellikle Necid bölgesinde irtidata yüz tutanların Halid bin Velid’in kılıcıyla imha edilmesinin onlarda intikam hislerini derinleştirdiği,</p>
<p><strong>İtikaden;</strong> İbn Teymiye ve İbn Kayyım’ı imam kabul etmeleriyle evliyaya saldırmaları,</p>
<p><strong>Fıkhi açıdan;</strong> kendilerini Hanbeli mezhebinde göstererek Naslara zahiri mana vermeleri,</p>
<p><strong>Sosyolojik saiklerle;</strong> dünya tarihinde toplumsal sınıf çatışmaları ikliminde zuhur ettikleri, Beşeri cihetle; menfi milliyetçilikten beslendiği,</p>
<p><strong>Kader-i ilahi zaviyesinden;</strong> kabir ziyaretlerindeki yanlış muamelelerin bu tepkiyi doğurması,</p>
<p><strong>Tevhid-i İlahi noktasında;</strong> insanların zahiri sebepleri hakiki telakki etmelerinin ve bu “enaniyet asrı”nda insanların aşırı takdis edilmesinin kadere fetva verdirerek Vehhâbileri İslam âlemine musallat ettiği şeklinde özetlenebilir.</p>
<p>Tedkik edilen onlarca kitap, tez ve makalelerin neticesinde Vehhâbilik meselesini en iyi tahlil edenin şümullü olarak ve orijinal bakış açılarıyla Bediüzzaman Said Nursi olduğunu kabul etmeliyiz.</p>
<p>Bu harekete zımnen destek veren bazı sathi nazarlar bu hareketin geçmiş tecrübelerden bağımsız bir şekilde ortaya çıkmış yeni ve köksüz bir hareket olduğu görüşünü ileri sürerek oryantalistlerin ekmeğine şuursuzca yağ sürmektedirler.</p>
<p><strong>Vehhâbi Hareketinin Protestanlıktan Etkilendiği İddiası</strong></p>
<p>Batılı mihraklar Vehhâbiliği -Roma kilisesinin otoritesini reddeden Protestanlık kavramı gibi- İslam âleminde de ihya hareketlerini barındıran ortak bir kavram haline dönüştürmek için çaba sarf etmektedirler. Bu meseleyi daha iyi tahlil edebilmek için öncelikle Protestanlık hakkında bir nebze bilgi vermemiz icab eder.</p>
<p>Protestanlık, 16. yüzyılda Martin Luther öncülüğündeki reform hareketiyle başlayıp, Hıristiyanlığın dini ve ahlaki bir yorumunu ve buna bağlı olarak ortaya çıkan kiliseler ve cemaatler topluluğunu ifade eder. Protestan oluşumu için geçerli olan bazı dini ve ahlaki unsurları şu şekilde sıralamak mümkündür:</p>
<p><strong>1.</strong> Otoriter düzene ve hiyerarşik kilise yapısına başkaldırı</p>
<p><strong>2.</strong> Kutsal ruh ile gelenek, resmi öğreti ile Roma Katolik kilisesi otoritesi arasındaki bağın reddi;</p>
<p><strong>3.</strong> Aktif müdahalede bulunan Tanrı fikri;</p>
<p><strong>4.</strong> Putperestliği reddeden radikal monoteizm (tek Tanrı) fikri;</p>
<p><strong>6.</strong> Kitab-ı Mukaddes’in imani hakikatin tek kaynağı olarak kabulü;</p>
<p><strong>8.</strong> Bütün güç oluşumlarına yönelik eleştirel tavır (kilise dahil olmak üzere mevcut bütün oluşum ve müesseselerin sorgulanması);</p>
<p><strong>9.</strong> Yerel cemaatlerin daha da bağımsız kılınmasını öngören eğilim; 10. Bireysel vicdanın ve bireysel özgürlüğün yüceltilmesi.</p>
<p>Yukarıdaki maddeleri incelediğimizde Protestanlık ile Vehhâbilik arasında ciddi benzerlikler dikkat çekmektedir. Bunları; Düzene başkaldırı (İslam halifesine isyan), dini gelenekleri red (mezhepleri kabul etmeme), Tek Tanrı inancı ile putperestliğin reddi (tevhidi uluhiyet ile kabir ziyaretinin şirk kabul edilmesi), Kitab-ı Mukaddes’in tek kaynak olması (sadece Kur’an’ı ve nassın zahirini ön plana çıkarmaları), her tür otoriteye yönelik eleştirel tavır (İslam âlimlerini ve evliyayı tenkid etmeleri) şeklinde sıralayabiliriz. Fakat bunlarla birlikte; Yerel cemaatlere serbestlik tanınması ile ferdi hürriyete önem verilmesi gibi hususlarda Vehhâbiliğin tam tersi istikamette yaklaşımlarıyla farklılıklar görülmektedir.</p>
<p>Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi (1865-1914), Tarih-i İslam isimli eserinde Protestanlık ve Vehhâbilik arasında bir bağ olduğu iddiasını “Vehhâbi mezhebiyle Protestanlık arasında hiçbir münasebet yoktur. Vakıa bazı hususlarda varsa da sathi ve sunidir” diyerek reddetmektedir. Ona göre böyle bir bağ söz konusu değildir ve hatta Avrupalılar her iki hareket arasında bir ilişki olmadıklarını bildikleri halde, siyasi gayelerle bunun tam tersini iddia etmektedirler. Ayrıca konuyla ilgili olarak Yeşilzâde Mehmed Sâlih Efendi (1872-1954) ”Vehhâbi Mezhebi ve Protestanlığın Eşkâliyle Mukayesesi” isimli bir eser telif etmiştir.</p>
<p>Bu iddia ve karşı görüşleriyle ilgili olarak mezkûr eser gibi yapılan çalışmaların, Osmanlı münevverlerinde bile ciddi bir kafa karışıklığına sebebiyet verdiği anlaşılmaktadır. Esasen mevzuyu çözülmesi zor bir problem haline getiren husus da şudur: İddiaya göre Protestanlık bir nevi illiyet bağı ile Vehhâbiliğe ve bir ölçüde İslami ihya hareketlerine tesir etmiştir. Karşı görüş, arada böyle bir sebep-sonuç ilişkisinin olmadığı yönündedir. Fakat iki hareket arasındaki ciddi benzerliklerin olması da meselenin tahlil edilmesini bir hayli müşkilleştirmiştir.</p>
<p>İşte içinden çıkamadığımız bu müşkil meselenin halli için Bediüzzaman’a kulak verelim: “Şu Vehhâbî mes’elesinin âlem-i insaniyet i’tibâriyle dahi “Üç Esası” vardır.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Ehl-i dünyânın ve maddî târihin nazarıyla, nev’-i beşerin hayat-ı ictimâiyesi noktasında bakılsa, görülüyor ki, hayat-ı ictimâiye-i siyâsiye i’tibâriyle beşer birkaç devri geçirmiş. Birinci devri, vahşet ve bedevîlik devri.</p>
<p><strong>İkinci devri,</strong> memlûkiyet devri. Üçüncü devri, esîr devri. Dördüncüsü, ecîr devri. Beşincisi, mâlikiyet ve serbestiyet devridir. Vahşet devri dinlerle, hükûmetlerle tebdîl edilmiş, nîm-medeniyet (yarı medenilik) devri açılmış. Fakat nev’-i beşerin zekileri ve kavîleri, insanların bir kısmını abd ve memlûk (köle) ittihâz edip hayvan derecesine indirmişler. Sonra bu memlûkler dahi bir intibaha (uyanışa) düşüp gayrete gelerek, o devri esîr devrine çevirmişler. Yani memlûkiyetten kurtulup, fakat اَلْحُكْمُ لِلْغَالِبِ (hüküm galib olanındır) olan zalim düsturuyla, yine insanların kavîleri zaîflerine esîr muâmelesi yapmışlar.</p>
<p><strong>Sonra ihtilâl-i kebîr</strong> (Fransız İhtilali) gibi çok inkılâblarla, o devir de ecîr devrine inkılâb etmiş. Yani zenginler olan havâs tabakası, avâmı ve fukarâyı ücret mukabilinde hizmetkâr ittihâz etmesi, yani sermaye sâhibleri ehl-i sa’y ve ameli (işçi ve emekçiler) küçük bir ücrete mukabil istihdâm etmeleridir. Bu devirde sû’-i isti’mâlât o dereceye vardı ki, bir sermayedâr kendi yerinde oturup, bankalar vâsıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı halde, bir bîçâre amele sabahtan akşama kadar tahtelarz (yer altında) madenlerde çalışıp, kūt-u lâyemût (ölmeyecek) derecesinde on kuruşluk bir ücret kazanıyor. Şu hâl, müdhiş bir kin, bir iğbirâr verdi ki, avâm tabakası havâssa i’lân-ı isyân etti. Şu asrın ta’bîriyle sosyalistlik, bolşeviklik sûretinde, evvel Rusya’yı zîr-u zeber (alt-üst) edip, geçen Harb-i Umumi’den (1. Dünya savaşı) istifâde ederek her yerde kök saldılar. Şu bolşevizmin perdesi altındaki Kıyâm-ı avâm, havâssa karşı bir kin ve bir tezyif fikrini verdiğinden, büyüklere ve havâssa âit medâr-ı şeref her şeyi kırmak için bir cesaret vermiş.”</p>
<p>Hatta konuyla ilgili olarak başka bir yerde “Beşer esirliği parçaladığı gibi, ecirliği de parçalayacaktır” başlığıyla; “Bir rüyada demiştim: “Devletler, milletlerin hafif muharebesi, tabakat-ı beşerin şedîd olan harbine terk-i mevki ediyor.”  Zîrâ beşer edvârda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecir olmuştur, onun yükünü çeker. Onu da parçalıyor. Beşerin başı ihtiyâr, edvâr-ı hamsesi var. Vahşet ve bedeviyet, memlûkiyet, esâret şimdi dahi ecirdir, başlamıştır geçiyor.”</p>
<p>Burada Üstad Bediüzzaman, şimdiki zalim ve vahşi uluslararası sermaye odaklarının (multinational companies) çıkacağını söylüyor. Nitekim aynen söylediği gibi dünyayı ekonomik olarak yöneten belli güç odakları çıkmıştır ve hatta yakınlarda onlardan biri cehennemin dibini boyladı.</p>
<p>Bu iki metni daha iyi değerlendirebilmek için bazı izahlar yapmakta fayda mülâhaza ediyoruz. Bediüzzaman burada öncelikli olarak tarih boyunca insanlığın veya toplumların geçirdiği değişim ve dönüşüm evreleri üzerinden meseleye yaklaşıyor. Bunu yaparken de zaten “maddi tarihin nazarıyla” kaydını getirdiğini görüyoruz. Burada ki “maddi tarih” tabiri batılı kaynaklarda “historical materializm” olarak geçmektedir ki bu kavramı “tarihi maddecilik” veya “tarihsel materyalizm” diye çevirebiliriz. Bu “tarihi maddecilik” yaklaşımını ilk olarak Lewis H. Morgan “bütün toplumların aynı aşamadan geçtiğini” ileri sürerek ortaya atmıştır.</p>
<p>Daha sonra bu yaklaşım ekonomik cihetlerle desteklenerek “devrim teorisi”ni netice vermiştir. Bu teoriye göre, tarihsel süreçte yaşanan bu diyalektik çelişki (karşıtlıkların çatışması) ve bunun sonucunda oluşan toplumsal dönüşüm (yani devrim), siyasal olarak tesadüfü bir durum olmaktan ziyade, tarihi bir zorunluluğun dışa vurmasıdır. Onlara göre “Çatışma olmadan ilerleme olmaz” ve “Uygarlığın bugüne değin izlediği yasa budur.” Toplumların gelişim evrelerinde de “sınıf çatışması” değişimi tetikleyen temel bir etken olarak yer almaktadır.</p>
<p>Bu anlayış insanlığın ilk dönemini İlkel (bedevi) toplumla başlatır. İnsanlar doğaya bağımlı olarak yaşamışlardır. Bu toplumda özel mülkiyet ve toplumsal sınıf tabakası yoktur (yani daha teşekkül etmemiştir). Köleci (memlûkiyet) toplum Batı dışı uygarlıkların yaşadığı ve işçilerin devlete bağımlı olarak yaşadığı toplum modelidir. Özel mülkiyetten sonra ortaya çıkan ilk toplumlar, Antik (esir)[3] toplumlardır. Bu toplumlar efendiler ve köleler olmak üzere iki sınıftan oluşmaktadır. Feodal (esir ile ecir arası) toplum ortaçağ Avrupa’sındaki kölelik biçimi olup bu da esir ile ecir arası bir geçiş devrine tekabül etmektedir. Artık efendilerin yerini toprak sahipleri, kölelerin yerini ise toprak sahiplerine bağlı ve onların topraklarında çalışmak zorunda olan (esir ile ecir arasındaki) köylüler almıştır.</p>
<p>Bunlar köle gibi alınıp satılamaz, toprağın sahibine bağlı çalışan ve bu çalışma sayesinde kalacak yer ve yiyecek sahibi olmuş kişilerdir. Feodal toplum sonrasına denk düşen Kapitalist (ecir) toplum üretim araçlarına sahip burjuvazi (sermaye sahibi patronlar) ve ücretli işçi sınıfından (emek gücünü ücret karşılığı satmak zorunda kalanlardan) oluşmaktadır. Kapitalist toplumda yer alan bu iki temel sınıf arasındaki çatışmanın sonucunda “sınıfsız bir toplum”un (yani sosyalizmin) oluşacağı iddia edilmiştir. Bu tarihsel maddeci toplum analizi, aslında ekonomik temelde yapılmıştır. Zamanla bazı yorumcular, bu analizin tarihsel olarak toplumların oluşum ve değişim süreçlerinin anlaşılmasında da kullanılabileceğini savunmaktadırlar.</p>
<p>Bu teoriyi yaratılma ve fıtrata dair âdetullah kanunları çerçevesinde nazara alırsak gayet makul olduğunu anlarız. Zira toplumu oluşturan bireylerdir. O zaman bir insanın gelişim evrelerini nazara aldığımızda biyolojik olarak 5 ayrı evreden bahsedilmektedir. Bunlar; 1) Bebeklik (0-3 yaş), 2) Çocukluk (3-12 yaş), 3) Ergenlik (12-21 yaş), 4) Yetişkinlik (21-65 yaş) 5)Yaşlılık (65 yaş ve üzeri) olarak kabul edilmektedir. Cenab-ı Hakk’ın yaratmasındaki fıtrat kanunlarından hareketle bir insanın ferdi gelişim evreleri ile insan nev’inin (toplumun) gelişim evreleri arasında bir çeşit mümaselet (benzerlik) olduğunu tespit edebiliriz. Bu bakış açısı, benzer kevni hadiseleri yorumlamakta farklı bir tefekkür penceresi açacaktır.</p>
<p>Bu teknik bilgilerden sonra Bediüzzaman’ın yukarıdaki izahlarını yeniden yorumladığımızda şu anlaşılacaktır: Dünya tarihinde toplumların değişimi ictimai bir kanuna tabidir. Bu ictimai sünnetullah kanununa binaen beşerin avam tabakası, havassa karşı kıyam ve isyan dönemine girdiğinden, dünyanın birçok bölgesinde birbirine benzer şekilde avamdan havassa (yani kültürüne göre; fakirden zengine, işçiden patrona, bedeviden medeniye, anarşist halklardan devlete, cahilden âlime, kalbi intibaha gelmeyen zahidden evliyaya kadar) hürmetsizce kıyam ve isyan hareketleri başladı.</p>
<p>Bu izahı farklı ve orijinal yapan en mühim husus; bu kıyam hareketleri arasında bir etkilenme, illiyet veya sebep-sonuç ilişkisi olmadan, dünyanın girdiği isyan ikliminin tesiriyle Vehhâbilerin de İslam âlemindeki otoritelere başkaldırmış olmalarıdır. Yani hem halifeye, hem Osmanlı devletine, hem kültür ve medeniyete, hem İslam âlimlerine, hem halkın manevi mürşidleri olan evliyalara yani kısacası Müslümanların nezdinde büyük kabul edilen ve kendisine hürmet edilen her şeye karşı gelerek Ehl-i Sünnet’in başına bir büyük fitne (imtihan) oldular. Zaten Vehhâbilik Risalesinin başına “Hem öyle bir fitneden sakının ki, (geldiği zaman) içinizden sâdece zulmedenlere dokunmaz (umûmî olur)! (Enfal 25)” ayetinin alınması bu fitneye işarettir.</p>
<p>Bu mükemmel ve orijinal izahtan sonra “Bediüzzaman Said Nursi’nin Vehhâbilik üzerine yürütülen fikirleri derinleştirecek herhangi bir açılım getirmediğini” iddia ederek hakikatleri göstermemeye çalışan, sathi nazarlı veya tarafgir ilahiyatçılara ne demek lazım? Rabbim böylelerine insaf ve iz’an versin. Âmin.</p>
<p>Bu konuyu özetlersek; 18. Yüzyılda meydana gelen devletler düzeyindeki çözülmelerin etkisi bir bütün olarak dikkate alındığında, Vehhâbi hareketinin de diğer hareketlere benzer bir sürecin sonunda başlamış olduğu anlaşılmaktadır. Batılı mihrakların İslami ihya hareketlerini Protestanlığa bağlama çabasının altında yatan nedeni izah etmenin lüzumu bile yok. Zaten tarihi verilere göre; Protestanlık 19. yüzyıla kadar Kuzeybatı Avrupa ve Kuzey Amerika bölgeleriyle sınırlı kalmış ve bu süre zarfında İslam’la kayda değer bir temas geliştirmemiştir. Özellikle 20. yüzyılın ortalarından itibaren genelde Hıristiyanlığın güney yarım küreye yayılması ile birlikte Protestanlığın İslam’la münasebeti çok daha sonra artmıştır.</p>
<p><strong>Ameli İmandan Bir Cüz Kabul Etmeleri</strong></p>
<p>Vehhâbilere göre iman ile amel bir bütündür. Ameli imandan bir cüz sayıp, ameli tevhidi yerine getirmeyenlere kâfir diyerek bu gibilerin mallarını ve canlarını helal saymak Haricilerin esasıdır. İbn Abdülvehhab’a Harici denilmesinin sebeplerinden biri de işte bu fasid akidedir. Ameli tevhid meselesinin dayanağı esasen İbn Teymiye olmakla birlikte, O Müslümanların canlarını ve mallarını helal saymamıştır. Cevdet Paşa: “… Vehhâbiler amel imandan cüzdür deyip mesela bir vakit namazı ve bir sene zekâtı tekâsülen (tembellikle) terk eden kimesne (kimse) kâfir olarak demi (kanı) heder ve malı helaldir diye itikâd ederler.” Ayrıca Ehli Sünnet’ten olan Müslümanlara kâfir ve müşrik nazarıyla bakarak kanlarını ve mallarını helal addetmelerinin asıl sebebini “Yağmakâranı urbanın meşrebine dahi bu akaidi batıla tamam-ı mülayim ve muvafık gelmekle mezheb-i mezkür ceziret’ül arap’ta kemal-i sür’atle münteşir olmuştur.” ifadeleriyle beyan etmiştir.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim’de “iman edenler ve salih amel işleyenler” diye sıkça tekrarlanan ayetler, imanla amel arasında sıkı bir ilişkinin mevcudiyetini göstermektedir. Bununla birlikte bu ilişkinin atıf edatıyla kurulması ve gramer açısından atıf terkibinde yer alan iki tarafın, birbirinden ayrı şeyler olması kuralı çerçevesinde, amel olmaksızın da imanın teşekkül etmesi mümkündür. Bu hususta İmam Gazali: “İman edip salih amel işleyenler…” (Kehf 107) ayetiyle amelin, imandan sonra geldiğini ve imanın aynısı olmadığını söyler. Aksi halde “iman edip” dedikten sonra “salih amel işleyenler” tabirini kullanmak fazla olurdu.</p>
<p>Ayrıca “Kişi ikrar ettiği hakikati inkâr etmedikçe küfre girmez.” (Taberani) hadisini de bu meseleye delil olarak getirir. Ehl-i Sünnet âlimlerin fikirlerini, ameli gereksiz bulan ve sadece tasdikten ibaret sayan bir iman anlayışı olarak görmek te isabetli olmaz. Aslında bu anlayış, amel eksikliğinden dolayı kişinin mümin vasfını kaybedeceğini ileri süren Harici ve Mu’tezili görüşe karşı, -kalbi tasdikten ibaret- bir imanın varlığı devam ettiği sürece ferdin mümin kaldığını kabul eden, kucaklayıcı bir tavır, insaflı ve mu’tedil bir hüküm olarak değerlendirmek gerekir.</p>
<p><strong>Tekfirci Bir Hareket Oldukları ve Şirkin Kapsamını Çok Geniş Tutmaları</strong></p>
<p>Vehhâbi itikâdının temel esasını tevhid teşkil eder. İbn Abdülvehhab tevhid inancını “tevhid-i ulûhiyet” ve “tevhid-i rubûbiyet” esasları üzerine bina eder ve bunlara “tevhid-i (zat) esma ve sıfat” olmak üzere üçüncü bir tevhid anlayışını da ilave eder. Hâlbuki bu tevhid anlayışı İslam âleminde yeni bir fikir veya orijinal bir tespit değildir. İslam tarihinde bu “ikili tevhid anlayışı”nı ilk defa İbn Teymiye ortaya atmıştır. Taklidi reddettiklerini iddia ederek ortaya atılan Vehhâbiler ironik bir şekilde bir taklid hareketi olmaktan öteye gidememişlerdir.</p>
<p>Zira İbn Teymiye’nin görüşlerinin Vehhâbi Hareketine temel ve dayanak teşkil ettiği açıktır. İbn Teymiye tevhidi, “rubûbiyet” ve “uluhiyet” olmak üzere ilk defa ikiye ayırmıştır. Kısaca, Rububiyet Tevhidini; Allah’ı fiillerinde birlemek, yani kâinattaki her şeyin yaratıcısının sadece Allah olduğuna ve fiil cihetiyle ortağı olmadığına inanmak, Uluhiyet Tevhidini de; ibadetin sadece Allah’a mahsus kılınması ve ibadete müteallik hususlarda O’na ortak koşulmaması şeklinde ifade edebiliriz.</p>
<p>Onlara göre; müşrikler aslında bu Uluhiyet Tevhidi’ni inkâr etmişlerdir. Yani müşrikler de kâinatı Allah’ın yarattığına inanıyorlardı. Bununla birlikte ibadetleri sadece Allah’a has kılmayarak, yani putlara da ibadet etmek suretiyle uluhiyet tevhidini yerine getirmedikleri için İslam’a girmeyerek Müslüman sayılmamışlardır. Yine onlara göre; selef-i salihinden sonraki Müslümanlar da zamanla tevhidi müşrikler gibi sadece rububiyetten ibaret zannetmişler ve uluhiyet tevhidine aykırı hareket ederek hakiki tevhidden çıkmışlar ve hatta şirke girmişlerdir. Kabir başında dua etmek, namaz kılmak, kabre bir takım eşyalar bırakmayı da şirk davranışı olarak kabul etmektedirler. Bir mürşide bağlanmak da insanı şirke götürür.</p>
<p>Eyüp Sabri Paşa, Vehhâbilerin kendilerinden önceki İslam büyüklerine karşı tavırlarıyla ile ilgili olarak “Beş yüz seneden beri vefat eden mü’minin ve mü’minatın şirk üzere vefat etmiş olduklarını” iddia ettiklerini söyler. Buna benzer bir rivayeti de Zeyni Dahlan nakletmektedir; Bir defasında bir adam İbn Abdülvehhab’a sordu: “Bu din sana muttasıl olarak mı yoksa munfasıl olarak mı geldi?” Adama; “Benim şeyhlerim ve onların şeyhleri dahi 600 seneye kadar hepsi müşriktir.” dedi. Hatta İbn Abdülvehhab daha da ileriye giderek cahiliye dönemi şirkiyle kendi dönemindeki şirki mukayese eder ve cahiliye dönemi şirkinin daha hafif olduğunu iddia eder.</p>
<p>Buraya kadar İbn Abdülvehhab, İbn Teymiye ile aynı fikirdedir. Fakat O, bu şirk meselesini daha ileri bir noktaya taşımış, kendilerine tabi olmayan Müslümanları şirkle itham ederek, canlarının ve mallarının muvahhidlere (Vehhâbilere) helal olduğunu iddia etmiştir. Bu konuyla ilgili olarak Mekke Müftüsü Ahmed b. Zeyni Dahlan’ın (ö. 1886) kaleme aldığı “dürerü’s-seniyye fi reddi ale’l-vehhabiye” adlı eserde yazdığına göre; İbn Abdülvehhab’ın kardeşi Şeyh Süleyman ilim ehli birisiydi ve onun yaptığı ve emrettiği her bid’at fikrine şiddetle karşı çıkıyor ve ona tabii olmuyordu. Bir gün Süleyman kardeşine sordu: -İslam’ın erkânı kaçtır? – O da “Beştir.” dedi. – Süleyman; “Sen bunlara altıncıyı da ekliyorsun. 6. şart olarak “Sana tabi olmayanlar Müslüman değildir.” diyerek kendince bunu da İslam’ın erkânından sayıyorsun.” dedi. Sonra Süleyman kardeşinin kendisinin öldürülmesini emretmesinden korktuğu için Medine’ye göç etti. Orada bu fikirleri red sadedinde bir risale telif ederek kendisine gönderdi.</p>
<p>Tevhid akidesi, İslam tarihi boyunca bu şekilde ele alınmış değildir. Ehli Sünnet Âlimleri, Allah’ın sıfatları vardır ve sıfatların bulunması hakiki tevhide münafi değildir, diyerek tevhidin “Allah’ın birliğine imandan ibaret” olduğu esasında birleşmişler. Esasen İslam’ın tevhid akidesinin ehemmiyet ve kıymeti; Hıristiyanların üç uknum, Mecusilerin iki mebde ve Yahudilerin kendilerine has bir ilah kabul etmeleri karşısında anlamlı olduğuna göre, tevhidin hakiki manasının kelime-i şehadet ve Allah’ın birliğine imandan ibaret olan vahdaniyet akidesi olduğunda ittifak vardır. Bu izaha göre tevhidi, ikiye ayırarak izah etmeye kalkmak cumhura muhalefettir.</p>
<p>İslam âlimlerinin cumhuru bu yanlış tevhid inancını red sadedinde; Tevhidi, rubûbiyet ve ulûhiyet şeklinde ayırmanın Kur’an ve Sünnette olmadığını ifade ederler. Çünkü “Lâ ilâhe illâllah”taki “ilah” kelimesi hem ulûhiyet hem de rubûbiyet manalarını içerir. Diğer taraftan “Rab” kelimesi de aynı şekilde “ilah” manasına da gelmektedir. Eğer bu iki kelime arasında itikâdi manada bir ayırımı zaruri olsaydı, Hz. Peygamber bunu Müslümanlara mutlaka açıklardı.</p>
<p>Nitekim Hayber’de yeni Müslüman olan bir çoban Hz. Peygambere; “Bu Müslümanlığın hakkı nedir?” dediği zaman, Hz. Peygamber; “Şu kılıcı alıp harp etmektir.” cevabını vermiş ve bu çoban hiçbir ibadeti yerine getirmediği halde harpte vefat edince ashabın en kıymetlilerinden şehid olan Mahmud İbn Mesleme ile birlikte defnedilerek şehid bir Müslüman muamelesi görmüştür. Yani uluhiyet tevhidi anlayışı eğer doğru olsaydı, Hz. Peygamberin bu çobana öncelikle Allah’a ibadet etmesi gerektiğini şart koşması gerekirdi. Ama bunu talep etmemesi, İbn Teymiye ve takipçisi İbn Abdülvehhab’ın ikili tevhid görüşlerinin Hz. Peygamber zamanında olmayan ve uygulanmayan bir bid’at olduğunu ispat eder.</p>
<p>İzmirli tekfir meselesi ile ilgili olarak; “İbn Teymiye ile İbn Kayyımın memnu’ addettikleri bir şeyi İbn Abdülvehhab küfrü mucib ef’al addetmiş, muhaliflerini de şiddetle reddederek asr-ı saadetten sonra zuhura gelen bid’atleri ref’ etmek da’iyesine düşmüştür.” Cevdet Paşa da şer’an yasak ve mekruh olan birçok şeyi açık şirk olarak kabul ettiklerini ve buna istinaden “…bütün İslam olanlara kâfir ve müşrik nazarıyla bakarak bunca Müsliminin demleri (kanlarını) heder ve malları kendilerine helal olmak itikadında…” olduklarını söyler.</p>
<p>Vehhâbi ulemasından Uleyyan’ın Şam valisi Genç Yusuf Paşa’ya yazdığı mektupta müteferrik fikirlerini sıraladıktan sonra “eslem teslem” (müslüman ol ve selamete er) demektedir. Bu mektuba yazılan cevapta Vehhâbilerin savundukları bütün fikirler ehl-i sünnete göre ayet ve hadislerle çürütüldükten sonra itikadlarının bid’at olup cehaletlerinden kaynaklandığı ve şayet iddia ettikleri gibi, dini bir gayret ve hedefleri varsa bunu İslam düşmanlarına karşı gelerek göstermeleri ve muhataplarının Müslümanlar olmaması gerektiği beyan edilmektedir.</p>
<p>Suud b. Abdülaziz’in Medine halkına verdiği hitabeden bir kısmı “Ey Medine halkı, … Ecdadınız tamamen şirk üzere vefat ettiler. Şayet içinizden biri muhalefet gösterir ve itiraz eder ise cümlenizin malları, eşya ve hayatı askerim için mubahtır… Hz. Peygamberin mezarı karşısında önceleri olduğu gibi durup ta’zim için salât-ü selam getirmek mezhebimizce gayrı meşru ve yasaktır. Geçenler durmadan geçip gitmeli ve durma sırasında Hz. Peygambere sadece selam vermelidir.”</p>
<p>Kendilerinden olmayanları müşrik kabul ettiklerine dair yaşanmış bir vakada; Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın huzuruna gelen bir bedevi M. Ali Paşa’nın sakalını öptükten sonra, birdenbire bağırarak, gerçek Müslümanların (yani Vehhâbilerin) dinini tamamen terk edip müşriklerin yani M. Ali Paşa’nın dinini kabul ettiğini ifade etmiştir.</p>
<p>Vehhâbi imamlarının mektuplarında; Sadece kendilerine tabi olanların İslam olacağı yazılmaktaydı. Fakat İslam’ın hâkim olduğu şehirlerde bu iddialar bir mana ifade etmiyordu. Hatta şehir uleması bu teklif ve düşünceleri komik buluyordu. Çünkü onlar zaten Vehhâbilerin iddia ettikleri ve uyulmasını istedikleri İslam’ın emirleri doğrultusunda yaşadıklarına inanmaktaydılar ve dolayısıyla bu fikirlerin muhatabı değillerdi.</p>
<p>İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri, Fıkhu’l-Ebsat isimli eserinde günah işleyen bir Müslümanı tekfir edenleri reddeder ve buna bazı ayetleri delil getirir: “Zünnûn’u da (Yûnus’u da an)! Hani (kavmine) kızan biri olarak, (bizden izinsiz) gitmişti de kendisini (bu yüzden) aslâ sıkıştırmayacağımızı sanmıştı; derken (balığın karnında) karanlıklar içinde (kalıp): “Senden başka ilâh yoktur; seni tenzîh ederim! Gerçekten ben zalimlerden oldum!” diye nidâ etmişti.” (Enbiya 87) ayetinden sonra “Hz. Yunus’un (günah işlediği için) zalim olduğunu, buna rağmen Mü’min olduğunu ve münafık olmadığını söyler.</p>
<p>Aynı bölümde, “Böylece Allah, senin günâhından geçmiş ve gelecek olanı, senin için bağışlasın.” (Fetih 2) ayetinde; “Allah Teâlâ, Hz. Muhammed (sav) için “günahını bağışlar” buyurmuştur, “küfrünü bağışlar” dememiştir.” diyerek günah işleyenlerin kâfir olmadığını ve tekfir edilemeyeceğini ispat etmiştir. Bu tevhid anlayışı itikâdi olarak Kur’an’a tamamen aykırıdır.</p>
<p>Selef-i Salihin devrinde de bu şekilde bir anlayış ve uygulama görülmemiştir. Ancak kendilerini Selefi Salihin’e nisbet ederek, ne fikirde ve ne de yaşayışta kesinlikle selef gibi davranmadıkları halde kendilerine –sözde- Selefiye ismini takanların samimiyetten ve ihlastan ne kadar uzak oldukları aşikârdır.</p>
<p><strong>Nasların Sadece Zahiri Manalarını Almaları</strong></p>
<p>Taberi’nin tedkikine göre, Ahmed bin Hanbel’in hadisçi yönünün fakihlik yönüne nisbetle ağır basması sebebiyle bu mezhep mensupları, muteber gördükleri naslar üzerinde fazla akıl yürütmemeyi ve nasları olduğu gibi kabul etmeyi şiar edinmişlerdir. Zira Vehhâbi imamlarının mektupları incelendiğinde genellikle bütün Müslümanların kabul ettikleri Ayet ve Hadislerin belli bir tertip içinde sunulmasından ibaret olduğu görülür. “Vehhâbîler ve Hâricîler ise, nusûs-u şerîata ve sarîh-i âyâta ve zevâhir-i ehâdîse istinâd ederek, hâlis tevhîde münâfî ve sanemperestliği îmâ edecek her şeyi reddetmekliği kaide tutmuşlar. Fakat… menfî garazlar, onları haktan çevirip dalâlete saptırmış ki, ifrât derecesinde tahrîbât yapıyorlar… hangi fırka olursa olsun, böyle bir hakîkati mesleğinde görüp, onunla aldanıp, sonra dalâlete saplanır.”</p>
<p>Ehl-i Sünnet ve’l- Cemaat’dan, ister sair İslâm fırkalarından olsun kendilerine muhalif olanları nassların zahirine hamlederek küfür ile itham etmişler. Evet, İbn Teymiyye ve İbn Kayyım da İbn Abdülvehhab’ın tekfir saydığı fiilleri şirk çeşidinden saymışlarsa da onların şirkten maksatları (şirk-i sağir) demek olup yoksa “Allah kendisine şirk koşulmasınıasla bağışlamaz; bundan başkasını, dilediği kimse için bağışlar” (Nisa, 4/48;116) âyet-i kerimesinde zikredilen “şirk-i ekber” değildir. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın bağışlamayacağı şirkin en büyüğü İslâm dininden çıkmak demektir ki putlar yahud ateş, su gibi şeylere ibadet ile mahluklardan birine hususi rububiyet verip Cenab-ı Hakk Teâlâ’ya şerik, ortak ve benzetme kabul etmekten ibarettir. Buna “Şirk-i Celi” de denir. “Şirk-i Hafi” ki Cenab-ı Hak’dan başkasına iltifat etmek demektir.</p>
<p>Beşer nevi bir an bile bundan uzak olamaz. Rasuller ve büyük Enbiyalar hazretleri Şirk-i Celi’den müberra, uzak oldukları halde Şirk-i Hafi’den kurtulmak için Cenab-ı Hakk’a duâ etmişlerdir. İbrahim ve İsmail aleyhisselamların: “Ey Rabbimiz! Bizi Sana boyun eğenlerden kıl! Neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar. Bize ibadet usullerimizi göster. Tevbelerimizi kabul et” (Bakara, 2/128) Ve Hz. Yusuf’un; “Beni müslüman olarak öldür ve beni salihler arasına kat” (Yusuf, 12/101) diye dua etmeleri bu manayı açıklamaktadır. Elhasıl Şirk-i Hafi’nin çeşitleri olup “kötü duygularını kendisine tanrı edinen kimseyi gördün mü? Sen (Rasülüm) ona koruyucu olabilir misin?” (Furkan, 25/43) âyeti kerimesi gereğince nefs ve şehvetlere uymak bir nevi Şirk-i Hafi olduğu gibi riyâ da şirk-i hafidir, ameli iptal eder, derler. Ancak “riyâ yapanlar hep kâfirdir” diye “kanları ve malları helâldir” sözünü hiç kimse söyleyemez.</p>
<p><strong>Kabir Ziyareti ve Birçok Şeyi Bid’at Kapsamında Değerlendirmeleri</strong></p>
<p>Vehhâbilerin bid’at olarak en çok önem verdikleri husus kabir ziyareti meselesidir. İbn Teymiye’ye göre dua etmek, selam vermek amacıyla yapılan kabir ziyareti caizdir. Fakat Peygamber dahi olsa şefaat dilemek arzusuyla yapılan kabir ziyareti ile orada namaz kılmak (sadece Allah’a ibadet etme niyetinde olsa bile) bid’at ve şirktir. İbn Teymiye’nin bid’atle ilgili fikirleri İbn Abdülvehhab’ın zuhuruna kadar nazariye olarak kalmıştı. Vehhâbiler siyasi iktidarı ve gücü ele geçirince onun bid’atle ilgili fikirlerini uygulama imkânına kavuşmuşlardır.</p>
<p>Bid’atlere karşı çok şiddetli ve toptancı bir tavır takınarak “hasene-seyyie” tarzında bir ayrımı kabul etmemişlerdir. Cevdet Paşa’ya göre “bid’at-i seyyie ile haseneyi fark-u temyiz etmek lazımdır, sonradan zuhur etme nice şeyler vardır ki hasenattan ma’duddur ve insan medeniyyi’t-tab’ olduğu cihetle bir raddede durmayıp fünunu sanayi’ muhteri’a hasebiyle âlem-i terakkide kat’i mesafe edegeldiğinden…” bu tavır tabiata karşıdır. (Bu hususu daha da irdeleyecek olursak kâinatta cari olan tekâmül ve terakki gibi âdetullah kanunlarına da tamamen aykırı hareket ettikleri anlaşılacaktır.)</p>
<p>Kutsal yerleri ziyaret etmenin, ibadeti Allah’a değil de böyle yerlere yönelteceğini, dolayısıyla inanç noktasında insanları şirke düşüreceği fikriyle pek çok İslam büyüklerinin kabirlerini yerle bir edip yıkmışlardır. Bu yüzden tarihte mabed yıkıcıları olarak tavsif edilmişlerdir. Sadece İslam büyüklerinin değil görünürde olan mezarlara dahi el atarak yıkmışlardır. Öyle ki, Hicaz bölgesinde iktidarı ele geçirdiklerinde, tüm sahabi mezarlarını yıkarak yerle bir etmişlerdir. Şu anda buraların kabir yeri olduğunu gösteren bazı işaretlerden başka bir şey kalmamış durumdadır.</p>
<p>Hâlbuki Resûlullah (sav) kabristanı ziyaret etmiş, ashabına Kabristana vardıklarında şöyle demelerini öğretmiştir: “Selâm size ey gerçek dünyanın mü’min ve müslüman sakinleri. İnşaallah biz de yakında size katılacağız. Allah’tan size ve bize âfiyetler vermesini dilerim. Siz önümüzden gidenler, biz de arkanızdan gelecek olanlarız.” (Müslim, Cenâiz 35; İbn Mâce, Cenâiz 36,103)</p>
<p>Bediüzzaman, Hadîs-i sahîh ile sâbit olan ziyâret-i kubûr ve makberistana hürmet-i şer’iye sû’-i isti’mâl edildiğini ve bunu bahane yapan Vehhâbilerin kendilerini Ahmed İbn Hanbel mezhebinde göstererek, onun bir derece zâhirî ve mutaassıbâne mezhebinden din nâmına istifâde edip, bir kısım evliyânın türbelerini tahrîb ettiklerini ve kendilerini haklı zannettiklerini ve bir dirhem hakları varsa da, buna on dirhem ilâve ederek yanlış yaptıklarını söyler. Ayrıca Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’ın Şafii vs. mensup âlimleri kabir ziyaretlerinin caiz olduğu görüşündedirler. İmam Nevevi “ziyareti çok yapmak faziletli, Allah dostu kişilerin kabirlerini ziyaret ederek, dua edip durmak müstehaptır” diyor. İmam Subki (v.771/1370) de bu görüşünden dolayı İbn Teymiyye’nin hataya düştüğünü söylüyor. Hz. Peygamber Mekke seferi sırasında annesi Amine’nin kabrini ziyaret ederek ağlamış, etrafındakileri de ağlatmış ve Müslümanların kabirleri ziyaretine de izin verilmişti.</p>
<p><strong>Mecaz-ı Aklî Delili</strong></p>
<p>Bazı cahil insanların evliya kabirlerini ziyaret ederlerken bir takım merasimlerle o mezar hakkında beslemekte oldukları itikad uygun değilse de bununla beraber bu kabilden olanların çoğunda Cenab-ı Hak’tan başka bir kimsede güç ve kudret olacağını inanmadıkları bilinmektedir. Şu halde bu yüzden bir müslümanın tekfir etmek tehlikeli bir meseledir. Yani kabir ziyaretine giden Müslümanların hiçbiri orada medfun olan zata tapma niyet ve itikadında değildir. Onlar ibadet cihetiyle sadece Allah’ı hak ma’bud ittihaz ederler. Aksini iddia etmek Müslümanlara suizanda bulunmak ve iftira etmek demektir. Müslümanlara suizan etmek de Kur’an’da yasaklanmıştır. [4] Bu meselede İslam âlimlerinin kullandıkları çok mühim bir delil de “Mecaz-ı Akli”dir. (Bazı kaynaklarda Mecaz-ı Hükmi olarak ta geçer.)</p>
<p>Mecaz-ı Akli’yi, bazen “bir fiil veya manası failine nisbet edilmeden” veya “başka bir faile nisbet edilerek” ifade edilir. Bu durumda lafız olarak hakiki fail zikredilmemiş olur. Fakat biz o fiili lafızda zikredilen faile nisbet etmeye mani olan bir karinenin olduğunu bilmemiz sebebiyle, mezkûr fiilin hakiki failinin başkası olduğuna hükmederiz. Konunun daha iyi anlaşılması için Mecaz-ı Akli’ye bazı misaller verelim;</p>
<p>“Zahidin gündüzü oruç, gecesi namazdır.” ifadesinde oruç ve namaz zamana (gece ve gündüze) nisbet edilmiştir. Halbuki bu sözü işiten herkes kesinlikle bilir ki orucu tutan “gündüz” ve namazı kılan “gece” değildir bilakis insan olan zahiddir. Burada hakiki fail zikredilmekle beraber fiil failine değil zamana nisbet edilmiştir.</p>
<p>“Hac zamanı Mekke’nin caddeleri sıkıştı.” denildiğinde hakikatte sıkışanın caddeler değil caddedeki insanlar olduğunu herkes anlar. Burada da fiil mekâna nisbet edilmiştir. Aynen bu misallerde olduğu gibi Kur’an’ı Kerimde de birçok ayette fiil hakiki failine nisbet edilmeden kullanılmıştır. Bunlar mecaz-ı akli’nin Kur’an’da da olduğunu göstermektedir. Zilzal suresinde kıyamet hengâmesindeki hadiseler anlatılırken “Yer ağırlıklarını çıkardığı…” ifadesiyle fiil yeryüzüne nisbet edilmiştir. Hâlbuki bunu işiten veya okuyan her Müslüman, bu fiili yapanın yeryüzü değil, Allah olduğu itikadını taşır. Aynen bunun gibi kabir ziyaretine giden insanlar da her şeyi Allah’ın yarattığı itikadındadırlar.</p>
<p>Her nedense Kur’an akılcılığından dem vuranlar bu gibi ayetleri görmezden gelmek isterler veya İbn Teymiye gibi cevap veremeyince Kur’an’daki mecazı inkâr etme cihetine giderler. Hâlbuki ilmi seviyesi çok düşük olan biri bile Kur’an’ı okuduğunda ayetlerin çoğunda bu temsil, teşbih ve mecazları görecektir. İşte yanlış bir uygulamayı kaldırabilmek için seçilen yanlış bir yöntem, inad damarıyla beslenerek hem kendisini hem de takipçilerini Kur’ani hakikatten uzaklaştırmıştır. Takiyyüddin İbn Teymiye ile aynı dönemde yaşayan ve onunla mücadele eden Ehli sünnet âlimi Takiyyüddin İbn Sübki, bu gibi meseleleri güzelce delillendirerek reddeder ve artık İbn Teymiye’nin bu tür aykırı fikirleri terk etmesi gerektiğini söyler.</p>
<p>Kabir ziyareti meselesinde avamın gösterdiği aşırılığa karşılık Vehhâbilerin de zıddıyla aşırılık göstermelerini İlahi Kader perspektifinde değerlendiren Bediüzzaman Said Nursi, ”Hadîs-i sahîh ile sâbit olan ziyâret-i kubûr ve makberistana hürmet-i şer’iye sû’-i isti’mâl edildi….” İşte avamın bu müfritâne hâli, kadere fetvâ vererek muharrib Vehhâbileri onlara musallat etti. Fakat muhar­rib Vehhabilerin onları ta’dîl etmek suretiyle ifrâtlarını kırmak lâzım gelirken, öyle yapmayıp, bil’akis tefrît ettiklerini ve nihayette Vehhâbilerin “<strong>سَيْفُ اللّٰه يَنْتَقِمُ به ثم ينتقم منه اَلظَّالِمُ” [5]</strong> kaidesine mazhar olarak sonra mutlaka cezalarını bulacaklarını söyler.</p>
<p>Bediüzzaman, buna benzer olarak Kader cihetiyle iki noktayı daha tespit eder. Biri insanların bu asırda materyalist bakış açısıyla Allah’ı unutup her şeyi zahiri sebeplere dayandırmalarıdır. Diğeri de bu asırda enâniyetin çok ileri gittiği, çoğu insanın mağrurca birer küçük firavun ve nemrûd gibi oldukları hengâmında, kaderin bu muharribleri Ehl-i Sünnet’e musallat ettiğini nazar-ı hikmetle görür ve hikmet-i şer’iye diliyle açıklar.</p>
<p>Ravza-i Şerife’nin üzerine atılan örtülerin dahi bid’at bir iş olduğunu iddia etmişlerdir. Bu nedenle Ravza’nın üzerinde bulunan örtülerin yenilenmesini yasaklamışlardır. Bu örtüler eskilikten öylesine çürük halini almıştır ki, Hz. Peygamber’in(sav) huzurunda bulunan kişiyi aydınlatan veya ona bu mekânın Hz. Peygambere vahyin indiği mekân olduğunu hissettiren o nur olmasa, bu çürümüş parçalar göze gayet çirkin görünecektir. Ravza-i Şerife’nin üzerine bir örtü koymayı, hiç kimse, hiç bir şekilde bir tür ibadet olarak saymamıştır. Bunu yapanlar, Ravza’nın bakanlara daha hoş görünmesini sağlayacak bir süs amacıyla yapmışlardır.</p>
<p>Ravza’daki örtülerle Mescidi Nebevi’deki süslemelerin durumu aynıdır. Ne gariptir ki, bu örtülere karşı çıkanlar Mescidi Nebevi’deki bu süslemelere karşı çıkmamışlardır. Bu çifte standartlı bir uygulamadır. Ayrıca bid’atlarla mücadele edip her türlü yeniliğe karşı çıkan muvahhid! Vehhâbiler, neden Suudlu işadamlarının ülkeye her türlü modern konfor unsurlarını sokmalarına ses çıkarmamıştır? Bu ikiyüzlü münafıkâne tavrın asıl sebebi, Vehhâbilerin siyaseten bağlı oldukları Suud ailesinden maddi menfaat elde etmeleridir. Aksi halde dini hassasiyet iddialarında samimi olsalardı fıtratlarında olan isyan damarıyla buna başkaldırırlardı. Bu da gösteriyor ki Vehhâbilerin ekonomik olarak rahatlaması, onları inanç esaslarında da gevşekliğe sürüklemiştir.</p>
<p><strong>Şefaati ve Tevessülü Reddetmeleri</strong></p>
<p>Şefaat, “suçunun bağışlanması veya dileğinin yerine getirilmesi için birine aracılık etme” manasına gelir. Terim olarak “kıyamet gününde peygamberlerin ve kendilerine izin verilen salih kulların müminlerin bağışlanması için Allah katında niyazda bulunması” anlamında kullanılır. Cürcani ise şefaati, “hakkında suç işlenmiş kimseden, suçları bağışlamasını istemektir.” şeklinde tanımlamıştır. Zümer suresinde anlatıldığı üzere[6] putperestler kendilerini Allah’a yaklaştıracağı­na inandıkları için putlara tapıyorlardı.</p>
<p>Şefaat ile ilgili ayetlerde kıyamet günü Allah’tan başka hiçbir dost ve şefaatçinin bulunmayacağı belirtilmekte, ancak Allah’ın izni ve rızasıyla şefaatin gerçekleşebileceği açıkça beyan edilmektedir. Şefaat kavramı hadislerde de sıklıkla yer alır (Buhari, “Tevhid”, 24; Müslim, “İman”, 302) ve şefaatin hem dünyevi hem de uhrevi tarafı­nın bulunduğu belirtilir. Başta Resûlullah olmak üzere bütün peygamberler, melekler ve salih kullar büyük günah işleyen müminlere şefaat edecektir. Ayrıca Kur’an okuyan ve oruç tutan kimseler hakkında bu ibadetlerin de şefaatçi olacağı[7] ilgili hadislerde bildirilmiştir.</p>
<p>İbni Abdülvehhab, şefaat konusunda da İbn Teymiye’yi takip etmiştir. Şefaat, tevessül, istiğase, istimdad, kabir ziyaretleri ve tasavvuf hakkındaki görüşler hep tevhid-i ulûhiyet ile irtibatlıdır. İbn Teymiye’ye göre, vefatlarından sonra kabirleri başında peygamberlere, meleklere dua etmek, onlardan şefaat istemek Allah tarafından yasaklanmıştır. Fakat Allah’ın izniyle Peygamberin ve salih kulların ahirette şefaat edebileceğini kabul etmektedir.</p>
<p>İbn Abdülvehhab şefaatin sadece Allah’ın izniyle ahirette gerçekleşeceğini, Hz. Peygamber dâhil hiç kimsenin doğrudan şefaat yetkisine sahip bulunmadığını söylemiştir. Bu sebeple Resûlullah ile sahabilerin ruhlarından ya da velilerden dünyada şefaat beklemek şirke götüren bir davranıştır. İbn Abdülvehhab’a göre caiz olmayan taraf, Allah’ı aradan çıkararak bizzat Hz. Peygamberden şefaat istemektir. Zira Resûlullah’ın şefaatine nail olmak için de Allah’tan istemek gerekir. O’ndan başkasından istemek dalalettir. Eğer her şeyi sadece Allah’tan istemek şart olsaydı, Kur’an ve Hadislerde ifade edilen şefaat ve dua etmek gibi mefhumları ayrıca zikretmeğe gerek kalmazdı. Ne batıl itikâd!, ne mantıksız iddia!</p>
<p>Nitekim Kur’an’da meleklerin günahkâr müminler için istiğfar ettiği[8] bildirilmiş, Hz. Peygamber’e de müminlerin bağışlanması için dua etmesi[9] emredilmiştir. Bununla birlikte İbn Teymiye ve takipçilerinin iddia ettiği gibi söz konusu davranışlarda bulunan Müslümanları müşrik diye nitelemek aşırılık sayılmalıdır. Zira ahirette şefaatin olmayacağını ve zalimleri koruyan herhangi bir dost ve şefaatçinin bulunmayacağını bildiren ayetler kâfirler hakkındadır.</p>
<p>Şefaat konusuyla irtibatlı bir konu da Tevessül’dür. Lügatte vesile edinmek demektir. Vesile ise kendisiyle başkasına yaklaşılan şeydir. Tevessül ıstılah olarak bir Müslümanın işlediği salih amelleri, Hz. Peygamber’i yahut velileri vesile yaparak Allah’a yakın olmaya çalışmasını ifade eder. Zeyni Dahlan, Cuma hutbelerinde, İbn Abdülvehhab’ın her defasında “Bir kimse Peygambere tevessül ederse kâfir olur.” dediğini aktarmaktadır.</p>
<p>Kur’an’da müminlere Allah’a yakın olmak için vesile aramaları[10] emredilmiştir. Çeşitli rivayetlerde belirtildiğine göre kuraklık dönemlerinde ashap Hz. Peygamber’le tevessülde bulunarak Allah’a dua ediyor ve duaları kabul görüyordu. İslam âlimlerinin cumhuruna göre tevessülün çeşitlerini şöylece özetlemek mümkündür: 1) Allah’ın zâtı, isimleri ve sıfatlarıyla tevessül. (“Ya Rabbi, İsmi azamın hürmetine kabul et.” gibi) 2) Hz. Peygamber’le tevessül. (“Peygamberin hakkı için bir şey istemek.” gibi) 3) Amel-i salihle tevessül. “Bir mağarada mahsur kalan 3 kişinin yaptıkları salih amellerle tevessülde bulunarak Allah’tan kendilerini kurtarmaları için dua ettiklerinde her duadan sonra mağara kapısının biraz açılması ve en sonunda kapının tamamen açıldığını haber veren rivayetlerde belirtildiği gibi amel-i salihle tevessülde bulunarak yapılan duaların makbul olduğu yolunda sahih bilgiler mevcuttur. (Buhârî, Edeb, 5; Müslim, Zikr, 100)” 4)</p>
<p>Müttaki ve salih müminlerin duasıyla tevessül. “Esasen müminlerin duasını istemek Kur’an ve Sünnet’te teşvik edilmiştir. Nitekim Resûl-i Ekrem umreye giden Hz. Ömer’den kendisi için dua etmesini istemiştir.” 5) Hayatta olan velîler ve salih müminlerin zatıyla tevessül etmek. Hayatta iken ve ölümlerinden sonra Hz. Peygamber’in, velilerin ve salih kulların zatıyla tevessülde bulunmayı şirk saymak kesinlikle isabetli bir görüş değildir. Ayrıca “Sâlih amellerle tevessülde bulunmanın meşru kabul edilmesi, bu amelleri yapanlarla tevessülü de meşru hale getirir. Zira zat asıl, zata ait fiil fer’idir, fer’i ile tevessül câiz ise asılla tevessül de câizdir.”</p>
<p>Netice olarak dünyevi bir ihtiyacın karşılanması veya günahların bağışlanması için hayatta olan salih kişilerden dua talep edilmesi anlamındaki şefaatin caiz olduğu konusunda âlimler ittifak etmiştir. Zira bu şekilde dua edilmesi Hz. Peygamber’e[11] ve Müslümanlara[12] Kur’an’da emredilmiş, ashab da yağmur yağması veya başka ihtiyaçlarının giderilmesi için hayatta bulunan Resûlullah’tan dua etmesini istemiş, ayrıca yine hayatta iken Resul-i Ekrem’le tevessülde bulunmuşlardır.</p>
<p>Bir velinin kabri yanında adını anarak dua etmek ona tapmak anlamına gelmez, müşriklerin putlara tapmasına ise asla benzetilemez. Nitekim Hz. Ebubekir, Resûlullah vefat edince alnını öptükten sonra, “Allah katında bizleri de an” demiştir. Ayrıca Hz. Peygamber’in Hz. Ömer’e hitaben “Ey Kardeşim” Dualarında bizi unutma” ibaresiyle vaki olan Hz. Peygamber’in iltifatı, Allah nezdinde duânın kabulü için şefaatin yasak olmadığını açıkça göstermektedir. Yoksa Hz. Peygamber’in bu konuda Hz. Ömer’in tevessülüne ihtiyacı yoktur. Ayrıca Hz. Ömer’in yağmur duasına çıkarken Hz. Abbas’ı yanına alıp onun yüzü suyu hürmetine Allah’tan yağmur dilemesi de (Buhari, istiska, 3) buna delil olarak gösterilmiştir.</p>
<p><strong>Uzlaşmaz Tutumları ve Sadece Kendi Fikirlerini Hak Kabul Etmeleri</strong></p>
<p>Vehhâbi âlimleri kendi görüşlerinin hata kabul etmez şekilde doğru, başkalarının görüşlerinin ise, tasvib edilemez şekilde yanlış olduğunu düşünmektedirler. Kabile yapısının en önemli davranış biçimlerinden biri hiç kuşkusuz kendi dışındakini öteki kabul etmesidir. Vehhâbiliğin, Osmanlı döneminden kalma mimari eserleri sistemli biçimde yok etmesi de bu hareketin ideolojik bir yansıması olarak görülebilir. Çünkü sanat eserlerinin bir bir yok edilmesi, Vehhâbilerin kendileri dışındaki her türlü inanç, fikir ve sembole hayat hakkı tanımama yönündeki genel eğilimlerinin bir tezahürü olarak anlaşılabilir.</p>
<p>Vehhâbilerin esas problemi tek bir doğru meydana getirmeye çalışmaları, daha doğrusu kendi düşünce yapılarını yegâne doğru addetmeleridir. Vehhâbilerin bütün geleneksel yorumlamaları reddedip temel kaynaklara dönme teşebbüsü neticede sadece kendilerinin gerçek inancı temsil ettiklerine inandıkları bir grubun oluşmasına neden olmuştur. Vehhâbiliğin, kendilerinden olmayanlara karşı mücadeleyi başlatması, kendi içlerinde bütünleşmeyi sağlarken, İslami ana omurgadan ayrılmış ve neticede maalesef anarşist bir ruh taşıyan radikal, marjinal ve uzlaşmaz bir gruba dönüşmüştür. Kur’an ve Sünnete muvafık bir usule dayanmak kaydıyla insanlar hakikati farklı şekillerde yorumlayabilirler.</p>
<p>Bu hususta Bediüzzaman: “Haklı her meslek sâhibinin -başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde- hakkı, “Mesleğim haktır” yahud “Daha güzeldir” diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliği îmâ eden, “Hak yalnız benim mesleğimdir” veyahud “Güzel, benim meşrebimdir” diyemez.” sözleriyle takınılması gereken tavrı açıklamıştır.</p>
<p>İşte bu uzlaşmaz tutumları ve doğru olanı sadece kendilerinin bildiklerini iddia etmeleri İslam dünyasında nifak tohumlarının ekilmesine sebebiyet vererek netice itibariyle Ehl-i Sünnet’e ve İttihad-ı İslam’a zarar vermiştir.</p>
<p><strong>Islahtan İsyana Doğru Bir Hareket Olduğu</strong></p>
<p>Bu hareketin temelindeki iki şey isyana ilham olmuştur. Birincisi; Harici ruhu; haşin, isyankâr ve çevresine uyum sağlayamayan bir insan tipinin simgesi olarak telakki edilmiştir. Şehristani’nin ifade ettiği gibi bu niteleme “ümmetin üzerinde ittifak ettiği halifeye başkaldıran herkes” için kullanılır. İkinci olarak da İbn Teymiye’nin eserlerini okuyan ve okudukça beğenen İbn Abdülvehhab, daha sonra bu konuda derinleşerek, bu görüşleri teoriden pratiğe aktarmıştır.</p>
<p>Bir hareket veya fikrin istikamette olup olmadığının tespiti sadedinde Bediüzzaman; “Meslekler, mezhebler ne kadar bâtıl da olsalar, içinde ukde-i hayatiyesi hükmünde bir hak, bir hakîkat bulunur. Eğer âsârına ve neticelerine hükmeden hak ve hakîkat ise ve menfî cihetleri müsbet cihetlerine mağlûb ise, o meslek haktır. Eğer içindeki hak ve hakîkat, neticelere hükmedemiyor ve menfî ciheti müsbet cihetine galebe ediyorsa, o meslek bâtıldır. Onun ehli, ehl-i bid’a ve dalâlet olur. İşte bu kaideye binâen, âlem-i İslâmdaki ehl-i bid’a fırkalarına bakılsa görülüyor ki, her biri bir hakka istinâd edip gitmiş. Fakat menfî ciheti ya garaz veya inâd gibi bir sebeble o mesleğin âsârı dalâlet hesabına çalışmıştır.”</p>
<p>Söz konusu isyan olunca bazılarının aklına hemen Nurettin Topçu’nun “isyan ahlakı” gelebilir. İsyankâr, tenkidçi, muhalefetten süfli bir zevk alan anarşist ruhlu kişiler, isyanın da ahlaki yönünün olduğunu cahilane iddia edebilirler. Hâlbuki Topçu’nun belirttiği isyan; Allah’ın emirlerine uymak istemeyen nefs-i emareye karşı isyan etmektir. Aslında tasavvufta “nefis terbiyesi” olarak bilinen şeye Topçu “isyan ahlakı” ismini vermiştir. Yoksa burada dışa yönelik bir isyan yoktur. Bilakis bu isyan insanın kendine olan ve neticede Rabbine hakiki kulluğu netice veren ahlaki bir süreçtir. Yani anarşist ruhlu ve her şeyi tenkid edenlerin anlamak istediği gibi değildir. Yani Hz. İbrahim’in gelen emir üzerine bıçağı eline almasına karşı güzel gözlü İsmail, ona itiraz etmedi.</p>
<p>Bu misal gibi daha niceleri nefislerine isyan ve Rablerine itaat ederek yüksek makamlara ulaştılar. Lakin günümüzün asi İsmailleri kara gözleriyle, hakikat nurlarını görmezden gelerek, İslam büyüklerini beğenmeyerek ve herkesi tenkid ederek isyan ahlaksızlığına düşmektedirler. Zira hiçbir ayet veya hadiste Müslümanların tenkid edilmesi emredilmemiştir. Eğer zannettikleri gibi çok zeki ve akıllı kimseler olsalardı, muhalefet saikiyle tenkid etmek yerine, müspet fikirler geliştirerek günümüzdeki İslami meseleleri için ortaya bir çözüm koyarlardı.</p>
<p><strong>Siyasi Cihetinin Daha Baskın Olduğu</strong></p>
<p>Vehhâbiye mezhebi Hanbeliye mezhebinin gulûvvüdür. Zuhur ve devamında yine siyasetin tesiri vardır. Eyüp Sabri Paşa, Vehhâbilik hareketinin ile ilgili olarak İbn Abdülvehhab’ın herhangi köklü ve asil bir soydan gelmediğini “Ol deni-i cehennemi de asalet ve asabiyetten nişane olmadığı beyn’el urban malum” bu sözlerle ifade ederek İbn Abdülvehhab’ın zaten istikbal meraklısı olan Dir’iye Şeyhi Abdülaziz’ini Haremeyn’e istilaya terğib ettiğini söyler. Modern Suudi devletinin bayındırı Abdülaziz b. Suud, kendilerinden olmayan Müslümanlara selam vermeyen, hatta gayr-i müslimle karşılaştıklarında yüzlerini kapayan Vehhâbilere rağmen gayr-i Müslimlerin ülkelerinde petrol aramasına ve işletmesine izin verebilmiştir. Bu ironik durum bu hareketin esas amacının dini değil tamamen ekonomik ve siyasi merkezli olduğunu göstermektedir.</p>
<p><strong>Irkçılık Damarının Etkili Olduğu</strong></p>
<p>Arap dünyası 19. Yüzyılın başlarından itibaren, batıyla temasa geçtikçe milliyetçilik, bağımsız hükümet kurma istekleri, Osmanlı devletinin çeşitli eyaletlerinde ortaya çıkmıştır. Fransız devrimiyle başlayan milliyetçilik tipinden ayrı, kökleri gerilere giden ve eski Arap milliyetçiliğinin izlerini taşıyan Vehhâbilik, Hicaz’da Osmanlıya ait her şeyi yok etmeye girişerek Arabistan’da Osmanlı otoritesini yıkma yolunda ilk teşebbüs olduklarını kanıtlamışlardır. Gerçek İslam’ı temsil ettiklerinin iddia etmelerine rağmen, devletlerinin Vehhabi özellikleri onları monarşik de olsa bir Arap “milli” devleti yapar. Bu iddia bile aslında rejimin milliyetçi ideolojisini ifade eder.</p>
<p>Cevdet Paşa’nın; “Köyden köye gezerek bir takım mutekadatı haside ile nice urvanı ıdlal edip hususuyla deriye ahalisini bütün bütün kendine tabi kılarak çünkü sahib huruçlukta asabiyet şart olduğunda…” İfadelerindeki asabiyet ile İbn Haldun’un bahsettiği “asabiye teorisi”ni karıştırmamak gerekir. Çünkü İbn Haldun konuyu daha farklı cihetleriyle birlikte ele alarak çok yönlü bir anlayış üzerine bina etmiştir. Hâlbuki Paşa burada ıstılahi değil kelime anlamıyla, İbn Abdülvehhab’ın asil bir soydan gelmediğini ifade etmektedir.</p>
<p>Menfi milliyetçiliği nazara verenlere karşı Bediüzzaman: “Şu asır, menfî milliyeti çok ileri sürdü. Anâsır-ı İslâmiye hiç muhtaç olmadığı halde, şu milliyet fikrine körü körüne sarıldılar. Menfî milliyet ise, mukaddesât-ı dîni­yeye hürmetkâr olamıyor. Bahaneler buldukça ilişmek istiyor.” bu ihtarı yapmıştır.</p>
<p><strong>Emri bi’l-Maruf Nehyi ani’l-Münker Kaidesini Sûistimal Etmeleri: “Sözde Cihad”</strong></p>
<p>İslami literatürde genellikle dinin getirdiği hayat tarzına, görgü kurallarına uygun olan söz ve davranışlar “ma’ruf”, uygun olmayanlar da “münker” sayılmıştır. İslam âlimleri emri bi’l-ma’ruf nehyi ani’l-münker’in farz-ı kifaye olduğunda ittifak ettikleri halde Hariciler silah kullanmayı kötülüğe sapan herkese karşı gerekli görmüşler ve isyan hareketlerini de bu temel anlayışlarına dayandırmışlardır. Buna karşı Ehl-i Sünnet âlimleri umumiyetle, İslam ümmetini halife etrafında birleştirmek, sosyal barışı korumak, toplumun fitne ve fesat hareketlerine kapı­larak parçalanmasını önlemek düşüncesiyle, siyasi otoriteye karşı isyan ederek silahlı mücadeleye girişmeyi doğru bulmamıştır.</p>
<p>Haricilerin bu esasına dayanan Vehhâbi hareketi de aşırı müdahalecidir. Vehhâbilerin bu katı ve sert tutumları büyük ölçüde ilham aldıkları İbn Teymiye’den de kaynaklanıyordu. Zira İbn Teymiye’nin uygulamalarında bu hususiyet sıkça görülür. Nitekim saçı sakalı birbirine karışmış bir kişiyi yakalayıp sünnete uygun biçimde zorla tıraş ettirmesi onun dini tutum ve anlayışı konusunda verilebilecek en basit örneklerden biridir. Aslında İbn Teymiye, Haricileri, Mu’tezileyi ve Şia’­yı emir ve nehiy konularında aşırı sertliğe yönelmekle suçlar.</p>
<p>Hz. Peygamber’in bu husustaki talimatı uyarınca Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in, Müslümanların birlik ve bütünlüğüne öncelik verdiğini, devlet başkanlarına karşı gelmekten, fitne savaşlarına katılmaktan kaçınmayı ilke edindiğini belirtir. (bkz. İbn Teymiye, el-İstikame, II, 215- 216) Fakat Vehhâbiler işlerine gelmediği için bu konuda İbn Teymiye’ye tabi olmamışlardır. İbn Abdülvehhab bu itikadı gereğince, cihadın İslam’ı anlatma ve öğretme metodu olduğunu söyleyerek selefi İbn Teymiye’den bu hususta ayrıldığını söylemek insaf düsturunun iktizasıdır. Tarih boyunca Osmanlılar, Hicazlılar, Şiiler gibi Müslüman unsurlarla devamlı savaş halinde olmalarının sebeplerinden biri de, “emri bi’l-ma’ruf nehyi ani’l-münker” anlayışlarının gereği olan “sözde cihad”ın bir neticesiydi.</p>
<p>Hemen hemen İslami bütün çevrelerce Selefin en büyük âlimlerinden biri kabul edilen Hasan-ı Basri hazretleri, emri bi’l-ma’ruf nehyi ani’l-münkeri daha çok ahlaki bir prensip olarak değerlendirmiş ve silahlı isyan fikrini reddetmiştir. Bizzat kendisi de devlet yöneticilerinin haksız uygulamaları karşısında bazen ağır ifadelerle de olsa eleştirmiş, onları adalet ve hakkaniyete çağırmakla yetinmiştir. Aynı şekilde İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye nisbet edilen Fıkhu’l-Ebsat’taki bilgilere göre, İslam ümmetinin başında bulunan ve ümmetin birliğini temsil eden devlet baş­kanına karşı -zalim dahi olsa- isyan ederek emri bi’l-ma’ruf nehyi ani’l-münker adına silahlı mücadeleye girişen ve böylece cemaatin birliğini tehlikeye sokanların “ıslah ettiklerinden ziyade ifsad ettiklerini” belirtmiş, bu sebeple HariciIer’i şiddetle tenkid etmiştir.</p>
<p>Bununla birlikte toplumda meydana gelen haksızlıkları gidermek, fitne ve fesada yol açılmasını önlemek düşüncesiyle, Ehl-i sünnet’in, emri bi’l-ma’ruf nehyi ani’l-münker faaliyetlerinde yaptırımlı fiili müdahaleleri sadece resmi kurumlara bıraktığını, fertlerin ve dolayısıyla sivil örgütlerin yetkisini ise eğitme, aydınlatma ve uyarma gibi müsbet teşebbüslerle sınırlayarak ferd ve cemiyet için en selametli yolu tavsiye ettiği her zaman hatırda tutulmalıdır.</p>
<p>İslam’ın ilk dönemlerindeki fetihlere benzettiklerini zannederek güç ve hâkimiyet hırsı gibi süfli hislerle hareket edip sadece Müslümanlarla savaşmışlardır. Hâlbuki İslam’ın ilk dönemlerindeki fetihler, sırf Allah rızası için ulvi hislerle ve İslam dinini yaymak gayesiyle gayr-i müslimlere karşı yapılmıştır. Vehhâbiler cihad adı altında menfaat elde edebilmek için muhataplarını hemen şirkle itham edip tekfir ederlerdi. Bu şirk veya tekfir iddiasının arkasında yatan asıl sebep şudur; sapkın (bid’at olan) fikirlerinin kolayca benimsenmesini ve yayılmasını sağlamak amacıyla etrafındaki yağmacı karakterli bedevilere -onları bir anda zenginleştirecek olan- cazip bir teklif sunmuş oluyordu.</p>
<p>Böylelikle bu fikirleri benimseyen yağmacı Vehhâbiler karşılarına çıkan Müslümanları hemen şirkle itham ederek canlarına kıyıyor, hem mallarına el koyuyor ve hem de gözlerini diktikleri eşlerine ve namuslarına ilişiyorlardı. Konuyla ilgili olarak “Her kim, biz Müslümanlara silah çekip kıtal ederse o bizden değildir.” (Müslim) hadisi ile Hz. Peygamberin “Ben Allah’ın birliğini kabul edenlere silah çekmemeğe memurum” (müttefekun aleyh yani herkesin kabul ettiği bir hadistir) mealindeki hadisi Müslümanın Müslümana silah çekmemesi gerektiğini açık bir şekilde ifade etmektedir. Zaten Vehhâbiler de işte bu nedenle Müslümanları tekfir ederek İslam dairesi dışına çıkarmak istiyorlardı.</p>
<p><strong>Kâfir İngilizlerle İşbirliği Yapmaları</strong></p>
<p>Öncelikle İbn Abdülvehhab’ın kökeni, birilerinin ajanı olduğu dahası peygamberlik iddiasında bulunduğu gibi iddialar mevcuttur. Fakat yapılan araştırmalarda kaynakların hiçbirinde bu tarz kesin bir bilgiye ulaşılmamıştır. Bu hususta bazı kesimlerin İngiliz ajanı Hempfer’in (Lawrence) hatıralarına çok itibar ettiklerini görüyoruz. Lakin bu hatıraları okuyan her aklı başında insan bunların şehir efsanesinden ibaret bir uydurma olduğunu, içinde çelişkiler bulunduğunu ve iftiralarla dolu olduğunu görecektir.</p>
<p>İşin aslı İbn Abdülvehhab ve ilk dönem Vehhâbilik hareketinin İngilizlerle teması olduğunu gösteren hiçbir vesika veya tarihi bilgi mevcut değildir. Aynen Hariciler gibi tamamen İslam içinden çıkan bir fitnedir. Fakat 19. yüzyılın sonlarına doğru İngilizler Osmanlıyı yıkabilmek ve İslam âlemini parçalayabilmek için bölgeye özel ilgi göstermişlerdir.</p>
<p>İngiltere Ortadoğu hâkimiyetini kesin bir şekilde elde tutabilmek için Arabistan’ın hassas 3 noktasına (Yemen, Akabe, Kuveyt) göz dikmişti. Bunlardan Kuveyt Emiri Mübarek, Osmanlı devletine karşı İngiltere’nin yanında yer aldı. 1884 yılında Vehhabiliğin lideri Abdülaziz İbn Suud ile Şammar Emiri İbn Reşid arasında Hicazın hâkimiyeti yüzünden şiddetli bir mücadele meydana gelmiş, Osmanlı İbn Reşidi destekliyor, İngiltere de Kuveyt kanalıyla İbn Suud’a yardım ediyordu. Nihayet yapılan bir savaşta İbn Reşid vefat edince Necid bölgesi Vehhabilerin eline geçti.</p>
<p>Hicaz, Osmanlının bir vilayeti olup Valiler tarafından yönetilmekteydi. Ayrıca Peygamber soyundan gelen sınırlı yetkilere sahip Emir (Şerif) de vardı. 1909 da Emir olarak Şerif Hüseyin görevlendirilmişti. 1. Dünya savaşı patlak verince İngiltere; Şerif Hüseyine “Osmanlı devletinin yanında yer almaması halinde bağımsızlığını tanınacağını” bildirdi. İngilizlerin isteği üzerine Halifenin ilan ettiği “cihad-ı ekber”e katılmayacağını bildirdi ve bunu İbn Suuda da tavsiye etti. 1915 te yapılan anlaşmaya göre İngiltere Şerife 400 bin İngiliz lirası verecek ve hicazı her türlü dış ve iç saldırılardan koruyacaktı.</p>
<p>Şerif de Osmanlıya karşı İngiltere’nin yanında yer alacaktı. Nihayet Şerif Hüseyin, 1916 Haziranında fiilen ve resmen isyan ederek kısa sürede Mekke ve çevresine hâkim oldu. Medine’de bulunan az sayıdaki Osmanlı askeri Fahri Paşa’nın harikulade yönetimiyle müdafaa ettiler. Kasım 1916’da krallığını ilan etti. Böylece Osmanlı koruyabilmek için büyük çabalar harcadığı Arap yarımadasının tamamını kaybetmiş oldu. İngiltere, Osmanlı devletine karşı kendi saflarında yer alması için İbn Suud ile başlattıkları görüşmeleri 26 Aralık 1915’te neticelendirmiş ve bir anlaşma yapmaya muvaffak olmuşlardı.</p>
<p>Bu hususta Bediüzzaman’ın tespiti kayda değerdir: “Sâdâttan olan Şerîf-i Mekke, Ehl-i Sünnet ve Cemâat’ten iken zaaf gösterip, İngiliz siyâsetinin Haremeyn-i Şerîfeyn’e müstebidâne girmesi­ne meydan verdi. Nass-ı âyetle küffârın girmesini kabul etmeyen Haremeyn-i Şerîfeyn’i, İngiliz siyâsetinin âlem-i İslâmı alda­tacak bir sûrette merkez-i siyâsîsi hükmüne getirmesine yol verdiğinden” ve Vehhâbilerin hac yapma isteklerinin Şerifler tarafından men edilmesi, Harameynin Vehhabiler tarafından işgalinin haklı sebebi olarak gösterilmeye çalışılmaktadır.</p>
<p>Vehhâbi yayılmacılığının İngiltere’nin çıkarlarına hizmet edeceği düşünülerek Suud ailesi içinde kralın en yakın danışmanlarından biri haline gelen John Philiby’nin oynadığı merkezi rol sayesinde İngilizlerin, Suudi Arabistan krallığının doğuşunda şekillendirici bir rol üstlendikleri daima hatırda tutulmalıdır.</p>
<p>Yaşanan bütün siyasi olaylar bir tarafa, Vehhâbi-Suudilerin diğer Müslüman kabileler ve Osmanlı devletiyle savaşmalarına rağmen kâfir İngilizlerle anlaşma yapmalarının ve geleneksel ticaret yollarına aşırı ilgi göstermelerinin İslami hiçbir açıklaması yoktur ve olamaz. Bu da Vehhâbiliğin gelişim sürecinde en etkili amilin dini hassasiyetler değil, siyasi ve ticari menfaatler olduğu sonucunu açıkça ortaya koymaktadır. Hâlbuki eğer iddia ettikleri gibi selef-i salihinin yolunu tutmuş olsalardı ve dahi Kur’an’ın zahirine göre amel etmiş olsalardı, elbette ki aşağıdaki ayetler harfleri adedince onları tekzib edecekti.</p>
<p>-“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmesin! O hâlde kim böyle yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur…” (Ali İmran, 28)</p>
<p>-“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmeyin! Allah’a aleyhinizde kullanacağı apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” (Nisa, 144)</p>
<p>-“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dostlaredinmeyin! Onlar birbirinin dostudurlar. Buna rağmen içinizden kim onları dost edinirse, artık şübhesiz o, onlardandır. Muhakkak ki Allah, zalimler topluluğunu hidayete ” (Maide, 51)</p>
<p>-“Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitab verilenlerden dininizi alaya ve eğlenceye alanlarıve kâfirleri dostlar edinmeyin! Eğer (gerçekten) mü’minler iseniz, Allah’tan sakının!” (Maide, 57)</p>
<p>-“Allah, din hususunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten ve onlara karşı âdil davranmaktan sizi men’ etmez. Şübhesiz ki Allah, adaletli olanları sever. Allah sizi ancak, din hususunda sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanıza yardım eden kimselere dostluk etmekten men’ eder! Artık kim onlara dostluk ederse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir!” (Mümtehine, 8-9)</p>
<p>Kur’an’ı çok okuyup da sırf siyasi ve maddi menfaatleri uğrunda apaçık bir şekilde Kur’an’a aykırı hareket eden Vehhâbilerin bu vahim durumu, bütün Müslümanlar için ciddi dersler vermelidir. Bu vaziyette onların misali; tatlı suyun içinde yüzerken hayret-engiz bir şekilde susuzluktan ölen kişinin misali gibidir ki okudukları Kur’an maalesef boğazlarından aşağıya inmemiştir.</p>
<p><strong>Şiddete Eğilimli Olup Teröre Kaynaklık Etmesi</strong></p>
<p>İbni Abdülvehhab, İbn Teymiye’nin eserlerini okumuş, onları beğenmiş, derince incelemiş ve teoriden pratiğe dökmüş ama ondan daha katı bir tutum izlemiştir. Bu katı tutum, bid’atla mücadele ve emr-i bil ma’ruf nehy-i an’il münker kaidelerinin uygulamasında şiddete başvurma şeklinde tezahür etmiştir. Bid’atla mücadele konusunda İslam âlimlerinin cumhuru fitneye sebep olabileceği endişesiyle müsamahalı davranmayı uygun bulurken, bazı Hanbeli gruplar ve bilhassa İbn Teymiye bid’atlara karşı sert bir tutum sergilemişlerdir.</p>
<p>Vehhâbilik hareketinin bid’atlarla mücadele konusunda İbn Teymiye’nin katılı­ğını daha da arttırdığı bilinen bir gerçektir. Ancak bid’atla mücadele alanındaki bu katı tutum Müslümanları sünnet çerçevesinde sımsıkı birleştirmek yerine, başka bir aşırılığı netice vermiş ve ateşli bid’atçıların kendi mezheplerine olan taassuplarını körüklemiştir. Görülüyor ki, Vehhâbilik bazı esaslarda seleften, bazı esaslarda Ahmed İbn Hanbel’den, bazılarında İbn Teymiye’den ayrılmış ve ayrıldığı yerlerde de hep ifrat ve taassup cihetini tutmuştur.</p>
<p>Vehhâbiler davalarını yaymakta ve adam kazanmakta zorlanmışlar ve bunu başarabilmek için İslam ülkelerinin fakir halinden istifade etmektedirler. Mesela Pakistan’daki öğrencilerin ekseriyetini genellikle kırsal bölgelerden ve fakir muhitlerden toplanan muhtaç çocuklar teşkil etmektedir. İşte bu talebelerin gittiği okulların finans kaynaklarını zengin Suudluların oluşturduğu belirtilmektedir. Kolayca etkilenebilen ve dünyada olup bitenlerden habersiz cahil gençlerin, tevhid, cihad, tekfir, şirk, bid’at vb. gibi konular etrafında yoğunlaşan bir dini eğitime maruz kaldıkları, dolayısıyla bu eğitim kurumlarının terörist gruplar için son derece verimli yerler oldukları söylenebilir.</p>
<p>Küresel ölçekte görülen köktenci terörist hareketlerin arkasında Vehhâbiliğin güçlü etkisinden söz edilmektedir. Vehhâbiliğe getirilen en büyük eleştiri: günümüz dünyasında İslam ve terörün beraber anılmasına sebep olacak faaliyetlere imza atan bir zihniyeti netice vermesidir.</p>
<p><strong>Vehhâbiliğin Bir Taklid Hareketi Olduğu</strong></p>
<p>Vehhâbiler taklidi reddedip ortaya atıldıkları halde bugün fıkıhta Hanbeliliğin, itikatta Selefiliğin himayesine sığınmıştır. Böylelikle Vehhâbilerin taklide karşı takındıkları tavır kendilerine karşı da gösterilerek ciddi bir çelişki içerisinde oldukları ifade edilmiştir. Bu tenkide göre bu hareket bir tecdid değil, bir taklid hareketidir. Zira bu hareket İbn Teymiye’nin taklid edilmesinin sürdürülmesiyle teşekkül etmiştir. Onlara göre ise İbn Teymiye’nin fikirlerinden yararlanmak taklid değil, doğruyu tasdik etmektir. Zaten Vehhâbilerin akidede Mutezile, Cehmiye, Eşariye, Mürcie gibi fırkalara karşı tutumu, İbn Teymiye’nin tutumuyla aynıdır. Dikkat edilirse bu zikredilenler arasında Ehli Sünnet de yer almaktadır. Bu ifadeyle İbn Teymiye ve Vehhâbiler kendi kendilerini Ehl-i Sünnet dışına itmektedirler.</p>
<p><strong>Ehl-i Velayet’e ve İslam Âlimlerine Düşmanlık Etmeleri</strong></p>
<p>Vehhâbîlerin imamlarından İbn Teymiye ve İbn Kayyimi’l-Cevzî gibi zâtlar, Muhyiddîn-i Arabi (ks) gibi çok evliyâya karşı fazla hücum ederek, onları inkâr ve tekfîr ediyorlar. Hâlbuki kendilerinden önce gelen ve yaklaşık olarak aynı manevi havayla karşılaşan İmam Gazali’de tasavvuf ehlinde bazı yanlış uygulamaları müşahede etmiştir. Lakin o ehl-i tasavvuf ve velayete saldırmamış, sufiliğin içine girerek içeriden tamir ve ıslah etmiştir. İbn Teymiye ve İbn Abdülvehhab ise dışarıdan, yıkıma yönelik bir saldırı hareketi söz konusudur. İşte ehl-i kemal olmakla ehl-i heva olmak arasındaki fark!</p>
<p>İbni Abdülvehhab’ın kitaplarında zahidlerin ve velilerin manevi güçlere sahip olduğu inancından bahisle bu inancın türevlerini küfürle itham eden yaklaşımlar mevcuttur. Ona göre, bir mürşide bağlanarak dinî hayatı yaşamak insanı şirke götürebilir. Esasen tasavvuf ve tarikatlar sonradan ortaya çıktığından bid’at sayılan akım ve müesseselerdir. Bilhassa mehdi çıkacağına inanmak, Hızır ve İlyas sağdır demek, bazı tarikatlarda olduğu gibi şeyhe rabıta yapmak da ona göre açıkça şirktir. Gavsa, Kutuba, Abdalların varlığına, Üçlere, Yedilere, Kırklara inanmak ve ölülerin diriler üzerinde tasarrufunu kabul etmek te şirk kabul edilmiştir.</p>
<p>Hâlbuki Ehl-i Sünnet itikadına göre “Evliyanın kerameti haktır.” Bunun hak oluşunun delili Sahabi ve sonraki nesillerden tevatür yoluyla gelen ve inkârı gayri kabil rivayetlerdir. Ayrıca Kur’an’ı Kerim’de Hz. Meryem’e mevsimi olmadığı halde harikulade bir şekilde yiyecek verilmesi ve Hz. Süleyman’ın nediminden zuhur eden, göz açıp kapamadan Belkıs’ın tahtını çok uzak mesafeden getirmesi gibi hadiseler buna delil olarak zikredilir. Bütün bu deliller gösteriyor ki Vehhâbiler batıl itikadlarıyla aslında Kur’an’a aykırı hareket etmişlerdir.</p>
<p>Bu nedenle bin yıllık İslam düşünce sisteminin yetiştirdiği ve ümmetin gönlünde yer etmiş meşhur âlimlerin –zanlarınca zayıf bir cihetini nazara verip- tezyif ederek itibarları zedelenmek isteniyor. Zira meşhur bir âlimin kendince bir hatasını tespit ettiğinde, kendisinin ondan daha üstün olduğunu mağrurane hissettirerek egolarını tatmin etmeye çalışmaları, en hafif tabirle bir sefillik ve zavallılıktır. Bununla hedeflenen, günümüzdeki Vehhâbiliğin –sözde Selefi söylemin- İslam dünyasının yegâne kurtuluş reçetesi olduğu fikrini vermeye çalışmaktır.</p>
<p>Üstad Bediüzzaman, “Hazreti Ali(ra) ‘Şâh-ı Velâyet’ ünvanını kazandığı ve turuk-u evliyânın ekser-i mutlakı ona rücû’ etmesi cihetinden, hâricîlerde ve şimdi ise hâricîlerin bayrakdârı olan Vehhâbîler’de, Ehl-i Velâyete karşı bir inkâr, bir tezyîf damarı yerleşmiştir.” diyerek meselenin sosyo-psikolojik açıdan temellerini nazara vermektedir. Ehl-i velayetin yaşadığı ruhani halleri tecrübe edemeyen, kalbinde manevi bir intibah hissetmeyen, nazarı mülk âleminden melekût âlemine intikal edemeyenlerin durumunu “aç olan birinin, bütün insanların da kendi gibi aç olduğunu tevehhüm etmesine” benzetir.</p>
<p>İslam büyüklerine karşı olan bu “Su-i zan” hastalığını şöylece izah eder: “Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur.[13] İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Sû-i zan saikasıyla, kendisinde bulunan sû-i ahlâkı, başkalara teşmil etmemelidir. Ve başkalarının bazı harekâtının hikmetini bilmediğinden takbih etmemelidir. Binaenaleyh, eslâf-ı izamın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve manevi hayat-ı ictimaiyeyi zedeler.”</p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Vehhâbi hareketinin en önemli ilkesi “Tevhid” olmasına rağmen neticede İslam birliğini parçalamaktan başka bir şeye hizmet etmemiştir. Siyasi olarak Haricilerin ve fikri olarak İbn Teymiye’nin öncülüğünde İslam bünyesine giren, büyüklere karşı gelme mikrobu, uygun ortamı bulunca yayılmış, dini bahane eden ve kafasına buyruk hareket eden anarşi hastalığının müsebbibi olmuş ve maalesef son zamanlarda İslam’ın terörle bağdaştırılmasına sebebiyet vermiştir.</p>
<p>Kendi görüşlerini kabul etmeyenleri Müslüman saymayan tutumlarıyla dışlamacı bir kimliği temsil etmeleri ve dışladıkları insanlara karşı şiddeti ve savaşı mubah sayan dini telakkileri arasında kuvvetli bir ilişki vardır. Bu ilişki sebebiyle olsa gerek bunlardaki kabilevi bağımsızlık anlayışı şekil değiştirerek mezhep taassubuna dönüşmüştür.</p>
<p>Cihat ismi verilen askeri operasyonlarda ele geçirilen ganimetlerden askerlere verilmesi, harekete çekicilik kazandırmış ve Vehhâbiliğin yayılmasında en mühim amil olmuştur. Bu vaziyetlerini, İslam’ın ilk dönemlerindeki fetihlere benzeterek, güç ve hâkimiyet hırsı gibi süfli hislerle sadece Müslümanlarla savaşmışlardır. Hâlbuki İslam’ın ilk dönemlerindeki fetihler, sırf Allah rızası için ulvi hislerle ve İslam dinini yaymak gayesiyle gayri müslimlere karşı yapılmıştır.</p>
<p>İyi tahlil edildiğinde görülür ki, Vehhâbilerin Necid’de güçlenmeleri ve önemli başarıları daima Osmanlı’nın içine düştüğü gailelerin arkasından gelmiştir. Sonuç olarak, Vehhâbi hareketi Osmanlı devletinin devlet otoritesinin zayıf zamanında çıkmış ve bu otorite zayıflığından yararlanarak gelişmiş ve yayılmıştır.</p>
<p>Muhteva olarak usuli ve ilmi tartışmalar yapmaktan ziyade ayet ve hadislerden direk cevapların verilmesi ve ayrıca Fıkıh Usulü ile ilgili herhangi bir eserlerinin olmaması, Vehhâbilik zihniyetinin ne kadar sistemsiz olduğunu göstermektedir. Sistemsiz hareket edenler hangi medeniyeti kurabilirler. Zaten bedevilerin yaşam şartları adına medeni bütün unsurları reddetmişlerdi.</p>
<p>Ayrıca her türlü yeniliğe karşı çıkıp bid’atlarla mücadele eden Vehhâbi etkisine rağmen Suudlu işadamları her türlü modern konfor unsurlarının ülkeye sokulmasına neden olmuştur. Son asrın isimsiz dini olan kapitalizmi büyük bir zevkle sonuna kadar yudumlarken, İslam’ın yalın ve sade olan ilk haline dönme ideali, kim bilir hangi çürümüş vicdanın parmaklıkları ardından gözyaşı dökmektedir.</p>
<p>Fransız İhtilalinin ortaya attığı hürriyet, eşitlik, milliyet ve istiklal ülküleri ve Batılı devletlerin tahrikleriyle birlikte, Arap milliyetçiliğinin uyandırılması göz ardı edilmemelidir. Bu da milliyetçilik faktörünün bu hareketin içindeki ciddi etkisinin göstermektedir. Batı dünyası hususen İngilizler, İslam dünyasını paramparça ettikten sonra Müslümanların yeniden bir araya gelmelerini engellemek için şöyle bir siyaset takip etmektedirler; Ülkemizde diğer İslam ülkeleri -bilhassa Araplar- aleyhinde menfi milliyetçiliği nazara vererek onların Osmanlıya ihanet ettiklerini, ülkemiz dışındaki memleketlerde ise Türkiye’nin İslam dinini terk ederek küfre girdiğini telkin etmek suretiyle, İslam milletlerini birbirlerinden uzaklaştırmayı amaçladıkları anlaşılmaktadır.</p>
<p>Ülkemiz medyasında ve İlahiyat akademiyasında Vehhâbiliğin adı olmasa bile özünün ve düşüncelerinin izlerine sıklıkla rastlanmaktadır. Bilindiği üzere dini akideler, sadece inanç ve iman düzleminde kalmayıp insanın amellerine ve toplumu doğrudan etkileyen eylemlere dönüşebilmektedir. O yüzden gelecekte nelere sebep olacağı tahmin edilemeyecek sözleri hissi ve hamasi bir şekilde sarf etmemek ve hadd-i vasat’ı ihtiyar etmek bir ilim adamına düşen en mühim vazifedir.</p>
<p>Bununla birlikte ikinci bir tehlike olarak, son zamanlarda ülkemizde Vehhâbiliği zımnen savunan Ehl-i Sünnet görünümlü kişilerin zuhurudur. Bunları ele veren hususları; İbn Teymiye’yi ön plana çıkarmaları, uzlaşmaz tavırları, sadece kendilerinin doğru olduklarını ima etmeleri, kendilerini çok harbiymiş gibi göstermeye gayret etmeleri, samimiyetsiz, soğuk ve itici tavırları, insanların Allah’tan başkasına ibadet ettiği manasında sözler etmeleri, şirk kelimesini sıklıkla kullanmaları, radikal dini söylemleri, selef kavramından çokça bahsetmeleri, oy kullanmanın günah olduğunu iddia etmeleri, hadisleri rahatlıkla inkâr etmeleri, hadis âlimlerine pervasızca saldırmaları, sadece Ku’ran’ı kaynak göstermeleri, muhataplarını Kur’an İslam’ına davet etmeleri, dini geleneğin (yani sünnetin) bidatlerle dolduğunu iddia etmeleri, Müslümanların uydurulmuş bir din ile yaşadıkları, tasavvuf ehline düşmanca bakmaları, İslam büyüklerine ve İslami geleneğe karşı saygısız davranarak edepsizlik etmeleri şeklinde sıralayabiliriz. Rabbim bu şekilde münafıkâne hareket edenlerin şerlerinden âlem-i İslam’ı ve Müslüman kardeşlerimizi muhafaza etsin.</p>
<p>Vehhâbilerin veya benzeri zihniyette olanların, kendilerinden önceki İslam büyüklerine karşı menfi tavırları ve beş yüz seneden beri vefat eden Müslümanların şirk üzere vefat etmiş olduklarını iddia etmeleri, onları sevad-ı azam olan İslam’ın ana gövdesinden koparmış ve maalesef Ehl-i Sünnet ve Cemaat çizgisinin dışına itmiştir. Rabbimizden herkes için niyazımız şudur;</p>
<p>“Rabbimiz! Bizden önce gelip îmân cihetiyle bizi geçen kardeşlerimize ve bizlere mağfiret eyle. Kalblerimizde îmân edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz! Şüphesiz ki sen, Raûf (çok şefkat eden)sin, Rahîm (çok merhamet eden)sin.” Âmin.</p>
<p><strong>KAYNAKLAR:</strong></p>
<p>Ahmed b. Zeyni Dahlan, Dürerüs seniyye fi reddi alel vehhabiye, Kahire, Darü Cevamiü’l-Kelim</p>
<p>Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa, Bedir Yayınevi</p>
<p>Alıcı, Mustafa, Şefaat, DİA</p>
<p>Ali el-Carim, Mustafa Emin, Belagatü’l-Vazıha, Risale</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası (Osmanlıca Nüsha), Altınbaşak Neşriyat</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi, el-Mesnev’il Arabiyy’in Nuri (Arapça Nüsha), Altınbaşak Neşriyat</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat Mecmuası 1 (Osmanlıca Nüsha), Altınbaşak Neşriyat</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi Nuriye (Osmanlıca Nüsha), Altınbaşak Neşriyat</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi, Sözler Mecmuası (Osmanlıca Nüsha), Altınbaşak Neşriyat</p>
<p>Bekir Altun, Selefîlik-Vehhabîlik ve Türkiye’deki Faaliyetleri, İstanbul, Y. Lisans Tezi</p>
<p>Bilgin, Vejdi, Bizi Kuşatan Toplum, Düşünce Yayınları</p>
<p>Bodur, Hüsnü Ezber, Dini İhya Hareketi Olarak Vehhabiliğin Doğuşu, Doktora Tezi</p>
<p>Bodur, Hüsnü Ezber, Vahhabi Hareketi ve Küresel Terör, KSÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2003</p>
<p>Bulut, Halil İbrahim, İslam Mezhepleri Tarihi, Ankara, Ankara Okulu Yay., 2013</p>
<p>Büyükkara, Mehmet Ali, Suudi Arabistan ve Vehhabilik, İstanbul, Rağbet Yayınları, 2004</p>
<p>Cesur, Kerime, Vehhabi Hareketinin Ortaya Çıkışı ve Fıkıh Düşüncesinin Oluşumu, Doktora Tezi</p>
<p>Çağrıcı, Mustafa, Emri bi’l-Ma’ruf Nehyi ani’l-Münker, DİA</p>
<p>Ecer, Ahmet Vehbi, Tarihte Vehhabi Hareketi ve Etkileri, Ankara, ASAM, 2001</p>
<p>Eyüp Sabri Paşa, Tarih-i Vehhabiyan, İstanbul, Bedir Yayınevi, 1992</p>
<p>Güner, Selda, Osmanlı Arabistan’ında Kıyam ve Tenkil Vehhabi – Suudiler, İstanbul, TTV, 2013</p>
<p>İmam Yıldız, Hakkı Dursun (Redaktör), Büyük İslam Tarihi, Çağ Yayınları</p>
<p>İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam-ı Azam Ebu Hanife ve Eserleri, trc. Abdülvahap Öztürk</p>
<p>İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlmi Kelam</p>
<p>Kurşun, Zekeriya, Vehhabi Hareketi ve Suud Devletinin Ortaya Çıkışı, Ankara, Türk Tarih Kurumu, 1998</p>
<p>Muhammed Ebu Zehra, Mezhepler Tarihi, İstanbul, Anka Yay</p>
<p>Özalp, Ömer Hakan, Yeşilzâde Mehmed Sâlih Efendi, DİA</p>
<p>Sadeddin Taftazani, Şerhul Akaid</p>
<p>Seyyid Şerif Cürcani, Terimler Sözlüğü, trc. Arif Erkan, İstanbul, Bahar Yayınları, 1997</p>
<p>Soyyiğit, Osman Zeki, Muhkem’üs Siyağa fi İlmi Belağa, Siyer Yayınları</p>
<p>Sönmez, Mustafa, İhyacılığın Doğuşu ve Bazı Önemli Temsilcileri, Ekev Akademi Dergisi</p>
<p>Şehristani, Milel ve Nihal, Çev. Mustafa Öz, İstanbul, Litera Yay., 2008</p>
<p>Şeker, Fatih M., Vehhâbiliğin Osmanlı Mütefekkirleri Üzerindeki Akisleri, Uluslararası Sos. Arş. Der., 2012</p>
<p>Şeker, Fatih Mehmet, Hüseyin Kazım Kadriye Göre Vehhabilik, İstanbul, Y. Lisans Tezi</p>
<p>Waardenburg, Jacques, Protestanlık, Dia</p>
<p>Yaran, Rahmi, Bid’at, DİA</p>
<p>Yavuz, Yusuf Şevki, Ehl-i Bid’at, DİA</p>
<p>Yavuz, Yusuf Şevki, İslam’da Şefaat, DİA</p>
<p>Yörükan, Yusuf Ziya, Vahhabilik, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 1953</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>[1] </strong>“Zalim Allah’ın kılıcıdır. Onunla intikam alır, sonra döner zalimden de intikam alır.” (Bu manayı teyid eden bir hadis için bkz. Keşf’ül Hafa c.2 s.49)</p>
<p><strong>[2] </strong>Hemen geçme! Misaldeki işaretleri takip et…</p>
<p><strong>[3] </strong>Yeri gelmişken köle ile esir arasında şöyle bir mana farkı nazara alınabilir; Kölede hür irade yoktur. Yani kendi iradesini efendisinin iradesine terk etmiştir. Efendisinin emirlerini isteyerek yerine getirir. Esir ise cebir altındaki hür iradeye tekabül eder. Yani hisleri bir nebze intibaha gelmiş ve artık efendisinin aksine hür iradesiyle başka şeyleri isteyebilmiştir. Ama imkânlar elvermediği için istemeyerek de olsa efendisinin emri altında hizmetine devam etmektedir. Fırsatını bulsa firar etmek ister ama nereye? Bir esaretten, başka bir esarete!</p>
<p>Burada bir meseleye daha açıklık getirmekte fayda var. Tasavvufi gelenekte nefsi terbiye etmek için kişinin iradesini Allah’ın iradesine terk etmesi tavsiye edilir. Yani müridden bir nevi köle olması istenir. Mesela; Abdülkadir-i Geylani’nin Fütühu’l-Gayb isimli eserindeki böyle bir nasihati, İbn Teymiye gibi mecaz ve teşbihteki mananın inceliklerine nüfuz edemeyen sathi nazarlar tenkid etmişlerdir. Hâlbuki burada “irademizi Allah’ın iradesine bırakmakla” kastedilen şey; Rabbimizin emir ve yasaklarına uyarak hakiki kul olmaktır.</p>
<p>Aksi halde serkeş nefsimizin kulu, kölesi oluruz. İşte bize iki seçenek: Âlemlerin Rabbi’nin şerefli bir kölesi mi? Yoksa süfli nesfin sefil kölesi mi olmak isteriz? Elbette ki aklı başında olan her mütevazı Müslüman, en üstün ve şerefli kölelik olan kulluğu tercih edecektir.</p>
<p><strong>[4]</strong> “Ey îmân edenler! Zannın çoğundan sakının! Şübhesiz ki zannın bazısı günahtır.” (Hucurat 12)</p>
<p><strong>[5]</strong> “Zalim Allah’ın kılıcıdır. Onunla intikam alır, sonra döner zalimden de intikam alır.” (Bu manayı teyid eden bir hadis için bkz. Keşf’ül Hafa c.2, s.49)</p>
<p><strong>[6]</strong> Dikkat edin! Hâlis din, ancak Allah’ındır. Ondan başkasını dostlar edinenler ise: “(Biz) onlara, sâdece bizi Allah’a (daha fazla) yakınlaştırsınlar diye tapıyoruz” (derler). Şübhesiz ki Allah, ihtilâfa düşmekte oldukları şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir. Doğrusu Allah, yalancı ve azılı kâfir olan kimseyi hidâyete erdirmez. (Zümer, 3)</p>
<p><strong>[7]</strong> “Kıyamet günü oruç ve Kur’an kul için şefaat edeceklerdir. Oruç “Ya Rab! Ben bu adamın yemek yemesine ve isteklerini yerine getirmesine engel oldum. Ne olur beni onun hakkında şefaatçi yap.” diyecektir.</p>
<p>Kur’an da “Ben bu adamın geceleri uyumasına mani oldum. Ne olur beni onun hakkında şefaatçi kabul et.” diyecektir. Böylece ikisi de o adam hakkında şefaat edeceklerdir.” Taberanî’nin “el-Kebîr”deki bu rivayeti sahihtir. (Buhari, “Tevhid”, 24: Müslim, “İman”, 47,302: Zevaid, 3,181)</p>
<p><strong>[8] </strong>Arşı taşıyan ve etrâfında bulunan (melek)ler, Rablerine hamd ile tesbîh ederler ve O’na îmân ederler ve îmân edenler için mağfiret dilerler. (Şöyle derler:) “Rabbimiz! (Sen) herşeyi rahmet ve ilim cihetiyle kuşatmışsındır; artık tevbe edip senin yoluna uyanlara mağfiret eyle ve onları Cehennem azâbından koru!” (Mü’min, 7)</p>
<p><strong>[9] </strong>(Ey Resûlüm!) Gerçekten o senden izin isteyenler var ya, işte onlar, Allah’a ve Resûlüne îmân edenlerdir. Öyle ise bazı işleri için senden izin istediklerinde, artık içlerinden dilediğine izin ver ve ken­dileri için Allah’dan mağfiret dile! Şübhesiz ki Allah, Gafûrdur, Rahîmdir.(Nur, 62)</p>
<p><strong>[10]</strong> Ey îmân edenler! Allah’tan sakının! O’na (yaklaşmaya) vesîle arayın ve yolunda cihâd edin ki kurtuluşa eresiniz. (Mâide, 35)</p>
<p><strong>[11]</strong> (Ey Resulüm!) İşte gerçekten şunu bil ki, Allah’tan başka ilâh yoktur! Hem kendi günahın için, hem de mü’min erkeklerle mü’min kadınlar için (Allah’dan) mağfiret dile! Allah, (dünyada) gezip dolaştığınız yeri de, (âhirette) kalacağınız yeri de bilir. (Muhammed 19)</p>
<p><strong>[12]</strong> Onlardan (Muhâcirlerle Ensâr’dan) sonra gelenler ise derler ki: “Rabbimiz! Bize ve îmân (ciheti) ile bizi geçmiş olan kardeşlerimize mağfiret eyle! Kalblerimizde îmân edenlere karşı bir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen, Raûfsun, Rahîmsin!” (Haşr 10)</p>
<p><strong>[13]</strong> “Ey îmân edenler! Zannın çoğundan sakının! Şübhesiz ki zannın bazısı günahtır.” (Hucurat, 12)</p>
<p><a href="http://irfanmektebi.com/2017/05/01/gunumuzde-vehhabilik-hareketi-islam-alemine-verdigi-zararlar/">İrfan Mektebi Dergisi</a></p>
<p>kastamonur.com</p>
</div>
</div>
</article>
</div>
</div>
</div>
</article>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-vehhabilik-ve-islam-alemine-zararlari/">Günümüzde Vehhâbîlik ve İslâm Âlemine Zararları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-vehhabilik-ve-islam-alemine-zararlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cihad ve Gençlerimiz</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cihad-ve-genclerimiz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cihad-ve-genclerimiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Apr 2017 12:06:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Cihad ve Gençlerimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Selefi]]></category>
		<category><![CDATA[vehhabilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14818</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu ülkede İslam’ın diğer yönlerini olduğu gibi “cihad” hükmünü ve bu hükmün pratiğini de kendisine “Selefî” diyen kardeşlerimizden öğrenmek durumunda kalmış gençlerimizin sayısı önemli bir yekün oluşturuyor. Bunda bütün kabahat onların değil şüphesiz. Onlara bunu anlatması gereken bizlerin, yetki sahiplerinin, karar mekanizmalarının başında bulunanların, konuşanların, yazanların.. bu noktada sorumluluğu büyük. Bu noktada kemiyet ve keyfiyet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cihad-ve-genclerimiz/">Cihad ve Gençlerimiz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/cihad-ve-genclerimiz/images-133/" rel="attachment wp-att-14873"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14873" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-6.jpg" alt="" width="380" height="198" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-6.jpg 310w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-6-300x157.jpg 300w" sizes="(max-width: 380px) 100vw, 380px" /></a></p>
<p>Bu ülkede İslam’ın diğer yönlerini olduğu gibi “cihad” hükmünü ve bu hükmün pratiğini de kendisine “Selefî” diyen kardeşlerimizden öğrenmek durumunda kalmış gençlerimizin sayısı önemli bir yekün oluşturuyor.</p>
<p>Bunda bütün kabahat onların değil şüphesiz. Onlara bunu anlatması gereken bizlerin, yetki sahiplerinin, karar mekanizmalarının başında bulunanların, konuşanların, yazanların.. bu noktada sorumluluğu büyük. Bu noktada kemiyet ve keyfiyet planında daha fazlasının yapılması gerektiği ortada..</p>
<p><strong>Ancak İslam adına öğrenilmesi gereken şeyleri Selefî/Cihâdî diye anılan kesimlerden öğrenme ısrarı gerçekten bir “yoksunluğa” ve “mecburiyet”e mi dayanıyor?</strong></p>
<p>Bu soruya “evet” diyebilmek için bu ülkede bu alanda kayda değer hiçbir çalışmanın yapılmamış/yapılmıyor olması gerekir. Ama hakikat böyle değil. Cihad’ın teorisiyle pratiğiyle hayatın ta merkezinde olduğu bir coğrafya Anadolu. 1071 tarihinden bu yana bu coğrafyada hükümferma olan fetih ve gaza ruhu bugün “Ümmet Coğrafyası”nın büyük bir kesiminin ayakta kalabilmesinin en önemli etkenlerinden biridir.</p>
<p>Sadece bu coğrafya değil, bu coğrafyanın ruhuna sinmiş müstakim İslam çizgisinin hüküm sürdüğü bütün tarihler ve coğrafyalar bu ruhla yoğrulmuş olarak Ümmet’i bugünlere taşımıştır.</p>
<p>21.yüzyılda İslam’ı, modern zamanlarda ortaya çıkmış hareket ve fikir akımlarından öğrenme ısrarında olan gençleri, bakışlarını yaşadıkları coğrafyaya çevirmeye davet ediyorum. Burada, buranın geçmişinde bulamadığınız ne oldu da İslam’ı Suud, İran ya da Batı patentli İslam takdimlerinde aramak zorunda kaldınız?</p>
<p>Bu toprakların ekmeğini yiyen, suyunu içen, havasını soluyan insanların önce kendi miraslarını tanıması gerekmiyor mu? Arap kökenli veya başka yerden herhangi bir alimi, hareket ve fikir adamını tanıyıp sevdiğiniz kadar, hatta “en az o kadar” Halil Gönenç’i, Mehmet Emin Er’i, Sadreddin Yüksel’i, Ömer Nasuhi Bilmen’i, Elmalılı Hamdi Yazır’ı, Ahmed Naim’i, Said Nursi’yi, Mustafa Sabri Efendi’yi, Zahid el-Kevserî’yi…. de (daha gerilere gitmiyorum) kendi metinleri üzerinden tanımış ve onlarla bu anlamda bir aidiyet ilişkisi kurmuş olmanız gerekmiyor mu? Bu bir mükellefiyet, bir ilim ve irfan borcu değil midir?</p>
<p><strong>Denebilir ki:</strong> “Bu insanların kimi konulardaki düşüncelerini/yaklaşımlarını doğru bulmuyoruz.”</p>
<p><strong>Ben de derim ki:</strong> Arap dünyasından yakından tanıdığınız ve izlediğiniz insanların tamamının fikirlerine/yaklaşımlarına katılıyor musunuz?</p>
<p><strong>Yine denebilir ki:</strong> “İslam’ı bu coğrafyaya ve bu coğrafyanın tarihine aidiyet hissetmeyen insanlardan öğrenmenin neresi yanlış?”</p>
<p>Benim hassasiyetimin temelini işte bu sorunun cevabı oluşturuyor.</p>
<p><strong>Benim cevabım şu:</strong></p>
<p><strong>Şurası yanlış:</strong></p>
<p><strong>1-</strong>İslam’ı Selefî/Cihâdî çizgiden öğrenenler, o çizgiyi temsil edenlerin bu Ümmet’in ana gövdesiyle problemli olduğunu unutuyor. Hicaz bölgesini İngiliz desteğiyle Osmanlı idaresinden ayıranlar sadece idarî/coğrafi bir kopuşu değil, aynı zamanda itikadî, fikrî, kültürel.. olarak da Ümmet’in ana istikametinden ayrılışı öngören bir ideolojik öğretiyle yaptılar bunu. Bu çizgi her ne kadar fikrî olarak İbn Teymiyye üzerinden Ehl-i Hadis’in bir kısmıyla irtibatlansa da, itiraf edelim ki ne İbn Teymiyye ne de daha öncekiler “Ümmet’ten kopuş” üzerine kurulu bir ideolojinin peşinde olmuştur!</p>
<p><strong>2-</strong>Bu çizgi, temsil ettiği “kopuş” hareketiyle gerçek anlamda bir “diriliş”i, bir “tecdid”i temsil ediyor olsa elbette kimsenin diyeceği birşey olamaz. Burada problem, bu çizgiyi temsil edenlerin büyük bir yekününün, programını, Ümmet’in geri kalanını küfre varan ithamlarla karalama, itibarsızlaştırma ve yok sayma üzerine kurgulamış olmasıdır. Bu temel bir arızadır ve bu hareket varlığını bu arıza üzerine kurmuştur. Benim insanım İmam Ebû Hanîfe (rh.a)’i niçin icazet sistemiyle ona bağlanan ulemadan değil de farklı çizgilerden ve kaynaklardan tanıyınca ortaya Hanefîlerin Ebû Hanîfe’siyle hiç ilgisi olmayan -tabir yerindeyse- “Selefî” bir Ebû Hanîfe’nin çıkması kaçınılmazdır. Bu, bu ümmetin diğer “değer”leri için de aynıyla geçerlidir.</p>
<p>Bu problemin, bu ülkede yaşayan ve bu coğrafyanın tecrübesini, müktesebatını önemseyen bir müslüman olarak beni doğrudan ilgilendirdiği açık.</p>
<p>Bu coğrafyanın insanlarının, sömürge ülkelerinde olduğu gibi kendi değerlerine karşı sağır-kör, hatta “düşman” kesilerek başkasına öykünmesi”nin alkışlanacak yanı olamaz.</p>
<p>Bu ideoloji, gençlerimize ilmî ve tarihsel tecrübemizi kendi süzgeçlerinden geçirerek anlatıyor; onlara farklı bir”kimlik” aşılıyor.</p>
<p>Bu açıkça bir “operasyon”dur ve biz bu operasyonun sonuçlarını bugünlerde ülke olarak en acı biçimde yaşıyoruz. Kendi güvenliğini sağlamak ve dinî, tarihsel, kültürel sorumluluğunun gereğini yerine getirmek için Suriye topraklarında askerî mücadele yürütmek zorunda kalan Türkiye’nin elini zayıflatmak için bizim gençlerimizi intihar bombacısı olarak kullananlar bu ideolojik operasyonun kotarıcılarından başkası değil!</p>
<p>Bu “mankurtlaştırma” operasyonunun kurbanı olan gençler İslam’ı tam da böyle bir “yabancılaştırıcı” etkiyle öğreniyor ve öğrendiği “İslam” onu, kendi halkıyla, kendi ülkesiyle, kendi tarihiyle “cihad etme” noktasına savuruyor!</p>
<p>Bu milletin Batılılaştırılması, Şiileştirilmesi ya da “Selefî”leştirilmesi… hangisi olursa olsun, bu milletin kendi özüne yabancılaştırılması anlamına geldiği için benim açımdan “kabul edilemez”dir.</p>
<p>Bütün derdim budur ve daha önce de pek çok kez söylediğim gibi ömrüm oldukça bu operasyonlarla ilmî zeminde mücadeleye devam edeceğim bi iznillâhi teâlâ.</p>
<p>https://ebubekirsifil.com/yazilar/cihad-ve-genclerimiz/</p>
<p>Ebubekir Sifil</p>
<p>Şubat 2017</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cihad-ve-genclerimiz/">Cihad ve Gençlerimiz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cihad-ve-genclerimiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selefilik Neyin Devamı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/selefilik-neyin-devami/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/selefilik-neyin-devami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 12:38:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan Şenocak]]></category>
		<category><![CDATA[İtikadî İhtilafların Arkaplanı]]></category>
		<category><![CDATA[Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Kelamcıların Zuhuru]]></category>
		<category><![CDATA[Müteşabihat]]></category>
		<category><![CDATA[Selefilik]]></category>
		<category><![CDATA[Selefilik Neyin Devamı]]></category>
		<category><![CDATA[Selefin Akidesi]]></category>
		<category><![CDATA[Selefiyye’nin Kurucusu]]></category>
		<category><![CDATA[vehhabilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8289</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yatağından ayrılan nehir suyu gibi, vahyin aydınlık yolundan uzaklaşan insan zihni de saf halini kaybeder. İdeolojiler mahşerine dönüşen zihnin, hakikati yanlışlardan ayıklayabilmesi, vahyi bozulmamış bir akılla okuması ile mümkündür. Peygamberler farklı renk, dil ve iklimlerin egemen olduğu zihinleri yanlışlardan ayıklayıp “hakikat” etrafında yek vucût olmaya çağırdılar. Her peygamber ümmetini Allah’a ve ahiret gününe iman etmeye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selefilik-neyin-devami/">Selefilik Neyin Devamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="td-post-header td-pb-padding-side">
<header>
<h1 class="entry-title"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8290" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130.jpg" alt="Selefilik Neyin Devamı" width="582" height="335" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130-600x346.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130-300x173.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130-768x443.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130-1024x590.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/130-1536x885.jpg 1536w" sizes="(max-width: 582px) 100vw, 582px" /></a></h1>
</header>
</div>
<div class="td-post-content td-pb-padding-side">
<div class="td-post-featured-image"></div>
<p>Yatağından ayrılan nehir suyu gibi, vahyin aydınlık yolundan uzaklaşan insan zihni de saf halini kaybeder. İdeolojiler mahşerine dönüşen zihnin, hakikati yanlışlardan ayıklayabilmesi, vahyi bozulmamış bir akılla okuması ile mümkündür.</p>
<p>Peygamberler farklı renk, dil ve iklimlerin egemen olduğu zihinleri yanlışlardan ayıklayıp “hakikat” etrafında yek vucût olmaya çağırdılar.<br />
Her peygamber ümmetini Allah’a ve ahiret gününe iman etmeye davet etmiştir. En son Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) farklı düşünceleri İslam etrafında bir araya getirip mümin zihinleri ideolojik ihtilattan kurtarmıştır.</p>
<p>İnsanlık tarihi Hz. Adem’den Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) doğru tarandığında görülecektir ki esasta aynı şeyleri söyleyen peygamberler ömürlerini zihinleri yanlışlardan arındırmaya yani bâtılı geçersiz kılmaya adamışlardır.</p>
<p>İslam’ın ilk yılları yanlışların silinip, farklı düşüncelerin tevhit edilmesinin örnekleriyle doludur. Değişik kabulleri, algıları, istekleri olan kabileler mümin kimliği altında tek renge bürünmüşlerdir.</p>
<p>İslam’ın evrensel bir din olması bazı ameli meselelerin gri tonda kalmasına yol açmıştır. Bu durum farklı zaman ve mekanlarda yaşayan insanların hayatlarına kolaylıklar getirdiği gibi “tevhid”in de zorlama olmaksızın kabulünü temin etmiştir. “Te’vil” ve “tefsir”e açık olan nasslar insanlık aleminin tek düze olmasına engel olmuşlardır. Ameli noktada sahabeden yapılan farklı rivayetler de bu noktada önem arz etmektedirler. Bir konuda sahabenin ihtilaf etmesi sonraki kuşaklar için “rahmet” olarak kendini göstermiştir.</p>
<p>Ameli bir konuda sahabenin ihtilaf etmesinden haz duyan Ömer b. Abdulaziz gerekçesini şu şekilde açıklamaktadır: “Eğer onlardan rivayet edilen tek bir görüş olsaydı bu durumda insanlar darda kalırlardı.”[1]</p>
<p>İmanla hakikati yek vucût halinde özümseyen zihinlerin ameli konularda ihtilaf etmeleri, sonraki dönem müçtehitlerine alternatif çözümler üretme ya da farklı tercihlerde bulunma imkanı sağlamıştır. Bu yüzdendir ki Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetinin ihtilafını rahmet olarak değerlendirmiştir.</p>
<p>Burada altı çizilmesi gereken bir konu vardır ki, o da sahabe ihtilafının ameli konularla sınırlı olmasıdır. Eğer sahabenin ihtilafı konuyla alakalı mevcut bir nassa vakıf olamamaktan kaynaklanıyorsa, nassın sabit olmasıyla düşüncelerini ayet ya da hadis etrafında derhal tevhit etmişlerdir. Nitekim Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ahirete irtihali üzerine bir grup sahabi O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) ölmediğini, Allah Teala’nın İsa (aleyhisselam) gibi O’nu da katına yükselttiğini dillendirdiklerinde, Hz. Ebu Bekir “(Ey Muhammed!) Şüphesiz sen öleceksin ve şüphesiz onlar da öleceklerdir.”[2] ayetini okuyup, “kim Muhammed’e ibadet ediyorsa bilsin ki O ölmüştür. Kim de Muhammed’in Rabbine ibadet ediyorsa yine bilsin ki O diridir ve asla ölmeyecektir.” hitabında bulununca ihtilaf ortadan kalkmış ve istisnasız herkes Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatını kabul etmiştir.[3] Yine “Sakîfe Ehli”, devlet başkanlığı konusunu tartışırken ensardan bir grup, muhacirlere; “sizden bir, bizden de bir emir” olsun teklifinde bulunmuştu. Fakat devlet başkanın “Kureyş”ten olması gerektiğini bildiren hadis gündeme getirildiğinde ensar, Allah ve Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat edip, gayri bütün görüşleri devre dışı bırakmıştı.[4]</p>
<p>Sahabe asrının sonlarına doğru ihtilaflar kelâmî alana da kaymış kader ve sıfatlar ekseninde cereyan eden tartışmalar bir çok meşrebin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Nev zuhûr fırkalara karşı usûl-u dinde ihtilaf etmeyen topluluğun adı ise “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” mezhebidir. “Fırka-i Naciye” olarak ta bilinen bu oluşumun ihtilafı fıkhî alanla sınırlı kamıştır.[5]</p>
<p><strong>İtikadî İhtilafların Arkaplanı</strong></p>
<p>Farklı kültür ve dinlere mensup şahıs ve toplumların İslam’a girmeleri, beraberinde yeni sorunlar getirmiştir. Bunlardan en önemlisi farklı din müntesiplerinin ihtida etmelerine rağmen zihinlerindeki eski dinlerine ait bakiyeleri silememeleridir. Bu durum İslam’ın gerçeklerini önceki akidelerinin ışığı altında değerlendirmelerine yol açmıştır.</p>
<p>İslam’a girme noktasında samimi olan fakat eski görüşlerinden kurtulamayan bu grubun yanı sıra bir başka oluşum daha vardır ki onlar, görünüşte Müslüman, gerçekte ise İslam düşmanıdırlar. İçlerinde haramı helal, helali de haram gösteren 4 bin hadis uyduracak kadar ileri giden zındıklar da vardır. Bu grup Müslümanlar arasındaki itikadî ihtilafın oluşmasında son derece etkili olmuştur.</p>
<p>İranlılar, uluslararası arenada ciddiye almadıkları, kabile hayatı yaşadıklarından dolayı da devlet gözüyle bakmadıkları Araplar karşısında gün gelip saltanatlarını kaybedince, itibarlarını geri alabilmek için onlar arasına fitne tohumları ekip, sonu gelmez itikadî ayrılıklara zemin hazırlamışlardır.</p>
<p>Yunan ve Roma filozoflarına ait felsefi metinlerin tercüme edilmesi de ihtilafların oluşmasında etkili olmuştur. Nassları Kur’an ve Sünnet’ten neşet eden düşünce sistemi ile (usul) yorumlayan kelamcıların yerine, felsefi ekollerin düşünce sistemlerini esas alan mütefekkirler zuhur etmiştir. Bu ekolün en güçlü temsilcileri mutezilî kelamcılar arasından çıkmıştır.</p>
<p>Mutezile, ideolojik saplantılara teslim olunca Allah Teala’nın sıfatlarını ispat ya da nefy gibi insan aklının sınırlarını zorlayan sorunlara dalmıştır. Bu bapta incelenen her bir konu beraberinde yeni ihtilaflar getirmiştir. İhtilafların gündemde kalması daha büyük ihtilafların doğuşuna zemin hazırlamıştır.</p>
<p>Allah Teala’nın müminlerin imanlarını sınamak için indirdiği “müteşabih” ayetler, zamanla ilim adamları arasında ihtilaf sebebi olmuştur. Selef, müteşabih ayetlerin anlamını Allah Teala’ya havale ederken, Haşviyye onlardan hareketle Cenab-ı Hakk’a cisimlere mahsus özellikler isnat etmiştir.</p>
<p><strong>Kelamcıların Zuhuru</strong></p>
<p>Sahabe devrinden uzaklaştıkça hem ihtilafın derinliğinde, hem de konularında artış görülmüştür. Sıfatlar ve müteşabihatı te’vil etmeksizin anlamlarını Allah Teala’ya havale eden selef akidesi, bu cereyanları cevaplama noktasında yetersiz kalmıştır.</p>
<p>Selef akidesinin içe kapanması, buna mukabil akla aşırı önem veren Mu’tezile’nin etkin hale gelmesi muvazeneyi sarsacak bir konuma geldiğinde, nassa bağlı kalma şartıyla aklı da kullanan fakat bunu yaparken Ehl-i Sünnet’in belirlediği sınırların dışına taşmayan kelamcılar ortaya çıkmıştır. Irak’ta kırk yaşına kadar mutezili olarak yaşayan “ihve-i selase/üç kardeş” meselesinden dolayı da hocası Ebu Ali el-Cübbai ile tartışıp Mutezile’den ayrılan Ebu’l-Hasan el-Eş’ari (v. 324/936) ve Maveraunnehir bölgesinde yüksek ilgi ve alaka gören Ebu Mansur el-Maturidi’nin (333/944) çalışmaları muvazenenin yeniden tesis edilmesinde hayati öneme sahiptir.</p>
<p>Ehl-i Sünnet kelamı olarak isimlendirilen bu yeni cereyan, Mutezile başta olmak üzere bidat ehli fırkaların güçlerini etkisiz hale getirmiş, selefîn temsil ettiği akideyi ise hem muhafaza etmiş hem de neşretmiştir. Bu yüzdendir ki Cüveyni selef ve halef alimlerinin benimsedikleri “tefviz” ve “te’vil” sistemlerinin Allah Teala’yı tenzih etmeleri ve yaratılmışlara benzetmemeleri itibariyle aynı olduklarını söylemektedir.[6]</p>
<p>Maturidiyye ve Eş’ariyye mezhebine müntesib kelamcılarının telif ettiği eser ve yetiştirdikleri talebeler zamanla sıfatların bir kısmını reddeden ve Allah Teala’yı yaratılmışlara benzeten bidat fırkalarının inkıraza müncer olmalarına yol açmıştır.</p>
<p>Hicri sekizinci asırda yaşayan İbn Teymiyye’nin (v. 728/1328) “ehl-i sünnet kelamına” karşı yönelttiği eleştirileri ve “selef akidesi” başlığı altında “Haşviyye” ile örtüşen görüşleri eski ihtilafların tekrar canlanmasına yol açtığı gibi, günümüzde “selefîyye” olarak isimlendiren ve söz konusu yaklaşımın müdafaasını yapan bir hareketin doğmasına da yol açmıştır.</p>
<p><strong>Selef</strong></p>
<p>“Halef” kelimesinin zıddı olan “selef”, önceden yaşayan büyükler ve akrabalar anlamına gelmektedir.[7] Buna göre her yaşayan insanın bir selefî vardır. “Halef” olan, bir gün mutlaka “selef” olacaktır. Fakat kelime, ıstılahta belli bir dönemle sınırlandırılmaktadır. Hadisin delalet ettiği anlama göre “selef”ten Allah Resulün’den (sallallahu aleyhi ve sellem) itibaren yaşayan üç kuşak anlaşılmaktadır. Nitekim Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) insanları üstünlükleri itibariyle kıymetlendirirken şöyle buyurmuştur: “İnsanların en hayırlısı benim asrımdaki[8] ashabımdır. Sonra onlara yakın olan tabiundur. Sonra da onlara tabi olan etba-u tabiindir. Bunların ardından bir takım kavimler gelir ki, onlardan birinin şehadeti yemininin, yemini de şehadetinin önüne geçer.”[9]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) nübüvvetin kaynağına yakın olmalarından dolayı lehlerinde şahadette bulunduğu selefîn, ilk tabakasında yer alan sahabe İslam akidesini direkt olarak Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) almış, ikinci tabakada yer alan tabiun Resulullah’ı gören sahabeden dinlemiş, son tabakada yer alan etba-u tabiin ise tabiundan öğrenmiştir. Üçüncü kuşaktan sonra bidat ve dalalet yaygınlık kazanmış, inanç ve fikirdeki safiyet bozulmuştur. Enes b. Malik’in, Haccac-ı Zalim’in zulmünden şikayet eden Kûfe halkına “Bundan sonra gelecek zaman muhakkak bundan daha fena olacaktır. Ve bu kötülük siz ölüp Rabbinize gidinceye kadar (asırlarca) devam edecektir.”[10] hadisini hatırlatarak sabır tavsiye etmesi de bu hükmü desteklemektedir.</p>
<p>Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yarını, dününden daha fena olacak insanlığa, selefîn, kendisine en yakın halkası olan ashabın yolunu izlemeyi vasiyyet etmiştir: “Benim sünnetime ve raşid halifelerin sünnetine sarılın.”[11], ”Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer’e uyun, Ammar’ın rehberliğinde yol alın, İbn Mesud’un rivayet ettiğini de kabul edin.’[12] “Ashabım yıldızlar gibidir hangisine uyarsanız uyun, sizi doğru yola erdirir.”[13]</p>
<p>Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yakın bir gelecekte ümmetinin 72 fırkaya ayrılan İsrailoğulları gibi, 73 fırkaya ayrılacağını içlerinde ise sadece “ashabıyla birlikte kendisinin üzerinde olduğu” ehli sünnet ve’l-cemaat yolunu benimseyeceklerin kurtulacağını söylemektedir.[14]</p>
<p>Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetinden, selefîn ilk halkası olan ashaba uymalarını istemesi zaman itibariyle önce olduklarından değil, Kur’an’ın inişine, Cebrail’in gelişine şahit olduklarından yani Kitab ve Sünnet’i diğer kuşaklardan daha iyi bildiklerinden dolayıdır. Selefîn diğer iki halkasını teşkil eden tabiun ve tebe-u tabiin de ilmin menbaı olan Allah Resulü’ne sonraki kuşaklara nisbetle daha yakındır. Yaşadıkları dönemde Arap dili saf haliyle korunduğundan selikaları daha güçlüdür. Bu durum din ve istikamet noktasında imam olmalarına yol açmıştır.</p>
<p>İslam’ı doğru bir şekilde anlamak için gerekli olan selefe ittiba, sınırsız olmayacağı gibi kelimeleri bir takım kalıplara hapsetmek şeklinde de olmamalıdır. Selefe ittibanın çerçevesi; nassları tefsir ve te’vil ederken başvurdukları prensiplerle, içtihat yaparken dikkate aldıkları kriterleri benimsemek olarak anlaşılmalıdır.[15] Zira selef, tek bir içtihat usulü benimsememiştir. Tabiun kuşağından Said b. Müseyyeb “hadis merkezli” fıkhî bir yaklaşımı tercih ederken, Kûfe’de İbrahim en-Nahai “içtihat merkezli” fıkhî bir ameliye içerisinde olmuştur. Bu durumda kendilerinin selefî olduğunu iddia eden grup içtihat ederken hangi fıkıh mektebinin usulünü takip edecektir?!</p>
<p>Eğer selefe ittiba etmek onların söz, fiil ve adetlerini ilave, eksiltme ve değiştirme yapmaksızın özümsemek şeklinde anlaşılacaksa bu, selefîn kabulleriyle çelişen bir durumdur. Zira onlar kendi söz, fil ve uygulamalarına sonsuza kadar baki kalacak kutsi unsurlar olarak bakmamışlardır. Nitekim sahabenin Mekke’deki örf ve adetiyle Medine’deki örfü arasında ciddi derecede farklılıklar vardır. Mekke’de bir çoğu dikişli elbiseyi tanımazken, Medine’de dikişli elbiseler giymişlerdir.[16]</p>
<p>Tabiun dönemi fakihleri de sahabe asrında söz konusu olmayan bir çok meselede içtihat etmişlerdir. Yeni sorunları, yeni içtihatlarla çözmüşlerdir. Bu durum müçtehit imamlar devrinde zirveye çıkmış, içtihadın fazlalığından dolayı bu döneme fıkhın altın çağı denmiştir.</p>
<p>Sonraki dönem alimleri avamın, ilk kuşakta yer alan selefe doğrudan ittiba yerine onların rivayet ve içtihatlarını tedvin ve tahlil ederek fıkha altın devrini yaşatan müçtehit imamları taklit etmeyi daha uygun görmüşlerdir.[17] Çünkü müçtehit imamların içtihatları mezhep disiplini çerçevesinde tertip, tahkik ve ta’lil edildiğinden farklı görüşler arasında tercihte bulunmayı kolaylaştırmaktadır. Aynı sistemin sahabe ya da tabiun içtihadı için geçerli olduğunu söylemek mümkün değildir.</p>
<p><strong>Selefiyye</strong></p>
<p>İslam’ın ilk asırlarında selef denilince Allah Resulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) yakınlıklarına göre derecelendirilen üç kuşak anlaşılırken, daha sonra kelime bu ilk anlamından alınıp belli bir mezhebin adı olarak kullanılmıştır.</p>
<p>Bugün selefiyye dinilince “şer’i hükümleri çıkarma noktasında sadece Kitap ve Sünnet’e başvuran, onlar dışındaki hükümleri geçersiz kabul eden oluşum” anlaşılmaktadır.</p>
<p>Selefiyye, sahip olduğu nisbesiyle ümmet içerisinde farklı olduklarını ihsas ederken, aidiyet iddiasında bulunduğu selef alimlerinden hiç birisi onlar gibi kendilerini sonraki dönem Müslümanlardan ayırt edici bir tavır içerisinde olmamıştır. Zira onlar selef kelimesini halefin zıddı olarak kabul etmişlerdir.</p>
<p>Düşünce ve meyilleri ile “cemaat-ı kübra”dan ayrılan, hatta mizaç ve ahlaki kriterleri itibariyle de farklılık gösteren[18] bu yeni oluşumun selef-i salihinin devamı olduğunu söylemek ilmi verilerle çelişmektedir. Zira varlığını, bid’at olarak nitelediği söz ve fiilleri yok etmek üzerine bina eden bu yeni mezhebin bizzat kendisi bid’attır.</p>
<p>Selefilerin mezhepleri devre dışı bırakarak selefe ulaşma gayretleri ise hem sahih senet sistemine engel teşkil etmekte, hem de onların oluşmasını gerekli kılan unsurlara karşı Müslümanları savunmasız bir konuma getirmektedir.</p>
<p>Selefiler kendileri gibi düşünmeyen Müslümanları; “Cebrail risaleti Ali’den kaydırıp Muhammed’e verdi” diyen ve bu yüzden “Cebrail’e söven”[19] “Gulat-ı şia” ile eşdeğer görmekte ve onların adı olan “ehl-i zeyğ”[20] kelimesini Maturidi ve Eşariler için de kullanmaktadır.</p>
<p><strong>Selefin Akidesi</strong></p>
<p>Sıfatlar ve müteşabihatı zahiri anlamda anlayan selefiyyenin itikadi görüşleri ile selef-i salihinin itikadı arasında ciddi farklılıklar vardır. Nitekim selef, müteşabihat noktasında konuşmayı uygun görmezken, selefiler Allah Teala’ya “el”, yüz” gibi insana ait uzuvları isnat etmişlerdir.</p>
<p>İmam-ı Gazzali (v. 505/1111) nassların zahirine bakarak Allah Teala’ya el, ayak gibi uzuv, nüzul, intikal ve arş üzerine oturmak gibi hâdis varlıklara ait fiilleri isnat eden Haşviyye’nin “selef itikadı üzerine oldukları” iddiasını çürütmek ve selef akidesinin esaslarını ortaya koymak için kaleme aldığı “İlcamu’l-avam an İlmi’l-Kelam” adlı eserinde 7 ilkeden bahsetmektedir:[21]</p>
<p>Takdis: Allah Teala’yı “cisimlere ait özelliklere sahip olmak” gibi şanına yaraşmayan hususiyetlerden tenzih etmek.</p>
<p>Tasdik: İsim ve sıfatlardan, Allah Teala’nın şanına uygun anlamların kastedildiğini, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Cenab-ı Hakk’ı vasfederken de yanılmadığını kabul edip, öylece iman etmek.[22]</p>
<p>Aczi itiraf: Nasslarda bildirilen müteşabihattan kastedilen ilahi muradı bilmenin, kul olarak kendi idrak sınırını aştığını itiraf etmek.</p>
<p>Susmak: Müteşabihatın anlamının ne olduğunu sorma ve bu konuda fikri tartışmalara dalmanın bidat olduğunu kabul etmek.</p>
<p>İmsak: Müteşabihat hakkında yorum yapmak, onları başka bir dile tercüme etmek, ilave ya da eksiltmede bulunmak, birleştirme ve ayrışmaya tabi tutmak da caiz değildir. Müteşabihat ancak mevcut sîgalarıyla telaffuz edilebilirler.</p>
<p>Keff: Müteşabihat ile kalben meşgul olmamak, haklarında fikir yürütmemek.</p>
<p>Ehline havale etmek: Avam, yetersiz olduğundan dolayı anlamaktan aciz kaldığı müteşabihatı, Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), peygamber, alim ve velilerin bildiğine kanaat getirir.[23]</p>
<p>İmam-ı Gazzali söz konusu eserinde müteşabihat bağlamında değerlendirilen ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiğini de örneklerle izah eder. Müteşabihattan olan “el” kelimesinin iki anlamının olduğunu et, kemik ve sinirden müteşekkil uzuv anlamına geldiği gibi, “idare, güç, kuvvet” gibi anlamlarda da kullanıldığını söyler. “Bölge emirin idaresi altındadır./el-beldetu fi yedi’l-emîr” cümlesinde “yed/el” kelimesinin gerçek anlamında kullanılmadığına dikkat çeken Gazzali, Kur’an ve Sünnet’teki her “el” kelimesinden de “et, kan ve kemikten” oluşan bir uzvun kasdedilip sonra da bunun Allah Teala’ya isnat edilmesinin muhal olduğunu söyler. Gazzali’ye göre Allah Teala’nın uzuvlardan müteşekkil bir varlık olduğunu tasavvur etmek puta tapıcılıkla eş değerdir. Zira uzuvlardan oluşan cisim mahluktur. Mahluk olan bir varlığa ibadet etmek de küfürdür.[24]</p>
<p>Sıfatlar ve müteşabihat ile alakalı nassları zahir anlamlarında alan ve Allah Teala’nın “el” ya da “yüz” gibi uzuvlarının olduğunu söyleyen selefiyye ile haşviyye arasında ciddi benzerlikler vardır. Selefiyyenin Allah Azze ve Celle’yi insanlara benzemekten tenzih etmesine gelince onu Haşviyye’de yapmıştır.</p>
<p><strong>Selefiyye’nin Kurucusu</strong></p>
<p>Selefiler amel ve akidede düşüncelerinin Ahmed b. Hanbel ile İbn Teymiyye’ye dayandığını söylemektedirler.[25]</p>
<p>Ahmed b. Hanbel’in müteşabihat noktasında “tefviz” sistemini benimsemesi yani hiçbir yorum yapmadan manayı Allah Teala’ya havale etmesi göstermektedir ki, medresenin kurucusu olarak adının geçmesi meşruiyet kaygısı ile kurgulanmış bir söylemin ürünüdür.</p>
<p>Tanımlanan anlamda selefiyye’nin kurucusu İbn Teymiyye’dir. Yaşadığı dönemde büyük bir şöhrete kavuşan İbn Teymiyye, Takiyyuddin es-Sübki, İbn Cehbel gibi alimlerin görüşlerini tenkit etmeleri üzerine itibar kaybına uğramış, İbn Kayyım el-Cevziyye (v. 751/1350), İbnu’l-Vezir (v. 840/1436) ve Şevkani’nin (1250/1834) gayretleriyle ancak unutulmaktan kurtulabilmiştir.</p>
<p>Bu isimlerden hiç birisi İbn Teymiyye’nin temsil ettiği selefiyyenin geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesinde etkili olamamıştır. Arabistan çöllerinde Muhammed b. Abdilvahhab (ö. 1787) ortaya çıkınca selefiliğin rengiyle birlikte toplum nezdindeki itibarı da değişmiştir.</p>
<p>Muhammed b. Abdilvahhab İbn Teymiyye’nin eserlerini okudu, inceledi ve düşüncelerini teoriden pratiğe taşıdı.[26] Aslında O İbn Teymiyye’nin görüşlerine bir şey ilave etmedi. Sadece görüşlerini daha radikal bir forma dönüştürdü. Muhammed b. Abdulvahhab’ın mutaassıb bir profil çizmesinde çöl ikliminde yetişmesi de etkili oldu.</p>
<p>Muhammed b. Abdulvahhab’ın başlattığı yeni İbn Teymiyyecilik hareketi kısa zamanda hısımı olan Muhammed b. Suud’un da delaletiyle siyasi bir boyut kazanarak[27] Suud Devleti’nin kurulmasını temin etti.</p>
<p>Muhammed b. Abdilvahhab’ın selefiliğe radikal bir kimlik kazandırması hareketinin selefiyye yerine “Vahhabilik/Vehhabiyye” diye şöhret bulmasına zemin hazırlamıştır.</p>
<p>Sıfat ve müteşabihatı zahiri anlamlarında anlayan “vehhabiyye”, tevessül ve kabir ziyareti gibi konularda da genel kabule aykırı yorum ve uygulama içerisinde olmuştur. Bunun bir yansıması olarak içerisinde 10 bin sahabi kabrinin bulunduğu Cennetu’l-Baki mezarlığını yerle bir etmişlerdir. Yine içerisinde kabir bulunan mescitleri de yıkmışlardır. Bu hareketlerinden dolayı bazı yazarlar tarafından “mabet yıkanlar” olarak nitelendirilmişlerdir.[28]</p>
<p>Bidatın sınırlarını genişleterek ibadetle bağlantısı olmayan şeyleri de onun kapsamına almışlardır. Ravza’ya örtü koymayı bidat olarak telakki ettiklerinden can sıkacak derecede eski püskü olan örtülerin değiştirilmesine –uzun yıllar- engel olmuşlardır.</p>
<p>Vahhabiler ameli noktada da aşırılığa gitmişler; sigarayı haram kabul ettikleri gibi, içenleri de müşrik gibi değerlendirmişlerdir. Bu cihetle günah işleyenleri tekfir eden haricilere benzemektedirler.[29] İlk yıllarda kahve türü içecekleri de haram görmekte idiler. Ne var ki daha sonra bu görüşlerinde müsamahakar olmuşlardır.</p>
<p>Günümüzdeki haliyle selefiyye, selef-i salihinin devamı olmaktan ziyade Haşviyye ile Hariciliğin bileşkesi gibi görünmektedir. Her ne kadar düşüncelerini benimsemeyenleri “ehl-i zeyğ” olarak isimlendirseler de Ehl-i Sünnet tarafından -namazı Mekke-i Mükerreme’de inşa edilen Kabe’ye doğru kılmayı gerekli gören her müslüman gibi- “İslam milletinin”[30] bir parçası olarak kabul edilmektedirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><em>[1] Muhammed Ebu Zehre, Tarihu’l-Mezahibi’l-İslamiyy, Beyrut, t.y., s. 12.</em></p>
<p><em>[2] Kur’an, Zümer(39): 30.</em></p>
<p><em>[3] Abdulkahir b. Tahir el-Bağdadi, el-Fark-u beyne’l-Firak, Beyrut, 1994, s. 19.</em></p>
<p><em>[4] Ebu İshak Muhammed İbrahim b. Musa eş-Şatibi, el-İ’tisam, Beyrut, 1997, II, 589; Ayrıca bkz. el-Bağdadi, a.g.e., s. 21.</em></p>
<p><em>[5] el-Bağdadi, a.g.e., s. 21.</em></p>
<p><em>[6] Kevseri, el-Esma ve’s-Sıfat, (d. not: 1), s. 377.</em></p>
<p><em>[7] Mecduddin Muhammed el-Fîrûzâbâdi, el-Kamûsu’l-Muhît, Beyrut, 2003, 820.</em></p>
<p><em>[8] Hadisi şerifte geçen “karn” kelimesinin ne kadarlık bir zaman dilimini kapsadığı noktasında ihtilaf vardır. Yaş itibariyle bir birine yakın insanları kapsadığını söyleyenler olduğu gibi yirmiden yüz yirmi yıla kadar olan bir zamanı içerdiğini söyleyenler de olmuştur. Bkz. Bedrüddin el-Ayni, Umdetü’l-Kari, XIII, 203.</em></p>
<p><em>[9] Buhari, Şehadat/52, 9, H. no: 2652.</em></p>
<p><em>[10] Buhari, Fiten/96, 6, H. no: 6657.</em></p>
<p><em>[11] Tirmizî, İlim, H. no: 2685; Darimi, Mukaddime, H. no: 95.</em></p>
<p><em>[12] Tirmizi, Menakib, H. no: 3663; İbn Mace, Mukaddime, H. no: 97; Ahmed, Müsned, V, 382.</em></p>
<p><em>[13] İsmail b. Muhammed b. Abdilhadi Acluni, Keşfu’l-Hafâ ve Müzilu’l-İlbas amma İştehere mine’l-Ehâdisi ala Elsineti’n-Nas, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1997, I, 118.</em></p>
<p><em>[14] Hakim, İlim, I, 82.</em></p>
<p><em>[15] Bkz. Said Ramazan el-Buti, es-Selefîyye Merheletün Zemeniyyetün Mubareketün La Mezhebun İslamiyyün, Dımeşk, 1996, s. 12.</em></p>
<p><em>[16] Bkz. el-Buti, a.g.e., s. 15-16.</em></p>
<p><em>[17] Müçtehit imamlar sahabenin rivayetlerini esas aldığından onları taklit eden avam dolaylı yoldan sahabeye de ittiba etmiş olmaktadır.</em></p>
<p><em>[18] el-Buti, a.g.e., s. 13.</em></p>
<p><em>[19] Abdulmuni’m el-Hafna, Mevsuatu’l-Fıraki ve’l-Camaat, 2005, s. 127</em></p>
<p><em>[20] el-Hafna, a.g.e., s. 405.</em></p>
<p><em>[21] Ebu Hamid Muhammed el-Gazzali, İlcamu’l-Avam an İlmi’l-Kelam, ( Mecmûat-u Resaili’l-İmami’l-Gazzali içerisinde), Beyrut, 19994, s. 41</em></p>
<p><em>[22] el-Gazzali, a.g.e., s. 45.</em></p>
<p><em>[23] el-Gazzali, a.g.e., s. 42.</em></p>
<p><em>[24] el-Gazzali, a.g.e., s. 43.</em></p>
<p><em>[25] el-Hafna, a.g.e., s. 403.</em></p>
<p><em>[26] Ebû Zehre, a.g.e., s. 212.</em></p>
<p><em>[27] Ebû Zehre, a.g.e., s. 212.</em></p>
<p><em>[28] Ebû Zehre, a.g.e., s. 213.</em></p>
<p><em>[29] Ebû Zehre, a.g.e., s. 212.</em></p>
<p><em>[30] el-Bağdadi, a.g.e., s. 18.</em></p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/selefilik-neyin-devami/">Selefilik Neyin Devamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/selefilik-neyin-devami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vehhabilerin Tevhide Bakışı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/vehhabilerin-tevhide-bakisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/vehhabilerin-tevhide-bakisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Aug 2014 10:28:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Kırkıncı Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Vehhabiler]]></category>
		<category><![CDATA[Vehhabilerin Tevhide Bakışı]]></category>
		<category><![CDATA[Vehhabiliğin Dine Bakışı]]></category>
		<category><![CDATA[vehhabilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1650</guid>

					<description><![CDATA[<p>Vehhabilerin temeli, üç meseledir. 1&#8211; Amel, imanın parçasıdır, azalır çoğalır. Bir farzı yapmayan, mesela farz olduğuna inandığı halde, tembellikle namaz kılmayan kimse kâfir olur. Bu kişi öldürülür, malları da vehhabilere taksim edilir. 2&#8211; Peygamberlerin ve evliyanın ruhlarından şefaat isteyen, onların kabirlerini ziyaret edip, onları vesile ederek dua eden kâfir olur.  Zira kabirde olandan ve işitmeyen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vehhabilerin-tevhide-bakisi/">Vehhabilerin Tevhide Bakışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="color: #402000;"><b><a href="http://ilimcephesi.com/vehhabilerin-tevhide-bakisi/787220_6c817025d730b5844d5598977c7d320b/" rel="attachment wp-att-16650"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16650" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/787220_6c817025d730b5844d5598977c7d320b.jpg" alt="" width="413" height="267" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/787220_6c817025d730b5844d5598977c7d320b.jpg 502w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/787220_6c817025d730b5844d5598977c7d320b-300x194.jpg 300w" sizes="(max-width: 413px) 100vw, 413px" /></a></b></p>
<p style="color: #402000;"><b>Vehhabilerin temeli, üç meseledir.</b></p>
<p style="color: #402000;"><strong>1</strong>&#8211; Amel, imanın parçasıdır, azalır çoğalır. Bir farzı yapmayan, mesela farz olduğuna inandığı halde, tembellikle namaz kılmayan kimse kâfir olur. Bu kişi öldürülür, malları da vehhabilere taksim edilir.</p>
<p style="color: #402000;"><strong>2</strong>&#8211; Peygamberlerin ve evliyanın ruhlarından şefaat isteyen, onların kabirlerini ziyaret edip, onları vesile ederek dua eden kâfir olur.  Zira kabirde olandan ve işitmeyen kimseden yardım istemek şirktir. Ölen kimse ile uzakta olan biri, işitmez ve cevap vermez. Bunların hiç kimseye faydası veya zararı olmaz. Ölmüş peygamberden de bir şey istemek şirktir.</p>
<p style="color: #402000;"><strong>3</strong>&#8211; Mezarlar üzerine türbe yapmak, oralarda namaz kılmak ve ölülerin ruhlarına sadaka adamak caiz değildir. Haremeyn halkı şimdiye kadar kubbelere, duvarlara tapındı. Bunların kestikleri yenmez. Onları öldürmek ve mallarını yağma etmek helaldir.</p>
<p style="color: #402000;"> Vehhabiler şefaat, tevessül ve keramet gibi meseleleri tevhid inancına muhalif olduğu gerekçesiyle kabul etmemekte ve bunları kabul eden Müslümanları tekfirle itham etmektedirler. Bu ise <strong>tehlikelerin en büyüğü ve en şen’îdir. Vehhabiler bu görüşleriyle de Ehl-i Sünnet’ten ayrılmaktadırlar. Eğer bir Müslüman’ın bunlardan dolayı şirke girmesi lazım geliyorsa, namazını kılan ve her tahiyyatta Resul-i Ekreme, “Esselamü aleyke eyyühennebiyyü.” diye hitap eden bütün Müslümanların da şirke girmesi iktiza eder ki, o zaman vehhabîler de bu hükmün şümulünden hariç kalamazlar. Bu durum onların itikat ve iddiaları çürütmektedir.</strong></p>
<p style="color: #402000;">Ehl-i Sünnet kelamcılarının büyük çoğunluğuna göre “tevhîd”, Cenab-ı Hakk’ın zatının, sıfatlarının ve fiillerinin bir olması; eşinin, benzerinin ve ortağının bulunmaması demektir. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyurur: <i>“Allah, kendisine şirk koşmayı asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediğine bağışlar.</i>”[1]</p>
<p style="color: #402000;"><i>“(Ey Muhammed!) Yüzünü Hanife (Allah’ın birliğini tanıyana) yöneltmiş olarak dîne çevir, sakın puta tapanlardan olma; Allah’tan başkasına fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere yalvarma; öyle yaparsan şüphesiz zalimlerden olursun, denildi, Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O’ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik dilerse, O’nun nimetini engelleyecek yoktur&#8230;</i>”[2]</p>
<p style="color: #402000;"> Bu ayetler,  Cenab-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini ifade etmektedir. Abdülvehhap’a göre; “Tevhit, kalple, lisanla ve amelle olmalıdır. Bunlardan birisi eksik olursa, insan Müslüman sayılmaz.”[3]</p>
<p style="color: #402000;">O, bu sert ve katı tutumuyla Haricîleri taklit etmektedir. Bilindiği gibi Haricîler de, Vehhabiler gibi, amel etmeyi imana dâhil saymış; namaz, oruç, hac ve zekât gibi emirleri yeri­ne getirmeyenleri küfürle itham etmişlerdir. Nitekim, 20 Mayıs 1802 tarihli Hatt-ı Hümâyunda özetlendiğine göre Vehhabiler amelin imanın bir parçası olduğu hususunda İbn Teymiye’ye uyarlar ve onlara göre farz olanları tembellikle veya inkâr için terk eden kimse kâfirdir, mal ve kanla­rı helâldir.” derler. Vehhabiler, amelin imanın bir parçası olduğuna inandıkları için, farzlardan birini terk eden kimseyi dinden çıkmış olarak kabul etmiş, kendileri gibi düşünmeyen Müslümanları tekfir ederek,  onların mallarının ve canlarının kendilere helal olduğunu ilan etmişlerdir ki, bu da azim bir hatadır.</p>
<p style="color: #402000;"> Onlar Hanbeli Mezhebi’nin görüşünü kabul ettiklerini ifade etmelerine rağmen, bu konuda da ifrat etmişlerdir. Hâlbuki Ahmed İbn Hanbel&#8217;e göre; “İman, hem söz hem de ameldir, iman iyi amellerle artar, kötü amellerle eksilir. İnsan, kötü amellerle imandan çıkar; ama tövbe edince yine imana döner, Allah’a şirk koşan, farzlardan birini inkâr eden kimse İslam&#8217;dan çıkar. Tembellik sebebiyle, farzlardan birini terk eden kimse ile ihmal eden kimsenin durumu, Allah’a kalmıştır; O, dilerse bağışlar, dilerse azap eder.”</p>
<p style="color: #402000;"> “İman, kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve diğer azalarla ameldir. İslam ise, tasdik ve ikrardan ibarettir. Bu sebepten Allah’a şirk koşmamak, Kur’an ve Sünnet&#8217;te sabit bir emri inkâr etmemek şartıyla, amelde bir ihmal olursa İslam&#8217;dan çıkılmış olmaz. Küfür ise şirk ve in­kârdır.”[4]</p>
<p style="color: #402000;"> Vehhabiler, Cenab-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirmeyen Müslümanları imansızlıkla itham etmekte ve böylece ehl-i sünnetin görüşünden ayrılmaktadırlar.</p>
<p style="color: #402000;"><strong>Vehhabilerin imamlarından olan İbni Teymiye ve İbni Kayyıme&#8217;l-Cevzi gibi zatlar, Muhyiddin-i Arabi gibi büyük evliyaya hücum etmektedirler.  Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikati şöyle ifade eder:</strong></p>
<p style="color: #402000;"><i>  “Vehhâbilerin azîm imamlarından ve acîp dehâları taşıyan meşhur İbni Teymiye ve İbni Kayyıme&#8217;l-Cevzî gibi zatlar Muhyiddin-i Arabî (k.s.) gibi azîm evliyâya karşı fazla hücum ettikleri ve güya mezheb-i Ehl-i Sünneti Şîalara karşı Hazret-i Ebû Bekir&#8217;in (ra.) Hazret-i Ali&#8217;den (ra.) efdâliyetini müdafaa ediyorum diyerek, Hazret-i Ali&#8217;nin (ra.) kıymetini çok düşürüyorlar. Hârika faziletlerini âdileştiriyorlar. Muhyiddin-i Arabî (k.s.) gibi çok evliyayı inkâr ve tekfir ediyorlar.”<b>[5]</b></i></p>
<p style="color: #402000;"> Bunun içindir ki, Bediüzzaman Hazretleri Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin mesleğinin sahabe mesleğine göre “<i>nakıs bir meşreb”</i> olduğunu ifade etmekle beraber o büyük zatı;  “<i>Ulum-u İslamiyenin bir mucizesi</i>”  olarak görmekte, talebelerini de o büyük zata ve mesleğine su-i zan etmekten hassasiyetle sakındırmaktadır.</p>
<p style="color: #402000;">Üstad Hazretleri;</p>
<p style="color: #402000;"><i>“Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden, takbih etmesin. Binaenaleyh eslaf-ı izamın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek, sû&#8217;-i zandır. Sû&#8217;-i zan ise, maddî ve manevî içtimaiyatı zedeler.”<b>[6]</b></i></p>
<p style="color: #402000;">buyurmakla; bazı büyük zatların hikmetini bilmediğimiz hâllerinden dolayı onlara su-i zan etmekten, tenkit etmekten, çirkin görmekten ve gıybetlerini etmekten son derece sakınmamızı istemektedir. Zira onlara yapılan su-i zan sadece onların şahsına mahsus kalmayıp, onları mürşit olarak kabul eden ve izinden giden binlerce insana da zarar verir ve büyük yaralar açar.</p>
<p style="color: #402000;">Evet geçmişte İslam dinine büyük hizmetlerde bulunan o müstesna âlim ve mürşitlere hürmet ve muhabbet akıl ve vicdanın gereğidir. Onların, hikmetini bilmediğimiz bir- iki sözünü ele alıp da onların bütün güzel vasıflarını ve yapmış oldukları ulvi hizmetlerini görmemek, hatta inkâr etmek İslam’ın ruhuna zıttır ve İslam’ dinine yapılacak en büyük bir hiyanettir. Bediüzzaman Hazretleri “<i>eslaf-ı izam” </i>derken başta Muhyiddin-i Arabi Hazretlerini kastetmektedir.</p>
<p style="color: #402000;">O Muhyiddin-i Arabi Hazretleri ki (k.s), İslam âlimleri arasında en çok eser telif eylemiştir. Onun  “<i>İza dehale sinu fişşin, iza zeheret kabri Muhyiddin</i>” yani “Sin, Şın’a dâhil olduğunda Muhyiddin’in kabri meydana çıkar.” buyurduğu sözü, kendisine son derece hürmetkâr olan Mısır fatihi Yavuz Sultan Selim Han’ın zihnini meşgul eder. Şam’a vardığı zaman orada bulunan âlim ve veli zatlar ile görüşür. Bir gün sohbet sırasında konu Muhyiddin-i Arabi Hazretlerine gelince, o zatlar Hazret’in kabrinin bulunduğu yerinin çöplük olduğunu ve ona o güne kadar iyi gözle bakılmadığını anlatırlar. Bunun üzerine Yavuz Selim Han, hemen harekete geçer ve kabrin yerini tespit ettirir. Böylece “Sin” den maksadın Selim, “Şın” dan maksadın da Şam olduğunu anlaşılmış olur. Ayrıca, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nin yaklaşık üç yüz yıl önceden haber verdiği  Mısır’ın fethi Yavuz Sultan Selim’in eliyle tahakkuk eder. Yavuz, kabrin bulunduğu yere bir türbe,  büyük bir cami ve  külliye yaptırır. Külliyenin açılışı da bir Cuma günü yapılır. Bu külliye günümüze devam ettiği gibi, biiznillah kıyamete kadar da devam edecektir.</p>
<p style="color: #402000;">Ayrıca, Yavuz Selim, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nin[7]  ayağını yere vurarak söylediği ve onun  idamına sebep olan: “Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır.” buyurduğu yeri tespit ettirip kazdırınca, oradan bir küp içinde altın çıkar.  Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’nin “Siz Allahu Teala’ya değil de paraya tapıyorsunuz<i>”</i> demek istediği  anlaşılmış olur.  Selim Han, buradan çıkan altınları Şam’daki fakirlere dağıtır.</p>
<p style="color: #402000;">Evet evliyaların bütün hayatları âdeta ılık gölgeli bir yaz hükmünde­dir. Bunun içindir ki; kendilerine evliyaullah denilen bu muhte­rem zatlar, Allah dostları ve ehlullah olarak sevilirler; bozulma­mış gönüllerin sevgilisi olurlar. Bunları sevenler de sevilir ve Allah’ın rızasına ererler. Sevmeyip dil uzatanlar sevilmezler ve bu mübarek zâtların feyizlerinden mahrum kalırlar. Allah dost­larını istismara kalkışanlar, onları gözden düşürmeye çalışanlar, ya da düşmanlık edenler, mutlaka cezalarını bulurlar.</p>
<p style="color: #402000;"><strong>Abdülvehhap; kitap, haşir ve nübüvvet gibi iman hakikatlerini inkâr eden müşriklerle, Kur’an’ın bildirdiği ve sünnetin tesis ettiği tevhit akidesini kabul eden, onu yaşayan ve yaşatan Müslümanları aynı  kefeye koymaktadır. Ehl-i sünnet âlimleri,  akıl ve hikmetin iktiza ettiği vahdaniyyet hakikatini, akli ve nakli delil­lerle beyan etmiş ve bu hususta ciltlerle kitap yazmışlardır.<br />
</strong></p>
<p style="color: #402000;"><strong> Evet Cenab-ı Hakk’ın vahid ve ehad olduğunu bilen, kıldıkları namazlarla ve yaptıkları dualarla O’nun hakiki mabut olduğunu lisanları ile ikrar, fiilleriyle tasdik eden ehl-i tevhidi, sanemlerini Allah’a ortak koşan ve onlara ibadet eden yahut onları Allah katında şefaatçi telakki eden müşriklerle aynı kefeye koymak azim bir hatadır.</strong><strong><br />
</strong></p>
<p style="color: #402000;"><strong>Bir Müslüman, beşeriyet muktezası olarak yapmış olduğu bir günahının affı için kullara değil, yalnız Cenab- Hakk’a yalvarır ve yalnız O’ndan af diler.</strong> Zira mağfiret edici ve günahları örtücü yalnız O’dur. Nitekim bir ayette mealen şöyle buyrulur:<i>“Ve onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah&#8217;ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Allah&#8217;tan başka günahları kim bağışlayabilir? Bir de onlar, bile bile, işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmezler.”<b>[8]</b></i></p>
<p style="color: #402000;"> Evet her Müslüman Cenab-ı Hakk’ı bütün kemal sıfatlarla muttasıf, yani kudreti nihayetsiz, ilmi her şeye muhit ve iradesi mutlak olarak bilir. O’nun ne zatında ne de fiillerinde ve icraatında, tasarruf ve tedbirinde, terbiye ve idaresinde şeriki olmadığını ve  <i>&#8220;Ma’bûdün bilhak” </i>yani, ibadete layık ve müstahak olduğuna iman ederler.<strong> Her mümin zarar ve faydanın, hidayet ve dalalatin ancak Cenab-ı Hakk’ın elinde olduğunu, O’nun uluhiyetinde ve saltanatında şeriki olmadığı gibi rububiyetinde, efal ve tasarrufunda dahi şeriki olmadığını bilir.</strong></p>
<p style="color: #402000;"><strong>Bu bakımdan, şuurlu bir mümin, herhangi bir işi için ne türbelere, ne kabir­lere ne de kendisi gibi aciz olan insanlara değil, yalnız Cenab-ı Hakk’ın rahmetine yönelir ve O’nun kudretine güvenir. Kendi ile Halık&#8217;ı arasına putperestler veya Hıristiyanlar gibi bir vasıta koymayı, şirk ve küfür telakki eder. Hristiyan olan biri ise, Kilise’ye gider ve günâhlarını Hz. İsa&#8217;nın mutlak vekili olan Papaz’ın affedeceğine inanır. Cenab-ı Hak’ka değil, ona yalvarır ve ondan medet diler. Bir kişinin dinde kalmasını veya dinden çıkmasını papazların selahiyetindedir diye itikat eder.                 </strong></p>
<p style="color: #402000;"><strong>Kur’an’da, sünnette ve ehl-i sünnet ulemasının eserlerinde, şefaat, tevessül ve kerametin hak olduğuna dair pek çok delillerler vardır.  Vehahabilerin, bu gibi meselelerde Ehl-i Sünnet’ten farklı bir anlayışa sahip oldukları ve onlardan ayrıldıkları açıktır. Müslümanların, Cenab-ı Hakk’ın en mükerrem ve en sevgili kulları ve seçkin elçileri olan başta Hz. Peygamber (sav.) olmak üzere diğer peygamberlerden, mürşit ve mücedditlerden ve bazı salih kullardan şefaat istemeleri; “Ya Rabbi! Sen bu zatların hürmetine ve bereketine dualarımı kabul et.” manasınadır. Böyle bir niyazda bulunmanın itikat noktasında hiçbir sakıncası yoktur.</strong></p>
<p style="color: #402000;"><strong>Mehmet Kırkıncı Hocaefendi</strong></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p style="color: #402000;">[1]  Nisa Suresi 4/48</p>
<p style="color: #402000;">[2]  Yunus Suresi 10/105-107</p>
<p style="color: #402000;">[3]  Muhammed b. Abdülvehhâb Keşfu’ş-Şububât, 43.</p>
<p style="color: #402000;">[4]  Muhammed Ebû Zehra, İslam&#8217;da Fıkbi Mezhepler Tarihi, çev. Doç. Dr. Abdülkadir<br />
Şener (Ankara 1968), 3/221.</p>
<p style="color: #402000;">[5] Nursî, B. S Mektubat (28. Mektup, 6. Mesele)</p>
<p style="color: #402000;">[6] Nursî, B.S Mesnevi-i Nuriye</p>
<p style="color: #402000;">[7] Muhyiddin-i Arabî Hazretleri: Asıl adı Ebû Bekr Muhammed bin Ali’dir. 1165 (H.560) Endülüs’ün Mürsiye kasabasında dünyaya geldi. 1239  (H.638) yılında Şam’da vefat etti. Yeni Ansiklopedi, C. III, s. 1245, 1246.</p>
<p style="color: #402000;">[8] Ali İmran Suresi 3/135</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vehhabilerin-tevhide-bakisi/">Vehhabilerin Tevhide Bakışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/vehhabilerin-tevhide-bakisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vehhabilerin Dini Anlayışı  </title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/vehhabilerin-dini-anlayisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/vehhabilerin-dini-anlayisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Aug 2014 10:23:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Kırkıncı Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Vehhabiler]]></category>
		<category><![CDATA[Vehhabilerin Dini Anlayışı]]></category>
		<category><![CDATA[vehhabilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1648</guid>

					<description><![CDATA[<p>Vehhabiler, diğer bütün İslam mezhepleri gibi Kur’an ve hadisleri temel kaynak olarak kabul etmekle beraber, onları anlayıp tatbik etme hususunda sadece Abdülvehhap ve kendilerince muteber sayılan bazı kimselerin görüşlerine bağlı kalmışlardır. Buna rağmen kendilerinin itimat ettiği kimselere de  tam bir bağlılıkları söz konusu değildir. Onlara göre; “Dinde onların sözleri de görüşleri de kesin bir delil [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vehhabilerin-dini-anlayisi/">Vehhabilerin Dini Anlayışı  </a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="color: #402000;"><a href="http://ilimcephesi.com/vehhabilerin-dini-anlayisi/787220_6c817025d730b5844d5598977c7d320b-2/" rel="attachment wp-att-16654"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16654" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/787220_6c817025d730b5844d5598977c7d320b-1.jpg" alt="" width="404" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/787220_6c817025d730b5844d5598977c7d320b-1.jpg 502w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/787220_6c817025d730b5844d5598977c7d320b-1-300x194.jpg 300w" sizes="(max-width: 404px) 100vw, 404px" /></a></p>
<p style="color: #402000;">Vehhabiler, diğer bütün İslam mezhepleri gibi Kur’an ve hadisleri temel kaynak olarak kabul etmekle beraber, onları anlayıp tatbik etme hususunda sadece Abdülvehhap ve kendilerince muteber sayılan bazı kimselerin görüşlerine bağlı kalmışlardır. Buna rağmen kendilerinin itimat ettiği kimselere de  tam bir bağlılıkları söz konusu değildir. Onlara göre; “Dinde onların sözleri de görüşleri de kesin bir delil ola­maz. Kesin delil, ancak Kur’an ve hadisin, tevilden uzak zahiri hükümle­ridir. Bu bakımdan, Allah ve Resülü’nden başka, haramı haram, helali helal kılacak yoktur. Zira Kur’an ve sünnet, uyulması gerekli bütün kanunları koymuştur. Kanun koyma ve ahkâm çıkarmada akla ve tevîle yer yoktur.</p>
<p style="color: #402000;">Kur’an ve sünnette belirtilen hususların zahirine sımsıkı yapışılır ve hiçbir mezhebe bağlanmadan her şey Kur’an’ın zahirinden çıkarılır. Kur’an-ı Kerim kesin delildir. Rivayet ve dirayet yönünden sabit olan hadisler de delil olur. Müteşabih âyetler de delildir; ancak bun­lar te&#8217;vîl edilmeksizin zahirlerine göre hükmolunur. Bunları tevil ederek tefsirde bulunmak küfürdür. Bu yüzden Allah’ın sıfatları hakiki sıfatlardır. Gerek zat, gerek sıfatlar hakkındaki ayetler, olduğu gibi kabul edilir. Bunlardan teşbih manaları çıkacak diye zahiriyle anlam vermekten kaçınmak doğru değildir. Eğer böyle olsaydı Allah’ın Resulü bildirirdi.”</p>
<p style="color: #402000;">Evet Vehhabiler ve bazı kimseler Kur’an ve hadislerin teviline ve tefsirine gerek olmadığını ifade etmektedirler. Hâlbuki Kur’an’ın her bir ayetinin sarahat, işaret, remz, ibham, ihtar gibi birçok manaları vardır. Kur’an’ın her bir suresi, her bir ayeti ve hatta her bir harfi hakikat ve feyiz hazinesidir. Bazen bir tek harf,  <i>(“besmele” deki be harfi gibi)</i>   bir sahife kadar hakikatleri ders verir. Onun her bir harfi,  bir havz-ı ekberdir; feyiz ve bereket suyu oradan gelip, kalplere ve ruhlara akar. O leziz bir kevserdir; suyundan içmekle doyulmaz. Kur’an, uçsuz bucaksız bir okyanustur; her âlim istidat ve kabiliyeti nispetinde onun derinliklerine dalar ve oradan dünyevi ve uhrevi saadete vesile olacak nice  zümrütler, mercanlar ve yakutlar çıkararak insanlığın istifadesine sunar. Yazılan bütün tefsirler o okyanustan ancak bir damladır.</p>
<p style="color: #402000;">Peygamber Efendimiz (sav.) bir Hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: <i>“Her ayetin bir zâhiri bir batını bir  matlâı ve bir de haddi vardır; bu hâl yediye, hatta yetmişe kadar gider.”</i></p>
<p style="color: #402000;">Zâhir: Akıl ve mantığın kabul ettiği makul ve faydalı ilimler.</p>
<p style="color: #402000;"> Bâtın: Eşyanın mahiyetine vakıf olma ve bu sahada terakki etmek.</p>
<p style="color: #402000;"> Matla: Zahir ve batın manalarının birleştiği nokta.</p>
<p style="color: #402000;">Hadd: Külli varlığın müşahedesine erdiren yoldur. Kâinat ve kâinatta olan varlıklarda tecelli eden sıfat ve isimleri müşahede etmek.</p>
<p style="color: #402000;">Evet Kur’anın sarahat manası olduğu gibi, işari manaları da vardır. Onun sarahatı bir manaya açıkça delalet etmesidir. İşâretinin de remz, ima, telvih, telmîh gibi dereceleri vardır. Mesela; İhlâs Suresi’nde ifade buyrulan; <i>“O doğurmadı ve doğurulmadı.”</i> Bediüzzaman Hazretleri Lemaat adlı eserinde; <i>“tagayyür, tenasül, tecezzi edenlerin, Hz. İsa (as.) ve Hz. Üzeyr’in (as.), keza melaikelerin, sebeplerin, tabiatın ve ukul-u aşere safsatasında dile getirilin on aklın”</i> ilahlıklarının da bu ayetin işarî ve remzî manalarıyla reddedildiğini ifade eder. Demek ki, “Dağuranlar ve doğanlar ilah olamazlar” sarahat manasıdır. Hazret-i İsa ve Hz. Üzeyir’in (as.) ilah olamayacağı işari, meleklerin Allah’ın kızları oldukları vehmini reddetmek  remiz,  hiçbir sebebin tesirinin olmadığı da ima gibi manaları ihtiva eder.</p>
<p style="color: #402000;">Mesela bir ayette mealen şöyle buyrulur: <i>“Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir.”<b><b>[1]</b></b> </i>Cenab-ı Hak, cisimden münezzeh olduğundan O’na el isnat edildiğinde akıl ile nakil arasında muhalefet görünür. Bu durumda akıl esas alınarak nakil tevil</p>
<p>edilir.  Bu kaideye binaen tefsir âlimleri ayette geçen “el” kelimesini “Allah’ın kudretinin ve gücünün her şeye yettiği” şeklinde tevil etmişlerdir.<b>             </b></p>
<p style="color: #402000;">Bediüzzaman Hazretleri de şöyle buyurur:  “<i>Akıl ve nakil teâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil te’vil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.”</i>[2] Burada “<i>Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.”</i>  ifadesi çok dikkat çekicidir.  Demek ki her akıl sahibi bunu yapamaz.  Tirmizi&#8217;nin &#8220;Nevadir&#8221;inde rivâyet edildiği gibi Cenab-ı Hak, her insanın aklını farklı yaratmıştır. Bunu ancak, Kur’annın nuru ve feyzi ile nurlanmış, Hz. Peygamber (sav.)’in sünneti ile ziyalanmış, ilim ve fazilet ile bezenmiş olan Abdülkadir Geylani, Ahmed-i Rufai, Şah-ı Nakşibend, Bayezid-i Bistami, İmam-ı Gazali, İmam-ı Şarani, İmam-ı Şazeli, İmam-ı Rabbani, İmam-ı Azam, İmam-ı Şafii ve Bediüzzaman gibi münevver akıl sahipleri yapabilirler. Yoksa her insanın aklı her meselede kaynak olamaz. İlahî kitaplara, Rabbani düsturlara,  Kur&#8217;an ve sünnete  müracaat etmeyen akıl yanılır, yanıltır, aldanır ve aldatır.</p>
<p style="color: #402000;">Evet, zahir ve batın ilimlerle tekâmül etmiş mülk ve melekût âleminin sırlarına ve nurlarına mazhar olmuş âlimlerin büyük çoğunluğu müçtehit mesabesindedir. Onlar keskin anlayış, mevzulara derin vukuf ve engin görüşleri ile asırlarının güneşi olmuşlardır.  Onlar Kur’an-ı Kerim’in derin manalarına vâkıf olmuş, bir dalgıç gibi o hakikat ve marifet denizinin en derinliklerine dalarak oradan nice marifet cevherlerini ve hakikat zümrütlerini çıkarıp âlem-i insaniyetin istifadesine sunmuşlardır.</p>
<p style="color: #402000;">Hz. Peygamber (sav.); <i>“Benim sahabelerim yıldızlar gibidir. Hangisine iktida etseniz hidayete erersiniz.”<b>[3]</b></i> buyururak saha­be efendilerimizin, kendisinin birer vârisi olduğunu, hakiki âlim, mürşit ve mücedditlerin de bir nevi manevi vârisleri ve vekil­leri olduğunu ifade etmişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber (sav.) başka bir hadis-i şeriflerinde de şöyle buyurur: <i>“Benim ümmetimin evliyaları, ben-i İsrail’in peygamberleri gibidir.”</i></p>
<p style="color: #402000;"><strong>Mehmet Kırkıncı Hocaefendi</strong></p>
<p>[1]  Fetih Suresi 48/10</p>
<p>[2] Nursî, B. S. Muhâkemat</p>
<p>[3] Aclûni, İsmail b. Muhammed, Keşfu’l- Hafa, Daru İhyai’tiTürâsi’l- Arabî, 2. Baskı, Beyrut,1351,c.I,s.132</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vehhabilerin-dini-anlayisi/">Vehhabilerin Dini Anlayışı  </a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/vehhabilerin-dini-anlayisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vehhabilik Nedir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/vehhabilik-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/vehhabilik-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Aug 2014 10:21:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Kırkıncı Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[vehhabilik]]></category>
		<category><![CDATA[vehhabilik nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Vehhabilik Tarihi Gelişimi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1645</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. Peygamber (sav.)’in ebedi âlemine göç etmesinden sonra bir takım ihtilaflar meydana gelmiş idi. Bu ihtilaflar Hz. Ebubekir (ra.) ile Hz. Ömer’in (ra.) halifelik dönemlerinde yok denebilecek kadar az iken, Hz. Osman’ın hilafetinin son altı yıllık döneminde artmaya başlamış, özellikle de Hz. Ali’nin (ra.)  zamanında zuhur eden Haricîlik cereyanı ve düşüncesi daha da artmış idi. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vehhabilik-nedir/">Vehhabilik Nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="color: #402000;"><a href="http://ilimcephesi.com/vehhabilik-nedir/787220_6c817025d730b5844d5598977c7d320b-3/" rel="attachment wp-att-16656"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16656" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/787220_6c817025d730b5844d5598977c7d320b-2.jpg" alt="" width="431" height="279" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/787220_6c817025d730b5844d5598977c7d320b-2.jpg 502w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/08/787220_6c817025d730b5844d5598977c7d320b-2-300x194.jpg 300w" sizes="(max-width: 431px) 100vw, 431px" /></a></p>
<p style="color: #402000;">Hz. Peygamber (sav.)’in ebedi âlemine göç etmesinden sonra bir takım ihtilaflar meydana gelmiş idi. Bu ihtilaflar Hz. Ebubekir (ra.) ile Hz. Ömer’in (ra.) halifelik dönemlerinde yok denebilecek kadar az iken, Hz. Osman’ın hilafetinin son altı yıllık döneminde artmaya başlamış, özellikle de Hz. Ali’nin (ra.)  zamanında zuhur eden Haricîlik cereyanı ve düşüncesi daha da artmış idi.</p>
<p style="color: #402000;">Vehhabilik, kökü Haricîliğe dayanan ve İbn Teymiye&#8217;nin alt yapısını oluşturduğu bir akımdır. Vehhabiliğin kurucusu bugünkü Riyat şehrinin kuzeyinde bulunan Uyeyne&#8217;de Hicri 1115 M. 1703 tarihinde dünyaya gelen Muhammed bin Abdülvehhap’tır. İlk tahsilini, Uyeyne kadısı olan babasının yanında tamamlayan Abdülvehhap, daha sonra Mekke ve Medine&#8217;de tahsiline devam etmiş ve burada İbn Teymiye’nin fikirlerinden etkilenmiş, oradan da Basra’ya gitmiştir.  Basra’da tevhit konusunda tartışmalarda bulunmuş; İslam dinin dört ana kaynağından olan edille-i şeriyeden kıyas ve icmayı kabul etmemektedir. Babasının vefatından sonra da fikirlerini ve faaliyetlerini Necd bölgesinde yaymaya devam etmiştir. Abdülvehhap,  mezar ve türbe ziyaretleri, tarikatlara girme ve benzeri işler yüzünden tevhidin bozulduğunu; bu yüzden insanların dalale­te düştüklerini,  dolayısıyla onların şirke batmış müşrikler olduğunu ileri sürerek, onların kanlarının ve mallarının inanan muvahhitlere helal olduğunu ilan etti.</p>
<p style="color: #402000;">Onun fikirleri Necd bölgesi halkına çok cazip geldi. Necid Bölgesi; Haricîlerin Hz. Ali tarafından bozguna uğratıldığı, Müseylime-i Kezzab&#8217;ın yalancı peygamberliğini ilan ettiği ve Halid Bin Velid&#8217;in kılıcıyla bozguna uğratıldığı bir mekândır. O bölgenin halkı, Hz. Peygamber (sav.) döneminde Müslümanlığı kabul ettikleri halde,  Yemen, Aden, İran, Hint, Irak ve Şam’ın tesiri altında kalmış ve birçok yanlış akidelere sahne olmuştur. Bunun içindir ki, Müseyleme-i Kezzâp, Secâh, Tuleyha ve Esvedu&#8217;1-Ansi gibi peygamberlik iddiasında bulunan yalancılar o bölgeden çıkmış, sonraki dönemlerde de muhalif is­yancı gruplar burada zuhur etmiştir. Bu bakımdan, Abdilvehhâp’ın fikirleri burada revaç bulmuş ve hızlı bir şekilde yayılmıştır. Onun fikirlerini kabul etmeyen nice insanlar kılıçtan geçirilmiş, mallarına el konulmuş ve kendi aralarında paylaşılmıştır.</p>
<p style="color: #402000;">Bediüzzaman Hazretleri Vehhabilik konusunda şöyle buyurur:</p>
<p style="color: #402000;"><i> “Vehhâbiler kendilerini Hanbelî mezhebinden saydıkları için, Ahmed İbni Hanbel Hazretleri bir milyon hadisin hâfızı ve râvîsi ve şiddetli olan Hanbelî mezhebinin reisi ve halk-ı </i>Kur’an<i> meselesinde cihanpesendâne salâbet ve metânet sahibi bir zat olduğundan, onun bir derece zâhirî ve mutaassıbâne ve Alevîlere muhâlefetkârâne mezhebinden din namına istifade edip, bir kısım evliyânın türbelerini tahrip ediyorlar ve kendilerini haklı zannediyorlar. Hâlbuki bir dirhem hakları varsa, bazan on dirhem ilâve ediyorlar</i>.”[1]</p>
<p style="color: #402000;"><i>“ Şu Vehhâbi meselesinin kökü derindir. An&#8217;anesi zaman-ı Sahâbeden başlayarak gelmiş. İşte o an&#8217;ane, üç uzun esaslarla gelmiştir:</i></p>
<p style="color: #402000;"><i> Birincisi: Hazret-i Ali (ra.), Vehhâbilerin ecdâdından ve ekserisi Necid sekenesinden olan Hâricîlere kılıç çekmesi ve Nehrivan&#8217;da onların hâfızlarını öldürmesi, onlarda derinden derine, hem din namına Şialığın aksine olarak, Hz. Ali&#8217;nin (ra.) faziletlerine karşı bir küsmek, bir adâvet  tevellüd etmiştir. Hazret-i Ali (ra.) &#8220;Şâh-ı Velâyet &#8221; unvanını kazandığı ve turuk-u evliyanın  ekser-i mutlakı ona rücû etmesi  cihetinden, Hâricîlerde ve şimdi ise Hâricîlerin bayraktarı olan Vehhâbilerde, ehl-i velâyete karşı bir inkâr, bir tezyif damarı yerleşmiştir.</i></p>
<p style="color: #402000;"><i> İkincisi: Müseylime-i Kezzâbın fitnesiyle irtidâda yüz tutan Necid havâlisi, Hazret-i Ebû Bekir&#8217;in (ra.) hilâfetinde, Hâlid İbni Velid&#8217;in kılıncıyla zîr ü zeber edildi. Bundan Necid ahalisinin Hulefa-i Raşidîn&#8217;e ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı bir iğbirâr , seciyelerine girmişti. Hâlis Müslüman oldukları halde, yine eskiden ecdatlarının yedikleri darbeyi unutmuyorlar-nasıl ki ehl-i İran&#8217;ın, Hazret-i Ömer&#8217;in (ra.) âdilâne darbesiyle devletleri mahv ve milletlerinin gururu kırıldığı için Şîalar Âl-i Beyt  muhabbeti perdesi altında Hazret-i Ömer&#8217;e (ra.) ve Hazret-i Ebû Bekir&#8217;e (ra.) ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaate dâima müntakimâne , fırsat buldukça tecavüz etmişler.</i>”[2]</p>
<p style="color: #402000;">Abdülvehhap’ın fikirlerini cebir yoluyla kabul ettirmeğe çalışması üzerine, Necit’in güçlü kabilelerinden biri olan Halid oğullarının reisi Süleyman b. Ureyir’in Uyeyne emirinden İbn Abdülvehhap’ın öldürmesini veya sürgün edilmesini talep eder. Bunun üzerine İbn Abdülvehhap, Riyad’a çok yakın bir yer olan Deriyye’ye gelir ve emir Muhammed b. Suûd&#8217;la anlaşır. Böylece Vehhabî devletinin temelleri atılmış oldu. (1157/1744). Abdülvehhap, fikirlerini yaymak, hâkimiyetini arttırmak ve Arap Yarımadası’na sahip olmak için bu fırsatı çok iyi değerlendirir.</p>
<p style="color: #402000;">Abdülvehhap 1206 tarihinde ölünce, onun izinden giden Muhammed İbn Suûd, bu fikrin özellikle siyasi cephesini yaymaya ağırlık vermiştir. Onların süratle toprak kazanıp Necid&#8217;e hâkim olmalarında, şüphesiz Osmanlı hükümet merkezinden uzak olmaları, en önemlisi de Osmanlı Devleti’nin Rus ve İran savaşları ile meşguliyetleri büyük rol oynamıştır. Bu durumdan istifade eden Vehhabîler, Basra Körfezi civarında hâki­miyet kurdukları gibi, Necef’te Şiilerle geçen bir tartışma sonucu bazı Vehhabîlerin öldürülmesini bahane ederek, 10 Muhar­rem 1802&#8217;de Kerbela törenlerine katılan binlerce insanı kılıçtan geçirdiler ve Hz. Hüseyin Efendimiz’in türbesini de yağmaladılar. 18 Şubat 1803’de de  Taif işgal edildi.</p>
<p style="color: #402000;">Yine bunlar  Hz. Ali Efendimiz’in (ra.) kabrini, Harem-i Şerifi ve Ravza-i Mutahharayı yağma ve talan etmişlerdir.</p>
<p style="color: #402000;">Ahmet Cevdet Paşa, Vehhabilerin Taif’i işgal ettikleri zaman yaptıkları zulümleri şöyle dile getirir:</p>
<p style="color: #402000;">“Vehhabiler Taif’te buldukları eşyayı ordularına naklederek dağlar gibi yığdılar. Yalnız kitaplara itibar etmeyerek sokaklara attılar. Binaenaleyh Buhârî ve Müslim’in Sahîheyn’i ve hadis kitapları, dört mezhep üzere yazılmış fıkıh kitapları, edebiyat, fünûn ve sâireden binlerce kitap, ayaklar altında sürünür oldu. İçlerinde Mushaflar dahi bulunurdu&#8230; Uzun müddet bunca kitap ve muteber eser böyle ayaklar altında kaldı. Malların beşte birini emirleri, geri kalan kısmını da o vahşiler aralarında taksim ettiler”[3]</p>
<p style="color: #402000;">Taif, Mekke ve Medine’yi ele geçiren İbn Suûd, halka şöyle hitap ediyordu: “&#8230;Sizin dininiz bugün kemal derecesine erişti, İslam’ın nimetiyle şereflenip Cenab-ı Hakk’ı kendinizden razı ve hoşnut kıldınız. Artık aba ve ecdadınızın batıl inanışlarına meyil ve rağbetten ve onları rahmet ve hayırla yâd ve zikirden korkun ve kaçının. Ecdadınız tamamen şirk üzere vefat ettiler&#8230; Hz. Peygamber’in mezarı karşısında, önceleri olduğu gibi durarak, tazim için salât-u selâm getirmek, mezhebimizce gayr-i meşrudur&#8230; Onun için oradan geçenler okumadan geçip gitmeli ve sadece “es-Selâmu âlâ Muhammed” diye selâm vermelidir&#8230;”[4]</p>
<p style="color: #402000;">İbn Suud, ayrıca Medine halkına şu uyarılarda da bulunuyordu:</p>
<p style="color: #402000;">“Allah’a Vehhâbilerin inançları ve kaideleri üzere itaat ve ibadet etmek.  Hz. Muhammed’e Vehhâbi imamının tayin ve tavsiye ettiği şekilde riayet etmek. Medine içinde ve civarında mevcut türbe ve yapılı mezarları yıkıp, balıksırtı toprak yığılmış hale getirmek. Muhammed b. Abdülvehhap’ı Allah’tan ilham alarak mezhep kuran din müceddidi olarak tanımak. Vehhâbi mezhebini kabul etmek istemeyenleri, öldürmek dâhil, şiddetli takibata uğratmak.  Vehhâbilere kale muhafızlığı verilmesini kabul etmek. Dinî ve siyasî her türlü emir ve yasaklara uymak.”[5]</p>
<p style="color: #402000;">1800’lü yıllara gelindiğinde Vehhâbî devleti,  Halep, Hind Okyanusu, Basra Körfezi, Irak ve Kızıl Deniz&#8217;e kadar yayılmış oldu.</p>
<p style="color: #402000;">Vehhabiliğin, büyük bir tehlike olduğunu gören Osmanlı Devleti’nin hükümdarı İkinci Mahmud (1808-1839), Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya gereğinin yapılması için talimat vermişti. Paşa oğlu Tosun emrindeki bir orduyla 1812-1813 yılları arasında Medine, Mekke ve Taif Vehhabiler’den geri alındı. Daha sonra bizzat kendisi, Abdülaziz b. Suud’un üzerine gitti.  İbn Suud direndi ise de 1814&#8217;de ani ölü­mü üzerine Vehhabiler hezimete uğradı ve nihayet Kavalalı’nın kumandanı İbrahim Paşa, 1818&#8217;de Abdülaziz’in yerine geçen oğlu Abdullah ile çocuklarını esir ederek İstanbul’a gönderip astırdı. Böyle­ce Vehhâbîliğin ilk dönemi kapanmış oldu.</p>
<p style="color: #402000;">Ancak bu savaştan kaçıp kurtulmayı başaran Türki b. Abdillah, Necid bölgesinde yeniden faaliyete başladı ve Riyad’ı başşehir yaparak 1821&#8217;den 1891&#8217;e kadar sürecek ikinci Vehhâbî devletini kurmayı başardı. Sonraki yıllarda birtakım hanedan tartışması oldu ise de Suud ha­nedanından Abdülaziz b. Suûd, 1901’de Vehhâbî devletini ihya etti. Ay­rıca Hindistan ile İngiliz hükümetinin de desteğini alan Abdülaziz b. Suud, İngilizlerce, 26 Aralık 1916 tarihli anlaşma ile Necid, Hasa, Katif, Cubeyl ve kendisine bağlı bölgelerin mutlak hükümdarı olarak ta­nındı. Bu anlaşmaya göre, İbn Suud&#8217;un söz konusu yerlerdeki mutlak hü­kümranlığı kabul edilmekte ve bunların, kendisinden sonra miras yoluyla haleflerine ait olacağı ve hükümdarın hayatta iken seçeceği veli­ahtın, her hususta İngiliz Hükümetinin aleyhinde olamayacağı, onların istediklerini yapacakları birtakım hususlar hükme bağlandı.</p>
<p style="color: #402000;">Birinci Cihan Harbi’nde mağlup olan Osmanlı Devleti, 1918 yılı sonlarında Medine&#8217;den çekilince Vehhabiler, 1921-1925 yılları arasında Hail, Taif, Mekke, Medine ve Cidde’yi tekrar ele geçirirdiler. Abdülaziz b. Suud, 1926 tarihinde “Necid ve Hicaz Kralı” olarak kabul edildi. 20 Mayıs 1927 tarihinde İngil­tere ile yapılan Cidde anlaşması ile de tam istiklâlini ilân etti ve böylece, İngilizlerle yapılan ilk anlaşmanın ağır şartlarından kurtuldu. 18 Eylül 1932 tarihinde ise, Abdülaziz b. Suûd, unvanını “Arap Suudiyye Krallığı” şeklinde değiştirdi. Abdülaziz b. Suud, ölümüne kadar (1953) Suudi Arabistan Kralı olarak saltanatını sürdürdü.</p>
<p style="color: #402000;">Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, Vahhabiliğin kurulmasında, Osmanlı Devleti’nin Birinci Cihan Harbi’nde mağlup olması, İngilizlerin Vehhabilere para ve silah yardımı yapması ve özellikle de İngiliz casuslarından Hempher’in büyük katkısı olmuştur.</p>
<p style="color: #402000;">Bediüzzaman Hazretleri de bu hakikati şöyle ifade eder:</p>
<p style="color: #402000;"><i>“Her neyse&#8230; Her bâtıl bir mesleğin herbir ciheti bâtıl olmak lâzım olmadığı gibi, herbir hak mesleğin dahi her bir ciheti hak olmak lâzım değildir. Buna binâen, sâdattan olan şerif-i Mekke, Ehl-i Sünnet ve Cemaatten iken zaaf gösterip İngiliz siyasetinin Haremeyn-i Şerifeyne müstebidâne girmesine meydan verdi. Nass-ı âyetle küffârın girmesini kabul etmeyen Haremeyn-i Şerifeyni, İngiliz siyasetinin, âlem-i İslâmı aldatacak bir sûrette, merkez-i siyâsiyesi hükmüne getirmesine yol verdiğinden, ehl-i bid&#8217;attan olan Vehhâbiler, hariçten medâr-ı istinad aramayarak, filcümle nimmüstakil bir siyaset-i İslâmiye takip ettiklerinden, şu cihette haklı olarak o gibi Ehl-i Sünnete galebe ettiler denilebilir.</i>”[6]</p>
<p style="color: #402000;">Vehhabilik, Suud-i Arabistan’ın resmî mezhebidir. Mısır, Hindistan, Afrika ve diğer bazı İslam ülkelerinde de taraftarları mevcuttur. Bu inancın temelinde sertlik, taassup ve kendi düşüncelerinde olmayanları küfürle itham etmek vardır. Bunun içindir ki, onlar, kendilerine “Muvahhidûn” demekte ve kendilerini İbn-i Teymiye’nin açıkladığı şekilde Ahmed b. Hambel’in mez­hebini devam ettiren sünniler olarak görmektedirler. Onlar;  “Biz, itikatta selef, amelde ise Hmnbelî mezhebindeniz. Esasen Ahmed b. Hanbel, itikat hususunda Selef mezhebinin nascı (Eseriyye) kolunu temsil eder. Onun ameldeki yolu da budur. Binaenaleyh biz, amelde ve itikatta Hanbeliyiz; Vehhâbî diye bir şey yoktur. Muhammed b. Abdülvehhap, ilmen ve fiilen bu mezhebi yenileyen bir şeyhülislam olmaktan başka bir şey değildir” derler.</p>
<p style="color: #402000;"><strong>Mehmet Kırkıncı Hocaefendi</strong></p>
<p>[1] Nursî, B. S Mektubat (28. Mektup, 5. Mesele)</p>
<p>[2] Nursî, B.S Mektubat (28. Mektup, 6. Mesele</p>
<p>[3] Târih-i Cevdet, VII, 206 (VII, 262-263</p>
<p>[4] Eyub Sabri, Târîh-i Vehhâbiyân, s. 175</p>
<p>[5] Eyub Sabri, Târîh-i Vehhâbiyân, s. 135-136; Neşet Çağatay, “Vehhâbilîk”, İ.A., XIII, 266; Ecer, Târihte Vehhabi Hareketi ve Etkileri, s. 141.</p>
<p>[6] Nursî, B. S Mektubat (28. Mektup, 6. Mesele)</p>
<p style="color: #402000;"><strong> </strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vehhabilik-nedir/">Vehhabilik Nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/vehhabilik-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vehhabilik ve Vehhabiliğe Bakış Açısı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/vehhabilik-ve-vehhabilige-bakis-acisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/vehhabilik-ve-vehhabilige-bakis-acisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Apr 2013 18:42:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[abdulvehhab]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[kitabül tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[sayın dalkıran]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[vehhabilik]]></category>
		<category><![CDATA[vehhabilik nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Vehhabilik ve Vehhabiliğe Bakış Açısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ilimcephesi.com/?p=681</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ahiret yurduna göç etmesinden sonra bir takım ihtilaflar zuhur etmiştir. Bu itilaflar ilk iki halife dönemlerinde yok denebilecek seviyede az iken, Hz. Osman’ın hilafetinin son altı yıllık döneminde artmaya başlamış, Hz. Ali döneminde iyice fazlalaşmıştır. Bunun ardında yatan pek çok neden bulunmaktadır. Bu yazımızda bunlardan söz edecek değiliz. Ancak Hz. Ali’nin zamanında [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vehhabilik-ve-vehhabilige-bakis-acisi/">Vehhabilik ve Vehhabiliğe Bakış Açısı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="left"><a href="http://ilimcephesi.com/vehhabilik-ve-vehhabilige-bakis-acisi/gun_batimi-2/" rel="attachment wp-att-16424"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16424" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/gun_batimi.jpg" alt="" width="412" height="309" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/gun_batimi.jpg 1280w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/gun_batimi-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/gun_batimi-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/gun_batimi-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/gun_batimi-768x576.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/04/gun_batimi-1024x768.jpg 1024w" sizes="(max-width: 412px) 100vw, 412px" /></a></p>
<p align="left">Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ahiret yurduna göç etmesinden sonra bir takım ihtilaflar zuhur etmiştir. Bu itilaflar ilk iki halife dönemlerinde yok denebilecek seviyede az iken, Hz. Osman’ın hilafetinin son altı yıllık döneminde artmaya başlamış, Hz. Ali döneminde iyice fazlalaşmıştır. Bunun ardında yatan pek çok neden bulunmaktadır. Bu yazımızda bunlardan söz edecek değiliz. Ancak Hz. Ali’nin zamanında zuhur eden ve ileride işi iyice olumsuz olarak ileri götüren Haricilik cereyanı ve düşüncesi, aradan uzun zaman geçtikten sonra farklı isimler altında tekrar canlandığı söylenilebilir.</p>
<p align="left">Kaldı ki, pek çok İslam mezhebi bir müddet yaşayıp kaybolduktan sonra, ileride ya farklı isimler altında ya da en kötü ihtimalle şahıslar bazında fikirlerini bir şekilde devam ettirmiştir. Haricilik düşüncesi de böyledir ve Vehhabilik genel görünüm olarak Hariciliğin bir yansıması olarak değerlendirilmektedir. Mezhep çalışmalarında önemli olan mezhebin görüşlerini artısı ve eksisi ile yansıtmaktır.</p>
<p align="left">Ne taraf olup sadece iyi taraflarını ne de muhalif olup tamamen olumsuz taraflarını aktarmaktır. Vehhabilik ile ilgili bu yazıda da yapılan budur.</p>
<p align="left">İki asır kadar önce Arap Yarımadası’nda Necd dolayların­da Muhammed b. Abdilvehhâb (1115-1206) tarafından kurulan Vehhâbîlik, bugün Suûdi Arabistan’ın resmî mezhebi durumundadır. Mısır, Hindistan, Afrika ve diğer bazı İslâm ülkelerinde taraftarları vardır.</p>
<p align="left">Pek çok İslam mezhebinde olduğu gibi, “Vehhâbî” ismi de kurucusunun hayatında muhalifleri tarafından ve­rilmiştir. Bugün bu isimle anılmaktadırlar. Vehhâbîliğe, Türk tarihinde “Hâricîlik” hareketi olarak bakılmış ve o şekilde isimlendirilmiştir1. Zira, davranışlarındaki sertlik, gösterdikleri taassub ve kendî inanışlarında olmayanları küfürle suçlamak bakımlarından Vehhâbîlik ile Hâricilik arasında benzerlik bulmak, tabiî karşılanmaktadır.</p>
<p align="left">Bununla birlikte Vehhâbîler, kendilerine “Muvahhidûn” derler ve kendilerini İbn Teymiye’nin açıkladığı şekilde Ahmed b. Hanbel’in mez­hebini devam ettiren Sünnîler olarak görürler. Nitekim onlar, “Biz, îtikâdda Selef, amelde de Hanbelî mezhebindeniz. Esasen Ahmed b. Hanbel, îtikâd hususunda Selef mezhebinin nascı (eseriyye) kolunu temsil eder. Onun ameldeki yolu da budur. Binaenaleyh biz, amelde ve îtikâdda Hanbeliyiz; Vehhâbî diye bir şey yoktur. Muhammed b. Abdilvehhâb, ilmen ve fiilen bu mezhebi yenileyen bir Şeyhülislâm olmaktan başka bir şey değildir” derler. Ancak bunların amelde ve îtikâdda yeni birtakım esaslar kabul ettiklerini, taassuptan kan dökecek derecede ifrata vardıkla­rını, fikir ve vicdan hürriyeti tanımadıklarını, birçok konuda Ahmed b. Hanbel ve İbn Teymiye&#8217;den ayrıldıklarını ileri sürenler de vardır. Bu ba­kımdan Vehhâbîliği müstakil olarak ele alınmak durumunda­dır.</p>
<p align="left">Neşet Çağatay, Vehhâbilerin akıl, nakil ve amel konularında kendilerine örnek aldıklarını söyledikleri Selefiyye’nin, Ahmed b. Hanbel’in ve İbn Teymiyye’nin görüşlerini karşılaştırarak sonuçta Vehhâbiliğin ayrı bir mezhep sayılması gerektiğini söyler. Çağatay, Vehhâbilerin temel prensiplerini sayıp açıkladıktan sonra, bunların dışında bazı ferî meselelerde de Ehl-i Sünnet’ten ayrıldıklarını dile getirir bunlar şunlardır: 1- Namazın cemaatla kılınması farzdır ve her müslüman beş vakit namazda camiye gelmek zorundadır. 2- Müslümanlığı ameli tevhid inancına göre yerine getirmeyenlere harp ilan edilir ve bu gibilerin kestikleri kurbanlar yenmez. 3- Zekat vergidir. Hükümetin vergi almadığı kazançlardan da zekat alınmalıdır. 4- Sigara ve nargile içenlere, içki içenlere olduğu gibi kırk değnek vurulur (Neşet Çağatay, “Vehhâbilîk”, İ.A., XIII, 264).</p>
<p align="left"><strong>Tarihçe:</strong></p>
<p align="left">Mezhebin kurucusu Muhammed İbn Abdilvehhâb, 1115/1703 tari­hinde bugünkü Riyad şehrine yakın bir köy olan Uyeyne&#8217;de doğmuştur”. İlk tahsilini, Uyeyne kadısı olan babasının yanında tamamlayan İbn Abdilvehhab, daha sonra Mekke ve Medine&#8217;de okumuştur. Burada İbn Teymiye’nin fikirleri ile temasa gelmiş; oradan Basra’ya gitmiştir. Orada tevhîd konusunda tartışmalarda bulunmuş ve dinin, doğrudan Kur’ân ve Sünnet&#8217;ten öğrenilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.</p>
<p align="left">Daha sonra 1139/1726 yılında Riyad’ın kuzeyindeki Hureymila kasabasına gelmiştir. 1153/1740 yılında, babasının ölümü üzerine, orada “el-Emru bî&#8217;1-Ma&#8217;rûf ve’n-Nehyu ani&#8217;l-Munker” (iyiliği emir ve kötülüğü yasaklama) prensibini ilân ederek bu fikri Necd bölgesine yayma faaliyetine girmiştir. Hureymila&#8217;dan tekrar Uyeyne’ye göçmüş; ve oranın emiri Osman b. Hamd b. Muammer ile dostluk kurmuştur. Hatta onu kendi görüşüne davet ederek, ihlâsla Allah’ın dinine yardım ettiği takdirde Allah’ın onu Necd bölgesinin hâkimi kılacağını söylemiştir.</p>
<p align="left">Daha sonra Emîr Osman’a Der’iyye ile Uyeyne arasında küçük bir köy olan el-Cebîle&#8217;de bulunan Zeyd b. el-Hattâb (12/634)’ın mezarını, Allah ve Resûlü’nün emirleri dışında türbe haline sokulduğu ve insanlar tarafından ziyaret edildiği; dolayısıyla türbelerin insanların dinden çıkmalarına sebep olduğu için yıkmayı teklif eder ve bu teklifi kabul edilerek oradaki mezar yıkılır ve hatta ağaçlar bile yok edilir11. Böylece İbn Abdilvehhab Uyeyne’nin önem­li bir ismi haline gelir.</p>
<p align="left">Ancak onun fikirlerim zorla kabule mecbur etmesi, halkı korku ve endişeye sevk eder ve Necd’in kuvvetli kabilelerinden biri olan Hâlid oğullarının reisi Süleyman b. Urey’ir’e müracaatla, duruma çare bulmasını isterler. O da Uyeyne emirinden onu öldürmesini veya sürmesini ister. Bunun üzerine İbn Abdilvehhab, Riyad’a çok yakın bir yer olan Der’iyye’ye gelir. Orada emir Muhammed b. Suûd&#8217;la anlaşır ve böylece Vehhâbî devletinin temelleri atılmış olur (1157/1744). Bu birleşme ile Muhammed b. Abdilvehhab fikirlerini müdafaa ve yaymak için sağlam bir maddî güç ve destek, Muhammed b. Suûd da bu fikirlerin doğuracağı imkânla kendi nüfuz bölgesini genişletmek ve hâkimiyetini arttırarak Arap Yarımadası’na sahip olmak için iyi bir fırsat elde etmiş olur.</p>
<p align="left">İbn Abdilvehhab, Der’iyye&#8217;de “Kitâbu&#8217;t-Tevhîd” adlı kitabındaki gö­rüşleri yaymaya, insanları şirk ve bid’atlerden kurtularak dine girmeye davete başladı. Kendilerine uymayanları, yani ona göre hak dine girmeyenleri kılıçla yola getirmenin gereği üzerinde durdu. O, insanların dalale­te düştüklerini, mezar ve türbe ziyaretleri, tarikatlara girme ve benzeri işler yüzünden tevhidin bozulduğunu; dolayısıyla onların şirke batmış müşrikler olduğunu ileri sürerek, kan ve malların kendine inanan muvahhidlere helal olduğunu ilan etti.</p>
<p align="left">Bütün bu tedbirler zaten bu nevi işlere müsait olan Necd bölgesi halkına pek cazip gelmişti. Nitekim Necd bölgesi, Hz. Peygamber (s.a.s) devrinde Müslüman olmakla birlikte, çok önceleri Yemen ve Aden, İran ve Hind, Irak ve Şam’ın tesiri altında çeşit­li akidelere sahne olmuştu. Hz. Peygamber (s.a.s)&#8217;den sonra Müseylemetü&#8217;l-Kezzâb, Secâh, Tuleyha ve Esvedu&#8217;1-Ansî gibi yalancı peygamberler yine bu bölgede çıkmıştı. Sonraki dönemlerde muhalif is­yancı gruplar burada görülmüştü. Kısaca isyankâr ruhlu ve yağmacılığa mütemayil idiler ve cehalet yaygın idi.</p>
<p align="left">İşte bu anlayıştaki bölge halkına, İbn Abdilvehhâb’ın ganimet vaadeden fikirleri câzib gelmişti. Öyle ya, bir müddet evvel, saldırganlık ve yağmacılıkla elde edilen ganimet, bu defa İbn Abdilvehhâb’ın “Tevhîd dinini” yaymak için cihâd adına kudsiyet kazanıyor ve meşrûlaşıyordu. Böylece bu yeni görüşleri kabul etmeyenler kılıçtan geçiriliyor ve malları, beşte bir ganimet hukukuna göre devlete ayrıldıktan sonra, kalanı savaşanlar arasında taksim ediliyordu. Bize göre bu husus, İbn Abdilvehhâb’ın görüşlerinin çölde revaç bulup taraftar kazanmasının önemli sebeplerinden biri oldu.</p>
<p align="left">Konuyla ilgili işin şu yönüne de dikkat etmek gerekiyor: <strong>Vehhâbi meselesinin kökü derindir. Sahabe dönemine kadar gider. Hazret-i Ali (r.a.), Vehhâbilerin ecdâdından ve çoğunluğu Necid halkından olan Hâricîlerle savaşmıştı. Nehrivan&#8217;da onlardan pek çoğunu öldürmüştü. Bu durum onları derinden derine yaralamış ve Hz. Ali&#8217;nin faziletlerini inkarla ona düşman olmuşlardı. Hazret-i Ali (r.a.) “Şâh-ı Velâyet &#8211; Velilerin şahı”  ünvânını kazandığı ve tarikatların çoğunluğu ona bağlanması cihetinden, tarihte Hâricîler ve şimdi ise Hâricîlerin bayraktarı olan Vehhâbiler, ileride söz edileceği gibi velâyeti inkar etmişlerdi.</strong></p>
<p align="left"><strong>Müseylime-i Kezzâb’ın fitnesiyle irtidâda yüz tutan Necid yöresi, Hazret-i Ebû Bekir&#8217;in (r.a.) hilâfetinde, Hâlid İbni Velid&#8217;in kılıncıyla darmadağan edildi. Bu yüzden Necid ahalisi Hulefa-i Raşidîn&#8217;e ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaat’e gücenmişlerdi. Hâlis Müslüman oldukları halde, yine eskiden ecdatlarının yedikleri darbeyi unutmuyorlardı. İran’daki eski devlet Hazret-i Ömer&#8217;in (r.a.) darbesiyle yıkıldığı ve milletlerinin gururu kırıldığı için Şiîler Âl-i Beyt sevgisi perdesi altında Hazret-i Ömer&#8217;e ve Hazret-i Ebû Bekir&#8217;e ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaate sürekli intikam niyetiyle saldırmışlardır.</strong></p>
<p align="left">İbn Abdilvehhâb 1206/1792 yılında öldüğü zaman, bu hareketin Muhammed İbn Suûd tarafından zaten başlatılmış bulunan siyâsî cephesi, daha bir ağırlık kazanır. Daha İbn Suûd zamanında başlayan toprak ka­zanma faaliyetleri, onun ölümünden sonra (1179/1766), oğlu Abdülaziz zamanında da sürdürülür. Bu kadar süratle toprak kazanıp Necd&#8217;e hâkim olmalarında, şüphesiz Osmanlı hükümet merkezinden uzakta oluşları ve en önemlisi Osmanlı Devleti’nin Rus ve İran savaşları ile uğraşma mec­buriyeti iyi bir fırsattı.</p>
<p align="left">Osmanlı Devleti’nin bu zayıf hâlinden istifade ile cür’etlerini alabildiğine artıran Vehhâbîler, Basra Körfezi civarında hâki­miyet kurdukları gibi, Necef’te Şiîlerle geçen bir tartışma sonucu bazı Vehhâbîlerin öldürülmesini bahane eden Abdülaziz b. Suûd, 10 Muhar­rem 1802&#8217;de Kerbelâ törenlerine katılan binlerce insanı kılıçtan geçirtir ve Hz. Hüseyin’in türbesi yağmalanır.</p>
<p align="left">Taif Vehhâbîlerce işgal edilir (18 Şubat 1803). Cevdet Paşa, Vehhâbîlerin Taif’e girince yaptıklarını şu sözleriyle dile getirir:</p>
<p align="left">“Vehhâbîler Taif’te buldukları eşyayı ordularına naklederek dağlar gibi yığdılar. Yalnız kitaplara itibar etmeyerek sokaklara attılar. Binaenaleyh Buhârî ve Müslim’in Sahîheyn’i ve hadis kitapları, dört mezhep üzere yazılmış fıkıh kitapları, edebiyat, fünûn ve sâireden binlerce kitap, ayaklar altında sürünür oldu. İçlerinde Mushaflar dahi bulunurdu&#8230; Uzun müddet bunca kitap ve muteber eser böyle ayaklar altında kaldı. Malların beşte birini emirleri, geri kalan kısmını da o vahşiler aralarında taksim ettiler” (Târih-i Cevdet, VII, 206 (VII, 262-263).</p>
<p align="left">Tâif, Mekke ve Medine’yi 1803-1806 yılları arasında ele geçiren İbn Suûd, bu illerin halkına, “&#8230;Sizin dininiz bugün kemâl derecesine erişti, İslâm’ın nimetiyle şereflenip Cenâb-ı Hakkı kendinizden râzı ve hoşnud kıldınız. Artık âba ve ecdadınızın bâtıl inanışlarına meyil ve rağbetten ve onları rahmet ve hayırla yâd ve zikirden korkun ve kaçının. Ecdadınız tamamen şirk üzere vefat ettiler&#8230; Hz. Peygamber’in mezarı karşısında, önceleri olduğu gibi durarak, tazim için salât-u selâm getirmek, mezhebimizce gayr-i meşrudur&#8230; Onun için oradan geçenler okumadan geçip gitmeli ve sadece “es-Selâmu âlâ Muhammed” diye selâm vermelidir&#8230;” (Eyub Sabri, Târîh-i Vehhâbiyân, s. 175), gibi gerçekten çılgınca ve fevkalâde cür’etkâr şekilde hitap ermekten çe­kinmez.</p>
<p align="left">İbn Suud, yukarıdaki ifadelerinin yanında Medine halkına şu uyarılarda da bulunmuştur: 1- Allah’a Vehhâbilerin inançları ve kaideleri üzere itaat ve ibadet etmek. 2- Hz. Muhammed’e Vehhâbi imamının tayin ve tavsiye ettiği şekilde riayet etmek. 3- Medine içinde ve civarında mevcut türbe ve yapılı mezarları yıkıp, balık sırtı toprak yığılmış hale getirmek. 4- Muhammed b. Abdilvehhâb’ı Allah’tan ilham alarak mezhep kuran din müceddidi olarak tanımak. 5- Vehhâbi mezhebini kabul etmek istemeyenleri, öldürmek dahil, şiddetli takibata uğratmak. 6- Vehhâbilere kale muhafızlığı verilmesini kabul etmek. 7- Dinî ve siyasî her türlü emir ve yasaklara uymak. (Eyub Sabri, Târîh-i Vehhâbiyân, s. 135-136; Neşet Çağatay, “Vehhâbilîk”, İ.A., XIII, 266; Ecer, Târihte Vehhabi Hareketi ve Etkileri, s. 141.)</p>
<p align="left">Artık Vehhâbî devleti, 1811 yılında kuzeyde Haleb&#8217;den Hind Okyanusu’na, Basra Körfezi ve Irak sınırından doğuda Kızıl Deniz&#8217;e kadar yayılmış bulunuyordu.<br />
Vehhâbîliğin, nihayet esaslı bir dert olmaya başladığını farkeden Osmanlı Devleti ve onun başındaki hükümdarı İkinci Mahmud (1808-1839), işin hallini Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya havale eder. Paşa oğlu Tosun emrindeki bir orduyla 1812-1813 yılları arsında Medine, Mekke ve Tâif’i Vehhâbîler’den kurtarır. Daha sonra bizzat kendisi, Abdülaziz b. Suûd’un üstüne yürür. İbn Suûd direnirse de 1814&#8217;de ani ölü­mü üzerine Vehhâbîler hezimete uğrar ve nihayet Kavalalı’nın kumandanı İbrahim Paşa, 1818&#8217;de Abdülaziz’in yerine geçen oğlu Abdullah ile çocuklarını esir ederek İstanbul’a gönderir ve 17.12.1819&#8217;da asılırlar. Böyle­ce Vehhâbîliğin ilk dönemi kapanır.</p>
<p align="left">Ancak Suûd hanedanından savaştan kaçıp kurtulmayı başaran Türkî b. Abdillah, Necd bölgesinde yeniden faaliyete girişir ve Riyad’ı başşehir yaparak 1821&#8217;den 1891&#8217;e kadar sürecek ikinci Vehhâbî devletini kurmayı başarır. Daha sonraları birtakım hanedan tartışması olursa da, Suûd ha­nedanından Abdülaziz b. Suûd, 1901’de Vehhâbî devletini ihya eder. Ay­rıca Hindistan-İngiliz hükümetinin sağlam desteğini de sağlayan Abdülaziz b. Suûd, İngilizlerce, 26 Aralık 1916 tarihli anlaşma ile Necd, Hasa, Katif, Cubeyl ve kendisine bağlı bölgelerin mutlak hükümdarı olarak ta­nınır. Bu anlaşmaya göre İbn Suûd&#8217;un söz konusu yerlerdeki mutlak hü­kümranlığı kabul edilmekte ve bunların, kendisinden sonra mîras yoluyla oğul ve haleflerine ait olacağı ve hükümdarın hayatta iken seçeceği veli­ahdın, her hususta İngiliz Hükümetinin aleyhtarı olamayacağı, İngiliz Hükümetinin öğütlerine uyacağı ve daha birtakım hususlar tespit edilmiş bulunmaktadır. (Anlaşma için bkz. Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılap Tarihi, Ankara 1957, III, 120-121.)</p>
<p align="left">İngilizlerin de araya girmesi ve Birinci Cihan Harbi’nin hezimetle neticelenmesi üzerine Osmanlı Devleti, 1918 yılı sonlarında Medine&#8217;den çekilir. Böylece Vehhâbîler, 1921-1925 yılları arasında Hâil, Tâif, Mekke, Medine ve Cidde’yi ele geçirirler. Abdülaziz b. Suûd, Ocak 1926&#8217;da “Necd ve Hicaz Kralı” olarak kabul edilir. 20 Mayıs 1927 tarihinde İngil­tere ile yapılan Cidde anlaşması sonunda da tam istiklâlini ilân eder ve böylece, İngilizlerle yapılan ilk anlaşmanın ağır şartlarından kurtulur. 18 Eylül 1932 tarihinde ise, Abdülaziz b. Suûd, unvanını “Arap Suûdiyye Krallığı” şeklinde değiştirir. Abdülaziz b. Suûd, 4 Kasım 1953 tarihindeki ölümüne kadar, Suudi Arabistan Kralı olarak, daha 1912 yılında kurduğu ve hem siyâsî ve askerî teşkilâtının temelini teşkil eden, hem de zayıflamış bulunan Vehhâbi zihniyetini canlandırmayı başarır.</p>
<p align="left"><strong>Görüşleri:</strong></p>
<p align="left"><strong>1. Tevhîd</strong></p>
<p align="left">Vehhâbîlik inancını tesis eden Muhammed b. Abdilvehhâb’ın gö­rüşlerinin temelini tevhîd anlayışı teşkil eder. Şirk, bid’at, şefaat ve benzeri görüşlerinin hepsi de tevhide dayanmaktadır.</p>
<p align="left">Ehl-i Sünnet kelâmcılarının büyük çoğunluğuna göre “tevhîd”, Allah’ın zâtı, sıfatları ve fiilleri yönünden birlenmesi; O’nun her hususta eşi, benzeri ve ortağının bulunmaması demektir.</p>
<p align="left">Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm&#8217;de şöyle buyurur: “Allah, Kendisine ortak koşmayı ebette bağışlamaz; bundan başkasını dilediğine bağışlar. “ (Nisa: 4/48). “Muhammed’e, yüzünü doğuya yöneltmiş alarak dîne çevir, sakın puta tapanlardan olma; Allah’tan başkasına fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere yalvarma; öyle yaparsan şüphesiz zâlimlerden olursun, denildi, Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O’ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik dilerse, O’nun nimetini engelleyecek yoktur&#8230;” (Yunus: 10/105-107).</p>
<p align="left">Ayrıca Resûlullah (s.a.s.), bir hadîslerinde, “Lâilâheillallah diyen ve Allah’tan başka ibâdet olunacak şeyleri inkâr eden kimsenin malı ve kanı haramdır; onun hesabı da Allah’a aittir” buyurur”.</p>
<p align="left">Bu âyet ve hadîsler, tevhidin, Allah’ın birliğini tanımak, inanmak ve ikrar demek olduğunu göstermektedir. Oysa Muhammed b. Abdilvehhâb, “Lâilâheillallâh&#8221;ı yalnızca telâffuz etmeyi kişinin mal ve kanı için yeterli bir koruyucu olarak görmemekte, aksine lâfzı ile birlikte anlamını bilme­nin, ikrar etmenin, ortağı bulunmayan tek Allah’a ibâdet etmenin, Allah’tan başka ibâdet olunacak şeyleri tanımadıkça, bu hadîsin insanın malı ve kanı için koruyucu olamayacağını söyler(1). Ona göre tevhîd, kalple, lisanla ve amelle olmalıdır. Bunlardan birisi eksik olursa, insan Müslüman sayılmaz.(2)&#8221;</p>
<p align="left">O, bu hususta Câhiliyye devri Arapları’nın davranışlarını misâl gös­terir ve “Resûlullah (s.a.s.)’ın kendileriyle savaştığı müşrikler de Allah’ın birliğine inanıyorlardı&#8230; Bunlardan bazılarının gece gündüz Allah’a dua ettiklerini ve bazılarının Allah’a yakınlık veya şefaat niyetiyle meleklere, Lât gibi iyi insanlara veya Hz. İsa gibi peygamberlere dua edip onlardan bir şeyler istediklerini” söyler(3). İbn Abdilvehhâb için, Câhiliyye devri Arapları’nın şirki, bugünkülerin şirkinden daha hafiftir. Bu konuda der ki: “İlk müşrikler, yalnız boş ve kaygısız oldukları zaman şirk koşarlar; me­leklere, evliyaya ve putlara iltica ederlerdi. Şiddet ve sıkıntı anında ise, yalnız Allah’a ihlâsla yönelirler; içreklerini O’ndan isterlerdi. Allah buyu­rur:</p>
<p align="left">&#8220;Denizde bir sıkıntıya düştüğünüz zaman, Allah’tan başka yalvardıklarınız, kaybolup gider; fakat O, sizi karaya çıkararak kurtarınca yüz çevirirsiniz; Zaten insan pek nankördür.” (İsrâ, 67).</p>
<p align="left">&#8220;De ki: Üzerinize Allah’ın azabı gelse veya kıyamet saati size gelip çatsa, Allah’tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru iseniz Bana bildirin. Hayır, sadece Allah’a yalvarırsınız. 0 dilerse, yalvardığınız şeyi giderir; siz de O’na koştuğunuz ortakları unutursunuz.” (En’am, 40-41).</p>
<p align="left">Allah’ın Kur’ân-ı Kerîm&#8217;de açıkladığı bu mes&#8217;eleyi, yani Resûlullah’ın harp ilân ettiği müşriklerin boş zamanlarında Allah’tan baş­kasına iltica ettiklerini, şiddet ve sıkıntı anlarında ise efendilerini unutarak yalnız Allah’a yöneldiklerini ve O’na şirk koşmadıklarını anlayan kimse, zamanımızdaki şirkle eskilerin şirki arasındaki farkı da anlamış olur&#8230; İlk zaman müşrikleri Allah’la beraber Allah’a itaat eden, O’nun emrine bo­yun eğen peygamberlere, evliyaya, meleklere ya da taşlara ve ağaçlara iltica ederlerdi.</p>
<p align="left">Bunların hiçbirisi Allah’a karşı gelmez. Zamanımız İnsanları ise, Allah’la beraber fâsıkların en şiddetlilerine iltica ederler, onları yücel­tirler. Bunlar, haddi aşanlar, zina yapanlar, hırsızlık edenler, namazı kıl­mayanlar ve benzeri kimselerdir. Salih insana yahut taş ve ağaç gibi Allah’a karşı gelmeyene iltica etmek, fâsıklığı, bozgunculuğu apaçık görülen kimseye iltica etmekten daha hafiftir.(4)”</p>
<p align="left">İbn Abdilvehhâb’a göre tevhîd üçe ayrılır: “İlki Tanrı’nın isim ve sı­fatlarında birliktir; diğeri Rabblıkta tevhîd (Tevhîdu&#8217;r-Rubûbiyet)&#8217;dir ki, Allah’ın her şeyin Rabbi ve mâliki olduğunu bilmek ve ikrar etmekten ibarettir. Diğer üçüncüsü ise, “Tevhîdu&#8217;l-Ulûhiyettir.” Muhammed b. Abdüvehhâb’ın anlattığına göre bu çeşit tevhîdden maksat, kulların fiilleri ile Allah’ın birlenmesidir. Bu, kulun açık ve gizli söz ve eylemlerine taal­lûk eder. Tevhîdu&#8217;l-Ulûhiyet, ortağı olmayan Allah’tan başkasına dua ve recada bulunmamak, başkasından medet ummamak, büyük bir melek ve bir Peygamber için bile kurban kesmemektir. Allah’tan başkasından yar­dım isteyen, Allah’tan başkası için kurban kesen ve nezreden kimse kâfir­dir.”</p>
<p align="left">Buna göre Allah’ın emirleri ve Peygamberi’nin Sünnet’i dışında emir ve yasak tanımayarak, Peygamber devrinde olmayan her şeyi (bid’at) ve tevessülü terk ederek Allah’ı birlemeye Tevhid-i Amelî denir. İman ile küfrü ayırt eden amelî tevhîddir. Bu tevhidi yerine getirmeyen, yani Allah’a ortak koşan, tazim ve ibâdeti yalnızca Allah’a tahsis etmeyen, yardım ve mededi Allah’tan istemeyen, O’nun haram kıldığından sakınmayan kimse kâfir ve bu gibilerin malları ve canları helâldir ve “hakiki muvahhidlerin, bu müşriklerin üzerine hücum ile bunları katil ve mallarını yağ­ma etmeleri helâldir.”</p>
<p align="left">Böylece İbn Abdilvehhâb, bu mes&#8217;eledeki sert ve katı tutumuyla Haricîleri taklîd etmiş olmaktadır19. Bilindiği gibi Haricîler de, Vehhâbîler gibi, amel’i îmâna dâhil sayarak namaz, oruç, hac ve benzeri emirleri yeri­ne getirmemeyi küfür kabul ederler. 20 Mayıs 1802 (17 Muharrem 1217) tarihli Hatt-ı Hümâyunda özetlendiğine göre Vehhâbîler amelin îmânın bir parçası olduğu hususunda İbn Teymiye’ye uyarlar ve onlara göre farz olanları tembellikle veya inkar için terk eden kimse kâfirdir, mal ve kanla­rı helâldir20. Nitekim Vehhâbîler, amelin îmânın bir parçası olduğuna inandıkları için, farzlardan birini terk eden kimseyi dinden çıkmış olarak görmüşler ve kendilerinden olmayan kendileri gibi davranmayan Müslümanları müşrik saymışlar, dolayısıyla malları ve canlarının kendileri için helâl olduğunu kabul etmişlerdir21.</p>
<p align="left">Ehl-i Sünnet, “tevhîd&#8221;i, İbn Abdilvehhâb’ın anladığı şekilde fevka­lâde dar kalıplar içinde ele almamış ve onun gibi keyfî yorumlara gitme­miştir. Bu anlayışıyla o, Ehl-i Sünnet&#8217;ten uzaklaşmış olmaktadır. O kadar ki, “&#8230;amelde ve îtikâdda Hanbeliyiz&#8230;” dedikleri halde, Ahmed İbn Hanbel&#8217;den de ileri gitmişlerdir. Nitekim Ahmed İbn Hanbel&#8217;e göre îmân, hem söz hem de ameldir, îmân iyi amellerle artar, kötü amellerle eksilir. İnsan, kötü amellerle îmândan çıkar; ama tövbe edince yine îmâna döner, Allah’a şirk koşan, farzlardan birini inkâr eden kimse İslâm&#8217;dan çıkar.</p>
<p align="left">Tembellik sebebiyle, farzlardan birini terkeden kimse ile ihmal eden kimsenin durumu, Allah’a kalmıştır; O, dilerse bağışlar, dilerse azab eder22. İbn Hanbel&#8217;e göre, îmân, kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve organlarla ameldir. İslâm ise, tasdik ve ikrardan ibarettir. Bu sebepten Allah’a şirk koşmamak, Kur’ân ve Sünnet&#8217;te sabit bir emri inkâr etmemek şartıyla, amelde bir ihmal olursa İslâm&#8217;dan çıkılmış olmaz. Küfür ise şirk ve in­kârdır(5). Oysa İbn Abdilvehhâb ve dolayısıyla Vehhâbiler, ameli yerine getirmeyeni imansızlıkla vasıflandırmakta ve böylece Müslümanların cumhurunun görüşlerinden uzaklaşmış olmaktadırlar.</p>
<p align="left"><strong>2. Şefaat</strong></p>
<p align="left">Şefaat, birinin bağışlanmasına delâlet etme anlamına gelir. İbn Abdilvehhâb, şefaat konusundaki görüşlerinde İbn Teymiye’yi takib eder ve delil olarak Kur’ân-ı Kerîm’in şu âyetlerini gösterir:</p>
<p align="left">&#8220;Rablerine toplanacaklarından korkanları Kur’ân’la uyar. O’ndan başka bir dost ve aracı (şefî&#8217;) yoktur..” (En’am, 51).</p>
<p align="left">&#8220;O’nun izni olmadan katında şefaat edecek olan kimdir?” (Bakara, 255).<br />
&#8220;Allah katında, kendisine izin verilenden başka kimse şefaat edemez&#8230;” (Sebe&#8217;, 23). &#8220;De ki: Bütün şefaat Allah’ın iznine bağlıdır&#8230;” (Zümer, 44).<br />
&#8220;Allah dilediğine ve hoşnud olduğuna izin vermedikçe göklerde bulunan nice meleklerin şefaati bir şeye yaramaz.” (Necm, 26).</p>
<p align="left">Ehl-i Sünnet mezheplerinin hepsi de, şefaatin Allah’a ait ve Allah’ın izniyle olacağını söylerler. Bunun böyle olması da tabiîdir; çünkü O, her şeyin Sahibidir, Mâlikidir, Dileyenidir. Ancak yine Ehl-i Sünnet, Hz. Pey­gamber ve sâlih kulların şefaat haklarının bulunduğunu da kabul eder. Gerçi İbn Abdilvehhâb da, Hz. Peygamberin şefaatinin bulunduğunu kabul eder ve O’nun şefaatini beklediğini söyledikten sonra, “Fakat şefaa­tin hepsi aslında Allah’ındır” der ve şöyle devam eder: “Şu halde, şefaati Allah’tan iste ve şöyle de ‘allahım beni onun şefaatinden mahrum et­me&#8230; Allahım, onu bana şefaatçi kıl&#8230;’ Eğer, Hz. Peygamber’e şefaat izni verilmiştir; ben de ondan Allah’ın kendisine verdiğinden istiyorum, derse şu cevabı ver: “Allah ona şefaati vermiş ve seni bundan nehyetmiştir. Zira buyurmuştur ki: Allah’la beraber kimseyi çağırmayım&#8230;” (Cin, 18).</p>
<p align="left">Şayet Peygamberi’ni sana şefaatçi kılmasını istiyorsan, O’na itaat et ve emrine uy. Yine peygamberlerden başka, meselâ meleklere, velilere, küçük iken vefat eden çocuklara şefaat izni verilmiştir. Bu durumda sen, Allah onlara şefaat izni vermiştir; ben onu onlardan isterim, diyebilir misin? Şayet evet dersen; Allah’ın Kitâbı’nda zikrettiği iyi insanlara ibâdet mefhûmuna dönmüş olursun. Hayır, dersen, Allah, şefaat iznini (asıl metinde izin ke­limesi yoktur) ona vermiştir; ben de Allah’ın kendisine verdiğinden istiyorum, şeklindeki sözünü çürütmüş olursun.(6)&#8221;</p>
<p align="left">Ona göre, “Cenab-ı Allah da müşriklerin Allah’ın varlığına inandık­larını; fakat meleklere, peygamberlere, velîlelere sarılıp, işte bunlar Allah nezdinde bizim şefaatçimiz, diyerek küfre gittiklerini beyan eder&#8230; Şayet derlerse ki, kâfirler doğrudan doğruya onlardan istiyorlar; halbuki biz, fayda ve zarar temin edenin, işleri idare edenin yalnız Allah olduğuna inanıyor, şahadet ediyoruz. Ve biz her şeyi yalnız kendisinden istiyoruz. Salih İnsanlar, hiçbir şey yapamazlar; fakat biz onlara yöneliyor ve şefaat­lerini Allah’tan bekliyoruz. Onlara de ki, bu, tıpatıp kâfirlerin sözüdür.(7)”</p>
<p align="left">Bu noktadan itibaren, İbn Abdilvehhâb’a göre şefâatla bir arada mütâlâa edilen tevessül konusu ortaya çıkar.</p>
<p align="left"><strong>Tevessül</strong></p>
<p align="left">Tevessül, bir şeyi vesile, aracı kılmak demektir. Vesile ise, kendisiyle başkasına yaklaşılan şey anlamına gelir. Oysa “Bu zamanda İslâm ve sün­nete mensub olanlar bilsin ki, birçok sebeplerden dolayı İslâm&#8217;dan çık­maktadırlar. Bunlar bazı şeyhler, Ali b. Ebî Tâlib, Mesîh hususundaki aşırılıklardır&#8230; Meselâ, ey filân efendim bana yardım et, benim elimden tut, bana rızk ver&#8230; ve benzeri sözler. Bunların hepsi de şirktir ve sahibi­nin tövbe etmesini gerektirecek sapıklıktır. Tövbe ederse ne âlâ; aksı hal­de öldürülür&#8230; Kendisi ile Allah arasına, kendisine tevessül edeceği, onla­ra yalvaracağı ve onlardan yardım isteyeceği vasıtalar koyan kimse, icmâen küfre girmiştir.(8)”</p>
<p align="left">Vehhâbîlerin, bu görüşleriyle sâlih kişiler ve evliyayı kastettikleri açıktır. Onlara göre, “tasavvuf İslâmi olmayan bir bidattir&#8230; Tarikat ise, başkalarını istismar etmek için bir vasıta ve mürşidin kendisini vesile itti­haz ettirmesine bir yoldur&#8230; Mutasavvıfanın mükâşefe dedikleri şey ta­mamen asılsızdır. Başkalarının kendi yoluna intisab etmelerini istemesi ise, din içinde din ihdas etmektir.(9)“ Onlara göre, “Müslümanlar arasında, velilerin hayatta iken de, ölümlerinden sonra da tasarruf sahibi oldukları­na inanıp himmetlerini dilemekte ve onlara tevessül etmekte olanlar var­dır. Kabirlerine gidip, kerametlerini delil göstererek dilekleri için yalvar­maktadırlar. Onların gavs, kutup, abdal, kırklar, yediler, üçler gibi merte­belere ayrıldıklarını ve bunlara nezretmek ve kurban kesmenin caiz oldu­ğunu söylemektedirler. Bu sözler tam anlamıyla ifrattır. Bu söylerde ebedî helak oluş ve azab vardır&#8230; Bunlar Kitâb, imamların akideleri ve ümmetin icmâina muhaliftir. Kur’ân-ı Kerîm&#8217;de, “Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra Peygamber’den ayrılıp inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir.” (Nîsâ, 115) buyurulur.</p>
<p align="left">Evliyanın hayatlarında ve Ölümlerinden sonra ta­sarruflarının bulunduğu hakkındaki sözleri de, Yüce Allah’ın “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Allah her şeye. kadirdir.” (Âl-i İmrân, 189) âye­tini reddeder; çünkü Allah, yaratma, tedbir, tasarruf, takdir hususunda, tekdir&#8230; O halde Allah’tan başkasına yalvarmak küfürdür, şirktir ve sapıklıktır(10).</p>
<p align="left"><strong>Vehhâbilerin büyük imamlarından meşhur İbni Teymiye ve İbni Kayyıme&#8217;l-Cevzî gibi zatlar, Muhyiddin-i Arabî gibi büyük evliyâya karşı fazla hücum ettikleri ve güya Ehl-i Sünnetin mezhebini Şiilere karşı Hazret-i Ebû Bekir&#8217;in Hazret-i Ali&#8217;den faziletini müdafaa ediyorum diyerek, Hazret-i Ali&#8217;nin kıymetini çok düşürüyorlar. Hârika faziletlerini âdileştiriyorlar. Muhyiddin-i Arabî gibi çok evliyâyı inkâr ve tekfir ediyorlar.</strong></p>
<p align="left">Muhammed b. Abdilvehhâb’in şefaat ve tevessül konusunda da, Ehl-i Sünnet’in anlayışından farklı bir anlayışa sahip olduğu açıktır. Şöyle ki, Ehl-i Sünnet, şefaatin elbette Allah’a ait ve ancak O’nun izni ile olaca­ğına Hz. Peygamber’in büyük ve küçük günah işlemiş mü&#8217;minlere şefaa­tinin hak olduğuna inanır ve şefaat, Kitâb, Sünnet ve icmâ ile sabittir, der.</p>
<p align="left">Ayrıca Vehâbîlerin, tevessülü ibâdet şeklinde anlayarak karşı çık­maları da yanlıştır; çünkü ibâdet, Allah’a tarifsiz bir inanç ile boyun eğ­mek, kulluk etmektir. Tevessül ise, bir şeye yaklaşmak, aracı kılmaktır. Görülüyor ki tevessülde, kesinlikle ubûdiyyet, yani kulluk bulunmamakta ve belki samimi bir hürmet söz konusudur. Bu hususta ashabın Resûlullah’a tevessülü, bizzat O’nun başkaları için Allah’a tevessülü ve vefatlarından sonra da O’nun ve sâlih kişilerin aracı kılınması, Ehl-i Sünnet’in tamamen benimsediği ve üstelik bütünüyle Kur’ân’ın ruhuna uygun bir davranıştır(11).</p>
<p align="left">Tasavvuf hakkındaki gayr-i ciddî ve mesnetsiz iddialarına gelince&#8230; Tasavvuf için burada uzun açıklamalara ihtiyaç hissetmiyoruz; çünkü tasavvuf, her şeyden önce İslâm’ın özü ve ruhu demektir, özsüz ve ruh­suz dîn olmayacağına göre, İslâm&#8217;da tasavvufun olması fevkalâde tabiîdir. Kaldı ki mutasavvıflar, bu öz ve ruhun izahını yapmaktan başka bir gaye­yi benimsememişlerdir. Onların bütün hedefi Kur’ân ve Sünnet’in, nefsânî arzulara göre değil, ilâhî irâdeye göre izahı ve yaşanmasıdır. Allah’ı görüyormuşçasına ibâdet etmek ve O’na bağlanmak, aslında, İslâm’ın tam anlamıyla içinde olmak demektir.</p>
<p align="left">Bu bakımdan, Vehhâbîlerin, tasavvufun İslâmî olmadığı yolundaki sözleri, baştan sona bâtıldır. Tasavvufun İslâmî olmadığını söyleyebilmek, her şeyden önce İslâm’ın, yani Kur’ân ve Sün­netin “künhüne” nüfuz edememek ve bunları, vazgeçilmez hayat unsurla­rı olarak bünyeleştiremeyip iğreti mal gibi görmek demektir. Tasavvuf, insanı Kur’ân ve Sünnet’in temet hedefi içinde en iyi, en güzel ve en mü­kemmel şekilde anlamış ve böylece onun, Allah’la, kendi kendisi ve diğer insanlara münasebetini fevkalâde yüksek bir seviyeye yükseltmiştir.</p>
<p align="left">İlim­lerin medresesiz düşünülemeyişi gibi, tasavvufun da tekkesiz düşünülmesi mümkün değildir. Bu bakımdan dinin yayılışında ve özellikle bizim tari­himiz açısından, Anadolu’nun İslâmlaşmasında mutasavvıfların ve tekke­lerin gördükleri büyük hizmeti hiç kimse görmezlikten gelemez. San’at, musikî, edebiyat, ahlâk, cesaret, doğruluk hususunda en mükemmel ör­nekleri sunan tekke, aynı zamanda “halka hizmet Hakka hizmet demek­tir” anlayışını kitlelere cömertçe sunmuş ve İslâm’ı yaşanan ve yaşayan bir ahlâk ve nizam hâlinde teşahhus ettirmiştir. Bütün müesseselerimiz gibi, tasavvuf ve tekkenin de, içinde yaşadığı cemiyetin şartlarından tecrit edilmesi elbette düşünülemezdi.</p>
<p align="left">Cemiyetin diğer müesseselerinde görülen duraklama, gerileme ve hatta çöküş, tekkelerde de görülmüş; bir zamanla­rın bu canlı ve şuurlu kuruluşları, cehalet ve atâletin pençesine düşmüş­tür. Bir müessesenin belli bir devresindeki hatalı tatbikata takılarak, onu bütünüyle kötülemeye kalkışmak, ancak cehaletin ve hatta bu muhteşem kuruluştan korkunun bir tezahürü değil de nedir? Aslolan İnsanın dâim Allah’ın huzurunda olduğunun şuuruna ermesidir; bunun pratiğini veren de tasavvuftur, tekkedir.</p>
<p align="left">Burada tasavvuf, tekkeler ve velîlerin, Vehhâbîler karşısında savun­malarını yapacak değiliz; çünkü onların, büyük geçmişleri ile buna kesin­likle ihtiyaçları yoktur. Onlar, başkaları ne derlerse desinler, “Sen de sabah-aksam Rablerinin rızasını isteyerek O’na yalvarmakla beraber sakın (onlarla birlikte bulunmağa candan sabret). Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Kalbine bizi anmayı unutturduğumuz ve işinde aşın giderek hevâ ve hevesine uyan kimseye uyma” (Kehf, 28) emrince, kendilerini Allah’a, şeklen değil, asıllarıyla, yani kalben bağlamanın yüceliğine ermiş bahtiyarlar kafilesidir.</p>
<p align="left"><strong>3. Bid’at:</strong></p>
<p align="left">İbn Abdilvehhâb, bid’at konusunda tamamen İbn Teymiye’ye uyar ve hatta ondan da aşırı gider. Ona göre, “Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün sünnetinde bulunmayan bir şeyi (bid’at) ortaya koyan kimse mel&#8217;undur ve ortaya koyduğu şey de reddedilir.” Nitekim “Sahîh hadîslere göre Resûlullah (s.a.s.) da, ‘Her yenilik bid’attir ve her bid’at sapıklıktır’ bu­yurmuştur” diyen Muhammed İbn Abdilvehhâb, bu hususta Ahmed b. Hanbel’in şöyle söylediğini nakleder: “(Hadîsleri) Senetlerini ve sıhhatini bildikleri halde Sufyân es-Sevrî (v. 161/777)’nin görüşlerine uyan topluluklara doğrusu şaşıyorum. Oysa Yüce Allah şöyle buyuruyor: “&#8230;O’nun buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar” (Nur, 63). Muhammed İbn Abdilvehhâb devamla, “Fitnenin ne olduğunu biliyor musun? Fitne, şirktir” der(12).</p>
<p align="left">İbn Abdilvdıhâb’ın torunu Abdurrahman b. Hasan, Ahmed ibn Hanbel’den rivayet olunan bu görüşün açıklamasında ayrıca, İbn Abbâs’ı delil göstererek, “Allah’ın sözüne uymayan ve Nebî (s.a.s.)&#8217;den başkasını ileri süren bizden değildir” der. Onlara göre Kitâb ve Sünnet&#8217;te olmayan her şey, yani bid’atler, sa­pıklık alâmetidir. Ayrıca “akâid konusunda kelâmcıların, helâl ve haram konusunda fakîhlerin sözleri delîl olamaz.”</p>
<p align="left">İbn Abdilvehhâb’ın en korkunç ve hattâ şîrk olarak gördüğü bid’atlerin başında mezarlar, türbeler ve bunların ziyaretleri gelir. Onların bu hususta ne derece haşin oldukları, daha Uyeyne&#8217;de Zeyd b. el-Hattab’ın mezarını yıkışlarında görülmektedir. Bu yüzdendir ki onlara, bir kısım yazarlarca “Mâbed Yıkıcıları” adı bile verilmiştir(13). Nitekim Dr. A. Vehbi Ecer, Vehhâbîlik cereyanına hayranlık duyan Ahmed Emin&#8217;den bu konuda şu nakilde bulunur(14): “Müslümanların Vehhâbîlere nefretini ge­rektiren bir husus vardır. O da Vehhâbîlerin istilâ ettikleri bir ülkede fikir­lerini zorla yerleştirmeye çalışmaları.</p>
<p align="left">İnsanların davetlerine inanmalarını beklemeleridir. Mekke’ye girdiklerinde eserle ilgili birçok kubbeler (türbe­ler) yıktılar: Hz. Hatice’nin türbesi, Peygamberimizin ve Hz. Ebû Bekir’in doğduğu evlerin kubbeleri, bunların yıktığı kubbelerin başında gelir. Me­dine’ye girdiklerinde ise, Allah Rasûlü’nün kabri üzerinde bulunan birçok ziynet ve süsleri kaldırdılar. Bütün bu davranışlar, Müslümanların gazabı­na ve onların şefkatlerinin yaralanmasına sebep oldu. İnsanlardan bazısı, tarihî eserlerin kaybolmasına üzüldü&#8230; Bazıları İslâmî şefkatin sembolü olan Peygamber’in mezarının süslerinin yok oluşu için üzüldü. Böylece Müslümanların gazabını gerektiren sebepler değişti.”</p>
<p align="left">İbn Abdülvehhâb’ın mezarlarla ilgili görüşleri, tamamen İbn Teymiye&#8217;den gelmektedir. Onlar, Hz. Peygamber’in, “Şu üç mescidden başkası için (sevap umarak) yolculuğa çıkılmaz: Mescid-i Haram, şu be­nim mescidim ve Mescid-i Aksa”; “Allah, Yahudilere ve Hıristiyanlara lanet etsin. Bunlar peygamberlerinin mezarlarını mâbed yaptılar.”; “Allahım! Mezarımı ibâdet edilen bir put kılma. Peygamberinin kabirleri­ni mescid ittihaz edenlere, Allah’ın azabı çok şiddetli olur” mealindeki daha birçok hadîsini delil getirerek, mezarlarda ibâdet edilmesini şirkle aynı seviyede görmüşlerdir. Hatta onlara göre, İbn Teymiye’nin görüşleri istikametinde, şirk koşmak için olmasa bile, mezarda namaz kılmak, Allah ve Resûlü’ne isyan etmek, dine karşı gelmektir ve bunlar en büyük şirk, en korkunç bid’attir(15).</p>
<p align="left">Ayrıca Hz. Peygamber’in “Evlerinizi mezarlık haline getirmeyin; kabrimi bayram yeri kılmayın. Bana salâvat getirin; çünkü salâvatınız nerede olursanız olunuz bana erişir” hadîsine göre, sevab umarak Hz. Peygamber’in kabrini daha ziyaret edip orada ibâdette bulunmak yasaktır; şirke vesile olur. Mezar ziyareti, aynı zamanda puta tapıcılığa da vesîle olabilir; çünkü puta tapıcılık mezar ziyaretinden çıktığı gibi, Yahudi ve Hıristiyanlar da sırf bu yüzden sapılmışlardır. Mezarlar üzerine yazı yazdırmak, türbe yaptırmak ve saire de şirk ve ilhâda vesîle olan en kötü fiillerdir. Bu sebepten mezar ziyareti ve türbe yapımı, ne şekilde olursa olsun, kesinlikle yasaklanmalıdır. Böylece ölülere niyaz, tevessül, müneccimlere, kabirlere ve falcılara inanmak tamamen bid’attir.</p>
<p align="left">Peygamber’in hâtırasını ta&#8217;zîz, hırka-i şerif, sakal-ı şerif ziyaretleri, bir bakıma Allah’tan başkasına tapmaktır; dolayı­sıyla şirktir. Delâil-i Hayrat okumak yasaktır; çünkü bu, Peygamber’e ibâ­det mahiyetindedir. Hz. Peygamber’e salâtü selâm getirilir; ancak bunu bir ibâdet hâline getirmemek, “Seyyidunâ ve Mevlâna” dememek şarttır. Bu sebepten makam ile ezan okumak, Ramazan, Cuma ve kandil gecele­rinde, ezandan önce veya sonra tesbîh çekmek ve dua etmek de bid’attir.<br />
Vehhâbîler, bid’attir diye birçok mübah olan şeylere hücum etmiş­ler, yasaklamışlardır. Meselâ mevlîd toplantıları bunlardan biridir. Buna göre mevlîd okumak, okutmak, sünnet ve nafile namazları kılmak da Vehhâbîlerin yasakladıkları şeyler arasındadır(16).</p>
<p align="left">Nazar değmemesi için nazar boncuğa taşımak, muska takınmak, ağaç, taş ve benzer şeyleri kutlu saymak, Allah’tan başkası için kurban kesmek, Allah’tan başkası için adak adamak, belanın, hastalığın yok ol­ması, güzel görünmek vesaire için boncuk, ip, hamaylı ve benzeri şeyleri takınmak, sihir, büyü, yıldız falı ve benzeri şeylere inanmak, sâlih kişi­lere, evliyaya saygı gösterip Allah’tan başkasından niyaz, dua ve yardım dilemek bid’attir, şirktir.</p>
<p align="left">Vehhâbîlere göre, Allah’a şirk koşmanın gizli ve manevî olanı da vardır. Riya olarak namaz kılmak, sofuluk etmek bu nevîdendir; çünkü bu işler, Allah’tan başkasına gösteriş için yapılmaktadır. Bir kimsenin sâlih adam gibi görünerek menfaat sağlaması da şirktir. Dehre, havaya, rüzgâ­ra sövmek şirktir.</p>
<p align="left">Camilerin süslenmesi kubbe ve minare yapılması, Hz. Peygamber zamanında olmadığı için bîd’attır. Ayrıca namazların yalnız kılınması da yasaklanmıştır. Beş vakit namazın cemaatle kılınması farzdır. “Namazı terk eden kimse kâfirdir ve onlar hakkında dinden çıkmış (mürted) hük­mü verilir.(17)” Namazın cemaatle kılınması mecburîdir. “Meşru bir özrü olmaksızın cemaatle namaz kılmayıp münferiden namaz kılanların Ehl-i Sünnet ve&#8217;1-Cemâat&#8217;ten hariç Şiîlere teşbih olunması, şiddetle kötülenme­si ve suçlanması” ve cami imamlarının, namazların sonunda cemaatın teker teker yoklamasını yapıp ihmalde bulunanlara, üçüncü defa tekerrürü halinde ta&#8217;zîr cezasının verilmesi, Vehhâbîlerin davranışları arasındadır.</p>
<p align="left">Tütün ve kahve içmek İbn Abdüvehhâb’a göre çirkin ve kötü şey­lerdendir. Sigara ağzın tadını bozar, çirkin koku sebebiyle soğan ve sarım­sağa benzer, üstelik insana da zararlıdır ve hiçbir faydası yoktur. Bu sebepten sigara veya nargile içenlere, sarhoşluk için olduğu gibi kırk değ­nek vurulur. Ancak Vehhâbîlerin bugün tütün ve nargile konusundaki yasağı sürdüremedikleri görülmektedir.</p>
<p align="left">Vehhâbîlere göre, bir başka bid’at de delillerle ilgilidir. Onlara göre kesin delil Kur’ân&#8217;dır. Kütüb-ü Sitte denen altı hadîs kitabındaki dirayet ve rivayet yönünden sabit olan hadisler de delil olur. Şiîlerin, kelâmcıların, mutasavvıfların, ahlâkçıların dayandıkları hadîsler mutlak surette mevzu­dur, delil olamaz. Kur’ân ve hadîse dayanan icmâ ve ictihad muteberdir; başkası geçerli olmaz. Aklın delil olması söz konusu değildir. Kur’ân ve Sünnet zahirî anlamlarıyla değerlendirilir ve anlaşılır. Bu mânâda müteşâbihler de delildir; ancak zahiri ile ele alınır, ona göre mânâlandırılır. Bu işte aklı ve te&#8217;vîli işe karıştırmak bid’attir, küfürdür”.</p>
<p align="left">Allah’ın zâtı ve sıfatlan ile ilgili Kur’ân-ı Kerîm&#8217;de geçen âyetler, Vehhâbîlere göre, olduğu gibi alınmalı; ister muhkem ister müteşabih olsun, zahirlerine göre mânâlandırılmalıdır. Ümmet’in selefi, Allah’ın zât ve sıfatlarını bildiren müteşâbihleri te&#8217;vîle yanaşmamışlar ve onlar Allah’ın Kendini vasfettiği ve Resulü’nün de O’nu sıfatlandırdığı vasıfların varlığını temsil ve ta&#8217;tîle yanaşmaksızın kabul etmişlerdir. Te&#8217;vîl bid’at ehlinin işidir.</p>
<p align="left">İbn Abdilvehhâb’ın, Allah’ın zâtı ve sıfatları konusunda Ahmed İbn Hanbel’i taklîd ettiği aşikârdır. Müteşâbihlerin ve Allah’ın sıfatlarının, zahir mânâlarıyla olduğu gibi kabul edilmesi, Allah’ı cisimlen­dirmek demektir. Ehl-i Sünnet bilginleri, bu hususta Allah’ın sonradan olanlara benzemediğini ve dolayısıyla Allah’ın sıfatlarıyla ilgili müteşabih hükümlerin te&#8217;vîl edilmesinin, Allah’ı teşbih, tecsîm ve ta&#8217;tîlden tenzih için caiz ve hatta zarurî olduğunda birleşmişlerdir(18).</p>
<p align="left">Görüldüğü gibi, Vehhâbîlerîn şirk olarak gördükleri bid’atlerden çoğu, aslında göreneklerden kaynaklanan ve dinin aslı ile ilgileri bulun­mayan davranışlardır. Bunların, insanların psikolojik dünyalarının tabiî bir tezahürü olarak görülmeleri gerekir. Öte yandan Vehhâbîlerin mezar zi­yaretine karşı çıkmaları, tamamen dayanaksızdır; çünkü Resülullah (s.a.s.), kabir ziyaretlerinde bulunduğu gibi, ashâb ve selef de, İslâm’ın başlangı­cından günümüze kadar kabirleri ziyaret etmişler ve ta&#8217;zimde bulunmuş­lardır. Elbette kabirleri tapınılacak makam hâline getirmek haramdır.</p>
<p align="left">An­cak unutulmamalıdır ki, İslâm&#8217;da “ameller niyetlere göredir.” Hiç kimsenin bir kabri ziyareti sırasında duyduğu huşu ve ta&#8217;zîmi, şirk olarak değerlendir­meye hakkı olmaması gerekir; çünkü ziyaret, İslâm&#8217;da, Allah adına yapılan bir iştir ve mü&#8217;minler de kime taptıklarını bilirler, vasıta ile gayeyi birbiri­ne karıştırmayacak derecede îmân salâbetine sahiptirler. Hâsılı dîne ve imâna, mü&#8217;minlerin masum davranışlarına onların gözüyle bakmak, her şeyden önce Kur’ân ve Sünnet’in esas aldığı gayeyi anlamamak ve insanlı­ğın dini olan İslâm’ı basit bir kabile dini haline sokmaktan başka ne ile izah olunabilir?</p>
<p align="left"><strong>4. el-Emru bi&#8217;l-Ma&#8217;rûf ve’n-Nehyu ani&#8217;l-Münker:</strong></p>
<p align="left">“İyiliği emredip kötülüğü yasaklama”, bütün İslâm mezheplerinin benimsediği bir Kur’ân emridir. Ancak bunun anlaşılma tarzı, mezhepler arasında farklılık arz etmiştir. Ehl-i Sünnet, bu hususta, insanlar arasında nifak doğurmamak, karışıklığa sebep olmamak için makul olan yolu be­nimsemiş ve bu işi, her Müslümanın şartlarına uyarak yerine getirmesini istemiştir. Ayrıca Ehl-i Sünnet bu hususta, “Allah’ın Resulü üzerine düşen, ancak tebliğ etmektir&#8230;” (Mâide, 99) emrini esas almış ve zora başvurmadan yumuşaklık ve gönül hoşluğu ile, haram ve vâcib olan emir ve yasakları yerine getirmeye; mükellefe hatırlatmaya çalışmıştır”.</p>
<p align="left">Haricîler ve günümüzde yaşayan kolu İbâdiyye ise, bu görüşü, İs­lâm’a davet adı altında Müslümanlarla savaşmak şeklinde ele almışlar ve bu anlayışlarıyla, Vehhâbîlere tam bir örnek olmuşlardır. Öyle ki, Vehhâbîler, Kur’ân ve Sünnet’in dışındaki her yeni şeyi Bid’at saydıkları ve bid’atlere kapılmış olanlarla savaşmanın Kur’ân-ı Kerim’in, “Siz, insan­lar için ortaya çıkarılan doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz” (Al-i İmrân, 110) âyetine göre zarurî olduğuna inan­dıkları için, kendileri gibi düşünmeyen Müslümanlara karşı kılıç kullan­maktan çekinmemişlerdir(19).</p>
<p align="left">Nitekim Suûd&#8217;un daha önce sözünü ettiğimiz, Medine’yi zaptedişi üzerine yaptığı “İslâm’ın nîmetiyle şereflenip Cenâb-ı Hakkı kendinizden razı ve hoşnut kıldınız; artık âba ve ecdadınızın bâtıl inanışlarına meyl ve rağbetten ve onları rahmet ve hayırla yâd ve zikirden kaçının; ecdadınız tamamen şirk üzere vefat ettiler&#8230; Hocaların derslerine devam ve her ne mev’iza ve mesele takrir ve tasvir ederler ise, mucib ve muktezâları üzere amel ve harekete gayret ve sebat ederler; şayet içinizden biri muhalefet gösterir ve itiraz ederse, cümlenizin malları, eşya ve hayatı askerim için mubahtır” şeklindeki konuşmasında, “emr-u bi&#8217;l-ma&#8217;rûf’ anlayışının izleri görülebilir.</p>
<p align="left">&#8220;İyiliği emir, kötülüğü yasaklama” anlayışının, her türlü bid’ati içine alır şeklinde tatbiki, Vehhâbîleri fevkalâde katı ve zorbaca tedbirlere sevk etmiş; Müslümanları, son asırda, Harici zihniyetinin tipik tezahürleri ile bunaltmıştır. Nitekim bu hususta Kâtib Çelebi (v.1659) şunları söyler: “Bid’atler, halkın arasında bir töreye ve âdete dayanır. Bir bid’at, bir hal­kın arasında yerleşip oturduktan sonra, artık şeriatın beğendiğini buyurup istemediğini yasaklamak (el-Emru bi&#8217;l-Ma&#8217;rûf ve’n-Nehyu ani&#8217;l-Münker) işidir diye halkı yasaklayıp ondan döndürmek arzusunda olmak büyük ahmaklık ve bilgisizliktir. Halk, alışıp âdet edindiği işi, eğer (ister) sünnet, eğer (ister) bid’attir, bırakmazlar. Meğer elinde kılıç biri çıkıp da hepsini kılıçtan geçirsin. Meselâ itikâdda olan bid’atler için Sünnî padişahlar nice vuruş-kırış ettiler, fayda vermedi. Amel işlerinde olan bid’atler hakkında da her çağda şeriatı bilen ve başta olan dindarlar ve vaizler nice yıllar kendini verip halkı bir bid’atten döndüremediler.”</p>
<p align="left">&#8220;İmdi, halk âdetini bırakmaz, her ne ise, Allah’ın istediğine göre sü­rülür gider. Ancak, başta bulunanlara, İslamların düzenini korumak ve İslâmlığın şartlarını ve esaslarını halk arasında saklamak lâzımdır. Vaizler, genel olarak halkı Sünnete rağbetlendirmek ve onları bid’atten uzaklaş­tırmak yolunda yumuşaklıkla va&#8217;z ve nasihatla yerinince üzerine düşen vazifeyi yapmış olurlar. Allah’ın elçisi üzerine düşen ancak bildirmektir (Mâide, 99). Tutmak halka kalır, güçle tutturmak olmaz. Kısacası, bu yol­da derinleşmek ve incelemek faydalı değildir.</p>
<p align="left">Zira, Peygamberimizin zamanından sonra gelen devirlerde, her çağın halkı hallerini Sünnete uydursalar ve araştırsalar, Sünnetten çok uzak­laşmış bulunurlar. İnsaf edip herkes kendini yoklasa, Sünnete uymakla hiç ilgisi bulunmaz. Çoğu zamanlarda çıkan istek ve sözler hiçbir yolda bid’attan sıyrılmış değildir.”</p>
<p align="left">&#8220;İmdi, ümmetin şefaatçisi -Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun- olan Hazret&#8217;ten (Muhammed Mustafa) niyaz ederiz ki, bu zayıf ve çaresiz ümmetin bid’at suçlarının çokluğuna bakmayıp Allah’a îmân etmiş ve O’nun birliğini kabul etmiş olduklarından dolayı şefaati gerektirsin ve suçlarının bağışlanmasına sebep kılsın. Yoksa Sünnete tam tamına riâyet edip uymak istenirse hal müşkildir. Bu aykırılık, zamanın ve mekânın başkalığından lâzım gelir. Aslı şehir hayatı ve toplu halde yaşamak kaide­sine dayanır.(20)”</p>
<p align="left"><strong>5. Vehhabiliğin Dini Anlayış Şekilleri:</strong></p>
<p align="left">Vehhâbîlik, doğuşundan bugüne kadar, çok değişik şekillerde tavsif edilmiştir. Bir kısım yazarlar, onun “modernist” bir hareket olduğunu “İslâm reformunu”, “Yenilik ve hürriyeti” temsil ettiğini söylemişlerdir. Bu arada çoğunluk da Vehhâbîliğin Hanbelilik ile Hâricîlik karışımı bir mezhep olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Maamafih “Vehhâbîlik, Zâhiriyye, yani âyetleri mecazî anlamlarına göre yorumlamayıp olduğu gibi kabul eden bir mezhepten doğmuştur&#8221; diyenler de vardır.</p>
<p align="left">Ancak Vehhâbîlik, ne şekilde görülürse görülsün, aşikâr olan cihet şudur: Vehhâbîler, diğer bütün İslâm mezhepleri gibi Kur’ân ve Hadîsi temel kaynaklar olarak görmekle beraber, onları anlayıp tatbik etme husu­sunda onlardan ayrılmış ve yalnızca İbn Abdilvehhâb ve kendilerince muteber sayılan kimselerin görüşlerine bağlı kalmışlardır. Ancak bu hu­susta da, kendilerinin itimat ettiği kimselere tam bir bağlılık söz konusu değildir. Çünkü dinde onların sözleri de görüşleri de kesin bir delil ola­maz. Kesin delil, ancak Kur’ân ve Hadîsin, te&#8217;vîlden uzak zahirî hükümle­ridir. Bu bakımdan Allah ve Resûlü’nden başka, haramı haram, helâli helâl kılacak yoktur; çünkü Kur’ân ve Sünnet, uyulması gerekli bütün kanunları koymuştur. Kanun koyma ve ahkâm çıkarmada akla ve te&#8217;vîle yer yoktur.</p>
<p align="left">Kur’ân ve Sünnet&#8217;te belirtilen hususların zahirine sımsıkı yapışılır ve hiçbir mezhebe bağlanmadan her şey Kur’ân’ın zahirinden çıkardır. Kur’ân-ı Kerîm kesin delildir. Rivayet ve dirayet yönünden sabit olan hadîsler de delil olur. Müteşâbih âyetler de delildir; ancak bun­lar te&#8217;vîl edilmeksizin zahirlerine göre hükmolunur. Bunları te&#8217;vîl ederek tefsirde bulunmak küfürdür. Bu yüzden Allah’ın sıfatları hakiki sıfatlardır. Gerek zât, gerek sıfatlar hakkındaki âyetler, olduğu gibi kabul edilir. Bunlardan teşbih mânâları çıkacak diye zahiriyle anlam vermekten kaçınmak doğru değildir. Eğer böyle olsaydı Allah’ın Resulü bildirirdi”.</p>
<p align="left">Kur’ân-ı Kerîm ve hadîsleri, Allah’ın sıfatlarını ve müteşâbihleri bu anlayışla ele almak, kaçınılmaz bir şekilde insanı teşbih ve tecsîme götüre­cektir. Bunun içindir ki, Vehhâbîler ağır, fakat haklı tenkid ve hücumlara uğramışlardır.</p>
<p align="left">İbn Abdilvehhâb’a göre, ictihâd kapısı her zaman ve herkese açıktır. Başkalarını taklîd etmek dinden çıkmaktır. Vehhâbîler ictihâd kapısını herkese açmış olmalarına ve bir mezhebe bağlanıp ictihâd kapısını kapalı tutmanın felâket ve taassub getirdiğini söylemelerine rağmen, bizzat ken­dileri taassub ve kısır görüşlülükten kurtulamamışlardır.</p>
<p align="left">Öte yandan Vehhâbîler, amelî yönden olduğu gibi, îmân noktasın­dan da zahire bağlı kalmışlardır.</p>
<p align="left">Onlara göre îmân, daha önce de söylenildiği gibi, söz ve ameldir; artar ve eksilir, “İman, kalple tasdik, amel, dil ile söylemek ve rükünleri ile yerine getirmektir.” Buna göre ameli yerine getirmeyen kimse, Vehhâbîlere göre imansızdır. Bu ise, Müslümanların cumhurunun görüş­lerinden uzaklaşıp, doğrudan doğruya Haricîlerin anlayışını benimsemek demektir. Kısaca Vehhâbîler, Kur’ân ve Sünnet&#8217;e dönüş gibi, gerçekten her münevver Müslümanın samimiyetle benimseyip gerçekleşmesi için gayret göstereceği masum bir anlayışı, neticede bir zulüm ve taassub vası­tası kılmış ve böylece, açık dedikleri ictihâd kapısını, daha da sıkı bir şe­kilde kapatmışlardır; çünkü dinin açıklanmasında yalnızca şekle, birtakım dar kalıplara ve görünüşe takılıp kalmak, aslında taassubdur ve dini kısır­laştırmak demektir.</p>
<p align="left"><strong>Sonuç olarak şunları beyan etmekte yarar bulunmaktadır: Meslekler, mezhepler ne kadar bâtıl da olsa, içinde mutlaka bir hak ve hakikat tarafı bulunabilir. Kaldı ki, her bir mezhebin içinde veya mensuplarının efkarında doğru ve yanlış tarafları bulunmaktadır. Vehhabiliğin de içinde bütün aşırılıklar ve yanlış itikat ve davranışların yanında bir takım doğrular bulunmaktadır. Yanlışlarını bu büyük İslam cemaatinin içinde azınlıkta olduklarından dolayı tashih edeceklerinde ve zamanla diğerlerinin içinde eriyip gideceklerinde şüphe bulunmamaktadır.  Tarihte gerçekten büyük hatalar yapmışlardır. Ümit edilir ki, bu yanlışlar tekerrür etmez. Hz. Ali’nin ifadesi ile “Hakkı arayıp da batılı bulan, batılı arayan gibi değildir.” Onlar, kısır görüşleri ile hakkı aramak üzere yola çıkmışlar ve İslam ümmetinden bir kısmının aşırılıklarına tepki olarak ortaya çıkmışlardır. Ancak onlar büyük İslam kitlesinin gösterdiği itidali gösterememişler ve aşırılığa adeta aşırılıkla karşılık vermişlerdir.</strong></p>
<p align="left"><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p align="left">* Bu yazı Prof. Dr. Sayın DALKIRAN tarafından ekseriyet itibariyle, Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı’ya ait olan “Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri” adlı kitabın “Vehhabilik” başlığını taşıyan kısmına bir takım ilaveler ve konunun bütünlüğünü bozmayacak şekilde bazı kısımların çıkartılması ile hazırlanmıştır. Önemli bir kısım dipnotları verildi ise de bazılarını kitabın kendisine havale ile terk edildi. Bkz. Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri, İzmir İlahiyat Vakfı Yayınları, İzmir2004, s.89-111.</p>
<p align="left"><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p align="left">(1) Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecîd, Kahire 1377/1957, s. 115.</p>
<p align="left">(2) Muhammed b. Abdilvehhâb, Keşfu’ş-Şububât, 43.</p>
<p align="left">(3) Muhammed b. Abdilvehhâb, Keşfu’ş-Şububât, 4-5.</p>
<p align="left">(4) Muhammed b. Abdilvehhâb, Keşfu’ş-Şububât, 27-29.</p>
<p align="left">(5) Muhammed Ebû Zehra, İslâm&#8217;da Fıkbi Mezhepler Tarihi, çev. Doç. Dr. Abdülkadir<br />
Şener (Ankara 1968), 3/221.</p>
<p align="left">(6) Muhammed b. Abdilvehhâb, Keşfu’ş-Şububât, 20-21.</p>
<p align="left">(7) Muhammed b. Abdilvehhâb, Keşfu’ş-Şububât, 13-17.</p>
<p align="left">(8) Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecîd, Kahire 1377/1957, s. 167.</p>
<p align="left">(9) Vehhâbîler böyle söylemelerine rağmen, kendileri tam zıddı bir davranışı sergilemişlerdir. Nitekim &#8220;İbn Vehhâb, ‘bir kimse Peygamber&#8217;e tevessül ederse kâfir olur’, der. Kardeşi Şeyh Süleyman İbn Abdilvehhâb, âlim bir adamdı. Birgün kardeşine sordu: “Erkân-i İslâm kaçtır?” O da, “beştir”, cevabını verdi. O da, “sen bunlara altıncısını ilâve ediyorsun, sana tâbi olmayı din erkânından sayıyorsun”, dedi. Bir diğeri ona “İslâm&#8217;ın şartı müslümanları tekfir etmek değildir”, demişti. Bkz. Yusuf Ziya Yörukan, &#8220;Vehhâbilik&#8221;, İFD., 1953-1/61-63.</p>
<p align="left">(10) Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecîd, Kahire 1377/1957, s. 168-172.</p>
<p align="left">(11) Örnekler için bkz. Abdülkerim Polat, Teymiyyecilik-Vehhâbilik, İstanbul 1977, 56 vd., 109 vd..</p>
<p align="left">(12) Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecîd, Kahire 1377/1957, s. 385-387.</p>
<p align="left">(13) Muhammed Ebû Zehra, İslâm&#8217;da Siyasî ve İtikâdî Mezhepler Tarihi, çev. E. Ruhi Fığlalı – Osman Eskicioğlu, İstanbul 1970, s. 282.</p>
<p align="left">(14) Ahmet Emin, Zu’amâu’l-Islâh fî Asrı’l-Hadîs, Beyrut ts., s. 19-20; A. Vehbi Ecer, Osmanlı Tarihinde Vehhâbî Hareketi, Doktora Tezi, Ankara 1976, s. 81.</p>
<p align="left">(15) Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecîd, 299 vd..</p>
<p align="left">(16) A. Vehbi Ecer, Osmanlı Tarihinde Vehhâbî Hareketi, Doktora Tezi, Ankara 1976, s. 88.</p>
<p align="left">(17) Ahmed b. Nâsır en-Necdî, el-Fevâkihu’l-Azâb fi’r-Reddi alâ men lem Yahkum bi’s-Sünneti ve’l-Kitâb (el-Hediyyetu’s-Sunniyye içinde), s. 66’dan naklen A. Vehbi Ecer, a.e., s. 86.</p>
<p align="left">(18) Örnekleri için bkz. Sayın Dalkıran, Aklın Büyük Yanılgısı Tanrılaştırma, İstanbul 1995.</p>
<p align="left">(19) Muhammed Ebû Zehra, İslâm&#8217;da Siyasî ve İtikâdî Mezhepler Tarihi, çev. E. Ruhi Fığlalı – Osman Eskicioğlu, İstanbul 1970, s. 282.</p>
<p align="left">(20) Katip Çelebi, Mizanu’l-Hak, 65-67</p>
<p align="left">Sayın Dalkıran (Prof. Dr.)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vehhabilik-ve-vehhabilige-bakis-acisi/">Vehhabilik ve Vehhabiliğe Bakış Açısı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/vehhabilik-ve-vehhabilige-bakis-acisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
