<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Vakit | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/vakit/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 19 Jun 2021 07:25:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Vakit | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Bir Kalbi Kırılmaktan Koruyabilsem   -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Jun 2021 07:25:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Özçekim]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Ahirette insan]]></category>
		<category><![CDATA[Anlam]]></category>
		<category><![CDATA[Başarı]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[mücadele]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Umut]]></category>
		<category><![CDATA[utanç]]></category>
		<category><![CDATA[Vakit]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25128</guid>

					<description><![CDATA[<p>Söz kalpten kalbe gitsin daima. Başka yere hiç uğramasın. “Irmak kenarında otur, ömrün geçişini seyret/ Gelip geçen dünyadan bu işaret yeter bize“ diyor Şirazlı Hâfız. Bir ırmağın akıp gitmesi gibi ebediyete akıyor ömürlerimiz. &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211; Bir şeyin hakikati, yıkılırken ortaya çıkar. Düşerken, yıkılırken, kaybederken ne isek; aslında oyuz. İnsan düş kırıklığından da öğrenir. Kayıp ve ayrılıklar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/">Kemal Sayar – Bir Kalbi Kırılmaktan Koruyabilsem   -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-25129 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/0001923959001-1-207x300.jpg" alt="" width="290" height="420" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/0001923959001-1-207x300.jpg 207w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/0001923959001-1.jpg 276w" sizes="(max-width: 290px) 100vw, 290px" /></p>
<p>Söz kalpten kalbe gitsin daima. Başka yere hiç uğramasın. “Irmak kenarında otur, ömrün geçişini seyret/ Gelip geçen dünyadan bu işaret yeter bize“ diyor Şirazlı Hâfız. Bir ırmağın akıp gitmesi gibi ebediyete akıyor ömürlerimiz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir şeyin hakikati, yıkılırken ortaya çıkar. Düşerken, yıkılırken, kaybederken ne isek; aslında oyuz. İnsan düş kırıklığından da öğrenir. Kayıp ve ayrılıklar bize o kadar da dünyanın merkezinde olmadığımızı, kendimizde vehmettiğimiz yeteneklerin sınırlı olduğunu gösterir. Böylece, yetinmeyi öğreniriz. “Bir durumu artık değiştiremediğimizde &#8230; kendimizi değiştirmeye zorlanırız,&#8221; demişti Viktor E. Frankl. Zorluk eşikte belirdiğinde, neyi yapabilecek ve neyi değiştirebilecek isek ona odaklanmalıyız. Her zorluk insanın ruhsal tekâmülü için de bir imkândır. “Karanlık basacak diye gündüzü, şafak sökecek diye geceyi kaybediyorlar,” diyor Seneca.</p>
<p>İncittiğimiz her varlık, bizi de azar azar yok ediyor. İnsanın insana duyduğu ihtiyaç onun zayıflığı değil tam aksine kuvvetidir. Bu ihtiyaç sayesinde dışımızdaki zenginliklere yönelir, başkalarının hikâyelerini dinler ve böylece dünyaya açılırız. İnsan insana sığınaktır. İnsanın ödevi, bir kalbi kırılmaktan koruyabilmektir. “Kendimizi bulmanın en iyi yolu, onu başkalarının hizmetinde kaybetmektir,” demiş Gandhi. Buna kendini aşarak kendisini gerçekleştirmek de diyebiliriz. En iyilerimiz, merhameti yüreğinde bir mücevher gibi gezdirenlerimiz. En iyilerimiz gönül yapmayı, yara sarmayı bilenlerimiz.</p>
<p>İnsan ıstırabının sebeplerinden biri, kendisinden mahrum kalmayı bilememesi. Kendimizi dünyanın merkezine koymayalım.  S.17</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Öğrenmek, zihnimize hep yeni şeyler almak değil, bazen bildiklerimizi unutmak demektir. Gerçek bir öğrenme; ezberleri bozmakla, yanlış ve lüzumsuz bilgiyi zihinden boşaltmakla başlar. Ruhumuzu mâsivâdan boşaltalım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanın evi, anlaşıldığı yerdir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teslimiyet deyince bir yenilgi, bir boyun eğiş anlaşılıyor. Halbuki teslimiyette acı ve zayıflık yoktur. Teslim olmak beni esenleyen bir büyük kudretin ellerine kendimi bırakmamdır, öyle ki o kudret tarafından gözetileceğimize ve bu sebeple de her şeyin yolunda olduğuna iman ederiz.  S.20</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sürekli mücadele korkuya geçit verir: Sanki her zaman, hayatımızın tüm cephelerini kontrol etmek zorundayızdır. Nasıl bir yanılgıdır bu! Oysa teslimiyet; kendimizi akışa bırakmak, dalgayla birlikte yüzmek, rüzgârı kanatlarının altına almaktır. Çoğumuz kontrolün çok önemli olduğunu düşünür ve işleri kendi haline bırakmanın bir şeyleri ters yüz edebileceğinden korkarız. Oysa yaşamak tevazu ister, hayatın getirdiği derslere açık olmayı gerektirir. Teslimiyet, Allah’a güvenmektir. Bazen hayır gibi görünende şer, şer gibi görünende hayır gizlidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teslimiyet; vazgeçmek, bırakmak değil, bir seçim yapmaktır. Hayatı olduğu gibi bütün sevinç ve kederleriyle, acı ve tatlı sürprizleriyle kabullenmek. ‘Yalnızca nedeni görmek istediğinde göz kör olur’ diyor Mevlâna. Teslimiyetten kaçış, işler benim istediğim gibi olmadığı sürece mutlu olmayacağım demektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tekkelerin duvarında ‘ah, teslimiyet!’ yazarmış geçmişte. O mazi ki orada teslimiyet hayatın dokusunu oluşturuyordu. ‘Farklı bir şey dene’ diyor pirimiz Mevlâna, ‘teslim ol’. Denemekten vazgeçme, bu sefer teslim ol ki zorlukları teslim alasın. Akıntıya karşı kürek çekme, rüzgarla es, akıntıyla ak.  S.22</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ruh dolar boşalır. Kalp takallüp eder. Halden hale evrilir, çevriliriz. Ruhumuzun boşluğu yalnız ilâhi olanla dolabilir. Ona kendimizi açmak için masivadan arınmalı, ruhu özge misafire hazır hale getirmeliyiz. Manevi açlığımızı sözümüzü doyuran o sahte gıdalardan, yanılsamalar aleminden özgürleşmeli ve ancak o arınışla hazırlanmış olan ruhun evine, gönlün tahtına o Çalab’ı buyur etmeliyiz. ‘Gönül Çalab’ın tahtı gönüle Çalap bahdı / İki cihân bed-bahtı kim gönül yıkar ise’.  S.24</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güzellik nerededir? Diğerleri gibi ölmeye mahkûm büyük şeylerin içinde mi, yoksa hiçbir iddiası bulunmadan, anın içine bir sonsuzluk tomurcuğu yerleştirmeyi bilen küçük şeylerde mi?</p>
<p>M. Barbery, Kirpinin Zarafeti  s.27</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tek başınalık başka insanlardan ayrı kalmak değil, kendimizden ayrı düşmemek demek. Başkalarının yokluğu değil, kendi başımıza ve kendimize var olabilmek. İnsan birbirine bağlı ve bağımlı bir varlık, bunun idrakinde olduktan sonra yüz yüze olmamız gerekmiyor. Kendimizi bir ilişkinin gerçekliğine bütünüyle açmak, mesele bu. Ruha izin verecek bir mesafede durabilmek.  S.28</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çocukluğum boyunca birisi beni merak etsin de arayıp bulsun diye tavan arasına saklandım ama kimse beni aramaya gelmedi, her seferinde ağlayarak indim’. Genç bir kızın bana söylemiş olduğu bu söz, bana Winnicott ustanın çok zaman önce söylediği bir sözü hatırlattı: ‘Saklanmak bir hazdır, bulunmamaksa bir facia’. Saklanan bulunmak ister, kaybolmak değil. Birisi onu gelip bulsun ister. Dünyadan saklanırız ama sevdiğimiz biri gelip bizi bulsun, farkımıza varsın, bize değer versin isteriz. Bulunan kişiye bir el uzanmış demektir.  S.29</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Duyguları tanımak önemli, zira pek çok insan kendi duygularından saklanıyor. Saklanmanın bu hali tehlikeli: Duygularımızı bilmezsek kendi kendimizi nasıl bulacağız? Kendimizden saklanırsak, bir başkası nasıl gelip bizi bulabilecek?</p>
<p>Erkek çocukları duygularını tanıyamadığından korku, sıklıkla saldırganlığa dönüşüyor. Çocuklarımıza zengin bir içsel hayat hediye etmek, anne ve babanın ilk görevi. Onların bulunacaklarından emin olarak saklanmalarını temin etmek, biz anne babaların üzerine bir borç.  S.30</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Utanç&#8230;Bu duygu dünyayı kurtaracak.</p>
<p>Tarkovski, Solaris</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Küçük çocukların, bebeklerin utanması temelde, görüldüğünün, ilginin muhatabı olduğunun tatlı farkındalığıdır. Bir dostumuzun çok sevimli küçük kızına “Tanışalım mı” dediğimde hemen annesinin eteğinin ardına saklanmış ve “Utandım,” demişti. Bana o yaşta bu kelimeyi yerli yerince kullanabilmesi şaşırtıcı gelmişti. Freud&#8217;un kavramsallaştırdığı, nesnelerin saklanıp sonra ortaya çıkarıldığı “fort-da” ((gitti-burada”) oyununun çocuğun anneden ayrılabilmesindeki fonksiyonunu bizim kültürümüzde annelerin “ceee” oyununun icra ettiğini söyleyebiliriz. Ancak bu iki oyun arasında, bebeğin tepkisindeki belirgin bir farkı da gözden kaçırmamak gerektiğini düşünüyorum:</p>
<p>Bazı bebekler ce-ee oyununda güler; bazıları da utanır veya bazen güler bazen utanır. Bunun, fort-da oyunundakinin aksine, ce-ee oyunun bakışımsal niteliğinden kaynaklanması kuvvetle muhtemeldir; sadece bebek görmez annesini (oyuncağın-nesnenin görülmesi gibi), anne de oyun kurgusu içerisinde dalgın olmayan bir dikkatle bebeğini görür. Oyunun, otizmde en erken teşhis yöntemlerinden biri olmasının nedeni, görülme farkındalığının ateşlediği süreçlerin zihinsel yetiler ve kişilik gelişimi için hayati öneme sahip olmasıyla ilişkilidir.  S.34</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Utancın bedende yarattığı tepkiler çok anlamlıdır: Yüzü yere eğmek, omuzların ve başın çöküşü, gözleri kaçırma, bedenin büzülmesi, kapanması. “Yerin dibine geçseydimi!” temennisi, yüzü ve avuçları al basması. Sanki benliğini ateşte yakıp kavruklaşan, buruşan bir kâğıt gibi ortadan kaldırma arzusunu gösterir kişi. Gerek Hint-Avrupa dil grubunda, gerekse Arap dilinde utanma fiilinin etimolojisinin, insanın cennetten çıkarılış hikâyesine göndermede bulunurcasına “örtünmek” fiili ile kökensel yakınlığı dikkat çekicidir. Utançla ilgili en temel duygu yanlış kişilerin, uygunsuz bir biçimde, seni yanlış bir durumda görmeleriyle ilgilidir. Çıplaklıkla doğrudan ilgilidir, öyle ki utanan kişi ya örtünmek/kendisini gizlemek ya da saklanmak ister.  S.40</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Utanç duygusu biraz da “Ben ihtiyaç duyduğum zamanda, utandırılırken, hiçbir el belirmedi, el uzatıp beni o çukurdan çıkarmadı; demek ki ben bunu hak ediyorum, demek ki ben sevilecek bir varlık değilim, bütün bu yaşadıklarımı hak etmişim,” düşüncesiyle ilerleyip pekişiyor. Bu düşünceyi, hayatta karşımıza çıkacak birtakım yaşam deneyimleri iyileştirebilir. Örneğin, değer verdiği iyi bir eş tarafından sevilmek, iyi bir işe sahip olmak, etrafında sevilen bir kişi olmak, iyi bir dünya görüşüne, inanca sahip olmak insanın ilk yoksunluklarını iyileştirebilir. Ama bazı insanlar bunlarla karşılaşmazlar; karşılaşmayınca da kendilerini sonsuza dek kurban olarak kurgulayabilirler.“Ben ne yaparsam yapayım kötüyüm zaten, yaşadığım her şeyi hak ediyorum!” düşüncesine mağlup olabilirler. Bu tür bir utanç narsisizmden depresyona, sosyal fobiye kadar pek çok patolojinin, pek çok ruhsal sıkıntının temelinde yer alır.  S.42</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Geçtiğimiz yıllarda sosyal medya başkalarının utandırılınası için topyekün bir linç silahına dönüştürüldü; bazı insanlar bu sebeple canına kıydı.</p>
<p>Özellikle Instagram postlarını düşünelim, herkes kendini olmak istediği formlarda gösterebiliyor bu ortamda. Aile mutlulukları, seyahat, yeme içme, giyim kuşam, tüketme özgürlüğünün türlü tezahürleri. Bunlar, insanların gözüne bu kadar sokulmamalı. Her ailenin, her şahsın daha mahrem yaşantıları olmalı. Tohum, karanlıkta ve tenhada filizlenir. Başka insanların gözünün önüne getirilmiş yaşamlar, tabii seyrinden başka rotalara savrulur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hassas, ince ruhlu insanlar, başkalarının yerine de utanabilen insanlardır; kötü bir şeyi iyi bir şeyle değiştirememenin, onu “hiç olmamış” kılamamanın utancını, sorumlu ama aciz olmanın, insanlığa verdikleri taahhüdün gereğini yerine getirememiş olmanın utancını iliklerinde hissederler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Insanlar kendilerinde teşhis ettikleri ve yüzleşmekten kaçındıkları duyguyu bir başkasına yansıtır; utanmayı bilmeyenler başkasını utandırarak var olur.  S.49</p>
<p>Şiddetin köküne indiğinizde de utancı bulabilirsiniz. Kimi genç erkekler utancı zafere dönüştürmek için şiddete başvuruyorlar. Utanç duygusunun içeriğindeki değersizlik ve mutsuzluğun yarattığı iç sıkıntısını bastırmaya çalışırken bununla başa çıkamayıp saldırganlık ve öfkelerini çevrelerine yöneltebiliyorlar. Bazen öfke, en derinlerdeki utancın maskesidir. Öfke ve onu izleyen şiddet, utancı gurura çevirmenin yanlış vasıtalarıdır.</p>
<p>İnsan başkasını inciterek kendi utancını iyileştiremez.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Georg Simmel, Modern Kültürde Çatışma eserinde “Utanç duygusunun kaynağı olan bu bireysel dikkat çekicilik, utanmaya yol açan özgül içerikten bağımsız olduğu için, insan birçok durumda, iyi ve asil olmaktan da utanır. Toplumda, kelimenin dar anlamıyla sıradanlık kabul görüyorsa bunun tek nedeni, herkes tarafından taklit edilemeyecek bireysel, benzersiz bir dışavurumla toplum içinde öne çıkmanın uygunsuz sayılması değildir: Diğer bir neden de herkes için benzer ve eşit derecede erişilebilir form ile faaliyetin dışına çıkanların, adeta kendi kendilerine verdikleri bir ceza olan utanç duygusundan duyulan korkudur,&#8221; demişti. Bir nevi, Oğuz Atay&#8217;ın yaşamaya fırsat bulamamış, “hayat bilgisi”nden yoksun, çocuk kalmış, kötü bir resim asarım korkusuyla duvara hiç resim asmamış karakterleri gibi.   S.54</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Seçimlerimizin dünyanın gidişatına tesir edebileceğini, küçük gibi görünen hayatlarımızda yaptığımız ve bize pek önemsiz gibi görünen seçimlerin daha güzel bir dünya için çok büyük etkiler doğurabileceğini unutmayalım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Umut etmek” dilek tutmak veya temennide bulunmaktan farklı. İlkinde büyük bir çaba gerekir, ikincisi zahmetsizdir. Umut gerçekçi ve olumlu bir geleceği tahayyül edebilmektir. Güven yoksa paranoyaklaşır, umut yoksa depresyonun uçurumlarına sürükleniriz. Güven olmadığında “İnsanlar beni incitebilir,” diye düşünürüz, umut olmadığında ise şöyle: “Lanetli biriyim ben, başıma iyi bir şey gelmeyecek.&#8221; İnancı olmayanların geçmişi, umudu olmayanların da geleceği yoktur. Yeisten, geleceğin sakladığı ihtimallere umutla sıçrarız. Bu bakımdan umut, insan olgunluğunun bir ölçüsüdür.  S.59</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Umut tek başına kanseri iyileştirmez. Sadece umutla pandemi bir nihayet bulmaz. Umut kayıp ve müteakip yas ihtimalini yok etmez ama bize bir şey fısıldar. Bir kış bahçesinde saklanan tohumlar, zamanı gelince yeşerir. Tıpkı onun gibi, sevginin tohumları da zamanını bekler.</p>
<p>Umut ve Çaba</p>
<p>Umut yoksa çaba da yoktur. Umut bizi geleceğin yollarına düşürür, bugünün şartlarından özgürleştirir. Tutku ve rüyalarımızı onun ışığını izleyerek gerçekleştiririz. Sadece insan, geleceği hayal eder ve bekler. Her şeyin daha iyi olabileceğine, bir hedefi başarabileceğimize, bugünün mutsuzluklarından silkinebileceğimize umutla inanırız.   S.60</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yaşıyoruz, çünkü umut edebiliyoruz. Umut onca derdin arasında: “Bu da geçer ya Hu!” diyebilmektir. Sabredersen yarın daha güzel bir gün olabilir. Koca bir karanlığı aydınlatmaya bir mum yeter!</p>
<p>Umudun kandilini içimizde diri tutalım. Koca bir karanlık, bir kandilin ışığını boğamaz ama bir kandil koskoca karanlığı dağıtır.   S.67</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendi iç bütünlüğünü sürdürebilmek. Sevdiğim kişinin serpilmesini, gelişmesini isterim; onun için isterim bunu, kendim için değil. Sevdiğim şeyi büyütmek isterim. Sevmek, bir şeye emek vermek ve onu büyütmek istemektir. Kendini bulan sevgiyi, sevgiyi bulan kendini bulur. Yunus dilinde söyleyince: “Sen senlüğün elden bırak tenden içerü cândadır.”</p>
<p>Çöle direnmenin yolu, benmerkezcilikten kurtularak fark yaratmak ve başkalarına mutluluk vermektir. Alırken verdipimiz şeylerse en büyük mutluluğu yaratan şeyler. Nasreddin Hoca fıkrasını bilirsiniz, derede boğulmak üzere olan cimri bir adama “Ver elini,” diye defalarca seslenip kurtarmak isterler, adam tereddüt edip bir türlü elini uzatmayınca Nasreddin Hoca “Elimi al!&#8221; diye uzatır ve adamı kurtarır. Kendinizi mutsuz hissediyorsanız, başkasını mutlu etmeyi deneyin. Kendinizi boş ve işe yaramaz hissediyorsanız bir başkasının hayatında ufak da olsa bir değişim yaratın. Bunu coşku ve tutkuyla yapın, coşku ve tutkuyla verin. Zengin bir hayatın yolu başkalarına hizmet etmekten, bulduğumuzdan daha iyi bir dünya bırakmaktan geçer. İhtiyaç sahipleri için her zaman yeterince vardır ancak tamahkârlar için hiçbir zaman yeterince yoktur. Verenden eksilmez, veren aslında Sultan&#8217;ın sonsuz mülkünden almaktadır. Başkalarının hayatında olumlu bir değişim yaratan kendi hayatını güzelleştirmiş olur. İnsan, ektiğini biçer. Vermek hayatımızı anlam ve mutlulukla donatır. Cömertlik yapabileceğinden fazlasını vermek, kibir ise ihtiyaç duyduğundan azını almaktır. Zamanından ver, bilginden ver. Dikkatinden, sevginden, neşenden ver. Vermenin güzellik ve gücünü yaşa.  S.72</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Vermek, daha önceden alınmış bir şeye mukabil başka bir şey vermek değildir, zira buna borç ödemek diyoruz. Bilakis vermek, kendi özünden bir başkasına üleştirebilmek, ona kendinden katmak, onu aktardığı şeyle daha iyiye doğru değiştirmek ve ona bağlanmaktır. ,  s.73</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi, incinmeyi göze alır. İyi bir eş ve aşk ilişkisi sevgi ve ihtimamla olur. Gerçek özen de keşfe, değişmeye ve büyümeye izin verir. Rilke, “Sevgi, bir baş kası uğrunda dünya olmaktır.” demişti. Kişinin kendi içinde olgunlaşıp kendi içinde bir varlık sahibi olması, bir dünya olması. Gerçek sevgi cömert bir nezaket ve dikkatle “almayı ummadan vermek&#8221; üzerine kuruludur, öylesine hesapsız, kendiliğinden.  S.74</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cömert insanlar, ayrıca bilgilerini, emekleri. ni, zamanlarını, mekânlarını, güç ve iktidarlarını, ünsiyet ve merhametlerini, dostluklarını da öncelikle sevdikleri insanlar için, daha da ilerisinde bunlara ihtiyaç duyan zorda kalmış başka insanlar için sayarak değil saçarak veren insanlardır.  s.78</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cömertliğe konu “verme” eyleminin içtenlikle ve gönül hoşluğuyla, adeta gölgesini esirgemeyen bir çınar ya da kokusunu bağışlayan bir çiçek gibi doğal bir saikle yapılması gerekir.  S.79</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Çocuklarınızı dünyada yaşanan yoksulluktan, bunun sebebi olan küresel ölçekteki eşitsizlik. ten ve adaletsizlikten haberdar edin, muhtemel ki dünyanın büyük bir yüzdesinden çok daha iyi şartlarda bir yaşama sahipsiniz veya en azından sizden çok daha kötü şartlarda yaşayan milyarlarca insan var; çocuklarınızın bunu görmesini, buna karşı bir dikkat geliştirmesini sağlayın. Vermede yaşanan lezzeti, henüz ruh cevheri parlak ve akışkan iken çocuğunuzun ruhuna vermelisiniz. ,  s.82</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bencillikten uzak olarak verdiğimiz her şey dünyamızı dışarı doğru büyütür. Hayatlarımız bize ait olduğu kadar başkalarına da aittir, bu yaşama ait olduğu kadar bir başka yaşama da aittir. “Vermektir almak, affedilmektir affetmek ve ebedi hayata doğmaktır ölmek,” demişti Assisili Aziz Francis de. Koşulsuz sevgi, başarısızlık ve düş kırıklıklarına rağmen sevgi adına sevmeye, hayat adına hayatın hediyesine şükran duymaya, insanların içinde iyiliğin olduğuna inanmaya devam etmeyi taahhüt etmek demektir. Sevmek sevinç duymaktır.  S.87</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgiyi var kılan, bir sevgi nesnesinin varlığı değil, sevebilme kabiliyetidir. Erich Fromm&#8217;un Sevme Sanatı&#8217;ndan ilhamla söylersek, “Çocuksu sevgi şöyle der, sevildiğim için seviyorum. Olgun sevgi ise şöyle, sevdiğim için seviliyorum. Ham sevgi şöyle der, seni seviyorum zira sana ihtiyacım var. Olgun olan sevgi ise şöyle, sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum.”  S.88</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hayat kayıplardan yapılmadır ve kayıplar da hayatı nasıl daha doğru ve güzel yaşayabileceğimizi bize öğretir. Kayıp olmadan hayat gelişip büyüyemez. “Çok düğünde eğlenen çok cenazede ağlar.” Çok başlangıçlarda hazır bulunan kişi, çok bitişleri de görür. Ne var ki zaman, bütün kayıpları iyileştirir. Daha iki ay önce babasını Covid yüzünden toprağa veren genç danışanım şimdi gülümseyebiliyor. İyileşme inişli çıkışlı bir süreçtir, tamlığa giderken birden ümitsizlik<br />
uçurumuna düşersiniz, ilerlerken gerilersiniz, bitti derken başlarsınız. Kaybettiğin kişiye bir daha dünya gözüyle dokunamayacaksın ama usul usul iyileşeceksin. Kara bulutlar azar azar dağılacak, uzaktan güneş görünecek.  S.93</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevememek, biraz yorgunluktandır.</p>
<p>Gültekin Akın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hüzün, keder geldiğinde bizi içimizin daha önce keşfetmediğimiz ayrıntılarıyla buluşturur, bizi daha insan kılar, faniliğimizi, bu dünyadaki sonluluğumuzu, ölümlülüğümüzü bize daha kuvvetli çizgilerle hissettirir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Materyalist değerlerin, yani bir şeylere sahip olmak ve biriktirmek suretiyle mutluluk arayışının depresyon ve kaygı seviyesinin yükselmesindeki etkisini incelemiş Tim Kasser. Bu araştırmanın sonuçlarına göre insanlardaki içsel güdüler tatmin edildiğinde mutluluk duygusu artmasına rağmen, dışsal güdü ve hedeflere ulaşan insanların mutluluğunda herhangi bir artış gerçekleşmiyordu. İçsel güdü dediğimiz şeylere aslında “gerçek ihtiyaçlar” da diyebiliriz. “Peki, nedir gerçek ihtiyaçlar?” diye sorulabilir. Buna şöyle cevap verebiliriz: Bir insanın, kendisini bir insan gibi gerçekleştirmesine yarayan bütün ihtiyaçlar birer gerçek ihtiyaçtır.  S.137</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Depresyona götüren kişilik yapılarından birisi de bağımlı kişilik. Onaylanma bağımlılığı da diyebiliriz. Bazı insanlar daha bağımlı kişilik yapısı gösteriyor ve her yaptıkları için bir başkasından onay isteyebiliyor. İnsanları koltuk değneği olarak kullanarak hayata devam etmeye gayret ediyor ve kendilerinin yapıp ettiklerinin meşruiyetini başkalarından aferin almakla ölçüyorlar. Bu, aslında insanın kendine yeterliliğinin de az olması demek. Kendine yeten insanlar, sosyal bağları güçlü tutmasalar da depresyonun kucağına düşmüyorlar. Buna karşın onay merkezleri dışarıda olduğu, kendilerini sevemedikleri için depresyondaki insanlar daha çok onaylanmaya ve beğenilmeye ihtiyaç duyuyor. Sosyal medyada beğeni almak herkesin hoşuna gider ama oradan beklediği geri bildirimi alamadığında mutsuz olmak, bir tür sosyal medya bağımlılığıdır.  S.144</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Özçekimler, sosyal medyada markalaşma ve profilinizi yönetme” üzerine kurulan yeni dünyada önemli olan, gerçekte kim olduğunuz değil kim göründüğünüzdür. Günümüzde herkes özgün olmak istiyor. Bu konuda çok önemli bir makale yayınlayan ve bu alt başlıkta izlenimlerini aktaracağım John Davis şöyle yazıyor:</p>
<p>“İnsanları, kendileri olduklarında, kendi kişilikleriyle tutarlı ve numara yapmadıkları ya da yapar gibi görünmedikleri halleriyle &#8216;sahici&#8217; olarak kabul ederiz. Anlık kaprislere veya toplumsal duygusal onay ihtiyacına genellikle direnç gösterdikleri, inanılır ve güvenilir oldukları zamanlarda da öyle. Başka bir deyişle de kendilerinin, geçen zaman içinde ve farklı koşullarda da istikrarlı ve tutarlı olduklarını gösterdiklerinde. Sahicilik kendinize karşı dürüst olma taahhüdünüz ve ruhunuzu, bireyselliğinizin, bağlı olduğunuz tasarılarınız ve en derin inançlarınızın doğru bir ifadesini sağlayacak şekilde kumanda etmeniz ve hayatınızı böyle yaşamanız olarak ifade edilmiştir.</p>
<p>Gerçek benliğinizi bulmanın anlamı, benliğiniz hakkında derinlemesine düşünmek, samimi bir şekilde öz-değerlendirme yapmak ve &#8216;sahici öz-bilgiyi&#8217; aramaktır. Bu, aynı zamanda sizin için hayati önem taşıyan gerçekleri, sadık kalmanızın doğru ve gerekli olduğu gerçekleri sahiplenmek anlamına gelir. Bu anlayışta içe dönüş, kendi içinde bir son değildir. Kişisel bütünlüğe ve benliğin ötesine geçen ve daha zengin, daha insani bir dünyaya katkıda bulunan ortak &#8216;anlam&#8217; ufuklarına erişimin bir yoludur.”  S.145</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Davis&#8217;in makalesini izleyerek devam edelim: Özgünlügün iç yaşamımızla ilgili anlamları artık yok oluyor. Dünyayı büyük bir “özgünlük devrimi” kasıp kavuruyor. Bir ara büyük şehirlerimizde otantik köy kahvaltısı en büyük hafta sonu eğlencesi değil miydi? Eİ yapımı ekmek ve ev yapımı ürünleri, alışılmışın dışında seyahat noktalarını ve yerel çeşitliliği, çevrimiçi profilleri ve Netflix/ Spotify çalma listelerini, “bir hikâyesi olan” ürünleri ve “atmosferli” mekânları düşünün. Buna yerel ürünlere rağbeti, kimselerin gitmediği yerlere gitme arzusunu, gittiğimiz yerleri kameraya alma çılgınlığını da ekleyelim. Bu liste, özellikle eğitimli orta sınıflar arasında sınırsızdır. Şimdi, çok büyük bir enerji, bu tipik, sıradan ve kitlesel-üretilmiş şeylerden ayrı duran, özel ve farklı olan şeylerin “özgün” gösterilmesi için kullanılıyor. Her kişiye, özel ve sıra dışı bir şey başarmak için kalabalığın arasından sıyrılması tembihleniyor. “Özgünlük” bir zorunluluk haline geldi. Bu anlamda özgünlük, bir “var olma” yoludur, çünkü “biri” olmak, benzersiz benliğinizi, diğerlerinden farklılığınızı ve bir başkasınınkiyle değiş tokuş edilemeyen kendi yaşamınızı geliştirmek demektir.</p>
<p>İnsanlar sürüden ol duklarıyla değil yaptıklarıyla ayrılacaklarını sanıyor. Sadece ortalama veya iyi uyumlanmış bir birey olmak veya özel yetenekler ve çekici nitelikler içeren gelişmiş bir portföyden yoksun olmak, içsel yaşamınız ve kendinizle olan ilişkiniz ne olursa olsun, bir başarısızlık işareti, “özgün olmamanın&#8221; bir işareti sayılıyor. “Öne çıkın ve değerinizi kanıtlayın&#8221; talebi, günümüzde psikolojik bozuklukların ulaştığı yüksek seviyeyi açıklamaya çok katkısı olan bir “sistematik bir hayal kırıklığı yaratıcısı&#8217;dır.  S.146</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Batı dünyasının çoktan unuttuğu ve giderek Doğu toplumlarını da etkisi altına alan mutluluğun özelleştirilmesi anlayışı, en iyi ihtimalde dahi, işlemeyen bir perspektif. Batı&#8217;da da işlemiyor. Ortega y Gasset&#8217;in söylediği gibi “Ben, kendim ile çevremden müteşekkilim ve eğer çevremi kurtarmazsam kendimi de kurtaramam.” Depresyonun panzehri olarak sosyal güvenin tesis edilmesi gerekir. Başka insanlara, ihtiyaçları için el uzattığımızda onlar da bizim elimizden tutarlar. Daha sonra değil, aynı anda. El vererek el alırız. Bir başkasını iyileştirerek kendimizi severiz. Depresyondaki insanlar en çok kendilerini sevmezler, ne kadar çok sevilseler de kendilerini o sevgiyle sarmalayıp ısıtamazlar. Bilince takılan her şey olumsuzdur, kendilerini bulaştırmak istemezler kimseye. İnsanlar nadiren bir başkasına karşı bu kadar zalimdir. Ama bir başkasına yardım ederken tüm bu çekinceler askıya alınır, kişi kendi özdeğer yargısından sıyrılır; önemli olan yardım etmektir. İşte bağlantı da o temas anında kurulur böylece.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Konuştuğumuzda ilk önce kendi sesimizi işitiyoruz, kendimizi de dinliyoruz. Terapilerde de insan kendi öyküsünü kendi sesinden dinlemekle iyileşmeye başlar. Yakınlık ve içtenlik; insanın insandan, insanın tabiattan uzaklara savrulduğu bu yabancılaşma çağında ilaçtır. Kendi doğamızı başkalarıyla bağ kurarak tazeleriz, yeni bir soluk alır ve yola devam etmek için derman kazanırız.  S.156</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hayatımızın idaresini elimizden yitirmediğimiz anlamlı bir işte çalışarak kendimizi gerçekleştirir ve özsaygımızı kazanırız. Halihazırdaki işimiz ve pozisyonumuz buna uygun olmayabilir ama biraz daha azına bile olsa daha insani bir işte çalışmak her zaman için tercih edilmesi gereken bir seçimdir. Ayrıca, mevcut işimizde de başka insanlara yardımcı olarak, onların hayatlarını iyi yönde değiştirerek inisiyatifi belirli ölçüde geri kazanabiliriz. Doğru şeyler için onların gerektirdiği kadar para kazanıp doğru yerlere harcayarak daha çok yaşayabiliriz. Yanlış şeylere değer vermemizi öğüt» leyen medyatik ve toplumsal telkinlere kulak tıkayabilmeliyiz. Bizi hasta eden sığ ve çöp değerlere bir “karşı ritim” oluşturabiliriz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Hayatta birkaç alanda behremiz olsun, birkaç alanda mutlu olmayı bilelim. Sadece iş ve aile<br />
değil&#8230; İşin ve evin dışında uğraştığımız bir hobimiz olsun, müzikle uğraşalım, resimle uğraşalim, bir yardım cemiyetinde faaliyet gösterelim ama iş, ev, aile üçgeninin dışında bir yerde, kendimizi var ettiğimiz, varlığımızı hissettiğimiz, insanların ruhuna dokunabildiğimiz, kendi ruhumuza dokunabildiğimiz bir yerimiz olsun.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güzel görelim, güzel düşünelim, hayatımızdan lezzet alalım. Seçtiğimiz, konuştuğumuz kelimeler sadece dünyamızı tasvir etmez, dünyamızın sınırlarını da çizer.</p>
<p>&#8216;Hep kötüyü görür, hep kötüyü tanımlarsak, etrafımızda hep olumsuzlukları gündeme getirirsek bir süre sonra ruhumuz kararmaya başlar. Hayatın içinde saklı güzelliklerden de<br />
kâm almaya bakalım.</p>
<p>Hayatı yaşanmaya değer kılacak olan biziz. İnsanları ak ya da kara diye nitelemeyelim, insanların içindeki güzelliği, doğruluğu, iyiliği bulmaya çalışalım. İnsanların içindeki güzel tarafları biz bulalım, biz bir cevher keşfetmiş gibi o madeni işleyelim, açığa çıkaralım, gayret edelim.  S.159</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dinle kederli insan, bak ne diyeceğim&#8230; Kış nasıl ki hayatın bitişi değil, hayatın yokluğu hiç değil, sadece canlılık döngüsünde bir safhadır, üzgünlük de hayatın bir parçasıdır. Bir sonraki ilkbahara hazırlık, içinin kuytularını keşfederek için bir fırsattır.</p>
<p>O da geçer.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bunları dile getirmemin nedeni, insanın yaşama hakkına sahip olduğunu, bu hakkın devredilmez, kişinin elinden ol namaz bir hak oldugu ilkesini savunmaktır. Yaşama hakkı hiçbir koşula bağlı değildir ve yaşamak için gerekli temel metaların alınması hakkını, eğitim ve sağlık hizmetleri görme hakkını içerir; insan, en azından doyurulması için hiçbir şeyi &#8216;kanıtlamak&#8217; zorunda olmayan bir köpek ya da kedi sahıbinin hayvanına davrandığı kadar iyi bir davranışın nesnesi olma hakkına sahıptır.99</p>
<p>Erich Fromm, Umut Devrimi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanlar arası bağı, birinin delik açtığı kayıktaki iki kişinin durumu olarak tanımlayan hikmetli bir eski İbrani kıssası vardır, kayıktaki adam arkadaşına sorar, “Neden delik açıyorsun?&#8221;, diğeri yanıt verir “Sana ne, ben kendi altıma delik açıyorum senin altına değil.” Öteki şöyle yanıtlar, “Aptal! İkimiz birlikte boğulacağız!” İki kişiden biri o kadar bigâne ki, o deliği açmakla sandalın tamamını batıracağını ve ikisini birden tehlikeye attığının farkında değil. Bazı insanlar böyle bir bakar körlük halinde; at gözlükleriyle yaşıyorlar, etrafta yarattıkları tahribatı görmüyorlar.  S.163</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Emmanuel Levinas, “Tanrı Kabil&#8217;e Habil&#8217;in nerede olduğunu sorduğunda, Kabil öfkeli biçimde bir başka soruyla yanıt verir: &#8216;Ben kardeşimin bekçisi miyim?” Öfkeli Kabıl&#8217;in bu sorusuyla birlikte her türlü ahlaksızlık başladı. Elbette ben kardeşimın bekçisiyim ve ahlaklı bir kişi olmak için özel bir sebep aramadığım sürece ahlaklı bir kişi olurum ve öyle kalırım. Kabul etsem de etmesem de kardeşimin bekçisiyim; çünkü kardeşımin iyiliği benim ne yaptığıma ya da neyi yapmaktan geri durduğuma bağlıdır.” demişti. “Ben kardeşimin bekçisi miyim?” Ahlak işte bu soruyla başlar. Her insan evladı öteki kardeşinin bekçisidir. Onun bekçisi olarak biz ahlakın alanına gireriz, ahlaklı bir varlık oluruz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şeyh Sâdi, Bostan eserinde “Birisine iyilik ettiğin zaman, &#8216;Ben efendiyim, beyim; o bana muhtaçtır!&#8217; diye büyüklenme. Zaman, o muhtaç kimseyi vurmuş deme. Zirâ vuran kiliç henüz kınına girmemiştir; mümkündür ki o kılıç bir gün seni de biçer,” der. Bir başkasına yardım ettigimiz, ona zarar verecek musibetin önüne geçtiğimiz zamanlarda yalnızca onu korumakla kalmıyoruz, ileride bize isabet etmesi ihtimali hiç azımsanmayacak bir tehlikeyi de bertaraf ediyoruz; o sebeple böbürlenmenin bir dayanağı yok.  S.167</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir şeyin anlamı, başka bir şeyle ilişkisindedir. Ama yüz, o kendi başına anlamdir.</p>
<p>Emmanuel Levinas</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gizli bir yüzü ararız suretlerin arasında, bazen anıştıran benzerlere rast geliriz, kimin yüzünü ama? Kendi yüzümüzü mü, özlemlerimizi, yitiklerimizi hatırlatan bir yüzü mü, yahut baki olanın yüzünü mü?</p>
<p>Kendı yüzümüzü mü, özlemlerimizi, yitiklerimizi hatırlatan bir yüzü mü, yahut baki olanın yüzünü mü? Ahmed Amiş Efendi “Dağı dağ, taşı taş gördüğün müddetçe murşide muhtaçsın,” dermiş.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Schopenhauer&#8217;un “Aslında bir insanın çehresi kural olarak dilinden daha ilginç şeyler ele verir, çünkü bütün düşüncelerinin ve özlemlerinin kaydı yahut sicili olması nedeniyle onun yüzü, söyleyip söyleyebileceği her şeyin özetidir. Ayrıca dil bir insanın sadece düşüncelerini ele verir, oysa çehre tabiatın düşüncesini dışa vurur,&#8221;sözünde billurlaşan bir düşünce var; insanı bedeninden, biyolojik ve toplumsal yaşantısından sıyırıp da bir benlik tanımlaması yapamayız; yüz birçok durumda kendimizin bildiğinden daha fazlasını söyler muhataba.  S.179</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Maskenin yokluğu, rolün yokluğu anlamına gelmiyor. Sinema sanatının yakın plan bize gösterdiği insan yüzleri bile bir maskeyle malul. John Berger, “Fotoğraflar, videolar, filmler asla yüzü bulmaz; olsa olsa görüntülerin ve suretlerin anılarını bulabilirler. Halbuki yüz, daima yenidir: daha önce hiç görülmemiş ama tanıdık bir şey. (Tanıdıktır çünkü uyuduğumuzda, bütün dünyanın yüzünü görürüz belki rüyamızda, doğduğumuzda körlemesine içine fırlatıldığımız dünyanın.) Biz yüzü ancak bize bakıyorsa görürüz. (Vincent&#8217;in ayçiçeği gibi.) Profil asla yüz değildir ve kameralar her nasılsa çoğu yüzü profile dönüştürür.” diyordu Sanatla Direniş adlı eserinde.  S.182</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve o öldürücü çalışma isteği, o para hırsı; böylece geçen bir, iki, on, yirmi yıl&#8230; Yıllar ilerledikçe ağırlık omuzlarına daha çok biniyordu. Meğer başarılı bir yolda yürüdüğünü sandığı halde başarısızlığa doğru dörtnala koşuyormuş da haberi yokmuş. Gerçekten de öyleydi. “Başkalarının gözünde iyi yaşıyor görünürken hayat ayaklarımın altından akıp gidiyormuş&#8230; Şimdi de ölmeye hazırlan bakalım.99</p>
<p>Tolstoy, İvan İlyiç&#8217;in Ölümü  s.185</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Başarı” zamanımızın efsunlu kelimelerinden birisi, herkes onu İstiyor, onsuz bir hayatın boşa yaşanmış bir hayat olduğunda nedense hemfikiriz. Başarılı insanları alkışlıyoruz, sahip oldukları güç ve şöhret onlar kadar bizim de başımızı döndürüyor. İyi ama, maddi dünyada çok kazanmış ve daha “başarılı” insanların hayatları, neden maddi dünyada “başarısız” ama manevi/ruhsal dünyada çok şeyler yapmış insanlardan daha değerli olsun ki? Niye bir şirketin “CEO”su, insanlık için canla başla çalışan bir kimseden daha değerli olsun? Bir “başarı pornografisi&#8221;dir gidiyor. Okullar, puanlar, rütbeler. Çalışmak iyidir ama ondan daha iyi olan şey insanlığın hayrına çalışmaktır. Sizin ulaştığınız şeyi başkasına ne kadar dağıtabildiğinizdir. Bir başka insanda öyküneceğimiz şey, önce onun ahlak ve fazileti olmalı. Her vasıtayı meşru görerek başaranlar güruhuna ve modern toplumun “başarı mahkümu” insanlarına şu soruyu yöneltmek gerekiyor: “Kazanırken neyi kaybettin?”  s.186</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Büyük düşün!” guruları bize sosyal sorumluluklarımızı bir kenara bırakarak; adanmışlık, öz-disiplin ve kararlılıkla rekabet yarışında öne geçmemizi telkin ediyor. Başkaları için değil yalnızca kendimiz için yaşadığımız bir hayat. Artık modern hayatın temel düsturu temahkârlık olmuştur.  S.188</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8216;Materyale bağlı başarıyı, zenginliği ve statüyü hayatta mutluluğun tek anahtarı olarak gören insanlar yetiştiriyoruz. Halbuki başarı mutluluğun anahtarı değildir, mutluluk başarının anahtarıdır. Bir insan mesleğini yapmaktan keyif alıyorsa, işini zevkle yapıyorsa, o meslekte sadece kendisinin katkı olarak sunabileceği bir şeyleri de başarıyor.  S.189</p>
<p>Gandhi&#8217;nin şöyle bir duası var:</p>
<p>&#8220;Rabbim! Güçlülerin yüzüne gerçeği söylemek, zayıfların sevgisini kazanmak ve yalan söylememek için bana yardım et&#8230; Eğer bana para verirsen mutluluğumu alma. Eğer bana güç verirsen beni muhakeme yeteneğimden, eğer başarı verirsen beni alçak gönüllülüğümden, eğer bana alçak gönüllülük verirsen beni saygınlığımdan yoksun bırakma.., Benim düşüncelerime katılmıyorlar diye bana karşı olanları hainlikle suçlayarak, onların karşısında suçlu duruma düşmeme izin verme&#8230; Kendimi sever gibi diğerlerini sevmeyi ve diğerlerini yargılıyormuş gibi kendimi yargılamayı öğret bana&#8230; Başarılı olduğumda sarhoşluğuma izin verme; Başarısız olursam umutsuzluğa düşmeme izin verme; Başarısızlığın, başarının öncesindeki bir deneme olduğunu hatırlamamı sağla.” Bilhassa bu son cümle bana çok önemli geliyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>William Chittick, Varolmanın Boyutları isimli o harikulade eserinde “Çok daha genel düzeyde son iki yüz yıldır Müslümanlar arasında entelektüel açıdan önem ve öncelik verilen konulardaki kaymanın en açık belirtisi, bugün pratikte tüm Müslüman ebeveynlerin, çocuklarının doktor ve mühendis olmalarını istemeleridir. Mesele basitçe iyi gelir ve rahat bir yaşam kaygısı değildir. Burada çok daha derin bir şeyler olmaktadır. İslam dünyasında ilgi&#8217;ye her zaman gösterilmiş olan geleneksel saygı, çağdaş dünyada kendisini bilgi olarak takdim eden şeye, yani mesleğe kaymış bulunmaktadır.” diyordu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Neyi daha iyi yapabilirim?” sorusunu sormaya başladığımızda öğrenmeye de başlamışız demektir. Oysa insanlar “Hangi alanda başarılı olacağım, kendimi nasıl göstereceğim?” diye çırpınıp duruyorlar. Saygınlık ve itibar statüyle ölçülmeye başlandı ve tehlikeli olan bu. Performans toplumu yorgunluk toplumuna dönüşüyor zorunlu olarak. Ne zaman aylaklık edeceğim, Tanrı&#8217;nın pencerelerini, gökyüzünü seyrederek güzel ilhamların kalbime dökülesine izin vereceğim, yıldızları seyre duracağım, kâinatı temaşa edeceğim? Daha ne kadar “çatlarcasına” koşacağım?  S.196</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalbimize misafir ettiklerimiz ve kalplerine misafir olduklarımız. Dostluk, şu karanlık dünyada sevginin mum ışığıdır.  S.204</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Dostluk hiyerarşi gözetmez, bir rütbe meselesi değildir. Bir dostluk ilişkisinde bütün zaaf ve kusurlarınızla var olmaya devam edersiniz ve dostunuza kırılgan taraflarınızı göstermekten çekinmezsiniz. Çünkü dostlarımız aynı zamanda bizim şifacılarımızdır, varlıklarıyla, zor zamanda yanı başımızda belirivermeleriyle bizi iyileştirirler. ,</p>
<p>“Aşk görmez, dostluk göz yumar,” demiş Peyami Safa.  S.206</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dostluk/arkadaşlık Öteki&#8217;yle kurulan ve Ben&#8217;i stabilize ederek gerçekleştiren bir ilişkidir. Sosyal medyadaki &#8216;arkadaşlar&#8217; Öteki&#8217;nin olumsuzluğundan yoksundur. Alkış tutan bir kitleden ibarettir onlar. Başkalıklarını Like ile yok etmektedirler&#8230; Performans öznesi kendisi yüzünden yorgun, kendisi yüzünden tükenmiş bir haldedir. Kendi kendisinden çıkmayı kesinlikle becerememekte, kendi kendisine diş geçirmekte, dolayısıyla paradoksal bir biçimde kendi içini oymakta ve boşaltmaktadır. Bu özne bir kapsülün içinde kendine tutsaktır ve Öteki&#8217;yle olan bağını yitirmektedir. Kendime dokunurum ama kendimi ancak başkasına dokunduğum zaman hissederim. Öteki, istikrarlı bir kendiliğin oluşumu için kurucudur. Öteki ortadan kalkarsa, Ben boşluğa düşer&#8230;” Byung-Ghul Han&#8217;ın Kapitalizmin Ölüm Dürtüsü adlı kitabındaki sözleri bunlar. Veya Martin Buber&#8217;in belagatli ifadesiyle söylersek “Sende Ben olurum.”  S.208</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Kendisine dost olmayanlar, gayrıya dost olamazlar, kendileri ile barışa varamayanlar, gayrı ile barışa varamazlar,&#8221; demişti merhum Fethi Gemuhluoğlu. Kendi kendisiyle arkadaş olmanın hedefi, insanın kendi içindeki tahripkâr bir düşmanlıktan kaçınmaktır. Kendine dost olmayan, iç çatışmalarını çözümleyememiş kişi, kendisiyle o kadar meşguldür ki ötekilere yüzünü dönüp de onu göremez. Kişi ancak kendinin dehlizlerinden sağ kurtulduktan sonra sağ kalan bir başkasını aramaya başlar.  S.210</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsan ilişkilerinde, siyasette, kendimize bakışımızda gücümüz; kurduğumuz yakınlık kadar, arada geri çekilip uzaktan bakabilmekte. Arada dostluklarımıza da uzaktan bakabilmeliyiz. Zira çok fazla yakınlık, görmeyi engelliyor.  S.217</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Pascal&#8217;in çok sevdiğim bir sözü var, diyor ki “Mutsuzluğun tek nedeni, insanın tek başına odasında nasıl oturacağını bilememesidir.” Halbuki hepimizin bir masada, bir odada sessizce oturup tefekkür etmeyi, okumayı, hayal kurmayı, gönlümüzden bir şeyler geçirmeyi başarabilmesi gerekir.  S.222</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Fakat yalnızca zaman içindedir gül bahçesindeki o an/ Yağmurun vurduğu o çardaktaki o an&#8230;” diyor Eliot. Buradalık hissi, beynin algının öğelerini iki üç saniye süren zaman birimlerine bağlamasıyla oluşur. Şimdinin zamansallığı, önce olmuş olandan ve sonra olacak olandan da öğeler içermektedir. Ânı, bu öğeleri birleştirmek suretiyle algılıyoruz.  S.231</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vakit nakittir cümlesini hepimiz işitmişizdir. Hakikaten vakit nakit midir? Öyle ise nakde dönüşmeyen vakte ne oluyor? Bu söz boşta kalmanın zaman kaybı olduğunu ve daha az para, başarı ya da güç anlamına geldiğini ima eder. Her an, paraya tahvil edilmelidir. Aynı zamanda zaman hırsızlığı yapan duman adamların da sloganlarından biridir bu cümle.  S.235</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zaman algımızın bilişsel ve duygusal tepkilerimiz üzerinde de etkisi mevcut. Dolayısıyla psikolojik sağlığımızda önemli bir rol oynuyor. Sağlıksız zaman algısı, depresyon gibi duygudurum bozuklukları yaşayan kişilerin aşina oldugu bir durum. Depresif bireyler için zaman yavaş akar, anda kalmakta güçlük çekerler, zira birçoğunun zihinleri geçmiş ile meşguldür. Depresyon, insanlarda zaman algısını değiştiriyor. Zaman akmıyor, adeta donup kalıyor. Depresyonda olan bireyler için ânın genişliğinde ve o bütünün akışında kendini bulmak, kendini bilmek kolay değil. Denilebilir ki, zamanımıza sahip çıkmak ruh sağlığımız üzerinde de ciddi tesirlere sahip. Aynı şekilde duygu durumumuz da zaman algımızı değiştirebiliyor.  S.239</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Boş zaman ne demek? Zaman mukaddes bir &#8211; şeydir. Zaman her ânı dolu dolu yaşanması gereken bir şeydir. Boş zaman, eğlence zamanı, öldürülmeye ayrılan zaman. Yani zamanı lakayt bir şekilde kullandığınız, onu eze eze kullandığınız, hiçbir iş yapmadığınız aylak aylak dolaştığınız zamandır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Seyyah ile turisti ayırmak gerekli birbirinden. Seyyah gittiği yerin hikâyelerine katılan, gittiği yerin tozuna dumanına bulanan, yurtiçi veya yurtdışında her nereye gitmişse yerel halkla oturup kalkan, onların sohbet halkasına dahil olan, mahalli yemeklerden yiyen, halkın oturduğu kahvelerde,çayhanelerde oturan ve hikâye toplayan kişidir.</p>
<p>&#8220;Turist ise gittiği yerleri kamerasının imgesine<br />
hapseden, yaşantıyla arasına mesafe koyan, halkın hayatına katılmayan, sadece göstermek, resimlemek ve yaşamış olmak için bir yerlere giden kişidir. Yaşantıyı satın alır, sosyal medyada gittiği yerlerin resimlerini payİaşır ve böylece kendisini daha imtiyazlı hisseder.  S.263</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hacıların geçmişte dini saiklerle yaptığı şeyi, turist seküler bir ayin gibi tekrar ediyor. Gezip görme, dinsel ritüel yerine geçiyor, yüksek kültürün tapınaklarını ziyaret etmek seküler bir din olan yaşam sanatında yücelmeyi temin ediyor.</p>
<p>&#8220;Turist tapınaklara gidiyor, onların resmini çekiyor, Süleymaniye&#8217;yi görüyor, Selimiye&#8217;yi görüyor, Tac Mahal&#8217;i görüyor, katedralleri geziyor, fakat tüm bunların içindeki ruhaniyete, maneviyata ortak olmuyor. ,</p>
<p>Sultanahmet&#8217;e giren bir turisti düşünün, hatlara, mihraba -işlemelere, bezemelere- bakıyor, fotoğraflarını çekiyor; O sırada ibadetini yapmak üzere huşu içinde Allah&#8217;a yönelen bir vatandaşı düşünün bir de. İkisi aynı mekânın içinde, ikisi de tamamen farklı niyetlerle bulunurlar orada.  S.271</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ham adamın biri çıkıp, “Çok sevdim, ya benimsin ya kara -toprağın!” diyor, zulmediyor, şiddet uyguluyor. Hayır, bunu kimse yutmaz. Sen onu sevmedin, sen sadece kendini sevdin, kendi ihtiyaçlarını sevdin. Sevdiğini sandığın kişi tarafından çılgınca sevilme arzunu sevdin. Buna ancak narsistik sahte sevgi diyebiliriz; sadece kendisinin ihtiyaçlarını karşılayacak bir nesnedir; seçme şansı verilmemiş, özgürlüğü tanınmamış bir alt-insandır. Kişilik bozukluğu olan bireylerde bu tarz narsistik sözde aşkları sıklıkla görüyoruz.  S.288</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Freud&#8217;un ifadesiyle, “Seven insan kibrini kırar, alçakgönüllü olur. Seven insan, narsistliğinin bir parçasını, tabiri caizse, sevdiğine rehin olarak bırakır.” Cibran&#8217;ın sevenlere şu tavsiyesi nasıl da yerindedir: “Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın, Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır, çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.”</p>
<p>&#8220;İlahi rüzgârın sevenler arasında dolanmasından çıkan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller birbirinden ayrıdır. Yine de teller birlikte ve birbirine nispetle var olurlar.</p>
<p>“Birbirini tamamlayan, birbirini sınırlayan ve birbiri önünde eğilen iki yalnızlık” der Rilke.  S.294</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aşk gerçekten de ruhun görülmeyen şeylere derinlerden dalmış bakışıdır. Bu, insanların dünyasında hafiften tökezleyen, biraz acemi, kendine örtünmüş, yüreğimizin çizgilerini taşıyan bu kişinin kendi dünyasındaki zarafeti dikkatimizi celbeder. Her aşkın başlangıcı böyle bir “başka dünyanın zarafeti&#8221; hayalidir. Yanlış anlaşılmasın, bizi etkileyen insanlar acayip, sakar, beceriksiz vs. hakir gördüğümüz insanlar değildir.</p>
<p>Bilakis yetkinliğini ve güzelliğini gördüğümüz insanlardan büyülenir, onlara güvenip bağlanırız. Ancak bu güzellikte bir küçük kusur, o yetkinliği daha da belirgin kılan kendine özgü bir yeteneksizlik, o kişiyi dokunulabilir ve gerçek bir insan kılar bizim için. “Resmi güzeller&#8221;, kişinin sadece bir anlığına ve belirli bir uzaklıktan baktığı ilgi çekici şeyler, kamusal anıtlardır. Kişi onların karşısında kendisini bir turist gibi hisseder, fakat bir âşık gibi değil,” diyordu Ortega y Gasset.  S.297</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Halil Cibran ne güzel bahseder aşktan:</p>
<p>“Çünkü aşk, hem başınıza taç koyar, hem çarmıha çeker sizi; Çünkü aşk, hem besler, suvarır, büyütür, hem dallarınızı budar sizin. Çünkü aşk, hem en tepelere tırmanır ve okşar, gün ışığında titreyen en körpe dallarınızı orda, hem köklerinize kadar iner ve çekip çıkarır, toprağa tutunan köklerinizi. Aşk, mısır demeti gibi toplar kucağında sizi. Taneleriniz çıkarmak için, harmanda döver sizi; Kabuğunuzdan ayırmak için, elekten geçirir, savurur sizi; öğütür ak pak un oluncaya kadar. Yoğurur bir kıvam buluncaya kadar. Ve sonra kutlu ateşine sokar sizi, közlenmiş ateşine sokar.<br />
&#8230;  s.299</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teşhir etmek de aşkın hasmıdır. İnternet çağının verdiği hasarlardan birisi de bu. Tahrip ettiği şey de sadece aşk değildir, cinselliği de tahrip eder, üstelik katı ahlakçılıktan bile çok daha kesin ve ölümcül şekilde. Pascal Bruckner, “Sevmenin tehlikeye atılma olduğu güzel günler geride kalalı pek de uzun zaman olmadı. Bugün aşklarımız henüz açlığı bile tanımadan doygunluktan ölüyor.” demişti Hınç Ayları&#8217;nda. Aşkın, cinselliği barındıran tarafı Batı&#8217;nın çileci (asketik) inançlarında ve püriten ahlakçılığında daima zemmedilmiş, hor görülmüştü. Ortaçağda Kilise&#8217;nin, erkeklerin eşine âşık olmasını ve ona tutkuyla davranmasını kınayan yaklaşımı meşhurdur. Kadınlar için bu mesele zaten tartışılmamıştır bile. Oysa Âşık Şem&#8217;i ne diyordu gazelinde “Şems gibi izhâr olur, her kimde var envâr-ı aşk/ Âşikâre yanmalı, âşıklara ihfâ nedir?”Doğuda aşk sadece sanat değil, ibadetti aynı zamanda.  S.310</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Samiha Ayverdi bu tevhidi gerçeği ne güzel açıklar: “Şunu bil ki, aşkın hakikatı bulunmadıkça, hilkatin maksudu ele gelmez ve insan aşkının kemâli derecesine göre mükemmel olur. Hilkatin ve kâinatın manasını bulmak istersen aşkı bul. Çünkü insan aşkı bulmak için dünyaya gelmiştir. Hayatın sebebi aşktır; mükevvenat da aşkın tekazası sebebiyle tekevvün etmiştir. Ancak aşkı bulandır ki, maksuduna ve hilkatinin manasına kavuşmuştur.” Sufiler için aşk, kayıtlanmamış ilahi bir sıfattır, hem âşık hem maşuk hem de aşk&#8217;ın bizatihi kendisidir. Ayna da, aynaya bakan da, aynada görünen de aşktan ibarettir. Tagore, “Aşkının fenerini tuttuğunda yüreğime/ Vuran şavkı var ya/ O şavk senindir/ Gölgesi benim” demekte.  S.317</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Musevi şair Yehuda Amihay, Tanrı Belki Esirger Aşkı isimli kitabında, aşktan arta kalanı şu harikulade dizelerle anlatır:</p>
<p>Bir zamanlar büyük bir aşk ikiye böldü hayatımı.<br />
Bir parçası kıvranıp durdu bir yerlerde, ortasından biçilmiş bir yılan gibi.<br />
Geçen yıllar sakinleştirdi beni.<br />
İyileştirdi kalbimi. Dinlendirdi gözlerimi.</p>
<p>Şimdi çölde<br />
Deniz Seviyesi&#8217; yazan tabelaya bakan biri gibiyim.<br />
Denizi görmeyen ama hisseden.</p>
<p>İşte böylesine, her yerde hatırlıyorum yüzünü, senin “Yüz Seviyen&#8217;de.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/">Kemal Sayar – Bir Kalbi Kırılmaktan Koruyabilsem   -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ân-ı Dâim</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/an-i-daim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/an-i-daim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Feb 2020 11:35:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ân-ı Dâim]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Vakit]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23902</guid>

					<description><![CDATA[<p>Âşinası olmadığınız bir otel odasında uykuya dalıyorsunuz. O kadar yorgunsunuz ki başınızı yastığa koyduğunuz anda derin bir uykunun kollarına bırakıyorsunuz kendinizi. Ama unuttuğunuz bir şey var, o odada sizden önce kalan misafir saatin uyandırma alarmını kurmuştu. Uykunuzun en sıcak yerinde canhıraş bir ses sizi dünyaya ve gerçekliğe çağırıyor şimdi. Panik içinde bir karanlığa uyanıyor ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/an-i-daim/">Ân-ı Dâim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-17853 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/zaman-mefhumu-250x250-1.jpg" alt="" width="265" height="265" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/zaman-mefhumu-250x250-1.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/zaman-mefhumu-250x250-1-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 265px) 100vw, 265px" /></p>
<p>Âşinası olmadığınız bir otel odasında uykuya dalıyorsunuz. O kadar yorgunsunuz ki başınızı yastığa koyduğunuz anda derin bir uykunun kollarına bırakıyorsunuz kendinizi. Ama unuttuğunuz bir şey var, o odada sizden önce kalan misafir saatin uyandırma alarmını kurmuştu. Uykunuzun en sıcak yerinde canhıraş bir ses sizi dünyaya ve gerçekliğe çağırıyor şimdi. Panik içinde bir karanlığa uyanıyor ve acıyla fark ediyorsunuz. Kiralık bir odadasınız. Sadece bir geceliğine tuttuğunuz bir odada. Orası sizin mülkünüz değil, az önce gördüğünüz o düş de hakikat değil. Fanilik, bir uyandırma çağrısı gibi bizi uykularımızdan sesliyor. Bir ömürlük misafirlikte bulunduğumuz bir dünyadan, sıramız geldiğinde gidiyoruz. Hayatın trajedisi ölmek değil, yaşarken içimizde ölmesine izin verdiklerimizdir. Korkularımız ölümü durdurmuyorsa bile hayatı durduruyor. İşe ayarlanmış hayatlarımızda hep ‘verimli zaman’dan bahsediliyor, bu da günümüz insanını ‘var olmak için mantıklı bir sebebi olmayan bir varlık’ kılıyor.  Ölümün kol gezdiği bir dünyada, hayatı bereketlendirmenin ve zamanı daha hayırlı kılmanın bir yolunu bulmamız gerekmez mi?</p>
<p>‘Vakit nakittir’ anlayışı, her birimize bahşedilmiş en değerli hediye olan zamanı israf edilebilir, kullanılıp atılabilir bir eşyaya dönüştürüyor.  Sanayi toplumu nihayetinde işçinin zamanını satması üzerine temelleniyor. Saatlerin tahakkümü olmaksızın emeğin bölüşümü imkânsız. Lewis Mumford’un söylediği gibi, ‘Modern endüstri toplumunun anahtar makinesi, buhar makinesi değil saattir’. Ancak mekanik zamanın hayatlarımıza tasallutu sadece teknolojik sıçramalara eşlik etmiyor, hayatlarımızı temelli bir biçimde dönüştürüyor da. Vaktin hayra değil de nakde tebdil edilmesi gerektiği anlayışı, hayatlarımızı yoksullaştırıyor. Zamanı bir dizi tutsaklığa kendimizi mecbur ederek yaşamak yerine, onu kendi seçimlerimize göre tayin etmek, bizi zaman baskısından kurtarabilir. ‘Şunu yapmalıyım, şuraya gitmeliyim, şu hazzı tatmalıyım’ tarzı düşünceler bizi kendi hayatımıza karşı borçlu çıkarıyor. Hayatın her dakikasını bir etkinlikte doldurmak istediğimizde, varoluş amacımızı unutuyoruz. Saatlerin zamanı, duyguların zamanını boyunduruk altına alıyor. Rüzgârda bir yaprak gibi yaşanan zamanın peşinde sürükleniyor, kendi içsel ritimlerimizin zamanına yabancılaşıyoruz. Oysa ruhsal kuvvetin bir ölçüsü de hayatımızın hızını tayin edebilmektir. Durup kendimize ve âleme bakmamız gerek, şeylerin kozmik düzeninde hayatımızı nereye yerleştiriyoruz? Yaşadığımız hayat bizi nereye götürüyor ve ‘başarı basamakları’nı tırmanırken neyi yere düşürüyor, neyi değersizleştiriyoruz? Ona sırtımızı dönsek dahi, kendi ölümümüzden ne kadar uzağa gidebiliriz?</p>
<p>Cetlerimizin sadece savaş meydanında tattığı heyecanları, bugün sıkıştırılmış hayatlarımızın her bir gününde yaşıyoruz. Her yeni uyaran dikkatimizi çeliyor ve ‘sonsuz dikkat dağınıklığı’ içinde birbirimizi dahi dinleyemez hale geliyoruz. Parçalanmış zaman.  Dikkat süzgeçlerimiz öylesine çok gözenekli ve geçirgen hale geldi ki her yeni uyaran kolaylıkla bilincimize erişiyor ve bizi baştan çıkarabiliyor.</p>
<p>Sonuç: Kendi içsel ritim ve zamanını bir türlü yaşayamayan, dışarıdan gelen ritimlerin kölesi olmuş insanlar. Hız da, narkotik maddeler gibi alışkanlık yapıyor.</p>
<p>Peki, ne yapacağız? Zamanın adeta donduğu anlar vardır. Bir güzellik karşısında haşyet, bir ibadet anında huşu, sevgi dolu bir buluşmadaki vecd bizi zamanın ötesine taşır. Kendimizi daha büyük bir bütünün parçası olarak hissettiğimiz ve ruhumuzun kâinattaki o muhteşem âhenkle birlikte çağladığı anlar. Buna ‘akış’ deniyor, zamanın geçtiğini hissetmediğinizde bir akışın, bir çağıltının içindesiniz demektir. Bu anlar hayatınızda ne kadar fazlaysa, hayatınızın dizginlerini o kadar elinizde tutuyorsunuz. Bunun için ısrarla dikkatimizi yoğunlaştırmayı başarmamız gerekiyor. Şevk ve iştiyak, ısrarlı bir dikkat gayretiyle zuhur eder. Vakit ayırdığımız, üzerine emek harcadığımız şey bize bir süre sonra daha sevimli gelir. ‘Akan ırmak değil sudur, geçip giden yıllar değil biziz’ demiş bir şair. Geçip gittiğimiz bir hayatta varlığa kendimizden solgun bir iz bırakabileceksek eğer, o da zamanı hayra çevirmekle olabilir ancak. Bulunduğumuz her ân, hayatı ışıklandırmak için bir fırsattır.</p>
<p>İnsan ebedi olan ile fani olanın karşılaşmasıdır. Ölümlülüğünü idrak edebiliyor olmasıyla ölümsüzlüğe kanatlanır.  Nasr’ın sözleriyle, ‘Ebedi olan ruhun asıl ikametgâhı gibidir, kaybolmuş olan bu ikametgâh ruh tarafından dünyevi sürgününde her yerde aranır’. Güzellik, kutsal sanat marifetiyle ebediyetin bir tecellisi olarak karşımıza çıkar. Ebedi olan güzelde kendisini gösterir. Bir gece vakti sakin gölün üzerine oynaşan ay ışığı bizi fanilik zamanından çıkararak bir vecd, bir akış haline taşır. Güzelliğin tecrübesiyle benliği ve bildik zamanı geride bıraktığımız, ebediyete dokunduğumuz bir manevi yolculuk başlar. Ân-ı dâim. Ezelin ebed içinde dürüldüğü ân. ‘Ruhu tam doyuran o kesif ürperme’. Güzel, ebedi olanın zamanda vücut bulmasıdır. Serpilen her çiçek Ebedi Âlem’den bize bir çağrı getirir ve bize zeval bulacak bir dünya için yaratılmadığımızı, bu dünyanın ötesinde bir kader için doğduğumuzu söyler. Zamanın içinde yaşıyoruz ama zamanın ötesine aitiz. İbadet, hatırlayış ve iyilik, birer simyacı gibi zamanı dönüştürür. Ezel ve ebed arasında bir salıncaktayız ve vakti bereketlendirerek, onu hayra tabi kılarak ruhun sonsuzluk özlemini dindiriyoruz.</p>
<p>İçimizde gidilmemiş yerlerin değil, harekete geçirilmemiş bir iyiliğin borcu saklı duruyor. Keşfedilmemiş bir güzellik, hakkıyla tecrübe edilmemiş bir hayret ve haşyet hissi bizi bekliyor. Bedenin gibi, canın gibi, zaman da sana bir emanettir. Dikkatini saf ve diri tut, şimdiyi genişlet. Zikr-i dâim ile vakit atını öteler sür ki, ân-ı dâim yoldaşın olsun. ‘Dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem’.</p>
<p>Kemal Sayar &#8211; Ölümden Önce Bir Hayat Vardır,syf:113-121</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/an-i-daim/">Ân-ı Dâim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/an-i-daim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dem Bu Demdir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dem-bu-demdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dem-bu-demdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 15:52:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Slide]]></category>
		<category><![CDATA[An]]></category>
		<category><![CDATA[Andolsun]]></category>
		<category><![CDATA[Dem]]></category>
		<category><![CDATA[Dem Bu Demdir]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Vakit]]></category>
		<category><![CDATA[Vedat Akıllı]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21726</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Fikr-i müstakbel ü maziyi bırak ârif isen, Böyledir hâl-i zaman, bir var imiş biryoğ imiş.” Koca Ragıp Paşa İçinde yaşadığımız an, yani bugün, burada, geçmişle gelecek arasında, bu arada yaşadığımız an; zaman kavramı açısından en so­mut gerçekliği ifade eder. Varlık ile yokluk arasında, bir varmış bir yokmuş arasında, bugünle yarin arasında, her şeyin içinde cereyan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dem-bu-demdir/">Dem Bu Demdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-21885" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK.jpeg" alt="" width="647" height="488" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK.jpeg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK-600x453.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK-300x226.jpeg 300w" sizes="(max-width: 647px) 100vw, 647px" /></p>
<p style="text-align: right;"><em>“Fikr-i müstakbel ü maziyi bırak ârif isen, </em></p>
<p style="text-align: right;"><em>Böyledir hâl-i zaman, bir var imiş biryoğ imiş.”</em></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em>Koca Ragıp Paşa</em></strong></p>
<p>İçinde yaşadığımız an, yani bugün, burada, geçmişle gelecek arasında, bu arada yaşadığımız an; zaman kavramı açısından en so­mut gerçekliği ifade eder. Varlık ile yokluk arasında, bir varmış bir yokmuş arasında, bugünle yarin arasında, her şeyin içinde cereyan ettiği an, &#8216;zaman/ Sahih bir zaman tasavvuruna sahip olabilmemiz, ancak zamanın ruhunu kavramamız ve zamanı anlamlandırma biçi­mimizin hakikiliği ile mümkün olabilecektir.</p>
<p>İnsan varlığım zaman içinde anlamlandırır. Var olmak zaman içinde anlam kazanır. Kendine özgü bir zaman içinde, özge bir za­man içinde yani anda anlam bulur. Bu yüzden tasavvuf geleneğimizi ’an’ın önemi üzerinde ısrarla durmuştur, içinde bulunduğumuz her bir zaman dilimini dolu bir şekilde, yani tam bir bilinç haliyle yaşa-İ mak, her zaman ‘hazır’ olmak demektir. Hazır olmak demek, huzurda î olmak demek, hazu olmadan huzurda olmadan huzur bulunamayan} cağına göre, anı hakkıyla yaşamak gerekir. Anı, yani insan için lehte ve aleyhte olan içinde bulunduğu zaman dilimini. “İbnu’l vakt” olmak yani, vaktin çocuğu, her anı şuurlu ve özde yaşayan olmak, Vak- J tin adamı ile zamane adamım karıştırmamak gerekir. Zamane adamı yaşadığı her devrin adamıdır, devrinin gerekliliklerim yerine getirir, ^ vaktin adamı vaktin hakkım verendir. Hakkıyla yaşayandır. An; yani, bugün, yani şimdi; dünden ve de yarından da bağımsız değildir esasen. Belki geçmiş ile geleceğin bütünlüğü bugünde kendini gösterir. Eserlerinin hülasasında ‘zaman’gördüğümüz, tüm varlıkları ‘zaman’ içinde değerlendiren Ahmet Hamdi Tanpınar’ı dinleyelim.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Ne içindeyim zamanın,</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Ne de büsbütün dışında;</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Yekpare, geniş bir anın</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Parçalanmaz akışında.</strong></p>
<p>Geçmişe özlem duymamalıyız, zaten zamanın sürekliliğiyle ya­nmazdadır geçmiş. Gelecek için de kaygılanmamalıyız. Zaman çe­şidi seçeneklerle karşımıza çıkaracaktır. Zaman; geçmişi ve geleceği tazimle yani şimdiyle biıfoirimize bağlar. Yaşayabileceklerimizi yaşa­nılabilir kılabilmek, yaşamış olduklarımızdan edindiğimiz tecrübeler doğrultusunda yaşıyor olduklarımızın yani şimdimizin, içinden geçti­ğimiz bu “dem”in anlamlandırılması ile mümkün olabilecektir&#8230;</p>
<p>Her şey bir zaman içinde oluyor. Biz zaman içinde oluyoruz veya ölüyoruz. ‘Ol’durmak ve öldürmek arasındadır zaman. Sahi zamanı olduruyor muyuz, öldürüyor muyuz? Tüketiyorsak, zamanı, zamanı öldürülen bir hale getiriyorsak, zamanı öldürüyorsak, zamanla ölüyoruzdur. öldüğümüz zamanda, ‘ol’mamızm imkânım bize sunacak olan, zamanı öldürmekten kurtarıp oldurmakta.</p>
<p>Çoğaltmıyor zaman bizi, bereketlendirmiyor hayatımızı, bere­ketlendirmeyince de çığırından çıkmış, kalbi yaralı hayatlar yaşıyo­ruz ve zaman kötü oluyor. Akıp gidiyor bakamıyoruz zamana, ca­nını okuyoruz, zaman da canımıza okuyor, Anı yitiriyoruz, zamanının canım yitiriyoruz. Pişmanlıklar, mutluluklar, sevinçler, yaşanmışlık­lar, yaşanamamışlıklar; geçiyor zaman tüketiyoruz, tükeniyoruz. Un ufak olmakta zaman, hep bir telaş, hep bir koşturma arasında küçül­mekte. Küçültmekte insanı. “Geleceği düşünmek bize acı veriyor, geçmiş bizi geri çekiyor, işte o yüzden şimdiki zaman avuçlarımız­dan kayıp gidiyor.”</p>
<p>Yazın ortasında, güneşin altında, pazarın orta yerinde; buz satan adamın kaygısını yaşıyoruz her geçen zaman. Bir nidadır dile gelen; &#8220;sermayesi hızla tükenen şu adama yardım edecek yok mu?&#8221; Ve bu nida karşısında, zamanı kavrayan arif adamın bayılarak yerel yığılışı gelir akla. Arifin anlayıp, bizim anlayamadığımızdır zaman. “Eriyen ömür sermayesidir.” Geçiyor ömür denen sermaye, tüketiyoruz. Kitaba dokunuyor zaman, zamanın ve mekânın sahibi, zamana yemin ediyor, zamanı dikkatlerimize sunuyor. Zamana andolsun ki; akıp giden, döndürülmesi mümkün olmayan, olamayan zamana and dolsun ki; insan zarardadır, ziyandadır, hüsrandadır. Geceye andolsun ki, gündüze andolsun ki, kuşluk vaktine andolsun ki&#8230; Andolsun zamanın her anına&#8230;</p>
<p>Yaşayabildiklerimiz, yaşıyor olduklarımız ve kim bilir yaşayabileceklerimiz. Yaş(l)anıyor hayat Bazen acı ya da tatlı, bazen hü­zün ya da mutluluk. Bazen umut, bazen karanlık umutsuzluğa dö­nüyor zaman. Dur ey zaman, ne olur dur biraz&#8230; Durmuyor zaman, geçiyor, kayıyor avuçlarımızdan. Zaman bir çizgi, geçmişle gelecek arasında, bugün, bu an, bu dem. Bütün mesele zamanın hakkını ver­mede, zaman üzerine, zamanımız üzerine düşünmede. Zamana za­man ayırmada, hem de şimdi şu demde. Zira durmuyor zaman ka­yıyor avuçlarımızın arasından. Dem bu demdir madem, bu demde olmalı insan, oldurmalı zamanı.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Vedat Akıllı &#8211; Sözü Yola Koymak s.16-18</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dem-bu-demdir/">Dem Bu Demdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dem-bu-demdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslüman Saati</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/musluman-saati-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/musluman-saati-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Mar 2018 16:45:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Haşim]]></category>
		<category><![CDATA[Gurabahanei Laklakan]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Vakit]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Zamanın Önemi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20373</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstanbul&#8217;u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilaların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. &#8220;Saat&#8221;ten kastımız, zamanı ölçen alet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu üslub-ı hayata göre de &#8220;saat&#8221;lerimiz ve &#8220;gün&#8221;lerimiz vardı. Müslüman gününün [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/musluman-saati-2/">Müslüman Saati</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>İstanbul&#8217;u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilaların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu. &#8220;Saat&#8221;ten kastımız, zamanı ölçen alet değil, fakat bizzat zamandır. Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu üslub-ı hayata göre de &#8220;saat&#8221;lerimiz ve &#8220;gün&#8221;lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziyaları tayin eder. Madenden sağlam kapaklar altında mahfuz tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki seyriyle az çok münasebetdar bir hesaba tebaan, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan takribi bir sıhhatle, haberdar ederlerdi. Zaman namütenahiy bahçe ve saatler orada açar, gah sağa gah sola mail, güneşe rengarenk çiçeklerdi. Ecnebi saati iptilasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, muhtelif evkatın kırmızı, sarı ve lacivert ateşleriyle yol yol boyalı, azim bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik &#8220;gün&#8221; tanılmazdı. Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslümanın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin vakayiini bu saatlerle ölçtüler.</p>
<p>Gerçi, feleki hesabata göre bu &#8220;saat&#8221; iptidai ve hatalı bir saatti, fakat bu saat hatıratın kudsi saatiydi. Zevali saati adat ve muamelatımızda kabulü ve ezani saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkıthanelere bırakılmış metruk bir &#8220;eski saat&#8221; haline gelişi, hayatı tarz-ı rüyetimizin üzerinde vahim bir tesiri haiz olmamış değildir. Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniş lakayt dostlardı. Gelen yabancılar ise hayatımızı onu meçhul bir düstura göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanınmaz bir hale getirdiler. Yeni &#8220;ölçü&#8221; bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda zir ü zeber ederek, eski &#8220;gün&#8221;ün bütün sedlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni &#8220;gün&#8221; vücuda getirdi.</p>
<p>Bu Müslümanın eski mesut günü değil, bedmestleri, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve nihayetsiz günüdür. Unutulan eski saatler içinde eksikliği en ziyade hasretle tahattur edilen saat akşamın on ikisidir. Artık &#8220;on iki&#8221; solgun yeşil sema altında, ilk yıldıza karşı müezzinin müslümanlara hitap ettiği, sokakların lacivert bir sisle kaplandığı, ışıkların yandığı, sinilerin kurulduğu ve yarasaların mahzenlerden çıkıp uçuştuğu o müessir ve titrek saat değildir. Akşam telakkisinden koparak, gah öğlenin hararetinde ve gah gece yarılarının karanlığında mevhum bir zamanı bildiren bu saat, şimdi hayatımızda renksiz ve şaşkın bir noktadır. Yeni saat, Müslüman akşamının mahzun ve muşaşa dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı &#8220;gün&#8221;ün getirdiği maişet şekli de bizi fecr aleminden mehcur bıraktı. Başka memleketlerde fecri yalnız kırdan şehre sebze ve meyve getirenlerin ahmak gözleriyle muztariplerin şişkin kapaklar içinden bakan kırmızı ve perişan gözleri tanır. Bu zavallılar için fecrin parıltıları, yeniden boyuna geçirilecek olan hayat ipinin kanlı ilmeğini aydınlatan bir ziyadır. Halbuki fecir saati, müslüman için rüyasız bir uykunun nihayeti ve yıkanma, ibadet, neşe ve ümidin başlangıcıdır. Müslüman yüzü, kuş sesleri ve çiçek kokuları gibi fecrin en güzel tecellilerindendir. Kubbe ve minareleri o alaca saatte görmemiş olan gözler, taşa en ilahi manayı veren o muhayyirü&#8217;l-ukul mimariyi anlamış değillerdir. Esmer camiler, fecrden itibaren semavi bir altın ve semavi bir çini ile kaplanır ve İslam ustalarının natamam eserleri o saatte tamamlanır. Bütün mabetler içinde güneşten ilk ziya alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir.</p>
<p>Şimdi heyhat, eski &#8220;saat&#8221;le beraber akşam da, fecir de bitti. Birçoklarımız için fecir, artık gecedir ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış, bacaklar bozuk çarşaflara dolanmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi müslüman evindeki saat, başka bir alemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor.</p>
<p>Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.</p>
<hr />
<p>Mahfuz: Saklanan</p>
<p>Ziya: Işık, aydınlık<br />
Mine: Saat kadranı<br />
Namütenahi: Sonsuz, ucu bucağı olmayan<br />
İptila: Düşkünlük, tiryakilik<br />
Vakayi: Vâki olup zuhur eden hususlar<br />
Rüyet: Görmek, bakmak<br />
Bedmest: Kendinden geçmiş derecede sarhoş<br />
Mevhum: Aslı olmayıp evham mahsulü olan.Vehim<br />
Muşaşa: Gösterişli<br />
Muhayyir-ül Ukul: Akıllara hayret veren. Akılları şaşırtan, akılları durduran<br />
Feleki: Astronomik<br />
Azim; Büyük, yüce, çok ileri<br />
Kudsi: Mukaddes, kutsal, muazzez<br />
Tahattur: Hatırlamak<br />
İptidai: ilkel.<br />
Müessir: Dokunaklı<br />
Telakki Karşılamak. Almak. Kabul etmek.<br />
Fecr: Tan yerinin ağarması. Şafak. Sabah vakti, güneş doğmadan evvel şarkta hâsıl olan kızıllık</p>
<p>-Ahmet Haşim</p></blockquote>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/musluman-saati-2/">Müslüman Saati</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/musluman-saati-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Risale-i Nur’a Göre Kur’an’da Zaman,Tarih ve İnsan Kavramlarının Yeri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nura-gore-kuranda-zamantarih-ve-insan-kavramlarinin-yeri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nura-gore-kuranda-zamantarih-ve-insan-kavramlarinin-yeri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Dec 2017 14:44:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Ebed]]></category>
		<category><![CDATA[Ezel]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’da Zaman-Tarih ve İnsan Kavramlarının Yeri]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih ve İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Vakit]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman ve İnsan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19564</guid>

					<description><![CDATA[<p>Makale Yazarı: Prof. Dr. Fikret Karcic Tercüme: Dr. Veli Sırım GİRİŞ Bediüzzaman Said Nursi (1876-1960), 20 yüzyılda yaşayan ve İslamî tecdid için çaba sarfeden Müslüman alimler arasında ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Ki, bu son asırdaki İslam alimleri, Müslüman dünyanın “eski düzenini” yerle bir eden modernitenin meydan okumasına karşı gerekli cevapları ortaya koymuşlar, çağdaş dönemin şartlarına uygun bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nura-gore-kuranda-zamantarih-ve-insan-kavramlarinin-yeri/">Risale-i Nur’a Göre Kur’an’da Zaman,Tarih ve İnsan Kavramlarının Yeri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="bizimbaslik">
<div></div>
<div class="field-label"><em><a href="http://ilimcephesi.com/risale-i-nura-gore-kuranda-zamantarih-ve-insan-kavramlarinin-yeri/old-watch-time-wallpaper-images-hd-627735-2/" rel="attachment wp-att-19567"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19567" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/Old-Watch-Time-Wallpaper-Images-HD-627735-1.jpg" alt="" width="418" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/Old-Watch-Time-Wallpaper-Images-HD-627735-1.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/Old-Watch-Time-Wallpaper-Images-HD-627735-1-600x375.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/Old-Watch-Time-Wallpaper-Images-HD-627735-1-300x188.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/Old-Watch-Time-Wallpaper-Images-HD-627735-1-768x480.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/Old-Watch-Time-Wallpaper-Images-HD-627735-1-1024x640.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/Old-Watch-Time-Wallpaper-Images-HD-627735-1-1536x960.jpg 1536w" sizes="(max-width: 418px) 100vw, 418px" /></a></em></div>
<div></div>
<div class="field-label"><em>Makale Yazarı: </em><em><strong>Prof. Dr. Fikret Karcic</strong></em></div>
<div class="field-items">
<div class="field-item odd"><em>Tercüme:<strong> Dr. Veli Sırım</strong></em></div>
</div>
</div>
<div></div>
<div class="bizimbaslik"><strong>GİRİŞ</strong></div>
<div class="art-postcontent">
<div class="art-article">
<div class="Section1">
<div></div>
<div>Bediüzzaman Said Nursi (1876-1960), 20 yüzyılda yaşayan ve İslamî tecdid için çaba sarfeden Müslüman alimler arasında ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Ki, bu son asırdaki İslam alimleri, Müslüman dünyanın “eski düzenini” yerle bir eden modernitenin meydan okumasına karşı gerekli cevapları ortaya koymuşlar, çağdaş dönemin şartlarına uygun bir anlayışla İslamı yeniden yorumlamışlardır. Buradan hareketle bu alimlerin pek çoğu İslamın sosyal ve politik ölçülerine vurgu yapmışlar, ortaya çıkan dinî yenilikçi hareketleri belli bir mecraya yöneltmeye çalışmışlardır. Said Nursi de, aynı şekilde bireyler üzerine odaklanmış ve kendine has bir dinî yaklaşım sergilemiş, bunun bir ürünü olarak da bir iman hareketi ortaya koymuştur. Bu iman hareketinin en temel karakteristik özelliği, dinî şuura, yani imana vurgu yapmasıdır. Bu çizgiyle Said Nursi, Müslümanları bir politik düzenin üyeleri olmak yerine, birer fert ve toplumun birer üyesi olarak bütün seferber etmiştir.1</div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman Said Nursi, Osmanlının kurduğu İslami düzenin yıkıldığına şahid oldu ve yeni dönemde Müslümanların yeni bir düzene olan ihtiyacını realize etmek için harekete geçti. Zira <strong>“Kur’an’ı muhafaza eden surlar”</strong> yıkılmış, saldırılar doğrudan Allah’ın ayetlerine yöneltilmişti. Bu tebliğimizde, Said Nursi’nin Kur’an mesajını halka mâledebilme görevini nasıl üzerine aldığına ve bunu nasıl yerine getirdiğine yer vereceğiz. Bu maksada yönelik olarak Said Nursi, Risaleler şeklinde eserler kaleme alma şeklindeki bir tarzı tercih etti ve bunların tamamını Risale-i Nur (Nur Mektupları’ ismi altında biraraya getirdi. Temel özellikleri bakımından Risale-i Nur,<em> “Kur’anî parıltıların Said Nursi’nin prizmasından çıkan birer yansımasıyda”</em>.2</div>
<div></div>
<div>Risaleler, bir <strong>“yazıcı topluluğu”</strong> haline gelen talebeleri tarafından elle yazılmak suretiyle hızla çoğaltılıyor ve ülkenin dört bir yanına ulaştırılmaya çalışılıyordu. Bu topluluk, “her bir üyesi eline geçen risaleyi okuma ve içselleştirme gayretinde olan bir topluluktu.”3</div>
<div></div>
<div>Said Nursi’nin din hakkındaki görüşlerini mercek altına aldığımızda, onun insana, insanın yaratılış sebebine, tabiatına, dünya üzerindeki konumuna ve üzerine yüklenen vazifeye çok büyük önem atfettiğini görürüz. İnsanın tarihin derinliklerine demir atmış özelliğinden hareketle, Said Nursi’nin <strong>“İslamî benlik”</strong> üzerinde kurguladığı görüşlerinin önemli birer unsuru olarak insan ve tarihi gösterebiliriz. İşte bu yüzden bu tebliğimizin temel hareket noktası, tarih ve insan hakkındaki Kur’anî değerlendirmelerin Risale-i Nur prizmasından yansıyan görünümü olacaktır. Zaman anlayışına tekabül etmeksizin bir tarih anlayışı inşa edilemeyeceğinden hareketle, tarih ve insan karşılaştırması, zaman hakkındaki Kur’anî söylem üzerindeki değerlendirmelere öncelik verilecektir.</div>
<div></div>
<div>Zaman, tarih ve insan hakkındaki Kur’anî söylemp, onun terminolojisi, kavramı ve yakından bağlantılı olan meseleleriyle birlikte göze çarpan unsunlar ortaya konulacaktır. Bu bağlamda, ilgili Kur’anî ayetlere, Risale-i Nur’dan pasajlara ve diğer Müslüman alimlerin eserlerine referansta bulunacağız. Zikrettiğimiz bu referans çerçevesi bizleri ele alacağımız konu hakkında kesin bir neticeye ulaştıracağı gibi, Said Nursi’nin bu temel konu üzerindeki yorumlarını uygun bir perspektiften ele almamızı sağlayacaktır.</div>
<div></div>
<div>Kur’an ayetlerinin tercümeleri, Abdullah Yusuf Ali tarafından çevrilen “The Meaning of the Holy Qur’an” <em>(Brentwood, Maryland; Amana Corparation, 1412/1992)</em> isimli Kur’an mealinden alınmıştır. Risale-i Nur’dan yapılan referanslarda ise, Şükran Vahide tarafından İngilizceye tercüme edilen şu eserlerden yararlanılmıştır: The Words <em>(İstanbul, Sözler Neşriyat, 1992)</em>; Letters <em>(İstanbul, Sözler Neşriyat, 1994): The Flashes Collection (İstanbul, Sözler Nesriyat, 1995)</em></div>
<div></div>
<div><strong>Zaman ve İnsan</strong></div>
<div></div>
<div>Zaman ve taşıdığı anlam, binlerce senedir insanlığın zihnini sürekli meşgul eden ve içinden çıkamadığı soruların ortaya çıkmasına sebep olan etkenlerdendir. Zaman mefhumu olmaksızın kainatın ve insanın kaynağı anlaşılamaz ve tarih anlayışı inşa edilemez. Zamanın sırları üzerinde yapılan incelemeler, kaçınılmaz bir sonun (kıyametin’ varlığı ve bununla birlikte onun sadece Allah’ın bilebileceği mesele olduğu sonucuna ortaya çıkarmıştır. Buradan hareketle bizler <strong>“Görülen Ayet”</strong> olan kainattan neler anlayabileceğimizi buluruz.</div>
<div></div>
<div>Kur’an-ı Kerim’de iki sure vardır ki, bunların isimleri zaman mefhumuyla bağlantılıdır; Dehr Suresi ve Asr Suresi. Dehr Suresinin diğer ismi İnsan Suresidir. Aynı surenin taşıdığı bu iki isim, iki kavramın arasındaki bağlantıya çok ilginç bir şekilde işaret eder.</div>
<div></div>
<div>Kur’anî terminolojide zamanı ifade için kullanılan kavramlar çok geniş bir yelpaze teşkil eder.4 Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:</div>
<div></div>
<div>Asr (yüzyıl, öğleden sonraki vakit’, “Asra yemin olsun ki” (Asr Suresi, 1′ ayetinde zikredilir.</div>
<div></div>
<div>Dehr (uzun bir zaman dilimi’ kelimesi, Dehr suresinde zikredilmiştir. Bir başka surede ise dalâlete sapmış insanların zamanı nasıl ilahlaştırdığını ifade için kullanılan bir kavramdır. “Dediler ki; Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman (dehr’ helak eder” (Câsiye Suresi, 24)</div>
<div></div>
<div>Vakt, (zamanın belirli bir dilimi’ Hıcr Suresi 37 ve 38. ayetlerde şöyle ifade edilmiştir:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Allah; sen bilinen bir vakte kadar kendilerine mühlet verilenlerdensin, buyurdu.”</strong></div>
</blockquote>
<div>Aynı kökten türeyen kelimelerden olan “Mevkût” (belirli bir zaman) Nisa Suresi 103. ayette, “Mikat” (tayin edilmiş zaman) kelimesi ise A’raf Suresi 142, 143 ve 155. ayetlerde zikredilmiştir.</div>
<div></div>
<div><strong>Hîn</strong> (ne zaman ki, iken, vakit) kelimesine bir örnek şu ayette geçer:</div>
<blockquote>
<div><strong>“…Bunun üzerine; bir kısmınız diğerine düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana (hîn) kadar yaşamak vardır, dedik.”</strong>(Bakara Suresi, 36)</div>
</blockquote>
<div><strong>Yevm </strong>(bir gün, bir zaman dilimi), Sebe Suresi 30. ayet, Kasas Suresi 41. ayet, Sâffat Suresi 20, Fatiha Suresi 4. ayette Kıyamet günü, Haşir günü ve Ahiret günü gibi anlamlarda zikredilmiştir. Devir manasında ise, göklerin ve dünyanın yaratılışının anlatıldığı A’raf Suresi 54. ayet, Furkan Suresi 59. ve Hûd Suresi 7. ayette zikredilmiştir.</div>
<div></div>
<div><strong>Sa’a</strong> (an, saat, zaman), dönem manasında şu Kur’anî uyarıda ifade edilmiştir:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an (saat) geri kalırlar, ne de bir an (saat) ileri gidebilirler.”</strong> (A’raf Suresi, 34).</div>
</blockquote>
<div>İkinci mana olan saat ise Kıyamet günü ve Mahşer gününün tarif edildiği Rum Suresi 12. ayette şöyle zikredilir:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Kıyametin kopacağı gün, günahkarlar susacaktır.”</strong></div>
</blockquote>
<div><strong>Müddet </strong>(bir zaman dilimi, bir vakit) kelimesi, Tevbe Suresi 4. ayette şöyle zikredilir:</div>
<blockquote>
<div><strong>“…Onların anlaşmalarını, süreleri (müddeti) bitinceye kadar tamamlayınız… “</strong></div>
</blockquote>
<div><strong>Emed</strong> (devre, zaman dilimi) kelimesi, âhiret gününün tarif edildiği Âl-i İmran Suresi 30. ayette şöyle tarif edilir:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Herkesin iyilik olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde isteyecek ki, kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun… “</strong></div>
</blockquote>
<div><strong>Hukûb-Ahkâb</strong> (uzun bir zaman dilimi, uzun yıllar) kelimeleri şu ayette zikredilir:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Azgınlar orada uzun bir zaman kalırlar… “</strong></div>
</blockquote>
<div><strong>El-ân</strong> (şimdi, şimdiki zaman) kelimesi şu ayette zikredilir:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Kötülükleri yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca<em> ‘ben şimdi (el-ân) tevbe ettim’</em> diyenler ile kafir olarak ölenler için tevbe yoktur… “</strong> (Nisa Suresi, 18)</div>
</blockquote>
<div>Sermed (sürekli zaman’ kelimesi Kasas Suresi 72. ayette şöyle zikredilir:</div>
<blockquote>
<div><strong>“De ki; söyleyin bakalım, eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek ilah kimdir?”</strong></div>
</blockquote>
<div><strong>Ecel</strong> (zaman dilimi, sınırlı süre) kelimesi A’raf Suresi 34. ayette şöyle ifade edilir:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Her ümmetin bir eceli vardır.”</strong></div>
</blockquote>
<div>Kur’an’da “zaman” kelimesinin geçmiyor oluşu dikkat çekici bir noktadır. Bu kelimenin lügat manası, <em>“kısa veya uzun bir vakit dilimini ifade eden bir isimdir” (ismun li-kalîlü’l-vakti ve kesîrihî)</em>5 şeklinde ifade edilmiştir. Bu kelime, Müslüman alimlerin teknik lügatlerinde yerini almış, ancak her alimin zaman meselesine yaklaşımlarını ve ortaya koydukları disiplini yansıtır şekilde manalar vermişlerdir. Bununla birlikte zaman kavramını kullanırken değişmeyen sabit bir unsur vardır ki, o da bu kelimenin mekanla olan ilişkisidir.</div>
<div></div>
<div>Zaman hakkındaki Kur’anî hitabın farklı lügat manalarını sergilemesi, sadece Kur’ani tarzın ana karakteristiğini değil, aynı zamanda bu vakıanın tabiatını da yansıtır. Zamanla ilgili olarak Kur’an, sadece zamanın özü ve orijini hakkındaki sorulara atıfta bulunmaz.6 Kur’an-ı Kerim farklı zaman türlerine de işaret eder. İnsan için önemli olması hasebiyle belli bir zaman türü üzerine vurgu yapar. Bu açıdan zaman insan için güneşin ve ayın hareketleriyle belirlenmiş bir mefhumdur.</div>
<div></div>
<div>Bu zaman türü, ibadetlerin ifa edilmesi, insanın asıl görevinin yerine getirilmesi, faaliyetlerini, işlerini sürdürebilmesi, insan toplumlarının organizasyon ve fonksiyonlarının gerçekleştirilebilmesi için çok önemlidir. Zamanın realitesi çerçevesinde yöneltilen soruya bir cevap arama işlemi çok zor olsa da asla yasaklanmamıştır.</div>
<div></div>
<div>Zaman hakkındaki Kur’anî ifade ve terminolojiden hareketle Müslüman alimler farklı tür ve farklı özelliklerde zamanın bulunduğu sonucuna varmışlardır. Onların yaptıkları tasnifler farklı farklıdır.7 Fakat, iki tür zaman üzerinde yoğunlaşmışlardır:</div>
<div></div>
<div><strong>1)</strong>  Dünyevî zaman.</div>
<div></div>
<div><strong>2)</strong>   Metafizik zaman.8</div>
<div></div>
<div>Dünyevî zaman <em>(ez-Zamanü’d-Dünyevî)</em>, özel zaman veya fiziksel zaman olarak da bilinir ve uzaydaki cisimlerin (gezegenler ve yıldızların’ hareketleriyle belirlenen bir zamandır. İnsanın hayatı bu tür zamanla ölçülür. İbadetlerin bir çoğu bu zamanla ilişkilidir ve Kıyamet Günü de böyle bir zaman mefhumu üzerine kuruludur. Kur’an bu tür zaman üzerinde vurgu yapmıştır. İnsan için bu zaman geçmiş, şimdi ve gelecek olarak farklı şekillerde geçerlidir. Kur’an insana geçmişi iyi öğrenmesini, şimdiki zamanı en verimli şekilde değerlendirmesini ve gelecek için ümitvar olmasını tavsiye eder. (Nisa Suresi, 123)</div>
<div></div>
<div>Bu dünyevî zaman içinde, zaman üzerinde gerçekleşen kişisel tecrübelerden kaynaklanan bir vakıa vardır. Bu vakıa, bazı alimler tarafından<em> “Psikolojik Zaman” (ez-Zamanü’n-Nafsî)</em>, bazı alimler tarafından<em>“GenişleyenZaman” </em>veya <em>“Varoluşsal Zaman”</em>olarak isimlendirilmiştir. Bu ifadeler, zaman hakkındaki tecrübelerin kişiden kişiye değiştiğinin bir göstergesidir. Örneğin, tehlike anında elde edilen bir tecrübeye göre o zaman dilimi belki bir yıl kadar uzun gelir. Ama mutluluk içinde yaşanan bir yıl, belki bir dakika kadar kısa hissedilir. Bu vakıanın göstergeleri veya bu zaman türü pek çok Kur’an ayetinde bulunmaktadır. Tevbe Suresi 118. ayetinde olduğu gibi.</div>
<div></div>
<div>Dünyevî zamanın tam tersi metafizik zamandır <em>(ez-Zamanü’l-Gaybî).</em> Bu zaman türü göklerin ve yerin yaratılışından önce de vardı. Aynı zamanda bunlar yok olunca da varlığını devam ettirecektir. Literatürde bu zaman türünü ifade için <em>“Yaratılış Öncesi Zaman”, “Eskatolojik Zaman”</em> ve <em>“İlahî Zaman”</em>tanımlamaları kullanılır. Bu zaman türü temel olarak şunları içerir:</div>
<div></div>
<div>Arşın ve suyun zaman <em>(ez-Zamanü’l-Arşî),</em> yerin ve göklerin yaratıldığı periyod <em>(Zamanü’l-Halku’s-Semâvâti ve’l-Ard)</em>, Meleklerin ve Ruh’un <em>(Hz. Cebrail’in)</em> yükseldiği zaman <em>(Zamanü’l-Urûc)</em> ve Ahiret zamanı <em>(Zamanü’l-Âhire)</em>.</div>
<div>İnsan bu zaman türlerini ölçme imkanına sahip değildir. Çünkü bu zamanların ölçü birimi, dünyevî zamandan çok farklıdır.</div>
<blockquote>
<div><strong>“Melekler ve Ruh (Cebrail) oraya miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar.” </strong>(Meâric Suresi, 4)</div>
<div><strong>“Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O’nun nezdine çıkar.”</strong> (Secde Suresi, 5)</div>
</blockquote>
<div>Metafizik zaman, Allah tarafından yaratılan diğer zamanlar gibi yine O’nun tarafından yaratılmıştır.</div>
<div></div>
<div>Zamanın realitesi ve tabiatı üzerindeki değerlendirmeler Müslüman ilahiyatçılar, filozoflar, mutasavvıflar, fakihler ve tarihçilerin telif ettikleri eserlerde yer almaktadır.</div>
<div></div>
<div>Örneğin ilahiyatçılar Allah’ın Yaratıcı Kudreti, İlmi, İradesi ve Dilemesiyle zaman, zamanın sonu ve eskatoloji arasındaki ilişkiyi değerlendirmişlerdir. Zaman hakkındaki teolojik tanımlamaya bir örnek olarak verebileceğimiz el-Taftazanî’nin (1322-1389)<em>“Akaidü’n-Nesefî</em>” isimli eserinde şu yoruma yer verilir:</div>
<blockquote>
<div><em>“Zaman, başlangıcı olan şeyler için tabir edilir. Başlangıcı olan şey ise belli ölçülere bağlıdır…Allah ise bütün ölçü ve sınırlamaların ötesindedir.”</em>9</div>
</blockquote>
<div>Filozoflar da aynı şekilde zamanın ne olduğuna, bunun bir varlığa, bir başlangıç ve sona sahip olup olmadığına dair gelen soruları cevaplandırmaya çalışmışlardır.10 Örneğin, Müslüman filozof Muhammed İbn Zekeriyya el-Razi (865-923) iki tür zamanın olduğu görüşündedir; Mutlak zaman, mahsur zaman.</div>
<blockquote>
<div><em>“Mutlak olan zaman, süreklidir ve daimidir. Bu zaman sonsuzdur ve ebediyete uzanır. Belirlenmiş ve sınırları çizilmiş zaman ise gökyüzündeki kürelerin hareketlerinden, güneş ve yıldızların belli bir rotayı takip etmelerinden meydana gelir. Eğer bu ikisi arasını ayırabilir ve sonsuzluğun hareketini hayal edebilirsen, mutlak zamanı da tasavvur edebilirsin. Fakat, eğer kürelerin hareketlerini göz önünde tutarsan, sen zamana belli bir sınır çiziyorsun demektir.”</em>11</div>
</blockquote>
<div>Mutasavvıflar, vaktin veya zaman-ı halin öneminden hareketle zamanın realitesiyle çokça ilgilenmişlerdir. Zira Allah’a ulaşmak için kat’edilmesi gerekli sufi yolun önemli unsurlarından birisi zamandır. Zamanla ilgili ilk soruya cevap olacak şekilde İbn Arabi’nin (1165-1240) ifadesi önemli bir örnektir; “Kıdemle (ezeliyetle) Allah arasındaki ilişki, zamanla bizim aramızdaki ilişki gibidir.”12 Vakit kavramı hakkındaki Sûfi anlayışa bir örnek olarak Ebu Nasr el- Sırâc el-Tûsi’nin (Ö. 988) şu görüşüne yer verebiliriz:</div>
<blockquote>
<div><em><strong>“Vakit</strong>, iki nefes alışverişi veya iki düşünce arasındaki zamandır.”</em>13</div>
</blockquote>
<div>Müslüman fıkıh alimleri, insanların ibadetlerini yerine getirme, haklarını elde etme ve koruma, görevlerini ifa etme gibi faaliyetlerle bağlantılı önemli bir faktör olarak zamanı ele almışlardır. Bu yaklaşımı takip ederek, fukaha, dünyevi zamanla ilgilenmişlerdir. Zamanla ilgili olarak onların kullandıkları literatürde sözlük manasıyla zaman, ecel, müddet ve vakit gibi kelimeler yer alır ve bunlar sıklıkla kullanılır.14 İbadetlerin pek çoğu (namaz, oruç, hac, zekat, fitre gibi’ hep spesifik vakitle bağlantılıdır. İbadetler için tayin edilen spesifik zaman, Allah’ın emirlerine riayet etmek suretiyle O’nunla olan bağlantının yenilendiği vakit manasını taşır.15</div>
<div></div>
<div>Şahıslar hukukunda zaman, taahhüt, nafaka işlemleri, şahitlik, hakları elde etme ve koruma hususları üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Ceza hukukunda, zamana (dehre’ lanet etmeye yönelik önemli bir yasak vardır. Bu yasak Ebu Hureyre tarafından nakledilen meşhur bir hadis-i şerifin üzerine kuruludur:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Zamana (dehre) lanet etmeyin. Çünkü onu Allah yaratmıştır.”</strong>16</div>
</blockquote>
<div>Gerçekte, İslam’dan önce Araplar hoşlarına gitmeyen bir iş vuku bulduğunda zamana (dehre’ lanet okurlardı. Zikrettiğimiz hadis-i şerifle insanlara her şeyin ve her olayın Yaratıcısı Allah olduğu hatırlatılmaktadır. Zaman, O’nun yarattığı şeylerden sadece birisidir. Buradan hareketle, kaderin veya zamanın ayıplanması, Allah’ın ayıplanması demek olacaktır.</div>
<div></div>
<div>Netice olarak, tarihçilere göre zaman, insanlıkla doğrudan alakalı olaylar için bir iskelet özeliliğini taşır. Onlara göre zaman aynı zamanda geçmişin ve onun yansımalarının organize edilmesi için önemli bir kriterdir.17 Örneğin Ebu Cafer Muhammed İbn Cerîr et-Taberî (839-923) bu konuda şöyle der:</div>
<blockquote>
<div><em>“Zaman, gece ve gündüzün saatlerini ölçmek için kullanılan bir isimdir. Zamanın uzun ve kısa olmak üzere iki derecesinin olduğu söylenebilir.. Saatler gece ve gündüzün vakti, güneşin ve ayın kendi yörüngelerinde hareketlerinin ölçülmesi için kullanılır… Bu cisimler ise sonradan yaratılmışlardır ve bunların bir başlangıçları, bir hareket noktaları vardır… Allah, bu cisimleri, yani ay ve güneşi yaratmadan önce, gece ve gündüz, saat ve dakika gibi kavramlar yoktu… Gece ve gündüz, güneş ve ayın peşpeşe gelmeleriyle ortaya çıkar; Saat ve zaman ise bunların ölçmede kullanılan birer birimdir.”</em>18</div>
</blockquote>
<div>Tarihçi et-Taberi’ye göre fiziki zaman yaşadığımız dünyayla bağlantılıdır ve bu yolla tarih meydana gelir.</div>
<div></div>
<div>Müslüman âlimlerin zaman konusundaki farklı yaklaşımlarını zengin bir spektrumla gösterdikten ve Kur’anî hitabın bu konudaki yorumlarını aktardıktan sonra, konu hakkındaki Said Nursi’nin   yorumlarına eğileceğiz. Said Nursi’nin zaman konusunda ortaya koyduğu görüşleri ve bu konuda kullandığı terminolojiyi bütün yönleriyle ele almaya çalışacağız.</div>
<div></div>
<div>Said Nursi zamanın manasını, diğer bazı meselelerle birlikte, yaratılışın müzakere edildiği 14. Söz’de, İlahî takdirin (kader’ ele alındığı 26. Söz’de, Allah’ın Baki oluşunun anlatıldığı 3. Şua’da incelemiştir.</div>
<div></div>
<div>Bahsedilen bu konular genellikle mütekellimûn (kelâm alimleri) ve mutasavvıflar tarafından zaman kavramı çerçevesinde ele alınmıştır. Buna karşılık aynı konu filozoflar, fıkıh alimleri ve kronolojist tarihçiler tarafından bu bağlamda değerlendirilmemiştir.</div>
<div></div>
<div>Zaman ve zamanla ilgili kavramları ifade eden Kur’an ayetlerini yorumlarken Said Nursi şu sözcükleri kullanır: Zaman, ezel, tarih, <strong>mazi</strong>(geçmiş zaman), <strong>hâl</strong> (şimdiki zaman) ve <strong>istikbal</strong> (gelecek zaman).</div>
<div></div>
<div>Said Nursi Risale-i Nur’da, zamanın gerçekliği konusuna işaret eder. Bu dünyevî zamanın ve bu zamanın varlıklar ve dünya üzerindeki eşya üzerindeki etkisi üzerinde durur. Said Nursi’nin zamanın realitesi hakkındaki yaklaşımlarını ele alırken, biz konuya Kur’anî kozmoloji noktasından yaklaşacağız.</div>
<div></div>
<div>Kur’an’a göre, kâinat iki kısma ayrılır: Görülen ve görülmeyen kâinat.</div>
<blockquote>
<div><strong>“De ki: Ey gökleri ve yeri Yaratan, gizliyi de aşikarı da bilen Allah! Kullarının arasında, ayrılığa düştükleri şeyin hükmünü ancak sen vereceksin.”</strong> (Zümer Suresi, 46)</div>
</blockquote>
<div>Kainatın “alemü’l-gayb” (görülmeyen alem) ve <em>“alemü’ş-şuhûd” (görülebilen alem) </em>şeklinde ikiye ayrılması sadece insanın açısından söz konusudur. Allah için “görülmeyen” (gayb’ bir şey yoktur. Bu noktadan hareketle Said Nursi bazı görüşler ortaya koyar. O, İlahî ilme göre bütün her şey ve olay Kâtib-i Ezelî’nin kudret kalemi tarafından varlık alemine geçmeden önce yazılmıştır. her şeyin başlangıcı ve gelecekte başına gelecek olan olaylar alemü’l-gaybda İmam-ı Mübîn’de düzenlenmiştir. Bu, Allah’ın ilminin ve emrinin bir yönünü ifade eder ve İlahî Takdirce yazılan bir defterdir. 19 (Bakınız: Yasin Suresi, 12) Her şeyin başlangıcı ve geleceği Kitab-ı Mübîn’de kayıtlıdır. Bunlar alem-i şahadette ve hâlde (şimdiki zamanda’ ortaya çıkar. Kitab-ı Mübîn, irade-i İlahiye ve kudret-i İlahiyenin kitabıdır. Kudret-i İlahiye, <em>“Levh ü Mahv ve İsbat”</em> olarak ibilinen ve zerrelere kadar her şeyin nasıl harekete geçeceğinin belirlendiği bu Levhadaki olayları vakti gelince yaratır.</div>
<div></div>
<div>Bu Levha, değişken bir defter özelliğindedir. Her şeyin kesin olarak belirlendiği ve değişmez olan Levh-i Mahfuzda yazılı olma veya olmaması doğrultusunda, bütün bilgiler gerektiğinde yazılır veya silinir. Hadiselerin yazılması ve silinmesi ölüm ve hayat, varlık ve tahrip şekillerinde tezahür eder. Ve bu zaman gerçeği</div>
<blockquote>
<div><em>“Evet, herşeyin bir hakikati olduğu gibi, zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden bir nehr-i azîmin hakikati dahi, Levh-i Mahv-İsbat’taki kitabet-i kudretin sayfası ve mürekkebi hükmündedir.”</em>20</div>
</blockquote>
<div>Bu açıklamayı Said Nursi, <em><strong>“Lâ ya’lemü’l gaybe illallah”</strong> (gaybı Allah’tan başkası bilemez) </em>şeklinde sona erdirir.</div>
<div></div>
<div>Bir başka risalesinde Said Nursi “zaman nehri” kavramı hakkında şu ayrıntıya girer.</div>
<blockquote>
<div><em>“Şu mahlûkat, izn-i İlâhî ile, zaman nehrinde mütemadiyen akıyor, âlem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehadette vücud-u zâhirî giydiriliyor, sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor, iniyor. Ve emr-i Rabbânî ile, mütemadiyen istikbalden gelip hale uğrayarak teneffüs eder, maziye dökülür.”</em></div>
<div><em>“İşte şu mahlûkatın şu seyelânı, gayet hakîmâne, rahmet ve ihsan dairesinde; ve şu seyeranı, gayet alîmâne, hikmet ve intizam dairesinde; ve şu cereyanı, gayet rahîmâne, şefkat ve mizan dairesinde, baştan aşağıya kadar hikmetlerle, maslahatlarla, neticelerle ve gayelerle yapılıyor. Demek, bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Hakîm-i Zülkemal, mütemadiyen tavaif-i mevcudatı ve her taife içindeki cüz’iyatı ve o taifelerden teşekkül eden âlemleri, kudretiyle hayat verip tavzif eder, sonra hikmetiyle terhis edip mevte mazhar eder, âlem-i gayba gönderir, daire-i kudretten, daire-i ilme çevirir.”</em>21</div>
</blockquote>
<div>Said Nursi’nin zamanın metafizik gerçeği hakkındaki yorumların yeraldığı bir risalesinde geçmiş ve geleceğin Gayb alemine, hâlin (şimdiki zamanın’ ise Şuhud alemine ait olduğu ifade edilir. Bu bağlamda istikbalin şimdiki zamana doğru geldiğini ve buraya uğradıktan sonra geçmiş zamana gittiğini söyler. Geçmiş ve geleceği belli bir çerçevede konumlandırmakla, Kur’an’ın insanî perspektife göre olmuş, olan veya olacak hadiseler için hem mazi, hem de muzari sigasının kullanılmasındaki bazı hakikatler kavranabilir. Kıyamet günü, Haşir günü ve Hesap günüyle ilgili anlatımlarda kullanılan fiil sigaları gibi.22 (Tekvir Suresi, İnfitar Suresi, İnşikak Suresi, Mürselat Suresi, Nebe Suresi ve Abese Suresi bu kullanımlar için ilginç örnekleri ihtiva eder.)</div>
<div></div>
<div>Dünyevî zamanı değerlendirirken Said Nursi şöyle der:</div>
<blockquote>
<div><em>“İşte, nasıl elimizdeki saat, sureten sabit görünüyor; fakat içindeki çarkların harekâtıyla, daimî içinde bir zelzele ve âlet ve çarklarının ıztırapları vardır. Aynen onun gibi, kudret-i İlâhiyenin bir saat-i kübrâsı olan şu dünya, zâhirî sabitiyetiyle beraber, daimî zelzele ve tagayyürde, fenâ ve zevalde yuvarlanıyor. Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat-i kübrânın saniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir. Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir. Asır ise, o saatin saatlerini tâdât eden bir iğnedir. İşte, zaman, dünyayı emvâc-ı zeval üstüne atar. Bütün mazi ve istikbali ademe verip yalnız zaman-ı hazırı vücuda bırakır.”</em>23</div>
</blockquote>
<div>Said Nursi’in geçmiş zamana getirdiği yorum ise şöyledir:</div>
<blockquote>
<div><em>“Evet, zaman-ı hazırdan, ta iptida-i hilkat-i âleme kadar olan zaman-ı mazi, umumen vukuattır. Vücuda gelmiş herbir günü, herbir senesi, herbir asrı birer satırdır, birer sayfadır, birer kitaptır ki, kalem-i kader ile tersim edilmiştir; dest-i kudret, mucizât-ı âyâtını onlarda kemâl-i hikmet ve intizamla yazmıştır.”</em>24</div>
</blockquote>
<div>Zaman varlıkların ve eşyanın bu alemdeki serüvenlerini farklı şekilde etkiler. Said Nursi’ye göre söz konusu etkiyle, insanın ve içinde yaşadığı dünyanın sürekli yenilenmesi sağlanır. Buradan hareketle insanın devamlı olarak imanını yenileme ihtiyacında olduğu sonucuna ulaşır. Bu ise “İmanınızı Lâ ilâhe illallah ile sürekli yenileyin” hadis-i şerifinin manasını anlamamıza yardımcı olur.</div>
<div></div>
<div>Said Nursi buradan hareketle, insanın bir çok şahsiyetten meydana geldiğini söyler. Zira insanın herbir ferdinin mânen çok efradı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i âhar sayılır. Çünkü, zaman altına girdiği için, o ferd-i vahid bir model hükmüne geçer, hergün bir ferd-i âhar şeklini giyer.25</div>
<div></div>
<div>Buna paralel olarak insanın içinde yaşadığı dünya da sürekli değişim halindedir. Biri gider, yerine bir başkası gelir. Bu durumda iman hem dünyanın, hem insan hayatının nuru olmaktadır. Lâ ilâhe illallah ise bu nuru yakan er elektrik düğmesini andırır.</div>
<div></div>
<div>Buradan hareketle bu her an değişebilen ve gelip geçici olan alem ile asla değişmeyen ve zaman üstü olan bu nur arasında bir bağın olduğu sonucuna ulaşabiliriz.</div>
<div></div>
<div>Zamanın dünya üzerindeki etkisiyle ilgili Said Nursi’nin bir başka yorumu şöyledir:</div>
<blockquote>
<div><em>“Nasıl ki saatin saniyelerini sayan dairesi, dakikayı ve saati ve günleri sayan daireleri zâhiren birbirine benzer, fakat sür’atte birbirine muhaliftir. Öyle de, insandaki cisim, nefis, kalb, ruh daireleri öyle mütefavittir. Meselâ, cismin bekası, hayatı, vücudu, bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğu ve mazi ve müstakbeli mâdum ve meyyit bulunduğu halde, kalbin hazır günden çok gün evvel, çok gün sonraki zamana kadar daire-i vücudu ve hayatı geniştir. Ruhun hazır günden seneler evvel ve seneler sonraki bir daire-i azîme, daire-i hayatına ve vücuduna dahildir.”</em>26</div>
</blockquote>
<div>Zamanın, bir mağarada<strong> “Bir gün veya daha az bir zaman” </strong>kaldıklarını söyleyen Ashab-ı Kehf’e olan etkisi ile normalde onların kaldıkları üçyüz yıl ve ilave olarak dokuz yıllık süreye olan etkisi farklı farklıdır. Said Nursi bu olguya “Genişleyen zaman” şeklinde işarette bulunur.</div>
<div></div>
<div>Said Nursi, Risale-i Nur’da zamanı metafizik ve dünyevî boyutlarla ele almıştır. Metafizik boyut üzerindeki değerlendirmelerini<strong> “Lâ ya’lemü’l-gaybe illallah”</strong> hükmüyle neticelendirir. Ki, Müslüman alimlerce günümüze kadar dile getirilen bütün yorumlar bu ana hükmün altında toplanmıştır.</div>
<div></div>
<div>Zamanın dünyevî boyutunu değerlendirirken, Said Nursi, insan için özellikle şimdiki zamanın üzerine vurgu yapar. Çünkü, eğer insan şimdiki zamanı ihmal edecek olursa, elindeki fırsatları kaybedecek, zaman hiçliğe doğru gidecek ve bir daha onun eline geçmeyecektir. Diğer yandan, her zaman “Allah’ı sevme, O’nu tanıma ve rızasına ulaşma” ihtimali ve imkanı her an vardır.</div>
<div></div>
<div><strong>Tarih ve İnsan</strong></div>
<div></div>
<div>Kur’an, Allah lafzını ve onun insan için yol göstericiliğini her fırsatta gözler önüne sermektedir. Aynı şekilde Kur’an, insanın varoluşunun bütün yönlerine, onun Yaratıcı ve diğer maklukatla olan ilişkilerini ortaya koyar. Kur’an’ın bu şümullü özelliği onun içeriğinde, üslubunda ve mânâlarının kapsamında kendisini gösterir.</div>
<div></div>
<div>İşte burada bizler özellikle Kur’an’ın konulara şümullü yaklaşımı üzerinde duracağız. Said Nursi bu noktayı aşağıdaki ifadelerle yorumlamaktadır:</div>
<blockquote>
<div><em>“Evet, insan ve insanın vazifesi, kâinat ve Hâlık-ı Kâinatın, arz ve semâvâtın, dünya ve âhiretin, mazi ve müstakbelin, ezel ve ebedin mebâhis-i külliyelerini cem etmekle beraber, nutfeden halk etmek, tâ kabre girinceye kadar; yemek, yatmak âdâbından tut, tâ kaza ve kader mebhaslerine kadar; altı gün hilkat-i âlemden tut, tâ “<strong>Wel mürselati, vezzariyati”</strong> (Mürselât Sûresi, 1; Zâriyât Sûresi, 1) kasemleriyle işaret olunan rüzgârların esmesindeki vazifelerine kadar;<strong> ” Yehulü beynel mer’i ve kalbih “</strong> (Enfâl Sûresi, 24) <strong>” Vema teşâune illa en yeşaallah “</strong> (İnsan Sûresi, 30) işârâtıyla, insanın kalbine ve iradesine müdahalesinden tut, tâ <strong>” Vessemavati matviyyatun biyeminihi”</strong> (Zümer Sûresi, 67) yani bütün semâvâtı bir kabzasında tutmasına kadar; <strong>” Ve cealna fiha cennatin min nahilin ve a’nabin ” </strong>(Yâsin Sûresi, 34) zeminin çiçek ve üzüm ve hurmasından tut, tâ <strong>” İza zülziletül ardu zilzaleha “</strong> (Zilzâl Sûresi, 1) ile ifade ettiği hakikat-i acibeye kadar; ve semânın <strong>“Sümmesteva ilessemai ve hiye duhan”</strong>(Fussılet Sûresi, 11) hâletindeki vaziyetinden tut, tâ duhanla inşikakına ve yıldızlarının düşüp hadsiz fezada dağılmasına kadar; ve dünyanın imtihan için açılmasından, tâ kapanmasına kadar; ve âhiretin birinci menzili olan kabirden, sonra berzahtan, haşirden, köprüden tut, tâ Cennete, tâ saadet-i ebediyeye kadar; mazi zamanının vukuatından, Hazret-i Âdem’in hilkat-i cesedinden, iki oğlunun kavgasından tâ tufana, tâ kavm-i Firavunun garkına, tâ ekser enbiyanın mühim hâdisâtına kadar; ve <strong>“Elestü birabbikum”</strong> (A’râf Sûresi, 172) işaret ettiği hadise-i ezeliyeden tut, tâ <strong>“Vücûhun yevme izin nâdiretün * İlâ rabbiha nâziretün “</strong> (Kıyamet Sûresi, 22-23) ifade ettiği vakıa-i ebediyeye kadar bütün mebâhis-i esasiyeyi ve mühimmeyi öyle bir tarzda beyan eder ki, o beyan, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden; ve dünyayı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan; ve zemin bir bahçe, ve semâ, misbahlarıyla süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden; ve mazi ve müstakbel, bir gece ve gündüz gibi nazarına karşı hazır iki sayfa hükmünde temâşâ eden; ve ezel ve ebed, dün ve bugün gibi silsile-i şuûnâtın iki tarafı birleşmiş, ittisal peydâ etmiş bir surette, bir zaman-ı hazır gibi onlara bakan bir Zât-ı Zülcelâle yakışır bir tarz-ı beyandır.”27</em></div>
</blockquote>
<div>Said Nursi’nin Kur’an’daki konular hakkındaki bu sözlerini, Kur’anî tarih anlayışının en önemli bir unsuru olarak görebiliriz. Tarih hakkındaki Kur’anî ifadeler, Ezel, yani dünyevî tarihin ötesinde, başlangıcı olmayan ve Ebed, yani esketoloji olarak iki ana kavram oluşturur.</div>
<div></div>
<div>Ezel, Allah’ın meleklere yeryüzünde kendisine bir halife yaratacağını bildirmesiyle (Bakara Suresi, 30; En’am Suresi, 165) ve yaratılış öncesi bütün insan ruhlarının Allah’ın hakiki Rab olduğunu kabul etmeleriyle (En’am Suresi, 172) başlar. Bu tarih ötesi olaylar, dünyevî tarih olaylarının bir başlangıç aşaması olarak kabul edilmiştir.</div>
<div></div>
<div>Dünyevî tarih<em>, “Allah’ın emirlerinin ve ayetlerinin tezahür etmesini sağlayan bir çerçeve ve insanlığın bu emir ve ayetleri kabul veya reddedeceği bir zemin</em>“28 olarak da yorumlanabilir. Bu periyot yaratılışla başlamıştır ve Kıyamet günü sona erecektir.</div>
<div></div>
<div>Ebed, Haşir günü, Hesap Günü ve <strong>“İnsanın Allah’a dönüşü”</strong> (Masîr, Rüc’a) kavramlarını da içine alır. Bu büyük olaylar tarih ötesi veya “supra-temporal” yani dünyevi zamanın ötesidir ve sadece insanî perspektiften “Geleceğin tarihi”29 olarak görülebilir.</div>
<div></div>
<div>Bu tarih anlayışı, İslamî dünya görüşünün önemli bir yansımasıdır ve<em> “Modern batı perspektifiyle geleneksel İslamî dünya görüşünü birbirinden ayıran çok derin uçurumlardan birisidir”.</em>30</div>
<div></div>
<div>Modern Batı perspektife göre tarih, a) İnsan faaliyetlerinin geçmişte kalan kısmının toplamıdır ve b) Şimdi üzerine hikaye ve anlatımları bina ettiğimiz olaylardır.31 “Geçmişte kalan insan faaliyetleri” sadece insanlığın dünyevî zamana ait olan hareketlerini kapsar.</div>
<div></div>
<div>Tarih kavramıyla ilgili elimizdeki bilgilere ilave olarak, Kur’an tarihi veya tarih ötesi olaylara yaklaşımda spesifik bir metod sunar. Tarih ötesi zaman Kur’anî ifadede yerini Ezel ve Ebed olarak almıştır ve bu dünyevî tarih, <strong>1)</strong>Eski dönemlerde gelen peygamberlerin söylemleri, <strong>2)</strong> Eski milletlerin söylemleri ve onların başlarına gelen hadiseler ve <strong>3) </strong>Bizanslıların savaşları (Rum Suresi) gibi daha sonradan gerçekleşen ve Peygamberî görevi aksettiren anlatımlar ile kendisini gösterir. Dünyevî tarihten hareketle, Kur’an, insanlığın tarihinden çeşitli sahneler ortaya koyar. Bu olaylar sadece belli bir topluluğun tarihi değildir.32 (Kur’anî anlatımın bu karakteristik özelliği, Müslüman tarihçilerin dünya tarihiyle ilgili yazdıkları eserlere büyük çaplı etkisi olmuştur.)</div>
<div></div>
<div>Kur’an, geçmişte olan olaylarla bağlantılı olarak iki ana noktayı hedeflemiştir: <strong>1)</strong> Hak ve hakikati bildirme ve <strong>2)</strong> Bir teşvikte bulunma (mev’iza’).</div>
<blockquote>
<div><strong>“Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini tatmin ve teskin edeceğimiz her haberi sana anlatıyoruz. Bunda sana hakikatin bilgisi, mü’minlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.” </strong>(Hûd Suresi, 120)</div>
</blockquote>
<div>Geçmiş olaylarla ilgili Kur’anî anlatımda hakikatin ifadesi, daha önceki geler hakikatlerin onaylanması (tasdiki’ ve ayrıntılı olarak açıklama (tafsil’ özellikleri bulunur. Bunlar <strong>“Geçmiş asırlarda yaşayanların destanları”</strong> (asâtîru’l-evvelîn) şeklindeki hayali olaylar değildir. (En’am Suresi, 25; Enfal Suresi, 31; Nahl Suresi, 24; Mü’minun Suresi, 85; Furkan Suresi, 6 vb.)</div>
<div></div>
<div>Geçmişten alınacak ahlâkî dersler özellikle çok önemlidir. Buradan hareketle, anlatılan olaylardaki aktörler, yerler ve olayların meydana geliş anıyla ilgili ayrıntılı bilgiye Kur’an’da yer verilmemiştir. Örneğin, Ashâb-ı Kehf’e dair bahislerin geçtiği İbrahim Suresinde ayrıntılı bilgi verilmemiştir. Bir başka örnek, Yasin Suresi 20. ayettir. Kur’an şöyle anlatır:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Derken şehrin öbür ucundan koşarak geldi. Ey kavmim, dedi. Bu elçilere uyun.”</strong>33</div>
</blockquote>
<div>Kur’anî perspektife göre geçmiş zaman önemlidir. Çünkü orada gerçekleşen her şey, Allah’ın bir ayetidir.34 Geçmiş zaman sadece tarihçileri ilgilendirmez. Herkes,</div>
<blockquote>
<div><strong>“Dünya üzerinde seyahat etmeye, onların sonlarını (âkıbetlerini’ düşünüp ibret almaya, geçmiş milletleri tanımaya ve ‘O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.’ </strong>(Kasas Suresi, 88)</div>
</blockquote>
<div>ayetinin hakikatini anlamaya” davet edilmiştir. Kur’anî mesajı değerlendirirken, Said Nursi şunları söyler:</div>
<blockquote>
<div><em>“Evet, hergün, her zaman, herkes için bir âlem gider, taze bir âlemin kapısı kendine açılmasından, geçici herbir âlemini nurlandırmak için ihtiyaç ve iştiyakla Lâ ilâhe illâllah cümlesini bin defa tekrar ile o değişen perdelerin herbirisine Lâ ilâhe illâllah’ı lâmba yaptığı gibi, öyle de, o kesretli, geçici perdeleri ve o tazelenen seyyar kâinatları karanlıklandırmamak ve âyine-i hayatında in’ikâs eden suretlerini çirkinleştirmemek ve lehinde şahit olabilen o misafir vaziyetleri aleyhine çevirmemek için, o cinayetlerin cezalarını ve Padişah-ı Ezelînin şiddetli ve inatlarını kıran tehditlerini, Kur’ân’ı okumakla takdir etmek ve nefsinin tuğyanından kurtulmaya çalışmak hikmetiyle, Kur’ân gayet mânidar tekrar eder.”</em>35</div>
</blockquote>
<div>Mâzinin sürekli değişen yönünü ön plana çıkaran Kur’anî tarih görüşü, Said Nursi’nin belâgatli ve geniş hayal gücünü yansıtan ifadeleriyle yukarıdaki pasajda ayrıntılı olarak dile getirilmiştir.</div>
<div></div>
<div>Bu tarih görüşü, Kur’an’ın tarihi açıklamalar yaparken kullandığı dilde de kendini gösterir. Çok sıklıkla kullanılan terimlerden bazıları şunlardır:</div>
<div></div>
<div>Nebe’ (başkası tarafından gizli kalmış bir şeyi muhataba bildirme’, geçmiş olaylardan veya eskatoloji kapsamındaki hadiselerden bahsetme. İlk mânâya şu ayeti örnek verebiliriz:</div>
<blockquote>
<div><strong>“İman eden kavim için Musa ve Firavun’un haberlerinden bir kısmını sana gerçek şekliyle nakledeceğiz.” </strong>(Neml Suresi, 3)</div>
</blockquote>
<div>Diğer mânâya verebileceğimiz bir örnek ise şu ayettir;</div>
<blockquote>
<div><strong>“İnanıp inanmamakta ayrılığa düştükleri büyük haber mi?”</strong> (Nebe Suresi, 2-3′</div>
</blockquote>
<div>Hadîs (bir şay hakkında konuşma’. Kıyamet gününde gerçekleşen olayların açıklandığı Zilzal Suresinin 4. ayetinde şöyle buyurulur.</div>
<blockquote>
<div><strong>“İşte o gün yeryüzü Rabbinin ona bildirmesiyle bütün haberlerini anlatır.”</strong></div>
</blockquote>
<div>Zikir (hatırlatma, tekrarlayarak anma’ kelimesine örnek olarak şu ayeti verebiliriz;</div>
<blockquote>
<div><strong>“Âd kavminin kardeşini (Hûd’u’ an.”</strong>(Ahkaf Suresi, 21)</div>
</blockquote>
<div>Kâssa (anlatım, sunum’ kelimesi ile aynı kökten türeyen diğer kelimelere örnek ayetler verelim.</div>
<blockquote>
<div><strong>“Biz sana bu Kur’an’ı vahyetmekle geçmiş milletlerin haberlerini sana en güzel şekilde anlatıyoruz (nakussu’.”</strong>(Yusuf Suresi, 3)</div>
<div><strong>“Sana anlattıklarımızı, daha önce Yahudi olanlara da haram kılmıştık… “</strong> (Nahl Suresi, 118)</div>
</blockquote>
<div>Bu kelimenin geçtiği diğer ayetler ise şöyledir; Mü’min Suresi, 78; Nisa Suresi, 164; Hûd Suresi, 120; Kehf Suresi, 13 ve Tâhâ Suresi, 99.</div>
<div></div>
<div>Ibra (ibret, ders’ kelimesi Yusuf Suresi 111. ayette şöyle zikredilir;</div>
<blockquote>
<div><strong>“Andolsun ki, olanların kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. Bu Kur’an uydurulabilecek bir söz değildir.”</strong></div>
</blockquote>
<div>Kur’an, anlatımlarında geçmişteki olaylar için tarih kelimesini hiç kullanmamıştır. Bu kelime, hem tarih hem de tarihî işler (historiografi’ anlamını taşır. Bu kelime ayrıca hicrî birinci yüzyılın ilk bölümlerinde Müslümanların lügatlerine girmiştir. Tarih kelimesinin etimolojisinin <em>“Ayın hareketlerine göre meydana gelen her bir ayın göstergesi”</em>36 şeklinde tanımlanan orijinal mânânın izlerini taşıdığı söylenebilir. Bundan dolayıdır ki tarih, zamanın insanî ölçülerle belirlenmesiyle bağlantılıdır.</div>
<div></div>
<div><strong>Sonuç</strong> olarak tarih hakkındaki Kur’anî ifadeler üzerinde yaptığımız analizler bizleri tarihin taşıdığı anlamları keşfetme noktasına getirmiştir. Buradan hareketle tarihin mânâsına, tarihten kastedilen maksat, onun taşıdığı değer ve önem açılarından bakılmalıdır.</div>
<div></div>
<div>Tarihin amacı, <em>“tarihi sürecin sonunda veya bu sonun ardında belirlenmiş veya tespit edilmiş bazı neticeleri keşfedebilme”</em>37 olarak ifade edilebilir.</div>
<div></div>
<div>Bu tanım, tarihin sadece geçmişteki ve şimdiki zamandaki olayları değil, gelecekteki olayları da aynı şekilde kapsamı içine aldığını gösterir. Tarihin bu amacından hareketle sadece bir tek varlığın, tarihin dışında ve ötesinde olduğunu buluruz. Bu varlık Allah’tır. İnsanlığın varlığı ise tarihin mânâsından ayrı olduğunda bir değer ifade etmez.</div>
<div></div>
<div>Kur’an’a göre, göklerin ve yerin, hayatın ve ölümün yaratılış sebebi, insanların imtihan edilmesidir (belâ, fitna).</div>
<blockquote>
<div><strong>“O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizleri imtihan etmek için Arş’ı su üzerinde iken gökleri ve yeri altı günde yaratandır… ” </strong>(Hûd Suresi, 7)</div>
<div><strong>“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır… ” </strong>(Mülk Suresi, 2)</div>
</blockquote>
<div>Fertler tıpkı milletler gibi farklı şekillerde imtihana tabi tutulmaktadır. Zenginlik, güç, acı ve ızdırap, çeşitli olaylar, nesneler ve imkanlar gibi unsurlar bu imtihanın araçlarındandır.38 Said Nursi, tarihin amacını aşağıdaki ifadelerle şöyle yorumlar:</div>
<blockquote>
<div><em><strong>“Hakîm-i Ezelî,</strong> inâyet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizasıyla, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve Esmâ-i Hüsnâsına ayna ve kalem-i kader ve kudretine sayfa olmak için yaratmış. Ve tecrübe ve imtihan ise, neşvünemâya sebeptir. O neşvünemâ ise, istidatların inkişafına sebeptir. O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir. O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-i nisbiyenin zuhuruna sebeptir. Hakaik-i nisbiyenin zuhuru ise, Sâni-i Zülcelâlin Esmâ-i Hüsnâsının nukuş-u tecelliyâtını göstermesine ve kâinatı mektubat-ı Samedâniye suretine çevirmesine sebeptir. İşte, şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki, ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri, ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.”</em>39</div>
</blockquote>
<div>Sonuç olarak, Kur’an’a göre, tarihin gayesi bizleri tarihî olmayan alana, Allah’a dönüş zamanına (masîr, rüc’a’ ulaştıracaktır. Masîr kavramı Kur’an’da yirmi sekiz defa zikredilmiştir ve sözlük mânâsı “ulaşma yeri”dir. Dinî anlamı ise “Allah’a dönüş” veya “Allah’a ulaşma”40 şeklinde ifade edilmiştir. Aynı gaye, bir başka Kur’anî terim olan rüc’a ve rücû’ terimleri için de geçerlidir.</div>
<blockquote>
<div><strong>“Kuşkusuz dönüş Rabbinedir.”</strong> (Alâk Suresi, 8)</div>
</blockquote>
<div>Bu ikinci unsur, Kur’an’da dünyevî tarih sürecine isnad edilen pozitif değerlerle açıklanmış tarih mânâsının -tarihin değerinin- keşfedilmesi açısından da önemlidir. Tarih doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıracaktır. Kur’an bu konuda şöyle buyurur:</div>
<blockquote>
<div><strong>“Allah mü’minleri şu içinde bulunduğunuz durumda bırakacak değildir; sonunda çirkini güzelden ayırt edecektir… “</strong> (Âl-i İmran Suresi, 179)</div>
</blockquote>
<p>Moral değerler bakımından tarihi süreci elekten geçirecek olursak, Kur’anî anlatımlarda geçmiş milletlerin ve medeniyetlerin yükseliş ve düşüşleriyle ilgili önemli ipuçlarına rastlarız. Onların gelişmesi veya gerilemesi Allah’ın kanunlarına uyup uymamalarıyla doğrudan ilişkili olmuştur. Temel olarak, zulüm (adaletsizlik, hatâ, hakların çiğnenmesi) tarihteki cezalandırmaların önemli bir sebebidir. (Bakınız; En’am Suresi, 45; A’raf Suresi, 162, 165; Enbiya Suresi, 11 vb.) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:</p>
<blockquote><p><strong>“Sonunda Allah’ın ayetlerini yalan sayarak ve onları alaya alarak kötülük yapanların akıbetleri pek fena oldu.”</strong>(Rûm Suresi, 10)</p>
<p>….</p></blockquote>
<p>Yazı kaynağı:bediüzzamansaidnursi.org</p>
<p>Aldığım yer:Kastamonur.com</p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nura-gore-kuranda-zamantarih-ve-insan-kavramlarinin-yeri/">Risale-i Nur’a Göre Kur’an’da Zaman,Tarih ve İnsan Kavramlarının Yeri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nura-gore-kuranda-zamantarih-ve-insan-kavramlarinin-yeri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
