<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Vâcibü’l-Vücud | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/vacibul-vucud/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 22 Mar 2025 22:35:46 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Vâcibü’l-Vücud | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İlâhi Zâtın İspatı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilahi-zatin-ispati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilahi-zatin-ispati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Mar 2025 22:34:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[İstiva]]></category>
		<category><![CDATA[Abdüllatif Kudsi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın zâtının isbâtı]]></category>
		<category><![CDATA[Rüyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Vâcibü’l-Vücud]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27695</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bu kısım Allah’ın zâtının isbâtı ile ilgilidir. Bunun da kendi­ne mahsus kaideleri olup bunların ilki şudur: Bilmelisin ki din Allah’ın zâtının mahiyeti hakkında hiçbir şey söylememiştir. Dolayısıyla aklın bu konuda düşünmesi lüzumsuzdur. Aslında aklın bu hususta düşünmesine fikrin buna dair hükmü sebep olmuştur, yoksa akıl taklide her şeyden daha müsaittir. Diğer yandan akıl ilahı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilahi-zatin-ispati/">İlâhi Zâtın İspatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bu kısım Allah’ın zâtının isbâtı ile ilgilidir. Bunun da kendi­ne mahsus kaideleri olup bunların ilki şudur:</strong> Bilmelisin ki din Allah’ın zâtının mahiyeti hakkında hiçbir şey söylememiştir. Dolayısıyla aklın bu konuda düşünmesi lüzumsuzdur. Aslında aklın bu hususta düşünmesine fikrin buna dair hükmü sebep olmuştur, yoksa akıl taklide her şeyden daha müsaittir. Diğer yandan akıl ilahı bir delile sahip olduğunu da zanneder. Halbuki sadece düşünceden kaynaklanan bir delile sahiptir ve dilediği yere onunla gider. Yine akıl tıpkı bir köre benzer hatta hak yola karşı tam anlamıyla kördür. Bundan dolayı ehlullah kendi düşüncelerini taklit etmemişlerdir; zira mahlûk, mahlûka ait şeyleri taklit etmez.</p>
<p>Yine bu sebeple onlar [kendi görüşlerini bırakıp] Allah Teâlâ’ya uymaya yöneldiler. Böylece Allah’ı Allah ile tanıdılar. Çünkü Allah kendisi hakkında ne söylemişse öyledir. Yoksa lüzumsuz aklın O’nun hakkında verdiği hükme göre değil! Hayret doğrusu nasıl olur da akıllı kimse bir taraftan düşünceyi doğru ve yanlış olarak ayırırken diğer taraftan düşünce gücünü taklit edebilir? Aksine onun doğru ile yanlış düşünceyle ilgili hüküm verecek bir ayırt ediciye ihtiyacı vardır. Dolayısıyla bunların arası salt düşünce yoluyla ayırması mümkün değildir ve bu hususta Allah Teâlâ’ya ihtiyaç duyması kaçınılmazdır. Nitekim biz de doğru <u>fikr</u>i yanlış olanından ayırt etmede Allah’a iltica ederiz ki onunla hüküm verebilelim. Yine bize istediğimiz bir konuda fikrî bir çabaya ihtiyaç duymadan [vehbî bir] ilim vermesi için de Allaha yöneliriz.</p>
<p>Sûfîler bilgi hususunda Allah’a dayanmışlar ve fikirlerine ge­rektiğinden fazla önem vermemişlerdir. Sahih idrakte düşüncenin ulaşacağı son noktanın, fikrî delillerin duyularla alakalı şeylere dayanıyor olduğunu bilmişler ve duyuların yanıldığı ve kesin bilgi (bedîhiyyât) sunmadığına hükmetmişlerdir. Fakat sonrasında delil getiremedikleri için duyulara dayanan düşünceleri de almak zorunda kalmışlardır. Halbuki Allah Teâlâ’nın “<em>Bütün işler O’na döndürülür.&#8221;</em> buyurduğu üzere her işte Allah’a yönelmek evlâ olduğu gibi ilimde de Allah’a yönelmek gerekmektedir.</p>
<p>Şu hâlde ilim yoktur sadece ilm-i İlâhî vardır. Çünkü ilm-i ilâhı ilimlerin başı ve en değerlisidir. Şüphesiz ilmin değeri malûmun değerine göre artar. Allah Teâlâ bütün varlıkların en yücesi ve en büyüğü olduğuna göre O’nunla ilgili bilgi de aynı şekilde ilimlerin en yücesi ve en değerlisidir. Dolayısıyla sadece Allah alimdir ve her türlü noksanlıktan münezzehtir. Biz ise Allah’ı ve diğer şeyleri bilmede yalnızca Ona tâbi oluruz.</p>
<p><strong>Allah&#8217;ın zatını isbatla ilgili kaidelerin İkincisi</strong> O&#8217;nun varlığını bilmekle ilgilidir. Bilmelisin ki aklın hükmüne göre malûm ya zorunlu (vâcib), ya imkânsız (muhal) ya da mümkündür (caiz). Bu üç şıktan başka şık bulunmadığına göre, malûm eğer yokluğu (‘adem) kabul etmiyorsa vâciptir. Eğer hem yokluğu aynı zaman­da hem de varlığı (vücûd) kabul ediyorsa caizdir. Fakat varlığı hiçbir şekilde kabul etmiyorsa imkânsızdır. Vâcib ve muhal için fail gerekli değilken caiz için gereklidir. Çünkü varlık ve yokluk bizatihi ‘adem ve vücûdu [var ve yok olmayı] kabul eder. Bu konunun ayrıntılı bir şekilde açıklaması şöyledir: Mesela, âlemin sonradan var olduğu kesinse ondan önce yokluğu gerekir.</p>
<p>Bu durumda varlıktan önce yokluk varsa âlemin yokluğu ve varlı­ğı mümkün olup varlığı kendi zâtından kaynaklanmaz, aksine kendi dışındaki şeylerle alakalıdır. Aklın imkanı dahilinde her iki taraf (adem ve vücûd) eşit olduğuna göre [âlemin] varlığın veya yokluğunu tercih edecek birisinin (müreccih) olması gerekir; aksi halde âlem bulunduğu durumda kalıp yok olmaya devam edecektir. Yine âlemin varlığa çıkacağı vakti diğer vakitlere göre belirleyecek birisinin (muhassis) bulunması gerekir; yoksa onun varlığı için belirlenen vakit diğerlerinden daha evla olmazdı. Sonra [âlemin varlığını] tercih eden ve belirleyen kişinin varlığı zâtı itibariyle zorunlu (vâcibu’l-vücûd) olmalıdır. Çünkü eğer varlığı ve yokluğu mümkün (câizu l-vücûd) olursa, kendisini var kılacak bir başka müreccihe ihtiyaç duyar, o da bir başkasına ve bu durum sonsuza kadar böyle devam edip gider veya sonunda varlığı kendinden olan bir zâta dayanır ki O da <u>Allah</u> Teâlâ’dır.</p>
<p><strong>İsbat-ı zatla ilgili kaidelerin üçüncüsü</strong> Allah Teâlâ’nın kıde­minin bilinmesidir. Allah Teâlâ’nın zâtı açısından vâcibü’l-vücûd olduğu sabit ve kesin olunca kıdemi de sabit olur. Kıdemi sabit olunca yokluğu (‘adem) muhaldir; çünkü O’nun varlığını gerek­tiren zâtı ezelde ve ebedde kâimdir.</p>
<p><strong>Dördüncüsü</strong> Allah Teâlâ’nın bekâsını bilmektir. Cenâb-ı Hakk’ın zâtı açısından vâcibü’l-vücûd olduğu sabit ve kesin olunca bekâsı da sabit olur. O, başlangıcı olmaksızın Evvel, sonu olma­yan Ahir, misli ve benzeri bulunmayan Zâhir ve hayalle idraki mümkün olmayan Bâtın’dır.</p>
<p><strong>Beşincisi</strong> Allah Teâlâ’nın cevher, cisim ve araz olmadığının bi­linmesidir. Yukarıda söylediklerimiz göz önünde bulundurulursa bilinmelidir ki bir kimsenin Allah’ı cevher, cisim ve araz şeklinde isimlendirmesi doğru değildir. Bunların tümü, Allah Teâlâ hak­kında kullanılması mümkün olmayan manalardır. Yine bu gibi şeylerle O’nu isimlendirmek hem dil hem de din açısından caiz değildir. Dil açısından bakıldığında lafız vazolunduğu anlamın dışında kullanılmış olur. Şeriat açısından ise tevkife riayet Allah’ı isimlendirmede şarttır.<sup>5</sup> Nitekim Allah Teâlâ ilaçlan bildiğinden &#8216;dolayi ne tabib; helâl, haram, hudûd ve ahkâmı bildiğinden dolayı ne de fakih olarak isimlendirilebilir. Bu isimlerde tevkif olmadığı için Cenâb-ı Hakk’ı bunlarla isimlendirmek caiz değildir. Nasıl olsun ki! Bunlar terkîb ve sonradan var olma (hudûs) anlamlarını akla getirmektedir. Dolayısıyla bunların Allah hakkında kulla­nılması kesinlikle caiz değildir.</p>
<p><strong>Altıncısı </strong>Allah Teâlâ’nın mekândan münezzeh olduğunu bil­mektir. Cenâb-ı Hak ezelde kevn ve mekandan, dehr ve zamandan önce azamet ve celâl sıfatlarıyla tek olarak vardır. Çünkü mekân Allah’ın yarattığı cevherlerden ve cisimlerden oluşmuştur. Dehr de Allah’ın belirlediği zaman ve vakitlerden ibarettir. Bunların hepsi hudûs özelliğini taşır. Biz ise zaman ve mekânı Allah’ın bize tanıtmasıyla biliriz. Nitekim O dileseydi bizi zaman ve mekânı bilemeyecek şekilde yaratırdı. Bizi mekânda yarattı, dilese mekân olmaksızın yaratırdı. Böylece biz aklımızın hükümlerinden ha­reketle bir mekân olmadan var olmayacağımızı öğrendik. Bu hükümleri ise onlardan yola çıkarak ma’kûlü anlamamız ve malûm olanı bilmemiz için hazırladı. Dileseydi hükümleri bizim için hazırlamazdı. O’nun kudret âlemleri sınırsızdır ve dilemesinin (meşîet) şaşırtıcılıkları gizli değildir. Sahip olduğumuz ilim de akıl da O’nun âlemlerinden bir âlemdir. Diğer yandan “Allah Teâlâ dileseydi bizi mekânsız yaratırdı” şeklindeki sözüm imkânsızmış gibi düşünülmesin. O, mekânı da mekansız yaratmıştır. Çünkü mekânın mekânı olsaydı bu durum teselsüle sebep olurdu. Sen kudreti aklınla sınırlayamazsın. Zira aklın gücü ancak hikmeti siniri andırabilir fakat kudreti sınırlandıramaz.</p>
<p><strong>Yedincisi</strong> Allah’ın cihetten münezzeh olduğunu bilmektir. Yukarıda zikredilen hususlardan öğrendik ki Allah Teala kainatta bir cihet üzere bulunmaz. Çünkü mekan ve mekanda yaratılanlar O’nun eseridir ve yine hem zaman hem de takdir edilen şeylerin hepsi O’nun âlemlerinden bir alem olup kudretinin büyüklü­ğünün küçücük bir örneğidir. Şu halde zaman, mekan, O nun mülk, şehadet ve hikmet âlemlerinden zuhura getirdiği şeyler böyle bir zâtı nasıl kuşatıp sınırlandırabilir?</p>
<p>Bize ihsan edilen ve kendisiyle tasarrufta bulunduğumuz akıl bu âlemle ilgili işlerden sorumludur. Dolayısıyla arştan yere ka­dar olan âlem ve bu âlemi anlayan, kavrayan, bilen, cisimlere, cevherlere ve arazlara ayıran akılla beraber bunların hepsi O’nun âlemlerinden biridir. Yine bu âlemin görüntüsü, ihtiva ettiği şeyle­rin suretleri olup bunları akıl sahipleri kavrayabilirler. Bu suretler arasında ise yer, gök, su, ateş, hava, arş, kürsü, cinler, ins<u>anlar,</u> felekler, melekler, renkler, kevnler, gök <u>cisiml</u>eri, güneş, ay ve gök katmanlarının derinliklerinde bulunan yıldızlar yer almaktadır. Hardal tanesi kâinata nispetle ne kadar küçükse bunlar da ilahı azamete nispetle o denli daha küçük ve daha önemsizdir. Bunları duyup anladığına göre Allah Teâlâ, âlemin dâhilinde mi yoksa hâricinde midir kıyasım kalbinden söküp at. Sen ne kadar küçük­sün, sen gerçekten çok küçüksün ve ilmin de oldukça küçüktür! Şayet basiret gözünü açabilseydin yaptığın kıyastan, fikrinden, vehminden, hayalinden dolayı mahcup olurdun.</p>
<p>Ey bilgisi az ve görüşü dar kişi! Kendin gibi düşüncenin de ancak belli sınırlan vardır ve kuşatılabilecek şeyleri üretir. Ey yönlerle kuşatılan kimse! ilmin ancak bu yönlere bağlı olarak hüküm verebilir ki onlar da âlemin cüzleridirler. Böylece sen âlemin Allah’ın azametine nispetle ne kadar küçük olduğunu öğrenmiş oldun. Âlemlerin Rabbi olan Allah yüceler yücesidir.</p>
<p><strong>Sekizincisi </strong>Allah Teâlâ’nın görülebilmesi hakkındadır. Pey­gamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah nurdan doksan dokuz perde ile Örtülüdür. Şayet bunlardan birisi bile açılacak olsa yüzünden (zat) yayılan nurlar ulaştıkları her şeyi yakıp yok ederdi.’*<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[6]</sup></a> Dolayısıyla Allah’ın bu dünyada gözle görülmesi imkânsızdır; çünkü bu âlem fanî, âhiret ise bakîdir. Öte yandan bu hadis iki şekilde anlaşılabilir: Hadiste de belirtildiği üzere bu perdelerden biri açılmış olsaydı her şeyi yakmış olurdu [yakmadığına göre açılmamıştır ve dolayısıyla rü’yetullah müm­kün değildir.] Bu açıdan bakarak rü&#8217;yeti inkâr eden kimse için hadis delildir. Aynı şekilde hadis rü&#8217;yete inananlar için de delildir.</p>
<p>Şöyle ki: Resulullah bu perdelerin açılmasının yakmak ve ifnâ etmekle bilinebileceğini söylemiştir. Kul karâr yurduna (dâru’l- karâr) yerleşip bekâ ve istikrar elbisesini giydiğinde ardından nurlar denizinde yüzmeye başlayıp sıdk makamına (mak adü’s- sıdk) ve vuslat yaygısına oturduğunda fena ve zevâl olma bağından kurtulur, işte o zaman perdeler açılır, Allah’ın azameti (sübuhât) tecelli eder ve kul yanmaktan ve fenâ bulmaktan emin olacağı bir mahalle kavuşur. Artık dünyevî sıfatlar özellik değiştirir, tecelli kadehleri her doldurulduğunda kul daha fazlasını ister. Şu hâlde kalpler Allah Teala yı dünyada iman nazarıyla, gözler de âhirette iyan nazarıyla apaçık görür. Nitekim Peygamberimiz “Sizler Rabbinizi kıyamet gününde, dolunayın olduğu bir gecede ayı gördüğü gibi görürsünüz ve O’nu görme hususunda birbirini­zin görmesine engel olmazsınız”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[7]</sup></a> buyurmuştur. Hadiste görme yönü benzetilmiş yoksa görünen görünene benzetilmemiştir. [Yani benzetme dolunay gecesinde ayın net görünmesi açısından yapılmış yoksa Cenâb-ı Hak aya benzetilmemiştir.]</p>
<p>Âlimlerden bazılarının dünyada ihne’l-yakînden nasibi vardır. Onlardan mertebeleri daha yüksek olanların ise ayne’l-yakînden nasiplen vardır. Nitekim içlerinden bazısı “Kalbim Rabbimi gördü”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[8]</sup></a> demiştir. Yine iman hususunda daha önce bulunduğu mertebeden daha ileri bir mertebe kendisine açılınca Harise “Ger­çek bir mümin oldum”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[9]</sup></a> derken bu anlamda Mu az b. Cebel de “Geliniz bir saat iman edelim&#8221;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[10]</sup></a> demiştir. Bu husus imanın yük­selmesine, artmasına ve eksilmesine işaret etmektedir. Âlimlerden bir kısmı imanın artacağına veya eksilebileceğine inanırken bir kısmı da imanda artma ve eksilme olmayacağını söylemişlerdir. Bu husustaki her bir sözün kendine göre bir manası ve yorumu vardır. Zâhid ve muttaki âlimlerden bir grup için ayne’l-yakîn söz konusu olabilir ve bu takdirde onlara göre rü’yet aynî [bizatihi gözle görme şeklinde] olacaktır. Kıyamet gününde de onların rü’yet hususunda ulaşmış oldukları mertebeleri daha da artar.</p>
<p>Ey ru&#8217;yeti inkâr eden kişi! Mesele senin anladığın gibi değildir. Çünkü sen görmenin ancak uygun bir mesafe ve hava şartlarının müsait olması koşuluyla gözbebeğinden yayılan ışıklar vasıtasıyla gerçekleştiği şeklinde anlıyorsun. Senin anladığın bu saha mülk ve şehadet âlemiyle alakalıdır. Halbuki göz ve gözbebeği, kıyamet gününde bizim dünyada anladığımız tabiatları üzere kalmayıp değişir. Kudret hikmete, hikmet kudrete, kalp göze ve göz kalbe açılır. Yine hava ve ışıklar senin anladığından başka olup renkler ve kevnler de senin alıştığından ve bildiğinden farklı olacaktır.</p>
<p><em>O gün yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür ve in­sanlar bir ve Kahhâr (her şeyin üzerinde yegâne hâkim) olan Allah&#8217;ın huzuruna çıkarlar.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup><strong>[11]</strong></sup></a></em></p>
<p>Ey mülk ve şehadet âleminde sınırlı kalmış kişi! Melekût ve gayb âlemine yüksel; perdelerden, araç, gereç ve aletlerden kurtul ve Allah’a iman ettim, de. Hiç kuşkusuz müminler Allah’ı göreceklerdir. Kâfirler ise Kur’ân’ın haber verdiği ve doğruluğuna apaçık burhan ve delil getirdiği üzere O’nu görmekten alıkonul­muşlardır. Bu alan başlı başına bir ilimdir ve dünyada bu sahayı bilen nice âlimler vardır. Gel sen onları ara ve onlarla birlikte bulun ki bereketleri seni kaplasın; basiretin açılsın da kudretin hikmete nasıl yol bulduğunu bilesin. Böylece işittiğin her şeyi bizatihi görür ve müşahede edip “ <em>Gözler O’nu idrak edemez. O gözleri idrak eder”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup><strong>[12]</strong></sup></a></em> âyetini [rü’yet hususunda] delil getirmezsin; çünkü bu âyette rü’yeti imkânsız kılan bir delil yoktur.</p>
<p>Bilmelisin ki âhirette göz dünyadaki kalp mesabesindedir. Kalp bilir ve görür fakat idrak edemez. Çünkü idrak başkadır, görmek başkadır. Allah kalp tarafından görülür ve bilinir fakat idrak edilemez. Aynı şekilde kıyamet gününde gözle görülür fakat idrak olunamaz. Zira O, idrak edilemeyecek kadar yücedir. Aynı zamanda idrak bir şeyde bulunma, beraber olma (iştirak) gibi anlamları ifade eder. Cenâb-ı Hak ise birdir; eşi, benzeri ve dengi yoktur,</p>
<p><strong>Dokuzuncusu </strong>Allah Teâlâ’nın bir olduğunu (vahdaniyet) bilme hakkındadır. Tevhid ve tenzihi doğru kalp bilir, selim akıl buna hükmeder ve derin ilim sahibi (râsih) âlimler de Allah’ın kendisi için şahitlik ettiği şeye şahitlik ederler. Nitekim <em>“Allah,           </em><em>melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şahitlik ettiler. O’ndan başka ilah yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.</em> ”<sup>13</sup> Allah yücedir ve O’ndan başka ilah yoktur.</p>
<p>Yine O’nun zıddı, eşi, benzeri, misli, çocuğu, babası, yardımcısı ve dengi söz konusu değildir. Vehimler Allah’ın azametinin key­fiyetini idrak edemez; zihinler kibriyâsının yüceliğine ulaşamaz; tesir, tağyir, elemler, hastalıklar, uyuklama, uyku, ayrılık ve bir araya gelme O’nun mukaddes zâtını değiştiremez. Hak Teâlâ vesveselerin akla getirdiği ve duyuların şekillendirdiği şeylerden yücedir; kıyasın hüküm verdiği şeylerden büyüktür. Hiçbir hayal O’nu tasvir edemez ve hiçbir örnek O na benzemez. Zeval bulmak asla O’na arız olmaz. O’nun için intikal söz konusu değildir. Yine hiçbir fikir O’na ulaşamaz ve hiçbir zikir O’nu kuşatamaz. Allah Kayyûm’dur, ezelîdir, daimî ve ebedîdir. O&#8217;nun ezeli olması ne zaman” sorusu, ebedî olması da ne zamana kadar sorusuyla sınırlandırılamaz. Her türlü tağyir ve tesirden uzaktır. “Nerede ve hangi zamandadır?** diye sorarsan Allah zaman ve mekandan öncedir. “Nasıldır?” diye sorarsan O, ona benzeme ve dengi ol­manın ötesindedir. Eğer delil istersen gözle görme (iyân), bilgiden (haber) daha güçlüdür; beyan istersen kâinatın zerreleri beyan ve burhandır. Allah evvel, âhir, bâtın ve zahirdir. Başlangıçlar (evâil) ve sonlar (evâhir) O nun ezeliyet ve ebediyetinde kaybolmuştur.</p>
<p>Onuncusu teşbihi nefyetme hakkındadır. Allah Teâlâ <em>“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir <sup>14 </sup></em>buyurmaktadır. Bir olan zâtının varlığı mekân, yön ve benzerleri gibi hakkında caiz olmayan her şeyden münezzeh olduğu şen ve aklî delillerle senin için sabit olduğuna göre âyet ve hadislerde geçen sıfatlarla ilgili istiva, nüzul, el, ayak, tereddüt ve hayret (taaccüb) etme ve diğer şeyleri teşbih ve ta’tîl ile değerlendirme. Bütün bunlar tevhidin delilidir. Şayet bunları Allah Teâlâ ve Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) haber vermemiş olsalardı akıl, bu sahanın etrafında bile dolaşmaya cesaret edemez, yine akıl sahibi kimselerin akıllan ve zekâları bunları anlayamazdı. Allah Teâlâ kullarına haber verdiği şeylerle onlara yalanlaşmış, izhar ettikleriyle kendisine işaret etmiş, vech-i kibriyâsını örten perdelerden birini kaldırarak azamet ve yüceliğinin heybetinden az bir şeyi göstermiştir. O’nun sıfatlarıyla ilgili bütün haberler ilahı tecelliler, keşifler ve yüce lütuflardır. Bunları anlayan anla­mış, anlamayan da anlamamıştır. Sana yakın olduğu halde Allah Teâlâ’dan teşbih yoluyla uzaklaşma ve ta’tîl yoluyla da yaklaşmaya çalışma. İstivâyı mutlak olarak anla ve nasıl olduğunu düşünme. Diğer sıfatlarda da durum böyledir.</p>
<p>Ebû Bekir eş-Şibli&#8217;ye (rahimehullah) Allah Teâlâ’nın &#8221;<em>Rah­man arşa istivâ etti&#8221;15</em> ayetinin anlamını sorduklarında “Rahman ezelî, arş ise sonradan yaratılmıştır&#8221; cevabını vermiştir. O, böyle söyleyerek bir taraftan Hakk&#8217;ın [ezelî| varlığını kabul ederken diğer taraftan da O’na mekan atfetmeyi nefyetmiştir. Zira Allah zâtı ile mevcuttur, eşya be tümüyle O’nun hikmeti üzere dilediği şekilde mevcuttur. Yine İmâm-ı A’zâm hazretlerine istivanın anlamı sorulduğunda &#8220;Kim Allah Teâlâ gökte mi yoksa yerde midir? derse kâfir olmuştur” şeklinde cevap vermiştir. Çünkü bu söz Allaha ait bir mekânın olduğunu akla getirir. Hakka ait bir mekânın bulunduğunu vehmeden kimse müşebbihe [Allah’ı mahlûkata benzetenlerden] olur. Aynı soru imam Malik haz­retlerine sorulduğunda “İstivanın Kuran’da yer aldığı malûm keyfiyeti ise meçhuldür. İstivaya <u>inanmak</u> vacip, onunla ilgi­li soru sormak ise bid attır” demiştir, <u>imam</u> Şafiî hazretleri de &#8220;İstivâ teşbih o<u>lmak</u>sızın Allah Teâlâ’nın haber verdiği gibidir, temsil olmaksızın da doğrudur. Nefsimi onu <u>anlama</u> konusunda eksik görüyorum ve bu konuya dalmaktan kendimi bütünüyle  alıkoyuyorum” demiştir. İmam Ahmed b. Hanbel hazretleri ise “İstiva zannedildiği şekilde değil Allah Teâlâ’nın haber verdiği  şekildedir” demiştir.</p>
<p>Dört imamın konuyla ilgili görüşleri böyledir. Her kim imam­lar arasında sahih itikad konusunda bir ayrılığın bulunduğunu zannederse onlara en büyük iftirayı atmış, haklarında suizanda bulunmuş hatta edebe aykırı davrandığından gazabı hak etmiş olur. İmamların sıfatlarla ilgili âyet ve hadislerde vârid olanların tümüne yönelik itikadları böyledir. Sen de aynı şekilde bütün sıfatlarda onların benimsedikleri görüşlere uymalısın.</p>
<p>Abdüllatif Kudsi · &#8211; Hadi&#8217;l-Kulub İla Likai&#8217;l-Mahbub(Kalplerin Allah İle Buluşması) &#8211; ,syf: 21-31</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>2.Saff, 61/4.</p>
<p>3.Bakara, 2/282.</p>
<p>4.Hud,11/123</p>
<p>5 Allah’ı isimlendirmede O’nun bildirdiği isimleri kullanmaya <em>tevkifi</em> denir.İlahî isimlerin tevkîfî olduğunu kabul eden âlimler, övgü iride etse bile naslarda yer almayan kavramların Allah’a nispet edilmesine karşı çıkmış­lardır.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[6]</a> Benzer bir hadis için bkz. Müslim, iman, 293; îbn Mâce, Mukaddime, 13.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[7]</a> Buhârî, Tevhid, 24; Müslim, <u>İman,</u> 299, Zühd, 16.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[8]</a> İmam Gazzâlî, <em>İhyâu ulûmiddin,</em> <u>(Kahir</u>e 1969), <u>ITT,</u> 14.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[9]</a> İbn Ebû Şeybe, <em>el-Musannef,</em> (Riyad 2006), 15/623, no. 31063.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[10]</a> Buharı, iman, 1.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[11]</a> İbrahim, 14/48.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[12]</a> Enam, 6/103.</p>
<p>13 Âl—i Imrân, 3/18.</p>
<p>14 Şûra, 42/11.</p>
<p>15 Tâ-Hâ. 20/5.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilahi-zatin-ispati/">İlâhi Zâtın İspatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilahi-zatin-ispati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tevhid Meselesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tevhid-meselesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tevhid-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 Apr 2017 17:59:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Ebi’l-İzz]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Teymiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Ahkâmda yani hükümlerde tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Fiilleri]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Mekândan Münezzehliği]]></category>
		<category><![CDATA[Arş'a İstiva]]></category>
		<category><![CDATA[Esma’da yani isimlerde tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Fiilde tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Mümkinü’l-Vücud]]></category>
		<category><![CDATA[Rahman Arş’a istiva etti]]></category>
		<category><![CDATA[Sıfatlarda tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Sübûtî sıfatlar]]></category>
		<category><![CDATA[Selbî sıfatlar]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhidin Mertebeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Vâcibü’l-Vücud]]></category>
		<category><![CDATA[Zat’ta tevhid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14446</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8211; 1. Bölüm &#8211; &#8220;O’ndan başka hiçbir ilah yoktur.&#8221; [Tahavî Akâid Metni &#8211; Madde 4] Bilindiği gibi selefî akide metinlerinde buradaki paragrafın açılımında İbn Teymiyye’nin bilhassa vurguladığı bir tevhid-i ulûhiyet ve tevhid-i rububiyet meselesi vardır. Bu meseleye bir miktar değinmemiz gerekiyor. İbn Ebi’l-İzz şerhinde, İbn Teymiyye’nin taksimine uygun olarak tevhid-i ulûhiyet ve tevhid-i rububiyet meseleleri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tevhid-meselesi/">Tevhid Meselesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div align="center"></div>
<div align="center"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/tevhid-meselesi/allah-2/" rel="attachment wp-att-14447"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14447" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/allah.jpg" alt="" width="289" height="226" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/allah.jpg 361w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/allah-300x234.jpg 300w" sizes="(max-width: 289px) 100vw, 289px" /></a></strong></div>
<div align="center"></div>
<div align="center"><strong>&#8211; 1. Bölüm &#8211;</strong></div>
<div align="center"></div>
<div align="center"><strong>&#8220;O’ndan başka hiçbir ilah yoktur.&#8221;<br />
[Tahavî Akâid Metni &#8211; Madde 4]</strong></div>
<p>Bilindiği gibi selefî akide metinlerinde buradaki paragrafın açılımında İbn Teymiyye’nin bilhassa vurguladığı bir tevhid-i ulûhiyet ve tevhid-i rububiyet meselesi vardır. Bu meseleye bir miktar değinmemiz gerekiyor.</p>
<p><strong>İbn Ebi’l-İzz</strong> şerhinde, <strong>İbn Teymiyye</strong>’nin taksimine uygun olarak <strong>tevhid-i ulûhiyet</strong> ve <strong>tevhid-i rububiyet</strong> meseleleri işleniyor ve şöyle deniyor:</p>
<p><em>“Müşrikler tevhid-i rububiyete, Cenab-ı Allah’tan başka Rabb olmadığına inanıyorlardı. Fakat onlar tevhid-i ulûhiyet meselesinde şirke düşmüşlerdi. Tevhid akidesi ise hem tevhid-i ulûhiyette hem de tevhidi rububiyette Cenab-ı Hakk’ın “bir”lenmesi ile gerçekleşir. Tevhid-i ulûhiyette şirke düşenlerin tevhid-i rububiyetteki tevhidi hiçbir işe yaramaz. Ama bir kimse tevhid-i ulûhiyeti kavrarsa onun içinde tevhid-i rububiyet de vardır. Dolayısıyla “Allah’tan başka ilah yoktur” cümlesinin manasını, maksudunu, mazmununu anlayan kimse aynı zamanda Cenab-ı Hak’tan başka bir Rabb de olmadığını idrak eder, görür ve bunu da bu şekilde ifade etmiş olur.”</em>(4)</p>
<p>Buradan şöyle bir noktaya geliyorlar:</p>
<p><em>Müşriklere “kâinatı kim yaratır, güneşi, ayı kim doğurur, bitirir, mevsimleri kim döndürür?” diye sorsanız, “Allah” derler. Bu onların tevhid-i rububiyeti ikrarlarıdır. Fakat onlar ulûhiyet vasfını Cenab-ı Hak’tan başka varlıklara atfediyorlar. Mesela bir takım putların insanlara fayda ya da zarar verebileceğine inanıyorlar. İşte bu inanç tevhid-i ulûhiyeti zedeleyen bir inançtır. Dolayısıyla İslam dini içinde de Müslüman olduğunu söyleyen insanlar arasında da tevhid-i ulûhiyeti rencide eden, tevhid-i ulûhiyete aykırı inançlara sahip olan insanlar vardır. Bunlar mümin de görünseler muvahhid de görünseler, müşriktirler.<br />
</em></p>
<p><em>Kimdir bunlar? Mesela (bir Peygamber bile olsa) “ölülerden dirilere bir fayda” gelebileceğine inanan insanlar tevhid-i ulûhiyeti inkâr etmiştir. Rububiyette evet, tevhid ehlidir ama ölülerle diriler arasında böyle bir ilişki bulunabileceğini söyledikleri için onlar tevhid-i ulûhiyeti ihlal etmiş, müşrik olmuş insanlardır.</em></p>
<p>Bu nokta son derece önemli. İbn Teymiyye böyle düşünüyor diye günümüzde Vehhabîler, onun çizgisini takip ettiğini söyleyenler böyle düşünüyor ve Peygamberler veya salih kimseler araya konularak, onlarla tevessül edilerek, onları vesile edinerek Cenab-ı Hakk’tan bir şey istemenin şirk olduğunu söylüyorlar. Bu, özellikle bugün Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat çevrelerle kendine selefi diyenler arasındaki en önemli ihtilaf ve tartışma noktalarından birisidir.</p>
<p>Bu iki kavramı, yani ulûhiyet ve rububiyet kavramlarını yukarıda ifade etmeye çalıştık.</p>
<p>A<em>lemi yaratan Allah’tır, kâinatı döndüren Allah’tır, semayı üst üste direksiz bina eden Allah’tır, mevsimleri döndüren, gece gündüzü birbiri ardınca getiren Allah’tır. Bu Tevhid-i rububiyettir. Tevhid-i ulûhiyet ise münhasıran Cenab-ı Allah’tan istenmesi gereken birtakım şeyleri mahlûkattan isteyen kimselerin tutumunda şirk olarak ortaya çıkıyor. Yani Cenab-ı Hak’tan istenmesi gereken bir şeyi Cenab-ı Hak’tan isteyeceksiniz. Bir varlıktan istediğinizde tevhid-i ulûhiyeti zedelemiş olursunuz, çiğnemiş olursunuz, dolayısıyla ‘şirke düşersiniz&#8221;</em> diyorlar.</p>
<p>Özetle böyle söyleyebiliriz.</p>
<div align="center"><strong>TEVHİD MESELESİ<br />
&#8211; 2. BÖLÜM &#8211;</strong></div>
<p><strong>Ehl-i Sünnet</strong> ulema arasında <em>tevhid-i ulûhiyet</em> ve <em>tevhid-i rububiyet</em> diye keskin bir ayrım yoktur.</p>
<p>Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat imamları tevhid-i ulûhiyet ve rububiyet ayrımına göre hareket etmiş değildirler.</p>
<p>Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akide imamları, Usuli’d-Din imamları <strong>tevhidi beş mertebe</strong> üzerine bina etmişlerdir:</p>
<p><strong>1- Zat’ta tevhid<br />
</strong><strong>2- Fiilde tevhid<br />
</strong><strong>3- Sıfatlarda tevhid<br />
</strong><strong>4- Esma’da yani isimlerde tevhid<br />
</strong><strong>5- Ahkâmda yani hükümlerde tevhid</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Zat’ta Tevhid</strong></p>
<p>Tevhidin aslı ve özüdür, Cenab-ı Hakk’ın bir zatı var; O’nun varlığı, O’nun zatı başka hiçbir zata benzemez. Yani bizim şu âlemde gördüğümüz hiçbir şeye Cenab-ı Hakk’ın zatı benzemez. Hiçbir vasfında, özelliğinde benzemez.<br />
Cenab-ı Hakk var mıdır? Vardır. Ben de varım, siz de varsınız. Karşımdaki bilgisayar da var. İçinde oturduğum oda da var, bu odadaki kitaplar da var. Fakat bütün bu varlıklar, var kılınmış olan varlıklardır. Varlığı kendinden olan varlıklar değildir. Cenab-ı Hakk’ın varlığı kendindendir, zorunludur. Onun için bizim kelam âlimlerimiz Cenab-ı Hakk’dan bahsederken<em>“Cenab-ı Vâcibü’l-Vücud”</em>, yani “<em>varlığı zorunlu olan varlık</em>” derler.</p>
<p>Burada iki durum ortaya çıkıyor;</p>
<p><strong>1. Varlığı zorunlu olan varlık. (Vâcibü’l-Vücud)<br />
2. Varlığı zorunlu olmayan varlık. (Biz buna mümkin varlık diyoruz. Mümkinü’l-Vücud)</strong></p>
<p>Cenab-ı Allah’tan başka Vâcibü’l-Vücud bir varlık yoktur. Sadece varlığı zorunlu ve kendinden olan tek varlık Cenab-ı Hakk’tır. O’nun dışındaki diğer bütün varlıklara varlık veren O’dur. Onları var eden O’dur. Onları yokluktan, hiçlikten, varlık sahnesine çıkaran O’dur.</p>
<p>Dolayısıyla o varlıkların hiçbirinin zatı Cenab-ı Hakk’ın zatına benzemez. Burayı kavrayabilirsek bütün bu akide metni boyunca Cenab-ı Hakk’ın tevhidine, sıfatlarına, fiillerine ilişkin, O’nun hakkında inanılması zorunlu olan şeylere ilişkin ve O’nun hakkında inanılması doğru olmayan şeylere ilişkin pek çok soru da kendiliğinden cevaplarını bulmuş olacaktır.</p>
<p>Bunu biraz açmamız gerekiyor. Metinde ilgili maddeler geldiğinde detaylandıracağız.</p>
<p>Cenab-ı Hakk için varlığı zorunlu varlık, dedik. Diğer bir deyişle, varlığı zorunlu olmaktan şunlar ortaya çıkar:<br />
Eğer bir varlığın varlığı zorunluysa, vücudu vacip ise, O’nun varlığının başlangıç noktası yoktur. Vâcibü’l-Vücud olan bir varlığın bir başlangıç noktası yoktur. Son noktası da yoktur. Cenab-ı Hakk dışında bütün varlıklar, yani bütün mümkin varlıklar, sonradan olmuş varlıklar, bir an gelecek bu dünyadaki varlıkları sona erecek, fena bulacaktır. Cenab-ı Hakk için böyle bir şey söz konusu değildir. İlgili madde gelince bu konuya değineceğiz.(5)</p>
<p>Yani, Vâcibu’l-Vücud olanın varlığının başlangıcı da sonu da yoktur. Başlangıç ve son kelimeleri “<em>zaman</em>” içinde anlam kazanan kelimelerdir. Bir yerde zaman varsa bir şeyin başlangıç ve son noktasından bahsedebiliriz. Zaman yoksa başlangıç ve son da yoktur. Zaman yoksa mekân da yoktur. Dolayısıyla hareket de yoktur. Hareket, zamanda ve mekânda vuku bulan bir şeydir. Hareket, bir halden bir hale, bir noktadan bir noktaya intikaldir.</p>
<p>Dolayısıyla zaman ve mekân içinde vuku bulur. Cenab-ı Hakk için hareket de söz konusu değildir, çünkü hareket zaman ve mekân içinde olur. Zamana ve mekâna bağlı, bağımlı varlıklar için söz konusudur. Ayrıca belli bir yönde olmak, belli bir yerde olmak, belli bir biçimde olmak… sadece mümkinü’l-vücud varlıklar için söz konusudur.</p>
<p>Cenab-ı Hakk’ın varlığı zorunlu olduğu için, kendinden olduğu için O’nun varlığı hakkında konuşurken, hareket etme fiili düşünemeyiz. Biçim, suret düşünemeyiz. Siluet düşünemeyiz. Mümkin varlıkların sahip olduğu katı, sıvı, gaz hali… bunlar maddelerin halleridir. Bunları Cenab-ı Hakk için düşünemeyiz. Çünkü bunlar mümkin varlıkların halleridir. Onlara mahsus özelliklerdir.</p>
<p>Şimdi böyle bakıldığında Cenab-ı Hakk’ın zatına ilişkin tevhidi bu noktada kavradığımızda arkasından fillerinde, esmada, sıfatta ve hükümde tevhid kategorileri kendiliğinden önümüzde açılmaya başlıyor. Zatta tevhidi iyi kavrarsak bu noktayı zihnimize iyi yerleştirirsek ondan sonraki kategorileri anlamamız daha kolay olur.</p>
<p>Mümkin varlıklar için söz konusu olan hiçbir şey Cenab-ı Hakk için söz konusu değildir. Çünkü bunların tamamını yaratan O’dur. Tamamından müstağni olan O’dur. Müstağni ne demek? İhtiyaçsız demek. “<em>Arşa istiva</em>” konusunda bu meseleyi detaylıca ele alacağız.(6)</p>
<p>Böyle baktığınızda, evet Cenab-ı Hakk’ın bizim dünyamıza inmiş bir kelamı, bir sözü, bir kavli vardır. İşte Kur’an-ı Azimüşşan Kelamullah’tır. İnsan da konuşur, insanın da sözü vardır. Allah da konuşur, Allah’ın da sözü var. Fakat Allah’ın sözü, insanın sözü gibi değildir. Kur’an Allah Teâlâ’nın mahlûk olmayan kelamıdır diye bu metinde geçecek. Oraya geldiğimizde bunun mahiyetini açacağız.(7)</p>
<p>Bütün bunları üst üste koyduğumuzda Cenab-ı Hakk’ın zamandan, mekândan ve mümkin varlıklara mahsus herhangi bir özellikten münezzeh olduğunu söylememiz lazım. Cenab-ı Hakk zamandan, mekândan ve mümkin varlıklar olan diğer hususiyetlerin tamamından münezzehtir. Çünkü zamanı yaratan O’dur, mekânı yaratan O’dur, varlığı yaratan O’dur, altı yönü yaratan O’dur.</p>
<p>Zatta Tevhid’e ilave etmemiz gereken bir şey daha var;</p>
<p>Cenab-ı Hakk’ın zatı gibi hiçbir zat yoktur, O’nun varlığı, vücudu hiçbir varlık gibi değildir dedik. Bizim gördüğümüz varlıklar, ihata alanımız içinde bulunan varlıklar, müşahede ettiğimiz varlıklar veya beş duyudan biriyle varlığını bildiğimiz varlıklar, maddenin hallerinin biri veya bir kaçının terkibi ile bir arada bulunuyor.</p>
<p>Birkaç unsurun birleşmesinden oluşan varlıklar var. İnsana baktığımızda eti, kemiği, kanı, organları olan, eni, boyu, derinliği olan; yani boşlukta tecsim ederek yer/hacim kaplayan bir varlık. Varlıkları biz boyutlarıyla anlıyoruz. Cenab-ı Hakk’ın varlığı için bu tarz şeyler bahis konusu değildir. O’nun zatı gibi hiçbir zatın olmaması demek, bildiğimiz zatların özelliklerini O’na atfedemememiz demektir.</p>
<p>Cenab-ı Allah’ın var olduğunu biliyoruz. O’nun zatından haberdarız ama zatının künhünü, mahiyetini bilmiyoruz. Biz Cenab-ı Hakk’ı isimleri sıfatları ve fiilleriyle biliyoruz. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk’ın zatı hakkında düşünmeyeceğiz. O’nun fiillerini, sıfatlarını ve esmâsını düşüneceğiz.</p>
<p>Cenab-ı Hakk bir takım azalara, organlara sahip olmaktan münezzehtir. Muhtaç olmaktan münezzehtir. Vâhid demek bu demektir. Yani <em>&#8220;Cenab-ı Hakk şundan şundan oluşmuştur, -haşa- şundan şundan mürekkeptir, şöyle şöyle cismi vardır, şöyle şöyle kütlesi vardır, şöyle şöyle boşlukta kapladığı yer vardır&#8221;</em>gibi ifadeler Cenab-ı Hakk hakkında kullanılmaz. Bu nokta son derece önemli.</p>
<p>Kur’an’da ve Sünnet’te geçen bir takım müteşabih sıfatlar var. Allah’ın eli, Allah’ın gözü, Allah’ın yüzü gibi tabirleri, kavramları bizim dünyamızda günlük dilde anladığımız anlamda Cenab-ı Hakk’a atfetmeyeceğiz. O’nun bizim özelliklerimiz gibi özelliklere sahip olduğunu düşünmeyeceğiz. Vâhid ismi şerifi Cenab-ı Hakk’ın zatta tevhidini ifade eder ve O bildiğimiz gördüğümüz bütün varlıklardan başkadır. Cenab-ı Hakk’ın zatı hakkında aklımıza her ne geliyorsa “<em>Cenab-ı Hakk ondan başkadır, ondan farklıdır, ondan münezzehtir</em>” diyeceğiz.</p>
<p>Bizim bu kısır düşüncemiz, kısır aklımız, sınırlı düşünme ve algılama kapasitemiz Cenab-ı Hakk gibi mutlak bir varlığı algılama kudretinden mahrumdur. Haddimizi, hududumuzu, sınırımızı bilmemiz lazım. Konusu gelince “<em>Cenab-ı Hakk hakkında, O’nun zatı hakkında aklımıza gelen ne varsa Cenab-ı Hakk O’ndan farklıdır</em>” diyerek detaylarına gireceğiz.( 8 )</p>
<div align="center"><strong>TEVHİD MESELESİ<br />
&#8211; 3. BÖLÜM &#8211;</strong></div>
<div align="center"></div>
<div align="center"><strong>Fiilde Tevhid</strong></div>
<p>Daha önce söylemiştik: Cenab-ı Hakk’ın zatında tevhidini anlarsak fiilde, isimde, sıfatta, ahkâmda tevhidi kendiliğinden çözülecek ve anlaşılır hale gelecek.</p>
<p>Şimdi Cenab-ı Hakk’ın fiillerini konuşacağız.</p>
<p>Fiil denince aklımıza hemen ne gelmektedir? Bir iş yapma kudretine sahip veya fıtraten öyle bir meleke ile yaratılmış varlığın işlediği fiiller anlaşılıyor değil mi? Yani bir yerden bir yere gitmek, yemek yemek, elini kolunu hareket ettirmek, bir binayı yaptırmak, bir yeri yıkmak, birisiyle konuşmak… Bunlar insanın fiilleridir.<br />
Cenab-ı Hakk böyle mi fiil işler? Hayır. Cenab-ı Hakk bizim işlediğimiz gibi fiil işlemez. Bizim fiil işlememiz organlarımız,azalarımız vasıtasıyla olur. Yemek yerken elimizi, parmaklarımızı kullanırız. Ağzımıza kaşığı götürdüğümüzde dilimizi, çenemizi kullanırız. Konuşurken sesle harfle konuşuruz. Bunlar hep bizim fiillerimizdir.</p>
<p>Cenab-ı Hakk fiil işler ama bizim işlediğimiz gibi fiil işlemez. Yasin Sûresi’nde de geçtiği gibi(9) Cenab-ı Hakk bir şeyin olmasını istediğinde ol emrini verir, neyi murad etmişse, nasıl murad etmişse, o murad ettiği biçimde oluverir. Cenab-ı Hakk’ın fiilleri bizim fiillerimiz gibi değildir. Cenab-ı Hakk yaratır, evet, ama bütün bunları bizim yaptığımız gibi yapmaz.</p>
<p>O azalara, organlara, aletlere, araç gerece muhtaç olmaktan münezzehtir.</p>
<p>O&#8217;nun kudreti her şeye yeter. Zaten “<em>şey</em>” derken kastettiğimiz her ne varsa onları yokluktan varlık âlemine çıkaran O’dur. Bu bile düşünüldüğünde biz Cenab-ı Hakk’ın fiil işlerken asla ve kat’a aklımıza geldiği tarzıyla fiil işleme muhtaçlığından, noksanlığından münezzeh olduğunu anlamak kolay hale gelir.</p>
<p>Şimdi düşünün, hiç birimiz yoktuk. Bu âlem yoktu. Bu dünya, evren yoktu, kâinat yoktu. Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuyor ki “<em>Allah vardı, Allah dışında hiçbir şey yoktu.</em>”(10)</p>
<p>Allah var ettiği her şeyi hiçten, yoktan var etmiştir. Şimdi bu fiili anlamaya, idrak etmeye, nasıl gücümüz yetebilir? Biz hiçlik nedir bilmiyoruz ki… Hiçlik yokluk dediğimiz şeyi kelime olarak ifade ediyoruz ama dilimizin söylediğini aklımız kavrayamıyor. Yokluk nedir, hiçlik nedir bilmiyoruz. Tarif edemiyoruz. Cenab-ı Hakk işte hiçten, yoktan var etmiş. Yoktan var yapmak, yoktan var kılmak sadece O’na mahsustur. Dolayısıyla böyle akılların almayacağı bir şeye kadir olan Cenab-ı Hakk bizim işlediğimiz gibi fiil işlemekten münezzehtir.</p>
<p>Şimdi biz “<em>Rahman Arş’a istiva etti</em>” veya “<em>Yüce Allah gecenin son üçte birlik kısmında dünya semasına nüzul eder</em>” ifadelerindeki fiilleri nasıl anlamalıyız? Cenab-ı Hakk bir yerden bir yere mi intikal ediyor? Bir mekândan başka bir mekâna mı intikal ediyor? Haşa ve kella! Cenab-ı Hakk var ettiği her şeyden münezzehtir.</p>
<p>Günlük dilde kullanılan bir söz vardır: <strong>Allah mekândan münezzehtir.</strong></p>
<p>Aslında Cenab-ı Hakk var ettiği her şeyden münezzehtir. Mekândan da, zamandan da, insandan da, kâinattan da, evrenden de, melekten de, cinden de, her şeyden münezzehtir. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Cenab-ı Hakk Kur&#8217;an-ı Kerim’de kendini ifade ettiği gibi <em>“Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnîdir. (O&#8217;nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur).”</em> (11)</p>
<p>Dolayısıyla meseleye böyle baktığımızda O’nun fiillerini de bizler gibi mücessem, varlığı cisim ifade eden varlıkların fiilleri gibi düşünemeyiz. Cenab-ı Hakk fiil işler, istiva eder, nüzul eder evet ama bu bizim fiilimiz gibi değildir.</p>
<p>Biz bir yerden bir yere inme fiilini nasıl kullanıyoruz? Ben apartmandan aşağı indim, paraşütle uçaktan atladım, aşağı indim veya ağacın üstünden atladım, yere indim. Yukarıdaki bir mekândan aşağıdaki bir mekâna intikaldir bizim inme dediğimiz şey. Gündelik dilde böyle denir. İnme kelimesini bu fiil hakkında kullanırız. Fakat Cenab-ı Hakk’ın inmesi zamanla bağımlı, bağlantılı bir fiil değildir. Bir yerden bir yere hareket etmek, intikal etmek şeklinde işlenmiş bir fiil değildir. Cenab-ı Hakk şeytana hitap ederken <em>“İki elimle yarattığım Âdem’e seni secde etmekten alıkoyan nedir?”</em> (12) buyuruyor.</p>
<p>Şimdi burada -haşa ve kella- şunu mu anlamamız lazım: Cenab-ı Hakk’ın iki eli var?! Cenab-ı Hakk Hz. Âdem’i -haşa ve kella- bir çömlekçinin çömlek yapması gibi, bir heykeltıraşın heykeli eliyle biçimlendirmesi gibi mi biçimlendirmiştir? Haşa! Cenab-ı Hakk’ın ellere, organlara ihtiyacı yoktur, O böyle bir noksanlıktan münezzehtir. <em>“İki elimle yarattım”</em> ifadesi, bir insanın iki eliyle bir şeyi yapması gibi anlaşılmamalı. Çünkü Cenab-ı Hakk böyle fiil işlemez.</p>
<p>Ayet-i kerimeyi hatırlayın; Hz. Âdem’i yaratmayı murad ettiyse <em>“Allah ona ol der ve o olur.”</em></p>
<p>Burada iki elimle yarattım ifadesi mutlak surette bir şeyden mecazdır. Bir başka şeyden teşbihtir. Bize Cenab-ı Hakk bir şey ifade ediyor burada. Yani Cenab-ı Hakk Hz. Âdem’i bütün âlemlere üstün bir insan olarak halk ettiğini söylüyor.</p>
<p>Kâinatta daha evvel bir insan halk etmemiş Cenab-ı Hakk. Evet, melekler var, belki cinler var, belki başka varlıklar var. Ama insan yok. Cenab-ı Hakk insanı iradeli bir varlık olarak yaratıyor. Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle <strong>ahsen-i takvîm</strong> üzere yaratıyor. En güzel kıvam, tarz, suret, biçim üzere yaratıyor. İşte bu O’nun inayet-i rabbaniyesini anlatan bir tabirdir. Hz. Âdem’i iki eliyle yaratmasından murad, ona bir inayet-i rabbaniye göstermesidir. Âdem (a.s)’ı diğer varlıklardan daha üstün, daha şerefli bir tarzda yaratmasıdır.</p>
<p>Nüzul/inmek fiili de böyledir. Cenab-ı Hakk’ın dünya semasına nüzul etmesi, yüksek mekândan aşağıdaki mekâna inmek olarak anlaşılmamalıdır. Buradaki nüzul başka rivayetlerin de yardımıyla hatta bizzat <strong>el-Buhari</strong>’de geçen başka bir varyantta <em>“yenzilü =<strong> ”سَ نْزِلُ</strong> yerine “yetenezzelü = <strong>سَ تَ نَ زَّلُ</strong> ”</em> ifadesi ile gelir.(13) Rabbimiz tenezzül buyurur. Bu ne demektir? Gecenin son üçte birlik kısmında Cenab-ı Hakk, hadis-i şerifte ifade buyurulan fiilleri işlemek için<em>“Bağışlanma isteyen yok mu bağışlayayım, rızık isteyen yok mu rızık vereyim, benden bir talebi bir niyazı olan yok mu yerine getireyim”</em> diye bir nidada bulunur. İşte bundan maksat Cenab-ı Hakk’ın kullarına rahmet, merhamet kapılarını açması, dua kapılarını açması, duaların kabul edildiği gecenin son üçte birlik kısmına –biz ona seher vakti diyoruz- vurgu yapıyor olmasıdır. Bunu böyle anlamamız gerekiyor.</p>
<p>Keza Arş’a istivayı da bu şekilde anlamamız lazım. Asla ve kat’a Cenab-ı Hakk -haşa- Arş’ın üzerine yerleşti, mekân tuttu, daha evvel başka yerdeydi sonra Arş’ı yaratınca onun üzerine istiva etti diye anlamak son derece yanlıştır.<br />
İmamımız Ebu Hanife Hazretleri buyuruyor ki: <em><strong>&#8220;Cenab-ı Hakk’ın Arş’a istiva etmesi eğer Arş’ın üzerine mekân tutmak olursa, böyle anlatılır, böyle anlaşılmaya çalışılırsa o zaman sorarız biz, Allah Arş’ı yaratmadan önce neredeydi?&#8221;</strong></em> Bu son derece önemli bir sorudur.</p>
<p>Cenab-ı Hakk’a mekân tayin etme gafletinde bulunan insanlar, O’nun Arş’ın üzerinde mekân tuttuğunu, yerleştiğini ifade eden, böyle bir cehalet sergileyen insanlar İmam Ebu Hanife’nin bu sorusuna cevap vermek zorundadır; <em>&#8220;Allah Arş’ı yaratmadan önce neredeydi?&#8221;</em></p>
<p>Evet, nerede sorusu Cenab-ı Hakk için abes bir sorudur. Allah Teâlâ için kullara mahsus herhangi bir ifade kullanılmaz. Biz,mekân içindeki varlıklar için nerede sorusunu sorarız. Nerede sorusunun cevabı da yine mekân esas alınarak verilir. Şimdi biz bu soruyu zihnimizde kalıp haline gelmiş alışkanlıklar çerçevesinde soruyoruz. Ben neredeyim? Ben şu anda odadayım. Arkamda perde var. Önümde bilgisayar var. Sağımda kitap var. Solumda telefon var. Dikkat ederseniz nerede sorusunun cevabı hep mekân içerisindeki varlıkların birbirine karşı konumu esas alınarak verilir. Ay nerede? Yukarıda. Peki, kime göre yukarıda? Bize göre.</p>
<p>Bir insan uzaya gidip ayın bulunduğu yüksekliğin üzerine çıksa ve o insana sorsanız: Ay nerede? Diyecektir ki aşağıda. Bakın mekânla irtibatlandırarak cevap veriyoruz. Çünkü soru da mekânla irtibatlı. Nerede sorusu bir mekân sorusudur. Nerede? Şurada, önde, arkada, sağda, solda, üstte, altta. Dolayısıyla bu mekân izafidîr. Ben şurada oturuyorum, bizim evin alt katında oturan insana göre ben yukarıdayım. Ama üst katta oturana göre ben aşağıdayım. Bu duvara göre ben ön taraftayım. Öbür duvara göre arka taraftayım. Nerede sorusunu nereden sorarsanız ona göre cevap alırsınız. Şimdi mekânın yok olduğunu düşünün. Ya da uzaya gittiğinizi düşünün.</p>
<p><span style="font-size: 16px;">Uzayaracına bindiniz ve uzay boşluğuna çıktınız. O boşluk içerisinde alt neresi, üst neresi sağ neresi, sol neresi, ön arka neresi, mekân kavramı uzayda kayboluyor değil mi? Uzaya çıktığınız da mekân kavramı kayboluyor. Alt, üst, ön, arka, yan kayboluyor. Şimdi insan uzaya çıktığında mekân kavramı kayboluyorsa, uzayı yaratan Cenab-ı Hakk’ın mekânla bağlantılı olduğunu nasıl düşünebiliriz?</span></p>
<p>Dolayısıyla, O’nun fiillerini de mekânda, organlar, azalar vasıtasıyla işlenmiş şeyler olarak düşünmek son derece saçmadır, son derece yanlıştır. Tevhid inancıyla bağdaşmaz. Dolayısıyla fiilde tevhid, gerçek anlamda fiilde tevhidin künhüne vakıf olmak için, hakikatine ulaşabilmek için Cenab-ı Hakk’ı mahlûkata benzetmekten tenzih etmemiz lazım ki fiilde tevhidin ne olduğunu gerçek anlamda anlayabilelim. Elbette fiilde tevhidin zatta tevhidle çok sıkı bir bağlantısı var. Yani zatı hiçbir varlığa benzemeyen Cenab-ı Hakk’ın elbette fiilleri de hiçbir varlığın fiillerine benzemeyecektir.</p>
<p>Bu bahse metnin ilerleyen bölümlerinde tekrar tekrar değineceğiz.</p>
<div align="center"><strong>TEVHİD MESELESİ<br />
&#8211; 4. BÖLÜM &#8211;</strong></div>
<div align="center"></div>
<div align="center"><strong>Sıfatta Tevhid</strong></div>
<p>Sıfatta tevhid meselesi -özellikle günümüzde- Müşebbihe ve Mücessime taifesi tarafından da bir hayli çarpıtılmış bir meseledir. Cenab-ı Hakk’ın sıfatları vardır. Biz Cenab-ı Hakk’ı o sıfatları ile biliyoruz. Cenab-ı Hakk’ın sıfatları dediğimizde bunları çeşitli şekillerde tasnif etmek mümkündür.</p>
<p>Genel kabul gören tasnif şöyledir: Cenab-ı Hakk&#8217;ın iki türlü sıfatı vardır: <strong>Zâtî ve Fiilî.</strong> Zatî sıfatlar ikiye ayrılır: <strong>Selbî ve Sübûtî.</strong></p>
<p><strong>Selbî sıfatlar: <em>Vücud, Kıdem, Beka, Vahdaniyet, Kıyam bi Nefsih, Muhalefetun lil-Havadis.</em><br />
<em>Sübûtî sıfatlar ise Hayat, İlim, Sem&#8217;, Basar, Kudret, İrade, Kelam ve Tekvin&#8217;dir.</em></strong></p>
<p>Cenab-ı Hakk ilim sıfatına sahiptir, Cenab-ı Hakk için herhangi bir şey konusunda bilgisizlik düşünülemez, tasavvur edilemez. Böyle bir şey tevhidi ihlal eder. Hayat, Cenab-ı Hakk hayat sıfatıyla muttasıftır, hayat sahibidir, O’nun hayat sahibi olmadığını düşünemeyiz. Cenab-ı Hakk kelam sahibidir, kudret sahibidir, bunların zıddını düşünemiyoruz. Çünkü zıddı noksanlık ifade eder, eksiklik ifade eder. Cenab-ı Hakk da her türlü noksanlıktan, eksiklikten münezzehtir. Sübûtî sıfatlar hakkında, &#8220;<em>başka varlıklarda da cüz&#8217;î, mecazî de olsa tasavvur olunabilir</em>&#8221; diyoruz. Yani Yüce Allah da ilim sahibidir, mesela insan da. Yüce Allah da kudret sahibidir, insan da…</p>
<p>Ancak Selbî sıfatlar böyle değildir. Bunların başka varlıklarda da bulunduğunu söylemek mümkün değildir. Böyle bir iddia Tevhid&#8217;e temelden aykırıdır. Yüce Allah Vücud (varlık) sıfatıyla muttasıftır ve bu varlık, &#8220;<em>kendinden ve zorunlu</em>&#8220;dur. Diğer varlıklar varlıklarını O&#8217;na borçludur. Yüce Allah kıdem sıfatıyla Kadîmdir. O&#8217;ndan başka kadim varlık yoktur. O&#8217;ndan başka, <em>&#8220;kendi nefsiyle kaim kadim ve baki&#8221;</em> bir varlık yoktur…</p>
<p>Keza Yüce Allah&#8217;ın fiili sıfatları vardır. O yaratıyor, halk sıfatı var; rızık veriyor, öldürüyor, diriltiyor. Bunlar Cenab-ı Hakk’ın fiili sıfatlarıdır. Az önce de ifade edildiği gibi Cenab-ı Hakk fiil işlerken bu sıfatlarıyla bu fiileri işler, yani yaratma (tahlîk) sıfatıyla halk eder, terzîk sıfatıyla da rızık verir. İmâte sıfatıyla öldürür, ihya ile diriltir, ihya eder hayat verir.</p>
<p>Bu sıfatlar Cenab-ı Hakk’ın fiilî sıfatlarıdır. Cenab-ı Hakk hiçbir şey yaratmasaydı da Hâlık idi. Hiçbir şeyi yaratmasaydı da O’nda bir eksiklik meydana gelmezdi. Herhangi bir varlığı var edip ona rızık vermeseydi de Cenab-ı Hakk Rezzaklığından ve diğer kemal sıfatlarından herhangi bir şey kaybetmezdi. Öldürmeseydi, diriltmeseydi de ihya, imate ve diğer kemal sıfatlarında herhangi bir eksiklik, noksanlık meydana gelmezdi.</p>
<p>Cenab-ı Hakk’ın selbî sıfatları vardır, sübutî sıfatları vardır. Selbî sıfatları bilhassa Kelam ulemasının son derece isabetli ve hayati bir şekilde tespit edip ortaya koyduğu şeylerdir. Sübutî sıfatları ise daha ziyade naslardan, ayetlerden, hadislerden birebir elde edilmiş, birebir çıkarılmış sıfatlar olarak anlıyoruz.</p>
<p>Önce sübutî sıfatlara kısaca değinelim. Cenab-ı Hakk hayat sahibidir, ilim sahibidir, işitir, görür, iradesi vardır, kudreti vardır, kelamı vardır, yaratır tekvin sıfatı vardır. Bu sıfatlar, cüz&#8217;î/mecazî anlamda başka varlıklarda da vardır. Başka varlıklar da hayat sahibidir, ilim sahibidir, işitir, görür, irade eder, kudreti vardır, kelamı vardır. Fakat bunlar Cenab-ı Hakk’ın var etmesiyle mevcut olmuştur. Cenab-ı Hakk’taki asılları ise mükemmel ve sonsuz olarak mevcuttur. Yani Cenab-ı Hakk mükemmel bir hayat sıfatıyla, sonsuz bir hayat sıfatıyla vardır. Cenab-ı Hakk’ta mükemmel bir ilim, mutlak ve sonsuz bir ilim sıfatı vardır.</p>
<p>Keza Cenab-ı Hakk’ın görmesi, işitmesi herhangi bir kayda, şarta bağlı olmayıp mutlaktır; herhangi bir şeye ihtiyaç duymadan Cenab-ı Hakk işitir görür, kudretinin önünde hiçbir varlık engel teşkil edemez. Kudreti her şeye şamildir. İstediği şeyi var eder, istediği şeyi yok eder. Yokluktan varlığa çıkarmak da O’nun kudreti içindedir. Yokluğa terk etmek de O’nun kudreti içindedir. Yaratmak da, yaşatmak da, yok etmek de O’nun sıfatları ve sıfatlarının yansıması, tahakkuku, tezahürü içerisindedir.</p>
<p>Selbî sıfatlara gelince onların her birini, ifade edeceğimiz kalıplar halinde Kur’an ve Sünnet’te bulamayabiliriz. Fakat bu o kadar enteresan bir istikra ile kelam ulemamız tarafından ortaya konulmuştur ki gerçekten bu konuda –Allah onlara rahmet etsin– kelam âlimlerimizin nassları bütüncül okumalarındaki performansını, mükemmelliğini görüyoruz.</p>
<p>Selbi sıfatlar derken neyi kastediyoruz? <strong>Vücut, Kıdem, Beka, Vahdaniyet, Kıyam bi nefsihî, Muhalefetu’l li’l-havadis…</strong> Bunları kastediyoruz.</p>
<p><strong>Vücut sıfatı</strong>: Cenab-ı Hakk vardır, varlığı kendindendir, zatîdir, zorunludur. İnsan olmasaydı ne olurdu diye bir soru sorabiliriz. Hiçbir şey olmazdı. Ağaç var olmasaydı ne olurdu? Bir şey olmazdı. Kâinatta ya da Cenab-ı Hakk’ın yaratma fiilinde herhangi bir noksanlık bir eksiklik meydana gelmezdi. Ya da kâinatta gördüğümüz her şey için bu soruyu sorabiliriz. Olmasaydı da olurdu. Çünkü vücudu, varlığı zorunlu değil. Biz bunun (vacib/zaruri/zorunlu) karşıtı olarak mümkin diyoruz. Türkçemizde mümkün diye ifade ettiğimiz tabirin aslı mümkindir. Ve bu kelamî bir kavram, terim olarak zorunlunun,zarurinin karşıtıdır.</p>
<p>Cenab-ı Hakk’ın varlığı zaruridir, vaciptir. Onun için bizim kelam kitaplarında “<em>Cenab-ı Vâcibu’l-Vücud</em>” tabirini çok sık görürüz. Eskiler bu tabiri çok sık kullanırmış. Vacibü’l-Vücud diye bir ayet, bir hadis yok ama bu, ayetten ve hadisten bütüncül okumayla elde edilmiş son derece harika, son derece mükemmel bir tasniftir. Cenab-ı Hak Vacibü’l-Vücut’tur. Varlığında bir başka varlığa muhtaç değildir. Muhtaç olsaydı ilah olamazdı. Herhangi bir varlık; var olmak için, yokluktan varlığa çıkarılmak için ya da varlığının devamı için bir başka varlığa muhtaçsa işte o ilah olamaz.</p>
<p>Burada parantez içi bir şey söyleyelim. Özellikle ateist kesimden gelen bir takım sorularla karşılaşırız. “<em>Siz diyorsunuz ki tanrı her şeye kadirdir, tanırının gücü her şeye yeter. O zaman tanrı kendisi gibi bir tanrıyı var edebilir mi?</em>&#8221; Bu soruya evet desek -haşa ve kella- tevhid akidesi bozulacak. Hayır, desek Cenab-ı Hakk’ın kudretine bir sınır getirmiş gibi olacağız. Tuzak bir sorudur. Bu soruya nasıl cevap vermemiz lazım? İşte bu soru kelam ulemamızın bu istikrasında gizlidir.</p>
<p>Herhangi bir varlık Cenab-ı Hakk tarafından var edilmişse, yaratılmışsa o ilah olamaz ya da daha genellemeci bir cümle kuralım: Herhangi bir varlık yaratılmışsa o ilah olamaz. Dolayısıyla, varlığı zorunlu olmak, kendinden olmak, bir başka varlık tarafından yaratılmış olmaktan münezzeh olmak, sadece ve sadece Cenab-ı Hakk’a mahsustur. İşte onun için bu soru yanlış bir sorudur. Yeri geldiğinde bir sorunun yanlış bir soru olduğunu söyleyebilmemiz lazım. Yani biri bize “<em>Bir erkek hamile kaldığında kaç ay içinde doğurur?”</em> dese, arkadaş bu yanlış bir sorudur, erkek hamile kalmaz deriz. Yahut bir ölü mezarda ihtilam olduğunda nasıl gusül abdesti alır?</p>
<p>Bu yanlış bir sorudur; ölüler ihtilam olmazlar. İşte bunun gibi Allah kendisi gibi bir Allah yaratabilir mi, sorusu da yanlış bir sorudur. Bu, işi kavrayamamış bir beynin yalpalamasını, zik-zak yapmasını ifade eder. Herhangi bir varlık yaratılmışsa o ilah olamaz.</p>
<p>Bu soruyu soran adam, ilah olma vasfı üzerinde ya da Vacibü’l- Vücud sıfatı üzerinde düşünme imkânı bulamamış. Biz onu bu selbî sıfat üzerinde düşünmeye sevk edeceğiz. Ona <em>“Cenab-ı Hakk Vacibü’l-Vücuttur. Varlığı zorunludur ve kendindendir. O’nun dışındaki her varlık mümkin varlıktır. Varlığı zorunlu değildir ve başka varlığın var etmesine muhtaçtır”</em> diyeceğiz.</p>
<p>Evet, selbî sıfatların başında <strong>Vücud</strong> geliyor. Sonra <strong>kıdem</strong>. Bunlar birbirleriyle bağlı sıfatlardır. Herhangi bir varlık varlığı zorunluysa kendindense ve Vacibü’l-vücud ise O Cenab-ı Hakk’tır. O’nun dışında böyle bir varlık yoktur. Dolayısıyla O’nun varlığının bir başlangıç noktası da olmamalıdır. Çünkü varlık bir başlangıç noktasına muhtaçsa onu bir var eden var demektir. Burası önemli. Varlığı da yokluktan varlığa çıkarılmışsa, varlığının belli bir başlangıç noktası varsa o varlık ilah olamaz, Rabbu’l-âlemin olamaz. O mümkinü’l vücuttur ve Allah Teâlâ tarafından var edilmiştir, var kılınmıştır.</p>
<p>Dolayısıyla varlığının bir ilk noktası, bir başlangıç noktası, Cenab-ı Hakk için söz konusu değildir. Keza, <strong>Bekâ</strong> da öyledir, Cenab-ı Hakk bâkidir ve bekâsı kendindendir. Cenab-ı Hakk varlığının devamında ve sonsuzluğunda herhangi bir varlığın O’nu var ve sonsuz kılmasından münezzehtir. O’nun varlığı kendinden olduğu gibi kıdemi de bekâsı da kendindendir. Dolayısıyla bu noktada akla şöyle bir şey gelir. Biz diyoruz ki, “<em>Ahiret hayatı ebedidir Cennet ve Cehennem hayatı ebedidir, sonsuzdur</em>.” Demek ki, “<em>Allah Teâlâ’dan başka varlık da sonsuz oluyormuş!</em>” Hayır, böyle demiyoruz. Biz Cenab-ı Hakk’ın onlara sonsuzluğu vermesiyle sonsuz olmuşlardır diyoruz. Yani Cenab-ı Hakk’ın bekâsıyla ya da herhangi bir varlığın, insanın, bir yaratılmışın bekâsı o noktada birbirinden temelli bir farkla ayrılır. Cenab-ı Hakk’ın bekâsı kendindendir, varlığının tabii zorunlu bir yansımasıdır.</p>
<p>İnsanın bekâsı ya da herhangi bir var kılınmış varlığın bekâsı ise kendinden değildir, zorunlu değildir. Bâki olan Cenab-ı Hakk’ın bâki kılmasıyla bu özelliğe kavuşur. Dolayısıyla bu iki bekâ arasında böyle bir hayati fark vardır.</p>
<p>Bir diğer selbî sıfat da <strong>Vahdaniyettir.</strong> Cenab-ı Hakk Vacibü’l-Vücud olarak tektir. O’ndan başka Vacibü’l-Vücud olan varlık yoktur. Nitekim bu kâinatı yaratan iki ilah olsaydı, mutlaka bu âlem fesada giderdi. Yani işte düalistlerin ya da Mecusilerin dediği gibi iyilik tanrısı, kötülük tanrısı, ışık tanrısı, karanlık tanrısı… Buna kelam âlimleri <strong>“<em>Burhan-ı Temanü</em>”</strong> diyorlar. Kur&#8217;an’ı Kerim’den hareketle, böyle kudretleri sonsuz iki ilah olsaydı mutlak surette bunların iradeleri bir yerde çatışacaktır.(14) Birisi bir varlık yaratmak isteyecek, öbürü belki o varlığın yaratılmasına itiraz edecektir veya birisi bir şekilde var etmek isteyecektir, öbürü hayır o şekilde değil şu şekilde olsun diyecektir.</p>
<p>Dolayısıyla kâinat fesada giderdi. Kâinatta iki tane ilah ya da birden fazla ilah tasavvur olunamaz. Bundan Cenab-ı Hakk’ın vahdaniyeti aklen de kavranabilir bir şeydir. Onun için Kur&#8217;an’ı Kerim’de de bu meselenin altı çizilmiştir. Tekraren söyleyelim. Bütün bu sıfatlar -selbi sıfatlardan bahsediyoruz- Cenab-ı Hakk’ın Vacibü’l-Vücud olması vasfıyla irtibatlandırılarak düşünülür. Yani Vacibü’l-Vücud bir tek varlık vardır, O da Cenab-ı Hakk’tır. O’nun dışında varlığı zorunlu olan varlık yoktur. Dolayısıyla tek olması anlaşılabilir bir şeydir, hatta işin tabiatı gereği tek olmalıdır.</p>
<p>Ve yine Vacibü’l-Vücud vasfının bir diğer yansıması olarak görebileceğimiz <strong>Kıyam bi Nefisihî</strong>’dir. Yani başka hiçbir varlığa ihtiyaç duymadan varlığı kendi kendine ve zorunlu olarak devam eden varlık olarak Kıyam bi Nefsihî. Hiçbir varlığa ihtiyacı yoktur, varoluşta varlığının devamında hiçbir varlığa muhtaç değildir. Bu da O’nun Vacibü’l-Vücud olmasının en tabi sonucudur.</p>
<p>Ve nihayet selbi sıfatlar arasında en mühim olarak gördüğüm <strong>“<em>Muhalefetün li’l-Havadis</em>”</strong> sıfatı.<br />
Sonradan var edilmiş her ne varsa Cenab-ı Hakk’ın ona muhalif olması, ondan farklı olması demek. Sonradan var edilmiş her ne varsa, yani bütün âlem, Cenab-ı Hakk dışında her şey bir zaman içinde var edilmiştir. Dolayısıyla her şey kelamî tabir ile “<em>muhdes</em>”tir. Kelam âlimlerimiz “<em>hâdis</em>” de derler. Zaman içerisinde sonradan olmuş, var edilmiş, muhdes demektir.</p>
<p>Dolayısıyla Cenab-ı Hakk dışında her varlık, yani âlem muhdestir, hâdistir. İşte bu hâdis/muhdes olan âlem içindeki her bir varlık hangi özelliklere sahipse Cenab-ı Hakk ondan başkadır. Yani zatî özellikler bakımından, fiil işleme bakımından, sıfatları ve isimleri bakımından muhdes varlıklar ile Cenab-ı Hakk arasında paralellik kurulmaması gerekir. Bu mesele O’nun zatı hakkında, fiilleri hakkında evvelki yaptığımız izahat akılda tutularak anlaşılmalıdır. Muhalefetün li’l- Havadis, Cenab-ı Hakk’ın bütün vasıflarında âlemden ve âlem içindeki her varlıktan başka olmasını anlatıyor.</p>
<p>Bu Cenab-ı Hakk’ın özellikle haberî sıfatları söz konusu olduğunda önem kazanıyor. Burada teşbihe ve tecsime düşmemek için, ayağımızın bu yanlış noktaya kaymaması için, Muhalefetün li’l-Havadis konusunun üzerinde durarak üzerine basa basa bu meseleyi zihinlerimize hatta bilinçaltımıza yerleştirmemiz lazım. Bizim âlem hakkındaki algımız müşahede ve tecrübeye dayanır.</p>
<p>Bize herhangi bir şeyden söz edilirken, örneğin tanımadığımız bir insandan söz ediliyorsa bile, onu bize bildiklerimiz üzerinden anlatmaya çalışırlar. Yani sokakta birisine rastlamıştır mesela bize onu anlatırken, ortak tanıdığımız bir başkasına atıf yaparak anlatır. Filana benziyordu, saçının şekli şöyleydi, şöyle bir elbise giymişti gibi herkes birisine atıf yaparak onu anlatmaya çalışır. Bu ne demektir? Bizim zihnimizde daha evvelden mevcut olan bir kalıp vardır, bilmediğimiz bir şeyi anlatırken ya da anlatmaya çalışırken o kalıba gönderme yaparız, ona kıyas ederek anlamaya çalışırız.</p>
<p>Buna teknik tabiri ile <em>“görünmeyeni/bilinmeyeni görünene/bilinene kıyas ederek anlatmaya çalışmak”</em> denir. İşte Muhalefetün li’l-Havadis gündeme geldiğinde bu şey iflas ediyor. Böyle bir şey söz konusu değil. Cenab-ı Hakk’ın künhünü, zatını idrak etmemiz Cenab-ı Hakk’ın var ettiği bu yapımız içerisinde mümkün olan bir şey değil.</p>
<p>Şimdi biz Cenab-ı Hakk’ı ahirette göreceğiz. Evet, baş gözümüzle göreceğiz. İlgili ayetlerden ve rivayetlerden böyle olduğunu biliyoruz. Peki, nasıl olacak, biz Cenab-ı Hakk’ı, O’nun zatını ihata edemiyoruz, idrak edemiyoruz, nasıl göreceğiz? İşte bunda da âlimlerimiz diyor ki, keyfiyetsiz bir şekilde göreceğiz. Bizim şuanda görme diye ifade ettiğimiz şey keyfiyetli bir şeydir. Yani biz bir şeyi gördüğümüz zaman ya da görmek için, gözümüzü o şeye çeviririz. O şeyi görüş açımızın içine alırız. O şeyi boyutlarıyla, boşluktaki eni, boyu, derinliğiyle idrak ederiz. O bizim beynimizdeki görme merkezine yansır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>V<span style="font-size: 16px;">e biz onu boyutlarıyla görürüz. Ahirette Caneb-ı Hakk’ı böyle mi göreceğiz? Hayır. Cenab-ı Hakk bizim bu gördüğümüz sınırlı boyutlara cisimlere sahip varlıklar gibi değil ki… Dolayısıyla O’nu görmemiz gerçekleşecek ama keyfiyetsiz. Yeri geldiğinde bu meseleyi de zihinlerimize daha kolay gelecek biçimde ilgili ayet ve hadisler desteğinde göreceğiz.(15)</span></p>
<p>Bütün bunları Muhalefetün li’l-Havadis temelinde anlamamız, anlamaya çalışmamız lazım. Cenab-ı Hakk hâdis varlıklar hakkında bildiğimiz gördüğümüz her ne varsa O’ndan başkadır, O’ndan farklıdır. Dolayısıyla bizim idrak kapasitemizin dışındadır diyeceğiz. Bu Muhalefetün li’l-Havadis sıfatı selbî sıfatlar içerisinde, Cenab-ı Hakk’ın bütün ilahi sıfatlarını özetleyen ve anladığımız takdirde diğer bütün sıfatlarını anlayabileceğimiz bir sıfat.<br />
Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarında da hiçbir varlığa benzemediğini, sıfatlarda tevhidin nasıl anlaşılması gerektiğini, O’ndan başka ilah olmadığını vurguladı metnimiz. Bu metinde yer alan ve tevhid hakkında bilmemiz gereken hususları bir zemin olarak döşüyoruz.</p>
<p>Sıfatlardaki tevhidi anlattık. Şimdi de Esmâ’da (Cenab-ı Hakk’ın isimlerinde) Tevhidi anlatacağız.</p>
<div align="center"><strong>TEVHİD MESELESİ<br />
&#8211; 5. Bölüm &#8211;</strong></div>
<div align="center"></div>
<div align="center"><strong>Esmâ’da Tevhid</strong></div>
<p>Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin kaynağı sıfatlarıdır. İsim ile sıfat arasında böyle bir ilişki vardır. Bunu bilmekte fayda var. Sıfat isimden önce mevcut olan şeydir.</p>
<p>Cenab-ı Hakk’ın her bir sıfatı âleme taalluk ettiğinde, dış dünyaya tesiri olduğunda o sıfatla bağlantılı isim gündeme geliyor. Yani şöyle diyelim; Cenab-ı Hakk’da &#8220;<em>rahmet</em>&#8221; sıfatı vardır. Cenab-ı Hakk rahmet edilecek bir varlık yaratıp ona rahmet ettiğinde “<em>er-Rahmân</em>” ism-i şerifinin tecellisi ortaya çıkıyor. Ya da Cenab-ı Hakk’da &#8220;<em>diriltme</em>&#8221; sıfatı vardır. Bu sıfatla bir varlığı var edip, sonra öldürüp ondan sonra dirilttiğinde “<em>el-Muhyî</em>” isminin tecellisi ortaya çıkıyor. Veya “<em>er-Rezzâk</em>” rızık veren demek. Cenab-ı Hakk zatı itibariyle “<em>rızık verici</em>” sıfatına sahiptir. Ama rızık elde edecek bir varlık yaratıp ona rızık verdiğinde “<em>er-Rezzâk</em>” ism-i şerifinin tezahür ve tahakkuk ettiğini görüyoruz. İsimle sıfat arasında böyle bir ilişki vardır.</p>
<p>Cenab-ı Hakk’ın ism-i şerifleri O’na mahsustur. Çünkü sıfatların kaynağıdır, dedik. Dolayısıyla sıfatlar O’na mahsus olunca isimleri de O’na mahsus olacaktır. O isimler hakkıyla en mükemmel şekilde sadece Cenab-ı Hakk için söylenebilir. Cenab-ı Hakk’ın dışındaki varlıklara Esma-i Hüsna’ya dahil bir takım isimler ıtlak olunabilir (kullanılabilir). Kur’an’da mesela müminlere <em>“…Kendi aralarında rahîmdirler”</em> (16) buyruluyor. Oysa Rahîm ismi Cenab-ı Hakk’ın ismi şerifidir, O’na mahsustur. Yahut buna benzer bir takım kullanımları Kur’an ve Sünnet’te görüyoruz. Acaba burada esmada bir ortaklık söz konusu mudur? Hayır değildir. O esmanın altındaki, arka plandaki sıfat en kemal haliyle Cenab-ı Hakk’a mahsustur.</p>
<p>İnsanlarda sadece onun bir yansıması, cüz&#8217;î bir tezahürü olabilir. Cenab-ı Hakk merhametlidir. İnsan da merhametlidir. İnsandaki merhamet hissi esasen Cenab-ı Hakk’ın merhamet sıfatından yansımadır. Aslı Cenab-ı Hakk’da mevcuttur. Kemali Cenab-ı Hakk’da mevcuttur. İnsanda da onun cüz&#8217;î bir yansıması vardır. Dolayısıyla insandaki bu yansıma izafidir, sınırlıdır. Cenab-ı Hakk’daki ise sonsuzdur, sınırsızdır, mutlakdır. İsimler için de bunu düşüneceğiz. Cenab-ı Hakk’ın isimlerinden bazıları insanlar hakkında da kullanılır. Fakat bunların izafi olduğunu Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarının insandaki cüz’i tezahürünün, tecellisinin bir yansıması olduğunu bilmekte fayda var.</p>
<p>Bu isimler, yani diyelim ki er-Rahman, er-Rahim, et-Tevvab, el- Afuvv, el-Ğafur ismi şeriflerinin dayandığı sıfatlar sadece Cenab-ı Hakk’a mahsus olarak O’nda mevcuttur. O sıfatlar dış âleme yansıdığında bu isimler gündeme geliyor. Ve bu isimler de yine mutlak anlamda Cenab-ı Hakk’ın zat-ı ulûhiyetine mahsustur.</p>
<div align="center"><strong>Ahkâmda Tevhid</strong></div>
<p>Cenab-ı Hakk kulları üzerinde, var ettiği varlıklar üzerinde hükmünü dilediğince yürütendir. O herhangi bir konuda herhangi bir hüküm verdiği zaman o hüküm tartışılmaz. Doğruluğu, yanlışlığı, nedeni, niçini tartışılmaz. O diler, dilediği hükmü verir. O sorguya çekilmez.</p>
<p>Cenab-ı Hakk, fiili için hiçbir kudret, hiçbir yetki, hiçbir otorite tarafından sorguya muhatap tutulamaz ama insanlar sorulurlar,sorguya çekilirler.</p>
<p>Cenab-ı Hakk’ın hükümde, ahkâmda tevhidini anlatan Kur’an’ı Kerim’de pek çok ayet var. Mesela onlardan birisi Ra’d Sûresi 41. ayetidir: <em>“Allah hüküm verir ve O’nun hükmünü tenkid edecek -bu niye böyle oldu diyecek- sorgulayacak hiçbir kudret yoktur.”</em> Keza Maide Sûresi’nde Allah Teâlâ’nın indirdiği hükümlerle, insanların hükmetmekle yükümlü olduğu bize ifade ediliyor.(17) Bu son derece önemli bir nokta.</p>
<p>Yine Maide Sûresi’nin 1. ayetinde <em>“Allah dilediği hükmü verir.”</em> Keza Kasas Sûresi’nin 88. ayetinde <em>“Hüküm O’na mahsustur, hüküm verme yetkisi O’na aittir. Münhasıran O’ndandır ve siz O’na döndürüleceksiniz.”</em> buyruluyor.</p>
<p>Buradaki “<em>hüküm</em>”den ne anladığımızı biraz açalım:</p>
<p>İslam dünyasındaki kurtuluş savaşları, mücadeleleri ve hareketleri çerçevesinde bir miktar ideolojik mahiyetli şeyler de yazıldı, söylendi. İşte bu çerçevede Müslümanların devlet talebi gündeme getirilmeye başlandı. Müslümanlar üzerine, insanlar üzerine Allah’tan başka gücün hüküm koyma salahiyetine sahip olmadığı vurgulandı. İşte Seyyid Kutup –merhum- bu konuda yazdı. Mevdudî yazdı, daha başkaları yazdı.</p>
<p>İnsanlar üzerine dünyevi ahkâm ve devlet idaresi noktasında Cenab-ı Hakk’tan başkasının hüküm koyma yetkisine sahip olmadığı, Müslümanların münhasıran İslam ahkâmıyla, Kur’an ve Sünnet ahkâmıyla dünyasını, işlerini idare etmesi gerektiği, hayatı o ahkâm üzerine inşa etmesi gerektiği vurgulandı. Biz ahkâmda tevhidi işlerken hemen aklımıza bu meseleler gelir. Fakat bu meseleler öyle tekdüze ele alınmaması gereken meselelerdir.</p>
<p>Buradan hareketle mesela şöyle diyenler oldu: <em>“Herhangi bir Müslümanın içinde yaşadığı toplumun yönetim şekli/hukuku eğer İslam dışıysa orada hiçbir şekilde yaşaması veya öyle bir hukuk sistemiyle idare edilen devlette görev alması, memur olması, belli kademelere gelmesi caiz değil. Çünkü Müslüman, gayri İslami hükümlerin vücut verdiği bir sistemde fiilen görev alamaz.”</em></p>
<p>Bu tarz şeylere kadar işin ucu dayandı. Hatta hala bu sorularla muhatap oluruz. Bu tarz soruların bizlere sorulmadığı gün hemen hemen yok gibidir.</p>
<p>Bir kere şu noktayı birbirinden ayıralım:</p>
<p>Bir Müslümanın kendi hususi tercihi olarak yani tercih imkânının bulunduğu ortamda ve zeminde Allah Teâlâ’nın hükümlerine aykırı başka hükümleri tercih etmesi asla caiz değildir. Fakat bizim dışımızda belirlenmiş bir dünya var, bizden önce gayr-i İslami bir sistem kurulmuş ve biz orada gözlerimizi açmışız. Biz o sistemde nasıl davranacağız, hayatımızı nasıl düzenleyeceğiz, bu hukuk sistemiyle aramızdaki münasebet nasıl olacak?<br />
İşte burada iradi ve ihtiyari tercihle, zorunluluk durumunu birbirinden ayırmamız lazım… Mesela diyelim ki; böyle bir sistem içerisinde avukat oldunuz, avukatlık yapıyorsunuz. Bu ülkede eskiden çok olurdu bu tarz şeyler; irtica suçuyla suçlandınız. Bir yerde namaz kılıyordunuz, bir yerde toplu zikir yapıyordunuz, Risale-i Nur okuyordunuz veya İlmihâl okuyordunuz. Geldi, polis bastı sizi -Allah korusun-, tuttu, aldı, toptan götürdü. Şimdi ne yapacaksınız?</p>
<p>Burada birisi sizi savunacak, müdafaa edecek, sizin bir suç işlemediğinizi karşı tarafa anlatacak, onu bir şekilde ikna edecek ve sizi o mağduriyetten kurtaracak. Çoluğunuz var, çocuğunuz var, onların maişeti var, onların sıkıntıları, problemleri var. Geride sizi bekleyen, merak eden bir sürü insan var değil mi? “<em>Biz Allah yolunda hapse düştük, bizden sonrası önemli değil</em>” diyemezsiniz. Yani dolayısıyla bir mağduriyet var, bir haksızlık var, o haksızlığın ortadan kaldırılması lazım, giderilmesi lazım. Sizi bir avukatın savunması lazım. O avukat sizi savunduğunda siz tekrar suçsuz yere atıldığınız o hapisten, o zindandan çıkarılacaksınız. Bunu nasıl yapacak? Yürürlükteki hukuk sisteminin donelerini, yaklaşımını, mantığını esas alarak yapacak değil mi? Diyecek ki, siz bu adamlara suçlu muamelesi yaptınız ama bu adamlar suçlu değil, bunların suçu yok, mağdur etmeyin diyecek, dışarı çıkaracak.</p>
<p>Şimdi o avukat Allah’ın hükümlerinin dışında başka hükümle hükmetmiş, tağutun hükümleriyle hüküm vermiş konumunda görülebilir mi? Görülmemelidir, çünkü o hükümleri veren başka, tercih edip oraya koyan başka, o hükümler çerçevesinde müdafaa edip mağduriyeti gideren insanın durumu başka&#8230;</p>
<p>Yani bu ikisini birbirinden ayırmamız lazım. Şöyle diyelim; herhangi bir insan –sözün başında da söyledik– kendi dilemesine, tercihine, iradesine bırakılmış konularda Allah Teâlâ’nın ve Rasulü’nün hükmü dışında bir hükmü tercih eder, O’na alternatif olarak O’nun rağmına başka bir hükmü tercih eder, onu hayatına hâkim kılarsa, o hükmü doğru bulursa evet Maide 44-45-47. ayetlerin muhatabı olur. Ama böyle bir kastı yoksa hasbel kader böyle bir mağduriyet yaşamışsa ne yapacak? Kendisini oradan kurtaracak değil mi? Dolayısıyla şunu söylememiz lazım: Bir Müslüman elbette Müslüman olmanın tabi bir neticesi olarak yaşadığı ortamı İslam’la buluşturmak, İslam’ın diriltici soluğunu oraya götürmek mükellefiyetindedir. Bunu ulaştırmakla, telkin etmekle emr-i bil ma’ruf nehy-i ani’l münker yapmakla mükelleftir. Eli geldiğince, dili döndüğünce, gücü çattığınca bunu yapması gerekir. Fakat bunu yaparken özellikle bizim gibi toplumlarda bir anakronizme düşmemek lazım.</p>
<p>Hemen yaşadığımız ortamla Mekke dönemi arasında bir paralellik kurulup, işte Mekke döneminde Efendimiz (s.a.v) şöyle yaptı, o müşrik topluma şöyle davrandı. Dolayısıyla biz de şöyle davranmalıyız. Ama bu toplum Mekke gibi arka planında putperestlik olan bir toplum değil ki. Bu toplumun üzeri küllenmiş olan cevherini biraz üfürüp, silip süpürülüp asli şekline dönülürse ortaya tam bir Müslümanlık çıkıyor. Bizim yaşadığımız ortamda bir takım insanları, bir takım kesimi, şirkle, küfürle vesaireyle itham etmeden önce onlara gerek şahsımızda hakkıyla yaşamak, gerekse tebliğ ederek İslam’ı anlatmak mükellefiyetimiz var. Biz bunu yaptık mı? İslam’ı hakkıyla temsil edebiliyor muyuz, hakkıyla anlatabiliyor muyuz? Bunları ne zaman yaptık, ne kadar süreyle yaptık?</p>
<p>Bu mükellefiyeti tam anlamıyla yerine getirmeden, bu toplumla iman-küfür münasebeti kurmak, bu toplumla çatışmak doğru değil.</p>
<p>Anlattığımız ve yaşadığımız konularda insanlar müşriklerin Ebu Cehil’in, Ebu Leheb’in direnciyle sizi karşılıyorsa buna diyeceğim bir şey yok. Efendimiz (s.a.v)’in sabrıyla biz onlara İslam’ı anlattık mı? Bir de bu var.</p>
<p>Karşı tarafı itham ediyoruz, karşı tarafa baştan bir tavır koyuyoruz, etiketliyoruz ama biz neredeyiz? Ne durumdayız? Biz bu toplumda Muhammedü’l-Emin imajı oluşturduk mu? Ne kadar gittik, ne kadar kime anlattık, İslam’ı kendi şahsımızda ne kadar yaşadık? Efendimiz (s.a.v)’in o toplumda oluşturduğu güvenin ne kadarını biz bu toplumda oluşturabildik? Bu toplumla çatışmaya dayalı bir ilişki kurmadan önce diyaloğa, tebliğe dayalı bir ilişki kurmamız gerekmiyor mu? Gerekiyor. Diyalog derken o zıvanadan çıkmış şeyi (Dinlerarası diyalog) kastetmiyorum; iki kişinin konuşmasını kastediyorum.</p>
<p>Evet, dolayısıyla Ahkâmda Tevhid bahsini işlerken hukuki sisteme taalluk eden ahkâm konusu aklımıza gelir. Ama ahkâmda tevhidin tek boyutu burası değildir. Bir Müslüman için evet, aslolan Allah Teâlâ’nın hükümleridir, Rasulullah Efendimiz (s.a.v)’in tebligatıdır. Bize kadar gelmiş olan Kur’an’dır, Sünnet’tir ve o çerçevede oluşmuş olan fıkhî müktesebattır. Ama biz bunları –bir tespit olarak alın bu söyleyeceğim şeyi- hayata yansıtmaya, yaşamaya ve yaşatmaya ne kadar layık isek Cenab-ı Hakk o kadar yaşamayı ve yaşatmayı bize nasip eder. Bizim liyakatimizle ilgili bir şeydir bu. Biz layık olursak, biz ehil olursak, biz hazır olursak Cenab-ı Hakk bizi o kıvama getirir ve o iklime bizi ulaştır. Ama biz ehil olmadığımız bir şeyi istiyorsak dönüp kendimize bakmamız lazım. Biz hazır, ehil, layık olursak Cenab-ı Hakk dünyamızı da o ahkâm çerçevesinde mamur ve imar etmeyi bize nasip eder.</p>
<p>Ama ahkâmda tevhidin tek boyutu bu değil. Bu işin bir boyutunda da Cenab-ı Hakk’ın bizim için dilediği, hepimiz için tek tek murat ve hükmettiği şey de var. Yani bize nasıl bir hayat dilemişse Cenab-ı Hakk nasıl bir kader takdir buyurmuşsa, bizim ona da teslim olmamız gerekiyor. İlgili yere geldiğimizde kader meselesini tekrar açacağız.</p>
<div align="center"><strong>TEVHİD MESELESİ<br />
&#8211; 6. BÖLÜM &#8211;</strong></div>
<p>Kader ve takdir derken meselenin Müslüman olarak itminan içinde bakmamız gereken bir boyutu daha var: “Cenab-ı Hakk bizi bazen acılarla, maddi-manevi sıkıntılarla, yokluklarla, afetlerle, musibetlerle imtihan eder. Bazen varlık imtihan olur, bazen yokluk imtihan olur. Cenab-ı Hakk’a her durumda teslimiyet içinde olmamız lazım. Üzerimize hüküm koyma noktasında mutlak yetki Cenab-ı Hakk’ta ise, hakkımızda ne dilemişse ona “<em>kahrın da hoş lütfun da hoş</em>” teslimiyetiyle boyun eğmemiz lazım. Bir şeyden emin olarak, biz hayatı O’nun muradı istikametinde yaşamaya çalışan insanlarız. O’na teslimiyetimizde bir problem yok, buna mukabil O’ndan gelen her şey baş göz üstüne…</p>
<p>Bunu böyle görmemiz lazım. Yoksa biz bihakkın yaşamıyoruz. Kaytarmalarımız çok fazla, sıkıntılarımız, zikzaklarımız çok fazla… Buna mukabil gördüğümüz şeyleri -haşa ve kella- Cenab-ı Hakk’ın bize zulmü olarak anlama yanlışına da düşmememiz lazım. Bu hayatî bir hatadır.</p>
<p>Mülk O’nundur dilediğine verir, dilediğinden alır. Dilediğini vezir eder, dilediğini rezil eder. O’nun iradesine teslim olmak ve bu teslimiyette O’nun rızasına ulaşmak; aslolan budur.  Dolayısıyla sadece hukuk sistemi olarak değil, hayatın acısıyla, tatlısıyla karşılaştığımız her enstantanesinde, her sahnesinde, her dönemecinde, her aşamasında O’nun hükmüne, takdirine, kazasına razı olarak teslim olmak da ahkâmda tevhidin ayrılmaz parçasıdır.</p>
<p>Şimdi ikinci maddenin açılımına geçelim:</p>
<p>Allah Teâlâ tektir ve ortağı yoktur. Tevhidin aslı, özü budur. Allah Teâlâ bu tevhidin, gördüğümüz beş boyutu çerçevesinde, bu beş boyutun aynı anda ifade ettiği şekilde tektir. Sayısal olarak değil, tabiri doğruysa nitelik olarak, sıfatları, fiilleri, isimleri, zatı ve hükümleri itibariyle ve bunların hepsinin birden ifade ettiği anlamda tektir. Onun bu tekliği yani tevhid, özellikle günümüzde Suudi Arabistan kaynaklı Vehhabîlik hareketine mensup bir takım kimseler tarafından ikili veya üçlü bir kategorizasyon ile anlaşılıyor. Tevhid-i Ulûhiyet, Tevhid-i Rububiyet ve Tevhid-i Sıfat şeklinde. Ve gerekçe olarak da şöyle bir arka plana dayanılıyor:</p>
<p>Cenab-ı Hakk’ın bir Rububiyet vasfı var, bir de ulûhiyet vasfı var. Cenab-ı Hakk’ın Rububiyet vasfı bu âlemi yaratması, yağmur yağdırması, tabiat olaylarını idare etmesi, rızık vermesi, öldürmesi, diriltmesi vs. Bu Rububiyet vasfında müşrikler bile Cenab-ı Hakk’a iman ederler. Nitekim <em>“Şüphesiz onlara: “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?” diye sorsan, mutlaka, “Allah” derler.”</em> (18) mealindeki ayetten ve benzeri muhtevadaki ayetlerden hareketle İbn Teymiyye’den bu yana tevhid ikili sistemde anlatılır hale geldi.Tevhid-i Ulûhiyet ve Tevhid-i Rububiyet.</p>
<p>Bu ayet bize şunu anlatıyor: Müşriklere, gökleri kimler yarattı diye sorsak, “Allah” derler. Bu onların tevhid-i rububiyete inandıklarını gösteriyor. Rab olarak Allah’tan başka varlık tanımıyor müşrikler. Fakat ilahlık konusunda problemleri var. Allah’tan başkasına kulluk ediyorlar. Buradan da şu meseleye geçiş yapıyorlar; Allah’tan başka varlıklardan yardım istemek, başka varlıkları Allah’tan bir şey isterken araya koymak, yani tevessülde bulunmak veya başka varlıklardan yardım istemek, imdat istemek, medet istemek tevhid-i ulûhiyeti ihlal eden şeylerdir. Bu noktada tevhid ihlal edildiği zaman rububiyet tevhidinin de bir anlamı kalmaz. Çünkü ulûhiyet tevhidi, rububiyet tevhidini de ihâta edendir. Ulûhiyet tevhidinde bir arıza, ihlal olduğunda rububiyet tevhidinin bir anlamı olmaz. Dolayısıyla müşriklere sorsanız “Allah” cevabını alırsınız fakat bunlar Allah’tan başkasına kulluk ettikleri için müşriktir.</p>
<p>Evet, bu çok yaygın olarak Selefi/Vehhabî çevreler tarafından ifade edilen bir şeydir. Bu ulûhiyet ve rububiyet tevhidi hep bu şekilde anlatılır eserlerinde, bu şekilde işlenir.</p>
<p>Şimdi, tevhid-i ulûhiyet ve tevhid-i rububiyet ayrımı bizzat kendisi Kuran’a ve Sünnet’e dayanıyor mu? Kur’an’da ve Sünnet’te bunun bir zemini var mı? Bunun üzerinde durmak lazım.</p>
<p>İnsan-insan ilişkilerini, insan-devlet ilişkilerini kendi hayatıyla ilgili düzenlemeleri, birinden yardım istediğimizde ya da Allah’tan bir şey isterken araya bir varlık koyduğumuzda buna “<em>başkasına tapınmak</em>” diyorlar. İşte bu da Cenab-ı Hakk’ın ilah olma vasfında O’ndan başka ilah tanıma anlamına gelir. Dolayısıyla bir kimse tevessülde bulunduğunda ulûhiyet tevhidini ihlal etmiş olur, dolayısıyla şirke düşmüş olur. “<em>Kâinatı Allah yarattı, rızkı O veriyor</em>” demenin bir anlamı kalmıyor, dolayısıyla bu kimse müşriktir diyorlar.</p>
<p>İşte bu meseleyi biraz açmamız lazım. Bu tevhidin, ulûhiyet ve rububiyet tevhidinin Kur’an’da İbn Teymiyye, M. bin Abdulvehhab ya da günümüz Vehhabîlerinin ileri sürdüğü gibi kesin ayrıma gidebileceğimiz bir zemini var mıdır? Burası tartışmalı… Müşrikler Allah’tan başka Rabb olmadığına inanıyorlar, onların problemi Allah’tan başka ilah tanımaları, dolayısıyla bir kimse Allah’tan başka ilah tanıma ya da ilah tanıdığı anlamına gelecek işler yapsa o kimsenin imanı muteber değildir, o kimse müşriktir, diyorlar. Bunu Kur’an’daki <em>“Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?” diye sorsan, mutlaka, “Allah” derler.”</em> (19) ayetine dayandırıyorlar. Fakat Allah’tan başka Rab tanımadıkları iddiası bizzat Kur’an-ı Kerim’in kendisine aykırıdır. Yani Kur’an-ı Kerim’de müşriklerin Allah’tan başka Rabb tanımadığını ifade eden bir ayet yok, tam aksine Allah’tan başka Rabb tanıdığını, Allah’tan başkasına da Rabblık vasıfları atfettiğini gösteren ayetler var.</p>
<p>Dolayısıyla Tevhid-i Ulûhiyet, Tevhid-i Rububiyet dengesi ayetler esas alınarak sağlaması yapılmış bir sistem değil. Mesela Al-i İmran Sûresi’nde müşriklere hitaben “<em>Ve size: Melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin, diye de emretmez</em>.” buyruluyor. Onlar Allah’tan başka varlıkları; melekleri ve peygamberleri Rabb edinmişler. Tevhid-i Rububiyet kısmında problem var yani. Sizin dediğiniz gibi müşrikler Tevhid-i Rububiyet tevhidine inanıyor değil, Tevhid-i Rububiyette problem var.</p>
<p>Keza aynı şekilde Yusuf Sûresi 39. ayette Hz. Yusuf (a.s)’ın arkadaşlarının rüyalarını yorumlamadan önce tevhidi tebliğ ediyor. Fırsat bilip tevhidi anlatıyor, arkasından rüyaları yorumluyor. “<em>Birbirinden farklı ilahlar mı hayırlıdır yoksa Vahid ve Kahhar olan Allah mı?</em>” Birbirinden farklı Rabblerden söz ediyor. Hz. Yusuf (a.s) onların birbirinden farklı Rablere iman ettiğini ifade ediyor, dolayısıyla Rububiyet tevhidi diye bir şey yok, yani müşrikler Allah’tan başka Rabb tanıyorlar.</p>
<p>İbn Teymiyye ve onu takip edenlerin ulûhiyet tevhidi ve rububiyet tevhidi tarzındaki ayrımının çok da Kur’anî bir temeli olmadığını, Kur’an’da bu ayrımla uyuşmayan ayetleri gördük. Bu ayrımda ısrar etmenin çok fazla anlamı yok. Zira biliyoruz ve Kur’an’ın birçok ayetiyle de sabittir ki şirk koşanlar ulûhiyetle şirk koşuyor, rububiyet tevhidine iman ediyor gibi kesin bir ayrım yapmak mümkün değil. Ulûhiyet tevhidinde de şirk var, rububiyet tevhidinde de şirk var. Kur’an’ı Kerim her iki kavramla ifade edilen şirke de yer veriyor. Dolayısıyla başka bir maksada ulaşmak için böyle bir ayrımı mutlaklaştırmak doğru değil.</p>
<p>Nitekim İbn Ebi’l-İzz şerhine(20) baktığımızda böyle kesin bir ayrım yapmanın çok da mümkün olmadığını görüyoruz. Konu hakkında detaylı izahattan sonra işi biraz gevşetmek zorunda kalıyor ve aynen şöyle diyor İbn Ebi’l-İzz:</p>
<p><em>“Sıfat ve fiillerde birbirine denk iki yaratıcının varlığını kabul etmek anlamında Rububiyet, şirk koşmanın imkânsız olduğu insanlar tarafından kesinlikle bilinen husus olduğu halde bazı müşrikler âlemde kısmi bazı şeyleri yaratıcı olduğu inancına sahip olmuşlardır. İki tanrı kabul eden Seneviyye’nin varlık hakkında görüşü…”</em></p>
<p>diye devam ediyor. Demek ki insanlar rububiyet tevhidinde iman ediyor, ulûhiyet tevhidinde şirke düşüyor yahut ulûhiyeti kabul ediyor, rububiyet de şirke düşüyor gibi kesin ayrım yapmak doğru değil. Kur’an ve Sünnet tarafından da o ayrım bu şekilde mutlak tarzda ortaya konulmuş değil.</p>
<p>Cenab-ı Hakk’ın hiçbir varlığa benzemediği noktasındaki temel akide ilkemiz üzerinde de durmamız gerekiyor. Zira bu ilke bize hiçbir vasfında hiçbir varlığın Cenab-ı Hakk’a benzemeyeceği, O’nun misli dengi benzeri olamayacağını ifadeye koyuyor. Nitekim Şura Sûresi’nin 11. ayetinde de <em>“Onun misli hiçbir şey yoktur.”</em> buyuruluyor. Cenab-ı Hakk’a benzer hiçbir şey yoktur. Demek ki bu benzersizlik zatta, sıfatlarda, isimlerde, fiillerde ve ahkâmında böyledir. Bunların dördünün temeli birincisine dayanır. Yani zatta tevhide dayanır. Cenab-ı Hakk’ın zatı başka hiçbir varlığın zatına benzemez. Kur’an’ı Kerim böyle söylüyor.</p>
<p>Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki: <em>“Cenab-ı Hakk’ın zatı hakkında düşünmeyin, O’nun kudreti hakkında düşünün.”</em> O’nun kâinata ve vücudumuza serpiştirdiği varlığına, birliğine, kudretine götüren delilleri hakkında düşünün. Ama Cenab-ı Hakk’ın zatı hakkında düşünmeyin. Allah Teâlâ hiçbir varlığa benzemez, hiçbir varlık O’na benzemez. Bu temel Akaid ilkesini tekrar ediyoruz. Herkesin bildiği bir şeydir, neden üzerinde bu kadar duruyoruz diye aklınızdan geçebilir. Sebeplerini söyleyeyim: Elimde iki Arapça eser var. Bunlardan birisinin adı: <strong>“<em>Allah Âdem’i Rahman’ın suretinde yaratmıştır’ hadisinin Ehl-i Sünnet ve Ehl-i iman tarafından müdafaası</em>.”</strong> (21)</p>
<p>Allah Teâlâ’nın Hz. Âdem (a.s)’ı kendi ilahi biçiminde, suretinde, şeklinde yarattığına dair bir hadis var. Ve bu kitap da bize diyor ki Ehl-i Sünnet ve Ehl-i İman bu hadisin sahih olduğunu söyler ve savunur. Abdullah ed-Duveyş isimli bir Vehhabînin eseri. Demek ki böyle bir hadis var, Hz. Âdem’in Cenab-ı Hakk’a benzediğini, O’na benzer biçimde yaratıldığını ifade eden bir hadis var, Ehl-i Sünnet ve Ehl-i İman da bu hadisi müdafaa ediyor; kitabın kapağı bize bunu anlatıyor, muhtevasında da bu var. Nitekim muhtevasına baktığımızda yazar, “Bu hadisin tevili konusunda hataya düşenlerden birisi de el-Albânî’dir, o da hataya düşmüştür” diyor. Niye hataya düşmüş? “<em>Allah Âdem’i Rahman’ın suretinde yaratmıştır</em>” hadisinin zayıf olduğunu söylemiş el-Albânî ve hataya düşmüş. O da biliyorsunuz günümüz selefilerinden birisiydi, vefat etti.</p>
<p>Şimdi bu selefi el Albânî’yi burada hatalı buluyor ve diyor ki “<em>el-Albânî bu hadise zayıf demekle hata etmiştir. Bu hadis zayıf değildir.</em>” Başka türlü iddialar da var. Meseleyi uzatmamak için geçiyorum.</p>
<div class="postarea">
<div class="post">
<div id="msg_894" class="inner">
<div align="center"><strong>TEVHİD MESELESİ<br />
&#8211; 7. BÖLÜM &#8211;</strong></div>
<p>İkinci eserimiz selefi çevreye mensup et-Tüveyciri&#8217;ye ait. Tam adı Hammâd b. Abdillah et-Tuveyciri, meşhur selefilerden. Kitabının adı <em>“Ehl-i imanın akidesi: Allah’ın Âdem’i Rahman’ın suretinde yaratmıştır.”</em> (22)<br />
Bu kitabı yazdıktan sonra şöyle diyor:</p>
</div>
<div class="inner">
<p>“Şeyhü’l-İslam İbn Teymiyye, Fahreddün-i Razi’ye bir reddiye yazmış, orada diyor ki “<em>Bu hadis pek çok rivayet yoluyla, çok yaygın biçimde, Sahabe-i Kiramdan da pek çok kişiden nakledilerek bize kadar gelmiştir. İslam’ın ilk üç asrında yaşamış sahabe, tabiin, ve tebe-i tabiin ittifak etmiştir ki buradaki zamir Allah Teala’ya gider ve buradaki hadisin manası şudur: Allah, Hz. Âdem’i kendi biçiminde, kendi suretinde yaratmıştır.</em>” Kendi derken Allah Teâlâ kendi ilahi suretinde yaratmıştır demektir. Sahabe, tabiin, tebe-i tabiin bunda ittifak(!) etmiştir diyor İbn Teymiyye.</p>
<p>Bu hadis bize iki şekilde aktarılmış; birincisi “<em>Allah, Hz. Âdem’i suretinde yaratmıştır.</em>” Bu varyantta kimin biçiminde yarattığı belli değil. Birinci rivayet şekli bu, İmam Buhari, Müslim, Ahmed bin Hanbel ve benzeri sahih hadis kitaplarında nakledilen sahih varyantı budur.</p>
</div>
<div class="inner">Bir de hadis imamları tarafından zayıftır denen –bir üstteki paragrafta zikrettiğim– varyantı var. Hatta selefilerin İmam kabul ettiği, gerçekten de hadis konusunda otorite olan ama Akaid konusunda ciddi yanlışlara düşen İbn Huzeyme, itikad konusunda bir eser yazmış. Bu eserinde bizzat İbn Huzeyme bu rivayetin üç noktada kusurlu, illetli olduğunu ve sahih olmadığını söylüyor. Şimdi hadis imamlarının bu hadis hakkındaki hükmü bu. İbn Huzeyme <em>&#8220;üç noktada kusurludur, sahih değildir&#8221;</em> diyor. Sahih olan; Buhari, Müslim, Ahmed b. Hanbel gibi diğer hadis imamlarının naklettiği <em>“Allah (c.c), Hz. Âdem’i suretinde yarattı”</em> varyantıdır.</div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner">Bakınız, İbn Teymiyye ne diyor:</div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner">“Bu hadis hakkında söylenebilecek şey şudur: “<em>Selef ve ilk üç asırda yaşamış âlimler arasında buradaki zamirin Allah Teâlâ’ya ait olduğu noktasında bir ihtilaf yoktur. Herkes aynı şeyi söylemiştir ki “sûretihi =<strong> صُورَتِهِ</strong> ” kelimesindeki zamir Allah’a gidiyor ve “Allah (c.c), Hz. Âdem’i kendi biçiminde yaratmıştır.” oluyor. Selef, sahabe, tabiin tebe-i tabiin böyle der, bu konuda hiçbir ihtilaf yoktur</em>” diyor.(23)</div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner">Burada, bir hadisin sahih rivayet yolunu bırakıyor, kendi meşrebini, kendi itikadını destekler göründüğü için ulema tarafından zayıf bulunmuş varyantı esas alıyor. Bunu esas alarak sahih varyantı, sahih şeklini tevil ediyor. Ondan sonra da bu iddiasına Tevrat’ı ve İncil’i delil gösteriyor:</div>
<div class="inner">
<p>“<em>Tevrat’ı açıp baktığımızda ‘Tanrı, Rabb kendine benzer bir insanoğlu yaratı’” diyor. Tevrat’ın başında bu yer alıyor. Tevrat’ın ilk kitabında, Tevrat’ı oluşturan beş bölümün en başında böyle bir ifade var; “Rab kendisine benzer bir insan yarattı.</em>”</p>
<p>Şimdi fecaate bakın: Bir hadisin iki tane şekli var. Birisi sahih imamlar tarafından kitaplarına alınmış, sahih olduğu<br />
söylenmiş orada zamirin mercii/gittiği yer yok. <em>“Allah (c.c), Hz. Âdem’i suretinde yarattı.”</em> hadisindeki “suretinde yarattı” ifadesi nedir? Burada zamirin mercii yok. Zamirin merciini zayıf bir varyantı esas alarak tayin ediyor:</p>
</div>
<div class="inner">“<em>Buradaki zamir Allah’a gider, ‘Allah (c.c), Hz. Âdem’i kendi ilahi biçiminde yaratmıştır’ demektir. Sahabe böyledir, selef böyledir, tabiin böyledir, tebei tabiin böyledir. Bunların arasında hiçbir ihtilaf yoktur. Ehl-i Kitab’ın elindeki kitaplar da bunun böyle olduğunu gösterir</em>.” diyor.</div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner">Bundan daha büyük bir fecaat olmaz, arkadan gelen ifadeleri daha fecaat:</div>
<div class="inner">
<p><em>“Üçüncü asra geldiğimizde orada bazı âlimler bu hadisi bu şekilde rivayet etmeyi çirkin buldular. Yani “Allah (c.c), Hz. Âdem’i kendi ilahi biçiminde yaratmıştır” sahih olan budur. Ama üçüncü asırda bazı âlimler bu şekilde nakletmeyi kerih gördüler, çirkin buldular, kendi nefislerinden korktular, kendi akidelerini bu rivayetin tehlikeye düşürmesinden korktular.”</em></p>
<p>Yani -rezalete bakın- bazı âlimler bir hadisi kendi itikatlarını bozar, akıllarını kafalarını karıştırır diye rivayet etmeyi kerih bulmuşlar. Bu ümmetin ulemasına atfedilebilecek bundan daha büyük bir iftira olabilir mi?</p>
</div>
<div class="inner">Şimdi bütün bunu dışarıdan birisi söylese, örneğin bunu bir kelam âlimi söylese İbn Teymiyye topunu tüfeğini kuşanır ve o adamı darağacına çeker. Sen bir hadis hakkında nasıl bunu düşünürsün. Bir hadisin zayıf varyantını esas alıyor, sahih varyantını o doğrultuda tevil ediyor. Olmadı, Tevrat’ı ve İncil’i delil getiriyor. Bir de bu ümmetin ulemasına bir iftira atıyor. Diyor ki, hadisi böyle nakletmeyi kerih buldular. Çirkin buldular. Bu ne demek? Bunu nasıl anlayalım nasıl tevil edelim şimdi?</div>
<div class="inner">
<p>Bu ümmetin âlimleri Efendimiz (s.a.v)’den gelen rivayetlere teslim olduğu için âlim oldular, alimlik vasfını bu yüzden kazandılar. <em>“Allahtan kulları içinde en çok âlimler korkar”</em> (24) buyuruluyor Kur’anı Kerim’de. Allah’tan korkan bir insan Efendimiz (s.a.v)’den sahih olarak nakledilmiş bir şeyi gizlerse, âlim sıfatını bırakın mü’min sıfatını kazanmayı hak eder mi? Şüphesiz etmez. Peki, bu nedir? Bu bir fecaattir!</p>
<p>İbn Teymiyye ve Vehhabîlerin dilinde Cehmiyye, Muattıla gibi kavramlar Ehl-i Sünnet kelam âlimlerini anlatır, bunun altını çizelim.</p>
</div>
<div class="inner">İbn Teymiyye diyor ki:</div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner">“<em>Üçüncü asırda Cehmiyye ortaya çıkınca onlardan bir grup bu “sûretihi = <strong>صُ ورَتِهِ</strong> ” kelimesinin sonundaki “hî” zamirini Allah Teâlâ’dan başka bir mercie gönderdiler. İlim ve Sünnet konusunda tanınan ulemadan bir gruptan da bu nakledilmiştir.</em>” “<em>Suretihi</em>” kelimesindeki zamirin mercii Allah değildir, başka yere gider demişler bu âlimler. Ebû Sevr, İbn Huzeyme ve başka âlimler bunlardandır. O zaman ortaya şöyle bir şey çıkıyor: Bu adını saydığı âlimler sahabe, tabiin, tebe-i tabiinin üzerinde ittifak ettiği bir meselede bu ilk üç nesle muhalefet etmişler. Bunlar bu itikattaki muhalefetleriyle âlim vasfını taşımaya devam ediyorlar. Nasıl oluyorsa böyle bir şey?!</div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner">Peki, durum nedir? Bu rivayetin -baştan da söyledik- iki tane varyantı var:</div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner"><strong>1.</strong> “<em>İnnallahe haleka Âdeme alâ sûretihî =</em> ” <strong>نَِّْ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ</strong> şeklinde. “<em>Allah (c.c), Hz. Âdem’i suretinde yaratmıştır.</em>” Birinci nakil şekli budur, sahihtir. Buhari, Müslim ve diğer hadis imamları bunu bu şekilde nakledip sahih olduğunu da belirtmişler.</div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner"><strong>2.</strong> “<em>İnnallahe haleka Âdeme alâ sûreti’r-Rahman = <strong>نَِّْ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُو رَةِ الرَّحمَْنِ</strong> ”</em> şeklinde. Sonunda bir Rahman kelimesi var. “<em>alâ sûretihî” değil, “alâ sûreti’r-Rahman</em>”. Bu rivayetin de zayıf olduğunu söylemişler.</div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner">Ben bu rivayetin sahih olduğunu İbn Teymiyye dışında söyleyen bir başka âlime rastlamadım. Az önce okudum, çağdaş selefilerden Nasruddin el-Albânî bile bu konuda İbn Teymiyye’ye itiraz ediyor, Şeyhu’l-İslam burada hata etmiştir, bu hadistir zayıftır, diyor. Şimdi boynuz kulağı geçer misali, birileri çıkıyor el-Albânîye, “<em>Yok kardeşim sen yanlış söyledin, İbn Teymiyye ve diğer hadis imamları doğru söyledi, ‘bu hadis sahihtir’ dediler</em>” diyorlar.</div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner">Az önce naklettiğim, sahih kaynaklarda şöyle bir arka plan var: Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki: <em>“Biriniz hizmetçisine vurduğu zaman veya birisiyle kavga ettiğiniz zaman karşınızdaki insanın yüzüne vurmaktan sakının. Çünkü Allah (c.c), Hz. Âdem’i O’nun suretinde yaratmıştır.”</em> Allah Teâlâ (c.c) Hz. Âdem’i örneksiz yaratmıştır biliyorsunuz. İblis’e hitaben<em> “Seni iki elimle yarattığıma secde etmekten alıkoyan nedir?”</em> (25) diye hitap ettiği haber veriliyor bize.</div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner">İşte burada iki eliyle yaratmaktan maksat şudur: Allah Teâlâ Hz. Âdem (a.s)’ı örneksiz yarattı ve yoktan var etti. Yani bir inayeti rabbaniyeye vurgu var burada. Cenab-ı Hakk’ın örneksiz olarak ve bir inayeti rabbaniye ile yarattığı Hz. Âdem var, ondan sonra onun soyundan gelen herkesin yüzünün şekli, biçimi Hz. Âdem gibidir.</div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner">Dolaysıyla siz yüzü takbih edecek bir harekette bulunduğunuzda Cenab-ı Hakk’ın örneksiz yarattığı o yüze hakaret etmiş olursunuz. Oysa o Cenab-ı Hakk’ın, ahsen-i takvim üzere yarattığını da ifade buyurduğu bir kıvamdır.</div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner">Dolayısıyla biriyle kavga ederken yüzüne vurmamaya dikkat edin. Hatta yüzü takbih etmeyin, yüze hakaret etmeyin. Hadisin arka planı budur. Dolayısıyla “<strong> نَِّْ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُورَتِهِ</strong> ”den maksat o yüzüne vurduğunuz adamdır. Hadis bize diyor ki, Allah Âdem’i bu yüzüne vurduğunuz adamın suretinde, biçiminde yaratmıştır. Ya da yüzü kötü olsun, Allah çirkinleştirsin demeyin, çünkü o orijinal biçimi de Cenab-ı Hakk yaratmıştır. O’nun yarattığı bir şeyi takbih etmiş, küçümsemiş olursunuz ki bu doğru değil. Yoksa zayıf bir varyantı alıp meselenin merkezine yerleştirip, sahih hadisi o doğrultuda tevil edip, arkasından Tevrat ve İncil’den şahit getirip arkasından sahabe, tabiin, tebe-i tabiine iftira atmak herhalde sadece İbn Teymiyye ve takipçilerine nasip olmuş bir nasipsizliktir!!</div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner">Acaba İbn Teymiyye bu üç kuşakta “ <strong>نَِّْ اللهَ خَلَقَ آدَمَ عَلَى صُو رَةِ الرَّحمَْنِ</strong> ” şeklinin sahih olduğunu ifade eden bir tek isim gösterebiliyor mu bize? Bu mümkün değil. Zaten kendisi de isim vermeden genelleme yapıp geçiyor. Çoğu yerde yaptığı gibi böyle geçiştiriyor ve bizden de bunu böyle kabul etmemizi, inanmamızı istiyor. Sonra ne oluyor? Bakın şimdi Akaid metni ne diyor bize. <em>“Onun hiçbir benzeri yoktur”</em> diyor.</div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner">Biz Ehl-i Sünnet olarak neye iman ediyoruz? Cenab-ı Hakk’ın benzeri hiçbir varlık yoktur. Peki, Allah (c.c), Hz. Âdem’i kendi ilahi biçiminde yaratmıştır dediğinizde ve bunu akidenin temeline koyduğumuzda siz bir varlığı Allah’a benzetmiş oluyor musunuz olmuyor musunuz? Oluyorsunuz Allah korusun. Yani teşbih yapmış oluyorsunuz, yani Müşebbihe’den olduğunuzu itiraf etmiş oluyorsunuz.</div>
<div class="inner">
<p>Şimdi bazı kardeşlerimiz “<em>İbn Teymiyye Müşebbihe’dendir”</em> dediğimizde hop oturup hop kalkıyor. Hâlbuki kendi ifadesi ortada. Yani ben İbn Teymiyye’nin Müşebbihe’den Mücessime’den olduğunu söylerken bundan bir tatmin hissediyor değilim ki; hakikat neyse onu ortaya koymak lazım, derdimiz bu. Akaid öğrenmedeki hassasiyetimizin arkasında da bu var. İbn Teymiyye’nin kaşının üzerinde kara var, oradan kayıralım, onun bu türlü şeylerini görmeyelim dersek biz bu akideyi niye öğreniyoruz? Akidede tevil olmaz, hele böyle temel bir konuda! Şimdi bu, ortaklaşa üç imamımızın üzerinde ittifak ettiği Akaid ilkelerini ihtiva eden metin. Bu metni günümüzün selefi uleması, Vehhabîler alıyor, utanmadan sıkılmadan diyor ki biz de bunu söylüyoruz! Sonra da çıkıp <em>“Allah Âdem’i kendi ilahi biçiminde yarattı”</em> diyor. Bütün bunlar laf cambazlığıdır, işi karıştırmaktır, meselenin üzerini örtmektir.</p>
<p>Yüze vurma meselesiyle ilgili olarak, İbn Teymiyye de bunu zikrediyor. Şöyle diyor:</p>
</div>
<div class="inner">“<em>Efendimiz (s.a.v) buyurmuştur ki, hizmetçini, kölenizi bir hata işlediğinde cezalandıracaksanız, vuracaksanız yüzüne vurmayın. Veya bir Müslümanla kavga ederken yüze vurmaktan sakının. Veya “kabahallahu vechek = <strong>قَ بَّحَ الله وَجْ</strong> = Allah senin yüzünü çirkinleştirsin” demeyin</em>.”</div>
<div class="inner">
<p>Hani bizde de vardır: Türkçede “<em>suratın dönsün</em>” deriz. Böyle söylemeyin diyor Efendimiz (s.a.v). Neden? Allah (c.c), Hz. Âdem (a.s)’ı yaratırken o yüzü beğenmiş, seçmiş ve onun hakkında takdir etmiş, Hz. Âdem (a.s)’ı bu yüzün biçiminde yaratmış. Dolayısıyla adama “<em>Allah suratını döndürsün, çirkinleştirsin</em>” derseniz veya oraya vurursanız Allah’ın inayeti rabbaniye ile yarattığı bir yüzü takbih etmiş olursunuz. Hadiste sadece yüz ifade ediliyor, yüze vurmaktan sakının diyor. Burada, yüzü kaldırın bedenini belki başka bir varlığa benzetebilirsiniz ama insana özelliğini veren vücudun en önemli parçası yüzüdür. Yüzünü kaldırın atın ona insan muamelesi yapılmaz, o bir ceset olur. Ama yüz olduğunda bu insan vasfını kazanıyor. Boks ve diğer sporlar burada tehlikeye giriyor. Dolayısıyla yüze vurmaktan ibaret olan bir spor olmaz. Boks sporu yapmak caizdir diye hüküm veren kimse var mı bilmiyorum. Bana sorsanız ben caiz değildir derim.</p>
<p>Bir şeye daha değinelim: İbn Teymiyye, Müşebbihe midir, Ehl-i Sünnet midir? Sırası gelmişken kendi dilinden bir iki nakille daha bu konuyu netleştirelim. Yine Beyanü Telbisi’l-Cehmiyye’nin 6/498. sayfasında İbn Teymiyye aynen şöyle diyor:</p>
</div>
<div class="inner">“<em>Allah Teâlâ’nın kitabında, Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’in sünnetinde, sahabeden, tabiinden ya da tebe-i tabiinin büyüklerinden herhangi birinin sözlerinde ne Müşebbihe ne de Allah Teâlâ’yı mahlûkata benzetmek zemmedilmiştir.”</em></div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner">Kendi ifadesi bu. Devam ediyor:</div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner"><em>“Yahut teşbih mezhebini reddeden bir ifade yoktur.”</em></div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner">Buna benzer hiçbir ifade yoktur. Nerede yoktur? Kur’an’da, Sünnet’te, sahabede, tabiinde, tebe-i tabiinin büyüklerinde yoktur. Devam ediyor:</div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner"><em>“Bu teşbih ve Müşebbiheyi kötüleme, bunu söyleme tavrı sadece Cehmiyye’den gelmiştir.”</em></div>
<div class="inner"></div>
<div class="inner">Bunu yapan Cehmiyyedir. Yahu insan Allah’tan korkmaz mı, bizim imamlarımız bu Akaid metinlerinde bize ne anlatıyorlar? Kur’an’da Allah’ın benzeri hiçbir şey yoktur derken ne anlatıyor bize? Bu ayet Allah Teâlâ’yı mahlûkata benzetmeyin teşbihe düşmeyin demiyor mu bize? Diyor! Selefimizin Akaid metnini okuyoruz, <em>“Allah’ın benzeri hiçbir şey yoktur”</em> diyorlar. Hiçbir şeyi Allah’a benzetmeyin demek değil midir bu? Ta kendisi! İbn Teymiyye ne diyor? Açık ve net adını koyalım: Kur’an’a da iftira ediyor, Sünnete de, sahabeye de, tabiine de, tebe-i tabiine de iftira ediyor. <em>&#8220;Onların hiçbirinin sözünde teşbihi ve Müşebbihe’yi kötüleme yoktur&#8221;</em> diyor. Allah’tan kork! Sen Müşebbihe değilsin de nesin peki?</div>
<div class="inner">
<p>Bu ifadeler Müşebbihe’den başka birinin ağzından çıkar mı? Sen Müşebbihe değilsen, teşbihi savunmak sana mı düştü?</p>
<p>Dolayısıyla aklımızı başımıza alalım, ortada Ehl-i Sünnet propagandası altında dünyamıza, akaidimize sokulan bir ifsat var.</p>
</div>
<div class="inner">
<p>Bu ifsadın üstüne Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat perdesi örtüyorlar. Benim genç delikanlım İbn Teymiyye’yi sadece tercüme edilmiş kitaplardan tanıdığı için -ki aynı şey Şia için de böyledir- sütten çıkmış ak kaşık gibi bir İbn Teymiyye fotoğrafı çıkıyor karşımıza: bütün günahı Kur’an’a, Sünnet’e, selefe teslim olmak!! Böyle bembeyaz, arı duru bir İbn Teymiyye fotoğrafı var karşımızda. İftira ediyorsam, sözünü çarpıtıyorsam söylediğimin yanlış-yanlı olduğunu düşünen varsa verdiğim cilt/sayfa numaralarına baksın. Bunun böyle olup olmadığını başkalarından da test etsin, meseleyi araştırsın.</p>
<div align="center"><strong>Ebubekir Sifil Hoca</strong><br />
<strong>&#8220;Muhtasar Tahavî Şerhi&#8221;</strong> adlı kitabından alıntıdır.</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar"><strong>Alıntıladığım yer:</strong><a href="http://www.musellem.net/forum/akaid-kelam-ilimleri/tevhid-meselesi-ebubekir-sifil-hoca/msg895/?topicseen#msg895">http://www.musellem.net/forum/akaid-kelam-ilimleri/tevhid-meselesi-ebubekir-sifil-hoca/msg895/?topicseen#msg895</a></div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar"><strong>DİPNOTLAR &#8211;</strong></div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">4-  İbn Ebi’l-İzz, Şerhu’l-Akideti’t-Tahâviyye, (Şuayb el-Arnavut-Abdülmuhsin et-Türkî<br />
tahkikiyle) II-29.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">5-  Bkz. Ebubekir Sifil , Muhtasar Tahavî Şerhi, s. 53-54.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">6-  Bkz. Ebubekir Sifil , Muhtasar Tahavî Şerhi, s. 185 vd. <strong>bkn</strong>:<strong>Arş&#8217;a Kürsiye İman</strong>-http://ilimcephesi.com/wp-admin/post.php?post=13532&amp;action=edit</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">7-  Bkz. Ebubekir Sifil , Muhtasar Tahavî Şerhi, s. 119 vd. <strong>bkn</strong>:http://ilimcephesi.com/wp-admin/post.php?post=13528&amp;action=edit</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">8-  Bkz. Ebubekir Sifil , Muhtasar Tahavî Şerhi, s. 44 vd.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">9-  36/Yâsîn, 82.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">10- el-Buhârî, &#8220;Bed&#8217;u&#8217;l-Halk&#8221;, 1.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">11- 29/el-Ankebût, 6.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">12- 38/Sâd, 75.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">13- el-Buhârî, “Kitâbu’d-De’avât”, 13.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">14- 21/Enbiyâ, 22.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">15- Bkz. Ebubekir Sifil , Muhtasar Tahavî Şerhi, s. 133 vd.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">16- 48/el-Fetih, 29.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">17- 5/el-Mâide, 44, 45, 47.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">18- 29/Ankebût, 61.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">19- 29/Ankebût, 61.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">20- İbn Ebi’l-İzz, Şerhu’l-Akideti’t-Tahâviyye, (Şuayb el-Arnavut-Abdülmuhsin et-Türkî<br />
tahkikiyle) II-38.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">21- Difâ’u Ehli’s-Sünne ve’l-İmân an Hadîsi ‘Haleka Âdem’e alâ Sûrati’r-Rahmân.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">22- İthâfu Ehli’l-İmân fî Halki Âdem’e alâ Sûrati’r-Rahmân.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">23- İbn Teymiyye, “Beyânü Telbisi’l-Cehmiyye fî Te’sîsi Bida’ihim el-Kelâmiyye”, (el-<br />
Memleketü’l-Arabiyyetü’s-Suûdiyye) VI, 373.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">24- 35/Fâtır, 28.</div>
<div class="moderatorbar"></div>
<div class="moderatorbar">25- 38/Sâd, 75.</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tevhid-meselesi/">Tevhid Meselesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tevhid-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
