<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ubudiyet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ubudiyet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 12 Mar 2024 07:20:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ubudiyet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yaratana Kulluk, Yaratılana Yararlılık Sanatı:İbadet Hayatımız</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yaratana-kulluk-yaratilana-yararlilik-sanatiibadet-hayatimiz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yaratana-kulluk-yaratilana-yararlilik-sanatiibadet-hayatimiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Mar 2024 13:08:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Yazıcı]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26917</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazıları Allah’a korkudan ibadet/kulluk (teabbüd) eder. Bu kölelerin ibadetidir. Bazıları Ondan bir şeyler istemek için ibadet eder. Bu tüccarın ibadetidir. Bazıları da şükür ifadesi olarak Allah’a ibadet eder. İşte bu hürriyete kavuşanların ibadetidir. Ali b. Hüseyin Hilyetü’l-Evliyâ, 3/134 İbadetin tanımı ve dindeki önemi İbadet, lügatte kendi rızasıyla boyun eğmek, alçalmak ve say­gı göstermek manalarına gelir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yaratana-kulluk-yaratilana-yararlilik-sanatiibadet-hayatimiz/">Yaratana Kulluk, Yaratılana Yararlılık Sanatı:İbadet Hayatımız</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-7187 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-300x199.jpg" alt="" width="335" height="222" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-600x399.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/ibadet-namaz.jpg 700w" sizes="(max-width: 335px) 100vw, 335px" /></a></p>
<p><em>Bazıları Allah’a korkudan ibadet/kulluk (teabbüd) eder. Bu kölelerin ibadetidir. </em></p>
<p><em>Bazıları Ondan bir şeyler istemek için ibadet eder. Bu tüccarın ibadetidir. </em></p>
<p><em>Bazıları da şükür ifadesi olarak Allah’a ibadet eder. </em></p>
<p><em>İşte bu hürriyete kavuşanların ibadetidir.</em></p>
<p><strong>Ali b. Hüseyin </strong><em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em><strong> 3/134</strong></p>
<p><strong>İbadetin tanımı ve dindeki önemi</strong></p>
<p>İbadet, lügatte kendi rızasıyla boyun eğmek, alçalmak ve say­gı göstermek manalarına gelir. Araplar binicisine zorluk çı­karmadan çöküp kalktığı için uysal deveye “baîr muabbad” der. Bu yönüyle dinde ibadet, Allah’a boyun eğmek ve şekil itibarıyla belli bir kalıbı maruf birtakım uygulamaları yerine getirmek demektir.</p>
<p>Kavrama şöyle felsefi bir boyut getirebiliriz: Kelamcılar var­lığı üç kategoride ele alırlar: vâcibü’l-vücûd, câizü’l-vücûd ve mümteniü’l-vücûd. Vâcibü’l-vücûd, varlığı zorunlu olan Al­lah’tır. Câizü’l-vücûd ise varlığı zorunlu olmayan, varlığı yok­luğuna tercih edilen bütün mahlukattır. Bu kısımda var olan­lar, aynı zamanda varlığını yokluğuna tercih eden bir iradenin varlığını gerektirir. Kendisini var eden ve oha irade bahşeden zata minnet duyar. Çünkü haddizatında var olmak bir şükrü gerektirir.</p>
<p>İşte ibadet bir varlık vergisi, varlığa karşı insanın var edene karşı duyduğu minnet duygusunun ete kemiğe bürünmüş halidir. Varlığın şeklî şükrünü ifade eder. Biraz önceki kelami kategoriyi göz önünde bulundurursak, insanın sonradan yaratılmışlığı ontolojik noksanlığını gerektirir. Bir yokluk ge­çirmiş olması ve varlığını başka şeye borçlu olması hali insanı eksik kılar. Aslında insandaki inancın kaynağı budur. Bun­dan dolayı insanın ibadetten dûn olması düşünülemez. İnsan mevcudiyetini medyun hissettiği bir menşee yönelir, ona in­kıyat eder. İnsanın bu ontolojik noksanlığı mutlaka bir şeylere boyun eğmeye meyilli olmasının sebebidir.</p>
<p>Tüm zaman ve toplumlarda, semavi veya gayrisemavi bütün inançlarda toplumun, kendi kültür şartları çerçevesinde mut­laka bir tazarru ve niyaz hali olmuştur. İnsanlar kendinden daha güçlü ve mükemmel olduğuna inandığı kimseye karşı hep başı yerde olmuştur. Dolayısıyla farkında olsun ya da ol­masın, aslında her insan ibadet eder çünkü insandaki şükran duygusu fıtri ve cibillîdir. İşte ibadet de insandaki bu şükran duygusunu tamamlayan ve ruhu mutmain kılan şeydir.</p>
<p><strong>Vahiy ve ibadet ilişkisi</strong></p>
<p>İbadetin, Allah’ın insana tenezzülü olan vahyin mukabelesi olduğunu bilmek önemlidir. Allah’ın insanla iletişimi inte- raktif bir ilişkidir. Allah’tan kula uzanan kısmı vahiy, kuldan Allah’a uzanan kısmı ise ibadettir. Hz. Peygamberimiz [s.a.v.] Hira’da önce ibadetle irtibata geçti ve sonra vahiyle mukabele gördü. Bu yönüyle ibadet, yağmuru oluşturan yoğunlaşma­yı, dua da bu yoğunlaşmayı atmosfere taşıyan buharlaşmayı ifade eder. Ardından vahiy bir yağmur gibi sağanak sağanak yağmaya başlar. Evet, ibadet ruhun yoğunlaşması ve iman iddiasının ispatıdır. îmanın tecessüm etmiş halidir. Zat-ı uluhi- yetle irtibatı sağlamada ibadet çok önemli bir vasıtadır ve hat­ta en büyük fırsattır. Namaz bu sebeple müminin miracıdır.</p>
<p>Meselenin bir başka veçhesi, şükür ve talep dengesidir. Ha­liyle, insanın sahip olduğu veya sahip olmayı istediği bütün özellikler varlığına yani zatına zait özelliklerdir. Varlığın şük­rünü eda edememiş bir insanın zatına zait bir güzelliği -me­sela mutluluğu ya da zenginliği- talep etme hakkı olamaz. Halbuki insan kendini yoktan var edene, ona varlık bahşede­ne teşekkür etmesini bilse, Allah ondan hiçbir şeyi esirgeme­yecektir. Kaldı ki mutluluk her şeye sahip olmak değil, sahip olunan şeylerin kıymetini bilmektir. Peki ya kıymet bilmek nedir? Elbette kıymeti insanı takdire götürür ki şükür budur: kıymeti takdir etmek O halde ibadetler temelde varoluşumu­zun bir teşekkürüdür.</p>
<p>Diğer yandan, sahip olduklarıyla mutlu olamayanı hiçbir şey mutlu edemez. İbadet, insanın sahip olduklarına duydu­ğu rıza ve memnuniyetin ifadesidir. Eğer insan sahip olduğu şeylerden ibaretse, öyleyse sahip olduklarını kaybettiğinde kendini korkunç bir boşluğun içinde bulacaktır. Bu yüzden insan evvela varlığının farkında olmalı, bir varlığa sahip oldu­ğunu bilmeli ve en başta bunun şükrünü yerine getirmelidir. Dolayısıyla ibadet etmek için illa bir nimete nail olmayı bek­lemek icap etmez. Ayrıca genelde düşünülenin aksine, iba­dette moral, motivasyon ve istek gibi hallerin mevcudiyeti de aranmamalıdır.</p>
<p><strong>Mahlukatın Hâlikine minnet borcu</strong></p>
<p>Bu konuda şu gerçeğin fark edilmesi önemlidir: Aslında Al­lah’a karşı borcunu ödeyemeyeceği için insandan istenen sa­dece verilen nimetlere minnet duymasıdır. Din, “borç” manasındaki <em>deyn</em> kökünden gelir. Bu anlamda, evet, din insanın varlık borcudur. Borç geçici bir durumu ifade eder fakat din sürekli borçlu olma halidir. Zira borcu ödemek için de yine borca ihtiyacımız var, öyle değil mi? Çalacağımız kapı hep aynı kapı. Borçla borç ödenmeyeceğinden, bizden istenen da­ima borçlu olduğumuza dair bir bilinç, başka deyişle minnet duygusudur. İbadet insandaki minnet duygusunu bütün kai­natın sahibi ve maliki olan Allah’a yönlendirir.</p>
<p>Bu noktada İslam’ın tahfif prensibini unutmamalı. Malum, kimi kavimlerde bedene azap vermek ibadet olarak kabul edilmiştir. Bir uzvu kesmek ya da kırmak gibi eleme ve azap etmeye dönük uygulamalar&#8230; Aksine İslam’da bedenin aciz kalacağı durumlarda ibadetlerde tahfif söz konusudur. Hatta İslam’da insanların hoşuna gidecek söz, hal ve davranışlar bile ibadet kabul edilebilir. Temelde bir şeyi ibadet yapan husus, ona yüklediğiniz anlam, amaç ve niyettir.</p>
<p>Az önce insanın eksikliği konusuna değinmiştik. Sonradan yaratılmışlığın bir özelliği olan ontolojik eksiklik, aynı za­manda bir maksada uygunluğu gerektirir. Yani varlığı başka­sına bağlı olmak, bir amaca duyulan ihtiyacı meydana getirir. Var olan her şey bir amaç için yaratıldıysa, ibadet bu amaca hizmettir. Ya diğer varlıklar? Onlarda durum nasıldır? Pekâlâ, iradesiz varlıkların da ibadeti vardır. Ayetler bu noktada açık­tır: “Göklerde ve yerlerdeki her şey Allah’ı tespih etmekte­dir?’<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[7]</sup></a> “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Her şey O’na hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Ağacın ibadeti meyve vermek, arının ibadeti bal vermek, ine­ğin ibadeti süt vermektir. Bunun için yaratılmışlardır. İnsanın yaratılış gayesi de ibadet etmesidir. Şu var ki, insanın ibadeti arının, ineğin ve ağacınki kadar basit ve belli bir şeyle sınır­lı değildir. Çünkü insanın fonksiyonları çok geniştir. Varlık hiyerarşisinde insanın altında olan bütün varlıkların yaratılış amaçları insanı besler, ona hizmet eder; tabir yerindeyse insa­na ibadet eder. însan da Allah’a ibadet eder. Zaten ibadet ke­limesinin kökünde kendinde olanı ortaya çıkarma gibi bir an­lam da bulunur. Böylelikle istenir ki insan özünü ortaya koy­sun, özgür iradesinin hakkını vererek ilahi koroya dahil olsun.</p>
<p>Borç kısmına dönecek olursak, ibadet insanın sadece Allah’a borçlu olmasını ve O’ndan başka hiçbir makam ve mevki kar­şısında serfuru etmemesini sağlar. Bu açıdan insanı insana bo­yun eğmekten kurtarır. Öyle ya, ben kimim, beni kim var etti? Bir ırmak misali akıp giden bu hayat beni nereye sürüklüyor? Tek zerreden küreye, habbeden kubbeye kâinattaki her şey bir amaca hizmet ederken, bir maksat için yaratılmışken, ben ne için var edildim? Bu soruları sormamış, varlık sancısı yaşama­mış bir insan, gerçek manada ibadetin hikmetini keşfedemez.</p>
<p>Bir bütün olarak din, insanın yaratılış amacına uygun yaşa­ması ise, ibadet bu yaşamı sürekli denetleyen mekanizmadır. İnşam buna uygun formata sokar. İbadeti terk eden, ilahi çekim alanından, kişiye tesir eden hal ve hislerden mahrum olur. Zamanla vicdanının körelmesi, içinden gelen sesi duya­maz olması bundandır.</p>
<p><strong>İbadetin şahsi vecibeler dışında sosyal ve hukuki boyutu</strong></p>
<p>Bu noktayı aydınlatmak için kelimenin kökenine daha ayrıntılı bakmak gerekiyor. Etimolojik olarak ibadet sözcüğünü ele aldı­ğımızda, iki ayrı baptan iki ayrı manaya geldiğini görürüz. <em>Abd </em>kökünün iki türevi vardır: İlki sülasi mücerret, birinci baptan gelen <em>abede-yabudu</em> kalıbıdır. Manası bildiğimiz şekliyle iba­dettir. İkincisi ise kelimenin beşinci baptan gelen <em>abude-yabüdü </em>türevidir. Manası “abd olmak” yani kul olmak, kulluk etmektir. Bu kalıcı bir özelliktir ve arızi bir durumu ifade etmez.</p>
<p>Kur an-ı Kerim aynı kökten gelen kelimeyi iki ayrı bapta ve iki manada da kullanmıştır: birinci bapta ibadet etmek, tazim, saygı, boyun eğmek; beşinci bapta kulluk yapmak, itaat etmek. Baplar manaları gibi isimlerini de mastarlarından aldığından, birincisi ibadet ile İkincisi ubudiyet ile ifade edilir. Kalıcı an­lamıyla yaklaştığımızda, ibadet ubudiyetin pratiğidir. İbadet ubudiyeti ispat eder. İnsan ibadetle kul olduğunu gösterir. So­nuçta bunlar birbirlerini reddetmez.</p>
<p>Hemen burada ifade etmek isterim: Bilhassa son zamanlarda çoğalan, “İslam ibadet değil, ubudiyet dinidir,” benzeri iddia­ların çok yersiz ve mesnetsiz olduğunu düşünüyorum. Bu tam bir savrulma halidir. İbadetin yeri için asla inkâr da tasgir de söz konusu olamaz. İbadet bir dinin olmazsa olmazıdır. Bu­nun yanında dini ibadetten ibaret de sayamayız. İnsanın dinle münasebeti ibadetle son bulmaz. Aksine ibadetle başlar.</p>
<p>Özetle, ibadet dinin belli başlı ritüellerini yerine getirmek, ubudiyet ise bir karakter sergilemektir. İbadet bir durum h<u>alin</u>i, ubudiyet ise bir duruş halini ifade eder. Ubudiyet bir yaşam tarzının adıdır. Hayatı kulluk ekseninde yaşamak de­mektir. Bir insana terzi dersiniz, lâkin onun sürekli bir şeyler dikmesi gerekmez. Dikim yapmadığı zamanlarda da o kişi terzidir. Tıpkı tıraş etmek ile berber olmak arasındaki ilişki gibi, veyahut şiir yazmadığı zamanlarda da kişi şairdir.</p>
<p><strong>Hayatı ibadete dönüştürmek</strong></p>
<p>Hz. Peygamber [s.a.v.] önceleri Hira’da ibadetle meşguldü. Va­hiy onu oradan dünyayı mamur etmek üzere şehre indirdi. O, Mescid-i Nebevî’nin inşasından önce veya inşası sırasında Medine’de Yahudi pazarına alternatif bir pazar kurdu. Mes­citle birlikte medrese inşa etti. Bütün bunlar bize neyi göste­riyor? Din insanın hayatı ibadet kılmasını sağlar, kişiye bunu salık verir. Zaten önemli olan da hayatı ibadete dönüştürebil- mektir ve bu gayet de mümkündür. Öyle ki İslam, bir insanın hanımıyla yaşayacağı cinsel ilişkiden bile sevap alacağını söy­leyen bir dindir.</p>
<p>Eğer ibadeti bildiğimiz anlamda ritüele indirgersek, “Ben cin­leri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım,”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[9]</sup></a> ayetini sabahtan akşama kadar mescitten dışarı çıkmamak şek­linde anlamamız gerekirdi ki dinin gayesi bu olamaz. Öyleyse ibadet, somut birtakım uygulamalardan öte insanın yaratılış formuna uygun davranmasıdır. Dağlar nasıl ki yeryüzünün sağlamlaşması için bir anlamda çivi mesabesindeyse, ibadetler de hayatın içine yerleştirilmiş ve hayatın tamamını anlamlan­dırmayı ve müstakim kılmayı sağlayan bir dağ hükmündedir.</p>
<p>Konu Sünnetullah ya da tabii yasalar üzerinden daha iyi an­laşılabilir. Biliyoruz ki sabit ve statik olan âlemin bir hareket planı, saat gibi işleyen bir düzeni var ve bu asla şaşmaz. Çünkü bu işleyiş onun fitratmdandır. Bunun karşısında bir de dina­mik ve iradeli olan bir âlem vardır. İnsan bu âlemi temsil eder. Allah insan için de bir kanun tayin etmiştir, yani onun da bir tabiatı bulunur. İşte ibadet, insanı bu ilahi koroya senkronize eder. Belli bir ahenk ve düzen içerisinde saat gibi işleyen evre­ne ayak uydurmasını sağlar: Sabah namazında güneşle doğar, akşam namazında güneşle batar; öğle namazıyla güneş gibi zirveye ulaşır, yatsı namazıyla gurubu hisseder&#8230; Görüldüğü üzere ibadet âlemle insan arasındaki işaretleşmelerdir. He­men bütün ibadetler bir zamana mazruf oluşturur. Zamanla doğrudan alaka içerisindedirler.</p>
<p><strong>Topluma iyilik duygusu olarak yansımayan ibadet ya da ubudiyet</strong></p>
<p>Bir kere ibadetin maksadı insanı kul yapmak olduğuna göre, insandaki güzel hali artırmamış ibadet kesinlikle makbul de­ğildir. Maûn suresi müşriklerin namazından bahsederken veyl eder: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namaz­larını ciddiye almazlar.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[10]</sup></a> Evet, onlar namazın dış formunu yerine getirirler. Namazlarının insanlar tarafından görülen kısmı tamdır lâkin ruhu yoktur. Bu noktada merhum Mev- dûdî, “İbadetlerin de insanlar gibi bir ruhu, bir de bedeni var­dır,” der. Ruh hayat kaynağıdır. Kendisinde hayat olmayan ibadet, başkasına hayat veremez.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim bir başka yerde kurban ibadetiyle ilgili aynı şeyi söyler: “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız ulaşır.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[11]</sup></a> Bu ayet, ibadetin dış for­munun birinci dereceden önem ifade etmediğini açıklar. Aynı şekilde “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirme- niz[den ibaret] değildir,”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[12]</sup></a> buyrulur. Ezcümle esas olan, öze odaklanmaktır. Zira ibadetten ubudiyet hasıl olmuyorsa, iba­det kişinin gündelik hayatına etki edemiyorsa, yapılan ibadet ruhtan yoksun demektir.</p>
<p>Bugün dine çağrı yapılırken sanki bir örgüte çağrı yapılıyor­muş gibi bir dil ve üslup kullanılıyor. Halbuki doğası gereği din, insanı kendine çağırır. O, insani bir yere götürmez, bila­kis kendine getirir. Çünkü din anlamın ta kendisidir. Yaşama hikmet ve irfan katar. Bu bakımdan ibadetler kişinin ubudiyet ve dindarlığını rehabilite eder.</p>
<p>Filhakika ibadet ve yaşantı arasındaki çarpık anlayış ve teza­hürler, ibadetin fonksiyonlarına parçacı yaklaşmaktan kay­naklanıyor. Gerçekte ibadetlerin bir kısmı ferdin içine yönelip sübjektif kişiliğini imar etmeye, bir kısmı da dış dünya ile iliş­kisini düzeltmeye yöneliktir. Böylelikle insanın iç ve dış ilişki­lerini bir kıvama koyan fonksiyonları vardır ve bu açıdan bir bütün teşkil eder. Bir tarafı ihmal edilmiş ibadetlerin kâmil bir insan ortaya çıkarması imkânsızdır. Aksine parçalanmış ibadet dünyası, parçalanmış bir şahsiyet meydana getirecektir. Ferdin psikolojisi ile sosyal yönünün bir ahenk içerisinde uyumlu ol­ması ancak ibadetlerin bütün olarak icrasına bağlıdır.</p>
<p>Bildik bir misale başvuralım: Motor akılden beslenirken akıl de motordan beslenir. Akılde marş motorunu çalıştıracak enerjinin var olması gerekir ki bu enerji, genel enerjinin kay­nağını harekete geçirebilsin. Nihayetinde akıl yeniden motor­dan beslenmiş olur. Aynı şekilde ibadet her şey demek değil­dir fakat bütün kulluk yani her şey ona bağlıdır. Bu zaviyeden ibadet kulluğun dinamosudur. Dikkat ederseniz, periyodik ve istikrarlı bir süreçten bahsediyoruz. Bunun hikmeti nedir? ibadetler, onlardan koptuğumuzda ruhumuzda oluşabilecek gevşemeyi önler. Ruh yoğunlaşması ve manevi gerilim tabii olarak gevşemenin önüne geçer.</p>
<p>Özellikle ibadetlerin tek bir sefere mahsus olmayan ve sürekli tekrar eden periyodik mahiyeti, insanın iradesini terbiye etme­de eşsiz bir yere sahiptir. Ne olursa olsun, günde beş defa ak­satmadan ve iradesini kullanarak ibadet eden kişinin bir yer­den sonra iradesinin terbiye olmaması ve kişinin bu iradenin öznesi haline gelmemesi imkânsızdır. Bu bağlamda ibadetin kulluğun garantörü olduğu rahatlıkla söylenebilir. Kulluğun diğer yükümlülükleri de ibadetle terbiye edilmiş bir iradeyle birlikte çok daha düzgün bir şekilde fiiliyata kavuşmuş olacak­tır. İnsanın çevresiyle kurduğu ilişki bağlamında ailesine, ak­rabalarına, arkadaşlarına hatta etrafındaki bitki ve hayvanlara karşı sorumlu davranması da bir ibadettir. İnsanın yaptığı bü­tün iyi işler salih amel kategorisinde değerlendirilebilir.</p>
<p>Öte yandan, ibadetin âdete dönüşmesi vartasına işaret etmek gerekiyor. Bütün ibadetlerin temelde bir iradenin varlığını gerektirdiğini söyledik. İbadetlerin insanın iradesini güçlen­dirdiği doğrudur. Mütemadiyen devam eden bir davranış sayesinde irade insanın kontrolüne girer fakat bunun da bir tehlikesi vardır: bir noktadan sonra ibadetlerin âdetleşmesi sorunu. Âdet haline gelmiş davranışlarda şuur ve idrak devre dışı kalır. Bu, iradeyi felç eden bir husustur. Demek oluyor ki ibadetlerin âdetleşmesiyle ibadetten hasıl olan fayda tama­men yok olur, ibadet bir yandan iradeyi güçlendirirken, diğer yandan âdete dönüşerek iradeyi atıl hale getirebilir. Bunu aşmak için insanın daima nefis muhasebesini yapması ve sa­mimiyet sınavını vermesi gerekir. Çünkü müteaddit şekilde vurguladığımız üzere, ibadet hali mütemadiyen iç sorgu ve arayışla beslenmesi gereken dinamik bir süreçtir.</p>
<p>Muhammed Yazıcı &#8211; Modern Dünya İlmihali,syf:23-32</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[7]</a> Haşr, 59:1.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[8]</a> îsrâ, 17:44.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[9]</a> Zâriyât, 51:56.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[10]</a> Maûn, 107:4-5.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[11]</a> Hac, 22:37.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[12]</a> Bakara, 2:177.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"></a><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yaratana-kulluk-yaratilana-yararlilik-sanatiibadet-hayatimiz/">Yaratana Kulluk, Yaratılana Yararlılık Sanatı:İbadet Hayatımız</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yaratana-kulluk-yaratilana-yararlilik-sanatiibadet-hayatimiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanın Yaratılmasındaki Gaye</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanin-yaratilmasindaki-gaye/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanin-yaratilmasindaki-gaye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Dec 2018 14:20:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Yaratılmasındaki Gaye]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal ve Celal İsmi]]></category>
		<category><![CDATA[Farz Namazı]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalat]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[Nafile Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Zariyat 56 Tefsiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20959</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zariyat 56:Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Kıraat imamlarından Yakub, âyetin sonundaki “li ya’budûn” kelimesini, sonuna bir yâ eklemek suretiyle “li ya’budûnî” şeklinde okumuştur. İbâdet, ubûdiyetten daha üstün bir husûsiyete sâhiptir. Zira ubûdiyet, tezellülün/emre boyun eğip itâat etmenin ortaya konulmasıdır. İbâdet ise tezellülün nihâî noktasıdır. Buna en çok hak sâhibi olan, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-yaratilmasindaki-gaye/">İnsanın Yaratılmasındaki Gaye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/hakikat.jpg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-21018" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/hakikat-300x203.jpg" alt="" width="300" height="203" /></a><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/indir.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22162 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/indir.jpg" alt="" width="361" height="243" /></a></p>
<p><strong>Zariyat 56</strong><em>:Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.</em></p>
<p>Kıraat imamlarından Yakub, âyetin sonundaki “li ya’budûn” kelimesini, sonuna bir yâ eklemek suretiyle “li ya’budûnî” şeklinde okumuştur.</p>
<p>İbâdet, ubûdiyetten daha üstün bir husûsiyete sâhiptir. Zira ubûdiyet, tezellülün/emre boyun eğip itâat etmenin ortaya konulmasıdır. İbâdet ise tezellülün nihâî noktasıdır.</p>
<p>Buna en çok hak sâhibi olan, lütüf ve ihsanların her türlüsünün ve en yücelerinin sâhibi olan Allah Teala’dır.Büyüklerden biri şöyle demiştir: İbâdet zâtî olarak mahlûkâta âiddir. Çünkü “ibâdet”arap dilinde “zillet/eğilmek, boyun eğmek” demektir. Bu nedenle de mükellefiyet, şeklî ibâdetler olan özel fiillerle tahakkuk eden ve bunu da ancak mahlukâtın yerine getirdiğibir husus olarak işâret olunmuştur. İşte bu mükelleflik sebebiyle mahlûkat rableri ve yaratıcıları olan Allah’a şer’î bir tarzda itâat edip boyun eğiyorlar.</p>
<p>Âyette cinlerin önce zikredilmesinin sebebi, onların varlık sâhasında insanlardan önce yaratılmış olmalarındandır.İnsanların ve cinlerin Allah Teâlâ’ya ibâdet etmek için yaratılmış olmalarından kasıd,onların ibâdete tam bir istidâdla kabiliyetli kılınmaları ve bunu yapabilecek imkânlarla donatılmalarıdır. Ancak bu ibâdet onlardan, bir gayenin semeresi üzere tertibinin gerçek bir maksad menzilesine indirilmesi suretiyle talep edilmektedir. Çünkü Allah Teala’nın,insanları ve cinleri kendi fiillerine tâbi olmaya çağırmasında şüphesiz ve kesinlikle pek yüce maksadlar bulunmaktadır.</p>
<p>Bu nasıl böyle olmasın ki, Allah’ın kullardan ibâdet adına talep ettiği şeyler, onlar için mahza rahmet ve ihsandır. Fakat Yüce Allah’ın bunların maksadlarını; yâni fiilin oluşmasına sebep olan, olmadığında ise o fiili işlemekten vazgeçeceği âmili açıklaması, şanına yakışmaz. Çünkü bu, Allah’ın fiillerinin henüz kâmil olmayıp kemale erdirilmesi gereken bir şey olduğu zannını doğurur. Halbuki Allah Teala’nın bütün fiilleri her bakımdan tam ve kusursuzdur. Fâil-i hakk’ın fiilinin sebep olduğu nihâî kemal ise Allah Teala’nın fiillerinde bulunmaz bir özellik değildir. Bilakis Allah Teala’nın tüm fiilleri bu tarz üzere gerçekleşir. Allah Teâlâ’nın fiilerindeki hikmet vasfı, bu itibar üzere devam eder. Fakihlerin belirttiği ve lügat âlimlerinin bildiği kadarıyla ilâhî fiillerdeki ta’lîl mânâsının gerçekleşmesinde bumikdar yeterli olur ve yine bununla âyetteki “li ya’büdûn: bana kulluk etmeleri için”ifâdesindeki “lam” harfinin medlûlü tahakkuk eder.</p>
<p>İbâdeti yapacak kişinin irâdesi “lam” harfinin gerektirdiklerinden değildir ki,bazılarının bunu yerine getirmemesi, murad-i ilâhînin kulun irâdesinden geri kalmasınılüzumlu kılmasın. Çünkü gayeye ulaştırıcı bütün gerekli şartlar ve imkânlar olduğu halde bazılarının gayeye ulaşmaktan geri kalması onun ulaşılması gereken bir gayeolmasına mâni değildir. Nitekim “Bu, Rabb’lerinin izniyle insanları karanlıklardanaydınlığa çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır” (İbrâhim 14/1) âyeti ve buna benzer pek çok âyette aynı durum sözkonusudur.</p>
<p>Bu açıklama, el-İrşâd isimli eserde yer almaktadır. Sa’dî Müftî, bu takdire göre “lâm”ın hakîkî mânâsına gelebileceğinibelirtmiştir. Sen de bunları iyi düşün. Netice itibariyle şunu söyleyebiliriz ki “illâ li ya’budûn” ibaresi, insanların ve cinlerin yaratılmasını gerektiren sebebi ortaya koymaktadır. Dolayısıyla buradaki “lâm” şer’an hikmet ve sebep lâmı, aklen de illet lâmıdır.</p>
<p>Molla Ramazan Şerhu’l-akâid’inde şöyle diyor: Allah Teâlâ’nın kendi fiilini kemâle erdirmesi câiz, hattâ vâkidir. Çünki Allah Teâlâ âlemi yarattığı zaman onu kemâl-i mevcûdiyet ve mârûfiyet ile yaratmıştır. “İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” âyeti bu husûsu dile getirir. Zira bu âyet, “Ben insanları ve cinleri beni tanısınlar, bilsinler diye yarattım” anlamını taşımaktadır. İşte bu bilgi de izâfî bir kemâldir ve insanların bunu terk edebilmeleri mümkündür.</p>
<p>Her bir kemâldeki ilâhî maksad, celâ ve isticlâdır ki cem‘an ve tafsîlen insân-ı kâmilde, sadece tafsîlî olarak âlemde zuhûr eder. Öyle bir sual olabilir; “talep eden noksan olduğundan bu maksûdu talep etmek kemâl değildir, çünkü kelamcılar; Allah’ın fiillerinin maksadlarla mu‘allel olmaması gerekir diyorlar.” Bunun cevabı şudur:</p>
<p>“Mahzûr olan yâni bazı şeylerden kısıtlanmış olan kemâl veremez. Oysa kemâl verme,Yüce Allah’ın kendisinin sıfatıdır, başkasının değildir.” Şeyh Sadreddin Konevi(k.s.)’un Fâtihâ Tefsiri adlıeserinde bu şekilde bir izah bulunmaktadır.</p>
<p>Fusus adlı eserin bazı şerhlerinde şu açıklama yer alır: Hakk Sübhânehû’nun kendisine âid kemâl-i zâtî ve kemâl-i esmâîsi vardır. O’nun bir başka şeyi kemâle erdirmesinin imkânsızlığı kemâl-i zâtîsindeolmaz, ancak kemâl-i esmâîsinde olur. Çünkü kevnî mazâhirler/zuhur yerleri olmadan esmâ tecellîlerinin zuhûru mümkün olamaz.</p>
<p>Mevlânâ Câmî şöyle demiştir:</p>
<p>İsimlerinin kemâlinin şartı varlıktır (varlığa çıkarmadır),Yoksa zât başka şekilde müstekmil (kemâle eriştiren) olmaz.</p>
<p>Yine şöyle demiştir:</p>
<p>Ey yüce Zât! Sen cevher ve araz değilsin,<br />
Senin fazl ü keremin bir maksadla muallel değildir.</p>
<p>Yâni Hak Subhânehû ve Teâlâ zâtının kemâli hasebiyle âlemden ve âlemin içindekilerinin varlığından müstağnîdir. Âyet-i kerîmede “Hakiki zengin ve herşeyden müstağni olan Allah’tır” (Fâtır 35/15) buyrulur. İsimlerinin kemâlinin zuhûru,mümkinâtın a‘yânının varlığına bağlı olduğundan önce a‘yân-ı mümkinâtı var etmiştir.</p>
<p>Bütün vasıflarını kendisi ayân ve âşikâr ettiği için,Mümkinâtın meydana gelmesi vâcib oldu.Yoksa beyân buyurduğu gibi Zâtının kemâliyle,İnsanlardan yüce ve müstağnîdir.</p>
<p>Eş’âriler, Allah’ın fiillerinin, her ne kadar lafzan vâki olsa da, mânâ cihetiyle birkısım illetlere bağlanmasını kabul etmemişler. Zira Allah, kendi lehine menfaatlerden münezzeh olduğu için, O, fiilini ne kendisine ve ne de başkasına bir menfaat kazanmakiçin icrâ etmiş olamaz. Çünkü Allah Teâlâ yapmak istediğini bir vâsıta olmaksızın da yerine ulaştırmaya kâdirdir. Bu yüzden Allah’ın fiillerinin bu ta’lilin maksadı olması doğru değildir. Buna göre bu “lâm” ancak Allah’ın mahlûkatı yaratma maksadının hâsılolması için kulların ibâdetine teşbihle istiâre-i tebeiyye makamında gelmiştir.</p>
<p>Fakihlerin pek çoğu ve Mûtezile, kulların menfaati için olmasından dolayı bu ta’lilin sahih olabileceğini savunarak İbn Melek’in Şerhu’l-meşârık’ında yer alan şu görüşe tutunmuşlardır: “Belli bir maksaddan uzak olan bir fiil abestir. Hakîm olan, yaptığı her<br />
işi hikmetle yapan Cenâb-ı Hakk’ın abesle iştigâli muhal bir durumdur.”</p>
<p>İbn Şeyh şöyle demiştir: Mûtezile âyetini, kulların menfaati için sahih olabileceğini öne sürmüşlerdir: Allah’ın fiilleri maksadlara mebnidir ve kulların ihtiyârî fiilleri sözkonusu olduğunda, O’nun irâdesinin sonradan âyetin sonunda yer alması câizdir.Nitekim Allah’ın muradına delâlet eden lâm da zâten sonda getirilmiştir.</p>
<p>İşte bu onların yaratılmasındaki maksadı göstermeye yaramakta, bununla da ibâdet, cin ve insanların yaratılma gayesi olarak ortaya çıkmaktadır. Mûtezile, ikinci bir görüş olarak da şu husûsu belirtmişlerdir: Maksadlar bazen murad anlamına gelir. Bu âyette maksadın başına ta’lil harfi gelmesi ibâdetin tüm ins ve cinnin yaradılma gayeleri olduğu sonucunu doğurur. Ayrıca Allah’a ibâdet etmeyen ins ve cinnin muradlarının da O’nun irâdesinin önüne geçtiği de ortadadır. İşte bu konuda uygun olan görüş budur.</p>
<p>Mûtezilenin bu iki iddiâsından birinciye verilecek cevap şudur: Kat’î delillerin delâlet ettiği üzere, Allah Teâlâ’nın, lâmın te’vil edilmesini gerekli kılan bir maksadla herhangi bir fiil yaptığı öne sürülen bu gibi yerler için şöyle denilebilir: Allah’ın fiilinemebnî olan hikmet ve maslahatlar O’nun fiilinin bir gayesidir. Çünkü bu fiil şâyetO’ndan değil de başkasından sâdır olsaydı, o zaman da o kimsenin fiili olacaktı. İşte busûretle hikmet ve maslahatlar hakîkî gayeye benzetilerek, bu teşbihden doğan maksada işâret etmesi için, başına lâm getirilmiş, buna da “kulların yaratılma sebebi” ismi verilmiş, hattâ, “Yeryüzündeki şeylerin yaratılma sebebi, orada yaşayan insanlarınbundan faydalanmasıdır” denilmiştir. Buna da delil olarak “O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı&#8230;” (el-Bakara 2/29) âyetini getirmişlerdir.</p>
<p>İşte bu cevap,başına lâm gelen fiillerin bir maksad belirtebileceğini ancak bu âyette böyle bir durumun söz konusu olmadığını kasdetmek için getirilmiştir. Çünkü ibâdet, çoğu cin ve insin yaratılması için gerekli olan bir gaye değildir ki, bu fiilin o gayeye götürücü ve teşekkül ettirici bir maksadı olarak teşbih edilerek ona “gaye” denilsin ve başına illet lâmı konulsun. Onların söylediği bu birinci husus doğru olsaydı, bunun, onların bu iddiâlarının ikinciye istidlâl edilebilmesi de mümkün olabilirdi. Çünkü bu ikinci istidlâlleri ancak lâmın medlûlünün bu fiilde “maksad” olmasına bağlıdır. Teşbih yoluyla “gaye” hâline getirilen bir şey “murad” olamaz. Bu nedenle de onun bir fiili gerektirmemesi, Allah’ın muradının kişinin irâdesinden sonra gelmesini gerektirmez.</p>
<p>İşte bu, istidlâli bozan bir durumdur.</p>
<p>Bu sözleri kitabında ele alan müellif İbn Şeyh, bu âyeti şöyle yorumlamıştır: Allahinsanları ve cinleri ibâdete müteveccih bir sûrette ve ona kâbiliyetli bir tarzda yarattığı için onları bu gaye üzere kılmıştır. Bunun isbatı da şudur: İbadet onlar için bir gaye ve muradın ötesinde yaratılma sebepleri değildir ki bunu yapmamaları hâlinde murâd-ıilahînin kişinin irâdesinin gerisinde kalmış olması gereksin. İbadet kelimesinin başındaolan lâm harfi; ancak bir maksad veya cümledeki fiilin nedeni ve sâikini belirtmek üzere, ins ve cinnin ibâdete müteveccih yâni ona kâbiliyyetli, kudret ve imkân sâhibi olarak yaratıldıklarını göstermek için teşbîh sûretiyle getirilmiştir. Onların bu sûretle yaratılmalarına ilâveten sem’î ve aklî delillerle de bu ibâdeti kavrayabilmeleri; sanki ibâdet için yaratıldıklarını ve ibâdetin onların yaratılma gayesi olduğunu göstermekte ve bu yüzden onların bu suretle yaratılmalarına “ibâdet gayesi” tanımlaması yapılarak başına lam-ı illet getirilmiştir, denilmek istenmektedir.</p>
<p>İbn Şeyh, Havâşî’sinde sözlerine şöyle devam ediyor: Allah Teâlâ âyetin zâhirî mânâsından “lâm”ı çıkararak anlamı, onların yaratılmaları gibi zâid bir mânâya tevcîh etseydi; o zaman onların ibâdet etmeleri kasdedilmemiş olacak ve bununla da bu âyetin zâhirinden başka bir mânâya dönülmüş olacaktı. Yok eğer zâhirî anlamına hamletseydi muhakkak bir men ve iptal söz konusu olur ve iki âyet; yâni bu âyetle A’râf sûresi 179.âyeti çelişirdi. Çünkü böylece ins ve cinden cehennem için yaratılmış olanların,ibâdetle sorumlu mahlûklar olmadığı kasdedilmiş olurdu.</p>
<p>Bahru’l-ulûm’da müellif âyetin takdirini, “bu iki fırkayı ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım” şeklinde ifâde ederek bundan kasdın; kulun ibâdet edilecek olana ibâdeti îfâ etmesi ve emir ve nehiylerle mükellef kılındığı şeyleri ikâmede dâim olması anlamında olduğunu belirtir. Veya âyet, “onları, kendilerinden ibâdet talep etmek için yarattım” takdirindedir. Zîra Allah Teâlâ peygamberlerine indirdiği kutsal kitaplarda bu iki fırkanın kendisine ibâdet etmesini talep etmiştir. Bu ikinci takdir sahihtir ki bununla Allah’ın irâdesinin hiçbir zaman kasdedilmemiş olduğu anlaşılır. Daha önce de belirtildiği üzere taleb, irâdenin aksine, talep edilen kişiyi zorunlu kılmaz. Bunun anlamı da bazı ulemânın “ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım” şeklinde takdir ettikleri bir tercihdir ki şu âyettede buna işâret olunmuştur: “Oysa kendilerine yalnız tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri emredilmişti&#8230;” (et-Tevbe 9/31) Ehl-i sünnet mezhebi de bu görüştedir.</p>
<p>Şâyet onlar ibâdet için yaratılmış olsalardı bir an bile isyan etmemeleri gerekecekti.</p>
<p>Fakat onlar taleb-i ilâhîye mebnî bir mükellefiyet üzere yaradılmış olup Allah’ın irâdî bir teklifiyle mükellef kılınmamışlardır. Çünkü eğer bunlar talebî bir emir ile mükellef kılınmasalardı murad-ı ilâhî onların irâde-i cüz’iyelerinden geride kalmazdı.Maamâfih âsi kimse, ilm-i ilâhideki ayn-ı sâbitede bu işi yapabilecek kapasitede yaratılmasaydı ve emrolunduğu ibâdeti yapacak kudretle (akılla) techîz olunmasaydı yine teklîfî bir emirle yüklenecek ve kendisinden istenilen ibâdet tahakkuk etmeyecekti. Böyle olunca da emr-i ilâhiye karşı gelme ve isyân etme dâimî bir hal almış olacaktır.</p>
<p>Şâyet; “Vukû bulmayacağı bilinen bir şeyle mükellef tutmanın ve onu emretmenin faydası nedir?” diye sorarsan sana şöyle cevap veririm: Kendisinde îmanı kabule kabiliyyet olanla olmayanı birbirinden ayırmanın faydası, sâadet ve ve şakâvet ile bunların sâhiplerinin ortaya çıkması içindir.Bazıları da âyetteki ins ve cinden muradın onların, müminleri olduğu kanâatindedirler.Buna delil olarak da “Andolsun, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık&#8230;”(el-A’raf 7/179) âyetini gösterirler ve burada cin ve insin kâfir olanlarının kasdedildiğini söylerler. Ayrıca bir kişinin bu âyeti “Ben mü’min olan cin ve insanları ancak bana ibâdet etmeleri için yarattım” şeklinde kıraat etmesi hâlinde onun bu takdiri,çocuk ve delilerin âyetin umûmi mânâsından muâf tutulmuş olmaları sebebiyle ve“Andolsun, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık&#8230;” (el-A’raf 7/179) âyetinin yukarıdaki tefsirinin istidlâliyle desteklenebilecek mahiyette bir görüş olarak ortaya çıkar.</p>
<p>İbnu’l-Melek şöyle demiştir: Eğer sen “Pek çok nefiste hâsıl olmadığı halde ibâdet nasıl oluyor da yaradılış sebebi sayılıyor?” dersen, biz sana şöyle cevap verebiliriz:</p>
<p>Buradaki nefislerden maksûd olan, İbn Abbas’ın dediği gibi yalnız mü’minlerin nefislerinin olması; ibâdet ile murad edilen husûsun da Rasûlullah (s.a.)’’ın “Her doğan çocuk (İslam) fıtratı üzere doğar”[29] buyruğunda ifâde ettiği gibi nefislerin<br />
mükellefiyete elverişli olarak yaratılmasının olduğu söylenebilir. Burada nefislerin“mârifeti: Allah bilgisi” murad ediliyorsa bunda da bir problem yoktur. Çünkü mârifetullah, kâfirler için de mevcuttur.</p>
<p>Nitekim Allah bu hususta şöyle buyuruyor:</p>
<p>“Andolsun onlara: «Gökleri ve yeri kim yarattı?» diye sorsan, mutlaka: «Allah»derler&#8230;” (Lokman, 31/25) Beğavi’nin de tercih ettiği bir sözde Mücahid şöyle demiştir: “İbâdet etsinler”kelimesinin mânâsı “beni tanısınlar” takdirindedir. Sebebi de şu kudsî hadistir: “Ben gizli bir hazine idim. Tanınmak istediğim için mahlûkatı yarattım.”[30]</p>
<p>İrşâd’da müellif bu rivâyetle ilgili olarak şöyle demektedir: Allah’ın, sebebi müsebbebin yerine koymak suretiyle ibâdetten mârifeti kasdetmesinin altında yatan sır,itibar edilen şeyin, felsefecilerin mârifet bilgisi gibi gayrıyla hâsıl olmayan, ancak O’na ibâdetle elde edilebilecek mârifet olduğuna dikkat çekmek içindir.</p>
<p>Bazı ulemâ bu âyeti şöyle tefsir ederler: Onları ancak kendi tercihleri ile ibâdet etsinler de benim indimde şeref ve fazilete ulaşsınlar diye yarattım. Onları ibâdete zorlamadım. Şâyet zorlasaydım onlara bunu da yaptırabilirdim. Ama ben onlardan ve ibâdetlerinden müstağniyim. Netice olarak, onlar ancak fıtratlarının zorunlu kıldığı bir tercih ile mükellef kılınmışlardır. Allah kimi muvaffak kılıp ona istikâmeti gösterirse, o da yaratılma sebebi olan ibâdeti îfa eder. Kimi de yüzüstü bırakıp kovarsa, onu ibâdetten mahrum bırakır ve o fıtratı gereği ne için yaradılmışsa ona göre amel eder. Bir hadis-i şerifte: “Amel edin. Herkese yaratıldıkları şey kolaylaştırılmıştır”[31] buyruğu da bunu teyid eder.</p>
<p>Bu açıklamalar, Aynu’l-Meâni’de geçmektedir.Şeyh Necmeddin Dâye Te’vîlât’ında bu âyetin tefsirini şöyle yapmaktadır: Çünki benim mârifet incim ubûdiyet sadefinin içine bırakılmıştır. <strong>Mârifetim iki kısımdır:</strong></p>
<p>Cemâl sıfatımın mârifeti ve celâl sıfatımın mârifeti. Her birinin kendine âid bir alâmeti vardır. Ubûdiyetin iki alâmeti var ki bunlardan biri ibâdete boyun eğmek, ikincisi de inadla boyun eğmemek, azmaktır. Her kim emrolunduğu üzere teslim ve rızâ ile ona<br />
boyun eğerse, o kimse benim cemal ve lütuf sıfatlarımın alâmetlerini üzerinde taşımış,onun mazharı hâline gelmiş olur. Her kim de red ve kibir gösterisiyle ibâdet yapmamada inad ederse o da benim celâl ve kahır sıfatlarımı üzerinde taşıyan kişi olur.</p>
<p><strong>Bu âyetin hakîkî mânâsı şudur:</strong> Cin ve insi, makbul görülen ve merdûd kılınan olmak üzere ikişer tip olarak yarattım. Makbul görülenlerin yaratılma sebebi, onların Allah’a ibâdetleri hasebiyle O’nun lütuf sıfatlarının mazharı olmaları, bunun alâmetlerini taşımalarıdır. Merdûd olanların yaratılma sebebi de hevâlarına kulluk etmelerinden<br />
dolayı Allah’ın kahır sıfatlarının mazharı olmalarıdır. İşte bu âyetten benim anladığım bunlardır.Hikmet; tevhîd, ibâdet, ihlas ve Allah’a küllî yönelişde bütün insanların eşit kılındığı mânâsını iktizâ etmez. Çünkü bu çoğu zaman maişet kaygısıyla terk edilmektedir.</p>
<p>Bu yüzden“ahmaklar olmasaydı dünya harap olurdu” denmiştir. Bir kimsenin mertebesinin artması için bazen ona kahr sıfatının da ilişmesi lâzımdır. Her ne kadar Allah Kur’an’da kudretini belirtmek için sağ elini ifâde ediyorsa da O’nun her bir elinin diğerinin muhâlifi şeklinde bir işlevi olduğunu da gösterir. Yâni sağın bir fonksiyonu var ise sol avucunda onun zıddı bir özelliği bulunur. Bunu şu âyette görebiliriz: “Yer, tamamen O’nun avucu içindedir, gökler de sağ elinde dürülmüştür&#8230;” (ez-Zümer 39/67)</p>
<p>İlâhi hikmet, kendisine dercedilen her iki elin de zuhûrunu ihtivâ eder. Birisiyle bütün saâdet ehli için rahmet ve cennetleri müjdelerken, diğeriyle de küfür ehli için kahr,gazap ve onların muhtaç oldukları şeyleri ortaya koyar. Allah her iki iktizâyı da yaratmıştır. Aslolan, hakîkî mabûd Allah Teâlâ’nın cemâl ve kemâl aynâsında kâmil olan insanın varlığıdır. O kişi halk içinde Hakk’a müteveccih tek kişi gibidir.</p>
<p>Vâhidî, meâni âlimlerinin bu âyeti “Bana itâat etsinler ve boyun eğsinler diye yarattım” şeklinde takdir ettiklerini belirtmiştir.İbadetin sözlük mânâsı “zillet ve itâattir.” Cin ve ins her mahlûk, Allah Teâlâ’nın takdirine boyun eğen ve O’nun irâdesine itâat edendir. Allah onu murad ettiği şekilde yaratıp, takdir ettiği ölçüde de rızıklandırmaktadır. Hiç bir kimse yaratıldığı halden çıkmaya mâlik olamaz.</p>
<p>İbn Abbas bu âyetin takdirini, “isteyerek veya istemeyerek de olsa ubûdiyeti kabul etmeleri için onları yarattım” şeklinde yapmıştır ki şu mânâdadır: “Fıtratlarının kendilerini Allah’ın vahdâniyetini, yaratmada eşsiz oluşunu, başkasından çok kendisinin ibâdete müstehak oluşunu kabule zorlaması sebebiyle mü’minlerin isteyerek kâfirlerin de kerhen beni ikrar etmeleri için yarattım.” Bu sebeple mahlûkat O’nun kuludur. Bunu“Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur, hepsi O’na boyun eğmiştir” (el-Bakara 2/116) âyeti de şu mânâ ile teyid etmektedir:</p>
<p>Göklerde ve yerde olanlar, kendilerinde bulunan hudûs delillerinin gerektirdiği; başkası tarafından yönetilme,yaratılma ve başkaları için hizmete hâzır hâle getirilmiş olma sebepleriyle Allah’a âiddirler. et-Teysîr adlı eserde böyle mezkûrdur. Bu konuda söylenen sözler bunlardan ibarettir.İns ve cinnin hasr yolu ile ibâdet için yaratılmış olmalarının zikrinden maksad,rubûbiyetin Allah Tâlâ’ya, ubûdiyetin de mahlûka âid olduğuna işâret etmek içindir.Zirâ ibâdet, ins ve cinnin en belirgin vasfıdır. Hattâ bâzı âlimler ibâdetin risâletten daha faziletli olduğunu dahi söylemişlerdir. Bu yüzden Allah Teâlâ İsrâ sûresinin birinciâyetinde “kulunu geceleyin yürüten” buyurmuş “rasülünü yürüten” dememiştir. Yine kelime-i şehâdette de “abd: kul” kelimesini “rasûl/elçi” kelimesinin önüne geçiriştir.</p>
<p>Mahlukâttan her kim rubûbiyet iddiâsında bulunursa bu âyetin (ez-Zâriyât 51/56)tehdid ettiği husustan sakınsın. Her ne kadar kulda ortaya çıksa da bütün kemâlât Allah’a âiddir.</p>
<p>Kuldaki sâdece kemâlât-ı îlâhînin bir tezahürüdür, yansımasıdır. Onu kulda izhar edip kemâle erdiren Allah’tır.İbâdetler on kısımdır: Namaz, zekat, oruç, hac, Kur’an kırati, her hâlükârda Allah’ı zikr, helâli talep etmek, müslümanların ve birlikte yaşanan kimselerin haklarına riâyet etmek, dokuzuncusu emr bi’l-ma’ruf nehy ani’l-münker ve onuncusu da saadetin ve muhabbetullahda fenâ bulmanın anahtarı olan sünnete ittibâdır. Bu hususta Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin&#8230;” (Âl-i İmran3/31)</p>
<p>Molla Câmi şöyle demiştir:</p>
<p>Ey Allah’ın nebisi! Selâm senin üzerine,<br />
Muvaf akiyet ve felah senin yanındadır.<br />
Senin sünnetini takip etmezsem,<br />
Ümmetinin âsilerinden olurum.<br />
İsyan yükünün altında kalmışım,<br />
Eğer elimden tutmazsan ayaklar altına düşerim.</p>
<p>Kula; Rabbine ibâdet etmesi, yaratıcısına farz, vâcib, sünnet ve müstehaplarla gerektiği vecihle ve O’nun emrettiği şekilde boyun eğmesi gerekir. Farzlar<br />
tamamlanınca da kendisinden istenen kemâlât-ı ibâdetini yerine getirir. İşte kul istenen bu iki şeyi tamamlayınca da yapabildiği kadar nâfile ibâdetleri îfâ etmeye çalışır. Onun hiç bir tanesini küçümsemez. Çünkü Allah yaratırken de o kulunu küçük görmemiş ve onu gerekli bularak yaratmıştır. Allah hangi emrini sana yüklerse muhakkak onda kul için verdiği bir önem ve inâyet vardır. Bu sebeple seni o işle mükellef tutmaktadır.</p>
<p>Kul farzlara devam edince en yaklaştırıcı şeylerle Allah’a yaklaşır. Sahih bir kudsî hadiste şöyle vârid olmuştur: “Kulum kendisine farz kıldığım şeyden daha sevgili bir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nâfile ibâdetlerle bana yaklaşırsa ben de onu severim.Onu sevdiğim zaman onun duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.Eğer benden isterse mutlaka veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korurum. Mü’min kulumun canını alma husûsundaki tereddüdüm yapacağım başka hiç bir şeyde vâki olmaz. Çünki o ölümden çekinir ben ise onu ölüm ânının zorluğuna atarım.”[32]</p>
<p>Demek ki birinci kurbiyet, farzlarla olan Allah’a yakınlık, ikincisi ise nâfilelerle olanıdır. Muhabbetullahın meydana getirdiği; Hakk Teâlâ’nın kulunun kulağı, gözü, eli ve ayağı olmasına bir bak da farz ve nâfilelerle hâsıl olan bu ilâhî muhabbetin<br />
kendisiyle gerçekleştiği şeyleri edâ etmeye devam üzere ol!</p>
<p>Nâfileler ancak farzların kemâle ermesinden sonra sahih olur. Yine nâfilenin kendisinde de farz ve nâfile vardır ki ondaki farzın da muhakkak tekemmülü gerekmektedir. Bir hadîs-i kudsîde Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Benim kuluma namazda iken bakın, onu tam mı eksik mi kıldı.”<br />
[33]</p>
<p>Şâyet tam ise tam olarak sevabı yazılır,noksan ise: “Kulumun nâfilesi var mı ona bakın!” der. Eğer onun nâfilesi mevcûtsa“Kulumun farz namazlarını nâfilesiyle tamamlayın” buyurur ve işte bu suretle bu nâfile ameller, o kula eksik farzları yerine verilir.</p>
<p>Nâfilelerin de, farzlarda bir aslı bulunan ve aslı bulunmayan diye iki türü vardır. İşte bu ikincisi zâhir âlimlerinin “bid’at” diye isimlendirdikleri şey olan müstakil bir ibâdet îcâdıdır. Allah Teâlâ bunu “İcâd ettikleri ruhbanlığı, biz onlara yazmamıştık&#8230;” (el-<br />
Hadid 57/27) âyetiyle tavzîh etmekte, Rasûlullah (s.a.) de “sünnet-i hasene” diye isimlendirmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Böyle bir sünneti ihdâs edenlere ihdas ecri ile kıyâmete kadar işleyecek olanlara verilen ecrin eksilmeksizin bir katı da o kişi<br />
için vardır.”[34]</p>
<p>Nâfilenin farzın yerine geçme gücü olmadığı için onda da nâfile namazda olduğu gibi farzların kemâlini sağlayan bir takım fârizalar bulunmaktadır. Nâfile içindeki bu fârizalar farz namazlarda bulunan tesbihat, rükû ve secde gibi rükunları kapsamaktadır.</p>
<p>İşte bu söz ve fiiller nâfilelerdeki farzlardır.</p>
<p>Ayrıca şunu da bil ki bizim Rasûlullah (s.a.)’e tâbi olmamız da sünnet-i hasenedir. Biz o sünnet-i haseneyi ihdâsla bir ecir kazandığımız gibi onu îfâ edenlerin ecirlerinin (bir katına) da sâhip olacağız. Rasûlullah (s.a.)’in sünnet-i hasene ihdas etmemesi hasebiyle,ona ittibaya ma’tuf olarak bizim de sünnet ihdâsını terketmemiz durumunda,Rasûlullah’ın bu yolunu izlememizden kazanacağımız ecir, sünnet ihdası ile olanından daha büyük olacaktır. Zira Peygamber (a.s.) ümmetine çok emirler yüklemekten çekinirdi. Demek ki kim yeni yeni sünnetler ihdas ederse insanlara zorluk vermiş olur.</p>
<p>Oysa yapsaydı bunu Rasûlullah (s.a.) yapardı. O bile hafifletme amacıyla fazla mükellefiyetler yüklememiştir. Bu durumda şöyle diyebiliriz: Terk husûsunda(Rasûlullah’a) uymak, sünnet-i hasene ihdâs etmekten daha uygun ve daha ecirlidir. İşte sen de hâlini sana bahsettiğim şekle getir.</p>
<p>İmam Ahmed b. Hanbel’in hiç karpuz yemediği, bunun sebebini soranlara;Rasûlullah (s.a.)’in karpuzu nasıl yediğini bilmediği için bu işi terkettiğini söylediğibildirilmiştir. İşte burada da gördğümüz gibi Rasûlullah (s.a.)’in karpuz yemesinin şekliyle ilgili bir bilgi eline ulaşmadığı için karpuz yemeyi terketmiştir. İşte bunun gibi<br />
ümmetimizin ulemasının diğer ulemanın önüne geçmesine sebep olan pek çok hâdise vardır. Bakınız, bu İmam Ahmed “.. bana uyun ki, Allah da sizi sevsin&#8230;” (Âl-i İmran3/31), “Andolsun Allah’ın Elçisi’nde sizin için Allah’a ve âhîret gününe<br />
kavuşmaya inanan ve Allah’ı çok anan kimseler için, uyulacak en güzel bir örnek vardır” (Ahzab 33/21) gibi âyetlerin mânâsını kavramış ve Allah Teâlâ’nın buyruğunu yerine getirmiştir.</p>
<p>Fiil, söz ve halden müteşekkil sünnetle amel etmek, onu bilip de sayıp dökmekten daha faziletlidir. Öyleyse biz de ümmete gelmiş bu kadar emirler<br />
varken, yeni sünnetler ihdâs ederek onların yüklerini niçin artıralım?</p>
<p>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Ruh&#8217;ul Beyan Tefsiri,cild.20,syf.76,84</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-yaratilmasindaki-gaye/">İnsanın Yaratılmasındaki Gaye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanin-yaratilmasindaki-gaye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeriat Dilinde İbadet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seriat-dilinde-ibadet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seriat-dilinde-ibadet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Feb 2018 15:25:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[“sana ibadet ederiz]]></category>
		<category><![CDATA[Ümit ve korku]]></category>
		<category><![CDATA[şer’i ibadet]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat Dilinde İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20085</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şeriat dilinde ibadet, niyete bağlı olarak yapılmasında sevap olan ve yüce Allah’a yaklaşmayı ifade eden özel itaattır. İtaat, niyete bağlı olsun olmasın ve kimin için yapıldığı bilinsin bilinmesin, yapılması hayırlı olan ameli yapmaktır. Allah’a yaklaşmak niyete bağlı olmasa bile yapılması hayırlı olan ameli, kime yapıldığını bilerek yani yaklaşmak istediği zatı tanıyarak yapmaktır. Bundan dolayı her [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seriat-dilinde-ibadet/">Şeriat Dilinde İbadet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/seriat-dilinde-ibadet/ibadet_etmek_icin_bahane_arayin_kacmak_icin_degil_h94779_36035/" rel="attachment wp-att-20118"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-20118" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/ibadet_etmek_icin_bahane_arayin_kacmak_icin_degil_h94779_36035.jpg" alt="" width="462" height="196" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/ibadet_etmek_icin_bahane_arayin_kacmak_icin_degil_h94779_36035.jpg 767w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/ibadet_etmek_icin_bahane_arayin_kacmak_icin_degil_h94779_36035-600x254.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/ibadet_etmek_icin_bahane_arayin_kacmak_icin_degil_h94779_36035-300x127.jpg 300w" sizes="(max-width: 462px) 100vw, 462px" /></a></p>
<p>Şeriat dilinde ibadet, niyete bağlı olarak yapılmasında sevap olan ve yüce Allah’a yaklaşmayı ifade eden özel itaattır. İtaat, niyete bağlı olsun olmasın ve kimin için yapıldığı bilinsin bilinmesin, yapılması hayırlı olan ameli yapmaktır. Allah’a yaklaşmak niyete bağlı olmasa bile yapılması hayırlı olan ameli, kime yapıldığını bilerek yani yaklaşmak istediği zatı tanıyarak yapmaktır. Bundan dolayı her ibadet, Allah’a bir yaklaşma ve her yaklaşma bir itaattır. Fakat her itaat yaklaşma sayılmaz ve her yaklaşma ibadet olmaz. Mesela Allah’ı tanımak için düşünmek bir itaattır. Fakat kendisine yaklaşmak istenilen yüce Allah düşünce durumunda henüz tanınmış olmadığından bu düşünce bir yaklaşma değildir. Ve niyete bağlı olmadığından ibadet de değildir.</p>
<p>Kur’an okumak, ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, sadaka vermek, vakıf yapmak, köle azat etmek ve benzeri şeyler niyete bağlı olmayan ameller hem yakınlık, hem itaattır, ibadet değildir. Fakat namaz, oruç, zekat, hac ve cihad gibi yapılmasında niyet şart olan ameller hem ibadet, hem yakınlık ve hem itaattırlar.</p>
<p>Demek ki, şer’i ibadet, insanın ruh ve bedence, dış görünüşü ve içyüzünde bütün varlığıyla yalnız Allah’a yapılan şuurlu bir itaat ve yakınlıktır. İlk önce; bunda niyet şarttır. Niyet ise yapılacak işin icra edilmesinde ancak Allah’a itaat ve yaklaşmayı kasdetmek demek olan yeni bir istektir. Azmetmek bir işi yapmadan önce, kasdetmek yapmakla beraber olduğu gibi niyet de niyet edilen şeyi bilmekle beraber onu yapmaya bitişik olur.</p>
<p>Hem bilgi ve hem isteği kapsayan bu tam şuur, ruh ve kalbin bir işidir. İkincisi bununla beraber Allah katında itaat olan bir amel ortaya koymak gerekir ki ibadet olsun. Yoksa yalnız bir şeyi yapmayı istemek ve ruhta kalan düşünme, hatıra getirme gibi iç duygularla ilgili ameller, itaat ve yakınlık olsa da ibadet olamaz. Bunun içindir ki, ibadetlerin başı olan imanda, sadece kalb ile doğrulamak yetmez de bunun hiç olmazsa dil ile ikrar edilerek kalbden dışarı çıkarılması da gerekir. Aynı şekilde niyet edilmeden yalnız açıkça yapılan ameller de ne olursa olsun ibadet sayılmaz. Niyetsiz yatıp kalkmak namaz değil, niyetsiz aç durmak oruç değil, niyetsiz Ka’be’ye, Arafat’a seyahat edip dolaşmak hac değil, niyetsiz düşmanla savaşmak, şehit veya gazi yapan cihad değildir v.s…</p>
<p>O halde kötü niyetle, yani Allah’a itaat ve yakınlık maksadından başka bir maksatla yapılan ameller hiçbir şekilde ibadet olamaz. Görülüyor ki, dilimizdeki kullanılışlarına göre tapı, tapmak, tapınmak kelimeleri ibadetin değil, genel olarak itaatın manası olabilecektir. Hatta tapmak ve tapınmak kelimelerinde az çok ne yaptığını bilmemek gibi bir şuursuzluk manası anlarız da bunları puta tapmak, haça tapmak gibi yerlerde kullanırız.</p>
<p>Bundan dolayı “sana ibadet ederiz” yerinde sadece Türkçe olsun diye “sana taparız” veya “tapınırız” demek dilimizin inceliğini kaybetmek olur. Kulluk etmek şuur (bilinç) açısından tapmak kelimesinden daha iyidir. Bu da ibadetten zayıf olan kulluğun manasıdır. Bununla beraber İslam’da bütün dini nasların genel incelenmesi sonucu yerleşmiş olan şer’i (dini) manadan önce kelimenin kökünden gelen lügat manası göz önünde bulundurulduğu zaman bunların arasında bir ortak mana vardır ki, ibadet denildiği zaman önce onu düşünmek ve Fatiha’da da bundan başlamak gerekir. Şu halde o nedir?</p>
<p>Bu mana ع ب د esas maddesinin en genel olan manası ne ise odur ki, bu da ”عُبُودَة= ubudet” veya عَبَدْabed” masdarlarındandır. Abid (ibadet eden) ve mabud (kendisine ibadet edilen) vasıflarının içinde de yer almıştır.</p>
<p>Yukarıda işaret ettiğimiz şekli ile ubudet, ubudiyet (kulluk) ve ibadet bir derece itaat manasını ifade ederler ki, en özel manası ibadet, en genel manası da ubudettir. Ubudet Arap dilinde kendini alçak tutma manasını içine alır. Kulluk alçalmayı açığa vurma, ibadet bunun daha kuvvetlisi olarak eğilip tevazu etmenin, alçak gönüllülüğün ve hürmetin en son derecesidir. Bunun için tefsir alimlerinin çoğu bunu (eğilip tevazu etmenin en son şekli) diye tefsir ederler. Bu da sebebini sormadan tam itaat manasına gelir.</p>
<p>Ebu Hayyan tefsirinde İbn Sikkit’ten ibadetin her şeyden tecrid edilip Allah’a yönelme manasından alınmış olduğunu da nakletmiştir (Ebu Hayan, a.g.e. I, 23.). Kamusu şerheden mütercim Asım Efendi’nin açıklamasına göre de ibadet hırs ve öfke manalarına gelen (abed) maddesinden alınmıştır (Asım Efendi, Kamus, Terc. I, 1199.). İbadet Allah’ın razı olduğu şeyi yapmak, ubudiyet (kulluk) de Allah’ın yaptığına razı olmak diye de tefsir edilmiştir. Çünkü şeriat dilinde ubudiyetin ibadetten bazen pek aşağı ve bazen daha yüksek olarak kullanıldığı vardır. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ubudiyeti ibadetten daha özel bir manaya gelir.</p>
<p>Bu mananın psikoloji ilmi açısından açıklanması: İnsanın hayatı, tat ile acının güzergahı (geçidi) dır. İnsan ruhu; acıdan gocunur, taddan hoşlanır. Acı sebepleri karşısında öfkelenir veya kızar, insan faaliyetlerini düzenleyen işte şimdiki zamandan geleceğe bu korku ile ümidin ard arda karşılaşması ve çarpışmasıdır. Ümit silindiği zaman ümitsizlik kaplar, faaliyet söner. Korku silindiği zaman da azgınlık kaplar, sonuç düşünülemez, faydalı faaliyet yapılamaz, üretimin yerini tüketim alır. Ümidin içinde bir korku, korkunun içinde bir ümit yoksa vazife şuuru hareketsiz kalır, açları çalıştıran doymak ümidi, tokları çalıştıran açlık korkusudur.</p>
<p>İnsan hayatı iç ve dışın karşılıklı ilişki içinde olmasıdır. Nefes almadan tutunuz da en incelerine varıncaya kadar hayatın sebepleri ve lezzetlerinin bir çoğu insana dışından gelir, içinden gelenlerin çoğu da kendi isteğiyle yaptığı bir şey değildir. İster istemez herkes, hayatının ümit ve korkusunun sebebinin yalnız kendisi olmadığını az çok sezer. Bu da kendi kendisine bırakılan insanın bir hiç olduğunu anlatır. İnsanın bu acizliğini, bu duygusunu unuttuğu kendinden geçtiği zamanlar gerçi çoktur. Fakat ne olursa olsun hiçbir kişi kendi kendine bu aczin sahasından çıkamaz. Aklı olanlar da ümit ile korkunun bu çekicilik ve iticiliğinden ayrılamazlar.</p>
<p>Gerçekten geleceğe göre insan ruhunda ne ümidin sonu vardır, ne de korkunun. Yaratılışta ümit sebepleri sınırlı olmadığı gibi, korkunun sebepleri de öyledir. İnsan ruhu, zaman zaman belli ümitler ve belli korkular karşısında birbiri ardınca üzülürken bir taraftan da bütünüyle belli olmayan, uçsuz, bucaksız ümitlerin, korkuların mutlak etkisi altında bulunur.</p>
<p>Burada bütün ümitlerle bütün korkuların karşı karşıya yer alarak bir noktada buluştuklarını görür ki bu da gerçeğin ta kendisidir. Ve o zaman kendisinde öyle bir ilgi uyanır ki, bu ilgi bir taraftan bütün sevgileri, diğer taraftan bütün korkuları içine alan bir korku ve ümit heyecanı ile ortaya çıkar. İşte insan ruhunun böyle bütünüyle etkilendiği kayıtsız bir korku ve ümit sebebine karşı duyduğu bu ilgi yaratılışta insan fıtratında var olan kendisine ibadet edilen ve ibadet düşüncesinin başlangıç noktasıdır ki, bütün vazife duygusu bunda toplanır. Ve her şahsın ahlaki cibilliyeti, geleceği, mutluluğu, mutsuzluğu bundaki ciddilik ile her bakımdan birbirine denktir. Ve insan bu duygusunu neye bağlarsa tapınılanı odur.</p>
<p>Bazen cahillik ve bazen terbiye ve alışkanlıktaki özellik dolayısı ile bazı vicdanlar yükselemez de belirli ve sınırlı bir ümidin baskısı altında veya bir korku tarafından yenilgiye uğramış olarak kalırlar. Ve ona belirli bir zaman içinde bütün varlığıyla öyle bağlanır ve öyle güçsüz olur ki, o lezzeti feda etmeye veya o acıya göğüs germeye kendisince imkan yok gibi düşünür. Artık o, bu ümidin sebebini öyle sevmiş veya o korkunun sebebinden öyle yılmıştır ki, bunlar ona bütün sevgilerin gayesi veya bütün korkuların sonu gibi görünür. Sanki birisi varlığın ta kendisini, diğeri yokluğun ta kendisini temsil eyler.</p>
<p>Ve o zavallı vicdanın böyle sınırlı ve sonlu yaratılmış bir sebebe böyle bütünüyle bağlanıvermesi onun huzurunda öyle alçalmalara, öyle tapınmalara sürükler ki, bütün şuur o küçülmeye boğulur ve o andan ilerisini görebilecek akıldan iz kalmaz. İnsanlara gerçek mabudu ve gerçek kulluk ilgisini unutturarak, bütün belaları meydana çıkaran şirkin esas kaynağı budur. Allah’a şirk koşanların canlı, cansız, türlü türlü putları, yalan ve haksız mabutları hep bu duygu ile ortaya çıkmıştır ve insan hayatında hala böyle vicdanlar, zannedildiğinden daha çoktur.</p>
<p>Hatta kendilerini, mabud ve ibadet düşüncesi ile hiç ilgili değillermiş gibi sananlar bile her an böyle mabud değiştirir dururlar. Ve bütün hayatlarını mutlak şüphe içinde geçirirler ve kendileri öldükten sonra geride kalacakları, bir an bile düşünmezler. Fakat şurası bir gerçek olup kesin olarak bilinmesi gerekir ki, bütün varlığını geçici şeylere bağlayan her gönül, zarara ve tehlikeye adaydır. Çünkü o geçici cazibe bir gün olup kopacaktır.</p>
<p>Hangi geçici varlık vardır ki, sana senden önce yıkılıp gitmeyeceğini ve senin bütün emellerini sana bağışlayacağının sözünü ve güvencesini verebilir? Ayağının altındaki yer, başının üstündeki güneş bile sana bu güvenceyi veremez. O güvenceyi Hayy ve Kayyum (diri ve ayakta tutup yöneten) olan yaratıcı Allah Teala’dan başka verebilecek hiçbir şey yoktur. Ve gerçekten ibadet O’nun hakkıdır ve ancak O’na ibadet edenlerdir ki, diğer ümitlere, korkulara kendini tamamen kaptırmaz ve vazifesi yolunda şaşırmaz ve onlardan herkes faydalanır.</p>
<p>Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Mümin taze ekin gibidir, rüzgar estikçe yatar, fakat yine doğrulur kalkar. Kafir ise çam ağacına benzer, rüzgar estikçe gürler, amma bir kerre yıkılırsa bir daha kalkamaz.”( Buhari, Tevhid, 31; Ahmed b. Hanbel, II, 523; Darimi, Rikak, 36.) Çünkü kafir ölümlüye, mü’min ise daima diri olan Allah’a bağlıdır.Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vefatı üzerine bütün Ashab-ı Kiram pek çok üzülmüş ve adeta şaşırmış idiler.</p>
<p>Hz. Ömerü’l-Faruk bile; “Peygamber vefat etmedi ve etmez, her kim öyle derse vururum.”( Buhari, Cenaiz, 3; Meğazi, 83; İbn Mace, Cenaiz, 65; Ahmed b. Hanbel, VI, 220.) demeye kadar varmıştı. Fakat Sıddik-ı Azam Hz. Ebu Bekir Efendimiz derhalوَمَا مُحَمَّدٌ اِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ اَفَإِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ اِنْقَلَبْتُمْ عَلٰىۤ اَعْقَابِكُمْ“Muhammed, sadece bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz gerisin geri küfre mi döneceksiniz? (Kim geri dönerse, Allah’a hiçbir ziyan veremez. Allah, şükredenleri mükafatlandıracaktır)”. (Al-i İmran, 3/144) ayetini okuyup; “Ey müminler! Eğer Muhammed’e ibadet ediyorsanız işte o vefat etti ve eğer onu gönderen yüce Allah’a ibadet ediyorsanız O ölmez diridir.” mealindeki nutkunu söyleyince Ashab-ı Kiram kendilerine gelmişlerdi.</p>
<p>Bu gerçek her zaman, gerçeğin ta kendisi ve bu kanun, her vakit geçerli olan bir kanundur. Gönüller ölümlü şeylere bağlandığı zaman, çok vakit ümidin başlangıç noktası ile, korkunun başlangıç noktasını başka başka görür ve o zaman bakarsınız bir tarafta güzel sevgi mabudları, bir tarafta da kahraman korku mabudları dizilmiştir. İkisinin arasında kalan zavallı kalb ikisine de kendini sevdirip korkusunu gidermek, ümidine ermek için ne heyecanlarla kıvranır, akıl almaz saçmalıklar ve küçülmeler ve saygı göstermeler meydana koyarak çırpınır, tapınır ve onun düşüncesine göre bu bir ibadet olur. Fakat ne fayda ki, ona göre ümidi veren başka, korkuyu veren başkadır ve bunları birleştiren, her şeye hükmeden bir başlangıç noktası yok. Böyle olunca da bütün çalışmaları boşa gider ve saçma olur. Ve o gönül, birbirine zıt olan bu iki kuvvetin sürekli kavgasından doğan bunalımın bir savaş meydanıdır. Artık bir sükunet ve gönül rahatlığını duymak ihtimali yoktur.</p>
<p>Ümit ve korku bir başlangıç noktasından gelen ve yine onda birleşen olumlu ve olumsuz birer etki şekli olarak duyulmalıdır ki, birinin yerine diğerini yerleştirmek imkanı doğsun da kalb bir sükunet duyabilsin ve hayatında onunla yürüsün. Susuzluğumdaki içimin yanması ve suyu içtiğim zamanki sevinç eğer su kaynağının biri olumlu, biri olumsuz olan etkilerinden meydana gelmiş ise her susadığım zaman suya koşmanın bir anlamı vardır. Fakat bunların biri suyun, diğeri ateşin etkileri ise ve su ile ateş arasında hükmeden bir ortak kaynak da yoksa ateşten suya, sudan ateşe koşmak sonsuz yorgunluktan başka hiçbir sonuç vermez.</p>
<p>Bundan dolayı ümit ile korkunun bir kaynakta birleştirilmesi bu itibarla da gereklidir ve bir tek Rabb, ayrı ayrı rabblerden hayırlıdır. Halbuki yukarıda açıkladığımız şekilde yok olan şeylerde bu birlik er geç ayrılmaya mahkumdur. Ve gerçekten bir olan Allah; benimle hissimi, hissimle dışımda kalan şeyleri birbirine bağlayan ve düzene koyan Allah Teala’dır ve ben O’na ibadet, O’nun kanununa itaat etmeliyim.</p>
<p>Kısacası beşerin fıtratında ibadet, ruhu büyüleyen en yüksek sevgi ile en yüksek korkunun biraraya gelmesinden ve tokuşmasından çıkan korku ve ümit şimşeği içinde sevgi neşesi ile ümid zevkinin galip gelmesini görmek için tam acizlikten mutlak kuvvete yükselme maksadı ile boyun eğilerek yapılan bir iştir ki, hem dışta, hem içte en son bir küçülme ile, en son bir saygı göstermeyi içine alır ve gerçeklik oranında kalbe gönül rahatlığı ve sükunet bırakır. İbadet ederken dünyadan ve bütün benliğinden tecrid edilerek Allah’ına öyle tam bir edeb ve gönül alçaklığı ve öyle tam bir hürmet ile itaatı arzeder ve boyun eğer ki, tam saygıya aykırı bildiği en küçük bir hareketten bile sakınır. Bunun için kibir ve riya ile birleşmez, açık ve gizliye bölünmeyi kabul etmez. Hakkıyla ibadet, mutlak güçsüzlük ile tam kuvvetli olmanın, tam aşağılık ile tam yüceliğin, korkular içinde titreyen ümit ile istekleri gerçekleştiren Allah’ın karşılaşma cilvesi (görüntüsü)dir. Beceriksizliğini hissetmeyen kibirliler, hiçbir korku yokmuş gibi görünen gaflet içindeki iyimserler, hiçbir ümit beslemeyen ümitsiz kötümserler bu şereften mahrumdurlar.<br />
Bu gerçekleri özetlemek için müfessirlerin en büyükleri “اِيَّاكَ نَعْبُدُnün mealini şöyle anlatırlar:</p>
<p>Ey Rab! Biz başkasına değil, yalnız senin rububiyetini ikrar ve itiraf ederek ancak sana boyun eğeriz ve yalnız sana zilletimizi arz ederiz ve ancak sana itaat etmekle iç huzuru ve rahatlığı, gönül rahatlığı buluruz. Çünkü bütün korku ve ümidimizin ilk ve son dönülecek yeri yalnız sensin, sen korku vermezsen korku yok, sen ümit vermezsen ümit yok; tat duyurmadın mı herşey acı, acı duyurmadın mı her şey tatlı, ruh senin mülkün, madde senin mülkün, bütün beden senin mülkün; bize verdiğin duygular, meyiller hayale dalmalar, akıl erdirmeler ve iradeler ile vicdan duygusu da senin lütfun, senin merhametindir. Bu “vicdan duygusu” ise bütün gönül rahatlığını, sana hamd ve şükretmek ile dostluğu ortaya koymak için ancak senin emrine vermekte buluyor. Bütün akıllar, bütün kainat da buna şahittir.</p>
<p>Elmalılı M.Hamdi Yazır &#8211; Hak Dini Kur&#8217;an Dili,Azim,cild:1,syf.102-18</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seriat-dilinde-ibadet/">Şeriat Dilinde İbadet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seriat-dilinde-ibadet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan bir çekirdeğe benzer</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insan-bir-cekirdege-benzer/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insan-bir-cekirdege-benzer/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Jul 2015 22:46:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan bir çekirdeğe benzer]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan'ın İki Veçhi]]></category>
		<category><![CDATA[Enaniyet]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9064</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim &#160; İKİNCİ NÜKTE &#160; İnsanda iki vecih var. &#160; Birisi, enâniyet cihetinde şu hayat-ı dünyeviyeye nâzırdır. Diğeri, ubûdiyet cihetinde hayat-ı ebediyeye bakar. &#160; Evvelki vecih itibarıyla öyle bir biçare mahlûktur ki, sermayesi, yalnız, ihtiyardan bir şa’re (saç) gibi cüz’î bir cüz-ü ihtiyarî; ve iktidardan zayıf bir kesb; ve hayattan, çabuk söner bir şule; ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-bir-cekirdege-benzer/">İnsan bir çekirdeğe benzer</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<div><em><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-91.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9065" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-91.jpg" alt="İnsan bir çekirdeğe benzer" width="410" height="272" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-91.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-91-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-91-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 410px) 100vw, 410px" /></a></strong></em></div>
<div>
<p><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İKİNCİ NÜKTE</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanda iki vecih var.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birisi,</strong> enâniyet cihetinde şu hayat-ı dünyeviyeye nâzırdır. <strong>Diğeri,</strong> ubûdiyet cihetinde hayat-ı ebediyeye bakar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Evvelki vecih</strong> itibarıyla öyle bir biçare mahlûktur ki, sermayesi, yalnız, ihtiyardan bir şa’re (saç) gibi cüz’î bir cüz-ü ihtiyarî; ve iktidardan zayıf bir kesb; ve hayattan, çabuk söner bir şule; ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik; ve mevcudiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir. O haliyle beraber, kâinatın tabakatında serilmiş hadsiz envâın hesapsız efradından nazik, zayıf bir fert olarak bulunuyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkinci vecih</strong> itibarıyla ve bilhassa ubûdiyete müteveccih acz ve fakr cihetinde, pek büyük bir vüs’ati var, pek büyük bir ehemmiyeti bulunuyor. Çünkü, Fâtır-ı Hakîm, insanın mahiyet-i mâneviyesinde nihayetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesîm bir fakr derc etmiştir tâ ki, kudreti nihayetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve gınâsı nihayetsiz bir Ganiyy-i Kerîm bir Zâtın hadsiz tecelliyâtına cami’ geniş bir âyine olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evet, insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki o çekirdeğe kudretten mânevî ve ehemmiyetli cihazat ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş; tâ ki toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Hâlıkından istidat lisanıyla bir ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemâl bulsun. Eğer o çekirdek, sû-i mizacından dolayı, ona verilen cihâzât-ı mâneviyeyi toprak altında bazı mevadd-ı muzırrayı celbine sarf etse, o dar yerde, kısa bir zamanda, faidesiz tefessüh edip çürüyecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Eğer o çekirdek, o mânevî cihâzâtını<strong>, فَالِقُ الْحُبِّ وَالنَّوٰى  </strong>nın emr-i tekvînîsini imtisal edip hüsn-ü istimal etse, o dar âlemden çıkacak, meyvedar koca bir ağaç olmakla, küçücük cüz’î hakikati ve ruh-u mânevîsi büyük bir hakikat-i külliye suretini alacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşte, aynen onun gibi, insanın mahiyetine, kudretten ehemmiyetli cihazat ve kaderden kıymetli programlar tevdi edilmiş. Eğer insan, şu dar âlem-i arzîde, hayat-ı dünyeviye toprağı altında o cihâzât-ı mâneviyesini nefsin hevesâtına sarf etse; bozulan çekirdek gibi, bir cüz’î telezzüz için, kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp tefessüh ederek, mes’uliyet-i mâneviyeyi bedbaht ruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Eğer o istidat çekirdeğini İslâmiyet suyuyla, imanın ziyasıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisal edip cihâzât-ı mâneviyesini hakikî gayelerine tevcih etse; elbette âlem-i misal ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve Cennette hadsiz kemâlât ve nimetlere medar olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-i daimenin cihâzâtına cami’, kıymettar bir çekirdek ve revnakdâr bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evet, hakikî terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyetle meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sukuttur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şu hakikati, bir vakıa-i hayaliyede şöyle bir temsilde gördüm ki:</strong> Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum; gayet şenlik, parlak bir tiyatro gibi nazar-ı dikkati celb eder, herkesi eğlendirir bir cazibedarlık vardı. Dikkat ettim ki, o sarayın efendisi kapıya gelmiş, itle oynuyor ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar yabanî gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi çocukların oynamasını tanzim ediyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki, o koca sarayın içerisi bom boş, hep nazik vazifeler muattal kalmış, ahlâkları sukut etmiş ki, kapıda bu sureti almışlardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rast geldim. Gördüm ki, kapıda uzanmış vefadar bir it ve kaba, sert, sakin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim, niçin o öyle, bu böyle? İçeriye girdim. Baktım ki, içerisi çok şenlik. Daire daire üstünde, ayrı ayrı nazik vazifelerle saray ehli meşguldürler. Birinci dairedeki adamlar, sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki dairede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet lâtif san’atlar, güzel nakışlarla iştigal ediyorlar. En yukarıda efendi, padişahla muhabere edip halkın istirahatini temin için ve kendi kemâlâtı ve terakkiyâtı için, kendine has ve ulvî vazifelerle iştigal ediyor gördüm. Ben onlara görünmediğim için, yasak demediler, gezebildim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sonra çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum. Dediler: “O kapısı şenlik ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri gelenlerinindir ve ehl-i dalâletindir. Diğerleri, namuslu Müslüman büyüklerinindir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sonra bir köşede bir saraya rast geldim. Üstünde “Said” ismini gördüm. Merak ettim. Daha dikkat ettim, suretimi üstünde gördüm gibi bana geldi. Kemâl-i taaccübümden bağırarak aklım başıma geldi, ayıldım. İşte, o vakıa-i hayaliyeyi sana tabir edeceğim. Allah hayır etsin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşte, o şehir ise, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve medine-i medeniyet-i insaniyedir. O saraylar, herbirisi birer insandır. O saray ehli ise, insandaki göz, kulak, kalb, sır, ruh, akıl gibi letâif ve nefis ve hevâ ve kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiye gibi şeylerdir. Herbir insanda herbir lâtifenin ayrı ayrı vazife-i ubûdiyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri, elemleri var. Nefis ve hevâ, kuvve-i şeheviye ve gadabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letâifi nefis ve hevâya musahhar etmek ve vazife-i asliyelerini unutturmak, elbette sukuttur, terakki değildir. Sair cihetleri sen tabir edebilirsin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursî</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(Sözler-Yirmiüçüncü Söz)</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-bir-cekirdege-benzer/">İnsan bir çekirdeğe benzer</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insan-bir-cekirdege-benzer/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
