<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Türkiye | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/turkiye/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 02 Oct 2026 18:04:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Türkiye | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ortadoğu Türkiye&#8217;nin Ne(re)si Olur?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-turkiyenin-neresi-olur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-turkiyenin-neresi-olur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Oct 2026 18:04:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Kara]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28476</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Sonda söylenecek olanlardan birini başta söyleyerek başlayalım: Ortadoğu Türkiye&#8217;ye, Müslüman Türklere karşı kurulmuş, “kurgulanmış”, adlandırılmış bir yer, bir coğrafya, bir haritadır. Aslında “şark meselesi”nin bir parçası olarak fikren ve fiilen bizden koparılmış ve başkalaştırılmış, hatta bize düşman kılınmış bir “çalışma” ve çatışma sahası&#8230; Uzun bir zamandan, bir, birbuçuk asırlık bir tarihten bahsediyoruz, maalesef bizim [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-turkiyenin-neresi-olur/">Ortadoğu Türkiye’nin Ne(re)si Olur?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Sonda söylenecek olanlardan birini başta söyleyerek başlayalım: Ortadoğu Türkiye&#8217;ye, Müslüman Türklere karşı kurulmuş, “kurgulanmış”, adlandırılmış bir yer, bir coğrafya, bir haritadır. Aslında “şark meselesi”nin bir parçası olarak fikren ve fiilen bizden koparılmış ve başkalaştırılmış, hatta bize düşman kılınmış bir “çalışma” ve çatışma sahası&#8230;</p>
<p>Uzun bir zamandan, bir, birbuçuk asırlık bir tarihten bahsediyoruz, maalesef bizim dışımızda hâlâ çok emek verilmekte olan bir “çalışma” ve çatışma sahası&#8230; Doğrusu önce İngilizler ve Fransızlar başta olmak üzere Batılıların iğvasına daha çabuk kapılan Hıristiyan Arapların, ardından Müslüman Arapların bu kanırtarak koparma ve parçalama teşebbüslerinde hayli “katkı”larının olduğunu da ilave etmek gerekecek. Değil mi ki milliyetçilik ve özgürlük çağındaydık teranesi her tarafta çalıyordu; her millet kendini yönetme hakkına sahip olacaktı!</p>
<p>Ardından çok taraflı ve iyi çalışılmış bu kurgunun doğrudan ve dolaylı yollarla bizim tarafımızdan da “cetvelle çizildiği ve tayin edildiği üzere” tanınması, hatta bir “gerçek” olarak kabul edilip benimsenmesi de istenmiş, dayatılmıştı. Sağ olsunlar Cumhuriyet erkânı, politikacılarımız, üniversitelerimiz, her cenahtan insanların yer aldığı fikir ortamları ve elbette uyarılmış-kontrollü basın sayesinde biz de kolay benimsemişiz. Hâlâ bir şekilde tedavülde olan “Ortadoğu bataklığı” edebiyatı da bunun bir parçası.</p>
<p>Cumhuriyeti kuran asker ve sivil kadronun önemli bir kısmı Trablusgarp cephesinden, Yemen&#8217;den, Mekke ve Medine müdafaasından, Kudüs&#8217;ten, Filistin cephesinden, Suriye&#8217;den vuruşarak çekile çekile, içlerine acıları ve mağlubiyetleri çeke çeke Ankara&#8217;ya kadar gelmiş, dayanmış insanlar. Bugün Ortadoğu denen sahayı, insanları ve topraklarıyla, imkânları ve zorluklarıyla sonraki nesillerle kıyas kabul etmeyecek şekilde her bakımdan çok iyi biliyorlardı. Ümitleri ve korkularıyla birlikte kanları, canları ve ecel terleri var oralarda, bazı yakın arkadaşlarının da naaşları ve şehadet hatıraları&#8230;</p>
<p>“Ve göz kapaklarının arkasında eski vatan”&#8230;</p>
<p>Fakat siyaset tabiatı icabı pratik ve pragmatik bir sahadır. Esas itibariyle olmakta olana, önündekine, güne hatta âna bakar. Ve “siyaset zalimdir”. Hele arkasında kendisini, memleketini taşıyacak büyük ve hareketli bir entelektüel birikim, günün ihtiyaçları istikametinde devreye girecek derin bir tarih bilgisi ve şuuru, nihayet dünyanın gidişatını kendini merkeze alarak anlama ve yorumlama kapasitesi yoksa! Bunlara eşlik edecek irade, cesaret, tahammül, uzak görüşlülük zayıflamışsa&#8230;</p>
<p>Milli Mücadele yıllarını hilafetçi ve panislamist bir politika ve mücadele ile, buna uygun bir siyasi dil ve söylemle yürütenlerden biri olarak Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın, Lozan sonrası oluşan yeni şartlarda, kendisinin de çekilip geldiği “Ortadoğu”yu nasıl pratik ve pragmatik mercekler üzerinden görmeye başladığını, 1927 yılında okuduğu Nutuk&#8217;tan takip etmek mümkün:</p>
<p>“Millete anlattım ki; İslâm-şümul (bütün Müslümanları içine alacak| bir devlet tesis etmek vazifesiyle mükellef tahayyül edilen bir halifenin vazifesini ifa edebilmesi için, Türkiye Devleti ve onun bir avuç nüfusu, halifenin emrine tâbi tutulamaz. Millet, buna razı olamaz! Türkiye halkı bu kadar azim bir mesuliyeti, bu kadar gayr-ı mantıki bir vazifeyi deruhte edemez. * Milletimiz, asırlarca, bu vâhi (mânasız ve esastan yoksun)| nokta-i nazardan hareket ettirildi. Fakat ne oldu?! Her gittiği yerde milyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde kavrulup mahvolan Anadolu evlatlarının miktarını biliyor musunuz?” dedim. “Suriye&#8217;yi, Irak&#8217;ı muhafaza etmek için, Mısır&#8217;da barınabilmek için, Afrika&#8217;da tutunabilmek için ne kadar insan telef oldu, bunu biliyor musunuz?! Ve netice ne oldu görüyor musunuz?” dedim. (&#8230;) Yeni Türkiye&#8217;nin ve yeni Türkiye halkının, artık, kendi hayat ve saadetinden başka düşünecek bir şeyi yoktur&#8230; başkalarına verebilecek bir zerresi kalmamıştır!” dedim. (.)</p>
<p>Görülüyordu ki bir heva-ü heves için bir vehm-ü hayal için Türkiye halkını mahvetmek istiyorlardı. Hilafet ve halifeye vazife ve salahiyet vermek fikrinin mahiyeti bundan ibarettir. Efendiler! Halka sordum, bir devlet-i İslâmiye olan İran veya Afganistan halifenin herhangi bir salahiyetini tanır mı? Tanıyabilir mi? Haklı olarak tanıyamaz. Çünkü devletinin istiklâlini, milletinin bâkimiyetini muhilldir ihlâl eder). Millete şunu da ihtar ettim ki, kendimizi cihanın hâkimi zannetmek gafleti, artık devam etmemelidir. Hakiki mevkiimizi, dünyanın vaziyetini tanımamaktaki gafletle, gafillere uymakla milletimizi sürüklediğimiz felâketler yetişir! Bile bile aynı faciayı devam ettiremeyiz!”&#8217;</p>
<p><strong>DEVİR DEĞİŞMİŞ, DEVRAN DÖNMÜŞ</strong></p>
<p>&#8230; Yemen, Suriye, Irak, Mısır, Afrika&#8230; nasıl bu ölçüde “dışta” kalmış, cephelerden gelenlerin kafasında bile niçin ve hangi gerçek yahut uyarılmış sâiklerle bu kadar “uzak”laşmıştı? Mustafa Kemal Paşa bu cümleleri 5 sene önce Milli Mücadele devam ederken, 10 sene önce Çanakkale cephesinde, 15 sene önce Trablusgarp cephesinde iken kurabilir, kurmak ister miydi, bir şekilde hatırından geçseydi inanır ve dışarıya yansıtabilir miydi?</p>
<p>Burada bir devrin kapandığını/kapatıldığını, kurucu kadronun da buna rıza gösterdiğini, buna mecbur kaldığını/mecbur bırakıldığını görmek ve anlamak lazım; Türkiye artık kendisini, istese de istemese de mühim bir parçası olduğu İslâm dünyasının içinde konumlandırmaktan, kendisinden, kendi tarihinden adım adım uzaklaşacak, bu da beklenebileceği üzere kendisinden koparılarak, uzaklaştırılarak kurulan Ortadoğu&#8217;yu unutmasıyla neticelenecektir. Bu bir unutturmaydı aynı zamanda&#8230;2</p>
<p>Peki İngilizlerin başı çektiği güçlü ve galip bir koalisyonun Ortadoğu&#8217;yu uzun yıllar içinde bir “bataklık”, Müslüman Türkler için bir savaş cehennemi hâline getirdiğini siyasetçi görmezden gelebilir miydi? Elbette gelemezdi ama doğru ve öncelikli soru bu değil; soru, nasıl oldu da Türkiye dört asır yönettiği, emek ve can verdiği, ilim, kültür, sanat, şehircilik ve estetik itibariyle damgasını vurduğu ve şimdi Ortadoğu diye adlandırılan bir büyük coğrafyadan, içinde Mekke&#8217;nin, Medine&#8217;nin, Kudüs&#8217;ün de olduğu kutsal bölgelerden, Yemen ve Kerkük türkülerinden fikren ve tasavvur dünyası itibariyle de bu kadar çabuk koptu ve uzaklaştı? Medine müdafaası ve Fahrettin Paşa kaç milletin tarihinde var?</p>
<p>Bugün için de öncelikli ve doğru sorular bunlar&#8230;</p>
<p>*</p>
<p>Bu yazı dosyasını, benim de Müslüman Kardeşler&#8217;e, Cemaat-i İslâmi&#8217;ye, kısmen İran&#8217;a mensup yazarların eserlerinin Türkçeye tercümesi ve etkileri üzerine bir metinle katıldığım bir akademik derginin, Toplum ve Bilim&#8217;in Ortadoğu özel sayısını? ve bir asırdan fazla bir zamandan sonra gelebildiğimiz yeri tekrar gördükten sonra açtım.</p>
<p>Sayının editörü Seda Altuğ meslektaşımız takdim yazısında Türkiye&#8217;nin Ortadoğu çalışmalarında geldiği bir arpa boyu yere işaret ederken şu tesbitleri yapıyor:</p>
<p>“(&#8230;) Türkiye&#8217;de Ortadoğu&#8217;ya ilişkin akademik veya yarı akademik bilgi üretiminin bilhassa 2011 Arap Ayaklanmaları ve Suriye Savaşı&#8217;na kadar oldukça sınırlı kaldığını iddia edebiliriz. Uluslararası bir alaşım muamelesi gören bölgeye genellikle uluslararası ilişkiler disiplini içerisinden ilgi gösterildi. Ortadoğu&#8217;ya ilişkin yaygın ilgisizlik bir tarafa bırakıldığında, Türkiye&#8217;de Ortadoğu hakkında kaleme alınmış çeşitli eserlerde analitik inceleme kaygısının çoğu zaman politik ve ideolojik lenslerin gölgesinde kaldığı da açıktır. Bu durumun en temel sebebinin Ortadoğu olarak adlandırılan siyasi, dini, iktisadi, kültürel ve sembolik coğrafyaya izafeten Türkiye&#8217;nin nerede konumlandırıldığı sorusu olduğu söylenebilir.</p>
<p>Ortadoğu, Batılı oryantalistler ve Türkiyeli muadilleri nezdinde çoğunlukla Araplık, Farslık ve İslâm ile özdeşleştirilerek kendi toplumsallıklarından ve coğrafyalarından farklılaştırıldı. Bölge, arkaik, Türkiye&#8217;ye ve Türklüğe uzak ve/veya yabancı bir alan olarak kodlandı. Ulus-devlet sınır ve dış politikalarının yanı sıra 1928&#8217;de Latin harflerinin kabulüyle Arap, Fars ve İslâm kültür, siyaset ve kamusal tartışmalarından kopuşun daha da derinleştiği Türkiye&#8217;de bu bilişsel ve kültürel kopuş kaçınılmaz olarak sosyal ve beşeri bilim disiplinlerinde de yansımasını buldu. Sekülarist, milliyetçi ve Oryantalist olarak özetlenebilecek bu bakışa göre “Ortadoğu , Türkiye toplum, kültür ve siyaset analizlerinde teorik bir ilham kaynağı veya karşılaştırma vakası olarak incelenemezdi. Hatta kimi zaman Türkiye modernleşmesi ve siyasetinin antitezi olarak görüldü” (s. 4).</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/10/IMG_20261002_172023-scaled.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-28478 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/10/IMG_20261002_172023-179x300.jpg" alt="" width="179" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/10/IMG_20261002_172023-179x300.jpg 179w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/10/IMG_20261002_172023-612x1024.jpg 612w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/10/IMG_20261002_172023-768x1286.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/10/IMG_20261002_172023-918x1536.jpg 918w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/10/IMG_20261002_172023-1223x2048.jpg 1223w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/10/IMG_20261002_172023-scaled.jpg 1529w" sizes="(max-width: 179px) 100vw, 179px" /></a></p>
<p>Doğru ve haklı tesbitler bunlar. Fakat Türkiye&#8217;nin Ortadoğu ilgisi ve bu sahadaki çalışmalar açısından 70&#8217;li yılların ikinci yarısı ile İran Devrimi&#8217;nin de eklenmesiyle 80&#8217;li yılların ilk yarısını atlamak ciddi bir eksiklik olur. 2011 tarihi bu bakımdan üçüncü devreye işaret eden önemli fakat çok geç bir tarih. Müslüman Kardeşler&#8217;den, Cemaat-i İslâmi&#8217;den ve 1979 sonrası itibariyle Farsçadan yapılan yoğun tercümelerin de 1965-1985 yılları arasında vukubulduğunu ve o yıllarda solcu ve Rusya çevresi içinde olması sebebiyle Türk solunun Filistin Kurtuluş Örgütü&#8217;yle, Arafat figürüyle yakından ilgilendiğini, hatta birçok genç devrimci Türk solcusunun Filistin kamplarında gerilla eğitimi gördüğünü, çok çok azının Arapça öğrenmeye çalıştığını da hatırlamak lazım. (Müzakere yapabilecek düzeyde Arapça bilen tek Türk büyükelçisi Antakya doğumlu muhtemelen anadili ArapçadırVahit Halefoğlu&#8217;nun 12 Eylül-Özal idaresi yıllarında Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturması da herhalde kaderin tarihin akışıyla buluşan bir cilvesi olmalı. Bu “kıtlık” ve “kısırlık” da yüz dereden su getirilse yine açıklanamayacak Türkiye&#8217;ye mahsus bir garabet değil mi? Hele Hariciye açısından&#8230;)</p>
<p>Onun için daireyi tamamlamak babında bence takdim yazısında yer alan aşağıdaki kısmen doğru tesbitleri sol hareketlere ve Kemalist yaklaşımlara doğru da uzatmak lüzumu ve mecburiyeti var:</p>
<p>“Türkiye&#8217;deki milliyetçi, muhafazakâr ve İslâmcı yazında ise *Ortadoğu&#8217;ya İslâmi ve/veya mezhepçi gözlüklerle yaklaşıldı. Bölge, İslâm dininin doğup yayıldığı ve İslâm karşıtlığı üzerinden kodlanan Batı, İsrail ve müttefiki olan yerel güçlere karşı verilen İslâmi mücadelenin coğrafyası olarak mukaddesleştirildi. Halbuki “Ortadoğu! siyasi, sosyal, ideolojik, iktisadi, kültürel, dini ve etnik olarak Türkiye ve/veya Batı gibi (hatta daha fazla) çeşitlilik arz eden, dinamik, modern ve güncel bir yerdir. Bir başka deyişle, ne Batı merkezci argümanlar ve onların Türkiye&#8217;deki çeşitli yansımalarında iddia edildiği gibi “Ortaçağ karanlığı&#8217;ndadır, ne dini ve feodal şiddetle yoğrulmuş bir “bataklık&#8217;tır, ne de Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndan günümüze kadar basitçe “Hıristiyan Batı&#8217; tarafından dizayn edilmeye mahküm ve mecbur bir kukladır. OkuyacaZınız dosyadaki yazılar bu bakış açısına göre belirlenmiştir (&#8230;)” (s. 4-5).</p>
<p>Birçok konuyu ve başlığı ihtiva etmeyen, —bir kısmı mütehassıs yokluğu gibi haklı sebeplerle edemeyenözel sayının Ermeni ve Kürt meselelerine özel başlıklar açmak için hususi gayret sarfettiği de gözden kaçmıyor. Bir takıntı, belki bir kaçış ve zorlama gibi duruyor bu tercih. Her şeyin ele alındığı bir Ortadoğu sayısında elbette Ermeni ve Kürt meselesi de olabilir/olmalıdır. Ama bu özel sayıda ve hem de Gazze&#8217;nin kan gölüne döndüğü bu sırada Siyonizm ve İsrail&#8217;in hiçbir siyasi ve ahlâki kural tanımayan yayılmacı politikaları özel sayıda atlanırken, Filistin ve Kudüs meselesi, elbette başlıbaşına Gazze hadisesi ve bunların Türkiye-Ortadoğu meselelerine yansımalarına dair herhangi bir yazı-iz yokken iki konuya yer verme gayreti ne kadar tabii ve “makul” olabilir? Sadece bu değil, İran da yok bu sayıda. Göçmen meselesi hariç Suriye de yok. Mısır da yok. Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri de yok, “Mavi vatan” yok, Kıbrıs yok&#8230; Olmayan bu başlıklar da dikkat çekici doğrusu. Ama Ermeni ve Kürt meselesi var&#8230; (Çok da haksızlık etmeyelim, Engin Akarlı hocanın yazısı başta olmak üzere kıymetli yazılar da elbette var dergide).</p>
<p><strong>70&#8217;Lİ YILLAR İÇİN BİR PARANTEZ AÇMAK&#8230;</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;nin bütün Cumhuriyet tarihi boyunca Ortadoğu meselelerine bir şekilde tekrar eğildiği, bunun için bir mecburiyet hissettiği üç dönemden bahsedilebilir. Bunlardan biri 2. Dünya Savaşı sonrası şartlarda CHP&#8217;nin son iktidarlarının yeni dahil olmaya çalıştığı dünya sisteminin, doğrudan-dolaylı talepleri istikametinde yeni bir İslâm dünyası tanımı arayışına girmesi ve bunun için sağ-muhafazakâr çevreler dahil basını ve bazı muhitleri çeşitli yollarla bu istikamette teşvik edip canlandırmasıdır. 20 küsur yıllık “unutma”dan sonra enteresan bir geriye bakış,hatırlayış ve kendi geçmişine dönüştür bu.&#8221;</p>
<p>Demokrat Parti iktidarları bu çizgiyi ABD politikalarına paralel bir tarzda genişleterek sürdürecektir. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi bünyesinde faaliyete geçen Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü (1952) ile Ortadoğu Teknik Üniversitesi&#8217;nin (1956, 1959) kuruluşu bu politikaların akademik tezahürleri ve uzantıları arasında sayılmalıdır. Adları da “Ortadoğu” ile başlıyor&#8230; Fakat soralım; bu iki kurumun Ortadoğu&#8217;nun sosyal, filolojik, dini ve siyasi-kültürel araştırmalarına dair büyük katkılarından bahsedilebilir mi? Ortadoğu&#8217;yu geniş ve derin bir çerçevede mesele edinmiş ve çalışmış mı?</p>
<p><strong>Neden ve niçin acaba?</strong></p>
<p>İkinci dönem 1970&#8217;li yıllarda Kıbrıs meselesi ve Ermeni militanların programlı bir şekilde &#8216;Türk büyükelçilere ve Hariciye mensuplarına karşı yürüttükleri suikastlarla da irtibatlı olarak canlanan enteresan bir Ortadoğu ilgisine işaret ediyor. Çalışmaların odağının siyasi merkeze çok “yakın” Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi olması ve çalışanlar arasında hem sağcı, Kemalist ve ABD çizgisinde hem de solcu, Kemalist ve Doğu bloku çizgisinde akademisyenlerin bulunması da dikkat çeken bir husus. Fahir Armaoğlu, Baskın Oran, Türkkaya Ataöv, Ömer Kürkçüoğlu gibi genç ve yaşlı akademisyenler bunlar arasında. Ve doğrudan Ortadoğu&#8217;yla alakalı hazırladıkları kitapları, tezleri fakülte yayınlıyor.</p>
<p>Künyeleri şöyle:</p>
<p>— Ömer E. Kürkçüoğlu, Türkiye&#8217;nin Arap Orta Doğusu&#8217;na Karşı Politikası (1945-1970), Ankara, Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay.,</p>
<p>1972, 2105. — Türkkaya Ataöv, Afrika Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri, Ankara, Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay., 1977, 671 s. — Baskın Oran, Azgelişmiş Ülke MilliyetçiliğiKara Afrika Modeli, Ankara, Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay., 1977, 277 s. — Ömer Kürkçüoğlu, Osmanlı Devleti&#8217;ne Karşı Arap Bağımsızlık Hareketi (1908-1918), Ankara, Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay., , 1982,2715.</p>
<p>— Yine Ankara Siyasal hocalarından Fahir Armaoğlu&#8217;nun Fakülte yayını olmayan Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988) kitabı da bu meyanda zikredilebilir, İstanbul, İş Bankası Yay., 1989, 591 s. Fakat ne yazık ki orada kalmış kıymetli bir teşebbüs bu. O da ihmale uğramış, unutulmuş, terk edilmiş&#8230; Sonraki yıllarda ne kurum sahip çıkmış yönelişlerine ve yaptıklarına ne de çalışan akademisyenler ilgilerini, çalışmalarını sürdürmüş!</p>
<p>Niçin ve nasıl acaba? 60&#8217;l yıllarda Ankara Siyasal&#8217;da talebe olan, sonra üniversitede Siyaset Bilimi profesörlüğüne kadar yükselen bir hocamıza, Cemil Oktay&#8217;a 2017 Kasımında şöyle bir soru yöneltmiştim: Ankara Siyasal hocaları ve asistanları 60&#8217;ların sonları ile 70lerde Afrika ile, Kudüs&#8217;le, Arap memleketleri ve buralardaki milliyetçiliklerle yakın sayılabilecek bir şekilde ilgilendiler, tezler, eserler ve makaleler yazdılar. (Filistin ilgisini biraz ayrı tutabiliriz sanıyorum). Gerçi içlerinde Arapça öğrenen olmadı, çoğunlukla İngilizce literatür üzerinden yürüdüler ama ilgileri dikkat çekici idi. Kocaman bir Afrika kitabı yayını var Fakültenin. 12 Eylül&#8217;le birlikte kesilen bu ilgiyi siz nereye bağlıyorsunuz? Bir kısmının sol-Marksist düşünce ile, emperyalizm karşıtlığı ile, üçüncü dünyacılıkla alakalı olduğunu tahmin ediyorum ama tipik sağcı ve Kemalist hocalar da ilgilendiler bu konularla. Siyasi merkezin bir talebini veya bilgi ihtiyacını karşılamak gibi etkili olmuş bir kalemden veya konjonktürel sebeplerden bahsedilebilir mi?&#8230;</p>
<p>Hocanın bana verdiği yazılı cevap şöyle idi:</p>
<p>“Sana bir anekdot nakledeyim: Mülkiye öğrencisi olduğum yıllardı. Kıbrıs&#8217;ta olaylar oldu, bunalım çıktı. Türkiye&#8217;de o zamanlar İnönü önderliğinde koalisyon hükümeti var. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu&#8217;nda bir oylama oldu ve Türkiye ala ala beş üyeden oy alabildi. Kıbrıs ise oyların kahir çoğunluğunu elde etti. Bu durum ister istemez Türkiye&#8217;de Hükümet dahil herkese sorular sordurdu. “Neden yalnızdık, bu yalnızlıkta kendi kusurumuz var mıydı vs.?&#8217;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/10/IMG_20260923_210811-scaled.jpg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-28479 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/10/IMG_20260923_210811-225x300.jpg" alt="" width="225" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/10/IMG_20260923_210811-225x300.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/10/IMG_20260923_210811-768x1024.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/10/IMG_20260923_210811-1152x1536.jpg 1152w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/10/IMG_20260923_210811-1536x2048.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/10/IMG_20260923_210811-scaled.jpg 1920w" sizes="(max-width: 225px) 100vw, 225px" /></a></p>
<p>Tabii olarak yalnızlıktan sıyrılınanın çareleri neydi? Bu türden soruları hatırlıyorum. Cumhuriyet&#8217;te Ecvet Güresin, Milliyet&#8217;te Abdi İpekçi soruyu kamuoyuna da mal ettiler. Gelelim bizim anekdota: Bir gün okulun büyük salonunda hocalardan bazıları bize bir panel verdiler. İyi hatırlıyorum, Fahir Armaoğlu vardı. Yanılmıyorsam bir de Suat Bilgi ve belki Ahmet Şükrü Esmer. Dışişleri&#8217;nin talimatıyla Afrika gezisinden dönüyorlardı. Bizlere tespitlerini naklettiler. Meâlen şöyle diyorlardı: Afrika&#8217;da hemen hemen hiç tanınmıyorduk. Bu konuda hata bizdeydi. Çoğu Afrika ülkesi bağımsızlıklarını yeni kazandıkları için çok hassastılar. Onların hassasiyeti Kıbrıs&#8217;ın hassasiyetiyle buluşuyordu. Acilen Afrika&#8217;ya ilgi göstermeliydik&#8230;</p>
<p>70&#8217;lerin ortasında Baskın&#8217;ın  Oran Azgelişmiş Ülke Milliyetçiliği-Kara Afrika Modeli metni elime geçtiği zaman ister istemez geçmişteki bu anımı hatırladım. Sonraki yıllarda neden gelişme kaydedilmedi sorusunun cevabı çok belli. Arka arkaya gelen askeri darbelerin Mülkiye&#8217;ye verdiği zarar malum. Kadrolar darmadağın oldu. İnsanların şevki söndü. Bizde maalesef çalışmalarda pek süreklilik yoktur. Ne diyeyim kader utansın! Şimdilerde, &#8216;Türk müteşebbisler ihracat merakına tutuldukları için “bâkir pazardır? anlayışıyla Afrika&#8217;ya merak sardılar. Ne derece başarılı olunur bilemiyorum. Kültürel donanımı çok eksik kişiler bu ticareti kör topal götürüyorlar. Aslında doğru dürüst Araştırma Kuruluşları oluşturmak gerekir&#8230;”</p>
<p>Araştırma kuruluşları ve devamlılık meselesi çok önemli, bir o kadar da başarılı olamadığımız alanlar bunlar&#8230;</p>
<p>Enteresandır, 1965-1985 yılları arasında hayli canlı olan, Müslüman Kardeşler&#8217;den, Cemaat-i İslâmi&#8217;den, İran&#8217;dan birçok kitap tercüme edip yayınlayan aktivist ve entelektüalist İslâmcılığın Ortadoğu ilgisi-bilgisi de fevkalâde zayıf ve hissiyat-hamaset düzeyinden öteye geçmeyen bir karakterde ve seviyededir. Onların da mütehassısları ve Türkiye merkezli kitap, makale üretimleri yoktur/yoka yakındır. Dahası Ortadoğu ve İslâm ülkeleriyle alakalı yayınladıkları kitap ve makaleler büyük ölçüde oryantaistler, yani ideolojik olarak düşman belledikleri kişiler tarafından ve tamamıyla/bir miktar Türkiye karşıtlığı üzerinden kaleme alınmış metinler ve eserlerdir. Gazete ve dergilerinde yer alan Ortadoğu yazıları, görselleri ve haberleri de böyledir.5</p>
<p>Siyonizm edebiyatı ve Osmanlı/Sultan Abdülhamit hissiyatı-hamaseti üzerinden hayli siyasi pirim devşiren, yakın siyasi tarih yorumlarını bu unsurlar üzerinde kuran MSP-Erbakan çizgisinin de, benzer bir hissiyat ve hamasete yaslanan AK Parti-Erdoğan hattının da Ortadoğu meselelerine farklı önceliklerle ve derinliğine eğilen elemanları ve mensupları olmamıştır. Bunu önemsemedikleri, hatta bundan uzak durdukları bile söylenebilir.</p>
<p>*</p>
<p>Ara bir iki teşebbüs: İslâm Konferansı Teşkilatı bünyesinde kurulan İslâm Sanat &#8216;Tarih ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) 1980 yılında İstanbul&#8217;da açılmış ve başına bir Türk, çocukluğu ve gençliği Mısır&#8217;da geçmiş Ekmeleddin İhsanoğlu getirilmişti. İyi bir ihtisas kütüphanesi ve arşiv de kuran bu müessese Filistin-Kudüs tarihi kısmen istisna edilirse Ortadoğu çalışmış sayılmaz, yaptığı kıymetli iş Osmanlı tarihi, medeniyeti ve ilim hayatıyla ilgili çalışmaların bir kısınını Arapça ve İngilizce de yayınlayarak Arapça okuyanların Türkiye ve Osmanlı tarihine dair kaliteli yayınlara ulaşmalarına imkân hazırlamak, bunun üzerinden bazı bilgi ve anlayışları tashih etmek arayışları olmuştur.</p>
<p>Fakat IRCICA bir müddettir Ortadoğu konusunda kendi tarihinden bile geri bir durumda sayılır.</p>
<p>8Olerin ortalarında Türkiye Diyanet Vakfı hem İslâmi ilimlere hem de İslâm ülkelerinin tarihine, kurum ve düşünce dünyalarına yoğunlaşacak akademisyenler yetiştirmek üzere Ankara İlahiyat Fakültesi mezunları arasından imtihanla bursiyerler almış ve onlara doktora için Türkiye şartlarında iyi sayılabilecek imkânlar tanımıştı. Bursiyerlerin en az bir yıl bir Batı ülkesinde, bir yıl da araştırma yapacakları İslâm ülkelerinin birinde kalarak oranın dillerini üst düzeyde öğrenme ve kendi sahasında çalışma yapma hakları ve vazifeleri vardı. İlk bursiyerler arasında doktora müddetlerini bütünüyle yurtdışında tamamlayanlar da oldu. Çalışma alanlarının bir kısmı Mısır, Suriye, İran, Hindistan, Kuzey Afrika, Pakistan merkezli idi. Bugün itibariyle çoğu üniversitelerde hocalık yapan, bazıları bürokrasiye geçen bu meslektaşlarımızın çalıştıkları İslâm ülkeleri hakkında üst düzeyde mütehassıs oldukları ve ilgilerini güçlü bir şekilde sürdürdükleri, bilgilerini genişletip derinleştirdikleri söylenebilir mi, hiç emin değilim.</p>
<p><strong>Niçin ve nasıl acaba?</strong></p>
<p>1992 yılında kurulan, benim de ilk hocaları arasında yer aldığım Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslâm Ülkeleri Enstitüsü de ne yazık ki bugün bile bir Ortadoğu araştırmaları merkezi sayılmaz.</p>
<p>Üçüncü dönem 2011 sonrasıdır ve muharrik sebebi Arap Baharı (!) diye adlandırılan ve hâlâ devam eden kanlı bir müdahaleler zincirine işaret eder. İsrail&#8217;i ve Yahudi hakimiyetini tahkim edecek “yeni” Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye&#8217;nin istekli yahut mecburi eşbaşkanlığı&#8230; Enteresandır, Türkiye&#8217;nin siyah Afrika&#8217;ya uzanması, oralarda büyükelçilikler açması bu tarihi dönemecin bir öncesinde, bir sonrasında vukubuldu. Vakıf ve derneklerin bu coğrafyada yüzlerce su kuyusu açmaları, yardım götürmeleri, okul ve Kur&#8217;an Kursu teşebbüslerinde bulunmaları, oradan Türkiye&#8217;ye talebe taşımaları, ticaret bağlarının kurulması, düzenli olarak o bölgeye giden Türk doktorların binlerce göz ameliyatı ve hasta tedavisi yapmaları elbette ve hiçbir şekilde küçümsenecek şeyler değil.</p>
<p>Fakat bugünden geriye bakınca bu üç “atılım” döneminin de Türkiye&#8217;nin yeni ve derin bir bilgilenme-okuma-anlama-yorumlama sürecine girmesi, kendisinin yeniden farkında olması,tarihi derinliğinin kuvvet ve zaaflarıyla birlikte kendisini bölgede yeniden konumlandırması üzerinden vukubulmadığı anlaşılıyor. Büyük ölçüde konjonktürel şartlar, tesadüfler ve hatta bazen dayatmalar sebebiyle zuhur ettikleri için Türkiye&#8217;yi taşıma kapasitesine sahip bir mesafe alınmasına kaynaklık edemedikleri, sağlam ve istikrarlı bir zemin oluşturamadıkları da herhalde bir vâkıa. Zaten bunlar arasında bir devamlılıktan, bütünlüğü olan bir ilişkiden bahsetmek de zordur. Yazılara, kitaplara, programlara, araştırma projelerine yansıma(ma)ları üzerinden de bu durum takip edilebilir.</p>
<p><strong>ŞİMDİLİK BİTİRİRKEN&#8230; </strong></p>
<p>Ortadoğu ilgisinin seviyesi ve saha çalışmalarına dair soru(n)ları Türkiye bugün için de önemli soru(n)lar hâline getirmedikçe, meslek ve meşreplere göre farklı önceliklerle ele alıp müzakere etmedikçe Ortadoğu&#8217;nun da kendisinin de neresinde olduğunu tam ve gerçekten bilemeyecek, bununla bir şekilde alakalı olarak iç ve dış meselelerini de üst düzeyde anlayıp kavrayamayacak ve neticede çözemeyecektir.</p>
<p>Kademesiz bir şekilde, tesadüfi yahut konjonktürel önceliklerle ve hissiyat düzeyinde işleyen kaba ve düşmanlaştırıcı/dışlayıcı “bataklık” edebiyatının da, yine hissiyat seviyesinde anlamlı olabilecek —Ortadoğu dışında Balkanlar&#8217;a ve Türki Cumhuriyetlere de uzanan“gönül coğrafyası” söyleminin de çözümleyici (nazari) ve çözücü (ameli) bir fonksiyonu, gerçek, sürdürülebilir ve büyük bir rolü olmuyor. Çünkü hissiyat-hamaset kademesinin üstünde tarihi derinlikle bitişmiş düzenli-imkânh bilgi hazinesi ve bir yukarda hepsini işletecek felsefi seviye olması lazım. Fikri-felsefi zemin ve kapasite yükselmesi olmadan siyasi, askeri ve ekonomik güç ancak bir yere kadar ve parçalı yahut tesadüfi fonksiyon icra edebilir, zaten öyle ediyor.</p>
<p>Burada isterseniz başlıktaki soruyu “Türkiye Ortadoğu&#8217;nun neresinde yer alıyor?” diye bir daha soralım. Merkez arayışı ve bir nokta-i nazar tayini bakımından belki daha doğru ve yerinde bir soru olur,</p>
<p>Bugüne geliyoruz; sayıları ikiyüzü aşan üniversitelerimizde, siyaset bilimi, tarih, filoloji, ilahiyat, hukuk bölümlerinde gerçek mânada Ortadoğu mütehassısı insan sayısı iki elin parmaklarını geçer mi, emin değilim. Ayrıca bilgi-yorum-değerlendirmelerin bir bütünlüğe kavuşması, taşıyıcı bir hacme ve güce ulaşması için bunlar arasında sıkı yahut gevşek ilişkiler, alternatifli yaklaşımlar da olması lazım. Gazetelerde, televizyonlarda, aktüel olarak Suriye ve Filistin-Gazze meselesi dahil ahkâm kesip duran her cenahtan, her meslekten insan arasında, basın yayın organlarında, vakıf ve derneklerde, “düşünce” kuruluşlarında sahanın mütehassısları ne kadar var?!“ Yoksa hepsinin bilgi kaynağı, birkaç yabancı gazete-dergi, bir iki Arapça yayın kanalı, bir iki “haber kaynağı” mı? Dışişleri Bakanlığı&#8217;nda, bürokraside, istihbarat birimlerinde, orduda, Diyanet&#8217;te hangi ölçüde ve seviyede Ortadoğu uzmanları var? Türkiye&#8217;yi taşıma kapasiteleri ne kadar? Bilmiyoruz, çünkü eserlerini, izlerini görmedik.</p>
<p>İnşaallah vardır diyelim de olsun.</p>
<p>İsmail Kara &#8211; Kitapların Araladığı Kapılar,syf:37-52</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.Nutuk, Ankara, 19275. 432.33,</p>
<p>2 Filistin meselesinin yeniden depreştiği bir dönemde Kudüs müftüsünün öncülüğünde toplanan İslâm Kongresi&#8217;ne Türkiye hayli mesafeli, hatta karşı duruyor. 22 Teşrinisâni (Kasım) 1931 tarihli Akşam gazetesinin başyazısının “Satılık Hilafet” olması bunun göstergelerinden sadece biri. Yazıyı Mahmut Esat (Bozkurt) kaleme almış. Belli ki Ankara ilgisizliğini/tersten ilgisini kaba bir dille ifadeye karar vermiş. Yazının alt spotu, “Hilafet satılığa çıktı.</p>
<p>Buna inanınız. O kadar ki üstelik para da verecekler!”</p>
<p>Çok değil 9-10 yıl önce Türkiye hilafetçi bir dille Milli Mücadele&#8217;sini yürütüyordu. O dil şimdi “satılık” olmuştu. Bu konuda bk. İsmail Kara, “1931 Kudüs İslâm Kongresi&#8217;ne Türkiye&#8217;den Kimse Katılmış mı İdi?”, Resimli Cumhuriyet Din Kitabı içinde, İstanbul, Dergâh Yay., 2023, 11, 674-90.</p>
<p>3.Toplum ve Bilim, sayı: 169-170, İstanbul, İletişim Yay., Sonbahar 2024, 215 s.; sayı editörü: Seda Altuğ-Metin Yüksel. Sayının tamamına dijital olarak ulaşılabiliyor: https://iletisim.com.tr/dergiler/toplum-ve-bilim/3/anasay</p>
<p>4 Bu konuda bk. İsmail Kara, “İslâm Dünyası Fikri Yeniden Ne Zaman Ortaya Çıktı?”, Resimli Cumhuriyet Din Kitabı içinde, İstanbul, Dergâh Yay., 2023, ll, 644-57.</p>
<p>5 Bir kitap sitesine girerek İslâmcı, muhafazakâr, milliyetçi yayınevlerinin neşrettikleri Ortadoğu, İran, Filistin, Kudüs, Afganistan, Oryantalizm, islâmcılık, Çağdaş İslâm Düşüncesi konularıyla alakalı kitapların yazarlarına süratle bir göz gezdirin lütfen.</p>
<p>6  Gazeteciler arasında Ortadoğu meselelerini takip eden sadece üç gazeteci dikkat çekmiştir; Cengiz Çandar, Fehmi Koru, Kerim Balcı. Ankara Siyasal mezunu Çandar devrimci solculuk zamanlarında Filistin kamplarında kalmış ve Arapça öğrenmiş, 12 Eylül&#8217;den sonra liberal olmuş, Özal&#8217;ı ve Erdoğan&#8217;ı desteklemiş, 15 Temmuz sonrası bir müddet İsveç&#8217;te kaldıktan sonra DEM milletvekilliğine kadar gelmiş ama Ortadoğu&#8217;yla yakından ilgilenmekten kopmamış bir gazeteci. Koru İzmir Yüksek İslâm Enstitüsü mezunu bir gazeteci olarak ABD&#8217;de iletişim-gazetecilik mastırı yapmış,</p>
<p>Londra&#8217;da bulunmuş, Şam&#8217;da Arapçasını geliştirmiş muhafazakâr çevreden biri olarak Ortadoğu&#8217;yu takip etmiş bir basın mensubu. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi mezunu Balcı Gülen grubu mensubu ve Zaman gazetesi muhabiri-yazarı olarak Kudüs&#8217;te ve İsrail&#8217;de bulunmuş, 15 Temmuz&#8217;dan sonra yurtdışına yerleşmiş bir gazeteci. Filistin meselesi dışında Ortadogu&#8217;yla ne kadar ilgilendiği meçhul.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-turkiyenin-neresi-olur/">Ortadoğu Türkiye’nin Ne(re)si Olur?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-turkiyenin-neresi-olur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam&#8217;ın Yeri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamin-yeri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamin-yeri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Jun 2017 23:09:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İsmet Özel]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[İslamın Yeri]]></category>
		<category><![CDATA[Üç zor mesele]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmet]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Uc  Mesele]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16022</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslam milli bir anlayış içinde gözönüne alındığı veya dünya kültürü içinde kavranılmaya çalışıldığı zaman şüphe yok ki hem coğrafi hem de tarihî yer bakımından belli sınırlandırmalara maruz bırakılacaktır. Milli anlayış içinde, bir kavmin “manevi değerleri” bütünü içinde ele alınacak, sözgelimi Türklerin İslam öncesi düşünce ve inanç yapıları karşılaştırılarak bü kavmin yaşayışına bağımlı (yani o kavmin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamin-yeri/">İslam’ın Yeri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/phpThumb_generated_thumbnail.jpeg"><img decoding="async" class=" wp-image-16023 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/phpThumb_generated_thumbnail-182x300.jpeg" alt="" width="287" height="473" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/phpThumb_generated_thumbnail-182x300.jpeg 182w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/phpThumb_generated_thumbnail.jpeg 270w" sizes="(max-width: 287px) 100vw, 287px" /></a></p>
<p>İslam milli bir anlayış içinde gözönüne alındığı veya dünya kültürü içinde kavranılmaya çalışıldığı zaman şüphe yok ki hem coğrafi hem de tarihî yer bakımından belli sınırlandırmalara maruz bırakılacaktır. Milli anlayış içinde, bir kavmin “manevi değerleri” bütünü içinde ele alınacak, sözgelimi Türklerin İslam öncesi düşünce ve inanç yapıları karşılaştırılarak bü kavmin yaşayışına bağımlı (yani o kavmin varlığıyla kayıtlı) bir İslam’dan sözetmek mümkün olacaktır. Toplümsal kürümların Müslüman Türklerin elinde aldığı şekil, Müslüman Türklerin sanat, edebiyat, düşünce alanında ortaya koydükları ürünler, Türklerin Müslümanlığının biri­kimleri olarak gözönüne alınacaktır. İslamiyet’le birlikte Arapların millet olabildikleri, Türklerin bir rönesans yaşadıkları hep söylenegelen sözlerdendir. Kavimleri İslam’a bağlı, İslam’ı kavimlere bağlı olarak kavrayış birçok zihinde öylesine yerleşmiş ki bazı Batılı yazarlar, Türkiye’de ve Arap ülkelerindeki sosyalist ve komünistleri, bürjüva düşünürlerini, Batı ajanlığı yapan kümeleri bile “Müslümanlar” olarak nitelemekten geri durmuyorlar.</p>
<p>İslam’ın genel kültürel yapı içinde, medeniyet çerçevesinde kavranış biçimi de aynı anlayışın ürünü. Bü durumda, tıp, matematik, felsefe, mimarî gibi alanlarda insanlığın bilgi hazinesine Müslümanlar tarafından yapılan katkıları gözönüne alarak yapılan değerlendirmelerle karşı karşıya kalıyoruz. Ortaçağ denilen zaman dilimi içinde İslâm medeniyetlerinin, gerek taşıyıcı gerekse kurucu olarak, birçok insanda bilgi ve tekniğini Batı’ya öğretmiş olmasını “İslâm” olarak nitelendirme eğilimi var. Hastanelerin temiz tutulmasından, Ömer Hayyam’ın cebir denklemlerine, İbn Rüşd’ün Aristo şerhlerine kadar birçok kültür ve medeniyet çabasını Batılılar ve Batı kafasına şartlanmış Müslüman kökenli aydınlar “İslâm” olarak görmeyi uygun görüyorlar. Böyle olunca da genel insanlık tarihinin zaman içinde geçilmiş bir bölümü, gelişmenin belli topraklarda yaşanmış bir dalı olarak İslâm’ı değerlendirmek kolaylaşıyor. Giderek Müslüman düşüncesini de düşünce tarihinin dar konularından biri saymak mümkün görünüyor.</p>
<p>Bir de Uzak Doğu düşünce tarzının Batı’ya iyice yabancı oluşuna karşılık, İslâm’ın Batı kafa yapısıyla polemik açacak özellikler taşıyor olması, birçoklarının Müslüman zihniyetini kolaycagünümüz anlayışıyla uzlaşıp eriyecek bir zihniyet sanmalarına, bir bölgede, o bölgenin hayatından yansıyan düşünme biçimi sanmalarına yol açıyor. Yahudilik ve Hıristiyanlıkla birlikte İslâm’ı da Ön Asya dinlerinden biri olarak kavramak, hem onun ayrıcı ve üstün vasfını görmezlikten gelmeyi kolaylaştırıyor, hem de bir bakıma Batı dünyasının kültürel temelleri arasında kabulüne imkân tanıyor. İslâm’ı Batı normla­rına yaklaştırmak bir yandan Müslümanların kendi kavrayışları içinde yeni adımlar atmalarına bir engel olarak konulurken, bir yandan da Batı karşısında aşağılık duygusu taşıyan Müslüman aydınların gönlünü okşuyor.</p>
<p>İslâm’a yaklaşan zihin, İslâmî hayata bakan göz, onu asıl gerçekleştireceği hedeflerin bir unsuru, niyetlerine müdahale eden bir vakıa olarak gördüğü sürece İslam için kendi düşüncesinde bir “yer” tayin edecektir. Bu yer, tarihî bir kategori, coğrafi bir mekan, kültürel bir iz olabilir. Millî hedefleri olan kimse için İslamiyet vazgeçilmez bir dinamik, emperyalist için sömürülmeye elverişli topraklar, sosyalist için transformasyona uğratılması gereken İnsanî değerler olarak anlaşılabilir. Bunların hepsi İslam’a tarih ve zaman içinde bir yer yakıştırmak heveslerinin birer ürünü. Bu yer onların İslam’ı bir malzeme olarak (müspet veya menfi) kullanmalarına elverişli görünüyor. Oysa İslamî mücahedeyi bir farz olarak yüklenmiş olan Müslüman, İslam’a tarihi veya coğrafi bir yer biçmenin İslam’ı bir amaç değil, bir araç durumuna getirmenin bir yolu olduğunu bilir.</p>
<p>İslam’ın insanların nisbî değerlendirmelerine göre bir “yer”e sahip olamayacağını, belli bir zaman dilimi içinde anlam kazanmasının mümkün olamayacağını, bir kavmin kültürel varlığının mütemmim cüzü olarak anlaşılamayacağını İslam’ı anlamanın ön şartı sayıyoruz.</p>
<p>Bütün bu saydığımız yanlış eğilimler, aslında günümüzün “bilimsel” kafasının ihtiyaç duyduğu tespit noktalarıdır. Yalnız bilimsel değil aynı zamanda felsefi anlayış (ki artık Batılı anlayış tarzı içinde birini diğerinden ayırmak epey zor) bütün düşünme yollarına kendince bir kabuk uydurarak onun kendi düşünme seviyesinde kabul edilmesini kendi sağlığı bakımından zorunlu sayar. Vahyi insan zihninin türettiği düşünceler seviyesinde anlamak yeteneğindedir. Bu yüzden de İslam’ın somut bir mekanda gerçekleşmiş olması, modern insanın kavrama kapasitesine uygun düşer (Çoğu zaman çöl düşüncesi, çöl felsefesi gibi adlandırmaların kaynağı bu zavallıca düşünüş olmalı). Aynı şekilde İslam’ı insanlık tarihinde bir evre (merhale), düşünce tarihinde bir uğrak (moment) görmekle ona “zaman” içinde bir sınır koyma endişesi güdülmektedir. Çünkü modern insan sadece birbirine bağlı olarak gelişen düşünceleri yahut bir başka düşünceyle karşılaştırılabilen düşünceleri kavrayabiliyor. Hele İslam’ın belirli bir kavme dayalı olarak değerlendi­rilmesi, çağdaş veya değil bütün insan yapısı düşünce sistemlerinin belirgin bir zaafıdır. Oysa, İslam’ın bütün yer ve bütün zaman için vaz‘ edilmiş ilkelerinin anlamına varmadan onu belli insanlara bağlı özellikleriyle anlamak mümkün değildir.</p>
<p>İslam’ın kavranılması insanın önyargıları ara­cılığıyla değil, Kur’an-ı Kerim aracılığıyla başarılabilirse beklenen yararın elde edilmesi gecikmez. Kur’an-ı Kerim ise hem bakmayı bilenler hem bilme yeterliğinde olanlar için açık bir kitaptır. “(Bu), ayetleri -bilecek (anlayacak) herhangi bir kavın için- ayrı ayrı açıklanmış, (hükmünce amel edenlere) müjdeler verici, (muhaliflerini başlarına gelecek fena akıbetlerle) korkutucu, Arapça bir Kur’an olmak üzere Rahman ve Rahim tarafından indirilmiş bir kitaptır.” (41/2, 3, 4) Ana mesele, insanın Kur’an’a bağımlı olarak kavrayışını bir raya oturtmasıdır. Kur’an insan zihninin faaliyetlerini anlamlı kılar; yoksa insan zihni Kur’an’ı anlamlandıramaz. Çünkü zihni bir mekanizmanın harekete geçirilmesi anlamında kavrayış, tek başına yeterli değildir. Kavrayış amelle (eylemle) birlikte bir bütün teşkil eder. Bu bütünün daha anlamlı olması ancak niyetin saflığı, arılığı, kalbin halisliğiyle mümkündür. İslam’ın, ferdi cehdin Allah’ın kayrasıyla (inayetiyle) tamamlanmış üstün ilkelerine “tecrübeyle” yaklaşılacağı düşünülebilir. Özetle denilebilir ki İslam’ı kavrama, onu yaşama ve ondan kendi adına, insanlık adına hayır umma hususlarının birbirinden ayrılmayan tecrübeler olduğu anlaşılmadıkça esasa yaklaşılamaz.</p>
<p>Bu esas dâhilinde İslâm’da öz ve biçim ayrımı yapmak mümkün değildir. Gerçi bir zâhirı bir de bâtını fıkıh sözkonusu edilmektedir. Ama bu ayrım, İslâm’a bağlı herhangi bir durumun çelişme ve çekişmelerle ortaya çıktığını göstermez. Yani Müslüman zâhirı fıkıh (şeriat) uyarınca düzenlediği hayatını bâtını fıkıh (tasavvuf) hükümleriyle alt üst etmez. Yunus Emre’nin &#8216;Kapıda kaldı şeriat” mısraını, bâtını fıkha ulaştıktan sonra zâhirdeki kuralları bıraktım anlamında değil de; davranışlarımın kapısını şeriat tutmaktadır, ben ancak şer‘i esaslara uymak sûretiyle içimdeki zenginliği artırabilirim, hayranlığımı daha üst seviyeye vardırabilirim, şeklinde de yorumlamak gerekir. Bu yönde düşünmek daha sağlıklıdır. Kısaca, bazen ilmihal bilgisi diye üzerinde çok durulmayan, bazen biçimcilik kabul edilen birçok hususta, İslâm’ın öz- biçim kaynaşmasını gözlemek mümkün. İslâm, kavrayış seviyesi ne olursa olsun her insanın bir gelişme yoluna girmesini mümkün kılması bakımından tek düşünme biçimidir. Özgünlüğü ve gerçekliği buradadır. Oysa insanı endişelerle türetilmiş düşünce sistemlerinde teori ve pratik arasında bir mesafe her zaman sözkonusu. İslâm’da birini diğerinden ayırmak mümkün değil.</p>
<p>İslâm, dünya olayları karşısında edilgen kalmayı, iyilik ve kötülüğe karşı müdahaleci bir tutum takınmaktan geri durmayı kabul etmiyor. Kulluk yalnızca hukuki tasarrufların bütününden doğmuyor, aynı zamanda kul olmanın bilinci, yani kalbin insan davranışlarını anlamlı kılması gerekiyor. İyiliğe yönelmek, kötülükten kaçınmak yalnızca somut, gözlenebilir davranışların ortaya çıkması ile olup bitmiyor, iyiliğe yönelmenin ve kötülükten kaçınmanın niyeti de aranıyor. Yani kör bir eylem değerli değil; İslâm açısından inançtan soyutlanmış eylemi ta­mamlanmış sayamıyoruz. Müslüman gibi davranmayı değil, Müslüman olmayı (ruhuyla eyleme katılmayı)sonuç veren bir başlangıç kabul ediyor İslam. İnsanın içindeki hazırlığı, kalbinin arıtılması, düşüncesinin İslam dışı kaygılardan temizlenmesi kuşku yok ki en önde gelir. İslami olan ve olmayan arasındaki bilinçli ayırım, birine doğru eğilmek, öte­kinden uzaklaşmak, birine sıcaklık ötekine soğukluk duymak, şahsiyetin İslami yapısını geliştirmek ve böylece tükenmeyecek bir İslami potansiyeli elde bulundurmak&#8230; Peki, bu potansiyel tek başına anlamlı mıdır? Elbette hayır. Kalbin gücü, bir mecraya akıtılmak üzere toplanmış olan güçtür. Kalbin eriştiği, hakikatin yalnızca bir parçasıdır.</p>
<p>Hakikatin tamamlanması zihnin istiğrak ile varacağı bir nokta olsaydı İslam’da emir ve nehiyler olmazdı. İslamca yaşamak dünya ve hayat karşısında etkin bir tavır takınmakla gerçekleşebilir. Bu etkinlik, hayra yönelirken gösterilmesi gereken bir etkinlik olduğu kadar, şer karşısında takınılacak tavrın da gereğidir. Nitekim, Huzeyfe b. el-Yeman, çarpıcı bir açıklıkla konuyu dile getiriyor: “Kim bir kötülüğe eli, dili ve kalbi ile engel olursa vazifesini yapmış olur. Müslümanlardan kim de kötülüğe kalbi ve dili ile engel olup eli ile (kuvvetle) engel olmazsa hakikatten bir bölümünü terketmiş olur. Yine Müslümanlardan kim bir kötülüğü sadece kalben tenkit ederse, hakikatin iki şubesini terketmiş olur. Müslümanlardan kim bir kötülüğü kalbi ve dili ile düzeltmeye gayret etmezse, işte o yaşayan bir ölüdür.”</p>
<p>Bu sözlerin günümüz için önemi büyük. Çünkü İslam camiası yaşadığımız küfür toplumundan kalben ve diliyle şikayetten geri durmayan mü’minlerle doludur. Bu kardeşlerimizin hakikati terketmek gibi istekleri olmadığını da kabul ediyoruz. Ama ashabdan birinin bu tespitine ağırlık verecek olursak, eliyle yani fiilen ve kuvvetle bir kötülüğe engel olmamanın hakikatin bir bölümünü terketmek olduğunu, dolayısıyla birçoğumuzun hakikat karşısında nakısalarla yüklü olduğumuzu kabul edeceğiz.</p>
<p>İslami hakikate varmanın ancak kalpteki ha­lislikle birlikte, dilde doğruluk ve bunların davranış­larla belgelenmesi olduğunda hiçbir mü’minin kuşkusu yoktur. Ama bütün bu bilgilenmelere rağmen bırakınız kötülüğün fiilen, elle ve kuvvetle önlenmesini, dille tenkit edilmesinde bile önümüzde yürünecek epey yol vardır. İslam’ın halihazırda ne ölçüde yaşanıyor oldu­ğunu tespit ederken, Müslüman zihniyeti içinde kendi kaynaklarıyla tam mutabakat halinde olmayan noktaları bulurken elbette tarihe dönük bir bakış biçiminin bize çok faydası olacaktır. Olayların tarih içinde aldıkları biçim, kazandıkları anlam bugünün davranışlarına da açıklık getireceği için görüşlerimizin berraklaşmasında önemli rol oynayacaktır.</p>
<p>Sözgelimi, Türkiye’de İslam’ın özüne ters dü­şen hurafelerin son derece ağırlık sahibi olmasının, halk üzerinde etkili olmasının, asılla sûretin kolayca karıştırılmasının sebebi nedir? Bu sebebi toplumun şimdi yaşadığı eksikliklerde mi, yoksa geçmişin bir yorumunda mı aramalı? Diğer yandan Türkiye’de gelenekçilik yahut muhafazakarlık denilen eğilimler, neden uzun zaman Müslümanların nezdinde rağbet gören eğilimler ve terimler olmuşlardır?</p>
<p>Türkiye’de hurafeciliğin canlılığını koruyarak günümüze ulaşmasının sebeplerinin başında, sanıyorum, hurafeye karşı bizzat dindarların yoğun ve etkili bir mücadele vermemiş olmaları gelir. Türkiye’de batılılaşma başladığı zaman, batıcı kafalar doğrudan İslam’a saldıramadıklarından, taarruzlarını halkın arasında yaşayan düzmece değerlere yönelttiler. Eleştirinin Frenk hayranı züppeler tarafından yapılması, dindarları eleştiriden yana çıkmaktan alıkoydu. Öyle ki dindarlar istemedikleri halde hurafe savunucusu konumuna düştüler.</p>
<p>Buna benzer bir bakışla gelenekçiliği ve muhafazakârlığı değerlendirebiliriz. Batılılaşma, Cumhuriyet döneminde en temelli atılımları gerçek­leştirme sürecini yaşadı. Sel suları her şeyi önüne katıp gidiyor, fırtına ortalıkta dikili ağaç bırakmamaya kararlı görünüyordu. Bu durumda dindarların din adına yaptıkları tek şey, din adı altında toplanabilecek ne varsa onu korumak, muhafaza etmek, bozulmanın önüne geçmek, hızını kesmek amacıyla muhafazakâr ve gelenekçi bir durumu kabullenmekti. Hatta bazı değerleri elde tutabilmek için birçoklarını elden çıkarmaya yani bozulmanın bir sınırına kadar tahammül göstermeye razı oldular.İşte batılılaşma ve laik devlet kurma olayları içinde biçimlenen hurafecilik ve muhafazakârlık bir tepki (aksülamel, reaksiyon) hareketinin belirgin işaretleri oldular. Her ne kadar Batı’nın kendi içinde de muhafazakârlık bir tepki niteliği taşıyorsa da orada bizde olduğundan farklı sınıf kimliğine bürünmek zorunda kalmıştır.</p>
<p>Bugün İslâmî mücadelenin yapmaya başladığı işlerin başında, terimleri ve anlayışları yerli yerine oturtmak geliyor. Türkiye’nin yaşadığı macera içinde hangi bozucu etkiler altında kalınmışsa bunun tespiti ve İslâm adına mücadelenin sözkonusu olduğu her yerde bunların birer birer sökülüp atılması, titizlikle yerine getirilmesi gereken görevler arasında.</p>
<p>Gerek Arap, gerek Berberi, gerek Türk saltanatları döneminde, geleneğin veya mahalli duygunun İslâm değerlerinin üstüne çıktığı ve anlaşılmaz bir biçimde kurumlaştığı durumlarla karşılaşmamız mümkündür. Tarihin değerlendirilmesi işte bu noktaların tespit edilerek İslam’a muhalif bir gelenekçilikle İslamî mücadelenin birbirine karıştırılmasını önleme anlamını da taşımalıdır. Adım adım yeniden yaşayarak elde edeceğimiz İslamî değerlerimizi, kökünü, nesebini bilmediğimiz geleneksel değerlerle zaafa uğratmak hakkına sahip olduğumuzu sanmıyorum. Eğer geleneksel değerler olarak karşımıza çıkan unsurların “nesebi sahîh” ise onların İslamî kaynaklara bağlı unsurlar olduğunu da görebiliriz.</p>
<p>İslam’ın kaynaklarına bağlı olarak anlaşıldığı durumun bile kendine özgü tehlikeleri var. Bunlardan biri, soyut kalma tehlikesi. Günümüz Müslümanı kendini geleneğin muhtevası içinde algılamıyor. Bu demektir ki Müslüman, geçmişin değerlerini kayıtsız şartsız bir biçimde kendi değerleri olarak görmüyor. Çünkü kendini Kur’an ve Sünnet’le şartladığı ve kayıt altına aldığı sürece geçmişin (tarihin) ürettiği olay ve düşünceler ancak onun inanç çerçevesi içinde bir anlam kazanıyor. Açıkça Müslüman atalarının yaşadıklarını ve düşündüklerini esas kabul ederek, onlara sırtını dayayıp bugünkü hayatını düzenleme heveslisi değil. Tarihi de nassların süzge­cinden geçiriyor. Müslüman için tarihî çerçeve, geç­mişi bugünde ve yarında yaşatmaya yarayacak bir kalıp değildir; Müslümanlar tarihi daha çok, doğru davranışa ulaşmak için bir malzeme birikimi olarak değerlendiriyor.</p>
<p>Günümüzün Müslümanı İslamî kaynaklara uzak, hatta ona düşman bir düzen, bir düşünce yapısı ve bir medeniyet içinde yaşadığı için “mevcut duruma!” da dayanmayı imkansız görüyor. Yürürlükte olan toplum yapısının değerleri onun kulluk görevine uygun düşmüyor. Böylece Müslümanı içinde yaşadığı toplumun gerçek öğelerinden biri olarak anlamamız (o, varlığını tavizsiz bir biçimde ortaya koyup, kendini nassların çerçevesinde kabul ettirmediği sürece) imkansız.</p>
<p>Bütün bunlara rağmen Müslüman yaşıyor, kendini çevreleyen kurumlar aracılığıyla hayatını sürdürüyor. Her şeyden önce bir millete (kavme) mensup. Onun dilini kullanıyor, günlük davranışlarını o kavmin geçirdiği tarih tecrübesinin kalıntıları üzerinde sürdürüyor. Bir devletin yetkesi altında. Hayatını düzenleyen kurallar, kendisi ne kadar o kuralların kaynaklandığı öze kafası ve yüreği itibariyle yabancı olsa da, onu gütmekte. Tarihin gayr-i İslâmî uzantıları ve mevcut top­lumun gayr-i İslâmî kuruluşu yüzünden birçok Müslüman yaşayışında bir denge kurmak, yaşadıklarını ahenkli kılmak için birçok bahane arayıp bulmak zorunda kalıyor. Böyleleri İslâm’ın inanç ve yaşayış olarak sahip olduğu bütünlüğü hayatlarına uygulayamayacaklarını kabul ettikleri için içinde yaşadıkları düzenle bir çeşit “anlaşma”ya girişiyorlar. Yaşayışları toplum işleyişinin kurallarına tamamen uygun olmasına ve kendi bireysel hedefleri, toplumun hedefleriyle görünürde hiç de önemli farklılık göstermemesine rağmen, kafa ve yüreklerinde İslâm’ı “mahfuz” kılmayı seçen insanlar bunlar. Bunlar arasından “muhafazakarlar”, “gelenekçiler” olduğu kadar “sol eğilimliler”, “ilericiler” de çıkıyor. İslamiyet’in kapitalizmle, sosyalizmle uzlaşır yanlarını bulup çıkarmak, onları takip ettikleri hayat tarzı bakımından rahatlatıyor.</p>
<p>Ama Kur’an ve Sünnet’e mutlak egemenlik ta­nımakta aşırı titizlik gösteren Müslümanın, aklı bir uzlaşmaya yanaşmadığını anlamamız kolaydır. Kur’an ve</p>
<p>Sünnet’e olan tavizsiz bağlılık, Müslümanı hem tarihe hamasi bir bağlılıktan alıkoyuyor, hem de içinde yaşadığı toplumun gayr-i İslami değerlerine karşı durmaya zorluyor. Müslüman sahip olduğu bu bilinçle bir bakıma dünyadan yalıtılmış oluyor. Kafasında, yüreğinde ve kulluk görevlerini imkanlar oranında yerine getiren davranışlarında zamanın ve yerin kayıtlarından bağımsız oluyor. İşte bu Müslümanın yeryüzünde soyut bir varlık olarak kalma tehlikesi vardır. Çünkü takipçi olduğu mutlak ilkelerin yüksek seviyede “müşahhas” hale gelmesi toplum tarafından imkansızlaştırılmıştır. Oysa İslam “mücerret” ahlak kuralları halinde değil, alabildiği­ne hayatın içinde kavranılan ve hayatın “somutluğu” aracılığıyla “soyut” vasfı anlaşılabilen bir düşünce ve davranış düzenini öngörür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kaynak</p>
<p>İsmet Özel-Üç Mesele s.16-28</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamin-yeri/">İslam’ın Yeri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamin-yeri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8221;Yurtta Sulh Cihanda Sulh Sözü&#8221; Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yurtta-sulh-cihanda-sulh-sozu-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yurtta-sulh-cihanda-sulh-sozu-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Jun 2015 22:18:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[''Yurtta Sulh Cihanda Sulh Sözü'' Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Özdenören-İki Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[slogan]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5745</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye&#8217;nin dış politikada kendisine rehber edindiği ilke &#8220;Yurtta sulh, cihanda sulh&#8221; sloganıyla dile getirilmektedir. Ancak bu slogan, bir şey yapmak için değil, fakat bir şey yapmamak için kullanılan ve bütünüyle kendini savunma durumunda gören ve bilinçli olarak o duruma sokan bir politikanın izlenmesi düzleminde rehber olmuştur. Turkiye artık kendisini dünyaya sözü olabilecek bir ülke konumundan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yurtta-sulh-cihanda-sulh-sozu-hakkinda/">”Yurtta Sulh Cihanda Sulh Sözü” Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye&#8217;nin dış politikada kendisine rehber edindiği ilke &#8220;Yurtta sulh, cihanda sulh&#8221; sloganıyla dile getirilmektedir. Ancak bu slogan, bir şey yapmak için değil, fakat bir şey yapmamak için kullanılan ve bütünüyle kendini savunma durumunda gören ve bilinçli olarak o duruma sokan bir politikanın izlenmesi düzleminde rehber olmuştur. Turkiye artık kendisini dünyaya sözü olabilecek bir ülke konumundan çıkarmıştır.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Rasim Özdenören-İki Dünya</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yurtta-sulh-cihanda-sulh-sozu-hakkinda/">”Yurtta Sulh Cihanda Sulh Sözü” Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yurtta-sulh-cihanda-sulh-sozu-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
