<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sünnetin Korunmuşluğu | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/sunnetin-korunmuslugu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 07 Oct 2017 12:45:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Sünnetin Korunmuşluğu | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sünnetle İlgili Bazı Meseleler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sunnetle-ilgili-bazi-meseleler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sunnetle-ilgili-bazi-meseleler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Mar 2017 10:32:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İfta]]></category>
		<category><![CDATA[İmamet]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan]]></category>
		<category><![CDATA[Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet’in Bağlayıcılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Dindeki Yeri]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Evrensel Bütünlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Kaynağı]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Korunmuşluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Kurtarıcılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Te'kid]]></category>
		<category><![CDATA[teşrî']]></category>
		<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14291</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Sünnetin Kaynağı Kur&#8217;an-ı Kerîm, hem lafzı hem de manasıyla vahiy olduğu için ona vahy-i metlüv (okunan vahiy) denilmektedir. Sünnet ise, vahyin bir çeşit meal ve mefhumu olduğundan dolaylı vahiydir. Fakat lafız olarak vahiy niteliğine sahip değildir. Bu sebeple de ona vahy-i gayr-i metlüv denilmektedir. Hz. Peygamber, vahiy, üstün beşerî akıl ve nebevî akıl ya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnetle-ilgili-bazi-meseleler/">Sünnetle İlgili Bazı Meseleler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sunnetle-ilgili-bazi-meseleler/981441_1997-3/" rel="attachment wp-att-14296"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14296" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/981441_1997.jpg" alt="" width="327" height="218" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/981441_1997.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/981441_1997-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/981441_1997-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/981441_1997-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/981441_1997-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 327px) 100vw, 327px" /></a><br />
<strong>1. Sünnetin Kaynağı</strong></p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerîm, hem lafzı hem de manasıyla vahiy olduğu için ona vahy-i metlüv (okunan vahiy) denilmektedir. Sünnet ise, vahyin bir çeşit meal ve mefhumu olduğundan dolaylı vahiydir. Fakat lafız olarak vahiy niteliğine sahip değildir. Bu sebeple de ona vahy-i gayr-i metlüv denilmektedir.</p>
<p>Hz. Peygamber, vahiy, üstün beşerî akıl ve nebevî akıl ya da peygamberlik birikimi (meleke-i nübüvvet) denilen üçlü bir yolla ilim elde etme imkanına sahip bulunmaktadır. Vahiy gibi diğer insanların ulaşması mümkün olmayan bir bilgi kaynağıyla uzun süre temasta bulunan beşerî aklın en üst seviyesine sahip Hz. Peygamber&#8217;de, meleke-i nübüvvet denilen bir peygamberane ictihad kabiliyet ve birikiminin oluşacağı muhakkaktır. Bu yetenek sayesinde Hz. Peygamber, başkalarının intikal edemediği birtakım ilahî gerçekleri kavrayıp en uygun ifade ve uygulamalarla insanlara anlatır. Sünnetin ulaşılmaz boyutu, başkalarının yorumlarından üstün oluşu işte buradan kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;deki bu peygamberlik melekesine, diğer bir ifadeyle nübüvvet ilmine, Kur&#8217;an-ı Kerîm değişik kelime ve tabirlerle işaret buyurmaktadır: Zikir, hüküm, hikmet, şerh-i sadr, tefhîm, ta&#8217;lîm ve irae gibi kelime ve terimler bunlardandır. Hz. Peygamber&#8217;in ilahî iradenin beyanı niteliğindeki açıklamaları, ilahî anlatım ve denetim altındaki nebevî akıldan doğmaktadır, denilebilir. Sünnetin bağlayıcılığı da işte bu ilahî-nebevî niteliğinden ileri gelmektedir.</p>
<p><strong>2. Sünnetin Dindeki Yeri</strong></p>
<p>Yukarıda işaret ettiğimiz gibi sünnet, Peygamber Efendimiz&#8217;den Kur&#8217;an dışında sadır olmuş her türlü söz, fiil ve takrirlerden oluşmaktadır. Daha kısa ve fıkıh usulü alimlerinin anlayışına uygun bir anlatımla &#8220;Sünnet, Allah Resülü&#8217;nün söz, fiil ve takrirlerinden ibarettir.&#8221; Şer&#8217;î delillerin ikincisi olan sünnetin tarifinde &#8220;peygamberlik&#8221; kaydı, vaz geçilmez unsurdur. Böylece sevgili Peygamberimiz&#8217;in, peygamberliğinin başlangıcından vefatına kadar, Kur&#8217;an dışında söylemiş olduğu her söz veya yaptığı her fiil sünnet içinde yerini almış olmaktadır.</p>
<p>Bu söz ve fiillerin ümmete yönelik genel bir hüküm getirmiş olması ile özel kişilere veya kendi zatına yönelik olması arasında hiç bir fark yoktur. Yine onun fiilinin yaratılışla ilgili (cibillî) olup olmaması da neticeyi değiştirmez. Bütün bunlar, sonuçta farklı hükümlere bağlansa bile, &#8220;Peygamber&#8217;den sadır olan söz ve fiiller&#8221; olarak &#8220;sünnet&#8221; kavramı ve kapsamı içindedir. Kimine vacip, kimine mendup, kimine mekruh v.s. denilmesi, kiminin ümmetin tamamına yönelik, kimilerinin belli bazı kişilere has olması ayrı bir konudur.</p>
<p>Yalnız burada bir kere daha işaret edelim ki, Hz. Peygamber&#8217;in sözlerini &#8220;sünnet&#8221; kavramından ayrı düşünmek isteyenlere, buna gerekçe olarak da başlangıçta sünnet denilince Hz. Peygamber&#8217;in sadece fiillerinin anlaşıldığını, sözlerinin o çerçevede düşünülmediğini ileri sürenlere iltifat edilmemelidir.</p>
<p>Bu kapsamdaki sünnetin delil olduğunda bütün müslümanlar icma etmişlerdir. Yani &#8220;sünnet&#8221;&#8216;in dinde delil olmadığını söyleyen hiçbir kimse veya grup bulunmamaktadır.</p>
<p>Öte yandan, Kitab&#8217;ın Sünnet&#8217;e göre üstün olduğu konusunda da bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Zira Kitap, lafız olarak Allah katından indirilmiş, ibadetlerde okunması emredilmiş, bütün bir insanlık en küçük süresinin benzerini getirmekten aciz kalmış ilahî bir beyandır. Sünnet ise bu vasıflara sahip değildir. Bu açıdan bakıldığı zaman, delillerin sıralanmasında sünnet, elbette Kitap&#8217;tan sonra gelmektedir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da sünnetin hukukî delil olduğunu gösteren ayetler bulunmaktadır. Bu sebeple sünnete ait her hangi bir delilin, mesela çelişki halinde olduğu sanılan bir ayetin zahirini korumak maksadıyla dikkate alınmaması, sünnetin delilliğini gösteren ayetlerin tamamının dikkate alınmaması anlamına gelir.</p>
<p>Diğer taraftan Peygamber&#8217;in mucize göstermesi, rabbinden tebliğ ettiği şeylerin güvenilir, doğru ve hatadan korunmuş olduğunu isbat eder. Demek oluyor ki Kitap ve Sünnet&#8217;ten her biri yek diğerini desteklemekte ve doğrulamaktadır. Dinde delil oldukları da aynı derecede kesindir.</p>
<p>İmam Şafiî&#8217;nin ifadesiyle Kur&#8217;an&#8217;ın okunan, sünnetin rivayet olunan vahiy olması, önce bu kaynak birliği içindeki iki delil arasında herhangi bir çelişkinin bulunmamasını gerekli kılar. Buna bağlı olarak da şayet görünürde bir çelişki varsa, bu takdirde, her ikisi de ayet olsaydı ne yapılacak idiyse öyle hareket edilmesi lazım gelir. Biri sünnet delilidir, ötekisi Kitap&#8217;tır deyip hemen birincisinden vazgeçme şeklinde bir yola gidilmemeli, gerekli ilmî araştırma yapılmak suretiyle cem-te&#8217;lif, nesh veya tercih gibi çözüm yollarına baş vurulmalıdır.</p>
<p><strong>Sünnet, Kur&#8217;an karşısında üç görev üstlenmiştir:</strong> Te&#8217;kid, tefsir, teşrî&#8217;.</p>
<p><strong>Te&#8217;kid:</strong> Sünnet herhangi bir hükme Kur&#8217;an gibi delalet eder, yani her yönüyle Kur&#8217;an&#8217;ın hükmüne uygun bir beyanda bulunur. Mesela, &#8220;Namazı kılın ve zekatı verin&#8221;, &#8220;Ey inananlar, oruç size farz kılındı&#8221;, &#8220;Kabe&#8217;ye gitmeye yol bulabilene haccetmek Allah&#8217;ın insanlar üzerinde bir hakkıdır&#8221; ayetlerinde mutlak olarak ifade buyurulan İslam&#8217;ın şartlarını bir de &#8220;İslam beş temel üzerine kurulmuştur&#8221; (1) hadisi, -uygulamaya yönelik hiç bir açıklama getirmeksizin- sadece hüküm açısından beyan etmektedir. Yine &#8220;Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin&#8230;&#8221; (2) ayeti ile &#8220;Hiç bir müslümanın malı, kendi gönül rızası bulunmadan helal olmaz&#8221; (3) hadisi tam bir uyum içinde aynı manayı ifade etmektedirler.</p>
<p>Burada akla, sünnetin Kur&#8217;an&#8217;a verdiği destek ve teyid, Kur&#8217;an için bir kıymet ifade eder mi? şeklinde bir soru takılabilir. Bu husus, Sünnet ile Kur&#8217;an arasındaki kaynak birliğinden doğan bir uyumu göstermesi yönüyle ele alınmalıdır. Kur&#8217;an için değilse bile, Kur&#8217;an&#8217;ın muhatapları açısından sünnetin teyid ve te&#8217;kidi elbette büyük bir anlam ifade eder. Buradaki beraberlik, diğer noktalardaki birlikteliğin ve uyumun göstergesi olarak kabul edilmelidir.</p>
<p><strong>Tefsir veya beyan:</strong> Sünnet, Kur&#8217;an&#8217;da bulunan herhangi bir hükmü herhangi bir yönden açıklar. Buna genellikle, kısaca temas edilmiş (mücmel) hükümlerle, anlaşılması kolay olmayan (müşkil) hükümlerin açıklanması, mutlak hükümlerin belli kayıtlara bağlanması (takyid), genel hükümlerin özelleştirilmesi (tahsis) denilmektedir. Mesela namaz ve zekatın uygulama biçim, ölçü ve şekillerine açıklık getiren hadisler, yine &#8220;beyaz iplik siyah iplikten sizin için ayırt edilinceye kadar” (4) ayetindeki beyaz ve siyah iplikten maksadın gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığı olduğunu belirten hadisler ve yine &#8220;inanıp da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar..&#8221; (5) ayetindeki zulümden kastın, &#8220;şirk&#8221; olduğunu açıklayan hadis, sünnetin bu özelliğini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Sünnetin en yoğun şekilde icra ettiği görev Kitab&#8217;ı açıklamaktır. Bu sebeple &#8220;Sünnet Kitab&#8217;ın açıklayıcısıdır&#8221; denilmiş ve Kitap ile Sünnet arasındaki ilişki de açıklayan-açıklanan (mübeyyin-mübeyyen) alakası olarak tesbit edilmiştir.</p>
<p>Sünnetin bu iki fonksiyonu (te&#8217;kid ve tefsir) hakkında İslam bilginleri arasında herhangi bir görüş ayrılığı söz konusu değildir.</p>
<p><strong>Teşrî:</strong> Kur&#8217;an&#8217;ın herhangi bir hüküm getirmediği konuda sünnetin bir hüküm ortaya koyması demektir. Bu konu alimler tarafından tartışılmıştır. Bazı alimler, &#8220;Allah Teala, Peygamber&#8217;e itaati farz kılmış ve Peygamber&#8217;in kendi rızasına uygun davranacağını bildiği için Kitap&#8217;ta hükmü belirtilmeyen konularda Peygamber&#8217;e hüküm koyma yetkisi vermiştir&#8221; dediler. Bazıları da &#8220;Hiç bir sünnet yoktur ki, onun mutlaka Kur&#8217;an&#8217;da bir aslı bulunmasın. Namazın nasıl kılınacağını gösteren sünnetin, namazın kılınması emrini getiren ayete dayandığı gibi diğer konulardaki teşriî sünnetler de mutlaka bir ayete dayanır. Peygamber neyi haram veya helal kılmışsa, onları Allah tarafından bir açıklama olmak üzere ortaya koymuştur&#8221; dediler.</p>
<p>Bir kısım alimler de, &#8220;Peygamberin sünnet olarak ortaya koyduğu her şey, onun kalbine Allah Teala tarafından konulan hikmetten ibarettir. Peygamber&#8217;in kalbine konulan şey, onun sünneti olmaktadır&#8221; dediler.</p>
<p>Bu görüşler sünnetin müstakil olarak hüküm getireceğinde birleşmekte, sadece Peygamber&#8217;in tek başına ortaya koyduğu hükmü, doğrudan doğruya Allah&#8217;ın yardımına dayanarak kendiliğinden mi ortaya koyduğu, yoksa kendisine vahiy mi edildiği, ya da kalbine ilka ve ilham mı edildiği noktasında biribirlerinden ayrılmaktadırlar. İhtilaf aslında işte bu değerlendirme ve ifadelendirme noktasında yoğunlaşmaktadır.</p>
<p>Kitap&#8217;ta olmayan bir hükmü sünnetin belirlemesi Kitab&#8217;a muhalefet anlamına gelmez mi? diye sorulabilir. Buna şöyle cevap vermek mümkündür:</p>
<p><strong>Kitap üzerine yapılan ziyade şu üç halde bulunabilir:</strong></p>
<p><strong>1</strong>. O konu Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından ortaya konulmamış olur.</p>
<p><strong>2.</strong> Var olan bir hükmü ortadan kaldırıcı (nasih) olabilir. (Tabii sünnetin mütevatir olması halinde bu ihtimal düşünülebilir)</p>
<p><strong>3.</strong> Hükmü bir konuya tahsis edici (muhassıs) olabilir.</p>
<p>Bu demektir ki, Kitap üzerine ziyade -eğer böyle bir şey varsa- ya hükmü ortadan kaldırıcı (nasih) veya bir konuya ait kılıcı (muhassıs) olacaktır. Bu iki halde de iyi düşünüldüğü zaman iki yönün bulunduğu anlaşılacaktır:</p>
<p><strong>a</strong>. Kitab&#8217;ın (yani ayetin) beyanı.</p>
<p><strong>b.</strong> Kitab&#8217;ın bir açıklama getirmediği konudaki hükmü tek başına (müstakillen) açıklaması.</p>
<p>Muhassıs, bir taraftan genel olan nassın hükmünü, o hükme dahil olanların bir kısmıyla sınırlarken, diğer yandan da o genel nassın kapsamından çıkarılanların hükmünü tek başına beyan etmiş olur. Mesela &#8220;Bunların dışında kalanlar size helal kılındı&#8221; (6) ayetinden sonra Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem &#8220;Kadının, halası ile aynı nikah altında birleştirilmesi haram olur. Nesep yoluyla haram olan, süt emme yoluyla da haram olur” (7) buyurmuştur. Bu şu demektir: Ayetteki &#8220;bunların dışında kalanlar&#8221; ifadesinden maksat, dışında kalanların hepsi değil, bazılarıdır. Bu durumda ayet bu bazılarının helalliğine delalet etmiş, fakat hüküm dışında kalanların hükmünü açıklamamış olur.</p>
<p>Resülullah&#8217;ın beyanı muhassıs olarak hem bu bazı fertlerin o genel hükmün dışında olduklarını, hem de hüküm dışına çıkarılmış olanların haramlığını açıklamış olur. Yani muhassıs hem ayetin hükmünü açıklar, hem de ayetin sükut ettiği noktanın hükmünü tek başına (müstakillen) ortaya koyar. Bu sebeple Kitab&#8217;ı tahsis, takyid veya nesh eden sünnete ait delillerin beyan ve müstakillik olmak üzere iki yönü bulunduğu dikkatten uzak tutulmamalıdır.</p>
<p>O halde yukarıdaki esas ve açıklamalar çerçevesinde sünnetin müstakillen teşri kaynağı olduğu açıklık kazanmaktadır. Fıkıh kitaplarında görülen &#8220;Bu konunun meşruiyeti sünnetle sabittir&#8221; ifadeleri de sünnetin müstakil teşri kaynağı kabul edildiğini gösterir. Mesela, mest üzerine mesh etmek, yağmur duası ve namazı, şüf&#8217;a, lukata, içki içene verilecek ceza bu tür konulardandır.</p>
<p>Burada şu hususa da dikkat edilmelidir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, herhangi bir hükmün tebliği konusunda hataya düşmekten korunmuştur. Bu hüküm ister vahy-i metlüv isterse vahy-i gayr-i metlüv ile indirilmiş olsun; ister müstakil hüküm koyucu, ister beyan edici veya isterse teyid edici olsun, hatadan korunmuşluk açısından farketmemektedir. Hatta şeriatın tamamı vahy-i gayr-i metlüv şeklinde yani sünnet olarak gönderilmiş olsaydı bile, o yine hataya düşmekten korunur, tebliği de bağlayıcı olurdu. Nitekim peygamber olarak gönderilmenin şartları arasında kendisine mutlaka bir kitap indirilme kaydı bulunmamaktadır. Öte yandan Allah Teala&#8217;nın, peygamberine kitabında indirmediği bir hükmü tebliğ etmesini emretmesine mani herhangi bir hal de söz konusu değildir. Zira &#8220;Allah yaptıklarından kimseye hesap verecek değildir&#8221;.(8)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3. Sünnetin Bağlayıcılığı</strong></p>
<p>Sünnetin bir bütün ve kavram olarak bağlayıcılığı kesindir. Peygamber&#8217;e uymayı, verdiği hükme razı olmayı, onun hükmü karşısında mü&#8217;minlere seçim hakkı tanınmadığını belirleyen ayetler, sünnetin müslümanların hayatındaki etkin ve bağlayıcı rolünü ortaya koymaktadır.</p>
<p>Ancak Hz. Peygamber&#8217;in değişik vasıflarla ortaya koyduğu sünnetin bağlayıcılık derecesinin ve çerçevesinin aynı olmadığı da bir gerçektir. Hz. Peygamber;</p>
<p>-Risalet (peygamberlik),<br />
-İfta (müftilik)<br />
-Kaza (hakimlik)<br />
-İmamet (devlet başkanlığı) vasıflarından biri ile tasarrufta bulunur.</p>
<p><strong>Risalet</strong> yani peygamberlik vasfıyla ortaya koyduğu sünnet, genelde ayetleri özelliklerine göre açıklama (tefsir), belli bir şarta bağlama (takyid), muayyen fertlere özel kılma (tahsis), helal ve haramı açıklama, akaid ve ahkamı beyan etme maksadını taşır. Bu çeşit sünnet, ilahî ahkamın bir beyan ve tefsiri demek olduğu için, hükmü kıyamete kadar devam edecek olan bir teşrî anlamındadır. Zira Hz. Peygamber bu tebliğ ve beyan tasarrufunda bir tebliğci ve nakilci durumundadır. Allah katından kendisine bildirilen gerçekleri nakil ve beyan etmektedir. Hz. Peygamber&#8217;in bu sıfatla ortaya koyduğu tasarruftan bütün ümmeti bağlayıcıdır.</p>
<p><strong>İfta,</strong> Allah Teala&#8217;nın hükmünü delillerden çıkararak dini soruları cevaplandırmak, ahkamı Allah adına haber vermek, tebliğ ve izah etmek demektir. Hz. Peygamber bu tasarrufunda delillere bağlıdır. Bu yolla ortaya koydukları da ümmeti bağlayıcıdır.</p>
<p><strong>Kaza,</strong> iki veya daha fazla kişi arasında cereyan eden anlaşmazlıklarda, sebep ve delillerin meydana getirdiği kanaate göre, haklıyı haksızı belirlemek (adalet tevzii) maksadıyla verdiği hükümlerdir. Peygamber burada yeni bir hüküm ortaya koymaktadır (münşî&#8217;dir.)</p>
<p>Hz. Peygamber, kendisine getirilen davalar konusunda genel durumu ortaya koymak üzere şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Davanızı bana getiriyorsunuz, ben ancak bir beşerim. (Kimin haklı olduğu konusunda) bana bir vahiy gelmiş değildir. Vahiy gelmeyen konularda ben ancak re&#8217;yimle hükmediyorum. Olur ki biriniz, diğerine nisbetle delilini daha tesirli anlatır, daha iyi ortaya koyar, ben de onu haklı zannederek lehine hükmederim. Her kime kardeşine ait bir hakkı hükmeder, verirsem, sakın onu almasın. Ben ona bir ateş parçası vermiş olurum&#8221;.(9)</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in kaza tasarrufu olarak ortaya koyduğu sünnet, sadece davacı ve davalıyı bağlar. Ancak hüküm verirken takip ettiği usul, dikkate aldığı esaslar, kaza ve hukuk usülünde bize örnek oluşturur.</p>
<p><strong>İmamet</strong> (devlet başkanlığı) tasarrufu, ilk üç vasfı ve tasarrufundan farklı ve onlara ilave bir selahiyet ve tasarruftur. Bunda bir yaptırım gücü söz konusudur. Öte yandan peygamberliğin devlet başkanlığını gerektirmediği de ortadadır. Çünkü bazı peygamberlere hükümdarlık verilmemiş, bazılarına ise verilmiştir. Hem hükümdar hem de peygamber olan Efendimiz&#8217;in bu iki vasfıyla ortaya koyduğu tasarruflar birbirinden farklıdır.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in devlet başkanı sıfatıyla yaptıkları hem diğer devlet başkanlarını bağlamaz hem de zamanın devlet başkanı izin vermedikçe, benzeri haklar mü&#8217;minler tarafından re&#8217;sen elde edilemez. Ganimetlerin paylaştırılması, devlete ait mal varlığının uygun bir şekilde kullanılması ve sarfı, cezaların infazı, orduların teşkili ve sevki, toprak, maden, su gibi kaynakların özel şahıs veya kuruluşlarca işletilmesi gibi hususlar bu tür tasarruflardır. Başkan veya temsilcisi hüküm ve izin vermedikçe, bunların alınması, yapılması, icra ve infaz edilmesi caiz değildir. Bu konulara ait tasarrufları, sonra gelen başkan değiştirebilir. Mesela Hz. Osman isyancıların üzerine asker sevketmezken Hz. Ali sevketmiştir.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in tasarrufları konusunda en önemli husus, onun tasarrufunun hangi vasfının gereği ve sonucu olduğunu tesbit edebilmektir. Alimler, bu noktadaki farklı tesbitleri dolayısıyla bir çok konuda değişik sonuçlara varmışlardır. Mesela Hz. Peygamber &#8220;Bir yeri isteyerek kullanılır hale getiren ona malik olur&#8221; (10) buyurmuştur. Hz. Peygamber&#8217;in bu hadîs-i şerifi ifta ve tebliğ sıfatıyla ortaya koyduğu kabul edilirse, bir başkasının mülkiyetinde olmayan toprağı işleyip kullanılır hale getiren kişi, oraya sahip olabilecektir. Nitekim İmam Şafiî, bu hadisi fetva ve tebliğ tasarrufuna bağlamış, &#8220;Çünkü Resülullah&#8217;ın asıl işi ve sıfatı budur, aksine delil bulunmadıkça hadisleri buna göre yorumlamak gerekir&#8221; demiştir. Böyle olunca da bu hakkı kullanmak hiç kimsenin iznine tabi olmaz. Herhangi bir kişi toprağı ıslah ederek kendiliğinden ona sahip olabilir.</p>
<p>Hz. Peygamber bu hadisi, devlet başkanı sıfatıyla söylemişse, bu hüküm diğer başkanları bağlamaz, onlar kendi çağ ve ülkelerinde kamu yararını gözeterek devlete ait topraklar üzerinde tasarrufta bulunurlar ve toprak imarının mülkiyet sebebi olması, sürekli olarak devletin iznine bağlı bulunur. Ebü Hanîfe bu görüştedir. Çünkü toprak üzerinde onu birine bağışlamak (ikta) vb. şekillerde tasarruf hakkı ve görevi devlet başkanına aittir.</p>
<p>İmam Malik, bu konuda şehir ve mücavir alan topraklarını birbirinden ayırmış, şehir topraklarını devlet başkanlığı sıfatıyla ilgili görmüştür. Çünkü buralarda oturan insanların huzur ve menfaatlarını korumak devlet başkanının sorumluluğu altındadır.(11)</p>
<p>Bu misalde de görüldüğü gibi Hz. Peygamber&#8217;in ortaya koyduğu tasarrufların, onun hangi vasfına ait olduğunu tesbit etmek fevkalade önem arzetmektedir. Zira sünnetin bağlayıcılık çerçevesini ortaya koyabilmek, bu noktanın doğru olarak tesbitiyle alakalı bulunmaktadır.</p>
<p>Sünnetin bağlayıcılığı, tartışmasız bir gerçektir. Cereyan ettiği konuya ve dayandığı vasfa göre kapsam ve fıkhî hüküm açısından (vacip, mendup, müstehab gibi) farklılık göstermesi onun temel niteliğini (bağlayıcılığını) ortadan kaldırmaz, aksine uygulama alanı ve kıymet hükmünün açıkça belirlenmesi anlamına gelir.</p>
<p><strong>4. Sünnetin Evrensel Bütünlüğü</strong></p>
<p>Sünnetin tüm hayatı ya da hayatın tüm safhalarını bütün boyutlarıyla kucaklayıcı bir yapıya sahip olduğu açıktır. Bu durum, sünnetin evrensel bütünlüğü demektir.</p>
<p>&#8220;De ki, ey insanlar! Ben sizin hepinize göklerin ve yerin sahibi olan Allah&#8217;ın elçisiyim&#8221; (12) ayeti ve konuya ait diğer ayetler, bir taraftan İslam&#8217;ın cihanşümul bir din olduğunu ilan ederken bir taraftan da Hz. Peygamber&#8217;in elçiliğinin ve dolayısıyla onun sünnetinin, yaşama tarzının evrensel boyut ve karakterini ortaya koymaktadır.</p>
<p>İslam tebliğine muhatap olan insanlar arasında çeşitli açılardan farklılıklar olacağı pek tabiîdir. Bu farklılıklara rağmen her insan veya topluluk, yatıp kalkmak, yiyip içmek, ağlayıp gülmek, alış veriş, hayır-hasenat yapmak, öğrenip öğretmek, hastalanıp tedavî olmak gibi hayatın bütün hallerinde kendilerine örnek alacakları bir rehbere muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç, ruhî ve hissî alanlarda ve ilişkilerde daha büyük boyutlardadır.</p>
<p>İşte bütün toplum kesimlerinin bütün ihtiyaçlarını ferd, aile, millet, ümmet ve insanlık seviyesinde ve evrensel çerçevede karşılamak, şekillendirmek, örneklendirmek sünnetin sorumluluğu ve özelliğidir. Allah Teala&#8217;nın Hz. Peygamber&#8217;i &#8220;en güzel örnek&#8221; diye tanıtması, onun hayatında bütün bu hayat şart ve şekillerine göre İslam çerçevesinde örnek alınabilecek ahenkli bir çeşitlilik, zenginlik, seyyaliyet ve uygulanabilirlik bulunduğunu göstermektedir.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in hayatını ve ondaki çeşitliliği ashab-ı kiram, &#8220;O bir peygamberdir, bizden farklıdır. Biz kendi işimize bakalım&#8221; yorumu ile değil, &#8220;Onun bütün hareketlerinin bize bakan bir yönü mutlaka bulunmaktadır. Biz onu örnek almalıyız&#8221; yaklaşımı içinde algılamışlardır. Hz. Peygamber&#8217;in hayatını ciddiyet ve insaf ile tedkik eden herkes neticede, &#8220;tarih boyunca başka hiçbir kimsede toplanmamış, hayatın her yönünü etkileyen, şekillendiren üstün özelliklerin Resül-i Ekrem&#8217;de bir arada görüldüğünü&#8221; itiraf etmek zorunda kalmıştır.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in temiz bir geçmişe sahip olduğu, hem Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;in şehadeti hem de Mekkelilerin kendisine &#8220;el-Emîn&#8221; lakabını vermelerinden anlaşılmaktadır. Peygamberliğine karşı çıktıkları zaman o kendisini &#8220;daha önce yıllarca aralarında yaşamış olduğu&#8221;nu hatırlatarak savunmuştur. Bu demektir ki, Hz. Peygamber&#8217;in, peygamberlik öncesi hayatı bile örnek alınabilecek temizliktedir.</p>
<p>Onun peygamberlik günleri, hemen hemen her safhasıyla gözler önündedir.</p>
<p>Örnek alınacak şahsın pratik bir hayat sahibi olması fevkalade önem taşımaktadır. Bu da örneğin, çok yönlü bir yaşayış deneyimine sahip olmasıyla mümkündür. Ümmet için Hz. Peygamber&#8217;in yegane örnek oluşu biraz da bu açıdan ele alınmalıdır. Zira sünnet, Hz. Peygamber&#8217;in, Allah&#8217;ın emirlerine uygun hareket etmek maksadıyla seçip yaşadığı hayat, gittiği yol demektir.</p>
<p>Bir anlamda sünnet, son ilahî kitap Kur&#8217;an&#8217;ın, &#8220;son peygamber&#8221;, &#8220;alemlere rahmet &#8220;,&#8221;üsve-i hasene&#8221;, &#8220;büyük ahlak sahibi&#8221;, &#8220;mü&#8217;minlere düşkün ve onların sıkıntıya uğraması kendisine çok ağır gelen&#8221; bir Allah elçisi olarak Resülullah tarafından evrensel planda ortaya konmuş nebevî yorumudur. Bu sebeple de Kur&#8217;an-ı Kerîm, beşerî, coğrafî, tarihî, sosyal, meslekî ve ekonomik farklılıklarına rağmen bütün insanları Resülullah&#8217;ın siretine, hayat modeline uymaya, onun izinden gitmeye, onun yoluna koyulmaya davet etmektedir. Çünkü onun sünneti, muhtelif toplum kesimlerinin hepsine birden örnek olabilecek zenginliktedir.</p>
<p>Onun hayatı, canlı Kur&#8217;an niteliğiyle insan hayatına tam bir uygulama örneği ve ışığıdır. Herkes onda örnek alabilecek bir yön bulabilir. Sünneti bu bütünlük, zenginlik ve evrensellik içinde düşünmemek, Hz. Peygamber&#8217;i ve onun şekillendirdiği İslam hayatını kavramakta ve tabiatıyla Resülullah&#8217;ı anlamakta çekilen güçlüklerin ve düşülen yanlışların gerçek sebebidir. Konuya ait bütün olumsuz ve temelsiz düşünce ve beyanların düzeltilebilmesi, sünneti evrensel boyut ve bütünlüğü içinde algılayabilmeye bağlıdır.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in sünnetinin evrensel boyutta uygulanabilir bir bütünlüğe ve esnekliğe sahip olduğunu gösteren ashab-ı kirama ait bir kaç tesbiti şöylece sıralayabiliriz:</p>
<p><strong>Yapılabilecekleri emrederdi:</strong> Hz. Aişe anlatıyor: &#8220;Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem ashabına emrettiği zaman, daima kolaylıkla üstesinden gelebilecekleri amelleri emrederdi&#8221;.(13)</p>
<p><strong>Ümmetini düşünürdü:</strong> İbni Abbas radıyallahu anhüma, Hz. Peygamber&#8217;in, &#8220;Ümmetimi meşakkate sokacağından endişe etmeseydim, yatsı namazını geç saatlerde kılmalarını emrederdim&#8221; buyurduğunu (14); Ebü Hüreyre radıyallahu anh de &#8220;Ümmetime zor geleceğinden endişe etmeseydim, onlara her abdest alırken misvak kullanmalarını emrederdim&#8221; buyurduğunu (15) haber vermektedirler. Yine Ebü Hüreyre radıyallahu anh&#8217;ın bildirdiğine göre Hz. Peygamber &#8220;Sizi bir şeyden menettiğim zaman ondan kesinlikle kaçının. Bir şey emrettiğimde ise, onu gücünüz yettiğince yerine getirin&#8221;(16) buyurmuştur.</p>
<p><strong>Resül-i Ekrem Efendimiz gösterdiği yolda, dinî gayretle de olsa, aşırı davranılmasını asla tasvip etmemiştir.</strong> &#8220;Bazılarına ne oluyor ki, benim yaptığım bir şeyi yapmaktan çekiniyorlar. Allah&#8217;a yemin ederim ki, içlerinde Allah&#8217;ı en iyi tanıyan ve O&#8217;ndan en çok korkan benim&#8221;(17) buyurarak kendisinden daha ileri bir müslüman olma imkanının bulunmadığını dile getirmiştir.</p>
<p><strong>&#8220;Yapılabilecekleri emretmiş&#8221; olmasına rağmen, onun emirlerini önemsemeyerek karşı çıkanları da asla hoş karşılamamıştır.</strong> Seleme ibni Ekva anlatıyor: Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem sol eliyle yemek yiyen Büsr İbni Rai&#8217;l-ayr&#8217;i gördü ve kendisine:</p>
<p>&#8211; &#8220;Sağ elinle ye!&#8221; buyurdu. Büsr:<br />
&#8211; Yapamıyorum, dedi. (Müslim&#8217;in rivayetinde onun, bu sözü kibirlenerek söylediğine işaret edilmektedir). Hz. Peygamber:<br />
&#8211; &#8220;Yapamaz ol!&#8221; buyurdu. Ravi Seleme İbni Ekva diyor ki, &#8220;Bundan sonra adamın sağ eli ağzına ulaşamaz oldu&#8221;.(18)</p>
<p><strong>Hz. Peygamber çevresine karşı duyarlıydı,</strong> cemaatini gözetirdi.</p>
<p>Enes ibni Malik radıyallahu anh&#8217;ın şu müşahedeleri bunu göstermektedir:</p>
<p>&#8220;Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem, hiç bir şeyi eksik bırakmaksızın, insanların en hafif namaz kıldıranıydı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem namazdayken, annesinin yanında mescide gelmiş bir çocuğun ağlamasını işitir de kısa bir süre okuyuverirdi&#8221;.(19)</p>
<p><strong>Kolaylaştırma onun temel prensibiydi.</strong> Hz. Peygamber bu prensibi &#8220;Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!&#8221;(20) şeklinde tesbit ve ilan etmiştir.</p>
<p>Bütün bu nakillerden çok açık bir şekilde anlaşılacağı gibi sünnet, kolaylaştırma ve sevdirme çizgisinde İslam&#8217;ın uygulanışından ibarettir. Bu sebeple de her insan ve toplum Hz. Peygamber&#8217;in hayatında ve sünnetinde kendilerine örnek olacak bir çok yön ve olay bulabilir. Çünkü bütün insanlığı bir şahsiyette toplayıp misallendirmek Allah Teala için asla zor değildir.</p>
<p>Bu sebeple Hz. Peygamberin sireti, hayatın her safhasını kapsayan bir bütünlük içindedir. O Allah&#8217;ın kendisine verdiği yetki ile, ülkelerinde krallara, devlet başkanlarına; yollarda, yaylaklarda çobanlara; mekteplerde hocalara; sınıflarda öğrencilere; obalarda fakirlere; köşklerde zenginlere; otağlarda, kışlalarda ordulara, komutanlara; yuvalarda analara-babalara, yavrulara kısaca bütün insanlara aynı çağrıyı yapmakta, kendisini izlemeye davet etmektedir. Çünkü onun sireti, bütün insanlık için en güzel örnektir. Çünkü onun sünneti, dünyayı kucaklayıcı bir zenginlik, çeşitlilik, pratiklik, bütünlük ve ahenk manzumesidir.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in harb-sulh, ibadet-ticaret, hak ve adalet, suç-ceza gibi ciddi ve önemli konularla meşgul olması hemen herkes tarafından pek tabiî karşılandığı halde, onun, günlük insan hareketlerinin biçim ve şekilleriyle de meşgul olmasını bazıları akıllarına sığdıramayabilirler. Nitekim Selman-ı Farisî&#8217;ye bir müşrik biraz da alaylı bir eda ile şöyle dedi:</p>
<p>&#8211; Görüyorum ki dostunuz Muhammed, size her şeyi, ama her şeyi, hatta helaya nasıl oturacağınızı bile öğretiyor?</p>
<p>Selman, gayet ciddî bir eda ile:</p>
<p>&#8211; Evet, gerçekten de öyle, diye onu tasdik ettikten sonra Hz. Peygamber&#8217;in tuvalet adabıyla ilgili tavsiyelerini sıraladı.(21)</p>
<p>Hiç kuşkusuz işlerin ve konuların önemlerine göre sıralanması esastır. Ancak insan hayatındaki her şeyin belli şekillerle ıslah edilmesi, inanç sisteminin gereklerine uygun hale getirilmesi de aynı derecede önemlidir. Hz. Peygamber ümmetine bir baba gibi her konuyu öğretmiş, onların izzet ve şerefine yaraşır davranışları göstermiştir. Bunda &#8220;küçük işlerle meşguliyet&#8221; gibi bir basitlik değil, &#8220;en küçük ayrıntıyı bile ihmal etmeme derecesinde bir ciddiyet, sorumluluk ve insanı bir bütün olarak değerlendirme&#8221; gibi derin ve anlamlı bir hassasiyet yatmaktadır. İşte Selman, bunun farkındaydı ve aklınca alay etmek isteyen &#8220;bir peygamber de böyle şeylerle uğraşır mıymış?&#8221; demeye getiren devrin çağdaş müşrik kafasına gerçeği bütün safiyeti ve açıklığı ile haykırıyordu:</p>
<p>&#8220;Evet, herşeyi bize o öğretiyor!.&#8221;</p>
<p>Abdullah İbni Ömer radıyallahu anhüma da kendisine:</p>
<p>&#8211; Biz hazar namazı ile, korku (havf) namazını Kur&#8217;an&#8217;da buluyoruz. Fakat sefer (yolculuk) namazını Kur&#8217;an&#8217;da bulamıyoruz. Nasıl oluyor bu? diyen Ümeyye İbni Abdullah İbni Halid&#8217;e;</p>
<p>&#8211; Bak yeğenim! Biz hiçbir şey bilmezken Allah bize Muhammed&#8217;i peygamber olarak gönderdi. Biz, Muhammed&#8217;i neyi, nasıl yaparken görmüşsek, onu öylece yaparız&#8221;(22) diyor, ashabın bilgi kaynağının ve her sahada örneğinin Hz. Peygamber olduğunu açıkça ifade ediyordu.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in sünnetinin, evrensel karakteri, onun ashab-ı kiram tarafından değiştirilmesine mani olmuştur. Nitekim Hz. Aişe: &#8220;Eğer kadınların yeni yeni icad ettikleri halleri Resülullah görseydi, -İsrailoğullarının kadınlarının men olunduğu gibi- onları mescidlere gitmekten menederdi&#8221;(23) demekle beraber, böyle bir yasaklama yoluna ne kendisi gidiyor, ne de halifelerden böyle bir yasak getirmelerini istiyordu. Çünkü &#8220;Allah&#8217;ın hanım kullarını, Allah&#8217;ın mescidlerinden men etmeyiniz!&#8221;(24) hadîs-i şerîfi ona bu yetkiyi vermiyordu.</p>
<p>Sünneti evrensel bütünlüğü içinde düşünmek ve onu her hareketimizde çıkış noktası olarak benimsemek, kendi içimizde tatmin edici bir yoruma kavuşturamadığımız sünnet verilerini hemencecik reddedivermekten bizi kurtaracaktır. Hatta onların da geçerli olacağı yöre ve dönemlerin bulunabileceği fikrine ve rahatlığına ulaştıracaktır. Bu ise İslam kültürü olduğunu belirttiğimiz sünnete dair hiçbir bilgi ve belgenin zayi olmamasını gerektirir. Hz. Peygamber bütün hayatı boyunca, söz ve davranışları ile Kur&#8217;an&#8217;da bildirilen hakikatların izahını yapmıştır. Bu sebeple Zührî&#8217;nin dediği gibi, &#8220;Peygamberlik Allah vergisidir. Resül&#8217;e tebliğ, bize de teslimiyet düşmektedir&#8221; (25).<br />
Netice itibariyle bir kere daha vurgulamamız gerekirse, sünnetin temel özelliğini gerçekçilik, evrensellik ve esneklik yani uygulanabilirlik olarak tesbit etmemiz mümkündür. Aslında bunlar, bizzat İslam&#8217;ın temel özellikleridir.</p>
<p>İslam, en son ve en mükemmel din, Hz. Muhammed de en son peygamberdir. Kıyamete kadar geçerli olan Kur&#8217;an ve onun birinci dereceden açıklaması ve uygulama biçimi demek olan sünnet, her türlü şart altındaki insanların meselelerine çözüm getirmek ve müslümanlar arasında inanç ve davranış birliğini sağlamakla yükümlüdür. Böyle olunca da sünnetin gerçekleri esas alması, insanı tanıması, ona her türlü imkan ve şartta yaşayabileceği genel esasları tedricî olarak öğretmesi, aynı konuda uygulanabilir farklı şekil ve biçimleri sunması pek tabiîdir.</p>
<p>Bu söylediklerimiz, cihanşümullüğün yani evrenselliğin bir sonucudur.</p>
<p>Aynı konuda farklı bilgiler ve değişik uygulama imkanları sunan hadislerin, bu açıdan bakıldığı zaman tabiîlikler manzumesi oldukları, bu bahis konusu farklılıkların ya da seçenek imkanlarının ümmet için tam bir rahmet vesilesi olduğu açıktır. Zira İslam belli bir yöre veya şehir halkına gelmiş değildir. Eğer öyle olsaydı, daha net ve değişmeyen uygulamalar teklif ederdi. Halbuki İslam, bütün insanlara gelmiş bir dindir. Bu yüzden de getirdiği esasların kıyamete kadar dünyanın her tarafında uygulanabilir olması, kendisine inananların hidayetlerini temin edebilmesi açısından hayatî bir zorunluluktur.</p>
<p><strong>5. Sünnetin Korunmuşluğu</strong></p>
<p>Allah Teala Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;de, kafirler istemeseler de nürunu tamamlayacağını açıklamaktadır (26). &#8220;Allah&#8217;ın nuru&#8221;, kulları için seçtiği, onları kendisinden sorumlu tuttuğu ve Resulü&#8217;ne vahyettiği şeriatıdır. Bu hem Kur&#8217;an&#8217;ı hem de Sünnet&#8217;i içine alır.<br />
Allah Teala &#8220;Gerçekten Zikr&#8217;i biz indirdik; onun koruyucusu da elbette biziz&#8221; (27) buyurmuştur. Bu ayette geçen zikri, Kitap ve Sünnet olarak anlamak mümkündür. Zikir kelimesi Kur&#8217;an ile tefsir edilecek olursa, bu takdirde ayetteki hasr ifadesinden, Kur&#8217;an&#8217;ın dışında hiçbir şeyin korunmayacağı, koruma hükmünün sadece Kur&#8217;an&#8217;ı içine aldığı anlamı çıkmaz. Çünkü Allah Teala, Kur&#8217;an&#8217;da Kur&#8217;an dışında başka şeyleri de mesela, Resülullah&#8217;ı insanların vereceği zararlardan koruyacağını bildirmiş ve korumuştur. Yine arşı, gökleri ve yeri kıyamete kadar yok olmaktan koruyacaktır. Sonra ayetteki &#8220;lehü&#8221; kelimesinin öne alınmış olması, hasr için değil, ayet sonlarındaki uyuma riayet içindir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın korunması, sünnetin korunmasını da içine alır. Çünkü Sünnet, Kur&#8217;an&#8217;ın açıklayıcısı, güvenilir bekçisidir; keyfi yorumlara tabi tutulmasını önler. O halde sünnetin korunması, Kur&#8217;an&#8217;ın korunması için gerekli önlemlerden biridir. Bu sebeple de Kur&#8217;an&#8217;ın korunması, sünnetin de korunması demektir.</p>
<p>Sünnetin korunması ümmete, ümmetin alimlerine havale edilmiş gözükmektedir. Yani sadece Kur&#8217;an ile sünnetin korunma şekillerinde farklılık vardır. Bu da İslam bilginlerinin hadis ilimlerinin bütün branşlarında gerçekleştirdikleri her türlü takdirin üstünde değer arzeden ilmî mesailer ile gözler önüne serilmiş bir gerçektir.</p>
<p>Sünnetin tamamı ümmet tarafından korunmuştur. Tek tek fertler ele alındığı zaman, elbette onların bütün sünneti ihata edemedikleri görülürse de, ümmetin bütünü ele alındığı zaman sünnetten hiçbir şeyin kayıp olmadığı anlaşılacaktır. Tıpkı herhangi bir dili, bir dil aliminin bütünüyle bilmesi mümkün olmasa bile, o dili konuşan milletin o dilin bütün kelimelerini bilmesinin pek normal olduğu gibi. Hatta İmam Malik&#8217;e, devrin halifesi, Muvatta’ yegane hadis kitabı olarak ilan etme teklifini iletince, büyük imam &#8220;Bizim muttali olmadığımıza başkaları muttalî olmuş olabilir&#8221; diyerek karşı çıkmış, sünneti, ümmetin bütünü çerçevesinde düşünmek gerektiğini hatırlatmıştır. Yani fert olarak bilgileri sınırlı da olsa alimlerin tümü, sünnetin tümünü ihata etmişlerdir. Bu da sünnetin korunmuşluğunu gösterir.</p>
<p><strong> 6. Sünnetin Kurtarıcılığı</strong></p>
<p>Sünnetten yararlanabilmek için her şeyden önce onun &#8220;en güzel örnek&#8221; olduğuna, yaşanabilirliğine, insan özüne ve ihtiyaçlarına en üst seviyeden cevaplar ve alternatifler getirdiğine inanmak gerekir. Sonra da bu inanca dayalı olarak sünneti kendi özellikleri içinde iyi tanımak lazımdır. Zira Hz. Peygamber alemlere rahmet ve hidayet rehberi olarak gönderilmiştir. Onun sünneti, hidayette olabilmenin çarelerini göstermektedir. Sünnetin kurtarıcılığından şüphe etmek Hz. Peygamber&#8217;in risaletine karşı çıkmak anlamına gelir. Nitekim Abdullah ibni Mes&#8217;ud bir defasında &#8220;Nebinizin sünnetini terkettiniz mi saptınız gitti demektir&#8221; tenbihinde bulunmuştur.</p>
<p>&#8220;Gerçekten sen doğru yola çağırıyorsun&#8221; (28) ve &#8220;Eğer o peygambere itaat ederseniz doğru yolu bulmuş olursunuz&#8221; (29) ayetleri, sünnetin kurtarıcılığını ortaya koyan Kur&#8217;anî delillerdendir.</p>
<p>Hz. Peygamber de muhtelif hadîs-i şerîflerinde bir yandan kendi konumunu anlatırken bir yandan da ümmetin kurtuluşuna olan katkısını açıkça gözler önüne sermiştir. Ateşe düşmeye çalışan kelebek ve pervaneleri kovalamaya çalışan kişi durumunda olduğunu hatırlatarak &#8220;Ben sizi bel bağınızdan tutmuş ateşe düşmekten kurtarmaya çalışıyorum; siz ise, elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz&#8221; buyurmuştur. O kendisinin ümmet için kurtuluş vesilesi olduğunu daha başka hadislerinde de yine böyle temsillerle açıklamıştır. Kendisini, düşmanı görüp koşarak gelen ve milletini uyaran bir haberciye benzettiği hadis de bu hususta tam bir kanaat verecek açıklıktadır:</p>
<p>&#8220;Benim ve Allah&#8217;ın benimle gönderdiği İslam&#8217;ın durumu, bir topluluğa gelip şöyle diyen kişinin durumuna benzer:<br />
&#8211; Ey Milletim, gerçekten ben, üzerinize gelmekte olan bir orduyu gözlerimle gördüm. Ben, size bu tehlikeyi bildiren apaçık bir haberciyim. Binaenaleyh canınızı kurtarmaya bakın!</p>
<p>Bu sözler üzerine ahalinin bir kısmı ona itaat etti ve akşamdan yola çıkarak tabiî bir yürüyüşle bulundukları yeri terkedip gittiler, kurtuldular. Bir kısmı da onu yalanladı, yerlerinde kaldılar. Ordu onlara sabaha karşı baskın verdi ve hepsinin kökünü kazıdı, işte bu hal, bana itaat, getirdiklerime ittiba edenler ile bana isyan ve Hak&#8217;tan getirdiklerimi yalanlayan kimselerin durumunun ta kendisidir&#8221;(30).</p>
<p>Sünnetin kendisine sarılanları kurtardığı kesindir. Tabiîn müfessirlerinden Dahhak ibni Müzahim ne güzel ifade etmiştir: &#8220;Cennet ile sünnet aynı konumdadır. Zira ahirette cennete giren, dünyada sünnete sarılan kurtulur&#8221;(31). İmam Malik de sünneti Nuh aleyhisselam&#8217;ın gemisine benzetmiş ve &#8220;Kim ona binerse, kurtulur, kim binmezse boğulur&#8221; demiştir (32).</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1- Buharî, îman,!, 2; Müslim, îman 19-22</p>
<p>2- Bakara süresi (2), 188</p>
<p>3- Ebü Davüd, Menasık 56</p>
<p>4- Bakara süresi ( 2), 187</p>
<p>5- En&#8217;am süresi (6), 82</p>
<p>6- Nisa süresi (4), 24</p>
<p>7- Buharî, Nikah 27; Müslim, Nikah 33</p>
<p>8- Enbiya süresi (21), 23</p>
<p>9- Ahmed îbni Hanbel, Müsned, VI, 307, 320; Buharî, Ahkam 20</p>
<p>10- Buharî, Hars 15</p>
<p>11- Konuya ait geniş bilgi için bk. Karafi, İhkam, s. 86-109; İbn Aşür, Makasidu&#8217;ş-şeri&#8217;a, s. 27-40</p>
<p>12- A&#8217;raf süresi (7), 158</p>
<p>13- bk. Buharî, İman 13</p>
<p>14- Buharî, Mevakît 24</p>
<p>15- Müslim, Taharet 42</p>
<p>16- Buharî, İ&#8217;tisam 2</p>
<p>17- Buharı, İ&#8217;tisam 5</p>
<p>18- bk. 161, 614, 742 numaralı hadisler</p>
<p>19- Buharî, Ezan 65; Müslim, Salat 37, 187</p>
<p>20- Buharî, İlim 11</p>
<p>21-bk. Müslim, Tahare 57-58</p>
<p>22- Nesaî, Taksîru&#8217;s-salat 1</p>
<p>23- Buharî, Ezan 163; Müslim, Salat 144</p>
<p>24- Buharî, Cum&#8217;a 13</p>
<p>25- bk. Begavî, Şerhu&#8217;s-sünne, I, 217</p>
<p>26- bk.Tevbe süresi (9), 32</p>
<p>27- Hicr süresi (15), 9</p>
<p>28- Mü&#8217;minün süresi (23), 73; ayrıca bk. Şura süresi (42), 52</p>
<p>29- Nur süresi (24), 54</p>
<p>30- Buharî, İ&#8217;tisam 2</p>
<p>31- Kurtubî, Tefsir, XIII, 365</p>
<p>32- Süyütî, Miftahü&#8217;l-cenne, s. 53-54</p>
<p><strong>Bu çalışma Erkam Yayınları tarafından hazırlanan Riyazü’s Salihin adlı eserin 1. cildinden iktibas edilmiştir.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnetle-ilgili-bazi-meseleler/">Sünnetle İlgili Bazı Meseleler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sunnetle-ilgili-bazi-meseleler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUR&#8217;ÂN&#8217;DAKİ SÜNNET</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kurandaki-sunnet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kurandaki-sunnet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Mar 2015 10:34:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Slide]]></category>
		<category><![CDATA[İdrak ve Tasdik]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislere İtirazlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Bize Ulaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Korunması]]></category>
		<category><![CDATA[Hicr 9 Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[KUR'ÂN'DAKİ SÜNNET]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Müslümanlığına Reddiye]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ın Korunması]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'da Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhakkak ki Zikr'i biz indirdik; onun koruyucusu da bizleriz.]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete İtirazlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Korunmuşluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=4726</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evvelemirde burada &#8220;Sünnet&#8221; tabiriyle neyi kastettiğimi­zi ortaya koyalım: Bizim burada &#8220;Sünnet&#8221; tabiriyle kasdettiğimiz, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in, Din&#8217;in tebliği ve hayata aktarılması bağlamındaki söz ve fiilleridir. Konunun sağlıklı bir zeminde ele alınabilmesi için önce­likle Sünnet&#8217;in bağlayıcı olup olmadığının, doğrudan Kur&#8217;an&#8217;a dayanarak ortaya konması gerekmektedir. Ancak mesele bununla bitmemektedir. İkinci aşamada yapılması gereken, Sünnet&#8217;i bize nakleden unsurların [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kurandaki-sunnet/">KUR’ÂN’DAKİ SÜNNET</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11404" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi.jpg" alt="hadislerin-korunmasi" width="684" height="454" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi.jpg 900w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-600x398.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 684px) 100vw, 684px" /></p>
<p>Evvelemirde burada &#8220;Sünnet&#8221; tabiriyle neyi kastettiğimi­zi ortaya koyalım: Bizim burada &#8220;Sünnet&#8221; tabiriyle kasdettiğimiz, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in, Din&#8217;in tebliği ve hayata aktarılması bağlamındaki söz ve fiilleridir.</p>
<p>Konunun sağlıklı bir zeminde ele alınabilmesi için önce­likle Sünnet&#8217;in bağlayıcı olup olmadığının, doğrudan Kur&#8217;an&#8217;a dayanarak ortaya konması gerekmektedir. Ancak mesele bununla bitmemektedir. İkinci aşamada yapılması gereken, Sünnet&#8217;i bize nakleden unsurların tesbiti ve güveni­lir olup olmadıklarının tayinidir. Üçüncü aşamada ise &#8220;Sün­net&#8217;i bağlayıcı bir din kaynağı olarak görmezsek bunun pra­tik sonuçlan neler olur?&#8221; sorusunun cevabı gelmektedir.</p>
<p><strong>1. Sünnet&#8217;in Bağlayıcılığı</strong></p>
<p>Burada soru şudur: Sünnet, Hz. Peygamber (s.a.v) dö­neminden başlayarak kıyamete kadar bütün tarihleri ve bütün coğrafyaları kuşatacak şekilde bağlayıcı mıdır?</p>
<p>Biz, Ehl-i Sünnet Ve&#8217;l-Cemaat olarak bu soruya tered­dütsüz &#8220;evet&#8221; diyoruz. Bir noktaya dikkat çekelim: Kur&#8217;an da aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.v) döneminden başlaya­rak kıyamete kadar bütün tarihleri ve bütün coğrafyaları kuşatacak şekilde bağlayıcıdır. Yani yukarıdaki cümlede yer alan &#8220;Sünnet&#8221; kelimesini çıkarıp, yerine &#8220;Kur&#8217;an&#8221; keli­mesini koymamız halinde değişen bir şey olmayacaktır. Bu­radan şu sonuca varıyoruz: Üstünlük, fazilet, lafızlarının değişmezliği, namazda kıraat edilmesi gibi hususiyetlerde Kur&#8217;an&#8217;ın Sünnet&#8217;e göre tartışmasız bir otoritesi var ise de, bağlayıcılık bakımından Sünnet de tıpkı Kur&#8217;an gibidir; bu noktada aralarında herhangi bir fark yoktur.</p>
<p>Sünnet&#8217;in bağlayıcılığı konusundaki Kur&#8217;an ayetlerini şöyle sınıflandırabiliriz:</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>A- Resule İtaati emreden ayetler</strong></p>
<ol>
<li><em>&#8220;De ki: &#8220;Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne itaat edin.&#8221; Eğer yüz çevi­rirlerse şüphesiz Allah kâfirleri sevmez. &#8220;</em> (3/Âl-i İmrân, 32.)</li>
</ol>
<p>Burada Allah Teala, kendisiyle birlikte Resulü’ne de ita­at edilmesini emir buyurmakta ve bundan yüz çevirenlerin kâfir olduğunu beyan etmektedir. Buradan elde ettiğimiz sonuç, tıpkı Allah Teala&#8217;ya itaate yanaşmayan kimseler gibi, Resulullah&#8217;a (s.a.v) itaate yanaşmayan kimselerin de kâfir olacaklarıdır.</p>
<ol start="2">
<li><em>&#8220;Ey iman edenler! Allah&#8217;a itaat edin; Resül&#8217;e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Herhangi bir ko­nuda İhtilafa düşerseniz, eğer Allah&#8217;a ve ahiret gü­nüne iman ediyorsanız onu Allah&#8217;a ve Peygamber&#8217;e arz edin. Bu hem hayırlı, hem de sonuç itibariyle da­ha güzeldir. &#8220;</em> (4/en-Nisâ, 59.)</li>
</ol>
<p>Bu ayetteki &#8220;itaat&#8221; vurgusu, &#8220;itaat edin&#8221; ifadesine Allah Teala ve Hz. Peygamber (s.a.v) hakkında tekrarlı bir şekilde yer verilmesinde kendisini göstermektedir. Ayetteki vurgu sadece bundan ibaret değildir. Burada mü&#8217;minler için şid­detli bir uyan da yer almaktadır: Ayet, eğer Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanıyorsanız, aranızda çıkan ihtilaflı işlerin çözümünü Allah Teala&#8217;ya ve O&#8217;nun Resulü&#8217;ne götürün&#8221; demektedir. Demek ki, böyle yapmayanların iman iddiası havada kalmaya mahkûmdur.</p>
<ol start="3">
<li><em>“Kim Resul’e itaat ederse, Allah&#8217;a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse (aldırma), çünkü seni onlar üzerine muhafız göndermedik.“</em> (4/en-Nisâ, 80.)</li>
</ol>
<p>Bu ayetin, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaat bağlamındaki diğer ayetlerden önemli bir farkı vardır. Burada Resul&#8217;e itaat edenin, bu hareketiyle Allah Teala&#8217;ya itaat etmiş ola­cağı belirtilmektedir. Hatta bir adım daha ileriye giderek şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Allah Teala&#8217;ya itaatin yolu, O&#8217;nun Resulü&#8217;ne itaatten geçmektedir ve Resul&#8217;e itaat ol­madan Allah&#8217;a itaat olmaz.</p>
<p>Nitekim Resul&#8217;e itaat olmadan da Allah Teala&#8217;ya itaat edilebileceğini &#8220;işareten&#8221; dahi anlatan bir tek Kur’an ayeti bulmak mümkün değildir. Bu gerçek dolayısıyladır ki, kimi ayetlerde Allah&#8217;a itaat zikredilmeksizin, sadece Resul&#8217;e itaat olgusunun emredildiği görülmektedir, örnek olarak,</p>
<ol start="4">
<li><em>&#8220;Namazı kılın, zekâtı verin ve Resul&#8217;e itaat edin. Umu­lur ki merhamet olunursunuz. “</em> (4/en-Nûr, 56.) ayetini zikredebiliriz.</li>
</ol>
<p>Hatta bu ayette şöyle bir incelikten de bahsedilebilir: Burada &#8220;namaz&#8221; ve &#8220;zekât&#8221; gibi iki farzın yerine getirilmesi emredildikten sonra &#8220;Resul&#8217;e itaat&#8221; emri verilmektedir. Bu durum, Resul&#8217;e itaatin de tıpkı namaz ve zekât gibi bir farz olduğunu gösterir.</p>
<p>Ve nihayet bu ayet ile İlahî rahmete nailiyet, namaz ve oruç yarımda Resul&#8217;e itaate de bağlanmış olmaktadır&#8230;</p>
<ol start="5">
<li><em>&#8220;Eğer mü&#8217;min kimselerseniz, Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne itaat edin.&#8221;</em> (7/el-Enfal, 1.)</li>
</ol>
<p>Ganimet taksimi konusunda Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e soru soran mü&#8217;minler hakkında nazil olduğu, metninin bizzat kendi ifadesinden anlaşılan bu ayet, imanı, Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne itaate bağlamasıyla dikkatimizi çekmekte ve hitap edilen kimselerin mü&#8217;minler olduğu açık bir şekilde görülmektedir.</p>
<ol start="6">
<li><em>&#8220;Ey iman edenler! Allah&#8217;a itaat edin, Resul&#8217;e itaat edin ve amellerinizi iptal etmeyin. “ </em>(47/Muhammed, 33.)</li>
</ol>
<p>Buraya kadar örnek olarak zikrettiğimiz ayetlerde -ve diğer benzerlerinde- &#8220;Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaat&#8221; hususu, gerek mü&#8217;minlere, gerekse inanmayanlara yönelik kesin bir Kur&#8217;anî emir olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>B- Resul&#8217;e tabi olmayı emreden ayetler</strong></p>
<p>Sünnet&#8217;in bağlayıcılığı konusunda bir diğer kategori ola­rak &#8220;Resul&#8217;e ittiba&#8221;yı ihtiva ve emreden ayetlerin mevcudi­yeti dikkatimizi çekmektedir. Bir-iki örnek zikredelim:</p>
<ol>
<li>Yüce Allah şöyle buyurur: <em>“De ki: &#8220;Eğer Allah&#8217;ı seviyor­sanız, bana ittiba edin ki, Allah da sizi sevsin ve gü­nahlarınızı bağışlasın.” </em>(3/Âl-i İmrân, 31.)</li>
</ol>
<p>Bu ayet, Allah Teala&#8217;nın sevgisine ve bağışlamasına nail olmanın tek yolunun Resul&#8217;e ittiba olduğunu, hiçbir tevile, yoruma ve zorlamaya mahal vermeksizin alabildiğine açık bir şekilde ortaya koymaktadır.</p>
<ol start="2">
<li><em>&#8220;O kimseler ki, yanlarındaki Tevrat ve İncilde yazılı buldukları Resul&#8217;e, o Ümmî Peygamber&#8217;e tabi olurlar; O &#8216;onlara ma&#8217;rufu emreder ve onları münkerden sakındı­rır ve onlara temiz olan şeyleri helal kılar, pis olan şey­leri haram kılar; sırtlarından ağırlıkları indirir, üzerle­rindeki zincirleri, bağlan söküp atar. O&#8217;na inanan, 0na ta&#8217;zimde ve yardımda bulunan, O&#8217;na yardım eden ve O&#8217;nunla beraber indirilmiş olan nura tabi olanlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” </em>(7/el/A’râf, 157.)</li>
</ol>
<p>Her ne kadar bu ayette Ehl-i Kitab’ın bahse konu edildi­ğini görüyor isek de, ayet, aynı zamanda Efendimiz (s.a.v)&#8217;in konumunu ve fonksiyonunu anlatması bakımın­dan konumuz noktasında önemlidir.</p>
<p>Zira burada O&#8217;nun, ma&#8217;rufu emrettiği, münkerden sa­kındırdığı, temiz olan şeyleri helal ve pis olan şeyleri ha­ram kıldığı bildirilmektedir. Bu yetkinin genel olduğu ise izahtan varestedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>C- Resule muhalefeti yasaklayan ayetler</strong></p>
<ol>
<li><em>“Her kim, kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber&#8217;e muhalefet eder ve mü&#8217;minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu takip ettiği o yola sevkederiz ve onu cehenneme daldırırız.” </em>(4/en-Nisâ, 115.)</li>
</ol>
<p>Bu ayette Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e muhalefet ederek mü&#8217;minlerin yolundan ayrılıp, başka bir yola giren­lerin sonunun cehennem ateşi olduğunu haber vermekle, adeta şöyle buyurmuş olmaktadır: Ey insanlar! Gidilecek yolun doğrusu eğrisi belli olduktan sonra artık Peygamber&#8217;e muhalefet etmeyin. Yani dosdoğru yol, Peygamber&#8217;e muha­lefet etmemektir ve mü&#8217;minler de böyle yapmaktadırlar. Eğer bu yoldan saparsanız, sonunuz cehennemdir.</p>
<ol start="2">
<li><em>“Onun (Peygamberin) emrine muhalefet edenler, kendi­lerine bir fitnenin ulaşmasından veya elim bir azabın çarpmasından sakınsınlar.” </em>(24/en-Nûr, 63.)</li>
</ol>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in emrine muhalefet eden kimsele­rin, ya bir fitneye veya çetin bir azaba muhatap olacakları bu ayette net bir şekilde ifade buyurulmaktadır. Buradaki &#8220;fitne&#8221;yi müfessirler, kişinin, kalbine gelecek küfür, nifak veya bid&#8217;at sebebiyle fitneye düşmesi tarzında açıklamışlardır. Burada geçen &#8220;azap&#8221; ise dünyada başa gelecek çeşit­ bela ve musibetler olarak açıklanmıştır.</p>
<ol start="3">
<li><em>“Allah ve Resulü bir işte hüküm verdikleri zaman rnü&#8217;min bir erkekle mü&#8217;min bir kadının, işlerini kendi isteklerine göre belirleme haklan yoktur. Kim Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne isyan ederse, apaçık bir sapıklık ile sap­mış olur.&#8221;</em>(33/el-Ahzâb, 36.)</li>
</ol>
<p>Bu ayette doğrudan müzminlere yönelik bir ikaz görüyo­ruz. Buyuruyor ki Rabbimiz: Allah ve Resulullah bir konu­da hüküm verdikleri zaman, mü&#8217;minlerin artık o konuda başka bir hükmü ve görüşü seçme haklan yoktur. Ben mü&#8217;minim diyen insanların bu noktada tam bir teslimiyet göstermeleri gerekir.</p>
<ol start="4">
<li><em>&#8220;Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”</em> (4/en-Nisâ, 65.)</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Muhtemel İtirazlar</strong></p>
<p>Buraya kadar zikrettiğim ayetlerden başka Hz. Peygam­ber (s.a.v)&#8217;in mü&#8217;minler için &#8220;güzel örnek&#8221; olduğunu (33/el-Ahzâb, 21.), O bize ne verirse onu almakla ve bizi neden sakındırmışsa ondan uzak durmakla yükümlü bulunduğumuzu (59/el-Haşr,7.) bildiren ayetler bulunduğunu da hatırlatarak, burada zikrettiğim ayetlere itiraz sadedinde ileri sürülebilecek bazı yaklaşımla­ra değinmek istiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong style="line-height: 1.5;">1. İtiraz</strong></p>
<p>Özellikle ilk iki kategoride zikrettiğim ayetlerin mutlak ifadeleri sebebiyle, bunların muhataplarının inanmayan­lar olduğunu ileri sürenler çıkabilir. Ancak bu itiraz, ce­vabını kendi içinde barındırmaktadır. Zira ifadelerin mut­lak olması, mü&#8217;min olsun kâfir olsun bütün insanlara hitap edildiğini gösterir.</p>
<p>Durum böyle olmakla birlikte, yukarıdaki itirazın yerin­de olmadığım daha doğrudan gösteren ayetlerden bir-iki örnek verecek olursak:</p>
<p><em>&#8220;Eğer mü&#8217;min kimselerseniz, Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne itaat edin.&#8221;</em> (7/el-Enfâl, 1.)</p>
<p>Ganimet taksimi konusunda Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e soru soran mü&#8217;minler hakkında nazil olduğu, metninin bizzat kendi ifadesinden anlaşılan bu ayet, imanı, Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne itaate bağlamasıyla dikkatimizi çekmekte ve hitap edilen kimselerin mü&#8217;minler olduğu açık bir şekilde görülmektedir.</p>
<p><em>“Ey iman edenler! Allah&#8217;a itaat edin, Resul&#8217;e itaat edin ve amellerinizi iptal etmeyin.“</em> (47/Muhammed, 33.)</p>
<p>Bu ayet, bir taraftan &#8220;itaat&#8221; kelimesini (yukarıda 2. sıra­da zikrettiğim ayette olduğu gibi) hem Allah Teala&#8217;ya, hem de Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaati vurgulamak için ayrı ayrı zikretmesiyle dikkat çekerken, diğer taraftan da her iki merciye itaati mü&#8217;minlere yönelik bir emir olarak ifade et­mesiyle öne çıkmaktadır.</p>
<p>Son iki sırada zikrettiğim ayetler dolayısıyla yukarıdaki hürden bir itirazın Kur&#8217;an açısından makul ve yerinde olmadığını söylemek durumundayız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2.İtiraz</strong></p>
<p>Sünnet&#8217;in bağlayıcı olmadığını iddia edenler, bütün bu ayetlerde zikredilenin, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaat ve ittibanın emredildiği ve O&#8217;na muhalefetin yasaklandığı hususlarından ibaret olduğunu ileri sürerek, şöyle derler: Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaat ve ittiba ile O&#8217;na muhalefet etmemekten maksat, onun Sünneti değil, Kur’an&#8217;dır. Bütün bu ayetlerde Kur&#8217;an&#8217;ın değil de Sünnet&#8217;in kastedildiğini göste­ren açık ve kesin bir delil yoktur.</p>
<p>Buna cevap olarak şöyle deriz:</p>
<p>Bu yaklaşım, ilgili ayetlerin mana ve mefhumlarına ya tam vakıf olamamanın, ya da bilinçli bir saptırmanın ifade­sidir. Bunun böyle olduğunu ortaya koymak için fazla uza­ğa gitmeye gerek yok.</p>
<p>Örnek olarak yukarıda zikredilen ayetlerden bazılarını ele almamız yeterlidir.</p>
<p>Mezkûr ayetlerden birisi, hatırlanacağı gibi, <em>“Namazı kı­lın, zekâtı verin ve Resul&#8217;e itaat edin. Umulur ki merhamet olunursunuz.”</em> (24/en-Nûr, 56.) ayeti idi.</p>
<p>Burada önce namaz ve zekâtın emir buyurulduğunu gö­rüyoruz. Bu durum, ayetin hitap ettiği kimselerin Kur’an&#8217;a itaat ve ittiba emri doğrultusunda bu iki ibadet ile mükellef tutulduğunu anlatmaktadır. Bu ibadetleri yerine getirenler zaten Kur&#8217;an&#8217;a itaat etmiş olacaklardır. Bu durumda Resul­&#8217;e itaatin ayrıca vurgulanması ne anlama gelmektedir?</p>
<p>Dolayısıyla eğer Resul&#8217;e itaat, sadece Kur&#8217;an&#8217;da gördü­ğümüz emir ve yasaklara itaatten ibaret olsaydı, namaz ve zekât emirleri yanında Resul&#8217;e itaatin de ayrıca vurgulanmasında hiç bir mana olmazdı.</p>
<p>Bir diğer ayet: <em>“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, arala­rında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” </em>(4/en-Nisâ, 65.)</p>
<p>Burada müminlere, aralarında çıkan ihtilaflarda Kur&#8217;an&#8217;ın değil de Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in hakem tayin edilmesinin emir buyurulduğu açıktır.</p>
<p>Oysa Hz. Peygamber (s.a.v) onlara Kur&#8217;an&#8217;ı eksiksiz olarak tebliğ etmektedir ve dolayısıyla Kur&#8217;an ayetleri onlar tarafından da bilinmektedir. Hal böyleyken Kur’an&#8217;ın değil de Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in hakem tayin edilmesinin emir buyrulmasını Sünnet&#8217;e ittibanın emredilmesinden başka nasıl anlayabiliriz?</p>
<p>Burada ayetin mazmunundan şu iki noktayı rahatlıkla çıkarmamız mümkündür:</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v) kendisine getirilen davaları ya Kur&#8217;an ayetlerine göre çözecek veya Kur&#8217;an&#8217;da yer alma­yan bir hükmü icra edecektir. Üçüncü bir ihtimal sözkonusu olamaz.</p>
<p>Eğer bu ihtimallerden ilkini benimseyecek olursak bu­nun bizi götüreceği nokta şurasıdır: Hz. Peygamber (s.a.v) Kur&#8217;an&#8217;ın hükümlerine diğer insanlardan daha fazla nüfuz etmekte ve ayetlerden, onların çıkaramayacağı hükümleri çıkarabilmektedir.</p>
<p>Bu ise Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in, murad-ı ilahiye, yani Kur&#8217;an&#8217;ın mana ve maksatlarına diğer insanlardan daha fazla vakıf olduğunun kabulünden başka birşey değildir, öyleyse Allah Teala&#8217;ya itaatin yanında Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaati de vurgulayan ayetlerden, sadece Kur&#8217;an&#8217;a ittiba hükmünü çıkarmak doğru değildir. Kur&#8217;an&#8217;ı bizden daha iyi ve doğru anlayan bir Peygamber&#8217;in varlığım kabul ettikten sonra böyle bir iddiacının geçerliliği olabilir mi?</p>
<p>İkinci ihtimali kabul etmemiz halinde ise, Hz. Peygam­ber (s.a.v)&#8217;in, Kur&#8217;an&#8217;da yer almayan hükümler getirebilece­ğini söylemiş oluruz ki, bu durumda sözkonusu itiraz tamamen havada kalmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3.İtiraz</strong></p>
<p>Sünnet&#8217;in bağlayıcılığına itiraz eden çevrelerin ileri sür­düğü bir diğer iddia da, Kur&#8217;an&#8217;ın <em>&#8220;her şeyi açıklayıcı&#8221;</em> olduğunu (16/en-Nahl, 89.), <em>&#8220;hiçbir şeyi eksik bırakmadığı&#8221; </em>(6/el-En&#8217;âm, 38.), <em>&#8220;ihtilafları açıkla­mak için&#8221;</em> gönderildiği(16/en-Nahl, 64.), Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in bile Kur&#8217;an&#8217;dan başka hakem aramadığı(6/el-En&#8217;âm, 114.) gibi hususları anla­tan ayetlerin, Kur&#8217;an dururken Sünnet&#8217;e veya bir başka kaynağa müracaat edip onu bağlayıcı kabul etmenin yanlış olduğunu anlattığı şeklindedir.</p>
<p>Bu iddiaya karşı herşeyden önce şunu söyleyelim ki, iti­raza delil olarak ileri sürülen ayetler, her halükârda bir önceki itirazı cevaplandırırken Resul&#8217;e itaati, ittibayı emre­den ve O&#8217;na muhalefeti yasaklayan ayetler ile birlikte dü­şünülmek zorundadır. Aksi halde Kur&#8217;an&#8217;ın bir kısmıyla amel edilmiş, diğer bir kısmı ise terkedilmiş olur.</p>
<p>İkinci olarak; eğer Kur&#8217;an&#8217;ın eksik hiçbir şey bırak­madığını ve her şeyi açıkladığını ifade eden yukarıdaki ayetler mutlak manada alınmaya müsait olsaydı, nazil olduğu günden bugüne insanoğlunun bilgi dağarcığına giren fizik, kimya, astronomi, biyoloji, tıp, felsefe, man­tık, gramer, psikoloji, sosyoloji&#8230; vs. ile ilgili ne varsa, hepsinin Kur&#8217;an&#8217;da açık-seçik bir şekilde yer aldığını görebilmemiz gerekirdi.</p>
<p>Yine bu yaklaşımın doğruluğunun kabul edilebilmesi için, bizzat Kur&#8217;an&#8217;ın emrettiği namaz, oruç, zekât, hac gibi pek çok ibadetin, bütün detaylarıyla Kur&#8217;an&#8217;da yer almış olması icabederdi. Oysa vakıanın bunun tam tersi olduğu ortadadır.</p>
<p>Şu halde yukarıdaki itiraz sadedinde ileri sürülen bu türlü ayetleri şu şekilde anlamamızın daha doğru olacağı­nı düşünüyorum: Allahu a&#8217;lem bu ayetler ve benzeri içerikteki diğerleri, gerek Din&#8217;in muhtevasının, gerekse varlık ve eşyaya ilişkin bilgilerin Kur&#8217;an&#8217;da öz ve nüve olarak yer aldığını anlatıyor olmalıdır. Yahut da Kur&#8217;an&#8217;da, söz konusu muhteva ve bilgileri doğru bir biçimde elde etmenin yollan ve yöntemleri gösterilmiştir. Yani bu ayet­ler, temel dinî ve ontolojik gerçekleri işaret etmektedir. Dolayısıyla bunların, Kur&#8217;an&#8217;ın herşeyi açıkladığı ve bu sebeple Sünnet gibi bir kuruma ihtiyâç bırakmadığı şek­linde anlaşılması mümkün değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>4.İtiraz</strong></p>
<p>Diyelim ki, buraya kadar zikredilen bütün ayetlerde biz­zat Resul&#8217;e ittiba ve itaat emredilmekte, ve O&#8217;na muhalefet yasaklanmaktadır. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v) artık aramızda değildir ve O&#8217;nun dünya değiştirmesinin üzerinden 1400 küsür sene geçmiştir. Şu halde bu ayetlerde Hz. Pey­gamber (s.a.v) ile ilgili olarak yer alan vurguları, O&#8217;nun ha­yatta bulunduğu dönem ile sınırlandırmamız gerekir. Zira bu ayetler bize, O&#8217;nun Sünneti&#8217;ne değil, bizzat O&#8217;nun ken­disine ittiba ve itaat etmemiz emredilmektedir.</p>
<p>Bu yaklaşımı doğru kabul edenlerin şu sorulara tatmin­kâr bir şekilde cevap vermeleri gerekir:</p>
<ul>
<li>Kur&#8217;an&#8217;da, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaat ve ittiba-nın, O&#8217;nun hayatta olduğu dönem ile sınırlı bir sorumlu­luk olduğunu gösteren bir ayet mevcut mudur?</li>
<li>Bu soruyla bağlantılı olarak, <em>&#8220;Seni ancak bütün insan­lık için bir müjdeleyici ve korkutucu olarak gönder­dik” </em>(34/Sebe’, 28.), <em>&#8220;Ve seni ancak alemlere rahmet olarak gön­derdik&#8221; </em>(21/el-Enbiyâ, 107.) gibi ayetler, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in misyo­nunun evrensel olduğunu göstermez mi?</li>
<li>Eğer Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in insanlara rehberliği yer­yüzünde vahyin maksatlarım gerçekleştirmek için vazgeçilmez bir şart ise, O’nun vefatından sonra dün­yaya gelen insanlar böyle bir rehberlikten niçin mah­rum bırakılmış olabilirler? Bu durum adl-i ilahiye ve murad-ı ilahinin dünya hayatında tecellisine aykırı değil midir?</li>
<li>Peygamber (s.a.v)&#8217;in Sünneti demek, O’nun söyle­dikleri ve yaptıkları demektir. Eğer O&#8217;na ittiba ve ita­at, O&#8217;nun söylediklerine ve yaptıklarına uymakla olu­yorsa, bu itiraz sahiplerinin tavrı yanlıştır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Sünneti, bu Ümmet&#8217;in takva ve vera ehli, mütehassıs, Peygamber aşığı alimleri tara­fından Sahabe döneminden itibaren muhafaza edil­miş ve bizlere kadar intikal ettirilmiştir.</li>
</ul>
<p>Yok eğer Sünnet Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in söyledikleri ve yaptıkları değildir denecekse, o zaman bu itiraz sahiplerinin, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e ittiba ve itaatten ne anladıkla­rım ilmi bir şekilde izah etmeleri gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sünneti Bize Ulaştıran Unsurların Tesbiti ve Güvenilirliği Meselesi</strong></p>
<p>Şu ana kadar ortaya koymaya çalıştığım hususlar, me­selenin bir veçhesini aydınlatmaya yönelikti. Ancak sözün başında da altım çizdiğim gibi, mesele bununla bitmemektedir.</p>
<p>Maksadın hasıl olması için, bugün Sünnet&#8217;i bize ulaştıran unsurların güvenilir olup olmadığı hususunun aydınlığa uyuşturulması gerekmektedir:</p>
<p>Malum olduğu üzere, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Sünneti&#8217;ni bize nakleden iki önemli unsur vardır. Bunlardan birisi uygulama (tatbikat), diğeri de hadislerdir.</p>
<p>Şu halde meselenin birinci kısmı hallolduktan sonra, ikinci kısmı teşkil eden bu iki unsurun nasıl tesbit edildiği ve güvenilir olup olmadıkları hususuna gelelim.</p>
<p>Bilindiği gibi pek çok Kur&#8217;an ayetinde Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e, Kur&#8217;an&#8217;ı insanlara beyan etme, yani açıklama görevi verildiği belirtilmektedir. Bir-iki örnek zikredecek olursak;</p>
<ol>
<li><em>“Sana Zikr&#8217;i indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; ta ki düşünüp anlasınlar.”</em> (16/en-Nahl, 44.)</li>
</ol>
<p>Bu ayette Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in, insanlara indirilen hükümleri açıklamak gibi bir görevinin bulunduğu açık bir şekilde ifade buyurulmuştur.</p>
<p>Bu ayet dolayısıyla iki husus gündeme getirilebilir:</p>
<ul>
<li>Eğer Kur&#8217;an, Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından ayrıca açıklanmaya muhtaç bir alan bırakmış değilse, Hz. Peygamber (s.a.v) neyi niçin açıklayacaktır?</li>
<li>Peygamber (s.a.v) bu &#8220;açıklama&#8221; görevini nasıl ye­rine getirecektir?</li>
</ul>
<p>Burada iki ihtimal söz konusudur:</p>
<p>A- Hz. Peygamber (s.a.v), Kur&#8217;an&#8217;ı yine Kur&#8217;an ayetleriyle sınırlı kalarak açıklayacaktır.</p>
<p>B- Kur&#8217;an&#8217;ı, Kur&#8217;an&#8217;da açıkça yer almayan bir çerçeve ge­tirerek açıklayacaktır.</p>
<p>Bu şıklardan hangisini kabul ederseniz edin -ki bir üçüncü şık söz konusu olamaz-, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in, herhangi bir ayeti açıklarken Kur&#8217;an&#8217;da yer almayan kimi hususları gündeme getirmesinin, kendisine verilen bir gö­rev ve yetki dahilinde vuku bulduğunu söylemek zorunda­sınız. Şöyle ki;</p>
<p>İlk ihtimal, Kur&#8217;an&#8217;ın yine Kur&#8217;an ile açıklanması idi. Burada Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e beyan görevi verilmiş olma­sı gösterir ki, Hz. Peygamber (s.a.v) Kur&#8217;an&#8217;ı, sıradan insan­ların ulaşamayacağı bir seviyede idrak ve ihata etmektedir. Bu ise Kur&#8217;an&#8217;ın anlaşılmasında O&#8217;nun açıklamalarına mutlak surette ihtiyacımız bulunduğunu gösterir.</p>
<p>İkinci ihtimal ise doğrudan &#8220;gayri metluvv vahiy&#8221; olgu­sunu gündeme getirir. Gayri metluvv vahiy olgusunun ka­bul edilmesi halinde ise Sünnet&#8217;in Kur&#8217;an&#8217;ı beyan fonksiyo­nu konusunda herhangi bir şüphe söz konusu değildir.</p>
<ol start="2">
<li><em>“O Kur&#8217;an&#8217;ı hemen kapmak için dilini aceleyle kımıl­datma. Şüphe yok ki onu (senin kalbinde) toplamak da, onu okutmak da bize aittir, öyleyse biz onu oku­yunca sen onun okunuşuna uy. Sonra şüphe yok ki, onun açıklaması da bize aittir.”</em> (75/el-Kıyâme, 16-19)</li>
</ol>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Kur&#8217;an dışı bir vahiyle Kur&#8217;an&#8217;ı açıkladığının en kuvvetli delillerinden birisi olan bu ayette dikkatimizi şu noktaya yoğunlaştıralım: Allah Teala, Kur&#8217;an&#8217;ı açıklama işinin kendisine ait olduğunu, hem de tekitli bir ifade ile beyan buyurmaktadır.</p>
<p>Buradan ilk bakışta Kur&#8217;an&#8217;ın yine Kur&#8217;an&#8217;la açıklanaca­ğı sonucu çıkar gibi görünse de, acele davranıp ayetin bu hususu anlattığı konusunda son karan vermeden şöyle bir soru soralım: Eğer böyleyse Kur&#8217;an&#8217;ın bütün ayetlerinin yine Kur&#8217;an tarafından açıklanmış olması gerekmez mi?</p>
<p>Oysa görüyoruz ki, Kur&#8217;an&#8217;da, diğer ayetler tarafından açıklanmamış pek çok ayet mevcuttur. Yukarıda da değin­diğim gibi namaz, oruç, zekât, hacc gibi ibadetlerin nasıl eda edileceği konusunda Kur&#8217;an&#8217;da detaylı bilgi bulmak mümkün değildir.</p>
<p>Öyleyse şunu söylemek zorundayız: Hz. Peygamber (s.a.v), Kur&#8217;an&#8217;ı açıklama görevini yerine getirirken, bir yandan murad-ı İlahînin ne olduğunu beyan etmiş, diğer yandan da tabii olarak Kur&#8217;an&#8217;da yer almayan ilave husus­lar getirmiştir. Nitekim gerek Hadis müdevvenatı, gerek rivayet tefsirleri ve gerekse Fıkıh kitapları, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in bu türden beyanlarıyla doludur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Muhtemel Bir İtiraz</strong></p>
<p>Şimdi meselenin can alıcı noktasına gelmiş bulunuyo­ruz. Buraya kadar söylediklerimize itiraz etmeyen bir kasım çevreler, işin bundan sonrasında problem bulunduğunu söylemekte ve şöyle demektedirler:</p>
<p>Evet, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in böyle bir görevi vardır ve bu görev gayri metluvv, yani Kur&#8217;an dışı vahiyle yerine geti­rilmiştir. Ancak özellikle sözlü rivayetlere, yani hadislere dayanan Sünnet&#8217;in bize kadar güvenilir bir şekilde geldiği­ne dair elimizde bir güvence yoktur.</p>
<p>Zira hadis ravileri rivayetlerin Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in mübarek ağzından çıktığı gibi, aynı kelimelerle naklinde gerekli titizliği göstermemişlerdir. Sahabe neslinden itiba­ren hadisleri orijinal lafızlarıyla aynen nakletmediğini, sa­dece manayı aktardığını söyleyen pek çok kimsenin mev­cudiyetini kaynaklardan öğreniyoruz.</p>
<p>Üstelik mesele sadece mana ile rivayet de değildir. Hadis uyduruculuğu dediğimiz vakıa -ki İslam kaynakları da bu vakıanın varlığını kabul etmektedir-, hadisler konusunda daha dikkatli olmamız gerektiğini ikaz etmektedir.</p>
<p>Şu halde geçmiş ulema tarafından sahih kabul edilmiş olsa da, elimizdeki hadislerin tümüne güvenmemiz söz ko­nusu olamaz.</p>
<p>İşte bu, günümüzde hadisler hakkında müslümanların kafasında oluşturulmuş en ciddi ve tehlikeli itirazdır ve hak ettiği ciddiyetle üzerinde durmayı gerekli kılmaktadır.</p>
<p>Bu itiraza cevap sadedinde öncelikle şunu söyleyelim: Al­lah Teala Kur&#8217;an&#8217;da &#8220;Zikr&#8221;in kendisi tarafından indirildiğini ve yine kendisi tarafından korunacağını belirtmektedir:</p>
<p><em>&#8220;Muhakkak ki Zikr&#8217;i biz indirdik; onun koruyucusu da bizleriz.”</em> (15/el-Hicr, 9.)</p>
<p>Bu ayet üzerinde dururken şu hususların düşünülmesi gerekmektedir:</p>
<p>Buradaki &#8220;Zikir&#8221; kelimesinin, metluvv olsun, gayri metluvv olsun her türlü vahyi anlattığım söyleyen İbn Hazm (Bkz. el-İhkâm, 1,121-2.) gibi alimlerin bu görüşünden sarf-ı nazar edelim ve bu kelime ile Kur&#8217;an&#8217;ın kastedildiğini kabul ederek soralım:</p>
<ol>
<li>Bu ayetten yola çıkarak Kur&#8217;an dışında başka hiçbir şeyin İlahî koruma altında bulunmadığını söylemek doğru mudur? Eğer bu doğruysa şunu söylememiz mümkün hale gelecektir: Bugün Müslümanlar&#8217;ın kıl­dığı namazlar, Kur&#8217;an&#8217;ın emrettiği ve Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in mahiyetini Kur&#8217;an dışı vahiy kanalıyla öğre­nerek kıldığı namazın aynısı olmayabilir. Aynı şeyi hacc, oruç, zekât vd. ibadetler için de söylemek pekâlâ mümkün olmalıdır.</li>
</ol>
<p>O zaman Allah Teala&#8217;nın Kur&#8217;an&#8217;da emrettiği bu iba­detler, murad-ı ilahi hilafına icra ediliyorsa Kur&#8217;an&#8217;ın bu konudaki ayetlerinin fiilen İlahî koruma kapsamı­nın dışında kaldığını söylememizin engeli nedir?</p>
<ol start="2">
<li>Yine bu ayette geçen &#8220;Zikir&#8221; kelimesinin Kur&#8217;an&#8217;ı an­lattığını varsayarak söyleyelim: Kur&#8217;an, ayetlerin açıklamasının Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından yeri­ne getirileceğini bildirdiğine ve Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in bu açıklamaları da bize kadar hadisler kanalıyla geldiğine göre, eğer hadislere güvenemeyecek isek şu sorunun cevabım kim verebilir: Hz. Peygam­ber (s.a.v)&#8217;in, ilahi garanti altındaki beyan fonksiyonu hakkında böyle bir şüphe mevcut iken Kur&#8217;an&#8217;ın sa­dece ayetlerinin koruma altında olmasının ne manası vardır? Onu bize en güvenilir şekilde beyan eden Sünnet şüphe altında bulunuyorken ve Kur&#8217;an&#8217;ı Sünnet mevkiinde beyan edecek ikinci bir kuvvet de mevcut değilken, Kur&#8217;an ayetlerini dileyenin dilediği gibi yorumlamasının önüne nasıl geçebiliriz? Böyle bir durum tahrif kapsamına girmez mi?</li>
<li>Yine yukarıdaki ayette geçen &#8220;Zikir&#8221; kelimesinin Kur&#8217;an&#8217;a münhasır olduğunu varsayarak soralım: Kur&#8217;an&#8217;ın korunması ne suretle olmuştur?</li>
</ol>
<p>Bu soruya, &#8220;onu ezberleyerek kitlesel rivayet şeklinde nesilden nesile aktaran hafızlar sayesinde olmuştur&#8221; şek­linde cevap verilirse buna şöyle mukabele ederiz:</p>
<p>Burada işin içine beşer unsurunun girmesi nasıl Kur&#8217;an&#8217;ın İlahî korunmuşluk niteliğine halel getirmiyor ve hatta bu korunmuşluğun yegâne vasıtası oluyorsa, hadis­leri de bize kadar nakledenler aynı nesiller değil midir?</p>
<p>Bilindiği gibi Kur&#8217;an, Hz. Ebu Bekir (r.a) döneminde cem edilmiş, Hz. Osman (r.a) döneminde de istinsah edilerek birkaç nüsha halinde çoğaltılmıştır.</p>
<p>Her iki aşamada da bu işi yapmakla görevlendirilen komisyonun başında bulunan Zeyd b. Sâbit (r.a) şöyle demiştir: “Ebu Bekir döneminde yapılan cem işleminde Tevbe suresinin iki ayetini sadece Ensar&#8217;dan Ebû Huzeyme&#8217;nin yanında bulabildim. Keza Osman dönemindeki teksir esna­sında da Ahzab suresinin bir ayetini sadece yine Ensar&#8217;dan Huzeyme&#8217;nin yanında bulabildim.”</p>
<p>Müsteşrikler&#8217;in, Kur&#8217;an&#8217;ın her ayetinin her tabakada sa­yılan tevatür seviyesine ulaşan kitleler tarafından birbirle­rine nakledildiği gerçeğine itirazları da bu noktada vuku bulmaktadır.</p>
<p>Peki, buna benzer iddialar hadisler hakkında varit oldu­ğu zaman niçin hemen şüpheye kapılalım ve hadislerin uydurulmuş olabileceği ihtimaline yer verelim?</p>
<p>Kaldı ki, geçmişten bu yana sahih kabul edilen hadisle­rin uydurulmuş olabileceği ihtimalini gündeme getirenler &#8211; en azından bunların bir kısmı-mütevatir hadisleri bu iddi­anın dışmda tuttukları halde, ulema tarafından mütevatir olduğu tesbit edilmiş olan hadisler hakkında bile aynı iddi­anın devam ettiriliyor olmasını nasıl açıklayacağız?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Yukarıdan beri söylediklerimizin, Sünnet&#8217;in bağlayıcı bir din kaynağı olduğu konusundaki şüpheleri ortadan kal­dırmaya yeteceğini umarak diyoruz ki:</p>
<p>Bütün bu tartışmaların ve Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Sünneti&#8217;nin bağlayıcı olup olmadığı münakaşalarının ötesinde biz, Sünnet-i Seniyye&#8217;yi kurtuluşumuz için bir sığmak, bir melce olarak görüyoruz. Çünkü eğer bu gelip geçici dünya hayatında bize düşen, Allah Teâla’nın muradına uygun yaşamak ve O&#8217;nun rızasına ulaşmak ise, bunun yolunu iki cihanın Efendisi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) en güzel şekilde yaşayarak göstermiş ve öğretmiştir.</p>
<p>Her türlü akademik ve metodolojik tartışmanın ötesinde şu gerçeği inkâr edecek birisi bulunacağını düşünemiyo­rum: Kur&#8217;an&#8217;ı en doğru şekilde anlayan ve en ideal biçimde hayata aksettiren insan Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;dir. Şu halde O&#8217;nun Kur&#8217;an&#8217;ı anlama ve yaşama biçimi konusunda bize kadar intikal etmiş olan haberlere müstesna bir hassasiyet ve titizlik göstermemiz gerekir. Elimizdeki bu Hadis külliya­tı, başka hiçbir sebep olmasa bile sırf bu sebeple böyle bir itina ve dikkati hak etmektedir.</p>
<p>Bize kadar intikal etmiş olması bile başlı başına bir mu­cize olan Hadis külliyatının içinde yer alan ve ulema tara­fından sahih addedilmiş olanları, &#8220;ya gerçekten sahih ise ve Efendimiz öyle buyurmuş, öyle davranmışsa?!&#8221; tarzındaki bir endişe ile, Nebevi emanete varis olmanın kıvanç ve so­rumluluğu ile hareket etmeli değil miyiz?</p>
<p>Öyleyse hepimizin, Hadisler hakkında konuşurken Al­lah Teala&#8217;dan korkması ve Efendimiz (s.a.v)&#8217;den gelecek en küçük bir azarlamayı, sitemi ve daha da kötüsü O&#8217;nun şefaatinden mahrum bırakılmayı hesaba katması gerekir diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil, İdrak ve Tasdik, s.233-251.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kurandaki-sunnet/">KUR’ÂN’DAKİ SÜNNET</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kurandaki-sunnet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sünnetin Korunmuşluğu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sunnetin-korunmuslugu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sunnetin-korunmuslugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Dec 2014 08:46:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran'daki Zikir Kelimesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mealcilere Reddiye]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Düşüncenin Tenkidi 1.cild]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Korunmuşluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2325</guid>

					<description><![CDATA[<p>Denebilir ki ’’Yüce Allah (c.c) Kur&#8217;an’ı korumayı bizzat üstlenmiştir. Ama hadisler için aynı durum söz konusu değildir.” Buna cevaben deriz ki: Yüce Allah (c.c)’ın koru­mayı üstlendiğini belirttiği şeyin, Kur’an değil, ’’Zikir&#8221; olduğu ve buradaki ”Zikir&#8221;in, Sünnet’i de kapsadığı yo­lunda kuvvetli beyanlar bulunması bir yana, Kur’an’m korunması olgusunun nasıl gerçekleştiği sorusu da önemlidir. Yüce Allah (c.c) [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnetin-korunmuslugu/">Sünnetin Korunmuşluğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sunnetin-korunmuslugu/sunnetin-korunmuslugu-3/" rel="attachment wp-att-17537"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-17537" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/sunnetin-korunmuslugu.jpg" alt="" width="490" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/sunnetin-korunmuslugu.jpg 593w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/sunnetin-korunmuslugu-300x132.jpg 300w" sizes="(max-width: 490px) 100vw, 490px" /></a></p>
<p>Denebilir ki ’’Yüce Allah (c.c) Kur&#8217;an’ı korumayı bizzat üstlenmiştir. Ama hadisler için aynı durum söz konusu değildir.”</p>
<p>Buna cevaben deriz ki: Yüce Allah (c.c)’ın koru­mayı üstlendiğini belirttiği şeyin, Kur’an değil, ’’Zikir&#8221; olduğu ve buradaki ”Zikir&#8221;in, Sünnet’i de kapsadığı yo­lunda kuvvetli beyanlar bulunması bir yana, Kur’an’m korunması olgusunun nasıl gerçekleştiği sorusu da önemlidir. Yüce Allah (c.c) Kur’an&#8217;ı, Ümmet’in hafız­lan aracılığıyla korumuş, ve Sahabe neslinden itibaren ezbere alınmış bulunan Kur’an ayetleri, tevatürün en yüksek seviyesinde nesilden nesile aktarılarak günü­müze kadar ulaşmıştır; kıyamete kadar da böyle devam edecektir.</p>
<p>Şimdi bir de dönüp yine Sahabe neslinden itibaren günümüze kadar aktarılagelen ve adına &#8220;amelî tevatür” dediğimiz şeye bakalım. Gusül ve namaz abdesti, 5 vakit namazın vakitleri, rek’at adetleri ve kılmış şekli, orucun tutuluş şekli, zekâtın miktarları, kimlerden ne miktar alınıp kimlere verileceği hususu, haccın yapılış şekli, cuma ve bayram namazları, kurban ibadetinin eda ediliş tarzı, nikâh ve talâkla ilgili hükümler&#8230; bü­tün bunlar ve saymadığımız daha nice ibadet ve muame­leler bugün Sünnetle tespit edilmiş çerçeve içinde ger­çekleştirilmiyor mu? Bu durum Sünnet&#8217;in muhafaza edildiğini göstermezse neyi gösterir?</p>
<p>Yine burada, &#8220;icra tarzı<sub>;</sub> Sünnet’le belirlenmiş ol­makla birlikte bunların &#8220;ameli tevatür&#8221; kapsamına girdiği, ancak elimizdeki Hadis malzemesinin aynı tarzda bize kadar gelmediği&#8221; söylenebilir.</p>
<p>Ebubekir Sifil,  Modern Düşüncenin Tenkidi 1.cild</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnetin-korunmuslugu/">Sünnetin Korunmuşluğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sunnetin-korunmuslugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
