<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Seyyid Hüseyin Nasr | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/seyyid-huseyin-nasr/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 30 Jun 2022 19:05:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Seyyid Hüseyin Nasr | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İslam, Müslümanlar ve Modern Teknoloji</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-muslumanlar-ve-modern-teknoloji/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-muslumanlar-ve-modern-teknoloji/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Jun 2022 08:10:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Islam Mimarisi]]></category>
		<category><![CDATA[Modern teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Hüseyin Nasr]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26039</guid>

					<description><![CDATA[<p>[Bu konuşma Kasım 2005&#8217;te gerçekleştirilmiştir, önceki konuşmanın içeriğinin devamı olmakla birlikte bilimden ziyade teknolojiye odaklanmaktadır.] İkbal: Sohbetimize bazı genel sorularla başlamak istiyorum. Müslümanların şu an içinde yaşıyor oldukları fizikî, kültürel ve entelektüel muhitin oluşumunda teknolojinin rolü sizce nedir? Teknolojinin çevre üzerindeki etkisi nedir? Müslü­manların teknolojiye yönelik tavırları nasıl olmalıdır? Son olarak, modern öncesi dönemde Müslümanlar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-muslumanlar-ve-modern-teknoloji/">İslam, Müslümanlar ve Modern Teknoloji</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26060 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/shutterstock_728178127-k-300x109.png" alt="" width="534" height="194" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/shutterstock_728178127-k-300x109.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/shutterstock_728178127-k-600x219.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/shutterstock_728178127-k.png 650w" sizes="(max-width: 534px) 100vw, 534px" /></p>
<p>[Bu konuşma Kasım 2005&#8217;te gerçekleştirilmiştir, önceki konuşmanın içeriğinin devamı olmakla birlikte bilimden ziyade teknolojiye odaklanmaktadır.]</p>
<p><strong>İkbal: </strong>Sohbetimize bazı genel sorularla başlamak istiyorum. Müslümanların şu an içinde yaşıyor oldukları fizikî, kültürel ve entelektüel muhitin oluşumunda teknolojinin rolü sizce nedir? Teknolojinin çevre üzerindeki etkisi nedir? Müslü­manların teknolojiye yönelik tavırları nasıl olmalıdır? Son olarak, modern öncesi dönemde Müslümanlar tarafından ge­liştirilen teknolojileri modern teknolojilerle karşılaştırmanızı rica ediyorum.</p>
<p><strong>Nasr: </strong>Bu konuşmada ‘teknoloji’ ile kastedilen, Sanayi Devri­mi esnasında ve sonrasında çoğunlukla Batı’da geliştirilen ve şimdi dünya geneline yayılmış olan teknolojilerdir. Bu tartış­manın iki farklı boyutu bulunmakta; birisi dünyada mevcut olan fiili durumu yani “arz üzerinde” şu an nelerin olup bitti­ğiyle ilişkilidir, diğeri ise îslâm âlemi söz konusu olduğunda neyin olup bitmesi <em>gerektiğine</em> inanıyor olduğumuz sorunuyla ilişkilidir. Bir misal vermeme müsaade ediniz. Daha önceki konuşmamızda zikrettiğim gibi, bugün îslâm dünyasında kendisiyle birlikte ya güç ya da zenginlik getiren ve de sağlıkla alâkalı görünen herhangi bir teknolojiyi desteklemeyen hiçbir hükümet yoktur. Hiç kimse, dünya geneline bir orman yangını gibi yayılan ve araştırmaların gösterdiği üzere beynimize zarar veren bazı tesirleri bulunan cep telefonu gibi kolaylık sağladığına inanılan herhangi bir teknoloji formuna direnme inektedir.</p>
<p>Bu seviyede, Müslümanlar ile modern teknoloji arasındaki ilişkiyi tartışmak, istenen neticeyi vermeyecektir. Zira piyasa­ya hangi tür teknoloji girerse girsin -bu genellikle Batı menşeli olup bazen de yeni şeyler icat eden Japonlar ve diğer birkaç toplumdan gelmektedir- şayet bu yeni teknolojilerin zengin­lik, güç, sağlık ya da kolaylık getireceğine inanıyorsa, diğer herhangi bir yerde olduğu gibi Müslümanlar arasında da hız­la yayılmaktadır. Bu yüzden, müspet bir tesire sahip olacağı ümidiyle bunların yayılışındaki tehlikeden söz konusu Müs- lümanlara bahsetmek beyhudedir. Fakat tartışılabilecek baş­ka sorular da mevcuttur; mesela modern teknolojinin sebep olduğu çevre tahribatı.</p>
<p>Sonra bu meselenin neyin gerçekleştirilmesi gerektiğiyle alâ­kalı boyutu da mevcuttur. Menfî tesirleri aşikâr olan modern teknolojiye karşı Müslümanların tavrı ne olmalıdır? İşte bu boyutla alâkalı bir şeyler söylemek isterim. En derin mevzular da yine bu noktada yer almaktadır. Şayet şu ya da bu ülkenin nükleer mühendislik bilgisine ya da belli bazı lazer türlerine vb. sahip olduğu, olacağı yahut olması gerektiği üzerinde tar­tışmaya devam edersek, kanaatimce bu husus içinde bulun­duğumuz an itibarıyla boş bir uğraş olacaktır. Çünkü İslâm dünyasının entelektüel şahsiyetleri olduğu farz edilen ve bu meseleleri vuzuha kavuşturacakları zannedilen bizler, tekno­loji hakkında Müslüman yönetimler ve şirketlerle eylem sevi­yesinde çok şey ortaya koyamıyoruz.</p>
<p>Bununla birlikte, <em>yapabileceğimiz</em> hayli mühim bir şey vardır ki o da böylesi meseleler söz konusu olduğunda geleceğe dair bir anlayış ortaya koymaktır. Modern teknolojinin benimsen­mesi söz konusuysa» biz de Müslümanlar için neyin gerçekten tehlikede olduğuna ilişkin bir şuur ortaya koymakla mükelle­fiz. Aslında bu alanda Batı’daki birçok kişi, modern teknolo­jinin menfi neticelerine maruz kalan Asya ya da Afrika’daki insanlara nazaran daha fazla şuura sahiptir. Bir başına bu du­rum bile tartışılması gerekli başlıca meselelerden biridir.</p>
<p>Bu gerçekler ışığında, modern teknolojinin yalnızca sıradan insanlar olarak değil ayrıca İslâm dinine mensup olan ve İs­lâmî dünya görüşüne kök salmış insanlar olarak Müslümanla- ra dayattığı sorunlara yönelmemiz gerektiğini düşünüyorum. Ardından bu sorunları tahlil etmeye çalışmamız ve bu tahlil ışığında eğer yapılabilecek bir şeyler varsa, nelerin yapılabile­ceği ve Müslümanların ne yapmaları <em>gerektiğini</em> tartışmamız gerekmektedir.</p>
<p>Evvela, bazı terimleri tarif etmek önem taşımaktadır. Şüphe­siz teknoloji kelimesi “yapmak” anlamındaki Grekçe <em>teeh- </em>ne”den gelir ve Latincede yine “yapmak” anlamındaki <em>ar s </em>kelimesinden gelen “art” (sanat) kelimesiyle ilişkilidir. Her ikisi de Farsça “sanat” ya da “sına’a” kelimesiyle ilişkili olup bu kelimeleri bugün teknoloji ve sanat için Farsça ve Arapçada hâlâ kullanmaktayız. İşin ilginç yanı, sanat ve teknoloji arasındaki ayrım, sanatın başka bir şey olduğu Batıya naza­ran dilbilimsel ve de kavramsal açıdan (en azından geleneksel Müslümanlar için) bize henüz ulaşmamış durumda -her ne kadar hurdalıklara gidip farklı araba parçalarını birleştirerek buna sanat adını veren bazı modern heykeltıraşlar olsa da. Bu ise oldukça önemsiz bir meseledir.</p>
<p>Modern dünyada karşı karşıya olduğumuz şey, modern anla­mında teknolojinin insan hayatını çevreleyen çoğu nesnenin bizzat doğrudan kaynağı olduğu bir durumdur. Oysa eşyanın insan eliyle yapıldığı Sanayi Devriminden Önce, sanat insan hayatını kuşatıyordu. Bunun anlaşılması hayli mühimdir.</p>
<p>“Teknoloji” kelimesinin etimolojik kökü tarihî bakımdan “sa­nat” anlamında gelen Grekçe bir kelimeyle ilişkili olsa da şu an oldukça farklı bir şeyi ifade için kullanılması sebebiyle nitel bir farklılık söz konusudur.</p>
<p>Teknolojinin tabiatını tamamen değiştiren Sanayi Devri- mi’nde oldukça önemli bir hâdise gerçekleşti. Batı Avrupa ve tedricen diğer bölgelerde, insanlar için nesneleri imal vasıta­ları olarak makineler yapıldı ve çok geçmeden bu makineler birçok alanda insanların yerini aldılar. Bu değişimin önemi neydi? Şimdi somut bir örnek verelim. Kadim devirlerde Ce- zerî ve diğer birçok Müslüman tarafından yapılmış olan su çarkları ve karmaşık saatler bulunmaktaydı. Fakat diğer yer­lerde olduğu gibi geleneksel İslâm dünyasında da sıradan kul­lanışlı objeler hâlâ insanlar tarafından yapılmaktaydı. Üstelik sıradan objeleri elle ve modern teknolojik yöntemlerle yap­mak için kullanılan teknikler arasındaki muazzam fark, insan rûhunu derinden etkilemektedir. Elbette İslâm beldelerinde su saati ya da su çarkı gibi bazı makineler de mevcuttu; lâkin bunlar hep ikincil ve periferik kaldılar. Hayatı çevreleyen (ay­rıca geleneksel medeniyetlerde sanattan ayrılmaz durumda olup esasen sanat <em>olan</em> el sanatları) manevi bir öneme sahip­lerdi. Müslüman bilim insanları ve mühendisler tarafından yapılan oldukça karmaşık makinelerin çoğunlukla oyun ve eğlence kabul edildiklerini bilmek oldukça ilgi çekici; bunlar, üretimi artırma ya da ekonomik amaçlara hizmet etme vasıta­ları olarak görülmüyorlardı. Bu da önemli bir husustur.</p>
<p>Dolayısıyla Sanayi Devrimi ortaya çıkınca, nitel olduğu ka­dar nicel bir değişim de gerçekleşti. Geriye doğru gidilirse, 19. yüzyılda William Marris ve John Ruskin; 20. yüzyılda Ivan Illich, Theodore Rszak ve Jacques Ellul gibi önde gelen kimi Batılı yazarlar, modern teknolojinin bazı olumsuz yönleriy­le alâkalı Müslümanların da bilmeleri gerekli beliğ ve derin eserler kaleme almışlardır. Illich dikkate şayan bir eser olan <em>Tools for Conviviality</em>yi ve Fransız yazar Jacques Ellul da <em>The Technological Society yi</em> kaleme almıştır. Ellul yakınlarda İs­lâm’ın aleyhine bir tavır benimsemiştir çünkü İslâm’ı anlama­maktadır. Bununla birlikte» modern teknolojinin insan nefsi, insan rûhu ve insan topluluğuyla olan ilişkisi içinde modern teknolojinin önemli ve etkili eleştirilerinden bazılarını ortaya koymuştur. Ayrıca Rozsak’ın meşhur <em>Where the Wasteland Ends</em> eserini de zikretmem gerekir.</p>
<p>1970’lerde Ivan Illich’i İran’a davet ettim. Millî Ekonomi, Sa­nayi vb. birimlerde teknoloji gerektiren birtakım faaliyetler­den sorumlu bazı yüksek mevkili yetkilileri de kapsayan bir oturum tertip ettim. Ivan Illich onlara geleneksel teknolojile­rin önemi üzerine modern teknolojilerle karşılaştırmaların da yer aldığı bir konuşma gerçekleştirdi. Konuşmada klozet ör­neğini verdi. Şayet Asya ve Afrika’daki insanlar Batı’daki sa­nayileşmiş toplumlardaki insanlarla aynı klozetlere sahip ola­cak olsa, bunun bile dünyanın büyük bir kısmındaki su siste­mini bir başına tahrip edeceğini dile getirdi. Dinleyen herkes şaşkınlık içindeydi. Bu kişiler tümüyle yüksek tahsilli îranlı yöneticilerden oluşuyordu; bazıları Batı’daki en iyi üniversite­lerde yükseköğrenim görmüş olup bakanlık düzeyindeydiler. Batı’da aldıkları bu diplomalar nedeniyle de Illich’in neden bahsettiğine dair asgari bir kanaate bile sahip değillerdi. Aynı durum Pakistan, Arap dünyası ve diğer birçok Müslüman ül­kede de geçerli.</p>
<p>Öyleyse yapmamız gereken evvela ellerimizin, hislerimizin ve vücudumuzun diğer âzalarının yanı sıra rûhumuzun ve beden gibi rûha tâbi olan nefslerimizin bir uzantısı olan geleneksel teknolojilerle, insanoğluna hükmeden modern makine ara­sındaki farkı anlamaktır. Bu hususu vereceğimiz şu misalle izah edebiliriz: Eğer İslâm âleminin hâlâ geleneksel zanaat­lara sahip olduğumuz bir bölgesine, söz gelimi İsfahan, Fez, Şam ya da benzer bir köşesine gidecek olursanız, elinde basit bir çekiç ve keskiyle oturup sıva, taş ya da ahşapta fevkalade geometrik istifleri ortaya koyan kişiler görürsünüz. Gelenek­sel olarak ar-ge ve sanat, zanaatkârın varlığında mukimdir ve âlet de oldukça basittir. Lâkin eğer Detroit’te araba üretilen bir fabrikaya gidecek olursanız, oradaki işçi çok az bir ar-ge bilgisine sahiptir, sadece birkaç düğmeye basmaktadır. Ar-ge olarak isimlendirilecek yegâne husus, makinedir.</p>
<p>Modern teknoloji bir anlamda beşerî bilgi ve sanatın makineye bir aktarımını ifade etmektedir. Şimdilerde zihinlerdeki bilgi­nin makinelere aktarıldığı bilgisayar formunda, aynı sürecin ikinci adımını tecrübe ediyoruz. Artık heceleme yapamayan çok sayıda öğrencim var, çünkü heceleme için bilgisayara bel bağlıyorlar. Matematik işlemi yapamıyorlar çünkü bilgisayar onlar için hesaplıyor ve makinenin zanaatkâr ve sanatkârların el, göz ve vücudun diğer âzâlarının becerilerini boşalttığı gibi bilgisayar da zihni boşaltıyor.</p>
<p>İşte modern teknolojinin yaptığı şey budur. Modern teknoloji basitçe su çarkı ya da bazı Orta Çağ âlet-edevatının devamı değildir. İnsan ve eşya yapım vasıtaları arasındaki ilişkiyi de­ğiştirmektedir. Dolayısıyla insanların yaratıcılığını ellerinden almakta, bir objenin yapılışındaki sevgi ve adanmışlık ile ese­rin manevi muhtevasını alıp götürmektedir. Modern tekno­lojinin yegâne yaratıcı kısmı, makineyi tasarlayan mühendis­ler tarafından gerçekleştirilmektedir. Bir uçak, gemi ya da bu minvalde bir şeyi tasarlayan birileri için, evet, o eserde hâlâ yaratıcılık bulunmaktadır. Fakat özellikle seri üretimdeki gibi şeyler yapanlar için, yapılan objeler artık yaratıcılık içermez; bu yüzden modern bir fabrikada ve diğer birçok mekândaki işler oldukça sıkıcı ve usandırıcı hâle gelmiştir. Aslında tam da bu sebeple uzun tatilleriniz var. Geleneksel toplumlarda ta­tile gitmezdiniz. Daha önce bunu düşünmüş müydünüz? Ta­til, hayata raptedildi. Hafta sonları bugün olduğu gibi gerekli değildi. Bugünlerde birçok kişi “Pazartesilerden nefret ediyo­rum!» “Şükürler olsun bugün Cuma!” -kabilinden şeyler- di­yorlar. Böylesi bir tavır mevcut, zira işler makineler sebebiyle manevi muhtevadan boşaltılmış bir hâle dönüştü.</p>
<p>İnsanlar üzerindeki tüm bu menfî tesirler, modern teknoloji­nin neticesi. Anlamamız gereken ilk şey, bu teknolojinin yan­sız olmadığı. İddia o ki eğer iyiyseniz, teknolojiyi iyi yönde kullanırsınız; eğer kötüyseniz, teknolojiyi kötü yönde kulla­nırsınız. Oysa durum böyle değil. Elbette iyiyseniz ve onu iyi yönde kullanıyorsanız, birilerinin tepesine bomba yağdırma- yacaksınızdır -bu kısma eyvallah- fakat bir yolda huzur içinde -güya huzur içinde- ilerliyor olsanız bile bu araç, bu otomobil tabiata karşı büyük bir saldırganlık kaynağıdır. Şimdi küresel ısınmanın birçok ekosistemi ve diğer birçok denge unsurunu tahrip ettiğini fark ediyoruz ya da fark ettiğimizi ümit ediyo­rum. Ne var ki bu tahribatın büyük bölümü, otomobilin güya huzurlu bir şekilde kullanımından kaynaklanıyor. Dolayısıyla bu durum, basitçe teknolojinin iyi ya da kötü kullanımı me­selesi değildir. Başka bir şeyler de söz konusudur. Teknoloji, insana ve ölümsüz bir varlık olarak insan rûhuna karşı belli bir teknolojik kültürü de beraberinde getirir ve insan ile insa­nın ortaya koyduğu objeler arasındaki manevi ilişkiye dayalı tüm geleneksel toplumların dokusuna karşıdır. Bu objeler, yaratıcı olan bir sanata dayalıdır ve Yüce Sanatkâr , Sâni-i Hakîki olan Cenâb-ı Hakk’ı yansıtırlar. Allah Kur’ân’da <em>el-Sâ- ni</em> olarak isimlendirilir; O Yaratıcıdır (Halik), sûret vericidir (Vâhibu’s-sûver), Yüce Sanatkâr’dır (Sâni‘-i Hakîkî) ve bize varlıklarımızda yansıttığımız yaratıcı kuvveyi bahşetmiştir; zira biz O*nun yeryüzündeki halîfeleriyiz.</p>
<p>İslâm medeniyetinde sanat ve teknoloji, yüksek sanatlar ve alçak sanatlar ile sözüm ona güzel sanatlar -bu terminoloji İslâmî bakış açısından bütünüyle anlamsızdır- ve endüstriyel sanatlar arasında bir ayrım çizgisi bulunmamaktaydı. Güzel sanatlar da neyin nesidir? &#8220;Güzel Sanatlar” (Fransızca <em>beaux arts,</em> şimdilerde Arapça ve Farsçada <em>el-sanâî&#8217; el-mustazrefe </em>ve <em>hünerhâ-yi ztbâ</em> olarak kullanılmakta) dâhil tüm bu terim­ler modern dönemlerde Batı’da ortaya atıldı; çünkü gündelik hayatta kullanılmak üzere obje yapma vasıtası olarak sanat, Sanayi Devrimi esnasında insanlardan alındı ve çoğu du­rumda çirkin makine ürünleriyle yer değiştirildi. Geleneksel medeniyetlerde ise basit bir tarak yapımından tasavvuf! şiir yazımına ve bunlar arasında bulunan diğer pek çok şeye kadar Cenâb-ı Hakk’la irtibatlı daimî bir yapım dizisi mevcuttu; her şey O’nunla irtibatlıydı ve O’nun Sânî-i Hakîkî sıfatını beşerî düzlemde yansıtmaktaydı. Modern teknoloji bu ilişkiyi tahrip ediyor. Araba süren bir kişi ister takvâ sahibi bir kişi olsun isterse bir gece kulübünün müdavimi olsun, çevre tahribi söz konusudur; arabanın -ki o da bir makinedir- yapımı ve sü­rülmesi de İlâhî yaratıcılık prototipinden koparılıp atılmıştır.</p>
<p>Birçoğumuz, hayatın kutlu karakterinin basitçe namazlarımızla muhafaza edilebileceğini sanıyoruz; keşke öyle olsa. Bunlar zo­runlu rükünler lâkin hayatın geri kalanının da kutlu kılınması gerekmekte. İslâm’da her faaliyetin bir sembolik bir de kutlu yönü vardır. Mesela tarımda, bir kişi toprağı ekerken tüm to­hum ekme ve toprağı işleme sürecinin manevi ve dinî bir öne­mi vardır; şimdi mekanize edilmiş tarım-ticaretle tarımın bu manevi boyutu kökünden halledilmiştir. Nakliyede hayvan­ların kullanımı, insan ile hayvan arasında bir ilişkiyi zorunlu kılmıştır. Hayvanlara iyi muamelede bulunmayla alâkalı ha- dis-i şerif malumunuz. Bu tavır çoğunlukla ortadan kayboldu ve şüphesiz hayvanların nakliye için daha az kullanımı, onlara daha iyi muamelede bulunulduğu anlamına gelmiyor. Modern teknolojinin kullanımının bir sonucu olarak her gün kaç türün kaybolduğu ve neslinin tükendiğini hatırlayalım; hayvanlar üzerinde yapılan acı verici deneylerden bahsetmiyoruz bile.</p>
<p>Geleneksel şehirlerimizin yapısı, insanlık tarihindeki en bü­yük sanatsal yaratıcılıklardan biridir. Bununla kastettiğim şey,halen kalıntılarını görebildiğimiz -elhamdülillah Fas’taki Fez, İran’daki Yezd ve İsfahan’ın bazı bölgeleri, Şam’da Emevî Cami’nin çevresindeki bazı bölgeler, Kahire’nin eski mahalleleri vb. tamamen kaybolmamışlardır- İslâm şehir tasarımlarıdır. Bu şehir tasarımları, içinde din, ticaret eğitim ve gündelik ha­yatın birleşip <em>vahdetin kesrete</em> hâkim olacak şekilde bütünleş­tiği beşerî bir ambiyans ortaya koyma kastıyla gerçekleştiril­miştir. Bugün modern toplumun büyük bir parçası olan eğ­lence ya da oyun olarak adlandırdığımız şey de hayatın genel şablonuyla kaynaştırılmıştır. Eğlencenin (spor dâhil) bugünün dünyasında böylesine önemli hâle gelişi ve bağımsız bir ger­çeklik olarak kabul edilişinin sebebi, çalışmanın oldukça eğlencesiz oluşu ve modern makine sayesinde kutsal hissinden yoksun bırakılışıdır. Çoğu insan için durum öylesine sıkıcı bir hâl almıştır ki eğlenceler de hayatı çekilir kılmak adına gerçek­leştirilen başlıca bağımsız etkinliklere dönüşmek durumunda kalmıştır. Pratikte birçok insan için dinle yer değiştirmiştir.</p>
<p>Tüm bunları, Müslümanların bu teknolojinin tabiatını anla­malarına zemin hazırlamak üzere dile getirmiş bulundum. Saf bir şekilde onun basitçe yansız olduğunu düşünemeyiz. Bazen başka bir seçeneğimizin olmadığı doğrudur. Allah beni atala­rımın Kâşân’da daha önce yaptıkları gibi bir merkebin üzeri­ne binip bir medreseye gidemeyeceğim tarihin bu zamanı ve mekânında yarattı. Burada merkep yok ve yollar da uzun. Bir araba kullanmak durumundayım. Bu âlemde hangi durumda olduğumuzu Allah biliyor. Ancak bu durum, söz konusu tek­nolojilerin sonuçlarını görmezden gelmemiz ve yalnızca var olması nedeniyle ortaya çıkan her teknoloji şeklini benimse­memiz anlamına gelmemektedir.</p>
<p>Şu ana kadar bir kısmını zikrettiğim ve bir kısmını da zikret­mediğim latif manevi unsurların kaybedilişine ilaveten, mo­dern teknoloji gerçekten bizi ölüme sevk etmektedir. Mesele bu kadar basit! Tabii çevrenin yok edilişine sarsıcı bir ölçekte şâhitlik ediyoruz. Kafamızı kuma gömmek ve ne olup bittiğini unutmaya çalışmak sorunu çözmeyecektir. Eğer İslâm dün» yası» Çin ve Hindistan gerçekten sınaî açıdan kalkışa geçer ve diyelim ki ABD gibi sanayileşerek Amerika ile aynı tüketim oranına sahip olursa, o vakit dünyanın tüm ekosistemi de ya çöker ya da radikal olarak değişikliğe uğrar. Bu herkesin ma­lumudur. Hâlihazırda bu noktaya ulaşmadan da çok sayıda yer feci bir yıkımın sınırındadır -Avustralya’nın mercan re­siflerinden Amazon Ormanına kadar. Her akıllı kişi bunla­rı bilir ancak çok azı hayat tarzını fiilen değiştirecek ölçüde onlara ciddi bir önem atfetmektedir. Bu duruma dikkat çek­menin Müslüman entelijansiyanın acil bir vazifesi olduğunu düşünüyorum. Bugün mesele dünyadaki hayatımız bakımın­dan bu dünyadaki diğer herhangi bir meseleye nazaran daha büyük önem taşımaktadır. Elbette İslâmî bakış açısından en önemli olan manevi meselelerden değil; fakirlik, ekonomik krizler, siyasi zulüm, diktatörlük, devrimler gibi meseleler­den söz ediyorum. Bu tavırlardan hiçbiri tabii çevrenin bu tahribi meselesinden daha büyük bir tehlike değildir, çünkü tüm bu şeyler tedricen çözülebilir. Oysa modern <em>teknolojinin </em>sebep olduğu çevrenin bozulmasına doğrudan yönelinmezse, Cenâb-ı Hakk hayal edemeyeceğimiz şekilde -yani îradesiyle- tabiata müdahale etmedikçe, herhangi bir şeyi çözmeye fır­satımız bile olmayacaktır. Fakat beşerî bakış açısından, yani üzerinde olduğumuz yolda hayat tarzımızı tamamen değiştir­mek için çok az vaktimiz var, yoksa mahvoluruz.</p>
<p>Batı’daki çoğu kişi, “Bu krizin çözümü, eski teknolojileri ye­nileriyle değiştirmekten geçer.” diyeceklerdir. Bu noktada ta­mamen hatalı olduklarına inanıyorum. Modern teknolojinin tabiatı nasıl gördüğüne bütünüyle karşıt olan tabiata dair kutlu bakış açısını ihyâ etmek gerekmektedir. Esasen Müslü­manların öncelikle yapmaları gereken şey, ortaya çıkan her yeni yabancı teknolojiye yer vermeyip çevre üzerinde daha az olumsuz etkiye sahip olan teknolojileri kullanmaktır. Evet, mesela daha öncesinde olduğu kadar fazla duman üretmeyen fabrikalara sahip olmak gibi izafi faydalan olduğunu kabul ediyorum» fakat bu durum daha derin bir şeylerle karşılaştırıldığında oldukça küçük bir faydadır. Daha derin olan şey ise modern teknolojinin çevre ve modern insanların rûhları üze­rindeki genel olumsuz etkisidir. Modern teknoloji olumsuz bir etki oluşturur ve bu etki on kat artmakla kalmaz, ayrıca birçok yeni teknolojiyle yüze katlanır; öyle ki normalde ne kadar fazla teknolojiye sahip olursak, çevrenin yanı sıra zihin ve nefslerin üzerinde de o kadar fazla bir negatif etkiye sahip oluruz.</p>
<p>Tüm hayat tarzımızı değiştirmek durumundayız. Biz -bu ge­zegendeki herkesi kastediyorum- temel bir tarzda değişmek ve teknolojiyi diğer bir tarzda düşünmek durumundayız ki İslâm dünyasının olumlu bir rol üstleneceği konum da bura­sıdır. Hassaten İslâm’la alâkalı birkaç hususu dile getirmeme müsaade ediniz. İslâm dünyasındaki eğitimli insanlar, maa­lesef takvâ sahibi olup Batı’yı sevmeyenler, hatta sözüm ona “selefîler” bile teknolojik açıdan Batı gibi olmayı istiyorlar. İş teknolojiye geldiğinde, en modernize Müslümanlar kadar Batılıdırlar. İstanbul’daki ya da diğer bir şehirdeki en seküler kişiyi ve Suudi Arabistan’daki bir camide vaaz eden en selefi Müslüman’ı ele alın; teknolojiye olan tavırları muhtemelen aynıdır ki bu da onların İslâmî dünya görüşüne dair oldukça farklı yorumlarını göz önünde bulundurduğunuzda oldukça dikkat çekici bir yorumdur. Bu durum, değişmek durumun­dadır. Müslümanlar bu âlemde neyi yapabileceğimizi ve neyi yapmamız gerektiğini fark etmek zorundadır. Müslüman bir toplumda cep telefonları ya da elektriğe sahip olmama husu­sunda hiçbir seçenek yokken, bunların olumsuz yönlerinin farkında olsak bile yapılmayacak şeyler ve kaçınılamayacak teknolojilerden bahsetmeyelim. Gelin yapılabilecek şeylerden bahsedelim.İslâm dünyası halen birçok şeyi muhafaza edebilir.</p>
<p>Her şeyden önce, mesela tarım alanında genetik mühendisliği elden geldiğince kaçınılması gerekli tehlikeli bir uygulamadır. Büyük tarım sektörlerine sahip Pakistan ve Iran gibi ülkelerde elden geldiğince geleneksel tarımı muhafaza için çaba sarf et­meliyiz. Geleneksel tarım tarzlarını, geniş ölçekli endüstriyel tarımı benimsemek, genetiği değiştirilmiş tohum kullanmak ve geleneksel çiftlikleri zapt etmek suretiyle tüm yönleri de­ğiştirmekten ziyade küçük çiftlikleri elde tutarak muhafaza etmek mümkündür. Bu endüstriyel tarım işletmelerinin sıkça reklamı yapıldığı üzere tüm dünya için yiyecek temin etmekte bir umut olmaları güçtür.</p>
<p>İkinci olarak İslâm şehirlerinin geleneksel şehir tasarımlarının büyük bölümünü ve beşerî ilişkiler, nakliye şekilleri ve ener­ji kullanımına etkide bulunan teknolojileri muhafaza etmek mümkündür. Geleneksel İslâm mimarisi ve şehir tasarımla­rının muhafazası, geleneksel teknolojilerden bir şeylerin ve daha makul bir hayat tarzının muhafaza edilmesinde başlıca rol oynayabilir. Neticeleri hakkında bile düşünmeksizin ortaya çıkan her şeyi kabul eden bir uyurgezer gibi olmamamız ge­rekir. Son yirmi yılda bir orman yangını gibi dünyanın dört bir yanma yayılan cep telefonları çalarken Kâbe’yi tavaf eden insanlarımız bile var -bu durum tasavvur edebileceğimiz en kötü türde bir küfürdür. Bu cep telefonlarının gelişi güzel kul­lanıldıkları takdirde olumsuz birçok tıbbî ve psikolojik etkileri vardır, fakat birçok Müslüman, Batı’da ortaya çıkan trendleri körü körüne takip etmektedir. Buradaki ironi, Batı’da en azın­dan çok az sayıda insan gözlerini açmışken, İslâm dünyasının Batı teknolojisinden gelen her ne varsa onu körü körüne tak­lit etmesidir. Batı’ya karşı olanlar bile Batı teknolojisine derin bir güven duymaktadırlar. Batı’dan hangi teknoloji gelirse gelsin, onun mutlaka iyi olduğu düşüncesindedirler. Bu me­selede büyük bir basiret sahibi olmamız gerekir. Bu, yarın sa­bah modern teknolojiyle ilişkili herhangi bir şeye sahip olmayı durdurabileceğimiz anlamına gelmez. İngiltere’de bazı kişiler son dönemlerde tabii tarım» tabii su vb. ile tamamen endüst­ri öncesine benzer küçük köyler kurdular. Ne yazık ki İslâm dünyasında birçok kişinin» turistler için olmadıkça bu dönem­de böylesi bir şeyi tasavvur edebileceğini düşünmüyorum.</p>
<p>Bununla birlikte» hâlâ gerçekleştirebileceğimiz ya da gerçek­leştirmiyor olduğumuz çok sayıda hikmetli tercih de bulun­maktadır Mesela halı» kumaş» âlet-edevat gibi objelerin yapı­mında» geleneksel sulama sistemleri, mimari ile ilişkili olarak geleneksel enerji kullanımında vb. geleneksel teknolojilerle yapılmakta. Daha genelde ise İslâm dünyasında sanatsal bir tarzda eşya yapım geleneğimizin tamamen tahrip edilmesine müsaade etmeme adına elimizden geleni yapmamız gerektiği­ne inanıyorum. Bu geleneğin zayıflatılması, İlmî geleneğimi­zin ve eğitim sistemimizin büyük bölümünün yok edilmesine paralel bir şekilde 19. yüzyılda sömürgeciliğin tesirinin başlıca neticelerinden biridir. Sanat tamamen yok edilmemiştir, lâkin hayli zarar görmüştür.</p>
<p>Size bir misal vermek isterim: İran halısı birçok evde oldukça önemli bir unsurdur. 1920’ler ve 30’lardan itibaren çoğunluk­la boyaları kimyasal hâle gelmiş, esasen Almanya’dan ithal edilir olmuştur. Bununla birlikte, halı yapımı hâlâ geleneksel bir sanat formu olarak devam etmektedir. Bir zanaatkar ta­rafından dokunulan halılar, manevi bir önemi haizdir. Halı, geleneksel Islâm toplumunda oldukça önemli bir rol üstlenir, çünkü yerde otururuz, yerde namaz kılarız, yerde yemek ye­riz, yerde uyuruz. Haldi bir mekân; bir misafir odası, ibâdet odası ve küçük geleneksel bir evde herkesin bir arada otur­duğu oturma odası hâline gelir ki, Müslümanların ekseriyeti için durum böyledir. Birçok yerde, mesela Afganistan’daki bir köyde, birçok kişinin içinde her şeyi yaptıkları nohut oda bakla sofa evleri vardır. Aynı şey İran, Pakistan, Fas ve diğer yerlerde de geçerlidir.</p>
<p>Böylesi bir sanayi para kazandırsa bile, geleneksel halının Amerika’daki mevcut fabrika halısına dönüşmesine müsaade etmememiz gerekir. Maalesef bazı halı fabrikaları, hah yapı­mında önemli ülkelerden olan İran’a dahi ulaşmış durum­dadır. Mümkün olduğu ölçüde geleneksel el sanatlarının bu şekilde yok edilmesini engellemek durumundayız. Bu, şayet irade varsa geleneksel teknolojilerin muhafazasının imkân dâhilinde olduğu bir misaldir. El dokuması kumaş yapımını muhafaza etmeye gayret etmeliyiz. Gandi’nin milletin babası olarak addedildiği ancak sözlerine kimsenin kulak vermediği Hindistan’da bile, herkesin burun kıvırdığı o sözler tamamen doğruydu. 100.000 Hint köyünün geri dönüşüme dayalı eko­nomisini tahrip ettiğinizde, Hindistan’dan geriye ne kalır? Aynı şey bizim için de geçerlidir.</p>
<p>Dokumayla ilişkili olan endüstrilerde sıkıntıda olsa da Fas, Cezayir ya da enfes “sari”lerin yüzyıllardır yapıldığı ve hâlâ ya­pılmakta olduğu Müslüman Hindistan’da harika el dokuması kumaşlar dokunmaktadır. Fakat diğer birçok sanat, el sanat­ları ve geleneksel teknolojiler İslâm’ın merkezi diyarlarında tahrip edilmiştir, çoğu da kaybolmuştur. Bununla birlikte, İslâm dünyasının bazı bölgelerinde, geleneksel üretim metot­ları devam etmektedir ve bunlar kaybolmaktan ziyade takviye edilmektedir. Hükümetler bu muhafaza vazifesine yardımcı olmaya çalışmalıdır. Ürdün, Yemen, Fas, İran ve diğer yer­lerde buna benzer projeler mevcuttur. Müslümanlar, gele­neksel olarak üretilen nesnelerin üretimini yaygınlaştırmaya çalışmalıdır, fakat birer lüks eşya olarak değil; böylece bir vazo alıp onu bir sanat eseri olmakla birlikte gündelik hayatın bir parçası olarak da oturma odanıza koyabilirsiniz. Nineniz ve benim ninem, o günlerde neredeyse tüm erkek ve kadınların yaptığı gibi haftada bir kez bir örtü alıp hamama gitmiştir -bu kumaş örtüler bütünüyle el dokumasıdır ve bugün büyük bir bölümü artık kumaş müzelerinde bulunmaktadır.</p>
<p>Hayat kalitesinin modern teknolojiyle birlikte yukarı değil de aşağı doğru nasıl gittiği hayli dikkat çekici bir dm umdur. Ka­lite söz konusu olduğunda giysiler, insanların yemek yediği kâseler, yiyeceklerin kalitesi, kokuları ve diğer her şey kötüye gitmiştir. Bu yüzden biz de insan hayatının içlerinde gelenek­sel teknolojilerin hâla ayakta kaldığı bu adacıklarını, bu ke­simlerini gayretle muhafaza etmeliyiz. Söz konusu teknoloji­ler; eşyanın var edilişindeki bir mânâyla, onları yapan kişinin manevi tatminiyle, sanatla birleşiktir. Zira elle yapılan basit bir tarak olsa bile, el işi eserlerin yapılışında doğrudan beşerî olan bir şeyin yanında manevi unsurlar da mevcuttur.</p>
<p>Titus Burchardt’ın İslâm sanatıyla alâkalı eserlerinden birin­de harika bir hikâye yer alır. Bu hikâyeyi Fas’ın Fez şehrinde mütevazı bir tarak ustası anlatmıştır. Bu kişi, sanatının ilkin Cenâb-ı Mevlâ tarafından Hz. Âdem’in oğlu Hz. Şît’e nasıl öğretildiğini ve manevi bir öneme sahip olduğunu anlatmış­tır. Eğer çarşıya gidip elle yapılmış basit bir tarak satın alırsa­nız, onunla bir makine tarafından üretilmiş tarak arasındaki farkı hissedersiniz. Amerikalı bir turist bile bunu hissedebilir. Yüksek teknolojiye sahip Batı toplumunda, elle yapılan şey­ler değerli ve yüksek ehemmiyete sahip addedilir. Eğer bir şey elle yapılmışsa, insanlar daha da fazla para öder. Oysa İslâm dünyasının büyük bir bölümünde, son yüzyılda işler ters yön­de ilerlemiştir. Makine yapımı nesneler, birçok kişi tarafından el yapımı olanlara nazaran daha iyi addedilmiştir. Ancak bu trendleri tersine çevirmeliyiz. Bu yapılması mümkün bir şey­dir. Söz konusu trendin tersine çevrilişi, evvela onun kozmo- lojik/manevi yönüyle, ikinci olarak da hem tabii hem de beşerî çevre üzerindeki etkisiyle iştigal etme hattı boyunca modern teknolojinin entelektüel eleştirisiyle yan yana ilerlemelidir.</p>
<p>Bu bakış açısına karşılık, genellikle büyük miktarlar üretme­yen o teknolojilere geri dönüşün imkânsız olduğu söylenmektedir. Onlara göre ihtiyaçlarımız katlanarak artmış, bu gezegen üzerindeki insanların sayısı da Sanayi Devrimi öncesi döne­me nazaran muazzam bir artış kaydetmiştir. Bu durum bazı alanlarda bir ölçüde doğrudur ama tüm alanlarda değil. Gelin, kadınların hâlâ elle yapılan <em>sarilen</em> giydiği Hindistan’ın büyük şehirlerine bakalım. Bugün <em>sari</em> giyenlerin sayılan yaklaşık beş yüz milyon kadardır. İki yüz yıl önce muhtemelen 100 milyon kişiydi, bin yıl önce ise 50 milyon kişi bulunuyordu. Tüketi­cilerin Orta Çağ’da muhtemelen 50 milyon olan sayısının an itibarıyla 500 milyona yükseldiği doğrudur, zira şu an bir mil­yar Hintli vardır ve bunlardan yaklaşık 500 milyonu kadındır.</p>
<p>Bununla birlikte, kumaş üretebilecek insanların sayısı da art­mıştır. Dolayısıyla, bir kişi nispeten basit bir hayata sahipse ve el yapımı eşya üretebilecek daha fazla insan varsa, o hâlde tüketim artsa bile o kişi denge tesis edebilir. Bu, tüketici bir toplum oluşturmak için verilen temelsiz (sözüm ona sağlam ekonomik temele dayanarak) iddialardan biridir.</p>
<p>Tüketici bir toplum, ihtiyacından hayli fazlasını tüketir. Sahte ihtiyaçların oluşturulmasıyla beslenir. Bû da dünyayı kendi yok oluşuna sürüklemektedir. Öne sürdükleri iddia, ne kadar fazla insan varsa o kadar fazla eşyaya ihtiyaç duyulduğudur. Bu mutlak surette doğru değildir, çünkü daha fazla insanı­nız varsa, basit şeyler üretebilecek ve her zaman makinelere ihtiyaç duymayacak daha fazla insanınız da vardır. Aslında dünya nüfusundaki ani artış, bizzat modern teknolojinin bir ürünüdür. Zira tıbbî teknoloji, kesinlikle bu teknolojinin bir parçasıdır. Modern tıp, iki ağızlı bir kılıç gibidir. Çok sayıda hayat kurtarsa da aşırı nüfus artışını ve insanların tabii çevre üzerinde daha fazla etkide bulunmalarını mümkün kılmak suretiyle dünyayı dolaylı açıdan yok etmektedir. Şu an yer­yüzünde altı buçuk milyar değil de bir milyar kişi olsaydık, bu felaket -sizinle konuştuğum şu kırk beş dakika esnasında dünya üzerindeki birkaç tür ortadan kaybolmuştur- de ortaya çıkmazdı. Aslında biz felaketvâri bir durumla karşı karşıyayız.</p>
<p>O hâlde şu an daha büyük bir dünya nüfusuna sahip olmak­la yukarıda bahsi geçtiği üzere Hindistan’da elle dokunulan <em>sari</em> misalinde olduğu gibi basit şeyler üreten daha büyük bir nüfusa da sahibiz. Bu husus diğer birçok eşya için de geçerlidir. Mesela İran şimdilerde 70 milyonun üzerinde bir nü­fusa sahiptir; nüfus, 30 yıllık bir dönemde ikiye katladı. Bu da İran halısı kullanımının aşağı yukarı ikiye katlandığı anla­mına geliyor. Bu bahane olabilirdi ve İran Devrimi’nin gerek öncesinde gerekse sonrasında hükümettekilerin birçoğu ma­kine üretimi halıları getirmemiz gerektiğini çünkü nüfusun ve ihtiyaçlarının arttığını söylüyorlar. Oysa halı yapanların sayısı da artmıştı. Aslında bugün İran’ın köylerinde otuz yıl öncesine nazaran daha fazla sayıda kişinin halı dokuduğunu görebilirsiniz. Yerinde devlet politikaları, böylesi durumlarda büyük ölçüde yardımcı olabilir. Bunun her durumda yapıl­ması gerektiğini söylemiyorum. Ne var ki birçok durumda, üretimdeki niteliksel ilişkiyi muhafazaya ve hayattaki mutlu­luğun daha fazlasına sahip olmaktan ziyade bir yandan temel ihtiyaçları temin ederken diğer yandan da sahip olunan şeyi takdir etmek olduğunu kabule yönelik çaba sarf edilmelidir.</p>
<p>Bu oldukça netameli bir meseledir, zira birçok kişi beni eleş­tirecek ve “Demek zenginliğe karşısınız. Şuna karşısınız, buna karşısınız.” diyeceklerdir. Hayır değilim. Daima fakir ve zengin insanlar mevcut olmuştur. Hiçbir yerde, zenginler ile fakirler arasında bugün Amerika ve İngiltere gibi yüksek oranda sana­yileşmiş toplumlarda olduğu kadar büyük bir fark olmamıştır. Her halükârda, tüm insanların -altı milyar insan- dünyanın yüksek sanayileşmiş milletlerinin sözüm ona hayat standart­larına (tehlikeli bir ifade olmakla birlikte her zaman dile geti­rilmektedir) sahip olması mümkün değildir. Dünya bunu kal­dıramaz. Tüm bu modern teknolojiye rağmen, modern dün- ya fakirliği ortadan kaldırmak şöyle dursun, insanı tabiattan kopararak fakirliği daha da feci bir hâle getirmiştir. Zengin ile fakir arasındaki farka bakınız -farkın Amerika’da olduğu ka­dar büyük olduğu ve bir şirket sahibinin on milyon dolardan fazla kazanıp aynı fabrikadaki kapı görevlisinin yılda on bin dolar kazandığı az sayıda yer vardır. Bu örnek burada olduk­ça yaygın durumdadır. Râca idaresi esnasında, Hindistan’da­ki <em>mihraceler</em> ile onlara tâbi olanlar arasındaki farka nazaran, birçok açıdan daha kötü durumdadır. Bu, bir yanda komü­nizm ve sosyalizmin diğer yanda ise kapitalizmin iktisatçıları tarafindan öne sürülen temelsiz argümanlardan biridir. İddia ettikleri şey, insanları daha zenginleştirip fakirliği yok etmekte­dir. İmdi bu bir ölçüde mümkündür fakat tamamen değil. Uy­gulamada ne olduğunu görüyorsunuz. Modern teknolojilere sahip ülkeler yani Kuzeydekiler, hayatlarının bu teknolojilere sahip olmayanlardan ne kadar farklı olduğunu görmektedirler. Güya gelişmemiş dünyada bu teknolojinin peşinde koşma fik­ri, sizin her zaman masada daha önce yemek yiyen binlerinin ekmek kırıntılarını topluyor olduğunuz gerçeğine dayanmak­tadır; sözüm ona bu peşinde koşma da işleri düzeltmeyecektir.</p>
<p>Zenginlik ve fakirliği başka şekillerde düşünmemiz gerekmek­tedir. Sakinlerinin tabiata yakın yaşadıkları, tabii su kaynak­larına ve dağlardan, çöllerden ya da ormanlardan gelen temiz havaya sahip oldukları bir köyü ele alalım. Mutlu olmak için New York şehrinin tüm zenginliğine sahip olmak gerekli de­ğildir. Daha az varlıklı olunarak New Yorklular kadar mutlu olunabilir ve kesinlikle New York’un kenar mahallelerinde yaşayanlara nazaran daha güzel bir muhitte yaşıyor olma ih­timaliniz yüksektir. Mutluluğa, fakirliğe yönelik tüm tavrımı­zı yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir. Elbette hiçbir hükümet, vatandaşları için gıda, giyim ya da suyu elinin ter­siyle itmez; söylemek istediğim şey bu değil. Şüphesiz modern teknoloji tüm bu şeylere yardımcı olur. Ancak mesele, modern teknolojinin çoğunluğunun tamahla ilişkilendirilmesidir; ta­maha ya da açgözlülüğe dayalı modern kapitalist ekonomiyle ilişkilidir ve sonuçlarını da görüyorsunuz. Söz konusu meseleye burada girmemiz gerekmiyor takat modern teknolojinin mut |u bir hayat için yegâne vasıta olduğu şeklindeki argümanları da gözü kapalı kabul etmemeliyiz. Şayet açgözlülüğü kontrol edebilirse, menfi unsurları kontrol altına alabilirse ve Kur’ân’ın bizlere öğrettiği üzere zenginliğin daha iyi bir dağılımını ger­çekleştirirse Islâm dünyası, kuşkusuz daha iyi bir iş yapmış olur. Bu ancak İslâm’a riayetkâr olarak yapılırsa işe yarayabilir. Fakat söz konusu ekonomik adalete sahip olmaya çalışır­ken, insanlar ve üretim vasıtaları arasındaki samimi ilişkiden feragat etmek anlamına gelmemektedir. İşte tüm mesele budur.</p>
<p>Asıl konumuza yani modern teknolojiye karşı Müslüman­ların tavrının ne olması gerektiği hususuna dönecek olur­sak, evvela bu meseleyi daha önce ele aldığımdan daha ileri bir seviyede tahlil etmemiz lâzım. Bu oldukça karmaşık bir soru. İslâm dünyası, modern Batıyla bir güç mücadelesi du­rumunda karşı karşıya gelmiştir. Batı, İslâm dünyasını istila etmiş ve Müslümanlar hakimiyetin üzerlerine nasıl tesis edil­diğini anlamaya çalışmışlardır. Batı’nın onları sömürge hâli­ne getirmesini mümkün kılan şeyin modern Batı teknolojisi, bilim ve yönetim organizasyonu olduğunu düşünmüşlerdir. Maalesef güç ya da kudret, bir saygı anlayışını da beraberinde getirmiştir. Hoş bir Arap deyişi vardır, “İnsan, ihsânın köle­sidir.” <em>(el-insânu abidu’l-ihsân).</em> Fakat meşhur bir aksiyom daha bulunmaktadır, “İnsan, kudretin kölesidir.” <em>(el-insânu abidu’l-kudre).</em> İnsan tabiatı budur. İslâm dünyası, tıpkı Çin ve Japon beldeleri gibi Batı’nın gücünü görünce, 19. yüzyıldan itibaren Batı’ya karşı bir aşağılık kompleksiyle birleşik bir kö­lelik, itaat ve korku anlayışına sahip olmaya başlamıştır. Söz konusu tavırlar, içimizde hâlâ ziyadesiyle mevcuttur.</p>
<p>Her ne kadar son elli yılda bu aşağılık kompleksine karşı birçok ses oldukça kuvvetli bir biçimde karşı koysa da (inşallah tedricen bu kompleks de yok olacaktır), varlığım büyük oranda sürdürmektedir. Bu aşağılık kompleksi yalnızca teknolojiyle ilişkili değildir; daha büyük bir şeyin, doğruyu söylemek gere­kirse, Batı’nın dinî düşüncesinin olmasa da kültürünün siya­si» iktisadi ve teşkilatlanma gibi güçlerinin bütününe yönelik tavrın bir alt kümesidir. En Batılılaşmış Müslümanlar ara­sında bile çok az kişi “Hristiyanlık İslâm’dan daha üstündür, çünkü Batı’nın dinidir.” diyecektir. Ne var ki diğer alanlarda, aşağılık kompleksi varlığını sürdürmektedir.</p>
<p>Bununla birlikte, bu tartışmayı daha da karmaşık hâle geti­ren önemli bir yanlışlık söz konusudur. Müslüman toplum, yarım asır ya da biraz öncesinden itibaren kendini yeniden ortaya koymaya ve kendi kimliğini yeniden tanımlamaya ça­lışmıştır. Birçok kişi, “Artık Batı’nın felsefelerinin, şunlarının ya da bunlarının sihrine kapılmıyoruz; lâkin Batı’nın müspet olarak sahip olduğu şey, bilim ve teknolojisidir. Modern Batı kültürüne karşıyız fakat teknoloji tarafsızdır ve onu benimse­mek istiyoruz.” demiştir. Bu bakış açısının söz konusu olduğu en önemli hâdise, 1960’lar ve 90’ların başı arasında Batı tek­nolojisinin bir Müslüman ülkeye en kapsamlı intikalinin ger­çekleştiği bir dönemde, Suudi Arabistan’da gerçekleşen şeyde görülebilir. Suudiler, sanki bu teknoloji onların zâhiren katı İslâm yorumuna rağmen bütünüyle nötr ya da tarafsızmış­çasına Batı teknolojisinin kabulünde oldukça yumuşak başlı hâle gelmişlerdir. Bu tavır daha büyük bir sorunun bir alt kü­mesi olsa da esasen daha da tehlikeli olan yeni bir sorundur. Zira en feci türden bir yanılsamaya dayanır ve bu da modern teknolojinin kültürel ve ahlâkî açıdan tarafsız olduğudur. Du­rum hiç de sanıldığı gibi değildir. Modern teknoloji, kültürel açıdan bağımlıdır; Cenâb-ı Hakk ve manevi dünyadan bah­setmek bir yana insanın kendisini, çevresindeki dünyayı anla­masını etkileyen bir dünya görüşünden ayrılmaz.</p>
<p>Gelin, geleneksel teknolojilerle hayli derinden irtibatlı İs­lâm mimarisi ve tasarımı konusuna dönelim. 1970’lerde, İsfahan’da modern dönemlerde geleneksel Islâm mimarisi üzerine şimdiye kadar yapılmış ilk konferansı tertip ettim. Meşhur Mısırlı mimar Haşan Fehmi’yi de Kahire’den Irana davet ettim. Bu meyanda, <em>Kuildingfar the Poor</em> isimli kitabını yayımlamasına da yardımcı olduk. Fethinin üslubu, şimdi­lerde Mısır da Feyyum Gölü civarındaki tüm bölgeyi değiştir­di. Genelde geleneksel Islâm mimarisine olan ilgiyi yeniden canlandırma ve özelde ise Haşan Fethi’nin çalışmaları büyük ölçüde Isfahan konferansından mütevellit bir sıçrama baş­latarak bir nevi dönüm noktası hâline geldi. Yaklaşık olarak 1970lerin başlarından itibaren bazı Müslüman mimarlar ve şehir planlamacıları, İslâmî şehrin İran’da “bâft” olarak isim­lendirilen dokusunun ehemmiyetini idrak etmeye başladılar ki bu yalnızca binaları değil şehir tasarımını da kapsamakta­dır. Eski öğrencilerimden Nader Ardalan ve Laleh Bakhtiar da tevhid düşüncesi, şehrin farklı fonksiyonlarının entegrasyonu ve şehir tasarımının kozmolojik ve teolojik önemi temelinde İsfahan ve diğer yerlerin şehir planını tahlil eden <em>The Sense of Unity</em> isimli bir kitap kaleme aldılar.</p>
<p>O zamandan bu yana otuz yıl kadar geçti. Diğer birçok şey ya­nında yapmaya çalıştığım işlerden birisi de Ağa Han’ın zihnine şimdi oldukça meşhur hâle gelen bir mimari ödülü verme fik­rini yerleştirmek oldu, inanıyorum ki Ağa Han Ödülü, yalnızca İslâmî mimari ilkeleri uyarınca inşa edilen binalarla ilgilenme­mektedir; tedricen Islâm mimarisi ideallerinden neşet etmiş ve sonra diğer binaları da dâhil etmeye başlamıştır. Bu ödülün alâ­kadar olduğu şey, çoğu durumda “İslâmî” olarak kalmıştır. Söz konusu program, İslâm mimarisinin yanı sıra İslâm medeniyeti ve kültürünün oldukça önemli kısmını teşkil eden ve geleneksel teknolojileri de kapsayan Islâm şehirlerinin şehir tasarımları­nın önemine dikkat çekilmesine de yardımcı olmuştur.</p>
<p>O hâlde şimdi ne yapılabilir? Daha önce de bahsettiğim gibi yapılması gereken ilk şey, mimarinin yanı sıra genel olarak geleneksel teknolojilerle henüz yok edilmemiş şeylerin muha­fazasıdır. Tahran, Lahor ve Kahire -Batılı modellerle akıllan çelinen insanların yazları oldukça sıcak olan büyük bulvarlar yapmak için güzelim geleneksel meydanları yıktığı ve şehrin tüm çevresel bağlarını, tüm bu şeyleri tahrip ettiği şehirler- gibi şehirlerin tüm alanları bir daha hayata döndürülemeyecek du­rumdadır; bu yıkımı en azından kısa vadede eski hâline döndür­mek için bir şey yapılması mümkün görünmemektedir. Bunun­la birlikte, bu şehirlerin Lahor’daki Vezir Han Camii, Tahran’ın Büyük Çarşısı ya da eski Fatımî ve Memlûk Kahiresi civarındaki alanlar gibi hâlâ kısmen geleneksel olan meydanları bulunmak­tadır. Evvela bu alanların içinden büyük caddeler geçirilmesinin ya da mimariyle ilişkili geleneksel teknolojiyle birlikte alanın dokusunu yok edecek yüksek yapıların inşa edilmesinin önüne geçilmelidir. Şükürler olsun ki bunların bir kısmı gerçekleşti­rildi. Nitekim bu, işlerin öncesine nazaran daha iyi olduğu bir alan. 1970’lerde Fez Belediye Başkam’nın şehrin ortasından bü­yük bir bulvar açmak istediğini hayal edebiliyor musunuz?</p>
<p>Fez, dünyada içinde hiçbir aracın olmadığı en geniş şehir bölgesidir. Fez’i kurtarmak adına bir komisyon getirmek için UNESCO’ya giden ve nihayet Fas Kralıyla konuşan Titus Burckhardt’tı. Böylece planı durdurdular. Bugün hiç kimse Fas’ta böylesi bir şeyi gerçekleştirmeyi düşünmeyecektir. Bu açıdan işler büyük oranda gelişme gösterdi. Öyleyse yapılacak ilk şey, halen birçok ülkemizde özellikle de küçük şehirlerde -mesela Halep, Kâşân ve Yezd-, Suriye’deki muhteşem şehirlerde, İran’ın orta ve gü­ney kesimlerinde ve de Fas’ta, Yemenin tamamında, elbette Sind’deki Haydarabad’da, bazı Hint şehirlerinde vb. hâlâ mev­cut olan alanları muhafaza etmektedir. Geleneksel teknolojilerin birçoğunun kıymetli olduğu ve imkân elverdiğince muhafaza edilmesi gerektiği düşüncesiyle yapılması gerekli ilk şey budur. İkinci adım -ki bu da bir ölçüde hâlihazırda atılmıştır- mimar­larımızın basitçe Batılı tasarımları kullanmaktan ziyade yeni evlerin, kasabaların ve köylerin tasarlanışında bu geleneksel İslâm şehir tasarımı, mimari teknolojisi ve formlarından il­ham almaya gayret göstermeleridir. Eski mimarisinin büyük bölümünü oldukça seri bir şekilde yok eden Suudi Arabis­tan’ın yanı sıra İran, Mısır, Fas ve diğer yerlerde, bu gelenek* sel tasarımların uygulandığını görmekten hayli memnuniyet duydum. Elbette bu mimarlar hâlâ azınlıkta, fakat bu cereyan devam ediyor ve aslına bakılırsa gitgide artış gösteriyor. Şimdi İslâm dünyasının büyük başkentlerinde bunun mümkün olmadiğinı kabul ediyorum; İstanbul’a ya da Kahire’ye yapılmış olanları geriye döndüremezsiniz. Fakat daha küçük şehirlerde bunun gerçekleştirilebileceğini düşünüyorum. İslâm dünya­sının birçok büyük şehrinde, hâlâ geleneksel İslâm mimarisi ya da şehir tasarımına sahip alanlar mevcut: Şam, İstanbul, İsfahan, Meşhed, Lahor hatta Delhi -büyük bölümü gerçekten bir İslâm şehridir, çünkü uzunca bir süre Müslümanlar tara­fından yönetilmiştir-, Kahire, elbette medmelerinin muhafaza edilmesinde müstesna olan Kuzey Afrika şehirleri. Bunların tamamı, geleneksel inşa ve imar usûlleriyle hâlâ muhafaza edilebilir durumdadır.</p>
<p>Bu vazifeyi gerçekleştirmek için yeni bir mimar nesli eğitime tâbi tutulmalıdır. Şu an îslâm dünyasında geleneksel İslâm mimarisi eğitimi veren tek bir okul bulunmaktadır ve bu okul da Ürdün’dedir. Birkaç yıl öncesine kadar, sadece Londra’da “Prince of Wales Enstitüsü” vardı. İslâm dünyasında, gelenek­sel İslâm mimarisi ve tasarımı alanında eğitim veren bildiğim kadarıyla başka bir üniversite bulunmamakta. Bir “mimarlık fakültesi” açtığımızda, Batı mimarisini temel alıyor. Bu yüz­den, îslâm mimarisine dair daha fazla okula sahip olmak su­retiyle değişim başlatmak durumundayız. Aynı şey tıp için de geçerli. İslâm mimarisi ve tasarımının felsefesini öğretmemiz gerektiği gibi tıp ve eczacılık fakültelerinde de bu alanların felsefesini öğretmek için İslâm tıbbı ve eczacılığını öğretmek durumundayız. Mimaride asıl olan İslâm şehir tasarım ilkele­rini anlamaktır, yalnızca zâhirî sûretini değil. Aynı şey, gerekli değişikliklerle tıp için de söz konusudur.</p>
<p>Mesela, Lahor şehrinin planlanışında -onu 1959’da ilk gördü­ğümde, dünyadaki en güzel şehirlerden biriydi; otuz yıl sonra gördüğümde ise gelişigüzel yayılmadan ötürü hayrete düştüm- îslâm mimarisi; yerel tabiat ve İçtimaî şartlar, geleneksel tekno­lojiler ve metafizik ile kozmolojik ilkeler de nazarı dikkate alın­mıştır. Müslüman mimarlar, Lahor ikliminin Yezd ya da Tanca iklimiyle aynı olmadığını bildiklerinden, her ayrıntıyı dikkate almışlardır; iklim şartları, sosyal doku, sosyal dinamikler gibi. Fakat hepsinden önemlisi, bu şehirler tasarımları bakımından ortak bir şeye sahiptirler; tamamı İslâmî bakış açısından ha­kikatin tabiatı, kozmoloji ve insan ile Allah arasındaki ilişkiye dair belli bazı metafizik ilkelere istinat etmektedirler.</p>
<p>Bu ilkeler, şimdi genç Müslüman mimarlar tarafından yavaş yavaş incelenmeye başlanmıştır. Bu tür çalışmalar aslında son otuz kırk yılda büyük bir ilerleme kaydetmiştir. Bunun için Ti- tus Burckhardt ve diğer birkaç kişinin yazdıklarına ilaveten fa­kirin Islâm sanatı ve mimarisi yanında bunlara ilişkili teknoloji­lerin ardında yatan kozmoloji ve felsefeyi izah çabasıyla kaleme aldığı yazılar hayli mühimdir. Elbette Haşan Fethi gibi birkaç mimara ilaveten -bu ilkelerin bazılarını tatbik için gayret göste­ren Mısır’da Abdulvahid el-Vekil ve Ömer Faruk ile Suudi Ara­bistan’da Sami el-Anğavi gibi- genç mimarlar nesline çok şey borçluyuz. Bu alanda, İsfahan’da konferans düzenlediğim otuz küsur yıl öncesine oranla daha ümitvârım. İnşallah, ümidimiz odur ki bu durum devam eder ve modern teknolojinin derin­liğine eleştirisi ile Müslümanların en azından Cenâb-ı Hakk’ın huzuruyla nüfuz eden ve ayrıca tabii çevreyle ahenk hâlinde olan geleneksel muhitlerinden bir şeyleri muhafaza etmelerini ve yalnızca mimaride değil, ayrıca diğer alanlarda da bu şuura yönelik daha ayırt edici bir tavır geliştirmeleri mümkün olur.</p>
<p>Seyyid Hüseyin Nasr, Muzaffer İkbal &#8211; İslam, Bilim, Müslümanlar ve Teknoloji / Seyyid Hüseyin Nasr ile Söyleşiler,syf:97-121</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-muslumanlar-ve-modern-teknoloji/">İslam, Müslümanlar ve Modern Teknoloji</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-muslumanlar-ve-modern-teknoloji/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Perspektifinden &#8211; Kadın ve Erkek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-perspektifinden-kadin-ve-erkek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-perspektifinden-kadin-ve-erkek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Jun 2016 16:47:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Perspektifinden -Kadın ve Erkek]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'da Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın ve Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın ve Erkek]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Geleneksel İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Hüseyin Nasr]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7967</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık.Allah indinde en üstün olanınız, takvada en ileri olanınızdır. (Hucurat, 13) Hiçbir gelenek, dini ve sosyal hayatta erkekle kadın arasındaki ilişki gibi temel bir soruya bigane kalamaz; Keza, İslâm geleneği de bundan istisna edilemez. Aksine, Kur’an’ın açık öğretileri ve Peygamber hayatının yönlendirici ilkeleri üzerinde yükselen geleneksel [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-perspektifinden-kadin-ve-erkek/">İslam Perspektifinden – Kadın ve Erkek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/islam-perspektifinden-kadin-ve-erkek/80181ac77684d869acd740184b381218/" rel="attachment wp-att-13597"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-13597" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/80181ac77684d869acd740184b381218.jpg" alt="" width="350" height="221" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/80181ac77684d869acd740184b381218.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/80181ac77684d869acd740184b381218-300x189.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></p>
<p>Ey İnsanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık.Allah indinde en üstün olanınız, takvada en ileri olanınızdır.</p>
<p>(Hucurat, 13)</p>
<p>Hiçbir gelenek, dini ve sosyal hayatta erkekle kadın arasındaki ilişki gibi temel bir soruya bigane kalamaz; Keza, İslâm geleneği de bundan istisna edilemez. Aksine, Kur’an’ın açık öğretileri ve Peygamber hayatının yönlendirici ilkeleri üzerinde yükselen geleneksel Islâm, erkek ve kadın arasındaki ilişkiyi bir esasa bağlamış ve sosyal düzen içinde her iki cinsin yaşaması ve yardımlaşması için kurallar getirmiştir. Her türden yenilikler müslümanlar da dahil olmak üzere bir çok insanın hayat dengesini zedelemeye devam ederken, metafizik ve tinsel yönlerinden en zahiri yönlerine kadar kadın-erkek ilişkisine dair ebedi ögretileriyle gelenekse lİslâmî perspektifin, insan doğasını sevk ve idare eden metafizik ilkeler ve kadın-erkek arasındaki bütünleyici ilişki noktasında yeniden ortaya konması gerekmektedir.</p>
<p>Yaratılış veya tezahürden bahsetmek, ilk safhası kozmik düzende karşıt ve fakat bütünleyici iki unsur arasındaki asli kutuplaşma biçi­minde ortaya çıkan ve insan hayatında da kadın-erkek ilişkisiyle somut­lanan bir çeşitlilik ve kesretten bahsetmek demektir. İlahi Birlik açısın­dan bütün çeşitlilik bir perdedir ve aslında her şey Birin, O’nu hem gizleyen hem de gösteren dünya dediğimiz kesre i aynasındaki yansımasından ibarettir. Ne ki yaradılıştaki nizam, mikrokosmosun kadın ve erkek biçiminde ayrışması ile gözlenen ikilik ya da kutuplaşmanın bir tesadüf değil, insan tabiatını şekillendiren en önemli özellik olduğunu teyid etmektedir. Yukarıda zikrettiğimiz ayette ve Allah’ın insanları çift ve kadın-erkek olarak yarattığını buyurduğu başka birtakım ayetlerde bu durumu görmek mümkündür. Allah, hem erkek hem de kadının yaratıcısidir; bu sebeple iki cinsiyet arasındaki farklılığın doğurduğu herşey O’nun ilim ve inayet’ine bağlanmalıdır Cinsiyetler arasındaki farklılık sonradan edinilmiş, arızi bir şey olmayıp, aksine, insan varlığını anlam­landırmakta son derece önemli bir yere sahiptir. Çünkü söz konusu farklılık olmazsa, kadın ve erkeğin varoluşlarının derinliklerinde taşı­dıkları (evrensel ya da mükemmel insanla -insan-ı kamil- özdeşleştirilen) androjenik gerçeklik, önemini yitirecektir.</p>
<p>Allah insanı çiftler halinde yarattığına göre, mantıkî ve metafizik ola­rak, bir eşi diğerinden ayıran birtakım değişik unsurlar bulunmalıdır; aksi halde her yönüyle birbirinin aynı, özdeş bir şeyden söz etmek gerekirdi. Bu sebepledir ki iki cinsiyet arasında bir farklılığın mevcudiyeti kaçı­nılmazdır. Bu iki farklı cinsiyet, kimi yönleri ve özellikleri itibariyle eşit olmakla birlikte, en azından her biri bütünsel açıdan ele alındığında ay­nı değildir, lslâmi açıdan kadın ve erkeğin eşitliği, insan ırkına ait olma­ları hasebiyle öncelikle insanın mükemmeliyeti ile ilgili bir konudur. Hem erkek hem de kadın ölümsüzlük ve tinsel kurtuluş için yaratılmış­lardır. Ancak yine de iki cins arasında, her türden eşitlikçilik adı altında dahi gözden ırak tutulamayacak bir farklılık mevzu bahistir.</p>
<p>Yanısıra, iki cinsiyet arasındaki fark sadece biyolojik ve fizyolojik de olamaz; çünkü geleneksel anlayışa göre cismani varlık düzeyi şeffaf (subtle) olanda, şeffaf varlık düzeyi tinsel olanda, tinsel varlık düzeyi de İlahî Varlık’ta bir asla sahiptir. Dolayısıyla cinsiyetler arasındaki fark, salt anatomiye ve biyolojik fonksiyonlara indirgenemez. Bunun dışında psikoloji, mizaç ve ruh tiplerinde; hatta mikrokozmik düzlemde kadın ve erkekle temsil edilen ikiliğin in divinis (kutsal) kaynağı olan ilahi Tabiat’ın ilkelerinde de farklılıklar mevcuttur. Allah hem Mutlak, hem de Baki’dir. Mutlaklık -ve ondan ayrılamayacak olan Celal sıfatı- doğrudan erkek halinde, Cemal sıfatı ise dişi halinde tezahür eder. Erkek vücudu  celali, kuvveti ve mutlaklığı; kadın vücudu ise güzelliği, mutluluğu ve sonsuzluğu temsil eder. Bütün bu ilkeler, kadın ve erkek, mikrokozmozun her türünde» cismani varlığı İlahi Varlık&#8217;tan ayıran tüm ara varlık kademelerinde de kendini gösterir.</p>
<p>Ancak Allah bir olduğu için; cinsiyeti ne olursa olsun O’nun İsim ve sıfat&#8217;larını yansıtan bir varlık olarak insanın kendisi de o Bir’in yansımasıdır (tecelli) ve O&#8217;na dönmeye çalışmaktadır. Bu yüzden, cinsiyetler arasında hem bir bûtünleyicilik hem de bir rekabet; hem birleşme hem, kutuplaşma mevcuttur. Kadın, lbrahimigeleneklerde olduğu gibi, ilahi Rahmeti simgeleyen ve O’nun rahmetinden akan İlahi mutluluğu temsil eden Meryem ya da insan nefsini kışkırtan, ayartan ve sefahata sürükleyen Havva olarak görülebilir; ne ki burada, Islâm’a göre insanın  Cennet&#8217;ten kovulma sebebinin Havva olmadığı hatırda tutulmalıdır. Kadın, bir şehvet kaynağı ve yaratılmamış olan Zat’ın tefekkürü için bir sahnedir. Aynı şekilde, erkek Yaratıcının sembolüdür; ne ki O’na olan bağımlılığını unutarak kendini Yaratıcı’nın yerine koymaya çalışan bir gasıb rolü oynama çabası da göstermektedir. Kozmik tezahürün örtüsü ya da İslâm metafiziğinin hicab’ı, cinsiyetler arasındaki ilişkiyi zıt kutuplu (ambivalent) kılmaktadır. İki cins arasındaki derin metafizik ilişki şu şekilde cereyan eder: Öncelikle insanın, cennetteki androjenik atalarının sahip olduğu güzellik şuurunu yeniden ele geçirmeye duyduğu ihtiyaç biçiminde anlaşılabilecek karşı cinsten biriyle birleşmeye yönelik eğilimi ve her insan sırasıyla asli sureti imgelediği için de, cinsiyetler arası rekabet.</p>
<p>Bazı dinler cinselliği mahkum ettikleri halde, İslâm ona, insanın kemale ermesinin ve en üst seviyede Allah’la birleşmenin sembolü olarak,  olumlu bir anlam verir; tabii söz konusu olan, İlahî Kanun’un emirlerine uygun bir cinselliktir. İnsanın asli haline(fıtrat) atıfta bulunarak onu  olduğu gibi kabul eden İslâm, kadınla erkeğin aşkını Allah aşkından  ayırdedilemeyen, dahası O’na ulaştıran bir şey olarak görmektedir. Bu anlayıştan ötürü, İslâm maneviyatında ‘mecaziaşk’tan(el-aşk el-mecazi)  gerçek aşk’a (el-aşk el-hakiki) kadar bir sevgi hiyerarşisi mevcuttur. Meşhur bir hadisinde Peygamberimizin dünyada kendisine sevdirilen şeylerin kadın, güzel koku ve namaz olduğunu belirtmesi, İslâm’ın cinselliğe verdiği olumlu anlamı işaret etmektedir. Bu hadis aynı zamanda, kadınlığın manevi tabiatı ile insanlar için Allah ile karşılaşmanın en do­laysız yolu olan namaz ve duyuların en hassası olan koku alma yetisi arasındaki ilişkiyi de göstermektedir. Kur’an da güzel kokuyla cinsel birleşmenin sembolik bağını vurgulamaktadır.</p>
<p>İslami perspektifin cinselliğe biçtiği olumlu rol uyarınca aşk izleği,hikmet olarak kavranmış ve İslam maneviyatının tamamına yayılmıştır.Bu manevi derinlikte Allah,Sevgili olarak görülür,kadın ise,’kalbgözün’nü ve nesnelerdeki ilahi boyutu görme yetisini kaybeden erkeklerden gizlenen iç cenneti ve iç alemi sembolize etmektedir.Bir kopuşa ve unutkanlığa yol açarak erkeği dışlanma,tersyüz edilme durumuna sürüklenmiş olan kadın güzelliğini temaşa,belki de yeniden Merkez’e dönmede erkeğe yardımcı olbilcek ve ona,uğrunda bilerek veya bilmeden pek çok çaba harcadığı ebedi mutluluğu sağlayabilcektir. Çoğu insanda İşlerliğini  kaybetmiş olmakla birlikte kuvve anlamında varolan bu yetinin yankısı hala sürmekte;cinsel birleşmeden alınan fiziksel haz,bir yandan insana cennetteki arketipinden,birşeyler hatırlarken,bir yandan da cinsler arasındaki dünyevi birleşmenin göksel arketipi olan kutsal birleşmenin kanıtı olmaktadır.Sonsuz ve Mutlak olanın tecrübe edilmesi biçiminde değerlendirilebilcek bu kutsal birleşme, arketip ile dünyevi yansıması ya da sembol ile sembolize edilen arasındaki ontolojik boşluğa rağmen, biyolojik bir eylemle açığa vurulmaktadır.</p>
<p>İbn Arabi, kadında Allah’ı temaşanın mümkün olan en üst tefekkûr biçimi olduğunu anlatırken, şöyle söylemektedir:</p>
<p>&#8220;İnsan Allah&#8217;ı kadında temaşa ettiğinde, bu pasiftir temaşadır; eğer O nu, kadının erkekten geldiğini görerek kendi mevcudiyetinde tefek­kür ederse, bu aktif bir temaşa olur; Allah’ı tek başına tefekkür eder ise (ki bu O’nu, O’ndan gelen herşeyden beri kılmakla mümkündür), o halde bu aracısız, Allah’a nazaran pasif konumda bir temaşa olacaktır. Sonuçta, kişinin Allah’ı kadında temaşa etmesi en mükemmel olanıdır, zira Allah her ne kadar hem aktif hem de pasif olsa da, saf içsel temaşa ancak pasif yolla mümkündür. Şöyle ki:</p>
<p>Peygamber Efendimiz (salat ve selam üzerine olsun) kadınları, Al­lah’ı en mükemmel şekilde tefekkür etmenin aynaları olduğu için sevmiştir. Kimse Allah’ı (hissi ya da tinsel) desteklerden yoksun olarak layıkıyle tefekkür edemez; zira Allah, Zat-ı Mutlak’ında bütün alemlerden müstağnidir. Fakat ilahi Hakikat, (Zat’a) izafeten idrak edilemediği ve  sadece sıfatlarda tefekkür (şehadet) bulunduğu için, Allah ın kadında tefekkürü, en mükemmel olandır; ve yine duyulur alemde bu tefekkü­re mesned teşkil eden en kesif birleşme de, nikah akdidir.”</p>
<p>Din, insanın kemali ve nihai hedefleriyle ilgili olduğu için, İslâm insan tabiatının bu önemli yönünü, yani cinselliği, kemale ermede ve insana hem bu dünyada hem de öte dünyada saadet getirmede bir vasıta olarak sunmuş ve kendi perspektifine tamamıyla uyan manevi ve ahlaki ilkeler getirmiştir. Islâm&#8217;ın hem bir sosyal düzen ve hem de bir manevi yol, yeni hem Şeriat hem de Tarikat oluşu, söz konusu bakışı daha doğru kılmaktadır. Önceden de belirttiğimiz gibi, Islâm Allah rızasını kazanmayı en büyük gaye olarak götmüş ve bunu ferdi ve sosyal bîrdenge temeline oturtmuştur. Islâm maneviyatı, daima el-İslâm (barış) kelimesinden ayrılamayacak bir denge üzerinde yükselmiş ve özgün eserlerle, özellikle kutsal sanatlarda söz konusu dengeyi göz kamaştırıcı hu biçimde yansıtmıştır.</p>
<p>Bu dengeyi ve onun üzerine kurulmuş manevi hayatı mümkün kılabilmek için İslâm, cinsiyetlerin birbirleriyle çatışan değil birbirlerini bütünleyen şeyler olarak görüldüğü bir insanlık düzeni getirmiştir. Toplum ve aile temelinde bakıldığında İslâm, maksimum istikrarın bulunduğu, erkek ve kadının aile yapısına mümkün olan en üst düzeyde bağlı olduğu ve evliliğin aynı zamanda dini bir vazife anlamı taşıdığı bir sosyal düzen sunmaktadır. Bununla birlikte, İslâmî anlamda simya ve metafizik açısından bakıldığında cinsel ilişki, insanın arzularını sınırlayan ilahi Hukuk sınırları içerisinde kaldığı sûrece zaten kutsal bir eylem sayıldığı ve dolayısıyla herhangi başka biri ayini gerektirmediği  için, İslâm’da evlilik kutsal bir seremoni olarak anlaşılmaz. İslâm kanunları ve onlara dayanan sosyal yapı, herkesin her durumda tatmin edileceği bir düzen anlamına gelmez; çünkü tezahür ve kesret demek,  bir anlamda, insanın iyiliğin biricik kaynağından ve kemale ulaşma imkanından uzaklaşması demektir, İslâmi sosyal düzenin başarmayı hedeflediği şey, insanların, etrafında hayatlarını idame ettirebileceği ve nihai noktada mükemmelliğe ulaşabilecekleri dengeyi, olabildiğince güçlü tesis etmektir. Yoksa tabii ki monogom olanlar kadar poligam bir aile yapısı sürdürenler için de; hatta bugün her nasıl arzu ediyorsa öyle yaşayan kimi ‘özgür’ atomize varlıklar için de mutsuz bir yaşam mevzu bahistir. Herkesin mutlu edilmesi, İslâm’ın temel meselesi değildir; çün­kü bu, dünyada gerçekleşmesi mümkün olmayan bir şeydir. Gerçekte böyle bir şey mümkün olsaydı, dünya dünya (Kur’an diliyle el-dünya) olamazdı. İslâm&#8217;ın asıl hedefi, Allah’ın yeryüzündeki halifesi (halifetullah) olan insanın, hayat denilen bu geçici yolculuk sırasında O’nun Kudretinden haberdar yaşayacağı, ahenk ve dengenin hakim olduğu bir düzen tesis etmektir.</p>
<p>Cinsellik sadece biyolojik bir durum olmayıp, aynı zamanda derin bir metafizik anlama da sahip olduğu için,Islâm, insan hayatındaki bu önemliunsurun olumsuz yönünden çok olumlu yönünü vurgulamıştır.Herikisi de insan,yaniAllah&#8217;ın imgesi olmalarına ve benliklerinin derinliğinde androjenikgerçekliğ i taşımalarına rağmen kadın ve  erkek, iki cinsiyet arasında bulunabilecek asgari bir ortak yordamıyla bu içrek ve yüce gerçekliği kavrayamazlar. Elbette her iki cinsiyet de içlerinde kadın ve erkek özelliklerini taşırlar. (Uzakdoğu geleneklerindekiying ve yang), fakat erkeklerde eril, kadınlarda da dişil ilkeler daha baskındır ve im duruma müdahale etmek, aksi istikamette hareket etmek anlamına gelir Aslında İslâm maneviyatı, iki insan tipi arasında tam bir ayrışma ve netlik getirmektedir. Başka birtakım özelliklerle birlikte sosyal kalıplar ve kıyafet usulü, erkeğin eril, kadının da dişil karakter kazanmasında önemli rol oynarlar. Her iki cinsin bilinçli veya bilinçsiz bir biçimde arzuladığı ve androjenik bütünlüğü sembolize eden  cinsel birleşmenin kutsal bir eyleme dönüşebilmesi için, iki cinsiyetin  birbirinden kesin olarak ayrışması gerekmektedir.</p>
<p>Yine olumlu bir yaklaşımla, her cinsin Tanrının bir yönünü temsil ettiği de söylenebilir. Bu sebeple, manevi mükemmellikten giderek uzaklaşma ve onu büyük bir engel anlamına geldiği kadar, erillik ve di­şilliğin kaybedilerek psikolojik ve duygusal açıdan nötr bir alana kay­ma anlamı da taşıyan cinsi sapma ve sapıklık, İslâmî açıdan tamir-i ka­bil olmayan bir tahribat demektir. Bu ise, hem eril hem de dişil olan as­li insan‘ın kemalinden çok çok gerilere düşmektir. ‘Nötr’ cinsiyet aslın­da, aynı zamanda hem Adem hem de Havva olan asli insanın kötü bir taklididir (parodi). İslâmî öğretilerde bu mesele gayet berrak bir şekil­de onaya konmuştur. Yine Peygamberimizin kimi hadislerinde, kadın­lar gibi giyinen ve hareket eden erkeklerle erkekler gibi gibi giyinen ve hareket eden kadınların ortaya çıkışının, kıyamet alametlerinden oldu­ğu belirtilmekledir, İslâm’da erkek de kadın da, Allah’ın kulları olarak O’nun isim ve Sıfatlarının tezahürleridir. Ve Takdir-i İlahi; insan varlı­ğının gayesi kılınmış kemal ve aheng, bu bütünleyici beraberlik saye­sinde kazanılacaktır,</p>
<p>İslâmî akideler arasındaki cinsel saflık, dış hayatta cinslerin ayrıl­ması, kadının güzelliğinin yabancılardan gizlenmesi, sosyal ve aile içi görevlerin bölüşümü gibi unsurların hepsi, yukarıda andığımız ilkeler­den doğmuştur Elbette ki uygulamalar, İslâm’ın gelişip yayıldığı kültürel ve sosyal mecralara göre çeşitlenmektedir. Mesela, Malezya bir kadının güzelliğini gizleme tarzıyla Suriyeli, Pakistanlı veya Senegalli bir kadınınki birbirlerinden çok farklıdır; hatta aynı ülke içerisinde bile, köylüler, göçebeler ve şehirliler arasında örtünme(hicab) hiçbir zaman aynı olmamıştır. İki cins arasındaki tamamlayıcılık ilişkisi, mûslüman kadınların hayatın hemen her alanında, ülke idaresinden ticarete ve hatta kasaplığa kadar değişik mesleklerde varlık göstermesine engel olmamıştır. Keza İslâmî düşünce dünyası, her biri seçkin birer dini ve fikri şahsiyet olan kadınlarla doludur: Kâmil bir veli olan Peygamberimiz’in kızı Hz. Fatıma (r.a.); kendisinden bir çok hadis rivayet edilen Peygamberimiz’in eşi Hz. Aişe (r.a.); kardeşi Hz. Hüseyin’in (r.a.) Kerbela’da şehid edilmesinden sonra Yezid’e karşı İslâm tarihinin en beliğ  konuşmalarından birini yapan Peygamberin torunu Zeyneb (r.a.); müslüman velilerin en büyüklerinden olan Rabia (r.a.) ve fıkıh konusunda büyük bir bilgiye sahip Seyyide Nefise (r.a.) bunlardan birkaçıdır. O dönemlerden günümüze dek tarih sahnesinde bu gibi şahsiyetlerin mevcudiyeti, eğitim, ticaret ve tarım gibi bir çok alanın kadınlara açık olduğu gerçeğini net bir şekilde göstermektedir. Ne ki burada hakim olan, tektipçilikve rekabetin aksine, bütünleyicilik prensibidir.</p>
<p>Bu bütünleyiciliğin kaynağı eşitlikten çok denkliktir; ve bu ilke, öllümsüz varlıklar olarak erkek ve kadınların, kutsal bir topluluk olarak da toplumun çıkarlarına en iyi şekilde hizmet etmeyi temel alır. Manevi açıdan kadını Allah’ın ebediliğinin bir sembolü olarak gören; hatta &#8216;mesela Mevlana’nın kullandığı ‘yaratılmamış’ sıfatıyla kadına adeta yaratılış-üstû bir kutsallık atfeden bu bütünleyici ilke, beşeri ve kozmik Hicviyede de erkeği, kadın ve çocukları geçindirme sorumluluğu verilen bir cinsiyet ve etrafında ailenin şekillendiği bir sütun olarak degerlendirmiştir. Kur’an’da erkeklerin kadınlar üzerindeki hakimiyeti belirtilmiştir; şu var ki söz konusu erkek, iki ayaklı bir hayvan değildir. Doğrusu bu görev erkeğe, Allah’ın imam’ı ve ruhu O’na döndürülecek halifesi sıfatıyla verilmiştir. Hanımına iyi bir eş, çocuklarına da iyi bir baba olabilmek için erkeğin ruhu, bir anlamda Kutsal Ruh’un refakatinde bulunmalıdır. Şurası da hatırda tutulmalıdır ki kadının erkeğe isyanı, erkeğin Allah’a isyanından önce değil, sonra gerçekleşmiştir.</p>
<p>Ancak erkeğe prestijden çok sorumluluk getiren bu nisbi üstünlük bile, İslâm’ın her iki cinsin ebediyet için yaratıldığı, dini vecibe ve mü­kafatların her iki cins için de aynı olduğu yolundaki prensibine bir istisna teşkil etmez. Şer&#8217;i usulün her iki cins için de geçerli olduğunu Kuran şu şekilde beyan etmektedir:</p>
<p>‘’Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler ve müminkadınlar, taate devam eden erkekler ve taate devam eden kadınlar, doğruyu söyleyen erkekler ve doğruyu söyleyen kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, (Allah’a) saygılı erkekler ve (alah&#8217;a) saygılı kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan o. kekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekle ve zikreden kadınlar; Allah bunlar için bağış ve büyük mükafat hazırlamışım’’</p>
<p>Hatta kimi hallerde, mesela erkeklerin yerine getirmekle yükümlü  oldukları cenaze namazı gibi vecibelerden kadınlar sorumlu tutulmamaştır. Allah-u Teala kadınların da, bütün ibadetlerin varlık sebebi olan  en yüksek manevi dereceyi elde etmeye çalışmalarını istemektedir. Sufizme gelince; bir çok tasavvufi pratikte kadınlar da yer almış ve tarikatların her zaman pek çok kadın müridi olmuş; hatta bazıları velayete ulaşarak mûrşid sıfatını bile kazanmıştır. Doğrusu kadının kendi kokusunu taşıyan dişil bir boyut tasavvufta her zaman varolagelmiştir.</p>
<p>Sonuç olarak, özünde tüm cinsiyetlerin ve ikiliklerin üstünde olan; ancak kozmik planda dişil ve eril ilkeleri, insani planda da kadın ve er-kek öğelerin köklerini ihtişam ve güzelliğinde barındıran Asl’ı (origin) unutmamalıyız. Her birey, tesadüf eseri değil kaderleri gereğince kadın veya erkek olarak doğar. İnsanların hayattaki fonksiyonlarını yerine ge­tirip varlığın parçalara ayrılmış bütün kısımlarını Bir’e döndürerek ke­male ve mutluluğa erişebilmeleri; ancak kaderlerini kabul edip doğmuş bulunduktan karaktere (fıtrata) uygun, ona isyan etmeden yaşayabil­meleriyle mümkündür. Allah’ın Ism-i Azam’ında ne dişilik ne de erkek­lik vardır; ancak doğduğu cinsiyetin olumlu unsurlarını kendi varlığıy­la bütünleştirmedikçe hiç kimse, o Ism’in iç mahremiyetine nüfuz ede­mez. Insan-ı Kamil, içsel olarak her iki cinsiyetin mükemmeliyetine de sahip, androjenik bir varlıktır; her cins kendi cinsinin gerektirdiği şart ve dizgelere sadık kalmadıkça, insan için o kemale erişemek mümkün olmayacaktır. Cinslerin, aralarındaki birlik ve tamamlayıcılık ilişkisinin doğurduğu dengeye karşı isyanı, modern insanın Allah’a isyanının beraberinde getirdiği bir sonuçtur. İnsanlar, erkek ve kadında doğuştan  mevcut olan imkanlar bütünüyle gerçekleştirilmedikçe, benliklerinde taşıdıkları cennetsi ahenk ve huzura kavuşamayacaklardır. Her iki cin­sin sahip olduğu farklılıkları ve mümeyyiz vasıfları, ve bu nesnel koz­mik gerçekliğe dayalı Kutsal Kanun’u reddetmek; insani seviyenin al­tında yaşamak, daha doğrusu arızi insan olmak demektir. Bu ise, kadın da erkeğin ebedî hayatını, insanı oluşturan eril ve dişil yönlerin gerçek­lğini görmezden geldiği için nihai olarak insani düzeyde bile başarısızlığa uğramaya mahkum tektipçi bir dünyevi adalet uğruna feda etmek anlamına gelir.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Seyyid Hüseyin Nasr- Modern Geleneksel İslam</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-perspektifinden-kadin-ve-erkek/">İslam Perspektifinden – Kadın ve Erkek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-perspektifinden-kadin-ve-erkek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çağdaş İslam Dünyasında Değer ve Kalkınma</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-islam-dunyasinda-deger-ve-kalkinma/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-islam-dunyasinda-deger-ve-kalkinma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2015 14:46:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş İslam Dünyasında Değer ve Kalkınma]]></category>
		<category><![CDATA[kalkınma]]></category>
		<category><![CDATA[Sanayileşme]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Hüseyin Nasr]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7969</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; H. 9, yüzyılın sonlarından itibaren, Batıcı fikirlerin İslâm alemindeki si­yasi kadroların önemli bir kesimini etkilemeye başlamasıyla birlikte, önceleri ‘ilerleme’(progress) ve sonra da ‘kalkmma’(development) düşünceleri büyük oranda kabul görmüş ve bir müddet, tarihsel akışın doğal bir sonucu telakki edilmişlerdir. Ne ki bu fikirlerin, taşıdıkları ‘değerler’ ve tehdit ettikleri İslâmî fikir ve normlar açısından objektif bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-islam-dunyasinda-deger-ve-kalkinma/">Çağdaş İslam Dünyasında Değer ve Kalkınma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b9789755740188.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7971" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b9789755740188.jpg" alt="Çağdaş İslam Dünyasında Değer ve Kalkınma" width="350" height="544" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b9789755740188.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/b9789755740188-193x300.jpg 193w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>H. 9, yüzyılın sonlarından itibaren, Batıcı fikirlerin İslâm alemindeki si­yasi kadroların önemli bir kesimini etkilemeye başlamasıyla birlikte, önceleri ‘ilerleme’(progress) ve sonra da ‘kalkmma’(development) düşünceleri büyük oranda kabul görmüş ve bir müddet, tarihsel akışın doğal bir sonucu telakki edilmişlerdir. Ne ki bu fikirlerin, taşıdıkları ‘değerler’ ve tehdit ettikleri İslâmî fikir ve normlar açısından objektif bir analizi pek yapılmamıştır. Her ne kadar Batı ile ilk temaslar sırasında gelenek­sel aydınlar ‘ilerleme’nin felsefî açıklamalarını çürütmeye çalışmışlarsa da, kalkınma kavramının giderek daha büyük bir yaygınlık kazanması Sonucu, İslâmî değerler manzumesi açısından kalkınmanın ne anlama geldiği, önceki dönemlere göre çok daha az sorgulanır olmuştur.</p>
<p>Şükür ki geçtiğimiz yirmi-otuz yıl esnasında modern medeniyetin yaşadığı açmaz ve kalkınmanın doğal sonucu olan kimi acı ürünler, ak­lı başında bazı müslümanların kalkınmanın tabiatını, Batı için anlamı­nı ve İslâmî ‘değerler’ sistemi açısından ne ifade ettiğini sorgulamaya başlamasını sağlamıştır. Son birkaç yıl içerisinde ‘kalkınma nedir?’, ‘ne için kalkınma?’ gibi sorular daha sık işitilir olmuştur. Aslında İslâm dünyasında son dönemdeki en önemli kalkınma, Batı ve Batılılaşmış Müslümanlarca anlaşıldığı şekliyle kalkınmanın kendisinin sorgulanır hale gelmesidir.</p>
<p>Bu kısa incelemede, İslâmî değerler açısından kalkınmayla bizi önemli meseleleri ele almaya çalışacağız. Bu değerlerin en köklülerinden biri, zamanın doğası ve tarihi sürecin mahiyetidir. Batı&#8217;daki sürekli kalkınma ve ilerleme fikri, Allah’ın tarihe, Cennetteki ahenkli  hali yemden tesis için müdahalesi biçiminde özetlenebilecek geleneneksel ‘zamanı durdurma’ öğretisinin kötü bir parodisi olan ûtopyacılıktan türemıştır. Daha önceki bölümde de açıkladığımız gibi, ütopya fikrini Arapça ve Farsça’ya çevrilmesi oldukça zordur. Her ne kadar Sûhreverdinın kullandığı ifade ilk bakış itibariyle ‘utopia’ gibi bir anlam taşıyorsa da, ’ideal şehir’ veya uzam anlayışımızın ötesinde bir sekizinci yer olan ‘’nahucaabad’la’’ kelimenin bugün sahip olduğu anlam arasın­da ciddi bir fark vardır. İslâm’daki zaman kavramı, insanlık tarihinin, peygamberler aracılığıyla sürekli yenilenmesine ve Mehdi’nin zuhu­ruyla özdeşleşen kıyamet alametleriyle sona ermesine dayanır. Bu, dünyadaki huzur ve ahengin, insanın meydana getirdiği değişimler va­sıtasıyla değil, ilahi müdahale marifetiyle tesis olunacağı anlamına ge­lir. Batılı modern kalkınma teorisinin İslâm dünyasına ilk meydan oku­yuşu, tarihsel zaman içerisinde insan eyleminin nihai gayesi olarak ta­rihin anlamı ve doğasına ilişkindir. Geleneksel İslâmî eskatoloji öğreti­leri ve Batılı felsefi ûtopyacılık arasında aşılamayacak bir uçurum var­dır: Bu uçurum aynı zamanda, geleneksel İslâmî kültür ve Batılı fikir­ler arasında tereddüt yaşayan müslümanların zihin ve ruhlarında da derin bir çatışma yaratmaktadır.</p>
<p>İlerleme (kalkınma), belli bir amaca yönelmiş bir faaliyeti işaret eder.İslâm’da bütün insan fiilleri, Şeriat’te belirtildiği üzere Allah’ın ira­desiyle uyumlu olmak zorundadır; dolayısıyla, eşya üretimi sözkonusu olduğunda da, yine İslâmî vahiyden kaynaklanan İslâm sanatının norm ve ilkelerine uygunluk söz konusudur, insanın ameli, Allah indinde makbul ve hoş olmalıdır. Elbette ki modern anlamda kalkınmanın, ki­şinin refahına yönelik, mesela gıda ve konut temin etme gibi yönleri di­nî açıdan da meşru sayılır ve hatta desteklenir. Fakat ilerlemenin mak­sadını, salt dünyevi bir varlık ya da İktisadî bir hayvan olarak görülen insanın başıboş gelişmesi biçiminde algılamak meşru görülemez. Diğer dinler gibi İslâm da, insanın amacını, manevî yollardan kemale ulaşma­da görür ve insanı aşkın, kendinden öteye ulaşmak için yaratılmıe amelinin anlamı konusundaki telakkisini zedeler.İslam’ın kişinin geçimini temin etmesi ve maddi ihtiyaçlarını karşş bir Varlık olarak tanımlar.Açıktırki,sadece maddeye ve dünyaya dayalı bir ilerleme,İslam’ın,insan hayatınn ve amelinin anlamı konusundaki telakkisini zedeler.İslam’ın kişinin geçimini temin etmesi ve maddi ihtiyaçlarını karşılaması üzerinde durduğu bir gerçektir:fakat bu dünyevi ameller,ancak insanın öteki dünyasına,ahirete faydalı ise teşvik edilir. Kuran’da, daha önce de belirttiğimiz bir ayette açıkça, “Elbette sizin için ahiret bu dünyadan daha hayırlıdır.” (Nahl, 30) diye buyurulmaktadır. Bu nedenle, son dönemlere kadar temelde maddiyatçı ve salt iktisadi olan modern ilerleme fikrinin, İslâm&#8217;ın insan hayatının ruhî ve maddi yönleri arasında kurmuş olduğu dengeyi bozduğu ve insanın  dünyada, akibetinden haberdar olarak, yaşama ve faaliyette bulunma  ihtiyacını gözardı ettiği belirtilmelidir.</p>
<p>İslâm toplumu, içerisinde bireyin anlam ve destek bulduğu, organik  bir sosyal çeşitlilik içeren bir toplumdur. Islâm toplumu, ne toplumun K atomik birimlere ayrıştığı bir bireyciliğe, ne de bireyin iç özgürlüğünü kaybettiği ve üretim gücünün tekelcilik ve tekbiçimlilik yoluyla köreltilmesi tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu bir kollektivizme yaslanır.</p>
<p>Şimdiye kadar tektip ve kör bir sanayileşme amacını gütmüş modern  ilerleme teorisi, bu sebeple, bireyin geniş aile, mahalli bağlar, loncalar  ve -daha içsel bir boyutta- tarikatlarla daha büyük bir bütüne bağlandığı geleneksel toplumların organik yapısının temelini yıkma eğiliminde olmuştur. Gayet tabiidir ki böylesi bir toplumun değerler sistemi her zaman için, bu tür bağları gevşetecek veya zayıflatacak birtakım güçlerin tehdidine açıktır. İslâm dünyasının kalkınması bu bağlan yok etmese de, şüphesiz zayıflatmıştır.</p>
<p>İslâm dünyasında son yirmi otuz yılda cereyan ettiği ve algılandığı biçimiyle kalkınma, insan ve toplum, insan ve tabiat ve son olarak da insan ve Allah arasındaki ilişkileri etkilemektedir. Bu anlayış, İslâm&#8217;ın teomorfik anlayışına zıt, dünyevi ve evrimci bir antropomorfık felsefe­nin gelişmesini sağlamaktadır. Bu görüşten etkilenen müslüman da ha­liyle, toplumu bir ümmet veya Allah’ın kanunlarıyla idare edilen dini bir cemaat olarak değil; giderek daha hızlı bir üretim ve tüketim çarla içine girmeye mahkum, atomize bireylerden oluşmuş bir topluluk ola­rak görmeye başlamaktadır. Aynı şekilde tabiat da artık, Allah’ın, içinde uyumlu bir şekilde yaşanacak ve tefekkür edilecek bir eseri değil; müm­kün olduğunca seri biçimde tüketilmesi ve yağmalanması gereken bir nesne; yani ‘o’dur. Son olarak Allah da, insan hayatının her anına hükmeden,kişinin her iş ve hareketinde kendisine karşı sorumlu olduğu  kadir-i mutlakbir Varlık değil, çok çok yaratıklarını uzaktan seyretmek­le yetinen bir varlıktır.</p>
<p>Tabii ki bu saydıklarımız, yaygın olmakla birlikte İslâmi değerler sistemini yok edememiş eğilimlerdir. Aslında bu değerler, yakın zaman­lara kadar bakim olan kalkınmacı fikirlerin doğurduğu meselelere kar­şı ciddi tepkiler yaratacak kadar kuvvetlidirler. Bunun yanısıra, insanla­rın sektiler hümanizm, ütopyacılık veya tarihi determiniz medayalı kalkınmadan gördüğü zarar üzerine Batı’da pek çok akıl sahibi araştırmacı bu fikri yeniden değerlendirirken; İslâm dünyasında da kalkınma sûrecini İslami değerler açıcından yeniden tanımlama çabaları görülmektedir. Geleceğin müslümanların &#8216;kalkınması’ hakkında ne göstereceği bir yana; İslâmi açıdan kalkınma, insanın, şimdi, burada ve onunla bir­likte olan ve ona Allah tarafından bahşedilmiş her türlü imkanın farkı­na varmasından başka bir şey değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Seyyid Hüseyin Nasr,Modern Dünyada Geleneksek İslam</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-islam-dunyasinda-deger-ve-kalkinma/">Çağdaş İslam Dünyasında Değer ve Kalkınma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-islam-dunyasinda-deger-ve-kalkinma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cihadın Manevi Anlamı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cihadin-manevi-anlami/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cihadin-manevi-anlami/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2015 14:24:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İbadetler]]></category>
		<category><![CDATA[Cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Cihadın Manevi Anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[kelime-i tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Hüseyin Nasr]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7964</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ve Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza iletiriz. Allah muhakkak ki iyilik edenlerle birliktedir.&#8221; (Ankebut, 69) ‘Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.’ (Hadis) Bugünlerde İslâm’la ilgili hiçbir mesele üzerinde cihad kadar hassasiyetle durulmamıştır. Kille iletişim araçlarında olduğu kadar ilmi kitaplarda da tartışılan bu terime verilen farklı anlamlar sadece Batılı  yorumcuların değişik görüşlerini değil, kavramı anlamlandırmada ‘fundamentalistler’ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cihadin-manevi-anlami/">Cihadın Manevi Anlamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-25.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7965" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-25.jpg" alt="Cihadın Manevi Anlamı" width="360" height="242" /></a></p>
<p>Ve Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza iletiriz. Allah muhakkak ki iyilik edenlerle birliktedir.&#8221;</p>
<p>(Ankebut, 69)</p>
<p>‘Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.’</p>
<p>(Hadis)</p>
<p>Bugünlerde İslâm’la ilgili hiçbir mesele üzerinde cihad kadar hassasiyetle durulmamıştır. Kille iletişim araçlarında olduğu kadar ilmi kitaplarda da tartışılan bu terime verilen farklı anlamlar sadece Batılı  yorumcuların değişik görüşlerini değil, kavramı anlamlandırmada ‘fundamentalistler’ ve gelenekçiler arasında. Varolanderin ayrılığı da yansıtmaktadır. Şu anda Batı’daki İslâm imajının cihadın manasını anlamakla ne denli ilintili olduğu düşünülürse, geleneksel İslâm’ın bu anah­tar fikri asırlar boyunca nasıl tahayyül ettiğini ve onun İslâm maneviya­tıyla olan bağını anlamak da o denli önem kazanmaktadır. Arapça bir kelime olan cihad, Kur’an ve hadisteki evrensel manasından ziyade İslâm hukukundaki anlamıyla Batı dillerine çoğunlukla ‘kutsal savaş’ olarak çevrilmiştir, chd kökünden türetilmiştir bu kelimenin birincil an­lamı, ‘kendi kendine çabalamak’ veya ‘uğraşmak’tır. Haliyle böyle bir çe­viri, Batı’daki yaygın yanlış kanaat lslâm= ‘kılıç dini’ fikriyle de birleşince, cihad yan anlamsal bir düzeye indirgenmiş; asıl anlamım oluşturan manevi ve içsel boyutu yitirmiştir. Yine, son yüzyılda, özellikle de son yıllarda birbiriyle çatışan bir kısım ‘fundamentalist&#8217; ve devrimci hareke­tin ortaya çıkarak cihad terimini ya da onun türevlerinden birini kul­lanması, kelimenin mûslûmanlarca yıllar yılı kavrana-geldiği gelenekselanlamı tamamen tersine çevirmiş, bu tür çarpıtmalar, cihad gibi dini manevi açıdan anahtar bir kavramın hakkıyla anlaşılmasını eskisinden çok daha zor hale getirmiştir.</p>
<p>Cihadın manevi anlamını ve İslâm&#8217;a göre, hayalın hemen hemen her alanına uygulandığını kavrayabilmek için. İslâm&#8217;ın insanın bireysel varoluşu ile içinde yaşadığı ve dünyevi hedeflerini gerçekleştirdiği toplum arasında bir denge tesis etme fikrini hatırda tutmak gerekir. İlahı  Adalet’in yeryüzündeki yansıması ve insan ruhunun huzuru açısından &#8221; kaçınılmaz olan bu denge, hristiyani terimlerle söyleyecek olursak, &#8216;’bütün kavrayışların ötesindedir’’. Hristiyanlık manevi hayat ve ahlak gayesini Hz. İsa’nın göğe yükselişiyle idealize ederken, İslâm bu tür bir manevi yükseliş için, içsel ve dışsal bir dengenin kurulmasını gerekli görmektedir. İslâm toplumlunun ,tarih boyunca gösterdiği istikrar; Şeriatla  belirlenmiş,İslâmî normların değişmezliği ve İslâm’ın sürekli ve kalıcı  yapısının bir sonucu olan geleneksel İslâm medeniyetinin zaman üstü tabiatı; hepsi söz konusu denge idealinin ve bu idealin gerçekleştirilme-sinin birer yansımasıdır. Hem Şeriat (veya İlahîHukuk) Öğretilerinde hem de İslâm sanatında böylesine aşikar olan bu denge, İslâm kelimesi­nin türediği selam kökünün anlamı olan huzurdan ayrılamaz.</p>
<p>Hayat, tabiatı gereği hareket demek olduğuna göre, bu dünyadaki dengenin korunması da bir durağanlık veya pasiflik anlamına gelemez. Olumsal değişimler, zamanın aşındırıcı etkisi ve yaşanan onca hadise düşünüldüğünde, dengede kalmanın daimi bir çabayı gerektireceği açıktır. İşte bu, cihadı hayatın her safhasında sürdürmek demektir. Şe­hevi arzu ve tutkularla kuşatılmış olmanın sancısını çeken, nisyanla malul insan fıtratı, hem bireysel hem de toplumsal anlamda söz konu­su hassas dengenin kaybedilmesi; hatta birey düzleminde çözülme, top­lum bazında da kaosa sebebiyet verecek dengesizlik halinin ortaya çık­ması gibi gibi bir tehlikeyi içermektedir. Böylesi bir trajik sondan kaça­mak ve tevhid’in ya da topyekün birliğin gerçekleştirilmesi yolunda in­sanlığı kemale eriştirmek için, birey ve İslâm toplumunun mensubu olarak her bir müslüman cihada sarılmalı; kendileriyle savaşılmadığı takdirde bu hayati dengeyi yok edebilecek güçlere karşı, anbean içsel ve dışsal anlamda bu mücadeleyi sürdürmelidir. Tabii ki bu, toplumun mücadele eden-çatışan birimler ve güçler öbeğinden çok, İlahi Nassın izini taşıyan bir ortaklık olarak görülmesi halinde gerçekleşebilecektir. İnsan hem maddi hem de manevi bir varlık; kendi içinde kusursuz bir küçük kainattır.</p>
<p>Bunun yanısıra, içerisinde kimi ihtiyaçlarını giderdiği ve varlığının bazı yönlerini geliştirdiği bir toplumunda üyesidir. İnsan öncelikle, cevheri ilahi karakterli bir akla; ayrıca bazen bu aklı perdeleyebildiği gibi bazen de kökenini sorgulamada kişiye yardımcı olabilen duyarlıklara sahiptir. İnsanda hem aşk hem nefret hem cömertlik hem tamahkarlık, hem şefkat hem de saldırganlık içkindir., Yine şimdiye dek, her biri farklı dini ve ahlaki normlara sahip bir çok “beşeriyet&#8221;; kendilerine has mensubiyet bağlan bulunan bir çok milli, etnik ya da ırksal grup ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak, yaşa­nan tüm olaylara ve katmanlara yayılan cihad, sosyal alanda olduğu ka­dar siyasi ve iktisadi faaliyetler alanında da dallanıp budaklanmış ve in­san hayatını karakterize eden karmaşıklığı paylaşmaya başlamıştır. Za­hiri anlamıyla cihad, “darû&#8217;l-lslâm&#8221;ı, yani Islâm alemini gayri-İslâmî güçlerin işgal ve sızmalarına karşı korumak demektir. Cihadın zahiri anlamda kullanıldığı bu ‘kutsal savaş&#8217;ınen mükemmel örnekleri olarak,İslâm tarihinin ilk yıllarındaki, genç ümmetin varlığını tehdit eden savaşlar gösterilebilir.</p>
<p>Kurulmakta olan bir ümmetin hayatiyeti açısından son derece önemli ve bu nedenle de evrensel bir anlamı olan bu savaşlardan dönerken Peygamber-i Zişan (s.a.v.), ashabına, küçük savaştan büyük savaşa dönmekte olduklarını buyurmuştur: İnsanın asli tabiatı olan Allah rızasına uygun yaşamayı engelleyen bütün güçlere karşı sürdürülecek, içsel bir savaştır bu.</p>
<p>İslâm tarihi boyunca, Islâm aleminin bir kısmının veya tamamının  içten veya dıştan tehdit altına girdiği anlarda küçük cihada çağrı dört bir yanda yankılanmıştır.Bu çağrı özellikle, tehditlerin neredeyse tüm Islâm aleminin varlığına yöneldiği ve sömürgeciliğin yayıldığı  13.H/19.M yüzyıldan itibaren süreklilik kazanmıştır. Ne ki İslâm ale­minin kimi bölümlerinde cihad düşüncesini uyandıran bu gibi durum­larda bile kavram, savaşı kutsayan dinsel bir argüman olmaktan çok, toplumun yabancı askerî -İktisadî güçler veya fikirlerce işgaline karşı kendini koruma çabası olarak belirmiştir. Elbette bu, dini duyguların bir çatışmayı meşrulaştırmak veya kışkırtmak maksadıyla, özellikle son dönemlerdeki kimi örneklerde gözlendiği üzere, kötü yolda kullanıla­mayacağı anlamına gelmez. Yine de İslâm alemi en azından, diğer me­deniyetlerin ve hatta seküler Batının tarihte pek çok örneğini sergiledi­ği bu ayıbı asla ortak olmamıştır. Üstelik, din insan topluluklarındaki temel önemini kaybettiğinde, fıtratları gereği insanlar, iman ya da inançtan çok daha süfli bir takım sebeplerden ötürü savaşıp birbirlerini katletmektedirler.İslam Tarihinin açıkça gösterdiği gibi,şer-i bakış savaşa asla göz yummamış,sonuçlarını önceden görüp onu engellemeye çalışmıştır.Herhalükarda,toplu savaş düşüncesi ve bu düşüncenin uygulaması olan sivil insanların katli,dini cihadı olumlayan bir medeniyetin ürünü değildir.</p>
<p>Daha zahiri bir düzlemde, küçük cihadsosyo-ekonomik alana da uygulanır. Cihad, kişinin kendisinden başlayarak çevresinde de adaleti tesis etmesi anlamına gelir, Hakkını, iffetini, ailesini ve namusunu korumak da cihaddır ve dini bir görevdir. Şeriat’in vurguladığı, aileden ümmete tüm sosyal bağların kuvvetlendirilmesi düşüncesi de aynı görevkapsamı içindedir. Modern -sekûler anlamda değil- Kur an prensip­leriyle uyumlu sosyal adaleti gerçekleştirmeye çalışmak, iktisadi girişimleri olduğu kadar, toplumda dengeyi yeniden kurmak (yani cihadı İfa etmek) için de bir yoldur. Tabii bu arada herkesin refahı göz-önünde tutulmalı; maddi refahın kendisi amaç haline getirilmemeli ve Kur’an’ın  “ahi re t sizin için bu dünyadan daha hayırlıdır&#8221; emri hatırlanmalıdır. İki dünya arasındaki bu mükemmel ilişkinin unutulması da bir dengesizlik haline yol açacak ve bu kez tersinden bir cihad ortaya çıkacaktır.</p>
<p>İnsanın yüceliği, göründüğü ve olduğu arasındaki sürekli çatışmada ve dünya hayatı boyunca ‘hakikatine’ varmak için kendi kendisini aşma ihtiyacında yattığından; cihadın bütün dış şekilleri, insanın kendi , içinde devamlı sürdürmek zorunda olduğu büyük iç cihadlabütünleş­rtirilmedikçe, eksik kalacak; hatta hatta insanın aşırı bir şekilde dışa bağ­lanmasını yol açabilecektir</p>
<p>Konu manevi açıdan ele alındığında, İslâm’ın bütün ‘esaslarının ci­hadla İlgili olduğu görülebilir. Müslümanlığın nişanesi olan Kelime-i şehadet, yani ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ ve ‘Muhammed (s.a.v.) O’nun elçisidir’ ifadesi sadece İslâmî açıdan Hakikat’i dile getirmekle kalmaz, aynı zamanda bize iç cihadın silahlarını da sunar.</p>
<p>Kelime-i tevhidin ilk harfi, arapça yazılışıyla, Yüce Hakikat’i diğer bütün şeylerden ayıran ve ifadenin bütün olumluluğunu o Hakikat’e hasreden eğik bir kılıç gibidir. Şehadetin ikinci kısmı ise, O Yüce Haki­katken kainata ve insanlığa sadır olan, kudretiyle göz kamaştırıcı bildi­riyi içerir. Bu iki şehadeti nazil oldukları kutsal dilde söylemek, bir iç cihada soyunmak; kim olduğumuzun, nereden geldiğimizin ve nereye gittiğimizin ayırdında bulunmak demektir.</p>
<p>İslami ibadetlerin temelini oluşturan günlük namazlar da yine,insanı,kainatın ritmiyle ahenkli daimi bir ritme kavuşturan,kesintisiz bir cihaddır.Namazı düzenli ve huşu içinde eda ederek,gaflete,sefahate ve tembelliğe karşı sürekli bir iradi mücadele,yani bir nevi manevi savaş gerçekleştirmiş oluyoruz.</p>
<p>Aynı şekilde, kişinin dış dünyanın ihtiras ve iğvasına karşı direnme safiyet zırhını kuşandığı Ramazan orucu da iç cihad olmaksızın ortaya çıkarmayacak bir zûhd ve iç disiplini gerektirir.Mekke’ye yapılacak Hacc ziyareti de genellikle uzun hazırlıklar, çabalar, sıkıntılar ve zorlukluklarla gerçekleşir. Peygamberin ‘’Hacc bütün cihadların en üstünüdür&#8217;’ sözüne yakışacak, esaslı bir mücadeledir bu. İç cihadı gerçekleştirecek kişi için Allah’ın Evi’ni haccetme, diğer Kabe olan kalpteki Ev Sahibi ile  karşılaşma anlamına da geleceği için; Kutsal Kase’yi arayan(*) şövalye gibi Mukaddes Ev’e gidecek hacı da, sonunda tüm zahmetlerin unutulduğu, manevi bir savaşa girişmek durumundadır.</p>
<p>Nihayet, zekat da bir cihad türüdür zira kişi böylelikle, servetinin bir bölümünden vazgeçerek tamahkarlığa ve nefsinin hırsına karşı savaş açmış olur. Ayrıca, zekatınbir çok şekilde verilebilmesi toplumdaki iktisadi adaletin tesisini de kolaylaştırır Cihad, İslâm’ın şartlarından biri olmasa da, bir anlamda diğer bütün şartların içinde yer alır. Aslında manevi açıdan bakıldığında tüm bu şartlar, bir olan Allah’ın tefekkûründen doğan huzurla çelişmek bir yana onu tamamlayan iç Cihad’ın  ışığında anlaşılabilir.</p>
<p>Manevi hayatta kemale ulaşan yol da iç cihadın ışığında ilerler. Ruhumuz, gerçeği arayışta bizi yanlışlara sürükleyen fani dünyaya derinden derine kök saldığından, İlahi Huzur’a bu dünyanın kirinden arınmış olarak çıkmak yoğun bir iç cihadı gerekli kılar. Genellikle ruh bezginliği, pasiflik ve vurdum duymazlık şeklinde beliren ve insanın neredeyse ikinci bir tabiat haline getirdiği ’hakikatte ne olduğunu unutma’ hastalığının üstesinden gelmede de, yine kararlı bir cihad çabası gerekir. Aynı şekilde, ruhun merkezkaç eğilimi sebebiyle dağılmasını önle­mek ve onu kesret içinde nafile gezinmekten İlahi Huzur’un ve güzelli­ğe asıl mekanı olan merkeze döndürmek de, iç cihaddır. Katılaşmış kalbi, Allah sevgisiyle bütün yaratılanları kucaklayacak bir sevgi ırma­ğında eritmek, bir nevi simyadaki ‘solveedcoagula’ işlemini yerine getirmektir:</p>
<p>Bu da ruhun ‘düştüğü hale’ karşı açılan bir iç savaştan; onu, gerçek tabiatından haberdar olmadıkça sürdüreceği bu yabancılık halinden kurtarmaktan başka bir şey değildir. Ve son olarak, yalnızca Allahu Teala’nın mutlak olduğunun ve sadece Zatı’nın ‘ben’ diyebileceğinin idrakine varmak, ruhun gaflet uykusundan uyandığı ve yaratıldığı hikmet  uğruna yüce bilgiyi kazandığı en üstün cihaddır denilebilir. Bu sebeple, manevî ve batınî açıdan iç cihad veya mücadele, öncelikle bütün mane­vî tekamülü anlamada bir anahtar ve İslâmî mesajın tamamını kapsayan Bir’in idrak edilmesinde bir yoldur. Kemale doğru uzanan İslâm yolu, bu yolun dünyadaki banii Sevgili Peygamberimiz’in işaret ettiği büyük cihadla anlaşılabilir.</p>
<p>Her nefes alışta, bizim irademiz dışında ve bizi yaratan Allah-u Teala tarafından murad edildiği kadar işleyen ömür saati, vücudumuza hayat kazandıracak cihadla idame etmektedir. Şuurlu hayatımızın her anında; sadece bizimle ilgili alemdeki dengeyi kurarken değil, bilinci­mizin esas kaynağı olan İlahî Hakikat’ı hatırlarken de cihad etmeyi dü­şünmeliyiz. Alman her nefes, bütün yaratılmışların kendisinden geldiği ve kendisine döneceği o en yüce isim kalblerde yankılanıncaya ve insan gafletten tamamiyle uyarıncaya kadar, ruha iç cihadı sürdürmesi gerek­tiğini hatırlatır. Peygamberimiz, ‘Kişioğlu uykudadır, ölünce uyanacak­tır’ buyurmuşlardır. Manevi insan, gafletten uyanmak; bütün hakikatların aslı olan Hakikat’e, bütün dünya güzelliklerinin onun soluk bir yan­sımasından ibaret olduğu Hakiki Güzellik’e(Cemal) ve herkesin aradığı Huzur’a kavuşmak için iç cihada girişir ve dünyadan geçer&#8230;</p>
<p>Seyyid Hüseyin Nasr,Modern Geleneksel İslam</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cihadin-manevi-anlami/">Cihadın Manevi Anlamı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cihadin-manevi-anlami/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Medeniyet&#8217;in Bunalımı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-medeniyetin-bunalimi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-medeniyetin-bunalimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 15:23:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu ve Batı'nın Trajedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Medeniyet Bunalımı]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Hüseyin Nasr]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6000</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlık tarihinin şu son anlarında, biri Doğu’da, biri de Batı&#8217;da sahnelenen iki trajedi izliyoruz. Modern medeniyet bunalımının, -her şeyden önce Katının ürünü olan bu bunalımın- genellikle çevre bunalımıyla ilgili olarak bütünüyle hissedildiği Batı dünyasında ileri sürülen çozüm yolları, ilk etapta bunalıma yol açanlarla bizzat aynı etmenleri içermektedir. İnsanlardan arzularını disiplin altına almaları, akıllı birer hümanist [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-medeniyetin-bunalimi/">Modern Medeniyet’in Bunalımı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/zBK981312KY656_250.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7208" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/zBK981312KY656_250.jpg" alt="Modern Medeniyet'in Bunalımı" width="289" height="289" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/zBK981312KY656_250.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/zBK981312KY656_250-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 289px) 100vw, 289px" /></a></p>
<p>İnsanlık tarihinin şu son anlarında, biri Doğu’da, biri de Batı&#8217;da sahnelenen iki trajedi izliyoruz. Modern medeniyet bunalımının, -her şeyden önce Katının ürünü olan bu bunalımın- genellikle çevre bunalımıyla ilgili olarak bütünüyle hissedildiği Batı dünyasında ileri sürülen çozüm yolları, ilk etapta bunalıma yol açanlarla bizzat aynı etmenleri içermektedir. İnsanlardan arzularını disiplin altına almaları, akıllı birer hümanist olmaları, insan olsun olmasın, komşularına saygı göstermeleri istenmektedir. Ne var ki, bu isteklerin, insanın tutkularını ve aşağılık eğilimlerini frenleyecek manevî bir güç olmadıkça yerine getirilmesinin imkansız olduğunu kavrayabileni pek azdır. İnsanı insan oluşun altına sürükleyen, hümanist insan anlayışından başka bir şey değildir. İnsanın ne idügü ve içinde bir imkân olarak aydınlık tepeler kadar derin karanlıkları da taşıdığı konusunda ciddi bir cehâlet sahibi olunduğu ıçin bu tıp kolay çözüm önerilerine başvurulmaktadır.Binlerce yıldır dinler insanlara kötülükten kaçınıp, erdem sahibi olmalarını öğretiyor.</p>
<p>Modern insan ise, önce ruhunu kuşatan din gücünü yok edip, sonra da kötülüğün ve günahın anlamını bile sormaya girmiyor. Şimdi de, her ne kadar, lâik olmayı sürdürüp insanın hayatının kutsal olandan ayrı devam etmesi gerektiğini önerdikleri için, erdemleri başka başka deyimlerle tanımlama yoluna gidiyorlarsa da pek çok insan çevre kirlenmesi bunalımına çözüm olarak geleneksel erdemlere dönemeyi öneriyor.</p>
<p>Denilebilir ki, Batı da yaşayan yığınla kadın ve erkeğin psikolojik dengesizliğinin yanı sıra, çevre bunalımıyla, kent çevrelerinin kirliliği ve benzeri sorunlar, insanın yalnızca ekmekle yaşayıp, ‘tanrıları öldürme&#8217; ve Semavî olandan bağımsızlığını ilan etme girişiminin sonuçlarıdır. Ama insan, içinde bulunduğu durumun doğal ürünü olan eylemlerinin sonucundan kurtulamaz. Şu anda ise tek ümidi, artık isyancı bir yaratık olmayı bırakıp, hem Gök’le hem de yerle barışmak ve kendisini İlâhî Olan&#8217;a teslim etmekte yatıyor. Bu da, sözcüğün bugünkü anlamıyla “modern” olmayı bırakmak ve ölüp, yeniden doğmak demektir. Ne var ki, sorun bu boyutuyla, çevre bunalımıyla ilgili yapılan tartışmalarda pek az ele alınmaktadır. Su-çevre-hava kirlenmesi tartışmalarının gözden kaçırılan boyutu, insanın insan olarak rolü ve doğasıyla, bizzat kendisinin yol açtığı bunalımı çözmek istemesi durumunda, geçirmesi gereken manevî dönüşümdür.</p>
<p>Genelde Doğu’da ve özelde Islâm dünyasında sahnelenen trajedi ise, Batı’nın endüstrileşmiş kent toplumunda ve bu toplumu yaratan Batı medeniyetinde görülen başarısızlıklara yol açan aynı yanlışların, büyük oranda tekrarlanmasıdır. Doğu’nun Batı karşısındaki tutumu, Batı’yı körü körüne model almak değil, ders alınacak bir inceleme sahası şeklinde görmek olmalıdır.</p>
<p>Kuşkusuz, endüstrileşmiş dünyanın Batı dışında kalan dünya üzerindeki siyasî-ekonomik ve askerî baskısı, pek çok kararların alınmasını imkânsızlaştıracak ve pek çok seçimi dışarda bıraktıracak kadar büyüktür. Fakat, olumsuz sonuçları ortaya çıkmış belli hareketleri tekrarlayıp durmak ya da şu veya bu projenin gerçekleştirilmesinde, Batı’da yapılmış olması dışında daha iyi bir neden gösterememek için, herhangi bir özür olmasa gerek. Yeryüzü, Batı medeniyetinin işlediği hataların yeniden işlenmesine daha fazla katlanacak değildir. Bu bakımdan, yeryüzünde, tüm yerin ve üstünde yaşayanların mutluluğunu hesaba katacak kadar geniş açılı bir gücün halâ var olmaması ne büyük bir talihsizliktir.</p>
<p>Bu iki trajediden birincisi ikinciyi gölgede bırakıyor; çünkü yerkürenin kalan yanını doğrudan etkileyen, modernleşmiş ve endüstrileşmiş dünyada yaşanan olaylardır. Söz gelimi, su-hava-çevre kirlenmesi bunalımı endüstrileşmiş güçlerin herhangi biri tarafından ekonomik ve teknolojik politikalarında dil ucuyla ifade edilmek yerine ciddi olarak ele alınsa, bu tür alanlarda bu güçlerı örnek edinenler üzerinde kesinlikle ölçülemez etkiler bırakacaktır. Doğu, insanın gerçek doğası hakkında çağlar boyu koruyup geldiği bilgiyi unutmadan önce, Batı yeniden insanın kim olduğunu bir hatırlayabilse, insanın geleceğine de farklı olacaktır!</p>
<p>Seyyid Hüseyin Nasr &#8211; Modern İnsanın Çıkmazı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-medeniyetin-bunalimi/">Modern Medeniyet’in Bunalımı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-medeniyetin-bunalimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çağdaş Müslüman !</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-musluman/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-musluman/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2015 15:22:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Müslüman !]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Hüseyin Nasr]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6002</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm dünyasının ücra köşelerinde modernizmin etkisinden uzak yaşayıp giden çağdaş Müslüman, hayatın gerilimlerinin normal insan varlığından farklı olmadığı homojen hır dünyanın imindedir hata, fakat, İslâm dünyasının, modernizmin şu veya bu derecede etkisine girmiş merkezî yörelerinde yaşamını sürdüren Müslüman ise, birbirleriyle çatışma içindeki iki ayrı dünya görüşü ve değerler sisteminin oluşturduğu kutuplaşmış bir gerilim alanında bulunmaktadır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-musluman/">Çağdaş Müslüman !</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/indir-11.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7206" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/indir-11.jpg" alt="Çağdaş Müslüman !" width="274" height="184" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/indir-11.jpg 274w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/indir-11-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/04/indir-11-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 274px) 100vw, 274px" /></a>İslâm dünyasının ücra köşelerinde modernizmin etkisinden uzak yaşayıp giden çağdaş Müslüman, hayatın gerilimlerinin normal insan varlığından farklı olmadığı homojen hır dünyanın imindedir hata, fakat, İslâm dünyasının, modernizmin şu veya bu derecede etkisine girmiş merkezî yörelerinde yaşamını sürdüren Müslüman ise, birbirleriyle çatışma içindeki iki ayrı dünya görüşü ve değerler sisteminin oluşturduğu kutuplaşmış bir gerilim alanında bulunmaktadır. Zihnine ve ruhuna yansıyan bu gerilimle çağdaş Müslüman, çoğu zaman kendi içinde ikiye bölünmüş, derinden derine yeniden bütünlenme ihtiyacı duyan hır ev görünümü arz etmektedir.</p>
<p>Ve eğer entelektüel bir eğilimdeyse, yaşayan bir gerçeklik olarak İslâm’ın entelektüel mirasını, Merkez den yayılan bir mesaj ve insan için kenardan Merkeze yolculusunda bu kılavuz olan bu zengin mirası hemen yanı başında görecektir. Bu, önünde bütün yaratıkların sadece bir hiç olduğu göz kamaştırıcı Allah gerçeğinin egemenliğine ve sonra da, O&#8217;nun emriyle var olup, büyük melekler aleminden maddî varlık düzeyine kadar çok sayıda düzeylerden oluşan hiyerarşik Evren’e dayalı bir dünya görüşü; ’ insanı, Allahın bir sûreti {halaka’llahü Ademe a lâ sû rati hi) ,  O’nun yeryüzündeki halifesi ve aynı zamanda, her emrine itaat eden tam hır kulu olarak görmeye dayalı bir &#8216;Weltanschauung&#8217;dur (dünya görüşü).</p>
<p>Bu dünya görüşü aynı şekilde, doğa dünyasındaki her fenomenin İlâhî gerçeklikleri tan birer sembol olduğu; her şeyin O’nun İradesine ve O’nun Ellere de olan manevî doğasına (melekût) göre hareket ettiği fikrine dayanır Yine yalnızca Allah’ın kanununun (Şeriat), insanların bağlanma ve saygıları üzerinde nihai iddia sahibi bulunduğu ve yalnızca bu kanunun insanlara hakikî anlamda saadet getirebileceği anlayışı da bu dünya Görüşünün temellerini oluşturur.</p>
<p>Diğer yanda ise çağdaş Müslüman, hemen hepsi zihninde taşıdığı islamî ilkelerin tümüyle anti tezi olan, bu dünya görüşüne tamamen zıt modern Batı Medeniyeti’nin temel varsayımlarını; ya insanı Semavî olana isyan içinde bir yaratık ya da bütün olarak insanlığı, insanın gerçek doğasına yakışan hiçbir onurunun bulunmadığı bir karınca gürûhu olarak kabul etmeye dayalı bir yığın felsefe görmektedir.</p>
<p>Evren’i tek bir gerçeklik düzeyine -madde ve enerjiden oluşan zaman mekân bileşimine- indirgenmiş ve tüm yüce varlık düzeylerini, kocakarı masallarına, ya da -en iyimser düşünceyle- bilinçsizlikler toplamından alınmış imajlar derekesine düşürülmüş görmektedir. İnsanın gücüne, artık Allah&#8217;ın ha-lifesi olarak değil; kulluğu pahasına kendi ben’inin,ya da dünyevî bir güç veya topluluğun halifesi olarak değerlendirmeye dayalı yeryüzünde bir hükümdar gözüyle bakmaktadır. İnsanın İlâhî yapıdaki doğasının, ya kötürüm edilmiş ya da tümüyle yok sayılmış olduğunu görmektedir. Okuduğu Batılı filozoflar ve bilim adamlarının hepsinin sembolik doğa kavramına karşı çıktığını; bu kavramı ‘totemistik\ ‘animistik&#8217;veya çoğunlukla alçaltıcı çağrışımlarla yüklü aynı türden bir başka terimle ifade ederek nasıl küçük düşürdüklerini görmektedir.</p>
<p>Doğadaki fenomenleri Allah ın ayetleri olarak görmekten kaba gerçekler olarak görmeye atlamakla, aslında doğayı, modern insanın karşılığını son derece pahalı ödemeye başladığı çılgınca bir yağma ve soyguna hazırlayan bir eylem olan bu bakışın, nasıl önemli bir ilerleme eylemi olduğuna inandırılmaktadır. Nihayet, çağdaş Müslüman’a, kanunun, toplu halde yaşayan insanların yararlı bir anlaşmasından başka bir şey olmayıp, bu bakımdan göreceli ve sürekli değişken olduğuna inanması belletilmekte; böylelikle zımnen, insanın davranışları için değişmez bir ölçü görevi yapan ve insanın kendi ahlâkî standartlarını nesnel olarak tartabileceği bir terazi koyan İlâhî Kanun diye bir şeyin bulunmadığı söylenmektedir.</p>
<p>Bu ve bunun gibi daha pek çok zihnî ve felsefî soru, şu veya bu derecede modernizmin etkisi altında bulunan çağdaş Müslüman’ın zihnini sürekli olarak meşgul etmektedir. Ancak bütün bu sorular ne herkesi aynı ölçüde uğraştırmaktadır, ne de her modernleşmiş Müslüman aynı derecede moderndir. Bu nedenle, her çağdaş Müslüman’ın açmazı aynı değildir. Fakat, ne de olsa zıt doğalara sahip iki ayrı dünya görüşü arasındaki gerilim her yerde, hattâ farklı tür ve tonda da olsa, bir bireyden diğerine gözlemlenebilmektedir.</p>
<p>Dünya görüşleri arasındaki bu çatışma ve çağdaş Müslüman’ın içinde bulunduğu açmaz, aynı biçimde başka alanlarda da göze çarpmaktadır. -Geleneği bir kuşaktan diğerine aktarmanın en önemli aracı olarak sahip bulunduğu evrensel anlam uyarınca- eğitimde de yine bu iki rakip sistem, çağdaş Müslüman’ı aralarına sıkıştırmış bir halde yarış içindedirler.</p>
<p>Bir yanda, dedelerin ve babaların kucağından Kur’ân okullarına (mektepler), medreselere ve -keza san’at ve el işi hünerlerinin öğretildiği atölye ve loncalar- sûfî merkezlerine (hankâhlar veya zaviyeler) kadar klasik eğitim kanalları; öte yanda ise, çoğunlukla Avrupa dillerinden aktarılmış radyo ve televizyon programları ve resmî düzeyde, hemen hemen hepsi bizzat Batı eğitim sisteminin görülmemiş boyutlarda bir bunalımdan geçmekte olduğu bir zamanda çeşitli Batılı modellerin kötü birer taklidinden oluşan çeşitli Müslüman ülkelerin modern eğitim sistemleri faaliyet halindedir.  Her iki sistemde de anne babayla çocuk ve hattâ öğretmenle öğrenci ilişkileri arasındaki farklılık kadar, okutulan konuların içeriği arasındaki farklılık da en üst düzeydedir.</p>
<p>İslâm dünyasının daha çok modernleşmiş çevrelerinde küçücûk çocuklar bile bu gerilimi yaşamaktadırlar; bir yandan, hala«dede veya ninenin ağzından basit bir dilde en derin hikmetler içeren çeşitli geleneksel öyküler dinlerlerken, öte yandan, televizyon ekranlarında ölüm vb. dehşet öykülerini izlemektedirler. Bu gerilim ve zıtlık, yetişkinler arasında daha da belirgindir; iki rakip eğitim sisteminin yarattığı doğal savaş alanının içine düşen çağdaş Müslüman, hem eğitim görmek isteyen bir birey, hem de çocuğuna okul seçmek isteyen bir anne baba olarak şaşırmış bir haldedir. Geleneksel eğitim sisteminden modern sistemlere geçiş, çoğu kez ani ve parçalayıcı olmakta ve çağdaş Müslüman’ın karşı karşıya bulunduğu karışıklığın ana nedenlerinden birini oluşturmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Seyyid Hüseyin Nasr,Modern İnsanın Çıkmazı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-musluman/">Çağdaş Müslüman !</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-musluman/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Batı Teknolojisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-bati-teknolojisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-bati-teknolojisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2015 21:14:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Batılı Yaşam Biçimi]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Batı teknolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Hüseyin Nasr]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6032</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modern Batı teknolojisi, sadece insanı işine yabancılaştıran bir yaşam biçimi yaratmamış, ayrıca bu teknolojiye sahip olanlara da, olmayanlara hükmetme gücü sunmuştur. Hayâl edilemeyecek düzeyde bilgi akışıyla beraber baskının gelişmiş formları, telefon, radyo, sinema, televizyon ve şimdi de internet ortaya çıktı. Söz konusu bilgi ve düşünce akışı İslâm dünyasından ve diğer Batı dışı kültürlerden Batı dünyasına ,hemen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-bati-teknolojisi/">Modern Batı Teknolojisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/insan001_tn.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-6018" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/insan001_tn.jpg" alt="Modern Batı Teknolojisi" width="354" height="520" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/insan001_tn.jpg 354w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/insan001_tn-204x300.jpg 204w" sizes="(max-width: 354px) 100vw, 354px" /></a>Modern Batı teknolojisi, sadece insanı işine yabancılaştıran bir yaşam biçimi yaratmamış, ayrıca bu teknolojiye sahip olanlara da, olmayanlara hükmetme gücü sunmuştur. Hayâl edilemeyecek düzeyde bilgi akışıyla beraber baskının gelişmiş formları, telefon, radyo, sinema, televizyon ve şimdi de internet ortaya çıktı. Söz konusu bilgi ve düşünce akışı İslâm dünyasından ve diğer Batı dışı kültürlerden Batı dünyasına ,hemen daima çok az bilgi aktarımını mümkün kılarken, akış hep ters yönde gerçekleşmiş ,bunun sonucunda da Batı-dışı kültürler daha önce hiç olmadığı kadar “yabancı” fikir, düşünce ve yaşam biçimi bombardımanı altında kalmıştır. Bu, sonuçları İslâm dünyası açısından son derece düşündürücü ve farklı seviyelerde ve alanlarda cereyan eden fenomenin sonuçları, dini pratiğe ve onun dünyaya gelecekte vereceği cevaba da ciddi biçimde etki edecektir.</p>
<p>Açıkça görülüyor ki İslâm toplumları, özellikle de gençliği, bitmeyen bir Batı malları ve özellikle de Amerikan pop kültürüyle hazcı (hedonist) Batı kültürünün bir çeşit saldırısına uğramıştır. Yeni medya artık Virgil Thompson’ın veya Leonard Bernstein’ın müziğini veya Amerikan balesini değil de, bir grup gencin fazlasıyla seksî danslarını sergilemektedir ki bu da dinin temel karakteristiği olarak ciddiyeti bilhassa vurgulayan Islâm açısından, toprağın yanlış işlenmesi anlamına gelmektedir.</p>
<p>Artık İslâm’a tehdit olarak Marx, Heidegger, Russell ve Sartre’dan çok, büyük şehirlerdeki gençlere hitap eden Michael Jackson ve Madonna’dan söz etmek durumundayız. Gençlerin isyan fikri, içki ve ilaç kullanımı, cinsel sapkınlıklar, kuşkusuz ki İslâm’ın öğretileriyle; Allah&#8217;ın kurallarına uyum, ailenin önemi, yaşlılara ve özellikle anne-babaya saygı, alkolden ve evlilik dışı cinsel ilişkiden kaçınma gibi ilkelerle taban tabana zıttır. Enerjilerinin çoğunu bu meselelere çözüm aramaya sarf eden Batı’daki Hristiyanlar ve Mûsevîler gibi, Islâm dünyası da pek yakın bir gelecekte aynı sorunlarla geniş ölçekte yüzleşecek gibi görünmektedir.</p>
<p>Pek çok insan, asıl tehdidin Batı felsefe ve ideolojisinden çok, gençler üzerinde etkili olan Batı yaşam biçiminden geldiğini iddia etmektedir. Biz de burada, her halde düşünsel ve felsefî faktörlerin önemini göz ardı etmeden, yaşam biçiminin ne denli önemli olduğunu vurgulamalıyız. Modernleşmiş Müslümanların ilk nesillerince benzeme ya da uyma düşüncesiyle benimsenen Batı yaşam ve giyiniş tarzı, İslâm dünyasında ciddi tartışma ve çatışmalara yol açmıştı. Modern iletişim araçlarının etkisiyle çok daha yaygın ve mütecaviz bir biçimde İslâm dünyasına nüfûz eden bu modern ve post-modern Batı kültürüne karşı tepkiler, gelecekte daha da çoğalacak gibi görünmektedir.</p>
<p>Seyyid Hüseyin Nasr,İslam ve Modern İnsanın Çıkmazı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-bati-teknolojisi/">Modern Batı Teknolojisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-bati-teknolojisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gerçek İslâmî Edebiyat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gercek-islami-edebiyat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gercek-islami-edebiyat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2015 21:06:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Batıdan Gelen Fikirler]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçek İslâmî edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Hüseyin Nasr]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6029</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gerçek İslâmî edebiyat, Franz Kafka veya en iyi biçimde Dostoyevskinin yazılarında gördüğümüz öznel edebiyat türünden bütünüyle farklıdır. Bunlar ve bunlar gibi daha başka yazarlar, kuşkusuz modern Batı edebiyatının en önemli simalarıdır; fakat daha pek çok batılı modern edebiyatçı gibi, hepsi de İslâm’ınkinden farklı, hattâ bütünüyle İslam’ın ruhuna aykırı bir bakış açışı taşımaktadırlar. İslâmî bakış açısına [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gercek-islami-edebiyat/">Gerçek İslâmî Edebiyat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/turk_edebiyatinin_wikipediasi_tanitildi_h912.gif"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-6030" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/turk_edebiyatinin_wikipediasi_tanitildi_h912.gif" alt="Gerçek İslâmî Edebiyat" width="555" height="288" /></a>Gerçek İslâmî edebiyat, Franz Kafka veya en iyi biçimde Dostoyevskinin yazılarında gördüğümüz öznel edebiyat türünden bütünüyle farklıdır. Bunlar ve bunlar gibi daha başka yazarlar, kuşkusuz modern Batı edebiyatının en önemli simalarıdır; fakat daha pek çok batılı modern edebiyatçı gibi, hepsi de İslâm’ınkinden farklı, hattâ bütünüyle İslam’ın ruhuna aykırı bir bakış açışı taşımaktadırlar. İslâmî bakış açısına bira/ yakın olan eski Batılı edebiyatçılardan, bütünüyle Hrıstıyan olmalarına rağmen, çok yönlerden Müslüman yazarlara benzeyen Dante ve Goetheyi gösterebiliriz.</p>
<p>Son zamanlarda ortaya çıkanlar arasında ise, modern yazarların aksine içten bir Hristiyan olup, bu yüzden dünyaya İslâm’mkine nisbeten yakın bir gözle bakan T. S. Eliot&#8217;u anabiliriz.</p>
<p>Bu tür kişilerin eserlerinin tersi yönde giden psikolojik roman, nes-nel bir gerçeklik olarak Hakikati görebileceği bir ölçüden yoksun olduğu halde, insan nefsine nüfuz etme girişimi ve sahip olduğu biçimle Islâm&#8217;a bütünüyle yabancıdır. Marcel Proust, kuşkusuz Fransız dilinin büyük bir ustasıydı ve A la reeherehe du temps perdu (Kayıp Zamanın İzinde) adlı eseri, modern Fransız edebiyatına tutkun olanların büyük ilgisini çekmişti; ancak bu tür metinler, her ne olursa olsun, İslâmî edebiyat için bir model oluşturmaktan çok uzaktır.</p>
<p>Evet, bu türden edebiyat, Arapça ve Farsça yazan birtakım yazarlar için bir ‘ilhâm kaynağı&#8217; olmaya başlamıştır; İran’ın son dönem en ünlü edebi figürü olan ve Kafka&#8217;nın çok fazla etkisinde kalan Sadık Hîdayet’in psikolojik bir umutsuzluk içinde intihar etmesi ne kadar ilginçtir. Büyük bir edebî yetenekti Sadık Hidayet; fakat, İslâmî hayat akışından kopmuştu bir kez. Bugün, görüşlerine İran toplumundaki İslâmî öğeler kuşkusuz karşı çıkıyor. Ama, Batı toplumunun yaşadığı düzensizlikleri ve psikolojik sorunları, Müslümanların henüz karşı karşıya bulunmadıkları sorunları ele alan bu tür yazarlar, kendilerini tanıyıp, bu yem has talıklara tutulan Müslüman gençler arasında yavaş yavaş popüler hale gelmektedir</p>
<p>Bugün Müslüman dünyada gözlemlenen en kötü trajedilerden biri de, son zamanlarda bilerek Batı’nın hastalıklarını taklide yeltenen yeni bir insan tipinin ortaya çıkmış olmasıdır. Böyleleri, gerçekten bir bunalım içinde olmadıkları halde, modern görünmek hevesiyle kendilerini bunalıma itmeye çalışmaktadırlar. Fırtınalı ve bunalımlı bir ruhtan çıkıyormuş izlenimi verecek şiirler yazmaktadırlar; oysa, hiç de bir bunalım içinde değillerdir. Nihilist olmaktan kötü bir şey yoktur; fakat,Batı san&#8217;atının çöküşünü taklit etmek için, nihilist edebiyat ve san&#8217;at üretme çabasıyla nihilizm taklidi yapmak daha kötüdür.</p>
<p>Tanrı-tanımaz ve nihilist bir bakış açısının yanı sıra, İslâm dünyasında sanat ve edebiyat yoluyla yayılan psikoloji ve psikanaliz, İslâm karşısında bugün cidden büyük bir tehlike arz etmektedir; bu noktada yapılacak olan, geleneksel İslâmî psikoloji ve psikoterapiye dönmek ve edebiyat adına İslâm dünyasına giren bu kadar şeyin nesnel bir değerlendirmesini gerçekleştirmeye imkân verecek ölçüde özgül bir İslâmî edebiyat eleştiriciliği yaratmaktır.</p>
<p>Batı’dan gelen İslâm karşıtı psikolojik ve felsefî fikirlerin edebiyat kanalıyla İslâm dünyasına ne ölçüde sızdığını görmek için, çeşitli Orta Doğu kentlerinde üniversitelerin bulunduğu caddelerden şöyle bir geçivermek yeterlidir. Her tarafta, standlarda veya yerlerde yayılmış bulunan kitaplar içinde dinî eserler ve özellikle bir Kur’ân bulmak hâlâ mümkündür. Fakat, İslâmî dillerde, ‘edebiyat’ kılıfı içinde sunulan, Marksizm ve egzistansiyalizmden tutun da Batı pop kültürüyle ilgili kitaplara kadar, yığınla eser bulmak da mümkündür. Bunlara karşı verilmiş cevapları ve reddiyeleri içeren kitaplar da var kuşkusuz; çünkü, İslâm ve yaydığı manevî hava hâlâ canlılığını koruyor. Fakat bütün bu olgular, İslâm’ın karşısındaki tehlikenin büyüklüğünü göstermektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Seyyid Hüseyin Nasr,İslam ve Modern İnsanın Çıkmazı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gercek-islami-edebiyat/">Gerçek İslâmî Edebiyat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gercek-islami-edebiyat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern İnsanın Çıkmazı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/6027/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/6027/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2015 21:01:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Çevre Kirliliği]]></category>
		<category><![CDATA[Das Kapital]]></category>
		<category><![CDATA[Marksizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Hüseyin Nasr]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6027</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kuşkusuz doğrudur ki, Batılılar birbiri ardı sıra Batıyı silip süpüren hareketlerin derinlerde yatan köklerinden habersizdirler; ve yine doğrudur ki hiç kimse, İkinci Dünya Savaşandan sonra Hippi hareketi gibi bir hareketin Batıda böylesine yaygınlaşacağını kestiremezdi. Ve yine kimse postmodernizm gibi bir akımı öngöremezdi. Fakat modernleşmiş Müslümanlar bu akımların öylesine uzağındadırlar ki, bırakın hareketlerin köklerinin farkında olmayı, yayılma [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/6027/">Modern İnsanın Çıkmazı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/6027/332-2/" rel="attachment wp-att-14155"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-14155" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/332.jpg" alt="" width="300" height="225" /></a>Kuşkusuz doğrudur ki, Batılılar birbiri ardı sıra Batıyı silip süpüren hareketlerin derinlerde yatan köklerinden habersizdirler; ve yine doğrudur ki hiç kimse, İkinci Dünya Savaşandan sonra Hippi hareketi gibi bir hareketin Batıda böylesine yaygınlaşacağını kestiremezdi. Ve yine kimse postmodernizm gibi bir akımı öngöremezdi. Fakat modernleşmiş Müslümanlar bu akımların öylesine uzağındadırlar ki, bırakın hareketlerin köklerinin farkında olmayı, yayılma ve gelişmelerinden bile habersiz kalmakta; ama, bu hareketler sahnedeki merkezi yerlerini alınca da, ya şaşırıp kalmakta ya da yine kör bir teslimiyetin içme düşmektedirler.</p>
<p>Çevre kirliliği bunalımı söylediklerimize en güzel örnektir.</p>
<p>Müslümanlar, böyle bir sorunun varlığının bile farkında değillerken, Batı&#8217;da bu bunalımın yığınlarca insanın merkezi ilgi alanı haline gelmesine de beklemiş terdir. Ve şimdi de, acaba İslâm dünyasında kaç kişi, eğer insanlar alıp kullanacak olurlarsa, bu önemli sorunun muhtemel çözümü için bir anahtar sunabilecek doğayla ilgili son derece zengin İslâm geleneğinin ışığında düşünmektedir bu gerçekten nazik sorunu.</p>
<p>Batının İslam karşısındaki meydan okuyuşlarını daha somut bir biçimde incelemek için, bugün modern dünyada moda olup,İslam dünyasında da kültürel, hattâ dinî hayatını etkisi altına alan alan bazı izmleri örnek olarak ele alalım. Önce, isterseniz Marksizime veya daha genelde sosyalizme bakalım. Bugün, İslam dünyasının çoğu yörelerinde genellikle İslâm&#8217;a doğrudan saldırmıyorsa da, ekonomik ve sosyal faaliyetler bir yana, dini hayata bile dolaylı biçimde etki eden Marksizm hakkında pek çok şey söylenip atılmaktadır. İslam sonrasında genel olarak Marksizm veya sosyalizmden söz edenlerin çoğu pek çoğu toplumun zihinlerinde çözüm aradıkları kimi sorunlarına ilişkin olarak da kavramlardan söz etmektedir. Ne ki Markszmi veya kuramsal sosyalizim ciddi olarak bileni pek azdır.</p>
<p>Şu kadar üniverste çevrelerinde Marksizm&#8217;den söz eden yığınla genç Müslüman öğrenci var; ama, acaba kaçı ‘’ Das Kapitalı ‘’veya ikinci derecede önemli Marksist eserleri okumuştur; ya da kaçı Marksizm’i salt akıl düzleminde ciddi ciddi savunabilir diye sormaktan kendini alamıyor insan. Marksist hevesler genç Müslüman için, İslâm toplununum sorunlarını İslâmî açıdan ve kendi sosyal geleneklerinin çerçevesi içinde düşünmeği kabul etmemeleri noktasında bir özür olmaktadır yalnızca.</p>
<p>Benliğini parçalamak kendini bir &#8216;aydın’ veya özgür &#8220;aydınlar grubu&#8217;nun, ama hangi tür- olursa olsun, tüm sorunlara yerleşik Marksist çözümleri önerip, başka başka topraklarda da, İslâm toplumunun sorunlarını, bir İslâm toplumu olduğu için daha yeni ve değişik bir biçimde düşünme sorumluluğunu akıl bile etmeden, bütünüyle farklı bir sosyo-kültürel çerçevede akıl yürüten bir aydınlar grubunun üyesi olarak görmek için bilinmeyen tüm içeriğiyle bu kara kutunun adını etiket olarak üzerine vuru-vermek yeterli gelmektedir. Ve sırf bu biçimde, Marksizm&#8217;in, içeriği tahkik edilmemiş bir paket veya her türde ağrıyı dindirecek bir aspirin olarak körü körüne peşinden koşmaktır ki, en kötü türde bir demogojiye ortam hazırlamaktadır.</p>
<p>Sorunları daha akla yatkın ve anlamlı bir biçimde tartışma yerine,adına Marksizm deniverilen şeyin etkisi altında kalanlar, sonunda, inanç hayatında yol açtığı apaçık zararlar bir yana toplumunun gençlerine dile gelmez zararlar veren anlamsız bir çatışma ve zihnî hır katılaşma doğuran kör ve düşüncesiz bir itaatin içine yuvarlanmaktadırlar,</p>
<p>Ne yazık ki, bugüne değin Müslüman yetkililerin diyalektik materyalizmin meydan okuyuşuna karşı çıkışları, İslam’ın geleneksel aklî bilimlerindeki zengin zihnî verilerden kaynaklanmak yerine, nedense hep aktarımsal (nakit) veya dinî bilimlerden kaynaklanmıştır. Ama, dinî kanıtlar ancak inanç sahibi olanlara sunulabilir, Kur’ân’ın yetkinliğini kabul etmeyen birinin düşüncelerine, hemen önce Kur’ân’dan bir sureyle karşı çıkmanın ne yararı olacaktır? Bu alanda ulemânın kaleme aldığı eserlerin çoğu, sağır kulaklara seslendikleri ve ele alınan konuda hiçbir etkinliği olmayan kanıtlar ileri sürdükleri için eleştirilebilir.</p>
<p>Onlar çoğunlukla dönüşmüş olana vaaz verme konumunda kalmaktadırlar. İslâm geleneğinin, modern Avrupa felsefesinden kaynaklanan her türlü akıma zihnî düzeyde bütünüyle karşı koyabilecek zenginliğe ve derinliğe sahip olduğunu düşündükçe, şu andaki durum ne kadar da üzüntü verici oluyor! Gerçekte, geleneksel hikmet karşısında, tam bir aldanmışlık içinde Göğü fethetmeye çıkmış kuru bir gürültüden başka nedir şu modern felsefe? Bugünün sözde sorunlarının pek çoğu, yanlış konmuş sorulara ve gerçekleri hiç bilmemeye dayanmaktadır; ve yalnızca geleneksel hikmetin, eski Babil’den Ortaçağlar Çin’ine kadar uzanan bir alanda, en evrensel ve en dallı budaklı bi-çimlerinden biriyle de İslâm’da ve on dört yüzyıllık hayatı süresince İslâm’ın ortaya koyduğu zengin zihnî gelenekte bulunan hikmetin çö-zebileceği niteliktedir.</p>
<p>Seyyid Hüseyin Nasr,İslam ve Modern İnsanın Çıkmazı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/6027/">Modern İnsanın Çıkmazı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/6027/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamiyet &#8221;İzm,İst vb.&#8221; Gibi Kavramları Kabul Etmez</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamiyet-izmist-vb-gibi-kavramlari-kabul-etmez/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamiyet-izmist-vb-gibi-kavramlari-kabul-etmez/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2015 20:44:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İslamiyet ''İzm]]></category>
		<category><![CDATA[İst vb.'' Gibi Kavramları Kabul Etmez]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Hüseyin Nasr]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6023</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugün, İslâm dünyasında, modern dünyada olup biten her şeyin dikkatli bir eleştirisi ve A dan Z’ye incelenmesi eksiği vardır. Böyle bir eleştiri olmadan, Batıyla mücadelede ciddi hiçbir şey yapılamaz. Modernleşmiş Müslümanların, &#8220;İslam ve&#8230; bağdaştırmanın yolu&#8221; diye başlayan tüm sözleri, ve den sonra, bir başka vahyedilmiş ve ilham olunmuş dünya görüşü dışında ne gelirse gelsin, başarısız [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamiyet-izmist-vb-gibi-kavramlari-kabul-etmez/">İslamiyet ”İzm,İst vb.” Gibi Kavramları Kabul Etmez</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/942138_272698186207908_1917930215_n.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-6025" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/942138_272698186207908_1917930215_n.png" alt="İslamiyet ''İzm,İst vb.'' Gibi Kavramları Kabul Etmez" width="480" height="222" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/942138_272698186207908_1917930215_n.png 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/942138_272698186207908_1917930215_n-300x139.png 300w" sizes="(max-width: 480px) 100vw, 480px" /></a>Bugün, İslâm dünyasında, modern dünyada olup biten her şeyin dikkatli bir eleştirisi ve A dan Z’ye incelenmesi eksiği vardır. Böyle bir eleştiri olmadan, Batıyla mücadelede ciddi hiçbir şey yapılamaz. Modernleşmiş Müslümanların, &#8220;İslam ve&#8230; bağdaştırmanın yolu&#8221; diye başlayan tüm sözleri, ve den sonra, bir başka vahyedilmiş ve ilham olunmuş dünya görüşü dışında ne gelirse gelsin, başarısız kalmaya mahkumdur. Aksi halde, Islâmla Batı sosyalizmini, Marksizm&#8217;i veya egzistan-siyalizmi (varoluşçuluk), evrimciliği ya da bu türlerden bir başka şeyi bağdaştırma girişimleri, işe, ele alınan sistem veya İzm’i İslâmî ölçülerin ışığında tam bir eleştiriye tabi tutmadan başlandığı ve İslâm, bütünlüğü içinde, bilinçsizce kendi yerine merkez olarak kabul edilen şu veya bu ismi niteliyici basit bir sıfat olma imkanını dışlayan bütün bir sistem ve her şeyi kucaklayıcı bir açı değil de, şu veya bu modern ideolojiyi tamamlayıcı parçalı bir eşya görüşü yerine konduğu için daha baştan mahkûm edilme durumundadır.</p>
<p>Bir gün İslâm sosyalizmini, öbür gün İslâm liberalizmini veya bir başka Batılı &#8216;izm’i gündeme getiren günlük modalardaki hızlı değişim, böyle bir yaklaşımın ne kadar saçma ve sığ olduğunun kesin kanıtıdır. İslâm’ın yapısını bütünlüğü içinde kavrayan herkes bilir ki,İslâm hiçbir zaman, kendisinden bağımsız ve hatta kendisine düşman bir düşünce sistemi karşısında, basit bir niteleyici veya es kaza konmuş bir bütünleyici derekesine indirgenivermeye izin vermez.</p>
<p>Seyyid Hüseyin Nasr,İslam ve Modern İnsanın Çıkmazı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamiyet-izmist-vb-gibi-kavramlari-kabul-etmez/">İslamiyet ”İzm,İst vb.” Gibi Kavramları Kabul Etmez</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamiyet-izmist-vb-gibi-kavramlari-kabul-etmez/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
