<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sebile Başok Diş | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/sebile-basok-dis/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 19 Nov 2020 15:27:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Sebile Başok Diş | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Makineler Dünyasında İnsan Özgürlüğü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/makineler-dunyasinda-insan-ozgurlugu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/makineler-dunyasinda-insan-ozgurlugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Nov 2020 15:27:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[makine ve kölelik]]></category>
		<category><![CDATA[Makineler]]></category>
		<category><![CDATA[Makineler Dünyasında İnsan Özgürlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Sebile Başok Diş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24761</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modern dönemlerin en çok yüceltilen kavramı muhteme­len özgürlük kavramıdır. Devletler öyle olmadıkların­da bile özgür bir devlet olmakla övünürken, küçük çocuklar bile ailelerinden özgürlük talep etmekte, insanlar kararlarına meşruiyet kazandırmak istediklerinde onun özgürce alınmış bir karar olduğunu söylemektedir. İfade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü gibi özgürlükler medya­da dünya çapında tartışmalara konu olmaktadır. Çoğunlukla da [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/makineler-dunyasinda-insan-ozgurlugu/">Makineler Dünyasında İnsan Özgürlüğü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24765 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/1_8lECG73jZ_WrwK44Un9qHA-300x121.jpeg" alt="" width="466" height="188" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/1_8lECG73jZ_WrwK44Un9qHA-300x121.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/1_8lECG73jZ_WrwK44Un9qHA-600x243.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/1_8lECG73jZ_WrwK44Un9qHA-768x311.jpeg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/1_8lECG73jZ_WrwK44Un9qHA-1024x414.jpeg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/1_8lECG73jZ_WrwK44Un9qHA.jpeg 1056w" sizes="(max-width: 466px) 100vw, 466px" /></p>
<p>Modern dönemlerin en çok yüceltilen kavramı muhteme­len özgürlük kavramıdır. Devletler öyle olmadıkların­da bile özgür bir devlet olmakla övünürken, küçük çocuklar bile ailelerinden özgürlük talep etmekte, insanlar kararlarına meşruiyet kazandırmak istediklerinde onun özgürce alınmış bir karar olduğunu söylemektedir. İfade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü gibi özgürlükler medya­da dünya çapında tartışmalara konu olmaktadır. Çoğunlukla da özgürlükten seçme hakkı anlaşılmakta ve kişisel tercihler adeta kutsanmaktadır.</p>
<p>Modern dönemde insanların seçim yapabilme gücüne büyük önem verilmektedir. Modern dönemin büyük düşü­nürlerinden biri olan John Stuart Mill&#8217;e göre seçim yapabil­menin önemli olmasının nedeni, onun insana katkıda bulun­masıdır. <u>Mill,</u> bu çerçevede insanların algılama ve ayırt etme duygusunun, zihinsel aktivitelerinin ve hatta ahlaki tercih yeterliliğinin ancak seçim yapmakla gelişebileceği iddiasın­dadır (Akt. Harris, 1998,272).</p>
<p>Modern kabullere göre kişi, hayatının nihai efendisidir ve her ayrıntıyı belirlemekte özgürdür. Günümüz tüketim top- lumlarında kişiler yalnızca ürünler arasında seçim yapmak durumunda kalmamakta, ondan aynı zamanda tüm hayatını karar ve seçimlerden oluşan koca bir alaşım gibi görmesi de istenmektedir (Salecl, 2016,9).</p>
<p>Kişinin seçim yapabilmesi, seçim yapabilmeyi mümkün kılacak imkânların olmasıyla anlam kazanır. Bauman, özgür olmakta ve özgür kalmaktaki tek önemli unsurun özgür bi­reylerden oluşan &#8220;özgür toplum&#8221;un, kişinin dilediği gibi dav­ranmasını yasaklamaması ve onu bu eylemlerden dolayı ce­zalandırmaktan kaçınması olduğunu belirtir. Yasaklamaların ve cezai yaptırımların olmayışı, kişinin dilediği gibi davran­ması için gerekli olan fakat yeterli olmayan bir koşuldur. Kişi dilediği ülkeye gitmekte özgür olsa da bilet için parası olma­dığında bir yere gidemez. Seçtiği alanda yetenekli olmakta özgür olabilir ama bu o alanda kendine yer bulabileceği anla­mına gelmez. Kişi ilgisini çeken işte çalışmakta özgür olsa da hazırda böyle bir iş mevcut olmayabilir. Dilediğini söyleme özgürlüğüne sahip birey, sesini hiç duyuramayabilir. Bu yüz­den özgürlük kısıtlamalarının yokluğunun yanı sıra imkânla­rın da mevcut olmasını gerektirir (Bauman, 2015, 8-9).</p>
<p>Özgürlükte imkânların mevcudiyeti zorunludur. Kierkegaard&#8217;ın ifadesi ile olabilirden yoksun olmak, her şeyin bizim için ya zorunluluk ya da bayağılık haline dönüşmesi anlamım taşır. Kişilik de olabilirin ve zorunluluğun bir sente­zidir (Kierkegaard, 2004, 51). İnsan kişiliğinin ortaya çıkması açısından özgürlük bir zorunluluktur. Sadece zorunlulukla­rın bulunduğu, olabilirliklerin, yani imkânların mevcut olma­dığı bir yerde özgürlük olamayacağı için birey de ortaya çıka­maz. Birey, kişilik sahibi insandır ve kişilik kendisini bireysel farklılıklarla gösterir. Bu farklılıkların ortaya çıkabilmesi için olabilirlikler olmalıdır.</p>
<p>Kısıtlamaların yokluğu ve imkânların varlığı insanlara gerçekten seçme özgürlüğü verir. Günümüzde insanların önemli kararlarda etkin olma olanağı küreselleşme, bürok­rasi, çok uluslu şirketlerin muazzamı gücü gibi nedenlerle azalmaktayken, kişisel hayatlarında görece önemsiz konu­larda seçimler yapma imkânları artmaktadır. Örneğin geliş­miş ulaşım araçları sayesinde gerekli maddi imkânlara ve zamana sahip olan herkes dünyanın neredeyse her köşesine gitme özgürlüğüne sahiptir. Buna karşın küresel ısınma gibi önemli konularda bireysel seçimleriyle etkin olması neredey­se imkânsızdır.</p>
<p>Yalnızca kişisel hayat söz konusu olduğunda bile özgür­lük sorumluluğu beraberinde getirir. Bauman&#8217;ın da söylediği gibi özgür bir ülkede olmanın anlamı, kişinin kendi yaptık­larından sorumlu olmasıdır. Kişi hedeflerinin peşinde koş­makta özgürken, hata yapmada da özgür olur. İlki, İkincisi ile aynı pakettedir. Kişinin yapmak istediğinin ve yaptığının ona beklediği faydayı ve hatta herhangi bir fayda getireceğinin bir garantisi bulunmamaktadır (Bauman, 2015, 8). Özgürlüğün imkânlar içermesi, olabilirliklere kapı açar. Bauman bu ne­denle bir oyuna benzettiği özgürlüğe katılanların deneyim­lerinin kaderleri kadar belirsiz, olumsal ve uçsuz olduğunu söyler (Bauman, 2013a, 296).</p>
<p>Özgürlük içinde yaptığımız seçimlerin birtakım sonuç­ları olmakta, bizlerin de bu sonuçları üstlenmesi gerekmek­tedir. Ancak Yıldız Silier&#8217;in de belirttiği gibi insanların çoğu özgürlük isterken kendisini kandırmaktadır. Bu kişilerin asıl istediği, özgürlük değil, serbestlik ya da bedeli ödenmemiş bir özgürlüktür. Bunların durumu adeta yerçekimsiz bir or­tamda yürümeyi istemek gibidir. Yürümeyi mümkün kılanın sürtünme olması gibi özgürlüğü mümkün kılan da sorumlu­luktur (Silier, 2014, 61).</p>
<p>Özgürlükçü olmak ölçüsüz olmak anlamına gelmedi­ği gibi özgür olmak da rahat olmak demek değildir. Özgür olmak varoluşun sonsuz zorluklarını tanımak ve ahlaki dav­ranış için hazır reçetelerin olmadığını fark etmek demektir (Billington, 1997, 302). Yalnızca ahlak alanında değil, nere­deyse hayatın insani hiçbir alanında hazır reçeteler bulun­mamaktadır. Her önemli karar sonrası birtakım sonuçlar doğmakta, bu sonuçlar karan alanın sorumluluk alanına giri-vermektedir. Sorumluluğun özgürlüğün ayrılmaz bir parçası olması, kimi insanların özgürlüğü bir yük gibi görmesine ne­den olmaktadır. Seçilecek alternatiflerin artışı bu yükü daha da ağırlaştırmaktadır.</p>
<p>Yaşamlarımızı kişiselleştirip kusursuzlaşmamızı sağ­laması gereken seçenek artışı, daha çok doyum yerine daha büyük kaygı, yetersizlik ve suçluluk duygusu doğurmakta­dır. insanlar bu duyguları hafifletmek için pazarlamacılardan veya yıldız fallarından tavsiye almaya, kozmetik sektöründen güzellik tüyoları edinmeye, ekonomistlerin ekonomi tahmin­leriyle yönlerini bulmaya, ilişkilerinde kişisel gelişim uzman­larının tavsiyelerine uymaya razı olmaktadır (Salecl, 2016, 11). Artan seçenek bolluğu, seçilebilecek alternatifler olarak insanların kafalarını karıştırmakta, insanlar karşılanma çıkan seçeneklerin çokluğu karşısında şaşkına dönmektedir. Öyle ki marketten alınacak bir diş macunu ya da peynirin seçimi bile bir problem olmaktadır. Kalite, fiyat ve tür bakımından birbiriyle yarışan bu ürünlerden hangisini almanın en doğ­ru karar olacağım belirlemek pek de kolay değildir, insanlar daha önemli konularda daha büyük zorluklar yaşamaktadır. Üniversiteye gidecek bir genç hangi bölümü, hangi üniver­sitede okumalıdır? Bir insan, çalışılması mümkün olan iş sa­halarından hangisini tercih etmeli, kiminle evlenmeli, hangi şehirde yaşamalı, çocuğunu ne şekilde yetiştirmeli ve hangi okula vermelidir? Bu konularda varolan çeşitli alternatifler arasında en doğrusu hangisidir? Bu konularda ortaya çıkan her yeni alternatif, verilecek karan zorlaştıran bir unsur ola­rak kişinin seçim özgürlüğüne dahil olmaktadır.</p>
<p>Tercihte bulunmayı veya karar vermeyi güçleştiren önemli bir husus da kişilerin bilgisizlik içinde olmalarıdır. Günümüz insanları, çocuk yetiştirmeyi bilmeden çocuk sahi­bi oldukları için ebeveynlik uzmanlarına, kilolarım denetle­meyi bilmedikleri için diyetisyenlere, kendileriyle ya da di­ğer insanlarla etkili iletişim kurmayı bilmedikleri için iletişim uzmanlarına ve psikiyatrlara başvurmaktadır (Köse, 2010, 112-113). Bu açıdan eğitim sistemlerinin gözden geçirilmesi gerekmektedir. Mevcut eğitim sistemlerinin ve ebeveynlerin büyük çoğunluğu çocuğu yalnızca iş gücü piyasasına kazan­dırmayı hedeflemektedir. Oysa hayat iş yaşamından ibaret değildir. Kişinin kendi başına yeterli olmasını sağlayacak bir donanım, etkili iletişim becerisi, doğru şekilde beslenme bil­gisi vb. de insan hayatı için lüzumlu bilgilerdir. Bu bilgilerle donatılmamış birey, hayat bunları bilmeyi gerektirdiğinde kendisi yeterli olmadığı için başkalarına muhtaç olacaktır.</p>
<p>Kişilerin kendi akıllarına, muhakeme güçlerine, içgüdü­lerine ve olgunluklarına duydukları güvenin azalması, seçe­nekler bolluğu karşında uzmanların ellerine teslim olmala­rına yol açmaktadır. Uzmanlar birer profesyoneldir ve Ivan illich&#8217;e göre profesyonellerin işleri insanlara neye ihtiyaçları olduğunu söylemektir. Bu kişiler, reçete yazma gücünün ken­di ellerinde olduğunu ileri sürerler. Yalnızca neyin iyi oldu­ğunu ilan etmekle kalmaz, ayrıca neyin doğru olduğunu da takdir ederler. Bu kişilerin alameti ne aldıkları maaş, ne aldık­ları uzun eğitim, ne yaptıkları hassas iş ne de sosyal statüle­ridir. Maaşları düşük ya da vergilerle kuşa çevrilmiş olabilir, eğitimleri yıllar boyunca sürmemiş yalnızca birkaç haftaya sıkıştırılmış olabilir, sosyal statüleri pek yüksek olmayabilir. Profesyonelin alameti, otoritesidir ve bu otorite ona bir kişiyi müşteri olarak tanımlama, o kişinin ihtiyaçlarını belirleme ve o kişiye reçete yazma yetkisi verir (Illich, 2010, 54).</p>
<p>Konularının uzmanları olan profesyoneller yakın zaman­da ortaya çıkmıştır. Ancak insanları onlara yönlendiren da­nışma ihtiyacı yeni değildir. İnsanlar geçmişte de önemli ve zor kararlar almanın eşiğinde olduklarında başka insanların fikirlerini alma, onların tecrübelerinden faydalanma ihtiyacı duymuşlardır. Aile ve akrabalık ilişkilerinin güçlü olduğu, aile büyüklerinin saygı gördüğü, hayatın şimdiki gibi hızlı değişmediği dönemlerde başkalarına danışmak daha kolay ve risksizdi. Çağımızda hayat çok hızlı değişmektedir ve bu nedenle geleceği öngörmek zorlaşmaktadır. Bu nedenle pek çok insan özellikle önemli kararların arifesinde, tanıdıktan &#8220;sıradan&#8221; insanlara değil, profesyonellere danışma ihtiyacı duymaktadır.</p>
<p>Özgürlük kavrayışımızda bazı sorunlar vardır. Belirli alanlarda bazı özgürlüklere sahip oluşumuz, hayatımızın bütünüyle efendisi ve şekillendiricisi olduğumuz anlamına gelmemektedir. İnsanlar gerçekte sayısız sınırlandırmaya tabidir. Yaygın özgürlük söylemleri ise bu gerçeğin göz ardı edilmesine neden olmaktadır. Bu söylemin benimsenmesi ne­deniyle insanlara içindeki her unsuru diledikleri gibi biçim­lendirerek yaşamlarını bir sanat eserine çevirebileceklermiş gibi davranılmaktadır. İnsanlar ideal bir dünyada yaşıyormuş gibi, yaptıkları seçimler geri döndürülemez değillermiş gibi hareket etmeye teşvik edilmektedir. Oysa gerçekte ekonomik koşullar, seçme özgürlüğünü kısıtladığı gibi tek bir yanlış ka­rarın da telafisi mümkün olmayan feci sonuçları olabilmekte­dir (Salecl, 2016,15).</p>
<p>Hayatımızı bizim karar ve eylemlerimiz dışında etkile­yen pek çok etken vardır. Örneğin bir kişi işinde ne kadar çalışkan ve başarılı olursa olsun, ekonomik bir kriz sonrası çalıştığı firma iflas edebilir ve bu kişi işsiz kalabilir. Bir sürücü aracını ne kadar dikkatli kullanırsa kullansın, isterse tüm tra­fik kurallarına harfiyen uysun yine de sarhoş bir sürücünün kurbanı olabilir. Sağlığımıza ne kadar dikkat edersek edelim, bizim dışımızda kalan bir etken nedeniyle, mesela bir sivri­sinek ısırması nedeniyle, hasta olabiliriz, insan tüm hayatını kontrol edebilecek ve bu hayatı dilediği gibi şekillendirebilecek bir güce sahip değildir. Ona böyle mutlak bir güce sahip­miş gibi davranmak büyük bir haksızlıktır.</p>
<p>Kişiler, kendilerini hayatlarına ilişkin her şeyin kontro­lünden sorumlu tutup bu kontrolü ne kadar çok üstlenirse her tür sorun daha da ürkütücü hale gelir. Böyle bir yakla­şım nedeniyle sağlık sorunları bireylerin en büyük günahı haline gelirken; birey işini kaybettiğinde, işini kaybetmeden önce yeni bir iş aramadı diye kendisini suçlu hissedebiliyor. Hasta insanlar ise hastalıklarının önüne geçemedikleri için kendilerini suçlayabiliyor. Bir hastalığı atlatamadığımızda bu yüzden kendi kendimizi suçlayabiliyoruz (Salecl, 2016, 51-52). Oysa insanın kişiliği bile tamamen kendisinin kont­rolü ile oluşmamaktadır. Jonathan Glover&#8217;in de söylediği gibi karakterin kendisi, insan kontrolünün dışındaki genetik ve çevresel etmenlerden de etkilenerek şekillenmektedir. Kendi kendisini yaratma, en başarılı halde bile kısmen mümkündür. Bu yüzden karakterin kendisi bir ölçüye kadar &#8220;işlerin öyle gelişmesi&#8221; ile ilgilidir (Glover, 2003,608).</p>
<p>Makineleri kontrol etmeye alışan insan adeta kendisine de bir tür makine gibi davranmaktadır: Kendi bedenini tıpkı bir klavye gibi kullanmak istemekte, tuşlara basarak klavye üzerinde çeşitli işlemler yaptığı gibi kendi ve hayatı üzerinde de tasarrufta bulunmaya çalışmaktadır. Her sorunu bu şekil­de kolayca çözmek isteyen modern insan, yüzündeki sivil­celerin varlığına dahi tahammül edememektedir. Hayatı ve kendisi ile ilgili her tür sorun, olay ve duruma bu şekilde yak­laşan bizler, tüm bunları mekanik bir şekilde değerlendirme eğilimindeyiz. Hem bedenimize hem de insanlarla ilişkileri­mize ve duygularımıza yaklaşımımız bu bakış açısının izleri­ni taşımaktadır.</p>
<p>Hayatta ortaya çıkan sonuçların salt bir seçim mesele­si olduğu fikrinin hâkimiyet kazanması ile beraber, aşk ve cinsellikle ilgili meseleler de kariyer ya da tatil seçimi yap­mak kadar kolay halledilebilecek meseleler olarak görülme­ye başlamıştır. Seçme fikri, hisler konusundaki algımıza da derinden etki etmiş ve neticede insanlar bir şeyler hissedip hissetmemeyi seçebilirmiş gibi davranmaya başlamıştır. Bu durumu özellikle üzücü duygulardan kurtulma çabalarında gözlemlemek mümkündür. Ancak seçme fikrini duygular alanına sokmak, kaygı ve suçluluk duygularını arttırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Örneğin ne yapılırsa yapılsın öfke duygusunun ortadan kalkmadığı durumlarda kişiler muhtemelen bu üzücü duygunun üstesinden gelemedikleri için kendilerine kızmaya başlıyordun Öfke, her ne kadar arzu edilmeyen bir duygu olarak görülse de gerekli bir duygu ol­duğu ve toplumsal değişimi hızlandırdığı unutulmamalıdır. Bu açıdan bakıldığında insanları öfkeden kurtarma çabalan, onları yatıştırmanın ve dikkatleri toplumsal meselelerden uzaklaştırıp bireysel sorunlara yöneltmenin bir yolu olarak değerlendirilebilir (Salecl, 2016,28-30).</p>
<p>Makineler dünyasında, dünya üzerindeki gücümüz ve etkimiz azalırken, özgürlüğü daha çok bireysel hayatımız, bedenimiz ve duygularımız üzerindeki kontrol ve seçim fik­ri ile ilişkilendiriyoruz. Makinelerin sağladığı olanaklar sa­yesinde artık şişman olmak, çirkin görünmek, fit olmamak, depresyonda olmak vb. şeyler bir kader olarak görülmekten çıkmış, bir seçenek olarak kişilerin özgürlüğü içerisinde de­ğerlendirilmeye başlamıştır. Geçmişten farklı olarak bugün bu olumsuzluklar kişinin sorumluluğu içinde görülmekte ve kişinin bunları halletmesi beklenmektedir. Teknoloji sayesin­de herkesin yağlarını aldırarak ya da midesini küçülterek ide­al ölçülere kavuşacağı varsayılmaktadır. Estetik cerrahinin imkânlarından faydalanmamak çirkin olmaktan memnun olmak şeklinde yorumlanmaktadır. Başarısız biri, çalışma yöntemlerinden bihaber tembel biri olarak düşünülmektedir. Hasta kişi de ya sağlığını koruma konusunda yeterince başa­rılı olamamış ya da uygun tedaviyi bulmada başarısız olmuş biridir. Nihayetinde teknolojinin ve teknik bilginin imkânla­rından faydalanarak sorunlarını çözmeyen kişi, bu sorunların asıl sorumlusudur.</p>
<p>Makine başındayken makineye hükmeden insan, benzer bir tavrı kendisine karşı da sergilemekte hem ilişkilerini hem duygularını hem de bedenini aynı şekilde yönetmeye çalış­maktadır. Bu yönetim, kendi kendinin efendisi olmanın, yani özgür olmanın gereği sayılmaktadır. Özgürlük, insanın ma­kineleri kontrol eder gibi tüm unsurları ile kendisini ve haya­tını tercihleri doğrultusunda kontrol edip yönetmesi olarak anlaşılmaktadır. Duygularını, diğerleriyle ilişkilerini, aşkı, önselliği ve bedenini yönetmek isteyen insan, bunlarla ilgili her şeyi denetleyemeyeceği gerçeğini kabul etmediği için sık sık acı bir başarısızlık duygusu yaşamaktadır.</p>
<p>İnsanlar hayatlarını kusursuz bir sanat eseri haline getir­me özgürlüğü ve sorumluluğu karşısında yetersiz kalmakta­dır. insandan iş, aile, evlilik, duygular, ebeveynlik dahil ol­mak üzere her alanda mükemmel olmasının beklenmesi, ona ağır gelmekte bu nedenle kişi inisiyatif almak istememekte­dir. Ne de olsa inisiyatif almaktansa başkalarına tabi olmak çok daha kolay bir yoldur. Ancak bu yol kolay olmasına kar­şın bir özgürlük kaybıdır. Arno Gruen&#8217;in de söylediği gibi özgürlük, özerklik ve sorumluluğu gerektirmektedir (Gruen, 2015b, 146). Kendi hayatı ile ilgili kararların alınmasını başka­larına devreden insan, özerkliğini yitirdiği ve sorumluluğunu terk ettiği için özgürlüğünü kaybetmiş olur.</p>
<p>Kendi kendini yönetme, özgür insan ile köle arasındaki en temel ayrımı oluşturur. Aristoteles de insanları kendilerini yönetmeleri açısından ikiye ayırmıştır. Ona göre insanların bir kısmı yöneten konumundayken, diğerleri yönetilenleri oluşturmaktadır. Bedenlerini kullanarak belirli işleri yapma­ları dışında kendilerinden başka bir şey yapmaları beklenme­yen insanlar kölelerdir. Aristoteles bunların yönetilmelerini ve emir beklemelerini daha uygun bulur. Çünkü köleler di­ğerlerine bağlı, aklını kullanma yetileri az da olsa gelişmiş fakat onun iradesine sahip olmayan kimselerdir (Aristoteles, 2013,31).</p>
<p>Platon özgürlüğü Aristoteles gibi irade ve kendini yönetme ile ilışkilendırerek ele almıştır.Ona göre en doğru insan en mutlu insandır; bu kişi de içinde en fazla krallık olan, kendisini en iyi dizginleyen kimsedir (Platon, 2005, 244). Platon&#8217;un bu görüşlerini özgürlükle ilişkilendirmemizin ne­deni, onun &#8220;içinde en fazla krallık olan&#8221; ifadesini kullanmış olmasıdır. Kuşkusuz bir devlette gücü en fazla olan, iradesi­ni en yetkin şekilde kullanabilecek, dolayısıyla en özgür kişi olarak nitelendirilebilecek insan kraldır. Bu nedenle Platon&#8217;a göre en özgür kişinin kendisini en iyi dizginleyen kimse oldu­ğunu söylemek yanlış olmayacaktır.</p>
<p>Platon ve Aristoteles&#8217;in özgürlüğe ilişkin görüşleri önem­lidir ancak onlar özellikle kendi dönemleri ve Ortaçağ&#8217;da etkili olmuş filozoflardır. Modern özgürlük kavramının içe­riğinin belirlenmesinde en etkili olan düşünürlerin başında Immanuel Kant gelmektedir. Kant için özgürlük oldukça önemlidir. Ona göre özgürlük, insanı diğer varlıklardan ayı­ran vasıflardan biridir. Kant&#8217;a göre özgürlük, ölümsüzlük ve Tanrı kavramları olmadan yüce bir varlık da olamaz (Kant, 2010, 25).</p>
<p>Kant çok önem verdiği özgürlüğü, istemenin yabana nedenlerden bağımsız olarak etkili olabilme özelliği olarak tanımlar (Kant, 2009, 97). Ona göre istemenin özgürlüğü özerklikten, yani istemenin kendi kendine yasa koyma özel­liğinden ibarettir. Dolayısıyla özgür bir isteme ile ahlak yasa­ları altında olan bir isteme aynı şeydir (Kant, 2009, 65). Kant, kendisinin de belirttiği gibi özgürlükten özerkliğe, oradan da ahlak yasasına gitmiştir (Kant, 2009, 71).</p>
<p>Kant da tıpkı Rousseau gibi bireyi özerk varlık saymış; ahlakı özerk bireyin dışsal şartların zorlamasıyla ya da dinî akidelerin baskısıyla oluşturmayan, bireyin özerkliğine bı­rakılan bir alan olarak görmüştür. Böylece Kant, Ahmet Çiğdem&#8217;in ifadesiyle bireyi epistemolojik, ahlaki ve politik bir özne olarak kurmuştur (Çiğdem, 2017, 103). Kant sonrası özgürlük dendiğinde akla kişinin eylemlerinin dış faktörler tarafından değil de kişinin kendisi tarafından belirlenmesi anlaşılır olmuştur.</p>
<p>Özerkliğin özgür olmanın asli unsurlarından biri olduğu, özgür insanın karşısında yer alan kölenin deneyimlerden de anlaşılmaktadır. Kölelerin yaşadığı en ağır başarısızlık duy­gusu, aslında yaşamış sayılmayacaklarının, bağımsız bir in­san olarak görülmemiş olmalarının, onlara hiçbir zaman ku­lak verilmediğinin, fikirlerinin hiçbir zaman sorulmadığının, bir çeşit mal olarak, başka birinin mülkü olarak değerlendiril­miş olduklarının farkına varmalarından kaynaklanır (Zeldin, 2010,17).</p>
<p>Kendi eylemlerini kendileri belirleme imkânına, yani özerkliğe sahip insanlar, kölelerden farklı olarak yaşamış ol­dukları duygusunu hissederler. Bağımsız oldukları için baş­kaları tarafından da bağımsız olarak görülürler. Söyleyecek sözleri vardır ve diğerleri onların fikirlerini sorup söyleyecek­lerine kulak verir. Hiçbir zaman bir mal ya da mülk olarak de­ğerlendirilmezler. Bu nedenle özgür insanlar büyük sorunlar­la karşılaştıklarında bile kendilerini güç ve sorumluluk sahibi bireyler olarak görmeye devam ederler. Buna karşın Simone Weil&#8217;in de belirttiği gibi itaat etmeye alışmış olanlarda güç­süzlük duygusu görülür ve bu durum son derece doğaldır (Akt. Çabuklu, 2014b, 117).</p>
<p>Kölelerin güçsüzlük duygusu içinde olmaları onların öz­gürleşme yolundaki en büyük engelleridir. Kölelik tarihini in­celeyen Hellie&#8217;ye göre her köle özgürlüğün hayalini kurmaz. Mutlak bir tahakküm altında geçen birkaç yılın ardından, bağımsız olarak varolmak bu insanlara neredeyse imkânsız görünmeye başlar (Akt. Zeldin, 2010,19).</p>
<p>Hayatı ve eylemleri konusunda söz sahibi olmayan, sesi­ne kulak verilmeyen, yaptığı davranışın nedeni kendi aklı ya da arzulan değil de başkalarının emirleri olan kölenin özgür olmadığı çok açıktır. Buna karşın yaptığı her işte köleleri kul­lanan, dünyadaki varlığını başkalarının bedenleri aracılığı ile ortaya koyan, kendi uzuvlarını işlevsel kılmayan köle sahibi­nin özgürlüğü de zannedildiği kadar açık değildir. Zeldin&#8217;in aktardığı bilgilere göre MÖ 77 yılında köle sahibi Plinius, köle sahibinin özgürlüğünü sorgulamış bir isimdir. Köle sahibi yaşlı Plinius, &#8220;Sokağa çıkmak için başkalarının ayaklarını, et­rafa bakmak için başkalarının gözlerini, insanları selamlamak için başkalarının hafızasını kullanıyoruz, hayatta kalmak için başkalarına muhtacız. Kendimize sakladığımız tek şey bazla­rımız.&#8221; diyerek köle sahiplerinin özgürlüğünü açıkça sorgu- lamıştır (Akt. Zeldin, 2010, 21).</p>
<p>Eylemde bulunma, inisiyatif alma, bedenin uzuvlarını kullanma, gerçek manada bir şeyler yapma, sorumluluğu üstlenme açısından insan özgürlüğü konusuna bakıldığın­da, kölelerin kullanımı ile makinelerin kullanımı arasında çarpıcı benzerlikler görülmektedir. Belki de Edgar Poe, he­nüz ondokuzuncu yüzyılın başında böyle bir yaklaşımla &#8220;&#8230;Teknolojiler en yüksek mevkiye çıkarılmışlardır. Ancak tahtlarına kurulur kurulmaz zincirlerini onları yaratmış olan zekâların üstüne geçiriverdiler.&#8221; demiştir (Akt. Virilio, 2003, 98).</p>
<p>İşlerin yapılması açısından köleler ile makinelerin kulla­nımı oldukça benzerdir. Bu durum zaten robot kelimesinin etimolojisine bakıldığında da görülebilmektedir. &#8220;Robot&#8221; sözcüğü 1920 yılında Karel Capek tarafından, tiyatro oyunu <em>R.U.R (Rossum&#8217;un Umumi Robotları)</em> için yaratılmış bir kelime­dir. Oyun, insan işçilerin yerine geçerek çalışma maliyetlerini azaltmak için Rossum&#8217;un yarattığı insana benzeyen yapay in­sanları konu almaktadır (Kakoudaki, 2017, 24). Rusçada ça­lışma anlamına gelen <em>rabota</em> sözcüğü de köle anlamındaki <em>rab </em>sözcüğünden türemiştir. Aylak toplum düşüncesinin ortaya çıkış noktası, insanların işleri robotlara bırakıp efendi hayatı sürme hayalidir (Zeldin, 2010, 20).</p>
<p>Robot sözcüğü Slav dillerinde çalışmayı ve aynı zaman­da zorla çalışmayı ifade eden bir kelimedir. &#8220;Birisinin köle­si olmak&#8221; anlamına gelmektedir. Robotlar insanların yerine çalıştırılacak köleler olarak düşünülmüş ve insanların angar­ya sayılan işlerden azade olabilmesi ve özgür kılınması yo­lunda birer araç olarak görülmüştürler (Batukan, 2017, 16). &#8220;Mekanik köle&#8221; anlamında robot kelimesine kaynaklık etmiş Slavların, kölelikle ilgili uzun bir geçmişlerinin olması hay­li ilginç bir durumdur. Theodore Zeldin&#8217;in verdiği bilgilere göre on iki milyon Afrikalının Yeni Dünya&#8217;ya kölelik yapmak üzere kaçırılmalarından önce köleliğe adım verenler Slavlar olmuştur. Romalılar, Hristiyanlar, Müslümanlar, Vikingler ve Tatarlar tarafından yakalanan Slavlar dünyanın dört bir yanı­na köle olarak gönderilmişlerdir. Zamanla yabancı anlamın­da kullanılmaya başlanan Slav sözcüğü köle olarak dışarıya pazarlanan Britanyalı çocuklar için de kullanılır olmuştur. Bu nedenle Modern İngilizcede köle anlamına gelen &#8220;slave&#8221; sözcüğünün kökeni, Ortaçağ Latincesinde Orta Avrupa&#8217;da yaygın olarak köleleştirilmiş Slavlar için kullanılan &#8220;sclavus&#8221; kelimesine dayanmaktadır (Zeldin, 2010,18). İlginç bir şekil­de bir tür köle olarak görülen robotların isimleri Slavcadan gelmekteyken, Slavların kendileri de uzun zamanlar boyun­ca köle olarak kullanılmıştır. Öyle ki Slav anlamına gelen bir sözcük İngilizce köle anlamına gelen &#8220;slave&#8221; sözcüğüne kay­naklık etmiştir.</p>
<p>Makinelerle kölelik arasında farklı bir ilişkinin de Hobbes tarafından kurulduğu söylenebilir. Bilindiği üzere Hobbes&#8217;un insan anlayışı mekaniktir. Mumford&#8217;a göre bu nedenle despo­tizmin bütün iddialarım, insanın bir makine olduğu tezine dayandırarak meşrulaştırmak mümkündür. Dolayısıyla insa­nın dahi insani bir sisteme ihtiyacı kalmamaktadır. Despotun ideallerine ulaşmanın yolu, daha fazla mekanikleşmektir (Mumford, 2015, 247). Despotizm özgür yurttaşların varlığı­na müsaade eden bir yönetim biçimi değildir. Böyle bir yönetimin temellendirilmesi insan özgürlüğüne değil, mekanik­liğine yapılacak vurgularla mümkündür. İnsanlar ne kadar mekanik olursa despotizm altında yönetilmeleri de o ölçüde kolay olacaktır. Kuşkusuz bu da özgürlüklerin yitirilmesini gerektirecektir. Makine sahibi tarafından kurulan saatin çal­ması ile despot tarafından verilen talimatlara göre yaşamını süren insanlar arasında büyük bir fark yoktur.</p>
<p>Ancak insan yalnızca despotik yönetim altındayken değil, kimi zaman makineleri kullanırken de özgürlüğünü kaybetme riskiyle karşılaşmaktadır. Bunun öncelikli nede­ni, makineleri kullanarak bir şeyler yapan insanlar için ger­çek anlamda &#8220;edim&#8221; ve &#8220;inisiyatif&#8221; sözcüklerinin uygunsuz kaçmasıdır. Kişi, makineleri kullanırken ediminin yol açtığı sonuçları istememiş ve hatta bunları akıl bile edememiş du­rumda olabilir. Ayrıca bu sonuçları akıl etme veya akimın ucundan geçirme özgürlüğü bile yoktur. Bu nedenle içinde yer aldığı eylemin etik dişiliğim hissetmesinin önüne geçil­miştir. Hatta eylemin insanlık dışı olduğunu hissetmekten mahrum bırakılmış, vicdan azabı duyma hakkı elinden alın­mıştır. Kendisini sorumsuz biri olarak bile hissedemez. Bu nedenle artık sorumluluk üstlenme hakkına sahip failler söz konusu değildir (Anders, 2018b, 84).</p>
<p>Anders&#8217;in anlattığı bu durum, birkaç açıdan insan ey­lemlerinin özgürlüğü bakımından sorun teşkil etmektedir. Öncelikle makineler kullanılarak yapılan işlerde insan gücü önemsiz hale gelmekte, insanın emeğinin azlığına karşıt ola­rak büyük sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Bu durumda eylemin asıl failinin insan mı yoksa makine mi olduğunu belirsiz hale getirmektedir. Ayrıca insanın makine kullanarak elde etti­ği sonuçların öngörülmezliği de insan özgürlüğünün altını oyar. William Barrett&#8217;in de belirttiği gibi bilinç ile özgürlük bir aradadır (Barrett, 2003, 243). Söz konusu durumda insan, kalkıştığı işlerin sonuçlarından bihaberdir, dolayısıyla bunla­rın bilincinde değildir. Sartre da özgürlüğü insanın bilinç ya-pısının ta özünde bulur. Bilinç özgürlüktür ve bilinçli olmak da özgür olmaktır (Zack, 2019, 317). Bilinçli olmanın özgür­lükle ilişkilendirilmesi Hristiyan geleneğine de uymaktadır. Hristiyanlıktan kalma bir özdeyiş, gerçeğin insanı özgürlüğe kavuşturacağını söyler (Fromm, 1995, 24). Bilincin, özgürlü­ğün bir gereği olduğu kabul edildiği takdirde görsel ve işit­sel teknolojilerde meydana gelen gelişmeler insan özgürlüğü için bir tehdit oluşturabilecektir. Bu tehdit yalnızca eylemin sonuçlarının fail için öngörülmez olmasından kaynaklan­mamaktadır. Ayrıca özellikle yapay zekâ uygulamaları ile gerçeğinden ayırt edilmesi neredeyse mümkün olmayan ses kayıtları, resim ve videolar hazırlanabilmekte ve bunlar in- sanları manipüle etmek amacıyla kullanılabilmektedir. Bu tür nedenlerle &#8220;hakikat sonrası&#8221; olarak adlandırılan çağımızda gerçeğe ulaşmak güçleşmiş ve bu da bir tür bilinç ve özgür­lük sorunu haline gelmiştir. Yanlış yönlendirilen, aslı astan olmayan iddialarla harekete geçen insanların eylemlerinin bi­lincinde oldukları söylenemeyeceği gibi bu kişilerin özgürce eyledikleri de ileri sürülemez.</p>
<p>Eylemlerinin sonucunu göremeyen, hatta bunları tahay­yül bile edemeyen insanlar, bunların sonuçlarını üstlenme imkânına da sahip olamamaktadır. Özgür olmak, kişinin yaptıklarının sonuçlarıyla yüzleşebilmesi ve bunların hesabı­nı vereb<u>ilm</u>esini de gerektirir. Bu onun serbestlikten en bü­yük farkıdır. Ancak makineler dünyasında yaşayan insanlar birçok durumda eylemlerinin nihai sonuçlarından haberdar olamamaktadır. Dolayısıyla bu kişiler eylemleri sonrasında yaptıklarından gurur duyma ya da pişman olma fırsatı da yakalayamamaktadır. Yaptıklarının sonuçlarını bilmeyen bir insan bunları sahiplenemez. Bu sonuçlar ile kendisi arasında bir İlişki kuramaz. Genetiği değiştirilmiş ürünlerle üretim ya­pan bir fabrikada çalışan bir inşam düşünelim. Bu kişi belki çocukları çok sevmektedir. Ve belki uzun yıllar boyunca üre­timine katkıda bulunduğu ürünler birçok çocuğun hastalanmasına neden olmuştur. Bu çalışan ne çocukların hastalığının ne de kendisinin bu duruma olan etkisinin farkındadır. O, kendisini dürüstçe çalışarak evine ekmek götüren bir insan olarak görürken ve bu konuda haklıyken, pek çok çocuğu da hasta etmiştir. Kendisine ilişkin algısı, gerçekte yaptıkları ile kıyaslandığında oldukça eksiktir. Yaptığı şeylerin sonuçlarının ondan gizli kalması, yaptıklarının sonuçlarını üstlenme­sini engellemektedir. Bu örnekte de görüldüğü gibi eylemle­rimizin bilincinde olmadığımız durumlara yol açan teknoloji, özgürlüğümüzü azaltmaktadır.</p>
<p>Makine başmda bir şeyler üretilmesinin, gerçek bir ey­lem sayılıp sayılamayacağı Arendt&#8217;in eyleme bakışı açısıyla da değerlendirilebilir. Ona göre insanın eyleyebilir olması, ondan beklenmedik olanın beklenebilir olması, sonsuz olası­lıklardan birini gerçekleştirebilir olması demektir. Böyle bir şeyin mümkün olmasını sağlayan şey de her insanın benzer­siz olmasıdır (Arendt, 2018a, 261). Oysa makine başmda ça­lışanlardan istenen şey kesinlikle eşsizliklerini yaptıkları işe yansıtmaları değildir. Beklenilen burnun tam tersi, yani yapı­lan işin önceden belirlenen modele tıpatıp uygun olması ve belirlenen sürede tamamlanmasıdır. Sonsuz olasılıkları baş­tan mahkum edip çalışanı tek bir seçeneğe mecbur eden işler Arendt açısından birer eylem sayılmazlar.</p>
<p>Makineleri kullananların inisiyatifleri azalır. Mesela nor­malde neredeyse her tür yolda yürüyebilen ve çok farklı yerle­re gidebilen insan, otomobil kullanırken yalnızca belli yollar­dan, otomobilin gidebileceği yerlerden gidebilir. Otoyolların dışında kalan patikalar, ara yollar, dağlık yollar, taşlı-dikenli yollar, otomobil oralardan geçemeyeceği için otomobil kulla­nıcısı için birer yol değildir. Bu nedenle otomobili olanlar bu tür yerlere gitmemeyi tercih etmektedirler. İnisiyatifin insan elinden makinelere geçmesi özellikle fabrikalarda görülmek­tedir. Geçmişte halı veya kilim dokuyan insanlar bile ürettik­leri bu ürünlere yeni bir model getirme, farklı bir motif katma imkânına sahiptiler. Şimdi ise halı ya da kilim fabrikalarında çalışan işçilerin farklı tek bir ilmik atma hakları bile yoktur. Özellikle akıllı makinelerin geliştirilmesi kimi durumlar­da insanların inisiyatiflerini tamamen kaybetmesi anlamına gelebilecektir.</p>
<p>Çevremiz, işimize gelen bir çeşit otorite kaynağına dö­nüşen algoritmalarla kuşatılmış durumdadır. Bu yol hem düşünmeden saptığımız kestirme bir yoldur hem de sorum­luluğu dağıtmanın kolay bir yoludur. İnsanlar sorumluluğu makinelere devrederken, özgür algoritmalar kendi başlarına kararlar alıp uygulayabilmektedir. Bu algoritmalar mahke­mede hüküm vermekten kanser hastalarının tedavisine ve araba kazalarında ne yapılacağına dek hayatımızın pek çok aşamasında bizim adımıza tercihte bulunmaya başlamıştır (Fry, 2019, 22-25).</p>
<p>Bulut merkezli akıllı yazılım robotlarının (botların) kul­lanıcıları için her tür görevi yerine getireceği bir otomasyon dünyasına geçmekteyiz. Yakında görüşmeleri onlar ayarlaya­cak, restoran rezervasyonlarını onlar yapacaklar. İnsanlar ise botların nasıl karar verdiklerini bile anlamadan hayatlarının yönetimini onlara bırakacak (Leonhard, 2018, 40).</p>
<p>Örneğin akıllı arabaların kullanımı ile insan, araba üze­rindeki kontrolünü tamamen kaybedecektir. Böyle bir araç ile insan &#8220;sürücü&#8221; olmaktan çıkarak bütünüyle araba tarafından taşman bir nesne konumuna düşecektir. Byung-Chul Han&#8217;ın da söylediği gibi kendi kendini süren arabadaki insan ne ak­tör, ne hakim ne de dramaturgdur. Sadece küresel iletişim ağlarındaki bir arayüzdür (Han, 2018,16). Ancak bu araçlarm insanların kullandığı araçlara nazaran daha risksiz ve dola­yısıyla daha güvenli olduğu açıktır. Bu da akıllı araçları sa­vunmak için güçlü bir argümandır. Her işi insana göre daha kusursuz ve hatasız yapan makineler, doğal olarak insanlara göre daha iyi &#8220;sürücüler&#8221; olacaklardır. Plinius, kendi dönemi insanlarının özgürlüklerinden vazgeçişlerini haz dolayımın da açıklamıştı. Özgürlük haz uğruna vazgeçilebilen bir değer olduğu gibi güvenlik uğruna da kolaylıkla terk edilebilmek­tedir. Tarih, daha güvende olmak için vazgeçilen özgürlük örnekleriyle doludur. Dolayısıyla insanların inisiyatiflerini yitirme pahasına akıllı araçlara yönelmelerini garipsememek gerekir.</p>
<p>Baudrillard ise akıllı makinelerin ortaya çıkarılmasını farklı bir açıdan yorumlamıştır. Ona göre insanların özgün ve dâhi makineler düşlemelerinin nedeni, kendi özgünlük­lerinden umudu kesip veya bundan vazgeçip üçüncü şahıs olan makineler aracılığı ile bu özgünlükten yararlanmayı yeğlemeleridir (Baudrillard, 2016, 56). Düşünmenin sadece teknik düşünme olarak kabul edilmesi durumunda kuşkusuz makineler insanlardan çok daha iyi düşünecektir. Heidegger ise düşünmenin teknik hale gelmesini, onun kamusal olanın diktatörlüğü altına girmesi olarak tanımlar. Böyle bir durum­da her şey, insanın gündelik ihtiyaçları ve arzulan bağlamın­da anlaşılacaktır. Kamusal alan bu ihtiyaçları belirleyecek ve bunların nasıl karşılanacağına ilişkin parametreleri ortaya ko­yacaktır (Johnson, 2013,93). Teknolojinin egemen hale geldiği bir dünyada düşüncenin kendisi de teknik hale gelmektedir ve insan kendi ihtiyaçlarını dahi belirleyebilecek bir konum­da bulunmamaktadır.</p>
<p>Fromm&#8217;un iddiaları, ihtiyaçların belirlendiği görüşünü destekleyecek türdedir. Fromm&#8217;a göre insanlar sadece üretim alanında değil, sözde özgür tercihlerini dile getirebildikleri tek alan olan tüketim alanında da yönlendirilmekte ve yöne­tilmektedir. İster yiyecek, giyim, içki tüketimi olsun isterse sinema ve televizyon programı tüketimi olsun her alanda tü­ketimin artması istenmektedir. Bireyin yeni mallara iştahını arttırmak ve bu isteği sanayinin en kârlı kanallarına yönlen­dirmek amacıyla güçlü bir telkin mekanizması devreye gir­mektedir. İnsan bu tür mekanizmalarla tek isteği daha çok ve daha iyi şeyler üretmek olan ebedi bir süt kuzusuna, &#8221; tüketi­ciye dönüştürülmektedir (Fromm, 2018, 45-46).</p>
<p>Köleler sayesinde köle sahiplerinin ağır işlerden kurtul­duğu gibi makineler sayesinde de makine kullanıcıları her tür işten kurtulmaktadır. Fromm&#8217;a göre ağır işlerden kurtulmak, &#8220;modern ilerleme&#8221;nin en büyük nimeti sayılmaktadır. Fakat bu durum sadece insan gücünün daha yüce ve yaratıcı işlere harcanması durumunda bir nimettir. Ancak gerçekte durum böyle değildir. Ağır işlerden kurtuluş, her tür fiili çabadan nefret etmeye, tam bir tembellik fikrine yol açmıştır. İyi bir hayat çabasız hayat olarak görülmüş, güçlü çabalar sarf etme gerekliliği bir bakıma Ortaçağ&#8217;a özgü bir durum olarak adde­dilmiş ve insanlar isteyerek değil de yalnızca gerçekten mec­bur kaldıklarında sıkı çaba harcamaya başlamıştır. Yürümek &#8220;zahmet&#8221; i çekmemek için iki sokak ötedeki markete arabayla gitmek bunun günlük hayatta en sık rastlanan örneklerinden biridir (Fromm, 2017,46). Bu tembellik çocuklardan yetişkin­lere, kentlilerden köylülere her kesim insanda görülmektedir. Geleneksel olarak yumurta, süt, peynir, yoğurt gibi ürünler üretmiş olan köylülerin büyük kısmı, bu ürünleri üretmeyi bırakmıştır. Artık köylülerin büyük kısmı bunları marketler­den tedarik etmektedir.</p>
<p>Fromm&#8217;un da belirttiği gibi aksi yöndeki sloganlara rağ­men iyi beslenmiş, iyi bakılmış, insanlıktan uzaklaştırılmış, bunalmış sıradan insanı bürokratların idare ettiği bir toplu­ma doğru hızla yaklaşıyor, makinelere benzeyen insanlar ve insanlara benzeyen makineler yaratıyoruz (Fromm, 2018, 47- 48). Alternatif edim imkânlarının olmadığı, insanların yapıp ettiklerinin sonuçlarını göremediği, bunlarla yüzleşip sorum­luluğunu üstlenemediği, birey olarak iç muhasebede buluna­rak ne tür bir fail olduğunu değerlendiremediği bir döneme girmiş bulunmaktayız. Yapıp ettiklerimiz biz onları ortaya koyduktan hemen sonra adeta bizden kopuyor. Bizimle çok az ilgisinin kaldığı bu edimlerin sonuçları dünyayı etkilerken, biz olan bitene bigâne kalıyoruz. Teknoloji sayesinde örneğin yerin yüzlerce metre altında bulunan maddeleri çıkarabiliyo­ruz fakat bunun doğa ve çevre halkı üzerindeki etkilerini tam olarak bilemiyoruz. Bazı tuşlara basmış olan kimseler ortaya çıkan sonuçlar üzerindeki rolünü kabul etmek istemiyor. Bu bakımdan bir şeyler yapan fakat yaptıklarının boyutlarından habersiz olan çocuklara benziyoruz. Bu nedenle özgürlük ve sorumluluk açısından birer çocuk seviyesine düştüğümüzü söylemek abartılı bir ifade değildir. Diğer taraftan her işimizi makinelere yaptırdığımız için kaslarımızı, aklımızı, yaratıcı­lığımızı ve duyularımızı yeterince kullanmıyoruz. Bu özellik ve yetilerimizi kullanıp yetkinleştiremediğimiz için bu açılar­dan köreliyoruz.</p>
<p>Makineler dünyasında insan özgürlüğünün çeşitli ne­denlerle azaldığı açıktır. Belki de insanın kalan son özgürlük parçasını koruyabilmesi için yapması gereken, hayatına çok­tan <u>gir</u>miş olan makineleri otorite sahibi olacak şekilde değil de karar alma aşamasında insana yardıma olacak şekilde ta­sarlamaktır. Makineler insanlara alternatifleri işaret edip in­sanların farklı seçeneklere açık olmasını sağlayabilirler. Veya herhangi bir seçeneğin olası sonuçlan konusunda onlara bilgi vererek her bir tercihin artı ve eksi yönlerini gösterebilirler. Böylece kişi, aldığı kararların bilincinde olup sonuçlarını üst­lenebilecek konumda olabilir. Aksi takdirde her zaman iki nokta arasındaki en kısa yolu tercih edecek ve insana inisiya­tif hakkı tanımayacak makineler insan özgürlüğünü ortadan kaldıracaktır.</p>
<p>Sebile Başok Diş -Mekanikleşen Hayatta İnsan ve Özgürlük Sorunu,syf:117-136</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/makineler-dunyasinda-insan-ozgurlugu/">Makineler Dünyasında İnsan Özgürlüğü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/makineler-dunyasinda-insan-ozgurlugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Duyguların Mekanikleşmesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/duygularin-mekaniklesmesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/duygularin-mekaniklesmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Nov 2020 15:05:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Adorno]]></category>
		<category><![CDATA[antidepresan ilaçlar]]></category>
		<category><![CDATA[Beyin]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Duyguların Mekanikleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[fast food]]></category>
		<category><![CDATA[kimyasal maddeler]]></category>
		<category><![CDATA[Makine]]></category>
		<category><![CDATA[Prozac]]></category>
		<category><![CDATA[psikotrop maddeler]]></category>
		<category><![CDATA[Sebile Başok Diş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24738</guid>

					<description><![CDATA[<p>Duygular insanı insan yapan temel unsurlardandır. Olumlu ve olumsuz olarak gruplandırdığımız duygular insan hayatının renkleri gibidirler. Her duygu insanın hoşuna gitmese de, bazı duyguları diğerlerine tercih etsek de kuşku­suz duyguların olmadığı bir hayat canlılıktan, sahicilikten ve sıcaklıktan yoksun bir hayat olacaktır. Bunun en açık kanıtı, insanların geçmişlerine baktıklarında en net şekilde en yoğun duyguları yaşadıkları [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/duygularin-mekaniklesmesi/">Duyguların Mekanikleşmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-24763 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-300x201.jpg" alt="" width="387" height="259" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-300x201.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-600x402.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222-768x515.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/11/ge222222222222222.jpg 800w" sizes="(max-width: 387px) 100vw, 387px" /></p>
<p>Duygular insanı insan yapan temel unsurlardandır.</p>
<p>Olumlu ve olumsuz olarak gruplandırdığımız duygular insan hayatının renkleri gibidirler. Her duygu insanın hoşuna gitmese de, bazı duyguları diğerlerine tercih etsek de kuşku­suz duyguların olmadığı bir hayat canlılıktan, sahicilikten ve sıcaklıktan yoksun bir hayat olacaktır. Bunun en açık kanıtı, insanların geçmişlerine baktıklarında en net şekilde en yoğun duyguları yaşadıkları anları hatırlamalarıdır. Duygular  da olsalar tatlı da olsalar bizlere yaşadığımızı hissettirirler.</p>
<p>Hissetmek insanın asli yönlerinden biri olarak kabul edil­diğinden, duyguları olmayan insan fikri insanlarda canavar çağrışımı uyandırır. Böyle bir insanın bir canavara ya da ma­kineye benzediği düşünülür. Duyguları olmayan bir insan, temelde insani vasıfların birinden yoksun görüldüğünden di­ğer insanlarda korku uyandırır. Duygusal bakımdan yeterin­ce gelişmemiş psikopatların eylemleri ise insanların bu kor­kularını haklı çıkarmaktadır. İnsanı birçok eylemi yapmaktan koruyan şeylerden biri de duygularıdır. Duyguları olmayan bir varlık her türlü eylemi yapabilecek durumdadır.</p>
<p>Bilgisayarların hesaplama ve diğer benzer işlerde insanları geride bırakmış olmaları duyguların itibarım arttırmıştır. Bu tür işlerde makinelerin insanlardan daha başarılı olmaları, duyguların insana özgü olduğu fikrini pekiştirmekte ve in­sanların duygulara daha fazla değer vermelerine yol açmak­tadır. Hong&#8217;un aktarımına göre Isaak Asimov, bilgisayarın insan beyniyle boy ölçüşemeyeceği şeyin duyguları oldu­ğunu söylemiştir. Neisser adlı yapay zekâ uzmanı da insan ile makine arasındaki aynını duygular üzerinden yapmıştır. Ona göre bilgisayar aklı insan dışıdır. Artmaz ve duygusal bir temeli yoktur (Akt. Hong, 2016,35). Makinelere ilişkin yaygın olan bu kabullere rağmen bazı bilim insanları bilgisayar, ro­bot gibi makinelere duyguları öğretip onların duyguları anla­yabilmeleri için çalışmalar yapmaktadır.</p>
<p>Makinelerin giderek sofistike hale geldiği, pek çok şeyi insandan daha iyi yapar duruma geldiği nükleer soykırım ça­ğında insanlar, kendilerini makinelerden neyin ayırdığı soru­sunu sormakta ve genellikle bunun duygular olduğu yanıtını vermektedir. Hong&#8217;un ifadesi ile duygu ve hisler akıllı maki­neler çağında insanlığın özü haline gelmiştir (Hong, 2016,37). Açıkçası bu durum insan egosu için kolayca kabul edilebile­cek bir durum değildir. Binlerce yıl boyunca aklı ile övünüp duyguları küçümsemiş olan insanlık için bu durumun kabul edilmesi zaman alacaktır.</p>
<p>Makinelerin duygularının olmadığı ya da olamayaca­ğı genel olarak kabul edilmekle beraber makinelerin insan duygularını ne şekilde etkilediği de bir soru olarak ortaya çıkmaktadır. Bu soruya bazdan olumsuz yanıt vermekte ve duyguların ya da makinelerin böyle bir ilişki sonrasında yok olacağı tezini savunmaktadır. Russell&#8217;in verdiği bilgilere göre makinelerin mi duyguları yoksa duyguların mı makineleri yok edeceği sorusu, uzun zaman önce Samuel Butler tarafın­dan Erewhon&#8217;da ortaya atılmıştır ve makine imparatorluğu­nun büyümesiyle gitgide daha güncel hale gelmiştir (Russell, 2003,85).</p>
<p>Makinelerin yaygın kullanımı insanların hangi duyguları hissettiğini, hangi duyguları hissetmeyi bıraktığını ve duygu­larını ne şekilde yönlendirmeye çalıştığım doğrudan etkile­mektedir. Örneğin motorlu araçlar ilişkilerimizi şu şekilde etkiler: Komşular ve arkadaşlar, onlarla aramızda yaratılan mesafeyi kat edecek motorlu araçlar işlemediği takdirde unu­tulurlar. Kendimizi çoğunlukla dünyadan kopuk, uğruna ça­lıştığımız kişilerden uzak ve hissettiklerimizle uygunsuz bir halde buluyoruz (Illich, 2010, 19). İnsanların uzaklara ulaş­masını sağlayan makineler, bir yandan da insanlar arasında­ki mesafelerin artmasına neden olmaktadırlar. Diğer yandan uzaktaki insanlarla iletişim makinelerle mümkün hale gel­miştir. Makinelerde yaşanan bir aksaklık ve arıza ise yalnızca üretim açısından problemler doğurmamakta, aynı zamanda insanların birbiriyle iletişim kurmasına da engel olmaktadır. Yüz yüze iletişimin azaldığı, insanların birbirleriyle daha çok uzaktan iletişim kurduğu günümüzde iletişim de makinelere bağlıdır.</p>
<p>Diğer yandan makineler nedeniyle insanı bazı duygular ölmektedir. Örneğin iletişim teknolojisi sayesinde herkesin herkese her an ulaşabildiği şimdilerde birini özlemek müm­kün değildir. Mesafelerin iletişim açısından bir engel olmak­tan çıkması nedeniyle kimse kimseye &#8220;gözümde tütüyorsun diyememektedir. Bu nedenle özlem duygusunun öldüğünü söylemek abartıya kaçmak olmayacaktır.</p>
<p>B<u>azılar</u>ı için duyguların ölmesinde bir sakınca yoktur. F. T. Marinetti fütürist bir yazar olarak &#8220;Manevi acının, iyi yü­rekliliğin, bağlılığın ve aşkın; dirimsel enerjiyi yıpratan, güçlü bedensel elektriğimizi kesintiye uğratan bu zehirlerin tama­men yok olduğu insan dışı bir tip yaratmak istiyoruz.&#8221; der (Akt. Berman, 1994, 25-26). Onun bu sözleri kimi insanların, duyguları insana ait üstün bir yön olarak görmekten çok, bir tür ayak bağı saydıklarını ve duyguların ortadan kalkmasını olumladıklarını açıkça ortaya koymaktadır.</p>
<p>Makinelerin sürekli kullanımı ile insanların diğer insan­larla kurduğu ilişkilerin yerini insanların makinelerle kurdu­ğu ilişkiler almaktadır. Makinelerle kurulan ilişkilerse insanlarla kurulanlardan farklıdır. Heidegger, makinelerin imal ve kullanımının insanlardan başka tür bir ilişki talep ettiğini ancak bu ilişkinin anlamlı bir ilişki olmadığım söyler (Akt. Ay doğan, 2017, 46). Makinelerle kurulan ilişki, insanlarla kurulan ilişkilerden farklı olarak mekaniktir. Hiçbir sürprize yer bırakmayan, canlılıktan yoksun bir ilişkidir. Makine bir düğmeye basınca açılır veya kapanır. Başka bazı düğmelere basıldığında başka işlevleri yerine getirir. Makine, öngörüle­bilirdir; düzenli ve güvenilirdir; kullanımı sırasında hayret duygusu uyandırmaz. İnsan ilişkilerinde görülen belirsizliğe ve kırılganlığa burada yer yoktur. Bütün bu özellikler, insa­nın makinelerle kurduğu ilişkiler için hem birer dezavantaj hem de birer avantajdırlar. Sosyal becerileri zayıf, kendilerini başkalarına iyi ifade edemeyen, duygusal olarak başkalarının kendilerini kırmasından korkan insanlar için makinelerle ilişki kurmak son derece caziptir. Öte yandan sosyal beceri­leri gelişmiş, diğer insanlarla bir arada olmaktan haz duyan, kendilerini başkalarına ifade etmekte zorlanmayan, özgüveni yüksek insanlar açısından makinelerle ilişki kurmak cezbedi- ci değildir.</p>
<p>Makinelerle fazlaca zaman geçirmek insanın kimi özel­liklerini de değiştirmektedir. Robert Pogue Harrison <em>Silikon Vadisi Çocukları</em> adlı kitabında bu değişimi şu sözlerle anlatır:</p>
<p>İsa, Matta 7:16&#8217;da &#8220;Onları meyvelerinden tanıyacaksınız/&#8217; der. Söz konusu meyveler, müşterek dünya görüşümüz bakı­mından büsbütün tatsızdır. Daha düne kadar kabuğuna sığ­mayan, belagatli, girişken ve son derece hayat dolu gençlerin kendilerine bir akıllı telefon ya da iPod aldıktan üç ay sonra afaziye uğramış zombilere dönüştüğünü kendi gözlerimle gör­düm. Şaraplık üzüm dalında kururken, dünyevi esriklik tanrısı Dionysos da sırra kadem basmış durumda. Bir sonraki dijital yeniliğinse onu geri getireceği şüpheli. (Akt. Pettman, 2017,13) Harrison, makinelerle kurulan ve bir süre sonra bağımlılık haline gelen ilişkileri meyveleri, yani sonuçları bakımından eleştirmektedir. Yoğun bir şekilde elektronik cihazlarla ilgilenen genç ve canlı insanlar, bir müddet sonra adeta zombilere, yani yaşayan ölülere dönüşmektedir. Aslında bu durum tek­nolojiyi yoğun bir şekilde kullanan gençler arasında sıkça gö­rülmektedir. Ellerindeki akıllı cihazla gün boyu meşgul olan bu gençler, bu cihazlar dışında neredeyse hiçbir şeye ilgi duy­mamaktadırlar. Bu durum hem eğitim açısından bir problem oluşturmakta hem de aileleri endişeye sevk etmektedir.</p>
<p>Bu gençler geçmişe ilgi duymadıkları gibi kendi gelecek­leri de dahil olmak üzere geleceğe ilişkin herhangi bir kaygı duymamaktadırlar. Yaşları belli bir seviyeye ulaşmış olma­sına rağmen bu insanlar pek çok açıdan birer çocuğu andır­maktadırlar. İnsanlarla ilişkileri derinlikli değildir ve hayata dair ciddi bir gaye taşımamaktadırlar. Yakın çevrelerinde ve dünyada yaşanan olaylar onlara sahici gelmemekte, bunları birer film gibi izlemektedirler. Elektronik cihazlarla bağım­lılık şeklinde bir ilişki kuran bu gençler, makinelerle kurulan ilişkilerin dünyayla ve diğer insanlarla kurulan ilişkileri geri planda bıraktığını ve kimi zaman da bozduğunu göstermek­tedir. insanlarla kurulan ilişkiler bu süreçte zayıflamakta ve yüzeyselleşmektedir.</p>
<p>İnsan ilişkilerinde yaşanan yüzeyselleşmeyi Adorno şu şekilde anlatır: &#8220;Karşılıklı şapka çıkarmak yerine bir &#8220;mer&#8217;aba&#8221;nın aşina kayıtsızlığıyla selamlaşmak, mektup yazmak yerine bitapsız ve imzasız ofis içi yazışmalar göndermek, in­sani temasta baş göstermiş bir hastalığın rastgele belirtileri­dir sadece.&#8221; Adorno&#8217;ya göre geçmişte insanlar sohbet edebil­mekteydi. Ancak bugün düz çizgi, iki nokta arasında olduğu gibi iki insan arasında da en kısa yol olarak görülmektedir. Merasim, eski tarz nezaket, boş gevezelik olduğundan kuş­kulanılan amaçsız sohbet tasfiye edilmiştir ve bu nedenle in­san ilişkileri saydamlaşmakta, çıplak vahşet hayata egemen olmaktadır (Adorno, 2014,44-45).</p>
<p>Günümüzde insanlar yalnızca makineler ile fazlaca za­man geçirmemekte, ayrıca insan ilişkileri de makineler aracı­lığıyla yürütülmektedir. Mesajlaşmanın, sosyal medyanın vb. yarattığı yeni iletişim, eskiden isim vermeye bile gerek duyul­mayan fakat şimdilerde seyrekleştiği için <em>&#8220;yüz</em> yüze iletişim&#8221; denilen insanlar arası normal ilişkinin yerini almıştır (Illich, Sanders, 2015,13).</p>
<p>İnsan ilişkilerinde yaşanan zayıflamanın bir diğer nedeni de modem evlerin insana sağladığı güvenlik ve yeterliliktir. Novalis yaklaşık iki yüz yıl kadar önce günlük yaşamımızın bir sürü koruyucu ve sürekli yinelenen eylemden ibaret oldu­ğunu söylemiştir (Akt. Cemal, 2018, viii). Onun döneminden sonra korkuların artmasına bağlı olarak günlük hayat daha da koruyucu ortamlarda yaşanmaktadır. Kişiye dışarıdan ba­ğımsız kalarak yaşama imkânı sağlayan modem evler, hem daha koruyucu hale gelmiştir hem de evler sürekli yinelenen eylemler için türlü olanaklara sahip olmuşlardır. Bu modem evlerde geçmişte yapılamayan pek çok şey yapılabilmektedir. Eskiden çamaşır yıkamak için, su temin etmek için, alışveriş yapmak için, olan bitenden haberdar olmak için, faturaları ödemek için vb. pek çok şeyi yapabilmek için insanların evin dışına çıkması, diğer insanlarla görüşmesi ve onlarla ilişki kurması gerekiyordu. Şimdilerde bütün bunları evde, ma­kineler aracılığı ile yapmak mümkündür. İnsanların çamaşır yıkamak, onları kurutmak ve faturaları ödemek için evden çıkması, dolayısıyla da diğer insanlarla muhatap olması ge­rekmiyor. Şimdilerde konserler evlerde dinlenebiliyor, film­ler evlerden izlenebiliyor, internet üzerinden yapılan alışve­rişlerle siparişler bile evlerden verilebiliyor. Evler, sundukları imkânlar ile insanların toplumsallığını azaltmaktadır. Bu ne­denle insanların yakınları dışında diğer insanlarla ilişkileri­nin zayıflaması anlaşılır bir durumdur.</p>
<p>İnsanlar arasında ev dışındaki iletişim ve etkileşim aza­lırken, ev içi iletişim ve etkileşimin ne durumda olduğu me­rak edilebilir. Yüz yüze iletişimin çöküşü ev içinde de yaşan­maktadır. Gerçek iletişim, yani ebeveyn ve çocukların, kan ve kocanın, hatta sevgililerin birbirleriyle konuşması ve birbirini dinlemesi gittikçe azalmıştır (Lukacs, 2018,41).</p>
<p>İnsanlar arasındaki iletişimin azalıp aralarındaki ilişkile­rin zayıflaması, kitle toplumlarının ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Kitle toplumu, hâlâ birbiriyle ilişkide olan fakat bir zamanlar hepsi için ortak bir anlamı olan müşterek dünyayı yitirmiş insanlar arasında otomatik şekilde ortaya çıkan örgütlenmiş bir hayat biçimidir (Arendt, 2017, 134). Arendte göre yaşadığımız çağ bir kitle toplumu çağıdır ve bu çağın temel vasıflarından biri, herkesin kendini bir makine­nin basit bir dişlisi olarak görmeye teşne olmasıdır (Arendt, 2018b, 57).</p>
<p>İçinde yaşadığımız kitle toplumu çağında diğer insanlarla iletişim kurmuyoruz, onlarla konuşmuyoruz. Uzun zamandır en basit işleri bile makineler aracılığı ile yaptığımız için sahi­ci eylemler sergileyemiyoruz. Neredeyse oturduğumuz kol­tuklarda tuşlara basarak her işimizi yapıyoruz. Ancak birkaç tuşa basmak gerçek bir eylem değildir. Makinelerle kurulan ilişkiler ne sahici işler yapmamıza ne de gerçek bir iletişime izin vermektedir. Bu durum insanları Harrison&#8217;ın ifadesi ile zombiye benzetirken, Arendt&#8217;in ifadesi ile de makine dişlisi­ne benzetmektedir. Arendt, başka bir eserinde konuşmanın ve eylemin olmadığı bir yaşamı, yaşarken ölmek olarak ad­landırır. Böyle bir yaşam insanlar arasında geçirilmediği için insani yaşam sona ermiştir (Arendt, 2018a, 259).</p>
<p>Günümüz toplundan makine toplumlarının bir uzantısı­dır. Bu toplumlarda duygular da McDonaldlaşmaktadır. Bu ifade ile kastedilen, duyguların taşlaşması, yavanlaşması ve yapaylaşmasıdır. Mekanikleşme, sömürge alanını doğanın son kalesi sayılan duygular alanına taşımıştır (Mestrovic, 1999, 273). Önceden paketlenmiş haberler, bireysel merha­mete karşı insani örgütlere müracaat, standart doğum günü kutlamaları, doğru anlar için doğru duygu standardını belir­leyen tebrik kartı sektörü ve politik doğruculuk kuralı duy­guların mekanikleşmesine hizmet eden araçlardır (Mestrovic, 1999, 282). Bu araçlarla insanlar sanki makineymiş de bunlar sayesinde onlarda istenilen duygular uyandırılabilirmiş gibi davranılmaktadır. Aslında bu araçlar, insanlarda belli duy­guların canlanıp başka bazı duyguların uyanmamasında son derece etkilidirler. Sevgililer gününde satılan güller ve tektaş yüzüklerle insanlarda benzer duygular uyandırılmaktadır. Ya da korku unsurlarına başvurulan filmlerle insanların bel­li seviyelerde korkması sağlanırken, aksiyon dolu sahnelerle insanlar heyecanlandırılmaktadır. Reklamlarda ise içeriğinde kullanılan tüm unsurlar ile seyredenlerde arzu duygusunun ürün ile ilişkilendirilmesi hedeflenmektedir.</p>
<p>Objektiflik iddiasında bulunan haberlerde bile mekanik duygu üretimine hizmet eden bir dil kullanılır. Haberlerin sıralanması, sunulan görüntüler, kimi zamanlar kullanılan fon müzikleri, tercih edilen sözcükler insanların akıllarından çok duygularına hitap etmektedir. Ancak tebrik kartları, poli­tik doğruculuk kuralı, medya, kahkaha efektleri ile insanlara ne zaman güleceklerini gösteren sitkomlar, standart parti ve kutlamalar duyguları dolaylı yoldan etkilemeyi amaçlayan araçlardır. Bunların dışında da duyguları mekanik bir şekilde etkileyen araçlar vardır. Ancak bu İkincilerin temel özelliği duyguları dolaylı olarak değil, doğrudan etkilemektir.</p>
<p>İnsanlar yüzyıllardan beri belli ruh hallerini ve duyguları diğerlerine tercih etmiş ve tercih ettikleri ruh hallerine ve duygulara ulaşmak için çeşitli yollara başvurmuşlardır. İçki, müzik ve keyif verici maddeler bu amaçla en çok başvurulan yollar olagelmiştir. Kaygı, endişe, üzüntü, keder, melankoli gibi duygulardan kaçınmak ve neşelenmeye çalışmak bu yol­lara başvurmanın ana nedeni olmuştur.</p>
<p>Freud, keyif verici maddeleri mest edici maddeler ola­rak adlandırır. Ona göre mest edici maddelerin gücü, mutlu olmak ya da mutsuzluktan kaçmak için verilen savaşta bir nimet olarak görülmekte ve bu maddelere bu nedenle saygı gösterilmektedir. Hem kişiler hem de halklar bu mest edici maddelere libidinal ekonomilerinde sabit bir yer ayırmışlar­dır (Freud, 2015, 31). Freud&#8217;a göre bilimin ilerlemesi ile de şu gerçek ortaya çıkmıştır: &#8220;Organizmamızı etkilemenin en kolay ama aynı zamanda en etkili yöntemi kimyasal bir yön­tem olan intoksikasyondur.&#8221; Freud, hiç kimsenin bu kimyasal yöntemin nasıl çalıştığını tamamen anladığını düşünmemek­tedir. Ama ona göre kandaki ve dokulardaki varlıkları hız­lı şekilde haz hissi veren, aynı zamanda kötü hislerin duyu dünyamıza kaydolmasına engel olan vücuda yabancı madde­lerin varolduğu bir gerçektir (Freud, 2015, 30).</p>
<p>Kimyasal maddelerin vücuda nüfuz etmesiyle zihnin çalışma sisteminin başkalaştırılması tarih boyunca birtakım doğal veya doğal olmayan maddelerle yapılagelmiştir (Artut, 2014, 100). Kimyasal maddeler aracılığıyla insan zihninin doğal olmayan bir şekilde dönüştürülmesinin sağlanması, tıp alanında yaşanan gelişmelerin bir sonucudur. Modem dönemde her alanda olduğu gibi tıpta da büyük gelişmeler olmuştur. Modem dönemde tıp alanında tedavi, ameliyat ve ilaçlardaki uygulamalar hayret verici boyutlara ulaşmıştır ve gittikçe daha fazla sayıda insan tıbba ve ilaçlara bağımlı ol­maya başlamıştır. Modem çağın sonuna doğru yaşanan de­ğişimlerin en büyük ve en derin olanlarından biri de budur (Lukacs, 2018, 40).</p>
<p>Ahmet İnam&#8217;ın verdiği bilgilere göre &#8220;farmakon&#8221; (ilaç) hep vardı. İlaç şifa içindi ve doğadan tedarik ediliyordu. Hastalıkların üstesinden gelmek ve sağlıklı olanların güç ka­zanması için kullanılıyordu. İlacın doğal olması, doğal hayatı bozmaması anlamına gelmekteydi. İlaçlar zehir olabiliyorlar, düş gördürebiliyorlar ama yaşamın olduğu gibi oluşuna te­melde bir tehdit oluşturmuyorlardı. Ancak günümüzde tek­nolojik ilerlemeler ile beraber ilaçlar insan yaşamına giderek egemen olmaktadırlar (İnam, 2002,134).</p>
<p>Bilim, insan beynine kimyasal maddeler ve dalga hareket­leri ile sızmanın mümkün olduğunu göstermiştir. Kimyasal maddeler ve dalga harekâttan ile insanların duygu ve düşüncüleri değiştirilip dönüştürülebilmektedir.İnsan beyni elekriksel ve kimyasal iletiler ile çalışır. Serotonin, noradrenalin,dopamin gibi maddeler kimyasal iletilerdir. Delta, beta, teta,alfa, gama dalga boyları ise elektriksel iletilerdir. Bilim insanları şu ana dek bu beş dalga boyunu keşfedebilmiştir ancak henüz keşfedilmemiş başka dalga boyları da mevcut olabilir.</p>
<p>Keşfedilen bu beş dalga boyu duygu ve davranış durumlarını göstermektedir (Gürel, 2016,142).</p>
<p>Delta dalga boyu dış dünyadan kopma, derin uykuya geçme halidir. Beyin en az bu dalga boyundayken çalışır. Bu dalga boyunda vücudu tamir eden veya büyümeyi sağlayan hormonlar salgılanır. Teta dalga boyu uykunun ilk aşaması­dır. Uykulu, stressiz uyuşuk olma ve derin hipnoz halidir. Alfa dalga boyu gevşeme, rahatlama, huzurlu ve sakin olma halidir. Beta dalga boyu tamamen uyanık olma, yoğunlaşma, öğrenme, problem çözme ve farkındalık halidir. Bir insanın beyninin dalga boyuna nüfuz ederek o insanın zihnini etkile­mek mümkündür (Gürel, 2016,142-143).</p>
<p>Bu imkândan Zizek şu şekilde bahseder:</p>
<p>Son zamanlarda yapılan araştırmalar, ABD&#8217;nin gizli savunma dairelerinin beyinlere net elektromagnetik dalgalarla saldırmak suretiyle, insanların duygularım ve tavırlarım uzaktan kontrol edebilecek araçları geliştirmek üzere geniş kapsamlı ve uzun vadeli projeler içinde olduğu gibi tekinsiz bir geleceğe işaret ediyor. Belirli duygusal tavırları (korku, nefret, cesaret) maddi açıdan destekleyen beyin dalgalarını tespit etmek halihazırda mümkün olduğu için, geliştirilen fikre göre hedeflenen duygu­yu üretmek ya da engellemek üzere beyne yapay olarak oluş­turulmuş benzer dalgalar yağdırılacak. (Zizek, 2014,418-419)</p>
<p>Duygu, tavır ve ruh hallerimizin haberimiz dahi olmadan başkaları tarafından uzaktan belirlenebileceği bir dünyada en temel sorunlar özerklik ve özgürlük alanlarında yaşanacaktır.</p>
<p>Beynin dalga boylarıyla oynama dışında mikroçipler ile de beyin üzerinde farklı etkilerde bulunmak mümkündür.</p>
<p>Beyne yerleştirilen bir mikroçiple beynin uzaktan uyarılması, beyne veri aktarılması ve beynin uydudan takip edilebilmesi artık imkân dahilindedir. Bu mikroçiplerle bireylerin ruh hal­leri ve algıları yönetilebilecektir (Gürel, 2016,158)‘.</p>
<p>Davranışlarımızı, düşüncelerimizi, duygularımızı, algılarımızı, ruh halimizi etkileyerek zihnimizde değişim yapan maddelere psikoaktif (psikotrop) maddeler denilmektedir (Gürel, 2016, 149). Bu maddeler günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadırlar. Gazeteci Hari&#8217;nin verdiği bilgilere göre yıllar geçtikçe reçeteli, onaylanmış, tavsiye edilen haplar gitgide daha çok insanın hayatında yer etmeye başlamıştır. Bugün ise her tarafı sarmış durumdadırlar. Bugün ABD&#8217;de beş yetişkinden biri, psikiyatrik sorunlar için en az bir ilaç kullanmaktadır. Yaklaşık dört orta yaşlı kadından biri anti- depresan ilaçlar almaktadır. Amerikan liselerinde ortalama on oğlan çocuğundan birine odaklanması için kuvvetli bir uyana ilaç verilmektedir. Fransa&#8217;da ise her üç Fransız&#8217;dan birinin antidepresan gibi yasal psikotropik ilaçlar almaktadır. Birleşik Krallık ise Avrupa&#8217;nın tamamında bu tarz ilaç kulla­nım oranının neredeyse en yüksek olduğu ülkedir. Gelişmiş Batı ülkelerinde su kaynaklarını test eden bilim insanları bu sularda antidepresana rastlamaktadır. Bu ilaçları kullanıp bo­şaltan o kadar çok insan vardır ki her gün içilen sudan süzül- meleri mümkün olmamaktadır (Hari, 2019, 21-22).</p>
<p>Kimyasal ilaçların günlük hayat üzerindeki hâkimiyeti çocukları da etkilemektedir. 19801i yıllarda ABD&#8217;de bir çocu­ğun biraz hareketli olması, dikkat bozukluğunun bir kanıtı olarak görülüyor ve bu durum beynin kimyası ve genetik yapıyla ilgili patolojiler kapsamında değerlendiriliyordu. Şimdilerde ise milyonlarca okul çocuğuna öğrenme güçlük­leri veya sınıfta sebep oldukları karışıklıklar nedeniyle çeşit­li ilaçlar reçete ediliyor. Bu çocuklar anksiyete, depresyon, davranış bozukluğu tedavileri gibi tedaviler görüyorlar (Le Broton, 2016,58).</p>
<p>Okul çocukları bir yana günümüzde iki yaşındaki çocuk­lara bile ilaç verilmektedir (Zerzan, 2013b, 93). İki yaşında bir çocuğun gerçekten depresyona girip giremeyeceğini, gire­bilirse hangi nedenlerle girdiğini merak etmemek mümkün değil. Ancak günümüz Prozac toplumlarında bu soruların pek çok insan için bir anlamı yok. Çünkü onlara göre nasıl ki pankreas insülin üretemeyince, onun kaybolan işlevini yerine getirmek için sentetik insülin almakta utanılacak bir şey yok­sa ruh halinin antidepresanlarla düzenlenmesi konusunda da utanılacak bir şey yoktur. Beynin gittikçe sadece fiziksel bir organ olarak kabul edilmesiyle birlikte insanların bu ilaçları kullanma konusundaki tereddütleri de ortadan kalkmaktadır (Harris, 2016,161).</p>
<p>Prozac en yaygın kullanılan antidepresan ilaçlardan bir tanesidir ve yaygın şöhreti ile üzerinde konuşulmayı hak etmektedir. Prozak anoreksi, kaygı, bulimia, kronik ağrılar, kıskançlık, fobi, dikkat bozuklukları, beslenme bozukluktan, depresyon gibi geniş bir yelpazede yer alan rahatsızlıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Prozac&#8217;ın gücüne inananlar, neredeyse dinsel bir bakış açısıyla bu ilacın otizm ve şizof­reniyi bile tedavi ettiğini ileri sürebilmektedirler. Geniş kul­lanım sahası ve diğer antidepresanlara karşı Prozac&#8217;ın daha az yan etkiye yol açması onun hakkındaki &#8220;mükemmel ilaç&#8221; mitini beslemiştir. Bu ilaç ABD&#8217;de tıbbi gerekliliklerden ve zi­hinsel rahatsızlığın kimyasal çözümünü gerektiren sebepler­den bağımsız olarak kullanılmaktadır. Vitaminler gibi yaygın bir tüketim ürünü, kullanıcıların emrinde olan bir mühendis­lik ürünü haline gelmiştir. Bu ilaç, insanlar tarafından kişisel imkânlarını genişletmek, duygusal ve entelektüel kaynakları­nı optimize etmek amacıyla da kullanılmaktadır (Le Breton, 2016, 64-65).</p>
<p>Prozac, 19901ı yıllarda derinliğin aleyhine olacak şekilde yüzeyselliğin tam egemenliğini kurmaya yöneldiği geç post- modem kapitalizminin ilacıdır. Bu dönemde derin düşünce­nin ve derin psi<u>kanaliz</u>in devri kapanmaktadır. Sorunların çözümleri hızlı, basit, hafif, acısız, zahmetsiz ve ucuz olmalı­dır. Yıllarca sürebilen ve sağlık sigortası şirketleri tarafından pahalı bulunan psikoterapiye karşılık Prozac, etkisini iki-üç hafta içine göstermeye başlıyor. Prozac, fast food ve viagra kültürünün eşlikçisidir. Prozac ayrıca hastanın iyileşmesi için çaba göstermesini, psikolojik bir öz deneyim yaşamasını ge­rektirmeyen bir ilaçtır. İlacın bu özelliği sayesinde hastanın biyografisi ve özgeçmişi önemsiz hale gelmekte, hasta yalnız­ca bir ilaç kullanarak, böylece beyninin nörokimyasını değiş­tirerek yeni bir kişilik edinmektedir (Çabuklu, 2010,144).</p>
<p>Görüldüğü üzere Prozac ve benzeri diğer ilaçlar ciddi sorunlar karşısında ucuz, kolay ve hızlı çözüm arayışları­nın birer sonucudurlar. Prozac tarzı ilaçların yaygınlaşması, hızın bir tutku haline gelerek sabırsızlığın ve beklemeye ta­hammülsüzlüğün artmasıyla yakından ilişkilidir. İşlerimizi çabucak, hızlıca, zahmetsizce, acı duymadan ve yorulmadan kolaylıkla halletmek istiyor; sorunların çözümlerine de aynı şekilde yaklaşıyoruz. Tek bir tuşa basarak tüm işlerimizi hal­letmek ve yine tek bir tuşa basarak tüm sorunlarımızı çözmek istiyoruz. Bu arzuları sağlık sorunlarımıza da yansıtıyor, hap­larla ruhsal rahatsızlıklarımızdan kurtulmak, ilaçlarla tan­siyonumuzu normal sınırlarda tutmak, hatta ter dökmeden oturduğumuz koltuklarda zayıflamak istiyoruz.</p>
<p>Aynca Ahmet İnam&#8217;ın da söylediği gibi yaşayarak, öğ­renerek, yaşantısını edinerek mutlu olmak yerine hap ala­rak mutlu olmaya çalışıyoruz. Çilesini çekmek, yüzleşmele­rine katlanmak, zorlukların sınavından geçerek dinginliğe ulaşmak yerine kestirmeden sonuca varmayı arzuluyoruz. Sevinçli olmaya, duygu dünyamızın kendi çalkantılarını ya­şayarak gerçeklikle karşılaşa karşılaşa kavuşmak yerine &#8220;hap torpili&#8221; ile, farmakolojik destekle varmaya çalışıyoruz (İnam, 2002,135).</p>
<p>ABD&#8217;de yaşanan süreç, bu kolaycılığa nasıl teslim olun­duğunu açıkça ortaya koymaktadır. ABD&#8217;de doktorların <span style="font-size: 13.3333px;">teşhisi </span><strong>koymak için </strong>kullanması gereken vöntem beş versiyonu bulunan <em>Ruhsal Bozuklukların Tanısal Sayımsal Elkitabı&#8217;mda (DSM)</em> belirtilmektedir. Depresyon teşhisi için belirlenen dokuz belirtiden en az beşini göstermek gerekmek­tedir. Ancak yas tutan hemen herkesin depresyonun klinik ölçütlerini karşıladığı görülmüştür. Yalnızca bu kontrol lis­tesine başvurulduğunda sevdiği birini kaybetmiş neredeyse herkese bariz bir akıl hastalığı teşhisi konulması gerekmek­teydi. Bu nedenle yas tutan insanlar için &#8220;yas istisnası&#8221; diye adlandırılan açık bir kapı bırakılmıştır (Hari, 2019, 56-57). Bir yakınını kaybeden ve depresyon belirtileri gösterenler yas istisnası olarak düşünülmüş ve bunlar bir süreliğine de olsa akıl hastası olarak görülmekten kurtulmuşturlar. Ancak bu kurtuluş uzun süreli bir kurtuluş olmamıştır.</p>
<p>Başlangıçta bebeğini, kardeşini, anne ya da babasını kay­bedenler bir yıla kadar depresyon belirtileri göstermeleri ha­linde akıl hastası sayılmamışlardır. Ancak kişi bir yıllık sü­renin ardından hâlâ ciddi bir sıkıntı yaşıyorsa yine akıl bakı­mından dengesiz başlığı altında sınıflandırılmaktaydı. Yıllar içinde DSM&#8217;nin farklı versiyonlarında yas tutan kişiler için tanınan bu sürenin sınırları değişmiştir. Bu süre önce üç aya, sonra bir aya, en sonunda ise yalnızca iki haftaya indirilmiştir (Hari, 2019, 57). DSM&#8217;nin 2015&#8217;te yayımlanan beşinci ve en yeni versiyonunda yas istisnası kaldınlmıştır. Yani bebeğini kaybeden bir annenin ertesi gün doktora gittiğinde ciddi bir sıkıntı içinde olması durumunda kendisine hemen teşhis ko­nabilecektir (Hari, 2019, 60).</p>
<p>Görüldüğü üzere modem hayatın insanın acı çekmesine hiçbir şekilde tahammülü yoktur, insanların en büyük kayıp­ları yaşayıp dünyanın, insanın ve hayatın anlamını sorgular hale geldikleri durumlarda bile kendilerine göre acı çekme hakları kalmamıştır. Luther &#8220;Tristitia omnis a Sathana&#8221; &#8220;Tüm üzüntü Şeytandan gelir&#8221; demiştir (Akt. McMahon, 2006,193). Sanki üzüntüden ve acıdan kaçmak isterken gösterdiğimiz cabayla Luther&#8217;in görüşlerini paylaşıyor gibiyiz. Acı ve üzün­tüden kaçarken ona büsbütün kötü bir şey, adeta şeytansı bir şey olarak bakıyoruz.</p>
<p>Yas tutabilmek ve belirli depresyon belirtileri gösterebil­mek için tanınan sürenin sürekli azaltılması, hız tutkusu ve aceleciliğin hayatın en nazik alanlarına bile sirayet ettiğini göstermektedir. İnsan duygularına istendiğinde açılıp iste­nildiğinde kapatılan makineler gibi muamele edilmektedir. Böyle bir anlayış ile belirli duyguları söndürmek, belirli bazı duyguları da uyandırmak için çeşitli kimyasallara başvurul­maktadır. Bu yol aslında kişinin ruhsal ve zihinsel sorunla­rının üstesinden gelme, özdenetim sağlama, duygularını ve düşüncelerini kontrol edebilme becerilerini işlevsiz kılmak­tadır. Neticede bu becerileri kullanamayan insanın becerileri körelmekte ve bu insan aciz hale gelmektedir.</p>
<p>Öyle veya böyle kişinin teknik araçlar kullanarak kendi üzerinde çeşitli işlemler yapması, dünyayla ilişkisinin rengim belirlemek için kullanılan psikotrop haplarla gündelik hayat­ta bir yer bulmuştur. Kişi, bedenine ya da daha çok kendisine güvensizlik duyduğunda hiçbir hastalığı olmadığı halde psi- kofarmakolojiye, yani arzulanan moral durumunu yaratma­sı umulan maddelere başvurabilmektedir. İnsanlar uyumak için, uyanmak için, formda kalmak için, enerjik olmak için, belleklerini kullanabilmek için, kaygı ve stresi ortadan kaldır­mak için çeşitli ürünler almaktadır. Bu ilaçların hepsi çağdaş dünyanın gereklerini yerine getirmek için yetersiz kalan ya da yetersiz kaldığı düşünülen bedene, daima daha talepkâr olan bir sistemde ayakta kalması için eklenen kimyasal pro­tezlerdir (Le Breton, 2016, 19). Gerçekten de dünya hemen hemen herkesten çok fazla talepte bulunmaktadır. Bu talep­lerden ne küçük çocuklar ne de yaşlı kimseler kaçabilmekte­dir. Kimileri daha iki yaşında olan küçücük çocuklar eğitim açısından avantajlı konumda olmaları için eğitim kuramla­rına gönderilmektedirler. Yaşlı olmak da insanları dünyanın taleplerinden uzak tutmaya yetmemektedir. Yaşlılar dahi toplumda kabul görmek için yaşlan ne olursa olsun çekici ve bakimli olma uğraşı vermektedirler. Çalışan annelerin yükü ise hepsinden fazladır. Onların hem işlerinde başarılı olmaları, hem çekici ve güzel görünmeleri, hem ev işlerinde becerik­li olmaları hem de sevgi dolu bir eş ve iyi bir anne olmaları beklenmektedir. Bu kadar çok beklentiye cevap veremeyen günümüz insanlarının destek almak amacıyla birtakım kim­yasallara başvurması oldukça normaldir.</p>
<p>İnsanların sürekli bir yarış halinde olduğu, en ufak bir gecikmenin geride kalmak anlamına geldiği, geride kalanın kazanımlarını kaybettiği bir sistemde varolabilmek için birey­ler, sürekli performanslarına bakmak ve onu daima belli bir seviyede tutmak zorunda kalmaktadırlar. Bedenleri, zihinle­ri ve psikolojileri doğal halleri içindeyken performanslarını yüksek tutamayan insanlar, performanslarını birtakım kim­yasallarla yükseltme yolunu tercih etmektedir.</p>
<p>Derrida bir röportajında biyoteknoloji çağında ilaç kul­lanımının insanın doğal yaşamını olumsuz yönde etkileye­bileceğinden söz ederken, sporda avantaj sağlamak için baş­vurulan performans arttırma yöntemlerinin sağladığı fizik­sel avantajların ortaya çıkardığı haksız rekabet durumunun yanı sıra etik yönlerinin de tartışılması gerektiğini söyler. Yarışmalardan önce kadın atletlerin, özellikle hamile kalarak vücutlarında meydana gelen hormonal değişimi daha iyi bir performans için avantaj olarak kullanmalarını örnek olarak ve­rir. Ona göre bu durum sporun özünde insan meselesinin va­rolduğu gerçeğini göz ardı etmektedir (Akt. Artut, 2014,101).</p>
<p>Bir kadının sadece madalya veya başka bir ödül kazan­mak için hamileliği, yani bir anlamda kendi çocuğunu kulla­nabilmesi, performansın her tür insani değerden ve insanın bizzat kendisinden üstün tutulduğunu ortaya koymaktadır. Aslında insan meselesi yalnızca sporun özünde değil; siya­setin, iş hayatının, eğitimin, mimarinin vb. içerisinde insanın yer aldığı her alanın merkezinde olmalıdır. Eğer insan mer­kezden çıkarılır ve yerine başka bir şey konulursa &#8211; bu başka şey ister iktidar, isterse güç, kâr ya da performans olsun &#8211; in­san tıpkı hamile kadın sporcular gibi kendi bedenini ve diğer insanları araçsallaştırır.</p>
<p>Anlaşıldığı üzere psikotrop maddelerin kullanımı genel olarak performans arttırmaya yöneliktir. Düzenli psikotrop kullanıcısı kendisini bedene bağlı bir tür konsol olarak ya­şar. Duygulanımsal performansını gönlüne göre program­lar. Başvurulan teknikler her şeyin çaresinin olduğu, çalışma kapasitesini sonsuzca genişletmenin ve nihayet huzur içinde uyumanın bile mümkün olduğu izlenimi uyandırır. Ruh ha­lini veya uyanıklık durumunu değiştirmek isteyen herkesin elinin altında geniş bir ürün demeti vardır. Kişi bu ürünler sa­yesinde arzu ettiği psikolojik duruma erişmek için beklemek, sabretmek ya da emek vermek zorunda değildir. Sonuç elde etmek için hap yutmanın gerekli süreyi ve çabayı ortadan kal­dıracağı, istenilen halin istenilen anda özel bir çabaya gerek kalmadan sağlayacağı farz edilir. Kişinin yapması gereken tek şey ecza dolabına uzanmaktır (Le Breton, 2016,61). Ancak bu izlenimler oldukça yanıltıcıdır. Geçici bir süre rahatlama sağlayan psikotrop maddelerin uzun vadede sorunları hallet­mediği ve insan hayatını zorlaştıran pek çok yan etkiye yol açtığı bilinmektedir.</p>
<p>Psikotrop maddeler adeta beden denilen makinenin duyguları harekete geçiren tuşlarıdır. Kişi, istediği duygu­ya bu haplarla kavuşmaya çalışır. Bu tür haplarla endişesi­ni ya da kaygısını yatıştırır, sınav için ya da zor bir iş günü için kendisini zinde ya da uyanık kılar; ısrarlı bir yorgunlu­ğu unutur, yoğunlaşmayı engelleyen sinirlilik halinden kur­tulur. Herhangi bir patolojik durum olmadığında bile Batılı insanların büyük bölümü için ruh halini veya uyanıklık ha­lini yönlendirme amaçlı ürün tüketimi yaygın bir alışkanlık haline gelmiştir. Kişi, çevresindeki dünyaya dair hissetmesi gerektiğini düşündüğü şeyi hissetmek için teknolojiye başvu­rur. Psikotrop maddeler kendilerini hayatın teknik yardımcı- ları olarak sunarlar. İnsanın günlük yaşama yaklaşım biçimini ayarlar, dünyanın kargaşası karşısında kişiye kendine hâkim olma fantazmasını yerleştirir, bireyin siborglaşmasına ve dav­ranışta benlikle ilgili olan ile dışsal bir teknikle ilgili olein ara­sındaki sınırların silinmesine yol açarlar (Le Breton, 2016,63).</p>
<p>Benlikle ilgili olan ile dışsal bir teknikle ilgili olan ara­sındaki sınırların silinmesi oldukça ilginç bir durumdur. Ruh halleri kişiliğin unsurları arasında kabul edilir. Yani insan kişiliğini belirleyen unsurlardan biri de insanın çeşitli du­rumlarda hangi duyguları yaşadığı ve ne tür bir ruh halinde bulunduğudur. Kimi insanlar genellikle neşelidir, kimileri ise kaygılı ya da öfkelenmeye hazırdır. Psikotrop ilaçlar kişilerin içinde bulundukları ruh hallerini ve duygu durumlarını ciddi şekilde değiştirmektedir. Bu ilaçlarla neşeli ya da kaygısız bir ruh haline girmiş bir insanı nasıl değerlendirmemiz gereke­cektir? Kişide görülen neşeyi ya da rahatlığı neye affetmeli­yiz; bu ruh hallerini yaşayan kişinin kendisine mi yoksa bu ruh hallerinin ve duygu durumlarının ortaya çıkmasını sağ­layan kimyasal maddelere mi? Kişilerde ortaya çıkan duygu­ların kaynağı onları yaşayan insanlar mıdır yoksa kullanılan ilaçlar mı? Kullandığı ilaçlar nedeniyle genellikle neşeli olan bir kişi neşeli bir insan sayılmalı mıdır? Teknikle insan doğa­sına yapılan müdahalelerin boyutlarının artması insana iliş­kin yeni sorular doğurmaktadır.</p>
<p>Kimyasal maddelerin duyguları değiştirmek amacıyla insan vücuduna dahil edilmesi, kişilerin var olan hallerini değiştirerek yeni bir kişi yaratma arzusundan kaynaklan­maktadır. Le Breton&#8217;a göre beden, bu ilaçların kullanımı ile ruh halinin programlandığı bir terminale, eşi görülmemiş bir siborga, yani insan ile bedene iliştirilmiş teknolojinin yok edilemez ittifakının bir parçasına dönüşür (Le Breton, 2016, 67-68). Psikotrop ilaçlar kişinin ruh hallerini ve duygu duru­munu değiştiren teknoloji ürünü kimyasal maddelerdir. Bu kimyasallar, kişileri yaşadıkları ve içerisinde bulundukları gerçeklikten bağımsız olarak mekanik bir şekilde hedeflenen ruh haline kavuştururlar. Ancak bu durum, hem insanı duy­guların kaynağının insanın kendisi mi yoksa kimyasal ilaçlar mı olduğunun tam olarak bilinemeyeceği şekilde teknolojik ürünlerle kaynaştım hem de insanın ruh dünyasını basılan tuşlara bağlı olarak istenilen seslerin çıkarıldığı bir piyanoya benzeyecek şekilde mekanikleştirir. Böylesi bir mekanikleşme sonucu insan duyguları kendiliğindenliğini, doğallığını, can­lılığını yitirir ve bu duyguların gerçek dünya ile olan bağları kopar. Birtakım olaylar karşısında kendiliğinden hisseden in­sanın yerini, dışarıdan yapılan müdahalelerle yapay bir şekil­de hissettirilen insan alır. İnsanlara böyle bir hayat daha kolay ve daha rahat gelse de bu duruma itiraz edenler de vardır.</p>
<p>Bu kişilere göre insanı birtakım kimyasal maddelerle mü­dahale edilebilir bir varlık olarak görmek, insanı biyolojisi­ne, beyindeki bazı kimyasal maddelere indirgemektir. Amo Gruen&#8217;e göre Profesör Daniel E. Koshland insanı indirgeyen bir anlayışa sahiptir. Koshland şunları yazar:</p>
<p>Eğer beyin fonksiyonlarını tam olarak yerine getiremiyorsa, biliminsanı olmayan bazıları bunun nedenim kötü anne-babalar­da, kötü çevre koşullarında, hatta kötü ruhlarda arama eğilimi gösterirken, bir bilim insanı nedenleri beyin kimyasında arar&#8230; Nörologlar, çekme yayı kopmuş bir saati sevgiyle tamir etmek ne kadar mümkünse, mutasyona uğramış genden kaynaklanan beyin arızasının sevgiyle iyileştirilmesinin de ancak o kadar mümkün olduğunu bilirler&#8230; Normal bir durumla patolojik durum arasındaki fark, iyi kimyayla kötü kimya arasındaki farktır. (Akt. Gruen, 2015a, 294)</p>
<p>Yukarıdaki ifadelerden anlaşıldığı gibi Koshland, insana bir saate, yani makineye yaklaştığı şekilde yaklaşmakta ve onun ruhsal sağlığında sanki yalnızca beyindeki kimyasallar et­kiliymiş; kişinin geçmişi, insanlarla ilişkisi, yaşadığı maddi veya manevi zorluklar, sosyo-ekonomik durumu gibi bunun dışında kalan faktörlerin hiçbir etkisi yokmuş gibi konuşmak­tadır. Oysa tüm bu ve benzeri etkenler insanın ruhsal ve duy­gusal hayatı üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Beyindeki kimyasallar bu gibi çeşidi faktörlerin bir sonucu olarak orta­ya çıkmaktadır. Bu faktörleri yok sayarak yalnızca beyindeki kimyasallara odaklanmak sadece geçici çözümler üretebilir. Zaten psikotrop ilaç kullananların, uzun yıllar boyunca bu ilaçları kullanmak zorunda kalmaları üretilen çözümlerin köklü ve kalıcı olmadığını göstermektedir.</p>
<p>Koshland gibi düşünenlerin zihniyetini benimseyen psi­kiyatri, hastayı yaşadığı dünyadan soyutlayarak kimyasal bir varlık olarak algılar. Vücudunda eksik olduğuna hükmettiği bazı kimyasalları ona zerk ederek psikolojisinin iyileşeceğini varsayar. Onun nazarında insan, yaşadığı ortamın bir parçası, ondan etkilenen, ona bağlı olarak bazı akli sıkıntılar yaşayan bir varlık değildir. O, salt kimyasal bir bütündür ve ondaki eksik kimyasalları takviye etmek bu bütündeki sıkıntıları or­tadan kaldıracaktır. îster eşinden boşanmış olsun, isterse ço­cuğunu yitirmiş ya da uzun süredir işsiz olsun hiç fark etmez. Tüm sorunlara ilaç çare olacaktır (Dikmen, 2015,162).</p>
<p>Bu mekanik yaklaşımda insan kimyasal bir makine ola­rak görülmekte ve zihinsel sorunları insandaki kimyasal maddelerin oranları düzenlenerek çözülmeye çalışılmakta­dır. Ancak Gruen&#8217;e göre bu şekilde, bizi çevreleyen dehşetin artık algılanamaması ve bizim için önemli bir yol gösterici olan korkularıınızın bastırılması gibi bir felakete sürükleniriz (Gruen, 2015a, 294). Gruen gibi isimler yaşadığımız duygusal ve zihinsel problemleri hayatımızda bir şeylerin yanlış gitti­ğinin işareti olarak yorumlamaktadırlar. Onlara göre bu işa­retler bastırılmak yerine doğru okunmalı ve insan beyninin kimyasallarında bir düzenlemeye gitmek yerine başka bir yol izlenmelidir. İnsanın hayatında veya bakış açısında birtakım değişiklikler meydana getirilerek zihinsel ya da duygusal so­runlar çözülmelidir.</p>
<p>Mutluluğumuz bilimin söylediği gibi biyokimyasal siste­mimiz tarafından belirleniyorsa süresiz tatmin hissini garan­tiye almanın yolu, sisteme hile karıştırmaktan geçmektedir. Ekonomik büyüme, sosyal reformlar ve siyasi devrimleri bir kenara bırakarak küresel mutluluk seviyesini arttırmak için insanın biyokimyasıyla oynamak yeterlidir (Haran, 2017,50). Böyle bir tercih etkili olmasına rağmen yüzeysellikten ve ko­laya kaçmış olmaktan kurtulamaz. Semptomları ortadan kal­dırmak hastalığı görünmez kılabilir fakat onu ortadan kaldır­maz. Benzer şekilde kimyasal ilaçların yardımıyla insanlarda bazı duygular uyandırmak mümkünse de bunun gerçek an­lamda mutluluk olmadığı açıktır. Uzun süredir işsiz bir insa­nın, annesini, babasını, eşini ya da çocuğunu kaybetmiş bir insanın, iflas edip varını yoğunu kaybetmiş bir kimsenin, bir kaza sonucu uzuvlarını kaybetmiş bir kişinin çeşitli ilaçlar ile neşeli bir görünüm sergilemesi kimse tarafından mutluluk ya da gerçek bir neşe olarak yorumlanmayacaktır. Kişinin böyle bir görünüm sergilemesi akla da uygun değildir. Duygulara yol açan olaylar ile bu olaylara karşı hissedilen duygular ara­sında bir ilişki ve uygunluk olmalıdır. Örneğin aşağılama veya haksızlığa uğrayan bir insanın öfke hissetmesi son dere­ce uygundur. Acı verici olaylar karşısında acıyı yok sayarak, sanki hiçbir şey olmamış gibi o kişiden mutlu ya da en azın­dan neşeli olmasını istemek insani bir talep değildir. Böyle bir tavır karşımızdakinin acısına hürmetimiz olmadığı anlamına gelir. Ayrıca böyle bir tutum, insan hayatının iyileştirilmesine de hizmet etmez. İnsanların psikolojik olarak rahatsızlıkları­nın artması durumunda yapılması gereken ilk şey, bu rahat­sızlığa yol açan nedenleri bulmak olmalıdır. Bireyler, arzu et­medikleri duygular yaşadıklarında bunlar üzerine düşünme­li ve bu duygulara nelerin yol açtığını bulmaya çalışmalıdır. Bu süreç rahatsızlığın durumuna bağlı olarak bireysel olarak sürdürülebileceği gibi bir psikologun eşliğinde de yürütüle­bilir. Olumsuz durumlara yol açan nedenler belirlendiğinde, bunlara gerek sosyal gerekse de kişisel çözümler getirilebilir. Siyasi ve toplumsal sorunlar nedeniyle bireylerin çözümü si­yasetten değil de kimyasal maddelerden beklemeleri asıl so­runları kökleştirecektir.</p>
<p>Kimyasal ilaçlara fazlaca güvenen bir psikiyatri anlayışının dikkate almadığı bir diğer nokta da özne ile nesne arasındaki bağdır. Özne ile öteki arasında bir bağ vardır ve bu bağ salt biyolojiye indirgenebilecek bir bağ değildir (Öğütçen, 2018, 173). Duygu durumlarımız ötekiyle ve dışımızda kalan dünyayla doğrudan bağlantılıdır. Yaşadığımız olaylar bizlerde çeşitli duygular uyandırırlar. Kuşkusuz bu duygula­rı çeşitli kimyasallarla düzenlemek mümkündür. Ancak bu duyguları dış dünyadaki olayları değiştirerek de dönüştüre­biliriz. İlk yol, insan duygularını mekanikleştiren, insanı bir makine gibi ele alan bir yaklaşıma sahiptir. Yüzeysel ve geçici olmasına rağmen kısa, kolay ve zahmetsizdir, ikinci yol ise inşam önce hayatın gerçeklerini görmeye ve onunla yüzleş­meye davet eden, onu aktif bir özne olarak gören ancak uzun, zahmetli ve zor bir yoldur. Beynimizdeki kimyasallarla oyna­yarak, Harari&#8217;nin ifadesi ile hile yaparak, belli duyguları ya­şamak daha kolay olsa da dışımızdaki gerçekliği değiştirerek belli duyguları yaşamamız çok daha dürüst bir davranıştır. Ancak bunları söylemek, gerçekten ihtiyaç duyulduğunda bu tür ilaçların kullanılmasına karşı çıkmak ya da kimi du­rumlarda bu ilaçların kullanılmasının bir gereklilik olduğunu inkâr etmek değildir. Bunu söylemek, istenen her tür etkiyi yaratmak için ilaçlara başvurmanın insana makine muame­lesinde bulunmak anlamına geldiğini söylemekten ibarettir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sebile Başok Diş -Mekanikleşen Hayatta İnsan ve Özgürlük Sorunu,syf:32-54</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/duygularin-mekaniklesmesi/">Duyguların Mekanikleşmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/duygularin-mekaniklesmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
