<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Risalet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/risalet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 19 Jan 2018 21:20:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Risalet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bedîüzzaman Said Nursi&#8217;nin Tasavvuf Anlayışı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-said-nursinin-tasavvuf-anlayisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-said-nursinin-tasavvuf-anlayisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Jan 2018 21:20:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Bedîüzzaman Said Nursi'nin Tasavvuf Anlayışı]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Şühud]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Velayet]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi'nin Tasavvuf Karşıtlarına Verdiği Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi'nin Tasavvuf ve Tarikatlara Bakışı]]></category>
		<category><![CDATA[Seyr-i Sülük]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf ve Tarikatlerin Gayesi]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet-i Şuhûd]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet-i Vücud]]></category>
		<category><![CDATA[Velayet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19957</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazar: Vasfı ARSLAN * Bedîüzzaman’ın Tasavvuf Anlayışı a. Tasavvuf ve Tarikatlara Bakışı Bedîüzzaman Said Nursî XX. yüzyılda yetişen önemli ilim ve fikir adamlarından birisidir. Tefsir, Hadis, Kelam gibi temel islamî ilimlerin yanı sıra dil, felsefe ve tasavvuf gibi birçok ilim dalında kendisini yetiştirmiştir.[1] Yetiştiği çevrede birçok mutasavvıfın bulunması sosyal ve kültürel açıdan onun tasavvufla olan ilişkisine olumlu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-said-nursinin-tasavvuf-anlayisi/">Bedîüzzaman Said Nursi’nin Tasavvuf Anlayışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><a href="http://ilimcephesi.com/bediuzzaman-said-nursinin-tasavvuf-anlayisi/ustad-2/" rel="attachment wp-att-19959"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19959" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Üstad.jpg" alt="" width="300" height="241" /></a></em></strong></p>
<p><strong><em>Yazar: </em><em>Vasfı ARSLAN *</em></strong></p>
<h3>Bedîüzzaman’ın Tasavvuf Anlayışı</h3>
<h4><strong>a. Tasavvuf ve Tarikatlara Bakışı</strong></h4>
<p>Bedîüzzaman Said Nursî XX. yüzyılda yetişen önemli ilim ve fikir adamlarından birisidir. Tefsir, Hadis, Kelam gibi temel islamî ilimlerin yanı sıra dil, felsefe ve tasavvuf gibi birçok ilim dalında kendisini yetiştirmiştir.<sup>[1]</sup> Yetiştiği çevrede birçok mutasavvıfın bulunması sosyal ve kültürel açıdan onun tasavvufla olan ilişkisine olumlu tesir etmiştir. Dönemin medreselerinde on beş yılda okunan 100’ü aşkın kitabı üç ay içinde mütalaa ettiğini bizzat kendisi kaydeder.<sup>[2]</sup> Tahsil ettiği bütün ilimlerin kendisini Kur’ânî hakikatlara ulaştıran birer basamak olduğunu şöyle belirtir: “<em>Bütün o mahfuzatım Kur’ân’ın hakâikine çıkmak için bana basamak oldular. Sonra Kur’an’ın hakaikına ulaştım, çıktım, baktım ki; her bir ayet-i Kur’aniye kâinatı ihata ediyor gördüm. Artık ondan sonra başka bir kitaba ihtiyacım kalmadı. Kur’an bana kâfi, vâfî geldi.”</em><sup>[3]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman’a göre, normal şartlar altında yıllar süren klasik medrese eğitimini, kendisinin üç ay gibi kısa bir zamanda tamamlamaya muvaffak olması gaybî olarak şuna işaret etmektedir: Gelecekte ülkesindeki Müslümanlar, değil on beş sene, bir senelik medrese eğitimi alabilecekleri okulları dahi bulamayacaklar. İşte o zaman isteyenlere on beş senelik dersi on beş haftada okutmayı başaracak ve îmanî hakikatleri insanlara çok kısa sürede öğretecek bir Kur’ân tefsiri zuhur edecek ve kendisi de bunun hizmetinde bulunacak.<sup>295</sup>Bu bakış açısından da anlaşılacağı üzere O, İslâmî ilimler hakkında düşünürken iman hakikatlerinin inkişaf ettirilmesi meselesini hep ön planda tutmaktadır. Tasavvuf hakkındaki düşüncelerinin temelinde de bu düşünce çok önemli bir yer tutmaktadır.</p>
<p>Sathî bir nazarla bakıldığında Risale-i Nurların şekil olarak klasik tasavvuf eserlerine benzemediği, müellifinin tasavvuf düşüncesindeki vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd anlayışlarına eleştirel yaklaştığı ve tarikat geleneğinin günümüzde geçersiz olduğunu savunduğu vb. iddialarla tasavvufa karşı soğuk durduğu düşünülebilir. Hatta Bedîüzzaman’ın tarikatçılıkla ilgili ithamlar karşısında mahkeme heyetine sunduğu savunmalarında sarf ettiği bazı ifadeleri bu görüşü destekler mahiyette kabul edilebilir.</p>
<p>Ancak genel olarak risaleler ele alındığında, Bedîüzzaman’ın ilahî hakikati fıkhî ve kelamî yönlerinden daha çok derûnî ve irfâni yönleriyle algılamış olduğu görülecektir.<sup>[4]</sup></p>
<p>Onun tasavvufa yakınlığı önemli tasavvufî şahsiyetlerden bahsederken kullandığı ifadelerde de çok açık bir şekilde görülmektedir. Buna örnek olarak, Ebu Yezid el-Bistâmî, Cüneyd-i Bağdadî, Abdülkadir-i Geylanî, İmam-ı Gazalî, Muhyiddini Arabî, Ebu Hasen-i Şazelî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî (radıyallâhu anhüm) gibi İslam tasavvufunun ünlü simâlarını ümmeti aydınlatan “nûrânî yıldızlar” olarak tavsif etmesi<sup>[5]</sup> gösterilebilir. Buna ek olarak o Şeyh Geylanî (radıyallâhu anh) hakkında “kudsî üstâdım”<sup>298</sup> ifadesini, İbn-i Arabî (radıyallâhu anh) için de “Ulûm-u İslamiyyenin mucizesi”<sup>[6]</sup> nitelemesini kullanır. Bedîüzzaman’ın “Üstadım” dediği zatlardan biri olan İmam-ı Rabbânî (radıyallâhu anh), Mektubât kitabındaki bazı ifadeleriyle onun “eski Said” evresinden “yeni Said” evresine geçmesinde etkili olmuştur.<sup>[7]</sup></p>
<p>Risale-i Nur mesleğinin takip ettiği yolu açıklarken Bedîüzzaman “hakikat dersi”ni Gavs-ı A’zam, Zeynelâbidîn, Hasan ve Hüseyin (radıyallâhu anhüm) vasıtasıyla İmam Ali (radıyallâhu anh)’den aldığını ifade etmiş ve takip ettiği hizmet metodunu onlara dayandırmıştır.<sup>[8]</sup></p>
<p>Bunlardan başka, Risale-i Nurların neredeyse tamamında tasavvuf büyüklerinin isimlerine atıfta bulunulmakta ve onların görüşlerine yer verilmektedir. Ayrıca Risale-i Nurlardaki ıstılahlara dikkat edildiğinde bu ıstılahların tasavvuf geleneğine çok yakın olduğu görülmektedir.<sup>[9]</sup> Fikir vermesi açısından Risale-i Nur’larda isimleri geçen bazı tasavvufî şahsiyetlere ve tasavvuf ıstılahlarına yer vermek istiyoruz. Üveysü’l-Karânî, Hasan Basrî, Bişr-i Hâfi, Cüneyd Bağdâdî, Abdulkadir Geylânî, Şâh-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbânî, İbn-i Arabî, Seyyid Ahmed Bedevî, Ahmed Rifâî, Ebu Yezid Bistâmî, Ebu’l-Hasan Şâzelî, İbrahim Edhem, Hatem-i Tâî, İmam Şârânî, İsmail Hakkı Bursevî, Mevlana Celaleddin-i Rûmî, Mevlana Cami (Molla Câmî), Niyâzî-i Mısrî, Necmeddin-i Kübrâ, Nasıruddin Tûsî, Sadreddin Konevî, Tâvus Yemenî, Abdulkerim Cîlî, İbrahim Hakkı, Mevlana Hâlid, Ahmed Hânî, Molla Cezerî, Seyyid Sıbğatullah, Alvarlı Hoca Muhammed Efendi (radıyallâhu anhüm) vd. zikri geçen şahsiyetlerden bazılarıdır.</p>
<p>Risale-i Nurlarda sıkça rastladığımız tasavvuf Istılahlarına şunları örnek gösterebiliriz: Acz, fakr, arif, akl-ı evvel, âlem-i melekut, alem-i misâl, alem-i berzah, alem-i gayb, alem-i şehadet, alem-i bâtın, alem-i mânâ, alem-i nur, akrebiyyet, aktab, asfiya, aşk, bâtın, berzah, cemü’l-cevâmî, cevher, cezbe, çile, devir, lisan-ı hâl, dua, enfüs, edep, ehadiyyet, el-buğzu fillah, el-hubbu lillah, emr, enaniyet, sebep, tecelli, müşahede, temâşâ, vâkıa, rüya-yı sadıka, fenafillah, fena, feyiz, gayret, gayr, gavsiyyet, gurbet, hafî, hayal, hilafet-i kübra, hamd, hatve, mertebe, havf, hikmet, vahdet, hıllet, heva, şecere-yi hilkat, himmet, ihlas, inayet, ikram, keramet, ilham, ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn, incizap, beka, cem, inziva, insan-ı kamil, irşad, mürşid, istiğfar, istiğrak, sekr, meczup, iştiyak, kalb, ayna, zikr, kesret, kemal, kıdem, marifet, kutb, kurbiyyet, temsil, künuz-ı mahfiyye, rütbe, levh-i mahfuz, lika, mazhar, tayy-ı mekan, bast-ı zaman, fetih, keşif, melami, miftah, rabıta-yı mevt, mirac, seyr, sülûk, rüya-yı sadıka, muhabbetullah, müşahedetullah, nefes, tezkiye, suret-i Rahman, niyaz, nûrânîyet, rıza makamı, reca, tefekkür, veraset-i nübüvvet, rububiyet, ubudiyet, remiz, menzil, sefer, sekîne, seyr-i enfüsî, seyr-i ruhani, şevk, takva, zühd, muhabbet, tesbih, teşbih, tenzih, tevbe, tevekkül, tevhid, istiğrak, vird, urûc, ünsiyet, huzur, huşu, velayet, vücud, yakin, zahir, zıll vs. Görüldüğü gibi Bedîüzzaman herhangi bir tarikata intisab etmese de eserlerinde tasavvufî üslubun ağırlığı dikkate değer bir ölçüde göze çarpmaktadır.</p>
<p>Bedîüzzaman, Kur’ân ve Sünnet kaynaklı bidatlardan uzak tüm tasavvuf ekollerine son derece olumlu yaklaşmış ve asla tasavvuf ve tarikatlerin karşısında olmamıştır. Ancak şu da bir gerçek ki o tasavvufî tarikatlardan hiç birinin temsilcisi olmamış ve müstakil bir İslam düşünürü olarak sadece davasına hizmet etmiştir. Onun için önemli olan; bir tarikata intisab etmekten ziyade îmânî hakikatleri en iyi şekilde kavramaktır. “Zaman tarikat zamanı değildir”<sup>[10]</sup>, “ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakâik-i İslamiye gıdadır,”<sup>304</sup> gibi sözleri ve kendisinin bir sûfi ve şeyh olmadığını söylemesi<sup>[11]</sup> onun tasavvufa karşı olduğu anlamına gelmez. Selefîlerin tasavvufu inkâr eden ve onu bertaraf etmeye çalışan düşünce sistemlerinden çok farklı olarak Bedîüzzaman, Kuran’a dayandırdığı düşünce sistemiyle tasavvuf çizgisine yakın denebilecek bir hareket tarzı benimsemiştir.<sup>[12]</sup></p>
<p>Îmânî hakikatlerin herkes tarafından anlaşılacak şekilde izah edilmesini kendisine asıl hedef olarak tayin eden Bedîüzzaman kaleme aldığı eserleriyle bunu tahakkuk ettirmeye çalışmıştır. Ona göre gaye îmanî hakiketlerin inkişaf ettirilmesi olduktan sonra izlenen yol ve metotların farklı olması çok fazla önem arz etmemektedir. Bir dönem bu mesele tarikatlar yoluyla gerçekleştirilmeye çalışıldığı gibi, zamanın gereksinimlerine göre farklı metotlarla bu yolda yürümek de mümkündür.</p>
<p>İrili ufaklı yaklaşık yüz otuz risaleden oluşan Risale-i Nur külliyatının bir risalesi de tasavvuf ve tarikatların izahına tahsis edilmiştir. “<em>İyi bilin ki, Allah’ın velîleri için (özellikle âhirette) herhangi bir korku söz konusu değildir ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de</em>.”<sup>[13]</sup>  ayetinin serlevha yapıldığı bu risale, dokuz telvih/işaretten oluşmakta ve genel olarak tasavvuf ve tarikatların ilmi değerlendirmesinden teşekkül etmektedir.</p>
<h4><strong>b. Tasavvuf ve Tarikatlerin Gayesi</strong></h4>
<p>Bedîüzzaman’a göre insanoğlunun dünyası düşündüğünün aksine çok dardır. Ancak yine onun teşbihiyle insanın bu dar dünyasının çevrili olduğu duvarlar camdan olduğu için yansıma yapar ve insanın gözüne sonsuz genişlikte; daracık kabir gibi olduğu halde koca şehir gibi görünür. Çünkü dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman yaşanılan zamanda henüz vücud bulmadığı için hakikatte yoktur. Ancak insan vehim ve hayaliyle işi karıştırıp madum bir dünyayı mevcud zanneder. Nasıl bir çizgi süratle hareket ettirildiğinde, gerçek mahiyetinin zıddına satıh gibi görünüyorsa; insanın dünyası da gerçekte daracık olmasına rağmen bir göz ve algı yanılması neticesinde ona çok geniş görünür. Ancak insanın başına ağır bir musibet geldiği zaman ondaki gaflet ve vehim dağılır. İşte o zaman dünyevî ve cismanî hayatın ne kadar dar ve kısa olduğu anlaşılır. Madem dünya hayatı ve cismani yaşayış ve hayvanî hayat böyledir; o hâlde insana düşen hayvaniyetten çıkmak, cismâniyeti terk etmek, kalp ve ruhun hayat mertebelerine yükselmeye çalışmaktır. İşte böyle bir âleme yükselebilen bir insan çok geniş ve nûranî bir âlemle karşılaşır. Bu âleme ulaşmanın anahtarı ise marifetullah ve tevhid hakikatini kamil mânâda kalben ve rûhen kabullenmekle mümkündür.<sup>[14]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman’a göre tasavvuf; tarîkat, velayet ve seyr-i sülûk  gibi farklı isimlerle de adlandırılan “nurâni, zevkli ve ruhâni yüce bir hakikat”<sup>[15]</sup>tir. Tasavvuf hakkında geçmişte muhakkik âlimler tarafından binlerce cilt eserler kaleme alındığını minnetle zikreden Bedîüzzaman, <em>Telvihat-ı Tis’a</em> adındaki tasavvufa dair risalesinde yaşadığı dönemin gereklerini de dikkate alarak meselenin bazı yönlerine dikkat çekmektedir.</p>
<p>O, tasavvufu tanımlarken öncelikle gayesinden yola çıkar ve Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi vesellem)’in miracıyla bağlantı kurarak şöyle bir tanım getirir: “<em>Tarîkatın gaye-i maksadı, marifet ve inkişaf-ı hakaik-i îmanîye olarak, Mi’rac-ı Ahmedî’nin (</em>sallallâhu aleyhi vesellem<em>) gölgesi ve sayesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk-u ruhanî neticesinde, zevkî, hâlî ve bir derece şuhûdî hakaik-i îmanîye ve Kur’aniyeye mazhariyet; “tarîkat”, “tasavvuf” namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemal-i beşerîdir.”<sup><strong>[16]</strong></sup>  </em>Tanımda da geçtiği üzere insanın inanmakla mükellef olduğu îmanî ve Kurânî hakikatlere tam mazhar olabilmesi için kalbini mânevî kirlerden arındırmalıdır. Bedîüzzaman’a göre insanlık, araştırmaları neticesinde nice aklî ilimlerde kendisini geliştirdiği gibi kalbin mânevî fonksiyonlarını kullanıp geliştirmekle onu mânevî hakikatleri keşfedecek kapasiteye ulaştırmalıdır. Bunun için en işlevsel yol ise Allah Teâlâ’yı zikir ve tarikat vasıtasıyla îmanî hakikatlere yönelmek ve onları iyice kavramaktır.</p>
<p>Tanımda dikkati çeken bir diğer husus, marifete ulaşma ve îmanî hakikatlerin inkişaf ettirilmesi hedefine doğru gidilen yolda “Mi’rac-ı Ahmedî’nin gölgesi ve sâyesi altında” hareket etmekten bahsedilmesidir. Bedîüzzaman bu hususu diğer bir eserinde izah etmektedir. Ona göre Mi’rac hadisesi Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in seyr-i sülûkunun ve velayetinin bir ünvanıdır. Nasıl ehl-i velayet seyr-i sülûk-u ruhanî ile bazen kırk gün bazen kırk hafta veya kırk yıl vs. farklı uzunluklarda yaptıkları erbaînlerle<sup>[17]</sup> imanî idrak seviyelerinden hakka’l-yakîn derecesine çıkıyorlarsa, bütün evliyanın sultanı olan Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) de sadece kalbî ve rûhî olarak değil mübarek cesedi kendisine eşlik ettiği hâlde çok kısa bir zaman dilimi içerisinde velayet yönünün büyük bir kerameti olan Mi’rac ile geniş bir cadde açarak îmanî hakikatlerin en yüksek mertebelerine çıkmıştır. O (sallallahu aleyhi ve sellem) Mi’rac merdiveniyle Arş’a kadar çıkmış, “Kab-ı Kavseyn” makamında, iman hakikatlerinin en büyüğü olan Allah Teâlâ’ya ve Ahiret gününe imanı ayne’l-yakîn mertebesinde idrak etmiş, Cennet ve Cehennem’i müşahede ettikten sonra geriye dönmüştür. Dönerken de ümmetin bütün evliyaları seyr-i sülûk ile derecelerine göre, ruhanî ve kalbî bir tarzda o Mi’rac’ın gölgesi altında gitsinler diye Mi’rac kapısıyla açtığı o geniş caddeyi açık bırakmıştır.<sup>[18]</sup></p>
<p>Mi’racın bir izdüşümü olarak değerlendirilen seyr-i sülûkun en önemli gayelerinden bir tanesi marifetin zenginleştirilmesidir. Kalbin tezkiye ve tasfiyesinden sonra bazı ilahi ve mânevî hakikatlerin vasıtasız olarak bir iç tecrübeyle bilinmesi<sup>[19] </sup>anlamına gelen ma’rifet Bedîüzzaman’ın tasavvuf anlayışında önemli bir yer tutmaktadır. Ona göre, tasavvufun en önemli gayelerinden bir tanesi insanın marifetullah bilgisini artırmaktır. Çünkü yaratılışın temel maksadı olan Allah Teâlâ’ya iman ve ibadetten sonra,<sup>[20]</sup> insaniyetin en yüksek mertebesi ve beşerin en büyük makamı îman-ı billahın içindeki marifetullahtır.<sup>[21]</sup></p>
<p>Sûfîler seyr-i sülûk neticesinde öğrenilen bilginin aklî istidlal ve kıyasla elde edilen bilgiye göre daha üstün olduğunu kabul ederler. Nitekim Cüneyd-i Bağdadî, “Mavi gök kubbesinin altında bizim ilmimizden daha şerefli bir ilim olsaydı gider onu öğrenirdim”<sup>[22]</sup> demiştir.  Sûfîler, “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”<sup>[23]</sup> ayetine İbn-i Abbas’ın tefsirini esas alarak yaklaşmışlar ve insana bu dünyada ilk önce farz kılınan şeyin marifet olduğunu söylemişlerdir.<sup>[24]</sup>Onlar, irfan veya yakîn diye de adlandırdıkları marifet kavramının yerine onunla aynı anlam ifade edecek şekilde bazen ilim kelimesini de kullanırlar. Ancak ilim terimini marifet anlamında kullandıklarında bunu tasavvufî terminolojiye ait bazı sıfatlarla niteleyerek “ledün ilmi”, “bâtın ilmi”, “esrar ilmi”, “hâl ilmi”, “makam ilmi”, “fenâ-bekâ ilmi”, “mükâşefe ve müşahede ilmi” gibi tabirler oluşturmuşlardır. İlmin zıddı cehalet, mârifetinki ise inkârdır. Sûfîlerin kutsî hadis olarak kabul ettikleri, “<em>Ben bir gizli hazine idim, tanınmaya muhabbet ettim ve âlemi tanınmak için yarattım</em>.”<sup>[25]</sup> ifadesi âlemin yaratılış gayesinin muhabbet ve mârifetullah olduğunu göstermektedir. Bu sebeple bütün varlıkların fıtratında marifet arzusu vardır.<sup> [26]</sup></p>
<p>Abdurrahman-ı Câmî’ye göre marifet-i ilahînin dört mertebesi vardır. Birinci mertebedeki ârif baktığı her şeyin Hak’tan olduğunu vicdanen ve zevken bilir; ikinci mertebedeki arif gördüğü her eserin Hakk’ın hangi sıfatıyla ilişkili olduğunu kesin olarak bilir; üçüncü mertebedeki ârif Hakk’ın bütün sıfatlarındaki tecellisinden muradın ne olduğunu kavrar; dördüncü mertebedeki arif, bütün varlığını nefyederek ilâhî ilmi kendi marifeti şeklinde algılar. Cüneyd-i Bağdadi bu son durumu izah sadedinde şöyle söyler: Marifet arifin Hakk’ı tanıdığı an kendi varlığının yok olup sadece cehaletinin ortada kalmasıdır.<sup> [27]</sup> Yani sâlik Hakk’a ne kadar yaklaşırsa marifeti o kadar artar.</p>
<p>Zünnûn el-Mısrî’ye göre ise esasen Allah Teâlâ’yı tam olarak bilmek ve tanımak mümkün değildir. Bu sebeple Allah Teâlâ’nın zâtı hakkında tefekküre dalmak cehâlettir. Marifetin hakikati de hayretten ibarettir.<sup>[28]</sup>Mutasavvıflar Hz. Ebû Bekir’e atfettikleri,</p>
<p>“Allah Teâlâ hakkında marifet sahibi olmanın tek yolu insanın onun hakkında marifet sahibi olmaktan âciz olduğunu idrak etmesidir.”<sup>323</sup> sözünü bu konuda düşüncelerinin temeli hâline getirmişlerdir.<sup>[29]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman’ın düşünce yapısındaki marifet ise tasavvuf literatüründeki karşılığına yakındır. Buna göre Allah Teâlâ’yı tam olarak bilmek mümkün olmasa da insan Hakk Teâlâ hakkındaki marifetini geliştirip zenginleştirebilir. Bu da ilimle mümkün olabilmektedir. Çünkü insan bu dünyaya ilim ve dua vasıtasıyla kemale ermek için gelmiştir. Bütün ilmî hakikatlerin temeli, ruhu ve madeni ise Allah Teâlâ’ya îman temelinde inşa edilen marifetullahtır.<sup>325</sup></p>
<p>Geçmişte marifetullaha erişmek için takip edilen yolları dört grupta ele alan Bedîüzzaman kendini dördüncü ve son gruba dâhil eder. O gruplardan birincisi, kalp tasfiyesi ve işrak üzerine bina ettikleri yollarıyla tasavvufun muhakkiklerine ait yol. İkincisi,  imkan ve hudûs delilleri üzerine bina edilmiş olan mütekellimînin yoludur. Bu iki yol ona göre her ne kadar Kuran’dan beslenmiş olsalar da tarihi süreç içerisinde insanların farklı mecralara çekmesi neticesinde uzunlaşmış ve zorlaşmıştır. Üçüncüsü, şüphelerle dolu hükemâ mesleğidir ki bu üçü de vehim ve tereddütten salim kalamamıştır. Bu yolların dördüncüsü, istikamet içerisinde yürüme adına en kısası ve anlaşılır olması sebebiyle insanlık için en şümullü olan Kurânî marifet metodudur.<sup>[30]</sup>Öyle görülüyor ki Bedîüzzaman, Kur’ân‘ın i’cazına dayalı böyle bir marifet metodunu kendi hizmet düşüncesine en önemli bir esas olarak değerlendirmektedir.</p>
<p>Bedîüzzaman marifet nurlarına erişme ve onlardan tam olarak istifade etme adına bazı uyarılarda bulunmaktadır. En başta insan aklına ve kalbine gelen her bir marifet nurunu tereddüt ve şüpheyle yaklaşarak tenkide tabi tutmamalıdır. Çünkü marifet nurları üç çeşittir. Birincisi su gibidir; görünür hissedilir fakat parmaklarla tutulamaz. Tenkit parmaklarıyla kurcalansa akar ve kaçar. Bu kısım marifetten istifade hayallerden kaçarak külliyetle ona dalmakla olur. İkincisi; hava gibi, hissedilir fakat ne görünür ne de elle tutulur. Bunu ruh ile teneffüs etmek yüz, ağız ve ruh ile ona teveccüh etmek gerekir. Tenkit eli uzatılsa tutulamaz ve yine kaçırılmış olur. Üçüncü kısım, nur gibi ne hissedilir ne görünür ne de tutulabilir; sadece kalp gözüyle ve basiretle idrak edilir. Eğer haris bir şekilde maddi el uzatılsa veya maddi terazilerle tartılmaya kalkılsa gizlenir ve ulaşılamaz. Böyle nurlara da kalben müteveccih olup ruh gözüyle temaşa etmek gerekir.<sup>327</sup></p>
<p>Bedîüzzaman için tasavvuf ve tarikatların en önemli ikinci gayesi imanî hakikatlerin inkişaf ettirilmesidir. Bu konuda onun temel referansı, tasavvufî seyr-i sülûku şeriatın inanç esaslarına yakînî olarak inanmak için bir vesile olarak gören<sup>328</sup>İmam-ı Rabbânî’dir. Onu bu düşünceye sevkeden şey, bulunduğu asrın insanlarını îmanî hakikatler hususunda tereddüt ve şüpheye sevkeden materyalist düşüncenin çok etkili ve yaygın oluşudur.</p>
<p>Ona göre imanın birçok mertebesi vardır. Taklidî imandan tahkikî iman mertebelerine kadar binlerce seviye söz konusudur. İnsanların iman mertebelerinin yükseltilmesi tasavvuf ve tarikatlerin amaçladığı şeydir. Çünkü taklîdi imânâ sahip bir mü’min küçük bir şüphe karşısında mağlup olabilir. Ama imanını tahkik seviyesine çıkaran bir insan, binlerce vesvese ve şüpheye karşı koyabilir. Tahkiki imanın da ilme’l-yakîn, ayne’lyakîn ve hakka’l-yakîn gibi üç mertebesi ve bu mertebelerin de kendi içlerinde birçok dereceleri vardır. Bedîüzzaman bu sayılamayacak kadar iman mertebelerini anlattıktan sonra iman hakikatlerini yorumlarken akla ve mantığa dayanan kelamcılardan, keşfe ve zevke dayanan sûfîlerden daha kapsamlı bir yol olan Kur’ân’ın izah metodunu Risale-i Nur adlı eserlerinde tefsir edip o yoldan yürüdüğünü belirtmektedir.<sup>[31]</sup></p>
<p>Öyle anlaşılmaktadır ki Bedîüzzaman, modern dünyada tereddüdler içerisinde bocalayan insanların hâlini nazar-ı itibara alarak iman hakikatlerini onların anlayacağı bir üslupla anlatmayı kendisine gaye edinmiştir. Bunu yaparken de tarikat yolunun nisbeten çok uzun olabileceğini hesaba katarak daha kısa bir yol olarak gördüğü Risale-i Nurların okutulması ve anlaşılması yolunu benimsemiştir.</p>
<h4><strong>c. Tasavvuf Karşıtlarına Verdiği Cevap</strong></h4>
<p>Bedîüzzaman, bazı tarikat mensubu insanların yanlış tavır ve düşüncelerinden dolayı, tasavvufu inkâr edenlere karşı tasavvuf düşüncesini ve tarikatları övgü dolu sözlerle savunmaktadır. Bu bağlamda o, tasavvuf düşüncesi ve tarikatlarla ilgili “hazinei uzma/büyük hazine” ve “âb-ı hayatı dağıtan kevser menbaı” ifadelerini kullanarak onların müslümanlar için çok büyük bir değer ifade ettiğini ve insanlara hayat suyu veren Cennet nehirleri mesabesinde olduğunu vurgulamaktadır.<sup>330</sup>  Sadece bu ifadeleri bile Bedîüzzaman’ın tasavvuf ve tarikatlara bakışının sanılanın aksine çok daha olumlu olduğunu göstermeye yetmektedir.</p>
<p>Bedîüzzaman kendi düşünce dünyasında bu kadar yüksek ve önemli bir konuma sahip olan tarikatlar aleyhine tavır alanları iki kısma ayırmaktadır. Bunlardan birincisi tasavvufu inkâr yoluna sapan “fırâk-ı dâlle” denen bazı sapık gruplardır. Bunlar tasavvufun feyiz ve nurundan kendileri mahrum kaldıkları gibi, başkalarını da mahrum bırakmışlardır. İkinci grup ise ki Bedîüzzaman’ı asıl üzen şey bu grubun tutum ve davranışlarıdır. Ehl-i Sünnet inancına sahip bir kısım zahirî âlimler ve ehl-i siyaset gafil insanlardır. Bunlar ehl-i tarîkatın içinde gördükleri bazı sû-i istimalleri ve bir kısım hataları bahane ederek, o hazine-i uzmayı kapatmak veya tahrib etme gayreti içerisine girmişlerdir. Hâlbuki toplumlarda kusursuz ve her yönden hayırlı olan bir oluşum göstermek neredeyse imkânsızdır. Bir mesele değerlendirilirken iyi yönleri olumsuz taraflarına baskın ise o şey iyi ve güzel kabul edilmelidir. Allah Teâlâ bile hesap günü insanların amellerini iyilik ve kötülük oranlarına göre değerlendirecektir. Kaldı ki iyilik ve kötülükte kemiyete değil keyfiyete bakılmalıdır. Zira bazen bir iyilik nice kötülükleri örtecek kadar geniş boyutlara ulaşabilmektedir.<sup>[32]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman’ın tasavvufî hareketleri değerlendirirken en çok önem atfettiği husus, birçok sûfînin de belirttiği gibi tarikatların uygulamalarında Kur’ân ve Sünnet çizgisinin dışına çıkmamaları gerektiğidir. Ehl-i Sünnet çizgisinin dışına çıkmayan tarikatların iyiliklerinin kötülüklerine büyük bir oranla baskın olduğunun delili, dalalet gruplarının çok yoğun bir şekilde faaliyet gösterdiği şu son asırda herhangi bir tarikata intisabı olanların materyalizm ve pozitivizm rüzgarına karşı kendilerini korumuş olmalarıdır. Bu durumu o, şu sözleriyle ifade etmektedir: “<em>Âdî bir samimi ehl-i tarikat, suri, zahiri bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır.</em>“<sup>[33]</sup> Çünkü ona göre bir tarikat müntesibinin bütün benliğiyle büyüklüklerini kabul edip muhabbet beslediği tarikat silsilesindeki şeyhlerine olan itimadını hiçbir güç sarsamaz. Bu sarsılmayan güven sayesinde mürid, gaflete düşüp büyük günah işleyip fasık dahi olsa tamamen dinden çıkıp kâfir olmaz. Tarikata girmeyen ve kalbî hayata önem vermeyen kimse ise, büyük bir âlim bile olsa din düşmanlarının ortaya attığı evham ve şüphelere direnmesi oldukça zordur. Tarikat adıyla hareket eden ama hakikatte, İslamiyet veya takva dairesi dışına çıkmış bazı sapık gruplar yüzünden hakiki tarikatları suçlamak büyük bir haksızlıktır.<sup>[34]</sup></p>
<p>Ayrıca tarikatların dini, uhrevî ve ruhanî birçok faydasının yanı sıra, <em>“Müminler sadece kardeştirler. O hâlde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin.”<sup>334</sup></em> Ayetinin de ifade ettiği ve müslümanlar için çok önemli olan kardeşlik duygusunun gelişmesinde ve yaygınlık kazanmasında en büyük misyonu tarikatlar icra etmektedir. Küfür dünyasının ve haçlı zihniyetinin İslam dini aleyhinde kurduğu bütün planlara karşı Müslümanları koruyan ve kollayan, memleketin binlerce noktasında bulunan ve içinden her zaman tevhit nurlarının fışkırdığı tekkelerdir.</p>
<p>Bedîüzzaman tasavvuf ve tarikatları değerlendirdiği <em>Telvihat-ı Tis’a</em> adındaki risalesinin son kısmını tarikatların ümmet için ne kadar faydalı ve gerekli olduğunu anlatmaya ayırmıştır. Eserinin son kısmında tarikatların faydalarını anlatarak, ona karşı çıkanlara, tarikatın ümmet için zararlı değil aksine çok faydalı olduğu mesajını veren âlimimiz söz konusu faydaları şu şekilde sıralamaktadır:</p>
<ul>
<li>Hak tarikatlar sayesinde ebedi saadetin yegâne vesilesi olan iman hakikatleri insanlar için ayne’l-yakîn derecesinde bilinir hâle gelmiştir.</li>
<li>Hakiki insanlık seviyesine çıkma adına kalp ve diğer mânevî latifelerin işlerlik kazanması tarikatlar sayesinde olmaktadır.</li>
<li>Hayat yolculuğuna devam eden insanoğlu, bağlı olduğu tarikat silsilesindeki nûrânî zatlardan aldığı mânevî destek sayesinde yalnızlık hissetmez. Maruz kaldığı evham ve şüphelere karşı silsiledeki Allah dostu zatların icmâ ve ittifaklarını kendisi için büyük bir senet ve delil görerek aklına ve kalbine gelen şüphe ve tereddütlerden kurtulur.</li>
<li>Dünya-ahiret mutluluğunun yegâne vesilesi olan iman, “şecere-i tûbâ-i Cennet”’in bir çekirdeğini taşımaktadır.<sup>[35]</sup>İşte tarikat terbiyesiyle o çekirdek gelişir ve kökleşir. İmandan marifetullaha oradan da muhabbetullâha ulaşmak tarikatlar sayesinde mümkün olmaktadır.</li>
<li>Tarikatlardaki evrâd-ı ezkâr sayesinde kalp intibaha gelir ve dinin hükümlerinin gerçek mahiyeti anlaşılır. Bu sayede insan ibadetlerini zorlanmadan şevk ile yapmaya muvaffak olur.</li>
<li>İnsanın dünya-ahiret saadetine ulaşmasında çok büyük önemi haiz tevekkül, teslim ve rıza makamlarına ulaşması tarikat terbiyesiyle mümkün olmaktadır.</li>
<li>Sâlik, nefis tezkiyesi ve kalp tasfiyesi sayesinde ihlâs şuuruna ulaşarak şirk-i hafi, riya ve gösteriş gibi kötü vasıflardan korunur ve nefsin ve enâniyetin desiselerine de aldanmaz.</li>
<li>Tarikat terbiyesinin bir parçası olan kalbî zikir ve tefekkür sayesinde insan sürekli Hakk’ı düşüneceği ve Ona müteveccih olarak yaşayacağı için niyetiyle günlük yaşantısındaki davranışlarını ve adetlerini dahi rıza çerçevesinde yerine getirerek adetlerini ibadete çevirecektir.</li>
<li>Tarikattaki seyr-i sülûk-u kalbî, nefisle mücâhede ve mânevî terakkî ile insan, meleklerden daha üstün bir hüviyet kazanarak insan-ı kamil mertebesine çıkar.<sup>[36]</sup></li>
</ul>
<p>Yukarıdaki ifadelerinden, Bedîüzzaman için tarikatların hakiki kulluk şuurunu kazanma adına hayâtî bir öneme sahip olduğu anlaşılmaktadır. Tasavvufun tanımlarında da vurgulanan kötü ahlâkî vasıflardan sıyrılarak onların yerine güzel ahlaki özelliklerle donanmak için tarikat terbiyesi gerekmektedir. Onun tarikatın faydalarıyla ilgili sıraladığı maddelere dikkat ettiğimizde özellikle müminlerin imanlarını takviye etme adına tarikat terbiyesinin önemini vurguladığı göze çarpmaktadır.</p>
<p>Bedîüzzaman tarikatlara karşı olanlara, <em>“İşte ey akılsız hamiyet-füruşlar ve sahtekâr milliyetperverler! Tarîkatın, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiatlarıdır, söyleyiniz?”<sup><strong>[37]</strong></sup> </em>sorusunu yönelterek göstermelik hamiyet iddiasında bulunan bu kimseleri sahtekârlık ve akılsızlıkla suçlamaktadır.</p>
<p>Bedîüzzaman’a göre velayet, risaletin tebliğ ettiği iman hakikatlarını müşahede ve ruhani tecrübelerle bir çeşit ispat ve tasdik etmektedir. Aynı şekilde tarikat ta İslam dininin öğretilerini manen keşf etmek suretiyle ve ondan istifade edip onu feyiz kaynağı olarak görmekle doğrulamış olmaktadır. Yani ehl-i tarikatın, şeriatın getirdiği hükümlerden feyizlenmeleri, o hükümlerin hem hak hem de Hakk’tan olduğunun ispatıdır. Velayet ve tarikat risalet ve şeriatın destekçisi ve doğrulayıcısı olmasının yanı sıra, tarikat müessesesi İslam’ın mükemmel oluşunu ispat eden bir “sır” ve insanlığın İslamiyet sırrıyla terakki etmesini sağlayan bir araç ve feyiz kaynağıdır.<sup>338</sup></p>
<h4><strong>d. Tarikatlara Yönelik Bazı Eleştirileri</strong></h4>
<p>Osmanlı medrese sisteminin ilgâ edilip tasavvuf ve tarikatların yasaklanmasıyla birlikte dini eğitimin kaldırıldığı ve müslümanlara her türlü saldırı ve zulmün yapıldığı bir dönemde yaşayan Bedîüzzaman, her türlü baskıya rağmen hiçbir zaman tarikatların aleyhinde olmamıştır. Hatta bunun da ötesinde bazı kusurlarından dolayı kapatılmaya çalışılan tarikat müesseselerini, ümmete dînî ve sosyal açıdan çok büyük hizmetler sağladığı gerekçesiyle savunmuştur. Onun tarikatlara yönelik olumsuz denebilecek bazı açıklamalarının altında, yaşadığı dönemdeki müslümanların durumunu ve çağın bazı ihtiyaçlarını gözeterek geliştirdiği dine hizmet metodundan kaynaklanan farklılıklar yatmaktadır. Bu bağlamda onun tarikatlarla ilgili eleştirel boyutta değerlendirilebilecek görüşlerini üç grupta toplamak mümkündür.</p>
<ol>
<li>Zamanın tarikat zamanı değil, iman kurtarma zamanı olduğunu söylemesi ve tasavvufu meyveye, şeriatı da gıdaya benzetmesi.</li>
</ol>
<p>Bedîüzzaman, içinde yaşadığı toplumun gereksinimlerini dikkate alarak kendine çizdiği yolda birinci önceliği imanî hakikatlerin izahına ayırmıştır. O, bu yolu “hakikat mesleği” olarak adlandırmış ve bu mesleğin temel esasını da <em>“kalb ve ruhun yaralarını tedavi ve nefsin evhamdan kurtulmasını temine çalışmak”<sup><strong>[38]</strong></sup> </em>olarak tespit etmiştir<em>.</em></p>
<p>Bedîüzzaman “Eski Said’in Yeni Said’e inkılab etmesi” olarak nitelediği mânevî ve rûhî dönüşümünde İmam-ı Rabbanî, İmam-ı Gazalî ve Mevlâna Celaleddin gibi velileri örnek aldığını belirtir. Yani seyr-i sülûkunda ehl-i istiğrakın aksine, yukarıda ismi geçen zatlar gibi kalp ve akıl birlikteliğiyle hareket ettiğini belirtir. Bu seyahat esnasında özellikle eski dönemlerinde meşgul olduğu felsefi ilimlerden kaynaklanan şüphelerin kendisini manevî ve ilmî mücahedeye mecbur ettiğini söyleyen Nursi, Kur’ân’ın irşadıyla hakikate vasıl olduğunu anlatır. Neticede bu yolla “  وَ  ف ى كُلِّ شَيْءٍ لهَُ آيةَ تدَُلُّ عَلىَ انَهَُّ وَا ح د/Her varlıkta Allah Teâlâ’nın tevhidini gösteren işaret ve deliller vardır” sözünün ifade ettiği hakikate mazhar olduğunu belirtmektedir.<sup>[39]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman’ın düşüncesinde insanı Allah Teâlâ’ya yaklaştıran üç tane velayet yolu vardır. Bunlardan birinci yolu takip etmek farz, ikincisi vacip ve üçüncüsü de sünnet mesabesindedir. Farz mesabesinde olan birinci yol en üstün velayet yoludur ve nübüvvet varislerinin yaptığı gibi tasavvuf berzahına girmeden direkt olarak imanî hakikatlere hizmet etme yoludur. Vacip mesabesinde olan ikinci yol, dinin farz ve sünnetlerine tarikat vesilesiyle hizmet etme yoludur. Sünnet mesabesinde olan üçüncü yol ise kalbi hastalıkları giderme ve seyr-i sülûka dayanan tarikat yoludur. Görüldüğü gibi ona göre en önemli yol iman hakikatlarının ve İslam akidesinin takviye edilmesidir. Hatta bu hususta Şeyh Abdülkadir-i Geylanî ve Şah-ı Nakşibend ve İmam-ı Rabbanî (radıyallâhu anhüm) gibi zâtların kendi zamanında gelseler aynı tarzda bir yol takip edeceklerini belirtir.<sup>[40]</sup>Çünkü ebedi saadetin sebebi olan bu hususlarda kusur edilirse ebedi hüsrana düşme riski söz konusudur.</p>
<p>Onun bu yaklaşımı tarikatları inkar ettiği, hafife aldığı veya işlevsiz bulduğu gibi mânâlara asla gelmemektedir. Çünkü en başta o kendi mesleğini anlatırken tasavvuf büyüklerini referans alarak görüşlerini desteklemeye çalışmaktadır. Onun şu ifadeleri, takip ettiği hakikat mesleğinin tarikata dair herhangi bir tezat teşkil etmediğinin en güzel örneğidir: “<em>Zâten Üveysî bir surette doğrudan doğruya hakikat dersimi Gavs-ı Âzam, Zeynelâbidîn ve Hasan Hüseyin (radıyallâhu anhüm) vasıtasıyla İmam Ali </em><em>(</em>radıyallâhu anh<em>)’den almışım. Onun için, hizmet ettiğimiz daire onların dairesidir</em>.”<sup>[41]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman’ın tarikatsiz cennete gidenlerin çok olduğunu<sup>[42]</sup> ve zamanın tarikat zamanı olmadığını söylemesinin altında yatan gerekçeleri iyi analiz etmek gerekmektedir. Bunun için öncelikle onun yaşadığı dönemin şartlarına göz atmak yerinde olacaktır. Bilindiği gibi, XIX. yüzyıl ve XX. Yüzyılın ilk yarısı bütün dünyada pozitivist ve materyalist bakış açısının yaygın olduğu, başta semavi dinler olmak üzere her türlü din ve metafizik düşüncenin baskı altında tutulduğu bir zaman dilimidir. Komünizm ve materyalizmin dünyayı kasıp kavurduğu o günlerde Türkiye de bu atmosferden etkilenmiş ve din, devlet eliyle toplum hayatının dışına itilmiş, dine ve dindarlara adeta ölümünü bekleyen vebalı hasta gözüyle bakılmıştır. Müslümanların böylesine horlandığı bir ortamda elbette yapılacak tek iş insanların imanını takviye etmek üzere çalışmak olacaktır. Tekke ve tarikatların bile kapatılıp hizmetten men edildiği bir ortamda insanlara götürülebilecek en önemli dinî hizmet, îmanî meseleleri anlatmaktır. Aslında o devrin eli kalem tutan sûfî müelliflerinin yaptığı da o istikamettedir.<sup>[43]</sup></p>
<p>Türkiye’de Şeyh Said isyanı ve tekkelerin kapatılmasının ardından basın ve medyada adeta dine ve dindara saldırma kampanyaları yapılmıştır. Bu saldırılar tarikat adıyla yapılmış ve tarikat düşmanlığı şeriat karşıtlığı ile özdeşleştirilerek müslümanlar boy hedefi hâline getirilmiştir.<sup>[44]</sup> Bu baskılardan nasibini alan Bedîüzzaman haksız bir şekilde “tarikatçılık” bahanesiyle devrin mahkemelerinde yargılanmıştır. O kendisine atfedilen “tarikatçılık” iddialarını reddetmiş ve bu şartlar altında zamanın tarikat zamanı olmadığını ve iman hakikatları yanında tasavvufun meyve hükmünde olduğunu beyan etmiştir.</p>
<p>Devleti yönetenlerin tarikat ve tekkeleri yasaklamalarına karşın Bedîüzzaman’ın korkusuzca bu kurumları savunması ve tarikatın faydalarını anlattıktan sonra ona karşı olanlara “<em>İşte ey akılsız hamiyet-füruşlar ve sahtekâr milliyetperverler! Tarîkatın, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiatlarıdır, söyleyiniz?”<sup>346</sup> </em>hitabıyla seslenmesi onun bu kurumlara bakışını net bir şekilde gözler önüne sermektedir.</p>
<p>Talebelerinin mânevî makamların peşinde koşarak başka tarikatlara girmesine karşı çıkan Bedîüzzaman önceden bir tarikata intisabı olan kimselerin rahatlıkla Risale-i Nur dairesine girebileceklerini ifade eder. Çünkü ona göre Risale-i Nur yolu Sünnet sınırları içinde kalan on iki büyük tarikatın bir nevi özünü içinde barındırdığı için her tarikat mensubu bu yolu kendi yolu olarak değerlendirebilir.<sup>[45]</sup> Bu açıdan bakıldığında Bedîüzzaman’ın yaşadığı zaman diliminde tarikatları ikinci planda tutması, onları hafife almak için değil, bilakis kendi mesleğinin bütün hak tarikatları kapsayacak genişlikte olduğunu vurgulamak içindir.</p>
<p>Bu tavrından Bedîüzzaman’ın diğer bütün tarikatları makbul kabul etmekle beraber kendisine tabi olan talebelerin o tarikatlardan ayrı düşmeyeceğini düşündüğü, aslında hepsinin aynı gayeye hizmet ettiklerini, farklılıkların metot farklılığından kaynaklandığı düşüncesine sahip olduğu görülmektedir.</p>
<ol start="2">
<li>Tarikat müntesiplerini, seyr-i sülûk esnasında içine düşebilecekleri bazı hatalara karşı uyarmak için sarf ettiği sözler.</li>
</ol>
<p>Bedîüzzaman, tasavvufî keşf ve müşahede ile elde edilen hükümlerin Kur’ân ve Sünnet kaynaklı ahkamdan çok geri olduğunu şöyle ifade eder: “<em>Derece-i şuhûd, derece-i iman-ı bilgaybdan çok aşağıdır. Yani: Yalnız şuhûduna istinad eden bir kısım ehl-i velayetin ihâtasız keşfiyâtı, verâset-i nübüvvet ehli olan asfiyâ ve muhakkikînin şuhûda değil, Kur’ana ve vahye, gaybî fakat sâfî, ihatalı, doğru hakaik-i îmânîyelerine dair ahkâmlarına yetişmez.”<sup><strong>[46]</strong></sup> </em>Ona göre rüyaya da benzeyen keşf ve şuhûd hâlleri aynen rüyada olduğu gibi, yakaza hâlinde “asfiya” denilen varis-i nübüvvet muhakkikler tarafından tabir ve tevil edilince hakikatleri anlaşılabilir. Şayet o keşf ve şuhûd hâlinde olan ehl-i velayet sahva<sup>[47]</sup> dönüp Kitap ve Sünnet mizanlarıyla keşf ve müşahedelerini tartmadan konuşursa bazı hatalar zuhur edebilir. Tasavvufî çevrelerde görülen bazı şathiyeler ve kâinatla ilgili ilmi gerçekliği olmayan açıklamalar bu tür durumlardan ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Müellifimiz ehl-i velâyet ve şuhûdun zahiren hakikat dışı görünen bazı söylemlerinin nasıl yorumlanması gerektiğini güzel bir misalle şöyle anlatır.<sup>350</sup> Bütün duvarları aynayla kaplı bir oda içerisine giren bir insan sonsuz görüntü oluşacağından kendisini geniş bir meydandaymış gibi görür. İşte bu kimsenin “odamı geniş bir meydan kadar görüyorum” demesi doğru; “odam bir meydan kadar geniştir” demesi hakikatte yanlış bir söylem olmaktadır. Çünkü ikinci sözde hakiki âlem ile misal âlemi<sup>[48]</sup> karıştırılmış olmaktadır.</p>
<p>Geçen açıklamalardan bir kısım ehl-i keşf ve şuhûdun keşfen gördüklerine dayanarak bazen değişik konularda hatalı görüşler beyan etmiş oldukları anlaşılmaktadır. Ancak onlardan bazıları asfiyâ makamına çıktıkları zaman Kitap ve Sünnet’in irşadıyla hatalarından dönmüşlerdir. Fakat söz konusu tashihten önce söyledikleri sözlerle bazı kimseleri yanlış şeylere yönlendirmiş olmaları hususu da gözden ırak tutulmaması gereken bir gerçektir.</p>
<p>Seyr-i sülûku, biri “seyr-i enfüsî” diğeri “seyr-i âfâkî” olmak üzere iki gruba ayıran Bedîüzzaman’a göre birinci yol nefisten başlayıp kalbe bakar ve enaniyeti delip geçerek hakikati bulur. Sonra âfâka yönelerek nefsinde bulduğu hakikati âfaka tatbik eder ve seyrini çabuk tamamlar. İkinci yol âfaktan başlar, o geniş dairede esma ve sıfat tecellilerini seyredip enfüse yönelir. Âfakta gördüğü nurları kalp dairesinde de müşahede etmek suretiyle kalbinin bir tecelli alanı olduğunu görür ve maksada ulaşır.</p>
<p>Bedîüzzaman bu tespitlerden sonra sâlik için esas olanın enaniyeti kırmak, nefsi öldürmek ve hevâyı terk etmek olduğunu belirtir. Eğer bu esaslar yerine getirilmeden bu yolda gidilirse sâlik şükür makamından fahra ve oradan da gurura düşerek kaybeder. Diğer bir kayma noktasında da, muhabbetten gelen bir incizab ile sekre düşen sâlik şatahata<sup>[49]</sup> girer ve hem kendi hem de başkalarının zararına sebep olur. Bu zararın ne şekilde olduğunu O, şöyle izah eder: “Mehdi”, “Kutb-u Âzam” ve “Hızır” makamı gibi evliya makamlarının mânevî sahalarına giren bazı veliler kendi makamları daha düşük olmasına rağmen o makamdaki bazı tecellileri hissettiler ve kendilerini bahsedilen makamların sahibi olduklarını zannettiler. Şayet bu kimseler nefislerini tam yenememiş ve hubb-u câhı/makam sevgisini tam olarak aşamamışlarsa enaniyete mağlup olarak kendilerini “Mehdi”, “Kutb-u Âzam” ve “Hızır” vs. zannederek yanlışlığa düşerler ve etrafındakileri de sapıklığa sevk edebilirler.</p>
<p>Bedîüzzaman söz konusu bu tehlikelerden kurtulmanın çaresinin usûlü’d-din ülemasının düsturlarını takip etmek ve İmam-ı Gazalî ve İmam-ı Rabbanî gibi muhakkikîn-i evliyânın talimatlarını rehber edinmek olduğunu söyler.<sup>353</sup></p>
<p>Bundan başka Bedîüzzaman tarikat müntesiplerinin tamamını değil sadece Sünnetin ölçülerini tam olarak öğrenip hayatına tatbik etmeden bu yola girenlerin ifrat ve tefrite düşmelerini eleştirir. Ona göre Kitap ve Sünnet’i bilmeyen ve tarikatın inceliklerinden haberi olmayan bir kısım ehl-i tarikat değişik hatalara düşmüşlerdir. Söz konusu bu hataları şu şekilde sıralamak mümkündür:</p>
<ul>
<li>Nübüvvetle mukayese edildiğinde çok sönük kalan velayeti nübüvvetten üstün görme.</li>
<li>Tarikattaki bazı evliyaları sahabeden üstün görme veya peygamberlerle eşit görme.</li>
<li>Sünnetin asıl itibariyle tasavvufî adap ve evrada karşı bir üstünlüğünün olmasına rağmen bir kısım tarikat müntesiplerinin taassup içerisine girerek kendi özel adap ve evradını sünnete üstün tutması.</li>
<li>İfrata düşen bazı tarikat ehlinin, ilhama gereğinden fazla önem atfederek vahyin çok üstün bir konuma sahip olmasına rağmen ilhamı vahiyle eş değer görmesi.</li>
<li>Tarikatın inceliğini kavrayamayan bazı tasavvuf ehlinin, Allah Teâlâ tarafından lütfedilen mânevî zevk ve kerametlere kendilerini kaptırıp bunları asıl görerek ibadet ve zikirleri terk etmeleri.</li>
<li>Tasavvufî makamların hakikatlerini tam kavrayamayan bir kısım sülûk ehlinin, peygamber ve büyük velilere ait bazı makamların gölgelerine veya numunelerine erişince kendisini o makamın gerçek sahibi zannetmekle hatâya düşmesi.</li>
<li>En yüksek mertebenin Allah Teâlâ’ya kul olma mertebesi olmasına rağmen bazı ehl-i sülûkun seyri esnasında naz,<sup>[50]</sup>şatahat, fahr gibi kulluk adına noksan olan mertebeleri şükre, niyaza ve duaya tercih etmeleri.</li>
<li>Kendi zevkine düşkün ve aceleci bazı ehl-i tasavvufun ahirete bırakılması gereken tasavvufun mânevî meyvelerini dünyada elde etmek isteyerek tasavvufu kendi menfaatine alet etmeleri. Halbuki “<em>Yoksa bu dünya hayatı, aldatıcı ve geçici bir zevkten başka bir şey değildir</em>”<sup>[51]</sup> ayetinde de ifade edildiği gibi ahiretin ebedî bir tek meyvesi dünyadaki binlerce bahçeye değiştirilmeyecek değerdedir.<sup>[52]</sup></li>
</ul>
<p>Bu maddelerden de anlaşıldığı üzere Bedîüzzaman, Kur’ân ve Sünnette yer alan hüküm ve ölçülerin tasavvufî adap ve erkana göre daha öncelikli olması gerektiğini savunmaktadır. Bununla beraber tarikat ehlinden bazıları, sünnete tam ittibâ etmeme, tarikat taassubunda bulunma, tarikatın inceliklerini tam anlayamama, kendini beğenme ve aceleci davranma gibi zaafların neticesinde değişik ifrat ve tefritlere girerek bir kısım hatalara düşmüşlerdir. Ona göre bu hataların sebebi tasavvufa ait bir takım mânevî hallerin cazibesine kapılıp Kitap ve Sünnet’in esaslarını ihmal etmekten kaynaklanmaktadır. Bu hatalardan kurtulmanın çaresi ise şeriatın usül ve esaslarını, seyr-i sülûkta karşılaşılan müşahede ve zevklere tercih etmek ve bir çatışma durumunda da Kitap ve Sünnetin ölçülerine göre hareket etmektir.</p>
<ol start="3">
<li>Vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd görüşlerine yönelik bazı eleştiriler Tasavvuf düşüncesini derinden etkilemiş olan vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd doktirinleri sûfîler arasında uzun tartışmalara neden olmuş önemli düşünce sistemleridir. Mâsivâullahın bir hayalden ibaret olduğu düşüncesine dayanan bu doktrinler, tevhidin bâtıni yönüne yapılan aşırı vurgunun bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.<sup>[53]</sup></li>
</ol>
<p>Arapçada varlığın birliği mânâsına gelen vahdet-i vücûd tabiri terim olarak, Allah Teâlâ’dan başka varlık olmadığının idrak ve şuûruna sahip olmak, bilmek mânâsına gelir.<sup>[54]</sup> Diğer bir tarife göre varlığı zorunlu ve mümkün diye bölmeden bir kabul etmektir.<sup>359</sup> Vahdet-i vücûdda, vahdet-i şuhûdun aksine birlik, şuhûdda/görmede değil, bilgidedir. Yani sâlik gerçek varlığın bir tane olduğunu bunun da Hakk’ın varlığından ibaret olduğunu, Hak ve O’nun tecellileri dışında hiçbir şeyin hakiki varlığının söz konusu olamadığını bilir. Tabi bu bilgiye nazari olarak değil, yaşayarak ve mânevî tecrübe yoluyla ulaşmak mümkündür.<sup>[55]</sup>Vahdet-i vücûd görüşüne göre mümkinâta mevcut denilmesi, ortaya çıkmalarında asıl faktör olan Hakk’ın tecellilerinden dolayı mecâzîdir. Yani hakikat noktasında onların varlığı söz konusu değildir. Sadece kendilerinde bulunan farklı istidatlardan dolayı farklı mevcud olarak zuhur etmişlerdir.<sup>[56]</sup> Vahdet-i vücûd tabirini İbn-i Arabî hiç kullanmamıştır. Onu bir kavram olarak ilk kez kullanan Şeyh-i Ekber’in talebesi Sadrettin Konevî ve daha sonra da onun talebesi Sa’düddîn Fergânî’dir.<sup>[57]</sup></p>
<p>Vahdet-i şuhûd ise görmenin birliği anlamında kullanılan bir tabirdir. Kulun cem’ ve vecd hâlinde mâsivanın yok olması ile her yerde sadece Bir’i görmesi hâline denir. Bu durumda kul, her yerde Allah Teâlâ’nın tecellilerini görür ve bu şekilde müşahedesinde birliğe ulaşır. Kendinden geçen sâlikten bazı şatahat ifadeleri zuhur edebilir. Ancak vecd hâli geçtikten sonra kendine gelen kul, Hakk ile halkı ayrı görür.<sup>[58]</sup> En kısa ifade ile vahdet-i şuhûda göre her şey ondandır; vahdet-i vücûda göre ise her şey odur. Çünkü ondan başka gerçek varlık yoktur.<sup>[59]</sup></p>
<p>Vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd görüşleri hakkında Bedîüzzaman’ın açıklamaları bir hayli fazladır. Gerek bu konularla ilgili kendisine yöneltilen sorulara cevap olarak, gerekse velayet, tevhid, tarikat vs. gibi tasavvufî konuları ele aldığı yerlerde söz konusu görüşlerle ilgili oldukça önemli bilgiler vermektedir.</p>
<p>Risale-i Nurların birçok yerinde söz konusu kavramlarla ilgili açıklamalar bulunsa da bunlar farklı zaman ve mekânlarda ele alındığı için külliyatın değişik yerlerine serpiştirilmiş durumdadır. Bu konuda onun görüşlerini belli bir sistematik içinde toplu olarak bulmak mümkün değildir.</p>
<p>Bedîüzzaman’ın vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd doktirinleriyle ilgili görüşlerine geçmeden önce onun söz konusu doktrinlerin kendilerine nispet edildiği, İbn-i Arabî ve İmam-ı Rabbânî (<em>kaddesellahu esrarahuma</em>) hakkındaki fikirlerine kısaca değinmek yerinde olacaktır.</p>
<p>Vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd görüşlerinin temel çıkış noktası olan Allahâlem ve insan ilişkisi üzerinde Bedîüzzaman da geçmiş İslâmî düşünürler gibi çok fazla kafa yormuştur. Hatta onun düşünce yapısının merkezini vahdet ve tevhit düşüncesi oluşturmaktadır. Kendisine yegâne üstad olarak Kur’ân’ı seçen Bedîüzzaman, onun en önemli maksatlarını tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet olarak tespit etmiştir.<sup>[60]</sup> Bu tespitten de anlaşılmaktadır ki Kuran’ın birinci maksadı tevhidin izah ve ispat edilmesidir.</p>
<p>Vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd görüşlerindeki tevhid algısından daha farklı bir tevhid anlayışı ortaya koyan Bedîüzzaman kendi yaklaşımının söz konusu iki doktrinden daha üstün olduğunu savunmaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, Allah Teâlâ’nın birliğini vurgulamak için diğer mevcudatı yok sayan vahdet-i vücûd görüşü veya aynı amaç için bütün varlığı görmezden gelme düşüncesine dayanan vahdet-i şuhûd düşüncesinin aksine O mevcudatın varlığını kabul edip “Her şeyde, Sâni’in vahdetine delalet eden bir âyet ve bir alâmet vardır” mânâsına gelen “  وَ  ف ى كُلِّ شَيْءٍ لهَُ آي ةَ تدَُلُّ عَلىَ انَهَُّ وَا ح د”<sup>[61]</sup>cümlesiyle tevhid anlayışını ortaya koyar. Bu hususta o vahdet-i şuhûda daha yakın dursa da belli noktalardan iki görüşü de eleştirmektedir.</p>
<p>Bedîüzzaman, tarikatta son derece önemli bir meşreb olarak nitelediği vahdet-i vücûda şöyle bir tanım getirir: <em>“Vahdet-i vücûd meşrebi, daire-i esbâbdan geçip, terk-i mâsivâ sırrıyla mümkinattan alâkasını kesen ehass-ı havâssın istiğrak-ı mutlak haletinde mazhar olduğu sâlih bir meşrebdir</em>.”<sup>[62]</sup> Bu tanımın izahı sadedinde şunları söyler: Masivaullahı terk makamına ulaşan bir sâlik vâcibü’l-vücûd olan Hakk Teâla’nın vücuduna odaklanıp diğer mevcudatı onun varlığına nisbeten o kadar zayıf ve gölge gibi görür ki vücûd ismine layık olmadıklarına hükmederek onları hiç ve madum olarak tasavvur eder. İmanın gücüyle ve velayetin hakka’l-yakîn mertebesinde inkişafıyla mümkinü’l- vücûd olan varlıkların vücudu onun gözünde madum seviyesine düşer ve sâlik adeta vacibü’l- vücûd hesabına kâinatı inkar eder.<sup>[63]</sup> Tanımda dikkati çeken önemli bir husus, Bedîüzzaman’ın vahdet-i vücûdu isimlendirirken mezhep veya felsefe gibi tabirler yerinde “meşreb” tabirini kullanmasıdır. Onun felsefe ve mezhebe göre daha hafif bir kavram olan “meşreb” kelimesini seçmesi vahdet-i vücûdu mânevî ve rûhî tecrübeyle zevken ulaşılabilecek bireysel bir deneyim olarak gördüğünü göstermektedir.<sup>[64]</sup></p>
<p>Müellifimiz vahdet-i vücûd meşrebinin popüler olmasını, onun mânen zevkli olmasına ve o makama varanların onu en üst makam zannederek oradan ayrılmak istememeleriyle açıklamaktadır. Ona göre geçici bir hâl ve eksik yönleri olan bir mertebe olmasına rağmen vahdet-i vücûd mertebesine ulaşan sâlik onda bulduğu bazı mânevî zevk ve neşeden dolayı oradan çıkmak istemez. Bunun neticesinde, daha ileri seviyeleri göremediğinden en son mertebenin içinde bulunduğu vahdet-i vücûd mertebesi olduğunu zanneder.<sup>[65]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman, İbn-i Arabî’nin Fahreddin-i Râzî’ye yazdığı mektubunda geçen,</p>
<p>“Allah Teâlâ ‘yı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır.” sözünün ne anlama geldiğini soran talebelerine verdiği cevapta kelâmî istidlal yoluyla elde edilen tevhid bilgisi, tasavvufî keşf yoluyla elde edilen tevhid bilgisi ve kendi yolu olan Kur’ânî metotla elde edilen tevhid bilgisinin güzel bir mukayesesini yapmaktadır. Ona göre ibn-i Arabi yukarda geçen sözüyle kelam ilmi ile elde edilen marifetin sadece aklı tatmin ettiği için eksik olduğunu ve bu açıdan tasavvufî tevhid bilgisinin üstün olduğunu anlatmak istediğini belirtir. Bu noktada Bedîüzzaman İbn-i Arabî’nin bu yaklaşımını doğru kabul etmekle birlikte tasavvufî marifet bilgisini içeren vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûdun da eksik olduğunu belirtir. Çünkü “ لاَ مَوْجُودَ ا لاَّ هوَُ”/“Allah Teâlâ’dan başka mevcud yoktur.” diye formüle edilen “vücûd” düşüncesinde kâinatın varlığını inkar eder bir yaklaşım;  “ لاَ مَشْهوُدَ ا لاَّ ه وَُ”/“Allah Teâlâ’dan başka şahid olunan yok” şeklinde formüle edilen “şuhûd” düşüncesinde ise kâinatı mutlak görmezden gelme mânâsına gelen bir yaklaşım söz konusudur. Bu iki yaklaşım da insanı tam mânâsıyla tatmin etmediği için noksandır. Çünkü îmânî meseleler yalnız ilimle halledilemez. İmanda insandaki birçok latifenin payı vardır. İnsanın yapısında bulunan akıl, ruh, kalb, sırr, nefis, hafi, ahfa vb. maddimânevî bütün latifeleri tatmin etmeyen bir yaklaşım eksiktir. Mideye giren yemeğin vücudun bütün ünitelerine ihtiyaç oranında dağılması gibi ilim ile gelen îmânî meseleler de akıl süzgeçinden geçtikten sonra derecesine göre ruh, kalp, sırr, nefis gibi latifeler de ondan payını alırlar. Şayet diğer latifeler ihmal edilirse eksiklik söz konusu olur.</p>
<p>Kur’ân’ın metodu takip edilerek sağlanan marifet ise insana huzur-u daimiyi kazandırmakla beraber ne kâinatı ademe mahkum eder, ne de onu unutarak görmezden gelmeye mecbur eder. O sadece mahlukatı başıboşluktan ve sahipsizlikten kurtararak Allah Teâlâ namına istihdam eder.<sup>[66]</sup></p>
<p>Birçok ehl-i tasavvuf tarafından en yüksek makam olarak görünen vahdet-i vücûd meselesi, Bedîüzzaman’a göre “bir meşreb ve bir hâl ve bir nâkıs mertebe” den ibarettir. Çünkü vahdet-i vücûd manen en yüksek makam olsa başta sahabiler ve tabiinin büyük imamları gibi tasavvuf düşüncesinin ilk ve zirvedeki temsilcilerinde de sarahaten görülmesi gerekirdi. Buna ilave olarak sahabe, tabiin ve asfiya arasında “eşyanın hakikati sabittir” sözü külli bir kaide olarak kabul görmektedir. Vahdet-i vücûtçuların dediği gibi evham ve hayalden ibaret değildir. Görünen eşya Cenab-ı Hakk’ın esma ve sıfatından hakiki olarak tecelli etmiş eserleridir.<sup>[67]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman’a göre, vahdet-i vücûd görüşünü savunanların temel yanılma noktası, Allah Teâlâ’nın farklı esmasının farklı tecelli sahalarını gerektirmesi gerçeğidir. Yani Cenab-ı Hakk’ın Vâcib-ül Vücud, Mevcud, Vâhid ve Ehad isimlerinin hakikî yansıma ve tecelli sahaları vardır. Sadece vücûd ismi düşünüldüğünde bu ismin yansıma ve tecelli sahası için vehmî ve hayalî olmaları bir sakınca teşkil etmez. Hatta Vacib’ül- Vücud’un daha açık anlaşılmasına yardımcı olabilir. Fakat Rahman, Rezzak, Kahhar, Cebbar, Hallak gibi isimler düşünüldüğünde bu isimlerin tecelli ettiği varlıkların vehmî ve hayalî değil hakikaten var olmaları gerekmektedir. Varlıkları Vâcibü’l-Vücûd’un vücuduna nisbeten gayet zaîf, gelip geçici ve bir gölge gibi olsa da hayal ve vehim de değillerdir. İşte Esma-i İlâhiyenin herbiri, ayrı ayrı birer âyine ister. Meselâ, Rahman ve Rezzâk isimleri hakikat oldukları için, kendilerine lâyık, rızka ve merhamete muhtaç mevcudatı ister. Rahmân ismi hakikî dünyada rızka muhtaç gerçek varlıkları gerektirdiği gibi Rahîm de, aynı şekilde hakikî bir cenneti gerekli kılar.<sup>[68]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman vahdet-i vücûd meşrebini benimseyen müridin, söz konusu meşrebten tam bir kemal ve makam temin edebilmesi için belli şartlara sahip olması gerektiğini belirtir. Bu şartlar oluşmadan vahdet-i vücûd meşrebinde giden kimsenin maddeye ilahlık nisbet ederek Allah Teâlâ’yı inkâra kadara gidebileceği ikazında bulunur. Ona göre vahdet-i vücûd meselesi, kendi ifadeleriyle “<em>medâr-ı iltibas olmuş mühim bir meşrebdir</em>” ve “<em>ehl-i hakikatın medar-ı ihtilafı olmuş bir acib meslektir.</em>” Muhtemel karışıklıkları önleme ve çeşitli tehlikelerden korunma adına Bedîüzzaman, konuyla ilgili bazı ikazlarda bulunur. Bu ikazları şöyle sıralamak mümkündür.<sup>[69]</sup></p>
<ul>
<li>Vahdet-i vücûd meşrebini savunan kimse, maddî âlemden ve ona ait vasıtalardan sıyrılmış, esbab perdesini aşmış bir ruhaniyete sahip olmalıdır. Bu ruh yüceliğine ulaşmış sâlik ilmî olarak değil, hâlî olarak vahdet-i vücûdu yaşayabilir ve Allah Teâlâ haricindeki eşyanın varlığını inkar edebilir. Aksi hâlde maddiyata dalmış ve sebebleri aşamamış bir insan bütün varlığa ilahlık atfetmek gibi bir sapıklığa düşebilir.</li>
<li>İman esasları altı tanedir. Allah Teâlâ’ya imanın yanında ahirete ve nübüvvete iman gibi diğer esaslara da inanmak gerekir. İşte özellikle diğer esaslar mevcûdâtın hakikaten varlığını gerektirir. Yoksa bu aslî rükünler hayal üzere bina edilemez. Bundan dolayı bu meşreb sahibi sekir ve istiğrak hâlinden uyandığı vakit o hâle has olan bilgileriyle amel etmemelidir.</li>
<li>Söz konusu meşreb kalbî, hâlî ve zevkî olduğu için onu aklî, kavlî ve ilmî bir şekle çevirmemek esastır. Çünkü vahdet-i vücûdun Kitap ve Sünnet’ten gelen aklî düsturlara ve ilmî kanunlara uygun düşmeyen yönleri bulunmaktadır. Bu sebeple mânevî makam olarak en üstlerde bulunan sahabe, tâbiîn ve selef-i salihînde bu meşreb açıkça görülmemektedir. Bu durum söz konusu meşrebin en âlî ve yüksek meşreb olmadığını, ancak yüksek ve derin olmakla birlikte içinde bazı eksiklik ve tehlikelerin söz konusu olduğunu göstermektedir.</li>
<li>Bu meşreb, sebepler dairesini aşıp masiva ile alakasını kesebilen üstün niteliklere sahip seçkin kimselerin istiğrak hâlinde mazhar olduğu salih bir meşrebtir. Bu meşrebi, sebepler dairesinde boğulan ve tabiata saplanan kimselere ilmî bir hakikat olarak telkin etmek onların maddî varlıklara ilahlık nisbet etmek gibi bir dalalete düşmelerine sebep olur. Çünkü özellikle bu asırda maddeci anlayış o derece ilerlemiştir ki, vahdet-i vücûd düşüncesini kendi batıl fikirleriyle yorumlayan insanlar panteist düşünceye kayma tehlikesiyle karşı karşıyadır.<sup>[70]</sup></li>
</ul>
<p>Bedîüzzaman vahdet-i vücûdu değerlendirirken en çok şu hususa dikkat çeker. Vahdet-i vücûd, tevhidde istiğraka ulaşan ehass-ı havâsın istiğrak hâlindeyken zevk ettiği, teorik olarak değil hâlen ve zevken duyulabilen mânevî bir hâldir. Nazar ve fikir zevken ve hâlen hissedilebilecek bir meselede tasarrufta bulunsa ve kendi ölçüleriyle kavramaya çalışsa onu karıştırır ve bozar.<sup>[71]</sup>  Bundan dolayı O, özellikle esbâb dairesini aşamayan ve tabiata saplanan kimselerin vahdet-i vücûddan dem vurmalarını haddi aşmışlık olarak nitelemektedir. Bu durumdaki insanlar hâlen ve zevken bilinen bu yüksek mânevî meşrebi teorinin darlığı ve aklın zayıf ölçüleriyle anlatmaya kalkınca birçok batıl fikir ortaya çıkmıştır. O, maddeci filozoflar ve itikadı zayıf bir kısım ehl-i nazar ile muhakkik sûfî velilerin vahdet-i vücûd anlayışları arasında çok büyük farklar olduğunu, “Misleyn telakki edilen zıddeyn”<sup>377</sup> sözüyle anlatır. Bu ifadesiyle O, tamamen zıt olan iki düşüncenin bazı cahiller tarafında benzermiş gibi gösterilmeye çalışılmasını eleştirmektedir.</p>
<p>Bedizzaman ehl-i tahkik sûfîlerle maddeci filozofların vahdet-i vücûd anlayışı arasındaki farkları beş madde olarak şöyle sıralar:</p>
<ul>
<li>Ehl-i tahkik sûfîler vâcib-ül vücûda o kadar odaklanmış ve onda müstağrak olmuşlardır ki onun hesabına kâinatları inkar etmişlerdir. Maddeci filozoflar ise kâinatın madde boyutuna o kadar odaklanıp ona ehemmiyet vermişler ki neticede ulûhiyet fikrinden uzaklaşarak ilk başta her şeyi maddede görmüşler, daha sonra da kâinat hesabına Allah Teâlâ’yı inkâra kadar gitmişlerdir.</li>
</ul>
<ul>
<li>Evliyanın vahdet-i vücûd fikri, vahdet-i şühûdu içermektedir. Diğerlerinin ki ise vahdet-i mevcûdu tazammun eder.</li>
<li>Birincilerin mesleği zevkîdir; ikincilerinki nazarîdir.</li>
<li>Birinci grup kâinata bakarken aslî planda Hakk’a, tebeî olarak mahlûkata bakar, ikinciler evvelen ve bizzat mahlûkata bakarlar.</li>
<li>Birinciler Hakk’a inanıp onun rızasını ararken ikinciler, nefis ve enâniyetlerine tâbi kimselerdir.<sup>[72]</sup></li>
</ul>
<p>Sonuç olarak Bedîüzzaman’ın vahdet-i vücûd ve vahdet-i şuhûd konusundaki görüşlerini incelediğimizde, bazı noktalardan her iki görüşü eleştirse de kendisinin vahdet-i vücûddan ziyade vahdet-i şühûd anlayışına daha yakın durduğunu söylemek mümkündür. Ona göre İbn-i Arabî gibi kuvvetli iman sahibi kimseler için zevkli, nûrânî ve makbul bir mertebe olan vahdet-i vücûd meşrebi zayıf insanlar için, maddiyata girme ve sebeplerde boğulma gibi bazı tehlikeler barındırabilir. Vahdet-i şuhûd ise zararsızdır, ehl-i sahvın yüksek bir meşrebidir.<sup>[73]</sup> Bedîüzzaman vahdet-i şühûd ve vahdet-i vücûd meşreplerinden hangisine daha yakın olduğunu şu ifadelerliyle de belirtmiştir: “<em>Ehl-i vahdetü’ş şühudun meşrebi, fark ve sahvdır. Ehl-i vahdetü’l-vücûdun meşrebi mahv ve sekirdir. Sâfî meşreb ise, meşreb-i ehl-i fark ve sahvdır.</em>”<sup>[74]</sup></p>
<p>Bedîüzzaman, vahdet-i vücûd meşrebinin önemli bir hakikate dayandığını kabul etmekle birlikte, Allah Teâlâ’nın Vücûd sıfatına odaklanıp sair mevcûdatın hakîki vücutlarının olmadığı esasına dayanan bu meşrebin tevhidde en üst mertebe olduğu iddiasını kabul etmemektedir. Çünkü, şayet bu meşreb en yüksek mertebe olsaydı sahabe, tabiîn ve asfiyâ arasında meşhur ve bilinen bir durum arz ederdi. Halbuki onlar bütün eşyanın hakikatinin sabit olduğu hususunda icmâ etmişlerdir.</p>
<p><em><strong>*TASAVVUFÎ AÇIDAN BEDÎÜZZAMAN SAİD NURSÎ’DE “ACZ” VE “FAKR” KAVRAMLARI adlı yüksek lisans tezinden alınmıştır.</strong></em></p>
<p>[1] Algar, Hamid vd., <em>Bediüzzaman ve</em>., s. 43.[2] Açıkgenç, Alparslan, ‘Said Nursî’ mad., <em>DİA</em>, c. XXXV, s. 565.[3] Badıllı, Abdülkadir, <em>Mufassal Tarihçe-i Hayatı</em>, c. I, s. 118. <sup>295</sup>  Bediüzzaman, <em>Tarihçe-i Hayat</em>, s. 280.[4] Kurt, Hüseyin, “<em>Bediüzzaman Said Nursi’nin Muhyiddin İbnü’l-Arabî Ve Vahdet-İ Vücud Hakkındaki Düşünceleri</em>”, Tasavvuf, İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi (İbnü’l-Arabî Özel Sayısı-2), yıl: 10: 23, s. 548.[5] Bediüzzaman, <em>Mesnevi Nuriye</em>, s. 24. <sup>298</sup>  Bediüzzaman, <em>Sözler</em>, s. 234.[6] Bediüzzaman, Lem’alar, s. 333.[7] Bediüzzaman, <em>Mektûbât</em>, s. 402.[8] Bediüzzaman, <em>Emirdağ Lahikası</em>, s. 62.[9] Yalsızuçanlar, Sadık, <em>Tasavvuf Risalesi</em>, Sufi Kitap Yay., İstanbul 2007, s. 10.[10] Bediüzzaman, <em>Mektûbât</em>, s. 65. <sup>304</sup>  Bediüzzaman, <em>a.g.e.</em>, s. 20.[11] Bediüzzaman, <em>Emirdağ Lahikası</em>, s. 24.[12] Algar, Hamid vd., <em>Bediüzzaman ve Tasavvuf</em>, s. 27.[13] Yûnus, 10/62.[14] Bediüzzaman, <em>Lemalar</em>, s.170<em>;</em>[15] Bediüzzaman, <em>Mektûbât</em>, s. 499.[16] Bediüzzaman, <em>Mektûbât</em>, a.y.[17] Erbaîn: Çile çekmek, nefsi ezmek, bencilliği kırmak için  müritleri kırk gün halvete çekilmelerine denir. Uludağ, Süleyman, <em>Tasavvuf Terimleri Sözlüğü</em>, s. 125.[18] Bediüzzaman, <em>Mektûbât</em>, s. 238.[19] Bardakçı, Mehmet Necmettin, <em>Sosyo-Kültürel Hayatta Tasavvuf, </em>Rağbet Yay., 2. Baskı, İstanbul 2005, s. 164.[20] Zâriyât, 51/56.[21] Bediüzzaman, <em>Mektûbât</em>, s. 253.[22] Serrâc, <em>Lüma’</em> <em>fi’t-Tasavvuf, </em>s. 239.[23] Zâriyât, 51/56.[24] Serrâc, <em>a.g.e., </em>s. 63.[25] Aclûnî, <em>Keşfu’l-Hafâ ve Müzîlu’l İlbâs</em>, c. II, s. 132.[26] Uludağ, Süleyman, “Ma’rifet” mad.,  <em>DİA</em>, c. XXVIII, s. 55[27] Câmî, Ebu’l-Berakât Abdurrahmân, <em>Nefehâtu’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds</em>, Daru’l-Kütübi’l-Mısriyye, Kahire 1989, s. 14.[28] Câmî, Ebu’l-Berakât Abdurrahmân, <em>Nefehâtu’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds</em>, s. 75.  <sup>323</sup>  Serrâc, <em>Lüma’</em> <em>fi’t-Tasavvuf, </em>s. 57.[29] Uludağ, Süleyman, “Ma’rifet” mad.,  <em>DİA</em>, c. XXVIII, a.y. <sup>325 </sup>Bediüzzaman, <em>Sözler</em>, s. 336.[30] Bediüzzaman, <em>Mesnevi Nuriye</em>, s. 234. <sup>327</sup>  Bediüzzaman, <em>a.g.e.</em>, s. 153. <sup>328 </sup>İmam Rabbânî, c. I, s. 444.[31] Bediüzzaman, <em>Sikke-i Tasdik-i Gaybî,</em> s.199. <sup>330</sup>Bediüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 501.[32] Bediüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 501.[33] Bediüzzaman, <em>a.g.e.</em>, a.y.[34] Bediüzzaman, <em>a.g.e.</em>, a.y. <sup>334 </sup>Hucurât, 49/10.[35] <em>Sözler</em>, s. 16.[36] Bediüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 513.[37] Bediüzzaman, <em>a.g.e.</em>, s. 502.         <sup>338</sup>          <em>a.g.e.</em>, a.y.[38] Bediüzzaman, <em>Tarihçe-i Hayat,</em> s. 128.[39] <em>a.g.e.,</em> s. 128.[40] Bediüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 20.[41] Bediüzzaman, <em>Emirdağ Lahikası</em> s. 62.[42] <em>Tarihçe-i Hayat,</em> s. 218.[43] Yılmaz, Hasan Kamil, <em>el-Lüma’-İslâm Tasavvufu (Tasavvufla İlgili Sorular-Cevaplar)</em>, Altınoluk Yay.,  İstanbul 1996, s. 471.[44] Yılmaz, Hasan Kamil, <em>Rûhani Hayat, </em>Erkam Yay., İstanbul 2000, s. 95. <sup>346</sup>  Bediüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 502.[45] Bediüzzaman, <em>Emirdağ Lahikası-2, </em>s. 46.[46] Bediüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 87.[47] Sahv: Hislerini yitiren ve kendinden geçen arifin hissine dönmesi ve kendine gelmesi anlamına gelmektedir. Uludağ, Süleyman, <em>Tasavvuf Terimleri Sözlüğü</em>, s. 305. <sup>350</sup>  Bediüzzaman, <em>Mektubat</em>, a.y.[48] Âlem-i Berzah da denilen misal âlemi, gayb ve şehâdet arasında bir sınırdır. Eşyânın suret ve örneklerinin(modellerinin) bulunduğu âlemdir. Uludağ, Süleyman, <em>a.g.e</em>., s. 251; Cebecioğlu, <em>Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü</em>, s. 48.[49] Şatah: Zâhiri itibariyle şer’i hükümlere aykırı düşen söz anlamına gelmektedir. Bkz. Uludağ, Süleyman, <em>Tasavvuf Terimleri Sözlüğü</em>, s. 327. <sup>353</sup>  Bediüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 504.[50] Kelime olarak sevgilinin aşığını kandırması ve cilve yapması manasına gelen “naz”, tasavvuf litaratüründe Mevla ile gayet samimi, her türlü resmiyetten ve kayıttan uzak sohbet etme hâline denir. Uludağ, Süleyman, <em>Tasavvuf Terimleri Sözlüğü</em>, s. 271.[51] Âl-i İmran, 3/185.[52] Bediüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 511.[53] Yalsızuçanlar, Sadık, <em>Tasavvuf Risalesi</em>,  s. 103.[54] Cebecioğlu, <em>Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü</em>, s.683. <sup>359</sup>  Kâşânî,<em> Istılahât’ıs-Sûfiyye</em>, s. 583.[55] Uludağ, Süleyman, <em>Tasavvuf Terimleri Sözlüğü</em>, s. 371.[56] Okudan, Rifat, <em>Gelenbevî ve Vahdet-i Vücud</em>, Fakülte Kitabevi, Isparta 2006, s. 104.[57] Kılıç, Mahmud Erol, İbn Arabî Düşüncesine Giriş; Şeyh-i Ekber, Sufi Kitap, İstanbul 2011, s. 328.[58] Cebecioğlu, <em>Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü</em>, s. 682.[59] Demirci, Mehmet, <em>Sorularla Tasavvuf ve Tarikatlar</em>, Damla Yayınevi, İstanbul 2004, s. 144.[60] Bedîüzzaman, Said Nursî, <em>Muhakemat, </em>Şahdamar Yay.<em>, </em>İstanbul 2007, s. 9.[61] Bedîüzzaman, <em>İşarât-ül İ’caz</em>, 92.[62] Bedîüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 506.[63] <em>Mektubat</em>, s. 506.[64] Algar, Hamid vd., <em>Bediüzzaman ve Tasavvuf</em>, s. 99.[65] <em>Mektubat</em>, s. 88.[66] Bedîüzzaman, <em>a.g.e.</em>, s. 374.[67] Bedîüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 88.[68] <em>a.g.e.</em>, s. 89.[69] <em>a.g.e.</em>, s. 554.[70] Bedîüzzaman, <em>Mektubat</em>, s. 505-506.[71] Bedîüzzaman, Âsâr-ı Bedîiye, İttihad Yay., İstanbul 1999, s. 150. <sup>377</sup>  Bedîüzzaman, a.g.e., s. 150.[72] Bedîüzzaman, <em>Mesnevi-i Nuriye,</em> s. 238-239.[73] Bedîüzzaman, <em>Barla Lahikası,</em> s. 253.[74] Bedîüzzaman, Mesnevi-i Nuriye, s. 238</p>
<p>Kastamonur.com</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-said-nursinin-tasavvuf-anlayisi/">Bedîüzzaman Said Nursi’nin Tasavvuf Anlayışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bediuzzaman-said-nursinin-tasavvuf-anlayisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Problemli Bir Nebî &#038; Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Jan 2018 21:02:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[İsmâil Âleyhisselâm’a Müstakil Bir Kitap ve Şeriât Verilmiş midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır']]></category>
		<category><![CDATA[Bayraktar Bayraklı]]></category>
		<category><![CDATA[Gulam Ahmed ve Kadıyânîler]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Nebî ile Resûl Arasında Fark Var mıdır?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebî Ne Demektir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebî’ye İtaat Yok mudur ?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebîlerin Hepsine Kitap Ve Şeriât İnmiş midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi ve Resul]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi'ye Itaat]]></category>
		<category><![CDATA[Problemli Bir Nebî & Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?]]></category>
		<category><![CDATA[Resule İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Risâlet Kıyamete Kadar Devam Edecek mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy Almayan Resûl Var mıdır?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19808</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillâhirrahmânirrâhiym Allah Teâlâ (c.c.) Yüce Kitâbında buyuruyor ki; “Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik ki onda bir hidâyet ve nûr vardır. Teslim olmuş NEBÎLER yahudilere onunla hükmederdi.” (Mâide/44) Önsöz Olarak Batı dünyasında yaklaşık iki yüzyıl önce kendisini hissettirmeye başlayan ve son iki yüzyılda akıl almaz bir hızla gelişerek geldiğimiz noktada küresel egemenliğini pekiştirmiş bulunan modernizm hareketi, İslâm dünyasının aklını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/">Problemli Bir Nebî & Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/nebi-resul-1/" rel="attachment wp-att-19811"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19811" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1.jpg" alt="" width="611" height="255" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1.jpg 611w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1-600x250.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/Nebi-Resul-1-300x125.jpg 300w" sizes="(max-width: 611px) 100vw, 611px" /></a></em></p>
<p><em>Bismillâhirrahmânirrâhiym</em></p>
<p>Allah Teâlâ (c.c.) Yüce Kitâbında buyuruyor ki;</p>
<p><em>“Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik ki onda bir hidâyet ve nûr vardır. Teslim olmuş NEBÎLER yahudilere onunla hükmederdi.” (Mâide/44)</em></p>
<p><strong>Önsöz Olarak</strong></p>
<p>Batı dünyasında yaklaşık iki yüzyıl önce kendisini hissettirmeye başlayan ve son iki yüzyılda akıl almaz bir hızla gelişerek geldiğimiz noktada küresel egemenliğini pekiştirmiş bulunan modernizm hareketi, İslâm dünyasının aklını başından aldı. Müslüman aydınlarda bir “kimlik krizi” şeklinde ortaya çıkan bu “öykünmeci” yaklaşım/tavır, adına “İslâm Modernizmi” dediğimiz hareketin tetikleyicisi oldu ki, bu hareket tek bir cümleyle “yanlış teşhise yanlış tedavi” olarak özetlenebilir.</p>
<p>Batı’lı oryantalistlerin, İstişrak faaliyetlerinin ve İslamoloji çalışmalarının, İslâm modernistlerinin İslâm ilim ve kültür mirasına yönelttikleri tenkidlere, o tenkidleri belirleme noktasında fikir sağladığını, kaynaklık ettiğini kim inkâr edebilir. Zirâ İslâm modernistlerinin bin dört yüz yıllık Sahih İslâm anlayışına yönelttikleri tüm tenkidlerin hangi birinin altını eşelesek, –istisnasız olarak- karşımıza mutlaka bir yada birkaç oryantalist çıkmaktadır. Bu bakımdan, bir âlimimizin de dediği gibi; “İslâm modernistlerinin bütün marifeti; Batı’nın, sömürgeciliğin keşif kolu olan oryantalistlerin çalışmalarını tercüme ederek ‘uyarlamak’tan ibarettir.”</p>
<p>Sahih İslâm anlayışında, Dinin temel varoluş alanları, belirleyiş alanları itibariyle mümkün olduğunca beşer inisiyatifini ve hata yapma, sapma ihtimali olan aklı sınırlayan, izâfîliği mümkün olduğunca sıfıra doğru indirgeyen bir anlayış var.</p>
<p>Modern İslâm düşüncesi ise tam tersini yapıyor ve diyor ki; “Dinin her sahası, temel alanları, Nasslar, sabiteleri bile insan düşüncesinin, insan aklının, algısının ürünü olarak somuta dökülür, dökülmelidir.”</p>
<p><strong>Modernizm diyor ki; “Kur’ân vahiy midir? Evet. Peki Kur’ân kime hitâb ediyor? İnsana. O halde insanın Kur’ân’dan anladığı şeydir esas olan.”</strong></p>
<p>“Tek bağlayıcı din kaynağı Kur’ân’ın metnidir” sloganıyla gündem tutmaya çalışan ve fakat yeri geldiğinde ne Kur’ân’da ne de İslâm kaynaklarında mevcut olan, geçmişte ortaya koyulmuş “bid’ât ve hurâfe” çöplüğünde bile yer alamayacak türedi söylemleri, “Ben böyle anlıyorum” basitliğiyle ayetlerden çıkardığı yorumları, kendisini izleyen takip eden topluluklara yedirmeye çalışanlar arasında bulunan bazı isimlerin ortaya attığı nevzuhûr bir retorik olan Nebî-Resûl ayrımı’dır yazımın temel konusu.</p>
<p>Bu problemli ayrımı, anlayışı ortaya atan isimlerden Abdülaziz Bayındır ve Zeki Bayraktar’ın, ne bir mantıklı tutarlı fikir örgüsü ve dirâyet ihtivâ eden, ne de kat’î, aklî ve naklî delillerle isbatı yapılmış küllî bir bakış açısı teşkil eden, işine yarayacak birkaç ayet grubunun zâhirîne giydirdiği sübjektif yorumlarından başka hiçbir dayanağı olmayan ve bu haliyle delâlet mebhaslerinin tarih içinde ortaya koyduğu görüşlerin fikirlerin kötü bir kopyası mesâbesinde olan, türlü arızalarla ve izahı te’vili mümkün olmayan birçok müşkille mâlul “Nebî &amp; Resûl” anlayışının Kur’ân’a da, Murâd-ı İlâhîye de, Murâd-ı Resûlullâh’a da, Sebîlü’l-Mü’minîn’e, dil ve mantık kurallarına da hatta modernist zevâtın mutlaklaştırmaktan keyif aldığı akla da aykırı oluşunu açık ve net bir şekilde, aklî, naklî delillerle ortaya koymaya çalışacağım inşallah.</p>
<p><strong>Bu, problemli Nebî &amp; Resûl anlayışını ilk ortaya atan Abdülaziz Bayındır olmuştur.</strong></p>
<p>Ben bu yazımda, öncelikle Bayındır’ın konu hakkındaki söylemlerini, iddialarını, görüşlerini ortaya koyduğu  -ve kendi web sitesinde de yayınlanan- ilgili yazısına(1) değinip, cevap verip daha sonra Bayraktar’ın konu hakkındaki daha geniş kapsamlı ve detaylı olarak ortaya koyduğu iddialarını ve bu konu etrafında gelişen diğer görüşlerini ele alacağım inşallah.</p>
<p>Asıl konuya giriş yapmadan önce son olarak şunu söylemek isterim;</p>
<p>Bu yazı, söz konusu problemli Nebî &amp; Resûl anlayışını ortaya atan bu zevâtı “ikna etmek” gibi bir amaç taşımıyor. Yol açtıkları büyük mefsedet ve arıza konusunda sessiz kalmanın en az o mefsedet kadar büyük vebal olduğu gerçeği karşısında bir görevi yerine getirme ve bir vebalden kurtulma saikiyle kaleme alınan bu satırlar, basiretini kaybetmemiş insanlar için hakikati gösteren bir işaret levhası olabilirse benim için maksat fazlasıyla hasıl olmuş demektir…<br />
Ayrıca; bahsi geçen zevât Sünneti, Hadisleri, Sahabe’nin, Selef-i Sâlihîn’in ve âlimlerin görüşlerini kabul etmedikleri için, konuyu Kur’ân ayetleri çerçevesinde ele alacağım.</p>
<p><strong>Nebî Ne Demektir ?</strong></p>
<p>Bayındır’ın konu ile ilgili yazısına geçmeden önce Nebî kelimesinin lügâvî ve ıstılâhî anlamlarına değinmekte fayda var;</p>
<p>Nebî kelimesinin türetildiği kök hakkında ulemâ ve lisân âlimleri, iki görüş ileri sürmüşlerdir: Birincisi, sonu hemzesiz ve şeddeli olan <em>“en-nebîyyü”</em> veya <em>“en-nebî”</em>; ikincisi, hemzeli olan <em>“en-nebîü”</em> şeklidir. Buna göre nebî kelimesi sözlükte türediği kök itibariyle iki farklı anlamı ifade etmektedir;</p>
<p><strong>1-</strong> Nebî, “büyük fayda sağlayan haber” mânasına gelen <em>“en-nebee”</em> şeklinde hemzeli bir kökten türemiştir.(2) Arapça dil kurallarına göre telaffuzu kolay olsun diye nebî kelimesinin sonundaki “hemze”, “ya” harfine dönüştürülerek <em>“en-nebî”</em> şeklini almıştır.(3) Buna göre nebî, İsm-i fâil mânasında sıfat-ı müşebbehe olan <em>“fe‟il”</em> sigasında bir kelimedir. Anlamı da “haber getiren, tebliğ eden” demektir.(4) Ebû Zekeriyyâ el-Ferrâ, İsmâil b. Hammâd el-Cevherî, İbn Manzûr ve Murtazâ ez-Zebîdî gibi lügat âlimleri peygamberlerin “nebî” olarak isimlendirilmelerinin “Allah‟tan kullarına haber getirme”lerinden kaynaklandığını ifade ederler.(5) Nebî, hem fâil hem de mef‟ûl mânasında kullanılan bir kavramdır. Bu nedenle nebî kelimesi, haber anlamı taşıyan n-b-e fiilinden türediği için ism-i mef‟ûl vezninde “haber alan, kendisine haber verilen” anlamını, ism-i fâil vezninde kullanılınca da “haber veren, tebliğ eden” anlamlarını ihtiva eder.(6) Kur’ân’da bu kelimenin her iki şekilde de kullanımı mevcuttur.</p>
<p><strong>2-</strong> Nebî kelimesinin aslı büyüklük, yücelik mânalarına gelen “nübüvve, nebve veya en-nebâve” şeklindeki hemzesiz kökten gelmektedir. Çoğulu “Enbiyâ” veya “Nebîyyün”dur.(7) Nebî hemzesiz okunursa “nübüvvet, nebve, nebâve” mastarından “yüksek makam sahibi, yüce, ulu ve şerefli” anlamlarına gelir. Nebî kelimesinin bu kökten türediğini ifade edenler, Nebîlerin yaratıkların en yüce ve şerefli olmaları düşüncesinden hareket etmektedirler. Çünkü Nebîler, Allah‟ın yaratıkları arasından seçtiği en şerefli ve en üstün varlıklardır. Buna göre de Nebîler, şerefli ve yüce insan anlamına gelmektedirler. Nebînin mazhar olduğu nübüvvet makamı, kaynağı ve sonuçları itibariyle yücelik ve üstünlük ifade etmektedir. Nübüvvetin temelini oluşturan vahiy ve onun ürünü olan bilgi ve haberler, nitelik açısından diğer bilgilere ve haberlere kıyasla özel bir değere ve üstünlüğe sahiptir.(8)</p>
<p>Bu bakımdan Nübüvvet kelimesi peygamberler dışındakilerin üstünlüğünü ifade etmek için kullanılmaz. Kur’ân-ı Kerim’de Peygamberimiz (s.a.v.) için kullanılan “…Ve onu üstün bir makama yücelttik”(9) âyeti bu anlamı doğrulamaktadır. Ayrıca “nebî” kelimesi, yüksek yer mânasında yüksekte olan kişi için de kullanılır. Bu anlamda “nebî”, insanlardan üstün konumdadır.(10)</p>
<p><strong>Hülâsâ:</strong></p>
<p><strong>Nebî; Nübüvvet sahibi, fayda sağlayan, haber veren, doğruluğunda şüphe olunmayan, Allah’tan aldıklarını tebliğ eden kişi anlamlarına gelmektedir.</strong></p>
<p>Nebî kelimesinin mastarı “nübüet” gelir. İdğam veya ibdâl ile (nübüvvet şeklinde) kullanımı daha yaygındır. Nebî elçi olduğuna göre, nübüvvet de “Allah ile akıl sahipleri arasında, onların dünya ve âhiret sıkıntılarını gidermek amacıyla kurulan elçilik” mânasına gelmektedir.(11)</p>
<p>Nebî kelimesinin istılâhî anlamında, kullanımında ise genel olarak ulemâ arasında bir ihtilâf yoktur. Ancak ayrıntılara/detaylara inildiğinde bazı lafzî ihtilâflar görülmektedir.<br />
Ehl-i sünnet mütekellimleri genel olarak Nebî’yi, Allah Teâlâ tarafından bir melek aracılığı ile kendisine vahyedilen veya kalbine ilham olunan yahut da sâdık rüya ile uyarılan kişi(12) şeklinde tarif etmişlerdir.</p>
<p>Ehl-i sünnet i’tikâd mezheplerinden olan Eş’ârîyye’ye göre Nebî, <em>“Allah’ın, herhangi bir kavme veya tüm insanlara gönderdiği ve onu kendisine elçi olarak seçtiği, ona haber vererek insanlara tebliğde bulunmasını istediği kişiye”</em>denir.(13)</p>
<p>Mâtürîdî’lere göre ise; kısa tarifi şöyledir: <em>“Nebî, insanların talebi üzerine Allah katından haber getiren kişidir. Nebîler ya bir meleğin vâsıtasıyla vahye nail olmuşlar veya uykuda sâdık rüyâ halinde bu hal gösterilmiş yahut da kendilerine ilham edilmiş kişilerdir.”</em>(14)</p>
<p><strong>Bu tanımlardan sonuç olarak Nebî kelimesinin 3 farklı anlamı ortaya çıkmaktadır;</strong></p>
<p><strong>Nebî; haber/vahiy alan, haber veren ve Allah indinde yüksek makâm sahibi demektir. Ve Nebîler bu 3 anlamı/vasfı da hâizdirler; haber/vahiy alandırlar, aldıkları haberi/vahyi bildirendirler ve Allah indinde yüksek makâm sahibidirler (Nübüvvet). Bu 3 ayrı hususiyet birbirini tamamlar özelliktedir.</strong></p>
<p>Bayındır’ın yazısında Nebî tanımı ile ilgili kısma gelince buraya tekrar atıf yapacağım.</p>
<p><strong>Bayındır Ve Bayraktar’ın İddiaları</strong></p>
<p>Bayındır ve Bayraktar’ın konu hakkındaki aslî/temel iddialarını, görüşlerini maddeler halinde sıralayıp daha sonra bu maddelerin her birini irdelemek, yazının daha anlaşılır hale gelmesini sağlayacaktır diye umuyorum.</p>
<p>Her iki zevâtın da konu hakkındaki –tesbit edebildiğim- ortak iddiaları, görüşleri şöyle;</p>
<p><strong>* Her Nebî Resûl’dür fakat her Resûl Nebî değildir. Nübüvvet, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile bitmiştir fakat Risâlet devam etmektedir.</strong></p>
<p><strong>* Tüm Nebîlere Kitab, Hüküm ve Şeriat verilmiştir.</strong></p>
<p><strong>* Kur’ân’da birçok ayette “Allah’a ve Resûl’e itaat” zikredilmekle birlikte “Nebî’ye itaat” hiç zikredilmemektedir, bu sebeple Nebî’ye itaat yoktur. Zaten Resûl’e itaat te Allah’a itaat olduğu için, Resûl’ün bizâtihi kendisine de itaat yoktur, Kur’ân ayetlerine itaat etmek yeterlidir. Çünkü Resûl demek “elçi” demektir, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve diğer Peygamberler sadece ayetleri/vahyi tebliğ ederken Resûl’dür. Ayetleri tebliğ görevi bitip sustuğu anda artık Resûl değil Nebî’dir.</strong></p>
<p><strong>* Nebîlik/Nübüvvet makamıdır, Resûllük/Risâlet ise sadece görevdir, makam değildir.</strong></p>
<p><strong>* Nebî sadece haber/vahiy alan demektir.</strong></p>
<p>Bu sıraladığım maddelerin/görüşlerin bazılarına bu bölümde, bazılarına da ilerleyen bölümlerde – yeri geldikçe- değineceğim inşallah.</p>
<p><strong>Bayındır Ne diyor?</strong></p>
<p>Gelelim Bayındır’ın ilgili yazısına.<br />
Bayındır (1 no’lu dipnotta verilen linkten ulaşabileceğiniz) söz konusu yazısında önce Nebî’nin tanımını yaptıktan sonra Allah Teâlâ’nın nübüvvet verdiği tüm Nebîlere bir de kitap,  hikmet ve şeriat verdiğini söylüyor ve <strong>En’âm/83</strong> ayetinde Nebîlerin adlarının sayıldığını söyleyip sonra ayetin devamında yer alan <em>“Bunların babalarını, soylarını ve kardeşlerini de seçtik; onlara doğru yolu gösterdik”</em> (şeklinde meallendirdiği) ayeti zikredip, merfû bir Hadîs-i Şerif’te, sayıları 124bin olarak bildirilen Nebîlerin her birinin <strong>En’âm/83</strong>’te ismi geçen 18 kadar Nebî’nin ya babalarından, ya kardeşlerinden ya da soylarından olduğunu/geldiğini söylüyor. Daha sonra,  (kendi deyimiyle) gelenek(!)teki <em>“Allah’tan Peygamberlere 100 (ya da 104) suhûf inmiştir”</em> görüşüne atıfta bulunup, <strong>En’âm/89</strong>ayetinin lafzından anladıklarına dayanarak bu görüşün Kur’ân’a aykırı olduğunu, her Nebî’ye ayrı ayrı Kitab, Hüküm ve Şeriat verildiğini, indiğini söylüyor.</p>
<p>Yazımın başında da değindiğim “Nebî’nin tanımı” konusunda Bayındır kendi yazısının 1 no’lu dipnotunda, ilgili kaynaklardan aktardığım tanıma yakın bir tanım zikrediyor. Nebî kelimesinin haber/vahiy alan, haber veren ve Allah indinde yüksek makâm sahibi olan anlamlarına geldiğini kendisi de söylüyor lakin bir Nebî’de bulunan bu 3 hususîyetten sadece iki tanesini esas alıp bir tanesini ise kabul etmiyor; <strong>“Bizce doğru olan şudur; Nebî haber alan demektir aynı zamanda Allah indinde yüksek makâm sahibi demektir. Nebî haber veren demek değildir.”</strong> diyor ve bunu söylerken neye dayandığı ise meçhul. Çünkü Nebîlerin bu vasfını kabul ederse kendi retoriği çökecek. Bayındır’ın, Nebî’nin tanımı/vasıfları hakkında işine yarayan anlamlarla istidlâl edip, işini bozan anlamlarını reddetmesi elbette bir alicengizdir ve bu yaklaşımının/tercihinin hiçbir ilmî, aklî ve naklî delili yoktur. Zirâ, gelmiş geçmiş bütün ulemanın Kur’ân’a, Sünnete ve Gramer kurallarına göre ortaya koyduğu ittifaklı tanımları görmezden gelip, reddedip, kendi şahsî “bence”lerinin, “bana göre”lerinin devreye girdiği noktada, ortaya koyulan iddialar <strong>“Bayındır’ın mesnedsiz şazz görüşleri”</strong> olmaktan ileri gitmez.</p>
<p>Yazısının devamında; yaklaşık 124bin kadar Nebînin her birine kitab, hüküm ve şeriat verildiği iddiasını desteklemek sadedinde <strong>Bakarâ/213</strong> ayetini zikrediyor, aslında bu ayetin kendi iddiasını nakzettiğinin pek te farkında olmayarak.<br />
Kendi meallendirmesi ile ayet şöyle;<br />
<em>“İnsanlar tek bir topluluktu. Sonra Allah onlara, müjde veren ve uyarıda bulunan nebiler gönderdi. Onlarla birlikte doğruları gösteren kitap da indirdi ki ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında hüküm versin. Onda ayrılığa düşenler kendilerine Kitap verilenlerden başkası olmadı. O açık belgeler geldikten sonra birbirlerinin haklarına göz diktikleri için böyle oldu. Sonra Allah inanmış olanları, anlaşamadıkları konuda, kendi izniyle doğruya ulaştırdı. Allah, gerekli gayreti göstereni doğruya yöneltir.”</em> <strong>(Bakarâ/213)</strong></p>
<p><strong>Nebîlerin Hepsine Kitap Ve Şeriât İnmiş midir?</strong></p>
<p>Bayındır’ın buraya kadar zikrettiği ayetlere daha yakında bakalım;</p>
<p><strong>En’âm/89</strong> ayetine göre tüm Nebîlere ayrı ayrı Kitab, Hüküm ve Şeriat verildiğini zikretmeden önce atıf yaptığı merfû hadîs’te geçen 124bin Nebî’nin, bu ayette ismi zikredilen 18 Nebî’nin ya babalarından, ya kardeşlerinden ya da soylarından geldiğini söylemişti, yani aynı zaman diliminde birden fazla Nebî’nin yaşadığını söylüyor, evet bu doğrudur ve bunu bildiren başka ayetler de vardır. Bayındır’a göre, aynı topluluğa gönderilmiş birden fazla Nebî’ye ayrı ayrı Kitab, Hüküm ve Şeriat verilmiştir. Ve yine Bayındır’ın her Nebî’nin aynı zamanda bir Resûl olduğu görüşünü de dikkate aldığımızda ortaya şöyle bir manzara çıkıyor; <strong>Bir topluluğa birden fazla gönderilen Nebî/Resûl var ve bunların her birinin ayrı ayrı Kitab’ı, hükmü ve şeriati var.</strong></p>
<p><strong>Şimdi;</strong></p>
<p>Söz konusu topluluğa gönderilen birden fazla Nebînin/Resûlün tebliğ ettiği Kitab, Hüküm ve Şeriat birbirinden farklı mıdır, aynı mıdır?</p>
<p>Eğer farklı ise, bu topluluk bu farklı Kitab ve Şeriatlerden hangisine uyacak ? Bu abesle iştigal bir durum değil midir? Allah Teâlâ, belli bir topluluğa –az ya da çok- birbirinden farklı Kitab ve Şeriat gönderir mi?</p>
<p>Eğer Söz konusu topluluğa gönderilen birden fazla Nebînin/Resûlün tebliğ ettiği Kitab, Hüküm ve Şeriat  birebir aynı ise, birbirinin aynısı olan birden fazla Kitab ve Şeriatin her Nebî’ye ayrı ayrı inmesinin hikmeti ne ola ki? Eğer –az ya da çok- hiçbir fark yok ise, bu abesle iştigal değil midir?</p>
<p>Ya da; Aynı topluluğa gönderilen birden fazla Nebînin/Resûlün tebliğ ettiği Kitab, Hüküm ve Şeriat tıpatıp aynı ise, Meselâ Hz. Mûsâ (a.s.)’a inen Kitab, Hüküm ve Şeriat aynıyla Mûsâ (a.s.)’ın yanındaki ya da ondan sonra gelen Nebîler için de geçerli ve bağlayıcı ise, bu diğer Nebîlere aslında bir Kitab, Hüküm ve Şeriat inmediğinin, Mûsâ (a.s.)’a inen Kitab’ı, Hükmü ve Şeriati tebliğ ettiklerinin açık bir delili, göstergesi değil midir? <strong>Mâide/44</strong> ayetinde bahsedilen husus nedir?</p>
<p>Aslında -bir Osmanlı deyimi olarak- <strong>“lafın tamamı zor anlayana söylenir”</strong>, lâkin sözümüz/merâmımız iyice anlaşılsın için bu hususu bu kadar uzatmış olsak ta, yazımızın en başında zikrettiğimiz ve <strong>bu yazının serlevhâsı niteliğindeki</strong> <em>“Muhakkak Tevrat’ı biz indirdik ki onda bir hidayet ve nur vardır. Teslim olmuş NEBÎLER yahudilere onunla hükmederdi.”</em><strong>(Mâide/44)</strong> ayeti bile tek başına merâmımızı kısa ve net olarak anlatmakta ve <strong>Bayındır’ın ve Bayraktar’ın “Her nebî’ye kitap inmiştir” şeklindeki –bir bakıma Gayr-ı metlûv vahyi inkâr edebilmeye zemin teşkil eden- bu iddiasını açıkça çürütmektedir. Apaçık ve anlaşılır olan Kur’ân’ın bu ayetinde, açık ve net bir şekilde Mûsâ a.s.’dan sonra (İsa a.s.’ın gönderilişine kadar) gelen tüm Nebîlerin Tevrat ile Yahudilere hükmettiği anlaşılmaktadır.</strong></p>
<p><strong>Mâide/44 ayeti, tüm Nebîlere müstakil bir Kitab ve şeriat verildiği iddiasının bâtıllığını apaçık ortaya koyduğu gibi, Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) bir başka ve temel iddiası olan “Nebîlere itaat yoktur, çünkü Nebîler vahyi tebliğ etmezler, vahiy ile hüküm vermezler” iddiasını “Nebîler Yahudilere Tevrat ile hükmederdi” lafzıyla, açık ve net bir şekilde çürütmektedir.</strong></p>
<p>Yine Bayındır’ın –kendi meallendirdiği- <strong>Bakarâ/213</strong> ayetinde gözden kaçırdığı (ya da görmezden geldiği) <em>“Onda ayrılığa düşenler, kendilerine Kitab verilenlerden başkası olmadı”</em>cümlesinde bildirilen <em>“ayrılığa düşenler”</em>kimlerdir? Ayetin devamında bildirilen “Nebîler” mi yoksa kendisine Kitab verilen ve Nebîler gönderilen topluluk mu? Bu ayette kasdedilen <em>“Ayrılığa düşenler”</em> Nebîler ise, Bayındır dolaylı olarak bu Nebîlerin kitab konusunda ayrılığa düştüğünü, dalâlete düştüğünü söylemiş oluyor (haşâ).</p>
<p>Eğer <em>“Kitab’ta ayrılığa düşenler”</em> cümlesinde kasdedilen, kendisine Kitab verilen ve Nebîler gönderilen topluluk ise, o halde Kur’ân’da birçok yerde geçen <em>“Kendilerine Kitab verilenler”</em>cümlesinden <em>“Her Nebî’ye Kitab verilmiştir.”</em>anlamı/yorumu çıkarılamaz. “Kendilerine Kitab verilenler” sözünün, Nebîler ve Resûller bağlamında hususî bir anlam taşımadığı, çünkü ayette <em>“Ayrılığa düşenler”</em> olarak tanımlanan Yahudilerin de her birine ayrı ayrı Kitab verilmediği, bu ayetten maksadın <strong>“hususî kitab inmesi”</strong> değil, <strong>“bağlayıcılık”</strong> olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Tıpkı Müslümanlara Kur’ân’ın verilmiş, inmiş olması gibi, zirâ “Hz. Peygamber ile beraber tüm insanlığa Kitâb verilmiştir, inmiştir.” cümlesinden her bir insana ayrı ayrı hususî bir kitab indiği görüşünü çıkarmanın abesle iştigâl olacağı gibi.</p>
<p>Bayındır’ın yazısındaki tek müşkîl bunlar değil elbette. Bayındır’ın eşsiz bir “şehvetü’z-zühûr” ile, Kur’ân’ın üslûb, gramer, i’câz, belâğat gibi hususiyetlerine dikkat etmeden, Kur’ân ilimlerinin hiçbirini dikkate almadan ve hatta Kur’ân bütünlüğünü de gözardı ederek ayetler üzerinde keyfe keder imâl-i fikr etmeye, ayetlere anlam sipariş etmeye, yorum giydirmeye kalkışmasının kaçınılmaz sonucu olan birçok müşkîl’e örnek teşkil eden diğer söylemlerine değinmeye devam edelim;</p>
<p><strong>Resûllük , Risâlet Kıyamete Kadar Devam Edecek mi?</strong></p>
<p>Bayındır yazısının devamında; Allah Teâlâ’nın, nübüvvet makamına ulaştırdığı kişiler dışında başka hiçkimse için “Nebî” kelimesini kullanmadığını, buna rağmen “Resûl” kelimesini vahiy alan Nebîler ve Risâlet verdiği insanlar dışında, başka insanlar için de kullandığını söylüyor ve buna dayanarak <strong>-muhtemelen Bahâî’lerden ya da Resûl olduğunu iddia eden Reşad Halîfe namzât şahıstan aşırdığını düşündüğüm-</strong> <strong>“Her Resûl’ün Nebî olmadığı, Risâlet’in devam ettiği, Kur’ân ayetlerini olduğu gibi insanlara okuyan herkesin Allah Resûlü sayılması gerektiği” </strong>görüşünü ortaya atıyor.  Evet; Allah Teâlâ Kur’ân’da, Risâlet ve Nübüvvet vermediği normal sıradan insanlar için de yer yer <strong>“Resûl”</strong> kelimesiyle hitab etmiştir, bu doğrudur. Yanlış olan; Bayındır’ın bu doğru tesbitlere yüklediği hatalı, problemli  anlamları, <strong>“Resûllük kıyamete kadar devam edecektir”</strong>şeklindeki arızalı görüşüne refere etmeye çalışmasıdır. Belli ki, Kur’ân’ın doğru anlaşılması, Murâd-ı İlâhî’nin doğru tesbit edilmesi konusunda en önemli etkenlerden birisi olan ve Kur’ân İlimlerinde <strong>“el-Vücûh v’en-Nezâir”</strong> olarak bilinen ıstılâh ilminden Bayındır’ın haberi yok. Arapça’da, Türkçe’de ve birçok dilde olduğu gibi Kur’ân’da da eşsesli ve eşanlamlı kelimeler vardır, müşterek lafızlar vardır. Arapçada ve özellikle Kur’ân’da birçok anlamda kullanılan aynı lafızlı/müşterek fakat çok anlamlı lafızlara, yani farklı anlamlarda kullanılan fakat lafzı aynı olan kelimelere <strong>“Vücûh”</strong> denilir.</p>
<p>Lafzı farklı fakat anlamı/murâdı aynı olan kelimelereise <strong>“Nezâir”</strong> denilir. <strong>“Salât”</strong>kelimesinin Kuran’da beş vakit namaz (Bakara, 2/3), ikindi namazı (Maide, 5/106), Cuma namazı (Cuma, 62/9), cenaze namazı (Tevbe, 9/84), dua (Tevbe, 9/103), din (Hûd, 11/87), kıraat (İsra, 17/110), rahmet ve istiğfar (Ahzab, 33/56), namaz kılınacak yer (Hac, 22/40) anlamlarında kullanılması “vücuh”a bir örnektir. <strong>Sakar, nar, hutame, cahim, haviye, sair</strong> kelimelerinin ise <strong>cehennemi</strong> ifade etmek için kullanılması ise “nezâir”e bir örnektir. “Resûl” kelimesi de kullanıldığı cümleye, bağlama, zamîr’e göre değişen “vücûh” bir kelimedir. Kendisine Nübüvvet ve Risâlet verilen Peygamberlerden bahsedilen ayetlerde farklı anlamda, Mısır Kralının Yusuf a.s.’a gönderdiği habercilerden veya Belkıs’ın Süleyman a.s.’a gönderdiği habercilerden bahseden ayetlerde ise farklı anlamda kullanılmıştır. Bayındır ise bu açık ve basit farkı ya anlamayarak ya da görmezden gelerek, kendisine risâlet makâmından pay devşirmek maksadıyla ayetleri çarpıtmaktadır. Fakat Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) ve Resûllük iddia eden her şahsın Risâlet’ten pay devşirme girişimlerine karşı Allah Teâlâ  <em>“Biz senden önce gönderdiğimiz her Resûle, Allah’tan başka ilah yoktur, sadece bana ibadet edin, diye vahyettik”</em><strong>(Enbiyâ/25)</strong> buyurarak, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den önce gönderilen tüm Resûllere vahyettiğini, <strong>yani Risâlet’in ancak ve ancak Allah’ın vahyetmesi ile mümkün olduğunu apaçık ve anlaşılır şekilde bildirmiştir. Bu ayet Resûllerin Nebîler arasında seçildiğinin de bir delilidir.</strong></p>
<p><strong>Bayındır’ın (ve diğer ismi geçen zevâtın) tutulduğu bu “hızlan” durumu, belki de kendisine(kendilerine) bile itiraf edemediği; “Dinde Peygamber konumuna sahip olma” egosunun baskısıyla ortaya çıkan bir “farklılık fetişizmi” değilse, başka ne ola ki? Cehâlet mi ?</strong></p>
<p><strong>2</strong>.</p>
<p><strong>İsmâil Âleyhisselâm’a Müstakil Bir Kitap ve Şeriât Verilmiş midir?</strong></p>
<p>Bayındır yazısında, bu meselenin devamında şöyle diyor;</p>
<p><strong>“Bu âyetler, her resulün nebî olmadığını, açıkça göstermektedir. Ama eski âlimlerin çoğuna göre kendine kitap indirilen ve ayrı bir şeriatı olana resul, bir resulün kitabı ve şeriatı ile amel edene de nebî denir. Onlara göre İsmail aleyhisselama verilmiş kitap ve şeriat yoktur; öyleyse o, resul değil, nebîdir. Ama şu âyete göre o, hem nebî hem de resuldür.”</strong> diyerek  <em>“Bu kitapta İsmail’i de an, o verdiği sözde durmuştu; nebî olan resul idi.”</em> (Meryem/54) ayetini örnek gösteriyor.</p>
<p>Yeri gelmişken, Ulemâ’nın bu ayrımını kabul etmek istemeyenlerin sıklıkla dillendirdikleri <strong>İsmail a.s.’a müstakil bir Kitap ve Şeriât verilmedi ise neden Resûl olarak zikredildiği</strong> meselesini de aydınlatayım;</p>
<p>Ehl-i Sünnet Ulemâ’nın <em>“kendisine müstakil bir kitap indirilen ve ayrı/müstakil bir şeriatı olana Resûl, kendisine müstakil bir kitab ve şeriat verilmeyip bir Resûlün kitabı ve şeriatı ile amel edene de Nebî denir.”</em>şeklindeki tasnifine uymayan, Meryem/54 ayeti dışında hiçbir ayet yoktur. Bu ayette zikredilen husus ise, İsmail a.s.’ın Hicâz yarımadasındaki “cürhümîler”(15) denilen kavme, bu kavim için yeni bir şeriat olan İbrahim a.s.’ın şeriatini getirmiştir. Dolayısıyla o kavim bakımından İsmail a.s. bir Resûldür. Fakat Cürhümîlerin ilk kez muhatap olduğu bu Kitab ve Şeriat, İbrâhim a.s.’a gelen/inen Kitab ve Şeriattir.</p>
<p><strong>Nebî ile Resûl Arasında Fark Var mıdır?</strong></p>
<p>Bayındır yazısının devamında; <strong>“Nebîlik unvandır; onlar 24 saat nebîdirler; ama 24 saat resul değillerdir. Âyetleri tebliğ ederken Allah ne indirmişse onu tebliğ eder, bir hata yapmazlar. Ama onlardan hüküm çıkarırken ve uygularken hata edebilirler. Çünkü uygulama, tebliğden farklıdır. Onların hatalarını bildiren âyetlerde resul kelimesi kullanılmaz.”</strong>diyor ve bu iddiasını delillendirmek için örnek olarak <strong>Bedir esirleri ile ilgili olan Enfâl/67-68</strong> (16) ayetini ve <em>“Ey Nebî! Allah’ın özel olarak sana helal kıldığını, neden kendine haram kılıyorsun? Eşlerinin gönlünü etmeye çalışıyorsun. Neyse ki Allah bağışlar, ikramı boldur.”</em> <strong>(Tahrim/1)</strong>ayetini zikrediyor.</p>
<p>Bayındır, kıymeti kendinden menkûl bu acâib tesbitlerinde <strong>“Ama onlardan hüküm çıkarırken ve uygularken hata edebilirler”</strong> cümlesiyle aslında dolaylı olarak şunu ifade etmeye çalışıyor; <strong>“Hz. Peygamber(s.a.v.) Resûl vasfıyla ayetleri tebliğ ederken hiçbir şekilde hata yapmamış çünkü korunmuştur. Lâkin o ayetlerden hüküm çıkarırken ve uygularken hata yapmış olabilir ve bu hatalı hükümleri ve uygulamaları günümüze kadar ulaşmış olabilir.”</strong></p>
<p>Çünkü Bayındır, örnek verdiği bu iki ayette Hz. Peygamber (s.a.v.)’den “Nebî” hitâbıyla bahsedilmek suretiyle uyarıldığı veya düzeltildiği hakikatinin, aslında<strong>Nebî’nin de –hatadan önce veya sonra- bir şekilde hata yapmaktan korunduğu</strong>anlamına geldiğini idrâk edebilecek basîrete sahip olmadığını, bu acâib tesbitiyle ortaya koyuyor.</p>
<p>Bayındır’ın iddiasının aksine, Nebî ile Resûl arasında vazife bakımından ve dolaylı olarak kendilerine itaat bakımından bir fark olmadığını ortaya koyan <em>“İnsanlar tek bir ümmetti. Sonra Allah müjdeci ve uyarıcı olarak Nebîler gönderdi.”</em> (Bakarâ/213) ve Hz. Peygamber(s.a.v.)’e hitâben <em>“Ey Nebî, Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik”(Ahzâb/45)  ayeti ve yine “Müjdeci ve uyarıcı olarak Resûller gönderdik.”</em> (Nîsâ/165) ayeti, Kur’ân’ın bütünlüğü açısında değerlendirildiğinde, ayetler arasındaki açık ve net münasebet te göz önüne alındığında, <strong>bu ayetler Resûl’e itaat ile Nebî’ye itaat’in birbirinden farkı olmadığını ortaya koymaktadır.</strong></p>
<p>Ayrıca yine; <em>“Ellezîne yettebiûner resûlen nebiyyel ummiyyellezî…”</em> şeklinde başlayıp devam eden <strong>Â’raf sûresinin 157. Ve 158. ayetlerinde</strong>  Resûl ve Nebî kelimelerinin arada atıf harfi bulunmadan bir arada zikredilmeleri yani müterâdif kullanılmaları, itaat ve bağlayıcılık açısından aralarında bir fark olmadığını ortaya koymaktadır.</p>
<p>Yine Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ; <em>“Ey iman edenler! Allah’ın ve Resûl’ünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir”</em>(17) diyerek Allah’a ve Resûlüne isyanı nehyettikten sonra <em>“Ey iman edenler! Seslerinizi Nebî’nin sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Nebî’ye yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir. Allah’ın Resûlünün huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah’ın kalplerini takvâ ile imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır”</em>(18) buyurarak Nebî’nin sözünü dinlememenin cezasının ne kadar ağır olduğunu haber vermiştir. Nitekim nasıl Resûl’e imanla mükellef isek, Nebîye iman etmekle de mükellefiz.</p>
<p><strong>Bakarâ/177</strong> ayetinde geçen <em>“…men âmene billâhi vel yevmil âhırı vel melâiketi vel kitâbi ven nebiyyîn(nebiyyîne)”</em> lafzından bildirilen Nebîlere İman, onların varlığına ve Nebî olduklarına iman etmekten ziyâde Nebîlere inanmayı yani itaati vurgulayan bir uyarıdır. Resûle veya nebîye iman, onların Allah’tan getirdiği mesaj veya Allah adına verdiği hüküm hakkında onlara güvenmeyi ve teslim olmayı gerektirir.</p>
<p>Bir tarafta <em>“Uyarıcı olarak sizlere Nebîler gönderdik”</em>, <em>“Ey Nebî, Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik”</em> buyuran Allah Teâlâ (c.c.) var, diğer tarafta ise <strong>“Uyarıcı olarak gönderilmiş olan Nebîlere itaat yoktur”</strong>diyerek Allah’ın emirlerini ve yasaklarını, şeriati uygulamak ve insanları uyarmak ile vazifeli olan Nebîlere isyanı câiz gören arızalarla mâlul bir anlayış ortaya koyan Bayındır (ve Bayraktar) var.  İnsan aklının korunmuş ve mâsum olmadığının, tek başına ölçü alındığında her daim doğru kararlar veremeyeceğinin en güzel örneği olsa gerek Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) bu ahvâli…</p>
<p>Tahrîm/1 ayeti ile ilgili hususa da değinmek gerekirse;Bayındır’ın Tahrim/1 ayetinden anladıklarına yaslanarak iddia ettiği gibi;<strong>Hz. Peygamber (s.a.v.) Nebî olarak Allah’ın helâl kıldığı birşeyi haram mı kılmıştır (hâşâ) ?</strong></p>
<p>Allah Teâlâ (c.c.)’nın helal kıldığı herhangi birşeyi haram kılanın (ya da haram kıldığı birşeyi helal kılanın) kâfir olacağı, dinden çıkacağı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Nebî olarak böyle bir hata yapmış olabileceğini (hâşâ) imâ bile etmenin nasıl bir cinâyet olduğu hakikatini gözden kaçıran Bayındır’ın, bu iddiasıyla ya da imâsıyla büyük bir cehâlet örneği ortaya koyuyor oluşunu bir kenara bırakırsak, bu ayetteki durumun Din ile, Şeriat ile, hüküm koyma ile bir alakası yoktur. Bu ayette kasdedilen, vurgulanmak istenen husus; Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in helal olduğuna i’tikâd ederek bal yemekten kendi adına imtina etmesinden ibarettir.</p>
<p>Bebek iken Mûsa (a.s.)’a sütanaların sütünün haram kılınması gibi “bir şeyi elde etmekten imtina etmeyi” ifade etmektedir. Şer’î bir haram kılma olmadığı gibi zelleden kaynaklanan bir kınama ve nehyetme değildir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), helali haram kılmaya i’tikâd etmediği gibi, ümmete de helal olan bir şeyi haram kılmamıştır. Birilerini memnun etmek için helal olan bir şeyden imtina etmek normalde bizim hakkımızda kınanmayacak bir durum iken, Peygamber misyonu taşıyan Nebîde Ğayri metluv bir vahiy zannedilme ihtimalinden dolayı uyarılarak Kur’ân’da özellikle zikredilmiştir.  Ayrıca yanlış anlaşılma ihtimali olan bize nazaran küçük meselelerde bile Nebînin uyarılması, Nebînin de korunduğuna işarettir. Risâlet yönüyle hata yapmadan önce korunmak söz konusu iken, nübüvvet yönüyle hata yaptıktan veya unuttuktan sonra düzeltilerek korunmak söz konusudur. Bu nedenle Üsve-i Hasene özelliği muhafaza edilmiştir. Bu ayette vurgulanan bu önemli husus es geçilerek, <strong>“Bakın bu ayette Nebî helâl olan birşeyi haram kılmıştır ve bu hatasından dolayı uyarılmıştır. O halde Nebîlerin helâl-haram koyma yetkisi yoktur, Nebîlere itaat te yoktur.”</strong> gibi Nebîye de <strong>“helâli haram kılma”</strong> nisbet edilmek suretiyle Peygamberimize (s.a.v.) dolaylı yoldan küfür isnâd etmek, böyle arızalı bir yorum/anlam çıkarmak en hafif tabiriyle ahireti hebâ edecek bir akıl tutulmasıdır.</p>
<p><strong>Vahiy Almayan Resûl Var mıdır?</strong></p>
<p>Bayındır yine, bu iddiasına meşruiyet devşirmek için <strong>“Vahiy almadığı halde, sadece Nebî’ye inmiş ayetleri tebliğ eden Resûller de vardır. Bu önemli bir husustur”</strong> diyerek, <em>“Nuh’un halkı resullerini (ayetin orijinal lafzında ‘resûlleri’ olarak geçmektedir)  yalancılıkla suçlamıştı”</em>. şeklinde meallendirdiği<strong>(Şuarâ/105)</strong> ayeti ve <em>“Ad halkı da resullerini (ayetin orijinal lafzında ‘resûlleri’ olarak geçmektedir) yalancı yerine koydu”</em>. şeklinde meallendirdiği<strong>(Şuarâ/123)</strong> ayeti zikredip, bu ayetlerden çıkardığı manaya şöyle bir yorum getiriyor; <strong>“Nuh’un kavmine nebî resul olarak sadece Nuh aleyhisselam, Ad kavmine de Hud aleyhisselam gönderilmişti. Yalanlanan diğer resûller, o iki nebîye inen âyetleri tebliğ edenlerden başkaları değildir.”</strong></p>
<p>Bayındır, bu ayetlerden bu anlamı çıkarmayı nasıl başardı merak ediyorum açıkçası. Ayetlerde geçen “mürselîn” kelimesini “Resûlleri” yerine “Resûllerini” şeklinde meallendirerek ayetlere anlam sipariş etmesi apaçık bir alicengizdir. Bu ayetlerde geçen “el-Mürselîn” kelimesinde mecâz-ı Mürsel olduğu apaçık bellidir. Zirâ cins nev’inden “el-Mürselîn” kelimesi kullanılarak Nuh a.s. kasdedilmiştir. Yani yalanladıkları kişi Nuh a.s.’dır fakat inkâr ettikleri Nübüvvet ve Risâlet makâmıdır. Çünkü birçok müfessir, bu ayet ile ilgili bazı rivâyetlere göre Nuh a.s.’ın kavminin zındıklardan ya da brahmanlardan olduklarını zikretmiştir.  Bu kelimenin kullanılmasının sebeb-i hikmeti Nuh a.s.’a tâzim olması ve bir peygamberi yalanlayan kimsenin bütün peygamberleri yalanlamış olduğunu bildiren <strong>Fatır/4</strong>ayetine ve <strong>Âl-i İmrân/184</strong> ayetine atıfta bulunmak içindir. Nuh a.s.’ın kavmi hem Nübüvvet hususunda, hem de kendilerine kendisinden sonra Resûllerin geleceğine dair vermiş olduğu haberler hususunda Nuh (a.s)’ı yalanladılar. Nitekim bu ayetlerde kasdedilenin bu anlam olduğuna dair bütün müfessirler ittifâk halindedirler.</p>
<p>Şuarâ sûresinin devam eden ayetlerinden 117. Ayette Nuh a.s. <em>“Rabbim, kavmim beni yalanladı”</em> dediği bildirilmektedir. Eğer Bayındır’ın kasdettiği anlam doğru olsaydı 117. Ayette Nuh a.s.’ın <em>“Rabbim, kavmim kendisine gönderilen resûlleri yalanladı”</em>demesi gerekirdi.</p>
<p>Bayındır, Kur’ân’da çoğul eki gördüğü her kelimede birden fazla kişi kasdedildiğini düşünüp <em>“Nuh’un halkı resulleri yalanladı”</em>ayetinde “resulleri” kelimesi geçiyor diye <strong>“ o halde Nuh (a.s.)’ın kavmine Nuh (a.s.) dışında başka resuller de gönderilmiş olmalı”</strong> mantığını yürütebiliyorsa; <em>“Size şunlarla evlenmek haram kılındı; analarınız, kızlarınız, halalarınız…”</em>lafzıyla devam eden <strong>Nisâ/23</strong> ayetinde geçen <em>“ummehâtukum/analarınız”</em>kelimesinde kişinin birden fazla annesi olabileceğinin kasdedildiğini ya da mü’minlerin bazı vafıslarından bahseden<strong>Ra’d/21</strong> ve <strong>Nahl/50</strong>  ayetinde <em>“yahşevne rabbehum/rablerinden korkarlar”</em>kelimesinde çoğul eki kullanıldığına göre birden fazla rab kasdedildiğini (hâşâ) düşünüyor olabilir Allahu âlem…</p>
<p>Tüm ayetleri lafızları üzerinden anlama hastalığına tutulmuş ve her kelimeyi lügat anlamı üzerinde değerlendirerek sürekli<strong>“Resûl, sözlük anlamı ile elçi yani mesaj/vahiy ileten demektir, Resûle itaat te o’nun getirdiği mesaja/vahye itaattir”</strong> diyerek, bu anlam üzerine elinden geldiğince abanarak Allah Resûlü’nü aradan çıkarmaya azm-u cezmû kasd eylemiş olan Bayındır (ve Bayraktar)<em>“Muhammed, içinizden her hangi bir erkeğin babası değildir, ama Allah’ın elçisi ve nebîlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilir”</em>.<strong>(Ahzab/40)</strong> <strong>ayetine göre Hz. Muhammed (s.a.v.)’den sonra nebî gelmeyecektir ama Resûl gelecektir, gelmek zorundadır”</strong> diyor.</p>
<p>Kur’ân’da geçen her ayeti lafız üzerinden anlamayı ve  Kur’ân’da geçen her kelimeyi de lügat anlamı üzerinden değerlendirmeyi bir metod edinen bu zevâta soralım o vakit;</p>
<p>Hindistan’da ortaya çıkan meşhur “Kadıyânîlik” akımının kurucusu olarak bilinen Mirza Gulam Ahmed Kadıyânî, 1902 yılında vahiy aldığını ilan edip bir Nebî ve Resûl olduğunu iddia etmiştir (bu konudaki itirazlara karşı da 1902 yılında “Tuhfetü’n-nedve” ve 1907 yılında “Hakîkatü’l-vahy” adıyla iki eser telif etmiştir).</p>
<p>Gulam Ahmed ve Kadıyânîler, Türkçe olarak neşredilmiş bir meallerinde Ahzâb/40 ayetinde geçen “Hâteme’n-Nebiyyîn” kelimesini ise –tıpkı Bayındır’ın ve Bayraktar’ın lafızları anlama/yorumlama ameliyesine paralel bir benzerlikle- lügat anlamı üzerinden meallendirerek yorumlamışlar ve ayeti şöyle meallendirmişlerdir;</p>
<p><em>“Muhammed, sizler gibi erkeklerin hiçbirinin babası değildir. Ancak o, Allahın Resûlüdür, hatta daha da üstündür. Yani o, Peygamberlerin mührüdür. Allah herşeyi çok iyi bilendir.”</em><strong>(Ahzâb/40)</strong></p>
<p>Kadıyânîler, meallerinde bu ayete şöyle bir not düşmüşler;</p>
<p><strong>“Bazı ulemâ ‘hâtemen nebiyyîn’ kelimelerini ‘Peygamberlerin sonuncusu’ olarak tercüme ederler. Aslında ‘hâtem’ kelimesi Arapçada ‘mühür’ anlamına gelmektedir. Mühür ise ancak tasdik etmek, onaylamak için kullanılır. Yani Hz. Resûlullâh (s.a.v.)’in mührü yani tasdiki olmadan hiçkimse peygamberlik mertebesine ulaşamaz. Bu ayetteki ‘hâtemen nebiyyîn’ sözü bu anlama gelmektedir. Bir diğer anlamına göre ise ‘hâtemen nebiyyin’ Peygamberlerin en üstünü ve en iyisi demektir. ‘hâtem’ kelimesinin bir diğer anlamı da bir süs eşyası olan ‘yüzük’tür. Bu anlama göre ise ‘hâtemen nebiyyin’ sözü ‘Bütün Peygamberlerin süsü’ ya da ‘Bütün peygamberlere süs veren’ demektir.” </strong>(19)</p>
<p>Şimdi;</p>
<p>Eğer Bayındır’ın (ve Bayraktar’ın) kendilerine aslî bir metod edindikleri<strong>“Kur’ân’daki kelimeleri, lafız ve lügat manası üzerinden anlama”</strong> ameliyesi ile ortaya koydukları bâtıl ve mesnedsiz bir te’vil olan <strong>“Ayette Nebîlerin sonuncusu diyor, Resûllerin sonuncusu demiyor, o halde Kur’ân’ı tebliğ eden herkes bir Resûldür. Ben de bir Resûlüm”</strong> iddiasına göre,  Kadiyânîlerin bu yorumunu değerlendirirsek, Bayındır’a (ve Bayraktar’a) göre bu lügâvî te’vil/yorum da tamamen doğru olmak zorundadır.</p>
<p><strong>Şimdi Bayındır’a (ve Bayraktar’a) soralım; Kadıyânîlerin lügat üzerinden bakıldığında –doğru şekilde- ortaya koydukları “Nübüvvet devam etmektedir” şeklindeki bu yorumu/te’vili sadece Kur’ân’a dayanarak kat’î bir şekilde çürütebilir misiniz? “Çürütebiliriz” derseniz, buyrun meydan sizin…</strong></p>
<p>Ezcümle;</p>
<p><strong>“Nebî’ye itaat yoktur. Res’ûl’e itaat te O’nun tebliğ ettiği ayetlere itaattir. Dolayısıyla Kur’ân ayetlerine itaat’tir. Resûl’ün bizâtihi kendisine, açıklamalarına, beyânına, örnekliğine, tefsirine, Sünnete itaat yoktur” diyerek, Peygamberi (s.a.v.), Sünneti, Sahabeyi, Ulemayı, Usûl ilimlerini tamamen devre dışı bırakıp Dini sadece Kur’ân’ın salt metnine indirgeyerek, daha sonra da o metni şahsî, sübjektif, indî, metodsuz, usulsüz bir okuma/anlama faaliyetine tâbî tuttuğunuzda, Allah’ın Kur’ân’da ne demek istediği yani murâdullah doğru bir şekilde tesbit edilemez. </strong></p>
<p><strong>Ve tabii ki böyle bir ameliyenin sonucunda, Yahudilerin ve hıristiyanların kutsal kitapları ellerinde iken o kutsal kitapları şahsî yorum ve te’villerle tahrif ederek sapıtmaları tecrübesinin tekerrürü kaçınılmaz olacaktır.</strong></p>
<p>Bunca sene delalet mebhasleri ile haşır-neşir olmuş olması gereken birisi, böyle “küllî” bir meseleyi hiçbir usûl zeminine oturtmadan, kat’i aklî ve naklî delillere dayandırmadan, bilhassa ilgili naklî delillerin tamamını bahse konu etmeden sadece bir-iki kelimenin zahir anlamı üzerine bina etmekte hiçbir sakınca görmüyorsa hem ortaya koyduğu bu arızalı nübüvvet ve risâlet anlayışı hem de bu arızalı anlayışın semeresi olarak Efendimiz (s.a.v.)’e itaatin, ittibânın ve iman etmenin herhangi bir pratik neticesi ve mantıklı bir anlamı olmaması sebebiyle bu arızanın bir sonraki durağının arızalı bir “ilâh tasavvuru” olması sonucu, hem kendisi için hem de takipçileri bakımından son derece ciddî sıkıntıların ortaya çıkması tabiî bir durum olacaktır.</p>
<p><strong>Yazımın bundan sonraki bölümlerinde; Zeki Bayraktar’ın konu ile ilgili görüş ve iddialarına, hem konu hakkında te’lif ettiği kitabı, hem de konu hakkındaki konuşmalarının, açıklamalarının yer aldığı videoları baz alarak değineceğim inşallah.</strong></p>
<h3>Şükrü Yaşar</h3>
<p>Aldığım yer:</p>
<p><a href="http://sukruyasar.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur-1/">http://sukruyasar.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur-1/</a></p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>1- <a href="http://www.suleymaniyevakfi.org/kutsanan-gelenek-ve-kuran/kurana-ve-gelenege-gore-nebi-ve-resul.html">http://www.suleymaniyevakfi.org/kutsanan-gelenek-ve-kuran/kurana-ve-gelenege-gore-nebi-ve-resul.html</a></p>
<p>2- Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî garîbi‟l-Kur‟ân, s. 503; Muhammed b. Manzûr, Lisânü‟l-„Arab, I, 161.</p>
<p>3- İsmâil b. Hammâd el-Cevherî, es-Sıhâh: Tâcü‟l-luga ve Sıhâhu‟l-„Arabiyye, VI, 2500; Muhammed Murtazâ ez-Zebîdî, Tâcü‟l-„Arûs min Cevâhiri‟l-Kâmûs, I, 122–123.</p>
<p>4- Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., s. 503, 504; Cevherî, a.g.e., VI, 2500.</p>
<p>5- Cevherî, a.g.e., VI, 2500; İbn Manzûr, a.g.e., I, 161-162; Muhammed Ali b. Ali et-Tehânevî, el-Keşşâfü ıstılâhâti‟l-fünûn, IV, 165; Zebîdî, a.g.e., X, 354-355.</p>
<p>6- Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., s. 504; Adudüddin el-Îcî, el-Mevâfık fî „ilmi‟l-Kelâm, 337; Zebîdî, a.g.e., I, 122.</p>
<p>7- Cevherî, a.g.e., I, 74; Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., 503 vd.; İbn Manzûr, a.g.e., I, 162-163.</p>
<p>8- Bağdâdî, Usûlü‟d-dîn, s. 153-154; Adudüddin el-Îcî, a.g.e., s. 337; Teftâzânî, Şerhu‟l-Makâsıd, V, 5; Zebîdî, a.g.e., X, 354-355.</p>
<p>9- Meryem 19/17.</p>
<p>10- Ebû Bekr b. Muhammed İbn Fûrek, Mücerredü Makâlâti‟ş-Şeyh Ebi‟l-Hasan el-Eş‟arî, s. 174; Seyfeddin el-Âmidî, Ebkârü‟l-efkâr fî usûli‟d-dîn, IV, 8-9; İbn Manzûr, a.g.e., I, 162 vd.</p>
<p>11- Râğıb el-İsfahânî, a.g.e., s. 504; Zebîdî, a.g.e., I, 122 vd.</p>
<p>12- Cürcânî, et-Ta’rîfât, s. 328.</p>
<p>13- Âmidî, a.g.e., IV, 13; Teftâzânî, a.g.e., V, 5; Tehânevî, a.g.e., IV, 165.</p>
<p>14- Mâtürîdî, Te‟vîlâtü Ehli‟s-sünne, II, 295; III, 269.</p>
<p>15- Cürhümîler için bknz;<a href="http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=080138">http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=080138</a></p>
<p>16- Enfâl / 67, 68; “Savaş alanında  düşmanı etkisiz hale getirinceye kadar hiçbir nebinin esir alma hakkı yoktur . Siz, dünya malını (hemen elde edeceğinizi) istiyorsunuz. Allah ise Ahireti (sonrasını) istiyor. Üstün olan ve doğru kararlar veren Allah’tır. (Rumların yenildiği gün Allah’ın yardımıyla sevineceğinizi)  Allah önceden yazmasaydı, aldığınız esirlerden dolayı başınıza büyük bir felaketin gelmesi kaçınılmazdı”.</p>
<p>17- Hucûrat / 1.</p>
<p>18- Hucûrat / 2.</p>
<p>19- Kadiyânîlerin Ahzâb/40 ayeti hakkındaki yorumları/te’villeri, Ebubekir Sifil Hoca’nın ilgili bir konuşmasından iktibastır.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/">Problemli Bir Nebî & Resûl Anlayışı : Nebî’ye İtaat Yok mudur ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/problemli-bir-nebi-resul-anlayisi-nebiye-itaat-yok-mudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz.Peygamber&#8217;in Risalet Yönünün Ispatı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-risalet-yonunun-ispati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-risalet-yonunun-ispati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Oct 2017 19:25:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Peygamber'in Risalet Yönünün Ispatı]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Risaletin Ispatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18036</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hikâyede bir yaver-i ekremden bahsedilmiş ve denilmiş ki: “Kör olmayan herkes onun nişanlarını görmekle anlar ki o zat, padişahın emriyle hareket eder ve onun has bendesidir.” İşte o yaver-i ekrem, Resul-i Ekrem’dir (asm). Evet, şöyle müzeyyen bir kâinatın, öyle mukaddes bir Sâni’ine böyle bir Resul-i Ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Çünkü nasıl güneş, ziya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-risalet-yonunun-ispati/">Hz.Peygamber’in Risalet Yönünün Ispatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hz-peygamberin-risalet-yonunun-ispati/14262736_611398042372143_180285230_n/" rel="attachment wp-att-18038"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18038" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/14262736_611398042372143_180285230_n.jpg" alt="" width="473" height="314" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/14262736_611398042372143_180285230_n.jpg 473w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/14262736_611398042372143_180285230_n-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/14262736_611398042372143_180285230_n-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/14262736_611398042372143_180285230_n-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/14262736_611398042372143_180285230_n-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/14262736_611398042372143_180285230_n-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/14262736_611398042372143_180285230_n-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/14262736_611398042372143_180285230_n-300x199.jpg 300w" sizes="(max-width: 473px) 100vw, 473px" /></a></p>
<p>Hikâyede bir yaver-i ekremden bahsedilmiş ve denilmiş ki: “Kör olmayan herkes onun nişanlarını görmekle anlar ki o zat, padişahın emriyle hareket eder ve onun has bendesidir.” İşte o yaver-i ekrem, Resul-i Ekrem’dir (asm).</p>
<p>Evet, şöyle müzeyyen bir kâinatın, öyle mukaddes bir Sâni’ine böyle bir Resul-i Ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Çünkü nasıl güneş, ziya vermeksizin mümkün değildir. Öyle de uluhiyet de peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.</p>
<p>Hem hiç mümkün olur mu ki nihayet kemalde olan bir cemal, gösterici ve tarif edici bir vasıta ile kendini göstermek istemesin?</p>
<p>Hem mümkün olur mu ki gayet cemalde bir kemal-i sanat, onun üzerine enzar-ı dikkati celbeden bir dellâl vasıtasıyla teşhir istemesin?</p>
<p>Hem hiç mümkün olur mu ki bir rububiyet-i âmmenin saltanat-ı külliyesi, kesret ve cüz’iyat tabakatında vahdaniyet ve Samedaniyetini, zülcenaheyn bir mebus vasıtasıyla ilanını istemesin? Yani o zat, ubudiyet-i külliye cihetiyle kesret tabakatının dergâh-ı İlahiye elçisi olduğu gibi kurbiyet ve risalet cihetiyle dergâh-ı İlahînin kesret tabakatına memurudur.</p>
<p>Hem hiç mümkün olur mu ki nihayet derecede bir hüsn-ü zatî sahibi, cemalinin mehasinini ve hüsnünün letaifini âyinelerde görmek ve göstermek istemesin? Yani bir habib resul vasıtasıyla ki hem habibdir, ubudiyetiyle kendini ona sevdirir, âyinedarlık eder. Hem resuldür; onu mahlukatına sevdirir, cemal-i esmasını gösterir.</p>
<p>Hem hiç mümkün olur mu ki acib mu’cizelerle, garib ve kıymettar şeylerle dolu hazineler sahibi, sarraf bir tarif edici ve vassaf bir teşhir edici vasıtasıyla enzar-ı halka arz ve başlarında izhar etmekle gizli kemalâtını beyan etmek irade etmesin ve istemesin?</p>
<p>Hem mümkün olur mu ki bu kâinatı bütün esmasının kemalâtını ifade eden masnuatla tezyin ederek seyir için garib ve ince sanatlarla süslenilmiş bir saraya benzetsin de rehber bir muallim tayin etmesin?</p>
<p>Hem hiç mümkün olur mu ki bu kâinatın sahibi, şu kâinatın tahavvülatındaki maksat ve gaye ne olacağını müş’ir tılsım-ı muğlakını hem mevcudatın “Nereden? Nereye? Necisin?” üç sual-i müşkülün muammasını bir elçi vasıtasıyla açtırmasın?</p>
<p>Hem hiç mümkün olur mu ki bu güzel masnuat ile kendini zîşuura tanıttıran ve kıymetli nimetler ile kendini sevdiren Sâni’-i Zülcelal, onun mukabilinde zîşuurdan marziyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin?</p>
<p>Hem hiç mümkün olur mu ki nev-i insanı, şuurca kesrete müptela, istidatça ubudiyet-i külliyeye müheyya suretinde yaratıp, muallim bir rehber vasıtasıyla onları kesretten vahdete yüzlerini çevirmek istemesin?</p>
<p>Daha bunlar gibi çok vezaif-i nübüvvet var ki her biri bir bürhan-ı kat’îdir ki: Uluhiyet, risaletsiz olamaz.</p>
<p>Şimdi acaba âlemde Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmdan –beyan olunan evsaf ve vezaife– daha ehil ve daha câmi’ kim zuhur etmiş? Ve rütbe-i risalete ve vazife-i tebliğe ondan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir? Hayır, aslâ ve kat’â! Belki o, bütün resullerin seyyididir, bütün enbiyanın imamıdır, bütün asfiyanın serveridir, bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlukatın ekmelidir, bütün mürşidlerin sultanıdır.</p>
<p>Evet, ehl-i tahkikatın ittifakıyla, şakk-ı kamer ve parmaklarından su akması gibi bine bâliğ mu’cizatından hadd ü hesaba gelmez delail-i nübüvvetinden başka, Kur’an-ı Azîmüşşan gibi bir bahr-i hakaik ve kırk vecihle mu’cize olan mu’cize-i kübra, güneş gibi risaletini göstermeye kâfidir. Başka risalelerde ve bilhassa Yirmi Beşinci Söz’de Kur’an’ın kırka karib vücuh-u i’cazından bahsettiğimizden burada kısa kesiyoruz.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-risalet-yonunun-ispati/">Hz.Peygamber’in Risalet Yönünün Ispatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-risalet-yonunun-ispati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sünnetle İlgili Bazı Meseleler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sunnetle-ilgili-bazi-meseleler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sunnetle-ilgili-bazi-meseleler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Mar 2017 10:32:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İfta]]></category>
		<category><![CDATA[İmamet]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan]]></category>
		<category><![CDATA[Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet’in Bağlayıcılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Dindeki Yeri]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Evrensel Bütünlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Kaynağı]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Korunmuşluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Kurtarıcılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Te'kid]]></category>
		<category><![CDATA[teşrî']]></category>
		<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14291</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Sünnetin Kaynağı Kur&#8217;an-ı Kerîm, hem lafzı hem de manasıyla vahiy olduğu için ona vahy-i metlüv (okunan vahiy) denilmektedir. Sünnet ise, vahyin bir çeşit meal ve mefhumu olduğundan dolaylı vahiydir. Fakat lafız olarak vahiy niteliğine sahip değildir. Bu sebeple de ona vahy-i gayr-i metlüv denilmektedir. Hz. Peygamber, vahiy, üstün beşerî akıl ve nebevî akıl ya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnetle-ilgili-bazi-meseleler/">Sünnetle İlgili Bazı Meseleler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sunnetle-ilgili-bazi-meseleler/981441_1997-3/" rel="attachment wp-att-14296"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14296" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/981441_1997.jpg" alt="" width="327" height="218" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/981441_1997.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/981441_1997-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/981441_1997-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/981441_1997-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/981441_1997-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 327px) 100vw, 327px" /></a><br />
<strong>1. Sünnetin Kaynağı</strong></p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerîm, hem lafzı hem de manasıyla vahiy olduğu için ona vahy-i metlüv (okunan vahiy) denilmektedir. Sünnet ise, vahyin bir çeşit meal ve mefhumu olduğundan dolaylı vahiydir. Fakat lafız olarak vahiy niteliğine sahip değildir. Bu sebeple de ona vahy-i gayr-i metlüv denilmektedir.</p>
<p>Hz. Peygamber, vahiy, üstün beşerî akıl ve nebevî akıl ya da peygamberlik birikimi (meleke-i nübüvvet) denilen üçlü bir yolla ilim elde etme imkanına sahip bulunmaktadır. Vahiy gibi diğer insanların ulaşması mümkün olmayan bir bilgi kaynağıyla uzun süre temasta bulunan beşerî aklın en üst seviyesine sahip Hz. Peygamber&#8217;de, meleke-i nübüvvet denilen bir peygamberane ictihad kabiliyet ve birikiminin oluşacağı muhakkaktır. Bu yetenek sayesinde Hz. Peygamber, başkalarının intikal edemediği birtakım ilahî gerçekleri kavrayıp en uygun ifade ve uygulamalarla insanlara anlatır. Sünnetin ulaşılmaz boyutu, başkalarının yorumlarından üstün oluşu işte buradan kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;deki bu peygamberlik melekesine, diğer bir ifadeyle nübüvvet ilmine, Kur&#8217;an-ı Kerîm değişik kelime ve tabirlerle işaret buyurmaktadır: Zikir, hüküm, hikmet, şerh-i sadr, tefhîm, ta&#8217;lîm ve irae gibi kelime ve terimler bunlardandır. Hz. Peygamber&#8217;in ilahî iradenin beyanı niteliğindeki açıklamaları, ilahî anlatım ve denetim altındaki nebevî akıldan doğmaktadır, denilebilir. Sünnetin bağlayıcılığı da işte bu ilahî-nebevî niteliğinden ileri gelmektedir.</p>
<p><strong>2. Sünnetin Dindeki Yeri</strong></p>
<p>Yukarıda işaret ettiğimiz gibi sünnet, Peygamber Efendimiz&#8217;den Kur&#8217;an dışında sadır olmuş her türlü söz, fiil ve takrirlerden oluşmaktadır. Daha kısa ve fıkıh usulü alimlerinin anlayışına uygun bir anlatımla &#8220;Sünnet, Allah Resülü&#8217;nün söz, fiil ve takrirlerinden ibarettir.&#8221; Şer&#8217;î delillerin ikincisi olan sünnetin tarifinde &#8220;peygamberlik&#8221; kaydı, vaz geçilmez unsurdur. Böylece sevgili Peygamberimiz&#8217;in, peygamberliğinin başlangıcından vefatına kadar, Kur&#8217;an dışında söylemiş olduğu her söz veya yaptığı her fiil sünnet içinde yerini almış olmaktadır.</p>
<p>Bu söz ve fiillerin ümmete yönelik genel bir hüküm getirmiş olması ile özel kişilere veya kendi zatına yönelik olması arasında hiç bir fark yoktur. Yine onun fiilinin yaratılışla ilgili (cibillî) olup olmaması da neticeyi değiştirmez. Bütün bunlar, sonuçta farklı hükümlere bağlansa bile, &#8220;Peygamber&#8217;den sadır olan söz ve fiiller&#8221; olarak &#8220;sünnet&#8221; kavramı ve kapsamı içindedir. Kimine vacip, kimine mendup, kimine mekruh v.s. denilmesi, kiminin ümmetin tamamına yönelik, kimilerinin belli bazı kişilere has olması ayrı bir konudur.</p>
<p>Yalnız burada bir kere daha işaret edelim ki, Hz. Peygamber&#8217;in sözlerini &#8220;sünnet&#8221; kavramından ayrı düşünmek isteyenlere, buna gerekçe olarak da başlangıçta sünnet denilince Hz. Peygamber&#8217;in sadece fiillerinin anlaşıldığını, sözlerinin o çerçevede düşünülmediğini ileri sürenlere iltifat edilmemelidir.</p>
<p>Bu kapsamdaki sünnetin delil olduğunda bütün müslümanlar icma etmişlerdir. Yani &#8220;sünnet&#8221;&#8216;in dinde delil olmadığını söyleyen hiçbir kimse veya grup bulunmamaktadır.</p>
<p>Öte yandan, Kitab&#8217;ın Sünnet&#8217;e göre üstün olduğu konusunda da bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Zira Kitap, lafız olarak Allah katından indirilmiş, ibadetlerde okunması emredilmiş, bütün bir insanlık en küçük süresinin benzerini getirmekten aciz kalmış ilahî bir beyandır. Sünnet ise bu vasıflara sahip değildir. Bu açıdan bakıldığı zaman, delillerin sıralanmasında sünnet, elbette Kitap&#8217;tan sonra gelmektedir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da sünnetin hukukî delil olduğunu gösteren ayetler bulunmaktadır. Bu sebeple sünnete ait her hangi bir delilin, mesela çelişki halinde olduğu sanılan bir ayetin zahirini korumak maksadıyla dikkate alınmaması, sünnetin delilliğini gösteren ayetlerin tamamının dikkate alınmaması anlamına gelir.</p>
<p>Diğer taraftan Peygamber&#8217;in mucize göstermesi, rabbinden tebliğ ettiği şeylerin güvenilir, doğru ve hatadan korunmuş olduğunu isbat eder. Demek oluyor ki Kitap ve Sünnet&#8217;ten her biri yek diğerini desteklemekte ve doğrulamaktadır. Dinde delil oldukları da aynı derecede kesindir.</p>
<p>İmam Şafiî&#8217;nin ifadesiyle Kur&#8217;an&#8217;ın okunan, sünnetin rivayet olunan vahiy olması, önce bu kaynak birliği içindeki iki delil arasında herhangi bir çelişkinin bulunmamasını gerekli kılar. Buna bağlı olarak da şayet görünürde bir çelişki varsa, bu takdirde, her ikisi de ayet olsaydı ne yapılacak idiyse öyle hareket edilmesi lazım gelir. Biri sünnet delilidir, ötekisi Kitap&#8217;tır deyip hemen birincisinden vazgeçme şeklinde bir yola gidilmemeli, gerekli ilmî araştırma yapılmak suretiyle cem-te&#8217;lif, nesh veya tercih gibi çözüm yollarına baş vurulmalıdır.</p>
<p><strong>Sünnet, Kur&#8217;an karşısında üç görev üstlenmiştir:</strong> Te&#8217;kid, tefsir, teşrî&#8217;.</p>
<p><strong>Te&#8217;kid:</strong> Sünnet herhangi bir hükme Kur&#8217;an gibi delalet eder, yani her yönüyle Kur&#8217;an&#8217;ın hükmüne uygun bir beyanda bulunur. Mesela, &#8220;Namazı kılın ve zekatı verin&#8221;, &#8220;Ey inananlar, oruç size farz kılındı&#8221;, &#8220;Kabe&#8217;ye gitmeye yol bulabilene haccetmek Allah&#8217;ın insanlar üzerinde bir hakkıdır&#8221; ayetlerinde mutlak olarak ifade buyurulan İslam&#8217;ın şartlarını bir de &#8220;İslam beş temel üzerine kurulmuştur&#8221; (1) hadisi, -uygulamaya yönelik hiç bir açıklama getirmeksizin- sadece hüküm açısından beyan etmektedir. Yine &#8220;Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin&#8230;&#8221; (2) ayeti ile &#8220;Hiç bir müslümanın malı, kendi gönül rızası bulunmadan helal olmaz&#8221; (3) hadisi tam bir uyum içinde aynı manayı ifade etmektedirler.</p>
<p>Burada akla, sünnetin Kur&#8217;an&#8217;a verdiği destek ve teyid, Kur&#8217;an için bir kıymet ifade eder mi? şeklinde bir soru takılabilir. Bu husus, Sünnet ile Kur&#8217;an arasındaki kaynak birliğinden doğan bir uyumu göstermesi yönüyle ele alınmalıdır. Kur&#8217;an için değilse bile, Kur&#8217;an&#8217;ın muhatapları açısından sünnetin teyid ve te&#8217;kidi elbette büyük bir anlam ifade eder. Buradaki beraberlik, diğer noktalardaki birlikteliğin ve uyumun göstergesi olarak kabul edilmelidir.</p>
<p><strong>Tefsir veya beyan:</strong> Sünnet, Kur&#8217;an&#8217;da bulunan herhangi bir hükmü herhangi bir yönden açıklar. Buna genellikle, kısaca temas edilmiş (mücmel) hükümlerle, anlaşılması kolay olmayan (müşkil) hükümlerin açıklanması, mutlak hükümlerin belli kayıtlara bağlanması (takyid), genel hükümlerin özelleştirilmesi (tahsis) denilmektedir. Mesela namaz ve zekatın uygulama biçim, ölçü ve şekillerine açıklık getiren hadisler, yine &#8220;beyaz iplik siyah iplikten sizin için ayırt edilinceye kadar” (4) ayetindeki beyaz ve siyah iplikten maksadın gündüzün aydınlığı ile gecenin karanlığı olduğunu belirten hadisler ve yine &#8220;inanıp da imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar..&#8221; (5) ayetindeki zulümden kastın, &#8220;şirk&#8221; olduğunu açıklayan hadis, sünnetin bu özelliğini ortaya koymaktadır.</p>
<p>Sünnetin en yoğun şekilde icra ettiği görev Kitab&#8217;ı açıklamaktır. Bu sebeple &#8220;Sünnet Kitab&#8217;ın açıklayıcısıdır&#8221; denilmiş ve Kitap ile Sünnet arasındaki ilişki de açıklayan-açıklanan (mübeyyin-mübeyyen) alakası olarak tesbit edilmiştir.</p>
<p>Sünnetin bu iki fonksiyonu (te&#8217;kid ve tefsir) hakkında İslam bilginleri arasında herhangi bir görüş ayrılığı söz konusu değildir.</p>
<p><strong>Teşrî:</strong> Kur&#8217;an&#8217;ın herhangi bir hüküm getirmediği konuda sünnetin bir hüküm ortaya koyması demektir. Bu konu alimler tarafından tartışılmıştır. Bazı alimler, &#8220;Allah Teala, Peygamber&#8217;e itaati farz kılmış ve Peygamber&#8217;in kendi rızasına uygun davranacağını bildiği için Kitap&#8217;ta hükmü belirtilmeyen konularda Peygamber&#8217;e hüküm koyma yetkisi vermiştir&#8221; dediler. Bazıları da &#8220;Hiç bir sünnet yoktur ki, onun mutlaka Kur&#8217;an&#8217;da bir aslı bulunmasın. Namazın nasıl kılınacağını gösteren sünnetin, namazın kılınması emrini getiren ayete dayandığı gibi diğer konulardaki teşriî sünnetler de mutlaka bir ayete dayanır. Peygamber neyi haram veya helal kılmışsa, onları Allah tarafından bir açıklama olmak üzere ortaya koymuştur&#8221; dediler.</p>
<p>Bir kısım alimler de, &#8220;Peygamberin sünnet olarak ortaya koyduğu her şey, onun kalbine Allah Teala tarafından konulan hikmetten ibarettir. Peygamber&#8217;in kalbine konulan şey, onun sünneti olmaktadır&#8221; dediler.</p>
<p>Bu görüşler sünnetin müstakil olarak hüküm getireceğinde birleşmekte, sadece Peygamber&#8217;in tek başına ortaya koyduğu hükmü, doğrudan doğruya Allah&#8217;ın yardımına dayanarak kendiliğinden mi ortaya koyduğu, yoksa kendisine vahiy mi edildiği, ya da kalbine ilka ve ilham mı edildiği noktasında biribirlerinden ayrılmaktadırlar. İhtilaf aslında işte bu değerlendirme ve ifadelendirme noktasında yoğunlaşmaktadır.</p>
<p>Kitap&#8217;ta olmayan bir hükmü sünnetin belirlemesi Kitab&#8217;a muhalefet anlamına gelmez mi? diye sorulabilir. Buna şöyle cevap vermek mümkündür:</p>
<p><strong>Kitap üzerine yapılan ziyade şu üç halde bulunabilir:</strong></p>
<p><strong>1</strong>. O konu Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından ortaya konulmamış olur.</p>
<p><strong>2.</strong> Var olan bir hükmü ortadan kaldırıcı (nasih) olabilir. (Tabii sünnetin mütevatir olması halinde bu ihtimal düşünülebilir)</p>
<p><strong>3.</strong> Hükmü bir konuya tahsis edici (muhassıs) olabilir.</p>
<p>Bu demektir ki, Kitap üzerine ziyade -eğer böyle bir şey varsa- ya hükmü ortadan kaldırıcı (nasih) veya bir konuya ait kılıcı (muhassıs) olacaktır. Bu iki halde de iyi düşünüldüğü zaman iki yönün bulunduğu anlaşılacaktır:</p>
<p><strong>a</strong>. Kitab&#8217;ın (yani ayetin) beyanı.</p>
<p><strong>b.</strong> Kitab&#8217;ın bir açıklama getirmediği konudaki hükmü tek başına (müstakillen) açıklaması.</p>
<p>Muhassıs, bir taraftan genel olan nassın hükmünü, o hükme dahil olanların bir kısmıyla sınırlarken, diğer yandan da o genel nassın kapsamından çıkarılanların hükmünü tek başına beyan etmiş olur. Mesela &#8220;Bunların dışında kalanlar size helal kılındı&#8221; (6) ayetinden sonra Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem &#8220;Kadının, halası ile aynı nikah altında birleştirilmesi haram olur. Nesep yoluyla haram olan, süt emme yoluyla da haram olur” (7) buyurmuştur. Bu şu demektir: Ayetteki &#8220;bunların dışında kalanlar&#8221; ifadesinden maksat, dışında kalanların hepsi değil, bazılarıdır. Bu durumda ayet bu bazılarının helalliğine delalet etmiş, fakat hüküm dışında kalanların hükmünü açıklamamış olur.</p>
<p>Resülullah&#8217;ın beyanı muhassıs olarak hem bu bazı fertlerin o genel hükmün dışında olduklarını, hem de hüküm dışına çıkarılmış olanların haramlığını açıklamış olur. Yani muhassıs hem ayetin hükmünü açıklar, hem de ayetin sükut ettiği noktanın hükmünü tek başına (müstakillen) ortaya koyar. Bu sebeple Kitab&#8217;ı tahsis, takyid veya nesh eden sünnete ait delillerin beyan ve müstakillik olmak üzere iki yönü bulunduğu dikkatten uzak tutulmamalıdır.</p>
<p>O halde yukarıdaki esas ve açıklamalar çerçevesinde sünnetin müstakillen teşri kaynağı olduğu açıklık kazanmaktadır. Fıkıh kitaplarında görülen &#8220;Bu konunun meşruiyeti sünnetle sabittir&#8221; ifadeleri de sünnetin müstakil teşri kaynağı kabul edildiğini gösterir. Mesela, mest üzerine mesh etmek, yağmur duası ve namazı, şüf&#8217;a, lukata, içki içene verilecek ceza bu tür konulardandır.</p>
<p>Burada şu hususa da dikkat edilmelidir. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, herhangi bir hükmün tebliği konusunda hataya düşmekten korunmuştur. Bu hüküm ister vahy-i metlüv isterse vahy-i gayr-i metlüv ile indirilmiş olsun; ister müstakil hüküm koyucu, ister beyan edici veya isterse teyid edici olsun, hatadan korunmuşluk açısından farketmemektedir. Hatta şeriatın tamamı vahy-i gayr-i metlüv şeklinde yani sünnet olarak gönderilmiş olsaydı bile, o yine hataya düşmekten korunur, tebliği de bağlayıcı olurdu. Nitekim peygamber olarak gönderilmenin şartları arasında kendisine mutlaka bir kitap indirilme kaydı bulunmamaktadır. Öte yandan Allah Teala&#8217;nın, peygamberine kitabında indirmediği bir hükmü tebliğ etmesini emretmesine mani herhangi bir hal de söz konusu değildir. Zira &#8220;Allah yaptıklarından kimseye hesap verecek değildir&#8221;.(8)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3. Sünnetin Bağlayıcılığı</strong></p>
<p>Sünnetin bir bütün ve kavram olarak bağlayıcılığı kesindir. Peygamber&#8217;e uymayı, verdiği hükme razı olmayı, onun hükmü karşısında mü&#8217;minlere seçim hakkı tanınmadığını belirleyen ayetler, sünnetin müslümanların hayatındaki etkin ve bağlayıcı rolünü ortaya koymaktadır.</p>
<p>Ancak Hz. Peygamber&#8217;in değişik vasıflarla ortaya koyduğu sünnetin bağlayıcılık derecesinin ve çerçevesinin aynı olmadığı da bir gerçektir. Hz. Peygamber;</p>
<p>-Risalet (peygamberlik),<br />
-İfta (müftilik)<br />
-Kaza (hakimlik)<br />
-İmamet (devlet başkanlığı) vasıflarından biri ile tasarrufta bulunur.</p>
<p><strong>Risalet</strong> yani peygamberlik vasfıyla ortaya koyduğu sünnet, genelde ayetleri özelliklerine göre açıklama (tefsir), belli bir şarta bağlama (takyid), muayyen fertlere özel kılma (tahsis), helal ve haramı açıklama, akaid ve ahkamı beyan etme maksadını taşır. Bu çeşit sünnet, ilahî ahkamın bir beyan ve tefsiri demek olduğu için, hükmü kıyamete kadar devam edecek olan bir teşrî anlamındadır. Zira Hz. Peygamber bu tebliğ ve beyan tasarrufunda bir tebliğci ve nakilci durumundadır. Allah katından kendisine bildirilen gerçekleri nakil ve beyan etmektedir. Hz. Peygamber&#8217;in bu sıfatla ortaya koyduğu tasarruftan bütün ümmeti bağlayıcıdır.</p>
<p><strong>İfta,</strong> Allah Teala&#8217;nın hükmünü delillerden çıkararak dini soruları cevaplandırmak, ahkamı Allah adına haber vermek, tebliğ ve izah etmek demektir. Hz. Peygamber bu tasarrufunda delillere bağlıdır. Bu yolla ortaya koydukları da ümmeti bağlayıcıdır.</p>
<p><strong>Kaza,</strong> iki veya daha fazla kişi arasında cereyan eden anlaşmazlıklarda, sebep ve delillerin meydana getirdiği kanaate göre, haklıyı haksızı belirlemek (adalet tevzii) maksadıyla verdiği hükümlerdir. Peygamber burada yeni bir hüküm ortaya koymaktadır (münşî&#8217;dir.)</p>
<p>Hz. Peygamber, kendisine getirilen davalar konusunda genel durumu ortaya koymak üzere şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Davanızı bana getiriyorsunuz, ben ancak bir beşerim. (Kimin haklı olduğu konusunda) bana bir vahiy gelmiş değildir. Vahiy gelmeyen konularda ben ancak re&#8217;yimle hükmediyorum. Olur ki biriniz, diğerine nisbetle delilini daha tesirli anlatır, daha iyi ortaya koyar, ben de onu haklı zannederek lehine hükmederim. Her kime kardeşine ait bir hakkı hükmeder, verirsem, sakın onu almasın. Ben ona bir ateş parçası vermiş olurum&#8221;.(9)</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in kaza tasarrufu olarak ortaya koyduğu sünnet, sadece davacı ve davalıyı bağlar. Ancak hüküm verirken takip ettiği usul, dikkate aldığı esaslar, kaza ve hukuk usülünde bize örnek oluşturur.</p>
<p><strong>İmamet</strong> (devlet başkanlığı) tasarrufu, ilk üç vasfı ve tasarrufundan farklı ve onlara ilave bir selahiyet ve tasarruftur. Bunda bir yaptırım gücü söz konusudur. Öte yandan peygamberliğin devlet başkanlığını gerektirmediği de ortadadır. Çünkü bazı peygamberlere hükümdarlık verilmemiş, bazılarına ise verilmiştir. Hem hükümdar hem de peygamber olan Efendimiz&#8217;in bu iki vasfıyla ortaya koyduğu tasarruflar birbirinden farklıdır.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in devlet başkanı sıfatıyla yaptıkları hem diğer devlet başkanlarını bağlamaz hem de zamanın devlet başkanı izin vermedikçe, benzeri haklar mü&#8217;minler tarafından re&#8217;sen elde edilemez. Ganimetlerin paylaştırılması, devlete ait mal varlığının uygun bir şekilde kullanılması ve sarfı, cezaların infazı, orduların teşkili ve sevki, toprak, maden, su gibi kaynakların özel şahıs veya kuruluşlarca işletilmesi gibi hususlar bu tür tasarruflardır. Başkan veya temsilcisi hüküm ve izin vermedikçe, bunların alınması, yapılması, icra ve infaz edilmesi caiz değildir. Bu konulara ait tasarrufları, sonra gelen başkan değiştirebilir. Mesela Hz. Osman isyancıların üzerine asker sevketmezken Hz. Ali sevketmiştir.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in tasarrufları konusunda en önemli husus, onun tasarrufunun hangi vasfının gereği ve sonucu olduğunu tesbit edebilmektir. Alimler, bu noktadaki farklı tesbitleri dolayısıyla bir çok konuda değişik sonuçlara varmışlardır. Mesela Hz. Peygamber &#8220;Bir yeri isteyerek kullanılır hale getiren ona malik olur&#8221; (10) buyurmuştur. Hz. Peygamber&#8217;in bu hadîs-i şerifi ifta ve tebliğ sıfatıyla ortaya koyduğu kabul edilirse, bir başkasının mülkiyetinde olmayan toprağı işleyip kullanılır hale getiren kişi, oraya sahip olabilecektir. Nitekim İmam Şafiî, bu hadisi fetva ve tebliğ tasarrufuna bağlamış, &#8220;Çünkü Resülullah&#8217;ın asıl işi ve sıfatı budur, aksine delil bulunmadıkça hadisleri buna göre yorumlamak gerekir&#8221; demiştir. Böyle olunca da bu hakkı kullanmak hiç kimsenin iznine tabi olmaz. Herhangi bir kişi toprağı ıslah ederek kendiliğinden ona sahip olabilir.</p>
<p>Hz. Peygamber bu hadisi, devlet başkanı sıfatıyla söylemişse, bu hüküm diğer başkanları bağlamaz, onlar kendi çağ ve ülkelerinde kamu yararını gözeterek devlete ait topraklar üzerinde tasarrufta bulunurlar ve toprak imarının mülkiyet sebebi olması, sürekli olarak devletin iznine bağlı bulunur. Ebü Hanîfe bu görüştedir. Çünkü toprak üzerinde onu birine bağışlamak (ikta) vb. şekillerde tasarruf hakkı ve görevi devlet başkanına aittir.</p>
<p>İmam Malik, bu konuda şehir ve mücavir alan topraklarını birbirinden ayırmış, şehir topraklarını devlet başkanlığı sıfatıyla ilgili görmüştür. Çünkü buralarda oturan insanların huzur ve menfaatlarını korumak devlet başkanının sorumluluğu altındadır.(11)</p>
<p>Bu misalde de görüldüğü gibi Hz. Peygamber&#8217;in ortaya koyduğu tasarrufların, onun hangi vasfına ait olduğunu tesbit etmek fevkalade önem arzetmektedir. Zira sünnetin bağlayıcılık çerçevesini ortaya koyabilmek, bu noktanın doğru olarak tesbitiyle alakalı bulunmaktadır.</p>
<p>Sünnetin bağlayıcılığı, tartışmasız bir gerçektir. Cereyan ettiği konuya ve dayandığı vasfa göre kapsam ve fıkhî hüküm açısından (vacip, mendup, müstehab gibi) farklılık göstermesi onun temel niteliğini (bağlayıcılığını) ortadan kaldırmaz, aksine uygulama alanı ve kıymet hükmünün açıkça belirlenmesi anlamına gelir.</p>
<p><strong>4. Sünnetin Evrensel Bütünlüğü</strong></p>
<p>Sünnetin tüm hayatı ya da hayatın tüm safhalarını bütün boyutlarıyla kucaklayıcı bir yapıya sahip olduğu açıktır. Bu durum, sünnetin evrensel bütünlüğü demektir.</p>
<p>&#8220;De ki, ey insanlar! Ben sizin hepinize göklerin ve yerin sahibi olan Allah&#8217;ın elçisiyim&#8221; (12) ayeti ve konuya ait diğer ayetler, bir taraftan İslam&#8217;ın cihanşümul bir din olduğunu ilan ederken bir taraftan da Hz. Peygamber&#8217;in elçiliğinin ve dolayısıyla onun sünnetinin, yaşama tarzının evrensel boyut ve karakterini ortaya koymaktadır.</p>
<p>İslam tebliğine muhatap olan insanlar arasında çeşitli açılardan farklılıklar olacağı pek tabiîdir. Bu farklılıklara rağmen her insan veya topluluk, yatıp kalkmak, yiyip içmek, ağlayıp gülmek, alış veriş, hayır-hasenat yapmak, öğrenip öğretmek, hastalanıp tedavî olmak gibi hayatın bütün hallerinde kendilerine örnek alacakları bir rehbere muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç, ruhî ve hissî alanlarda ve ilişkilerde daha büyük boyutlardadır.</p>
<p>İşte bütün toplum kesimlerinin bütün ihtiyaçlarını ferd, aile, millet, ümmet ve insanlık seviyesinde ve evrensel çerçevede karşılamak, şekillendirmek, örneklendirmek sünnetin sorumluluğu ve özelliğidir. Allah Teala&#8217;nın Hz. Peygamber&#8217;i &#8220;en güzel örnek&#8221; diye tanıtması, onun hayatında bütün bu hayat şart ve şekillerine göre İslam çerçevesinde örnek alınabilecek ahenkli bir çeşitlilik, zenginlik, seyyaliyet ve uygulanabilirlik bulunduğunu göstermektedir.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in hayatını ve ondaki çeşitliliği ashab-ı kiram, &#8220;O bir peygamberdir, bizden farklıdır. Biz kendi işimize bakalım&#8221; yorumu ile değil, &#8220;Onun bütün hareketlerinin bize bakan bir yönü mutlaka bulunmaktadır. Biz onu örnek almalıyız&#8221; yaklaşımı içinde algılamışlardır. Hz. Peygamber&#8217;in hayatını ciddiyet ve insaf ile tedkik eden herkes neticede, &#8220;tarih boyunca başka hiçbir kimsede toplanmamış, hayatın her yönünü etkileyen, şekillendiren üstün özelliklerin Resül-i Ekrem&#8217;de bir arada görüldüğünü&#8221; itiraf etmek zorunda kalmıştır.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in temiz bir geçmişe sahip olduğu, hem Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;in şehadeti hem de Mekkelilerin kendisine &#8220;el-Emîn&#8221; lakabını vermelerinden anlaşılmaktadır. Peygamberliğine karşı çıktıkları zaman o kendisini &#8220;daha önce yıllarca aralarında yaşamış olduğu&#8221;nu hatırlatarak savunmuştur. Bu demektir ki, Hz. Peygamber&#8217;in, peygamberlik öncesi hayatı bile örnek alınabilecek temizliktedir.</p>
<p>Onun peygamberlik günleri, hemen hemen her safhasıyla gözler önündedir.</p>
<p>Örnek alınacak şahsın pratik bir hayat sahibi olması fevkalade önem taşımaktadır. Bu da örneğin, çok yönlü bir yaşayış deneyimine sahip olmasıyla mümkündür. Ümmet için Hz. Peygamber&#8217;in yegane örnek oluşu biraz da bu açıdan ele alınmalıdır. Zira sünnet, Hz. Peygamber&#8217;in, Allah&#8217;ın emirlerine uygun hareket etmek maksadıyla seçip yaşadığı hayat, gittiği yol demektir.</p>
<p>Bir anlamda sünnet, son ilahî kitap Kur&#8217;an&#8217;ın, &#8220;son peygamber&#8221;, &#8220;alemlere rahmet &#8220;,&#8221;üsve-i hasene&#8221;, &#8220;büyük ahlak sahibi&#8221;, &#8220;mü&#8217;minlere düşkün ve onların sıkıntıya uğraması kendisine çok ağır gelen&#8221; bir Allah elçisi olarak Resülullah tarafından evrensel planda ortaya konmuş nebevî yorumudur. Bu sebeple de Kur&#8217;an-ı Kerîm, beşerî, coğrafî, tarihî, sosyal, meslekî ve ekonomik farklılıklarına rağmen bütün insanları Resülullah&#8217;ın siretine, hayat modeline uymaya, onun izinden gitmeye, onun yoluna koyulmaya davet etmektedir. Çünkü onun sünneti, muhtelif toplum kesimlerinin hepsine birden örnek olabilecek zenginliktedir.</p>
<p>Onun hayatı, canlı Kur&#8217;an niteliğiyle insan hayatına tam bir uygulama örneği ve ışığıdır. Herkes onda örnek alabilecek bir yön bulabilir. Sünneti bu bütünlük, zenginlik ve evrensellik içinde düşünmemek, Hz. Peygamber&#8217;i ve onun şekillendirdiği İslam hayatını kavramakta ve tabiatıyla Resülullah&#8217;ı anlamakta çekilen güçlüklerin ve düşülen yanlışların gerçek sebebidir. Konuya ait bütün olumsuz ve temelsiz düşünce ve beyanların düzeltilebilmesi, sünneti evrensel boyut ve bütünlüğü içinde algılayabilmeye bağlıdır.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in sünnetinin evrensel boyutta uygulanabilir bir bütünlüğe ve esnekliğe sahip olduğunu gösteren ashab-ı kirama ait bir kaç tesbiti şöylece sıralayabiliriz:</p>
<p><strong>Yapılabilecekleri emrederdi:</strong> Hz. Aişe anlatıyor: &#8220;Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem ashabına emrettiği zaman, daima kolaylıkla üstesinden gelebilecekleri amelleri emrederdi&#8221;.(13)</p>
<p><strong>Ümmetini düşünürdü:</strong> İbni Abbas radıyallahu anhüma, Hz. Peygamber&#8217;in, &#8220;Ümmetimi meşakkate sokacağından endişe etmeseydim, yatsı namazını geç saatlerde kılmalarını emrederdim&#8221; buyurduğunu (14); Ebü Hüreyre radıyallahu anh de &#8220;Ümmetime zor geleceğinden endişe etmeseydim, onlara her abdest alırken misvak kullanmalarını emrederdim&#8221; buyurduğunu (15) haber vermektedirler. Yine Ebü Hüreyre radıyallahu anh&#8217;ın bildirdiğine göre Hz. Peygamber &#8220;Sizi bir şeyden menettiğim zaman ondan kesinlikle kaçının. Bir şey emrettiğimde ise, onu gücünüz yettiğince yerine getirin&#8221;(16) buyurmuştur.</p>
<p><strong>Resül-i Ekrem Efendimiz gösterdiği yolda, dinî gayretle de olsa, aşırı davranılmasını asla tasvip etmemiştir.</strong> &#8220;Bazılarına ne oluyor ki, benim yaptığım bir şeyi yapmaktan çekiniyorlar. Allah&#8217;a yemin ederim ki, içlerinde Allah&#8217;ı en iyi tanıyan ve O&#8217;ndan en çok korkan benim&#8221;(17) buyurarak kendisinden daha ileri bir müslüman olma imkanının bulunmadığını dile getirmiştir.</p>
<p><strong>&#8220;Yapılabilecekleri emretmiş&#8221; olmasına rağmen, onun emirlerini önemsemeyerek karşı çıkanları da asla hoş karşılamamıştır.</strong> Seleme ibni Ekva anlatıyor: Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem sol eliyle yemek yiyen Büsr İbni Rai&#8217;l-ayr&#8217;i gördü ve kendisine:</p>
<p>&#8211; &#8220;Sağ elinle ye!&#8221; buyurdu. Büsr:<br />
&#8211; Yapamıyorum, dedi. (Müslim&#8217;in rivayetinde onun, bu sözü kibirlenerek söylediğine işaret edilmektedir). Hz. Peygamber:<br />
&#8211; &#8220;Yapamaz ol!&#8221; buyurdu. Ravi Seleme İbni Ekva diyor ki, &#8220;Bundan sonra adamın sağ eli ağzına ulaşamaz oldu&#8221;.(18)</p>
<p><strong>Hz. Peygamber çevresine karşı duyarlıydı,</strong> cemaatini gözetirdi.</p>
<p>Enes ibni Malik radıyallahu anh&#8217;ın şu müşahedeleri bunu göstermektedir:</p>
<p>&#8220;Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem, hiç bir şeyi eksik bırakmaksızın, insanların en hafif namaz kıldıranıydı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem namazdayken, annesinin yanında mescide gelmiş bir çocuğun ağlamasını işitir de kısa bir süre okuyuverirdi&#8221;.(19)</p>
<p><strong>Kolaylaştırma onun temel prensibiydi.</strong> Hz. Peygamber bu prensibi &#8220;Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!&#8221;(20) şeklinde tesbit ve ilan etmiştir.</p>
<p>Bütün bu nakillerden çok açık bir şekilde anlaşılacağı gibi sünnet, kolaylaştırma ve sevdirme çizgisinde İslam&#8217;ın uygulanışından ibarettir. Bu sebeple de her insan ve toplum Hz. Peygamber&#8217;in hayatında ve sünnetinde kendilerine örnek olacak bir çok yön ve olay bulabilir. Çünkü bütün insanlığı bir şahsiyette toplayıp misallendirmek Allah Teala için asla zor değildir.</p>
<p>Bu sebeple Hz. Peygamberin sireti, hayatın her safhasını kapsayan bir bütünlük içindedir. O Allah&#8217;ın kendisine verdiği yetki ile, ülkelerinde krallara, devlet başkanlarına; yollarda, yaylaklarda çobanlara; mekteplerde hocalara; sınıflarda öğrencilere; obalarda fakirlere; köşklerde zenginlere; otağlarda, kışlalarda ordulara, komutanlara; yuvalarda analara-babalara, yavrulara kısaca bütün insanlara aynı çağrıyı yapmakta, kendisini izlemeye davet etmektedir. Çünkü onun sireti, bütün insanlık için en güzel örnektir. Çünkü onun sünneti, dünyayı kucaklayıcı bir zenginlik, çeşitlilik, pratiklik, bütünlük ve ahenk manzumesidir.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in harb-sulh, ibadet-ticaret, hak ve adalet, suç-ceza gibi ciddi ve önemli konularla meşgul olması hemen herkes tarafından pek tabiî karşılandığı halde, onun, günlük insan hareketlerinin biçim ve şekilleriyle de meşgul olmasını bazıları akıllarına sığdıramayabilirler. Nitekim Selman-ı Farisî&#8217;ye bir müşrik biraz da alaylı bir eda ile şöyle dedi:</p>
<p>&#8211; Görüyorum ki dostunuz Muhammed, size her şeyi, ama her şeyi, hatta helaya nasıl oturacağınızı bile öğretiyor?</p>
<p>Selman, gayet ciddî bir eda ile:</p>
<p>&#8211; Evet, gerçekten de öyle, diye onu tasdik ettikten sonra Hz. Peygamber&#8217;in tuvalet adabıyla ilgili tavsiyelerini sıraladı.(21)</p>
<p>Hiç kuşkusuz işlerin ve konuların önemlerine göre sıralanması esastır. Ancak insan hayatındaki her şeyin belli şekillerle ıslah edilmesi, inanç sisteminin gereklerine uygun hale getirilmesi de aynı derecede önemlidir. Hz. Peygamber ümmetine bir baba gibi her konuyu öğretmiş, onların izzet ve şerefine yaraşır davranışları göstermiştir. Bunda &#8220;küçük işlerle meşguliyet&#8221; gibi bir basitlik değil, &#8220;en küçük ayrıntıyı bile ihmal etmeme derecesinde bir ciddiyet, sorumluluk ve insanı bir bütün olarak değerlendirme&#8221; gibi derin ve anlamlı bir hassasiyet yatmaktadır. İşte Selman, bunun farkındaydı ve aklınca alay etmek isteyen &#8220;bir peygamber de böyle şeylerle uğraşır mıymış?&#8221; demeye getiren devrin çağdaş müşrik kafasına gerçeği bütün safiyeti ve açıklığı ile haykırıyordu:</p>
<p>&#8220;Evet, herşeyi bize o öğretiyor!.&#8221;</p>
<p>Abdullah İbni Ömer radıyallahu anhüma da kendisine:</p>
<p>&#8211; Biz hazar namazı ile, korku (havf) namazını Kur&#8217;an&#8217;da buluyoruz. Fakat sefer (yolculuk) namazını Kur&#8217;an&#8217;da bulamıyoruz. Nasıl oluyor bu? diyen Ümeyye İbni Abdullah İbni Halid&#8217;e;</p>
<p>&#8211; Bak yeğenim! Biz hiçbir şey bilmezken Allah bize Muhammed&#8217;i peygamber olarak gönderdi. Biz, Muhammed&#8217;i neyi, nasıl yaparken görmüşsek, onu öylece yaparız&#8221;(22) diyor, ashabın bilgi kaynağının ve her sahada örneğinin Hz. Peygamber olduğunu açıkça ifade ediyordu.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in sünnetinin, evrensel karakteri, onun ashab-ı kiram tarafından değiştirilmesine mani olmuştur. Nitekim Hz. Aişe: &#8220;Eğer kadınların yeni yeni icad ettikleri halleri Resülullah görseydi, -İsrailoğullarının kadınlarının men olunduğu gibi- onları mescidlere gitmekten menederdi&#8221;(23) demekle beraber, böyle bir yasaklama yoluna ne kendisi gidiyor, ne de halifelerden böyle bir yasak getirmelerini istiyordu. Çünkü &#8220;Allah&#8217;ın hanım kullarını, Allah&#8217;ın mescidlerinden men etmeyiniz!&#8221;(24) hadîs-i şerîfi ona bu yetkiyi vermiyordu.</p>
<p>Sünneti evrensel bütünlüğü içinde düşünmek ve onu her hareketimizde çıkış noktası olarak benimsemek, kendi içimizde tatmin edici bir yoruma kavuşturamadığımız sünnet verilerini hemencecik reddedivermekten bizi kurtaracaktır. Hatta onların da geçerli olacağı yöre ve dönemlerin bulunabileceği fikrine ve rahatlığına ulaştıracaktır. Bu ise İslam kültürü olduğunu belirttiğimiz sünnete dair hiçbir bilgi ve belgenin zayi olmamasını gerektirir. Hz. Peygamber bütün hayatı boyunca, söz ve davranışları ile Kur&#8217;an&#8217;da bildirilen hakikatların izahını yapmıştır. Bu sebeple Zührî&#8217;nin dediği gibi, &#8220;Peygamberlik Allah vergisidir. Resül&#8217;e tebliğ, bize de teslimiyet düşmektedir&#8221; (25).<br />
Netice itibariyle bir kere daha vurgulamamız gerekirse, sünnetin temel özelliğini gerçekçilik, evrensellik ve esneklik yani uygulanabilirlik olarak tesbit etmemiz mümkündür. Aslında bunlar, bizzat İslam&#8217;ın temel özellikleridir.</p>
<p>İslam, en son ve en mükemmel din, Hz. Muhammed de en son peygamberdir. Kıyamete kadar geçerli olan Kur&#8217;an ve onun birinci dereceden açıklaması ve uygulama biçimi demek olan sünnet, her türlü şart altındaki insanların meselelerine çözüm getirmek ve müslümanlar arasında inanç ve davranış birliğini sağlamakla yükümlüdür. Böyle olunca da sünnetin gerçekleri esas alması, insanı tanıması, ona her türlü imkan ve şartta yaşayabileceği genel esasları tedricî olarak öğretmesi, aynı konuda uygulanabilir farklı şekil ve biçimleri sunması pek tabiîdir.</p>
<p>Bu söylediklerimiz, cihanşümullüğün yani evrenselliğin bir sonucudur.</p>
<p>Aynı konuda farklı bilgiler ve değişik uygulama imkanları sunan hadislerin, bu açıdan bakıldığı zaman tabiîlikler manzumesi oldukları, bu bahis konusu farklılıkların ya da seçenek imkanlarının ümmet için tam bir rahmet vesilesi olduğu açıktır. Zira İslam belli bir yöre veya şehir halkına gelmiş değildir. Eğer öyle olsaydı, daha net ve değişmeyen uygulamalar teklif ederdi. Halbuki İslam, bütün insanlara gelmiş bir dindir. Bu yüzden de getirdiği esasların kıyamete kadar dünyanın her tarafında uygulanabilir olması, kendisine inananların hidayetlerini temin edebilmesi açısından hayatî bir zorunluluktur.</p>
<p><strong>5. Sünnetin Korunmuşluğu</strong></p>
<p>Allah Teala Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;de, kafirler istemeseler de nürunu tamamlayacağını açıklamaktadır (26). &#8220;Allah&#8217;ın nuru&#8221;, kulları için seçtiği, onları kendisinden sorumlu tuttuğu ve Resulü&#8217;ne vahyettiği şeriatıdır. Bu hem Kur&#8217;an&#8217;ı hem de Sünnet&#8217;i içine alır.<br />
Allah Teala &#8220;Gerçekten Zikr&#8217;i biz indirdik; onun koruyucusu da elbette biziz&#8221; (27) buyurmuştur. Bu ayette geçen zikri, Kitap ve Sünnet olarak anlamak mümkündür. Zikir kelimesi Kur&#8217;an ile tefsir edilecek olursa, bu takdirde ayetteki hasr ifadesinden, Kur&#8217;an&#8217;ın dışında hiçbir şeyin korunmayacağı, koruma hükmünün sadece Kur&#8217;an&#8217;ı içine aldığı anlamı çıkmaz. Çünkü Allah Teala, Kur&#8217;an&#8217;da Kur&#8217;an dışında başka şeyleri de mesela, Resülullah&#8217;ı insanların vereceği zararlardan koruyacağını bildirmiş ve korumuştur. Yine arşı, gökleri ve yeri kıyamete kadar yok olmaktan koruyacaktır. Sonra ayetteki &#8220;lehü&#8221; kelimesinin öne alınmış olması, hasr için değil, ayet sonlarındaki uyuma riayet içindir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın korunması, sünnetin korunmasını da içine alır. Çünkü Sünnet, Kur&#8217;an&#8217;ın açıklayıcısı, güvenilir bekçisidir; keyfi yorumlara tabi tutulmasını önler. O halde sünnetin korunması, Kur&#8217;an&#8217;ın korunması için gerekli önlemlerden biridir. Bu sebeple de Kur&#8217;an&#8217;ın korunması, sünnetin de korunması demektir.</p>
<p>Sünnetin korunması ümmete, ümmetin alimlerine havale edilmiş gözükmektedir. Yani sadece Kur&#8217;an ile sünnetin korunma şekillerinde farklılık vardır. Bu da İslam bilginlerinin hadis ilimlerinin bütün branşlarında gerçekleştirdikleri her türlü takdirin üstünde değer arzeden ilmî mesailer ile gözler önüne serilmiş bir gerçektir.</p>
<p>Sünnetin tamamı ümmet tarafından korunmuştur. Tek tek fertler ele alındığı zaman, elbette onların bütün sünneti ihata edemedikleri görülürse de, ümmetin bütünü ele alındığı zaman sünnetten hiçbir şeyin kayıp olmadığı anlaşılacaktır. Tıpkı herhangi bir dili, bir dil aliminin bütünüyle bilmesi mümkün olmasa bile, o dili konuşan milletin o dilin bütün kelimelerini bilmesinin pek normal olduğu gibi. Hatta İmam Malik&#8217;e, devrin halifesi, Muvatta’ yegane hadis kitabı olarak ilan etme teklifini iletince, büyük imam &#8220;Bizim muttali olmadığımıza başkaları muttalî olmuş olabilir&#8221; diyerek karşı çıkmış, sünneti, ümmetin bütünü çerçevesinde düşünmek gerektiğini hatırlatmıştır. Yani fert olarak bilgileri sınırlı da olsa alimlerin tümü, sünnetin tümünü ihata etmişlerdir. Bu da sünnetin korunmuşluğunu gösterir.</p>
<p><strong> 6. Sünnetin Kurtarıcılığı</strong></p>
<p>Sünnetten yararlanabilmek için her şeyden önce onun &#8220;en güzel örnek&#8221; olduğuna, yaşanabilirliğine, insan özüne ve ihtiyaçlarına en üst seviyeden cevaplar ve alternatifler getirdiğine inanmak gerekir. Sonra da bu inanca dayalı olarak sünneti kendi özellikleri içinde iyi tanımak lazımdır. Zira Hz. Peygamber alemlere rahmet ve hidayet rehberi olarak gönderilmiştir. Onun sünneti, hidayette olabilmenin çarelerini göstermektedir. Sünnetin kurtarıcılığından şüphe etmek Hz. Peygamber&#8217;in risaletine karşı çıkmak anlamına gelir. Nitekim Abdullah ibni Mes&#8217;ud bir defasında &#8220;Nebinizin sünnetini terkettiniz mi saptınız gitti demektir&#8221; tenbihinde bulunmuştur.</p>
<p>&#8220;Gerçekten sen doğru yola çağırıyorsun&#8221; (28) ve &#8220;Eğer o peygambere itaat ederseniz doğru yolu bulmuş olursunuz&#8221; (29) ayetleri, sünnetin kurtarıcılığını ortaya koyan Kur&#8217;anî delillerdendir.</p>
<p>Hz. Peygamber de muhtelif hadîs-i şerîflerinde bir yandan kendi konumunu anlatırken bir yandan da ümmetin kurtuluşuna olan katkısını açıkça gözler önüne sermiştir. Ateşe düşmeye çalışan kelebek ve pervaneleri kovalamaya çalışan kişi durumunda olduğunu hatırlatarak &#8220;Ben sizi bel bağınızdan tutmuş ateşe düşmekten kurtarmaya çalışıyorum; siz ise, elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz&#8221; buyurmuştur. O kendisinin ümmet için kurtuluş vesilesi olduğunu daha başka hadislerinde de yine böyle temsillerle açıklamıştır. Kendisini, düşmanı görüp koşarak gelen ve milletini uyaran bir haberciye benzettiği hadis de bu hususta tam bir kanaat verecek açıklıktadır:</p>
<p>&#8220;Benim ve Allah&#8217;ın benimle gönderdiği İslam&#8217;ın durumu, bir topluluğa gelip şöyle diyen kişinin durumuna benzer:<br />
&#8211; Ey Milletim, gerçekten ben, üzerinize gelmekte olan bir orduyu gözlerimle gördüm. Ben, size bu tehlikeyi bildiren apaçık bir haberciyim. Binaenaleyh canınızı kurtarmaya bakın!</p>
<p>Bu sözler üzerine ahalinin bir kısmı ona itaat etti ve akşamdan yola çıkarak tabiî bir yürüyüşle bulundukları yeri terkedip gittiler, kurtuldular. Bir kısmı da onu yalanladı, yerlerinde kaldılar. Ordu onlara sabaha karşı baskın verdi ve hepsinin kökünü kazıdı, işte bu hal, bana itaat, getirdiklerime ittiba edenler ile bana isyan ve Hak&#8217;tan getirdiklerimi yalanlayan kimselerin durumunun ta kendisidir&#8221;(30).</p>
<p>Sünnetin kendisine sarılanları kurtardığı kesindir. Tabiîn müfessirlerinden Dahhak ibni Müzahim ne güzel ifade etmiştir: &#8220;Cennet ile sünnet aynı konumdadır. Zira ahirette cennete giren, dünyada sünnete sarılan kurtulur&#8221;(31). İmam Malik de sünneti Nuh aleyhisselam&#8217;ın gemisine benzetmiş ve &#8220;Kim ona binerse, kurtulur, kim binmezse boğulur&#8221; demiştir (32).</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1- Buharî, îman,!, 2; Müslim, îman 19-22</p>
<p>2- Bakara süresi (2), 188</p>
<p>3- Ebü Davüd, Menasık 56</p>
<p>4- Bakara süresi ( 2), 187</p>
<p>5- En&#8217;am süresi (6), 82</p>
<p>6- Nisa süresi (4), 24</p>
<p>7- Buharî, Nikah 27; Müslim, Nikah 33</p>
<p>8- Enbiya süresi (21), 23</p>
<p>9- Ahmed îbni Hanbel, Müsned, VI, 307, 320; Buharî, Ahkam 20</p>
<p>10- Buharî, Hars 15</p>
<p>11- Konuya ait geniş bilgi için bk. Karafi, İhkam, s. 86-109; İbn Aşür, Makasidu&#8217;ş-şeri&#8217;a, s. 27-40</p>
<p>12- A&#8217;raf süresi (7), 158</p>
<p>13- bk. Buharî, İman 13</p>
<p>14- Buharî, Mevakît 24</p>
<p>15- Müslim, Taharet 42</p>
<p>16- Buharî, İ&#8217;tisam 2</p>
<p>17- Buharı, İ&#8217;tisam 5</p>
<p>18- bk. 161, 614, 742 numaralı hadisler</p>
<p>19- Buharî, Ezan 65; Müslim, Salat 37, 187</p>
<p>20- Buharî, İlim 11</p>
<p>21-bk. Müslim, Tahare 57-58</p>
<p>22- Nesaî, Taksîru&#8217;s-salat 1</p>
<p>23- Buharî, Ezan 163; Müslim, Salat 144</p>
<p>24- Buharî, Cum&#8217;a 13</p>
<p>25- bk. Begavî, Şerhu&#8217;s-sünne, I, 217</p>
<p>26- bk.Tevbe süresi (9), 32</p>
<p>27- Hicr süresi (15), 9</p>
<p>28- Mü&#8217;minün süresi (23), 73; ayrıca bk. Şura süresi (42), 52</p>
<p>29- Nur süresi (24), 54</p>
<p>30- Buharî, İ&#8217;tisam 2</p>
<p>31- Kurtubî, Tefsir, XIII, 365</p>
<p>32- Süyütî, Miftahü&#8217;l-cenne, s. 53-54</p>
<p><strong>Bu çalışma Erkam Yayınları tarafından hazırlanan Riyazü’s Salihin adlı eserin 1. cildinden iktibas edilmiştir.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnetle-ilgili-bazi-meseleler/">Sünnetle İlgili Bazı Meseleler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sunnetle-ilgili-bazi-meseleler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
