<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>risale-i nur | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/risale-i-nur-2/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 12 May 2020 15:25:12 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>risale-i nur | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Risale-i Nurda Zaman</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurda-zaman/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurda-zaman/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 May 2020 15:25:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[bast-ı zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Ezeliyet ve ebediyet]]></category>
		<category><![CDATA[Himmet Uç]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nurda Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24408</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bediüzzaman&#8217;ın eserlerinde kullandığı zaman birimleri bir mekan üze­rine oturtulmuş, bizim yıl ve bölümlerine dağılan zaman birimleri değildir. Belli tarihleri içine almaz. O dehaların zamanı olan bütün zamanlarda geçer­li olan zaman birimleri kullanır, bunlar da bir zaman, bir süre sonra ve benze­ri zaman kalıplarıdır. Bediüzzaman zamanı çeşitli şekillerde tarif eder. Allah&#8217;ın bütün kâinatı içine alan faaliyetleri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurda-zaman/">Risale-i Nurda Zaman</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-22153 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/konusulan-dil-zaman-algisini-degistiriyor.jpg" alt="" width="610" height="305" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/konusulan-dil-zaman-algisini-degistiriyor.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/konusulan-dil-zaman-algisini-degistiriyor-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/konusulan-dil-zaman-algisini-degistiriyor-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 610px) 100vw, 610px" /></p>
<p>Bediüzzaman&#8217;ın eserlerinde kullandığı zaman birimleri bir mekan üze­rine oturtulmuş, bizim yıl ve bölümlerine dağılan zaman birimleri değildir. Belli tarihleri içine almaz. O dehaların zamanı olan bütün zamanlarda geçer­li olan zaman birimleri kullanır, bunlar da bir zaman, bir süre sonra ve benze­ri zaman kalıplarıdır.</p>
<p>Bediüzzaman zamanı çeşitli şekillerde tarif eder. Allah&#8217;ın bütün kâinatı içine alan faaliyetleri gösterdiği bir büyük levhası vardır, bu levha levh-i mahfuz-ı azamdır. Büyük levhaların muhafaza edildiği yer. Allah buradan yer- yüzündeki varlığın göründüğü levhaları canlıları ve varlıkları yansıtır. Bu lev­ha ise levh-i mahv isbattır. Yani büyük levhadan, yeryüzünün küçük levhaları­na yansıyanlar. Bu küçük levhaya yansıyanlar varlığın ve insanın hayatına en­deksli bir yansımadır. Yoksa yukardaki büyük levhanın hakikatini biz anlaya­mayız. Yani bir nevi filmin sahneye yansıdığı yerden sahneye belli bir şey yan­sır, filmin bulunduğu noktanın keyfiyeti bizce meçhul, ama buraya yansıyan­ların bir kaynağı olduğu kesin. İşte aleme, yeryüzüne yansıyanlar zaman ve mekanın uzlaşmasından doğan levh-i mahv isbattır. Görünüp kaybolan lev­halar. İşte bu yansımanın akışı zaman demektir. Bediüzzaman zamanı akmak­ta olan nehire benzetir. Bu zaman levhasına yansımalar da zerrelerin hareke­ti ile olur.</p>
<p>&#8220;Demek harekat-ı zerrat, o kitabetten, o istinsahtan, mevcudat alem-i gabyan alem-i şehadete ve ilimden kudrete geçmelerinde bir ihtizazdır, bir harekattır, Amma levh-i mahv isbat ise sabit ve daim olan levh-i Mahfuz-ı Azam&#8217;ın daire-i mümkinatta, yani mevt ve hayata, vücut ve fenaya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki, hakikat-ı zaman odur. Evet her şeyin bir hakikati olduğu gibi zaman dediğimiz kâinatta cereyan eden bir nehr-i azim..&#8221; <em>(Sözler, s. 505)</em></p>
<p>Burada zaman bir büyük nehire benzetilmiştir.</p>
<p>Zamanın nehir&#8217;e benzetilmesi daha da açılır.</p>
<p>Şu mahlukat zaman nehrinde mütemadiyen akıyor, alem-i gaybdan gönderiliyor, alem-i şehadette vucud-ı zahiri giydiriliyor, sonra alem-i gayba muntazaman yağıyor, iniyor. Ve emr-i Rabbani ile mütemadiyen istikbalden &#8216; gelip hale uğrayarak teneffüs eder, maziye dökülür, işte şu mahlukatın şu seyelanı, gayet hakimane, rahmet ve ihsan dairesinde, şu seyeranı, gayet alimane hikmet ve intizam dairesinde, ve şu cereyanı gayet rahimane şefkat ve mizan dairesinde baştan aşağıya kadar hikmetlerle, maslahatlarla, neticeler­le ve gayelerle yapılıyor. Demek bir kadir-i Zülcelal bir Hakim-i Zülkemal, mü­temadiyen tavaif-i mahlukatı (mahlukat taifelerini) ve her taife içindeki cü- ziyyatı ve o taifelerden teşekkül eden alemleri kudretiyle hayat verip tavzif eder, sonra hikmetiyle terhis edip mevte mazhar eder, alem-i gayba gönde­rir, daire-i kudretten daire-i ilme çevirir.&#8221; <em>(Mektubat, s. 223)</em></p>
<p>Bir sinema ve tiyatro sahnesi dardır, ama orada binlerce film gösterile­bilir. Onun gibi yeryüzü bir dar dairedir, her yıl orada birbirinden farklı sayı­sız olay, insan, canlılar sahnelenir, sahne dar olduğu için sürekli yeni şeylerle yenilenir. Bu dünya denen sahne de dar ve mahdudtur, Allah&#8217;ın sanat ve sal­tanatı ise sonsuzdur, bu sonsuz olan şeylerin bu dar sahnede sahnelenmesi için sahnenin sürekli birbirinden farklı kimlikteki şeylerle yenilenmesi gerekir.</p>
<p>&#8220;Nihayetsiz kemalat-ı ilahiyeyi, hadsiz celevat-ı cemaliyeyi ve gayet- siz tecelliyat-ı celaliyeyi ve gayr-i mütenahi tesbihat-ı Rabbaniyeyi şu dar ve mahdud zeminde ve mütenahi ve az bir zamanda göstermek için zerratı kemal-i hikmetle kudretiyle tahrik edip, kemal-i intizamla tavzif ederek mü­tenahi bir zamanda mahdud bir zeminde gayr-i mütenahi bir tesbihat yaptı­rıyor, gayr-i mahdud tecelliyat-ı cemaliye ve celaliye ve kemaliyesini gösteri­yor. &#8221; <em>(Sözler, s. 508)</em></p>
<p>Zamanın nehrinde zerrelerin hareketi ile canlılar vücuda gelirler, onla­rın vücuda gelmesi ve zerrelerin hareketi &#8220;Beş bin hikmetle tahrik olunurlar. <em>&#8221; (aynı sayfa)</em></p>
<p>Bediüzzaman zamanı ipe de benzetir.</p>
<p>&#8220;Kâinatları kemal-i hikmet ile halkeden değiştiren ve asırlar ve seneler, belki günler adedince muntazam alemleri zaman ipine asan ve onunla azamet-i kudretini gösteren.* <em>(Sözler, s. 485)</em></p>
<p>Ve mevcudat zerrelerin hareketi ve zamanın akışı ile çalkalanırlar. <em>(Söz­ler, s. 536)</em> İp imajı bir başka yorumda mazi, hal ve istikbale bölünür. Ve sine­ma şeridine dönüşür.</p>
<p>&#8220;Sonra intizam ile çıkarılıp geçmiş zamanın ipine asılan ve yeniden ge­lecek zamanlarda giydirilecek ve kemal-i intizam ile kader dairesinde prog­ramları ve biçimleri çizilen ve tayin olunan ve gelecek zamanın şeridine takı­lan. ’ <em>(Sözler, s. 546)</em></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;daki zaman yaşanmış bir bitmiş zamandır. Çünkü Amme ve Va­kıa, Yasin ve daha birçok surede kıyametin ahvali hikâye edilir. Bu bizim za­man anlayışımıza göre gelecektir. Oradaki zaman ise bitmiş bir zamandır, o zamanın keyfiyeti bize meçhuldür. Bu üç surede kıyameti tasvir eden olay­lar ve kıyametten sonraki olaylar imtihan meydanın kapanmasından sonra ki olaylardır. Allah için mazi -hal — istikbal diye bir kavram olmadığı için onun nazarında binlerce yıllık dünya zamanı ve kıyamet bizim bilmediğimiz bir za man tarzı ile ifade edilir. Bir andır.</p>
<p>Bediüzzaman gezegenlerle sağlanan hepsi birlikte kurgulanmış zama­nı bir büyük saate benzetir ve ona &#8220;Saat-i Kübra der. Bu büyük saatin akre bi aydır. &#8220;Yüksek minare ve kulelerdeki büyük saatlerin parlayan akrepleri mi- süllü, kubbe-i semada kameri zamanın saat-ı kübrasına bir akrep yapmak. &#8221; <em>(Sözler, s. 553)</em> Demek ay fonksiyon itibariyle daha büyük bir göreve sahiptir. Zamanı ipe, şerite benzeten Bediüzzaman onu hareketin rengine, farklı renk­lere de benzetir.</p>
<p>Büyük saatin diğer cüzleri de söz konusudur.</p>
<p>&#8220;Gece gündüz o saat-i kübranın saniyelerini sayan iki başlı bir mil hük­mündedir, sene o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetin dedir asır ise o saatin saatlerini tadad eden bir iğnedir. &#8211; <em>(Sözler,</em> s. <em>402)</em> Bediüzzaman dünyayı da başka bir saate benzetir. Zelzeleli değişken bir saat: »Mekan itibariyle dahi yine dünya zelzele-i gayr-i sabit bir saat hükmündedir.&#8221; (Aynı <em>sayfa) Za</em>man çünkü harekatın bir rengi bir levni yahut bir şeridi hükmünde olduğundan&#8221; <em>(Sözler, s. 525)</em> &#8220;Yirmi Üçüncü Söz&#8221;de zamanı bir trene benzetir, &#8220;O şimendifer ise zamandır. Her yıl bir vagondur. &#8221; <em>(Sözler, s. 295)</em></p>
<p>Zaman dünya, ay ve güneş arasındaki münasebetlerden dağan yaratılmış bir kavramdır. Ama bir karpuzun içindeki dünya ile dışındaki dünya ve şartlar bir değildir. Karpuzun dışına uzanan bir göz farklı şartlarla karşılaşa­caktır. Dünya, güneş ve ay üçlüsünden dışarı uzanan bir bakış ve görüş fark­lı şartlar ile karşılacaktır. Dünyada insanlara göre zaman kavramı değişmek­tedir, onlar dünyadaki geçerli zamandan başlarını dışarı uzatmadalar ve fark­lı şartlar ile karşılaşmadalar. Bediüzzaman zamanın bu farklı görünüşleri ko­nusunda uzun yorumlar yapar. Zaman büyük zatlara göre farklı uzunluklara sahiptir.</p>
<p>&#8220;Resul-i Ekrem Alehisselatü Vesselam Burak-ı Tevfik-i İlahiye biner, berk gibi bütün daire-i mümkinatı katedip acaib-i mülk ve melekutu görüp, daire-i vücub noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rüyet-i cemal-i ilahiye maz- har olarak fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir. Her zaman (iman sahibi) namazın efal ve erkanına fikrini bindirip, bir nevi Miraç ile kâinatı arkasına atıp, huzura kadar gider, her zikalp ve kamil veli seyr i sülük ile Arştan ve daire-i esma ve sıfattan kırk günde geçebilir. Hatta Şeyh-i Gey- lani imam-ı Rabbani gibi bazı zatların ihbarat-ı sadıkaları ile bir dakikada arşa uruc-ı ruhanileri oluyor. Hem ecsam-ı nurani olan melaikelerin Arştan Fer- şe kısa bir zamanda gitmeleri ve gelmeleri var. Hem eh-i Cennet mahşerden Cennet bağlarına kısa bir zamanda uruc ediyororlar.&#8221; <em>(Sözler, s. 525)</em></p>
<p>Bu şahıslar nasıl bizim zamanımızı aşar bir başka zamana dahil olurlar. Onu da izah eder Bediüzzaman. Ruh zaman ile kayıtlı değil, insan hisleri ruh derecesine çıkınca bu tür insanlar için mazi ve gelecek kayıtları kalkar, hepsi­ni hal hükmünde görebilir.</p>
<p>&#8220;Zamanla mukayyed olan cism-i maddi gılafından sıyrılıp tecerrüdle ru­hen yükselip dün geceki Lele-i Kadri öbür gün leyle-i id ile beraber bugünkü gibi hazır görmektir. Çünkü ruh zamanla mukayyed değil. Hissiyat-ı insaniye ruh derecesine çıktığı vakit o hazır zaman genişler.&#8221; <em>(Sözler, s.</em> 55)</p>
<p>Zaman bu şahıslar için açılabilir ve genişleyebilir. Buna zamanın açılma­sı denir. Bir de bir başka zaman boyutu, onu aşmaktır. Bediüzzaman da bast-ı zaman hakikatina yani zamanın açılmasına mazhar olmuştur. 15 yılda okuna­bilecek kitapları altı ay gibi bir kısa sürede hem okumuş, hem de hafızasına almıştır. Zamanın açılmasına Bediüzzaman örnekler de verir.</p>
<p>&#8220;Şu bast-ı zaman herkesçe musaddak bir nevi rüyada görünüyor. Bazen bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, geçirdiği ahvali, konuştuğu sözleri, gör­düğü lezzetleri veya çektiği elemleri görmek için yakaza aleminde bir gün bel­ki günler lâzımdır.&#8221; <em>(Lem&#8217;alar, s. 24)</em></p>
<p>Ashab-ı Kehf mağarada üç yüz yıl kalmışlar; ama değişmemişlerdir. Baş ka bir zaman boyutunda yaşamışlardır. Miraç hakikati da zamanın açılmasına dahildir, dünyadan ve ona bağlı sistemden çıkan Peygamberimiz başka bir zaman boyutuna girmiştir.</p>
<p>Evliya arasında da bu zaman açılmasiyle ilgili çok örnekler vardır. Bu bahsi <em>Mesnevi</em> isimli eserinde daha ayrıntılı anlatır.</p>
<p>&#8220;Med ve cezir gibi bast-ı zaman (zamanın açılması) tayy-ı mekan (me­kanı aşma) meselesi şöhret bulmuştur. Ezcümle Kitab-ı Yuvakıt&#8217;ın rivayeti­ne göre, İmam-ı Şarani bir günde iki buçuk defa kocaman Fütuhat-ı Mekki- ye namındaki (Muhiddin-i Arabinin eseri) büyük mecmuayı mütalaa etmiştir.Bu gibi vukuat istiğrabla (garip ve aykırı görmekle) inkar edilmesin.Zira bu gibi garip meseleleri tasdike yaklaştıran misaller pek çoktur.Mesela rüyada bir saat zarfında bir senenin geçtiğini ve pek çok işler görüldüğünü görüyorsun. Eğer o saatten o işlere bedel Kur&#8217;ân okumuş olsaydın, birkaç hatim okumuş olurdun. Bu halet evliya için halet-i yakazada inkişaf eder. Zaman inbisat eder. Mesele ruhun dairesine yaklaşır. Ruh zaten zaman ile mukayyed değildir. Ruhu cismaniyetine galip olan evliyanın işleri, filleri sürat-ı ruh mizaniyle cereyan eder. Bast-ı zaman sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakika­lık zaman-ı Miraç, bu hakikatin vücudunu isbat eder. Ve bilfiil vukuunu gös­teriyor. Miraç&#8217;ın birkaç saat müddeti binlerseneler hükmünde vüsati ve iha­tası ve uzunluğu vardır. Çünkü Miraç yoliyle beka alemine girdi. Beka alemi­nin birkaç dakikası bu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir. Peygam­berimizin gelecek zamanla ilgili haberleri de zamanın aşılması ve geçilmesi örmekleridir. &#8220;Gaybdan olan ihbarat-ı kesiresidir. Güya tayyar olan ruh-u mü­cerredi zaman ve mekan-ı muayyenin kayıtlarını kırmış ve hudud-ı maziye ve müstakbeleyi çiğnemiş, her tarafını görerek bize söylemiş ve göstermiştir. ’ <em>(Mucizat-ı Ahmediye)</em></p>
<p>&#8220;Risale-i Nur&#8217;un telifinde de bu bast-ı zaman hakikati çok defa vukua gelmiş. Ezcümle, On Dokuzuncu Mektup yüz elli sayfadır. Üç yüzden fazla mucizatı, kitaplara müracaat edilmeden ezber olarak, dağ, bağ köşelerinde dört gün zarfında her gün üçer beşer saat meşgul olmakla, mecmuu on iki saat­te telif edilmesi, Ramazan risalesi kırk dakikada telif edilmesi, Yirmi Sekizin­ci Söz, yirmi dakikada telif edilmesi, bast-ı zamanın vukuunu isbat etmiştir.&#8221; <em>(Mesnevi, s. 166)</em></p>
<p>Bediüzzaman anlatım teorisinde de maziye ve geleceğe gider. O uygu­lamayı eserlerinde de yapar. Bazen Asr-ı Saadet&#8217;e gider, Peygamberimizi (A. S. M.) vazife başında görür, bazen ölümü için geleceğe gider kabrinin başın­da ve içinde konuşur. Bazen bir hapishane bahçesinden rakseden kızların ge­lecekteki hayatlarını görür. Bazen Kur&#8217;ân&#8217;ın yeni indiği yıllara gider, o bede­vi asrı ve yapılan harikalıkları şimdiki zamandaki gibi gözlemler. Buna bir ör­nek verelim.</p>
<p>&#8220;Şu zaman ve muhitin hayalatından çıkarak tayy-ı zaman ve mekanla hayalen cezire tül Arab&#8217;a gidelim ve Medine-i Münevvere&#8217;de nurani ve yük­sek minber-i saadetine çıkmış, nev-i beşere hitaben irşadatta bulunan o Zat-ı Mualiayı bizzat görüp sözlerini dinlemeliyiz. İşte hâyalen oraya gittik.&#8221; <em>(Mes­nevi, s. 23)</em></p>
<p>Bir karpuzun içinden çıkan bir canlı farklı şartlara tabi olduğu gibi Allah istediği kulunu o karpuzun içinden, bu dünyanın tabi olduğu şartlardan çıka- rıp farklı bir zaman boyutuna taşır. O şahıs &#8220;Zamanın cereyanına tabi olma­yarak bir kuvvet-i kudsiye ile fevkazzaman çıkıp dünü bugün gibi hazır&#8221; göre­bilir. <em>(Sözler, s. 454)</em></p>
<p>Felsefede zaman mekan üzerinde izah edilir. Bediüzzam zamanı varlı­ğın tasarım dairesi ile biçimlendirme ve varlık kazandırma dairesi arasında var olma ve yok olma levhası olarak gösterir.</p>
<p>&#8220;Kitab-ı Mübin&#8217;in düsturları ve imlası tahtında ve zaman-ı hazır ve alem-i şehadetten teşkil ve icad-ı eşyada tasarrufa medar ve kudret ve irade i ilahiyenin bir unvanı olan Kitab-ı Mübin&#8217;den istinsah ile ve seyyal zamanın ha kikatı ve sahife-i misaliyesi olan levh-ımahv isbat&#8217;ta kelimat-ı kudreti yazmak <strong>ve </strong>çizmekten gelen harekattır ve manidar ihtizazattır.&#8221; <em>(Sözler, s.</em> 505)</p>
<p>Kitab-ı Mübin, varlığın meydana gelmeden önce fizyolojik ve manevî anlarının belirlenmesidir. Her varlığın bir planı, porgramı olduğu gibi bütün varlıklar birlikte birbirlerini maddi ve manevî programda tamamlarlar. Otun tasarımı, atın tasarımı insanı, insanın tasarımı kâinatın tasarımı gibi bir­birini tamamlar. Sonsuz tasarım halkaları ile bütün kâinatın birden birbirine zıt düşmeyen bir tasarımdan geçmesi, Alah&#8217;ın ilminin tasarlama dairesi olan İmam-ı Mübin&#8217;de gerçekleşir. Sanatın 20. yüzyılda fark ettiği tasarım fikri ilk defa Paris&#8217;de fakülte açılmak suretiyle gerçekleştirilmiştir, bizde ise henüz ye­mdir bu tür teşebbüsler.</p>
<p>Zaman, canlıların görünüp kayboldukları bir yazı tahtası gibidir- zerreler bu tahtada varlığı gösterip,sonra silinip<sub> </sub>kaldırıyorlar.Lehv-i mahv ispat denilen zamanın sahıfe-ı misaliyesinde yazıyor,icad ediyor,zerratı tahrik ediyor.<em>(Sözler, s.</em> 505)</p>
<p>Zaman büyük filozofların uğraştığı bir kavramdır. Her birinin bu konu­da farklı değerlendirmeleri vardır. Filozoflar zamanı umumiyetle Allah&#8217;tan ba­ğımsız bizatihi bir kavram olarak yorumlarlar, bu yüzden anlamlılığı çok da belli değildir. Aristo, Heidegger ve Bergson&#8217;un zaman yorumları en belirgin zaman değerlendirmeleridir.</p>
<p>Bediüzzaman&#8217;ın zamanı bir değerlendirme şekli her zaman biriminin Allah tarafından bir model olarak kullanılmasıdır.</p>
<p>&#8220;Sani-i Hakim (hikmetli ve sanatlı yapan yaratıcı), Nakkaş-ı Alim (ilimle nakşeden sanatçı) şu alem sarayını müştemalitiyle (ona gereken içindekiler­le) beraber bedi (en güzel surette) yaptıktan sonra, cüzi ve külli, cüz ve küll her şeye bir m o d e I hükmünde bir nizam-ı kaderi (kaderin birdüzeni) ile bir miktar-ı muayyen (muayyen bir miktar,belirli bir miktar)vermiştir. İşte bak o Nakkaş-ı Ezeli, her bir asrı bir model yaparak mucizat-ı kudretiyle murassa, taze bir alemi ona giydiriyor. Her bir seneyi bir mikyas ederek havarık-ı rah­metiyle musanna, taze bir kâinatı o kamete göre dikiyor. Her bir günü bir satır yaparak dekaik-i hikmetiyle müzeyyen, mücedded mevcudat onda yazıyor.&#8221;</p>
<p>Şu küçücük paragraf o kadar anlam yoğunluğuna sahip ki insana hayret ve lezzet veren bir derinlikte&#8230; Metindeki kelimelerin en önemlileri sanat ile ilgili kelimelerden seçilmiş. Sani-i Hakim, Nakkaş-ı Alim, bedii, model, nizam-ı kaderi, miktar-ı muayyen, Nakkaş-ı Ezeli, murassa, mucizat-ı kudret, giydir­me, taze, kamet, dikme, satır, dekaik-i hikmet, müzeyyen, mücedded, mik­yas, havarık-ı rahmet. Bu kelimelerin her birinin ruhuna nüfuz edilirse bura­daki anlamın ruha, kalbe, imana olan gıdası bütün inceliğiyle zerafetiyle orta­ya çıkar. Bir şeyin sanat değeri onun biçimiyle ilgilidir, biçim de ancak biçimin sanatlı sınırını bilmekle yani hakim birisi ile mümkündür. Sani- Hakim, eşya­nın sanatlı hudutlarını, sınırlarını ve limitlerini bilerek yaratan sanatlı yaratı­cı demektir. Nakkaş sanatlı objeler tasarlayarak onları uygun zeminlere yer­leştiren sanatçının adıdır. Klasik şark sanatıyle ilgilidir. Nakışlar iki şekilde ya­pılır; metal veya taş bir zeminde demir bir iğneyle veya demir bıçakla yapı­lan nakışlar. Veya bez üzerine yapılan geometrik şekiller. Nakşın farklı derinlikleri olur, bu yüzden her canimin vücudundaki azalar bir nakkaşın kalemi ile tgetılmış ve çizilmiştir. Alim olmasa nasıl çizilmesi gerektiğini bilemez. Bu yüz­den Bediüzzaman, Allah için Nakkaş-ı Alim tamlamasını kullanmıştır. Bedii, en güzel, en ideal, en çarpıcı güzel demek. Allah&#8217;ın alemde yarattığı her şey en İdeal şekilde yaratılmıştır. Nizam-ı Kaderi, Her şeyin ruhsal ve biçimsel şek­il kaderin belirlediği sınırlarla olur. Biçim de nizam ile gerçekleşir. Bu yüzden Nizam-ı Kaderi demiştir.</p>
<p>Ayrıca metni kaleme almak için büyük bir muhayyile gereklidir. Bir asrı bir model olarak görmek ve ona taze elbiseler giydirmek&#8230; Seneyi bir mikyas olarak görüp ona elbiseler giydirmek&#8230; Her günü bir satır olarak görmek&#8230; Onda yazı yazmak&#8230; Topyekün düşününce asır, sene ve gün. Burada zaman tovramına getirilen boyut&#8230; Bu zaman yorumunun içinden Allah&#8217;ı çıkar, hiç­bir anlamlı şey kalmıyor. İşte Aristo, Heideggerve Bergson&#8217;un zaman yorum- ları da o kadar soğuk.</p>
<p>Bu Uluhiyyet şemsiyesi altındaki sanat, felsefe ve estetik bahsinin bizi ilgilendiren kısmı zamanın bir model olarak kullanılmasıdır. Şu an bizi ilgilendiren kısmı odur, bahsin gereği.</p>
<p>Buna yakın bir zaman yorumu da dünyanın bir büyük saat olarak görü «fesidir. Bu bahsin ana teması &#8220;büyük saat&#8221;tir, ama metnin satır aralarında zamanın mahlukiyeti ve tesirlerini belirlemesi noktasından önemlidir.  &#8220;Kudret-i ilahiyenin bir saat-ı kübrası olan şu dünya, zahiri sabitiyetıyle beraber, daimi zelzele ve tagayyürde fena ve zevalde yuvarlanıyor. Evet dün­yaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat-ı kübranın saniyelerini sayan ki başlı mil hükmündedir. Sene o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetin- dedir. Asır ise o saatin saatlerini tadad eden bir iğnedir. İşte zaman dünyayı emvac-ı zeval üstüne atar. Bütün mazi ve istikbali ademe verip yalnız zaman-ı hazırı vücuda bırakır.<em>&#8221; (Sözler, Yirmi Beşinci Söz)</em></p>
<p>Burada dünyaya zaman girdiği için ifadesinde zamanın dünyayı ilgilen­dirdiği, dünyanın dışında zamanın tesiri olmadığını belirtir Ve <i>zaman dünyayı zeval dalgalarını üstüne atar.Çok resimsel bir şey, zaman dünyayı azgın dalgalı </i>bir denizin üstüne atar. Zamanın eşya üzerindeki eskitici tesirini netleştiren bir cümle. Bu mealde ancak ifadenin başka bir imajda gerçekleştirildiği bir cümlesi de şöyledir.</p>
<p>&#8220;Biçare cin ve ins, kararsız bir dünyada ve zelvele-i zeval ve firak içindeki mevcudatı, seyl-i zaman ve harekat-ı zerrat İle adem ve firak-ı ebedi denk I zine döküldüğü olan vaziyet-i mevhume-i canhıraşanede oldukları&#8230;&#8221; (Sözler, <em>Otuz Birinci Söz)</em></p>
<p>Cümlede zamanın eşya ve insan ruhu üzerindeki tesirleri söz konusu edilmiştir.</p>
<p>İkinci bir zaman yorumu, geçmiş zaman, istikbal yani gelecek zaman, hazır gün, yukarı zaman, yani ömrün sonu, zamanın aşağısı yaratılışımızın toprağı, zamanın arkası, fan<u>i hiçllk derelerindeki dünya, za</u>manın ön tarafı va­racağımız nokta vani kabir&#8230; Zamanın bu altı yönüne nurani bir gözle bakın­ca ortaya çıkan anlamlar, beşeri ve inançsız bir gözle bakılınca doğacak prob­lemler anlatılır. <em>(Sözler, On Yedinci Söz)</em></p>
<p>Heidegger&#8217;e göre varoluşun varlığı kaygı iledir. Kaygının anlam ve teme­li de zaman veya daha çok zamanlılıktır. Varoluş, zaman içineverleşmiş de­ğildir. Zaman varoluşun veya varlığın bir belirmesi de sayılamaz. Zaman yok­tur fakat o kendi kendisini zamanlaştırır. Şu halde zaman, varoluş ya da var­lık aracılığıyla anlaşılır. Varoluş zamanın bir somutlaşmasıdır, o belgin bir ifa­de kazanmış olan zamandır. Onun sisteminde zaman eleştirici ve ülkücü dokt­rinlerde oynadığı rolü yapar. Onun zaman tariflerinden bazıları, zaman ten­di esirmeleri olan gelecek, hal ve geçmiş olaylar dışında yakalanamaz, o an­cak bunların birliği içinde zamanlaşır. Zaman sürekli olarak kendi üstüne yı­ğılmak suretiyle uzar gider. Zaman en ilk olarak gelecek aracılığıyla zamanla- şır. <em>(Filozoflar Ansiklopedisi, s. 356)</em> Heideger&#8217;in zaman anlayışı tesirlerinden yakalanan bir mahiyet arzeder. Bediüzzaman zerrenin gaybi bir el tarafından hareketi ile zamanın ortaya çıktığını söyler, ne kadar farklı iki bakış! Heideg- ger dar bir dairede kalır.</p>
<p>Zaman&#8217;ın varlığını olayların ekranı durumunda izah eder Bediüzzaman,zerrelerin hareketi, varlığın tasarlanıp, görünüp kaybolduğu levhalar, zama­nın rengini ortaya koyar, yani varlığını belirler. &#8220;Seyyal zamanın hakikat&#8221; işte bu levhada olayların görünmesidir.</p>
<p>&#8220;Evet, tahavvülat-ı zerrat alem-i gaybdan her şeyin geçmiş aslında ve gelecek neslindeki intizamata medar ve ilim ve emr-i ilahinin bir ünvanı olan İmam-ı Mübin&#8217;in düsturları ve imlası tahtında ve zaman-ı hazır ve alem-i şa- hedetten teşkil ve icad-ı eşyada tasarrufa medar ve kudret ve irade-i nahiye­nin bir ünvanı olan Kitab-ı Mübinden istinsah ile ve seyyal zaman hakikati ve sahife-i misaliyesi olan Levh-i Mahv, İsbat&#8217;ta kelimat-ı kudreti yazmak ve çiz­mekten gelen harekattır ve manidar ihtizazattır. <em>(Sözler, Zerre)</em></p>
<p>Heidegger ihata cihetiyle, konuya hakimiyeti ile nerelerdedir, iki yoru­mun farkı ortadadır.</p>
<p>Zamanın bir tarifi de eşyanın ve mahlukatın asıldığı iptir. Zamanın geç­miş ve gelecek iki kanadına dizilmiş mucizat-ı kudreti&#8221; <em>(Sözler, Yirmi Dördün­cü Pencere)</em> Bir değişik perspektif zaman bir aynadır. Allah&#8217;ın aynaları çoktur. Su, esir, misali alem, hava, ruhlar ve de zaman &#8220;Ervahtan ta zamana, zaman­dan ta hayale, hayalden fikre kadar muhtelif ayineler. &#8221; <em>(Lemaat)</em> Ve zaman daha önce Allah tarafından tasarlanan bir plan dahilinde varlığın görülüp kay­bolduğu bir sahifedir.</p>
<p>&#8220;İmam-ı Mübin&#8217;in imlasiyle yani kaderin hükmüyle ve düsturuyla kudret-i ilahiye, icad-ı eşyada her biri birer ayet olan silsile-i mevcudatı, levh -i mahv isbat denilen zamanın sahife-i misaliyesinde yazıyor, icad ediyor, zer- ratı, tahrik ediyor. Demek harekat-ı zerrat, o kitabetten o istinsahtan, mevcu­dat alem-i gaybdan alem-i şehadete ve ilimden kudrete geçmelerinde olan bir ihtizazdır, bir harekattır. <em>(Mektubat, Onuncu Mektup)</em> Ve zaman &#8220;süratle akan azim bir seldir. &#8221; <em>(Lem&#8217;alar, Yirmi Dokuzuncu Lema)</em> &#8220;Zaman bir şerittir&#8221; <em>(Şualar, Ellühccetüz -Zehra)</em> Zaman &#8220;Sel dolabıdır. &#8221; <em>(Mesnevi Nuriye)</em> Zaman &#8220;Bir şimendifer yani trendir&#8221; <em>(Mesnevi)</em> Zaman nehri Rabbani sanatların lev­halarıdır. <em>(Nokta)</em> Zamanın yaratılmış olduğunu ifade eden şu cümle ise fev kaladedlr. Zaman insan ve mahlukatın hayat, üzerindeki tesirleri düşünülerek Allah&#8217;ın kâinata taalluk eden işlerinin mahlukatın yaşamına göre tanzim edildiği matbaada yaratılmıştır. &#8220;Meşiet-i Ezeliyenin matbaasında tab olunan zaman&#8230;&#8221; <em>(Tuluat)                 ]</em></p>
<p>Miraç olayında Peygamberimiz evine döndüğünde yatağındaki sıcağın ’ soğumadığını görmüştür. Halbuki oradan ayrıldıktan sonra binler senelik me­safeleri katetmiş, harikalar görmüş ve dönmüştür. Miraç bahsinde bir soru olarak sorulan bu durumu Bediüzzaman izah ederken evrenin bizim zaman anlayışımıza ve boyutumuza sığmadığını farklı saatlerin olduğunu çok muh­teşem bir örnekle anlatır.</p>
<p>&#8220;Yine hatıra gelir ki; Dersin &#8220;Birkaç daikada binler sene mesafeyi kat et­mek alken muhaldir. &#8221; Biz de deriz ki: Sani-i Zülcelalin san&#8217;atında harekat ni­hayet derecede muhteliftir. Meselâ, savtın süratiyle, ziya, elektirik, ruh, hayal süratleri ne kadar m<u>ütefavit</u> olduğ<u>u malurn. Seyyaratın dahi f</u>ennen hareka­tı o kadar muhteliftir M akıl hayrettedir. Acaba latif cismi, uruçta süratli olan ulvi ruhuna tabi olmuş, ruh süratinde hareketi nasıl akla muhalif görünür? Hem on dakika yatsan, bazı olur ki bir sene kadar halata maruz olursun. Hatta bir dakikada insan gördüğü rüyayı onun içinde işittiği sözleri söylediği kelima- tı toplansa, uyanık aleminde bir gün, belki daha fazla zaman lâzımdır. Demek oluyor ki bir zaman-ı vahid, iki şahsa nisbeten birisine bir gün birisine de bir sene hükmüne geçer. Şu mânâya bir temsil ile bak ki: İnsanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan, ziyadan, elektirikten, ruhtan, hayalden tesa- hür eden sürat-ı herakatta bir mikyas olmak için şöyle bir saat farzediyoruz ki: O saatte on iğne var. Birisi saatleri gösterir. Biri de ondan altmış defa daha geniş bir dairede dakikayı sayar. Birisi altmış defa daha geniş bir daire içinde saniyeleri, diğeri yine altmış defa daha geniş bir dairede saliseleri ve hakeza rabiaları, hamiseleri, sadlse, sabla, samine, tasia, ta işareleri sayacak gayet muntazam azim bir dairede birer İbre farz ediyoruz. Faraza, saati sayan ibre­nin dairesi küçük saatimiz kadar olsa, herhalde aşireleri sayan ibrenin dairesi arzın medar-ı senevisi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir. Şimdi iki şahıs farz ediyoruz. Biri saati sayan ibreye binmiş gibi, o ibrenin harekatına göre te­maşa ediyor. Diğeri aşireleri sayan ibreye binmiş. Bu iki şahsın bir zaman-ı vahidde müşahade ettikleri eşya saatimizle arzın medar-ı senevisi nisbeti gibi, meşhudatca pek çok farkları vardır. İşte zaman çünkü harekatın bir rengi, bir levni yahut bir şeridi hükmünde olduğundan harekatta cari olan bir hüküm zamanda dahi caridir, işte bir saatte meşhudatımız bir saatin saati sayan ib­resine binaen zişuur şahsın meşhudatı kadar olduğu ve hakikat-ı ömrü de o kadar olduğu halde; aşire ibresine binaen şahıs gibi, aynı zamanda o muay­yen saatte, Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam, Burak-ı tevfik-i ilahiye bi­ner, berk gibi bütün daire-i mümkinatı kat edip, acaib-i mülk ve melekutu gö­rüp, daire-i vücub noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup rüyet-i cemal-i ila­hiye mazhar olarak fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir. &#8221; <em>(Sözler, Otuz Birinci Söz)</em></p>
<p>Burada hareketin farklılığı, ona bağlı olarak zamanın da farklılığını orta­ya koymaktadır. Buradaki zaman tarifi bunu ortaya koyar &#8220;Zaman, çünkü ha­rekatın bir rengi, bir levni, yahut şeridi hükmünde olduğundan, harekatta cari olan bir hüküm, zamanda dahi caridir.&#8221; Heidegeer&#8217;in zaman tarifi ile karşılaş­tırılabilir ve fark görünür.</p>
<p>Miraç meselesi bir başka açıdan zamanın açılmasıdır. Zamanın açılması sırrı ile dünyevi zamanın birkaç dakikası binler seneler hükmündedir. &#8220;Bast-ı zaman sırrıyla, çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı Miraç, bu hakikatin vücudunu isbat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Miracın birkaç saat müddeti binler seneler hükmünde vüsati ve ihatası ve uzunluğu vardır. Çünkü o Miraç yoluyla beka alemine girdi. Beka aleminin birkaç dakikası şu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir. &#8221; <em>(Lem&#8217;alar, Üçüncü Lema)</em> Rü­yada da zaman açılır, ayrıca veliler az bir süre de çok işler yapmışlardır. Buna bir de örnek verir Bediüzzaman.</p>
<p>&#8220;Kitab-ı Yuvakit&#8217;in rivayetine göre İmam-ı Şarani bir günde iki buçuk defa kocaman Fütuhat-ı Mekkiye namındaki büyük mecmuayı mütalaa et­miştir. Mesele ruhun dairesine yaklaşır. Ruh zaten zamanla mukayyed değildir. Ruhu cismaniyetine galib olan evliyanın işleri, fiilleri, sürat-ı ruh mizanıyla (ruhun süratiyle) cereyan eder. &#8221; <em>(Mesnevi)</em></p>
<p>Bediüzzaman da bir çuval dolusu eseri birkaç saat içinde tashih eder­miş. Halbuki bir çuval dolusu eser en az bir yılda tashih edilebilir.</p>
<p>Bergson&#8217;un zaman yorumu, dünyada birçok düşünürü etkilediği gibi biz­de de Necip Fazıl ve Tanpınar&#8217;ı etkilemiştir. Tanpınar&#8217;ın &#8220;Ne içindeyim Zama­nın&#8221; isimli zaman ve uzam kavramını anlatan güzel bir şiiridir. Ona anlam kazan­dıran bizim geleneksel tasavvufumuzdur. Bergson&#8217;a <em>göre, evrenin</em> genel hayatı­nı algılayabilmek için ise kendi hayatımızın duygusunu dış aleme yüklemeliyiz. Bu ise uzam (mekan) haline getirilmiş zaman demektir. Zaman da uzamlamı, geçmiş ve geleceğin tasarlanması, yani uzaysız zaman demektir. Saf bir süreden ibaret olan içrek hayat ile dış uzam alanı birbirine zıt iki alemdir. Bergson&#8217;da süre tüm felsefenin dayandığı en orijinal temeldir. O bunu şuuru çözümlemek suretiyle elde eder, şuur hal ile kaplanmış olmayıp geçmişin şimdiki hal için­de saklanma ve birikmesinden ve geleceğin önceliğinden ibaret olan bir hafı­zadır. Edimsel olarak algıladığımız şey, iki kısımdan oluşmuş bulunan sürenin herhangi bir kalınlığından ibarettir. Doğrudan doğruya geçmişimiz. Doğrudan doğruya geleceğimiz. Biz bu geçmişe dayanır ve geleceğe <em>eğiliriz. Böylece şuur </em>mevcut olmuş olanla mevcut olacak olan arasında bir bağlama çizgisi yani geç­mişle gelecek arasına atılmış bir köprüdür. Güzel yorumlar ihtiva etmekle bir­likte Bediüzzaman&#8217;ın zamana getirdiği ürpertici ve derin <em>perspektifler</em> yanın­da Bergson&#8217;un zaman yorumları insanın düşünce evrenini aşamaz. Heidegger ve Bergson tümel yani külli ve toplu perspektifle bakamazlar, Bediüzzaman ise hem mutlakın ışığında, hem külli bakar. Nerede onlar, nerede Bediüzzaman.</p>
<p>Zaman insanın fiziki yapısında onu ihtiyarlatma tesirine sahiptir.,Ama insan ruhu ile zamanın tesiri bedeni gibi değildir. Ruhun beden ara sıra kul­landığı onunla kayıtlı olmadığı bir kafesidir. Ruh üzerinde zamanın olumsuz bir tesiri yoktur. Ruh bedenden çıkarak ayrı bir boyutta yaşamaya başlar. “Za­manla mukayyed olan cism-i maddi gılafından sıyrılıp tecerrüdle ruhen yük­selir. &#8221; <em>(Mektubat)</em> Böyle yükselince önce, sonra kavramı aradan kalkar, tıpkı Miraç&#8217;daki gibi. Bediüzzaman Hz. Ömer ile ilgili bir tarihi olayı örnek vererek zamanın, mekan üzerindeki tesirinin farklılığını anlatır. Bu şunu gösterir: Za­manın hızı hayata endekslenmiştir, gerekirse bu hız değişebilir.</p>
<p>&#8221;Hazret-i Ömer&#8217;in (R. A.) minber üstünde bir aylık mesafede bulunan Sariye namındaki bir kumandanına &#8220;Ya Sariye, el cebel, elcebel (dağa çek)&#8221; deyip, Sariye&#8217;ye işittirip, sevkülceyş noktasından (askeri sevk) zaferine sebe­biyet veren kerametkârâne kumandası&#8230;&#8221; <em>(Mektubat)</em></p>
<p>Allah canibinden zamana bakarsak, O, bütün zamanlara hükmü geçen bir kudrete sahiptir. <em>(Mektubat, Yirminci Mektup)</em> İnsanı, mahlukatı ve yeryü­zünü tesir altına aldığı için zamanın bu hakim niteliği yüzünden, onun, ilahı da kapsamına aldığı türünde bir yorum zaman zaman yapılmaktadır. Halbu­ki zaman da diğer canlılar gibi denetim altındadır ve bütün zamanlar, şimdi, mazi ve müstakbel onun hükmü altındadır. Ve Allah &#8220;Zamanı olmayan Zat-ı Ezelidir&#8221; <em>(Şualar, Ayet-i Hasbiye)</em> Zamanın yüzyılımızdaki en büyük yorumcu­su Hawking&#8217;in görüşleri de bu yoldadır. &#8220;Zaman sadece Tanrının yarattığı ev­renin bir özelliğidir. Bu dünyayı yarattığında da ne yaratmak istediğini biliyor­du. &#8221; <em>(Muryy Hope, Dinlerde Bilimde ve Metafizikde Zaman Enerjisi, s. 256)</em></p>
<p>Allah&#8217;ın esmalarının tecellileri zamanı aşar, yeni bir boyuta geçer. Bu, zamanın enteresan bir boyutudur:</p>
<p>&#8220;Cenab-ı Hakkın baki isimlerinin cilveleri olan o vaziyetler daıre-ı ilim­de ve elvah-ı mahfuzada ve elvah-ı misaliyede baki oldukları gibi, nur ı ima nın verdiği bakiyane münasebet noktasında fevkazzaman bir vazıyette mev­cutturlar. &#8221; <em>(Kastamonu Lahikası)</em></p>
<p>Bediüzzaman&#8217;ın zaman tarifleri çok çeşitlilik gösterir. Zamanın insan, eşya, nesneler, düşünce üzerindeki tesirlerini belirler. Allah ın yaratılış bil­mecesi içindeki yerini, onunla münasebetini anlatır. Farklı dünyalarda fark- lı zaman birimleri ve özellikle zamanın insan hayatına endeksli tabiatını ve Allah&#8217;ın mahluku olduğunu belirtir. Zamanın aşılması konusundaki Miraç gibi en büyük mucizenin zaman açısından izahı.. . Bunun yanında insan hayatı üzerindeki edebiyatın en çok işlediği hüzün yanına da işaret eder. Beni hay­retten hayrete düşüren asıl konu, koca bir külliyat içinde hic tekrara düsma.</p>
<p>Aristo&#8217;nun zaman kuramı ise Heidegger ve Bergson&#8217;dan farklılık göste­rir, biraz daha şumüllüdür. Zaman ona göre hareketin sayısıdır. Zaman hare­ketin ölçüsüdür, bu nedenden bir sayıdır. Sayı ise ancak sayan için var olabil­diğinden ruhun olmadığı yerde zaman da var olamaz. Az da olsa mutlak bir perspektiften zamanı görmüştür, bu büyük filozof.</p>
<p>Ezeliyet ve ebediyet daima önceden, ve bizden bağımsız var olan bir şeydir. O önceden sahip olduğumuz ancak bağlantımızı kaybettiğimiz bir mevcudiyettir. Ezeliyet ve ebediyet yitirilmiş aktüalitedir. Ezeliyet ve ebedi­yet insanın imanını koruduğu sürece ona verilecek bir ödüldür. Zaman sürekli ezeliyet ve ebediyetle kesişir, ezeliyet ve ebediyet zamana yayılır. Anı ezeli ve ebedi olan zamanın orta kesiti olarak görür.</p>
<p>Eflatun ise şöyle düşünür:</p>
<p>&#8220;Platon zaman ve hareketin felsefî spekülasyonlarla uzlaştırılamayaca- ğını açıkça görmüş ve bu yüzden felsefeyi kendisini onlardan kurtarma kapa­sitesine göre tanımlamıştı. Platonizm çok dürüsttü o yalnızca zamanın ve ha­reketin felsefî düşünceyle ölçülemeyeceğini itiraf etmiş ve felsefenin bu tür belirsiz gerçeklikleri ortadan kaldırmayı öğrenmesi gerektiğini vurgulamıştı.&#8221; <em>(Prologemena, s. 134)</em></p>
<p>Onun bakış açısı da Bediüzzaman&#8217;a göre dardır.</p>
<p>Hegelci zaman otantik değil radikaldir. Hristiyan zamansallık içinde her şey an&#8217;a karara bağlıdır. Hegelci zaman akışa mümkinata açık olmayan kesin­likle onların etkisinden tecrid edilmiş zamandır. O ezeliyet ve ebediyetle te­minat altına alınmış aklın sorumluluğunu üstlenmediği zorunlulukla düzen­lenmiş zamandır. <em>(Prologemena, s. 134)</em></p>
<p>Onlardan başka bazıları zamanın mahluk olduğunu anlamazlar.</p>
<p>&#8220;Zamanın kökeni üzerindeki entelektüel zorluklar yeni değildir. Arsitote- les ve St. Thomas Aquinas zamanın yaratıldığı fikrine, bir ilk olayın varolduğu anlamına geleceği için, karşı çıktılar. İlk olaya ne sebeb olmuştu? Daha önce önce bir olay varolmadığı için hiçbir şey&#8221; <em>(Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 62)</em></p>
<p>Kant daha dar bir evrendedir bu konuda.</p>
<p>&#8220;Eğer evrenin zamanda bir başlangıcı olmadığını varsayarsak, o zaman her belli anda, şeylerin ard arda gelen durumlarının sonsuz bir serisi yok ol­muştur. Şimdi ardışık sentez aracılığıyla asla tamamlanamayan sonsuzluk serileri olgularından ibarettirler. Sonsuz evren serilerinin yok olmuş olması imkânsızdır ve evrenin bir başlangıcının bundan dolayı evrenin varolmasının zorunlu şartı olduğu sonucu çıkar. &#8221; <em>(Paul Davies, Tanrı ve Yeni Fizik, s. 63)</em></p>
<p>Zaman konusunda son yüzyılın iki büyük yorumcusu Stephen W. Hawking&#8217;in <em>Zamanın Kısa Tarihi</em> isimli eseri ile filozof Heidegger&#8217;in <em>Varlık ve Zaman</em> isimli eserleridir. Ünlü hasta, büyük deha Havvking, dine bakmadan Tanrı&#8217;nın niyeti konusunda düşünür; ama Tanrı&#8217;nın niyetini bir bilim adamı ne kadar anlayabilir, ta ki Allah kendi niyetini belirlemiş olmasa, devamla ünlü fi­zikçi büyük patlamadan sonraki olayları yorumlar. Burada da yine patlamanın bir olay olarak üzerinde fikirlerini söyler, ama oluşumdaki patlamaların, ne­den böyle bir patlama sonrası olduğu konsunda ilahi kurgu üzerinde düşün­mez. O da evreni yaratan geometrinin dansını anlatır. Bediüzzaman da evren­deki matematiksel ve geometrik oluşumlara dikkat çeker. Varlığın bu şekiller­le oluşması yine büyük kurgu sahibine aittir. Heidegger&#8217;in <em>Varlık ve Zaman&#8217;ın </em>da ise zamanın yaratılmışlığı konusu hakim konulardan biridir. Fakat her iki yorumcu da zamanın türevleri konusunda Bediüzzaman&#8217;ın çok gerisinde ka­lırlar, felsefî bir zaman anlayışları olmadıkları gibi, gündelik zamanı da aşmaz­lar. Bu iki düşünürün zaman konusundaki fikirleri ile Bediüzzaman&#8217;ın yorumları ayrı bir etüt olacak boyuttadır.</p>
<p>Bediüzzaman zaman konusunda tüm zamanların en şaşırtıcı düşünü rüdür.</p>
<p>Prof.Dr.Himmet Uç &#8211; Bediüzzamanın Fikir ve Sanat Dünyası,syf:433-449</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurda-zaman/">Risale-i Nurda Zaman</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurda-zaman/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Insan Şu Dünyada Memur ve Misafirdir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insan-su-dunyada-memur-ve-misafirdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insan-su-dunyada-memur-ve-misafirdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Mar 2018 19:42:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Insan Şu Dünyada Memur ve Misafirdir]]></category>
		<category><![CDATA[Insanın Gayesi]]></category>
		<category><![CDATA[Insanın Ubudiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyetin Gayesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20559</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli istidad ona verilmiş. Ve o istidadata göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş. Ve insanı, o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehdidler edilmiş. Başka yerde izah ettiğimiz vazife-i insaniyetin ve ubudiyetin esasatını şurada icmal edeceğiz. Tâ ki, &#8220;ahsen-i takvim&#8221; sırrı anlaşılsın. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-su-dunyada-memur-ve-misafirdir/">Insan Şu Dünyada Memur ve Misafirdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/2996006_f496.jpg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-20560 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/2996006_f496-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/2996006_f496-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/2996006_f496-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/2996006_f496.jpg 496w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli istidad ona verilmiş.</p>
<p>Ve o istidadata göre ehemmiyetli vazifeler tevdi edilmiş.</p>
<p>Ve insanı, o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehdidler edilmiş.</p>
<p>Başka yerde izah ettiğimiz vazife-i insaniyetin ve ubudiyetin esasatını şurada icmal edeceğiz. Tâ ki, &#8220;ahsen-i takvim&#8221; sırrı anlaşılsın.</p>
<p>Işte insan, şu kâinata geldikten sonra &#8220;iki cihet ile&#8221; ubudiyeti var:</p>
<p>Bir ciheti; gaibane bir surette bir ubudiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri; hazırane, muhataba suretinde bir ubudiyeti, bir münacatı vardır.</p>
<p><strong>Birinci vecih şudur ki:</strong> Kâinatta görünen saltanat-ı rububiyeti, itaatkârane tasdik edip kemalâtına ve mehasinine hayretkârane nezaretidir.</p>
<p>-Sonra, esma-i kudsiye-i İlahiyenin nukuşlarından ibaret olan bedî&#8217; san&#8217;atları, birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip dellâllık ve ilâncılıktır.</p>
<p>-Sonra, herbiri birer gizli hazine-i maneviye hükmünde olan esma-i Rabbaniyenin cevherlerini idrak terazisiyle tartmak, kalbin kıymet-şinaslığı ile takdirkârane kıymet vermektir.</p>
<p>-Sonra, kalem-i kudretin mektubatı hükmünde olan mevcudat sahifelerini, arz ve sema yapraklarını mütalaa edip hayretkârane tefekkürdür.</p>
<p>-Sonra, şu mevcudattaki zînetleri ve latîf san&#8217;atları istihsankârane temaşa etmekle onların Fâtır-ı Zülcemal&#8217;inin marifetine muhabbet etmek ve onların Sâni&#8217;-i Zülkemal&#8217;inin huzuruna çıkmağa ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır.</p>
<p><strong>İkinci Vecih,</strong> huzur ve hitab makamıdır ki; eserden müessire geçer, görür ki: Bir Sâni&#8217;-i Zülcelal, kendi san&#8217;atının mu&#8217;cizeleri ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da iman ile, marifet ile mukabele eder.</p>
<p>-Sonra görür ki: Bir Rabb-i Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da ona hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini ona sevdirir.</p>
<p>-Sonra görüyor ki: Bir Mün&#8217;im-i Kerim, maddî ve manevî nimetlerin lezizleriyle onu perverde ediyor. O da ona mukabil; fiiliyle, haliyle, kàliyle, hattâ elinden gelse bütün hâsseleri ile, cihazatı ile şükür ve hamd ü sena eder.</p>
<p>-Sonra görüyor ki: Bir Celil-i Cemil, şu mevcudatın âyinelerinde kibriya ve kemalini ve celal ve cemalini izhar edip nazar-ı dikkati celbediyor. O da ona mukabil: &#8220;Allahu Ekber, Sübhanallah&#8221; deyip, mahviyet içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.</p>
<p>-Sonra görüyor ki: Bir Ganiyy-i Mutlak, bir sehavet-i mutlak içinde nihayetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da ona mukabil, ta&#8217;zim ve sena içinde kemal-i iftikar ile sual eder ve ister.</p>
<p>-Sonra görüyor ki: O Fâtır-ı Zülcelal, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış. Bütün antika san&#8217;atlarını orada teşhir ediyor. O da ona mukabil: &#8220;Mâşâallah&#8221; diyerek takdir ile, &#8220;Bârekellah&#8221; diyerek tahsin ile, &#8220;Sübhanallah&#8221; diyerek hayret ile, &#8220;Allahu Ekber&#8221; diyerek istihsan ile mukabele eder.</p>
<p>-Sonra görüyor ki: Bir Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında taklid edilmez sikkeleriyle, ona mahsus hâtemleriyle, ona münhasır turralarıyla, ona has fermanlarıyla bütün mevcudata damga-i vahdet koyuyor ve tevhidin âyâtını nakşediyor.</p>
<p>Ve âfâk-ı âlemin aktarında vahdaniyetin bayrağını dikiyor ve rububiyetini ilân ediyor. O da ona mukabil; tasdik ile, iman ile, tevhid ile, iz&#8217;an ile, şehadet ile, ubudiyet ile mukabele eder.</p>
<p>İşte bu çeşit ibadat ve tefekküratla hakikî insan olur, ahsen-i takvimde olduğunu gösterir. İmanın yümnüyle emanete lâyık, emin bir halife-i arz olur.</p>
<p>Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû&#8217;-i ihtiyarıyla esfel-i safilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle.</p>
<p>Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, Onyedinci Söz&#8217;ün İkinci Makamının 219-220&#8217;nci sahifelerinde yazılan iki levha-i hakikate bak, sen de gör:</p>
<p><strong>Birinci Levha:</strong> Ehl-i dalalet gibi, fakat sarhoş olmadan gaflet perdesiyle eskiden gördüğüm ehl-i gaflet dünyasının hakikatını tasvir eder.</p>
<p><strong>Ikinci Levha</strong>: Ehl-i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işaret eder. Eskiden ne tarzda yazılmış, o tarzda bıraktım. Şiire benzer, fakat şiir değillerdir.</p>
<p><strong> ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻚَ ﻟﺎَ ﻋِﻠْﻢَ ﻟَﻨَٓﺎ ﺍِﻟﺎَّ ﻣَﺎ ﻋَﻠَّﻤْﺘَﻨَٓﺎ ﺍِﻧَّﻚَ ﺍَﻧْﺖَ ﺍﻟْﻌَﻠِﻴﻢُ ﺍﻟْﺤَﻜِﻴﻢُ</strong></p>
<p><strong>ﺭَﺏِّ ﺍﺷْﺮَﺡْ ﻟِﻰ ﺻَﺪْﺭِﻯ ٭ ﻭَﻳَﺴِّﺮْ ﻟِٓﻰ ﺍَﻣْﺮِﻯ ٭ ﻭَﺍﺣْﻠُﻞْ ﻋُﻘْﺪَﺓً ﻣِﻦْ ﻟِﺴَﺎﻧِﻰ ٭ ﻳَﻔْﻘَﻬُﻮﺍ ﻗَﻮْﻟِﻰ</strong></p>
<p><strong>ﺍَﻟﻠَّﻬُﻢَّ ﺻَﻞِّ ﻭَ ﺳَﻠِّﻢْ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟﺬَّﺍﺕِ ﺍﻟْﻤُﺤَﻤَّﺪِﻳَّﺔِ ﺍﻟﻠَّﻄِﻴﻔَﺔِ ﺍﻟْﺎَﺣَﺪِﻳَّﺔِ ﺷَﻤْﺲِ ﺳَﻤَٓﺎﺀِ ﺍﻟْﺎَﺳْﺮَﺍﺭِ ﻭَ ﻣَﻈْﻬَﺮِ ﺍﻟْﺎَﻧْﻮَﺍﺭِ ﻭَ ﻣَﺮْﻛَﺰِ ﻣَﺪَﺍﺭِ ﺍﻟْﺠَﻠﺎَﻝِ ﻭَ ﻗُﻄْﺐِ ﻓَﻠَﻚِ ﺍﻟْﺠَﻤَﺎﻝِ ﺍَﻟﻠَّﻬُﻢَّ ﺑِﺴِﺮِّﻩِ ﻟَﺪَﻳْﻚَ ﻭَ ﺑِﺴَﻴْﺮِﻩِٓ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ﺍَﻣِﻦْ ﺧَﻮْﻓِﻰ ﻭَ ﺍَﻗِﻞْ ﻋُﺜْﺮَﺗِﻰ ﻭَ ﺍَﺫْﻫِﺐْ ﺣُﺰْﻧِﻰ ﻭَ ﺣِﺮْﺻِﻰ ﻭَ ﻛُﻦْ ﻟِﻰ ﻭَ ﺧُﺬْﻧِٓﻰ ﺍِﻟَﻴْﻚَ ﻣِﻨِّﻰ ﻭَ ﺍﺭْﺯُﻗْﻨِﻰ ﺍﻟْﻔَﻨَٓﺎﺀَ ﻋَﻨِّﻰ ﻭَ ﻟﺎَ ﺗَﺠْﻌَﻠْﻨِﻰ ﻣَﻔْﺘُﻮﻧًﺎ ﺑِﻨَﻔْﺴِﻰ ﻣَﺤْﺠُﻮﺑًﺎ ﺑِﺤِﺴِّﻰ ﻭَﺍﻛْﺸِﻒْ ﻟِﻰ ﻋَﻦْ ﻛُﻞِّ ﺳِﺮٍّ ﻣَﻜْﺘُﻮﻡٍ ﻳَﺎ ﺣَﻰُّ ﻳَﺎ ﻗَﻴُّﻮﻡُ ﻳَﺎ ﺣَﻰُّ ﻳَﺎ ﻗَﻴُّﻮﻡُ ﻳَﺎ ﺣَﻰُّ ﻳَﺎ ﻗَﻴُّﻮﻡُ ٭ ﻭَ ﺍﺭْﺣَﻤْﻨِﻰ ﻭَﺍﺭْﺣَﻢْ ﺭُﻓَﻘَٓﺎﺋِﻰ ﻭَ ﺍﺭْﺣَﻢْ ﺍَﻫْﻞِ ﺍﻟْﺎِﻳﻤَﺎﻥِ ﻭَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍَﻥِ ﺍَﻣِﻴﻦَ ﻳَٓﺎ ﺍَﺭْﺣَﻢَ ﺍﻟﺮَّﺍﺣِﻤِﻴﻦَ ﻭَ ﻳَٓﺎ ﺍَﻛْﺮَﻡَ ﺍﻟْﺎَﻛْﺮَﻣِﻴﻦَ ٭</strong></p>
<p><strong>ﻭَ ﺍَﺧِﺮُ ﺩَﻋْﻮَﻳﻬُﻢْ ﺍَﻥِ ﺍﻟْﺤَﻤْﺪُ ﻟِﻠَّﻪِ ﺭَﺏِّ ﺍﻟْﻌَﺎﻟَﻤِﻴﻦَ</strong></p>
<p><strong>Sözler(RNK) &#8211; 356</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-su-dunyada-memur-ve-misafirdir/">Insan Şu Dünyada Memur ve Misafirdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insan-su-dunyada-memur-ve-misafirdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Asrın Bir Özelliğinin Beyanı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bu-asrin-bir-ozelliginin-beyani/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bu-asrin-bir-ozelliginin-beyani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Mar 2018 21:22:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Bu Asrın Bir Özelliğinin Beyanı]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20497</guid>

					<description><![CDATA[<p>Otuzbirinci âyetin işaretinin beyanında, ﻳَﺴْﺘَﺤِﺒُّﻮﻥَ ﺍﻟْﺤَﻴَﻮﺓَ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hâssası şudur ki; hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani kırılacak bir cam parçasını, bâki elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş. Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki: Nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa sair a&#8217;zâ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bu-asrin-bir-ozelliginin-beyani/">Bu Asrın Bir Özelliğinin Beyanı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/5aa3df887087e681b9f7491e7ed8bf40_1311684485.jpg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-20332 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/5aa3df887087e681b9f7491e7ed8bf40_1311684485-300x218.jpg" alt="" width="300" height="218" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/5aa3df887087e681b9f7491e7ed8bf40_1311684485-300x218.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/5aa3df887087e681b9f7491e7ed8bf40_1311684485.jpg 583w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Otuzbirinci âyetin işaretinin beyanında,</p>
<p>ﻳَﺴْﺘَﺤِﺒُّﻮﻥَ ﺍﻟْﺤَﻴَﻮﺓَ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ</p>
<p>bahsinde denilmiş ki:</p>
<p>Bu asrın bir hâssası şudur ki; hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani kırılacak bir cam parçasını, bâki elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş. Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki:</p>
<p>Nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa sair a&#8217;zâ vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar; öyle de, hırs-ı hayat ve hıfzı, zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insaniyede dercedilen bir cihaz-ı insaniye, çok esbab ile yaralanmış, sair letaifi kendiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış; vazife-i hakikiyelerini onlara unutturmağa çalışıyor.</p>
<p>Hem nasılki bir cazibedar, sefihane ve sarhoşane şaşaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi büyük makamlarda bulunan insanlar ve mesture hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini ta&#8217;til ederek iştirak ediyorlar; öyle de, bu asırda hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı içtimaiyesi öyle dehşetli fakat cazibeli ve elîm fakat meraklı bir vaziyet almış ki; insanın ulvî latîfelerini ve kalb ve aklını, nefs-i emmaresinin arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.</p>
<p>Evet hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için zaruret derecesinde olmak şartıyla, bazı umûr-u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat-ı şer&#8217;iye var. Fakat yalnız bir ihtiyaca binaen, helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur. Halbuki bu asır, o damar-ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki; küçük bir ihtiyaç ve âdi bir zarar-ı dünyevî yüzünden elmas gibi umûr-u diniyeyi terkeder.</p>
<p>Said Nursi &#8211; Kastamonu(RNK) &#8211; 104</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bu-asrin-bir-ozelliginin-beyani/">Bu Asrın Bir Özelliğinin Beyanı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bu-asrin-bir-ozelliginin-beyani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Musbitlerin En Büyüklerinden Birisi&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/musbitlerin-en-buyuklerinden-birisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/musbitlerin-en-buyuklerinden-birisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Mar 2018 21:08:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20494</guid>

					<description><![CDATA[<p>Musibetlerin en büyüklerinden birisi de: Ecnebilerden gelip içimize girmiş, onların hissiyatları ile meşbu&#8217; tarz-ı üslüblarındaki, hamele-i din ve medrese âlimlerine karşı hiss-i istihfafdır. Halbuki bu din âlimleri şu insanların kâffesinden daha çok hürmet, merhamet ve muhabbete layıktırlar. Hem de kusur ve hata onların vücûdundan değil, belki zamanın müsaadesizliği ile kâmil muhakkiklerin bulunmamalarındandır. Evet, din âlimleri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/musbitlerin-en-buyuklerinden-birisi/">Musbitlerin En Büyüklerinden Birisi…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-9.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-20495 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-9-300x147.jpeg" alt="" width="300" height="147" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-9-300x147.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-9.jpeg 548w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>Musibetlerin en büyüklerinden birisi de: Ecnebilerden gelip içimize girmiş, onların hissiyatları ile meşbu&#8217; tarz-ı üslüblarındaki, hamele-i din ve medrese âlimlerine karşı hiss-i istihfafdır. Halbuki bu din âlimleri şu insanların kâffesinden daha çok hürmet, merhamet ve muhabbete layıktırlar. Hem de kusur ve hata onların vücûdundan değil, belki zamanın müsaadesizliği ile kâmil muhakkiklerin bulunmamalarındandır. Evet, din âlimleri İslâmiyetin direkleridirler.</p>
<p>Bu münasebetle; bir zaman işittim ki, birisi evinin damı altındaki direkte bir gevşeklik ve zaafiyet görür.. Onun yerine kuvvetli bir direk koymadan evvel, o zaif direği sallamağa başlar.. haliyle evin damı başına yıkılır.</p>
<p>Hem gördüm ki; birisi Hz. İmam-ı Ömer&#8217;in (R.A.) celalet ve büyüklüğüne delil getirmek yolunda, boyunun bir minare cesametinde olduğunu söyledi. Başka birisi de Hz. Ömer&#8217;in büyüklük ve celaleti, onun ruhunun azametinden kinayedir diye olan hakikatı ikame etmeden evvelki adamın delilini çürüttü. O da dedi ki: &#8220;O halde Hz. Ömer de bizim gibi birisi imiş!..&#8221; Feteemmel!.</p>
<p>Hem müşahade ettim ki: Birisi, dininde salabetli bir adamın taasubuna hücum ediyordu. Lakin salabet-i diniyenin kıymet ve ehemmiyeti olan takva, hakda sebat, ahlâkta metaneti, delil olarak yerine ikame etmeden önce&#8230; İşte bu adam, o fakirin salabet-i diniyesini böylece ifsad etmiş oluyordu..</p>
<p>Evet, kim ki evinin tavanı altındaki zaif direği çekmek istiyorsa, evvelen onun yerine kuvvetli bir direkle muhafaza altına aldıktan sonra kaldırsın. Yoksa bilmeden evi harab etmiş olacaktır.</p>
<p>Hem bir fâsid delili iptal edip çürütmek isteyen adam, sahih bir delil ile hak olan neticeyi tesbit ettikten sonra etsin. Aksi halde düşünmeden ifsad etmiş olur.</p>
<p>Hem taassuba hücum etmek isteyen kimse, evvelâ salâbet-i diniyenin hürmetini muhafaza altına aldıktan sonra hücum etsin. Yoksa şuûru ermeden idlâl etmiş olur.</p>
<p>Said Nursi r.h &#8211; Asar-ı Bediiyye</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/musbitlerin-en-buyuklerinden-birisi/">Musbitlerin En Büyüklerinden Birisi…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/musbitlerin-en-buyuklerinden-birisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İçtihad kapısı açıktır fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ictihad-kapisi-aciktir-fakat-su-zamanda-oraya-girmeye-alti-mani-vardir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ictihad-kapisi-aciktir-fakat-su-zamanda-oraya-girmeye-alti-mani-vardir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Mar 2018 12:19:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihad]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihad kapısı açıktır fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır]]></category>
		<category><![CDATA[Içtihad Risalesi]]></category>
		<category><![CDATA[Içtihade Maniler]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20480</guid>

					<description><![CDATA[<p>İçtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye altı mani vardır. Birincisi: Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecanibin istilası anında ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ictihad-kapisi-aciktir-fakat-su-zamanda-oraya-girmeye-alti-mani-vardir/">İçtihad kapısı açıktır fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-7.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-20481 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-7-300x150.jpeg" alt="" width="300" height="150" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-7-300x150.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-7.jpeg 543w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a>İçtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye <strong>altı mani</strong> vardır.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecanibin istilası anında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalaletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriblerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyet’e cinayettir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Dinin zaruriyatı ki içtihad onlara giremez. Çünkü kat’î ve muayyendirler. Hem o zaruriyat, kut ve gıda hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti, onların ikamesine ve ihyasına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyet’in nazariyat kısmında ve selefin içtihadat-ı safiyane ve hâlisanesiyle, bütün zamanların hâcatına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp heveskârane yeni içtihadlar yapmak, bid’akârane bir hıyanettir.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Nasıl ki çarşıda, mevsimlere göre birer meta mergub oluyor. Vakit be-vakit birer mal revaç buluyor. Öyle de âlem meşherinde, içtimaiyat-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda birer meta mergub olup revaç buluyor. Sûkunda yani çarşısında teşhir ediliyor, rağbetler ona celboluyor, nazarlar ona teveccüh ediyor, fikirler ona müncezib oluyor. Mesela, şu zamanda siyaset metaı ve hayat-ı dünyeviyenin temini ve felsefenin revaçları gibi… Ve selef-i salihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergub meta, Hâlık-ı semavat ve arzın marziyatlarını ve bizden arzularını, kelâmından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur’an ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesailini elde etmek idi.</p>
<p>İşte o zamanda zihinler, kalpler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle, yerler ve gökler Rabb’inin marziyatını anlamaya müteveccih olduğundan; içtimaiyat-ı beşeriyenin sohbetleri, muhavereleri, vukuatları, ahvalleri ona bakıyordu. Ona göre cereyan ettiğinden her kimin güzelce bir istidadı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı, şuursuz olarak her şeyden bir ders-i marifet alır. O zamanda cereyan eden ahval ve vukuat ve muhaverattan taallüm ediyordu. Güya her bir şey, ona bir muallim hükmüne geçip onun fıtrat ve istidadına, içtihada bir istidad-ı ihzarî telkin ediyordu. Hattâ o derece şu fıtrî ders tenvir ediyordu ki yakın idi ki kesbsiz içtihada kabiliyeti ola, ateşsiz nurlana… İşte şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müstaid, içtihada çalışmaya başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istidadı “nurun alâ nur” sırrına mazhar olur; çabuk ve az zamanda müçtehid olurdu.</p>
<p>Amma şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın tahakkümüyle, felsefe-i tabiiyenin tasallutuyla, şerait-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla, efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inayet inkısam etmiştir. Zihinler maneviyata karşı yabanileşmiştir.</p>
<p>İşte bunun içindir ki şu zamanda birisi; dört yaşında Kur’an’ı hıfzedip, âlimlerle mübahase eden Süfyan İbn-i Uyeyne olan bir müçtehidin zekâsında bulunsa, Süfyan’ın içtihadı kazandığı zamana nisbeten, on defa daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyan, on senede içtihadı tahsil etmiş ise şu adam yüz seneye muhtaçtır ki tahsil edebilsin. Çünkü Süfyan’ın iptida-i tahsil-i fıtrîsi sinn-i temyiz zamanından başlar. Yavaş yavaş istidadı müheyya olur, nurlanır, her şeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer.</p>
<p>Amma onun naziri, şu zamanda çünkü zihni felsefede boğulmuş, aklı siyasete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuş, istidadı içtihaddan uzaklaşmış. Elbette fünun-u hazırada tevaggulü derecesinde istidadı, içtihad-ı şer’î kabiliyetinden uzaklaşmış ve ulûm-u arziyede tefennünü derecesinde içtihadın kabulünden geri kalmıştır. Onun için “Ben de onun gibi zekiyim, niçin ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye hakkı yoktur ve yetişemez.</p>
<p><strong>Dördüncüsü:</strong> Nasıl ki bir cisimde, neşv ü nema için tevessü meyli bulunur. O meyl-i tevessü ise –çünkü dâhildendir– vücud ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat eğer hariçte tevsi için bir meyil ise o vücudun cildini yırtmaktır, tahrip etmektir; tevsi değildir. Öyle de İslâmiyet’in dairesine selef-i salihîn gibi takva-yı kâmile kapısıyla ve zaruriyat-ı diniyenin imtisali tarîkıyla dâhil olanlarda, meylü’t-tevessü ve irade-i içtihad bulunsa o, kemaldir ve tekemmüldür. Yoksa zaruriyatı terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i maddiye ile âlûde olanlardan olan o meylü’t-tevsi ve irade-i içtihad, vücud-u İslâmiyeyi tahrip ve boynundaki şer’î zincirini çıkarmaya vesiledir.</p>
<p><strong>Beşincisi:</strong> Üç nokta-i nazar, şu zamanın içtihadatını arziye yapar, semavîlikten çıkarıyor. Halbuki şeriat semaviyedir ve içtihadat-ı şer’iye dahi onun ahkâm-ı mestûresini izhar ettiğinden semaviyedirler.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat ise tercihe sebeptir, icaba, icada medar değildir. İllet ise vücuduna medardır. Mesela, seferde namaz kasredilir, iki rekat kılınır. Şu ruhsat-ı şer’iyenin illeti seferdir, hikmeti ise meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat hiç olmasa da namaz kasredilir. Çünkü illet var. Fakat sefer bulunmasa, yüz meşakkat bulunsa, namazın kasredilmesine illet olamaz. İşte şu hakikatin aksine olarak, şu zamanın nazarı ise maslahat ve hikmeti illet yerine ikame edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle içtihadat arziyedir, semavî değildir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Şu zamanın nazarı, evvela ve bizzat saadet-i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona tevcih ediyor. Halbuki şeriatın nazarı ise evvela ve bizzat saadet-i uhreviyeye bakar, ikinci derecede –âhirete vesile olmak dolayısıyla– dünyanın saadetine nazar eder. Demek şu zamanın nazarı, ruh-u şeriattan yabanidir. Öyle ise şeriat namına içtihad edemez.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُبٖيحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesi, yani “Zaruret, haramı helâl derecesine getirir.” İşte şu kaide ise küllî değil. Zaruret eğer haram yoluyla olmamış ise haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa sû-i ihtiyarıyla, gayr-ı meşru sebeplerle zaruret olmuş ise haramı helâl edemez, ruhsatlı ahkâmlara medar olamaz, özür teşkil edemez.</p>
<p>Mesela, bir adam sû-i ihtiyarıyla, haram bir tarzda kendini sarhoş etse; tasarrufatı, ulema-i şeriatça aleyhinde caridir, mazur sayılmaz. Tatlik etse talakı vaki olur. Bir cinayet etse ceza görür. Fakat sû-i ihtiyarıyla olmazsa talak vaki olmaz, ceza da görmez. Hem mesela, bir içki müptelası zaruret derecesinde müptela olsa da diyemez ki: “Zarurettir, bana helâldir.”</p>
<p>İşte şu zamanda zaruret derecesine geçen ve insanları müptela eden bir beliyye-i âmme suretine giren çok umûrlar vardır ki sû-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd ettiklerinden, ruhsatlı ahkâmlara medar olup, haramı helâl etmeye medar olamazlar. Halbuki şu zamanın ehl-i içtihadı, o zaruratı ahkâm-ı şer’iyeye medar yaptıklarından içtihadları arziyedir, hevesîdir, felsefîdir; semavî olamaz, şer’î değil. Halbuki semavat ve arzın Hâlık’ının ahkâm-ı İlahiyesinde tasarruf ve ibadının ibadatına müdahale, o Hâlık’ın izn-i manevîsi olmazsa; o tasarruf, o müdahale merduddur.</p>
<p>Mesela bazı gafiller, hutbe gibi bazı şeair-i İslâmiyeyi, Arabîden çıkarıp her milletin lisanıyla söylemeyi, iki sebep için istihsan ediyorlar:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> “Tâ siyaset-i hazıra avam-ı müslimîne de o suretle tefhim edilsin.” Halbuki siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki vesvese-i şeyatîn hükmüne geçmiştir. Halbuki minber, vahy-i İlahînin tebliğ makamı olduğundan o vesvese-i siyasiyenin hakkı yoktur ki o makam-ı âlîye çıkabilsin.</p>
<p><strong>İkinci sebep:</strong> “Hutbe, bazı suver-i Kur’aniyenin nasihatleri anlaşılmak içindir.” Evet, eğer millet-i İslâm, İslâmiyet’in zaruriyatı ve müsellematı ve malûm olan ahkâmını, ekseriyet itibarıyla imtisal edip yerine getirseydi, o vakit nazariyat-ı şer’iye ve mesail-i dakika ve nasayih-i hafiyeyi anlamak için bildiği lisan ile hutbe okunması ve suver-i Kur’aniyenin –eğer mümkün olsaydı– tercümesi (Hâşiye<a href="http://www.hizmetvakfi.org/risaleinur/etiket/27-soz/#_ftn1" name="_ftnref1"><u>[1]</u></a>) belki müstahsen olurdu.</p>
<p>Fakat namaz, zekât, orucun vücubu ve katl, zina ve şarabın haramiyeti gibi malûm olan ahkâm-ı kat’iye-i İslâmiye mühmel kalıyor. Avam-ı nâs, onların vücubunu ve haramiyetini ders almaya muhtaç değiller. Belki teşvik ve ihtar ile o ahkâm-ı kudsiyeyi hatırlatıp İslâmiyet damarını ve iman hissini tahrik etmekle imtisallerine teşvik ve tezkire ve ihtara muhtaçtırlar.</p>
<p>Halbuki bir âmî ne kadar cahil dahi olsa, Kur’an’dan ve hutbe-i Arabiyeden şu meal-i icmaliyeyi anlar ki: “Herkese ve bana malûm olan imanın rükünlerini ve İslâmiyet’in umdelerini hatip ve hâfız ihtar ediyor ve ders veriyor, okuyor.” der; kalbinde onlara karşı bir iştiyak hasıl olur. Acaba kâinatta hangi tabirat var ki arş-ı a’zamdan gelen Kur’an-ı Hakîm’in i’cazkârane, müfehhimane ihtarlarına, tezkirlerine, teşviklerine mukabil gelebilsin?</p>
<p><strong>Altıncısı:</strong> Selef-i salihînin müçtehidîn-i izamı, asr-ı nur ve asr-ı hakikat olan asr-ı sahabeye yakın olduklarından safi bir nur alıp, hâlis bir içtihad edebilirlerdi. Şu zamanın ehl-i içtihadı ise o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesafede hakikat kitabına bakar ki en vâzıh bir harfini de zor ile görebilirler.</p>
<p>Said Nursi &#8211; Sözler,27.söz</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ictihad-kapisi-aciktir-fakat-su-zamanda-oraya-girmeye-alti-mani-vardir/">İçtihad kapısı açıktır fakat şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ictihad-kapisi-aciktir-fakat-su-zamanda-oraya-girmeye-alti-mani-vardir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlâhî isimlerin tecellîsinde mertebeler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilahi-isimlerin-tecellisinde-mertebeler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilahi-isimlerin-tecellisinde-mertebeler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Mar 2018 16:21:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[İlâhî isimlerin tecellîsinde mertebeler]]></category>
		<category><![CDATA[fertlere yönelik tecellî.]]></category>
		<category><![CDATA[herşeyi kapsayan umumî tecellî]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[topluluklara yönelik tecellî; fertlere yönelik tecellî.]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20463</guid>

					<description><![CDATA[<p>İkinci Dal Çok esrarın anahtarlarını tazammun eden iki sırrı beyan eder. Birinci Sır: Evliya, niçin usûl-ü imaniyede ittifak ettikleri halde meşhudatlarında, keşfiyatlarında çok tehalüf ediyorlar? Şuhud derecesinde olan keşifleri bazen hilaf-ı vaki ve muhalif-i hak çıkıyor? Hem niçin ehl-i fikir ve nazar, her biri kat’î bürhan ile hak telakki ettikleri efkârlarında, birbirine mütenakız bir surette hakikati [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilahi-isimlerin-tecellisinde-mertebeler/">İlâhî isimlerin tecellîsinde mertebeler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h4><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/1451731014110.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20465 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/1451731014110-300x158.jpg" alt="" width="393" height="207" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/1451731014110-300x158.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/1451731014110-600x315.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/1451731014110.jpg 660w" sizes="(max-width: 393px) 100vw, 393px" /></a></h4>
<h4>İkinci Dal</h4>
<p>Çok esrarın anahtarlarını tazammun eden iki sırrı beyan eder.</p>
<p><strong>Birinci Sır:</strong> Evliya, niçin usûl-ü imaniyede ittifak ettikleri halde meşhudatlarında, keşfiyatlarında çok tehalüf ediyorlar? Şuhud derecesinde olan keşifleri bazen hilaf-ı vaki ve muhalif-i hak çıkıyor? Hem niçin ehl-i fikir ve nazar, her biri kat’î bürhan ile hak telakki ettikleri efkârlarında, birbirine mütenakız bir surette hakikati görüyorlar ve gösteriyorlar? Bir hakikat niçin çok renklere giriyor?</p>
<p><strong>İkinci Sır:</strong> Enbiya-yı sâlife, niçin haşr-i cismanî gibi bir kısım erkân-ı imaniyeyi, bir derece mücmel bırakmışlar, Kur’an gibi tafsilat vermemişler? Sonra ümmetlerinden bir kısmı ileride o mücmel olan erkânı inkâra kadar gitmişler? Hem niçin hakiki ârif olan evliyanın bir kısmı yalnız tevhidde ileri gitmişler? Hattâ derece-i hakkalyakîne kadar gittikleri halde, bir kısım erkân-ı imaniye onların meşreplerinde pek az ve mücmel bir surette görünüyor. Hattâ onun içindir ki onlara tebaiyet edenler, ileride o erkân-ı imaniyeye lâzım olan ehemmiyeti vermemişler; hattâ bazıları sapmışlar. Madem bütün erkân-ı imaniyenin inkişafıyla hakiki kemal bulunur. Niçin ehl-i hakikat bazısında çok ileri ve bir kısmında çok geri kalmışlar? Halbuki bütün esmanın mertebe-i a’zamlarının mazharı ve bütün enbiyanın serveri olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ve bütün kütüb-ü mukaddesenin reis-i enveri olan Kur’an-ı Hakîm, bütün erkân-ı imaniyeyi vâzıh bir surette, pek ciddi bir ifadede ve kasdî bir tarzda tafsil etmişlerdir?</p>
<p>Evet, çünkü hakikatte hakiki kemal-i etem öyledir. İşte şu esrarın hikmeti şudur ki:</p>
<p>İnsan çendan bütün esmaya mazhar ve bütün kemalâta müstaiddir. Lâkin iktidarı cüz’î, ihtiyarı cüz’î, istidadı muhtelif, arzuları mütefavit olduğu halde binler perdeler, berzahlar içinde hakikati taharri eder. Onun için hakikatin keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor. Bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor. Bazıların kabiliyeti, bazı erkân-ı imaniyenin inkişafına menşe olamıyor. Hem esmanın cilvelerinin renkleri, mazhara göre tenevvü ediyor, ayrı ayrı oluyor. Bazı mazhar olan zat, bir ismin tam cilvesine medar olamıyor. Hem külliyet ve cüz’iyet ve zılliyet ve asliyet itibarıyla cilve-i esma, başka başka suret alıyor. Bazı istidat, cüz’iyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada göre bazen bir isim galip oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor. O istidatta onun hükmü hükümran oluyor. İşte şu derin sırra ve şu geniş hikmete esrarlı, geniş ve hakikat ile bir derece karışık bir temsil ile bazı işaretler ederiz.</p>
<p>Mesela, <strong>zühre</strong> namıyla nakışlı bir çiçek ve kamere âşık hayatlı bir <strong>katre</strong> ve güneşe bakan safvetli bir <strong>reşha</strong>yı farz ediyoruz ki her birisinin bir şuuru, bir kemali var. Ve o kemale bir iştiyakı bulunuyor. Şu üç şeyde çok hakikatlere işaret etmekle beraber, nefis ve akıl ve kalbin sülûklarına işaret eder. Ve üç tabaka ehl-i hakikate misaldir. (Hâşiye)</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Ehl-i fikir, ehl-i velayet, ehl-i nübüvvetin işaratıdır.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Cismanî cihazat ile kemaline sa’y edip hakikate gidenleri…</p>
<p>Ve nefsin tezkiyesiyle ve aklın istimaliyle mücahede etmekle hakikate gidenleri…</p>
<p>Ve kalbin tasfiyesiyle ve iman ve teslimiyetle hakikate gidenlerin misalleridir.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Enaniyeti bırakmayan ve âsâra dalan ve yalnız istidlaliyle hakikate giden…</p>
<p>Ve ilim ve hikmetle ve akıl ve marifetle hakikati aramaya giden…</p>
<p>Ve iman ve Kur’an ile fakr ve ubudiyetle hakikate çabuk giden ayrı ayrı istidatta bulunan üç taifenin hikmet-i ihtilaflarına işaret eden temsillerdir.</p>
<p>İşte şu üç tabakanın terakkiyatındaki sırrı ve geniş hikmeti; <strong>zühre</strong>, <strong>katre</strong>, <strong>reşha</strong> unvanları altında bir temsil ile bir derece göstereceğiz.</p>
<p>Mesela, güneşin kendi Hâlık’ının izniyle ve emriyle üç çeşit tecellisi ve in’ikası ve ifazası var: Birisi çiçeklere, birisi kamere ve seyyarelere, birisi şişe ve su gibi parlaklara verdiği ayrı ayrı in’ikaslarıdır.</p>
<p><strong>Birincisi</strong> üç tarzdadır:</p>
<p><strong>Biri:</strong> Küllî ve umumî bir tecelli ve in’ikasıdır ki bütün çiçeklere birden ifazasıdır.</p>
<p><strong>Biri de: </strong>Has bir tecellidir ki her bir nev’e göre bir hususi in’ikası vardır.</p>
<p><strong>Biri de:</strong> Cüz’î bir tecellidir ki her bir çiçeğin şahsiyetine göre bir ifazasıdır. Şu temsilimiz, o kavle göredir ki çiçeklerin süslü renkleri, güneşin ziyasındaki yedi rengin istihale-i in’ikasiyesinden neş’et ediyor. Ve bu kavle göre çiçekler dahi güneşin bir çeşit âyineleridir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Güneşin kamere ve seyyarelere, Fâtır-ı Hakîm’in izniyle verdiği nur ve feyizdir. Şu küllî ve geniş feyiz ve nurdan sonra kamer, o ziyanın gölgesi hükmünde olan nuru; güneşten küllî bir surette istifade eder, sonra hususi bir tarzda denizlere ve havaya ve parlak toprağa ve bir suret-i cüz’iyede denizin kabarcıklarına ve toprağın şeffaflarına ve havanın zerrelerine ifade ve ifazasıdır.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Güneşin emr-i İlahî ile cevv-i havayı ve denizlerin yüzlerini birer âyine ederek safi ve küllî ve gölgesiz bir in’ikası var. Sonra o güneş, denizin kabarcıklarına ve suyun katrelerine ve havanın reşhalarına ve karın şişeciklerine, her birine birer cüz’î aksi, birer küçük timsalini veriyor.</p>
<p>İşte güneşin her bir <strong>çiçeğe</strong> ve kamere mukabil her bir <strong>katreye</strong>, her bir <strong>reşhaya</strong>mezkûr üç cihette ikişer tarîk ile teveccüh ve ifazası var:</p>
<p><strong>Birinci tarîk:</strong> Bi’l-asale doğrudan doğruya berzahsız, hicabsızdır. Şu yol, nübüvvetin tarîkını temsil eder.</p>
<p><strong>İkinci yol:</strong> Berzahlar tavassut eder. Âyine ve mazharların kabiliyetleri, şemsin cilvelerine birer renk takıyor. Şu yol ise velayet mesleğini temsil eder.</p>
<p>İşte <strong>zühre</strong>, <strong>katre</strong>, <strong>reşha</strong> her birisi evvelki yolda diyebilirler ki: “Ben umum âlem güneşinin bir âyinesiyim.” Fakat ikinci yolda öyle diyemez. Belki “Ben kendi güneşimin âyinesiyim veyahut nevime tecelli eden güneşin âyinesiyim.” der. Çünkü güneşi öyle tanıyor. Bütün âleme bakar bir güneşi göremiyor. Halbuki o şahsın veyahut nevinin veya cinsinin güneşi, dar berzah içinde mahdud bir kayıt altında ona görünüyor. Halbuki kayıtsız, berzahsız, mutlak güneşin âsârını o mukayyed güneşe veremiyor. Çünkü bütün yeryüzünü ısıtmak, tenvir etmek, umum nebatat, hayvanatın hayatlarını tahrik etmek ve seyyaratı etrafında döndürmek gibi haşmet-nüma eserleri; o dar kayıt ve mahdud berzah içinde gördüğü güneşe, şuhud-u kalbî ile veremiyor. Belki o âsâr-ı acibeyi, eğer o şuurlu farz ettiğimiz üç şey, o kayıt altında gördüğü güneşe verse de sırf aklî ve imanî bir tarzda ve o mukayyed, ayn-ı mutlak olduğunu bir teslimiyet ile verebilir. Fakat o, insan gibi akıllı farz ettiğimiz <strong>zühre</strong>, <strong>katre</strong>, <strong>reşha</strong> şu hükümleri, yani pek büyük âsârı güneşlerine isnad etmeleri aklîdir, şuhudî değil. Belki bazen hükm-ü imanîleri, şuhud-u kevniyelerine müsademe eder. Pek güçlükle inanabilirler.</p>
<p>İşte, hakikate dar gelen ve bazı köşelerinde hakikatin azaları görünen ve hakikatle karışık şu temsil içine üçümüz de girmeliyiz. Üçümüz de kendimizi <strong>zühre</strong>, <strong>katre</strong>, <strong>reşha</strong> farz edeceğiz. Zira onlarda farz ettiğimiz şuur kâfi gelmiyor. Biz aklımızı dahi onlara katmalıyız. Yani onlar maddî güneşlerinden nasıl feyiz alıyorlar, biz de manevî güneşimizden öyle alıyoruz, anlamalıyız.</p>
<p>İşte, sen ey dünyayı unutmayan ve maddiyata tevaggul eden ve nefsi kesafet peyda eden arkadaş! Sen <strong>zühre</strong> ol. Nasıl ki o <strong>zühre</strong> çiçeği, ziya-yı şemsten inhilal etmiş bir renk alıyor. Ve o bir renk içinde şemsin timsalini karıştırıp kendine ziynetli bir suret giydiriyor. Zira senin istidadın dahi ona benzer.</p>
<p>Hem şu esbaba dalmış Eski Said gibi mektepli feylesof ise kamere âşık olan <strong>katre</strong> olsun ki kamer, güneşten aldığı ziya zıllini ona verir ve onun göz bebeğine bir nur verir. O da o nur ile parlar. Fakat o <strong>katre</strong> o nur ile yalnız kameri görür. Güneşi göremez, belki imanıyla görebilir.</p>
<p>Hem şu her şeyi doğrudan doğruya Cenab-ı Hak’tan bilir, esbabı bir perde telakki eder fakir adam, o da <strong>reşha</strong> olsun. Öyle bir <strong>reşha</strong> ki kendi zatında fakirdir. Hiçbir şeyi yok ki ona dayanıp <strong>zühre</strong> gibi kendine güvensin. Hiçbir rengi yok ki onunla görünsün. Başka şeyleri de tanımıyor ki ona teveccüh etsin. Hâlis bir safveti var ki doğrudan doğruya güneşin timsalini göz bebeğinde saklıyor. Şimdi madem biz bu üç şey yerine geçtik. Kendimize bakmalıyız. Bizde ne var? Ne yapacağız?</p>
<p>İşte bakıyoruz ki bir Zat-ı Kerîm, ihsanıyla bizi gayet derece tezyin ve tenvir ve terbiye ediyor. İnsan ise ihsan edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana kurbiyet ister ve görmek talep eder. Öyle ise her birimiz istidadımıza göre o muhabbet cazibesiyle sülûk edeceğiz.</p>
<p>Ey <strong>zühre-misal</strong>! Sen gidiyorsun fakat çiçek olarak git. İşte gittin. Terakki ede ede tâ bir mertebe-i külliyeye geldin. Güya bütün çiçeklerin hükmüne geçtin. Halbuki zühre, kesif bir âyinedir. Onda ziyadaki yedi renk inhilal ve inkisar eder. Şemsin aksini gizler. Sen, sevdiğin güneşin yüzünü görmekte muvaffak olamazsın. Çünkü kayıtlı olan renkler, hususiyetler dağıtıyor, perde çekiyor, gösteremiyor. Sen şu halde suretlerin, berzahların ortaya girmesiyle neş’et eden firaktan kurtulamazsın.</p>
<p>Lâkin bir şart ile kurtulabilirsin ki sen kendi nefsinin muhabbetine dalmış olan başını kaldırasın ve nefsin mehasini ile telezzüz ve iftihar eden nazarını çekesin, gökyüzündeki güneşin yüzüne atasın. Hem baş aşağı celb-i rızık için toprağa bakan yüzünü, yukarıdaki şemse çeviresin. Çünkü sen, onun âyinesisin. Vazifen, âyinedarlıktır. Bilsen, bilmesen hazine-i rahmet kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir. Evet, nasıl bir çiçek, güneşin küçücük bir âyinesidir. Şu koca güneş dahi gök denizinde Şems-i Ezelî’nin “Nur” isminden tecelli eden bir lem’anın katre-misal bir âyinesidir. Ey kalb-i insanî! Sen, nasıl bir güneşin âyinesi olduğunu bundan bil.</p>
<p>Bu şartı yaptıktan sonra kemalini bulursun. Fakat güneşi, nefsü’l-emirde nasıl ise öyle göremezsin. O hakikati, çıplak anlamazsın. Belki senin sıfatlarının renkleri ona bir renk verir ve kesafetli dürbünün bir suret takar. Ve kayıtlı kabiliyetin bir kayıt altına alır.</p>
<p>Şimdi sen dahi ey <strong>katre</strong> içine giren hakîm feylesof! Senin katre-i fikrin dürbünüyle, felsefenin merdiveniyle tâ kamere kadar terakki ettin, kamere girdin. Bak, kamer kendi zatında kesafetli, zulümatlıdır. Ne ziyası var, ne hayatı. Senin sa’yin beyhude, ilmin faydasız gitti.</p>
<p>Sen yeisin zulümatından ve kimsesizliğin vahşetinden ve ervah-ı habîsenin iz’acatından ve o vahşetin dehşetinden şu şartlar ile kurtulabilirsin ki tabiat gecesini terk edip hakikat güneşine teveccüh etsen ve yakînen inansan ki şu gece nurları, gündüz güneşinin ışıklarının gölgeleridir.</p>
<p>Bu şartı yaptıktan sonra, sen kemalini bulursun. Fakir ve karanlıklı kamer yerine, haşmetli güneşi bulursun. Fakat sen dahi öteki arkadaşın gibi güneşi safi göremezsin. Belki senin aklın ve felsefen, ünsiyet ve ülfet ettikleri perdeler arkasında ve ilim ve hikmetin nescettiği hicabların halfinde ve kabiliyetin verdiği bir renk içinde görebilirsin.</p>
<p>İşte <strong>reşha-misal</strong> üçüncü arkadaşınız ki hem fakirdir hem renksizdir. Güneşin hararetiyle çabuk tebahhur eder, enaniyetini bırakır, buhara biner, havaya çıkar. İçindeki madde-i kesife; nâr-ı aşk ile ateş alır, ziya ile nura döner. O ziyanın cilvelerinden gelen bir şuâya yapışır, yanaşır.</p>
<p>Ey <strong>reşha-misal</strong>! Madem doğrudan doğruya güneşe âyinedarlık ediyorsun, sen hangi mertebede bulunsan bulun, ayn-ı şemse karşı aynelyakîn bir tarzda, safi bakılacak bir delik, bir pencere bulursun. Hem o şemsin âsâr-ı acibesini ona vermekte müşkülat çekmeyeceksin. Ona lâyık haşmetli evsafını tereddütsüz verebilirsin. Saltanat-ı zatiyesinin dehşetli âsârını ona vermekte, hiçbir şey senin elinden tutup ondan vazgeçiremez. Seni ne berzahların darlığı, ne kabiliyetlerin kaydı, ne âyinelerin küçüklüğü seni şaşırtmaz; hilaf-ı hakikate sevk etmez. Çünkü sen safi, hâlis, doğrudan doğruya ona baktığın için anlamışsın ki mazharlarda görünen ve âyinelerde müşahede olunan güneş değil belki bir nevi cilveleridir, bir çeşit renkli akisleridir. Çendan o akisler onun unvanlarıdır fakat bütün âsâr-ı haşmetini gösteremiyorlar.</p>
<p>İşte şu hakikatle karışık temsilde böyle başka başka üç tarîk ile kemale gidilir. Ve o kemalâtın mezayasında ve mertebe-i şuhudun tafsilatında başka başkadırlar. Fakat neticede ve hakka iz’an ve hakikati tasdikte ittifak ederler.</p>
<p>İşte nasıl bir gece adamı ki hiç güneşi görmemiş. Yalnız kamer âyinesinde bir gölgesini görüyor. Güneşe mahsus haşmetli ziyayı, dehşetli cazibeyi aklına sığıştıramıyor. Belki görenlere teslim olup taklit ediyor.</p>
<p>Öyle de veraset-i Ahmediye (asm) ile Kadîr ve Muhyî gibi isimlerin mertebe-i uzmasına yetişmeyen, haşr-i a’zamı ve kıyamet-i kübrayı taklidî olarak kabul eder “Aklî bir mesele değildir.” der. Çünkü hakikat-i haşir ve kıyamet, ism-i a’zamın ve bazı esmanın derece-i a’zamının mazharıdır. Kimin nazarı oraya çıkmazsa taklide mecburdur. Kimin fikri oraya girse haşir ve kıyameti, gece gündüz, kış ve bahar derecesinde kolay görür, itminan-ı kalp ile kabul eder.</p>
<p>İşte şu sırdandır ki haşir ve kıyameti en a’zam mertebede, en ekmel tafsilatla Kur’an zikrediyor ve ism-i a’zamın mazharı olan Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm ders veriyor. Ve eski peygamberler ise hikmet-i irşadın iktizasıyla, bir derece basit ve iptidaî bir halde olan ümmetlerine, haşri en a’zam bir derecede, en geniş bir tafsilatla ders vermemişler. Hem şu sırdandır ki bir kısım ehl-i velayet bazı erkân-ı imaniyeyi mertebe-i uzmasında görmemişler veya gösterememişler. Hem şu sırdandır ki marifetullahta derecat-ı ârifîn çok tefavüt ediyor. Daha bunlar gibi çok esrar şu hakikatten inkişaf eder.</p>
<p>Şimdi şu temsil hem bir derece hakikati ihsas ettiğinden hem hakikat çok geniş ve çok derin olduğundan biz dahi temsil ile iktifa ediyoruz. Haddimizin ve tâkatimizin fevkinde olan esrara girişmeyeceğiz.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Said Nursi,Sözler,24.Söz,2.dal</p>
<p><strong>Hâşiye:</strong> Her tabakada dahi üç taife var. Temsildeki üç misal, her tabakadaki o üç taifeye, belki dokuz taifeye bakar. Yoksa üç tabakaya değil.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilahi-isimlerin-tecellisinde-mertebeler/">İlâhî isimlerin tecellîsinde mertebeler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilahi-isimlerin-tecellisinde-mertebeler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslümanlar teknolojide neden geri kaldılar?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muslumanlar-teknolojide-neden-geri-kaldilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muslumanlar-teknolojide-neden-geri-kaldilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Mar 2018 15:59:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanlar teknolojide neden geri kaldılar?]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanlar ve Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20458</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müslümanlar teknolojide neden bu kadar geri kaldılar? Sorun müslümanlarda mı? Üçüncü İşaret: Ehl-i bid’a diyorlar ki: “Bu taassub-u dinî, bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak, taassubu bırakmakla olur. Avrupa, taassubu bıraktıktan sonra terakki etti?” Elcevab: Yanlışsınız ve aldanmışsınız veya aldatıyorsunuz. Çünki Avrupa, dininde mutaassıbdır. Hattâ bir âdi Bulgar’a veya bir nefer-i İngiliz’e veya bir serseri Fransız’a “Sarık [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muslumanlar-teknolojide-neden-geri-kaldilar/">Müslümanlar teknolojide neden geri kaldılar?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/maxresdefault.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20460 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/maxresdefault-300x169.jpg" alt="" width="330" height="186" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/maxresdefault-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/maxresdefault-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/maxresdefault-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/maxresdefault-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/maxresdefault-1536x864.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/maxresdefault.jpg 1600w" sizes="(max-width: 330px) 100vw, 330px" /></a></strong></p>
<p><strong>Müslümanlar teknolojide neden bu kadar geri kaldılar? Sorun müslümanlarda mı?</strong></p>
<div id="content" class="site-content ">
<div class="wrapper main-wrapper clear">
<div id="primary" class="content-area ">
<article id="post-1222" class="post-1222 post type-post status-publish format-standard hentry category-ana-sayfa category-karma-dersler-1 category-ictimai tag-17-lema-7-nota tag-24-mektub-3-nevi-dua tag-29-mektub-7-ksm-3-isaret tag-din-bizi-geri-birakti tag-musluman-ve-teknoloji tag-muslumanlar-geri-mi tag-muslumanlar-neden-geri tag-muslumanlar-teknolojide-neden-geri-kaldi tag-taassub-u-dini tag-taassubu-dini-bizi-geri-birakti">
<div class="entry-row">
<div class="entry-wrapper">
<div class="entry-content">
<p><strong>Üçüncü İşaret: </strong>Ehl-i bid’a diyorlar ki: “Bu taassub-u dinî, bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak, taassubu bırakmakla olur. Avrupa, taassubu bıraktıktan sonra terakki etti?”</p>
<p><strong>Elcevab: </strong>Yanlışsınız ve aldanmışsınız veya aldatıyorsunuz. Çünki Avrupa, dininde mutaassıbdır. Hattâ bir âdi Bulgar’a veya bir nefer-i İngiliz’e veya bir serseri Fransız’a “Sarık sar. Sarmazsan hapse atılacaksın!” denilse, taassubları muktezasınca diyecek: “Hapse değil, öldürseniz bile, dinime ve milliyetime bu hakareti yapmayacağım!”</p>
<p><strong>Hem tarih şahiddir ki: Ehl-i İslâm ne vakit dinine tam temessük etmiş ise, o zamana nisbeten terakki etmiş</strong>. Ne vakit salabeti terketmişse, tedenni etmiş. Hristiyanlık ise, bilakistir. Bu da, mühim bir fark-ı esasîden neş’et etmiş.</p>
<p>Hem İslâmiyet, sair dinlere kıyas edilmez. Bir müslüman İslâmiyetten çıksa ve dinini terketse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez; belki Cenab-ı Hakk’ı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şey’i tanımaz; belki kendinde kemalâta medar olacak bir vicdan bulunmaz, tefessüh eder. Onun için İslâmiyet nazarında, harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa musalaha etse, dâhilde olsa cizye verse; İslâmiyetçe hayatı mahfuzdur. Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünki vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir hükmüne geçer. Halbuki Hristiyanın bir dinsizi, yine  hayat-ı içtimaiyeye nâfi’ bir vaziyette kalabilir. Bazı mukaddesatı kabul eder ve bazı peygamberlere inanabilir ve Cenab-ı Hakk’ı bir cihette tasdik edebilir.</p>
<p>Acaba bu ehl-i bid’a ve doğrusu ehl-i ilhad, bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar? Eğer idare ve asayişi düşünüyorlarsa; Allah’ı bilmeyen dinsiz on serserinin idaresi ve şerlerini def’etmesi, bin ehl-i diyanetin idaresinden daha müşkildir. Eğer terakkiyi düşünüyorlarsa; öyle dinsizler idare-i hükûmete muzır oldukları gibi, terakkiye dahi manidirler. Terakki ve ticaretin esası olan emniyet ve asayişi kırıyorlar. Doğrusu onlar, meslekçe tahribatçıdırlar. Dünyada en büyük ahmak odur ki, böyle dinsiz serserilerden terakki ve saadet-i hayatiyeyi beklesin. Böyle ahmaklardan mühim bir mevkii işgal eden birisi demiş ki: “Biz, Allah Allah diye diye geri kaldık. Avrupa, top tüfek diye diye ileri gitti.”</p>
<p>“Cevab-ül ahmak-is sükût” kaidesince, böylelere karşı cevab sükûttur. Fakat bazı ahmakların arkasında bedbaht gafiller bulunduğundan deriz ki:</p>
<p>Ey bîçareler! Bu dünya bir misafirhanedir. Her günde otuzbin şahid, cenazeleriyle “El-mevtü hak” hükmünü imza ediyorlar ve o davaya şehadet ediyorlar. Ölümü öldürebilir misiniz? Bu şahidleri tekzib edebilir misiniz? Madem edemiyorsunuz; mevt, Allah Allah dedirtir. Sekeratta Allah Allah yerine; hangi topunuz, hangi tüfeğiniz, zulümat-ı ebedîyi o sekerattakinin önünde ışıklandırır, ye’s-i mutlakını ümid-i mutlaka çevirebilir? Madem ölüm var, kabre girilecek; bu hayat gidiyor, bâki bir hayat geliyor. Bir defa top tüfek denilse; bin defa Allah Allah demek lâzım gelir. Hem Allah yolunda olsa; tüfek de Allah der, top da Allahü Ekber diye bağırır, Allah ile iftar eder, imsak eder.(Said Nursi,Mektubat,29.Mektub)</p>
<p><b>&#8212;&#8211;</b></p>
<p><strong>Yedinci Nota: </strong>Ey müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san’at ve terakkiyat-ı ecnebiyeye cebr ile sevkeden bedbaht hamiyet-füruş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın! Eğer böyle ahmakane körükörüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i katil hükmünde o dinsizler zarar verecekler. Çünki mürtedin vicdanı tamam bozulduğundan, hayat-ı içtimaiyeye zehir olur. Ondandır ki, ilm-i usûlde “Mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Kâfir eğer zimmî olsa veya musalaha etse, hakk-ı hayatı var.” diye usûl-i Şeriatın bir düsturudur. Hem mezheb-i Hanefiyede, ehl-i zimmeden olan bir kâfirin şehadeti makbuldür. Fakat fâsık merdud-üş şehadettir, çünki haindir.</p>
<p>Ey bedbaht fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve “Ekseriyetin efkârı benimle beraberdir” deme! Çünki fâsık adam, fıskı isteyerek ve bizzât taleb edip girmemiş; belki içine düşmüş çıkamıyor. Hiçbir fâsık yoktur ki, sâlih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki, el’iyazü billah irtidad ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın.</p>
<p><strong>Ey divane baş ve bozuk kalb! </strong>Zanneder misin ki, “Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyahud düşünmüyorlar ki, fakr-ı hale düşmüşler ve ikaza muhtaçtırlar; tâ ki dünyadan hissesini unutmasınlar.” Zannın yanlıştır, tahminin hatadır. Belki hırs şiddetlenmiş, onun için fakr-ı hale düşüyorlar. Çünki mü’minde hırs, sebeb-i hasarettir ve sefalettir. اَلْحَرِيصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ durub-u emsal hükmüne geçmiştir.</p>
<p>Evet insanı dünyaya çağıran ve sevkeden esbab çoktur. Başta nefis ve hevası ve ihtiyaç ve havassı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın surî tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâîleri var. Halbuki bâki olan âhirete ve uzun hayat-ı ebediyeye davet eden azdır. Eğer sende zerre mikdar bu bîçare millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye yardım eden azlara imdad etmek lâzım gelir. Yoksa o az dâîleri susturup, çoklara yardım etsen şeytana arkadaş olursun.</p>
<p><strong>Âyâ zanneder misin; bu milletin fakr-ı hali, dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir tenbellikten neş’et ediyor. Bu zanda hata ediyorsun. Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hind’deki Mecusi ve Berahime ve Afrika’daki zenciler gibi, Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler. Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade müslümanların elinde bırakılmıyor. Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasbediyor.</strong></p>
<p>Sizin cebren böyle ehl-i imanı mimsiz medeniyete sevketmekteki maksadınız, eğer memlekette asayiş ve emniyet ve kolayca idare etmek ise, kat’iyyen biliniz ki; hata ediyorsunuz, yanlış yola sevkediyorsunuz. Çünki itikadı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde asayiş temini, binler ehl-i salahatın idaresinden daha müşkildir.</p>
<p>İşte bu esaslara binaen ehl-i İslâm, dünyaya ve hırsa sevketmeye ve teşvik etmeye muhtaç değildirler. Terakkiyat ve asayişler, bununla temin edilmez. Belki mesaîlerinin tanzimine ve mabeynlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evamir-i kudsiyesiyle ve takva ve salabet-i diniye ile olur.(Said Nursi,Lemalar,17.Lema)</p>
</div>
</div>
</div>
</article>
<nav class="navigation post-navigation" role="navigation">
<div class="nav-links">
<div class="nav-next">
<div class="nav-bg"></div>
</div>
</div>
</nav>
</div>
</div>
</div>
<footer id="colophon" class="site-footer" role="contentinfo">
<div class="wrapper-top">
<div class="wrapper ">
<aside id="content-bottom-widgets" class="content-bottom-widgets" role="complementary">
<div class="widget-area"></div>
</aside>
</div>
</div>
<div class="wrapper-bottom">
<div class="wrapper">
<div class="site-info"></div>
</div>
</div>
</footer>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muslumanlar-teknolojide-neden-geri-kaldilar/">Müslümanlar teknolojide neden geri kaldılar?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muslumanlar-teknolojide-neden-geri-kaldilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in I&#8217;caz ve Belâgatına Dair Kısa Lem&#8217;alar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuran-i-kerimin-icaz-ve-belagatina-dair-kisa-lemalar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuran-i-kerimin-icaz-ve-belagatina-dair-kisa-lemalar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 23 Feb 2018 19:27:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim'in I'caz ve Belâgatına Dair Kısa Lem'alar]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20308</guid>

					<description><![CDATA[<p>İ&#8217;lem Eyyühel-Aziz! Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;cizü&#8217;l-Beyan&#8217;ın i&#8217;caz ve belâgatına dair &#8220;Lemaat&#8221; namındaki eserimde izah edilen bazı lem&#8217;aları dinleyeceksin: 1- Kur&#8217;anın okunuşunda yüksek bir selaset vardır ki, lisanlara ağır gelmez. 2&#8211; Büyük bir selâmet vardır ki, lafzan ve manen hatadan sâlimdir. 3&#8211; Âyetler arasında büyük bir tesanüd vardır ki, kârgir binalar gibi, âyetleri birbirine dayanarak bünye-i Kur&#8217;aniyeyi sarsılmaktan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-i-kerimin-icaz-ve-belagatina-dair-kisa-lemalar/">Kur’an-ı Kerim’in I’caz ve Belâgatına Dair Kısa Lem’alar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/unnamed.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20311 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/unnamed-300x158.jpg" alt="" width="323" height="170" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/unnamed-300x158.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/unnamed.jpg 529w" sizes="(max-width: 323px) 100vw, 323px" /></a></strong></p>
<p><strong>İ&#8217;lem Eyyühel-Aziz!</strong></p>
<p>Kur&#8217;an-ı Mu&#8217;cizü&#8217;l-Beyan&#8217;ın i&#8217;caz ve belâgatına dair &#8220;Lemaat&#8221; namındaki eserimde izah edilen bazı lem&#8217;aları dinleyeceksin:</p>
<p><strong>1-</strong> Kur&#8217;anın okunuşunda yüksek bir selaset vardır ki, lisanlara ağır gelmez.</p>
<p><strong>2</strong>&#8211; Büyük bir selâmet vardır ki, lafzan ve manen hatadan sâlimdir.</p>
<p><strong>3</strong>&#8211; Âyetler arasında büyük bir tesanüd vardır ki, kârgir binalar gibi, âyetleri birbirine dayanarak bünye-i Kur&#8217;aniyeyi sarsılmaktan vikaye ediyor.</p>
<p><strong>4</strong>&#8211; Büyük bir tenasüb, tecavüb, teavün vardır ki; âyetleri birbirine ecnebi olmadığı gibi, birbirinin vuzuhuna yardım, istizahına cevab veriyor.</p>
<p><strong>5</strong>&#8211; Parça parça, ayrı ayrı zamanlarda nâzil olduğu halde, şiddet-i tenasübden sanki bir defada nâzil olmuştur.</p>
<p><strong>6</strong>&#8211; Esbab-ı nüzul ayrı ayrı ve mütebayin olduğu halde, şiddet-i tesanüdden sanki sebeb birdir.</p>
<p><strong>7</strong>&#8211; Mükerrer mütefavit suallere cevab olduğu halde, şiddet-i imtizac ve ittihaddan sanki sual birdir.</p>
<p><strong>8</strong>&#8211; Müteaddid, mütegayir hâdisata beyan olduğu halde, kemal-i intizamdan sanki hâdise birdir ve bir hâdiseye cevabdır.</p>
<p><strong>9</strong>&#8211; &#8220;Tenezzülât-ı İlahiye&#8221; ile tabir edilen muhatabların fehimlerine yakın ve münasib üslûblar üzerine nâzil olmuştur.</p>
<p><strong>10</strong>&#8211; Bütün zaman ve mekânlarda gelip geçen insanlara tevcih-i kelâm ettiği halde, suhulet-i beyandan dolayı sanki muhatab birdir.</p>
<p><strong>11</strong>&#8211; İrşadın gayelerine îsal için tekrarları tahkik ve takriri ifade eder. Maahâzâ, tekrarları halel vermez. İadesi, zevki izale etmez. Tekerrür ettikçe misk gibi kokar.</p>
<p><strong>12</strong>&#8211; Kur&#8217;an kalblere kut ve gıdadır. Ruhlara şifadır. Gıdanın tekrarı kut&#8217;u artırır. Tekerrür etmekle daha me&#8217;luf ve me&#8217;nus olduğundan, lezzeti artar.</p>
<p><strong>13</strong>&#8211; İnsan maddî hayatında; her anda havaya, her vakit suya, her zaman ve her gün gıdaya, her hafta ziyaya muhtaçtır. Bunların tekerrürü haddizâtında tekerrür olmayıp, ihtiyaçların tekerrürü içindir.</p>
<p>Kezalik insan hayat-ı ruhiyesi cihetiyle Kur&#8217;anda zikredilen bütün nevilere muhtaçtır. Bazı nevilere her anda muhtaçtır. &#8220;Hüvallah&#8221; gibi. Çünki ruh bunun ile nefes alıyor. Bazı nevilere her vakit, bazılarına her zaman muhtaçtır. İşte hayat-ı kalbiyenin ihtiyaçlarına binaen Kur&#8217;an tekrarlar yapıyor. Meselâ: &#8220;Bismillah&#8221;, hava-i nesîmî gibi kalbi ve ruhu tatmin ettiğinden kesret-i ihtiyaca binaen Kur&#8217;anda çok tekrar edilmiştir.</p>
<p><strong>14</strong>&#8211; Kıssa-i Musa gibi bazı hâdisat-ı cüz&#8217;iyenin tekrarı, o hâdisenin büyük bir düsturu tazammun ettiğine işarettir.</p>
<p><strong>Hülâsa</strong>:</p>
<p>Kur&#8217;an hem zikirdir, hem fikirdir, hem hikmettir, hem ilimdir, hem hakikattir, hem şeriattır, hem sadırlara şifa, mü&#8217;minlere hüda ve rahmettir.</p>
<p>Said Nursi &#8211; Mesnevi-i Nuriye(RNK) &#8211; 123</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-i-kerimin-icaz-ve-belagatina-dair-kisa-lemalar/">Kur’an-ı Kerim’in I’caz ve Belâgatına Dair Kısa Lem’alar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuran-i-kerimin-icaz-ve-belagatina-dair-kisa-lemalar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelal&#8217;i Kayyum&#8217;dur.</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bu-kainatin-halik-i-zulcelali-kayyumdur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bu-kainatin-halik-i-zulcelali-kayyumdur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Jan 2018 22:56:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelal'i Kayyum'dur.]]></category>
		<category><![CDATA[Kayyumiyet]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Tabiat]]></category>
		<category><![CDATA[Tesadüf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19737</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelal&#8217;i Kayyum&#8217;dur. Yani bizâtihî kaimdir, daimdir, bâkidir. Bütün eşya onunla kaimdir, devam eder ve vücudda kalır, beka bulur. Eğer kâinattan bir dakikacık olsun o nisbet-i kayyumiyet kesilse, kâinat mahvolur. Hem o Zât-ı Zülcelal&#8217;in kayyumiyetiyle beraber Kur&#8217;an-ı Azîmüşşan&#8217;da ferman ettiği gibi ﻟَﻴْﺲَ ﻛَﻤِﺜْﻠِﻪِ ﺷَﻲْﺀٌ dür. Yani ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef&#8217;alinde naziri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bu-kainatin-halik-i-zulcelali-kayyumdur/">Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelal’i Kayyum’dur.</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/bu-kainatin-halik-i-zulcelali-kayyumdur/unnamed-8/" rel="attachment wp-att-19738"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19738" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/unnamed.jpg" alt="" width="511" height="287" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/unnamed.jpg 511w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/unnamed-300x168.jpg 300w" sizes="(max-width: 511px) 100vw, 511px" /></a></p>
<p>Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelal&#8217;i Kayyum&#8217;dur.</p>
<p>Yani bizâtihî kaimdir, daimdir, bâkidir. Bütün eşya onunla kaimdir, devam eder ve vücudda kalır, beka bulur. Eğer kâinattan bir dakikacık olsun o nisbet-i kayyumiyet kesilse, kâinat mahvolur. Hem o Zât-ı Zülcelal&#8217;in kayyumiyetiyle beraber Kur&#8217;an-ı Azîmüşşan&#8217;da ferman ettiği gibi</p>
<p>ﻟَﻴْﺲَ ﻛَﻤِﺜْﻠِﻪِ ﺷَﻲْﺀٌ</p>
<p>dür. Yani ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef&#8217;alinde naziri yoktur, misli olmaz, şebihi yoktur, şeriki olmaz.</p>
<p>Evet bütün kâinatı bütün şuunatıyla ve keyfiyatıyla kabza-i rububiyetinde tutup, bir hane ve bir saray hükmünde kemal-i intizam ile tedbir ve idare ve terbiye eden bir Zât-ı Akdes&#8217;e misil ve mesîl ve şerik ve şebih olmaz, muhaldir.</p>
<p>Evet bir zât ki, ona yıldızların icadı zerreler kadar kolay gele..<br />
-ve en büyük şey en küçük şey gibi kudretine müsahhar ola..<br />
-ve hiçbir şey hiçbir şeye, hiçbir fiil hiçbir fiile mani olmaya..<br />
-ve hadsiz efrad, bir ferd gibi nazarında hazır ola.. ve bütün sesleri birden işite..<br />
-ve umumun hadsiz hâcatını birden yapabile..<br />
-ve kâinatın mevcudatındaki bütün intizamat ve mizanların şehadetiyle hiçbir şey, hiçbir hal, daire-i meşiet ve iradesinden hariç olmaya..<br />
-ve hiçbir mekânda olmadığı halde, herbir yerde ve herbir mekânda kudretiyle, ilmiyle hazır ola..<br />
-ve herşey ondan nihayet derecede uzak olduğu halde, o ise herşeye nihayet derecede yakın olabilen bir Zât-ı Hayy-ı Kayyum-u Zülcelal&#8217;in elbette hiçbir cihetle misli, naziri, şeriki, veziri, zıddı, niddi olmaz ve olması muhaldir.</p>
<p>Yalnız mesel ve temsil suretinde şuunat-ı kudsiyesine bakılabilir. Risale-i Nur&#8217;daki bütün temsilat ve teşbihat, bu mesel ve temsil nev&#8217;indendirler.</p>
<p>İşte böyle misilsiz ve Vâcibü&#8217;l-Vücud ve maddeden mücerred ve mekândan münezzeh ve tecezzisi ve inkısamı her cihetle muhal ve tagayyür ve tebeddülü mümteni ve ihtiyaç ve aczi imkân haricinde olan bir Zât-ı Akdes&#8217;in kâinat safahatında ve tabakat-ı mevcudatında tecelli eden bir kısım cilvelerini ayn-ı Zât-ı Akdes tevehhüm ederek bir kısım mahlukatına uluhiyetin ahkâmını veren ehl-i dalalet insanların bir kısmı, o Zât-ı Zülcelal&#8217;in bazı eserlerini tabiata isnad etmişler. Halbuki Risale-i Nur&#8217;un müteaddid yerlerinde kat&#8217;î bürhanlarla isbat edilmiş ki:</p>
<p>-Tabiat bir san&#8217;at-ı İlahiyedir, Sâni&#8217; olmaz..<br />
-bir kitabet-i Rabbaniyedir, kâtib olmaz..<br />
-bir nakıştır, nakkaş olamaz..<br />
-bir defterdir, defterdar olmaz..<br />
-bir kanundur, kudret olmaz..<br />
-bir mistardır, masdar olmaz..<br />
-bir kabildir, münfail olur; fâil olmaz..<br />
-bir nizamdır, nâzım olamaz..<br />
-bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri&#8217; olamaz.</p>
<p>Farz-ı muhal olarak en küçük bir zîhayat mahluk tabiata havale edilse, &#8220;bunu yap&#8221; denilse; Risale-i Nur&#8217;un çok yerlerinde kat&#8217;î bürhanlarla isbat edildiği gibi, o küçük zîhayatın a&#8217;zâları ve cihazatları adedince kalıblar, belki makineler bulundurmak gerektir; tâ ki, tabiat o işi görebilsin.</p>
<p>Said Nursi r.h &#8211; Lemalar(RNK) &#8211; 385</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bu-kainatin-halik-i-zulcelali-kayyumdur/">Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelal’i Kayyum’dur.</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bu-kainatin-halik-i-zulcelali-kayyumdur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kainatta Görülen Hüsn-ü Sanat Dahi Risalete Delalet ve Şehadet Eder</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kainatta-gorulen-husn-u-sanat-dahi-risalete-delalet-ve-sehadet-eder/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kainatta-gorulen-husn-u-sanat-dahi-risalete-delalet-ve-sehadet-eder/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Dec 2017 13:06:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Kainatta Görülen Hüsn-ü Sanat Dahi Risalete Delalet ve Şehadet Eder]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah'ın Risaleti]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19484</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kâinatta görünen hüsn-ü san&#8217;at dahi risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) delalet ve şehadet eden kat&#8217;î bir delildir. Zira, şu zînetli masnuatın cemali, hüsn-ü san&#8217;at ve zîneti izhar eder. San&#8217;at ve suretin güzelliği, Sâni&#8217;de güzelleştirmek ve zînetlendirmek isteği mevcud olduğuna delalet eder. Güzelleştirmek ve zînetlendirmek sıfatları, Sâni&#8217;in san&#8217;atına olan muhabbetine delalet eder. Bu muhabbet ise, masnuatın en ekmeli [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kainatta-gorulen-husn-u-sanat-dahi-risalete-delalet-ve-sehadet-eder/">Kainatta Görülen Hüsn-ü Sanat Dahi Risalete Delalet ve Şehadet Eder</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kainatta-gorulen-husn-u-sanat-dahi-risalete-delalet-ve-sehadet-eder/buyuklerin-kaleminden-resulullah-sav-810x300/" rel="attachment wp-att-19510"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19510" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/buyuklerin-kaleminden-resulullah-sav-810x300.jpg" alt="" width="481" height="178" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/buyuklerin-kaleminden-resulullah-sav-810x300.jpg 810w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/buyuklerin-kaleminden-resulullah-sav-810x300-600x222.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/buyuklerin-kaleminden-resulullah-sav-810x300-300x111.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/buyuklerin-kaleminden-resulullah-sav-810x300-768x284.jpg 768w" sizes="(max-width: 481px) 100vw, 481px" /></a></p>
<p>Kâinatta görünen hüsn-ü san&#8217;at dahi risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) delalet ve şehadet eden kat&#8217;î bir delildir.</p>
<p>Zira, şu zînetli masnuatın cemali, hüsn-ü san&#8217;at ve zîneti izhar eder. San&#8217;at ve suretin güzelliği, Sâni&#8217;de güzelleştirmek ve zînetlendirmek isteği mevcud olduğuna delalet eder. Güzelleştirmek ve zînetlendirmek sıfatları, Sâni&#8217;in san&#8217;atına olan muhabbetine delalet eder.</p>
<p>Bu muhabbet ise, masnuatın en ekmeli insan olduğuna delildir. Çünki o muhabbetin mazhar ve medarı insandır. İnsan dahi masnuatın en câmi&#8217; ve en garibi olduğundan şecere-i hilkate bir semere-i şuuriyedir. İnsan bir semere gibi olduğu cihetle kâinatın eczası arasında en câmi&#8217; ve baîd bir cüz&#8217;dür. İnsan zîşuur ve câmi&#8217; olduğu cihetle, nazarı âmm, şuuru küllî olur. Nazarı âmm olduğundan şecere-i hilkati tamamıyla görür; şuuru da küllî olduğundan Sâni&#8217;in makasıdını bilir. Öyle ise, insan Sâni&#8217;in muhatab-ı hâssıdır.</p>
<p>Evet âmm ve şümullü olan nazar ve şuurunu Sâni&#8217;in ibadetine ve muhabbetine sarf ve san&#8217;atını istihsan, takdir ve teşhirine tevcih ve nimetlerinin şükrüne istimal eden bir ferd, verdiği nimetlere karşı şükür isteyen ve yarattığı mahlukatı ibadete, şükre davet eden Sâni&#8217;in has muhatab ve habibidir.</p>
<p>Ey insanlar! Zikredilen ahval ve şuunatla muttasıf olan Hazret-i Muhammed&#8217;in (A.S.M.) Sâni&#8217;in o ferd-i ferîd dediğimiz muhatab-ı hâssı olmamasına imkân var mıdır?</p>
<p>Ve tarihinizin gösterdiği nev&#8217;-i beşerden en büyük insanlar arasında, bu makama daha lâyık diğer bir şahıs var mıdır?</p>
<p>Ey gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar!</p>
<p>Bakınız, insan âleminde iki daire ve iki levha vardır:</p>
<p><strong>Birinci daire:</strong><br />
Rububiyet dairesidir.</p>
<p><strong>İkinci daire:</strong><br />
Ubudiyet dairesidir.</p>
<p><strong>Birinci levha:</strong><br />
Hüsn-ü san&#8217;attır.</p>
<p><strong>İkinci levha ise:</strong><br />
Tefekkür ve istihsandır.</p>
<p>Bu iki daire ile iki levha arasındaki münasebete bakınız ki: Ubudiyet dairesi bütün kuvvetiyle rububiyet dairesi hesabına çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsan levhası da bütün işaretleriyle hüsn-ü san&#8217;at ve nimet levhasına bakıyor. Bu hakikatı gözün ile gördükten sonra, rububiyet ve ubudiyet dairelerinin reisleri arasında en büyük bir münasebetin bulunmamasına aklınca imkân var mıdır?</p>
<p>Ve Sâni&#8217;in makasıdına kemal-i ihlas ile hizmet eden ubudiyet reisinin Sâni&#8217; ile azîm bir münasebeti ve kavî bir intisabı ve o intisab ile her iki daire reisleri arasında bir muarefe ve mükâleme ve alış-verişin olmamasına ihtimal var mıdır?</p>
<p>Öyle ise bilbedahe tahakkuk etti ki; ubudiyet reisi, rububiyetin has mahbub ve makbulüdür.</p>
<p>Ey insan! Bu süslü masnuatı enva&#8217;-ı mehasinle tezyin eden ve bütün zîhayat olanların zevklerine, iştihalarına göre bu kadar nimetleri in&#8217;am eden Sâni&#8217;in en kâmil, en cemil ve ibadetine kemal-i iştiyakla teveccüh eden ve Sâni&#8217;in mehasin-i san&#8217;atına takdir ve istihsanatıyla arş ve ferşi taraba, sevinmeye getiren ve Sâni&#8217;in ihsanatına yaptığı teşekkürat ve tekbirat ile berr ve bahri cezbeye getiren şu güzel mahluk ve masnuuna iltifat edip sözünü nazar-ı itibara almaması ve teşekküratına mukabele etmemesi ve teveccüh edip kendisiyle konuşmaması ve iktidarına göre bütün mahlukata bir imam ve mürşid yapmaması imkânı var mıdır?</p>
<p>*-*-*<br />
Said Nursi(r.h) &#8211; Mesnevi-i Nuriye(RNK) &#8211; 29</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kainatta-gorulen-husn-u-sanat-dahi-risalete-delalet-ve-sehadet-eder/">Kainatta Görülen Hüsn-ü Sanat Dahi Risalete Delalet ve Şehadet Eder</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kainatta-gorulen-husn-u-sanat-dahi-risalete-delalet-ve-sehadet-eder/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
