<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Rasim Özdenören | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/rasim-ozdenoren/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 12 Dec 2019 13:19:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Rasim Özdenören | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ölümü Dolayımında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/olumu-dolayiminda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/olumu-dolayiminda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Dec 2019 13:19:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[ebedi hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizin (sav) irtihâli]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23666</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ölümün, hayata ilişkin bir gerçek olduğunu, ölümün ancak hayatın var olmasıyla var olabileceğini görmez­likten gelme hususunda ne güçlü bir eğilim içindeyiz! Bu eğilim bizi, ölümü, sanki hayat olmasa da olabilirmiş gibi bir telakkiye sürüklüyor. Böylece, çoğu kez hayata anlamını veren olgunun (gerçeğin) ölüm olduğunu ko­layca atlayıveriyoruz. Böylece, ölümü görmezlikten ge­lirsek hayatı ebedileştireceğimizi mi sanıyoruz acaba? [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/olumu-dolayiminda/">Ölümü Dolayımında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-8151 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/ey-olum-diriltmeden-oldur-beni.png" alt="" width="320" height="237" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/ey-olum-diriltmeden-oldur-beni.png 320w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/ey-olum-diriltmeden-oldur-beni-300x222.png 300w" sizes="(max-width: 320px) 100vw, 320px" /></p>
<p>Ölümün, hayata ilişkin bir gerçek olduğunu, ölümün ancak hayatın var olmasıyla var olabileceğini görmez­likten gelme hususunda ne güçlü bir eğilim içindeyiz! Bu eğilim bizi, ölümü, sanki hayat olmasa da olabilirmiş gibi bir telakkiye sürüklüyor. Böylece, çoğu kez hayata anlamını veren olgunun (gerçeğin) ölüm olduğunu ko­layca atlayıveriyoruz. Böylece, ölümü görmezlikten ge­lirsek hayatı ebedileştireceğimizi mi sanıyoruz acaba? Oysa ölüm, hayatın bulunmadığı bir yerde bulunmaz, hayatın olmadığı yerde ölüm de yok olur; hayat yoksa ölüm de yoktur. Ve daha da paradoksal olanı ölümün yok sayıldığı bir hayatın anlamını bulma imkânı orta­dan kalkar. Çünkü ebedî olarak yaşanacak bir hayat­ta hayatın kıymeti kalmaz. Hayatın kıymetinin ortadan kalktığı bir hayatta insanlar arasında kurulabilecek hiç­bir ilişkiye, ne düzen ilişkisine, ne adalet ilişkisine ne aşk ilişkisine, hiçbir ilişkiye ve hiçbir olguya bir yer ve bir anlam bulma imkânı kalmaz.</p>
<p>Ebedî hayat, ölüme yer vermeyen bir hayat, aslında yalnızca adaletsizliğin ve ıs­tırabın önünü açık tutmuş olur. Suçun önü açık tutulmuş olur, fakat buna mukabil cezanın anlamı ortadan kalkar. Ölümsüz olan bir hayatta insanların ölmeye çare arayacaklarından kuşku duyulmamak; hâlen ölümsüz­lüğe çare aradığını sananlar, aslında, ölümsüzlüğün bu­lunduğu hayatta aynı zamanda şimdiki ölümlü hayatın şartlarının da geçerli olabileceği türünden bir yanılgının içinde döneniyor. Oysa ölümün olmadığı bir hayat dü­zeni, bizim şimdi yaşadığımız hayat düzeninden farklı olurdu; ölümlü olan hayatla ölümün bulunmadığı hayat arasında bir kıyas birimi bulmak veya böyle bir kıyas bi­limi oluşturmak mümkün görünmemektedir.</p>
<p>Efendimizin (sav) irtihâli üzerine Hz. Ebu Bekir&#8217;in (ra), onun yüzüne bakarak; &#8220;Öldün, bir daha ölmeyeceksin!&#8221; demesi, ölümün hayata ilişkin bir gerçeklik olduğunu çarpıcı bir ifadeyle ortaya koyuyordu. İnsan ancak öle­cek mümsüz olan bir hayata intikal edebiliyor. Ölümün bulunmadığı bir hayatta, hayat artık bizim şimdi içinde yaşadığımız hayattan bütünüyle farklı bir şartı içerir. Bir bakıma, aslında, içinde hayatın bulunmadığı bir hayattır bu; öte dünya hayatını, şimdi içinde yaşadığımız hayata kıyaslayabileceğimiz bir ölçüt mevcut değildir ve böy­le bir ölçüt asla bulunamayacaktır! Öte dünya ebediyen yaşanacak bir yerse, ölümün olmadığı bir yerse, bu de­mektir ki orada yaşanacak hayata bu dünyaya ilişkin şeriatla da bir ilgisi bulunmayacaktır. Şayet öte dünya­lı bir şeriat varsa, bu, insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemek için var kılınmış olamaz; böyle bir şeriat ancak mutlak biçimde hükümferma olabilir. Oysa şimdi içinde yaşadığımız dünyanın şeriatı insanları birbirinden razı kılabilecek bir düzeni oluşturmaya matuf bulunmakta­dır. Bir daha ölümle karşılaşma imkânının ortadan kaldirildiği bir hayatta, tanımı icabı bütün ölçüler ve bütün ölçütler mutlaktır ve mutlaka ayarlıdır.</p>
<p>Hayvanda ölüm fikri yoktur; hayvanda hayatta kalma içgüdüsü ve hayatta kalmak için kendini savunma gü­düsü vardır. Bu, ölüm fikrinden farklı bir olgudur. Oysa insanda ölüm fikri vardır ve fakat insan aynı zamanda bu fikri kendinden uzak tutma çabası içindedir. İnsanın bütün faaliyetleri ölümün var olmasına göre ayarlıyken, o, gene de, ölüm yokmuşçasına yaşama eğilimindedir.</p>
<p>Hayatın başlangıcında elbette aşk vardı: Bedene nefe­sin üflenmesi, nefesle bedenin buluşması bu aşkın ürünü olarak ortaya çıktı ve onun kendini idamesi aynı aşkın sürekli kendini yenilemesi olarak tecelli etti ve ediyor.</p>
<p>Demek ki var oluşumuzun en dibinde mevcut bulu­nan özün, asal unsurunun aşk ve ölüm olduğunu söylü­yoruz. İnsanın, bir bakıma aşkla ölüm arasında sürekli bir mekik dokuyuş hâlinde bulunduğunu öne sürüyoruz. Aşk ölüme doğru salınırken, ölümlü olduğumuza dair fikir de aşk yanımızı körüklüyor ve onun ateşinin sönmeden kalmasını sağhyor. Faulkner, bir romanında şöyle söyler: &#8220;Aşk ve ölüm; dünyanın ön kapısıyla arka kapısı. Bunlar bizde nasıl da çözülmezcesine birleşmiş­tir! Gençlikte bizi etten sıyırıp yükseltirken, yaşlılıkta bi­zi gene ete çeviriverirler; biri bizi şişmanlatmak üzere, öteki kurtlara yem olsun diye etlerimizi soymak üzere. Aşk içgüdüleri savaş, kıtlık, su baskım, yangın günle­rinden başka hangi zamanda hemencecik karşılanır?&#8221;’</p>
<p>Şu ortaya çıkıyor: insanın ölüme en yakın olduğu za­man, onun ebedîlik iştiyakının da doruk noktasına ulaş-</p>
<p>William Faulkner, <em>Aşk ve ölüm,</em> Güven Yayınevi, 1968, (dokuzuncu bölüm). tığı zaman oluyor. Aşk içgüdüsü, insanın belki ebedîli­ğe attığı, atmak istediği bir çengeldir. Bu çengel, o, birey olarak ebedî âleme intikal etse bile, tür olarak bu dünya­da kalacağını, onda ölümün karşısmda ve ona zıt olarak var olacağını ima ediyor.</p>
<p>Aşk insanın beka duygusunu diri tutma işlevini ye­rine getirirken, ölüm de fena duygusunu canlı tutuyor, insan böylece fena ile beka; ölüm ile aşk arasında geri­li duran bir yol üzerinde yer alıyor ve o yolda yolculu­ğunu sürdürüyor.</p>
<p>[ Fakat bu yol, insanın ölüm fikriyle ve ölüm olgusuy­la sürekli baş başa kalmasına izin veremez, çünkü bu durumda hayatiyetin yerini ataletin alma tehlikesi mel- huzdur/İnsanda aşk ve ölüm duygusu, onun varlık ya­pısında mündemiçtir, fakat ona bu olgunun hatırlatılma- sına ihtiyaç vardır. Çünkü insan, aynı zamanda nisyan ile maluldür. Kur&#8217;ân çeşitli yerlerde, çeşitli vesilelerle in­sanın ölü olduğu hâlde diriltildiğini, tekrar öldürülece­ğini ve tekrar diriltileceğini beyan eder. Ama her canlı­nın ölümü tadacak[Al-i İmran,185] olduğuna dair hatırlatma, denebilir ki, insanın doğrudan unutan yanını hedeflemiş ve onun ölümü unutmamasının yolunu sürekli açık tutmayı sağ­lamıştır. İnsan, ölmeden önce öleceğini bilebilen biricik yaratıktır. Ölmeden önce öleceğini bildiği için, ölmeden önce ölmeyi deneyebilen fıtratıyla da o, öteki mahlûkatın üstünde yer alır.</p>
<p>Bütün bu mülahazalara rağmen Resulullah&#8217;ın irtihâli- ni hazmetmek istemeyen Hz. Ömer, elinde kılıcıyla cez­beye tutulmuş hâlde ortalarda, &#8220;Kim o öldü derse kafa­sını uçururum!&#8221; diyerek dolaşırken, Hz. Ebu Bekir ona: &#8220;Ey Muhammedi De ki: &#8216;Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlem­lerin Rabbi Allah içindir.'(En&#8217;am,162 mealindeki ayeti kerimeyi okuyarak teskin edebilmiştir.</p>
<p>Burada Necip Fazıl&#8217;m şu dizelerini de anımsamanın yeridir:</p>
<p><em>Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber</em></p>
<p><em>Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber</em></p>
<p>Rasim Özdönören &#8211; Hadislerin Işığında Hz.Muhammed,syf.72-76</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/olumu-dolayiminda/">Ölümü Dolayımında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/olumu-dolayiminda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Düşünsel Bir Sorun Olarak İslâm ile Demokrasinin Uzlaşmazlığı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dusunsel-bir-sorun-olarak-islam-ile-demokrasinin-uzlasmazligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dusunsel-bir-sorun-olarak-islam-ile-demokrasinin-uzlasmazligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 Jun 2019 11:51:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ve Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünsel Bir Sorun Olarak İslâm ile Demokrasinin Uzlaşmazlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi-İslam Uzlaşmazlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Demokratik hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Islam ve Demokrasinin farklılığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22726</guid>

					<description><![CDATA[<p>Demokrasi retoriğinin revaçta oldugu bir dünyada ve bir dönemde, demokrasi ile lslâm&#8217;ın uzlaşmazlığına ilişkin fikirler dermeyan etmek bazılarımıza bindigi dalı kesmek veya maslahatın icaplarını görmezlikten gelmek, hatta kendini bilmezlik olarak görünebilir. Üstelik bazı ülkelerde, bazı Müslümanların demokratik yönetimlerin onlara sağlayacağı kolaylıklardan istifade etmek için mucadele verdikleri ve demokrasinin sağlayacağı kolaylıklardan yararlanmak suretiyle İslâmî taleplerine daha [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dusunsel-bir-sorun-olarak-islam-ile-demokrasinin-uzlasmazligi/">Düşünsel Bir Sorun Olarak İslâm ile Demokrasinin Uzlaşmazlığı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/images-3.jpeg"><img decoding="async" class="size-full wp-image-22729 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/images-3.jpeg" alt="" width="333" height="227" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/images-3.jpeg 333w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/images-3-300x205.jpeg 300w" sizes="(max-width: 333px) 100vw, 333px" /></a></p>
<p>Demokrasi retoriğinin revaçta oldugu bir dünyada ve bir dönemde, demokrasi ile lslâm&#8217;ın uzlaşmazlığına ilişkin fikirler dermeyan etmek bazılarımıza bindigi dalı kesmek veya maslahatın icaplarını görmezlikten gelmek, hatta kendini bilmezlik olarak görünebilir. Üstelik bazı ülkelerde, bazı Müslümanların demokratik yönetimlerin onlara sağlayacağı kolaylıklardan istifade etmek için mucadele verdikleri ve demokrasinin sağlayacağı kolaylıklardan yararlanmak suretiyle İslâmî taleplerine daha rahat bir siyasal/toplumsal ortam saglayabileceklerini düşündükleri göz önünde bulundurulursa, Islâm’la demokrasi arasında uzlaşmazlıgın bulunduğuna dair fikirler ileri sürmek bozgunculuk bile sayılabilir. Ancak yanlışların düzeltilmesi ve doğruların tekrarlanması hususunda oportünizme riayet edilmemesi gerektigi de duşünsel bir duruş olarak kabul gömelidir. Islâm âleminde yaklaşık ikiyüz yıldır benimsenmiş olan statükocu tavrın, hakikat adına değiştirilmesi gerektigi üzerinde durulmalıdır. Modernleşme taleplerinin Batı karşısında boyun egici ve özür dileyici tutumu yerine, sorgulayıcı ve hesaplaşmaya davet edici bir tutumun konulmasına teşebbüs etmenin, belki de tam sırasıdır.</p>
<p>Batı uygarlığıyla karşılaştığı anda modernleşmeci tavrı benimseyen Müslumanlar, bu tavrın icabı olarak bu uygarlığa ait kurumları ve kavramları benimsemek istemişlerdir. Çünkü bu suretle kendi &#8220;geri kalmışlıklarını&#8221; telâfı edebileceklerini düşünmüşlerdir. Ancak mensubu bulundukları dinden de vazgeçmeyi göze alamadıklarından, bu kez, bu uygarlığa ait kavramların İslâm’da da varbulunduğunu ispat etme gayretine düşmüşlerdir. Böylece İslâm dunyasına kazandırmayı duşundükleri kurum ve kavramların aslında islâm&#8217;a yabancı olmadığı, bilakis bu kavramların ve kurumların İslâm&#8217;da da bulunduğunu ileri sürmüşler; iddıalarına da samimiyetle inanmış ve itibar etmişlerdir.</p>
<p>Aynı durum şimdi demokrasi konusunda da yaşanmaktadır. Bazı Müslumanlar, demokrasinin tam da islâmî bir kurum, İslâmî bir yönetim biçimi olduğunu, nerdeyse iftihar duyarak ileri surmekte ve bu fikri benimsemektedırler. Bu görüşte olan Müslümanların bir kısmında, islâm&#8217;ın hayata geçirilmesinde demokratik ortamın himmetine ihtiyaç duyulacağına dair bir fikir hakim bulunmaktadır. Böylece onlar, demokrasiyi irdeleyenler ve demokrasinin lslâm’daki yerini belirlemek isteyenler karşısında: &#8220;İslâm’ın gelmesine demokrasi yardımcı olabilecekken bu yardımdan niçin kaçınıldığı” hususu ciddi bir soru olarak önlerine çıkmaktadır. Bu durum da onları, demokrasinin islâm indindeki meşruiyetini ispat etme çabasına sevketmektedir.</p>
<p>Oysa modernleşmeyi, dolayısıyla Batı karşısında boyun eğici ve özur dıleyici tavrı reddedenler soruyu, islâm indinde demokrasinin yeri ve değeri nedir, biçiminde ortaya koyuyor.</p>
<p>Söz konusu iki tavır farkı, aynı zamanda, ele alınan kurum ve kavram karşısındaki farklı değerlendirmelerin belirlenmesine de yol açıyor. Nitekim Batılılaşmanın veya modernleşmenin kaçınılmaz unsurları arasında laikliği ve demokrasiyi vazgeçılmez olarak görenler, bu iki kurumu, vicdan, din ve duşunme özgürlüklerinin teminatı olarak görme eğilimindedirler. Oysa adı geçen özgürlükler ve benzerleri, siyasi rejimler tarafından teminat altına alınır veya alınmayabilir. Ama bu özgürlükleri teminat altına alan her siyasi rejime mutlaka demokratik veya laik dememiz icabetmez. Demokratik veya laik olmayan siyasî rejimlerde de, aynı özgürlükler teminat altına alınmış olabilir. Nitekim aynı özgürlükler Islâm&#8217;in da teminatı altında bulunmaktadır. Fakat Islâmiyet, bir idare biçimi olarak laik olmadığı gibi, demokratik de değildir. Ve bu durum islâm için bir nakıse olarak da kabul edilemez.</p>
<p>İmdi, bu mulâhazalardan sonra demokrasinin mahiyetini belirlemek şart haline geliyor. Demokrasinin mahiyetıni belirlemeliyiz ki, onun İslam&#8217;la uzlaşıp uzlaşmadıgı konusuna açıklık getirebildim.</p>
<p>Burada, hatırlatma babında bazı tekrarlara yer vermek zorunda kalacağım: Acaba demokrasi, adının ortaya koydugu gibi, mucerret bir “demos/kratos&#8221; (yani halk idaresi) olarak ortaya çıkan bir yönetim biçiminden mi ibarettir? Eğer böyle olsaydı, halkın kendi kendini yönetmek üzere tecelli eden her yonetim biçimine veya her siyasal sısteme kolaylıkla demokratik diyebilecektik. Oysa halkın kendi kendini yönetmek ü&#8217;zere seçimlere gitmesi, bir seçmen olarak oyunu kullanmak suretiyle kendini yonetecek olanları seçmesi, her zaman demokrasi anlamına gelmiyor. Belki böylesi yöntemlere (yani yönetenlerin yonetilenler tarafından seçilmesi gibi sonuçlara) ulaşılması demokratik yaşama biçiminin bir tezahürü olarak sonradan ortaya çıkıyor.</p>
<p>Yani usulden önce asıl geliyor: önce demokratik yaşama biçimi var oluyor, sonra demokratik yaşama biçimi kendine mahsus usulü (uygulama yontemini) ortaya koyuyor. Olaya tersinden başlandığında, yani önce yöntem gelsin, yaşama biçimi arkadan gelir diye yola çıkıldığında, aynı sonuca ulaşılamıyor. Nitekim demokrasilerde bir sonuç olarak uygulanan halkın kendi yöneticilerini seçimle işbaşına getirmesi yönteminin sureta uygulandığı ülkelerin hiç birinde demokratik yaşama tarzının hakim kılmamadığını ve hayata geçirilemediğini tespit edebiliyoruz. Böylece, demokrasinin bir yönetim biçimi olmaktan daha önce, bir yaşama biçimi, başka bir ifadeyle bir kültür meselesi olduğunu söylemiş oluyoruz.</p>
<p>Öyleyse demokrasi nasıl bir külturün ürünudur sorusunun cevabını bulmalıyız. Demokrasi ve demokratik yaşama biçimi Batı kültürüne mahsus bir olgudur. Demokrasinin bir yaşama tarzı olarak toplumsal ve siyasal hayatın kendisi haline gelmiş olan bu ulkelerde (ki en genel ifadesiyle Grek filozofisinin, Roma hukukunun ve Hıristiyanlığın hasılası olan bir kültürün yaşandığı ülkelerdir bunlar), demokrasi bir ülkü olarak hedeflenen bir ilke olmamıştır: demokrasi, bu ülkelerde, uzun bir tarihî geçmişin hasılası olan siyasal ve toplumsal çatışmaların ve neticede bu çatışmalar sonunda elde edilen bir uzlaşmanın ürünü olarak ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Batı kültürünun temel belirleyicileri olarak bilinen Grek felsefesi, Roma hukuku ve Hıristiyanlık, bir yandan Avrupa insanının kafa yapısını ve yaşama tarzını biçimlendirirken; aynı insan, bir yandan da bu temel belirleyicileri kendi yaşama tarzına uygun hale dönüştürmüştür. Roma hukuku, Pappini&#8217;nin alaycı tespitiyle, aslında hasis köylülerin hukukuydu. Grek felsefesi ise, son tahlilde, kelime-i tevhidm bilinçsizce saptırılmasından elde edilmiştir. Hıristiyanlık, aynı şekilde, aslî kaynağından kopartılıp beşerî ifade biçimine dönüştürülmüştür. Başka bir ifadeyle, Batı insanı, felsefeyi de, hukuku da, dini de, kendi yaşama tarzına uyarlamak istemiş ve bunu başarmıştır. Durum böyle olunca, Batı kültürünün temel ırası olan sınıflı ve sınıfçı, koleli ve köleci, ayrımcı ve ayrılıkçı, sömürücü ve sömürgeci yapısı değişmeden kalmıştır. Bu günku Batı demokrasisi de, zaten, bu temellerin üstüne bina edilmiştir. Sınıflı, köleli, ayrılıkçı ve sömürgeci bir toplumsal ve siyasal yapıya sahip olmadan ve bu unsurların belirlediği bir kafa yapısının yönlendirmesi esas alınmadan, bu günkü Batı demokrasisinin varlığını açıklayabilmenin imkânını elde edemeyiz.</p>
<p>Demokrasinin, böylece, bir bakıma Batılı insanın tabiî yaşama biçimi olduğu da ortaya çıkartılmış olmaktadır. Demokrasi, bir yaşama biçimi olarak sınıflar arası bir güç dengesinin üzerine kuruludur. Demokrasilerde öngörülen hukuk böyle bir güç dengesinin üzerinde yükselmiştir. Uygulanan hukukta değişiklik yapma zorunluluğu ortaya çıktığında, söz konusu güç dengesi daima hesaba katılmak durumundadır. Kimse kendi çıkarı öyle gerektiriyor diye ve öteki çıkar zümrelerinin çıkarını dışlayarak böyle bir değişikliğe müracaat edemez. Etmeye kalkıştığında da mukabelesini şiddetle görür. Batı demokrasisinde siyasal partiler, bir dünya görüşünün farklılaşmasını ifade etmekten önce, iktisadî çıkarları temsil etmek üzere vücut bulur. Böylece demokratik hukuk duzeninin bir karşılıklı çıkar dengesi üzerine kurulu bulunduğunu söylüyoruz. Demokrasinin bir uzlaşma rejimi olduğunu ileri sürenler de, sanının, uzlaşmanın değinilen karakterine atıfta bulunuyor. Yoksa onların, mucerret faziletleri böyle gerektirdıği için uzlaşmacı bir tavrı benimsediklerini söylemek insanları gülümsetir.</p>
<p>İmdi, demokrasi madem bir uzlaşma rejimidir, öyleyse nelerin üzerinde uzlaşılmış bulunduğunu bilmeliyiz. Öncelikle, bu uzlaşmaya taraf olanlar hatırlanmalıdır. Bu uzlaşmaya taraf olanlar, toplumu meydana getiren sınıflardır: Aristokratlar, halk ve din adamları.</p>
<p>Üzerinde uzlaşmaya varılan ilkelere gelince, onları da şöylece belirtmek mümkundur sanıyorum: 1. Herkesin yönetime katılmasının sağlanması, yani seçim ve temsil ilkesi, 2. Genel ve eşit oy, 3. Çoğunluğun kararlarına toplumun uyması ve azınlığın haklarının korunması; başka bir söyleyişle, çoğunluğun ve azınlığın birbirlerine tahakküm etmemelerinin sağlanması, 4. Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması, 5. Yasalar önünde eşitlik ilkesi.</p>
<p>Sözü edilen ilkeleri tespit etmek ve üzerinde uzlaşmış olmak elbette yetmiyor. Bu ilkelerin hayata geçirilmesi gerçekleştirilmelidir asıl. Bu demektir ki, bu ilkeleri hayata geçirecek olan yasaların çıkartılması gerekmektedir. İşte, demokrasinin belirleyici ırası da bu kritik noktada odaklanmaktadır. Yoksa belirtilen ilkeleri esas kabul etmiş olan her rejim, kendiliğinden demokratik sayılmıyor. Bu ilkelerin hayata geçirilmesi kanun çıkartmak suretiyle mümkün kılınabilir. Kanun çıkartmak demek hakimiyet (egemenlik) hakkının kullanılması demektir. Kanun çıkartılırken hakimiyet hakkının kullanılmasında referans noktası olarak esas alınan merci neresidir? Kanunlar kim adına ısdar ediliyor? Kanun çıkartılırken referans noktası olarak beşer iradesi mi esas alınıyor, yoksa vahiy mi?</p>
<p>Burada, elbette dikkat etmemiz gereken incelikler var. Çıkartılan kanunların dinî metinlerde yer alıp almamasından bahsetmiyoruz. Bu kanunda yer almış ilkeler, hatta kanun metninin kendisi dinî metinlerden iktibas edilmiş olabilir. Fakat () kanunlar yapılırken esas alınan referans noktası neresidir? Beşer iradesi mi, yoksa vahiy mi?</p>
<p>Kanunları çıkartanlar, her halukârda insanlardır. Fakat insanlar, bu kanunları çıkartırken kimin hatırını güdüyor ya da gütmek istiyor? Kanunun ilkesi dinî metinlerde yer almakla birlikte, kanun çıkartan merci, o kanunu dinin hatırını güderek mi çıkartıyor, yoksa maslahat öyle gerektirdiği için mi o kanun çıkartılıyor?</p>
<p>Değindigimiz gibi, eğer üzerinde mutabakata varılan ilkeler bir başına, bir siyasal rejime demokratik dememiz için yeterli olabilseydi, aynı ilkelerin İslâm’da da bulunduğunu ileri sürerek, İslâmî yönetimin de demokratik olduğunu soyleyebilirdik. Gerçekten de sözü geçen ilkelerin mevcudiyetini İslâmi yönetimlerde de müşahede etme imkânına sahibiz. Seçim ve temsil ilkesi dört halife döneminde uygulanmıştır. O uygulamaların günün gereklerine göre yeniden duzenlenmesi için herhangi bir engel de söz konusu değildir. Oylama suretiyle çoğunluğun kararlarına toplumun uymasını sağlamak da Müslumanların yabancısı olduğu bir uygulama değildir. Bu uygulama zımnında azınlıkta kalanların haklarının korunması da esastır. Bu demektir ki, azınlığın ve çoğunlugun birbirleri üstünde tahakkum etmemeleri hususundaki ilke esasen islâm&#8217;ın öngöruleri arasında bulunmaktadır. Keza temel haklar ve özgürlükler adıyla anılan ilkeler de, lslâmî bir yönetimin esasları arasında yer alır. Yasalar önunde eşitlik ilkesi ise, uzerinde hiç tereddüt bulunmayan temel bir lslâmî uygulama ve ilkedir. Bütün bunlara rağmen, Islâm yönetimine demokratiktir diyemiyoruz. Niye?</p>
<p>Belirtilen ilkeler, aynı zamanda demokratik yönetimin veya demokrasinin unsurları olarak da sayılmaktadır. Fakat nasıl ki, lslâm’ı bu unsurlara indirgeyemiyor ve yalnızca bu unsurlarla izah edemiyorsak, demokrasiyi de yalnızca bu unsurlara indirgeyemiyoruz ve yalnızca bu unsurların varlığına dayanarak izah edemiyoruz. Demokrasi, bu unsurların getirdiği düzenlemelerden fazla bir şeydir. 0 da, demokrasinin seküler bir yaşama düzeni öngörmesi noktasında ortaya çıkar. Demokrasilerde çıkartılan kanunların referans noktasını beşer ifadesinde bulması, o kanunların kendiliginden seküler ve profan bir nitelik kazanması için yeterlidir. Durumu şöylece izah edebiliriz, Israil devleti 1948 yılında kuruldugunda, medenî kanun olarak Osmanlı Devleti’nin medenî kanunu sayılan Mecelleyi yürürlüge koymuştur. Bildiğimiz kadarıyla Mecelle 1960’11 yılların sonlarına kadar yürurlükte kalmıştır. İmdi, Israil, medenî kanun olarak Mecelle’yi yürürlüge koyduğu için onun İslâmî bir yönetim biçimini benimsediğini söyleyebilir miyiz?</p>
<p>Mecelle&#8217;nin yürürlüğe konulmasının sebebi Islâm şeriatını yürürlüğe koymaktan farklı bir anlam taşıyor, o da, toplumsal maslahatın icabına riayet etme hususudur. Aynı şekilde, bazı Avrupa ülkelerinde ve Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nde, gerek Muslüman öğrencilerin, gerekse farklı kultürlerden gelen insanların kılık kıyafetlerine müdahale edilmiyor. Veya cuma günleri, Müslumanların cuma ibadetlerini yerine getirebilmeleri hususunda kolaylıklar sağlanabiliyor.</p>
<p>İmdi, bu kolaylıkların biraz daha ilerisine gidilerek, maslahat öyle gerektirdiği için İslâm&#8217;a ait bazı hükumlerin yürürlüğe konulduğu farzedilse, böyle bir uygulama, o ulkede Islam’ın yürürlüğe girdiğine delalet eder mi? Biraz daha ileri giderek diyelim ki, bir ülkede, Islâm’in kişilerin ahvaline dair hükümler, mirasa dair hükümler, alacak borç münasebetleri hususundaki veya eşya hukukundaki hükümler yürürlüğe konulmuş olsa, bir başına bu duruma bakarak orada Islâmi bir idarenin bulunduğuna kani olabilir miyiz? Işte burada, Müslumanca bir iradenin devrede olup olmadığını ararız. Eğer ortada Müslümanca bir irade mevcut değilse, uygulanan kanunların islâm şeriatından iktibas edilmiş olması, ortada Islâmi bir idarenin bulundugunu ileri sürmemiz için yeterli olmaz.</p>
<p>Demokrasilerde, kanunların çıkartılmasında referans noktası olarak beşeri iradenin esas alınması, o kanunları kendiliğinden seküler ve profan bir niteliğe dönüştürür. Dinî metinlerden iktibas edilen kanunlar da, bu bağlamda, seküler ve profan bir niteliğe sahip kılınmış olur. Islâm’daysa, bu durumun tersine, Müslumanca bir iradeyle yürürlüğe konulmuş bir hüküm, dinî metinlerde daha önceden yer almamış bile olsa, orada ve o bağlamda, Islâmi bir nitelik ihraz etmiş sayılır. Nitekim kiyas suretiyle veya başka yöntemler uygulanarak sonradan ısdar edilmiş olan kanun hükümleri bu cümleden sayılabilir.</p>
<p>Demek ki, burada, kanun çıkartılırken referans noktası olarak esas alınan mercie bakıyoruz. Eğer yürürlüğe konulan hüküm dinî bir metin bile olsa, o metin, dinin hatırı güdülerek değil, fakat maslahat öyle gerektirdiği için öylece yürürlüğe konulmuşsa, o kanunun seküler ve profan bir nitelik kazandığını söylüyoruz. Bu durumun tersine, yürürlüğe konulan kanun, daha önceki dinî metinlerde yer almamış olmakla birlikte Müslümanca bir iradeyle ve Islâm’in esaslarına riayet etme hassasiyeti güdülerek yürürlüğe konulmuşsa, o kanunun lslâmî bir niteliğe büründuğünü ileri sürebiliyoruz.</p>
<p>Islâm&#8217;la demokrasi arasındaki temel farklılığın ve uzlaşmazlığın değinmiş olduğumuz bu noktada tebellür ettiğini söyleyebiliriz. Demokrasilerde dinî kayıtlamalara riayet etme hususunda bir kısıtlama ve bir mecburiyet mevcut değildir. Nasıl ki, bunun tersini gerektiren bir kural da yoktur. Yani demokratik irade isterse ve maslahat öyle gerektiriyorsa, dinî bir metni yürürlüge koymakta da serbesttir. Nitekim Avrupa demokrasilerinde kısmen de olsa yürürlükte olan temel kanunların tamamı kaynağını dinî metinlerde bulur. Ancak bu metinler dini olduğu için değil, fakat maslahat öyle gerektirdigi için yürürlüge konulmuştur. Ve bu durumun laiklik ilkesini zedelediği de kimsenin aklına gelmez. Çünkü laiklik din ile devletin değil; fakat kilise ile devletin alanlarını ayrıştıran kurumun adıdır. Yoksa Hıristiyan Bah insanının din ile mübarezesi söz konusu değildir. Mübareze kilise ile devlet arasında vuku bulmuş ve orada da uzlaşma sağlanmıştır.</p>
<p>İmdi, İslâmî bir yönetimin kanun koyarken riayet etmekle mukellef olduğu bazı esaslar söz konusudur. Kendisinin İslâmî olduğunu ileri süren bir idare, dinin haram kıldıgı hususları helal sayan bir kanun çıkartamaz. Oysa hakimiyetin menşeini beşer iradesinde bulan ve maslahata göre karar verebilen demokrasilerde, bu hususta herhangi bir kısıtlama söz konusu değildir. Demek ki, demokratik zeminde Islâm şeriatına uygun düşen bir hukukî uygulamanın, aynı zamanda İslâmî bir uygulama anlamına gelmeyeceği anlaşılabilir olmaktadır. Fakat İslâmi bir yönetim biçiminde demokrasinin olup olmayacağını bir kere daha sorabiliriz. Bu bağlamda şu ayrımlara dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyoruz:</p>
<p>1. lslâm hukuk kurallarının yürürlükte olduğu bir toplumda yöneticilerin belirlenmesi için oy verme, seçme</p>
<p>ve daha geniş anlamda yönetime katılma prosesi bir şekilde düzenlenmiş olabilir. Bu proseslerin nasıl belirleneceği orada yaşayan Müslümanlarca kararlaştırılır. Durum, bir Islâm toplumunun iç meselesi olarak ortaya çıkar. Söz konusu iç mesele muvacehesinde siyasî partilerin kurulup kurulmayacagı gibi hususlar da tartışmaya açılabilir. Ancak bütün bu konuların lslâmî hükümlerin yürürlükte bulunduğu bir zeminde cereyan etmekte olduğu hususundaki faraziyemizi akıldan çıkartmamamız gerekiyor.</p>
<p>2. Aynı konuların Islâm hukukunun yürürlükte bulunmadığı bir zeminde tartışılması farklı bir anlam ifade edecektir. lslâmdışı bir hukuk düzeninin yürürlükte bulunduğu bir siyasal ortamda, İslâmî siyasal partilerin kurulması tecviz ediliyorsa, bu müsaadeyi veren rejimin aslında kendi sıhhatini ve hayatiyetini teminat altına almak istediğini ileri sürebiliriz. Böylece, Islâmdışı siyasal ortamda, İslâmî siyasal partilerin kurulması suretiyle İslâm&#8217;ın hayata geçirilebilecegini düşünenler, aslında mevcut düzenin bekasına hizmet etmekten başka bir şey yapmamış olurlar. Öte yandan, Muslümanlara değinilen nitelikte hak tanımakta sakınca görmemiş olan rejimin, aynı hakkı geri alma hususunu da elinde bulundurduğu akıldan çıkartılmamalıdır.</p>
<p>Son bir noktaya değinerek konuyu bitirmek istiyorum: Islâmi yönetimde, yöneticilerin nasslarla bağlı olduğunu söyledik. Akla gelebilir ve denebilir ki, Islâmdışı yönetimlerde de, yöneticiler anayasalarla bağlıdırlar, bu anayasa ister yazılı olsun, ister yazıya raptedilmemiş olsun&#8230; Ancak İslâmî yönetimde nasslara bağlılık mutlaktır.</p>
<p>Oysa Islâmdışı yönetimlerde veya demokraside anayasaya bağlılığın ırası mutlak değildir: insanlar isterlerse bağlı bulundukları anayasayı degiştirebilirler. Bu ihtimal, en azından teorik olarak varbulunmaktadır. İslâmî yönetimdeyse nassları değiştirmek kimse nin hakkı ve yetkisi dahilinde değildir. Demokraside olsun, Islâmi yönetim biçiminde olsun ”hakimiyetin kayıtsız, şartsız milletin” olduğu söylendiğinde, iki farklı yönetim biçiminde bu ifade iki farklı anlama gelmektedir.</p>
<p>İslâmi yonetim biçiminde millete olan kayıtsız şartsız bağlılığın ifadesi, son tahlilde, Islâm milletine olan bağlılığı veya nasslara olan baglılığı ifade ederken; demokratik uygulamada aynı kelimelerin seküler ve profan bir içerik taşıdığı, dolayısıyla sözkonusu kayıtsız ve şartsız bağlılığın teorik olarak bile olsa beşer iradesine dayandığı ve sonuçta keyfiliğe donüşebileceği akılda tutulmalıdır. Bu son durum, her iki yönetim biçiminde hakların ve özgürlüklerin teminatı bakımından da anlam taşır. İslâmî yönetimde zımmîlere verilmiş olan hakların ve özgürlüklerin kısıtlanması hiçbir yönetimin elinde değildir; oysa demokrasilerde, yurttaş olmayanlara sağlanmış olan hakların ve özgürlüklerin istendiği takdirde geri alınabileceği âşikârdır.</p>
<p>Rasim Özdenören &#8211; Düşünsel Duruş,syf.232,242</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dusunsel-bir-sorun-olarak-islam-ile-demokrasinin-uzlasmazligi/">Düşünsel Bir Sorun Olarak İslâm ile Demokrasinin Uzlaşmazlığı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dusunsel-bir-sorun-olarak-islam-ile-demokrasinin-uzlasmazligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanın Misyonu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanin-misyonu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanin-misyonu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Dec 2018 09:43:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Misyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Üstün insan nazariyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Napolyon]]></category>
		<category><![CDATA[Nietzsche]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20868</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ne kendini beğenmişlik! Diyorlar ki, ben dünyaya bir misyonla gönderildim. Şu şu işleri başarmak üzere gönderildim. Yaradılışımın, varoluşumun gayesi bu misyonu gerçekleştirmektir. Hiçbir irfan sahibinin ağzından böyle sözler işitemezsiniz. Ama kendini beğenenler sık sık söyler buna benzer şeyleri. Hepiniz bilirsiniz, Dostoyevski’nin bir roman kahramanı var: Rasx kolnikof. 0 da dünyaya düzen vermek için geldiğini sanır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-misyonu/">İnsanın Misyonu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/ee883becba734e34345eaec4a7cd530c.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-20322 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/ee883becba734e34345eaec4a7cd530c-300x193.jpg" alt="" width="323" height="208" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/ee883becba734e34345eaec4a7cd530c-300x193.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/ee883becba734e34345eaec4a7cd530c.jpg 600w" sizes="(max-width: 323px) 100vw, 323px" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/man-on-mountain1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22286 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/man-on-mountain1.jpg" alt="" width="477" height="268" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/man-on-mountain1.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/man-on-mountain1-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/man-on-mountain1-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/man-on-mountain1-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 477px) 100vw, 477px" /></a>Ne kendini beğenmişlik!</p>
<p>Diyorlar ki, ben dünyaya bir misyonla gönderildim. Şu şu işleri başarmak üzere gönderildim. Yaradılışımın, varoluşumun gayesi bu misyonu gerçekleştirmektir.</p>
<p dir="ltr">Hiçbir irfan sahibinin ağzından böyle sözler işitemezsiniz. Ama kendini beğenenler sık sık söyler buna benzer şeyleri.</p>
<p dir="ltr">Hepiniz bilirsiniz, Dostoyevski’nin bir roman kahramanı var: Rasx kolnikof. 0 da dünyaya düzen vermek için geldiğini sanır. Kendisini Napolyon’a benzetir, daha doğrusu ona özenir. Napolyon, der, yüzbinlerin kanına girerken haklıydı da, ben bit kadar haysiyeti olmayan bir koca karıyı öldürmüşüm ne çıkar? Böyle düşünür; neticedeyse yapıp yapabileceği şey bir cinayet işlemek olur.</p>
<p dir="ltr">19. yüzyıl Avrupalısının kafası “üstün insan” hülyalarıyla doludur. İtalya&#8217;nın bilmem neresinden gelmiş, Fransa’ya imparator olmuş, Avrupa&#8217;yı kasıp kavurmuş, Moskova’yı zaptetmesine ramak kalmış Napolyon, 19. yüzyıl Avrupalısının “üstün insan” hayallerinin başlıca esin kaynaklarından biri. Herkeste bir Napolyon olma sevdası. Birtakım düşünürlerin bile 19. yüzyılın ortalarına kadar aktüalitedeki sansasyonunu sürdüren Napolyon’dan ilham aldıklarını söylemek, bilmem abartma mı sayılmalı? Acaba Nietzsche’nin “üstün insan” görüşünde Napolyon’dan sızan etkiler yok mudur?</p>
<p dir="ltr">19. yüzyılda da, ırkçılık esasına dayanan bazı siyasî görüşler 19. yüzyılın “üstün insan” anlayışının saptırılmış bir izdüşümü sayılamaz mı?</p>
<p dir="ltr">Günümüzün bazı kafalarında bu üstün insan fikri alttan alta işlemekte. Bunların illa da siyasî anlamda birer ırkçı olmaları gerekmiyor. Pek çoğu bireysel planda üstün olduğunu düşünüyor. Belki “tevazu”larından üstün olduklarını açık açık Söyleyemiyorlar ama bunu dolaylı biçimde hissettirmekten de geri durmuyorlar.</p>
<p dir="ltr">Üstün insan nazariyesinin Müslümanlar üzerinde de dolaylı yollardan etkisi olmuştur. Ama İslâmî yaşantı üzerinde bu dolaylı, silik etkilerin bile ne kadar saptırıcı bir etkisi olduğunu görmemek mümkün değildir. Bazı Müslümanların, her şeyin kendileriyle kaim olduğu, kendilerinin yol göstericiliği olmasa insanların ayartmalara kaplıyabilecekleri, hatta ve hatta İslâm’ın anlaşılabilmesinin bile kendi zatlarının yüzü suyu hürmetine mümkün olabileceği hususunda meydana getirmek istedikleri izlenimler, bu sapık üstün insan motifinden izler taşımıyor mu?</p>
<p dir="ltr">Üstün insan nazariyesinin insanın nefsaniyetini oluklamada, ona benliğini hatırlatmada, “ben de benim&#8221; demesinde, kısacası müşekkel bir kibir abidesi haline gelmesinde şeytanca bir etkisi bulundugu şüphesizdir. “Seçilmiş&#8221; olan bir kendisidir, gerisi ya bit, ya tahtakurusu.</p>
<p dir="ltr">Dünyaya bir misyonla gönderildiğine inanan adam, aklına koydugu &#8220;misyon”u boyuna hatırlamak için çaba gösterirken tuhaf bir cilvedir, önemli bir hususu unutuyor: kul oldugunu.</p>
<p dir="ltr">Müslümanlar şeytanın iğvası olan “üstün insan&#8221; olmayı bir tarafa atarak insanın bu dünyaya gönderilişinde yüklenmek zorunda bulundugu biricik misyonun kul olmak oldugunu hatırlar ve onun gereklerini yapmaya çıkarsa, “üstün insan” olma gayretinin insan için ne kadar küçültücü bir şey olduğunu daha iyi görür?&#8221;</p>
<p dir="ltr">Rasim Özdenören</p>
<p dir="ltr">Aldığım yer:Ali Can &#8211; Medeniyetimizin Öncülerinden 365 Fikir,syf.443,445</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-misyonu/">İnsanın Misyonu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanin-misyonu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Özel Hayat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ozel-hayat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ozel-hayat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Dec 2018 09:36:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[Özel Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Batı demokrasileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20871</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Özel hayat” deyimi Batıya özgü bir ifade olsa gerek. Bu deyimle kişinin, kamuya dönük hayatı ile kendine ait sayılan hayatı arasında bir ayrım yapmak amaçlanıyor. Kabaca bir bakışla, kişinin söz gelimi ev içi hayatı ile sokaktaki hayatı arasında bir farklılığın var olduğu kabul ediliyor. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak, elbet, kişinin ev içinde başka, sokakta bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ozel-hayat/">Özel Hayat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/hayat-2017-değişim-yılı.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20891 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/hayat-2017-değişim-yılı-300x150.jpg" alt="" width="402" height="201" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/hayat-2017-değişim-yılı.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22291 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/hayat-2017-değişim-yılı.jpg" alt="" width="572" height="286" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/hayat-2017-değişim-yılı.jpg 646w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/hayat-2017-değişim-yılı-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/hayat-2017-değişim-yılı-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 572px) 100vw, 572px" /></a></p>
<p>“Özel hayat” deyimi Batıya özgü bir ifade olsa gerek. Bu deyimle kişinin, kamuya dönük hayatı ile kendine ait sayılan hayatı arasında bir ayrım yapmak amaçlanıyor. Kabaca bir bakışla, kişinin söz gelimi ev içi hayatı ile sokaktaki hayatı arasında bir farklılığın var olduğu kabul ediliyor. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak, elbet, kişinin ev içinde başka, sokakta bir başka adam olması; ev içinde belli bir ahlâka, sokakta bir başka ahlâka göre tavırlarını, davranışlarını ayarlaması olağan sayılıyor. Batıcı anlayışın her alana yayılmış bölmeli kafasının tipik görünüşüdür bu.</p>
<p>Denecek ki, peki ama “kanunlar” evimizin içine kadar girecek mi? Eğer kanunları, hayatın dışında oluşan bir takım kurallardan ibaret sayıyorsanız, bu kuralların evinizin içine kadar girmesine gönlünüz razı olmayacaktır. Din kuralları ile kanunlar, din kuralları ile “bilimsel zihniyet” dediğiniz anlayış arasında farklar gözetirseniz, evinizin içiyle dışı arasında da, bu farklılığı ifade edecek bir ayrımı gözetmek zorunda kalacaksınız demektir. Kilisede dindar, laboratuvarda bilgin, evinde “aile babası” olan kimse, toplumun kendisine tanıdığı bu statüler sayısınca kimliklere bölünecektir.Bir insanın, yurttaş olarak yalnız bir yüzü değil, birçok yüzleri ortaya çıkacaktır. Sonra o tasnif maharetinizle bu çok yüzleri ikiye indireceksiniz ve birine “kamu” ötekine “özel” hayat yaftasını yapıştırarak rahatlayacaksınız. Kanunları evinizin içine sokmayacaksınız.</p>
<p>Tanrının denetimi, sizin uzağınızda, kilisenin dört duvarı arasında kalmıştır. Size erişemez. Rahatsınız. Ahlâksa&#8230; ahlâk zaten kişilerin birbiriyle olan ilişkilerinin belli bir düzene bağlanması demekse, evimin içinde, kendi odamda, benim ne yaptığıma kim karışabilir? Russell’ın banyoda örtünen rahibeye akıl erdiremeyişini burada bir kez daha anmak gerekiyor.</p>
<p dir="ltr">Batılı insan, özel hayatı ile kamuya dönük hayatı arasında böyle bir ayrım yaptığı için “ahlâk&#8221;sızdır, diyorum. O, gerçekte, ahlâksızlığını kural haline getirmiştir ya da daha doğrusu ahlâksızlığını kurallara bağlamıştır. Ahlâksızlık, bir kez kural haline gelince, yani herkesin kabullendiği objektif bir kimliğe kavuşunca, tavırlardaki, davranışlardaki sakatlıklar meşrulaşacak demektir. Kim kimi suçlayabilir bu yüzden? Çünkü bir yerde, ahlaksızlığa uymak da bir “ahlâk” haline gelmiştir. Bu noktada, devlet de toplum içinde yaşayan bu kurallardan kanunlar çıkartacaktır.</p>
<p dir="ltr">M. Duverger&#8217;e göre Batı demokrasileri, yönetenlerin, kendilerini özel hayat konusunda sınırlamasından doğmuştur. Yani yönetenler, özel hayatın geniş bir kesimini devlet denetiminin dışında tuttukları, bu bakımdan kendilerini sınırlandırdıkları için, demokratik hayat başlamıştır. Bu görüşün sahibine sorulabilir: Devlet veya yönetenler böyle bir sınırlamaya gitmeyip de ne yapacaktı? Özel hayata müdahale etmek isteseydi bunu başarabilecek miydi? Sistem, aslında kendi kendini doğurmuştur.</p>
<p dir="ltr">Özel hayata müdahale eden sistemlere, Batı terminolojisinde “totaliter rejimler” deniliyor. Acaba, totaliter veya diktatörlük olmadan, bir siyasi rejimin, özel hayata, tam gerektiği ölçüde müdahalesi söz konusu olabilir mi&#8217;? Bu soruyu İslâmî düzen içinde düşünmekte yarar var.</p>
<p dir="ltr">Rasim Özdenören &#8211; Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı,syf.60,62</p>
<p dir="ltr">Aldığım yer:Ali Can &#8211; Medeniyetimizin Öncülerinden 365 Fikir,syf.452,453</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ozel-hayat/">Özel Hayat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ozel-hayat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uygarlık ve Suç</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/uygarlik-ve-suc/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/uygarlik-ve-suc/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Dec 2017 18:37:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Haldun]]></category>
		<category><![CDATA[Suç]]></category>
		<category><![CDATA[Uygarlık]]></category>
		<category><![CDATA[Uygarlık ve Suç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19605</guid>

					<description><![CDATA[<p>Önce şu aşağıdaki satırları okuyalım: ”&#8230; medeniyetin gelişmesi örf ve adetlerdeki yumuşamalarla sonuçlandığından ve ayrıca Batı&#8217;nın ileri toplumlarında etkili bir suç politikası da uygulanabildiğinden, şiddet belirten adam öldürme, ırza tecavüz, yağma, nâsrı izrar, isyan, kamu otoritesini temsil edenlere mukavemet gibi, şiddetle birlikte işlenen suçluluğun gerilemesine neden olmak gerekirdi. Medeniyet ilerledikçe mutavassıtlık, hırsızlık, karşılıksız faydalanma, dolandırıcılık, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uygarlik-ve-suc/">Uygarlık ve Suç</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/uygarlik-ve-suc/images-8-9/" rel="attachment wp-att-19606"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19606" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-8.jpeg" alt="" width="470" height="313" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-8.jpeg 470w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-8-360x240.jpeg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-8-277x184.jpeg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-8-296x197.jpeg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-8-270x180.jpeg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-8-370x247.jpeg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-8-236x157.jpeg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-8-300x200.jpeg 300w" sizes="(max-width: 470px) 100vw, 470px" /></a></p>
<p>Önce şu aşağıdaki satırları okuyalım:</p>
<p>”&#8230; medeniyetin gelişmesi örf ve adetlerdeki yumuşamalarla sonuçlandığından ve ayrıca Batı&#8217;nın ileri toplumlarında etkili bir suç politikası da uygulanabildiğinden, şiddet belirten adam öldürme, ırza tecavüz, yağma, nâsrı izrar, isyan, kamu otoritesini temsil edenlere mukavemet gibi, şiddetle birlikte işlenen suçluluğun gerilemesine neden olmak gerekirdi. Medeniyet ilerledikçe mutavassıtlık, hırsızlık, karşılıksız faydalanma, dolandırıcılık, inancı kötüye kullanma, sahtekârlık, rüşvet ve irtikap, yalan şahitlik, iftira, karşılıksız çek keşidesi, şantaj ve genel olarak beyaz yaka suçlarının çoğalacağını söylemek gerekir. Bununla beraber Avrupa memleketlerindeki istatistikler son yıllarda şiddetle birlikte işlenen suçların arttığını göstermektedir. Sözgelimi Fransa’da şiddet suçları yukarıda belirtilen hırs ve tamâ suçlarının 1933 yılmda % 30&#8242; unu teşkil ettiği halde 1964 yılında hemen yarısına yükselen bir oran almıştır. Gene Batı memleketlerinde organize suçun gittikçe genişlik kazandığı görülmektedir. Suçluluk gittikçe profesyonel nitelik almakta, tekerrür oranı yükselmektedir.&#8221;(3)</p>
<p>Yukarıdaki metinde geçen ”beyaz yaka suçları” kavramı, aynı kitapta şöyle tanımlanmaktadır: ”Beyaz yaka suçları, toplumda saygıdeğer sayılan sosyal itibara sahip kimselerin yürüttükleri, iş hayatında işledikleri sömürücü ve hileli ekonomik suçlardır.”(4)</p>
<p>Aynı yerde, çeşitli dal ve ekonomik alanlarda, kanunların boşluklarından veya hükümleri arasından sıyrılarak gerçekleştirilen bu mali rezaletlerin, insafsız bir rekabet dünyasının ve karşılıksız faydalanma felsefesinin sonucu olarak meydana geldiği kanısına yer verilmektedir.</p>
<p>Uygarlık denildiğinde kitlelere verilen imaj, genellikle örf ve âdetlerdeki (gelenek, görenek), insanla insan arasındaki yumuşama, genel bir toplumsal mutluluk ve huzur gibisinden oldukça düz ayak genellemelerdir. Gerçi uygarlığın tanımı içinde bu türden motifler yok değildir. Yerleşik (uygar, medeni) hayatın ortaya koyduğu bolluk ve refahın sonuçları hususunda İbn Haldun’un tanıklığına bakalım. Durumu şöyle anlatıyor:</p>
<p>”Bu hayatın bir sonucu olarak daima talep ve ihtiyaçlar arkasından koşmak, birbiri ardınca ahaliyi yorar, üstelik bu tekellüflerin çok olan çeşitlerinden birini elde ettikten sonra, nefis diğer çeşitlerini de arzu eder. Bunun tesiri ile fısk ve fücur artar, meşru ve gayrimeşru yollarla geçinme vasıtalarını elde etmek üzere türlü çarelere başvurulur.</p>
<p>”Fikirler bunu düşünmekle meşgul olur. Bunun vasıta ve hilelerini arar. Bunun bir sonucu olarak yalancılık, kumar, aldatma, ahlâksızlık, hırsızlık, yalandan and içme ve intikâ hüküm sürer. Bu ahlaksızlık ve onun namus ve şerefe dokunan kötülükleri herkesin gözü önünde açık bir surette işlenir. Yerleşik ve tekellüflü hayatın bozuk ve kötü olan hallerinden biri de, şehvetlere dalmak ve şehvet düşkünü olmaktır. Bu düşkünlük de bolluğun ve refahın tâbilerindendir. (Sonuç) zina ve lutiliğin yaygınlaşmasıdır.&#8221;5</p>
<p>Dikkat edilirse günümüze ait bir kriminoloji kitabının tanıklığı ile altı yüz yıl önce söylenmiş sözler arasında, uygarlığın getirdiği sonuçlar konusunda hemen hemen ortak sayılabilecek gözlemler vardır. Uygarlık denilen olayın ”sevimli” yüzü sürekli biçimde gösterilirken onun ”çirkin&#8221; yüzü görmezlikten gelinmemelidir. Onun getireceği bütün sonuçlara katlanmayı önce&#8217; den göze almak gerekiyor. Gerçi bu sonuçlara razı olmayı şimdiden göze alan kitleler oluşturulmuştur. Buna rağmen halihazır duruma teslim olmama hususundaki bilinç saklı tutulmalıdır, diyoruz.</p>
<p>Rasim Özdenören &#8211; Yaşadığımız Günler,syf.202-204</p>
<p>Dipnot:</p>
<p>3 Dönmezer, Kriminoloji, 5. bası, s. 61, Ist. 1975.</p>
<p>4 A.g.e., s. 57.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uygarlik-ve-suc/">Uygarlık ve Suç</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/uygarlik-ve-suc/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Okuma Neyin Göstergesi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/okuma-neyin-gostergesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/okuma-neyin-gostergesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Dec 2017 18:26:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Okumak]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Neyin Göstergesi?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19601</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bizler, çok kitap okumanın meziyet olduğuna inandırılarak yetiştirildik. Daha ilkokul sıralarından başlayarak bize kitabın en iyi arkadaş olduğu belletildi. Hayatımızın önemli bir kısmını, en azından kendi payıma rahatlıkla söyleyeceğim gibi, belletilen bu sözlerin doğruluğuna inanarak geçirdik. Bu sözlere uzun süreler inanabildiğim için kuşkusuz şimdi kalkıp kendimi suçlamıyorum. Nasıl inanmayabilirdim ki, yılda hiç olmazsa bu konuda [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/okuma-neyin-gostergesi/">Okuma Neyin Göstergesi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/okuma-neyin-gostergesi/images-6-17/" rel="attachment wp-att-19602"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19602" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-6-1.jpeg" alt="" width="410" height="358" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-6-1.jpeg 410w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-6-1-300x262.jpeg 300w" sizes="(max-width: 410px) 100vw, 410px" /></a></p>
<p>Bizler, çok kitap okumanın meziyet olduğuna inandırılarak yetiştirildik. Daha ilkokul sıralarından başlayarak bize kitabın en iyi arkadaş olduğu belletildi. Hayatımızın önemli bir kısmını, en azından kendi payıma rahatlıkla söyleyeceğim gibi, belletilen bu sözlerin doğruluğuna inanarak geçirdik. Bu sözlere uzun süreler inanabildiğim için kuşkusuz şimdi kalkıp kendimi suçlamıyorum. Nasıl inanmayabilirdim ki, yılda hiç olmazsa bu konuda birkaç kompozisyon ödevi kaleme alır, bir o kadar bu konu çevresinde münazaralar dinler, okuduklarımızın arasında da kitap okumanın erdemlerine dair parçalara rastlardık.Bu cümlelerden, hayatımın kitap okuyarak geçirdiğim vakitlerini boşa harcadığım ve pişmanlık duyduğum anlamı çıkarılmasın. Şimdiye kadar okuduğum tek bir satırdan bile ”Niçin okumuşum?” diye pişmanlık duymuyorum.</p>
<p>Söylemek istediğim, biraz yanlış anlaşılabilmeyi de göze alarak bize talim ettirilen mahiyette kitap okumanın bir erdem olduğuna artık inanmadığımdır. Günümüzde kitap okumanın”yabancılaşmanın&#8221; bir göstergesi, yabancılaşmanın bir parçası olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Çok kimsenin modern romanın başlangıcı saydığı Don Kişot romanının kahramanı Don Kişot’un şövalyeler üzerine yazılmış eserleri okuya okuya çevresine yabancılaştığını, giderek ”donkişotlaştığını” herkes bilir. Madame Bovary de, Don Kişot gibi, okuduğu romanların etkisiyle çevresine yabancılaşan günümüz modern Batı kadınının haminnesi sayılmalı.</p>
<p>Bu uyumsuz (intibaksız) tipler, artık sadece romanlarda yaşamıyor, günümüz hayatının olağan tiplerini oluşturuyor.</p>
<p>Günümüz Batı dünyasında kitap okuyan insanların geniş rakamlara ulaşmasını bilim aşkıyla izah etmek yanıltıcı olur. Çünkü okunan kitapların tümü bilimsel olmadığı gibi, okuyan her insanın bilimsel bir düzeyi tutturduğu da ileri sürülemez. Günümüzde, kitabın esasen nesneleştirildiği, meta haline getirildiği bilinmektedir. Her türden kitap talebini karşılayabilmek için bilimsel kitapların bile avamileştirildiği gene bilinenler arasında.</p>
<p>Böylesine yaygınlaşmış olan okumayı bir takım motifleri suni biçimde yücelterek açıklamak mümkündür ama, bu, gerçeği yansıtmayacaktır. Öyleyse kitap, bu insanlarca muhteviyatı ile açıklayamadığımız bir başka ihtiyaçlarının karşılanmasıyla talep edilmektedir. Bu da, büyük ölçüde yalnızlıklarının giderilmesi olabilir.</p>
<p>İmdi, okumanın Müslümanlara da yabancı sayılmayacak bir olgu olduğu söylenebilir. Ne var ki, o dönemin okumasıyla çağcıl (modern) okuma arasında fark olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Okuma, o dönemlerde bilim çabasıyla yerine getirilen bir etkinlik alanıydı, hayatın belli başlı sığınaklarından biri diye kabul edilmiyordu. Çağcıl okuma ise, insanların hem çevrelerinden, hem kendilerinden kaçmak için uyguladıkları bir sığınak yeri olarak kullanılmaktadır.</p>
<p>Geri kalmış diye yaftalanan ülkelerde bütün çırpınmalara rağmen okumanın yaygınlaştırılamamasının sebepleri arasında, bu insanların henüz Batılı insanlar düzeyinde çevreye ve hemcinslerine yabancılaşmamış olmaları da sayılmalıdır.</p>
<p>Insanların çevreleriyle barışık bir yaşama ortamına girmeleriyle şimdiki okuma hızının kesileceği ve okumanın yeniden sağlıklı bir dönemece geleceği tahmin edilebilir sanıyorum.</p>
<p>Rasim Özdenören &#8211; Yaşadığımız Günler,syf.200-202</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/okuma-neyin-gostergesi/">Okuma Neyin Göstergesi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/okuma-neyin-gostergesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kapitalistik Tasarruf:Israf</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kapitalistik-tasarrufisraf/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kapitalistik-tasarrufisraf/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Dec 2017 17:49:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[İsraf]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalist Düzen]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalistik Tasarruf:Israf]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19596</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tasarruf, şimdilerde bizde ve genelde tüm dünyada harcamamak diye anlaşılıyor. Oysa harcamamak her zaman tasarruf etmek anlamına gelmeyebilir; öyle durumlar olabilir ki harcamamak israf haline dönüşebilir. Konu, ayrıca, işletmeler ve bireyler düzeyinde ayrı ayrı ele alınmaya müsaittir. Tüketim ekonomilerinde, israf yapısal bir olaydır. Dolayısıyla bu tür ekonomilerde üretilen her tür malın bol bol tüketilmesi (israf [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kapitalistik-tasarrufisraf/">Kapitalistik Tasarruf:Israf</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kapitalistik-tasarrufisraf/images-5-18/" rel="attachment wp-att-19597"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19597" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-5-1.jpeg" alt="" width="543" height="271" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-5-1.jpeg 543w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-5-1-300x150.jpeg 300w" sizes="(max-width: 543px) 100vw, 543px" /></a></p>
<p>Tasarruf, şimdilerde bizde ve genelde tüm dünyada harcamamak diye anlaşılıyor. Oysa harcamamak her zaman tasarruf etmek anlamına gelmeyebilir; öyle durumlar olabilir ki harcamamak israf haline dönüşebilir.</p>
<p>Konu, ayrıca, işletmeler ve bireyler düzeyinde ayrı ayrı ele alınmaya müsaittir. Tüketim ekonomilerinde, israf yapısal bir olaydır. Dolayısıyla bu tür ekonomilerde üretilen her tür malın bol bol tüketilmesi (israf oranı içinde tüketilmesi) o ekonomilerin ayakta kalabilmesinin dayanağı ve güvencesidir. Bu bakımdan tüketim alabildiğine körüklenir.</p>
<p>Birey olarak, kurulu mekanizmaya karşı koyma imkânı da yoktur. Çünkü faraza senin çeyrek ekmeğe ihtiyacın varsa mutlaka bütün bir ekmek almak zorunda bırakılıyorsun. Yahut bir tabaka kâğıt için ambalajlanmış bir top kâğıt almak zorundasın vb&#8230;</p>
<p>Kapitalizmde israf yapısal bir olaydır. Yani bireyle-rin bundan kolay kolay kaçınabilmesi mümkün değildir. Kapitalistik ekonomilerde tasarrufu teşvik için makro düzeyde alınan tedbirlerin de aslında bir geçerliği olup olmadığı sorulabilir. Şimdiye kadar, dünyanın hiç bir ülkesinde (elbet kapitalistik mekanizmanın işlediği yerlerde) alınan tasarruf tedbirlerinin buhranları önlediği, şifa getirdiği ve ekonomiyi düze çıkardığı görülmemiştir.</p>
<p>Kapitalistik ekonomide makro düzeyde alınan tedbirlerden biri faiz oranlarını yükseltmektir.</p>
<p>Böylece, küçük tasarruf sahiplerinin paralarını bankaya yatıracağı, neticede bu paraların yatırıma dönüşeceği hesaplanır. Bireyler açısmdan tasarruf gibi görünebilecek bu vetire gerçekte istenen neticeyi doğurur mu? Kâğıt üzerindeki mütalâalara bakarsanız, evet. Fakat faiz oranlarının artması demek ashnda sermayenin bedelinin artması demektir. Böylece yatırım sahipleri pahalı sermaye kullanmak zorunda kalacaktır. Yani bankadan kredi olarak aldıkları her birim sermaye için daha yüksek faiz ödeyeceklerdir. Bu yüksek faiz miktarını geri ödemeyi göze alabilecek müteşebbislerin sayısı ne kadardır? Elbette çok az. Ama diyelim ki, bazı müteşebbisler yüksek faizle kredi aldılar ve yatırımda kullandılar. Bu durumda da, üretilen malların maliyeti faiz oranında yükselecektir. Bu pahalı mallar nasıl satılacak? Satılmazsa yeniden nasıl ve niçin üretilecek?</p>
<p>Görülüyor ki, kapitalistik ekonomide belli bir kesitte, yani durağan bir halde çare gibi görünen tedbirler, son çözümlemede çare değil fakat yeni buhranların kaynağı olmaya dönüşmektedir.</p>
<p>Bu bakımdan kapitalistik mekanizmada, iki ampulünüzden birini söndürün yahut televizyonunuzu daha az seyredin kabilinden yapılan tavsiyelerin fazla bir anlamı yoktur. Bireylerin, daha az televizyon seyrederek yapacakları tasarruflarmı bankaya yatırmalarına bel bağlamak tuhaf bir tesellidir.</p>
<p>Konunun bazı ”kritik&#8221; yanlarına kısaca dokunmak yararlı olacak.</p>
<p>Kapitalistik ekonomilerde makro düzeyde, teorik olarak tasarruf eşittir yatırım denilir. Bütün tasarrufların yatırıma dönüşeceği farz edilir. Tasarrufu teşvik için de faiz oranları yükseltilir. Yani bireylerin, paralarını lüzumsuz yerlere sarf etmesi faiz faktörü ile önlenmek istenir. Bireylerin şöyle düşüneceği farz edilir: Şu masayı satın alacağıma parayı bankaya yatırsam daha ”kârlı” çıkarım, çünkü parama yüksek faiz ödenmektedir. Gerçekten de bir kısım insanlar böyle düşünerek küçük tasarruflarıru bankaya yatırır.</p>
<p>Ne var ki, liberal / kapitalistik vetirede yüksek faiz oranı bir kısım insanlar için bir teşvik unsuru olsa da, tasarruflarını bankaya veya benzer yerlere yatırmayan insanlar için, onları zorlayacak müeyyideler mevcut değildir. Başka bir deyişle paraöı bankaya yatırmadığım takdirde kimse beni param faize ver diye zorlayamaz. Bu âtıl paranın üzerine herhangi bir vergi de yüklenmez.</p>
<p>Aynı sürecin diğer bir sonucu da, masa almaktan vazgeçip paramı bankaya yatırsam acaba ertesi yıl aynı masayı o fiyata alıp alamayacağım sorusudur. Aynı fiyata alamam. Çünkü faiz üretim maliyetini yükseltmiş olur. Fakat bu durumda benim ”kârım&#8221; ne? Bu yıl 100 liraya alacağım masayı 20 lira faiz için bir yıl bekleyerek ertesi yıl 120 liraya alacaksam kendimi kârlı mı saymalıyım? O halde faiz miktarı Öyle yüksek olmalı ki, mesela bana yıl sonunda 30 lira ”gelir” getirmeli ki, 10 liralık kârım olsun!</p>
<p>Öte yandan yüksek faiz daima yüksek işsizliktir, çünkü üretim maliyetini düşürmek isteyen müteşebbisin, işçi dışmda ”tasarruf&#8221; edebileceği bir üretim faktörü yoktur. Olsa olsa bir kısım işçisine yol verebilir. Bu durum da makro planda bir işsizler ordusu meydana getirir. İşsizliğin artması olayında, madalyonun diğer yüzü, üretilen mala talep olup olmayacağı sorusudur. (Olayın sosyal çalkalanmalarla ilgili yanına değinmiyoruz.)</p>
<p>Kapitalizmin bu açmazının nasıl çözümlenebileceğine, bu güne kadar, Keynes ve öncesinden Friedman’a, ]. K. Galbraith’e kadar bildiğimiz hiçbir iktisatçı cevap getirememiştir. Cevap ve çözüm sayılan tekliflerin, uygulamaların aslında yeni buhranların kaynağı olduğunu tecrübeler göstermiştir. Nitekim günümüz iktisatçılarından biri, J. K. Galbraith, ancak: ”Çözüm değil problemi biliyorum&#8221; diyebilmektedir.</p>
<p>”Sağa sola harcama<br />
At kumbarana dursun<br />
Hiç farkında olmadan,<br />
Bir gün zengin olursun.<br />
Al sen de bir kumbara,<br />
Para biriktir, para.<br />
Boş yerlere harcayıp<br />
Düşünme kara kara.”(1)</p>
<p>İlkokul 2. sınıf öğrencilerine aşılanan bu zihniyet aslında kapitalistik “tasarruf” anlayışının tipik örneklerinden biridir. “Para biriktir, para.” Ne yapacak çocuk biriktirdiği parayı? Faize mi verecek?</p>
<p>Fakat kapitalistik düzende para biriktir tavsiyesinden öte bir şey yapılmayacağı, üster biriktirilen para üzerinde devletin hiçbir tasarrufu (müdahalesi) olmadığı, olamayacağı noktasına gelmek istiyorum.</p>
<p>Kapitalistik zihniyet, kumbaraya atılan paraya tasarruf edilmiş para diye bakar. Sakat bir tasarruf anlayışıdır bu. Çünkü&#8217;kumbaraya atılan her kuruş tedavülden çekilmiş bir kuruşa tekabül eder. Bireysel olarak kumbaraya attığmı para benim için tasarruf sayılsa da, makro düzeyde, bu paranın bedeli gerçekte toplumun ondan mahrum bırakılması demektir.</p>
<p>Acaba benim tedavülden para kaldırmaya hakkım ohnalı mı? Şüphesiz, elime geçen parayı son kuruşuna kadar harcamaya mecbur bırakılmamalıyım. Fakat tedavülden çektiğim para belli bir ”nisap&#8221;ın üzerindeyse, benim bu parayı sürekli yanımda tutmama da göz yumulmamalı.</p>
<p>Bu nasıl olur? Bu, kazancın değil, fakat sermayenin vergilendirilrnesi suretiyle olur. Yani kumbarana attığın, yani toplumu yararlanmaktan mahrum bıraktığın belli bir nisabın üzerindeki paranın ve diğer her türlü iktisadî değerin bedelini topluma iade etmelisin. Eğer böyle bir ceremeye katlanmayı göze alamıyorsan, parayı ”bu benim malımdır, ne istersem yaparım” mülâhazası ile kolay kolay tedavülden çekemezsin. Çektiğin takdirde ceremesine katlanırsın. Değilse onu verimlendirmek yoluna gidersin. Yani tedavüle sürersin. Yani bir teşebbüse yatırırsın. Teşebbüse yatırdığın paradan elde edeceğin gelirin adı kârdır, faiz değil. Aslında kâr ile faizin belirli vasfı da burada odaklaşır: faiz, rizikosuz olarak başta belirlenen miktarı mutlaka talep eder, teşebbüs zarar da etse, belirlenen faiz ödenecektir. Kâr ise rizikonun karşılığı olduğundan aynı zamanda zarara da katlanır.</p>
<p>Şöylece toparlamış olalım: kapitalizmin, burada değindiğimiz tasarruf anlayışı sadece pasif, menfi bir tavır olmakla kalmıyor, aynı zamanda makro ve mikro her iki düzlemde de toplumun aleyhinde işliyor. Tasarrufa olumlu ve aktif bir anlam ve fonksiyon yüklemek kapitalistik vetirede mümkün olamıyor.</p>
<p>Rasim Özdenören &#8211; Yaşadığımız Günler,syf.111-116</p>
<p>1 Ilkokullar Için Hayat Bilgisi 2, Z. Sırmatel, A. Karaca, a. 89.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kapitalistik-tasarrufisraf/">Kapitalistik Tasarruf:Israf</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kapitalistik-tasarrufisraf/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çağdaş Insanın Yüzü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-insanin-yuzu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-insanin-yuzu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Dec 2017 21:45:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Insanın Yüzü]]></category>
		<category><![CDATA[Diziler]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Gündelik Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Giyim]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın-Erkek Eşitliği !]]></category>
		<category><![CDATA[Moda]]></category>
		<category><![CDATA[Nesneleşen Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[Süslenme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19573</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyanın neresinde yaşıyor olursanız olun, yanınızdaki insanın yüzüne bir bakın. O endişeyi yakalarsınız. Korkuyla karışık bir endişedir bu. Bu, kendi ekseninden sapmış bir korkudur. Ne olacağım korkusu, bana ne yapacaklar korkusu, yarınıın ne olacak korkusu&#8230; Sürekli olarak kendini bir belânın ortasındaymış gibi duyumsama korkusu. Kararsızlık, tedirginlik, endişe&#8230; Sokaktaki insan, kökenini bilmediği böyle bir karışık ruh [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-insanin-yuzu/">Çağdaş Insanın Yüzü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/cagdas-insanin-yuzu/images-4-22/" rel="attachment wp-att-19575"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19575" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-4.jpeg" alt="" width="439" height="335" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-4.jpeg 439w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-4-170x130.jpeg 170w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-4-300x229.jpeg 300w" sizes="(max-width: 439px) 100vw, 439px" /></a></p>
<p>Dünyanın neresinde yaşıyor olursanız olun, yanınızdaki insanın yüzüne bir bakın. O endişeyi yakalarsınız. Korkuyla karışık bir endişedir bu. Bu, kendi ekseninden sapmış bir korkudur. Ne olacağım korkusu, bana ne yapacaklar korkusu, yarınıın ne olacak korkusu&#8230; Sürekli olarak kendini bir belânın ortasındaymış gibi duyumsama korkusu. Kararsızlık, tedirginlik, endişe&#8230; Sokaktaki insan, kökenini bilmediği böyle bir karışık ruh hâli içindedir. Rızkından emin değildir, attığı adımdan emin değildir, düşüncesinden emin değildir, seçtiğinden emin değildir. Hattâ korkusundan emin değildir. Kendinden ve başkasından emin değildir.</p>
<p>Bir yirminci yüzyıl filozofunun dediği gibi, başkası cehennemdir, her şey için vakit geçmiştir, iş işten geçmiştir. O, bir tek şeyin farkındadır: Bir sürgün olarak atıldığı bir cehennemde yaşamaktadır, bu dünya dört yanı çelik duvarlarla örülü, harareti git gide artan, terleyen bir dünyadır, açmak istesen bir penceresi yoktur, oraya atılmış başka insanlarla sonsuza kadar, senin için cehennem saydığın o insanlarla beraber yaşamak zorundasın, ne bir kurtuluş ümidi, ne biraz ferahlama imkânı mevcuttur.(1)</p>
<p>Öyleyse ne yapacak bu insan? Huzuru nerde bulacak? Kendi içinde mi, başkasında mı? Her iki durum için de kapılar, daha baştan örtülmüştür yüzüne. Öyleyse ona sadece boş avuntular bağışlanacaktır. Söz gelimi, insan yapıp ettiklerinde, sadece seçtiği ile sorumludur, denecektir (Sartre).</p>
<p>Veya denecek ki, arkadaş, madem iraden dışında böyle bir sürgündesin ve insansın, düşünen bir kafan, duygulanan bir yüreğin var, öyleyse insana yaraşır bir çaba göstermelisin (Camus). Fakat, mahiyeti apriori belirlenmiş (verili) bir dünya içinde yaşayan insan neyi seçecek, hangi insanî çabanın derdine düşecek?</p>
<p>Aslında, böyle bir dünyada yaşayan insan için seçim fırsatı daha başta yitirilmiş sayılır. Kendi sıkıntısını mı seçecek, yoksa başkalarının cehennemini mi? Veya yoksa ayağının kayacağını bile bile, o terleyen çelik duvarlara tırmanmayı mı deneyecek? Bu mudur insanî olan, insanca yaşamak için gösterilen çaba?</p>
<p>Evet, budur. Insana, insanca yaşayabilmesi için gösterebildikleri tek seçim, tek çaba budur. Ya kendini aldatmaktan başka işe yaramayan sahte bir seçme durumu, veya gene işe yaramayan abes bir çaba.</p>
<p>Batı uygarlığının, fikir plânında gelip dayandığı son durak budur. Düşünen kafaları, şimdilik başka bir şeyi salık veremiyor.</p>
<p>&#8220;Filozof ”seç!” diye buyuruyor ama, insanın neyi seçmesi gerektiğini bilmediğini söylüyor. Sadece seçerek, insanın içine düştüğü sıkıntıdan, bunalımdan kurtulacağını söylemekle yetiniyor. Fakat neyi seçecek, nasıl seçecek, niçin seçecek? Seçtiği şık, onu, arzın ayağının altından kayma duygusundan kurtaracak mı? Bütün bu sorular, o terleyen çelik duvarlar kadar cevapsızdır. Insan her seçmesinin sonunda ayağının altından arzın kaymasını durduramıyorsa, soyut bir seçmenin anlamı nedir öyleyse?</p>
<p>Veya insana yaraşan budur, diyerek, onu sonuçsuz olduğunu bildiği boş bir çabaya sürmekten beklenen kazanç ne olabilir?</p>
<p>Soyutlayarak algılamayı denediğimiz bu insanın yüzünü, şimdi somut platformda görmeye çalışalım.</p>
<p><strong>GÜNDELİK HAYATIMIZIN MASKELERİ</strong></p>
<p>Günümüz insanı kadar şaşkınlaştırılmış bir başka insan neslinin gezegenimizde yaşadığına inanmak güç. Kendi payıma,ben bu kadar çelişkiyi, karmaşayı bir arada yaşamış bir başka neslin geçmiş olabileceğine ihtimal veremiyorum.</p>
<p>Günümüz insanı her şeyden önce hazza, konfora alışmıştır. Dünyanın bütün kolaylıkları emrine hazırdır. Bir düğmeye basmakla odasını aydınlatabilmektedir. Elini sürmeden evini, işyerini ısıtabilmektedir. Bulunduğu yerden uçup bir kaç saat içinde dünyanın öbür ucuna gitmesi işten değildir.</p>
<p>Eskiden yıllarca uğraşarak altından kalkamayacağı hesapları şimdi bilgisayar aracılığı ile birkaç dakikada sonuçlandırabilmektedir (insan gerçi eskiden bu tür hesapların altından kalkmak zorunda değildi, o da başka). Kan basınçları, kalb atışları, ciğerlerinin, kemiklerinin röntgeni basit işlemlerle anında ortaya çıkartılabihnekte; yatak odasında, istifini bozmadan dünyanın öbür ucundaki bir spor gösterisini anında izleyebilmektedir. Teleksler, radyolar, röntgen aygıtları, uçaklar, televizyonlar, kalorifer kazanları, motorlar, tezgahlar, silah fabrikaları, buğday siloları, ilaç iınalathaneleri, seralar, müzikholler, projeksiyonlar, kuluçka makineleri, füzeler, uydular, haralar, denizler, karalar, havalar, her şey onun rahatı ve konforu için toptan yirmidört saat çalışmakta,çalışmakta, çalışmaktadır.</p>
<p>Görünüşe göre onun herhangi bir sıkıntısı olmamak gerek. Bütün kolaylıklar elinin altındadır. Çamaşırını elini sürmeden yıkayabilmekte, deterjanlar, durulama makineleri, sentetik sıvılar onun için hazırlanmaktadır.</p>
<p>Ne ki, bütün bunlar onun rahatlamasına yetmiyor. Yıllarca reklamı işitilen bir deterjanın günün birinde şimdiye değin bilinmeyen bir hastalığa yol açtığım öğreniyor. Elektrikten tasarruf edeyim diye bürosunda kullandığı floresan lamba üzerine okuduğu bir haber, bu lambayı birden, cildinin baş düşmanı ilân ediyor.</p>
<p>Teknik araçlar bir yandan kolaylık sağlarken bir yandan da sağlığı tehdit eden canavar haline gelebiliyor.</p>
<p>Kiminin rızkına, kazancına vesile teşkil eden kurumlar, başka bir düzlemde başka birinin hayatım tehlikeye sokan tuzak halinde dönüşebiliyor.</p>
<p>Günümüz insanı bu karmaşık yapı içinde öylesine şaşırtılmıştır ki, artık neyin kendisine yararlı, neyin sakıncah ya da zararh olduğunu kestirebilmesi güçleşmiştir.</p>
<p>Her yeni buluş, yeni bir icat ona yararlı diye benimsetilirken, çok geçmeden onun hayatımız için bir tehlike teşkil ettiği haberini alıyoruz.</p>
<p>Böylece şok üstüne şok geçiren insan, her şeyden ürker, çekinir olmuştur. Hastalık hastası haline gehniştir. Herkes kendini dinliyor. Acaba kalp atışlarının ritmi mi bozuldu? Yoksa aspirin bende kanser mi yapar? Gerçi aspirin alanlar kalp enfarktüsü olmazmış, ama mide kanaması için doktorlar güvence veremiyor. Şimdi ne yapmalıyım? Bir yolculuğa mı çıksam? Fakat ya tansiyonum? Uçmak hayatımı tehlikeye sokmayacak mı? Üstelik sağlığıma iyi gelecek iklimde savaş oluyor. Silah fabrikalarında binlerce işçi savaş alanına cephane yetiştirmek üzere gece-gündüz demeden çalışıyor. Tanımadığı birilerinin eline silah verip tanımadığı birilerini öldürmesi için.. Yaptığı bu işin karşılığı olarak da karnını doyuruyor.</p>
<p>Buna karşılık şöyle bir düşünce ileri sürülebilir: günümüze özgü hayat tarzına ilişkin her tür eleştiri, aslında havanda su dövmekten ibarettir. Eğer günümüze özgü hayat tarzı belli koşulların bir araya gelmesinin bir ürünüyse ve ben bu koşullardan bağımsız yaşama imkânından yoksunsam, fakat buna rağmen mevcut hayat tarzını bir yerlerinden ötürü beğenmiyorsam, bu yüzden onu eleştirmeye kalkışıyorsam, bu durumum havanda su dövmek değil de nedir?</p>
<p>Çağımiza herkes kendi ilgi alanına göre bir ad veriyor. Kimine göre çağımız elektronik çağıdır, kimine göre kitle iletişim çağıdır, kimine göre hurafeler çağı (Martin Lings), kimine göre bir şok çağındayız; kimine göre uzay çağını yaşıyoruz; kimileri çevre kirlenmesi, kimileri tabiatın tahribi, kimileri akıl ve bilim çağı adım veriyor yaşadığımız günlere.</p>
<p>Yaşadığımız günlerden hoşnut olanlar olduğu gibi, onu yerden yere çalmak için fırsat kaçırmayanlar da var: bir yanda iyimserler, bir yanda kötümserler. Bugünün manzarasından esinlenip geleceğe güvenle bakanlar olduğu gibi, aynı manzaraya kuşkuyla bakıp gelecekten tümüyle umudunu kesmiş olanlar da var: Bunlar, insanoğlunun geleceğini uzay boşluğundaki yoğun karanlıklar halinde tanımlıyor.</p>
<p>İster o yanda yer almış olsun, ister bu yanda, hepsinin ortak paydası, içinde yaşadığımız günler. Içinde yaşadığımız günlerden hoşnut olan da, ona kaygıyla bakan da gelecekle ilgili hesaplar yapmaktan kendini alamıyor. Gerçi hepsinin ayağı günümüz zeminine basıyor, ama hesapları belki de hiç birinin yaşamayacağı kadar uzakta bulunan bir gelecekle ilgili. Mevhum bir geleceğe yüzünü döndürerek yaşadığı günden hesap soruyor ve ilerde yaşanacak günlerin hesabını istiyor. Durum ”müdebbir&#8221; insan için makul karşılanabilir. Çelişki şurada: O, kendi zamanı için yerine getirmediği sorumluluğun hesabını talep ediyor ve geleceğin hesabını çıkartmak istiyor. Tutumunun temelinde irrasyonel, hastalıklı bir kaygı yer alıyor.</p>
<p>Yukarda, günümüzün hayat tarzını eleştirmenin havanda su dövmeye benzediğini söylemiştim. Sebebi şu: Bu tür eleştirmeciler gelecek günlerin getireceği muhayyel hayat şartlarına ilişkin ürkütücü tablolar tasarlarken o günlerin hazırlayıcısı olan bugünün şartlarına müdahale etmeye teşebbüs etmiyor, çünkü onu vazgeçilmesi imkânsız bir veri olarak kabulleniyor. Değiştirilsin dedikleri ya da değiştirilebilir diye gördükleri şey ise mevhum bir gelecek halinde, ilerde duruyor.</p>
<p>Günümüz hayatım oluşturan ve bir anlamda ona maske olan şartlar temelde bazı telâkki tarzlarıyla, insanın mahiyetini, onun düşünsel yapısını ve düşünsel iınkânını algılama biçimiyle (felsefî görüş) ilgilidir. Bu günün dünyası, insanın, insanı ve evreni algılama biçimin ürünüdür. Bu algılama biçimini değiştirebilmenin imkânı bizim elimizdedir. Kendi düşüncemizin yaratısıru put olarak kabul etmiyorsak elbet&#8230;</p>
<p><strong>KARŞIMIZDAKİ PARADOKS</strong></p>
<p>Öyleyse hem dönüştürülmesi zorunluluğunu fark ettiğim toplumun (dünyanın) getirdiği dizgenin içinde yaşayacağım, hem bu dizgeyi bir yerinden kırmaya çalışacağım&#8230; Günümüz insanının yaşamaya talip olduğu hayatla, gerçekte yaşadığı hayat arasında görünen temel çatışkılardan (paradoks) biri bu cümlenin içinde saklı.</p>
<p>Bu çatışkıya (paradoks, açmaz) kolay ve hazırlop çözümler bulmak zor değildir: Bir kere, kuramsal olarak, kısır döngünün çemberini bir yerinden kırabilmek için o çemberin dışına çıkmanın gerekliliği ortadadır. Başka bir söyleyişle, içinde yaşanan dizgenin dışına çıkmakla, en azından o dizgeye sırtını döndürmekle sorun kendiliğinden çözümlenmiş olur. Ama bu nasıl gerçekleştirilecek?</p>
<p>Biz, aynı zamanda eleştirdiğimiz bir toplumsal yapının üyeleri olarak yaşıyoruz. Bu toplumun üyesi olarak eleştirdiğimiz mazarratlarla her an yüz yüze bulunuyoruz. Televizyon programlarının son haberlerine kadar izleyip, son haberlerde verilen felâket haberlerini de dinledikten sonra yatma alışkanlığını bırakmak istemiyoruz.</p>
<p>Herkes gazetenin olsun, TV’nin olsun vazgeçilmez ihtiyaçlar arasında yer aldığı hususunda görüş birliğine sahip. Kötü bir benzetme de olsa söylemeden geçemiyorum, bu, afyon tiryakiliğine benziyor. Bir kez alışkanlık kazanan onsuz duramıyor: bu ihtiyacın hastalıklı bir hal olduğunu, yapma bir ihtiyaç olduğunu bilse bile. ..</p>
<p>O halde ne yapmalı?</p>
<p>Sanıyorum ilkin kabullenilmiş (sahip çıkılmış) önyargıları sorgulamalıyız.</p>
<p>Bize ihtiyaç diye belletilen şeylerden gerçekte “ihtiyaç&#8221; kimliğinde olanlar nelerdir?</p>
<p>TV izlemek ihtiyaç mıdır?</p>
<p>Gazete okumak ihtiyaç mıdır?</p>
<p>Radyo dinlemek ihtiyaç mıdır?</p>
<p>Film seyretmek ihtiyaç mıdır?</p>
<p>Kitap okumak ihtiyaç mıdır?</p>
<p>Örtünmek değil, ama ”giyinip kuşanmak&#8221; ihtiyaç mıdır?</p>
<p>”Eğitilmiş”, dolayısıyla çok özel bir anlamda tembelleşmiş, daha açıkçası şartlanmış bir kafa yapısının bu ve benzer sorular karşısında itiraz edeceğini ve peki bunlar ihtiyaç değilse ihtiyaç nedir, diye soracağını bilmiyor değilim. Asıl kısır döngünün buradan kaynaklandığını baştan söylemiştik.</p>
<p>Nasıl bir çağda yaşadığımızın farkına varmak belki sağlıklı çıkış noktasından biri olarak öngörülebilir. Kafamızın hangi mercilerce yönlendirildiğini, bazı insanların kendi dileklerine göre yaşayabilmek için insanların nasıl ”yığınlar” haline getirildiğini, bize ne gibi yaşama alışkanlıkları kazandırıldığını, meselenin temelinden kavrama gereğini bilmek zorundayız. Bir an, belki bindiğimiz dalı kestiğimiz zehabına kapılabiliriz. Ama bu zehabımız doğruysa ve biz bindiğimiz dalı kesmek zorunda olduğumuzu biliyorsak, önlemimizi almamız kolaylaşabilir.</p>
<p>lmdi, soru şudur sanıyorum: Günümüz insanı, davranışını, tutumunu kendi özgür iradesiyle mi seçiyor, yoksa bilmediği bazı merciler onu bazı şeyleri seçmek zorunda mı bırakıyor? Özgür irademizle seçtiğimizi sandığımız şey, gerçekte bizim özgür seçimimiz midir?</p>
<p>Öyle derinlemesine filozofik, ekonomik irdelemelere girişmeye gerek kalmadan sırf ”moda” olgusuna bakarak bile bazı şeyleri söylemek mümkündür kanısındayım. Moda denilen olgu, acaba gerçekten bireyin öz<br />
gür ve bağımsız seçiminin sonucunda mı ortaya çıkıyor; yoksa bazı odaklar bizi bazı davranış biçimlerini, giyim kuşamda bazı örnekleri seçmek zorunda mı bırakıyor? Bu tür davranış kalıplarına beni uymak zorunda bırakan ”merciler” mi var, bu kalıpları bize onlar mı benimsetiyor, yoksa bu davranış kalıpları insanın doğal yapısından mı kaynaklanıyor?</p>
<p>Modaya görünüşe göre bazı insanlarda güzel durduğu farz edilen davranış biçimlerinin, giyim kuşamın başkaları tarafından da benimsenilerek uyulması ve yaygınlık kazanması olayı diye bakabiliriz. Ne ki, bu açıdan bakıldığında onu yalın, masum bir olay sanmamız mümkündür.</p>
<p>Bir tür giyim kuşam örneğinin kitlelere benimsetilebilmesi ve yaygınlık kazandırılması için girişilen faaliyete, harcanan paraya bakılırsa, olayın arkasında bazı sınaî-ticarî şirketlerin, örgütlerin bulunduğunu anlamak kolaylaşır. Böyle olunca bu olayda, insan olarak bizi incitmesi gereken bir şeylerin bulunduğunu fark etmeli değil miyiz?</p>
<p>Moda, aslında, insanın bazı zaaflarını, hassasiyetlerini mıncıklayıp istismar ediyor. Bazı şeyleri tüketmeye, harcamaya şartlandırılırken, insana nesne (meta) muamelesi yapılrmş oluyor. Olaya birey açısından bakıldığında onun rekabet duygusunun saptırılarak istismar edildiğini çıkarsıyoruz. İnsanın doğasındaki yarışma duygusu bu olayda saptırılarak başkasının çıkarı için işletiliyor. Doğal rekabet duygusu kişiliğin geliştirilmesine yararken, burada aynı duygu hasede dönüştürülmektedir. Başkasından geri kalmamak veya onda var bende de olsun veya o yapıyor ben de yapayım kabilinden hastalıklı eğilimlere kapılmak zorunda bırakılıyoruz.</p>
<p>Iyi de, insan, bunca yalın ve gözle görülebilir tuzağa nasıl düşürülebiliyor? Dinin öngörüsüne rağmen örtünmekten kaçınan biri nasıl oluyor da falanca film yıldızının giyim kuşamına özenebiliyor? Sanırım nesne yerine konulduğunun farkına varmıyor. Ardından da, satın almak istediğinde ancak piyasaya sürülmüş olanı satın almak zorunda kalıyor. Yani seçeneksiz bırakılıyor.</p>
<p>Fakat asıl, günümüz hayatının bir çok veçhesinde nesne yerine konulmuş olmak ön alıyor ve bunun farkına varılmıyor.</p>
<p><strong>NESNELEŞEN KADIN</strong></p>
<p>Genelde insanın, özelde kadının nesne yerine konulmasının çarpıcı örneğini ”feminizm” hareketinde görebiliriz. Feminizm (dişicilik) hareketi, ”kadın hakları” diye anılan mücadelenin evcilleştirilmiş bir alt bölümünü oluşturuyor. Kadın hakları konusu, sadece günümüz kesitinden bakıldığında, feminizme göre, daha anlamlı görünmektedir: Erkeklerle eşit işlerde çalişmak, eşit işlerde çalışınca da, eşit ücret almak! Kadın hakları, çalışan kadınların, çalışan kadınlar için verdiği mücadelenin adı oluyor; başka bir söyleyişle, ekonomik nitelikli bir mücadele veriliyor. Feminizm ise kadının toplumsal statüsüne ağırlık veriyor.</p>
<p>Kadının çalışma hayatına katılmasının kökeninde yatan sebebi hepimiz biliyoruz: geçen yüzyılın adaletsiz, dengesiz Avrupa toplumunda patlak veren ”sınaî devrim&#8221;de, egemen kapitalist gücün malını daha ucuza getirmek için, yoksul kadınların ve çocukların işgücüne müracaat etmesiyle başlayan bir olaydır bu. Hakir, zelil, fakir ve himayesiz bırakılmış olan kadın, boğaz tokluğuna çalışmak zorundadır, çalışmasa aç kalacaktır. Fakat çalışınca da emeğinin karşılığını alacak değildir. Müzayaka (sıkıntı ve yokluk) içinde kalan kadının, kendine dikte edilen şartlarda çalışmasından başka seçeneği yoktur elinde. Halen söylendiği gibi, konunun, kadınların çalışma özgürlüğü ile ilgisi yoktur. Ama gündelik hayatımızın ayrıntıları arasında yer alan pek çok şey gibi, bu konu da, bize ”yüksek fikirler” adına kabul ettirilmektedir.</p>
<p>Batı kapitalizmi, kadim çalışmak zorunda bırakırken bunun adını ”özgürlük&#8221;, ”çalışma özgürlüğü” veya ”kadın hakları&#8221; olarak koyuyorsa, böyle bir özgürlük anlayışı, benim özgürlük anlayışıma ters düşer. Geçen yüzyılın kapitalizmi, kadınların ve çocukların işgücünü ucuz bulup erkeklerin yerine kadınları çalışmaya zorlarken ve kadın çalışmadığı takdirde aç kalma tehlikesi ile karşı karşıya bırakılırken, kadının çalışmasını ona nimet gibi göstermek sahtekârlık sayılmalıdır. Batı kapitalizmi, kadını çalışmak zorunda bırakıyor, onu istismar ediyor, sonra da bunun adına özgürlük veya çalışma hakkı diyor; üstelik de nimet ihsan ediyormuş pozuna girerek.</p>
<p>Şimdi değindiğimiz gibi, Batı’da, kadının sosyal hayatın bir parçası haline gelmesi sınai devrimin doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bunda, sermayenin ucuz işgücü aramasının payı yüksektir. Aynı işi yapan kadınlar, erkeklerden daha ucuza işgücü arz ettiklerin-den işçi olarak (çocuklarla beraber) istihdam edilmişlerdir. Fakat öte yandan, her zaman olduğu gibi, refah düzeylerinin yüksekliğinden dolayı çalışma mecburiyeti hissetmeyen belli bir kadın zümresi de mevcuttu.</p>
<p>O zaman (19. yy.) ekonomi dışı kalan bu kadın zümresini hiç olmazsa dolaylı yoldan (tüketici olarak) devreye alına çabaları görüldü. Kadınlarla ilgili olarak bir takım dergiler çıkartılmaya başlandı. ABD’de çıkartılan bu dergilerin en ünlüleri Dial, Godey’s Lady’s Book, Ladi93’ Magazine gibi dergilerdi.. Sanayi kapitalizminin ortaya çıkardığı bu dergilerde kadın bir yandan tam bir tüketici olarak devreye sokulurken, bir yandan da &#8220;meta”ya dönüştürülüyordu. Kadın böylece, bir yazarın(2) deyişiyle, ekonomiye arka kapıdan sokulmuş oluyordu.</p>
<p>”Güzel giyim, pahalı ama pratik değeri olmayan bir egitim, giyim biçiminde abartılmış bir kadın bedeni” görünümünün yaygınlaşması ile bu yeni kadın insan toplumda yaygınlaşmakta olan feminizmin şeyleştirilmiş ve zorunlulaşmış bir biçimi olmaya başlamıştı. Güzel giyinmek, dişice görünmek benimsenmiştir. Ideal kadın ”cinselliğin&#8221; ve ”dişice giyinmenin gizini” fark etmiş bulunan ”ideal eştir.” Bunun karşılığında kadının, ”kocası sayesinde” komşusunu çatlatacak kadar bir gardırobu vardır. Bir anlamda kadın, kendisi neler yapabildiğini ve yapabileceğini göstermek yerine, bir başkasının onun için neler yaptığını, yapacağını ve yapabileceğini gösteren edilgin bir insan türüne dönüşmüştür.</p>
<p>Bu yeni dönemde sevgi anlayışı da değişmiştir. Kadını, kapitalist toplumun bilinçaltı sayan reklamcılık, alışverişi bir rüya-yaşam olarak düzenleyip kendisi için kullanmaya başlar. Kadın, bu ölçüler açısından değerlendirildiğinde, erkeğe oranla, reklamcılıkta yirmi kat daha verimli bir ikinci cinsiyettir.&#8221; Böylece toplumsal hayata katılma zaferine erişen kadın ”hâlâ erkeklerin olan ve üstelik sadece biyolojik anlamda da ergilcilleşmiş bir dünyada yenilgisini içinde taşıyan bir zafer&#8221; elde etmiştir.(3)</p>
<p>Anlaşılacağı gibi kadının günümüz anlamında toplumsal hayata katılması girift bir süreç izlemiştir. Kökenleri, sanılabileceğinden daha çok katmanlı sebepleri içermektedir. Onun cinselliği, tüketim ekonomisince kelimenin bütün anlamlarıyla bir sömürü aracı olarak kullanılmıştır. Sanıldığı gibi masum ve tabii kadın-erkek ilişkisinin “anlayışlı” bir ortamda gelişmesiyle açıklayabileceğimiz bir manzarayla karşı karşıya değiliz. Mevcut manzara, ”kadının kullanılmasını” evcilleştirilmiş ve meşrulaştırılmış bir konumda gösterebilmek için sergilenmektedir.</p>
<p>Anlaşılacağı gibi, kadın, çalışma hayatına özgürlüğünü elde etmek için kendi özgür istemiyle bulaşmaımştır. Fakat şimdi, kadının çalışması böyle ”yüksek fikirler’in ardına gizleniyor. Özellikle, Batı’nın yoksul bıraktığı ülkelerde bu tür sloganların gizemsel, büyülü etkileri insanlara çekici geliyor. Kadın hakları ya da kadının özgürlüğü gibi sloganlar çalışan kadınlar için ileri sürülürken, yukarda değindiğimiz gibi, bu sloganların evcilleştirilmiş biçim olan ”feminizm” ekonomi dışı kalan kadını, tüketici olarak arka kapıdan ekonomik hayatta devreye sokmanın aracı olarak kullanılmaktadır. Feminizm adı altında kadına, ana, eş, evin yöneticisi veya Türkçe&#8217;deki yaygın deyimiyle ”dahiliye nazırı” gibi unvanlar verilip kadın bir yandan yüceltiliyormuşçasına bir duyguya sürüklenirken, bir yandan da onun ”erkeksi” bir hale getirilmesine çalışılmaktadır. Feminizmin, asıl dikkate değer yönü de bu sonuncusu olmalı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bugünkü Batı kültüründe kadına, erkeğinin zinasına zina ile karşılık vermesi bir hak olarak belletilmiştir. Durum, feminizmin toplumsal hayata bağışladığı bir ”armağan&#8221; olarak değerlendirilebilir. Erkek içinse karısının evlilik dışı ilişkisine göz yumması uygarlığın göstergesi sayılmaktadır. Aile içi bu tür ilişkiler başkasının gözünden saklanabildiği sürece mubah ve normal karşılanmaktadır. Dallas TV dizisini seyredenler, dizinin bir bölümünde, böyle bir olayın söz konusu edildiğini hatırlayacaklardır: kadının doğuracağı çocuğun babasının kim olduğu araştırma konusudur. Kadının, başka bir erkekle ilişki kurduğunu hem kocası, hem de aynı evin öteki üyeleri bilmektedir. Ama kimse bunun üstünde durmaz. Çocuk, kocanın mı, yoksa başkasınm mı sorusu öne çıkar. Kocaysa sadece, çocuğun kendisinden olmadığı açığa çıkarsa karısını boşayacağını söyler, yoksa karısının başkasıyla ilişkisini mesele yapmaz.</p>
<p>Bu olgu, bugün, Batı’nın gündelik yaşantısının bir yansımasıdır ve benzer olaylara günlük gazetelerde her gün rastlamak mümkündür. Amerika’da 4 eyalette 1200 kadın üzerinde yapılan bir araştırma, kadınların yüzde 43&#8217;ünün kocalarını aldattığını ortaya çıkarmıştır. Kocasını aldatan kadınların yüzde 38’inin aşıkları ile yalnızca cinsel ilişkide bulunmak için buluştukları anlaşılmıştır. 30 yıl önce yapılan benzer bir araştırma, kadmların yüzde 19’unun kocasını aldattığını ortaya koymuştu. Bu araştırmalar, kocasını aldatan kadınların 30 yılda yüzde 50’den fazla arttığını gösteriyor.</p>
<p>Kadının süslenmesi için kurulan çarklar ayrı bir endüstrinin alanı haline gelmiştir. Günlük gazeteler, kadının nasıl süslenmesi gerektiği konusunda ayrı köşeler açıyor. Artık kadının süslenmesi, içgüdüsünün masum bir dışa vurumu olmaktan çıkartılmış, ”başkaları için” yapılan bir davranış haline dönüştürülmüştür. Kadın artık sadece kendisi ve kocası için süslenmiyor. Çünkü ona, süslenmenin, başkasına duyulan saygının bir işareti olduğu öğretilmekte, o da bu ”yüksek fikri” benimsemektedir.</p>
<p>Ne kadar ”yüksek fikirler&#8221;le örtülmeye çalışılırsa çalışılsın, kadın bedeninin günümüz dünyasında bir nesne olarak kullanıldığını görmezlikten gelemeyiz. Kadın bedeni bir yandan moda oyunlarıyla, bir yandan da kapitalizmin reklâm sürecinde nesne haline getirilmiştir. Amerika&#8217;da feminist gösterilere katılan kadın-lar, bu gösterilerde, donlarım, sutyenlerini bayrak olarak kullanma pervasızlığını gösterebilmektedirler.</p>
<p><strong>FEMİNİZMDEN TÜREYEN HASTA MANTIK</strong></p>
<p>Amerika&#8217;da gazeteciler arasında yapılan bir araştırma kadın gazetecilerin erkek gazetecilere göre daha az kazandığını göstermiş; erkek gazeteciler, aynı işi yapan kadınlara göre iki misli fazla ücret alıyormuş. Haberi veren gazete, durumu ironik bir başlıkla yansıtarak şu ifadeyi kullanıyor: ”ABD’li kadın gazetecilere ’yarım porsiyon&#8217; muamelesi.&#8221;(4)</p>
<p>Aslında yalnızca ABD’de değil ve yalnızca gazetecilik alanında da değil, genelde bütün Batı dünyasında ve hemen her iş kolunda, kadınlar erkeklere göre ”yarım porsiyon” muamelesine tâbi tutuluyor. Ve Batı dünyasında kadınların eşit işe eşit para mücadelesinin temelinde böylesine anlaşılabilir bir sebep yatıyor.</p>
<p>Batı dünyasında esas itibariyle maddî ve anlaşılabilir bir temel üzerinde yükselen ”kadın hareketi” mücadele alanını genişlete genişlete şimdiki ”feminizm” biçimine dönüşmüştür. &#8220;Feminizm”cilerin şimdiki iddiaları, yani kadının kocasının adım kullanıp kullanmamasında özgür sayılması, zina hususunda erkeklerle aynı şartları paylaşması vb. hususlarda ortaya çıktığı ileri sürülen problemler yürürlükteki Batı kültürüne ilişkindir. Bu tür problemlerin İslâm&#8217;ın öngörüleri ile bir temas noktası mevcut değildir. Çünkü İslâm’ın hukuk kuralları arasında aynı iş için kadınların erkeklerden daha az ücret alacağma dair bir hükme rastlanmaz. Keza zina konusunda erkeklerle kadınlar farklı muameleye tâbi tutulmaz. Kadınların adı konusunda da problem yoktur.</p>
<p>Şimdiki Batı hayat tarzına kadınların dahil edilmesi daha başlangıçta, onların istismarma yönelik bir süreç izlemiştir. Ucuz işgücü arayan patronlar, aynı işi yaptırmak üzere kadınların ve çocukların istihdamına yönelmişlerdir. Başlangıçtaki haksızlığın ve çarpıklığın bozuk sonuçları günümüze kadar uzanmıştır.</p>
<p>Kadının ekonomi hayatına sokulması, onların söylenen biçimde çalıştırılmasıyla kalmamış; onlardan aynı zamanda ev kadını olarak da yararlanılması (istismar) cihetine gidilmiştir. Hali vakti yerinde olduğu için fabrikada işçi olarak çalışmaya ihtiyacı olmayan bazı ev kadınları, bu kez, tüketici olarak (ve bir yazarın ilginç ifadesiyle) ekonominin arka kapısından tüketim sürecine sokulmuştur. Bu kadınları hedef alan yayınlar, kocalarının karıları için harcayabildiği para kadar ona itibar ettiği fikrini telkin etmiş ve bu telkinin etkisinde kalan kadınlar, kendi aralarında kocalarının kendilerine aldıkları mücevherlerle, mobilyalarla, birbirlerine karşı övünür ve nispet yapar hale getirilmişlerdir. Çarpık tüketimin bu biçimi günümüzde etkilerini sürdürmeye devam etmektedir.</p>
<p>Aslında kadının toplum hayatına bulaştırılmasının etkileri sadece onu istismar etmekle kalmamış, şimdiki feminist hareket muvacehesinde kadınlar, daha önce akıllarından bile geçirmeyi düşünmedikleri farklılıkta ahlâk telâkkileri ile karşı karşıya bırakılmışlardır. Görünüşteki bütün aksi iddialara rağmen, kadının, şimdiki Batı kültürü içinde zavallı bir duruma düşürüldüğünü kabul etmek gerekiyor. Şöyle ki, kadın, erkeğe göre hem iş alanında, hem öteki sosyal alanlarda hem aşağılanıyor, hem daha aşağı pozisyonda bir muameleye tâbi tutuluyor; hem bu yüzden mücadele etmek zorunda bırakılıyor, hem bu mücadelesi haklı görülmüyor, hem de haklı görülse hakkı teslim edilmiyor. Böylesi bir açmaza düşürülmüş olan kadın, şimdi bu zor şartlar altında, kendine mahsus bir hasta mantığı sahiplenmek zorunda kalıyor.</p>
<p>Önümdeki gazetenin o günkü televizyon programında gösterileceği bildirilen filmlerden bazılarının özetini aktarmak istiyorum: TRT 2’deki filmlerden birinin adı: Çarpan Bir Yürek. Bu film hakkında verilen bilgi şudur: filmde evli bir kadının yeni tanıştığı bir adamla yaşadığı macera konu ediliyor. Öteki film: Dostumun Karısı. Bu filmin özeti de şöyle aktarılmış: Filmde en yakın arkadaşının sevgilisine âşık olan bir erkegin hikâyesi anlatılıyor. Show TV&#8217;de gösterilen filmin adı: Bütün Kadınlar Bunu Yapar. Filmin özeti şöyle: Kocası, Diana’nın başka erkeklerle flört etmesine ses çıkarmaz. Diana yeni tanıştığı ressama âşık olup onunla yatınca kocası bu sefer dayanamaz ve ayrılır. TRT 1’ de gösterilen filmin adı: Tutku. Özeti: Degona adında bir lokanta sahibiyle evli olan Giovanna, bir gün lokantaya gelen genç bir adama âşık olur&#8230;</p>
<p>Bu film özetlerini cımbızla çekerek çıkartmış ve aramış değilim. Andığım ilk üç film aynı günde gösteriliyordu. Sonuncu film ise onlardan birkaç gün öncesine aitti. Belki kimilerinin aklına gelebilir ve diyebilir ki, bunlar ”film icabı”dır. Fakat bu filmlerin aynı zamanda gerçek hayattan kesitler sunduğunu ve aslında şimdiki Batı hayatının gerçeğinin bu filmlerde yansıtılanları solda sıfır bıraktığını kabul etmek gerekiyor. Ve aslında gerçek hayatta geçerli olan zihniyetle örtüşmesi olmasa, bu tür filmlerin yapılmasının akla gelmeyeceği de, meselenin bir başka yüzüdür. Kaldı ki, bir sanat olarak sinema, roman gibi, öykü gibi, şiir gibi, hayatın gerçekliğini hayatın kendisinden daha iyi ifade ettiği ve ortaya koyduğu, sosyolojik bir gerçekliktir.</p>
<p>İmdi, hem bu filmlerin gösterilmesiyle, hem literatürün aktarılmasıyla bizim ülkemizde de bazı kadınların aynı ahlâk telâkkilerini benimsemeye meylettiklerini tespit etmemiz mümkün görünüyor. Bir başka TV programında, kadınlara kocaları kendilerini aldattığı takdirde nasıl tepki gösterecekleri soruluyordu. Bunlardan birisi, tepkisini, kendisinin de kocasını aldatmak suretiyle göstereceğini ifade etti. Bu hasta mantık, Batı kültür dünyasında uzunca bir süreden beri işlenmektedir. Kadınlara, intikam adı altında (ve sözde yüceltilmiş bir gerekçeyle) kendisini aldatan kocasının aldatmanın onun hakkı olduğu telkin ediliyor. Şimdi bu hasta mantığı benimsemiş olan bir kadın tipi türetilmiştir.</p>
<p>Yukarda film özetlerinin gösterdiği biçimdeki bir hayat tarzmın benimsenip yaşandığı bir ortamda, hayatın akışına uygun olarak hasta bir tür mantığın üremesini olağan karşılamak gerekiyor. Burada ”hasta” sıfatını gerçek anlamında kullanıyorum ve bu ifade ile mantıktaki kıyas bozukluğunu işaret etmek istemiyorum. Bozuk kıyas (paralojizm), doğrudan, mantık kurallarının, kıyas yapmanın bozukluğu ile ilgili bir husustur ve çaresi olmayan bir şey değildir. Fakat benim burada hasta diye nitelediğim mantık, doğrudan, hastalıklı ilişkilerden, hastalıklı bir toplum yapısından türemiş bir olgudur ve bunun çaresi ancak sözü geçen hastalıklı ortarrun ıslahı ile bulunabilir. Intikam, kendisinden intikam alınacak kişinin zatına yöneltilen bir fiil ile&#8217;gerçekleştirilebilir. Oysa yukarda sözünü ettiğimiz ”intikam fiilinde&#8221; intikamın, gayrımeşru bir fiile karşı başka bir gayrımeşru fiil ika edilmek suretiyle yerine getirilebileceği kabilinden tümüyle mantıkdışı bir durum söz konusu edilmektedir. Pislik yiyen hasmına karşı, kendisi de pislik yiyerek intikam almanın mantığı nedir, bilemiyorum. Hayatın kendi ahlâkî ilişkisiyle olan şirazesi kopunca, aklın da, mantığın da ucu kaçırılıyor.</p>
<p>Rasim Özdenören &#8211; Yaşadığımız Günler,syf.21-39</p>
<p>1 J.P. Sartre, Gizli Oturum adlı oyununda böyle bir dünyayı anlatır.</p>
<p>2 Ünsal Oskay, Kitle Iletişiminin Kültürel İşlevleri, s. 110-11</p>
<p>3- Age, aynı yer</p>
<p>4- Yeni Şafak, 3 Eylül 1996</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-insanin-yuzu/">Çağdaş Insanın Yüzü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-insanin-yuzu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanın Kadim Gerçekliği: Hak ve Bâtıl Çatışması</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanin-kadim-gercekligi-hak-ve-batil-catismasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanin-kadim-gercekligi-hak-ve-batil-catismasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 23 Dec 2017 21:35:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Kadim Gerçekliği: Hak ve Bâtıl Çatışması]]></category>
		<category><![CDATA[Batıl]]></category>
		<category><![CDATA[Hak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19537</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sağlıklı insanın özlediği toplum düzeniyle gerçeğin yaşandığı toplumsal düzen arasında her zaman bir açıklık bulunmuştur. İnsan, bir uçtan bu açıklığı kapamaya çalışırken, bir yandan da bu açığın sürüp gitmesini sağlayan toplumsal gerçeklik “ben buradayım, burada duruyorum” demeye devam eder. Bu durum, insanoğlunun kadim gerçekliğidir ve galiba kıyamete değin de sürüp gidecektir. Kadim retoriğin jargonuyla söylersek, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-kadim-gercekligi-hak-ve-batil-catismasi/">İnsanın Kadim Gerçekliği: Hak ve Bâtıl Çatışması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/insanin-kadim-gercekligi-hak-ve-batil-catismasi/images-1-79/" rel="attachment wp-att-19538"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19538" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-1-2.jpeg" alt="" width="513" height="287" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-1-2.jpeg 513w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-1-2-300x168.jpeg 300w" sizes="(max-width: 513px) 100vw, 513px" /></a></p>
<p>Sağlıklı insanın özlediği toplum düzeniyle gerçeğin yaşandığı toplumsal düzen arasında her zaman bir açıklık bulunmuştur. İnsan, bir uçtan bu açıklığı kapamaya çalışırken, bir yandan da bu açığın sürüp gitmesini sağlayan toplumsal gerçeklik “ben buradayım, burada duruyorum” demeye devam eder. Bu durum, insanoğlunun kadim gerçekliğidir ve galiba kıyamete değin de sürüp gidecektir. Kadim retoriğin jargonuyla söylersek, durum, hak ve batıl çatışmasıdır. Hak da, batıl da kendi var olma hikmetini, varlık nedenini korumaya, kendi varlığını sürdürme niyetine toplumsal değişimin ve dönüşümün her evresinde kararlı olduğunu kanıtlamada ısrarlı olacaktır.</p>
<p>İnsan bir yandan kendini bir halden bir başka hale doğru değiştirirken ve bu değişmeyi ya da dönüşümü kendi esenliği için daha düzgün ve elverişli bir ortam diye öngörürken, içinde yaşadığı her evrede  gene de suçun, suçlunun çıkmasını önlemeye güç yetirememiştir. İnsanın kendisi için mutluluk dönemi saydığı günlerde de suç işlenmiştir. Her türden suç… İnsan teki değilse bile insanoğlu suç işleyen ya da suç işlemeye istidatlı bir ıra üzere yaratılmıştır.</p>
<p>Ne ki, suçların niteliği ve yoğunluğu her toplumsal düzende aynı olmayabilir. Değil de…</p>
<p>Günümüz Avrupa uygarlığının sergilediği şimdiki toplumsal dizge aşırılıklara, çılgınlıklara ve de bu aşırılıkların ve çılgınlığın neden olduğu suçlara daha açık bir toplumsal özellik sergiliyor.</p>
<p>Bu satırların yazarı şu vurgulamayı yeri geldikçe tekrarlamaktan sakınmıyor:</p>
<p>Batı kültürü, kendi temel probleminin konjonktürel yükselişlerinden biri ile daha karşı karşıyadır: Fuhuş, uyuşturucu iptilası, alkolizm, cinayet ve beyaz yaka suçları, hırsızlık, cinsel saldırganlık, çocukların taciz edilmesi ve çocuk suçlarındaki artış, akıl ve ruh hastalıklarındaki yükseliş yanında, son yıllarda daha sık görülmeye başlayan kundaklama ve öldürme olayları, bu ülkeleri bir cinnet toplumu haline getirmiştir. Bütün bu saydığımız olayları yalnızca iktisadî sebebe dayanarak açıklamak ve olayı yalnızca iktisadî sebebe irca etmek kolaya kaçmak olur.</p>
<p>Batı kültürü, ırkçı, ayrımcı, sınıflı ve sonuçta iç ve dış sömürüye dayalı sütunlar üzerine bina edilmiştir. Kendi iç dinamikleriyle kendini aşma cehdini her defasında aşmayı denese bile, temeldeki çatışmayı (ırkçılığa, ayrımcılığa, sömürüye dayalı çatışmayı) önlemeyi başaramıyor.</p>
<p>Ne ki, kan dökücülük salt Avrupa insanına özgü bir özellik değil; insanoğlunun tümünde var bulunan bir temel ıra… Yer kürenin Doğusunda da, Batısında da, Güneyinde de, Kuzeyinde de; üstelik her dinde, benimsenmiş olan her toplumsal düzende geçerliğini sürdüren bir temel ıra…</p>
<p>Hamlet de, Otello da, Macbeth de, Raskolnikof da, Mavi Sakal da, Yezid de ve bunların benzer örnekleri de her toplumda rastladığımız tiplerdir…</p>
<p>Evet, elbet, kıyamet yaklaşıyor. Ama bu tiplerin zaman zaman çılgınlık ve cinnet nöbetlerine bakarak ortalığa salt bunların egemen olduğunu düşünmek ve karamsarlığa düşmek yanıltıcı olur. Dünyayı kötülere teslim etmemeye kararlı ve iyiliğin egemenliğini sağlamaya kararlı bir başka kümenin savaşımını da göz ardı etmememiz gerekiyor. Başka bir söyleyişle, sürmekte olan hak ve batıl çatışması… Hep devam edecek…</p>
<p><em><strong>Rasim Özdenören</strong></em></p>
<p><em>yediulya.com</em></p>
<p>Kastamonur.com</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-kadim-gercekligi-hak-ve-batil-catismasi/">İnsanın Kadim Gerçekliği: Hak ve Bâtıl Çatışması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanin-kadim-gercekligi-hak-ve-batil-catismasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aşk ve Zillet: Şeyh-i Sana’nın Hikâyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ask-ve-zillet-seyh-i-sananin-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ask-ve-zillet-seyh-i-sananin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 May 2017 11:01:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kıssa-Menkıbe-Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk ve Zillet]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh-i Sana’nın Hikâyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh-i Sana’nın Hikâyesinden Çıkartılabilecek Sonuçlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15425</guid>

					<description><![CDATA[<p>Feridüddin-i Attar, Mantık Al-Tayr adlı mesnevisinde, padişahlarını aramak üzere bir araya gelen kuşların serüvenini hikâye eder. Kuşlar böyle bir heves içindeyken Hüthüt gelir ve onlara zaten bir padişahları olduğunu, fakat o padişahın “binlerce nur ve zulmet perdeleri ardında bulunduğunu ve adının Simurg olduğunu” bildirir ve: “Gelin onu arayıp bulalım” teklifinde bulunur. Uzun müzakerelerden sonra kuşlar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ask-ve-zillet-seyh-i-sananin-hikayesi/">Aşk ve Zillet: Şeyh-i Sana’nın Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ask-ve-zillet-seyh-i-sananin-hikayesi/bk0a6560/" rel="attachment wp-att-15428"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-15428" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/BK0A6560.jpg" alt="" width="1600" height="1066" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/BK0A6560.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/BK0A6560-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/BK0A6560-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/BK0A6560-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/BK0A6560-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/BK0A6560-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/BK0A6560-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/BK0A6560-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/BK0A6560-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/BK0A6560-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/BK0A6560-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/BK0A6560-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/BK0A6560-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/BK0A6560-768x512.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/BK0A6560-1024x682.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/BK0A6560-1536x1023.jpg 1536w" sizes="(max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></a></p>
<p>Feridüddin-i Attar, Mantık Al-Tayr adlı mesnevisinde, padişahlarını aramak üzere bir araya gelen kuşların serüvenini hikâye eder. Kuşlar böyle bir heves içindeyken Hüthüt gelir ve onlara zaten bir padişahları olduğunu, fakat o padişahın “binlerce nur ve zulmet perdeleri ardında bulunduğunu ve adının Simurg olduğunu” bildirir ve: “Gelin onu arayıp bulalım” teklifinde bulunur. Uzun müzakerelerden sonra<br />
kuşlar yola çıkmaya karar verir. Yollar meşakkatlidir. Simurg’a ulaşabilmek için istek, aşk, marifet,istiğna, tevhit, hayret ve fakr u fena adlarını taşıyan yedi vadiyi geçmeleri gerekmektedir. Bunları aştılar mı Simurg’a ulaşacaklardır. Yüzlerce kuştan ancak otuz tanesi menzile ulaşır. Yola çıkan kuşlardan kimisi bazı hicaplara takılır, kimisi yem aramak için bir yere dalar, kimi açlıktan, susuzluktan kırılır. Böylesine<br />
çetin ve meşakkatli bir yolculuktur.</p>
<p>Yolculuğun aşk vadisinde, kuşlara bir yılgınlık düşer. Hüthüt’e:<br />
“Bizim bu uçuşumuzla bu yol biter mi?” diye sorarlar. Hüthüt onlara şu cevabı verir:<br />
“Âşık olan canını kayırmaz, canını terk et, canını attın mı yol biter. Yolun bağı candır, canını ver,sevgilinin yüzünü gör. Sana imandan çık derlerse, candan vaz geç diye hitap gelirse, imandan da, candan da vaz geç. Böyle şey caiz değil, diye itiraz edene de ki, aşk küfürden de yücedir, imandan da, aşkın küfürle, imanla ne işi var? Âşık bütün harmanı ateşe verir, başına testereyi korlarsa, sabreder, tenini biçtirir! Aşka dert ve gönül kanı gerek, derdin yoksa bizden ödünç al! Aşka perdeleri yakan bir dert<br />
gerek! Aşkın bir zerresi bütün âlemden iyidir; derdin bir zerresi de bütün âşıklardan iyidir.</p>
<p>Aşk, daima kâinatın içidir, ama dertsiz aşk, tam aşk değildir. Meleklerde aşk vardır, dert yok. Dert, adamdan başka<br />
mahlûkta bulunmaz. Aşkın kâfirliğe yakınlığı var, kâfirlikse yoksulluğun iç yüzü! Yola ayak basan, bu yolda ayak direyen, küfürden de geçer, İslâm’dan da!</p>
<p>Aşk sana yoksulluğa kapı açar, yoksulluk da kâfirlik yolunu gösterir. Senin küfrünle imanın kalmadı mı şu tenin de yok olur, canın da! İşte ondan sonra bu işin eri olursun. Bu çeşit sırlara sahip olmak için er gerek! Erler gibi ayağını bas, korkma! Nice bir korkacaksın? Bırak çokluğu! Erlerin aslanı gibi yola gir, işe koyul! Bu yolda yüzlerce tehlike baş<br />
gösterse, değil mi ki, bu yolda baş gösteriyor, korku yok!”</p>
<p>Hüthüt’ün hitabı burada biter. Onun hitabındaki çeşitli mecazların anlaşılabilmesi için, burada, araya Şeyh-i Sana’nın hikâyesi girer. Baştan sona mecazlarla, istiarelerle yüklü olan bu hikâye, aşk yolunda düşülen zilletin harika bir anlatımıdır. Şimdi o hikâyeyi aktaracağız.</p>
<p><strong>Şeyh-i Sana Kimdir</strong></p>
<p>Şeyh-i Sana zamanın piriydi. Yüceliğinin dengi yoktu. Haremde kemal sahibi dörtyüz dervişiyle tam elli yıl şeyhlik etmişti.</p>
<p>Dervişleri de aynen kendisi gibiydi: Gece gündüz riyazette bulunurlar, bir an bile dinlenmezler, istirahat etmezlerdi.<br />
Hem ameli vardı, hem ilmi. Meydandaki şeyhleri de bilirdi, gizlileri de keşfederdi, sırlara da mahremdi. Elliye yakın haccı vardı. Bütün ömrünce umre eder dururdu. Namazının orucunun haddi hesabı yoktu. Hiçbir sünneti terk etmezdi.</p>
<p>Huzuruna gelen yol kılavuzu erler, kendilerinden geçerler de öyle gelirlerdi. O mana eri, kılı kırk yarardı. Kerametlerde de kuvvetliydi, rütbe ve makamlarda da. Kim hastalanır, gevşekliğe düşerse nefesiyle iyileşir, kuvvetlenirdi. Hülasa neşe çağında da, gam zamanında da halka rehberdi. Âlemde bayrak gibi yücelmiş, şöhret bulmuştu.</p>
<p><strong>Şeyhin Rüyası</strong></p>
<p>Şeyh, kendisini, kendisiyle sohbet edenlerin ulusu görmekle birlikte, bir kaç gece biteviye bir rüya görüyordu. Rüyasında, Haremden göçmüş, Rum ülkesinde yurt tutmuş, durmadan bir puta secde ediyor.</p>
<p>O âlemin uyanık eri, bu rüyayı görünce eyvahlar olsun, dedi, şimdi tevfik Yusuf’u kuyuya düştü, yolumuz açılması güç bir bele çattı! Bilmem bu dertten canımı kurtarabilecek miyim? İmanımı kurtarsam canımı terk ederim. Dünyada bir tek adam yoktur ki, yolda böyle sarp bir geçide rastlamasın! Yoldaki bu sarp<br />
geçidi aşarsa, yolu aydınlanacak,gideceği yeri görebilecekti. Fakat o geçidin ardında kalırsa belâlara uğrayacak, yolu uzayıp duracaktı.</p>
<p>Nihayet o bilgi sahibi üstat, dervişlerine dedi ki: “Bir işim düştü, Rum ülkesine hemencecik gitmem gerek, gideyim ki, şu düşün tabiri nedir, meydana çıksın.”</p>
<p>Böylece itibar sahibi dörtyüz dervişi de ona uydu, beraberce yola düştüler. Kâbe’den Rum ülkesinin bir ucuna kadar vardılar. Bütün Rum ülkesini baştan aşağı dönüp dolaştılar. Günün birinde bir yüce yapının önünden geçiyorlardı.</p>
<p>Üst kattaki bir pencerenin önünde bir kız oturmuştu. Ruhanî sıfatlı bir gâvur kızıydı bu. Ruhullah yolunda yüzlerce bilgiye sahip olmuştu.</p>
<p><strong>Rum Kızının Güzelliği</strong></p>
<p>O, güzellik göğünün en yücesine varmış bir güneşti. Zevali olmayan bir güneş&#8230; Güneş, onun yüzünün aksini görüp kıskanmış da sararıp kalmıştı. O dilberin zülfüne gönül veren o zülfün havasıyla zünnar bağlardı. Velhasıl o güzelliğin teferruatını anlatmak uzun sürer.</p>
<p>Yüzünde güneş parlaklığı vardı. Siyah<br />
saçlarını bu parlak yüze peçe yapmıştı. Peçe altından yüzünü gösterince, Şeyh kemiklerine, iliklerine kadar ateşlere yandı, gönlü sevda ateşiyle dumanlar içinde kaldı.</p>
<p><strong>Şeyhin Aşkı</strong></p>
<p>Rum kızının güzelliği Şeyhi elden ayaktan çıkardı, ele avuca gelmez oldu. Kızın sevgisi can ülkesini yağmalamış, zülfünden imana küfürler yağdırmıştı! Şeyh imanını verdi, Hıristiyanlığı kabul etti. Takvayı sattı, rezilliği satın aldı. Dervişler onu böyle perişan görünce işi anladılar, öğüt verdiler, ama fayda<br />
etmedi. Çünkü derdinin dermanı yoktu. Perişan âşık nasıl olur da söz dinler?</p>
<p>Dermanı bile yakıp yandıran dert, nasıl olur da dermanı kabul eder? O uzun günde, Şeyh, akşama kadar ağzı açık hayran bir halde gözlerini pencereye dikti, öylece bakıp kaldı. O gece sevgisi birken yüz oldu, tamamıyla kendinden geçip gitti. Kendinden de geçti, âlemden de. Başına topraklar saçtı, feryat ve figana koyuldu. Ne uykusu kaldı ne<br />
kararı. Sevgiden kıvranmakta, ağlayıp inlemekteydi. “Yarabbi, bu gecenin gündüzü yok mu? Yoksa feleğin ışığı olan güneşin ziyası mı kalmadı? Aşk sevdasıyla yanmaktayım, sevginin hücumuna karşı durmaya takatim yok!” diye dövünüyordu.</p>
<p>Ömür nerde, sabır nerde, baht nerde, akıl nerde, el nerde, ayak nerde, sevgili nerde, gün nerde bilemez oldu. Bir dostu: “Ey uluların şeyhi, kalk, bu vesveseden yıkan, arın!”dedi. Şeyh ona: “Bu gece ciğer kanıyla yüzlerce defa yıkanıp arındım a bihaber!” diye cevap verdi.</p>
<p>Bir başkası: “Tövbe et!” dedi. Şeyh de ona: “Namustan, halden tövbe ettim; şeyhlikten, olmayacak şeylerden<br />
tövbe ettim.” diye cevap verdi. Bir başkası: “Tesbihin nerde? İşin tesbihsiz nasıl düzelir?” dedi. O da:“Belime zünnar bağlayabilmek için elimden tesbihi attım.” cevabını verdi. Namazı hatırlatana: “O sevgilinin mihrap olan yüzü nerde ki? Onun yüzünü görmedikçe namazım ne işe yarar?” dedi. “Pişman<br />
olmayacak mısın?” diye sorana da: “Bundan fazla pişmanlık mı olur, neden daha önce âşık olmamışım ki?</p>
<p>Yolumuzu vurup kesen şeytan ne de güzel vurup kesmekte, bizi ne de güzel azdırmakta, söyle vursun,durmasın!” dedi. Kendisine öğüt verenlerin her birine bir cevap yetiştirdi, dedi ki: “Ben addan, sandan çoktan geçtim, ar, namus şişesini çoktan taşa çaldım.</p>
<p>Gâvur kızının rızasından başkasını istemem, ondan başkasının incinmesine aldırmam. Kâbe olmasa kilise hazır; ben Kâbe’nin akıllısı, kilisenin delisiyim.<br />
Cehennem yoldaşım olsa yedi cehennem bile bir âhımdan yanıp kül olur. Yüzü cennete benzeyen sevgili olduktan sonra, bana cennet lâzım olsa, sevgilinin yüzü yeter!” Ona Tanrı’dan utanmasını söyleyene de:“Beni bu ateşe Tanrı attı, kendimi nasıl kurtarabilirim?” dedi. Dervişler ona söz geçiremeyeceklerini<br />
anladılar. Şeyh halvete çekildi, sevgilinin civarına yerleşti, o mahallenin köpekleriyle arkadaş oldu. Bir<br />
aya yakın oralarda kaldı. Sevgilinin kapısının eşiği ona yastık olmuştu. Kız, şeyhin kendisine âşık olduğunu anladı. Feryatlar içinde ona aşkını ilân etti. Kız da ona: “A kocamış kişi, utan, sen kendine gayrı kâfur ve kefen tedarikine bak!” dedi. Fakat kız da ona laf anlatamayacağını anladı ve şeyhe: “Eğer sen bu işin eriysen dört şeyden birini yapmalısın: ya puta secde edersin, ya Kuran’ı yakarsın, ya şarap içersin<br />
yahut da imandan geçersin.” dedi.</p>
<p>Şeyh: “Şarap içmeyi kabul ettim, öbürleriyle işim yok benim. Güzelliğini seyrede ede şarap içerim.”dedi.</p>
<p><strong>Şeyh Şarap İçiyor</strong></p>
<p>Şeyh, şarap içmeyi kabul edince, sevgilisi ona: “Sevgilisiyle aynı renge boyanmayanın sevgisi, renkten,<br />
kokudan başka bir şey değildir, dedi, eğer gerçekten âşıksan Müslümanlıktan el yumalısın!” Şeyh sevgilisinin elinden şarap kadehini aldı, içti. İçtiği anda da, hıfzındaki Kuran silindi, geriye ondan kuru kelimelerden başka bir şey kalmadı. Sarhoş oldu. Sevgilisini de elinde kadehiyle sarhoş görünce onun<br />
boynuna sarılmak istedi. Kız: “Takva ile aşk uyuşmaz, aşkın sonu kâfirliktir, bunu unutma!</p>
<p>Benim gibi kâfir olursan kolunu boynuma dolar, beni kucaklarsın.” dedi. Şeyh kimseden perva etmedi, Hıristiyanlığı kabul etti. Şeyhi kiliseye götürüp zünnar kuşandırdılar. Şeyh kıza: “Daha ne kaldı?” diye sordu. Kız: “Ey<br />
tutsak ihtiyar, dedi, benim mehrim ağırdır, sense yoksulsun.” Şeyh, kıza: “Yalnız cennete gitmektense seninle cehenneme gitmek daha hoş.” dedi. Kız: “Henüz istediğim gibi pişmeyen âşık, öyleyse mehir işini de bitirelim, Benim mehrim tam bir yıl durup dinlenmeden benim domuzlarımı gütmektir. Yıl bitti mi sana varırım.” dedi. Şeyh itiraz etmedi. Kâbe piri, uluların şeyhi tam bir yıl domuz çobanlığı yaptı. Herkesin<br />
içinde yüzlerce domuz vardır, biliyorsun.</p>
<p>Ya domuzu yakıp yandırmalı, ya zünnarı kuşanıp kuru davadan geçmeli. İçindeki domuzdan haberin yoksa mazursun, ama yol eri değilsin. Aşk ovasında domuzu öldür,putu yak! Bunları yapmazsan şeyh gibi aşka düş, rüsva ol!</p>
<p><strong>Hikâyenin Sonu</strong></p>
<p>Şeyh Hıristiyanlığı kabul edince Rum ülkesinde bir gürültüdür koptu. Dostları onu terk edip Kâbe’ye dönmeye karar verdiler. Kâbe’de onun dirayetli bir dostu vardı. Şeyhten yüz çevirenlerin halini görünce onlara dedi ki: “Madem ki şeyh eline zünnar aldı, hepinizin zünnar kuşanması gerekti, hepinizin Hıristiyan<br />
olması gerekti&#8230; Yaptığınız münafıklıktan başka bir şey değil. Dostuna dost olan, dostu gâvur olsa beraberce gâvur olması lâzım. Aşk, zaten kötü ad san üstüne kurulmuş bir yapıdır. Kim bu yolda baş<br />
çekerse bu çekilişi, hamlıktandır. Hadi şeyhinizden çekindiniz, Tanrıya niyazdan niçin çekindiniz? ”</p>
<p>Böylece hepsi feryada koyuldu, kırk gün kırk gece ne uyudular, ne dinlendiler, ne yediler, ne içtiler. Dua ettiler. Kırkbirinci gün o temiz derviş rüyasında ay gibi Mustafa’yı gördü. Mustafa dedi ki: “Ey himmeti yüce derviş yürü, var&#8230; Şeyhini bağdan kurtardın, himmetin tesir etti, şeyhini affettirdi.” Dervişler ağlaya<br />
ağlaya koşup domuz çobanı olan Şeyh’in bulunduğu yere vardılar. Şeyh, uzaktan dervişleri görünce kendisini onların yanında nursuz, pirsiz gördü, utancından elbisesini yırttı, başına toprak saçtı. Tövbe etti.</p>
<p>Tanrı tövbe ateşini parlattı mı, o ateş neyi bulursa yakar, arındırır. Şeyh gusletti, hikmet, esrar, Kuran,Hadis bilgileri yeniden canlandı. Dervişlerle beraber Hicaz’a doğru yola düştüler. Şeyh bundan sonra o Hıristiyan kızın, rüyasında, güneşin kucağına düştüğünü gördü. Güneş dile gelip: “Hemen Şeyhin ardından koş, onun dinine gir, ey onu kirleten, yürü, onun yüzünden temizlen!” dedi.</p>
<p>Şeyhe, kızın Hıristiyanlıktan vazgeçtiği âyan oldu. Dönüp kıza ulaştılar. Gördüler ki, kızın yüzü altın gibi sararmış, saçları yolun tozlarına bulanmış, ölü gibi yeryüzüne serilmiş. Kız Şeyhi görünce: “Senden utanıyorum. Artık perde<br />
ardında yanamam. Perdeyi attım. Bana Müslümanlığı telkin et de yola gireyim.” dedi. Kızın hâli perişandı. Müslüman olup dedi ki: “Şeyhim, takatim kalmadı. Kederle dolu olan bu topraktan gidiyorum.</p>
<p>Acizim. Beni affet, bana darılma. Elveda!” O ay yüzlü bu sözleri söyleyip candan el çekti, zaten yarı canı kalmıştı, onu da canana teslim etti. O, mecaz denizinden bir katreydi, gene geldiği hakikat denizine gitti.</p>
<p>Aşk yolunda bunun gibi neler olur, neler; bunu aşkı bilen bilir.</p>
<p><strong>Şeyh-i Sana’nın Hikâyesinden Çıkartılabilecek Sonuçlar</strong></p>
<p>Başta da söylediğimiz gibi F. Attar’ın Mantık Al-Tayr’da geçen Şeyh-i Sana Hikâyesi, baştan sona zengin istiarelerle yüklüdür. Burada, itibarlı bir Müslüman şeyhin (üstelik yaşlı: elli yıllık şeyhlik hizmeti bulunuyor), bir Rum kızına âşık olması; kızın teklifiyle şarap içme, Kuran’ı yakma, puta secde etme ve<br />
sonunda imandan geçme günahlarını ve küfrünü irtikâp etmek suretiyle sevgiliye ulaşma umudunun serüveni aktarılıyor. Şeyh dörtyüz müridi olan, görmüş geçirmiş biridir. Elli yıllık şeyhlik hizmetinden sonra gördüğü bir rüyanın ardına düşmesi ve rüyada görüp taptığı putun neyin nesi olduğunu anlamak<br />
üzere Rum diyarına doğru yolculuğa çıkması, bu hikâyenin temel aktını oluşturuyor.</p>
<p><strong>Hikâyede kullanılan istiareleri çözmeye çalışalım:</strong></p>
<p><strong>1.</strong> Şeyhin rüyada put görmesi: Hemen bütün klasik aşk hikâyelerinin değişmez motiflerinden biri olan sevgiliyi rüyada görmek ve gerçek hayatta rüyada görülen sevgiliyi aramak bu hikâyede de yer alıyor.Ancak bu hikâyenin kahramanı olan Şeyh, rüyasında doğrudan bir kız görmüyor, onun yerine bir put görüyor ve o puta tapındığını görüyor. Ne var ki, rüyasının sırrını çözmek üzere Rum ülkesine seyahate<br />
çıktığında, Rum kızını pencerede görür görmez ona âşık olduğunu anlıyor.</p>
<p>Rüyada tapındığı putun bu Rum<br />
kızı olduğu anlaşılıyor. Sevgilinin put, bu demektir ki mabut olarak görülmesi ve gerçek hayatta onun bir kıza dönüşmesi ve Şeyh’in bu kıza tapınır hale gelmesi durumu müstakil bir istiaredir. Tanrı’nın<br />
yaşadığımız dünyadaki izdüşümünün sevgili olarak tecelli ettiğini çıkarsayabiliriz.</p>
<p><strong>2</strong>. Sevgili ile mabudun yer değiştirmesi de diyebileceğimiz, bu ikisinin özdeşleştiği sonucuna varabileceğimiz bu sonucu şu durumdan çıkartıyoruz: sevgili (Rum kızı), Şeyh’e âdeta yeni bir din teklifinde bulunuyor.</p>
<p>Ona, şarap içmesini veya puta tapmasını, Kuran’ı yakmasını ve nihayet imanını reddetmesini teklif etmesi, Şeyh açısından bakıldığında, yeni bir “mabud”un yeni şeriatı (şartları) olarak<br />
telâkki edilebilir. Şeyh bu tekliflerden öncelikle şarap içmeyi kabul ediyor, ötekilerle işi olmadığını bildiriyor. Ama içtiği aşk şarabıdır. Şarabı içince, kızın öteki tekliflerini kabul etmemesi anlamsız kalıyor. Şeyh Hıristiyan olup zünnar kuşanınca, yani artık yeni bir dinin saliki olunca, kıza (sevgiliye):<br />
“Daha ne kaldı?” diye sorunca, kız da ona mehri için bir yıl domuz çobanlığı yapması gerektiğini bildiriyor. Şeyh, bunu da kabul ediyor. Bir şeyh için, belki kabulü en zor şartlardan biridir bu: düşülen zilletin dip noktası!</p>
<p><strong>3</strong>. Şeyh’in İslâm’ı terk edip yeni bir dine girmesi acaba bu öyküde ne anlam taşıyor? Burada kullanılan “İslâm” motifi bir istiare olarak insanların önyargıları anlamına yorulabileceği gibi, onların sahip oldukları “ata dini” anlamına da gelebilir. Salikin, sevgiliye (Tanrıya) ulaşabilmesi için atalarının dinini<br />
terk edip teklif edilen yeni dine girmesi öngörülüyor. Ama durum, elbette babayiğitlik gerektiriyor,sıradan insanın ve her babayiğidin üstesinden gelebileceği bir iş, bir sınav değildir bu.</p>
<p>Nitekim Ebu Talip, Allahın Resulü (sav)nü , bunca sevmesine ve onu himaye etmekten kaçınmamasına rağmen, O’nun teklif ettiği dini kabul ettiğini açıklayamamıştı. Mekke kadınlarının onu, atalarının dinini reddedip yeğeninin yeni dinine girdi diye kınamasından çekinmişti. Hikâye kahramanımız olan Şeyh’in durumu ise<br />
farklıdır: O mensup olduğu dini reddedip yeni bir dine intisap ediyor. Şerefini, itibarını, kendini sevenleri&#8230; bütün bunları bir kenara atıp “sevgili” nin emrine koşuyor!</p>
<p><strong>4</strong>. Sevgili’nin bu “olmayacak teklifleri”, aslında sevenin sevgisini sınamak için öne sürülmektedir.Acaba seven, sevgili uğruna hangi noktaya kadar gidebilecektir? Zahiren zillet gibi duran, insanın şerefini, itibarını sarsacak, onu bir paralık edecek olan bu şartlara, o, nereye kadar mukavemet ve tahammül gösterebilecektir? Sana Şeyhi, bütün bu mâniaları çekilmez çileler çekerek, zillete, meşakkate katlanarak aşıyor. Artık aşılacak bir mânia kalmadığı noktada hikâye bitiyor. Ve orada Şeyh’in sevgiliye kavuşup kavuşmadığı da müphem bırakılıyor.</p>
<p><strong>5</strong>. Ama yazar, okuyucuya bir teselli vermek istediği için olacak, bu noktadan sonra hikâyeyi biraz uzatarak, Mekke’deki dostlarının ve müritlerin duasıyla Şeyh’in yeniden tövbeye geldiğini, üstelik Rum kızının da Müslüman olduğunu anlatıyor. Ancak ilgi çekici olan husus şu ki, Rum kızı, Şeyh marifetiyle Müslüman olduktan sonra bütün bu olup bitenlere takat getiremez ve ölür. Yani vuslat vaki olmaz.</p>
<p>Belirttiğimiz gibi, hikâyenin bu son kısmı, hikâyede kullanılan mecazları, istiareyi kavramakta güçlük çekebilecek okuyucuya yalnızca bir teselli sunma amacını taşıyor olmalıdır. Şeyh’in “İslâm”dan vazgeçtiğini okuyan bir Müslümanın, buradaki İslâm’ı doğrudan İslâm dini olarak algılayabileceği tehlikesini bertaraf edebilmek için, iş bu son kısmın bir eklenti olarak orada yer aldığını düşünmek isabetli olur kanısındayım. Şeyh’in sevgiliye ulaşmak için vazgeçtiği İslâm, bir müslümanın dininden vazgeçmesine denk bir zorluk, hatta imkânsızlık taşıyan, onun derunî önşartları olduğu gibi, toplumun insanlara telkin ettiği her türlü maddî, manevî şartları da tazammun ediyor. Ama son tahlilde, âşıkın maşuka kavuşmak için her türlü zillete, aşağılanmaya göğüs germesi gerektiği hissesi öne çıkıyor.</p>
<p>Not: Şeyh-i Sana’nın hikâyesini A. Gölpınarlı’nın Mantık Al-Tayr çevirisinden kısaltıp özetledim,<br />
MEB, İst. 1990, s. 95-127.</p>
<p>Rasim Özdenören-Aşkın Diyalektiği</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ask-ve-zillet-seyh-i-sananin-hikayesi/">Aşk ve Zillet: Şeyh-i Sana’nın Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ask-ve-zillet-seyh-i-sananin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
