<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Osman Öztürk | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/osman-ozturk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 26 Mar 2018 19:02:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Osman Öztürk | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Soru ilmin anahtarı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/soru-ilmin-anahtari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/soru-ilmin-anahtari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Mar 2018 19:02:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Öğrenci]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Sınav]]></category>
		<category><![CDATA[Soru ilmin anahtarı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20579</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nobel ödülü kazanan bilim adamı ile ilgili bir hikâye anlatılır. Bilim adamına sormuşlar: “Siz bu ödülünüzü kime borçlusunuz?” Anneme demiş ve şöyle devam etmiş: Anneler okuldan dönen çocuklarına genelde şu tip soru sorarlar: Öğretmenin sorularına iyi cevap verdin mi, yüksek not aldın mı? Benim annemin sorusu farklı idi. Hep sorduğu şuydu: Bu gün okulda iyi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/soru-ilmin-anahtari/">Soru ilmin anahtarı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="news-detail-info author-detail-info">
<h1></h1>
</div>
<div class="row">
<div class="col">
<section class="news-detail">
<div class="d-flex align-items-center news-info"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-22.jpeg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-20580 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-22-300x152.jpeg" alt="" width="300" height="152" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-22-300x152.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/images-22.jpeg 539w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></div>
<article>Nobel ödülü kazanan bilim adamı ile ilgili bir hikâye anlatılır. Bilim adamına sormuşlar: “Siz bu ödülünüzü kime borçlusunuz?” Anneme demiş ve şöyle devam etmiş: Anneler okuldan dönen çocuklarına genelde şu tip soru sorarlar: Öğretmenin sorularına iyi cevap verdin mi, yüksek not aldın mı? Benim annemin sorusu farklı idi. Hep sorduğu şuydu: Bu gün okulda iyi bir soru sordun mu? Bu sayede soru sormayı ve püf noktayı bulmayı, sorgulamayı öğrendim. Başarımı annemin bana kazandırdığı soru sorma ve doğru soruyu bulma özelliğime borçluyum demiş.</p>
<p>Eğitim hayatım boyunca öğrendiğim iki şey var: Her şeyden önce öğrenciye kazandırılacak olan şey soru sorma ve sorgulamayı öğretme becerisidir. İkincisi ise bakış açısını değiştirme/doğru bakış açısına kavuşturma ve yanılgılardan kurtarma… Üçüncü bir şey daha ilave edelim isterseniz. Öğrenciye bilgiyi değil, bilgiye ulaşmanın yollarını öğretmek daha önemli. Şimdi buna öğrenmeyi öğrenme de diyorlar.</p>
<p>Gerçek şu ki bilginin kullanıldığı ve üretildiği doğru soruları bulmak çok zaman alıcı olmaktadır. Doğru soruyu keşfettiğinizde ise hazineleri açan anahtara ulaşmanın hazzını yaşıyorsunuz.</p>
<p>Öğrencilik yıllarında nasıl ders çalıştığımı öğrenciler sık sık sorarlar. Öğrencilik yıllarımı hatırlıyorum da vaktimin çoğu konuları sorulara dönüştürmekle geçerdi. Özetler çıkarır, notlar tutardım. Tablo ve resimlemelerle konuların bütünün görmeye, birbiri ile bağlantısını bulmaya çalışırdım. Bilirdim ki çok bilgi aslında az miktardaki kök bilginin türevidir. O kök bilgiye ulaşmanın yollarını bulurdum. Tabii konuyu en iyi anlatan farklı kitap ve kaynaklara yönelirdim. Eğitim hayatım boyunca okul ya da sınıf birincisi oldum. Bu başarıları, hep bu tarz çalışmalara borçlu olduğumu düşünürüm.</p>
<p><strong>Önemli olan öğrenciyi düşünmeye ve araştırmaya yöneltecek, cevap vermekte zorlandığı ilham verecek sorular tasarlayabilmektir. </strong>İyi hocalığın bir sırrının bu olduğu çok açık… <strong> </strong></p>
<p>Doğru sorulara şimdi doğurgan sorular da deniyor. Bloom taksonomisi gerçeklerini dikkate alınmayarak hazırlanan test soruları kısır soruların en bariz örneğini teşkil eder. Maalesef ülkemiz ölçme değerlendirmesi kısır soruların hâkimiyeti altına girmiş, konuları derinlemesine öğrenme yolu kapanmış eğitimin içi boşalmış bulunuyor.</p>
<p>Kazanımları ve faaliyetleri, proje ve ödevleri değerlendiren açık &#8211; defter kitap sınav yapıyorum diye geçmişte birkaç defa soruşturma geçirdiğimi de hatırlıyorum. Gerçekten de okullarımızda doğru ve verimli eğitim metotları hayata geçirmek, hele hele bilgi kaynaklarının serbest olduğu açık defter kitap sınav yapmak cesaret istiyor. Hâlbuki beyne bilgi yığmak maharet değil. Bilgisayar ve internet gibi vasıtaların bu işi daha iyi yaptığı ortada. Önemli olan bilgiye ulaşmanın yollarını öğrenmek…</p>
<p>Geçen yıl görevli olduğum üniversitede sınav döneminde kütüphaneyi dolduran öğrencileri görünce işte aradığım atmosfer demiştim. Tek tek masaları gezince hayal kırıklığına uğradım. Öğrencinin ders çalıştığı materyal, hocanın ders notları ya da sunumların fotokopileriydi. Kütüphanede yer alan kitap ve kaynaklardan hatta ders kitaplarından bile ders çalışan öğrenci göremedim. Ders kitabına bile ihtiyaç duyulmadığı, cevaplara odaklı eğitimde kütüphaneye ihtiyaç yoktu. Hatta ders kitabına da.</p>
<p>Ölçme değerlendirmeyi faaliyetleri ve kazanımları değerlendiren konuma nasıl çıkarabiliriz? Elbette eğitim problemi deyince konuşmamız gereken mesele bu. Sormamız gereken soru ise şu: Eğitimin ve okulların bu temel sorununu YÖK ve Milli Eğitim yetkilileri ne zaman fark edecek ve gündemlerine alacaklar?</p>
<p>Fazla söze ne hacet.. Tüm çağlara mührünü vuran söz sultanına kulak verelim. “soru ilmin anahtarıdır” (hadis). Soru yoksa ilim hazinesinin kapısı kapalı demektir.</p>
<p>İster Japonya ve Kore’ye, ister Danimarka ve İsviçre’ye, ister İsrail, Almanya, İngiltere ve Amerika’ya gidin. Göreceğiniz şey şudur: Gerek akademik kütüphaneler ve gerekse halk kütüphaneleri öğrenci için bir merkez haline getirilmiş ve olabildiğince cazip ve kullanışlı haldedir. Eğitimde ve bilimde belli seviye almış bu gibi ülkelerde araştırma ve bilimsel toplantı amaçlı birçok ziyaretlerde bulundum. Oralarda öğrenci asıl itibarı ile dersi kütüphanede çalışır. Öğrenci için olduğu kadar halkı da okumaya ve kitaba bağlamak için halk kütüphaneleri hayatın merkezinde bir yapılandırmaya tabi tutulmuş.</p>
<p>Öğrencinin faaliyetlerini ve çalışmalarını değerlendiren; araştırmaya dayalı bir eğitim ve ona bağlı olarak da bir ödev ve proje ağırlıklı sınav sistemi uygulamadığınız sürece öğrenci kütüphaneye ihtiyaç duymayacaktır. Kütüphaneler bir aksesuar seviyesine inecektir.</p>
<p>Merkezi müfredatın ve merkezi test sınavlarının hocaların bağımsızlığını nasıl yok ettiğini biliyoruz. Bu sistem hocaya bir ilacın arkasındaki reçete bilgileri yazan yazıları uygular tarzda dersi anlatıp geçmesine yol açıyor. Öğrenci de onların fotokopilerini ezberleyerek öğrendiğini sanıyor.</p>
<p>Öğrencinin bilgiyi kullandığı özne konumuna geçmediği, cevapların öğretildiği eğitim yapısı beyinleri uyuşturma vasıtasıdır aslında. Ve bu yapıyı üstü örtülü sürdürülen bir projenin devamı olarak görüyorum. Belirlenmiş müfredat etrafında bilgi yüklemesi aynı zamanda “devamlı müdahale” anlamı taşıyor. Devamlı Müdahale dehanın önündeki en büyük engel.</p>
<p>Bugünlerde eğitim uzmanı bir arkadaşım Selçuklu dönemi medreselerdeki eğitim yapısı üzerine bazı incelemelerde bulundu. Keşfettikleri çok şaşırtıcı idi: O dönem medreselerde eğitim sistemi şimdi olduğu gibi hocanın anlattığı/takrir ettiği ve öğrencinin kafa salladığı bir eğitim sistemi değildi. Hoca öğrenmede yol haritasını sunuyor, öğrenme yollarını gösteriyor; bilgiye öğrenci kendisi ulaşıyordu.</p>
<p>Öğrenci hocanın sunduğu çekirdek metin/proje etrafına kaynak kitaplardan haşiye/açıklamalar yazıyordu. Böylece öğrenci not alma, kaynaklara ulaşma, dipnot çıkarma ve kitapların nasıl yazılacağı ve nasıl kaynak gösterileceğini de öğrenmiş oluyordu.</p>
<p>Selçuklu eğitim ve okulları birebir eğitim imkânı ve usta &#8211; çırak ilişkisi ağırlık kazanan bir yapı. Ödevleri tamamlamadıkça, konuyu derinlemesine hazmetmedikçe öğrenci dersleri geçemiyor. Ödevi yazılı hale getirmek bir esas. Haşiye yöntemi ile hocanın sunduğu proje sorusu/çekirdek etrafında konu neşvünema buluyor, dallanıp budaklanıyor, çiçek açıp meyve veriyor.</p>
<p>Ecdadımız bin yıl önce doğru eğitimin esaslarını keşfetmiş ve hayata geçirmiş. Bunları öğrenince sıkıştıkça Batıdan medet uman, kendi kök ve hazinelerimizden habersiz bilim ve eğitim yetkililerimizin çözüm üretmedeki kısır vaziyeti aklıma geldi. Çözüm açık. Vakit geçirmeden bu kompleksli duruşu ve ezik vaziyeti terk ederek kendi kaynaklarımıza dönmek, yerli çözümler üretmek…</p>
<p>Sokrates “sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değer değildir” demişti. Sorgulama kelimesinin bizdeki karşılığı tahkik. Bediüzzaman tahkik ve tefekküre dayalı bir eğitim ve öğrenme yolu açtığını söyler. Yine Bediüzzaman “merak ilmin hocası, ihtiyaç terakkinin üstadı” der. Dikkat ederseniz en çok çocuklar sorgular. Çocuklar fıtratlarının gereğini yapıyor. Demek fıtratımızda sorgulama var. Önemli olan fıtratımızın gereği olan eğitim sistemini hakim kılmak. Yaşları büyüdükçe çocuklar bu yeteneklerini kaybediyorlar. Çünkü her şeyin cevaplarının öğretildiği eğitim ortamında beyinler şartlanıyor. Meraklar donuklaşıyor.  Farkında değiliz belki ama, Türkiye’ye ikinci bir ad verilse idi herhalde bu ad “sınavlar ülkesi” olurdu. Eğitime sınavların böylesine hakim olduğu başka bir ülkenin bulunduğunu zannetmiyorum</p>
<p>Önemli olan doğru soruları bulabilmek. Doğru soru örnekleri vererek konumuzu bağlayalım.</p>
<p>Hemen şunu belirtelim ki doğru soru; yalın, tekil ve net olmalıdır.</p>
<p><strong>Yanlış soru:</strong> Hangi becerilere sahipsin? Var olanı betimlemeyi gerektirir. İnsanı düşündürmez.</p>
<p><strong>Doğru soru:</strong> Becerilerini nasıl keşfettin? Yeni beceriler kazanmanın yolları nelerdir? Bu iki soru kişiyi kendine yöneltir ve bir arayışa sevk eder.</p>
<p><strong>Yanlış soru:</strong> Hangi mesleği seçmeliyim? Bu soru meslekten yola çıkarak karar vermeyi gerektirir.</p>
<p><strong>Doğru soru:</strong> Hangi mesleği yapmaya yeteneklerim var? Yeteneklerimi hangi meslekte geliştirebilirim? Bu sorular kişinin meslek seçiminden önce kendini tanımasını gerektirir. Kendini tanıyan kendine uygun meslek seçecektir.</p>
<p>Bir fotoğraf makinesine ihtiyacımız var. Eğer şöyle sorarsak: Hangi fotoğraf makinesi ile en iyi fotoğrafı çekerim? Bu durumda sahip olacağımız şey birinin tavsiyesi üzerine bir fotoğraf makinesidir.</p>
<p>Aynı ihtiyacımız karşısında soruyu bu sefer de şöyle soralım: Bir fotoğrafı iyi yapan özellikler nelerdir? İyi bir fotoğrafı nasıl sağlarım? Bu soru karşısında sahip olacağımız şey ise; öncelikle iyi bir fotoğrafın özellikleri, bu fotoğrafın nasıl elde edileceği ve hangi makine ile çekileceği. Bu durumda hem bilgi sahibi hem de makine sahibi olmuş oluruz. Görüldüğü gibi doğru soru doğru eylemi ve seçimi getiriyor.</p>
<p><strong>Hulasa</strong> kısır ve yanlış sorular üzerine bina edilen eğitim sorunlar/problemler karşısında aciz ve başkasından medet arayan/çözüm üretemeyen insan tipi oluşturuyor. Sorunlar paketler halinde bulunur. Paketleri ancak doğru “soru”lara çevirerek açılabiliriz. Paketlenmiş sorunları açmanın yolu doğru soruları bulmaktır. Paketi en iyi ifade edebilecek çok sayıda soru adayına ihtiyaç vardır. Beyin fırtınası yolu ile üretilen aday sorular süzülerek az sayıda soruya indirilir. Paket sorun böylece “daha anlaşılabilir” hale gelir ve sorun çözülmüş olur.</p>
<p>Prof.Dr.Osman Öztürk</p>
<p><span class="ml-auto"><time>24 Mart 2018 06:00 / dirilispostasi.com</time></span></p>
</article>
</section>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/soru-ilmin-anahtari/">Soru ilmin anahtarı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/soru-ilmin-anahtari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ehl-i Sünnet ve&#8217;l Cemaat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnet-vel-cemaat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnet-vel-cemaat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Dec 2014 15:08:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[EHL-İ SÜNNET ve’l-CEMÂAT]]></category>
		<category><![CDATA[ehli sünnet nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Sünnet Yolu]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Sünnet Yolu Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Sünnete Yapılan Saldırılar]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Öztürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2564</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazımızın başlığı bize tarihî bir hadiseyi tedâî ettirir (çağrıştırır).Bir zamanlar takib edeceği yolu şaşıranlara çare olarak sunulmuş reçetenin adıdır bu mefhûm/kavram. Bir başka ifadeyle yolunu doğru seçenlere alem olmuş bir tabirdir. SÜNNET’e ve Sünnet’in ilk tatbikatçıları olan Ashâb-ı Kirâm kafilesine tâbi olanlar demektir ki, “icmâ” denildiğinde ilk akla gelen; Ashâb’ın icmâıdır. Şu halde iş geldi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnet-vel-cemaat/">Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ehl-i-sunnet-vel-cemaat/ehlisunnet-mezhepleri-3/" rel="attachment wp-att-17545"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17545" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/ehlisunnet-mezhepleri.jpg" alt="" width="361" height="282" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/ehlisunnet-mezhepleri.jpg 361w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/ehlisunnet-mezhepleri-300x234.jpg 300w" sizes="(max-width: 361px) 100vw, 361px" /></a></p>
<p>Yazımızın başlığı bize tarihî bir hadiseyi tedâî ettirir (çağrıştırır).Bir zamanlar takib edeceği yolu şaşıranlara çare olarak sunulmuş reçetenin adıdır bu mefhûm/kavram. Bir başka ifadeyle yolunu doğru seçenlere alem olmuş bir tabirdir. SÜNNET’e ve Sünnet’in ilk tatbikatçıları olan Ashâb-ı Kirâm kafilesine tâbi olanlar demektir ki, “icmâ” denildiğinde ilk akla gelen; Ashâb’ın icmâıdır. Şu halde iş geldi bağlandı; “Sünnet” ve “İcmâ”ya. O halde, “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat” demek;</p>
<p>Hayatlarında “Sünnet” ve “İcmâ”yı esas alan Müslümanlar demek olur. Zaten de bizden Kur’an-ı Kerîm’in istediği budur. Peygamber Efendimiz’in işaret buyurduğu yol da budur.</p>
<p>Asıl’dan ve kökten ayrılmayanlar ve “dört mezheb”in sâlikleri “Sünnî”dirler ve “Ehl-i Sünnet”tendirler. Ümmetin fesadı durumunda “KİTAB” ve “SÜNNET”e bağlı kalanlar “Fırka-i Nâciye”dendirler.</p>
<p>“Ehli Sünnet”in zıddı; “ehl-i bid’at” ve “fırak-ı dâlle”dir. Sapıklıkta takip ettikleri yollara göre bu ana başlık altında çeşitli isimlerle anılırlar. Akîde/imanda başlayan sapıklık pek tabiî olarak amele de aksedeceğinden “Ehl-i Sünnet” dışı kalmalar, hayatın akışında müessir olmuş ve olmakta devam etmektedir.</p>
<p>Allah, dalâlet fırkaları vasıtasıyla Ümmet’in içerisine düştüğü fitneden kurtuluşa; Sünnî itikadî ve amelî mezhepleri vasıta kılmıştır. Dolayısıyla bizler; İmam-ı Azam, İmam-ı Şâfî, İmam Malik, İmam Ahmed ibni Hanbel, İmam Mâtürîdî ve İmam Eş’arî’ye çok şey borçlu olduğumuzu hatırdan çıkarmamalıyız.</p>
<p>“Ehl-i Sünnet” konusunun tarihçesi; bu sahanın araştırıcılarını alâkadar eder. Günümüz Müslümanlarını ise işin dünü değil, bugünü ve özü ilgilendirir. Bu sayının kapak konusu olarak da bu mevzuun seçilmiş olması bundan olsa gerektir. Günümüzde “Ehl-i Sünnet” yolunu tehdid eden hadiseler, bu kavramın ortaya çıkmasına sebep olan olaylardan hiç de ehemmiyetsiz değildirler. Hatta o gün çok daha mertçe ortaya konulmuş fikirlere karşı bugün, daha politik ve samimiyetsiz bir tarzda zihnî kargaşa vasatı icad edilmektedir. Öne sürülen zehirli fikirleri, çok masum görünümlü düşüncelerin arkasına gizleme taktiği ile kafa karışıklığı meydana getirilmeye çalışılmaktadır. İnsanların kafalarını karıştırdıktan sonra onları, “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat”ten uzaklaştırmanın kolaylaşacağı şüphesizdir. Bundan sonra artık onları dün olduğu gibi çeşitli dalâlet fırkalarına (fırak-ı dâlle) yönlendirmek hiç de zor olmayacaktır.</p>
<p>Şimdi gelelim günümüz Türkiye’sinde “bilimsel araştırma ve gerçekleri ortaya çıkarma”(!) adına bu mevzuda yapılan tahribatın ana başlıklarına:</p>
<p><strong>1</strong>.SÜNNET müessesesi etrafında koparılan yaygaralar: Peygamber Efendimiz’i hâşâ sıradan bir insanmış gibi sunduktan sonra, O’nun; “kavlî”, “fi’lî” ve “takrîrî” Sünnet’lerine çeşitli taktiklerle gölge düşürme çabaları… SÜNNET müessesesini Kur’an değil de insanlar oluşturmuş gibi önemsizleştirme çabaları… Tarihte daha evvel hiçbir ilim dalına nasip olmamış bir usûl ve titizlikle bize intikal ettirilmiş bu müesseseye âid dev mirasın sıhhati konusunda şüpheler uyandırmalar…</p>
<p>Kur’an’ın bağlayıcılığını bildirmesine karşılık SÜNNET’i olsa da olur olmasa da olur bir şey gibi sunma gayretleri…</p>
<p><strong>2.</strong>Efendimiz aleyhissalâtu vesselam’ın: “Ashâbım yıldızlar gibidir hangisinin peşi sıra giderseniz doğruya ulaşırsınız”[1] buyurmasına karşılık onları ve dolayısıyla icmâlarını önemsemeyen tavırlar, istihfâf ve istihkarâne sözler… Böylece “..ve’l-Cemâat” kısmını unutturmalar…  Efendimiz Hazretlerinin “ve’l-Cemâat” kısmı ile alâkalı müteaddid ikaz ve irşadları varken [2] aleyhteki bu çabaları ne yazık ki, cehalet olarak değil ihanet olarak değerlendirmek durumunda kalmamız üzücüdür.</p>
<p><strong>3.</strong>“Mezhep imamları” ve “mezhepler” konusunda; yıpratmaya ve Müslümanların itimadlarını sarsmaya müteveccih gayretler… “Peygamberimizin mezhebi mi vardı?”, “Ashâb-ı Kirâm hangi mezhebe mensuptu?”, “Mezhep benim dinim değil” ve benzeri masum kılıklı ve sözde bilimsel(!) vecizeler(!)…  Dünyaca maruf “İmam-ı Azam” kalıbını kullanmaktan kaçınıp, “Ebu Hanife” künyesi ile anmakta ısrar göstermeler, “Onların bilmedikleri ve ulaşamadığı kaynaklara biz bugün ulaşıyoruz.” gibi iddialarla varılmak istenen hedef; “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat”in ortaya çıkmasına sebep olan kargaşa ortamını, “mezhepsizlik” formülüyle fakat adını koymadan yeniden planlamaktır. Çünkü çok iyi biliyorlar ki, bu iklim ne yazık ki, “mezheb imamları”mız rahmetullahi aleyhim çapında yangın söndürücülerden mahrumdur. İşte bu onlar için bulunmaz bir fırsat olacak ve Müslümanlığı (Allah korusun) Hıristiyanlaştırma fırsatı doğmuş olacaktır. Yeri gelmişken şu gerçeği de ifade etmeden geçmeyelim: Eğer geçmişte Hıristiyan dünyanın bizdeki “mezheb imamları” gibi bir serveti olsaydı belki de dinleri, “İlâhî” olma vasfını bu kadar yitirmezdi.</p>
<p>“Mezheplerimiz” hem hukûkî servetimiz hem de başımız darda kaldığında rahmet tecellîsi müracaat kapılarımızdır.</p>
<p><strong>4</strong>.1979 yılında mollalar tarafından gerçekleştirilen İran inkılâbı sonrasında başlatılan ve yine masum görüntü altında sunulan “Şîîlik” harekâtı da “Ehl-i Sünnet”i hedef alır. Zaten konu tarihî açıdan ele alındığında; “Şîîlik” “Sünnîlik” karşıtı olarak karşımıza çıkar. Gelin görün ki, “Sünnî-Şii farkı yok. Allah’ı bir, Peygamber’i bir, kıblesi aynı…” gibi ambalajı yerinde laflarla tarih boyu “Ehl-i Sünnet”i hedef almış hareketin propagandası yapılır durur. Hatta bu masum görüntüye bilimsel kılık giydirmek için milletlerarası toplantılar da yapılır, bildiriler sunulur ve sonuç bildirgesinde aslı esası olmayan şeyler tekrarlanır. İran’a götürülen ilahiyatçılara izâz u ikramlar edilip aşı yapılmaya çalışılır. Benzeri sözde bilimsel toplantılar İran’da da yapılır. Buraya gidenlerden bazıları: “Vallahi ben İran’da Şîî imamın arkasında namaz kıldım” diye dönüşte hatıralarını yazar, fakat şu soruyu sormaktan uzak durur: “Sen imam olsa idin acaba Şiiler senin arkanda namaz kılarlar mıydı? Veya böyle bir şeyi hiç denedin mi?” Bu konuya temas ediş maksadımız tarihin derinliklerine uzanan bir yarayı deşmek değildir.</p>
<p>“Ehl-i Sünnet” ve “Şîa”nın “fasıl” ve “vasıl” noktalarına işaretin yeri de değildir burası. Bir gün müstakil olarak ele alınmaya değer düşünüldüğünde, kimseyi incitmeden söyleyecek çok sözümüz vardır. Çünkü konunun hem akîde hem de amel boyutu vardır ve oldukça da ehemmiyet arz eder.</p>
<p>Bu mühim konuyu şöylece hülâsa edersek, hatırda kalmasına yardımcı olmuş oluruz:</p>
<p>“Ehl-i Sünnet”in yolu, ismiyle müsemmâ olduğu gibi Kur’an’la onaylanmış SÜNNET çizgisini izleyen ve O’nu bize aktaran Ashâb-ı Güzîn’e şükran ve hürmet hissiyle bağlananların yoludur.</p>
<p>Bu yolun, asırları aşıp gelen ilmî mirası; başımızın tacıdır. Bu mirası bize bırakan “eslâf-ı kirâm”a çok şey borçluyuz ve müteşekkiriz.</p>
<p>Bu yolu izlerken; KUR’AN, SÜNNET, İCMÂ-I ÜMMET ve KIYAS-I FUKAHÂ (edille-i erbaa) prensibinden ayrılmayız.</p>
<p>Dört mezhebi, bu prensibin hukuk okulları kabul eder ve sahipleniriz</p>
<p>Bu prensiple hareket ederken; akademik ünvanı esas almak yerine, ihlâs-ilim-amel ekseninde yer alan ulemâyı mürşid ve rehber kabul ederiz.</p>
<p><a name="_ftn1"></a>[1] bkz. Keşfu’l-Hafâ, c.1, s.132, Hadis nu.381</p>
<p><a name="_ftn2"></a>[2] bkz. Keşfu’l-Hafâ, c.2, s.350, Hadis nu.2999</p>
<p><strong>Osman Öztürk Hocaefendi, </strong>Reyhan Dergisi 12.Sayı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnet-vel-cemaat/">Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnet-vel-cemaat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
