<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Osman Nuri Topbaş | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/osman-nuri-topbas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 24 May 2019 21:13:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Osman Nuri Topbaş | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İslâm&#8217;da Aile</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamda-aile/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamda-aile/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Apr 2019 13:57:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[İlk İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İlk Aile]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'da Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[İslamda Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Cahiliyyede ve Ahirzamanda Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Huzur]]></category>
		<category><![CDATA[Huzurlu Evlilikte 5 Şart]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Nuri Topbaş]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21553</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yüzakı Dergisi, Yıl: 2019 Ay: Mart, Sayı: 169 İLK İNSAN, İLK AİLE… Cenâb-ı Hak, önce ilk insan olan Âdem -aleyhisselâm-’ı topraktan yarattı. Âdem -aleyhisselâm- cennette her türlü nimet içinde olduğu hâlde, kendini yalnız hissetti. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Âdem uykuda iken, ondan Hazret-i Havvâ’yı halk etti. Cüzden külle, küllden cüz’e bir akış ve temâyül başladı. Meleklerin kıydığı bir nikâh ile [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-aile/">İslâm’da Aile</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-22006" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile.jpg" alt="" width="595" height="301" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 595px) 100vw, 595px" /></p>
<p><em>Yüzakı Dergisi, Yıl: 2019 Ay: <strong>Mart</strong>, Sayı: 169</em></p>
<p><strong>İLK İNSAN, İLK AİLE…</strong></p>
<p>Cenâb-ı Hak, önce ilk insan olan <strong>Âdem</strong> <strong>-aleyhisselâm-</strong>’ı topraktan yarattı. Âdem -aleyhisselâm- cennette her türlü nimet içinde olduğu hâlde, kendini yalnız hissetti. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Âdem uykuda iken, ondan <strong>Hazret-i Havvâ</strong>’yı halk etti. Cüzden külle, küllden cüz’e bir akış ve temâyül başladı. Meleklerin kıydığı bir nikâh ile kurulan bu ilk aileden, insanlık vücûda geldi.</p>
<p>Âyet-i kerîmede bu hakikat şöyle dile getirilir:</p>
<p>يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَث۪يرًا وَنِسَٓاءًۚ</p>
<p><strong>“Ey insanlar! Sizi tek bir nefsten </strong><strong>(Âdem’den)</strong><strong>yaratan, ondan da eşi </strong><strong>(Havvâ’yı)</strong><strong> yaratarak </strong><strong>(yeryüzünde)</strong><strong> ikisinden birçok erkek ve kadın var eden Rabbinizden sakının!..”</strong> (en-Nisâ, 1)</p>
<p>Rabbimiz; insanın, Allah adına nikâh akdiyle kurulan huzur ve saâdet dolu aile yuvasında dünyaya gelip, yetişmesini murâd etti. Mukaddes aile yuvasında; anne-baba, zevç, zevce ve evlâtları karşılıklı hak ve vazifelerle birbirlerine zimmetledi.</p>
<p>Hadîs-i şerifte buyurulur:</p>
<p><em>“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes’ulsünüz. </em>(…)</p>
<ul>
<li><em>Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes’uldür.</em></li>
</ul>
<ul>
<li><em>Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden mes’uldür…”</em> (Buhârî, Ahkâm, 1; Müslim, İmâret, 20)</li>
</ul>
<p>Cenâb-ı Hakk’ın; evliliğe lutfettiği ayrı bir ikram da, nikâh sayesinde bir araya gelen iki insanın, daha önce iki yabancı iken, bir anda dünyanın birbirine en yakın iki ferdi hâline gelmeleridir. Kurdukları yuva; çoğu kere, ayrıldıkları baba ocağından, anne ocağından daha sıcak gelmeye başlar. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî bir tecellîsidir. Âyet-i kerîmede bu tecellî, ilâhî bir nimet olarak şöyle bildirilir:</p>
<p><strong>“Kaynaşmanız için size kendi </strong><strong>(cinsi)</strong><strong>nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O’nun </strong><strong>(varlığının)</strong><strong> delillerindendir.</strong></p>
<p><strong>Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.” </strong>(er-Rûm, 21)</p>
<p>Hayatın her safhasını tanzim eden İslâmiyet, elbette aile husûsunda da insana mühim tâlimatlar vermiştir.</p>
<p>İki insanın muhabbetle bir araya geldiği ailede; huzur ve saâdet için, güzel ahlâka riâyet en büyük zarûrettir. Rabbimiz, ailede «güzel geçinme»yi ve «sabrı» emretmiştir:</p>
<p><strong>“…Hanımlarınızla iyi geçinin, onlara güzel muâmelede bulunun. Onlardan hoşlanmasanız bile, umulur ki sizin hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah birçok hayır takdir eder.” </strong>(en-Nisâ, 19)</p>
<p>Aile yuvasında sevinç ve mutluluk için duâlar etmemiz de Kur’ânî tâlimatlardandır:</p>
<p><strong>“…Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla!..”</strong> (el-Furkān, 74)</p>
<p>Âyet-i kerîme; göz nûru evlâtlar için, göz nûru hanımların yetişmesinin şart olduğunu bildirmektedir. Peygamberimiz, kız evlâtların güzelce yetiştirilmesiyle alâkalı müjdeler vermiştir.</p>
<p>Aile demek; nikâh demektir, iffet demektir. Erkeğin de kadının da şerefi ve kıymeti, nikâh ile akdedilen ailede gerçekleşir.</p>
<p>İffet, insana mahsus bir keyfiyettir. İffetsizlik ise, insanlık haysiyetinden uzaklaşmaktır; hayvanlar gibi sorumsuz, pis, rezil ve pespâye bir hayat sürmektir. Üstelik hayvanlara; akıl, vicdan ve ruh gibi husûsiyetler verilmemiştir. Bu sebeple onlar; bu yaşayışlarından dolayı suçlu gösterilemezler. Ya insan?</p>
<p>Câhiliyyede, asil aileler nikâh müessesesini muhafaza ediyordu. Lâkin toplumda iffetsizlik hâkimdi.</p>
<p><strong>CÂHİLİYYEDE ve ÂHİRZAMANDA KADIN</strong></p>
<ul>
<li>Câhiliyyede kadın alınıp satılan ve kiralanan bir metâ hâlindeydi.</li>
</ul>
<p>Dikkat edilirse; câhiliyyedeki bu çirkin ahval, âhirzamanda da benzer şekilde zuhur etmektedir.</p>
<p>Günümüzün modern câhiliyyesinde de;</p>
<ul>
<li>Kadınlar; aileden, evlilikten ve annelikten soğutularak, sokağa ve dış dünyada kendini teşhir etmeye özendirilmektedir. Sanki nâdîde bir çiçek, kaldırımlarda ayaklar altında ezdirilmekte ve çiğnetilmektedir. Bu ne kadar hazin bir fâciadır. Maalesef bugün nice kadınlar; şehvetlerinin esiri olmuş kalabalıkların, mütecâviz nazar ve tavırlarının insafına terk edilmektedir.</li>
</ul>
<p>Heyhat!</p>
<p>Üzerine her türlü kirin döküldüğü bir çöp tenekesine düşen bir pırlanta, ne kadar talihsizdir.</p>
<p>Kadın bir vitrin malzemesi yapılmaktadır. Tezgâhlarda, reklâmlarda ve sekreterliklerde kadınlar kullanılıyor. Kadınların câzibe unsuru, istismâr edilmektedir.</p>
<p>Hâlbuki kadının fazîleti, kendisini başkalarına deşifre etmemesine bağlıdır. İffet ve hayâ sayesinde, bir kadın; sadece mahremlerine deşifre olur, hârice karşı şifre olur.</p>
<p>Böylece onun câzibesini ticârî bir metâ hâline getirerek sömürmeye kalkacak kişilere karşı ise, hicâbın ve tesettürün muhafazası altında korunmuş olur.</p>
<p>Câhiliyyede;</p>
<ul>
<li>Kız evlâtlar, diri diri toprağa gömülürdü.</li>
</ul>
<p>Tâbiîn âlimi <strong>Katâde</strong>’den gelen rivâyete göre câhiliyye devrindeki Arap kabîlelerinin kız çocuklarını diri diri gömüp öldürmelerinin sebebi;</p>
<p>“Kız çocuklarının sağ bırakılıp büyüdükleri takdirde, esir edilip ırz ve nâmuslarının ayaklar altına alınması ve fakirlik korkusu” idi.</p>
<p>Bu duruma düşmemek için, kız çocuklarını daha küçükken öldürüp onların yerine köpek besledikleri kaydedilmektedir. (Taberî, Tefsîr, VIII, 68, [el-En‘âm, 140])</p>
<p>Modern câhiliyyede de;</p>
<ul>
<li>Annelik horlanmakta; dünyaya bir evlât getirmek, vücut güzelliğini bozacak bir zarar olarak görülmekte; evlâtlar da yük sayılmaktadır. Bu anlayışın neticesinde, kürtaj ile nice evlâtlar ana rahminde katledilmektedir. Hem de bu cinayet, bir kadın hakkıymış gibi müdafaa edilmektedir. Kürtaj cinayeti, -anne veya evlâdın hayâtî zarûreti gibi tıbbî mecburiyetler dışında- asla mâsum addedilemez!</li>
</ul>
<p>Hâlbuki, belki de yük görülen o evlât; annesi için hayatının ileriki yıllarında merhametli bir yardımcı, âdetâ bir baston olacaktır.</p>
<p>Bu cinayetin uhrevî mes’ûliyeti de çok büyüktür. Âyet-i kerîmede buyurulur:</p>
<p><strong>“Diri diri toprağa gömülen kıza hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda; </strong><strong>(her nefis, ilâhî huzûra ne getirmiş olduğunu bilecek ve kendisini bekleyen âkıbeti görecektir.)</strong><strong>” </strong>(et-Tekvîr, 8-9)</p>
<p>Câhiliyyede olduğu gibi; günümüzde de çocuğa bakmanın zor geldiğini söylediği hâlde, onun yerine sanki bir evlât büyütürmüş gibi köpek besleyenler çoğaldı. Bu da insan fıtratına zıt bir tenâkuzdur.</p>
<p>Câhiliyyede;</p>
<ul>
<li>Kadınların mîrasta hiçbir payları yoktu. Hattâ kadının kendisi mîras malı gibi devrolurdu.</li>
</ul>
<p>Günümüzün câhiliyyesinde ise;</p>
<p>Mîrasta; bazı bölgelerde örf bahane edilerek kadının payı gasp edilmekte, hakkını dile getirmesi dahî engellenmektedir. Bazı Avrupâîleşmiş bölgelerde ise; eşitlik bahane edilerek, şer‘î ölçüler çiğnenmekte ve erkeğin hakkı gasp edilmektedir.</p>
<p>Câhiliyyede;</p>
<p>Evlenen kadınlar; mehirleri gasp edilerek, iftiralara uğratılarak, sayısız kere boşayıp geri alınarak ve zıhâr gibi çirkin sözlere muhatap kılınarak horlanırlar, haksızlıklara uğratılırlardı.</p>
<p>Günümüz câhiliyyesinde de;</p>
<p>Kadına şiddet ve tâciz gündemdedir. Bıçaklanan, yaralanan ve öldürülen kadın haberleri gazeteleri doldurmaktadır. Boşanmalar artmakta, evlâtlar sokakta kalmaktadır. Batıda; aile çökmüş, nüfus azalmaya yüz tutmuş, kadın ve erkekler evlilik dışı çirkinliklerin girdabında boğulmaktadır.</p>
<p>Hâlbuki şanlı mâzî ortadadır. 1400 senelik tarihimizde kadına şiddet ve tâcizden bahsedilemez; bilâkis, onun şeref ve haysiyetini koruma vardır.</p>
<p>İslâmiyet; değil insana ve kadına, hiçbir varlığa şiddete müsâmaha etmez. Hayvanâta eziyete müsaade etmez. Bir ağacın dahî şiddetle silkelenmesine râzı olmaz.</p>
<p>İslâm; şefkat, merhamet, zarâfet ve nezâket dînidir.</p>
<p><strong>ŞİDDET YOK, RAHMET VAR!</strong></p>
<p>Medeniyetimizde, kadın el üstünde tutulur. Bilhassa anne, en çok ihtimam gösterilmesi gereken kıymettir. Nitekim bir şahıs, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek;</p>
<p>“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Kendisine en iyi davranılması gereken kimdir?” diye sorduğunda Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu cevabı vermişlerdir:</p>
<p><strong><em>“–Annen, sonra annen, daha sonra yine annen, sonra baban, sonra da sana en yakın olan akraban.”</em></strong>(Müslim, Birr, 2)</p>
<p>Yine hadîs-i şerifte, buyurulur:</p>
<p><em>“Cennet annelerin ayakları altındadır!”</em> (Ahmed, III, 429)</p>
<p>Bu şeref babalara değil, annelere ikrâm edilmiştir. Sâliha anneler, ömürlük bir teşekküre lâyıktır.</p>
<p>Sadece anneler değil. Hadîs-i şerifte kız evlâtlara ve kız kardeşlere de ihtimam emredilmiştir:</p>
<p><em>“Her kim üç kız çocuğunu veya kız kardeşlerini himaye edip büyütür, güzelce terbiye eder, evlendirir ve onlara lütuf ve iyiliklerini devam ettirirse, o kimse cennetliktir.” </em>(Ebû Dâvûd, Edeb, 120-121/5147; Tirmizî, Birr, 13/1912)</p>
<p><em>“Her kim iki kız çocuğunu yetişkinlik çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyâmet günü o kimseyle ben yan yana bulunacağız.”</em> (Müslim, Birr, 149)</p>
<p>Birçok örf-âdette, erkek çocuğu üstün tutma gibi bir yanlış yapılır. Peygamberimiz bundan da men ederek şöyle buyurmaktadır:</p>
<p><em>“İkram ve ihsanlarınızla çocuklarınıza eşit muâmelede bulunun! Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım.”</em> (Heysemî, IV, 153; İbn-i Hacer, el-Metâlibü’l-Âliye, IV, 69)</p>
<p>Çünkü kız evlâtlar;</p>
<p>Ailenin iffetidir, bereketidir, rahmetidir. Onlar ailesinin hanımı ve çobanı olacak, evlâtları yetiştirecek. Onları hayra sevk edecek.</p>
<p>Bütün bu telkinlere rağmen; toplumda, kadınlara nezâket göstermeyenler oldu. Onları da Peygamber Efendimiz şöyle îkaz buyurdu ve terbiye etti:</p>
<p><em>“Sizin en hayırlınız, ailelerine en güzel muâmelede bulunanınızdır!..”</em> (İbn-i Mâce, Nikâh, 50; Dârimî, Nikâh, 55)</p>
<p><em>“Kadınları dövmeyiniz!.. Kadınlarını döven kimseler, sizin hayırlınız değildir.”</em> (Ebû Dâvûd, Nikâh, 42; İbn-i Mâce, Nikâh, 51)</p>
<p>Şu kıssa Peygamberimiz’in hanımlara hassâsiyetle ve nezâketle muâmeleyi emretmesinin en güzel ifadesidir:</p>
<p>Yolculukların develer üzerinde yapıldığı devirlerde, develeri çöl ritimleriyle coştururlardı. Böyle bir seferde; <strong>Enceşe</strong> adlı hizmetkâr, kasîde söyleyerek develeri hızlandırdı. Fakat bu süratli gidiş; deve üzerindeki mahfazada bulunan hanımları sarsacak, rahatsız edecekti. Peygamberimiz;</p>
<p><em>“Yâ Enceşe! Dikkat et, camlar kırılmasın!”</em> buyurdular. (Buhârî, Edeb, 95; Ahmed, III, 117)</p>
<p>Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:</p>
<p><em>“Bana dünyanızdan;</em></p>
<ul>
<li><em>Sâliha kadın ve</em></li>
<li><em>Güzel koku sevdirildi;</em></li>
</ul>
<p><em>➢</em><em>Namaz da gözümün nûru kılındı.”</em> (Nesâî, Işretü’n-Nisâ, 10; Ahmed, III, 128, 199)</p>
<p>Sevdiren Cenâb-ı Hak’tır. Demek ki Cenâb-ı Hak; sâliha hanımı seviyor ki, Rasûlü’ne de sevdirmiştir.</p>
<p>Sâliha hanıma en güzel misal, <strong>Hazret-i Hatice Vâlidemiz</strong>’dir.</p>
<p>Peygamber Efendimiz’e en büyük desteği veren bu muhtereme Vâlidemiz, O’na ilk îmân eden şahsiyet olma şerefiyle de bahtiyar olmuştur. Eşsiz sadâkatiyle; boykot yıllarında, bütün mal ve mülkünü, yoksul ve çaresiz müslümanlar için sarf etmiş ve o günlerde Hakk’a irtihâl etmişti. Fahr-i Kâinât Efendimiz; onu kaybettiği sene öyle üzüldü ki, sahâbe-i kiram o yıla; «hüzün senesi» dediler.</p>
<p>Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; risâlet ömrü boyunca nice iptilâlar çemberinden geçmiş, lâkin en çok Hazret-i Hatice’nin vefat ettiği senede hüzünlenmişti. Çünkü Hazret-i Hatice, Peygamber Efendimiz’in maddî ve mânevî en büyük destekçisi olmuştu.</p>
<p>Peygamber Efendimiz, Hazret-i Hatice Annemiz’i ömür boyu unutmadı. Dâimâ fazîletlerini senâ etti. Öyle ki bir kurban kestirse; ondan, muhtereme Vâlidemiz’in akrabalarına mutlaka bir ikram gönderirdi.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hak, sâliha hanımı methederek, misaller verir:</p>
<ul>
<li>Hazret-i İsa’nın annesi <strong>Meryem Vâlidemiz</strong>’in adı; Kur’ân-ı Kerim’de müstakillen ve oğlu ile beraber, 34 yerde geçmektedir. Rabbimiz; <strong>«İffetini koruyan Meryem»</strong> buyurarak onu medh u senâ etmektedir.</li>
</ul>
<ul>
<li>Firavun’un karısı olmasına rağmen, Hazret-i Musa’yı muhafaza eden ve risâletinden sonra da ona îmân eden <strong>Âsiye Vâlidemiz</strong>’i de Rabbimiz mü’minlere misal olarak göstermektedir. (Bkz. et-Tahrîm, 11)</li>
</ul>
<ul>
<li>Hazret-i Şuayb’in kızı <strong>Sâfûrâ Vâlidemiz</strong>’in firâseti, <strong>Belkıs</strong>’ın Hazret-i Süleyman vesilesiyle hidâyeti yine Kur’ân’da zikredilen sâliha hanım nümûneleridir.</li>
</ul>
<ul>
<li>Hadîs-i şeriflerde de Firavun’un ağır işkencelerine rağmen Allâh’a gönülden îmânın ulvî heyecanını yaşayarak şehîd olan <strong>Mâşita Hatun</strong> misal verilir. (İbn-i Mâce, Fiten, 23/4030)</li>
</ul>
<p><strong>ZULÜM YOK, ADÂLET VAR!</strong></p>
<p>İslâm’da şiddet ve zulme uğrayan bir hanım; ailesi ve çevresinden çare bulamaz ise, mahkemeye müracaat edebilir. Kadı; haksızlık eden zevci evvelâ ihtâr ve îkaz eder, tekerrürü hâlinde fesih kararı verir. Evlilik sona erer.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerim’deki «Mücâdile» (mücadele eden, hakkını arayan kadın) Sûresi; adını, beyinin kendisine zulmetmesi üzerine, Efendimiz’e müracaat eden bir hanımdan alır. Yine Bakara, Nisâ, Nûr ve Talâk Sûrelerindeki birçok âyette; kadınlara yapılan haksız ve incitici muâmeleler men edilmiş ve hakları muhafaza edilmiştir.</p>
<p>Buna rağmen, İslâm’ın hanımlar hakkındaki nizamına niçin ilişiyorlar?</p>
<p>Toplumu ve nesli ifsâd etmek için…</p>
<p>İslâm’da en kuvvetli bağı ifade eden aileyi ifsâd etmek için bundan bir asır evvel yapılan menfî neşriyâtı <strong>M. Âkif</strong> şöyle tenkit eder:</p>
<p>Biz ki her mevcûdu yıktık, gāyesiz bir fikr ile;<br />
Yıkmadık bir şey bıraktık… Sâde bir şey: Âile.<br />
Hangi bir bünyânı mahvettik de ıslāh eyledik?<br />
İşte vîran memleket! Her yer delik, her yer deşik!</p>
<p>Bunların tâmîri kābil… Olsa ciddiyyet, sebât;<br />
Lâkin, Allah etmesin, bir düşse şâyet, âilât,<br />
En kavî kollarla hattâ kalkamaz imkânı yok.<br />
Kim ki, kalkar der, onun hayvan kadar iz‘ânı yok!</p>
<p>«Âilî bir inkılâb olsun!» diyen me’yûs olur;<br />
Başka hiçbir şey kazanmaz, sâde bir ………. olur.<br />
Çünkü «çıplak» inkılâbâtın rezâlettir sonu…<br />
Ey denî kundakçılar, biz sizde çok gördük onu!</p>
<p>Âkif’in dediği gibi; bizde aile en güçlü müessese idi. Batılılaşma; toplumun münevver kesimlerini tahrip etmişse de, toplum, ailelerin nezâheti sayesinde kendini muhafaza edebiliyordu.</p>
<p>Bilâkis;</p>
<p>Şiddet ve tâciz ilk defa batıda başladı. Bunun sebebi de; kadının metâ hâline getirilerek, insafsız sokaklara itilmesi ve vitrine edilmesidir.</p>
<p>Batıda eşitlik iddiası altında kadın, erkeğe karşı kışkırtılıyor. Hâlbuki mütefekkirlerin dediği gibi;</p>
<p>Batıda; kadın da yok, erkek de yok, insan da yok, sadece ruhsuz ve materyalist bir sistem var. O sistemi ancak ekonomi ve hukukla korumaya çalışıyorlar. O sistem çökünce, asıl tahribat o zaman ortaya dökülecek.</p>
<p>Batının bozuklukları, maalesef bizim toplumumuza da sızdı. Son asırlardaki batıya özenti, taklit ve yabancılaşmanın böyle çirkin neticeleri oldu.</p>
<p>Günümüzdeki kadına şiddet vak‘aları bir bir incelense; birçoğunda, erkeklerin İslâm’ın haram kıldığı içki, uyuşturucu ve kumar gibi illetlere müptelâ olarak şiddete yöneldikleri görülecektir.</p>
<p>Birçok vak‘anın, insan fıtratındaki kıskançlığı ve intikam duygusunu tahrik edici başka birtakım günahlar ve fısk u fücurla alâkalı olduğu görülecektir.</p>
<p>Birçok vak‘ada, tarafların arasında bir nikâh bağının dahî olmadığı görülecektir.</p>
<p>Avrupa’dan ithal ve taklit kanunlar, sonu gelmeyen boşanma dâvâları ve erkeklere boşandığı hanıma zorla ömür boyu nafaka ödetmek gibi problemler de meselenin adlî diğer sıkıntılarıdır.</p>
<p>Buna rağmen aile içi şiddetten Müslümanlığı mes’ul göstermeye kalkmak, insafla bağdaşmaz. Bunlar kasıtlı hücumlardır.</p>
<p>Bizler Kur’ân ve Sünnet’in tâlimatları istikametinde güzel ahlâkı yaşamalı ve yaşatmalıyız.</p>
<p>Fert ve ailede huzuru arıyorsak, elbette mânevî sebepleri de murâkabe etmeliyiz.</p>
<p>Devrimizde ailelerin dikkat etmediği gizli bir menfî tesir de yenilen lokmalarla alâkalı şu husus:</p>
<p><strong>DIŞARIDAN YEMEK</strong></p>
<ul>
<li>Ailece dışarıda yemeye alışmak… Hazır yemekler… Motosikletlerle evlere yemek taşınması.</li>
</ul>
<p>Evvelâ böyle gıdâları yiyenler düşünüyorlar mı:</p>
<ul>
<li>Bu yemekler acaba nasıl insanlar tarafından, hangi hâl ile pişirildi?</li>
</ul>
<ul>
<li>Gerek maddî ve gerekse mânevî olarak; temiz mi, helâl mi?</li>
</ul>
<ul>
<li>Abdestli mi, kirli mi?</li>
</ul>
<p>Hâlbuki gıdâ çok mühim. <strong>Şâh-ı Nakşibend Hazretleri</strong>’ne, ziyaret ettiği bir yerde bir derviş tarafından yemek ikrâm edildi. Hazret yemedi. Buyurdu ki:</p>
<p>“–Bizim bu yemeği yememiz münasip değildir. Çünkü o, öfke ve gaflet ile pişirilmiştir. Unu elekten geçiren, hamuru yoğuran ve pişiren kişi öfkeliymiş!”</p>
<p>Dış dünyanın hâli ortada. O dünyadan evlerimize taşıdığımız gıdâların ailelerimize menfî tesir edeceğinden endişe duymalı değil miyiz?</p>
<p>Dışarıdan gelen yemek çok güvenilir de olsa, şurası unutulmamalı:</p>
<p>Türkçemizde, eve «ocak» denir. Ev, bir aşın pişirildiği ve birlikte huzurla yendiği mekândır. Az veya çok, fakir veya zengin o sofranın evde hazırlanmasında; ülfet, hizmet, tevâzu, kanaat, iktisat ve bereket gibi sırlar tecellî eder.</p>
<p>Evlerin «ocağını söndürmek», hayra alâmet değildir.</p>
<p>Batı kültürünün istîlâsının yansıması olan diğer menfîlikleri, aile ve toplumumuzdan uzak tutmamız lâzımdır.</p>
<p>Bizim medeniyetimizde çok güçlü olan aile saâdetini tekrar hatırlamamız elzemdir:</p>
<p><strong>HUZUR İKLİMİ</strong></p>
<p>Eski İstanbul’da ve birçok yerde konaklarda, köşklerde, büyükçe evlerde kalabalık aileler; göz göz odalarda mahremiyete hürmet, tevekkül, kanaat ve nezâhet içinde yaşarlardı. En küçük bir şiddet, tâciz ve merhametsizlik yaşanmazdı.</p>
<p>Evliliklerde namzetlerin küfüv olmasına çok dikkat edilir, boşanma o toplumda neredeyse bilinmezdi. Zira boşanma, hadîs-i şerifte; <em>«Cenâb-ı Hakk’ın en çok buğzettiği helâl»</em> olarak vasfedilmişti.</p>
<p>Başa gelen sıkıntılar; takdîr-i ilâhî olarak, sabır ve tahammül ile karşılanırdı. Hanımıyla geçinme problemi yaşayan bir fert; mahkemeden evvel, aile büyüklerine, dergâh gönüllü âlim ve ârif şahsiyetlere danışır, onların rûha ferahlık veren tavsiye ve nasihatleriyle huzura kavuşurdu.</p>
<p>Evlenen kız evlâtlara;</p>
<p>“–Kızım, beyaz gelinliğinle bu eve gelin olarak giriyorsun. Bu evden de ancak bembeyaz ve lekesiz bir kefenle çıkacaksın. (Yani ömrünü hayırlı bir şekilde ailende geçirecek, ayrılık ihtimalini gönlüne dahî getirmeyeceksin.)</p>
<p>Kızım, şikâyeti unutacak, velev ki ağzından kan gelse bile; «Kızılcık şerbeti içtim.» diyeceksin.” gibi hüsn-i muâmele, sabır ve tahammül telkinlerinde bulunulurdu.</p>
<p>Damatlara da;</p>
<p>“‒Evlâdım, hanımın, sana Allâh’ın bir emânetidir. Ona karşı ne kadar hayırlı ve kerem sahibi olursan, Allah katında o kadar hayırlı bir kul olursun!” diye telkin edilirdi.</p>
<p>Buna mukabil; gelinlere de aileler kendi kızları gibi davranır, onları incitmezlerdi.</p>
<p>Günümüzde ise; maalesef nefsânî tercihlerle yola çıkılan, namzetlerin küfüv olmasına riâyet edilmeyen aile yuvalarında, çok fazla aile içi huzursuzluk ve boşanma yaşanmaktadır.</p>
<p>Maalesef en küçük bir huzursuzluk yaşayan hanım ve beylere de gerek anne-babaları tarafından gerekse çevreleri tarafından; sabır yerine isyan, sebat yerine kararsızlık, ülfet yerine ayrılık telkin edilmektedir. Maalesef günümüzde kız evlâtlara;</p>
<p>“–Kendini küçük düşürme! Altta kalma! Kendini ezdirme!..” gibi avâmî telkinlerde bulunulmaktadır. Bu ifadeler yuvaların zedelenmesine sebebiyet vermektedir.</p>
<p>Hanımların dış dünyada gayr-ı İslâmî şartlarda çalışmasına ve sözde «ekonomik hürriyete sahip» olmalarına uğraşılması da bu menfî neticenin sebepleri arasındadır.</p>
<p>Mâzîmizde nâdir de olsa boşanan veya beyinin vefatıyla dul kalan hanımlara da mahalleler, sahip çıkardı. Eytâm ve erâmil (yetimler ve dullar) vakıfları vardı. Yetimlere öyle sahip çıkılırdı ki; erkek evlâtlar meslek sahibi yapılır, yetim kızlar ise çeyizleri hazırlanıp, evlendirilirdi.</p>
<p>Bizim medeniyetimizde hanımlara ve büyüklere muhabbet ve hürmet belli günlere tahsis edilmemişti. Her gün anneler günüydü, her fırsatta annelerin eli öpülür, hizmetlerinde kusur edilmezdi.</p>
<p>Evlilikte; anne ile kayınvâlide, baba ile kayınpeder her iki tarafça aynı tutulur, ayırt edilmezdi. Her iki taraf için de anneler ve babalar, öz muâmelesi görürdü. Kardeşler arasında da öz veya üvey diye bir uçurum asla olamazdı.*</p>
<p>Bizim medeniyetimizde;</p>
<p>Senede bir gün değil, her gün babalar günüydü, aile büyüklerine tam bir ihtiram arz edilirdi. Senede bir evlilik yıldönümü değil, her gün hanımlara muhabbet ve hürmetle muâmele etme günüydü. Sevgi; pahalı hediyelerle, dünyevî ziynetlerle değil, gönülden gelen iltifat, güzel ahlâk ve hoş muâmele ile gösterilirdi.</p>
<p>Eski düğün davetiyelerinde bile bir asâlet vardı. Okuduğum böyle bir davetiyenin ibâresi hatırımda kaldığı kadarıyla şöyle idi:</p>
<p><em>“Kıymetli oğlumuz Mehmed Bey ile Hüseyin Beyefendinin kıymetli kerîmeleri arasında icrâ edilecek velîme merasimini, yüksek huzurlarınızla şereflendirmeniz müsterhamdir.”</em></p>
<p>Evlenecek hanım kızın isminin dahî setredildiği, sade, zarif, mütevâzı ve hürmetkâr bir davet…</p>
<p>Günümüzde ise bazı davetiyelerde;</p>
<p>“Evleniyoruz, mutluyuz!” tarzında şımarık ifadelerle karşılaşılıyor. «Gövde gösterisi» mânâsında aşırı lüks ve müsrifâne, mübâlâğalı yaldızlı kartlar, zarflar…</p>
<p>Öyle ki; bu israfa harcanan meblâğ ile, muhtemelen bir fakirin düğünü yapılabilir.</p>
<p>Yine;</p>
<ul>
<li>Lüks mekânlarda şatafatlı düğünler,</li>
<li>Sadece zenginlerin davet edilmesi,</li>
<li>Şer‘-i şerîfe uymayan hâller,</li>
<li>Patlatılan havâî fişekler… Hâkezâ bunlar bize yabancı bir dünyanın, egoizm, hodgâmlık, savurganlık ve enâniyet ihtivâ eden menfîlikleri… Sanki aşağılık duygusunu bastırma hareketleri…</li>
</ul>
<p>Böyle başlayan bir yuvada, huzursuzluk yaşanmasına hayret edilir mi? Ne tedbir aldın ki ne bekliyorsun?</p>
<p>Hâlbuki İslâm, cemiyeti muhafaza için Kur’ânî tâlimatlar vermiştir:</p>
<p><strong>İFFETLİ TOPLUM</strong></p>
<p>Dînimiz evvelâ cemiyete iffeti emretti. Erkeğin de kadının da iffetli olmasını, ebedî felâhın şartı kıldı.</p>
<p>Âyet-i kerîmede buyurulur:</p>
<p><strong>“O </strong><strong>(felâha eren mü’minler)</strong><strong>, </strong><strong>iffetlerini korurlar.”</strong> (el-Mü’minûn, 5)</p>
<p>İnsanın şeref ve keremini muhafaza eden dînimiz; zinâyı yasakladığı gibi, ona yaklaşmayı da men etti:</p>
<p><strong>“Zinâya yaklaşmayın!..” </strong>(el-İsrâ, 32)</p>
<p>Dînimizde; zinâ, sahih nikâh dışındaki her türlü münasebettir. Günümüzde ise; sadece evli olanların, aile müessesesine ihânetine zinâ denilir, gibi sakat bir anlayış vardır. Adı; flört, sevgililik (!), beraber yaşamak gibi farklı isimlerle değiştirilmeye çalışılsa da, bütün gayr-i meşrû beraberlikler; zinâdır, haramdır; ferde, aileye ve topluma zehir saçar.</p>
<p>Hattâ, hadîs-i şerifte; zinâya götüren haram bakışlar «göz zinâsı», nâmahreme dokunuşlar «el zinâsı» olarak vasfedilmiştir.</p>
<p>Cenâb-ı Hak, iki cins arasına bir câzibe kanunu koymuştur. Maddî ve mânevî tedbirler alınmazsa, bu karşılıklı cezbin istenmeyen hâdiselere sebebiyet vermesi kaçınılmazdır.</p>
<p>Bilhassa kadın; nikâh için kendisine talip olunacak taraf olduğu için, erkeğe göre cemal sahibidir. Vücut hatları da câzibeli yaratılmıştır. İki cins arasındaki bu irtibatın, sadece nikâh bağına mahsus kalabilmesi için, dînimiz birtakım tedbirler almıştır:</p>
<p><strong>İFFET ve HUZUR TEDBİRLERİ</strong></p>
<ul>
<li>Erkeğin ve kadının; avret mahallerini, vücut hatlarını belli etmeyecek şekilde bol kıyafetlerle örtmeleri, hanımların dışarıya çıktıklarında ev elbiselerinin üzerine ayrıca cilbab da giymeleri farzdır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Erkeğin nâmahrem kadınlara, kadınların da nâmahrem erkeklere gözlerini dikip bakmamaları emredilmiştir.</li>
</ul>
<ul>
<li>Kadınların teberrücden yani söz ve davranışlarında cinsî câzibelerini göstermeye çalışmaktan uzak durmaları, kadın ve erkeğin lâubâlî karışık ortamlarda bulunmamaları şarttır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Nâmahrem kadın ve erkeğin, kapalı bir mekânda yalnız kalmamaları lâzımdır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Dînimiz, iffetsizliği irtikâp edenlere ağır cezalar da koymuştur.</li>
</ul>
<p>Bu hususlardaki Kur’ânî tâlimatlar şöyledir:</p>
<p><strong>TAKVÂ ELBİSESİ!</strong></p>
<p><strong>“Ey Âdemoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. <u>Takvâ elbisesi… İşte o daha hayırlıdır</u>…”</strong> (el-A‘râf, 26)</p>
<p><strong>“</strong><strong>(Rasûlüm!)</strong><strong> Mü’min erkeklere, </strong><u>gözlerini </u><u>(harama)</u><u>dikmemeleri</u><strong>ni, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.” </strong>(en-Nûr, 30)</p>
<p>Erkek, gözünü koruyacak, hanım da bedenini teşhirden sakınacak.</p>
<p>Kur’ânî tâlimatlar şöyle:</p>
<p><strong>“Mü’min kadınlara da söyle:</strong></p>
<ul>
<li><strong>Gözlerini </strong><strong>(harama bakmaktan)</strong><strong> korusunlar; nâmus ve iffetlerini esirgesinler.</strong></li>
</ul>
<ul>
<li><strong>Görünen kısımları müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler.</strong></li>
</ul>
<ul>
<li><strong>Başörtülerini, yakalarının üzerine </strong><strong>(kadar)</strong><strong>örtsünler.</strong></li>
</ul>
<p><strong>(…) </strong><strong>(Allâh’ın belirttiği mahremlerinden)</strong><strong> başkasına </strong><u>ziynetlerini göstermesinler.</u></p>
<ul>
<li><strong>Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar. </strong><strong>(Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler.)</strong></li>
</ul>
<p><strong>Ey mü’minler! Hep birden Allâh’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” </strong>(en-Nûr, 31)</p>
<p><strong>“Evlerinizde oturun, eski câhiliyye âdetinde olduğu gibi </strong><u>açılıp saçılmayın!</u><strong> Namazı kılın, zekâtı verin, Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat edin! …”<br />
</strong>(el-Ahzâb, 33)</p>
<p><strong>“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve</strong><strong>mü’minlerin kadınlarına </strong><strong>(bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) </strong><strong><u>dış örtüleri</u></strong><strong>ni üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”</strong> (el-Ahzâb, 59)</p>
<p>Tesettür, kadının şerefini muhafaza eden bir hikmet ihtivâ eder. Câhiliyyede de, zamanımızdaki nefsânî toplumlarda da, kadına cinsî câzibesini teşhir etmesi husûsunda baskı yapılmaktadır. Modalar, reklâmlar ve zehirli neşriyat ile açılıp saçılmak; hürriyetmiş, bir kadın hakkıymış gibi çarpıtılarak teşvik edilmektedir. Hâlbuki bu, şeytânî ve nefsânî bir istismardır. Şehvetlerinin zebûnu olan kişiler, elbette böyle bir «serbestiyet»i desteklerler.</p>
<p>Bu hususta çıplaklığı, açık saçıklığı bir hak gibi takdim ederek, örtünen mü’mine hanımlara, kendi iradesi olmayan, baskı altında kalmış bir insan muâmelesi yapmaya kalkıyorlar.</p>
<p>Bir mütefekkir şöyle diyor:</p>
<p><strong>“Güya sanat için soyunan kadına alkış tutanlar; Allah için örtünen hanımefendilere neden zulmederler, takvâsı sebebiyle kendini deşifre etmeyen hanımları niçin küçümserler?”</strong></p>
<p>Hâlbuki; İslâmiyet’te kadının güzelliği, dış dünyada tesettür ile şifrelenmekte ve sadece beyine deşifre olmaktadır. Böylece kadın; dış dünyaya çıktığında, cinsiyetiyle değil, şahsiyetiyle var olmaktadır.</p>
<p>Genç veya yaşlı, cemal sahibi olan veya olmayan her kadın; tesettür şifresi altında, ilâhî emri tatbik etmenin huzuru içinde, kem gözlerden ve kalbinde hastalık olan gafillerin tasallutundan muhafaza olmaktadır.</p>
<p>Devrimizde İslâm düşmanları; kadının üzerine titreyen, onu şefkatle koruyan bu dînî hükümleri kadına bir haksızlık olarak ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Aslında kadının istismârına karşı ortaya çıkmış olan feminizm de, «kadın erkek eşitliği» gibi sloganlarla, İslâm’a hücum etmektedir.</p>
<p>Hadislerin uydurma olduğunu, âyetlerin de «yerel ve tarihsel» olduğunu ileri sürerek, İslâm’ın içini, tıpkı Hıristiyanlık’ta olduğu gibi boşaltmaya çalışan modernistler de böylelerinin ekmeğine yağ sürmektedir.</p>
<p><strong>EŞİT DEĞİL, HER BİRİ KENDİ KIYMETİNDE…</strong></p>
<p>İslâm’ın nazarında;</p>
<p>Erkek ve kadın, yaratılış bakımından farklıdır. Onlar; eşit değildirler, birbirlerini tamamlarlar ve her birinin kendi sahasında kıymeti vardır.</p>
<p>Ancak; îman, ibâdet ve Allâh’a kulluk hususlarında erkeğin kadına, kadının erkeğe bir rüçhâniyeti yoktur. Üstünlük takvâ iledir.</p>
<p>Kadın; hissî, nârin ve hassastır. Zira o annedir, annelik namzedidir. Şefkat âbidesidir. Evlâdı için uykusuz, aç ve susuz kalabilir. Hattâ yavrusu, denize düşse tereddüt etmeden arkasından atlayabilir. Bu yapısı sebebiyle; iç dünyası hassastır, akıl ve mantıktan ziyade, his ve vicdan temellidir.</p>
<p>Bu sebeple dînimiz; kadının dış dünyanın sert meşgaleleriyle muhatap olmasını arzu etmez.</p>
<p>İslâm; kadını, ailesinin sultanı, yuvasını ayakta tutan sâliha bir hanımefendi olarak yüceltir.</p>
<p>Evlâtların eğitim gördüğü ilk sınıf, anne yüreğidir. « اَلْاُمُّ مَدْرَسَةٌ / Anne bir mekteptir.» sözü de bu hakikatin bir ifadesidir.</p>
<p>Maalesef günümüzde; annelik, ev hanımlığı gibi mukaddes vazifeler istihfâf edilmekte, kadınların dünya menfaati için dış dünyada çalışması terviç edilmektedir.</p>
<p>Hanımlar; elbette ki, kendi fıtrat ve şahsiyetleriyle mütenâsip vazife ve hizmetlerde çalışabilirler. Hanımlara mahsus kız mektepleri, kursları, yuvalar, dikiş, nakış yerlerinde hizmet edebilirler. Fakat asıl kıymetlerini buldukları mekânları kendi hâneleridir ve mukaddes vazifeleri, hanımlık ve anneliktir.</p>
<p>İslâm’da bir kadın, hayatı boyunca; babası, beyi, kardeşi ve evlâdı gibi erkeklere zimmetlidir. Onun, maîşetini temin etmek veya evin geçimine yardımda bulunmak mecburiyetinde bırakılması; ona tanınan bir hürriyet değil, ona yüklenen bir eziyettir.</p>
<p>Beyler ve hanımlar arasında da huzur için, şu beş şart zarûrîdir:</p>
<p><strong>HUZURLU EVLİLİKTE BEŞ ŞART</strong></p>
<p><strong>Muhabbet:</strong> Muhabbetin menşei, bir ismi de Vedûd olan Cenâb-ı Hak’tadır.</p>
<p>İki taraf da Allah rızâsına uygun bir şekilde aralarındaki muhabbeti artırmaya gayret etmeli, kendilerini sevdirmeye çalışmalı, birbirlerinin rûhuna girecek bir damar bulmalıdır.</p>
<p><strong>Sadâkat:</strong> Bey ve hanım birbirine dürüst ve sâdık olmalıdır. Zor zamanlarda, taraflar; şikâyet ve bezginliğe düşmemeli ve fedâkârlık göstermelidir.</p>
<p><strong>Karşılıklı saygı: </strong>Bey ve hanım arasında;</p>
<ul>
<li>Samimiyet olmalı, lâubâlîlik olmamalıdır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Vakar olmalı, kibir olmamalıdır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Tevâzu olmalı, zillet olmamalıdır.</li>
</ul>
<p>Evlilikte gönül âhengine de îtinâ edilmelidir.</p>
<p><strong>Sabır:</strong> İki insanın hayat arkadaşlığında; mutlaka tahammül gerektiren zamanlar, sıkıntılı anlar olacaktır. Taraflar, böyle zamanlarda birbirlerinin güzel huyunu düşünmelidir. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:</p>
<p><strong><em>“Bir mü’min, hanımına buğz etmesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.”</em></strong>(Müslim, Radâ, 61)</p>
<p>Evlilikte taraflar arasında meydana gelebilecek münakaşaların, evlâtlara vereceği zarar düşünülmeli, İslâm âdâbı ve ahlâkı ile olgun bir tavır sergilenmelidir. Evlâtlar asla anne-babalarının kavga ve sert sözlerine şahit edilmemelidir.</p>
<p><strong>Mes’ûliyet:</strong> Taraflar, birbirlerine karşı olan vazifelerini ihmal etmemelidir. Peygamberimiz; hanımların beyleri, beylerin hanımları üzerindeki haklarını îlân etmiştir.</p>
<p>Unutulmamalıdır ki, esas hayat âhirettir. Aile huzuru da, insanın uhrevî hazırlığına hizmet eder. Âyet-i kerîmede buyurulur:</p>
<p><strong>“Ey îmân edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…”</strong> (et-Tahrîm, 6)</p>
<p>Bir anne ve babanın evlâtlarına bırakacağı en güzel mîras, onlara İslâmî bir karakter ve şahsiyet kazandırmasıdır.</p>
<p><strong>Halîfe Ömer bin Abdülaziz</strong> <strong>-rahmetullâhi aleyh-</strong>’e veziri şu teklifte bulundu:</p>
<p>“–Efendim, beytülmalden aldığınız tahsisâtın kâfî gelmediği görülüyor. Biraz daha fazlasını emir buyursanız da, bir kısmını ihtiyaten biriktirip vefâtınızdan sonra evlât ve torunlarınızın zarûrî ihtiyaçları için bıraksanız?!.”</p>
<p><strong>Ömer bin Abdülaziz</strong> <strong>-rahmetullâhi aleyh-</strong> bu teklife şu mânidar cevabı verdi:</p>
<p>“–Eğer geride kalan evlâtlarım sâlih kimselerden olurlarsa, onların sıkıntıya düşmelerinden korkmam. (Yani benim yolumdan gelirlerse, onlara mal bırakmama ihtiyaç yok.) Zira Cenâb-ı Hak;</p>
<p><strong>«…Allah sâlih kullarının velâyet ve vesâyetini bizzat deruhte eder.»</strong> (el-A‘râf, 196) buyurmuştur.</p>
<p>Yok, sâlih değil de sefih olacaklarsa, böyleleri hakkında da yine Kur’ân-ı Kerim’de;</p>
<p><strong>«Mallarınızı sefihlere vermeyiniz!..»</strong> (en-Nisâ, 5) buyurulmuştur. Bu ilâhî nehye rağmen, sefih olacak çocuklarıma mal mı toplayacağım?!.” (Ebu’l-Ûlâ Mardin, Huzur Dersleri, İstanbul 1966, II-III, 769-770)</p>
<p>Ne güzel bir şuur!..</p>
<p><strong>Yâ Rabbî!.. Biz de Peygamberimiz </strong><strong>-sallâllâhu aleyhi ve sellem-</strong><strong> gibi; Sen’den hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği niyâz ederiz.</strong> (Müslim, Zikir, 72)</p>
<p><strong>Ailelerimizi, hanımlarımızı ve evlâtlarımızı bizlere iki cihanda göz nûru eyle!..</strong></p>
<p><strong>Âmîn!..</strong></p>
<p>____________________</p>
<p>Dipnot:</p>
<p>* Mâzînin o güzîde kıymetlerinin günümüzde tekrar yaşanmış, fakat artık hayal ötesi denilebilecek nâdir bir nümûnesi:</p>
<p>Uygur bir gelin, evlenirken şu şartı koşar:</p>
<p>“–Kayınvâlidemle bir arada kalacaksam kabul ederim.”</p>
<p>Hâlen huzurla kayınvâlidesiyle beraber oturan bu gelin hanıma; latîfe kabîlinden de olsa başka bir eve çıkacakları söylendiğinde, hemen gözyaşlarına boğulmaktadır.</p>
<p>Osman Nuri Topbaş Hocaefendi</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="GK2KFnh4ez"><p><a href="https://www.osmannuritopbas.com/islamda-aile-kurani-talimatlar-3.html">İslâm’da Aile (Kur’ânî Tâlimatlar 3)</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;İslâm’da Aile (Kur’ânî Tâlimatlar 3)&#8221; &#8212; Osman Nuri Topbaş" src="https://www.osmannuritopbas.com/islamda-aile-kurani-talimatlar-3.html/embed#?secret=YkaLTFOCFd#?secret=GK2KFnh4ez" data-secret="GK2KFnh4ez" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-aile/">İslâm’da Aile</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamda-aile/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osman Nuri Topbaş Hoca ile &#8216;Tasavvuf&#8217; Konulu Mülâkat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-topbas-hoca-ile-tasavvuf-konulu-mulakat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-topbas-hoca-ile-tasavvuf-konulu-mulakat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 Nov 2018 08:43:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçek Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Nuri Topbaş]]></category>
		<category><![CDATA[Rabıta]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet-i Şuhûd]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet-i Vücud]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20718</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rıhle Dergisi 14. Sayıdan&#8230; Muhterem Hocam; öncelikle tasavvufun tarif ve izahını yapar mısınız. İslâm’ın hedeflediği ideal ve kâmil insan olabilmek için, dînî hayatı madde ve mânâ bütünlüğü, zâhir ve bâtın derinliği, akıl ve kalp âhengi, şekil ve ruh beraberliği içinde kavrayıp yaşamak zarûrîdir. Tasavvuf, İslâm’ın zâhirine ilâveten bâtın plânında da kavranıp yaşanması gayretidir. Bundaki yegâne [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-topbas-hoca-ile-tasavvuf-konulu-mulakat/">Osman Nuri Topbaş Hoca ile ‘Tasavvuf’ Konulu Mülâkat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-21861" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/11/tasavvufnedir.jpg" alt="" width="656" height="314" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/11/tasavvufnedir.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/11/tasavvufnedir-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/11/tasavvufnedir-300x144.jpg 300w" sizes="(max-width: 656px) 100vw, 656px" /></p>
<p>Rıhle Dergisi 14. Sayıdan&#8230;</p>
<p>Muhterem Hocam; öncelikle tasavvufun tarif ve izahını yapar mısınız.</p>
<p>İslâm’ın hedeflediği ideal ve kâmil insan olabilmek için, dînî hayatı madde ve mânâ bütünlüğü, zâhir ve bâtın derinliği, akıl ve kalp âhengi, şekil ve ruh beraberliği içinde kavrayıp yaşamak zarûrîdir.</p>
<p>Tasavvuf, İslâm’ın zâhirine ilâveten bâtın plânında da kavranıp yaşanması gayretidir. Bundaki yegâne gâye de, Cenâb-ı Hakk’ın râzı olacağı sâlih bir müslüman, kâmil bir mü’min olabilmektir.</p>
<p>Bu ise, meşhur ifâdesiyle; “şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet” bütünlüğü içerisinde İslâm’ı idrâk edip yaşamaya gayret etmeyi gerekli kılar.</p>
<p>Buna tipik bir misal olması kabîlinden ifâde edelim ki;</p>
<p>Şerîatte doyduktan sonra yemek israftır.</p>
<p>Tarîkatte ise, doyuncaya kadar yemek israftır.</p>
<p>Hakîkatte, kifâyet miktarını Allâh’ın huzûrundan gâfil olarak yemek israftır.</p>
<p>Mârifette de, bütün bunlara ilâveten nîmetlerdeki ilâhî tecellîleri idrâk etmeden yemek israftır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı her varlık, O’nun sonsuz kudret ve azametinin delili mâhiyetindedir.</p>
<p><em><strong>Tasavvuf;</strong></em> dînin derûnî ciheti, özü ve kalbî derinliğidir. Bu yönüyle âdeta sütün içindeki laktoz gibidir. Dînin bu derinliği ve takvâ ciheti ihmâl edildiğinde, geriye kuru bir kâideler manzûmesi kalır. Bununla birlikte, bilhassa bugün tasavvufî neşveye sahiplik iddiasıyla arz-ı endâm eden bâzı çevreler gibi, her şeyi bâtınî hükümlerden ibaret görüp zâhirî hükümleri hafife almak da tasavvufun hakîkatini idrâk edememektir. Hele hele; “Kalbin temiz olsun, amelin olmasa da olur.” şeklinde nefsânî yaşayışa prim veren bir anlayışı tasavvuf diye göstermeye çalışanların dâvâsıyla, gerçek tasavvufun hiçbir alâkası yoktur.</p>
<p>Maalesef günümüzde Mesnevî-i Şerîf‘in rûhundan uzak bâzı kimseler tarafından Mevlevîliğin takvâ tarafı ihmâl edilerek, aslı zikir olan semâ, sanki bir folklor gösterisi ve bir mûsikî meclisi hâline getirilmek istenmektedir.</p>
<p><em><strong>Gerçek tasavvuf ise</strong></em>, Peygamber Efendimiz’in hayatıyla hem zâhiren hem de bâtınen bütünleşebilme gayretidir. Allah Rasûlü (s.a.v.), mânevî olgunluğun zirvesinde bulunmasına rağmen, zâhirî mükellefiyet ve mes’ûliyetleri nasıl ki son nefesine kadar îfâ etmişse, O’nu örnek almak durumunda olan her müslüman, hangi mânevî makam ve mevkide olursa olsun, zâhirî vazife ve mes’ûliyetlerini de yerine getirmek mecburiyetindedir.</p>
<p>Zira İslâm’ın zâhirî ahkâmı diyebileceğimiz şeriat, âdeta vücûdu ayakta tutan bir iskelet gibidir. Fakat sırf iskeletten ibâret bir dînî hayat da -kimilerinin kasıtlı olarak göstermek istedikleri gibi- ürkütücü, soğuk, ruhsuz ve nâkıs bir İslâm anlayışı ortaya koyar.</p>
<p><em><strong>Gerçek tasavvuf,</strong></em> İslâm’ı; Allah Rasûlü ve Sahâbedeki feyz ve rûhâniyet dolu keyfiyetiyle idrâk edip tıpkı onlar gibi aşk ve şevkle yaşama gayretinden ibârettir. Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in tezkiye ve terbiyesi sâyesinde ashâb-ı kirâmın ulaştığı mânevî seviyeden nasiplenmeyi hedefleyen ulvî bir yolculuktur. Peygamber Efendimiz’e vâris olmuş gerçek mürebbîlerin elinde; nefsin terbiye, kalbin tasfiye edildiği mânevî bir mekteptir. Bu mânevî terbiye mektebine girerek insan-ı kâmil olma yolunda mesâfeler katetmeye de “seyr u sülûk” denilmiştir.</p>
<p>Cenâb-ı Hak, bütün insanlığın mükellef bulunduğu dînî teklifleri tâyin ederken, kullarına verdiği tâkatin asgarî seviyesini esas almıştır. Şüphesiz ki bu, O’nun kullarına olan nihâyetsiz merhametinin bir tezâhürüdür. Bununla birlikte, dînin asgarî tekliflerinden daha fazlasını yapmaya fıtraten kudret, iştiyak ve istîdâdı olan kimselere de mânevî yükselişin kapısını kapatmamıştır. Yani şer‘î vazifelere ilâveten bir de kalp âleminde yükselme istîdâdı olan mü’minlere, nâfile ibadetler, zühd, takvâ, ihsan gibi fazîletlerle, vâsıl-ı ilâllâh zirvelerine doğru mesâfe almayı sağlayacak bir yolu açık tutmuştur. Bu yol ise, bilindiği üzere “tasavvuf”tur.</p>
<p><em><strong>Tasavvuf</strong></em>, her şeyden önce hayatı Kitap ve Sünnet muhtevâsı içinde tanzim edebilme cehd ve gayretidir.</p>
<p>Nefse karşı sulhü olmayan bir cenktir. Zira nefs; terbiye edilmesi gereken ve ancak büyük cihâd ile terbiye edilebilen, sırlarla dolu bir kuvvettir.</p>
<p><em><strong>Tasavvuf</strong></em>, bir arınma disiplinidir. Allah’tan uzaklaştıran her şeyden sakınarak takvâya erebilme yoludur.</p>
<p>İmtihan sırrının şifresini, Hakk’a kul olabilmenin düstur ve ölçülerini, feyz ve rûhâniyetle âdeta damarlarımızda dolaştıran bir husûsiyettir. Muhabbetullah ve mârifetullâh’a ulaşarak Allâh’a sâlih bir kul olabilme gayretidir.</p>
<p><em><strong>Tasavvuf,</strong> </em>Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanıyabilmenin, Hakk’a teslîmiyet pınarından kana kana içmenin, “îmân”ı “ihsan” gibi yüce bir ufka taşımanın diğer adıdır.</p>
<p><em><strong>Tasavvuf,</strong> </em>her zaman ve mekânda Cenâb-ı Hakk’ın takdîrinden râzı olarak O’nunla dost kalabilme sanatıdır. Hayatın med-cezirleri, değişen şartları ve sürprizleri karşısında gönül muvâzenesini koruyup şikâyet ve sızlanmayı unutarak dâimâ güzel bir kul olabilme mahâretidir.</p>
<p><em><strong>Tasavvuf,</strong> </em>bir zühd eğitimidir; esas hayatın âhiret olduğu idrâkine ererek dünyanın gelgeç nefsânî arzularına gönül bağlamaktan kurtulmaktır.</p>
<p><strong>Hâsılı</strong> bizim anlayıp anlatmaya çalıştığımız tasavvuf; Allah Rasûlü’nü aşk ile yakından tanıyabilme, O’nun yüksek ahlâkıyla ahlâklanarak, İslâm’ı, rûhâniyetine uygun bir tarzda yaşayabilme gayretidir. Allah Rasûlü (s.a.v.) ve ashâbının vecd içinde yaşadığı “takvâ hayatı”dır.</p>
<p>Bunların dışında kalan, özünü ve ölçüsünü Kur’ân ve Sünnet’ten almayan her şey -ne kadar tasavvufa izâfe edilirse edilsin- bâtıldır.</p>
<p><strong>Tefsir, Hadis, Fıkıh… gibi İslâmî ilimlerde olduğu gibi Tasavvufta da tarih içinde ekoller ve anlayışlar arasında farklılaşmalar olmuş. Tarikatler arasındaki farklılıkların kaynak ve hikmeti konusunda neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>İfâde ettiğiniz gibi, diğer İslâmî ilimlerde mezhepler ve ekoller nasıl doğduysa, tarîkatler de aynı temel sebep ve ihtiyaçların bir mahsûlüdür.</p>
<p>Tasavvufun bir ilim olarak tedvîni ve sülûk edilen bir yol olarak ortaya çıkışı, hicrî ikinci asra tekābül etmektedir.</p>
<p>Asr-ı saâdette; kelâm, îtikad ve fıkha dâir mezhepler de henüz teşekkül etmemiş, ilmî usûller dâhilinde tedvîn edilmemişti. Ancak o zaman da îtikādî, fıkhî vs. hükümler mevcuttu ve Allah Rasûlü (s.a.v.) tarafından sahâbeye tâlim ediliyordu. Belli bir süre sonra, meselâ “fıkıh” ilminde otorite sayılan büyük âlimlerin ictihadları, talebeleri tarafından benimsenip sistemleştirilmiş ve bu farklı metod ve usûllere “mezhep” adı verilmiştir. Mezhepler, o büyük âlimlerin isimlerine nisbet edilmiştir.</p>
<p>Diğer İslâmî ilimler gibi tasavvufun muhtevâsı da, telkîn ettiği “zühd” ve “takvâ” duygusuyla, insanları ulaştırmak istediği ihsan ve rabbânîlik ufkuyla aynı minvalde asr-ı saâdette yaşanıyordu. Sahih tasavvuf anlayışının temel aldığı bütün düsturlar, Kur’ân-ı Kerîm ve asr-ı saâdette, Rasûlullah (s.a.v.) ve ashâbının hayatında mevcuttu. Aradan zaman geçtikçe asr-ı saâdetin o feyizli hayatını devam ettiren takvâ ehli âlim ve ârifler, halkın dünyaya râm olup gaflete dalmasına mânî olmak gâyesiyle, rızâ-yı ilâhî için onlara nasihatte bulunmaya başladılar. Bu zevâtın bir çığır açmak, bir hayat üslûbu meydana getirmek gibi maksatları da yoktu. Gâye, İslâm’ı özüne uygun bir şekilde güzelce yaşamak ve ibadetleri -Kur’ân ve Sünnet’te bildirildiği üzere- “ihsan” kıvâmında ve “huşû” ile îfâ edebilmekti.</p>
<p>Ancak onların sohbet ve nasihatlerinden istifâde ederek hâllerinden hisse alanlar, bu zâtları kendilerine mânevî rehber, üstad ve mürşid kabul ettiler. Bu kimseler, onların nasihatlerini, yani mü’mini rûhî olgunluğa erdirip Hakk’a yaklaştıran terbiye ve tezkiye metodlarını sistemleştirerek mânevî bir disiplin hâline getirdiler. Neticede bu üstadların isimlerine veya usûllerine nisbet edilen tarîkatler meydana geldi. Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Rufâiyye, Mevleviyye, Halvetiyye, Celvetiyye gibi…</p>
<p><em><strong>Tarîkat,</strong></em> her tasavvuf kolunun Hakk’a vâsıl olma husûsunda izlediği usûl ve yolun adıdır. Zamanla, farklı metodlar takip eden çeşitli tarîkatlerin meydana gelmesi, ihtilâftan dolayı değil, ihtiyaçtan dolayıdır. Zira insanların mizaç, karakter, meşrep ve tabiatleri birbirinden farklıdır. Dolayısıyla tarîkatlerin bu gerçek ışığında çeşitlenmesi, herkese mânevî arınma ve rûhî tekâmül için mizâcına uygun bir tarîkate intisâb ederek terbiye olma imkânı sağlamıştır.</p>
<p>Meselâ, umûmiyetle coşkun mizaçlı bir insan, Kâdirîlik’te takip edilen usûllerle daha kolay terakkî ederken; şâir, sanatkâr ve romantik mizaçlı kimseler, daha ziyade Mevlevîlik’te huzur bulur. Vakur, sakin mizaçlı, derûnî istîdâdı yüksek insanlar ise Nakşîlik’te kendilerine bir uygunluk görür ve bundan dolayı da o yolun telkinlerine ve terbiye usûllerine daha kolay râm olarak feyz alma imkânı bulurlar. Bunu bütün tarîkatlerin karakteristik özelliklerine göre ifade etmek mümkündür.</p>
<p>Bu bakımdan tarîkatlerin çeşitlenmesi, Allâh’ın bir rahmetidir. Zira meşhur tâbiriyle; “Hakk’a giden yollar, mahlûkâtın nefesleri adedince çoktur.” Yeter ki Kur’ân ve Sünnet ölçülerinin belirlediği istikâmette olsun.</p>
<p>Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)’a hafî zikri, Hazret-i Ali (r.a.)’a da cehrî zikri telkin etmiştir. Farklı sahâbîlere farklı virdler verdiği1 ve kimi zaman da zikir halkaları kurdurup topluca zikir icrâ ettikleri2 bilinmektedir. En mühim tasavvufî terbiye vâsıtası olan zikir/evrâd hususundaki bu farklı uygulama ve tercihler, mânevî terbiye usulleri ve tarîkatlerin çeşitlenmesinin en temel sebeplerden birini teşkil etmiştir. Fıkhî mezheplerde olduğu gibi tasavvufî tarîkatlerde de kaynak, Kitap ve Sünnettir.</p>
<p><strong>Mâlum-i âlîniz olduğu üzere birtakım çevrelerde Tasavvuf denildiğinde hemen “vahdet-i vücud”, “vahdet-i şuhûd”, “râbıta”… gibi ihtilâflı hususlar akla geliyor. Bu gibi hususlar hakkında doğru bakış açısı ne olmalı?</strong></p>
<p>Evvelâ şunu ifâde edelim ki “vahdet-i vücûd” ve “vahdet-i şühûd”un iddiâ edildiği gibi şirkle ve küfürle alâkası yoktur. Bilâkis bunlar tevhîdin derûnî bir lezzet hâlinde hissedilip dış âlemdeki tezâhürlerinin tefekkür nazarıyla seyredilişinden ibârettir. Hele hele bunların Eflâtun’un, tamamen bir şirk sistemi olan panteizm’iyle hiçbir alâkası bulunmamaktadır.</p>
<p><em><strong>Vahdet-i Vücûd,</strong> </em>Muhyiddîn ibn-i Arabî Hazretleri tarafından sistemleştirilmiş tasavvufî bir telâkkîdir. Bu hususta “Vahdet-i Şühûd” denilen diğer bir telâkkî daha vardır ki, bu da “Müceddid-i Elf-i Sânî” / “ikinci binin yenileyicisi” ünvanını almış olan İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ne âittir. Bu iki görüş, aslında aynı şeyi farklı pencerelerden îzahtan başka bir şey değildir. Yani her ikisi de, Cenâb-ı Hakk’ın “Vücûd” sıfatının mâhiyeti ile, görebildiğimiz âlemdeki vücud/varlık arasındaki farkı, kavrayış ve açıklayıştır. Bir farkla ki Vahdet-i Vücûd, tevhîdi hisset*mek; Vahdet-i Şühûd ise tevhîdin tecellîlerini müşâhede ederek tefekküründe derinleşmektir.</p>
<p><em><strong>Suâlinizde bahsettiğiniz râbıta mevzuuna gelince:</strong></em> Râbıta, sevilen kimseye karşı muhabbeti canlı tutmaktır. Bunun en güzel misâli, ashâb-ı kirâm ile Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’dir. Sahâbe içindeki en zirve misâl ise şüphesiz ki Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) ile Efendimiz (s.a.v.) arasındaki kalbî irtibattır.</p>
<p>Ashâbın Efendimiz’le olan kalbî irtibatları sayesinde ruhlarında meydana gelen in‘ikâs ve insibağ, Efendimiz’in hâllerinin kendilerine transfer olmasıyla, yani hâl sirâyetiyle neticelendi. Bundan dolayıdır ki sahâbe-i kirâm, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e samimiyetle; “Canım, malım, her şeyim Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!” diyebilmekten, büyük bir haz ve lezzet aldılar. Allah ve Rasûlü’nün yolunda her şeylerini fedâ etmeyi, canlarına minnet bildiler. “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96) hadîs-i şerîfinin muhtevâsı içine girerek Efendimiz’le hâl beraberliği, fiil beraberliği, hissiyat ve fikriyat beraberliği içinde oldular.</p>
<p>Peygamber torunu Hazret-i Hasan (r.a.)’ın şu ifâdeleri de râbıtanın mânevî tekâmüldeki müstesnâ mevkiine ne güzel işâret etmektedir:</p>
<p>Hazret-i Hasan (r.a.), üvey dayısı Hind bin Ebî Hâle’ye Rasûlullah (s.a.v.)’in hilyesini sorarken, içinde bulunduğu hâlet-i rûhiyeyi şu sözleriyle dile getirmiştir:</p>
<p>“Dayım Hind bin Ebî Hâle, Allah Rasûlü’nün hilyesini çok güzel anlatırdı. Kalbimin O’na bağlı kalması ve O’nun izinden gidebilmem için, dayımın Allah Rasûlü’nden bir şeyler anlatması, benim çok hoşuma giderdi.” (Tirmizî, Şemâil, s. 10)</p>
<p>Bu söz, fiilen râbıtayı ifâde etmektedir. Zira Efendimiz (s.a.v.)’in tasvîrini dinlemek, O’nunla kalbî bir bağ kurmak için en feyizli vesîlelerden biridir. Yani tasavvufî bir usûl olan râbıta da, Efendimiz (s.a.v.) ve sahâbenin tatbikâtından alınmadır.</p>
<p>Öte yandan, râbıtanın lügat mânâsı, bağ ve alâkadır. Bu yönüyle esâsen kâinatta râbıtasız hiçbir canlı yoktur. Her şey birbiriyle irtibat hâlindedir.</p>
<p>Bir anne-babanın evlâdına, evlâdın anne-babasına, bir delikanlının nişanlısına, bir gencin sevip kendisine örnek aldığı bir şahsa da böyle bir kalbî bağı vardır. Yani dünyevî ve fânî şeylerde bile böylesine tabiî bir muhabbet bağı varken, mâneviyatta bu bağın olmaması düşünülemez.</p>
<p>Ayrıca gönlünü mânevî rehberlere bağlamayan insanların; “Tabiat boşluk kabul etmez.” hakîkati mûcibince, yanlış örneklerin peşine takılması da kuvvetle muhtemeldir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, mü’minleri sâdık ve sâlih kullarıyla beraber olmaya teşvik ederek:</p>
<p>“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119) buyurmaktadır.</p>
<p>Cenâb-ı Hak; “ كُونُوا صَادِقِين /sâdıklar olun” buyurmuyor. “كُونُوا مَعَ الصَّادِقِين /sâdıklarla beraber olun” buyuruyor. Çünkü sâdık olmak, sâdıklarla beraberliğin en tabiî neticesidir. Tıpkı fâcir olmanın da fâcirlerle beraberliğin en tabiî neticesi olduğu gibi…</p>
<p>Demek ki bâzı nâdanların sıkça dillendirdiği; “Bizim sâdık kullara ihtiyacımız yok, bize yalnız Kur’ân yeter, biz onu doğrudan kendimiz anlarız, aklımız yok mu, vâsıtaya ne gerek var…” gibi ifâdeler, câhilâne sözlerdir. Modernizm ve pozitivizmin getirdiği, bütün gerçekleri deneme-yanılma sûretinde test edip gördükten sonra kabul etmek şeklindeki bu vahim hatâ, insanın madden ve mânen helâkinden başka bir şey sağlamaz. Çünkü hayatta idrâk edilecek hakîkatler sonsuz, fakat insanın aklı sınırlı, ömür de kısadır. Ateşin yakıcı olduğunu anlamak için illâ ki elini ateşe sokmak gerekmez. Geçmiş tecrübelerden ders almayı, bu hususlarda rehberlik edenlere îtibâr etmeyi bilmek îcâb eder.</p>
<p>Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretleri buyurur ki:</p>
<p>“Âyet-i kerîmedeki «Sâdıklarla beraber olun!» emri, dâimî bir sûrette beraberliği ifâde eder. Âyette «beraberlik», mutlak olarak zikredildiğinden, hem fiilî, hem de hükmî beraberliği ifâde eder. Fiilî beraberlik, sâdıkların meclisinde kalp huzûruyla fiilen bulunmaktan ibârettir. Hükmî beraberlik ise gıyâblarında da onların hâllerini tahayyül etmekten ibârettir.”</p>
<p><em><strong>Râbıtanın gâyesi,</strong> </em>Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’e ulaşan Allah dostları silsilesiyle mânevî irtibâtı kuvvetlendirerek bu beraberlikten feyz almaktır. Muttasılan bir elektrik kablosuna tutunan insanlar gibi en sondaki insan da aynı akımdan istîdâdına göre bir hisse alabilir.</p>
<p>Allah dostlarıyla olan bu mânevî beraberliğin yanında maddî beraberlik de olabilirse bu, “nûr üstüne nûr” olur. Fakat tasavvufî terbiyede kuru kuruya bir fiilî beraberlik de makbul değildir. Zira kimileri, bir mürşid-i kâmilin dizi dibinde bulunurlar da gafletlerinden dolayı bir hisse alamazlar. Öte yandan uzak diyarlardaki nice samimî mürîdler, mürşidlerine duydukları engin hürmet, hasret, aşk ve bağlılıkları vesîlesiyle müstesnâ nasiplere nâil olabilirler. Nitekim büyükler; “Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de.” buyurmuşlardır. Bu sebeple asıl mühim olan, nerede olursa olsun, kalbî beraberlik duygusunu yitirmemektir. Nitekim Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz de:</p>
<p>“İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olursa olsun Allâh’a karşı takvâ sahibi olan müttakîlerdir.” buyurmuştur.3</p>
<p>Tasavvufî terbiyede çok ehemmiyetli bir usûl olan râbıta, adı ve tatbik şekli az çok farklı olsa da, hemen hemen bütün tarîkatlerde mevcuttur. Fakat râbıta, bilhassa 19. asırdan itibâren bâzıları tarafından bir îman-küfür meselesi hâline getirilerek şiddetle tenkid edilmiştir. Hâlbuki râbıta, -daha önce de ifâde ettiğimiz üzere- gâyet tabiî bir psikolojik vâkıadır. Onun îtikadla bir alâkası yoktur. Bu hususta Ubeydullah Ahrâr Hazretleri şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“…Kalbi mal-mülk gibi dünyevî şeylere bağlı olan ve bunları düşünen kişi kâfir olmuyor da, kalbi bir mü’mine bağlamak, niçin küfre sebep olsun?”4</p>
<p><em><strong>Velhâsıl râbıta,</strong></em> mürîdin mürşidine duyduğu muhabbeti dâimâ gönlünde tâze tutarak onun sâlih amellerini ve güzel hâllerini taklide çalışmasından ibârettir. Mürşide duyulan hürmet ve muhabbetin bu sûretle dâimâ tâze tutulması, müride mânevî bir dirilik kazandırır. Zira sâlih zâtların sohbeti kadar muhabbeti de tesirli ve faydalıdır.</p>
<p><em><strong>Râbıtanın asıl sermâyesi</strong></em> muhabbettir. Fakat her hususta olduğu gibi muhabbette de aşırıya kaçmak, kişiyi ifratlara sürükler. Bu sebeple râbıta, öndeki bir mürşide ulûhiyet izâfe edercesine aşırı davranışlara girmek değildir. Allah korusun, böyle bir muhabbet, kişiyi şirke sürükler. Mürşid, mürîd için sadece bir “vâsıta”dır. Vâsıtaya muhabbette ileri giderek onu “gâye” hâline getirmek, son derece yanlıştır.</p>
<p>Unutmamak gerekir ki peygamberler dışında her kul, âciz ve kusurludur. Hattâ peygamberler bile beşer olmak hasebiyle zelle işlerler. Fakat te’yîd-i ilâhîye mazhar oldukları için, tashih edilirler. Dolayısıyla mâneviyat büyüklerine muhabbet ve hürmet ne kadar gerekliyse de, onları yüceltmede şer’î hudutlara riâyet etmek de son derece zarûrîdir.</p>
<p><strong>Osmanlı dönemindeki ulemâ-meşâyıh ya da medrese-tekke ayrışmasına nasıl bakılmalı? Kadızâdeliler-Sivasîler tartışmasında, ya da daha beriye geldiğimizde Şeyh Saffet Efendi ile İzmirli İsmail Hakkı arasındaki münakaşada su yüzüne çıkan ve günümüzde de -sadece ülkemizde değil, İslâm dünyasında da- varlığını sürdürmeye devam eden bu ayrışmayı nasıl okumamız gerekiyor? Tekke ile Medrese birbirinin alternatifi ya da rakibi olmak zorunda mıdır?</strong></p>
<p>Aslında ikisi birbirinin rakibi değil, bilâkis tamamlayıcısıdır. Zira ilim, takvâ ile bir kıymet ifâde eder. Takvâsız bir ilim, insanı hakka ve hayra ulaştıramaz.</p>
<p>Cenâb-ı Hak pek çok âyet-i kerîme ile, ibâdetlerin kalbî cihetini vurguluyor. Nasıl ki ibâdetin bir zâhirî tarafı varsa, bir de huşû tarafı, derûnî ciheti bulunmaktadır.</p>
<p>Îman da ilâhî hakîkatleri kalp ile tasdik, dil ile ikrar sayesinde gerçekleşir. Yalnızca dil ile ikrar kâfî değildir. Onun kalbe de nüfûz etmesi lâzımdır. İşte tasavvuf; îman ve ibadetlerin zâhirî tarafıyla beraber, rûhî cihetine, huşû tarafına ve kalbî hassâsiyetlerine dikkat çeker.</p>
<p>Daha ziyade zihnî ve aklî bir faaliyet olan ilim tahsilinde de kalbî hassâsiyetlere ihtiyaç vardır. Kalbî hassâsiyetlerden mahrum bir ilim, tek başına fayda vermez. Cenâb-ı Hak, ilmi yalnızca dillerinde olan, kalplerine ve dolayısıyla fiillerine yansımayan Benî İsrâil âlimlerine “kitap yüklü merkepler” teşbihinde bulunuyor.5</p>
<p>Felsefenin, hakîkate ulaşma maksadıyla başvurduğu yegâne vâsıta “akıl”dır. Her felsefî ekolde akıl, felsefenin bir şubesi olan “rasyonalizm”deki kadar -âdeta- ilâh mevkiine yükseltilmezse de, yine de filozofların hakîkat arayışında dayandıkları tek vâsıta olarak kabul edilmiştir. Hâlbuki gözün görme, kulağın işitme hususunda bir sınırı olduğu gibi, aklın da bir idrak hududu vardır. Bu sebeple kâinattaki muammâları akılla çözmeye çalışan felsefeciler, birbirlerini tekzip ederek devam etmişlerdir.</p>
<p>Kelâm âlimleri de, akâid ile ilgili müşkilleri, Kitap ve Sünneti esas alarak akıl aracılığıyla çözmeye çalışır. Bu bakımdan kelâm âlimleri her ne kadar filozoflara benzerlerse de, aklı “nass”tan bağımsız düşünmediklerinden, onu meşrûiyyet çerçevesi içinde kullanırlar. Fakat hakikatlerin idrâkinde aklın kudreti de sınırlı olduğundan, onlar da bir noktada kalırlar. İşte tasavvuf, aklın da kâfi gelmediği bu noktadan sonra kalbi devreye sokarak teslimiyetle mesâfe almayı, huzur, yakîn ve itmi’nan hâline ermeyi telkin eder.</p>
<p>Diğer taraftan, ilmiyye kesiminden tasavvufa gelen itirazların iki temel sebebi vardır. Birincisi; tasavvufun hakîkatinden uzak ve bîhaber olmak. İkincisi de, tasavvufun bâzı nâ-ehil kimselerdeki yanlış uygulamalarını ön plâna çıkarıp bunu bütün tasavvufa mâl etmektir.</p>
<p>Her hususta olduğu gibi tasavvufta da zaman zaman istismarcılar ortaya çıkmıştır. Bugün de birileri kalkıp; “Ben zamanın kutbuyum, gavsıyım!..” gibi iddiâlarla gerçek tasavvufun rûhundan tamamen uzak bir büyüklük iddiâsı, şöhret talebi içinde olabiliyor. Tarih boyunca bu tip istismarcıları ilmiye sınıfı kadar hakîkî mutasavvıflar da tenkid etmişlerdir.</p>
<p>Sûfiyyeden aşırıya gidenler olabildiği gibi ulemâdan da zaman zaman aşırıya gidip işi tamamen zâhirden ibâret görenler çıkmıştır. İlmiyyede görülen bu nevî çıkışların temel sebebi, ilmin verdiği gurur ve enâniyetle, her şeyi bilip anladıklarını zannetme gafletidir. İblis’in, Kârun’un ayağının kaydığı nokta da budur.</p>
<p>Tasavvufun mücâdelesi, iç âlemden varlık, benlik, gurur ve kibri kazıyıp atarak hiçlik ve yokluk hâlini idrâk ettirmektir. Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri kendisine ilimde “Şemsü’ş-Şümûs”, yani “Güneşler Güneşi” denildiği bir zamanda dergâhına gittiği Abdullâh-ı Dehlevî Hazretleri onu karşılamaya bile çıkmadı. Üstelik dergâhın ne mihrâbında, ne de kürsüsünde vazifelendirildi. Önce helâ temizliğine verildi. Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri de Bursa kadısı iken Üftâde Hazretleri’nin dergâhında hiçlik ve yokluğa erebilmek için benzeri merhalelerden geçti. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri de hâcegândan, yani ilim erbabı hoca efendilerden idi. O da intisâbının ilk yıllarında yolların temizliği, hasta hayvanların bakımı gibi hizmetlerle vazifelendirilmişti.</p>
<p>Bu mânevî terbiyeyi peygamberlerde de görüyoruz. Peygamberlerin hemen hemen hepsi koyun veya deve çobanlığı yapmıştır. Bu, hem bir tevâzu tâlimi, hem mahlûkâtın hissiyâtını anlayıp merhameti öğrenme, hem de yönetimin ipuçlarını kavrama merhalesi idi.</p>
<p>Tasavvufla ilmiye arasındaki münâkaşanın bir diğer sebebi de bilgi mertebelerinin doğru idrâk edilmeyişidir. Zira üç türlü bilgi vardır: Birincisi, umûma âit bilgi, ikincisi havâssa âit bilgi, üçüncüsü de havâssü’l-havâssa âit bilgi. Bu son mertebedeki bilgi, mahrem olarak tutulmuş, ehil olmayana teklif edilmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de haber verilen Mûsâ (a.s.) ile Hızır (a.s.) arasındaki hâdise, bunun tipik bir misâlidir. Bunun asr-ı saâdetten de pek çok misâli vardır. Nitekim Muâz bin Cebel (r.a.) bir gün Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in terkisine binmiş, Efendimiz (s.a.v.) orada kendisine bir bilgi vermiş ve onu herkese açıklamasına müsâade etmemiştir. (Bkz. Buhârî, İlim, 49)</p>
<p>Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’den iki kap (ilim) ezberledim. Birisini insanlara neşrettim. Diğerine gelince, eğer onu yaysaydım şu boynum kesilirdi.” (Buhârî, İlim, 42)</p>
<p>Yani havâssü’l-havâssa âit bâzı mahrem bilgilerin, henüz o mârifete ulaşamamış kimselere bildirilmesi, son derece mahzurludur. Zira bunların ehil olmayan kimseler tarafından yanlış anlaşılması kaçınılmazdır. Nitekim Muh*yid*dîn İbn-i Ara*bî Hazretleri de; “Hâ*li*mi*ze âşi*nâ ol*ma*yan*lar, eser*le*ri*mi*zi oku*ma*sın*lar.” buyurmuştur.</p>
<p>Bir de bâzı cezbeli sâliklerin mânevî sarhoşluk içinde söyledikleri sözler vardır ki, bunlar da yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermiştir. Esâsen kâmil mürşidler, mânevî sarhoşluk içindeki bâzı müridlerinde gördükleri bu nevî taşkınlıkları önleyip müridlerinin o hâlleri kolayca aşmalarına yardımcı olurlar. Fakat tarih boyunca kimi zaman dirâyetli ve kâmil bir mürşidin himâye ve kontrolünden mahrum kalanlar da olmuştur. Onların söyleyip yazdıkları da bir münâkaşa mevzuu teşkil etmiştir.</p>
<p><em><strong>Şunu net olarak ifâde etmek gerekir ki</strong></em> sûfiyye ile ilmiyye arasında zaman zaman vuku bulan münâkaşalara her iki tarafın veya taraflardan birinin noksanlıkları sebebiyet vermiştir. Her iki kesimin veya en azından birinin kâmil olduğu zaman, ciddî bir münâkaşa görülmemiştir. Şu hâdise, bu gerçeği çok güzel îzah etmektedir:</p>
<p>Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri bilhassa hadis ilmi tahsil etmiş olup ilme ve âlimlere çok ehemmiyet veren bir Hakk dostudur. Bu husûsiyeti sebebiyle Buhara medreselerindeki birçok hoca ve talebe, kendisine mürîd olup sohbetine devam etmeye başlayınca, bâzı zâhir âlimleri medreselerin boşalacağından kaygı duymuşlardı. Bunun üzerine Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri âlimlere:</p>
<p>“Tarîkatimizi size anlatalım, eğer Kur’ân ve Sünnet’e aykırı bir husus varsa, söyleyin ondan vazgeçelim.” dedi. Âlimler, bütün suallerine tatminkâr cevaplar alıp uzun uzun dinledikten sonra, söyleyecek bir şey bulamadılar ve:</p>
<p>“Tarîkatiniz istikâmet üzeredir, (yani Kitap ve Sünnet yoludur), bir îtirâzımız yok.” dediler. Bâzıları:</p>
<p>“Giydiğiniz külâh şöhrete sebep olmaktadır.” deyince Hâce Bahâuddîn Hazretleri:</p>
<p>“Mâdem ki külâhım münâkaşa mevzuu oldu, onu giymemek daha münâsiptir.” deyip başındaki külâhı çıkardı ve bir fakire verdi.6 Bu hâdiseden sonra Nakşibend Hazretleri’nin ulemâ nezdindeki îtibârı daha da arttı.</p>
<p>Bu sebeple tasavvufu yaşadığını zanneden birtakım câhil, liyâkatsiz veya kötü niyetli kimselerin hâl ve tavırlarına bakarak onun hakîkatini reddetmek, son derece yanlıştır. Hatâ, yanlışlık ve istismarlar, her sahada olduğu gibi, dînî ilimlerde de vâkî olabilir. Bunlar, ehli tarafından gâyet kolay bir sûrette ayırt edilir. Nasıl ki haktan ayrılan bâtıl mezhepler varsa, bunun gibi hakîkî tasavvuftan ayrılan bâtıl yollar da vardır. Gerçek tasavvuf ehlini, bu gibi bâtıl yolların mensuplarıyla karıştırmamak gerekir. Nasıl ki İslâm’ı yanlış anlayıp yanlış yaşayan bâzı müslümanlar sebebiyle İslâm’ı tenkid etmek doğru değilse, tasavvufu da yanlış anlayıp yanlış uygulayanlara bakarak onu reddetmek doğru değildir.</p>
<p>Gerçek tasavvufun hedefi; Kitap, Sünnet, imamların ictihadları ve mürşid-i kâmillerin güzel gördükleri metodlarla dış âlem gibi iç âlemleri de temizlemek, kalbin hâllerini ıslâh ederek îmânın yakînî bir kıvamda, aşk ile yaşanmasına zemin hazırlamaktır.</p>
<p>Bu bakımdan tasavvuf, İslâmî ilimler bütününün ayrılmaz bir parçasıdır. Bilhassa fıkıh ile tasavvuf, Allâh’ın emir ve nehiylerine -hem zâhiren hem de bâtınen- riâyeti temin etme hususunda, bir elmanın iki yarısı gibi, birbirini tamamlayan unsurlardır.</p>
<p>Esâsen tasavvuf, fıkıh, îtikad ve kelâm gibi bütün İslâmî ilimler, başlangıçta aynı muhtevânın farklı yönlerini ifâde ediyordu. Nitekim İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri fıkhı:</p>
<p>“Kişinin dînî bakımdan lehine ve aleyhine olanları bilmesidir.” diye târif eder. İnsanın ebedî saâdet veya felâketinde birinci derecede ehemmiyetli olan, “Rabbini doğru olarak bilmek” yani mârifetullâh’a ererek O’nu kalben tanıyabilmek, bu ilmin en mühim kısmını teşkil ediyordu. Bu sebepledir ki İmâm-ı Âzam Hazretleri’nin îtikādî meseleler hakkındaki görüşlerinin yer aldığı ve zamanımıza kadar ulaşmış olan metne, “en büyük fıkıh” mânâsında “Fıkh-ı Ekber” denilmiştir. Başlangıçta durum böyle olduğu hâlde daha sonraları bu husustaki ilmî faâliyetin genişlemesiyle fakihler/fıkıh âlimleri, îtikādî, ahlâkî, tasavvufî vs. hükümleri fıkhın dışında bırakarak onu sırf amelî ve kazâî hükümlere hasretmişlerdir. Bugün de fıkıhtan anlaşılan mânâ budur.</p>
<p>Tasavvuf da insanın lehine ve aleyhine olanları hem zâhir hem de bâtın cephesiyle bilip muktezâsınca yaşamasını telkin etmektedir. Nasıl ki fıkıh ilmi; abdest, tahâret, namaz, oruç gibi amelî meselelerin zâhirî sıhhat şartlarını bildirirse, tasavvuf da bunların kâmil mânâda îfâ edilmesi için gerekli olan kalbî kıvâmın kazanılmasını telkin eder. Bu bakımdan tasavvufa, fıkıh ilminin rûhî zemini mânâsında “fıkh-ı bâtın” da denilmiştir.</p>
<p>Meselâ âyet-i kerîmede; “Mü’minler felâh buldu…” buyrulur. Hemen devamında ise kalbî bir husûsiyete dikkat çekilerek; “Onlar ki namazlarını huşû ile kılarlar.” buyrulur. (Bkz. el-Mü’minûn, 1-2)</p>
<p>İşte tasavvuf, Kur’ân-ı Kerîm’de bahsi geçen, takvâ, huşû, tevbe, rızâ gibi kalp amellerinin nasıl gerçekleşeceğini; bunun zıddına, riyâ, ucup, kibir, haset gibi kalbî marazların nasıl bertaraf edilebileceğini Kur’ân ve Sünnet’ten alıp tatbikî olarak öğreten bir eğitim yoludur.</p>
<p>Öte yandan, Muhammed bin Abdullah el-Hânî’nin, Âdâb adlı eserinde nakledilir ki;</p>
<p>“Zâhirî ilimleri tahsil etmek, insanı bâtın ilmini tahsil etmekten müstağnî kılamaz. Evvelkilerden ve sonrakilerden pek çok âlim, zâhirî ilimden sonra bâtınî ilmi terbiye ve hizmet yoluyla tahsîl etmenin zarûretine inanmış ve bu yolun sâlikleri olmuşlardır.</p>
<p>Meselâ Hanefî imamlarından; İbn-i Hümâm, İbn-i Şiblî, Şürunbilâlî, Hayreddîn-i Remlî, Hamevî, Zâhid el-Kevserî ve emsâli…</p>
<p>Şâfiî imamlarından; Sultânu’l-Ulemâ İzz bin Abdüsselâm, İmâm Gazâlî, Tâcüddin Sübkî, İmâm Süyûtî, Şeyhulislâm Kadı Zekeriyyâ, Allâme Şihâb, İbn-i Hacer-i Heytemî ve emsâli…</p>
<p>Mâlikî imamlarından; Ebu’l-Hasen eş-Şâzelî, Şeyh Ebu’l-Abbas el-Mürsî, Şeyh İbn-i Atâullah el-İskenderî ve emsâli…</p>
<p>Hanbelî imamlarından Şeyh Abdülkâdir el-Ciylî, Şeyhulislâm Abdullah el-Ensârî el-Herevî ve emsâli…</p>
<p>Yine Seyyid Şerif Cürcânî, Molla Câmî, Abdülhakim Siyalkûtî, Abdülganî Nablûsî, İbn-i Âbidîn ve Şihâbüddîn Âlûsî gibi meşhur isimler de, Nakşibendiyye yoluna intisâb etmiş âlimlerdir.</p>
<p>Bunun gibi pek çok büyük âlim, zâhirî ilimleri tahsil ettikten sonra bâtınî ilimleri de ehillerinden almışlardır. Sohbet, hizmet, seyr u sülûk yoluyla hüsn-i îtikad, ihlâs, günahları terk ve fazîletlerle ziynetlenmek gibi en faydalı ilimleri tahsil ederek büyük hayırlara nâil olmuşlardır.”7</p>
<p>Aynı şekilde Nakşî silsilesinden Yûsuf-i Hemedânî, Şâh-ı Nakşibend, Alâuddîn Attâr, Yâkub-i Çerhî, Derviş Muhammed, İmâm Rabbânî ve Hâlid-i Bağdâdî gibi pek çok zât da zâhirî ilimlerde zirveleşerek icâzet almış âlim şahsiyetlerdir. Nitekim Nakşî silsilesindeki ilim ehli bu zevâta, medrese kökenli olmaları sebebiyle Hâcegân/hocalar denilmiştir.</p>
<p>İmâm Mâlik Hazretleri’nin şu ifâdeleri de çok mühimdir:</p>
<p>“Kim fıkıhla (dînî ilimlerle) meşgul olur da, tasavvufî terbiye görmezse fâsık olur. Kim tasavvufla meşgul olur da dînî ilimleri bilmezse zındık olur. Her kim de bu ikisini cem ederse, hakîkate nâil olur.” (Ali el-Kārî, Mirkātü’l-Mefâtîh, Beyrut, 1422, I, 335)</p>
<p>Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri de, fenâ-yı nefs mertebesine sadece Kur’ân-ı Kerîm’i sağ eline, hadîs-i şerîfleri de sol eline alıp bunların nûru ile aydınlık yolda yürüyen kişinin ulaşabileceğini ifâde etmiş,8 bir mürîdine tavsiyelerde bulunurken de:</p>
<p>“Fıkıh ve hadis ilmini öğren, sûfîlerin câhillerinden uzak dur!” buyurmuştur.9</p>
<p>Velhâsıl, dergâh ve medrese, kesinlikle birbirine alternatif veya rakip değil, birbirinin tamamlayıcısıdır. Bir bütünün iki parçası durumundadır. Zira İslâm’ın kâmil mânâda idrâk edilip yaşanması, ilim ve irfan bütünlüğü içinde mümkündür.</p>
<p>Gayrimüslim çevrelere İslâm’ın diriltici soluğunun ulaştırılmasında (tebliğ) olduğu kadar Müslüman toplumların istikamette tutulması (irşad) çalışmalarında da tasavvuf ocaklarının büyük rolü bulunduğu inkâr edilemez bir hakikat. Kezâ yurt içi ve yurt dışında nesiller ötesine uzanacak ilmî ve sosyal faaliyetler, hattâ felâket bölgelerine yardımlar hususunda farklı kesimler yanında tasavvuf kökenli dernek ve vakıfların ciddi çalışmalar içinde olduğu biliniyor. Bütün bu alanlarda sergilenen gayretler iki farklı yoruma kaynaklık ediyor:</p>
<p><strong>1)</strong> Çağımızda tasavvufî yapılanmalar temel misyonlarını muhafaza etmekle birlikte, ilgi ve hareket alanını genişletmiştir.</p>
<p><strong>2)</strong> Dünyevî alanlara müdâhil olmak, ister istemez tasavvufî yapılanmalarda bir dünyevîleşme süreci başlatmaktadır.</p>
<p><strong>Bu hususta neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>Tasavvuf; ferdiyetçiliği, hodgâmlığı, nefs plânında yaşamayı reddedip, diğergâm, fedâkâr, hizmet ehli bir mü’min olmayı tâlim ve telkin eder. Bu yönüyle tasavvuf, nefsini yenme, kendini aşma gayretidir. Gönülleri, bütün mahlûkâtın huzur bulduğu bir rahmet dergâhı kılarak, insanı, elinden, dilinden, hâlinden, kālinden istifâde edilen hayırlı bir mü’min olmaya teşvik eder. Bu sebeple ictimâî hizmetler; tasavvufî terbiyenin özünde ve muhtevâsında esâsen mevcuttur. İnsana, hayvanâta, nebâtâta hizmet, tasavvufî muhitlerde yeni ortaya çıkmış işler değildir.</p>
<p>Dolayısıyla tasavvufun muhtevâsında var olan bu husûsiyetin, bugün daha fazla kuvveden fiile çıkması sebebiyle, günümüzde tasavvufun ilgi ve hareket alanını genişletmiş olduğu düşüncesi zihinlerde yer bulmaya başlamış olabilir.</p>
<p>Tasavvuf; zâhiren ve bâtınen kendi tekâmülünü az-çok gerçekleştirmiş mü’minlerin, diğergâm bir gönülle mahlûkâta yönelip onların noksanlıklarını telâfîye çalışma mes’ûliyetidir. Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet, muhabbet ve hizmetin, tabiat-ı asliye hâline gelmesidir. Yani tekkeye kapanıp sırf kendi rûhî tekâmülünden ibâret bir hayat, tasavvuf değildir. Bâzı tarîkatlerin eğitim metodlarından olan, uzlet, inzivâ, erbaîn gibi iç âleme teksif olma faaliyetleri bile, belli bir zaman içindir ve dış âlemdeki hizmetleri daha olgun bir şahsiyetle îfâ edebilmenin kalbî hazırlığı mesâbesindedir. Tasavvuf, tekkeye-dergâha kapanıp dış dünyadan el etek çekmeği değil, dergâhın gönül feyziyle dış âlemi tenvir ve tanzim için hizmet etmeyi telkin eder. Kişinin ebedî kurtuluşunun, başkalarının da kurtuluşuna hizmet ve himmet etmekten geçtiğini gönüllere nakşetmeye çalışır.</p>
<p>Bu konuda merhum pederim Musa Efendi -rahmetullâhi aleyh- şöyle buyururdu:</p>
<p>“Bizim yolumuz âtıl-bâtıl bir kenara çekilme yolu değildir. Bilâkis ashâb-ı kirâmın yoludur… gece gündüz hizmet yoludur. Biz seve seve hem evrâdımızı yürütürüz, hem sohbetlerimizi yaparız, hem de cemiyete hizmet hususunda elimizden gelen gayreti gösteririz.” (Sâdık Dânâ, Altınoluk Sohbetleri, 5, s.40)</p>
<p>Şu da bir gerçektir ki tasavvufun hizmet sahası; statik, durgun ve hareketsiz değil, bilâkis dinamik, değişken ve hareketlidir. Zamanın şartları, ihtiyaç ve zarûretlere göre farklı sûretlerde tezâhür edebilir. Bir zaman toplumun ilmî faaliyetlerinde bir eksiklik, tebliğ ve irşad hizmetlerinde bir noksanlık ön plâna çıkarsa, bu sahalardaki hizmet, gündemin ilk sırasında yer alır. Sel, yangın, deprem, tsunami gibi felâketler veya savaş, kıtlık gibi ictimâî ve iktisâdî problemlerin ön plâna çıktığı zamanlarda ise maddî fedâkârlıklar, öncelikli hizmet sahası olarak belirlenir. Bir yöreye, bir hizmet alanına takılıp kalmadan nerede ihtiyaç görülürse, hangi hususta eksiklik hissedilirse orada ve o hususta faaliyet gösterilir.</p>
<p>Yani tasavvuf menşeli müesseselerin, İslâm’ın ictimâî mes’ûliyetleriyle alâkadar olması, bugüne has bir durum değildir, tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Anadolu’nun ve Balkanların İslâmlaşması hizmetine ilk olarak dervişler, alp erenler gitmişlerdir. Balkanlara ilk olarak İslâm’ın gönül sancaklarını taşıyanlar da dervişlerdir. Afrika’da bu kadar misyonerlik ve hristiyanlaştırma faaliyetlerine rağmen orada İslâm’ı ayakta tutan, birtakım tarîkatlerdir. Rusya coğrafyasını yetmiş sene boyunca kasıp kavuran ağır ateizm baskılarına rağmen, İslâm’ı gönüllerde diri tutan, birtakım tasavvufî cereyanlar olmuştur. Bütün zedelenme ve yıpranmalara rağmen, yine de İslâm kimliğinin canlı kaldığı yerler, tarîkatlerin yaygın olduğu muhitlerdir. Sovyet esareti altındaki soydaşlarımızın kimlik ve varlıklarını muhâfazada İslâm’ın ve daha özelde tasavvufun tesirini inceleyen Sûfî ve Komiser adlı kitapta da ifâde edildiği üzere, tasavvufun olduğu yerde İslâm, bütün baskılara rağmen ayakta kalmıştır. Bilhassa Hâcegân yolu, tarih boyunca sünnî İslâm anlayışını tarîkatinin temel esâsı olarak almış, bu sâyede mensuplarını Bâtınî ve Hurûfî akımlardan da muhâfaza etmiştir.</p>
<p>Ecdâdımız Osmanlı, şer’î hükümleri gerçekleştirmeyi devletlerine temel gâye edinmeleri yanında, akıl ve irâdeleri kadar kalplerini de terbiye etmeyi vazife bilmelerinden dolayı -bilhassa son devir ulemâ ve devlet ricâlinde görüldüğü üzere- zâhirî ilimleri ve şer’î gerçekleri lâyıkıyla hazmetmiş bulunan Nakşî tarîkatini diğerlerine nazaran daha çok tercih etmişler ve böylece bu tarîkat, Devlet-i Aliyye bünyesinde geniş bir sahaya yayılmıştır.</p>
<p>19. yüzyılda pozitivizm neticesinde dinden uzaklaşan Avrupa’nın tesiriyle memleketimizde de şer’î ve mânevî duygular zayıflamaya başlamıştı. İşte bu zamana tesâdüf eden, şer’-i şerîfe mütemessik Nakşî-Hâlidîliğin yayılması, başlayan bu menfî cereyanları durdurma hususunda gördüğü vazife bakımından pek müstesnâ bir mevkii hâizdir. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, böyle bir mevsimde vazife almış bulunan mürşid-i kâmillerin başında ve önünde gelir.</p>
<p>O, yüzlerce vekil yetiştirerek yolunu Osmanlı coğrafyası dâhilinde daha da şümullendirip olgun müslümanların adedini çoğaltma husûsunda pek büyük ve kıymetli bir hizmet yürütmüştür. Belki de millî tarihimizin buhranlarının büyük ölçüde atlatılmasında ve halkın mâneviyâtının korunmasında bu rûhânî yayılma ve genişleme büyük bir âmil olmuştur.</p>
<p>Öte yandan tasavvuf, bilhassa iki durumda fert ve toplumların huzur, sükûn ve muvâzenesi için daha hayatî bir vazife görmüş ve dolayısıyla çok daha fazla inkişâf etmiştir:</p>
<p><strong>1</strong>. Felâket zamanlarında ruhlara sunduğu tesellî ile.</p>
<p><strong>2.</strong> Rahatlık ve bolluk zamanlarında nefisleri dizginlemekle.</p>
<p>Hakikaten, tarih boyunca tasavvuf, hem iktisâdî ve ictimâî rahatlık zamanlarında, rehâvet, gevşeklik ve azgınlıkları engelleyerek mânevî zindeliği devam ettirmiş; hem de istilâ, işgal ve zulüm dolu zor dönemlerin kargaşa ve bunalımları arasında daralan gönüllere ulvî pencereler açarak nefes aldırmış; yaralı kalplere merhem olmuştur.</p>
<p>Bu, tamâmen nebevî bir tavırdır. Nitekim Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz herhangi bir nîmet veya zafere ulaştığında; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayatıdır.”10 buyurarak kalplerin dünyaya meyletmesinin, yahut gurur ve enâniyete kapılmasının yolunu kapatmışlardır. Buna mukābil herhangi bir ezâ, cefâ ve çileyle karşılaştıklarında da yine; “Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayatıdır.” buyurmuş, böylece mü’min gönülleri, fânî sıkıntılar sebebiyle ümitsizlik, şikâyet ve aşırı hüzne gark olarak ilâhî takdîre rızâ hâlini zedelemekten sakındırmışlardır. Neticede ümmetine, her hâlükârda huzur, sükûn ve denge içinde kalabilmenin mânevî reçetesini vermişlerdir.</p>
<p>Hakîkaten insan rûhu mâneviyattan uzak kaldığı takdirde, varlıkta da darlıkta da bunalımlara sürüklenmekten kurtulamaz. Birinde insanın dizginlemesi îcâb eder, diğerinde ise tesellîye ihtiyacı olur. Bu sebeple insan, nebevî terbiye usûllerini temel alan tasavvufî telkinlere, hem varlık hem de darlık zamanlarında muhtaçtır.</p>
<p>Tasavvufun günümüzdeki lüzum ve ehemmiyetinin diğer bir yönü de, onun, insanları ıslah husûsunda tâkip ettiği metod ve üslûptur.</p>
<p>Zamanımızda insanlar, ekseriyetle dinden uzaklaşmanın ve ağır günahlar irtikâb etmenin rûhî buhrânı içindedirler. Böylelerine bir ıslah ve kurtuluş imkânı sunmanın, onlara kızıp öfkelenmek yerine, af, müsâmaha, merhamet ve şefkat yoluyla daha kolay olduğu, âşikârdır. Zira aklın ve nefsin sultasında bunalan ruhlara, İslâm’ı ilâhî bir tesellî, telâfi ve tedâvi nefhası hâlinde sunmak, onlara bir cankurtaran simidi atabilmek için günâha duyulan nefreti günahkâra taşırmamak, bilâkis günahkârı, kanadı kırık bir kuş gibi farzederek onlara şefkat ve merhametle yaklaşmak, çok daha faydalı bir irşad metodudur.</p>
<p>Dînî hayatın canlı tutulmasında, gelecek nesillere intikâlinde, halkın irşâdında ve İslâm’ın tebliğinde tarih boyunca ehl-i tasavvufun hizmet ve gayretlerindeki muvaffakıyet, gözler önündedir.</p>
<p>Nitekim geçen asrın İslâm âlimlerinden Muhammed Hamidullah bu gerçeği şöyle ifâde eder:</p>
<p>“Batı toplumunda, Paris gibi bir muhitte yaşamaya başladığım zamandan beri hayretle görmekteyim ki, hristiyanları İslâmiyet’i kabule sevk eden, fıkıh ve kelâm âlimlerinin görüşleri değil, İbn-i Arabî ve Mevlânâ gibi sûfîlerdir. Bu konuda benim de şahsî müşâhedelerim olmuştur. İslâmî bir konuda benden bir îzah istendiği zaman, benim verdiğim aklî delillere dayanan cevap, soranı tatmin etmiyordu; fakat tasavvufî îzah, meyvesini vermekte gecikmiyordu. Bu konuda tesir gücümü gittikçe kaybettim. Şimdi inanıyorum ki, Hülâgu’nun yakıp yıkan istilâlarından sonra Gazan Han zamanında olduğu gibi, bugün de en azından Avrupa ve Afrika’da İslâm’a hizmet edecek olan, ne kılıç ne de akıldır; sadece kalp, yani tasavvuftur.</p>
<p>Bu müşâhededen sonra, tasavvuf konusunda yazılan bâzı eserleri incelemeye başladım. Bu, benim gönül gözümü açtı. Anladım ki; Hazret-i Peygamber zamanındaki tasavvuf ve büyük İslâm mutasavvıflarının yolu, ne kelimeler üzerinde uğraşmak ne de mânâsız şeylerle meşgûl olmaktır; fakat insan ile Allah arasındaki en kısa yolda yürümektir, şahsiyetin geliştirilmesi yolunu aramaktır.</p>
<p>İnsan, kendisine yüklenen vazifelerin sebeplerini arıyor. Mânevî sahada maddî îzahlar bizi hedeften uzaklaştırıyor; ancak mânevî îzahlar ki insanı tatmin ediyor.”11</p>
<p>Demek oluyor ki, Kur’ân ve Sünnete mutâbık olan gerçek tasavvufu redde kalkışmak, meyve veren ağacın dallarını kırmaya çalışmak gibi ağır bir vebâli yüklenmektir.</p>
<p>Bugün bütün dünyada bedenî açlıktan ziyade rûhî açlık kol gezmektedir. İnsanlığın yaşadığı buhranların temelinde, ruhlardaki açlık yer almaktadır. Bu sebeple de insanlık en büyük tatmini tasavvuf gibi rûha seslenen telkinlerde bulmaktadır. Nitekim günümüzün Amerika kıtasında insan rûhuna dâir en çok alâka gören eserler arasında Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin de bulunduğu mâlumdur. Ayrıca Mevlânâ Hazretleri’nin doğumunun 800’üncü senesi münâsebetiyle 2007 yılının UNESCO tarafından Mevlânâ’yı anma yılı îlân edilmesi de, bu husustaki dikkat çekici gelişmelerden bir diğeridir.</p>
<p><em><strong>Suâlinizin ikinci maddesine gelecek olursak:</strong></em> Dünyevî sahalara müdâhil olmanın, tasavvufî muhitlerde bir dünyevîleşme temâyülü doğurduğu düşüncesini şöyle değerlendirmek lâzımdır: Gerçek tasavvuf, kalpleri dünyaya esir olmaktan koruma eğitimidir. Zikir, sabır, şükür, kanaat ve tefekkürle gönülleri gafletten muhâfaza etmektir. Mâsivâyı kalpten çıkarıp gönül tahtını Allâh’a hasredebilme gayretidir.</p>
<p>Fakat bu, dünyadan el etek çekmek mânâsına gelmez. Bilâkis “El kârda, gönül Yâr’da” düstûrunca, dünya ile meşgul olmak, fakat kalbi Hakk’a bağlayıp onu paranın kasası yapmaktan sakınmak îcâb eder. Kendisine hiçbir beşerin sahip olmadığı kadar büyük bir dünya saltanatı bahşedilmiş olan Süleyman (a.s.)’ın hâli, bu hususta en güzel örnektir. Aslolan dünya ile irtibatı kesmek değil, onun, kalbi perdeleyecek derecede gönlü meşgûl etmesine mânî olmaktır.</p>
<p>Peygamber Efendimiz’in şu îkazları çok mühimdir:</p>
<p>“…Sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze de serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum!” (Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1; Müslim, Zühd 6)</p>
<p>“… Bu ümmetten kim bir âhiret amelini dünya için yaparsa, onun âhirette herhangi bir nasîbi olmaz.” (Ahmed, V, 134)</p>
<p>“Kim Allâh’ın rızâsını kazandıracak bir ilmi sadece dünyalığa sahip olmak için öğrenirse, kıyamet günü cennetin kokusunu bile duyamaz.” (Ebû Dâvûd, İlim, 12/3664. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Mukaddime, 23)</p>
<p>Şüphesiz ki bu nebevî beyanlar, her müslüman için ciddî birer ikazdır. Dünyalık için dînî duyguların istismârı, lüks, israf ve güç gösterisi için yapılan aşırı harcamalar, hangi kesimden olursa olsun hiçbir müslümanın hayat tarzı olamaz. Tasavvufun hedefi de, nefsâniyeti palazlandıran bu gibi hususlardan kulun uzaklaştırılmasıdır. Bu sebeple bilhassa tasavvufî neşve sahiplerinin bu hususta daha dikkatli olmaları îcâb eder.</p>
<p>Merhum pederim Mûsâ Efendi şöyle buyururlardı: “İnsan başlangıçta parayı çok sever, zaman gelir para sevgisi dâhil her şey silinir. Yine zaman gelir para sevgisi, dünya sevgisi tekrar başlar. Ama mânâ değişir bu sefer, Allah için kazanmak ve Allah yoluna vermek düşüncesi hâkim olur. İşte burada mal ile münâsebet, ibâdet hâline geliyor. Kendi nefsi için olmayınca, her faaliyet faydalıdır.” (Altınoluk, Nisan, 1997, 134. Sayı s.28)</p>
<p><em><strong>Velhâsıl,</strong></em> bu fâni cihânın hakîkatini kavrayıp bâkî âleme hazırlık için dünya ile meşgûliyeti ibâdet keyfiyetine dönüştürebilme şuurunu kazanmak gerekir. Kalbin mânâdan maddeye meyletmesine mânî olup maddeden bile mânâya yol bulacak bir gönül kıvâmı kazanmaya çalışmak, her müslümanın ufku olmalıdır.</p>
<p><strong>Efendim; lûtfettiniz, zaman ayırdınız. Allah râzı olsun. Rıhle okuyucularına son bir mesajınız olur mu?</strong></p>
<p>Cenâb-ı Hak, Kur’ân ve Sünnet istikâmetinde bir ömür sürmeyi hepimize nasip ve müyesser eylesin. Güzel dînimiz İslâm’ı dar ve sığ bir bakış açısıyla değil; ilim, irfan, ahlâk ve amel-i sâlih bütünlüğü içinde anlamayı, anlatmayı ve yaşamayı hepimize ihsân eylesin. Akıllarımızı ve kalplerimizi, fikriyat ve hissiyâtımızı, rızâ-yı ilâhîsiyle te’lif eylesin…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar;</strong></p>
<p>1- Bkz. İbn-i Mâce, Edeb 56; Buhârî, Fedâilu Ashâbu’n-Nebî 9, Deavât 11; Müslim, Zikir 79, 80.</p>
<p>2- Bkz. Ahmed, IV, 124.</p>
<p>3- Ahmed, V, 235; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Beyrut 1988, IX, 22.</p>
<p>4- Ali bin Hüseyin Safî, Reşahât-ı Aynü’l-Hayât (thk. Ali Asgar Mu‘îniyân), Tahran 2536/1977, II, 636-637.</p>
<p>5- Bkz. el-Cum’a, 5.</p>
<p>6- Buhârî, Enîsü’t-Tâlibîn, s. 278-279; Ebu’l-Kāsım, er-Risâletü’l-Bahâiyye, vr. 74b-75b.</p>
<p>7- Muhammed bin Abdullah el-Hânî, Âdâb, İstanbul 2009, s. 8-9.</p>
<p>8- Abdurrahman Câmî, Nefahâtü’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds (thk. Mahmud Âbidî), Tahran 1375 hş./1996, s. 384.</p>
<p>9- Abdülhâlık Gucdüvânî, Vasâyâ, Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddîn Efendi, nr. 3229, vr. 11a.</p>
<p>10- Buhârî, Rikak, 1.</p>
<p>11 M. Aziz Lahbâbî, İslâm Şahsiyetçiliği, Terc. İ. Hakkı AKIN, s. 114-115, dipnot 8. İst. 1972. Bu dipnot, Muhammed Hamidullâh’ın mütercime yazdığı 27 Eylül 1967 tarihli mektubun metnidir. (Mustafa Kara, Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, s. 542-543’ten naklen.)</p>
<p id="seo_h1_tag" class="_19s-"><em>Facebook / Beytü&#8217;l-Hikme Kitap Grubu&#8217;ndan alıntı</em></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-topbas-hoca-ile-tasavvuf-konulu-mulakat/">Osman Nuri Topbaş Hoca ile ‘Tasavvuf’ Konulu Mülâkat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-topbas-hoca-ile-tasavvuf-konulu-mulakat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Öyle Bir Rahmet Ki</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/oyle-bir-rahmet-ki/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/oyle-bir-rahmet-ki/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Mar 2017 13:22:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Öyle Bir Rahmet Ki]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmetine Düşkünlükte Allâh Rasûlü (s.a.v.)]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlikte Allâh Rasûlü (s.a.v.)]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Resulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Resulullah'ı Sevmek]]></category>
		<category><![CDATA[Nebevî terbiye]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Nuri Topbaş]]></category>
		<category><![CDATA[Tevâzûda Allâh Rasûlü (s.a.v.)]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14267</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i bütün âlemlere rahmet olarak gönderdi. -Öyle bir rahmet ki, her varlık O’nun hürmetine yaratıldı ve O’na olan muhabbeti nisbetinde Hak katında kıymet buldu. -Öyle bir rahmet ki, şefkat ve merhameti bütün insanlığı, hattâ bütün mahlûkâtı kuşattı. -Öyle bir rahmet ki, bütün dimağlara ve gönüllere ebedî bir âb-ı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oyle-bir-rahmet-ki/">Öyle Bir Rahmet Ki</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="yillar_kolon3_makalebaslik"></div>
<div id="yazdir_makale_bilgi"><a href="http://ilimcephesi.com/oyle-bir-rahmet-ki/indir-148/" rel="attachment wp-att-14329"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14329" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/indir-1.jpg" alt="" width="431" height="208" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/indir-1.jpg 323w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/indir-1-300x145.jpg 300w" sizes="(max-width: 431px) 100vw, 431px" /></a></div>
<p>Cenâb-ı Hak, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i bütün âlemlere rahmet olarak gönderdi.</p>
<p>-Öyle bir rahmet ki, her varlık O’nun hürmetine yaratıldı ve O’na olan muhabbeti nisbetinde Hak katında kıymet buldu.</p>
<p>-Öyle bir rahmet ki, şefkat ve merhameti bütün insanlığı, hattâ bütün mahlûkâtı kuşattı.</p>
<p>-Öyle bir rahmet ki, bütün dimağlara ve gönüllere ebedî bir âb-ı hayat mesâbesinde ilim, irfan, hikmet ve aşk menbaı olarak Cenâb-ı Hak tarafından en müstesnâ vasıflarla sonsuz bir feyz ü bereket kaynağı olarak ihsan buyruldu.</p>
<p>-Öyle bir rahmet ki, O’nunla sonsuz hidâyet rehberi Kur’ân ikrâm edildi.</p>
<p>-Öyle bir rahmet ki, Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın en sevgilisi, habîbi, mîrac bahşettiği Rasûlü oldu.</p>
<p>-Öyle bir rahmet ki, o olmasa bütün âlemler ıssız çöllere dönerdi.</p>
<p>-Öyle bir rahmet ki, yaratılışın başlangıcı O’nun nûru ile vücûd buldu. Kürre-i arzda zuhûr eden bütün peygamberler, O’nun nûrunun feyz ve berekâtını taşımışlardır.</p>
<p>-Öyle bir rahmet ki, nerede bir güzellik varsa, O’ndan bir akistir. Âlemde bir çiçek açılmaz ki, O’nun nûrundan olmasın! Zîrâ O olmasaydı, hiçbir şey vücûd bulmazdı. O ki, solmayan, aksine gün geçtikçe tazelik ve tarâveti daha da artan serâpâ nurdan ibâret bir gonca-i ilâhî&#8230;</p>
<p>-Öyle bir rahmet ki, O’nun değerini ve kadrini bizzat Allâh Teâlâ anlatıyor. Hem de O’na salât ederek…</p>
<p>Hak Teâlâ’nın Rasûlü’ne salât ederek O’nun kadr ü kıymetini bildirmesi, her türlü medh ü senânın üstündedir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, O’na salât ü selâmda bizzat kendi yüce zâtını misâl gösteriyor ve bütün meleklerine de O Güzeller Güzeli’ne, Kâinât’ın Fahr-i Ebedîsi’ne salavât getirttiğini beyan buyuruyor. Ardından bütün mü’minlere aynı şekilde O’na salât ü selâm getirmeyi bilhassa emrediyor. Çünkü Cenâb-ı Hak, bizleri 124 bin küsur peygamber arasından böyle bir peygambere meccânen ümmet olma nîmetiyle müşerref kılmıştır.</p>
<p>Bizlere olan bu ilâhî lutuf, bir müstesnâlık ifade ettiği kadar, bahşedilen şerefin büyüklüğü nisbetinde, bizim için bir şükür borcu ve vefâ hukûkunu da beraberinde getirmektedir. Yani Peygamberler sultânı’na ümmet olma mertebesi, hem rütbelerin en büyüğü, hem de mes’ûliyetlerin en ağırı demektir. Öyle ki Allâh Teâlâ, O’na itaati kendisine itaat, O’na isyanı kendisine isyan olarak beyan buyurmaktadır.</p>
<p>Bu itibarla her mü’minin O’na karşı en mühim şükür ve vefâ hukûku, O’nu her şeyden, hattâ canından daha çok sevmekle başlamalıdır. Bu çerçevede ismi her anıldığında O’na cân ü gönülden salât ü selâm getirmek, O’nun örnek şahsiyetinden feyz alarak bir Peygamber âşığı olarak yaşamak, bizler için bir mü’min karakteri, şahsiyeti, hayat düstûru, feyiz ve rûhâniyet kaynağı olmalıdır. Zîrâ bu dünyada O’nun âlemleri kuşatan rahmet ve şefkatine, âhirette de şefaat-i uzmâsına muhtacız.</p>
<p>O hâlde bize düşen; hâlimizde, kâlimizde ve bütün davranışlarımızda O’nunla beraberliği yaşamaktır. Çünkü <b>kişi sevdiği ile beraberdir</b> ve sevdiğini örnek alır. Âlemlerin varlık sebebi olan “muhabbetteki sır”lardan biri de; sevenin, sevilenin hâliyle hâllenmesidir. Bizler ne kadar sünnet-i seniyyeye aşk ve muhabbet ile bağlı isek, O’nu o kadar seviyoruz ve rûhumuzda hissediyoruz demektir. O’nu ne kadar tanıyor ve hatırlıyorsak, o kadar yönümüz ve maksadımız O demektir. Bu itibarla özellikle O’nun yücelik ve fazîlet dolu örnek şahsiyetindeki husûsiyetleri bilmek, O’na tâbî olmak ve O’nun yüce ahlâkına bürünerek O’nu satırlardan ziyâde kalben tanıyabilmek, idealimiz olmalıdır.</p>
<p>O Allâh Rasûlü ki, insanlardan ders görmedi, O’nu Rabbi terbiye etti ve ne güzel terbiye etti ki, ahlâkın en yücesini O’nda tecellî ettirdi. Bütün bir beşeriyete gayb âleminin tercümânı ve Hak mektebinin hocası olarak gönderildi. O’ndaki güzellikler ciltlerce kitap hacmine sığmayacak kadar çok ve sayısızdır. O’nun emsâlsiz örnek şahsiyetindeki fazîlet nümûnelerinden ancak birkaçı şöyledir:</p>
<p><b>Ümmetine Düşkünlükte Allâh Rasûlü (s.a.v.):</b></p>
<p>O’nun ümmetine olan şefkat ve merhameti, bir annenin yavrusuna olan düşkünlüğünden daha ziyâde idi. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur:</p>
<p><b>“And olsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.” </b>(et-Tevbe, 128)</p>
<p>O’nun ümmeti için yapmış olduğu merhamet ve şefkat dolu sayısız duâlarından biri şöyledir:</p>
<p>Birgün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:</p>
<p><i>“Allâh’ım, ümmetimi koru, ümmetime merhamet et!”</i> diye yalvararak ağladı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak:</p>
<p><i>“–Ey Cebrâil! -Rabbin herşeyi daha iyi bilir ama- gidip Muhammed’e niçin ağladığını sor.”</i> buyurdu.</p>
<p>Cebrâil -aleyhisselâm- geldi. Rasûlullâh Efendimiz ona, ümmeti için duyduğu endişe sebebiyle ağladığını bildirdi. (Hazret-i Cebrâil’in dönüp durumu haber vermesi üzerine) Allâh Teâlâ:</p>
<p><i>“–Ey Cebrâil! Muhammed’e git ve O’na: «Ümmetin husûsunda Sen’i râzı edeceğiz ve Sen’i asla üzmeyeceğiz.»</i> <i>müjdemizi ulaştır.” </i>buyurdu. (Müslim, Îmân, 346)</p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Efendimiz’in ümmetine olan merhametini sergileyen diğer bir manzarayı da Abdullâh ibn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:</p>
<p>Bir defâsında Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:</p>
<p><i>“–Ey İbn-i Mes’ûd! Bana Kur’ân oku!” </i>diye emretti. Ben de:</p>
<p>“<i>–</i>Yâ Rasûlallâh! Kur’ân Siz’e vahyedildiği hâlde onu Siz’e ben mi okuyacağım?” dedim.</p>
<p>Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:</p>
<p><i>“–Ben Kur’ân’ı başkasından dinlemeyi de severim.” </i>buyurdu.</p>
<p>Ben de Nisâ Sûresi’ni okumaya başladım. Ne zaman ki;</p>
<p><b>“Her bir ümmetten bir şâhit getirdiğimiz ve Sen’i de onlara şâhit olarak gösterdiğimiz zaman hâlleri nice olacak!”</b> (en-Nisâ, 41) âyet-i kerîmesine geldim, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:</p>
<p><i>“–Kâfî!” </i>buyurdular<i>.</i></p>
<p>O esnâda baktım ki, Rasûlullâh Efendimiz’in gözlerinden yaşlar akıyordu.”<i></i>(Buhârî, Tefsîr, 4/9; Müslim, Müsâfirîn, 247)</p>
<p>Bu hâdise de, Allâh Rasûlü’nün ümmetine olan şefkat ve merhametini te’yid etmektedir. Zîrâ kıyâmet günü <b>“Kitabını oku, bugün sana hesap sorucu olarak nefsin kâfîdir!” </b>(el-İsrâ, 14) buyrulacak ve ümmetin günahları ortaya dökülecektir. Yukarıdaki hadîs-i şerîf de, o uhrevî manzarayı hatırlattığı için, ümmetine şefkatle dolu rakîk kalbi buna dayanamayan Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, inci tâneleri gibi gözyaşları dökmüştür.</p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:</p>
<p><i>“Allâh Teâlâ Hazretleri (şu âyetle) ümmetim için bana iki emân indirdi:</i></p>
<p><b>«1. Sen aralarında olduğun müddetçe Allâh onlara </b>(umûmî bir)<b> azap indirmeyecektir.</b></p>
<p><b>2. Onlar istiğfarda bulundukları müddetçe, Allâh onlara azap etmeyecektir.</b> (el-Enfâl 33)<b>»</b></p>
<p><i>Ben aralarından ayrıldığımda, (Allâh’ın azâbını önleyecek ikinci emân olan) istiğfârı kıyâmete kadar ümmetimin yanında bırakıyorum.” </i>(Tirmizî, Tefsîr, 8/3082)</p>
<p>Unutmamak gerekir ki, bir mü’min, -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in muhabbetini dâimâ gönlünde taşırsa, umulur ki Cenâb-ı Hak onu cehenneminden âzâd eder, Rasûlü’ne muhabbetle dolu o gönlü ateşe atmaz.</p>
<p>Ziikrettiğimiz bu misaller, Allâh Rasûlü’nün ümmetine olan engin şefkat, merhamet ve düşkünlüğünü yansıtan sayısız misallerden sadece birkaçıdır. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz’in ümmetine duyduğu şefkate mukâbil, bizim ne kadar O’nun izinden giderek sünnetini feyz ile îfâ edebildiğimizi ve O’na olan muhabbetimizi iç âlemimizde dâimâ mîzân etmek durumundayız.</p>
<p><b>Tevâzûda Allâh Rasûlü (s.a.v.):</b></p>
<p>O’nun peygamberliği aslâ bir saltanat arzusu değildi. Zîrâ O, “kul peygamber” olmayı, “hükümdar peygamber” olmaya tercih etmişti.1 Ümmetinin zayıf ve düşkünleriyle bizzat ilgilenir, onların ihtiyaçlarını kendi mübârek elleriyle karşılamaya çalışır, mescidinin bir köşesinde fakir sahâbîlerine yer tahsis eder ve Allâh’ın dînini öğrenmeye çalışan bu sahâbîlerinin geçimini temine bizzat gayret gösterirdi.</p>
<p>O, tevâzûda da bir âbideydi. Onun kaygısı şahsıyla ilgili değildi. Onun bütün derdi, hattâ kendisini yıpratacak derecedeki endişesi, insanların hidâyet bulup dünyâ ve âhiret saâdetine nâil olmalarıydı.</p>
<p>Birgün Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Muhâcirler ve Ensâr’dan bâzılarıyla birlikte Muâz bin Cebel -radıyallâhu anh-’ı Yemen’e vâli olarak uğurlamaya çıkmıştı. Muâz -radıyallâhu anh- binek üzerinde, Allâh Rasûlü ise onun yanında yaya olarak gidiyordu. Muâz -radıyallâhu anh-:</p>
<p>“–Yâ Rasûlallâh! Ben binitliyim, Siz ise yayasınız! Ben de inip Siz’inle ve ashâbınızla birlikte yürüsem olmaz mı?” diye mahcûbiyetini dile getirdi. Onu teskîn eden Efendimiz, kendisini meşgûl eden esas düşüncenin ne olduğunu şöyle ifâde buyurdu:</p>
<p><i>“–Ey Muâz! Bu adımlarımın, Allâh yolunda atılan adımlar olmasını arzu ediyorum.”</i> (Diyârbekrî, II, 142)</p>
<p>Bu hadîs-i şerîf, aynı zamanda Hak yolunda atılan adımların paha biçilmez kıymetini de ifâde etmektedir.</p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ-, Peygamber Efendimiz’in büyük bir tevâzû ile ev işlerinde kendisine yardımcı olduğunu şöyle anlatır:</p>
<p>“Babam Ebû Bekr’in âilesi bize bir gece koyun paçası göndermişti. Allâh Rasûlü eti tuttu ben kestim veya ben tutmuştum da O kesmişti.”</p>
<p>Dinleyenlerden birisi:</p>
<p>“–Bunu lâmbasız olarak karanlıkta mı yapıyordunuz?” diye sordu.</p>
<p>Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle cevap verdi:</p>
<p>“–Yanımızda lâmbaya koyacak kadar yağımız olsaydı, şüphesiz onu katık yapar yerdik. Bir ay geçerdi de Muhammed -aleyhisselâm-’ın âilesi yiyecek bir ekmek bulamaz, ocaklarında tencere kaynamazdı.” (Ahmed, VI, 217; İbn-i Sa‘d, I, 405)</p>
<p><b>Cömertlikte Allâh Rasûlü (s.a.v.):</b></p>
<p>Birgün bir kimse Peygamber Efendimiz’e gelerek bir şeyler istedi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:</p>
<p><i>“–Yanımda sana verebileceğim bir şey yok, git benim nâmıma satın al (borca gir), mal geldiğinde öderim.”</i> dedi. Efendimiz’in sıkıntıya girmesine gönlü râzı olmayan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:</p>
<p>“–Yâ Rasûlallâh! Yanında varsa verirsin, yoksa Allâh Sen’i gücünün yetmeyeceği şeyle mükellef kılmamıştır.” dedi.</p>
<p>Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Hazret-i Ömer’in bu sözünden hoşnut olmadıkları, mübârek yüzlerinden belli oldu. Bunun üzerine Ensâr’dan bir zât:</p>
<p>“–Anam babam sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Ver! Arş’ın Sâhibi azaltır diye korkma!” dedi.</p>
<p>Rasûlullâh’ın arzusunu te’yîd ve takviye eden bu sahâbînin sözleri, Efendimiz’in çok hoşuna gitti, tebessüm ederek:</p>
<p><i>“–Ben de bununla emrolundum.”</i> buyurdu. (Heysemî, X, 242)</p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bir muhtaç geldiğinde, evvelâ hâne-i saâdetlerinden ister, sudan başka bir şey olmadığı haberi gelince de sahâbîlerine döner, o kişinin ihtiyâcının giderilmesini isterdi. O kişinin ihtiyâcını gidermeden de huzur bulamazdı.</p>
<p>Diğer bir misâli de Enes -radıyallâhu anh- şöyle anlatıyor:</p>
<p>“Peygamber Efendimiz’e Bahreyn’den mal getirildi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:</p>
<p><i>«–Onu mescide dökün!»</i> buyurdu. Bu mal (şimdiye kadar) Allâh Rasûlü’ne getirilenlerin en çok olanı idi. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- o mala dönüp bakmadan namaza gitti. Namaz bitince gelip malın yanında durdu. Her gördüğüne ondan veriyordu… Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- tek dirhem bile kalmayıncaya kadar hepsini dağıtmadan oradan ayrılmadı.” (Buhârî, Salât, 42)</p>
<p>Zîrâ mü’minlerin ihtiyaçlarını karşılamak sûretiyle onları sevindirmek, Allâh Rasûlü’ne târifsiz bir huzur verirdi.</p>
<p>Fahr-i Kâinât Efendimiz, bir hadîs-i şerîflerinde buyurmuşlardır ki:</p>
<p><i>“Cibrîl bana Allâh Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu söyledi:</i></p>
<p><i>«Bu dîn (yâni İslâm), Zâtım için seçip râzı olduğum bir dîndir. Ona ancak <b>cömertlik</b> ve <b>güzel ahlâk </b>yakışır. Müslüman olarak yaşadığınız müddetçe onu, bu iki hasletle yüceltiniz!»”</i> (Heysemî, VIII, 20; Ali- el-Müttakî, <i>Kenz,</i> VI, 392)</p>
<p>Bu bakımdan dînimizi yüceltip îmânımızı mânevî bir muhâfaza altına alabilmek için nebevî ahlâka bürünmek, O’na olan şükran borcumuzun îcâbıdır. Zîrâ Allâh’a vefâdan sonra en ulvî ve en gerekli vefâ, Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e vefâdır. Bu vefâ, duâlarında «ümmetî, ümmetî» diyerek öncelikle ümmeti için talepte bulunan, hattâ kendi kurbanlarına ilâveten bir de ümmetinden kesemeyenler adına kurbanlar kesen2 vefâkâr Peygamberimiz’e duyulması îcâb eden şükran hislerinin en güzel bir ifâdesidir. Peygamber Efendimiz’e sevgi ve muhabbette derinleşmekle başlayacak olan bu vefâ, O’nun Sünnet-i Seniyye’sini hayatımızın feyiz ve rûhâniyet menbaı hâline getirebilmemiz ile de asıl kıvâmına kavuşur.</p>
<p>Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, bu duygularla yoğrularak bir peygamber âşığı hâline gelen ümmetinin sâlihlerine duyduğu derin muhabbetini şöyle ifâde buyurmuştur:</p>
<p><i>“Ümmetim içinde beni en çok sevenlerin bir kısmı benden sonra gelenler arasından çıkacaktır. Onlar beni görebilmek için mallarını ve âilelerini fedâ etmek isteyeceklerdir.” </i>(Müslim, Cennet, 12)</p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>İnsanın bu hakîkatlerden mahrum kalarak fânî hayatını ziyan etmesi, zâhirinde ve iç âleminde yaşadığı, içinden çıkılması çetin tenâkuzlardan (çelişkilerden) ileri gelir. Aslında bu tenâkuzlar, insanda, Allâh’a yaklaştıran en üstün fazîletler olan takvâ ile, bunun zıddına, onu yaratılış maksadından uzaklaştıran en düşük hayvânî rezilliklerin, yâni fücûrun bir arada bulunmasından kaynaklanır. Nitekim âyet-i kerîmelerde buyrulur:</p>
<p><b>“Ona hem kötülüğü </b>(fücûru)<b> hem de ondan sakınma yolunu </b>(takvâyı)<b> ilhâm edene yemin olsun ki, nefsini </b>(maddî ve mânevî kirlerden)<b> arındıran felâha erer.”</b> (eş-Şems, 8-9)</p>
<p>Bu itibarla Kur’ân ve Sünnet ışığında terbiye olmamış ve gönül âlemleri huzûra kavuşmamış insanların iç dünyaları, sanki en mûnisinden en canavarına kadar birçok hayvanın barındığı bir ormana benzer. Mizaçlarına göre her birinde âdeta bir hayvanın karakteri gizlidir. Kimi tilki gibi kurnaz ve hilekâr, kimi sırtlan gibi yırtıcı, kimi karınca gibi muhteris bir biriktirici, kimi de yılan gibi zehirleyicidir. Kimi okşayarak ısırır, kimi sülük gibi kan emer, kimi önden güler arkadan kuyu kazar. Bunların her biri ayrı ayrı hayvanlarda bulunan karakterlerdir.</p>
<p>Kendini mânevî bir terbiye ile nefsinin esâretinden kurtaramamış, dolayısıyla sağlam bir karakter inşâ edememiş bir insan, böyle sefih huyların çemberi içindedir. Kiminde bir hayvanın, kiminde ise birkaç hayvanın karakteri hâkimdir. Üstelik, iç dünyâları sûretlerine ve davranışlarına da aksettiğinden, o karakterleri sezmek, ehli için zor değildir.</p>
<p>Yirmi milyon insanın kanı üzerine kurulmuş bir sistem olan komünizm, vahşî bir kalbî yapının yansıması değil midir? Bir Firavun’un cesedinin saklanması için birçok insanın diri diri mezarı olan piramitler, aslında acımasız bir zulüm âbidesi değil midirler? Bunlar, nice gâfiller için, akıl plânında hâlâ hayranlık uyandıran şâheserler olarak görünüyor. Fakat hak ve hakîkat nazarıyla değerlendirildiğinde, en hunhar sırtlanları bile şaşırtacak ve ürkütecek bir vahşet tablosu ortaya çıkmıyor mu?</p>
<p>Bütün bunlar da gösteriyor ki, bir topluma kurbağa karakterli kimseler hâkim olursa, ortalık bataklığa döner. Yılan ve çıyan ruhlu insanlar hâkim olursa, bütün bir millet zehirlenir, terör ve anarşi başlar. Lâkin gül tabiatlı, merhamet, şefkat sâhibi gönül insanları hâkim olduğunda ise, bütün memleket bir gülistân olur; toplum gerçek huzur ve saâdete kavuşur.</p>
<p>Bunların her birine târihten sayısız misâller göstermek mümkündür. Zaman ve mekânı gülistâna çeviren gül tabiate, insanlık târihinin en büyük ve eşsiz misâli, Peygamberler Sultânı Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. Zîrâ O, risâlet vazîfesini îfâ ettiği 23 yıl gibi kısa bir zamanda, yaşadığı devri ve insanlığı, gülden daha güzel tabiat ve şahsiyetiyle solmaz bir saâdet gülistânına döndürdü. O hidâyet güneşinin aydınlattığı en kuytu yerlerde bile hak ve hayır bütün güzelliğiyle, şer ve bâtıl da bütün çirkinliğiyle netleşti. Allâh, kâinât ve nefis hakkında en güzel ve en doğru anlayış meydana geldi. İnsanlar, bu cihânın bir imtihan dershânesi olduğu idrâkine erdi. Okuma yazma bilmeyen o câhiliye toplumu, <b>“gerçek bilenler”</b>den3 oldu. Tefekkürler gelişti; insan vücûdunun bir damla sudan, kuşların küçücük bir yumurtadan, ağaç ve meyvelerin yok denecek kadar bir çekirdekten meydana gelişinden, göklerin ve yerin yaratılışına kadar bütün varlıklar üzerinde derin derin düşünüldü, tefekkürün sonsuz ufukları açıldı.</p>
<p>Nebevî terbiye netîcesinde merhamet, şefkat, fedâkârlık, hakkı tevzîdeki hassâsiyet ve titizlik zirveleşti. Dostluğun merkezine Allâh ve Rasûlü yerleşti. Hayat, Allâh rızâsına endekslendi. Bütün kalbler; <b>“Allâh bizden ne ister, Rasûlullâh bizi nasıl görmek ister?”</b> düşüncelerinin heyecânıyla doldu. Geceler gündüze, kışlar bahara döndü. Bu itibarla o devir, insanlık târihi içinde bir <b>“Asr-ı Saâdet”</b> oldu. Gerçekten de Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- öyle bir rahmet oldu ki, O’nun nûruyla nice karanlık kuytular bile nûra garkoldu.</p>
<p>Son zamanlarda Peygamber Efendimiz’i hedef alan çirkin karalama kampanyalarının temelinde de, O’nu lâyıkıyla tanıyamamakla birlikte, O’na bakanların bakışlarındaki çarpıklık ve garazkârlık yer almaktadır.</p>
<p>Her varlık, hayatını kendi tab’ına uygun bir vasatta idâme ettirebilir. İnsan da bu kâidenin dışında değildir! Nasıl ki gıdâsı ve teneffüs sahası, çiçek özlerinin içindeki âlem olan bir bal arısını alıştığı dünyânın dışında yaşatmak mümkün değilse, bunun zıddına mizâcı pislikle gıdâlanan bir fareyi de gül bahçesinde barındırmak mümkün değildir. Yüksek ruhlar,</p>
<p>hakîkat-i Muhammediyye’den akseden füyûzâtla gıdâlandıkları gibi, habîs ve fâsık ruhlar da habâsetle tatmîn olurlar.</p>
<p>Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh</p>
<p>-sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sîmâsına bakar; “Aman ne kadar da güzel!” diye hayret ederdi. Bu, aslında o aynada kendi iç âlemini müşâhede etmesiydi. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in:</p>
<p><i>“Ebû Bekr’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiçbir kimsenin malından faydalanmadım&#8230;”</i> ifâdesi karşısında, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- gözyaşları içinde:</p>
<p><i>“Ben ve malım, yalnızca senin için değil miyiz yâ Rasûlallâh?!.” </i>(İbn-i Mâce, Mukaddime, 11) demek sûretiyle kendisini her şeyiyle beraber Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e adadığını ve onda fânî olduğunu göstermiştir. Zîrâ onun iç âlemi, Allâh Rasûlü’nün bir aynası hâline gelmişti.</p>
<p>Öte yandan Allâh ve Rasûlü’nün baş düşmanı olan Ebû Cehil de o mübârek yüzden tam tersi bir intibâ alır, ondaki güzellik ve ihtişamdan bîgâne kalır, küfür ve şirretliğinin girdapları içinde bocalardı. Bu farklılığın sebebi; her ikisinin de âyine-i Muhammedî’de, kendi hakikatlerini, yani iç âlemlerini seyretmeleriydi. Zîrâ peygamberler parlak bir ayna gibidirler; herkes orada kendi iç âleminin sûretini görür! Hiçbir ayna da hatır için yalan söylemez ve çirkini güzel, güzeli de çirkin olarak göstermez!</p>
<p>Dîni himâyesi altına almış olan Allâh -celle</p>
<p>celâlühû-’nun, kudret ve azameti karşısında Müslümanlara, Kur’ân’a ve Hazret-i Peygamber’e tasallut teşebbüslerinde bulunanların, er-geç ilâhî intikâma dûçâr olacakları muhakkaktır. Karanlık iç âlemlerinde bir yılan gibi çöreklenen, zaman zaman da iz’aç halkaları ile kımıldayan zehirli ağızların ve şuursuz kalemlerin, sînelerinde Peygamber muhabbeti bulunan temiz dindarları ne kadar rencide ettiği mâlûmdur.</p>
<p>Şunu iyi bilmek gerekir ki, Allâh’ın, insanın yaratılışına lutfettiği Hakk’a ve hakîkate temâyül hissiyâtını yok etmek imkânsızdır. Dînsizlik, her ne kadar zulümle yaygınlaştırılmaya çalışılsa da, dînin, rûhî ve vicdânî derinliklere yerleştirilmiş ulvî köklerinin yeşermesine mânî olunamaz. Kulun, Rabb’ine yakınlaşma ihtiyâcı durdurulamaz. Yaratılıştaki bu ulvî neş’eler önlenemez. Çünkü ilâhî kudret, dîn ihtiyâcı ve Rabb’e yakınlaşmayı, sünnetullâh, yâni Cenâb-ı Hakk’ın değişmez kâideleri olarak takdîr buyurmuştur.</p>
<p><b>Cenâb-ı Hak, gözlerimizi ve gönüllerimizi Nûr-i Muhammedî ile nurlandırsın! O Peygamberler Sultânı’na ümmet olma şerefinin şükrünü îfâ edebilmeyi cümlemize nasîb eylesin. Asrımızı ve neslimizi O Peygamberler Goncası’nın eşsiz râyihası ve rûhâniyet dolu şebnemleri ile feyizlendirsin.</b></p>
<p><b>Asr-ı saâdet iklîminden gönüllerimize saâdetler ikrâm eylesin!</b></p>
<p><b>Rabbimiz, hulûlüyle müşerref olacağımız mübârek velâdet kandilinin feyz ve rûhâniyetiyle kalblerimizi ihyâ eylesin. Zât-ı ilâhîsine sâlih bir kul, Habîb-i Ekrem’ine lâyık bir ümmet olabilmemizi lütfen ve keremen ihsân eylesin!</b></p>
<p><b>Âmîn.</b></p>
<p><b>Dipnotlar :</b> <b><i>1)</i></b> Bkz. Heysemî, <i>Mecmau’z-Zevâid,</i> IX, 192. <b><i>2)</i></b> Bkz. Ebû Dâvûd, Edâhî, 3-4/2792; İbn-i Sa’d, I, 249. <b><i>3)</i></b> Bkz. ez-Zümer, 9.</p>
<p>Osman Nûri Topbaş<br />
2006 &#8211; Nisan, Sayı: 242, Sayfa: 032</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oyle-bir-rahmet-ki/">Öyle Bir Rahmet Ki</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/oyle-bir-rahmet-ki/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Tasavvuf; dînin derûnî ciheti, özü ve kalbî derinliğidir&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-dinin-deruni-ciheti-ozu-ve-kalbi-derinligidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-dinin-deruni-ciheti-ozu-ve-kalbi-derinligidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2015 19:16:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçek Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Nuri Topbaş]]></category>
		<category><![CDATA[Rabıta]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Tekke ile Medrese]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet-i Şuhûd]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet-i Vücud]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8744</guid>

					<description><![CDATA[<p>RIHLE&#8217;nin Tasavvufu dosya konusu yaptığı bu sayıda, konuyla ilgili olarak insanımızın zihnini meşgul eden birtakım meseleleri Osman Nuri Topbaş Hocamıza soralım istedik. Muhterem hocamız bizi kırmadılar, RIHLE okuyucuları için aşağıda okuyacağınız mülakatı lütfettiler. Kendilerine şükranlarımızı sunuyor, sizi muhterem   hocamızın sorularımıza verdiği cevaplarla baş başa bırakıyoruz. Muhterem Hocam; öncelikle tasavvufun tarif ve izahını yapar mısınız. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-dinin-deruni-ciheti-ozu-ve-kalbi-derinligidir/">“Tasavvuf; dînin derûnî ciheti, özü ve kalbî derinliğidir”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir4.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8745" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir4.jpg" alt="&quot;Tasavvuf; dînin derûnî ciheti, özü ve kalbî derinliğidir&quot;" width="419" height="229" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir4.jpg 304w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir4-300x164.jpg 300w" sizes="(max-width: 419px) 100vw, 419px" /></a></p>
<p>RIHLE&#8217;nin Tasavvufu dosya konusu yaptığı bu sayıda, konuyla ilgili olarak insanımızın zihnini meşgul eden birtakım meseleleri Osman Nuri Topbaş Hocamıza soralım istedik. Muhterem hocamız bizi kırmadılar, RIHLE okuyucuları için aşağıda okuyacağınız mülakatı lütfettiler. Kendilerine şükranlarımızı sunuyor, sizi muhterem   hocamızın sorularımıza verdiği cevaplarla baş başa bırakıyoruz.</p>
<h2></h2>
<p><strong>Muhterem Hocam; öncelikle tasavvufun tarif ve izahını yapar mısınız.</strong></p>
<p>İslâm’ın hedeflediği ideal ve kâmil insan olabilmek için, dînî hayatı madde ve mânâ bütünlüğü, zâhir ve bâtın derinliği, akıl ve kalp âhengi, şekil ve ruh beraberliği içinde kavrayıp yaşamak zarûrîdir.</p>
<p>Tasavvuf, İslâm’ın zâhirine ilâveten bâtın plânında da kavranıp yaşanması gayretidir. Bundaki yegâne gâye de, Cenâb-ı Hakk’ın râzı olacağı sâlih bir müslüman, kâmil bir mü’min olabilmektir.</p>
<p>Bu ise, meşhur ifâdesiyle; “şerîat, tarîkat, hakîkat ve mârifet” bütünlüğü içerisinde İslâm’ı idrâk edip yaşamaya gayret etmeyi gerekli kılar.</p>
<p>Buna tipik bir misal olması kabîlinden ifâde edelim ki;</p>
<p>Şerîatte doyduktan sonra yemek israftır.</p>
<p>Tarîkatte ise, doyuncaya kadar yemek israftır.</p>
<p>Hakîkatte, kifâyet miktarını Allâh’ın huzûrundan gâfil olarak yemek israftır.</p>
<p>Mârifette de, bütün bunlara ilâveten nîmetlerdeki ilâhî tecellîleri idrâk etmeden yemek israftır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı her varlık, O’nun sonsuz kudret ve azametinin delili mâhiyetindedir.</p>
<p>Tasavvuf; dînin derûnî ciheti, özü ve kalbî derinliğidir. Bu yönüyle âdeta sütün içindeki laktoz gibidir. Dînin bu derinliği ve takvâ ciheti ihmâl edildiğinde, geriye kuru bir kâideler manzûmesi kalır. Bununla birlikte, bilhassa bugün tasavvufî neşveye sahiplik iddiasıyla arz-ı endâm eden bâzı çevreler gibi, her şeyi bâtınî hükümlerden ibaret görüp zâhirî hükümleri hafife almak da tasavvufun hakîkatini idrâk edememektir. Hele hele; “Kalbin temiz olsun, amelin olmasa da olur.” şeklinde nefsânî yaşayışa prim veren bir anlayışı tasavvuf diye göstermeye çalışanların dâvâsıyla, gerçek tasavvufun hiçbir alâkası yoktur.</p>
<p>Maalesef günümüzde <em>Mesnevî-i Şerîf</em>‘in rûhundan uzak bâzı kimseler tarafından Mevlevîliğin takvâ tarafı ihmâl edilerek, aslı zikir olan semâ, sanki bir folklor gösterisi ve bir mûsikî meclisi hâline getirilmek istenmektedir.</p>
<p>Gerçek tasavvuf ise, Peygamber Efendimiz’in hayatıyla hem zâhiren hem de bâtınen bütünleşebilme gayretidir. Allah Rasûlü (s.a.v.), mânevî olgunluğun zirvesinde bulunmasına rağmen, zâhirî mükellefiyet ve mes’ûliyetleri nasıl ki son nefesine kadar îfâ etmişse, O’nu örnek almak durumunda olan her müslüman, hangi mânevî makam ve mevkide olursa olsun, zâhirî vazife ve mes’ûliyetlerini de yerine getirmek mecburiyetindedir.</p>
<p>Zira İslâm’ın zâhirî ahkâmı diyebileceğimiz şeriat, âdeta vücûdu ayakta tutan bir iskelet gibidir. Fakat sırf iskeletten ibâret bir dînî hayat da -kimilerinin kasıtlı olarak göstermek istedikleri gibi- ürkütücü, soğuk, ruhsuz ve nâkıs bir İslâm anlayışı ortaya koyar.</p>
<p>Gerçek tasavvuf,<strong> </strong>İslâm’ı; Allah Rasûlü ve Sahâbedeki feyz ve rûhâniyet dolu keyfiyetiyle idrâk edip tıpkı onlar gibi aşk ve şevkle yaşama gayretinden ibârettir. Rasûlullah<strong> </strong>(s.a.v.)<strong> </strong>Efendimiz’in tezkiye ve terbiyesi sâyesinde ashâb-ı kirâmın ulaştığı mânevî seviyeden nasiplenmeyi hedefleyen ulvî bir yolculuktur. Peygamber Efendimiz’e vâris olmuş gerçek mürebbîlerin elinde; nefsin terbiye, kalbin tasfiye edildiği mânevî bir mekteptir. Bu mânevî terbiye mektebine girerek insan-ı kâmil olma yolunda mesâfeler katetmeye de “seyr u sülûk” denilmiştir.</p>
<p>Cenâb-ı Hak, bütün insanlığın mükellef bulunduğu dînî teklifleri tâyin ederken, kullarına verdiği tâkatin asgarî seviyesini esas almıştır. Şüphesiz ki bu, O’nun kullarına olan nihâyetsiz merhametinin bir tezâhürüdür. Bununla birlikte, dînin asgarî tekliflerinden daha fazlasını yapmaya fıtraten kudret, iştiyak ve istîdâdı olan kimselere de mânevî yükselişin kapısını kapatmamıştır. Yani şer‘î vazifelere ilâveten bir de kalp âleminde yükselme istîdâdı olan mü’minlere, nâfile ibadetler, zühd, takvâ, ihsan gibi fazîletlerle, vâsıl-ı ilâllâh zirvelerine doğru mesâfe almayı sağlayacak bir yolu açık tutmuştur. Bu yol ise, bilindiği üzere “tasavvuf”tur.</p>
<p>Tasavvuf, her şeyden önce hayatı Kitap ve Sünnet muhtevâsı içinde tanzim edebilme cehd ve gayretidir.</p>
<p>Nefse karşı sulhü olmayan bir cenktir. Zira nefs; terbiye edilmesi gereken ve ancak büyük cihâd ile terbiye edilebilen, sırlarla dolu bir kuvvettir.</p>
<p>Tasavvuf, bir arınma disiplinidir. Allah’tan uzaklaştıran her şeyden sakınarak takvâya erebilme yoludur.</p>
<p>İmtihan sırrının şifresini, Hakk’a kul olabilmenin düstur ve ölçülerini, feyz ve rûhâniyetle âdeta damarlarımızda dolaştıran bir husûsiyettir. Muhabbetullah ve mârifetullâh’a ulaşarak Allâh’a sâlih bir kul olabilme gayretidir.</p>
<p>Tasavvuf, Cenâb-ı Hakk’ı kalben tanıyabilmenin, Hakk’a teslîmiyet pınarından kana kana içmenin, “îmân”ı “ihsan” gibi yüce bir ufka taşımanın diğer adıdır.</p>
<p>Tasavvuf, her zaman ve mekânda Cenâb-ı Hakk’ın takdîrinden râzı olarak O’nunla dost kalabilme sanatıdır. Hayatın med-cezirleri, değişen şartları ve sürprizleri karşısında gönül muvâzenesini koruyup şikâyet ve sızlanmayı unutarak dâimâ güzel bir kul olabilme mahâretidir.</p>
<p>Tasavvuf, bir zühd eğitimidir; esas hayatın âhiret olduğu idrâkine ererek dünyanın gelgeç nefsânî arzularına gönül bağlamaktan kurtulmaktır.</p>
<p>Hâsılı bizim anlayıp anlatmaya çalıştığımız tasavvuf; Allah Rasûlü’nü aşk ile yakından tanıyabilme, O’nun yüksek ahlâkıyla ahlâklanarak, İslâm’ı, rûhâniyetine uygun bir tarzda yaşayabilme gayretidir. Allah Rasûlü (s.a.v.) ve ashâbının vecd içinde yaşadığı “takvâ hayatı”dır.</p>
<p>Bunların dışında kalan, özünü ve ölçüsünü Kur’ân ve Sünnet’ten almayan her şey -ne kadar tasavvufa izâfe edilirse edilsin- bâtıldır.</p>
<p><strong>Tefsir, Hadis, Fıkıh… gibi İslâmî ilimlerde olduğu gibi Tasavvufta da tarih içinde ekoller ve anlayışlar arasında farklılaşmalar olmuş. Tarikatler arasındaki farklılıkların kaynak ve hikmeti konusunda neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>İfâde ettiğiniz gibi, diğer İslâmî ilimlerde mezhepler ve ekoller nasıl doğduysa, tarîkatler de aynı temel sebep ve ihtiyaçların bir mahsûlüdür.</p>
<p>Tasavvufun bir ilim olarak tedvîni ve sülûk edilen bir yol olarak ortaya çıkışı, hicrî ikinci asra tekābül etmektedir.</p>
<p>Asr-ı saâdette; kelâm, îtikad ve fıkha dâir mezhepler de henüz teşekkül etmemiş, ilmî usûller dâhilinde tedvîn edilmemişti. Ancak o zaman da îtikādî, fıkhî vs. hükümler mevcuttu ve Allah Rasûlü (s.a.v.) tarafından sahâbeye tâlim ediliyordu. Belli bir süre sonra, meselâ “fıkıh” ilminde otorite sayılan büyük âlimlerin ictihadları, talebeleri tarafından benimsenip sistemleştirilmiş ve bu farklı metod ve usûllere “mezhep” adı verilmiştir. Mezhepler, o büyük âlimlerin isimlerine nisbet edilmiştir.</p>
<p>Diğer İslâmî ilimler gibi tasavvufun muhtevâsı da, telkîn ettiği “zühd” ve “takvâ” duygusuyla, insanları ulaştırmak istediği ihsan ve rabbânîlik ufkuyla aynı minvalde asr-ı saâdette yaşanıyordu. Sahih tasavvuf anlayışının temel aldığı bütün düsturlar, Kur’ân-ı Kerîm ve asr-ı saâdette, Rasûlullah (s.a.v.) ve ashâbının hayatında mevcuttu. Aradan zaman geçtikçe asr-ı saâdetin o feyizli hayatını devam ettiren takvâ ehli âlim ve ârifler, halkın dünyaya râm olup gaflete dalmasına mânî olmak gâyesiyle, rızâ-yı ilâhî için onlara nasihatte bulunmaya başladılar. Bu zevâtın bir çığır açmak, bir hayat üslûbu meydana getirmek gibi maksatları da yoktu. Gâye, İslâm’ı özüne uygun bir şekilde güzelce yaşamak ve ibadetleri -Kur’ân ve Sünnet’te bildirildiği üzere- “ihsan” kıvâmında ve “huşû” ile îfâ edebilmekti.</p>
<p>Ancak onların sohbet ve nasihatlerinden istifâde ederek hâllerinden hisse alanlar, bu zâtları kendilerine mânevî rehber, üstad ve mürşid kabul ettiler. Bu kimseler, onların nasihatlerini, yani mü’mini rûhî olgunluğa erdirip Hakk’a yaklaştıran terbiye ve tezkiye metodlarını sistemleştirerek mânevî bir disiplin hâline getirdiler. Neticede bu üstadların isimlerine veya usûllerine nisbet edilen tarîkatler meydana geldi. Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Rufâiyye, Mevleviyye, Halvetiyye, Celvetiyye gibi…</p>
<p>Tarîkat, her tasavvuf kolunun Hakk’a vâsıl olma husûsunda izlediği usûl ve yolun adıdır. Zamanla, farklı metodlar takip eden çeşitli tarîkatlerin meydana gelmesi, ihtilâftan dolayı değil, ihtiyaçtan dolayıdır. Zira insanların mizaç, karakter, meşrep ve tabiatleri birbirinden farklıdır. Dolayısıyla tarîkatlerin bu gerçek ışığında çeşitlenmesi, herkese mânevî arınma ve rûhî tekâmül için mizâcına uygun bir tarîkate intisâb ederek terbiye olma imkânı sağlamıştır.</p>
<p>Meselâ, umûmiyetle coşkun mizaçlı bir insan, Kâdirîlik’te takip edilen usûllerle daha kolay terakkî ederken; şâir, sanatkâr ve romantik mizaçlı kimseler, daha ziyade Mevlevîlik’te huzur bulur. Vakur, sakin mizaçlı, derûnî istîdâdı yüksek insanlar ise Nakşîlik’te kendilerine bir uygunluk görür ve bundan dolayı da o yolun telkinlerine ve terbiye usûllerine daha kolay râm olarak feyz alma imkânı bulurlar. Bunu bütün tarîkatlerin karakteristik özelliklerine göre ifade etmek mümkündür.</p>
<p>Bu bakımdan tarîkatlerin çeşitlenmesi, Allâh’ın bir rahmetidir. Zira meşhur tâbiriyle; “Hakk’a giden yollar, mahlûkâtın nefesleri adedince çoktur.” Yeter ki Kur’ân ve Sünnet ölçülerinin belirlediği istikâmette olsun.</p>
<p>Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Hazret-i Ebû Bekir (r.a.)’a hafî zikri, Hazret-i Ali (r.a.)’a da cehrî zikri telkin etmiştir. Farklı sahâbîlere farklı virdler verdiği<sup>1</sup> ve kimi zaman da zikir halkaları kurdurup topluca zikir icrâ ettikleri<sup>2</sup> bilinmektedir. En mühim tasavvufî terbiye vâsıtası olan zikir/evrâd hususundaki bu farklı uygulama ve tercihler, mânevî terbiye usulleri ve tarîkatlerin çeşitlenmesinin en temel sebeplerden birini teşkil etmiştir. Fıkhî mezheplerde olduğu gibi tasavvufî tarîkatlerde de kaynak, Kitap ve Sünnettir.</p>
<p><strong>Mâlum-i âlîniz olduğu üzere birtakım çevrelerde Tasavvuf denildiğinde hemen “vahdet-i vücud”, “vahdet-i şuhûd”, “râbıta”… gibi ihtilâflı hususlar akla geliyor. Bu gibi hususlar hakkında doğru bakış açısı ne olmalı?</strong></p>
<p>Evvelâ şunu ifâde edelim ki “vahdet-i vücûd” ve “vahdet-i şühûd”un iddiâ edildiği gibi şirkle ve küfürle alâkası yoktur. Bilâkis bunlar tevhîdin derûnî bir lezzet hâlinde hissedilip dış âlemdeki tezâhürlerinin tefekkür nazarıyla seyredilişinden ibârettir. Hele hele bunların Eflâtun’un, tamamen bir şirk sistemi olan panteizm’iyle hiçbir alâkası bulunmamaktadır.</p>
<p>Vahdet-i Vücûd, Muhyiddîn ibn-i Arabî Hazretleri tarafından sistemleştirilmiş tasavvufî bir telâkkîdir. Bu hususta “Vahdet-i Şühûd” denilen diğer bir telâkkî daha vardır ki, bu da “Müceddid-i Elf-i Sânî” / “ikinci binin yenileyicisi” ünvanını almış olan İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ne âittir. Bu iki görüş, aslında aynı şeyi farklı pencerelerden îzahtan başka bir şey değildir. Yani her ikisi de, Cenâb-ı Hakk’ın “Vücûd” sıfatının mâhiyeti ile, görebildiğimiz âlemdeki vücud/varlık arasındaki farkı, kavrayış ve açıklayıştır. Bir farkla ki Vahdet-i Vücûd, tevhîdi hisset­mek; Vahdet-i Şühûd ise tevhîdin tecellîlerini müşâhede ederek tefekküründe derinleşmektir.</p>
<p>Suâlinizde bahsettiğiniz râbıta mevzuuna gelince: Râbıta, sevilen kimseye karşı muhabbeti canlı tutmaktır. Bunun en güzel misâli, ashâb-ı kirâm ile Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’dir. Sahâbe içindeki en zirve misâl ise şüphesiz ki Hazret-i Ebû Bekir (r.a.) ile Efendimiz (s.a.v.) arasındaki kalbî irtibattır.</p>
<p>Ashâbın Efendimiz’le olan kalbî irtibatları sayesinde ruhlarında meydana gelen in‘ikâs ve insibağ, Efendimiz’in hâllerinin kendilerine transfer olmasıyla, yani hâl sirâyetiyle neticelendi. Bundan dolayıdır ki sahâbe-i kirâm, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e samimiyetle; “Canım, malım, her şeyim Sana fedâ olsun yâ Rasûlâllah!” diyebilmekten, büyük bir haz ve lezzet aldılar. Allah ve Rasûlü’nün yolunda her şeylerini fedâ etmeyi, canlarına minnet bildiler.<em> “Kişi sevdiğiyle beraberdir.”</em> (Buhârî, Edeb, 96) hadîs-i şerîfinin muhtevâsı içine girerek Efendimiz’le hâl beraberliği, fiil beraberliği, hissiyat ve fikriyat beraberliği içinde oldular.</p>
<p>Peygamber torunu Hazret-i Hasan (r.a.)’ın şu ifâdeleri de râbıtanın mânevî tekâmüldeki müstesnâ mevkiine ne güzel işâret etmektedir:</p>
<p>Hazret-i Hasan (r.a.), üvey dayısı Hind bin Ebî Hâle’ye Rasûlullah (s.a.v.)’in hilyesini sorarken, içinde bulunduğu hâlet-i rûhiyeyi şu sözleriyle dile getirmiştir:</p>
<p>“Dayım Hind bin Ebî Hâle, Allah Rasûlü’nün hilyesini çok güzel anlatırdı. Kalbimin O’na bağlı kalması ve O’nun izinden gidebilmem için, dayımın Allah Rasûlü’nden bir şeyler anlatması, benim çok hoşuma giderdi.” (Tirmizî, <em>Şemâil,</em> s. 10)</p>
<p>Bu söz, fiilen râbıtayı ifâde etmektedir. Zira Efendimiz (s.a.v.)’in tasvîrini dinlemek, O’nunla kalbî bir bağ kurmak için en feyizli vesîlelerden biridir. Yani tasavvufî bir usûl olan râbıta da, Efendimiz (s.a.v.) ve sahâbenin tatbikâtından alınmadır.</p>
<p>Öte yandan, râbıtanın lügat mânâsı, bağ ve alâkadır. Bu yönüyle esâsen kâinatta râbıtasız hiçbir canlı yoktur. Her şey birbiriyle irtibat hâlindedir.</p>
<p>Bir anne-babanın evlâdına, evlâdın anne-babasına, bir delikanlının nişanlısına, bir gencin sevip kendisine örnek aldığı bir şahsa da böyle bir kalbî bağı vardır. Yani dünyevî ve fânî şeylerde bile böylesine tabiî bir muhabbet bağı varken, mâneviyatta bu bağın olmaması düşünülemez.</p>
<p>Ayrıca gönlünü mânevî rehberlere bağlamayan insanların; <em>“Tabiat boşluk kabul etmez.”</em> hakîkati mûcibince, yanlış örneklerin peşine takılması da kuvvetle muhtemeldir. Bu sebeple Cenâb-ı Hak, mü’minleri sâdık ve sâlih kullarıyla beraber olmaya teşvik ederek:</p>
<p>“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun!” (et-Tevbe, 119) buyurmaktadır.</p>
<p>Cenâb-ı Hak; “ كُونُوا صَادِقِين /sâdıklar olun” buyurmuyor. “كُونُوا مَعَ الصَّادِقِين /sâdıklarla beraber olun” buyuruyor. Çünkü sâdık olmak, sâdıklarla beraberliğin en tabiî neticesidir. Tıpkı fâcir olmanın da fâcirlerle beraberliğin en tabiî neticesi olduğu gibi…</p>
<p>Demek ki bâzı nâdanların sıkça dillendirdiği; “Bizim sâdık kullara ihtiyacımız yok, bize yalnız Kur’ân yeter, biz onu doğrudan kendimiz anlarız, aklımız yok mu, vâsıtaya ne gerek var…” gibi ifâdeler, câhilâne sözlerdir. Modernizm ve pozitivizmin getirdiği, bütün gerçekleri deneme-yanılma sûretinde test edip gördükten sonra kabul etmek şeklindeki bu vahim hatâ, insanın madden ve mânen helâkinden başka bir şey sağlamaz. Çünkü hayatta idrâk edilecek hakîkatler sonsuz, fakat insanın aklı sınırlı, ömür de kısadır. Ateşin yakıcı olduğunu anlamak için illâ ki elini ateşe sokmak gerekmez. Geçmiş tecrübelerden ders almayı, bu hususlarda rehberlik edenlere îtibâr etmeyi bilmek îcâb eder.</p>
<p>Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretleri buyurur ki:</p>
<p>“Âyet-i kerîmedeki «Sâdıklarla beraber olun!» emri, dâimî bir sûrette beraberliği ifâde eder. Âyette «beraberlik», mutlak olarak zikredildiğinden, hem fiilî, hem de hükmî beraberliği ifâde eder. Fiilî beraberlik, sâdıkların meclisinde kalp huzûruyla fiilen bulunmaktan ibârettir. Hükmî beraberlik ise gıyâblarında da onların hâllerini tahayyül etmekten ibârettir.”</p>
<p>Râbıtanın gâyesi, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’e ulaşan Allah dostları silsilesiyle mânevî irtibâtı kuvvetlendirerek bu beraberlikten feyz almaktır. Muttasılan bir elektrik kablosuna tutunan insanlar gibi en sondaki insan da aynı akımdan istîdâdına göre bir hisse alabilir.</p>
<p>Allah dostlarıyla olan bu mânevî beraberliğin yanında maddî beraberlik de olabilirse bu, “nûr üstüne nûr” olur. Fakat tasavvufî terbiyede kuru kuruya bir fiilî beraberlik de makbul değildir. Zira kimileri, bir mürşid-i kâmilin dizi dibinde bulunurlar da gafletlerinden dolayı bir hisse alamazlar. Öte yandan uzak diyarlardaki nice samimî mürîdler, mürşidlerine duydukları engin hürmet, hasret, aşk ve bağlılıkları vesîlesiyle müstesnâ nasiplere nâil olabilirler. Nitekim büyükler; <em>“Yemen’deki yanımda, yanımdaki Yemen’de.”</em> buyurmuşlardır. Bu sebeple asıl mühim olan, nerede olursa olsun, kalbî beraberlik duygusunu yitirmemektir. Nitekim Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz de:</p>
<p><em>“İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olursa olsun Allâh’a karşı takvâ sahibi olan müttakîlerdir.”</em> buyurmuştur.<sup>3</sup></p>
<p>Tasavvufî terbiyede çok ehemmiyetli bir usûl olan râbıta, adı ve tatbik şekli az çok farklı olsa da, hemen hemen bütün tarîkatlerde mevcuttur. Fakat râbıta, bilhassa 19. asırdan itibâren bâzıları tarafından bir îman-küfür meselesi hâline getirilerek şiddetle tenkid edilmiştir. Hâlbuki râbıta, -daha önce de ifâde ettiğimiz üzere- gâyet tabiî bir psikolojik vâkıadır. Onun îtikadla bir alâkası yoktur. Bu hususta Ubeydullah Ahrâr Hazretleri şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“…Kalbi mal-mülk gibi dünyevî şeylere bağlı olan ve bunları düşünen kişi kâfir olmuyor da, kalbi bir mü’mine bağlamak, niçin küfre sebep olsun?”</em><sup>4</sup></p>
<p>Velhâsıl râbıta, mürîdin mürşidine duyduğu muhabbeti dâimâ gönlünde tâze tutarak onun sâlih amellerini ve güzel hâllerini taklide çalışmasından ibârettir. Mürşide duyulan hürmet ve muhabbetin bu sûretle dâimâ tâze tutulması, müride mânevî bir dirilik kazandırır. Zira sâlih zâtların sohbeti kadar muhabbeti de tesirli ve faydalıdır.</p>
<p>Râbıtanın asıl sermâyesi muhabbettir. Fakat her hususta olduğu gibi muhabbette de aşırıya kaçmak, kişiyi ifratlara sürükler. Bu sebeple râbıta, öndeki bir mürşide ulûhiyet izâfe edercesine aşırı davranışlara girmek değildir. Allah korusun, böyle bir muhabbet, kişiyi şirke sürükler. Mürşid, mürîd için sadece bir “vâsıta”dır. Vâsıtaya muhabbette ileri giderek onu “gâye” hâline getirmek, son derece yanlıştır.</p>
<p>Unutmamak gerekir ki peygamberler dışında her kul, âciz ve kusurludur. Hattâ peygamberler bile beşer olmak hasebiyle zelle işlerler. Fakat te’yîd-i ilâhîye mazhar oldukları için, tashih edilirler. Dolayısıyla mâneviyat büyüklerine muhabbet ve hürmet ne kadar gerekliyse de, onları yüceltmede şer’î hudutlara riâyet etmek de son derece zarûrîdir.</p>
<p><strong>Osmanlı dönemindeki ulemâ-meşâyıh ya da medrese-tekke ayrışmasına nasıl bakılmalı? Kadızâdeliler-Sivasîler tartışmasında, ya da daha beriye geldiğimizde Şeyh Saffet Efendi ile İzmirli İsmail Hakkı arasındaki münakaşada su yüzüne çıkan ve günümüzde de -sadece ülkemizde değil, İslâm dünyasında da- varlığını sürdürmeye devam eden bu ayrışmayı nasıl okumamız gerekiyor? Tekke ile Medrese birbirinin alternatifi ya da rakibi olmak zorunda mıdır?</strong></p>
<p>Aslında ikisi birbirinin rakibi değil, bilâkis tamamlayıcısıdır. Zira ilim, takvâ ile bir kıymet ifâde eder. Takvâsız bir ilim, insanı hakka ve hayra ulaştıramaz.</p>
<p>Cenâb-ı Hak pek çok âyet-i kerîme ile, ibâdetlerin kalbî cihetini vurguluyor. Nasıl ki ibâdetin bir zâhirî tarafı varsa, bir de huşû tarafı, derûnî ciheti bulunmaktadır.</p>
<p>Îman da ilâhî hakîkatleri kalp ile tasdik, dil ile ikrar sayesinde gerçekleşir. Yalnızca dil ile ikrar kâfî değildir. Onun kalbe de nüfûz etmesi lâzımdır. İşte tasavvuf; îman ve ibadetlerin zâhirî tarafıyla beraber, rûhî cihetine, huşû tarafına ve kalbî hassâsiyetlerine dikkat çeker.</p>
<p>Daha ziyade zihnî ve aklî bir faaliyet olan ilim tahsilinde de kalbî hassâsiyetlere ihtiyaç vardır. Kalbî hassâsiyetlerden mahrum bir ilim, tek başına fayda vermez. Cenâb-ı Hak, ilmi yalnızca dillerinde olan, kalplerine ve dolayısıyla fiillerine yansımayan Benî İsrâil âlimlerine “kitap yüklü merkepler” teşbihinde bulunuyor.<sup>5</sup></p>
<p>Felsefenin, hakîkate ulaşma maksadıyla başvurduğu yegâne vâsıta “akıl”dır. Her felsefî ekolde akıl, felsefenin bir şubesi olan “rasyonalizm”deki kadar -âdeta- ilâh mevkiine yükseltilmezse de, yine de filozofların hakîkat arayışında dayandıkları tek vâsıta olarak kabul edilmiştir. Hâlbuki gözün görme, kulağın işitme hususunda bir sınırı olduğu gibi, aklın da bir idrak hududu vardır. Bu sebeple kâinattaki muammâları akılla çözmeye çalışan felsefeciler, birbirlerini tekzip ederek devam etmişlerdir.</p>
<p>Kelâm âlimleri de, akâid ile ilgili müşkilleri, Kitap ve Sünneti esas alarak akıl aracılığıyla çözmeye çalışır. Bu bakımdan kelâm âlimleri her ne kadar filozoflara benzerlerse de, aklı “nass”tan bağımsız düşünmediklerinden, onu meşrûiyyet çerçevesi içinde kullanırlar. Fakat hakikatlerin idrâkinde aklın kudreti de sınırlı olduğundan, onlar da bir noktada kalırlar. İşte tasavvuf, aklın da kâfi gelmediği bu noktadan sonra kalbi devreye sokarak teslimiyetle mesâfe almayı, huzur, yakîn ve itmi’nan hâline ermeyi telkin eder.</p>
<p>Diğer taraftan, ilmiyye kesiminden tasavvufa gelen itirazların iki temel sebebi vardır. Birincisi; tasavvufun hakîkatinden uzak ve bîhaber olmak. İkincisi de, tasavvufun bâzı nâ-ehil kimselerdeki yanlış uygulamalarını ön plâna çıkarıp bunu bütün tasavvufa mâl etmektir.</p>
<p>Her hususta olduğu gibi tasavvufta da zaman zaman istismarcılar ortaya çıkmıştır. Bugün de birileri kalkıp; “Ben zamanın kutbuyum, gavsıyım!..” gibi iddiâlarla gerçek tasavvufun rûhundan tamamen uzak bir büyüklük iddiâsı, şöhret talebi içinde olabiliyor. Tarih boyunca bu tip istismarcıları ilmiye sınıfı kadar hakîkî mutasavvıflar da tenkid etmişlerdir.</p>
<p>Sûfiyyeden aşırıya gidenler olabildiği gibi ulemâdan da zaman zaman aşırıya gidip işi tamamen zâhirden ibâret görenler çıkmıştır. İlmiyyede görülen bu nevî çıkışların temel sebebi, ilmin verdiği gurur ve enâniyetle, her şeyi bilip anladıklarını zannetme gafletidir. İblis’in, Kârun’un ayağının kaydığı nokta da budur.</p>
<p>Tasavvufun mücâdelesi, iç âlemden varlık, benlik, gurur ve kibri kazıyıp atarak hiçlik ve yokluk hâlini idrâk ettirmektir. Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri kendisine ilimde “Şemsü’ş-Şümûs”, yani “Güneşler Güneşi” denildiği bir zamanda dergâhına gittiği Abdullâh-ı Dehlevî Hazretleri onu karşılamaya bile çıkmadı. Üstelik dergâhın ne mihrâbında, ne de kürsüsünde vazifelendirildi. Önce helâ temizliğine verildi. Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri de Bursa kadısı iken Üftâde Hazretleri’nin dergâhında hiçlik ve yokluğa erebilmek için benzeri merhalelerden geçti. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri de hâcegândan, yani ilim erbabı hoca efendilerden idi. O da intisâbının ilk yıllarında yolların temizliği, hasta hayvanların bakımı gibi hizmetlerle vazifelendirilmişti.</p>
<p>Bu mânevî terbiyeyi peygamberlerde de görüyoruz. Peygamberlerin hemen hemen hepsi koyun veya deve çobanlığı yapmıştır. Bu, hem bir tevâzu tâlimi, hem mahlûkâtın hissiyâtını anlayıp merhameti öğrenme, hem de yönetimin ipuçlarını kavrama merhalesi idi.</p>
<p>Tasavvufla ilmiye arasındaki münâkaşanın bir diğer sebebi de bilgi mertebelerinin doğru idrâk edilmeyişidir. Zira üç türlü bilgi vardır: Birincisi, umûma âit bilgi, ikincisi havâssa âit bilgi, üçüncüsü de havâssü’l-havâssa âit bilgi. Bu son mertebedeki bilgi, mahrem olarak tutulmuş, ehil olmayana teklif edilmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de haber verilen Mûsâ (a.s.) ile Hızır (a.s.) arasındaki hâdise, bunun tipik bir misâlidir. Bunun asr-ı saâdetten de pek çok misâli vardır. Nitekim Muâz bin Cebel (r.a.) bir gün Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in terkisine binmiş, Efendimiz (s.a.v.) orada kendisine bir bilgi vermiş ve onu herkese açıklamasına müsâade etmemiştir. (Bkz. Buhârî, İlim, 49)</p>
<p>Ebû Hüreyre (r.a.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>“Rasûlullah</em> (s.a.v.) <em>Efendimiz’den iki kap (ilim) ezberledim. Birisini insanlara neşrettim. Diğerine gelince, eğer onu yaysaydım şu boynum kesilirdi.”</em> (Buhârî, İlim, 42)</p>
<p>Yani havâssü’l-havâssa âit bâzı mahrem bilgilerin, henüz o mârifete ulaşamamış kimselere bildirilmesi, son derece mahzurludur. Zira bunların ehil olmayan kimseler tarafından yanlış anlaşılması kaçınılmazdır. Nitekim Muh­yid­dîn İbn-i Ara­bî Hazretleri de; “Hâ­li­mi­ze âşi­nâ ol­ma­yan­lar, eser­le­ri­mi­zi oku­ma­sın­lar.” bu­yur­muş­tur.</p>
<p>Bir de bâzı cezbeli sâliklerin mânevî sarhoşluk içinde söyledikleri sözler vardır ki, bunlar da yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermiştir. Esâsen kâmil mürşidler, mânevî sarhoşluk içindeki bâzı müridlerinde gördükleri bu nevî taşkınlıkları önleyip müridlerinin o hâlleri kolayca aşmalarına yardımcı olurlar. Fakat tarih boyunca kimi zaman dirâyetli ve kâmil bir mürşidin himâye ve kontrolünden mahrum kalanlar da olmuştur. Onların söyleyip yazdıkları da bir münâkaşa mevzuu teşkil etmiştir.</p>
<p>Şunu net olarak ifâde etmek gerekir ki sûfiyye ile ilmiyye arasında zaman zaman vuku bulan münâkaşalara her iki tarafın veya taraflardan birinin noksanlıkları sebebiyet vermiştir. Her iki kesimin veya en azından birinin kâmil olduğu zaman, ciddî bir münâkaşa görülmemiştir. Şu hâdise, bu gerçeği çok güzel îzah etmektedir:</p>
<p>Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri bilhassa hadis ilmi tahsil etmiş olup ilme ve âlimlere çok ehemmiyet veren bir Hakk dostudur. Bu husûsiyeti sebebiyle Buhara medreselerindeki birçok hoca ve talebe, kendisine mürîd olup sohbetine devam etmeye başlayınca, bâzı zâhir âlimleri medreselerin boşalacağından kaygı duymuşlardı. Bunun üzerine Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri âlimlere:</p>
<p>“Tarîkatimizi size anlatalım, eğer Kur’ân ve Sünnet’e aykırı bir husus varsa, söyleyin ondan vazgeçelim.” dedi. Âlimler, bütün suallerine tatminkâr cevaplar alıp uzun uzun dinledikten sonra, söyleyecek bir şey bulamadılar ve:</p>
<p>“Tarîkatiniz istikâmet üzeredir, (yani Kitap ve Sünnet yoludur), bir îtirâzımız yok.” dediler. Bâzıları:</p>
<p>“Giydiğiniz külâh şöhrete sebep olmaktadır.” deyince Hâce Bahâuddîn Hazretleri:</p>
<p>“Mâdem ki külâhım münâkaşa mevzuu oldu, onu giymemek daha münâsiptir.” deyip başındaki külâhı çıkardı ve bir fakire verdi.<sup>6</sup> Bu hâdiseden sonra Nakşibend Hazretleri’nin ulemâ nezdindeki îtibârı daha da arttı.</p>
<p>Bu sebeple tasavvufu yaşadığını zanneden birtakım câhil, liyâkatsiz veya kötü niyetli kimselerin hâl ve tavırlarına bakarak onun hakîkatini reddetmek, son derece yanlıştır. Hatâ, yanlışlık ve istismarlar, her sahada olduğu gibi, dînî ilimlerde de vâkî olabilir. Bunlar, ehli tarafından gâyet kolay bir sûrette ayırt edilir. Nasıl ki haktan ayrılan bâtıl mezhepler varsa, bunun gibi hakîkî tasavvuftan ayrılan bâtıl yollar da vardır. Gerçek tasavvuf ehlini, bu gibi bâtıl yolların mensuplarıyla karıştırmamak gerekir. Nasıl ki İslâm’ı yanlış anlayıp yanlış yaşayan bâzı müslümanlar sebebiyle İslâm’ı tenkid etmek doğru değilse, tasavvufu da yanlış anlayıp yanlış uygulayanlara bakarak onu reddetmek doğru değildir.</p>
<p>Gerçek tasavvufun hedefi; Kitap, Sünnet, imamların ictihadları ve mürşid-i kâmillerin güzel gördükleri metodlarla dış âlem gibi iç âlemleri de temizlemek, kalbin hâllerini ıslâh ederek îmânın yakînî bir kıvamda, aşk ile yaşanmasına zemin hazırlamaktır.</p>
<p>Bu bakımdan tasavvuf, İslâmî ilimler bütününün ayrılmaz bir parçasıdır. Bilhassa fıkıh ile tasavvuf, Allâh’ın emir ve nehiylerine -hem zâhiren hem de bâtınen- riâyeti temin etme hususunda, bir elmanın iki yarısı gibi, birbirini tamamlayan unsurlardır.</p>
<p>Esâsen tasavvuf, fıkıh, îtikad ve kelâm gibi bütün İslâmî ilimler, başlangıçta aynı muhtevânın farklı yönlerini ifâde ediyordu. Nitekim İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri fıkhı:</p>
<p>“Kişinin dînî bakımdan lehine ve aleyhine olanları bilmesidir.” diye târif eder. İnsanın ebedî saâdet veya felâketinde birinci derecede ehemmiyetli olan, “Rabbini doğru olarak bilmek” yani mârifetullâh’a ererek O’nu kalben tanıyabilmek, bu ilmin en mühim kısmını teşkil ediyordu. Bu sebepledir ki İmâm-ı Âzam Hazretleri’nin îtikādî meseleler hakkındaki görüşlerinin yer aldığı ve zamanımıza kadar ulaşmış olan metne, “en büyük fıkıh” mânâsında “Fıkh-ı Ekber” denilmiştir. Başlangıçta durum böyle olduğu hâlde daha sonraları bu husustaki ilmî faâliyetin genişlemesiyle fakihler/fıkıh âlimleri, îtikādî, ahlâkî, tasavvufî vs. hükümleri fıkhın dışında bırakarak onu sırf amelî ve kazâî hükümlere hasretmişlerdir. Bugün de fıkıhtan anlaşılan mânâ budur.</p>
<p>Tasavvuf da insanın lehine ve aleyhine olanları hem zâhir hem de bâtın cephesiyle bilip muktezâsınca yaşamasını telkin etmektedir. Nasıl ki fıkıh ilmi; abdest, tahâret, namaz, oruç gibi amelî meselelerin zâhirî sıhhat şartlarını bildirirse, tasavvuf da bunların kâmil mânâda îfâ edilmesi için gerekli olan kalbî kıvâmın kazanılmasını telkin eder. Bu bakımdan tasavvufa, fıkıh ilminin rûhî zemini mânâsında “fıkh-ı bâtın” da denilmiştir.</p>
<p>Meselâ âyet-i kerîmede; “Mü’minler felâh buldu…” buyrulur. Hemen devamında ise kalbî bir husûsiyete dikkat çekilerek; “Onlar ki namazlarını huşû ile kılarlar.” buyrulur. (Bkz. el-Mü’minûn, 1-2)</p>
<p>İşte tasavvuf, Kur’ân-ı Kerîm’de bahsi geçen, takvâ, huşû, tevbe, rızâ gibi kalp amellerinin nasıl gerçekleşeceğini; bunun zıddına, riyâ, ucup, kibir, haset gibi kalbî marazların nasıl bertaraf edilebileceğini Kur’ân ve Sünnet’ten alıp tatbikî olarak öğreten bir eğitim yoludur.</p>
<p>Öte yandan, Muhammed bin Abdullah el-Hânî’nin, <em>Âdâb </em>adlı eserinde nakledilir ki;</p>
<p>“Zâhirî ilimleri tahsil etmek, insanı bâtın ilmini tahsil etmekten müstağnî kılamaz. Evvelkilerden ve sonrakilerden pek çok âlim, zâhirî ilimden sonra bâtınî ilmi terbiye ve hizmet yoluyla tahsîl etmenin zarûretine inanmış ve bu yolun sâlikleri olmuşlardır.</p>
<p>Meselâ Hanefî imamlarından; İbn-i Hümâm, İbn-i Şiblî, Şürunbilâlî, Hayreddîn-i Remlî, Hamevî, Zâhid el-Kevserî ve emsâli…</p>
<p>Şâfiî imamlarından; Sultânu’l-Ulemâ İzz bin Abdüsselâm, İmâm Gazâlî, Tâcüddin Sübkî, İmâm Süyûtî, Şeyhulislâm Kadı Zekeriyyâ, Allâme Şihâb, İbn-i Hacer-i Heytemî ve emsâli…</p>
<p>Mâlikî imamlarından; Ebu’l-Hasen eş-Şâzelî, Şeyh Ebu’l-Abbas el-Mürsî, Şeyh İbn-i Atâullah el-İskenderî ve emsâli…</p>
<p>Hanbelî imamlarından Şeyh Abdülkâdir el-Ciylî, Şeyhulislâm Abdullah el-Ensârî el-Herevî ve emsâli…</p>
<p>Yine Seyyid Şerif Cürcânî, Molla Câmî, Abdülhakim Siyalkûtî, Abdülganî Nablûsî, İbn-i Âbidîn ve Şihâbüddîn Âlûsî gibi meşhur isimler de, Nakşibendiyye yoluna intisâb etmiş âlimlerdir.</p>
<p>Bunun gibi pek çok büyük âlim, zâhirî ilimleri tahsil ettikten sonra bâtınî ilimleri de ehillerinden almışlardır. Sohbet, hizmet, seyr u sülûk yoluyla hüsn-i îtikad, ihlâs, günahları terk ve fazîletlerle ziynetlenmek gibi en faydalı ilimleri tahsil ederek büyük hayırlara nâil olmuşlardır.”<sup>7</sup></p>
<p>Aynı şekilde Nakşî silsilesinden Yûsuf-i Hemedânî, Şâh-ı Nakşibend, Alâuddîn Attâr, Yâkub-i Çerhî, Derviş Muhammed, İmâm Rabbânî ve Hâlid-i Bağdâdî gibi pek çok zât da zâhirî ilimlerde zirveleşerek icâzet almış âlim şahsiyetlerdir. Nitekim Nakşî silsilesindeki ilim ehli bu zevâta, medrese kökenli olmaları sebebiyle Hâcegân/hocalar denilmiştir.</p>
<p>İmâm Mâlik Hazretleri’nin şu ifâdeleri de çok mühimdir:</p>
<p>“Kim fıkıhla (dînî ilimlerle) meşgul olur da, tasavvufî terbiye görmezse fâsık olur. Kim tasavvufla meşgul olur da dînî ilimleri bilmezse zındık olur. Her kim de bu ikisini cem ederse, hakîkate nâil olur.” (Ali el-Kārî, Mirkātü’l-Mefâtîh, Beyrut, 1422, I, 335)</p>
<p>Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri de, fenâ-yı nefs mertebesine sadece Kur’ân-ı Kerîm’i sağ eline, hadîs-i şerîfleri de sol eline alıp bunların nûru ile aydınlık yolda yürüyen kişinin ulaşabileceğini ifâde etmiş,<sup>8</sup> bir mürîdine tavsiyelerde bulunurken de:</p>
<p>“Fıkıh ve hadis ilmini öğren, sûfîlerin câhillerinden uzak dur!” buyurmuştur.<sup>9</sup></p>
<p>Velhâsıl, dergâh ve medrese, kesinlikle birbirine alternatif veya rakip değil, birbirinin tamamlayıcısıdır. Bir bütünün iki parçası durumundadır. Zira İslâm’ın kâmil mânâda idrâk edilip yaşanması, ilim ve irfan bütünlüğü içinde mümkündür.</p>
<p><strong>Gayrimüslim çevrelere İslâm’ın diriltici soluğunun ulaştırılmasında (tebliğ) olduğu kadar Müslüman toplumların istikamette tutulması (irşad) çalışmalarında da tasavvuf ocaklarının büyük rolü bulunduğu inkâr edilemez bir hakikat. Kezâ yurt içi ve yurt dışında nesiller ötesine uzanacak ilmî ve sosyal faaliyetler, hattâ felâket bölgelerine yardımlar hususunda farklı kesimler yanında tasavvuf kökenli dernek ve vakıfların ciddi çalışmalar içinde olduğu biliniyor. Bütün bu alanlarda sergilenen gayretler iki farklı yoruma kaynaklık ediyor:</strong></p>
<p><strong>1) Çağımızda tasavvufî yapılanmalar temel misyonlarını muhafaza etmekle birlikte, ilgi ve hareket alanını genişletmiştir.</strong></p>
<p><strong>2) Dünyevî alanlara müdâhil olmak, ister istemez tasavvufî yapılanmalarda bir dünyevîleşme süreci başlatmaktadır.</strong></p>
<p><strong>Bu hususta neler söylemek istersiniz?</strong></p>
<p>Tasavvuf; ferdiyetçiliği, hodgâmlığı, nefs plânında yaşamayı reddedip, diğergâm, fedâkâr, hizmet ehli bir mü’min olmayı tâlim ve telkin eder. Bu yönüyle tasavvuf, nefsini yenme, kendini aşma gayretidir. Gönülleri, bütün mahlûkâtın huzur bulduğu bir rahmet dergâhı kılarak, insanı, elinden, dilinden, hâlinden, kālinden istifâde edilen hayırlı bir mü’min olmaya teşvik eder. Bu sebeple ictimâî hizmetler; tasavvufî terbiyenin özünde ve muhtevâsında esâsen mevcuttur. İnsana, hayvanâta, nebâtâta hizmet, tasavvufî muhitlerde yeni ortaya çıkmış işler değildir.</p>
<p>Dolayısıyla tasavvufun muhtevâsında var olan bu husûsiyetin, bugün daha fazla kuvveden fiile çıkması sebebiyle, günümüzde tasavvufun ilgi ve hareket alanını genişletmiş olduğu düşüncesi zihinlerde yer bulmaya başlamış olabilir.</p>
<p>Tasavvuf; zâhiren ve bâtınen kendi tekâmülünü az-çok gerçekleştirmiş mü’minlerin, diğergâm bir gönülle mahlûkâta yönelip onların noksanlıklarını telâfîye çalışma mes’ûliyetidir. Yaratan’dan ötürü yaratılanlara şefkat, merhamet, muhabbet ve hizmetin, tabiat-ı asliye hâline gelmesidir. Yani tekkeye kapanıp sırf kendi rûhî tekâmülünden ibâret bir hayat, tasavvuf değildir. Bâzı tarîkatlerin eğitim metodlarından olan, uzlet, inzivâ, erbaîn gibi iç âleme teksif olma faaliyetleri bile, belli bir zaman içindir ve dış âlemdeki hizmetleri daha olgun bir şahsiyetle îfâ edebilmenin kalbî hazırlığı mesâbesindedir. Tasavvuf, tekkeye-dergâha kapanıp dış dünyadan el etek çekmeği değil, dergâhın gönül feyziyle dış âlemi tenvir ve tanzim için hizmet etmeyi telkin eder. Kişinin ebedî kurtuluşunun, başkalarının da kurtuluşuna hizmet ve himmet etmekten geçtiğini gönüllere nakşetmeye çalışır.</p>
<p>Bu konuda merhum pederim Musa Efendi -rahmetullâhi aleyh- şöyle buyururdu:</p>
<p><em>“Bizim yolumuz âtıl-bâtıl bir kenara çekilme yolu değildir. Bilâkis ashâb-ı kirâmın yoludur… gece gündüz hizmet yoludur. Biz seve seve hem evrâdımızı yürütürüz, hem sohbetlerimizi  yaparız, hem de cemiyete hizmet hususunda elimizden gelen gayreti gösteririz</em>.<em>”</em> (Sâdık Dânâ, <em>Altınoluk Sohbetleri</em>, 5, s.40)</p>
<p>Şu da bir gerçektir ki tasavvufun hizmet sahası; statik, durgun ve hareketsiz değil, bilâkis dinamik, değişken ve hareketlidir. Zamanın şartları, ihtiyaç ve zarûretlere göre farklı sûretlerde tezâhür edebilir. Bir zaman toplumun ilmî faaliyetlerinde bir eksiklik, tebliğ ve irşad hizmetlerinde bir noksanlık ön plâna çıkarsa, bu sahalardaki hizmet, gündemin ilk sırasında yer alır. Sel, yangın, deprem, tsunami gibi felâketler veya savaş, kıtlık gibi ictimâî ve iktisâdî problemlerin ön plâna çıktığı zamanlarda ise maddî fedâkârlıklar, öncelikli hizmet sahası olarak belirlenir. Bir yöreye, bir hizmet alanına takılıp kalmadan nerede ihtiyaç görülürse, hangi hususta eksiklik hissedilirse orada ve o hususta faaliyet gösterilir.</p>
<p>Yani tasavvuf menşeli müesseselerin, İslâm’ın ictimâî mes’ûliyetleriyle alâkadar olması, bugüne has bir durum değildir, tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Anadolu’nun ve Balkanların İslâmlaşması hizmetine ilk olarak dervişler, alp erenler gitmişlerdir. Balkanlara ilk olarak İslâm’ın gönül sancaklarını taşıyanlar da dervişlerdir. Afrika’da bu kadar misyonerlik ve hristiyanlaştırma faaliyetlerine rağmen orada İslâm’ı ayakta tutan, birtakım tarîkatlerdir. Rusya coğrafyasını yetmiş sene boyunca kasıp kavuran ağır ateizm baskılarına rağmen, İslâm’ı gönüllerde diri tutan, birtakım tasavvufî cereyanlar olmuştur. Bütün zedelenme ve yıpranmalara rağmen, yine de İslâm kimliğinin canlı kaldığı yerler, tarîkatlerin yaygın olduğu muhitlerdir. Sovyet esareti altındaki soydaşlarımızın kimlik ve varlıklarını muhâfazada İslâm’ın ve daha özelde tasavvufun tesirini inceleyen <em>Sûfî ve Komiser</em> adlı kitapta da ifâde edildiği üzere, tasavvufun olduğu yerde İslâm, bütün baskılara rağmen ayakta kalmıştır. Bilhassa Hâcegân yolu, tarih boyunca sünnî İslâm anlayışını tarîkatinin temel esâsı olarak almış, bu sâyede mensuplarını Bâtınî ve Hurûfî akımlardan da muhâfaza etmiştir.</p>
<p>Ecdâdımız Osmanlı, şer’î hükümleri gerçekleştirmeyi devletlerine temel gâye edinmeleri yanında, akıl ve irâdeleri kadar kalplerini de terbiye etmeyi vazife bilmelerinden dolayı -bilhassa son devir ulemâ ve devlet ricâlinde görüldüğü üzere- zâhirî ilimleri ve şer’î gerçekleri lâyıkıyla hazmetmiş bulunan Nakşî tarîkatini diğerlerine nazaran daha çok tercih etmişler ve böylece bu tarîkat, Devlet-i Aliyye bünyesinde geniş bir sahaya yayılmıştır.</p>
<p>19. yüzyılda pozitivizm neticesinde dinden uzaklaşan Avrupa’nın tesiriyle memleketimizde de şer’î ve mânevî duygular zayıflamaya başlamıştı. İşte bu zamana tesâdüf eden, şer’-i şerîfe mütemessik Nakşî-Hâlidîliğin yayılması, başlayan bu menfî cereyanları durdurma hususunda gördüğü vazife bakımından pek müstesnâ bir mevkii hâizdir. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, böyle bir mevsimde vazife almış bulunan mürşid-i kâmillerin başında ve önünde gelir.</p>
<p>O, yüzlerce vekil yetiştirerek yolunu Osmanlı coğrafyası dâhilinde daha da şümullendirip olgun müslümanların adedini çoğaltma husûsunda pek büyük ve kıymetli bir hizmet yürütmüştür. Belki de millî tarihimizin buhranlarının büyük ölçüde atlatılmasında ve halkın mâneviyâtının korunmasında bu rûhânî yayılma ve genişleme büyük bir âmil olmuştur.</p>
<p>Öte yandan tasavvuf, bilhassa iki durumda fert ve toplumların huzur, sükûn ve muvâzenesi için daha hayatî bir vazife görmüş ve dolayısıyla çok daha fazla inkişâf etmiştir:</p>
<p>1. Felâket zamanlarında ruhlara sunduğu tesellî ile.</p>
<p>2. Rahatlık ve bolluk zamanlarında nefisleri dizginlemekle.</p>
<p>Hakikaten, tarih boyunca tasavvuf, hem iktisâdî ve ictimâî rahatlık zamanlarında, rehâvet, gevşeklik ve azgınlıkları engelleyerek mânevî zindeliği devam ettirmiş; hem de istilâ, işgal ve zulüm dolu zor dönemlerin kargaşa ve bunalımları arasında daralan gönüllere ulvî pencereler açarak nefes aldırmış; yaralı kalplere merhem olmuştur.</p>
<p>Bu, tamâmen nebevî bir tavırdır. Nitekim Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz herhangi bir nîmet veya zafere ulaştığında; <em>“Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayatıdır.”</em><sup>10</sup> buyurarak kalplerin dünyaya meyletmesinin, yahut gurur ve enâniyete kapılmasının yolunu kapatmışlardır. Buna mukābil herhangi bir ezâ, cefâ ve çileyle karşılaştıklarında da yine; <em>“Allâh’ım! Gerçek hayat, sadece âhiret hayatıdır.” </em>buyurmuş, böylece mü’min gönülleri, fânî sıkıntılar sebebiyle ümitsizlik, şikâyet ve aşırı hüzne gark olarak ilâhî takdîre rızâ hâlini zedelemekten sakındırmışlardır. Neticede ümmetine, her hâlükârda huzur, sükûn ve denge içinde kalabilmenin mânevî reçetesini vermişlerdir.</p>
<p>Hakîkaten insan rûhu mâneviyattan uzak kaldığı takdirde, varlıkta da darlıkta da bunalımlara sürüklenmekten kurtulamaz. Birinde insanın dizginlemesi îcâb eder, diğerinde ise tesellîye ihtiyacı olur. Bu sebeple insan, nebevî terbiye usûllerini temel alan tasavvufî telkinlere, hem varlık hem de darlık zamanlarında muhtaçtır.</p>
<p>Tasavvufun günümüzdeki lüzum ve ehemmiyetinin diğer bir yönü de, onun, insanları ıslah husûsunda tâkip ettiği metod ve üslûptur.</p>
<p>Zamanımızda insanlar, ekseriyetle dinden uzaklaşmanın ve ağır günahlar irtikâb etmenin rûhî buhrânı içindedirler. Böylelerine bir ıslah ve kurtuluş imkânı sunmanın, onlara kızıp öfkelenmek yerine, af, müsâmaha, merhamet ve şefkat yoluyla daha kolay olduğu, âşikârdır. Zira aklın ve nefsin sultasında bunalan ruhlara, İslâm’ı ilâhî bir tesellî, telâfi ve tedâvi nefhası hâlinde sunmak, onlara bir cankurtaran simidi atabilmek için günâha duyulan nefreti günahkâra taşırmamak, bilâkis günahkârı, kanadı kırık bir kuş gibi farzederek onlara şefkat ve merhametle yaklaşmak, çok daha faydalı bir irşad metodudur.</p>
<p>Dînî hayatın canlı tutulmasında, gelecek nesillere intikâlinde, halkın irşâdında ve İslâm’ın tebliğinde tarih boyunca ehl-i tasavvufun hizmet ve gayretlerindeki muvaffakıyet, gözler önündedir.</p>
<p>Nitekim geçen asrın İslâm âlimlerinden Muhammed Hamidullah bu gerçeği şöyle ifâde eder:</p>
<p><em>“Batı toplumunda, Paris gibi bir muhitte yaşamaya başladığım zamandan beri hayretle görmekteyim ki, hristiyanları İslâmiyet’i kabule sevk eden, fıkıh ve kelâm âlimlerinin görüşleri değil, İbn-i Arabî ve Mevlânâ gibi sûfîlerdir. Bu konuda benim de şahsî müşâhedelerim olmuştur. İslâmî bir konuda benden bir îzah istendiği zaman, benim verdiğim aklî delillere dayanan cevap, soranı tatmin etmiyordu; fakat tasavvufî îzah, meyvesini vermekte gecikmiyordu. Bu konuda tesir gücümü gittikçe kaybettim. Şimdi inanıyorum ki, Hülâgu’nun yakıp yıkan istilâlarından sonra Gazan Han zamanında olduğu gibi, bugün de en azından Avrupa ve Afrika’da İslâm’a hizmet edecek olan, ne kılıç ne de akıldır; sadece kalp, yani tasavvuftur.</em></p>
<p><em>Bu müşâhededen sonra, tasavvuf konusunda yazılan bâzı eserleri incelemeye başladım. Bu, benim gönül gözümü açtı. Anladım ki; Hazret-i Peygamber zamanındaki tasavvuf ve büyük İslâm mutasavvıflarının yolu, ne kelimeler üzerinde uğraşmak ne de mânâsız şeylerle meşgûl olmaktır; fakat insan ile Allah arasındaki en kısa yolda yürümektir, şahsiyetin geliştirilmesi yolunu aramaktır.</em></p>
<p><em>İnsan, kendisine yüklenen vazifelerin sebeplerini arıyor. Mânevî sahada maddî îzahlar bizi hedeften uzaklaştırıyor; ancak mânevî îzahlar ki insanı tatmin ediyor.”</em><sup>11</sup></p>
<p>Demek oluyor ki, Kur’ân ve Sünnete mutâbık olan gerçek tasavvufu redde kalkışmak, meyve veren ağacın dallarını kırmaya çalışmak gibi ağır bir vebâli yüklenmektir.</p>
<p>Bugün bütün dünyada bedenî açlıktan ziyade rûhî açlık kol gezmektedir. İnsanlığın yaşadığı buhranların temelinde, ruhlardaki açlık yer almaktadır. Bu sebeple de insanlık en büyük tatmini tasavvuf gibi rûha seslenen telkinlerde bulmaktadır. Nitekim günümüzün Amerika kıtasında insan rûhuna dâir en çok alâka gören eserler arasında Hazret-i Mevlânâ’nın <em>Mesnevî</em>’sinin de bulunduğu mâlumdur. Ayrıca Mevlânâ Hazretleri’nin doğumunun 800’üncü senesi münâsebetiyle 2007 yılının UNESCO tarafından Mevlânâ’yı anma yılı îlân edilmesi de, bu husustaki dikkat çekici gelişmelerden bir diğeridir.</p>
<p>Suâlinizin ikinci maddesine gelecek olursak: Dünyevî sahalara müdâhil olmanın, tasavvufî muhitlerde bir dünyevîleşme temâyülü doğurduğu düşüncesini şöyle değerlendirmek lâzımdır: Gerçek tasavvuf, kalpleri dünyaya esir olmaktan koruma eğitimidir. Zikir, sabır, şükür, kanaat ve tefekkürle gönülleri gafletten muhâfaza etmektir. Mâsivâyı kalpten çıkarıp gönül tahtını Allâh’a hasredebilme gayretidir.</p>
<p>Fakat bu, dünyadan el etek çekmek mânâsına gelmez. Bilâkis “El kârda, gönül Yâr’da” düstûrunca, dünya ile meşgul olmak, fakat kalbi Hakk’a bağlayıp onu paranın kasası yapmaktan sakınmak îcâb eder. Kendisine hiçbir beşerin sahip olmadığı kadar büyük bir dünya saltanatı bahşedilmiş olan Süleyman (a.s.)’ın hâli, bu hususta en güzel örnektir. Aslolan dünya ile irtibatı kesmek değil, onun, kalbi perdeleyecek derecede gönlü meşgûl etmesine mânî olmaktır.</p>
<p>Peygamber Efendimiz’in şu îkazları çok mühimdir:</p>
<p><em>“…Sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın sizin önünüze de serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helâk ettiği gibi sizi de helâk etmesinden korkuyorum!” </em>(Buhârî, Rikâk 7, Cizye 1; Müslim, Zühd 6)</p>
<p><em>“… Bu ümmetten kim bir âhiret amelini dünya için yaparsa, onun âhirette herhangi bir nasîbi olmaz.”</em>(Ahmed, V, 134)</p>
<p><em>“Kim Allâh’ın rızâsını kazandıracak bir ilmi sadece dünyalığa sahip olmak için öğrenirse, kıyamet günü cennetin kokusunu bile duyamaz.”</em> (Ebû Dâvûd, İlim, 12/3664. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Mukaddime, 23)</p>
<p>Şüphesiz ki bu nebevî beyanlar, her müslüman için ciddî birer ikazdır. Dünyalık için dînî duyguların istismârı, lüks, israf ve güç gösterisi için yapılan aşırı harcamalar, hangi kesimden olursa olsun hiçbir müslümanın hayat tarzı olamaz. Tasavvufun hedefi de, nefsâniyeti palazlandıran bu gibi hususlardan kulun uzaklaştırılmasıdır. Bu sebeple bilhassa tasavvufî neşve sahiplerinin bu hususta daha dikkatli olmaları îcâb eder.</p>
<p>Merhum pederim Mûsâ Efendi şöyle buyururlardı: <em>“İnsan başlangıçta parayı çok sever, zaman gelir para sevgisi dâhil her şey silinir. Yine zaman gelir para sevgisi, dünya sevgisi tekrar başlar. Ama mânâ değişir bu sefer, Allah için kazanmak ve Allah yoluna vermek düşüncesi hâkim olur. İşte burada mal ile münâsebet, ibâdet hâline geliyor. Kendi nefsi için olmayınca, her faaliyet faydalıdır</em>.<em>”</em> (Altınoluk, Nisan, 1997, 134. Sayı s.28)</p>
<p>Velhâsıl, bu fâni cihânın hakîkatini kavrayıp bâkî âleme hazırlık için dünya ile meşgûliyeti ibâdet keyfiyetine dönüştürebilme şuurunu kazanmak gerekir. Kalbin mânâdan maddeye meyletmesine mânî olup maddeden bile mânâya yol bulacak bir gönül kıvâmı kazanmaya çalışmak, her müslümanın ufku olmalıdır.</p>
<p><strong>Efendim; lûtfettiniz, zaman ayırdınız. Allah râzı olsun. Rıhle okuyucularına son bir mesajınız olur mu?</strong></p>
<p>Cenâb-ı Hak, Kur’ân ve Sünnet istikâmetinde bir ömür sürmeyi hepimize nasip ve müyesser eylesin. Güzel dînimiz İslâm’ı dar ve sığ bir bakış açısıyla değil; ilim, irfan, ahlâk ve amel-i sâlih bütünlüğü içinde anlamayı, anlatmayı ve yaşamayı hepimize ihsân eylesin. Akıllarımızı ve kalplerimizi, fikriyat ve hissiyâtımızı, rızâ-yı ilâhîsiyle te’lif eylesin…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p><sup>1</sup>    Bkz. İbn-i Mâce, Edeb 56; Buhârî, Fedâilu Ashâbu’n-Nebî 9, Deavât 11; Müslim, Zikir 79, 80.</p>
<p><sup>2</sup>    Bkz. Ahmed, IV, 124.</p>
<p><sup>3</sup>    Ahmed, V, 235; Heysemî, <em>Mecmau’z-Zevâid, </em>Beyrut 1988, IX, 22.</p>
<p><sup>4</sup>    Ali bin Hüseyin Safî, <em>Reşahât-ı Aynü’l-Hayât</em> (thk. Ali Asgar Mu‘îniyân), Tahran 2536/1977, II, 636-637.</p>
<p><sup>5</sup>    Bkz. el-Cum’a, 5.</p>
<p><sup>6</sup>    Buhârî, <em>Enîsü’t-Tâlibîn</em>, s. 278-279; Ebu’l-Kāsım, <em>er-Risâletü’l-Bahâiyye</em>, vr. 74b-75b.</p>
<p><sup>7</sup>    Muhammed bin Abdullah el-Hânî, <em>Âdâb,</em> İstanbul 2009, s. 8-9.</p>
<p><sup>8</sup>    Abdurrahman Câmî, <em>Nefahâtü’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds</em> (thk. Mahmud Âbidî), Tahran 1375 hş./1996, s. 384.</p>
<p><sup>9</sup>    Abdülhâlık Gucdüvânî, <em>Vasâyâ,</em> Beyazıt Devlet Ktp., Veliyyüddîn Efendi, nr. 3229, vr. 11a.</p>
<p><sup>10</sup>   Buhârî, Rikak, 1.</p>
<p><sup>11</sup>                     M. Aziz Lahbâbî, İslâm Şahsiyetçiliği, Terc. İ. Hakkı AKIN, s. 114-115, dipnot 8. İst. 1972. Bu dipnot, Muhammed Hamidullâh’ın mütercime yazdığı 27 Eylül 1967 tarihli mektubun metnidir. (Mustafa Kara, Metinlerle Günümüz Tasavvuf Hareketleri, s. 542-543’ten naklen.)</p>
<p><strong>Rıhle Dergisi (14. Sayı)</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-dinin-deruni-ciheti-ozu-ve-kalbi-derinligidir/">“Tasavvuf; dînin derûnî ciheti, özü ve kalbî derinliğidir”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-dinin-deruni-ciheti-ozu-ve-kalbi-derinligidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam&#8217;ın En Büyük Düşmanı:Pozitivizm</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamin-en-buyuk-dusmanipozitivizm/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamin-en-buyuk-dusmanipozitivizm/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2015 14:24:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'ın En Büyük Düşmanı:Pozitivizm]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe Ekollerinin Ortak Zaafı]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Nuri Topbaş]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat'ı Götürosan Sanatkarı da Gör]]></category>
		<category><![CDATA[Su Her Zaman 100 Derecede Buharlaşmayabilir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6448</guid>

					<description><![CDATA[<p>Pozitivist felsefeye göre; bir laboratuvar tecrübesinde duyu organları tarafından müşâhede edilemeyen hiçbir şeyin hakîkati yoktur. Dolayısıyla hakîkat, sadece laboratuvar tecrübesiyle ispatlanabilen ve beş duyu ile kontrol edilebilen keyfiyetlere mahsustur. İslâm ise beş duyunun idrakten âciz kaldığı “gayb”a da îmânı emrettiğinden, onun en büyük hasmı pozitivist felsefelerdir. Dînin mücerred hakîkatlerini reddeden bütün materyalist felsefelerin görüşleri “pozitivizm”e [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamin-en-buyuk-dusmanipozitivizm/">İslam’ın En Büyük Düşmanı:Pozitivizm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<header class="post-header cf">
<h1 class="post-title"></h1>
</header>
<div class="post-container cf">
<div class="post-content-right">
<div class="post-content description">
<blockquote><p><strong>Pozitivist felsefeye göre; bir laboratuvar tecrübesinde duyu organları tarafından müşâhede edilemeyen hiçbir şeyin hakîkati yoktur. Dolayısıyla hakîkat, sadece laboratuvar tecrübesiyle ispatlanabilen ve beş duyu ile kontrol edilebilen keyfiyetlere mahsustur. İslâm ise beş duyunun idrakten âciz kaldığı “gayb”a da îmânı emrettiğinden, onun en büyük hasmı pozitivist felsefelerdir.</strong></p></blockquote>
<p>Dînin mücerred hakîkatlerini reddeden bütün materyalist felsefelerin görüşleri “<strong>pozitivizm</strong>”e dayanır. Pozitivist felsefe, hakîkate ulaşmak için yalnızca “<strong>havâss-ı hamse</strong>”yi yani beş duyu organını bilgi kaynağı olarak kabul eder.</p>
<p>Pozitivizm, kendisiyle tezat hâlinde bulunan iki temel esâsa dayanır. Bunların biri “<strong>küllîlik</strong>” diğeri ise “<strong>zarûrîlik</strong>” prensibidir. Küllîlik prensibi şudur:</p>
<p>Tabiî varlıklardan birine âit bir hususiyet, kâinatta küllîdir. Meselâ laboratuvarda normal basınç altında saf bir suyu ısıtsanız; o su, belli bir harâret derecesine ulaşınca buharlaşır. Bu sıcaklık derecesini âlimin biri 100 rakamıyla ifâde ederek suyun buharlaşması için birim oluşturmuştur. Ve bütün suların aynı harâret derecesinde buharlaştığı iddiâ edilir. Diğer fizikî gerçekler de pozitivist anlayışa göre böyle gerçekleşir.</p>
<p><a href="http://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2014/06/deneynew.jpg" rel="prettyPhoto"><img loading="lazy" decoding="async" class="hc aligncenter wp-image-7632 size-full no-display appear" src="http://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2014/06/deneynew.jpg" alt="deneynew" width="750" height="350" /></a></p>
<p><strong>SU HER ZAMAN 100 DERECEDE BUHARLAŞMAYABİLİR</strong></p>
<p>Hâlbuki laboratuvarda ancak sınırlı miktarda su numuneleri tecrübe edilebilir. Bu isterse binlerce numune olsun. Geride daha tecrübe edilmemiş sonsuz su olduğu hâlde pozitivist; “<strong>Bütün sular 100 derecede buharlaşır.</strong>” der. Fakat bu, onlar için bir tezattır. Zira laboratuvar tespitinden geçmemiş bir hükmün doğruluğunu kabul etmezler. Buna rağmen onlara;</p>
<p>“–<strong>Siz bütün suları tecrübe etmeden nasıl böyle söylüyorsunuz?</strong>” diye sorulduğunda da şu cevâbı verirler:</p>
<p>“–<strong>Bütün suları tecrübe etmek imkânsız olduğundan, belli sayıda suları tecrübe ettikten sonra, onların hep aynı gerçeğe tâbî olduğunu görünce, zihin laboratuvarına dönerek bu gerçeği umûmîleştirebiliriz.</strong>”</p>
<p>Hâlbuki dînî gerçeklerin kabûlü de aynen bunun gibidir. Dindar insanlar da müşâhede sahasına giren, yani beş duyu ile kavranabilen dînî emirlerdeki akla uygunluğun teselsül edip gittiğini görünce, bu mâkuliyetin akıl erdiremedikleri meselelerde de devam edeceğini kabul ve tasdik ederler.</p>
<p><a href="http://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2014/06/thinknew.jpg" rel="prettyPhoto"><img loading="lazy" decoding="async" class="hc aligncenter wp-image-7638 size-full no-display appear" src="http://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2014/06/thinknew.jpg" alt="thinknew" width="750" height="350" /></a></p>
<p><strong>FELSEFE EKOLLERİNİN ORTAK ZAAFI</strong></p>
<p>Meselâ, Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kudretiyle mahlûkâtı nasıl yaratıp yaşattığına dâir sayısız hâdiseyi görüp tefekkür eden bir insan, O’nun bütün canlıları ölümünden sonra tekrar diriltmeye de kâdir olduğunu anlamakta zorlanmaz. Yine Cenâb-ı Hakk’ın, yarattığı hiçbir canlıyı ihmâl etmediğini ve ayrı ayrı hepsinin rızkını verdiğini müşâhede eden bir insan, O’nun bütün kullarının âhiretteki hesâbını görmeye de kâdir olduğunu idrâk eder. Bunun gibi müşâhede edebildiği gerçeklerden hareketle, müşâhede edemediği gerçekler hakkında da bir kabul ve tasdîke ulaşır.</p>
<p>Pozitivistler de bu keyfiyeti kendileri için tabiî kabul ettikleri hâlde, dindarlar için gayr-i aklî sayarak bütün metafizik gerçekleri reddederler. Böylece kendileriyle tezada düşerler.</p>
<p>Esâsen bu tezat, tevhîd inancına karşı olan bütün felsefî ekollerin ortak zaafıdır. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, feylesofların ilâhî hakîkatler karşısında içine düştükleri bu tenâkuzu şöyle ifâde eder:</p>
<blockquote><p><strong><em>“Ne şaşılacak şeydir ki bu kimseler, düşünürken insan zihninin hata yapmasını engelleyen mantık ilmini öğrenmek için bir ömür tüketir, bu konuyu en ince ayrıntılarına kadar öğrenirler. Fakat Allâhʼın Zâtʼı, sıfatları ve fiilleri gibi en önemli konulara geldikleri zaman, kendilerini kaybeder, mantık ilmini unutur, saçma sapan şeyler söylemeye başlarlar. Bunların hâli, yıllarca harp aletlerini hazırlamak­la meşgul olup da harp vakti geldiğinde kendini kaybedip silâhla­rı kullanmayı unutan kimsenin hâline benzemektedir.”</em></strong><a href="http://www.islamveihsan.com/islamin-en-buyuk-dusmani.html#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p></blockquote>
<p>Pozitivist düşüncenin ikinci mühim esası “<strong>zarûrîlik</strong>” prensibidir. Pozitivistler, maddelerde mevcut olan hususiyetleri ve bunlar arasındaki farkları, laboratuar tecrübeleri ile îzah edemedikleri hâlde, bunları “<strong>zarûriyât</strong>” deyip kabul ederler.</p>
<p>Hâlbuki pozitivistlere göre her hüküm, laboratuar tecrübesi ile ispat edilmek zorunda olduğu için, varlıkların yaratılıştan gelen husûsiyetlerini bir “<strong>ön kabul</strong>”le peşinen benimsemeleri de kendileri için apaçık bir tezattır.<a href="http://www.islamveihsan.com/islamin-en-buyuk-dusmani.html#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Meselâ pozitivistler, değişik maddelerdeki buharlaşma, özgül ağırlık veya dış tesirlere gösterdikleri reaksiyon farklarını, yalnız tespitle iktifâ ederler fakat bunların sebeplerini araştırmazlar. Çünkü yaratılış hikmeti, onların alâkaları dışındadır. Bunun üzerinde tefekkür etmezler. İslâm ise bu husûsiyetleri, bütün varlıkların yaratılış gâyesine uygun bir “<strong>ilâhî tâyin ve tanzim</strong>” hikmetiyle îzah eder.</p>
<p><a href="http://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2014/06/flower.jpg" rel="prettyPhoto"><img loading="lazy" decoding="async" class="hc aligncenter wp-image-7639 size-full no-display appear" src="http://www.islamveihsan.com/wp-content/uploads/2014/06/flower.jpg" alt="flower" width="750" height="350" /></a></p>
<p><strong>SANATI GÖRÜYORSAN, SANATKARI DA GÖR!</strong></p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm, “<strong>kâinat</strong>” kitabını okuyan her mü’mine;</p>
<p>“<strong>Yaratan Rabb’inin adıyla oku!</strong>” (el-Alak, 1) tâlimâtını verir. Yani kâinatta sergilenen ilâhî esmâ, sıfat ve kudret tecellîlerini görüp eserden müessire, sanattan sanatkâra, yaratılandan Yaratan’a aklen ve Kalben intikâli emreder. Kâinâta kâinat için değil, onun Yaratan’ı için bakmayı telkin eder.</p>
<p>Materyalist felsefe ise, mevcudâta mevcudat için bakar. Yani varlıkları -Yaratıcı’sını göz ardı ederek maddeci bir nazarla seyreder. Sanatı gördüğü hâlde sanatkârı görmek istemez, esere bakıp müessirini düşünmekten kaçınır. Bu da materyalist felsefelerin kâinâta bakışındaki kısırlık ve noksanlığa mukâbil, İslâm’ın bakışındaki genişlik, derinlik ve mükemmelliğin bir misâlidir.</p>
<p>Ayrıca İslâm nazarında yegâne mutlak ve vâcib varlık Cenâb-ı Hak’tır. Allah’tan gayrı bütün varlıklar, varlıklarını O’na borçludurlar. Dolayısıyla “<strong>insan</strong>” da mutlak değil, mukayyed bir varlıktır.</p>
<p><strong>FİLOZOF DA OLSAN “KUL”SUN</strong></p>
<p>Dîne dayanmaksızın hakîkati bulacağını iddiâ eden felsefeler ise insanı merkeze alır ve onu mutlak realite olarak görür, diğer varlıkları onun ekseninde ve ona bağlı olarak değerlendirmeye kalkışır. Dünya benim etrafımda dönüyor, dercesine enâniyet Firavun’unu ve kibir Nemrud’unu kamçılayarak âdeta:</p>
<p>“<strong>(Rasûlüm!) Hevâ (ve heves)ini tanrı edinmiş kimseyi gördün mü?..</strong>” (el-Câsiye, 23) âyet-i kerîmesinde zemmedilen bedbahtların bir misâlini teşkil ederler. Beşer olmanın tabiatında mevcut bulunan hatâ, nisyan, acziyet, zaaf, ihtiyaç ve fânîlik gibi noksanlıkların üstüne bir perde çekip insana “<strong>kul</strong>” olduklarını unutturmak isterler. Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiği hayat ve dünya nîmetlerini, tabiata ve tesâdüfe hamletme basitliğine düşerek, Hakk’a kulluk ve şükür kapısını kapatmaya çalışırlar. Bütün bunlarınsa, insanoğlunun apaçık düşmanı olan şeytanın en büyük gâyesi olduğu mâlûmdur.</p>
<p>Din karşıtı bütün fikirlerin esâsını teşkil eden pozitivist felsefenin, hayatın bütün sahalarına şâmil olmak üzere birer şûbesi teşekkül etmiştir. Meselâ komünizm iktisâdî hayata, Freudizm cinsî temâyüllere… tatbik olunmak sûretiyle ortaya çeşitli İslâm karşıtı nazariyeler konulmuştur. Bunların hepsi pozitivist telâkkîye dayanmaları, pozitivizm ise hakîkate ulaşma kaynağı bakımından noksan olması sebebiyle merduttur ve bunların İslâm karşıtlığı, kendileri için bir tezat ve mantıksızlıktır.</p>
<p><a href="http://www.islamveihsan.com/islamin-en-buyuk-dusmani.html#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<hr />
<p><a href="http://www.islamveihsan.com/islamin-en-buyuk-dusmani.html#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <em>Mektûbât</em>, c. III, 23. Mektup.</p>
<p><a href="http://www.islamveihsan.com/islamin-en-buyuk-dusmani.html#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bkz. <em>İslâm Dünya Görüşü</em>, sf. 46, 269.</p>
<p><strong>Kaynak: İslam Nazarında Akıl ve Felsefe, Osman Nuri Topbaş, 128 Sayfa, Erkam Yayınları, 2013</strong></p>
<p>islamveihsan.com&#8217;dan alıntılanmıştır&#8230;</p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamin-en-buyuk-dusmanipozitivizm/">İslam’ın En Büyük Düşmanı:Pozitivizm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamin-en-buyuk-dusmanipozitivizm/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
