<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ortadoğu | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ortadogu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 11 Dec 2017 21:22:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ortadoğu | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kudüs’e Acizler Ağlasın!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuduse-acizler-aglasin/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuduse-acizler-aglasin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Dec 2017 21:22:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs’e Acizler Ağlasın!]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19417</guid>

					<description><![CDATA[<p>ABD ve İsrail’in ne yapmak istediği belli. Peki, İslam dünyası Kudüs için ne yapıyor? İsrail işgalinden beri İslam&#8230; Amerikan Başkanı Trump’ın Kudüs ile ilgili talihsiz kararı dikkatleri uzun bir aradan sonra yeniden Kudüs’e çevirdi. Uzun bir aradan sonra diyorum, zira Suriye, Yemen, Irak ve Libya iç savaşları Orta Doğu’da dikkatleri bu ülkelere yöneltmişti. İslam dünyası [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuduse-acizler-aglasin/">Kudüs’e Acizler Ağlasın!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kuduse-acizler-aglasin/thumbs_b_c_568980dff9f70248357bcc8837fa2c76/" rel="attachment wp-att-19418"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19418" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/thumbs_b_c_568980dff9f70248357bcc8837fa2c76.jpg" alt="" width="1024" height="576" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/thumbs_b_c_568980dff9f70248357bcc8837fa2c76.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/thumbs_b_c_568980dff9f70248357bcc8837fa2c76-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/thumbs_b_c_568980dff9f70248357bcc8837fa2c76-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/thumbs_b_c_568980dff9f70248357bcc8837fa2c76-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></a></p>
<p>ABD ve İsrail’in ne yapmak istediği belli. Peki, İslam dünyası Kudüs için ne yapıyor? İsrail işgalinden beri İslam&#8230;</p>
<p>Amerikan Başkanı Trump’ın Kudüs ile ilgili talihsiz kararı dikkatleri uzun bir aradan sonra yeniden Kudüs’e çevirdi. Uzun bir aradan sonra diyorum, zira Suriye, Yemen, Irak ve Libya iç savaşları Orta Doğu’da dikkatleri bu ülkelere yöneltmişti. İslam dünyası bu yüzden Kudüs ve Filistin’i unutmuştu.</p>
<p>İsrail de bu “unutulmuşluğu” fırsata çevirmek istiyor. Müslümanların dikkati başka yönlere çevrilmişken, İslam ülkeleri İslam topraklarında birbirleriyle kıyasıya savaşırken, uzun zaman önce işgal ve ilhak ettiği Kudüs’teki işgaline meşruiyet kazandırmak istiyor. ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasının bu meşruiyet için önemli bir adım olduğunu düşünüyor.</p>
<p>İç siyasette iyice köşeye sıkışmış olan Trump için ise, bu zor durumdan kurtulmak için her türlü destek ve dikkatleri dış politikaya yöneltecek gelişme önemliydi. Kuzey Kore sorunu çerçevesinde yaşanan krizin Trump’ın üzerindeki baskıyı hafifletmediği görülüyor. Ülke içerisinde etkili kesimlerin desteğini alabileceği bir dış politika adımına ihtiyacı vardı. İran ve Filistin konusunda atacağı adımların ABD’deki çok güçlü İsrail lobisinin desteğini sağlama konusunda işe yarayacağını biliyordu. Bu adımlar baştan beri İslam dünyası ve Müslümanlara karşı söylemiyle de uyum gösterecekti zaten.</p>
<p>ABD ve İsrail’in ne yapmak istediği belli. Peki, İslam dünyası Kudüs için ne yapıyor?</p>
<p>İsrail işgalinden beri İslam dünyasının Kudüs için ne yaptığına bakarsak, şimdi de pek fazla bir şey yapamayacağını görürüz. Bunun iki önemli nedeni var.</p>
<p>Birincisi, İslam dünyasında askerî ve ekonomik açıdan ABD-İsrail ekseni ile mücadele edebilecek bir ülke yok. Ancak birlikte hareket etmeleri durumunda İslam ülkeleri ABD ve İsrail’in fütursuz güç politikası ile Kudüs ve Filistin’in diğer bölgelerindeki oldubittilerine karşı koyabilirler. Orta Doğu’nun bugünkü hâli ise Müslüman ülkelerin birlikten ne kadar uzak olduklarının açık göstergesi.</p>
<p>İkincisi ise, İslam dünyasında Kudüs için mücadele etmek isteyenlerin sayısı her geçen gün azalıyor. Müslümanların üzerine serpilmiş ölü toprağı Suriye, Yemen, Irak ve Libya iç savaşlar yüzünden artık iyice ağırlaştı. Bu savaşlarda yaşananlar ve DEAŞ, El Kaide ve FETÖ örgütlerinin İslam’ı kirli hesaplarına alet etmeleri nedeniyle İslam’ın özünü oluşturan cihat ve tebliğ gibi kavramlar kirletildi.</p>
<p>Cihat algısı bozulan Müslümanlar ise artık ilk kıblesi Kudüs için mücahede etmesi gerektiğini kavrayamaz hâle geldiler. Kudüs’ün Müslümanlara değil, aslında Müslümanların Kudüs’e muhtaç olduğunu görmekten aciz olan insanların, İslam’ın üç kutsal şehrinden biri ellerinden çalınırken gereken tepkiyi göstermesi de beklenemezdi zaten.</p>
<p>“Kudüs için yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Amerika ve İsrail’in gücü karşısında ne yapabiliriz ki?” diyenleri bir kenara bırakalım.</p>
<p>Aslında Kudüs için yapabilecek çok şeyimiz var.</p>
<p>Her şeyden önce Kudüs’ün onuru için işgale direnen Filistinli kardeşlerimize güçlü bir şekilde destek vermekle başlayabiliriz. Bu destek sadece dua ile değil, aynı zamanda Filistinlilere yardım götüren yardım kuruluşlarına bağışlarla olmalı.</p>
<p>Bunların yanında ABD’nin bu kararını, İsrail’in işgalini ve ilhakını tanımadığımızı en yüksek sesle haykırmamız da çok önemli. Bu, Müslümanların Filistin toprakları üzerindeki hak iddiasını diri tutacaktır ve gün gelip de güç dengeleri değiştiğinde bu toprakları devralmalarının meşruiyetini sağlayacaktır. Unutmayalım, 12. Yüzyılda Kudüs’ü ele geçiren Haçlıların kurduğu krallığın hâkim olduğu 90 yıla yakın süre boyunca Müslümanlar Kudüs’ü hiç unutmadılar ve en sonunda içlerinden çıkardıkları Selahaddin Eyyubi 1187 yılında Kudüs’ü fethedip tekrar Müslüman şehri yaptı.</p>
<p>Kudüs, Filistinlileri diri tuttuğu gibi bütün Müslümanları diriltmeli.</p>
<p>Müslümanların mezhepsel, etnik ve sınıfsal kavgalarını bir kenara bırakıp birlik olmaları için Kudüs yeniden altın bir fırsat sunuyor. Müslümanlar, Kudüs için bir araya gelmeyi başarabilirlerse, Yemen’de, Suriye’de, Libya’da birbirlerini katletmeyi sona erdirmek için bir şans yakalayabilirler.</p>
<p>Kudüs’ün maruz kaldığı saldırı bile Müslümanları bir araya getiremiyorsa, Kudüs’ün ardından Bağdat, Tahran, İstanbul, Kahire, Şam ve Mekke’yi de kaybetmeye hazır olmalılar.</p>
<p>[Türkiye, 9 Aralık 2017]</p>
<p>Kemal İnat</p>
<p>SETAV</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuduse-acizler-aglasin/">Kudüs’e Acizler Ağlasın!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuduse-acizler-aglasin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Daeş Sonrası Ortadoğu ve Yeni Dengeler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/daes-sonrasi-ortadogu-ve-yeni-dengeler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/daes-sonrasi-ortadogu-ve-yeni-dengeler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Oct 2017 21:21:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Barzani]]></category>
		<category><![CDATA[Daeş]]></category>
		<category><![CDATA[Daeş Sonrası Ortadoğu ve Yeni Dengeler]]></category>
		<category><![CDATA[Esed]]></category>
		<category><![CDATA[Haşdi Şa'bi]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Ali Büyükkara]]></category>
		<category><![CDATA[Necef]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Pyd-Ypg]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye’de Yeni Durum]]></category>
		<category><![CDATA[Trump]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=17979</guid>

					<description><![CDATA[<p>DEAŞ, yaptıklarıyla Ortadoğu’yu tam anlamıyla parçaladı. Daha doğru bir deyişle, operasyonlarıyla bölgenin bölüşülmesinin alt yapısını hazırladı. Bölüşüm ise ABD, Rusya, İran adına onların bölgedeki vekilleri tarafından yapıldı. Prof. Dr. Mehmet Ali BÜYÜKKARA İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Irak-Şam İslam Devleti (DEAŞ) lideri Ebubekir el-Bağdadi’nin 2014 Ramazan’ında Musul’da hilafeti ilanının üzerinden tam üç yıl geçti. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/daes-sonrasi-ortadogu-ve-yeni-dengeler/">Daeş Sonrası Ortadoğu ve Yeni Dengeler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h4><strong><a href="http://ilimcephesi.com/daes-sonrasi-ortadogu-ve-yeni-dengeler/daes-deas-isid-550x330/" rel="attachment wp-att-17981"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17981" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/daeş-deaş-işid-550x330.png" alt="" width="550" height="330" /></a></strong></h4>
<h4><strong>DEAŞ, yaptıklarıyla Ortadoğu’yu tam anlamıyla parçaladı. Daha doğru bir deyişle, operasyonlarıyla bölgenin bölüşülmesinin alt yapısını hazırladı. Bölüşüm ise ABD, Rusya, İran adına onların bölgedeki vekilleri tarafından yapıldı.</strong></h4>
<p><em><strong>Prof. Dr. Mehmet Ali BÜYÜKKARA</strong></em></p>
<p><em>İstanbul Şehir Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi</em></p>
<p>Irak-Şam İslam Devleti (DEAŞ) lideri Ebubekir el-Bağdadi’nin 2014 Ramazan’ında Musul’da hilafeti ilanının üzerinden tam üç yıl geçti. Kısa zamanda en az bir Ürdün ülkesi kadar toprağa ve nüfusa hükmeder hale gelen DEAŞ’in bölgede kalıcı olup olmayacağı, Suudi Arabistan’ın kuruluşunda olduğu gibi tedricen ılımlılaşarak yarı- madanın kuzeyindeki parçalanmış alanda Sünnileri temsil eden bir devlet haline gelip gelmeyeceği yorumların konusu oldu. Tabi böyle bir şey gerçekleşmedi. Tam aksine DEAŞ, yaptıklarıyla Ortadoğu’yu tam anlamıyla parçaladı. Daha doğru bir deyişle, operasyonlarıyla bölgenin bölüşülmesinin alt yapısını hazırladı. Bölüşüm ise ABD, Rusya, İran adına onların bölgedeki vekilleri tarafından yapıldı. En çok zarar gören kesim Sünniler oldu. Bunun iyi bilinen hikayesi bu yazının konusu değil. Burada DEAŞ sonrası yeni durumu mümkün olduğunca özetle izah etmeyi amaçlıyoruz.</p>
<p><strong>Irak’taki Dengeler</strong></p>
<p>İlk önce Irak’ın doğusundaki Enbar eyaletinde etkisizleştirilen DEAŞ, akabinde aslında bu örgütü bir devlet yapısına dönüş- türen Musul şehrinden ve stratejik öneme sahip Telafer’den uzaklaştırıldı. Bu zaferi sağlayan güç, Irak ordusu ve onunla koordineli çalışan paramiliter Haşdi Şa’bi kuvvetleriydi. Orduya destek ABD’den, Haşd birliklerine ise İran’dan geldi. Peşmerge de yer yer operasyonlara dahil oldu. Sivil kayıpların olması kaçınılmazdı. ABD’nin destek hava bombardımanı asker-sivil ayrımı yapmayan bir yoğunlukta cereyan etti. Musul’un geri alındığı 10 Temmuz’dan itibaren iki ay içinde bu şehirde sadece enkaz altından 2100 ceset çıkarıldı. En az 500 kadar cesedin daha toprak altında olduğu bildiriliyor. Resmi rakamlarda savaş boyunca kaydedilen sivil kayıplar 430 kadar gösterilse de, gerçek sayı bunun çok fazla üzerinde. DEAŞ’le savaşta en çok endişe edilen husus, ahalisi Sünni olan bu şehirlerde Şii askeri birliklerce yapılacak katliam ve kötü muameleydi. İntikam duygusu ve mezhepçiliğim körüklediği bu türden olaylar basına yansıdı. Fakat mesela Telafer için Türkiye’nin başlattığı uluslararası baskı, görünen o ki mezalimi asgari seviyede tuttu. Sistematik bir kırım yapıldığına dair henüz elimizde yeterli malumat yok. Haşdi Şa’bi bir İran projesiydi. İran’ın adamı Maliki’nin başbakanlığı sona ermiş olsa da Haşd milisleri üzerinden İran’ın, Irak’ın geleceğine ipotek koyması Sünnisi ve Şiisiyle Irak siyasetinin önemli bir kesimi tarafından ciddi bir risk olarak görülüyor. DEAŞ sonrasında Haşdi Şa’bi’nin misyonunun ne olacağı, en az 100-150 bin kişilik milis gücüne sahip bu oluşuma Irak’ın yeni Hizbullah’ı olma misyonu mu verileceği önemli sorular olarak önümüzde. DEAŞ’le mücadele gayesiyle Haşd’in çıkış fetvası 2014’de Necef’in büyük ayetullahı Sistani tarafından verilmişti. Ancak Sistani ve Necef havzası, Kum havzasının velâyet-i fakih anlayışına baştan beri karşıydı ve bu durum İran’ın Irak üzerinde kurmak istediği tehakkümün önünde en büyük engeldi. DEAŞ karşısındaki zaferi tebrik için İran dini lideri Hameney’i de temsilen Irak’a gelen Ayetullah Şahrudi’nin bu ziyareti İran diplomasisi için bir ba- şarısızlık hikayesi oldu. İran yanlısı politikacılardan başka muhatap bulamadı.</p>
<p>Necef’e geldiğinde ne Sistani’den ne de havzanın diğer büyük alimlerinden randevu alabildi. Aslen Necefli ve çifte vatandaşlığı bulunan Şahrudi’nin ismi hem İran’da Hamaney’in hem de Irak’ta Sistani’nin halefi olarak geçiyor. Mukteda es-Sadr’ın bile onunla görüşmek istememesi, Necef’in Şahrudi’nin şahsında İran’a ve rakibi olan Kum havzasına bir tavrı olarak değerlendiriliyor. Mukteda es-Sadr’ın Suudi Arabistan’a ve arkasından Birleşik Arab Emirlikleri’ne yaptığı ziyaret de aynı bağlamda ele alınmayı hak ediyor. DEAŞ’in artık bulunmayaca- ğı bir konjonktürde İran’a daha az ihtiyacı olan Irak, Trump yönetiminden de ümit edilen destekle birlikte yeni dönemde kendi ayakları üzerinde durmanın yollarını arıyor. Bu süreçte önemli bir siyasi-dini figür olan Sadr’ın bu ziyaretleri, İran’dan bağımsız bir politika arayı- şına işaret ettiği gibi, tüm etnik ve mezhebi bileşenleriyle eskisi gibi büyük ve birleşik Irak ideali adına siyasette kendine daha geniş bir yer açmayı hedefliyor. Suudi Arabistan’ın ise, “destek vermekle” suçlandığı DEAŞ’in artık olmadığı bu yeni dönemde, bu suçlamanın sahiplerinden biri olan Irak’la ilişkilerini düzeltmek istemesi ve bu adımla İran karşısında “bir tık” da olsa avantaj elde etmesi anlaşılır bir politik hamle olarak gözüküyor. Uzun yıllardır kapalı olan sı- nır kapısının açılması, Necef’e konsolos gönderilmesi önemli gelişmeler sayılmalı. Suudi rejiminin Trump’la rahatlaması bu adımı atmasını kolaylaştırdı. Hatta İran’ın bölgesel izolasyonu adına muhtemelen teşvik bile gördü. Irak Şiası’nın ve siyasetinin Sadr’lar kadar önemli diğer bir grubu olan Hakim ailesinden Ammar el-Hakim’in İslam Yüksek Konseyi’nden aynı günlerde ayrılması ve kendi partisini kurduğunu açıklaması yine İran’dan bağımsız bir yeni Irak siyasetine özlemi ve talebi çağrıştırıyor. 1980’lerin başında İran himayesinde kurulan bu büyük Irak Şii partisinin, el-Hakim’in ayrılmasıyla çözülmeye doğru gideceği öngörü- lüyor. Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi tarafından 25 Eylül tarihinde yapılması beklenen bağımsızlık referandumu da konumuzu ilgilendiriyor. DEAŞ’le mücadelede bedel ödemek suretiyle ve bu süreçte Bağdat hükümetinin düşmüş olduğu acziyetten de yararlanarak hakimiyetini Kürtlerin yaşadıkları bölgelerin dışına taşımayı ba- şaran Barzani yönetimi, DEAŞ sonrasında Şii, Sünni ve Kürtlerin ayrı ve bağımsız şekilde “barış içinde” yaşayacakları üçe bölünmüş bir Irak tahayyül ediyor. “Yüzyılda bir gelen fırsatın kapıya dayandığı” kanaatindeki Barzani, Kerkük gibi tartışmalı yerlerin statüsünü de referanduma konu yapıyor. Kürtlerin diğer siyasi odakları bu adımın zamansız olduğu kanaatindeler. İran ve Türkiye en başından itibaren bu kararın milli güvenliklerine tehdit oluşturduğunu açıkladılar.</p>
<p>ABD ve Rusya ise kısık sesle de olsa bunun DEAŞ merkezli mevcut sorunları daha da karmaşık hale getireceğini belirttiler. İsrail ise tam tersine referandumu desteklediğini açıkladı. Siyonist yönetim hem Irak’ta hem de Suriye’de küçük devletçikler görmek istediğini hiç saklamadı. Kolay ittifak kuracağı Kürt siyasetini bağımsızlığa teşvik etmesi kimseyi şaşırtmadı. Bu yazı yazıldığında, referandumun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği daha belli değildi. Ancak yapılsa bile, bunun ciddi bir siyasi sonucu en azından kısa vadede olmayacak. Tarih yaklaştıkça Kürdistan yönetimi üzerinde baskılar yoğunlaşıyor ve referandumun ertelenme ihtimali artıyor. Bağdat yönetiminin özellikle söz konusu zengin petrol bölgelerinde bir oldu-bittiye razı olmayacağı çok açık. Başbakan Abadi askeri müdahalenin seçenekler arasında olduğunu ilan etti. DEAŞ’le hesaplaşmasını büyük ölçüde tamamlamış Irak’ın bu defa Kürtlere yönelmesi ve bir Arap-Kürt savaşının gerçekleşmesi uzak bir ihtimal görünmüyor. Böyle bir krizin arifesinde “dost” İran’dan “bağımsızlaşmanın” en azından bazı Iraklı siyasiler için konuşursak hayli erken ve aceleyle belirlenmiş bir strateji olduğu gözlerden kaçmıyor.</p>
<p><strong>Suriye’de Yeni Durum</strong></p>
<p>PYD-YPG’nin operasyonlarıyla doğu cenahında, Türkiye’nin Fırat Kalkanı harekatıyla batı cenahında Suriye-Türkiye sı- nırından güneye itilen DEAŞ, ABD-YPG koalisyonu karşısında başkenti Rakka’daki direnişinin son demlerini yaşıyor. Musul’da olduğu gibi, ABD’nin vurucu hava desteği sivil kayıpları en üst seviyelere taşıdı. Daha gü- neyde, Irak sınırına doğru uzanan Deyrizor koridorunda ise sanki bir yarış izleniyor. İran destekli rejim kuvvetleri batıdan, ABD destekli YPG-SDG kuvvetleri ise kuzeyden ilerleyerek DEAŞ’in Deyrizor kuşatmasını kırmaya ve şehre ulaş- maya çalışıyor. An itibarıyla rejim kuvvetleri bu yarışta daha önde gözükmekte. Amerika’nın vahşi batısındaki 19. yüzyıldaki petrol yarışını andırır şekilde, bu güçler Suriye’nin en zengin petrol yataklarını rakibinden önce DEAŞ’den alıp sahiplenmenin uğraşı içinde. Dünyanın büyük petrol şirketlerinin üst düzey yöneticilerinin de bölgede olduğu bildiriliyor. ABD’nin, Suriye – Irak sınırını YPG ile kapatmak istemesi, aynı zamanda İran-Irak-Suriye-Lübnan koridorunu kesmeye matuf. Şimdilik durduruldular. Sonrasında ne olur göreceğiz.</p>
<p>Sadece Deyrizor çevresinde yaşanmakta olanlar bile, Suriye savaşının niçin bu kadar uzadığını ve niye gittikçe çetrefilleştiğini bize anlatır nitelikte. Suriye – Lübnan sınırında aktif DEAŞ unsurları ise Hizbullah güçleri tarafından Ağustos sonunda etkisiz hale getirildi. Böylece DEAŞ, beklenildiği gibi İsrail’e bir taş dahi atmadan bölgeden çıkarılmış oldu. İsrailli yetkililer DEAŞ’i Hizbullah’a tercih edeceklerini söylüyorlardı. Suriye’deki savaşında Hizbullah, çok kayıp vermesine rağmen eşsiz tecrübeler kazandı. Bunun Lübnan’da ve İsrail’e dönük karşılığının ileride ne olacağını zaman gösterecek. Hizbullah’la anlaşmaya varan 308 kadar DEAŞ’linin silahları ve aileleriyle birlikte otobüslere bindirilerek Irak sı- nırına gönderilmesi, bu hadisenin en ilginç parçasıydı. Irak devleti bu tahliyeye sert tepki gösterdi. Militanların nereye gittikleri belli değil. “Benim ba- şımdan gitsin de nereye giderse gitsin” stratejisi Irak’ta da uygulandı. Bu nedenle sağ kalan binlerce DEAŞ’linin ne yaptıkları ve nereye gittikleri hususunda askeri ve siyasi otoriteler şimdilik suskun. Bu konu sonraki bir mesele olarak değerlendiriliyor. Deyrizor’da ABD’nin bazı DEAŞ’lileri helikopterlerle tahliye ettikleri şeklindeki Rusların iddiası ise epey yankı buldu. Libya’daki bir DEAŞ şer’îsinin İsrail ajanı çıkmasının hemen ardından ortaya atılan bu iddia, eğer doğruysa, DEAŞ adı altında kimlerin ne oyunlar çevirdiğine güçlü referanslar taşıyor. Kuzeyde neyin olup bittiğinin izini sürmek için ise Kobani ilk çıkış noktası olmalı. Kobani’nin kapısına gelen DEAŞ’i bir şekilde şehre sokmayan PYD-YPG, o günden sonra dünya kamuoyu gözünde yeni Suriye’nin “vazgeçilmez” meşru aktörü haline getirildi. Sonrasında ise Rajova denen geniş bölgeyi fazla direnmeden YPG’ye bırakan bir DEAŞ’i seyrettik. Fırat’ın doğusundan batısına geçerek, en batıda elinde tuttuğu Afrin’e kadar uzanan bir Kürt koridoru peşine düşen YPG’nin yürüyüşü, Türkiye’nin Fırat Kalkanı operasyonuyla durdurulmuştu. Kuşak projesinin ABD patentli olduğu kimseye gizli kalmadı. YPG’yi Türkiye’ye karşı korumaya alan ABD, binlerce tırlık silah hibesiyle YPG şahsında sanki bir ordu yarattı. Askeri üsler kurarak bölgeye yerleşti. Daha sonra da bilindiği gibi YPG ile birlikte Rakka’ya yöneldi. Bu süreçte Türkiye, İran ve Rusya üçlü- sü Astana sürecini başlatarak ABD’ye karşı etkili bir inisiyatif kurmaya çalıştı. Bu inisiyatifin ateşkes konusunda başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. Astana sonrası Suriye muhalefetinin en büyük kaybı, Hama-Humus kırsalı ile Halep şehrinin düşmesi oldu. Bu kayıpların ardından muhalif örgütler ana kuvvetlerini kuzeye, daha müstahkem olan İdlib’e çektiler. Astana’da karar verilen “çatışmazlık bölgeleri”nden en büyüğü olan İdlib, dört milyona yaklaşan nüfusuyla Suriye silahlı muhalefetinin elinde tuttuğu en geniş ve en kalabalık alan. Tabi bu süreçte silahlı örgütler arasındaki ihtilaflar, kanlı iç çatışmaları beraberinde getirdi. Türkiye ile beraber çalışmaya yatkın ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) ve İslamcı eğilimlere sahip Ahrârü’ş-Şâm dışında, kökleri el-Kaide’ye uzanan Tahrîrü’ş-Şâm en etkili çatı organizasyonlar. Tahrîr’in İdlib’te diğer yapıları sindirerek en etkili güç haline gelmesi, ABD ile Rusya’nın bunu tehdit addetmeleri ve müdahale sinyali vermeleri Türkiye’yi harekete geçirdi. ABD’nin bu bahaneyle İdlib’e girmesi ve sonrasında burayı YPG’ye bırakması, Kürt koridorunu ve büyük bir mülteci dalgasını yeniden doğuracağı için, bu ihtimale karşı Türkiye, İdlib meselesini 15 Eylül’deki son Astana toplantısının baş gündemi yaptı ve bu bölgenin emniyeti üzerinde diğer iki aktörle birlikte garantörlük hakkı elde etmeyi başardı. Türk Silahlı Kuvvetleri Reyhanlı’da her an müdahaleye hazır bekliyor. Bunun arkasından YPG’nin elindeki Afrin’e sınırlı bir müdahale de ihtimal dahilinde.</p>
<p><strong>Muhtemel Sonuçlar</strong></p>
<p>Bu minvalde savaşın sanki sonuna yaklaşıldığı söylenirken, DEAŞ sonrasında kazanan aktörün Esed rejimi olduğu açık- ça görülüyor. Silahlı muhalefeti kuzeyde İdlib’e ve birkaç küçük bölgeye sıkıştıran rejim, DEAŞ’le işi bittikten sonra YPG’nin elindeki toprakları geri almak için savaşacağını açıkladı. Bu, ABD-İsrail ve Batı’nın istedi- ği “parçalanmış çok devletli Suriye” tezinin eski kuvvetini kaybetmesi anlamına gelir. Artık Türkiye de Astana sürecinde, YPG faktörünün acil tehdit haline gelmesi dolayısıyla de facto Esed’le iş tutar hale geldi. Esed’li ve belki orta vadede “çeşitli formullerle” Esed’siz bir “birleşik Suriye”, daha olası bir geleceği ifade ediyor. Rusya, Esed’li bir yönetim konusunda İran kadar ısrarcı değil. Halihazırda özellikle Akdeniz’deki menfaatlerini garantilemiş durumda. Suriye’ye müdahalesi meyvesiz kalmadı. En azından meydanı ABD’ye bırakmadı. Bu savaşta ağır bir bedel ödeyen İran için ise aynı şeyi söylemek zor. Küçük bir Şii azınlığa sahip Suriye, kesinlikle bir Lübnan değil. Başında Esed de olsa, bu ülkeyi Irak kadar bile domine etmesi zor. Azla yetinmek zorunda. Türkiye ise Suriye’de yakın vadede arzu ettiği gibi bir yönetim göremeyecek. Eğer gerçekleşirse, Suriye’nin toprak bütünlüğü belki tek kârı olacak. PYD-YPG hesaba katıldığında, bunun “zarardan elde edilmiş bir kâr” olduğunu not etmek lazım. PYD-YPG’nin kaderi büyük ölçüde ABD’nin elinde. DEAŞ’in ardından yüzüstü bırakılması muhtemelen mukadder. Ancak “kimliksiz” Suriye Kürtlerinden “kimlikli” bir Suriye Kürt siyaseti ve silahlı hareketi ortaya çıktı. Bunun etkileri bölgede kalıcı olur ve bu kazanım tabii ki PKK’nın hanesine yazılır. YPG ve ABD şimdiye kadar birlikte kazandılar. DEAŞ sonrasında Suriye üzerindeki programını bu defa “cihatçıla- 15EKİM 2017 rı” bahane ederek sürdürmeyi deneyebilirler. ABD’nin Rusya ve rejimle kapışması, sahada değil muhtemelen masada ger- çekleşir. Devrimi başlatan ana aks üzerindeki Suriye Muhalefetine gelirsek, masada Türkiye, Rusya ve ABD himayesinde özgürlük, eşitlik ve demokrasi adına ne kadar bir dönüşümü garanti edebilecekler? Rejim de- ğişmedikçe, ödenen bedelin çok altında bir neticeyle karşılaşacaklarının sanırız farkındalar. Fakat bu altı yıllık çok yorucu badire sonrasında, ayakta kalsa bile Esed’in Suriye’ye bir hayır getirmeyeceğini tüm taraflar biliyor. Rejim bazı palyatif “gü- zelliklerle” donatılsa bile, güven vermekten çok uzakta olacak ve daima “alternatifler” üzerinde durulacak. “Cihatçılar” adı verilen ve önemli bir kısmını yabancı savaşçıların oluşturduğu el-Kaide ekseninde veya ona yakın ideolojideki yapılar aslında savaş tecrübeleri ve örgütlülükleriyle devrimin ilk yıllarında rejimin geriletilmesinde başat rol oynadılar. Fakat bu trendin, daima devrimin asıl sahibi olarak kendisini görmesi ve ideolojisini tek çözüm olarak diğer gruplara dayatmaya çalış- ması, Suriye silahlı muhalefeti için hiçbir zaman kabul edilir olmadı. Bilhassa iç ihtilaflarda yer yer “deaşvârî” yöntemleri uygulaması ciddi güven sorunu yarattı. Bu durum, altı yılın sonuna gelindiğinde onca güç ve ideolojik donanımlarına rağmen muhalefet içinde niçin kuşatıcı bir pozisyona gelemediklerini bizi açıklıyor. Bilakis bölücü bir faktör olarak işlev gördükleri anlaşılıyor. Çoğunluğu İdlib’te olan bu yapıların Astana sürecinde örgütsel yapılarını dağıtarak, kurulması tasarlanan ortak güvenlik gücüne ve sivil yönetime katılmaları en makul çözüm olarak değerlendiriliyor. Başta yabancılar olmak üzere bilhassa Tahrîrü’ş-Şâm bünyesindeki aşırı unsurların Suriye dışındaki başka alanlara el-Kaide bayrağı altında geçmeleri diğer bir seçenek olarak gözüküyor. Daha önce benzer intikaller dünyanın değişik yerlerinde yaşandı. Tekrarı mümkün görünüyor. Kalanlar ise belli bir süre direniş gösterebilir, Rusya, İran, ABD, YPG hatta Türk güçlerine zayiat verdirebilir. Ancak bu direnişin kalıcı olması çok zor, zira Suriye’nin, etnisite ve aşiret dinamiklerinden beslenmek suretiyle bu tür yapılara koruma sağlayan bir “Taliban’ı” bulunmuyor. İran, Rusya ve ABD’nin, söz konusu yapıların ve DEAŞ hücrelerinin tümüyle gözden kaybolmalarını istemeyecekleri, bu varlık bahanesiyle ülke ve rejim üzerinde vesayetlerini sürdürmeye çalışacakları da şimdiden öngörülebilir.</p>
<p>DEAŞ, meşruiyet kaynağı olarak dünyaya sunduğu “hilafet devleti”ni kaybetti. Bunun anlamı, merkezin kaybolması ve örgüte insan akışının durması demektir. Ancak “vilayetler” adını verdiği dünya üzerindeki çeşitli yerlerde mevcudiyetini sürdürüyor. Halkı müslüman ülkelerde kriz zamanlarında hortlayacak bir “joker” hareketi olma özelliği DEAŞ’in en görünür karakteri olacak. Örneğin bugün Libya’daki iç savaşta doğudaki Hafter hükümeti ile batıdaki Misrata hükümetinin tuttuğu yerlerin tam ortasındaki Sirte’de DEAŞ, her iki tarafın lazım olduğunda diğer tarafa saldırttığı bir oluşum hüviyetinde. Aynı zamanda bu yapı, üçüncü bir taraf olarak Kaddafici güçlere hem sığınak sağlıyor hem de gerektiğinde kullanabilecekleri bir silahlı unsur vazifesi görü- yor. DEAŞ’ın Irak ve Suriye’de “çöllere çekilmesi” sürdürülebilir bir durum değil. Irak ve Suriye’den çıkmayı başaran DEAŞ unsurları içinde, daha çok Batı’dan ve eski Demir Perde’den katılanlar arasında, pişmanlık duyup boşa çıkan önemli bir kesim mevcut. Bu kısmı ve tutuklanıp deport edilenleri hariç tutarsak, ya yakın DEAŞ yapılarına eklemlenmeleri ya da “bir nebze ılımlılaşıp” eski yuvaları el-Kaide’ye dönmeleri beklenebilir. Şunu da not etmek gerekir ki, el-Kaide’nin (ve tabii ki Taliban’ın) “etkisizleştiği”, “uzlaştığı” veya “iç ihtilaflara sü- rüklendiği” çatışma alanlarında daima yeni DEAŞ’lerin çıkma ihtimali bulunacaktır. Öte yandan en son Barselona’da görüldüğü gibi, kendini ifade etme ve ağır bir protesto biçimi olarak gerçekleştirilen sansasyonel “yalnız kurt” eylemlerini, dünyanın neresinde olursa olsun, DEAŞ kendi hanesine yazmaya devam edecektir. Örgütün kritik zorluğu, yeni bir merkez ve liderlik tesis edip edemeyeceğidir. Bunu başaramaması, misyonunu tamamladığı anlamına gelir. Hem Irak hem de Suriye’de maddi ve manevi büyük bir yıkım yaşandı. Mezhepsel, dini ve etnik aidiyetler birbirlerinden keskin biçimde ayrıldı.</p>
<p>DEAŞ sonrası sınırlar ve siyasi ve dengeler nasıl şekillenirse şekillensin, her halükarda on yıllar sürecek zorlu bir rehabilitasyon kaçınılmaz olacaktır. Medeniyetlerin beşiği olan bu bölgede toplumsal bir mutabakatın yokluğu, çok geniş bir coğrafyayı etkileyip rahatsız edecek ciddiyette bir sorundur.</p>
<p>sehir.academia.edu</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="I47xGTPoM7"><p><a href="https://www.kastamonur.com/deas-sonrasi-ortadogu-ve-yeni-dengeler/">DEAŞ Sonrası Ortadoğu ve Yeni Dengeler</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;DEAŞ Sonrası Ortadoğu ve Yeni Dengeler&#8221; &#8212; KASTAMONUR.COM" src="https://www.kastamonur.com/deas-sonrasi-ortadogu-ve-yeni-dengeler/embed/#?secret=I47xGTPoM7" data-secret="I47xGTPoM7" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/daes-sonrasi-ortadogu-ve-yeni-dengeler/">Daeş Sonrası Ortadoğu ve Yeni Dengeler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/daes-sonrasi-ortadogu-ve-yeni-dengeler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ortadoğu ve Anglosaksonlar-2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Oct 2017 12:36:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Anglosaksonlar]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[Geleneksel Islam]]></category>
		<category><![CDATA[Ingiliz]]></category>
		<category><![CDATA[Küresellik]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalist]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Medrese]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu ve Anglosaksonlar]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodern Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=17431</guid>

					<description><![CDATA[<p>X Anglosaksonlar başlangıçtan itibaren emperyal bir liderlik peşinde olmuşlardır. Dışarıya, bu nedenle sadece “gentleman”liği, futbolu ya da “İngiliz kumaşı”nı ihraç etmediler; bunlarla beraber “savaş” da ihraç ettiler. Tarihte rastlanmayan bir şekilde dünyada tek başlarına üstün bir askerî güç olmayı temsil etmeleri; kendi topraklarının dışında sürekli kriz ve savaş çıkarmayı, kültürlerinin ve yaşam tarzlarının bir parçası [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/">Ortadoğu ve Anglosaksonlar-2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3><a href="http://ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/images-21-3/" rel="attachment wp-att-17433"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17433" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-21-1.jpg" alt="" width="400" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-21-1.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-21-1-300x188.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></h3>
<h3>X</h3>
<p class="ilkparagraf">Anglosaksonlar başlangıçtan itibaren emperyal bir liderlik peşinde olmuşlardır. Dışarıya, bu nedenle sadece “gentleman”liği, futbolu ya da “İngiliz kumaşı”nı ihraç etmediler; bunlarla beraber “savaş” da ihraç ettiler. Tarihte rastlanmayan bir şekilde dünyada tek başlarına üstün bir askerî güç olmayı temsil etmeleri; kendi topraklarının dışında sürekli kriz ve savaş çıkarmayı, kültürlerinin ve yaşam tarzlarının bir parçası haline getirdiklerinin göstergesidir. Güce başvurmak Anglosakson geleneğin kullandığı dilin bir yüzünü; bu gücün “ulus inşâ” etmenin imkânı olması da diğer yüzünü ifade eder. 1. Dünya Savaşı’nda İngiltere’nin, 2. Dünya Savaşı’nda Amerika’nın aşırı güç kullanımının kendileri için egemenlik sağlamakta başarılı olması; aynı zamanda yeni bir savaş konseptinin geliştirilmesini sağlamıştır. İngiltere 1914 öncesinin dünya düzenini; deniz gücü, sterling ve Batı dışındaki pazarların kendi girişimcilerine açılmasını sağlayacak şekilde kurmaya çalıştı. Amerika bugün aynı şeyi uzay gücü, dolar ve serbest pazar ekonomisiyle sürdürmekte.</p>
<p>Üstün deniz kuvvetiyle üzerinde hâkimiyet kurduğu İslâm dünyası, İngiltere’nin güçlü bir imparatorluk olarak kendini tanımlamasının hem imkânı olmuş; hem de kendi toplumsal refah ve zenginliğinin birinci kaynağını İslâm coğrafyasından devşirmiştir. Bu devşirme işinin bahis konusu coğrafyanın ulus-devletler haline getirilmesinin bir hasılası olduğunu belirtmeliyiz. İslâm coğrafyasının “Ortadoğu” haline getirilmesinin imkânı, Anglosaksonların aynı zamanda dünya üzerindeki egemenliklerini başından itibaren bu bölgeden sürdürmelerini sağlamış; ama bununla beraber Ortadoğu’nun kurulu düzenine hayati derecede bağımlı bir ilişki içinde olmalarını doğurmuştur. Öte yandan İslâm coğrafyasının Ortadoğu şekline sokulması, her şeyden evvel Anglosaksonları “ulus inşâ edici” tecrübenin sahibi yapmıştır.</p>
<p>Kolonyalist gelenek benzer oluşumları ihtiva eden bir süreci temsil etse de; Anglosaksonların Müslüman toplumlarda ulus-devlet inşâ çabası, yönetim ve egemenliği pekiştirdiğinden, sonu gelmez bir ihtirasa dönüşmüştür. Sadece Hicaz bölgesinin yedi ulus-devlete bölünmesi buna örnek verilebilir. Ulus inşâ edici her çaba nihayette aynı ulusun kendi içinde yeni azınlıklar yaratarak, Bangladeş, Doğu-Timor gibi, yeni bir bölünme şeklinde sürmüştür. Müslümanların bölünmesi ya da her ulus-devlet haline geliş, aynı zamanda Müslüman toplumların istikrarsızlaştırılmalarıyla neticelenmiş; İslâm coğrafyası da bu haliyle Anglosaksonların -bugün olduğu gibi- kolayca doldurabilecekleri bir “vakuma” dönüşmüştür.</p>
<p>Beşiği din veya ideoloji olmayan değerleri var etmek mümkün olmadığı gibi; hiçbir siyasal birlik kendi kültürel köklerini terk ederek ayakta kalamıyor. Eğer Avrupa’ya birlik ve istikrar arayışı açısından bakarsak, bu istikrarın reformasyon döneminden itibaren bozulduğu ya da istikrar arayışının bu dönemden itibaren peşinde koşulan Avrupalı bir ideal olduğunu söyleyebiliriz. Aynı tespit İslâm dünyası için de geçerlidir: Fakat bu önceki dönemlerde her şeyin sorunsuz ve mükemmel olduğu anlamına elbette ki gelmiyor. Hakikatte İslâm coğrafyası “Ortadoğulaşma”ya başladığı günden beri birlik ve istikrarını kaybetmiş durumdadır. Anglosaksonların Ortadoğu”yu dünya egemenliğine imkân açacak bir “merkez” olarak inşâsı, Müslüman toplumların siyasal güç haline gelmemeleri üzerine kurulmuştur. Fakat Anglosakson liderlik ile İslâm dünyası üzerindeki çekişmeyi klasik mekân ve araçlar bağlamında; yani ırkçı özellikli ulus-devlet ile bu güçler arasındaki ekonomik temelli sömürü ilişkisinde anlamlandırmak Ortadoğu’yu açıklamaya yetmiyor.</p>
<p>Ulus-devlet siyasetleri ve ulusal aidiyetler temelinde olmaktan çok bu, İslâm’ın Müslümana kazandırdığı kimlikle ancak olabilir. İslâm cihetinden kimlik insanın veya toplumun taşımakta olduğu bir ünvan, bir isim değildir; ulus-devletin dediği anlamda sadece bir aidiyet sayılmaz. Kimlik varoluşsal bir özellik taşımakta; dünyaya, hayata ve insanlara atfettiğimiz anlamla âlâkalı olmaktadır. Kökleri inanma biçimimizde bulunmakta; bizim diğer insanlarla niçin birlikte olduğumuza ve nasıl olacağımıza anlam ve imkân vermektedir.</p>
<h3>XI</h3>
<p class="ilkparagraf">Kolonyalizm tarihi boyunca İslâm insanlara verdiği güçle kendini hissettiren bir din olmuştur. Başlangıcından itibaren kolonyalist güçler kendilerine yönelik bütün direniş hareketlerinde karşılarında İslâm’ı buldular. Diğer oluşumlar yanında dikkat çeken önemli bir husus da, bu hareketlerin önderliğinin esas gücünü medrese/sufi geleneğin temsilcilerinin yapmış olmasıdır. Diğer bir ifadeyle geçmiş yakın tarih içinde Müslüman dünyada kolonyalizme karşı mücadele veren bütün oluşumların kökeninde geleneksel İslâm’ın olduğunu görmekteyiz. Kuşku yok ki Anglosaksonlar “geleneksel İslâm”ı en iyi tanıyanların başında gelir. Zira İslâm dünyasının Ortadoğu’ya dönüştürülmesi süreçlerinde ortaya çıkan bütün direniş hareketlerinin muhatapları kendileri olmuştur. Ne var ki ortak bir “dilin” oluşturulamamış olması sebebiyle, Anglosaksonlar için medrese/sufi gelenekle anlaşmak umulan nispette kalıcı olmamıştır. Özellikle geleneksel İslâm’ın geçmişte üstlendiği rol, bir kırılma yaşayan bugünün dünyasında fazlasıyla önem taşımaktadır. Yaklaşık son iki yüzyıllık tarih içinde, kolonyalizme karşı enerjisinden bir şey kaybetmeden yürütülen uzun soluklar mücadelenin sadece “geleneksel İslâm” dediğimiz bu “gelenek” tarafından gerçekleştirilmiş olması kayda değer nitelik taşıyor.</p>
<p>Medrese/sufi gelenek temelli bu mücadelenin özelliği öncelikle bu çabasını bilgi/hayat tarzı düzeyinde sürdürmekteki ısrarıdır. Sonra da ya kendi ilkeleri ekseninde anlaşma ya da kaybedilse bile, “uzlaşmayı” reddetmiş olmasıdır. Bu gelenek Ortadoğu’daki Batı eksenli sosyal/siyasal değerleri ve ulus-devlet gibi kurumsal yapıları daha başlangıçta meşrû kabûl etmemesiyle dikkat çeker; Anglosaksonların Ortadoğu’ya getirdiği değer ve kurumları aşındırarak işlevsiz kılmasıyla önem taşır. Bu haliyle “modernist İslâm”dan belirgin çizgilerle ayrılır. Anglosakson dünya, aynı zamanda bu geleneğin Şiî boyutuyla 1979’da İran’da; Sünni boyutuyla da özellikle 1998’deki intifada ile Filistin de tekrar karşılaşmış oldu.</p>
<p>Modernite baştan itibaren kendini “geleneğin” reddiyle anlamlandırmış; “yeni”ye yaptığı vurguyla insanoğlunun bütün geçmiş tecrübesini anlamsız ve değersiz hale getirmiştir. Geleneğin reddi bu nedenle modernitenin evrenselleştirdiği bir “inanç” olarak, insana ait bütün anlama faaliyetlerini daha başlangıçta belirleyen bir işlevle yüklüdür. Bugün Müslüman dünyanın entellektüel birikiminin, çok az haklılık taşımasına rağmen, gelenek karşıtlığı, kaynağını büyük nispette moderniteden almaktadır. Geleceği yeniden inşâ gibi bir meşrûiyetle ortaya çıkan gelenek eleştirisi, öncelikle Müslümanın geçmişine dair hiçbir entellektüel mirasının olamayacağını, olsa bile bugün kesinlikle kullanılamayacağını ilân eder. Geçmiş mirasın reddiyle başlayan bu eleştiri, her şeyden evvel Müslümanı, kimliğini nasıl koruyacağı meselesiyle başbaşa bırakır.</p>
<p>Ne var ki reddedilen bu mirasla ortaya çıkan ve modern bir talep olan geçmişten kopuşa, bu mirasın temsilcisi olan medresenin izin vermediğini görürüz. Kendinî tevhid üzerine inşâ etmiş medresenin, İslâm’ın geleneksel bilgi kurumu olarak, özellikle modern dönemde Müslümanların kimliğini ve birliğini korumaya çalışması, modern dünya karşısında “paradigma-dışı” bir mutlakiyeti temsil etmesiyle dikkat çeker. Geleneksel İslâm’ın temsil ettiği, muhalefetin kendine has “dili”, modernist İslâm tarafından “kendini tekrardan” gelen bir suskunluk olarak nitelendirilmiş, bu yüzden de yoğun eleştirinin konusu olmaktan kurtulamamıştır. Ne var ki, 1979 yılında İran’da meydana gelen hadiseler, modernist İslâm’ın yanıldığına işaret etmesiyle ehemmiyet taşımıştır.</p>
<p>Modern muhayyile ve onun bütün kültürel unsurlarını, 1979 yılının İran’ında medresenin temsil ettiği geleneksel İslâm’ın, önderliğini mollaların yaptığı hareketle şaşkın ve suskun bırakmasını, öngörülmesi mümkün olmayan önemli bir hadise saymamız gerekiyor. Uzun süren tecrübenin neticesinde temsil ettiği epistemolojik önderlik, yaşayarak savunduğu hayat tarzı ve sürdürdüğü sessiz mücadeleyle “yüzyıllar” sonra medrese “konuşmaya” başlamış; “Kum”, bu hareketle egemen zamanın yanılgısına dikkat çekmişti. Bu, Müslümanlardan bir kısmının “tarih dışı” bulduğu, bu yüzden de kurtuluşu İslâm’ın modernist yorumlarında aradığı; Müslüman topluma modernitenin değerleri üzerinden nasıl işlerlik kazandırılacağını İslâm adına tartıştığı bir zamanda, uzun soluklu muhalefetin sahibi olan İslâmın sesi oldu; “Geleneksel İslâm” galip gelmişti. “Galip” gelme, 11 Eylül’le beraber Amerika’nın Pakistan, Yemen, Fas, Tunus, Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki medreselerin kapatılmasını istemesine; İslâm’ın en eski kurumu sayılan El-Ezher’in müfredatının değiştirilmesi için Mısır’a baskı yapmaya itti; daha önemlisi küreselleşmenin lideri olarak kendisiyle uzlaşacak İslâm’ın yeni bir “versiyonunu” aramasına sebep oldu.</p>
<p>Geleneksel İslâm’ın hareket noktası insanın kalbidir. İnsanın kalbini değiştirmeden ne sosyal ilişkileri ne de sosyal, siyasal, iktisadi, kültürel sistemi değiştirmenin mümkün olacağı inancına dayanır. Bu yüzden “içeriden” konuşan bir “dilin” meşrû sahipliğini yapar. Allah’ın rızasına göre nasıl yaşanması gerektiğini yine yaşayarak gösterir. Karşıtına muhalefeti sözel olmaktan önce ameli düzlemdedir. Geleneksel İslâm Müslüman kökeninde asr-ı saadet olan fikrî/tarihî tecrübelerini yansıtmasına karşılık, modernist İslâm Müslümanın daha çok 1789 sonrası dönemin fikrî/tarihî tecrübesini yansıtır.</p>
<p>Modernist İslâm’ın aksine, geleneksel İslâm modern idealleri onaylamamış; üstelik bu idealleri tatmin edecek şekilde dönüşüme uğratarak içselleştirmeyi de başından itibaren reddetmiştir. Kendi tarihsel tecrübesi içinde İslâm’ın ümmet olma imkânlarını bütünüyle “bünyesinde” taşıyan, şüphe yok ki geleneksel İslâm’dır. Günümüzde yapılan eleştirilere rağmen; sömürüye, zulme karşı olma yanında, farklı dinden olanları kendi “muhayyilesinde” barındıran bütün imkânları yine biz “geleneksel İslâm”da bulmaktayız. Geleneksel İslâm küresel dünyada görünen o ki ezilen sessiz yığınların yeniden sözcülüğü üstlenmekle yüz yüze bulunuyor. Varsayılanın aksine geçmişe sığınma ya da İslâm’ın “avami” düzeyde yaşama biçimi olmaktan çok; İslâm’ın içinde yaşanan şartlara “rağmen” kendi aslî yaşam biçimine sadık kalmayı esas almış olmaktaki ısrarıdır. Geleneksel İslâm’ın gelecek inşâsının modern zamanla uyumlu olmayan özellik taşıması onun bir gelecek tahayyülüne sahip olmadığı anlamına gelmez.</p>
<p>Geleneksel İslâm Müslüman toplumların yaklaşık iki asırdan bu yana Batı’nın izlediği tarihsel süreçten geçmek gibi niyetlerinin olmadığını; kendi değerler dünyasının “akıldışılığı” içinde kalmak istediklerini, sabır yüklü yoğun bir çabayla göstermeye çalıştı. Bu çabanın dikkatten kaçan, fazla önemsenmeyen bir boyutu ise; Müslümanlara, modernitenin kolonize edemediği bir “alanın” mevcudiyetine imkân vermiş olmasıdır. Bunun somut örneği, yeni kuşak Müslümanların büyük bir kesimi tarafından eleştiri konusu yapılan İslâm’ın kurumsal temsilcisi olarak “medrese”dir. Medrese, her şeyden evvel gelenekten gelerek moderniteye şahit olan hafızayı temsil etmesiyle önem taşır. Bu kurum, modernizmin istilası karşısında söyleyecek sözünün olmadığı; kendini hep tekrar etmek ve hayattan kopuk olmakla eleştirilmişti. Ne var ki İslâm’ın kendi paradigmasından bakıldığında, medresenin modern dünya karşısında asla susmadığını, fakat kendine ait bir “dille” “içeriden” konuştuğunu görmek zor olmaz.</p>
<p>Ortadoğu’daki modern ulus-devletin bilgi üzerindeki seçici olma tekelini yasal olarak yürütmekte olan üniversitenin medrese’yi bütünüyle dışlaması ve tarih dışı ilan etmesi kadar; geleneksel İslâm’ın temsilci kurumu olarak medrese de meşrûiyet sağlayacak bilgiyi ulus-devlete vermekte fazlasıyla cimri davranmıştır. Buna karşılık medrese üniversitenin evrensellik etiketi altında ürettiği bilgiyi Müslümanlar için “ayıklama” ihtiyacı duymuş; kadim, ezeli ve ebedi olana vurgu yaparak, “evrenselin” Batı merkezli kurgusunu deşifre etmiştir.</p>
<p>Kendine ait “usûl”ün geleneği içinde modernist bilginin kolonyalist doğasının karşısına, bir tekrar gibi görünen “kendi bilgisini” koymuştur. Bu bilgi kendi asliyeti içinde modern dünyaya karşı İslâm’ın anlatılması dolayımında bir itiraz özelliği taşımıştır. Temel görevinin insan, insanın kulluğu ve muttakiliği; insanın yeryüzünde ve tarihteki varoluş sebebi, amacı ve anlamı; İslâm “yurdunun” savunulmasında cihadın zamanı ve gerekliliği meseleleri olmuştu. Buna karşılık; yeni teknolojilerin “icadının” önemi; kârın maksimize edilme yollarının “keşfi”; vatandaşın iktidar karşısında nasıl boyun eğdirileceğine ilişkin “bilginin” üretimi, onun ilgi alanında asla yer almamıştı. Bu yüzden uzun bir mücadelenin sonunda oryantalizm/kolonyalizm; kullandığı “dil”, izlediği “usul”, seçtiği “terminoloji” ve “grameriyle”, yani kalpleriyle düşünenlerin “dili” karşısında çaresiz kalmıştır.</p>
<p>Geleneksel İslâm’ın başarısı her şeyden evvel siyasal/sosyal evrimin entellektüel düzlemde artık Batı merkezli olmaktan çıktığına işaret etmesidir. Bu insanoğlunun izlediği tarihsel güzergâhı açıklama iddiasındaki modernist bütün siyasal/sosyal teorileri yoğun şekilde şüphe altında bırakarak etkisini göstermektedir. Yüzlerce yıllık birikimin yol göstericiliğinde kendisi için öngörüde bulunduğu gelecek tahayyüllerine ilişkin iddiaların topyekün şüphe altına girmesi; İslâm coğrafyasının kolonyalist düzenlemesini aşındırmakta, içini boşaltarak yeni bir “vakum”a dönüştürmekte ve onu “Ortadoğu” olmaktan çıkarmaktadır. Ortadoğu’nun siyasal/sosyal düzlemde nasıl bir seyir izleyeceğinin kestirilememesi, aynı zamanda Anglosakson hegemonyayı tehlikeye düşürmekte; daha önemlisi, bu hegemonyanın devamını sağlayacak tedbirler almayı, askerî seçeneğin dışında, bütünüyle imkânsız hale getirmektedir.</p>
<p>&#8230;&#8230;</p>
<p>Günümüzün Ortadoğu/İslâm dünyasının resmini çekin deselerdi, şunu söyleyebileceğimi düşünüyorum: Tarihin hiçbir döneminde hiç bu kadar geniş kapsamlı bir coğrafya ve hiç bu kadar kesafette bir insan topluluğu, bu kadar yoğun bir kuşatma altına alınmamıştı. Peki Anglosaksonların üstünlüğünün asla tartışma konusu olmadığı böyle bir zamanda İslâm’ı/Müslümanları sorun haline getiren nedir? Kanımca bir sorunun cevabını Taliban, Saddam ya da petrol imgeleri ekseninde açıklamaya çalışmak, daha başlangıçta eksik bir girişim olarak kalacaktır. Zira bugünkü mesele “enerji paradigması” içinde anlam bulmaktan çok İslâm’ın, kendisi istemese bile, küreselliğin liderliğini yapan Anglosaksonların muhayyilesinde temsil ettiği tehditle ilgili bulunuyor.</p>
<p>Sorun burada İslâm’ın artık bir tehdit olup olmadığı değil, bu muhayyileye hâkim felsefenin İslâm’ı algılama biçimiyle âlâkalıdır. Bu nedenle günümüzde Anglosaksonların İslâm/Müslüman dünyaya yönelik tutumları, dün olduğu gibi ekonomi/çıkar meselesi olmaktan çok, gizlenmesi mümkün olmayacak kadar “ideolojiktir”. Ekonomi/çıkar meselesinin aksine, ideolojik düzeyde seyreden bir mücadele doğası gereği çok yönlü ve karmaşık boyutlar taşır. Bahis konusu edilen “ideolojik” düzey her şeyden evvel, dünyanın almakta olduğu yeni “şekil” ve “işleyiş” tarzıyla ilgili olduğu kadar, buna nasıl cevap verileceği meselesini de kapsıyor. Bu haliyle sorun ne enerji paradigmasıyla açıklanabilecek ne de savaşla halledilebilecek bir sorun olmaktan çıkmakta.</p>
<p>Bugün dünyanın evrilmekte olduğu yeni “duruma” Müslüman dünyanın katılımının nasıl sağlanabileceği ciddi bir mesele olarak ortaya çıkmıştır. Ortadoğu’nun ilk düzenlenme dönemi tespit edilen güzergâha ya da herkesin ulus-devlet sahibi olmak istediği “parçalanma yüzyılında”, dünyanın almakta olduğu yeni konuma uygun düşmüştü. Bu dönemde Müslümanların “yeri” belliydi; sorun Anglosakson hâkimiyeti için Müslüman coğrafyanın parçalara bölünerek düzenlenmesi; bu düzenlenmenin önemi ise onun içerdiği değerler bağlamında modernist karakteriydi.</p>
<p>Oysa bugün niteliksel bir değişimle karşı karşıyayız; düzenleme postmodernist özellikler içeriyor. Bu nedenle geleceğin Ortadoğu’suna hangi değerler üzerinden “işlerlik” kazandırılacağı, dolayısıyla ne türden bir düzenlemeye tâbi tutulacağı bahis konusu olduğundan, dünyada Müslümanlara bir “yer” aranmaktadır. Bu da İslâm dünyasının küreselleşme ile ilişkisini gündeme getiriyor. Acaba bu işlerlik postmodernist felsefenin sosyal/siyasal değerleri üzerinden mi, yoksa Müslümanların inançlarının bir ifadesi olan İslâm’ın değerleri üzerinden mi olacak; diğer bir ifadeyle İslâm, küreselliğin bir alt kategori olarak tanımladığı “yerellik” kategorisi içinde “yer” almaya razı olacak mıdır?</p>
<p>Burada küreselleşmenin İslâm’ı nasıl bir “dünyaya” katmak istediği veya artık içinde yaşayarak zihinselleştirmeye başladığımız böyle bir dünyanın nasıl bir özelliğe sahip olduğu önem taşıyor. Katettiği süreçlerle kendini inşâ etmeye başlayan bu “yeni” dünyanın belirgin vasfı, her şeyin temeline relativizmi yerleştirmeye çalışmakta olmasıdır. Kendinden öncekine yüklendiği tepkiyle, her şeyi relativist bir temel üzerinde yeniden anlamlandırmaya tâbi tutma özelliği taşıyor. Bu yüzden relativist değerlerin dünyası bugün Müslümanlardan gerçekliği Popper’e, iktisadı Hayek’e göre düzenlemelerini; karşılaştıkları bütün siyasal/sosyal sorunlarının çözümünü neo-liberalizmin içinde aramalarını onlar için “kurtuluş” olarak görmektedir. Bu “telakki” böylece Müslümanların, İslâm’ın kültürel bir “unsura” dönüşerek siyasal/sosyal etkinliğinin olmadığı; buna karşılık anayasaların, parlamentoların ve demokratik kurumların sözde işlerliği olan toplumlar haline gelmelerini sağlamayı öngörmektedir. Bu durumda İslâm’ın bir kültür kodu olarak “yerellik” kategorisi içinde kolayca yer alacağına inanılmaktadır.</p>
<p>Ne var ki İslâm “teorik” yapısı gereği buna razı olacak ve bu kategoriye sığabilecek elverişli imkânları kendinde barındıran bir din değildir. İslâm’ın kendinden beklenenleri cevapsız bırakması, küreselleşme için bu yüzden itiraz özelliği taşıyor. F. Jameson’un da ifade ettiği gibi, bugün “küreselleşmeye karşı direnme enerjisi gösteren tek din ya da dinî gelenek, tahmin edilebileceği gibi İslâm’dır.” Küreselleşme taşıdığı özellikleriyle İslâm için her şeyden evvel dışsal bir gücü temsil ediyor. Bugün İslâm küreselleşmeye karşı üç önemli noktada muhalefette bulunmakta, bu da Amerika’yı tedirgin etmektedir. Muhalefetin biri epistemolojik, biri hayat tarzı, biri de uluslararası hukuk nosyonuyla âlâkalıdır. İslâm epistemolojik düzeyde yaptığı itirazla; modern/postmodernizmin “yorumladığı” dünyayı başından itibaren “yapı-bozumu” uğratmakta.</p>
<p>Bunlara ait bilginin hem kökenleriyle âlâkalı meşrûiyeti hem de postmodernist değerlerin relativist muhtevası sebebiyle sosyal gerçekliğin kurucu temeli olamayacağına, olması halinde statükonun adil olmayan mevcudiyetinin onaylanmış olacağına işaret etmektedir. İkinci olarak İslâm, küresel kültürün önerdiği ve yaygınlaştırdığı hayat tarzına karşı; ilkeleri müphemiyet içermeyen kendine ait bir “hayat tarzı”yla itiraz etmektedir. Bu her şeyi nesneleştiren bir yaşam telakkisine karşı, insanın yüceltilmesini esas almasıyla ehemmiyet taşıyor. İslâm üçüncü olarak, küreselliğin kendi ilkelerine göre yeniden düzenlemeye çalıştığı “küresel hukuk”a karşı, “milletlerarası” bir hukuk önermekle, bahis konusu hukukun evrensellik iddiasının ideolojik muhtevasına itiraz kaydı koymakta; aynı zamanda da bu tekil hukuk anlayışının çoğul hale gelebileceğine dikkat çekmektedir.</p>
<p>Bahis konusu ettiğimiz bu sebeplerden dolayı İslâm’ın küresel hegemonyaya yaptığı itirazın/muhalefetin, öncelikle “paradigma dışı” bir nitelik taşıdığını söyleyebiliriz. Günümüzde küreselliğin kendi içinde mevcut bulunan ve haklı bir itiraz olarak sürdürülen anti-küreselci muhalefetin nihayette mahiyet olarak paradigma içi bir muhalefet olduğunu kaydetmeliyiz. Bunun birbirlerini besleyen süreçler olarak cereyan ettiğini söylemek mümkün. Öte yandan Uzakdoğulu uygarlıkların küreselliğe yaptığı itirazı, temsil ettikleri kültürün mahiyeti itibariyle ciddi bir muhalefet saymak kolay görünmüyor. Zira bu uygarlıkların temelini oluşturan dinî telakkinin paganist özelliği, onları küresel kültürle buluşturmakta; dolayısıyla yaptıkları muhalefet bir gelecek tahayyülünden çok, mevcut olana uyumu esas alarak anlam bulmaktadır. Bu da onların postmodern felsefe ile temelde paylaştıkları ortak paydalarına işaret ediyor. Bu durumda Doğu “uygarlıkları” cihetinden küreselleşmeye karşı, ancak iktisadi/teknolojik düzeyde taklit ve tüketim şeklinde tanımlanabilecek bir muhalefetten bahsedilebilir; bu haliyle artık ortada bir muhalefetten çok bir “yarıştan” bahsetmemiz daha isabetli olacaktır.</p>
<p>Kendi felsefi muhtevasına uygun olarak, bugün postmodern ve/veya küresel düzenleme Ortadoğu’da; iktisadi/teritoryal nitelik taşıyan modern düzenlemenin aksine, bu defa İslâm’ı/Müslümanları “hayat ve kültür” olarak düzenlemeyi hedef almaktadır. Diğer bir anlatımla bu; yeni bir hayat tarzının ikâmesi olarak dinin etkinliğini hayatın pratiğinde düzenlemek isteyen bir “düzenleme” olma özelliği taşıyor. Önce bunun, düzenlenmeyi yapan gücün din algısıyla ilişkili olduğunu; bu yüzden de İslâm’ı, kendi dinî tecrübesinde yaşadığı gibi, Protestanlaştırmak istediğini belirtmeliyiz.</p>
<p>Günümüzde postmodern kültürle beraber belirli bir hayat tarzının insanlara benimsetilmeye çalışılması; bunun yoksullar ve zenginler, sömürülen ve sömürenler, Hıristiyan ve Müslümanlar için ortak bir hayat modu olarak görülmesi; bizzat bu hayat biçimi üzerinde yeniden düşünmemizi zaruret haline getiriyor. Zira bugün belirli bir hayat biçiminin bedenleri teslim alması, insanoğlunu hiç tatmadığı bir bağımlılığın nesnesi yapmaktadır. Bu yüzden de sömürü ve egemenlik doğrudan ekonomik bir mesele olarak değil, bir hayat biçiminin aracılığı ve çok zaman bu hayatın masum talepleri olarak kendini ifade ediyor. Kendilerine ait hayat tarzının bütün hayat tarzlarının “telos”u olduğuna inanan Anglosaksonlar; İslâm’ın hayat tarzını bu yüzden kendileri için bir tehdit/muhalefet olarak görmekte ısrar etmektedirler. Bu, 1979 İran olaylarında başkan R. Reagan tarafından; “Bunlar bizim hayat tarzımıza karşıdırlar”, sözleriyle ifade edilmişti. Daha sonraları diğer Amerikan başkanları tarafından sık sık dile getirilmeye devam edildi. Fakat bu hususta en dikkate değer olan Nixon’un ifadesidir: “Biz emperyalist değiliz, sadece bir hayat tarzı getirmek istiyoruz.”</p>
<h3>XIII</h3>
<p class="ilkparagraf">Kendi tarihindeki tecrübesinden dolayı güzelliğin ve adaletin yurdu olmak mecburiyeti taşıyan Ortadoğu, nihayetinde bir gün üzerinde egemenlik kurmuş bu çirkinliğe ve zulme son vermek durumundadır. Bunun hangi kavme ait olduğu asla önemli değil, ama zulme karşı olan bütün insanlarla beraber Müslümanların eliyle olacağı yine bu topraklara ait İbrahimi geleneğin gereği sayılmalıdır.</p>
<p>Abdurrahman Arslan &#8211; Sabra Davet Eden Hakikat,syf.156-180</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/">Ortadoğu ve Anglosaksonlar-2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ortadoğu ve Anglosaksonlar-1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Oct 2017 11:42:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[21.yüzyılda Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Anglosaksonlar]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[Geleneksel Islam]]></category>
		<category><![CDATA[Ingiliz]]></category>
		<category><![CDATA[Küresellik]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalist]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Medrese]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu ve Anglosaksonlar]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodern Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=17409</guid>

					<description><![CDATA[<p>Büyük İskender’in “Ortadoğu’ya hâkim olan bütün dünyaya hâkim olur” deyişi yeteri kadar açıklayıcı olsa da; Ortadoğu’nun hiç kaybetmediği önem, bu önemin anlamlandırılabilmesini mümkün kılan bütün sebepleri aşar. Ortadoğu yarısı çöllerle kaplı efsunkâr cazibeye sahip bir coğrafya olarak 21. yüzyılın gündeminde yer almasıyla bugün yeniden kadim önemine dikkat çekiyor. Fakat Ortadoğu sadece bir coğrafyanın veya bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar/">Ortadoğu ve Anglosaksonlar-1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3><a href="http://ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar/images-21-2/" rel="attachment wp-att-17412"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17412" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-21.jpg" alt="" width="400" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-21.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/images-21-300x188.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></h3>
<p class="ilkparagraf">Büyük İskender’in “Ortadoğu’ya hâkim olan bütün dünyaya hâkim olur” deyişi yeteri kadar açıklayıcı olsa da; Ortadoğu’nun hiç kaybetmediği önem, bu önemin anlamlandırılabilmesini mümkün kılan bütün sebepleri aşar. Ortadoğu yarısı çöllerle kaplı efsunkâr cazibeye sahip bir coğrafya olarak 21. yüzyılın gündeminde yer almasıyla bugün yeniden kadim önemine dikkat çekiyor.</p>
<p>Fakat Ortadoğu sadece bir coğrafyanın veya bu coğrafya üstünde yaşayan insanlara ait toprakların adı değildir. Ortadoğu her şeyden önce insanoğlunun büyük bir kesiminin son beş bin yıllık tarihini belirleyen üç büyük dinin yurdudur. Dünyada bugün için, Ortadoğu ne sadece stratejik bir coğrafya ne bir ticaret merkezi, ne Uzakdoğu’ya açılan kısa deniz yollarının kavşak noktası ve ne de her meselede ilk akla gelen, günümüz Müslümanlar için hayli kullanışlı bulunan “enerji/petrol paradigması”nın inşâsını sağlayan, dünya petrol rezervlerinin üçte ikisine sahip -ve asla önemi ihmal edilemeyecek- petrol zengini bir yerdir. Ortadoğu öncelikle topraklarının altında petrolün bulunduğu sıradan bir yerin -sonradan takılmış olsa bile- adını taşımıyor. Ortadoğu bütün bunlardan önce bugün bir buçuk milyar Müslümanın kendisi ile özdeşleştiği yerin adıdır. Bu yer de sadece Mekke ve Medine bulunmuyor; aynı zamanda onlar gibi önemli Kudüs de bulunmaktadır. Bu yüzden Ortadoğu’yu dünya genelinde siyasal, sosyal, ekonomik cihetten açıklamaya kalkmak, daha başlangıçta eksik kalan bir girişim olmakta.</p>
<p>Zira dünyanın sadece tek “bölgesi” vardır: Ortadoğu. Ortadoğu bütün tarihi boyunca dinî değerlerin meydana getirip biçimlendirdiği toplumların/ümmetlerin yurdu olmuş; kendi dışındaki toplumları da her konuda etkilemede birincil rol üstlenmiştir. Dünyada hiçbir bölge Ortadoğu kadar çekişmenin alanı olmamış; hiçbir coğrafya kendisinin yaşadığı miktardaki savaşlara Ortadoğu kadar “ev sahipliği” yapmamıştır. Ortadoğu tarihinin barındırdığı tecrübe, hiçbir toprak parçasının sahip olamayacağı kadar karmaşık ve zenginliklerle doludur. Bu nedenle dünyanın hiçbir bölgesi Ortadoğu kadar çok miktardaki insanı kendine araştırma konusu seçtirmemiş; hiçbir insan Ortadoğu dışında bütün bir ömrünü araştırmak için vakfetmeye değerli bulmamıştır. Sadece Ortadoğu, insanların sahibi oldukları bir ömrü, şu ya da bu sebeple, seve seve harcamayı göze aldıkları cazibe merkezi olmayı sağlayabilmiştir.</p>
<p>Ortadoğu’nun dinî haritasının gösterdiği farklılık başka hiçbir coğrafyada rastlanması mümkün olmayan bir özelliği barındırır. Bunlar içinde İbrahimi geleneği temsil eden üç din de Ortadoğu coğrafyasını altüst ederek yeniden kurmuşlardır. Her biri kendinden öncekinin meşrûiyetini yürürlükten kaldırmasıyla dikkat çeker. Birbirlerini teyit eden, benzeyen ve değişime uğramış hallerine vurgu yapan, içlerindeki en genç din olan İslâm’dır. Bu gelenek içindeki Musevilik deneyimi, daha başlangıçta hümanist bir imkân taşımadığını ilan ederek, kendini bir ırkla sınırlandırmış olmakla din ve ırkçılığın özdeşleştirimini; Hıristiyanlık insanları/cemaati idare etmenin imkânı olarak din ve ruhban kurumsallığının özdeşleştirimini; İslâm ise mümin için öngördüğü din ve kimliğin özdeşleştirimiyle dikkat çeker. Son iki din vahyin, Museviliğin “mülkiyetçi” din anlayışıyla dönüşüme uğramış evrenselci geleneğini yeniden inşâ ederek, Ortadoğu’nun dinî tarihindeki kırılmayı yeniden tamir etmeleriyle, insanlık tarihi açısından önem taşır. Ne var ki bu dinlerin “anayurdu” olan bahis konusu ettiğimiz toprakların “Ortadoğu” olarak ifade ettiğimiz adı, bu dinler gibi kadim bir özellik taşımıyor; tersine oldukça yeni bir kavramsallaştırma olmasıyla dikkat çekiyor.</p>
<p>Yeniçağ aslında kendi mantığının meşrûiyetini kendinden almıştır. Kendini keşifler çağı olarak tanımlasa da, beşeriyete karşı dürüst davranmak gibi bir endişesi olmamıştır. Yeniçağın bir keşifler çağı olmaktan çok, dünya’nın Batı merkezli olarak yeniden isimlendirildiği, anlamlandırıldığı bir dönemin adı olarak düşünülmesi daha isabetli olacaktır. Bu çağda “keşfedilen” her toprak parçasının, üzerinde yaşayan insanlar tarafından verilmiş kadim bir ismi olmasına rağmen, haritalarda hep aksi varit olmuştur. Bahse konu ettiğimiz “Ortadoğu”da bu yeni isimlendirmenin Anglosakson yüklü mekânsal içeriğiyle dikkat çekmektedir.</p>
<p>Latincedeki “orient” bütün Doğu’yu kapsayan bir sözcük olma özelliği taşımıştır. “Doğu” kavramının bu kadim özelliğine karşılık “Orta-doğu” oldukça yenidir. Kavram, her şeyden evvel oryantalist bir muhteva taşır; bunun yanında belirli bir merkezi esas alarak tanımlanmış üç parçanın ortasında kalanına işaret eder. Kolonyalizmle beraber sınırları daha uzakları kapsayan “Doğu” sözcüğünün yeri, Anglosaksonlar/Büyük Britanya’ya göre yeniden tanzim edilerek üç ayrı parçaya bölünmüştür. Böylece “orient”, Yakın, Orta ve Uzakdoğu olmak üzere yeniden haritalaştırılmıştır. Bilhassa Mısır’da bulunan İngiliz komutanlığına “Ortadoğu” adının verilmesinden sonra Doğu’nun üçe bölünmüş isimlendirilmesi giderek yerleşik hale gelmiştir. Günümüzde olduğu gibi, bu yazıda da, Ortadoğu “İslâm dünyasının” karşılığı olarak kullanılmaktadır.</p>
<p>Bu hadise şüphe yok ki, ne sadece bir isimlendirme ne de haritalaştırma düzeyinde kalan masum bir düzenleme sayılır; bunlarla beraber belirli bir siyasî, sosyal, ekonomik ilişki biçimine işaret eden, onları düzenleyen, merkez ve periferi arasındaki konumlanma tarzına işaret eder. Bu haliyle “Ortadoğu” ait olduğu bölgeyi değil, kendine referans aldığı İngiltere’yi “temsil” eder; dolayısıyla üstünde yaşadığımız coğrafyadaki mekân kavrayışımız bize ait bir anlamlandırma içermemekte. Bu durumda İngiltere’de sadece bir coğrafi yeri temsil etmemekte; dünyayı isimlendirmeyle beraber Ortadoğu’yu/dünyayı şekillendiren fail olarak emperyal bir gücün temsilcisi olmaktadır. Bu ise askerî/siyasal bir gücü değil, belirli bir düşünce/yaşam biçimini de temsil durumda olmasıyla önem kazanıyor. Bu kavramların açığa vurduğu güç ilişkisi, Ortadoğu’nun en azından son üç yüzyıllık tarihini ifade eder; diğer bir anlatımla İslâm dünyasının aynı zamanda dinî/siyasî/coğrafi olarak nasıl haritalaştırıldığının da hikâyesi durumundadır. Bu özelde Ortadoğu, genelde dünya sahnesine çıkan yeni gücün tarihi yönelimini işaretlemekte; yönelim günümüzde küreselleşme olarak kendini ifade etmektedir. Fakat unutmamak gerekir ki, “küreselleşme” de dünyanın yeniden isimlendirilmesi olmakta.</p>
<p>VIII</p>
<p>Habbsburg ve Osmanlı imparatorluklarının çözülmeleri 20. yüzyıl tarihinde iki önemli duruma kaynaklık etmiştir. İlki Avrupa’nın, ikincisi de Ortadoğu’nun yeni yüzyıldaki haritasının düzenlenmesini sağlamıştır. 20. yüzyılın başları, İslâm dünyası için sadece yeni bir yüzyıl değil; Müslümanların aynı zamanda içinde yaşamaya alışık olmadıkları yeni sınırlar demekti; bu sınırlar içindeki Ortadoğu devletlerinin tümü 20. yüzyıl Britanyası’nın inşâ ettiği devletler olma özelliği taşır. Ortadoğu için bu düzenlemenin haricinde yeni ve fazlasıyla önemli bir başka düzenleme daha vardır; binlerce yıllık diasporadan sonra Yahudilik bir devlet haline getirildi. İsrail’in 1948 yılında kurulması, aynı zamanda Ortadoğu’nun tarihini de hızlandıracaktır.</p>
<p>Batı dünyasında Filistin’in bilhassa 17. yüzyıldan itibaren kutsal kitaptan elde ettiği kutsal saygınlık, ilk Haçlı Seferleri’ndeki Hıristiyan müminlerinin heyecanını çağrıştırır özellik taşımıştır. Anglosakson öncülüğündeki Batı, ikinci defa Ortadoğu’ya açılmanın manevi hazırlığını yapar. Bu nedenle Filistin’in de parçası olduğu Osmanlı İmparatorluğu 19. yüzyıldan itibaren Anglosaksonların artık göz diktiği bir imparatorluktur. Ne Filistin’in kutsal toprakları ne de Osmanlı İmparatorluğu, tarihinde gösterdiği gibi, bundan kurtulma imkânını bulamazlar. Kısa zamanda İslâm topraklarının halifeliğiyle temsilcisi durumundaki Osmanlı İmparatorluğu’nun yeri, Anglosaksonların siyasal stratejisi ve dünyaya ilişkin iktidar tasarımlarında hayatî bir önem kazanır. 1830’lardan itibaren Anglosaksonlar Osmanlı İmparatorluğu’nu kendileri için bir yerleşim yeri olarak planlarlar. Bunun ilk örneği, Yunanistan’ın Osmanlı topraklarından ayrılışı ve Batı’daki ulus-devletin ilk örneği olarak kuruluşunda görülür.</p>
<p>Anglosaksonlar olarak Büyük Britanya’nın I. Dünya Savaşı’na kadar İslâm dünyasına ve bu dünyanın Ortadoğu’daki temsilcisi konumundaki Osmanlı’ya karşı izlediği siyaset; kendi içinde çözülmekte olan bir ümmeti, kendi çıkarı doğrultusunda daha çabuk şekilde parçalayarak yeniden düzenlemek şeklinde neticelendi. İslâm dünyası Anglosaksonların öngördüğü sınırlar içinde, kontrolü kolay topraklar haline geldi. İngiltere bilhassa petrol bölgelerine göre Ortadoğu’yu 22 parçaya bölerek, bugünkü halini almasını sağladı. Düzenleme, siyasî, sosyal, sınır, etnisite, kimlik, doğal kaynakların paylaşımı ve azınlık gibi, çözümü mümkün olmayan yeni sorunlar yaratarak, Ortadoğu devletleri arasında sürekli gerilimlerin kaynağı oldu; bu ise düzenleyici fail olarak Ortadoğu’yu sürekli olarak Anglosaksonlara muhtaç kıldı. Kendi eksenlerinde gerçekleştirilen bu düzenlemeyle Anglosaksonlar dünyaya yönelik hâkimiyetlerini Ortadoğu üzerinden gerçekleştirmiş oldular. Bu sadece petrole göre yapılmış bir düzenlemeyi kapsamaz; Süveyş Kanalı’nın inşâsından, kültürel, coğrafi, demografik bütün unsurların birliği olarak, İngiltere’nin liderliğinde varolmuş, bir jeo-kültürü kapsar.</p>
<p>2. Dünya Savaşı sonrası uluslararası sistemin kendini yeniden tahkim etme imkânı bulduğu dönemdir. Bu 1648 Westphalia’dan başlayıp 1815 Viyana Kongresi’ne; 1. Dünya Savaşı’ndan Yalta-Potsdam’a kadar uzanan bir süreci kapsar. Bu süreç içinde tahkimin ortaya çıkardığı yeni aktör ABD olmuştur. Batı’nın paylaşımla ilgili kendi içindeki her mücadele nihayette uluslararası sistemin yeniden düzenlenmesi, kapsam ve muhtevasını biraz daha genişlettiği süreçler olma özelliği taşır. Dünya genelinde düşünüldüğünde 2. Dünya Savaşı’na kadar Ortadoğu haritasını düzenleyen güç, İngiltere olmuştu. Fakat savaş sonrasında Anglosakson önderlik değişir; İngiltere’nin yerini yeni ekonomik/askerî güç olarak ABD alır.</p>
<p>2. Dünya Savaşı’nın lider gücü olarak ortaya çıkan Amerika’nın, aynı zamanda dünyanın yeni düzenleyici gücü olarak, İslâm dünyasını İngiltere’den ele geçirmesi; içeride yaşanan ciddi sürtüşmelere rağmen dışarıyla ciddi sorun olmadığı şeklinde yansıtılmıştır. Amerika, Ortadoğu’yla olan ilişkilerini, İngiltere’nin bölgedeki tecrübelerinden elde ettiği siyasal, kültürel, ekonomik, stratejik miras üzerinden sürdürmüştür. Bu yüzden de İngiltere günümüze kadar Amerika için Ortadoğu konusunda eğitim, danışmanlık yapan bir “muallim” olmuştur. Ortadoğu’da, 1950’lerden itibaren aktif ve etkin olan Amerika; buna rağmen, İngiltere’nin statükonun devamı için hayati bulduğu aşiret ilişkileri, geleneksel güç yapıları ve değerlerinden çok, sofistike olmayı gerektirmeyen baskıcı rejimleri desteklemiş; neredeyse istisna olmayacak kadar Ortadoğu halklarıyla askerî bir “dil” üzerinden ilişkilerini sürdürmeyi tercih etmiştir. Bunun yanında daha önemli diğer bir husus da, Amerika’nın bölgeyle olan ilişkilerini bütünüyle belirleyen ve İngiltere’den devraldığı “Yahudi meselesi”dir.</p>
<p>Müslümanların dünyayı bugünkü haliyle düzenleyen sistemsel güçlerle yaptığı mücadelenin odağında Filistin bulunur. Bilinen tarih içinde “transplantasyon” temelinde kurulan İsrail devleti bu özelliğiyle ilk örneği temsil eder. Tarih olarak İbraniler Filistin’de doğmamışlardır. Bu topraklara gelişleri MÖ 13.-14. yüzyıllara dayanmakta; Filistin topraklarına geldiklerinde orada yerli bir halk mevcuttur. Buraya yerleştikten sonra önce Babiller, sonra da Romalılar tarafından sürgün edilmişlerdir. Beytül Makdis’in yıkılıp İsrailoğulları’nın dünyanın her köşesine dağılmaları üzerinden onlara yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, Yahudileri aynı topraklarda bir araya toplama fikri Batı’ya yine de rasyonel gelmiştir. İsrail devleti, diğer bütün devletlerin aksine zamanın ve tarihin eskitemediği bir mülkiyet hakkından söz edilerek vücut bulur.</p>
<p>Sarahatle bilinen bu tarihi kanımca iki ironisinden bahsederek özetlemekte fayda var. Bunlardan biri Müslümanlarla, diğeri de İngiltere’yle ilgilidir. Yahudilerin Osmanlı eliyle İspanya’dan getirilmesi ve İstanbul’a yerleştirilmesi; aynı zamanda tarihte ilk defa Yahudilerin Filistin topraklarına yakınlaştırılması olmuştur. Öte yandan İsrail devletinin kuruluşunu sağlayan İngiltere, aynı zamanda Yahudileri kendi topraklarından ciddi nedenler olmaksızın sürmek isteyen bir devlettir. Tefecilik, kapitalizmin Yahudiler için açtığı yeni bir kazanç kapısı olurken; bu alanda elde edilen başarı, İngiliz halkında nefrete dönüşmekte gecikmemiştir. Kilise, çok geçmeden tefeciliğe yasak koymuş; Yahudiler 13. yüzyılda ağır vergiler altına alınırken, İngiltere’den sürülmeleri bahis konusu olmuştur. Öte yandan aslında 1850’lerden itibaren hızlı modernleşme süreçlerinden geçen Yahudilerin, dindar ve gelenekçi kesimi için Filistin’e gitmek, “modernleşme kirliliğinden” de kurtulmak olarak görülmüştür. 1836 yılından itibaren Filistin’de toprak almayı savunmaya başlayan Yahudiler, ilk defa Filistin’e yerleşme denemesini, 1878 yılında Yafa’da satın aldıkları topraklarda gerçekleştirirler. İsrail’in kuruluşu olan 1948 yılına kadar Yahudilere ait olan her toprak parçası, aslında orada yaşayan bir Filistinlinin malıdır.</p>
<p>Ortadoğu coğrafyasında yaşayan Müslümanlarda, Batı’nın tarihinde olduğu gibi güçlü bir anti-semitik kültürün olmadığı bilinir. Bunun yanında Kur’an Yahudilerle âlâkalı ayetlerinde, Musevilerle olan ihtilafın, kültürel ya da tarihsel olmadığına, tersine “kitabî” olduğuna vurgu yapar; bu adaletin içinde kalarak bir düşmanlık kültürüne dönüştürülmemiştir. Bu durum 1948 yılına, İsrail’in kuruluşuna kadar böyle oldu. Sorun sadece “İsrail devleti” değildi; onunla beraber Müslümanların topraklarını kendi tasarrufları altında görerek düzenleyen, dünün kolonyalist, bugünün küresel güçleriyle ilgiliydi. Şüphe yok ki, Müslümanlar Yahudilere alışkındılar; onların varlığı Ortadoğu için bilinen bir tarihin zenginliği ve alışık olunan bir şeydir. Müslümanların alışık olmadığı Yahudiler değil, İsrail devletinin kendisiydi.</p>
<h3>IX</h3>
<p class="ilkparagraf">Bu yazıda bahis konusu ettiğimiz “Anglosaksonlar”, elbette ki öncelikle bir topluluğu; fakat bu topluluğun belirli bir kesimi/sınıfı ve bu topluluğun ait olduğu coğrafyasıyla ilgilidir. Bu “topluluk” modern tarih sahnesine “Büyük Britanya” olarak çıktı; fakat dünyadaki diğer toprakların kolonize edilmesi ve İngiltere/anavatandan yapılan göçlerle; bugün Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Yeni Zelanda ve kısmen Kanada tarafından temsil edilmekte. Ama bu kadarla bitmiyor: Anglosaksonluk bir hayat tarzı ile beraber sadece sömürge elde etmeyi değil; dünyayı fethe çıkmayı, gittiği yerlerde kendi anayurdundaki her şeyi orada bulmak isteyen ve bunu var etmek için çaba sarfeden bir zihinsel/sosyal/siyasal varoluşu temsil ediyor. Bu yüzden Anglosaksonlar misyonerliğin sekülerleşmiş gönüllüleri olarak; dünyadaki hiçbir topluluğun sahip olmadığı kadar bir “hükümranlık mantığı” taşımışlardı.</p>
<p>Avrupalı bütün özellikleri kendinde toplamış olmasına rağmen, Anglosakson bir kimlik sahibi olan İngiliz İmparatorluğu’nun yine de en önemli özelliklerinden biri, Agnes Heller’in dediği gibi, kolonyal hâkimiyeti boyunca Helenistik ideallere çok yakın durmuş olmasıdır. Hakikatte sadece İngilizler kendi hayat tarzını idaresi altında tuttukları bütün kolonilerin elit tabakaları için zihinlerde “anavatanı” resmeden bir model olarak sunmuşlardır. Bu tavır aynı zamanda İngilizlere modern dünyanın “Latinleri” olmak gibi bir özellik katıyor. Zaten Anglosaksonlar Avrupa’yla ilgili kıtasal konseptten çok kendi krallıklarının nüfuz alanlarını yaratmakla meşgûl olmuşlardır. Bir İngiliz için Avrupa, kendinin ait olduğu bir toprak parçası olmaktan çok, İngiltere’yi ondan ayırarak isimlendirdiği “The Continent”tir. Bu anlayış imparatorluğun çöküşüyle beraber değişmeye başlamış olsa da; İngiliz imparatorluk mirasını hemen hemen her yönüyle devralarak tarih sahnesine çıkmış olan yeni Anglosakson liderliği Amerika için değişmeyecek, Avrupa’nın bu konumu Anglosaksonların kültürel muhayyilesinde yine de değişmeden sürecektir. Avrupa bu defa güneydeki değil, Amerika’ya göre Doğu’da kalan bir “kıta” olmaya devam edecektir.</p>
<p>Eğer Anglosaksonları anavatan düzeyinde ele alırsak; İngiltere’nin bize hatırlattığı gibi, çimen ve Anglosaksonları İngiltere’nin dışında da yine birlikte düşünmemiz gerekiyor. Dolayısıyla sömürgelerin sahip olduğu yeşillik hatırlanmak durumda. Anglosaksonların bulunduğu yerler umumiyetle çimenlik olma özelliği taşır. Bu Anglosaksonların dünyada hâkimiyet sürdürdükleri ancak Uzak Doğu’dan Afrika’ya oradan da Amerika’ya kadar uzanan topraklar için geçerlidir. Bugün bahis konusu ettiğimiz Anglosakson kökenli ülkelerin hepsi inanılmaz yeşillikleri olan toprakların sahipleridir. Sadece Yeni Zelanda’nın üç milyon nüfusa karşılık seksen milyon koyun yetiştirmekte olması, bu coğrafyanın sadece mümbitliğine değil, yeşilliğine de işaret eder. Dolayısıyla yeşille, Anglosakson arasındaki koparılmaz ilişki ne sadece estetik bir kaygı ne de iktisadi bir getiriyle açıklanacak kadar karmaşıktır. T. Veblen’in ifadesiyle; çimen, belki de diğer insan türlerine göre “sarışın insanın” gözüne daha bir sorgulanamaz tarzda güzellik bahşeden bir nesne olmasıyla önemli olmaktadır.</p>
<p>Bunun yanında Anglosaksonların hâkimiyetindeki yerleşim yerlerini de yine İngiltere ile birlikte düşünmemiz gerekiyor. Zira tarihte hiçbir coğrafya ve hiçbir toplum kendi koloni topraklarına karşı İingiltere kadar “cömert” olmamıştır. İngiltere kendi evlatlarınca inşâ edilen koloni toprakları üzerindeki yerleşim yerlerinden onlarca kent’e ve yüzlerce kasabaya kendininkilerin ismini cömertçe sunmakta tereddüt etmemiştir.</p>
<p>İngiltere nasıl ki başka coğrafyalardaki topraklara “vaftiz babalığı” yaptıysa; aynı zamanda İngilizler/idareci sınıfı da buralarda yaşayan yerli halktan bir kısmını “gentleman” hale getirmekle meşgûl oldu. Bu nedenle hiçbir toplum İngilizler kadar kendi hayat tarzını, davranış kalıplarını, eğlence biçimini, oyunlarını; futbolu, kriketi, beş-çaylarını başka toplumlara yayma hususunda bu kadar cömertçe davranmamıştır; tabiî ki hiçbir “dil” İngilizce kadar “cazip” kılınmamış ve öğrenilmesi için yine bu kadar “cömertçe” sunulmamıştır. Sadece hayat tarzı olarak değil, düşünsel olarak da; kültürel, ekonomik, siyasî düzlemde bugün kullanılan kavram ve kurumları icat ederek kullanılmak üzere bütün toplumların hayatına Anglosaksonlar sunmuştur. Böylece yeryüzündeki her sömürge toprağında Lord Macaulay’ın ifade ettiği gibi, “kan ve renkte yerli; ama zevkte, düşüncede, ahlâkta ve zekâda İngiliz olan” insan toplulukları “teşekkül” etmiştir. İngiliz kültürü ve hayat tarzı kolonilerde ne kadar seçkinci olduysa ve sömürgelerin elit tabakasında hem etkin hem de bu tabakanın oluşmasına imkân verdiyse; Anglosaksonların bugün lider konumunda yer alan Amerikan kültürü de aksine, köksüz ve daha çok popüler düzeyde benimsenip yaygınlık kazandı.</p>
<p><strong>Devamı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="jZZIZc21v2"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/">Ortadoğu ve Anglosaksonlar-2</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Ortadoğu ve Anglosaksonlar-2&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar-2/embed/#?secret=AiMguakc6c#?secret=jZZIZc21v2" data-secret="jZZIZc21v2" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar/">Ortadoğu ve Anglosaksonlar-1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ortadogu-ve-anglosaksonlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>IŞİD&#8217;in eylemleri dinen meşru değil</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/isidin-eylemleri-dinen-mesru-degil/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/isidin-eylemleri-dinen-mesru-degil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Sep 2016 09:21:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Özel]]></category>
		<category><![CDATA[Daiş]]></category>
		<category><![CDATA[Işid]]></category>
		<category><![CDATA[IŞİD dine zarar veriyor]]></category>
		<category><![CDATA[Irak]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12713</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm&#8217;da aynı mezhepten olmayan veya kendileri gibi düşünmeyenleri kâfir kabul edip can, mal ve ırzlarını helal saymak sapkınlıktır. Hemen her uygulaması İslâmî açıdan gayrimeşru sayılan IŞİD, bütün dünyada Müslümanlara yönelik nefret uyanmasına yol açmaktadır. Özellikle son bir yıl içinde Irak-Suriye-Lübnan çizgisinde kendisine bir egemenlik alanı açmaya çalışan ve bu yolda şaşılacak bir şekilde ilerleme kaydeden [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/isidin-eylemleri-dinen-mesru-degil/">IŞİD’in eylemleri dinen meşru değil</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslâm&#8217;da aynı mezhepten olmayan veya kendileri gibi düşünmeyenleri kâfir kabul edip can, mal ve ırzlarını helal saymak sapkınlıktır. Hemen her uygulaması İslâmî açıdan gayrimeşru sayılan IŞİD, bütün dünyada Müslümanlara yönelik nefret uyanmasına yol açmaktadır.</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/isidin-eylemleri-dinen-mesru-degil/foley-isid-promo/" rel="attachment wp-att-12714"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12714" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/foley-isid-promo.jpg" alt="IŞİD'in eylemleri dinen meşru değil" width="395" height="222" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/foley-isid-promo.jpg 788w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/foley-isid-promo-600x337.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/foley-isid-promo-300x168.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/foley-isid-promo-768x431.jpg 768w" sizes="(max-width: 395px) 100vw, 395px" /></a></p>
<p>Özellikle son bir yıl içinde Irak-Suriye-Lübnan çizgisinde kendisine bir egemenlik alanı açmaya çalışan ve bu yolda şaşılacak bir şekilde ilerleme kaydeden IŞİD (Irak-Şam İslâm Devleti; Arapçası DÂİŞ: ed-Devletü’l-İslâmiyye fi’l-Irâk ve’ş-Şâm) bir taraftan siyasî tartışmalara konu olurken bir taraftan da ele geçirdikleri yerlerde küçük-büyük ve kadın-erkek demeden sivilleri kitleler halinde öldürme, kadınları cariye edinip cinsel istismara maruz bırakma gibi eylem ve uygulamalarıyla dinî meşruiyet tartışmalarına konu oldu. Öncelikle bir grup, örgüt, cemaat veya devletin İslâmî vasfının onun İslâm ölçülerine bağlılığıyla ölçüleceği bilinmelidir. Dolayısıyla İslâm prensiplerine bağlılığı ölçüsünde İslâmî, bu ölçüleri ihlal ettiği ölçüde de İslâm’dan uzak sayılır. Bu açıdan IŞİD’in uygulamaları değerlendirilecek olursa şunlar söylenebilir:</p>
<p>İslâm hukukçularının büyük çoğunluğu Hz. Peygamber ve Hulefâ-yi Râşidîn&#8217;in talimat ve uygulamaları doğrultusunda, bizzat savaşa katılanlar dışında kalan sivilleri yani kadın, çocuk ve yaşlıları, engellileri, çiftçileri, mabetlere çekilmiş din adamlarını ve savaşla ilgisi bulunmayan diğer insanları öldürmenin yasak olduğuna hükmetmiştir. Düşman askeri esir alındıktan sonra onunla ilgili hüküm devlet başkanına ait olduğundan kaçmaya teşebbüs etmesi veya savaşmaya yönelmesi gibi durumlar dışında birileri tarafından öldürmesi haramdır; ancak öldürülmesi halinde kâtil günahkâr olmakla birlikte savaş ortamı sebebiyle diyet ödemekle yükümlü tutulmamıştır. Bazı hukukçular öldüren kimseye ta&#8217;zîr cezası (Kur’an-ı Kerim ve sünnette belirlenmeyip zaman ve şartlara göre devlet veya mahkemece uygun görülen ceza) verileceğini belirtmişlerdir.</p>
<p>Savaşın amacı karşı tarafı etkisiz hale getirerek bir zarar vermesine engel olmaktır. Bu sebeple savaş sırasında belirli şartlar çerçevesinde muhariplerin can ve mallarına yönelik saldırı meşru kabul edilmiştir. Ancak düşman etkisiz hale getirilip esir alındıktan sonra daha ileri bir davranış uygun görülmemiş, esirlere uygulanacak hüküm Muhammed sûresi 4. âyetinde şu şekilde belirlenmiştir:</p>
<p><em>&#8220;İnkâr edenlerle -savaşta- karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice yıldırıp sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye alarak onları salıverin&#8221;.</em></p>
<div class="drupal-embed">
<blockquote class="pullquote boxout"><p><span class="quote">İslâm hukukçularının çoğuna göre bizzat savaşa katılanlar dışında kalan sivilleri öldürmek yasaktır.</span></p>
<footer class="clearfix">
<div class="line">
<hr />
</div>
<div class="name"></div>
</footer>
</blockquote>
</div>
<p>Gerek bu âyeti gerekse Hz. Peygamber&#8217;in uygulamalarını esas alan mezhepler, devlet başkanının esirleri bedelsiz veya fidye karşılığında serbest bırakma, Müslüman esirlerle mübadele, öldürme, köle statüsüne geçirme konusunda muhayyer olduğunu belirtmişlerdir. Hukukçular, devlet başkanının tercihini kullanırken keyfî değil içinde bulunulan şartları ve esirlerin özel durumlarını göz önüne alarak en uygun hükmü vermekle yükümlü olduğunu belirtirler. Meselâ zararlı olacağı düşünülenlerin öldürülmesi, böyle olmayacağı bilinenlerle zayıf ve güçsüzlerin, malî imkânı bulunmayanların karşılıksız bırakılması, hizmetinden faydalanılacağı umulanların köleleştirilmesi, ekonomik imkân sağlayacakların da fidye karşılığında salıverilmesi uygun bir çözüm olarak önerilir.</p>
<p>Bu seçenekler arasında yer alan ve gerekli görülmesi halinde başvurulabilecek öldürme hükmü dört mezhep tarafından savunulmakla birlikte sahabeden İbn Ömer, tabiînden Ata b. Ebû Rebâh, Hasan-ı Basrî, Saîd b. Cübeyr, Mücâhid ve Muhammed b. Sîrîn gibi müctehid âlimlere ve Şiî Ca&#8217;feriyye mezhebine göre esirin öldürülmesi caiz değildir. Esirlere uygulanacak hükmü belirleyen âyet yanında Hz. Peygamber&#8217;in genellikle esirleri bedelsiz veya fidye karşılığında serbest bırakması bu görüşün dayanağıdır. Esirlerin gerektiğinde öldürülebileceğini  savunanların Hz. Peygamber döneminden verdikleri birkaç örneğin hepsinde esirler sadece savaştıkları ve esir alındıkları için değil savaş öncesinde veya esaret halinde işledikleri suçlar ve özel durumları sebebiyle ölümle cezalandırılmış olup bundan hareketle esirin öldürülebileceği sonucunu çıkarmak isabetsizdir.</p>
<p>Yine bu âlimlerin delil olarak ileri sürdükleri, Bedir Gazvesi&#8217;nden sonra nazil olan <em>&#8220;Yeryüzünde ağır basıncaya -düşmanı tamamen mağlûp edinceye- kadar hiçbir peygambere esirler alması yakışmaz. Siz geçici dünya malını arzuluyorsunuz, halbuki Allah -sizin için- âhireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir&#8221; </em>(el-Enfal 8/ 67-69) âyetinde esirlere uygulanacak herhangi bir hüküm sevk edilmemiş, sadece Müslümanların düşmanlarıyla yaptıkları bu ilk savaşta onları iyice mağlûp edip kendilerine üstünlük sağlamak yerine maddî menfaati ön planda tutarak esir almaları hoş karşılanmamıştır.</p>
<p>Esirlerin köleleştirilmesi de İslâm&#8217;ın ortaya koyduğu ve arzuladığı bir uygulama olmayıp o dönemde yaygın olan ve bir devletin tek taraflı iradesiyle ortadan kaldırılması mümkün olmayan bir teamül, uluslar arası bir problemdi. Dolayısıyla İslâmiyet bir taraftan yaptığı hukuki düzenlemelerle bu yaygın uygulamayı mümkün oldukça insanî ölçülere çekmeye çalışmış bir taraftan da bu uygulamanın zaman içinde ortadan kalması için tedbirler geliştirmiştir.</p>
<p>Sonuç olarak İslâm&#8217;da esirlerle ilgili temel hükmün karşılıksız veya fidye ile serbest bırakmaktan ibaret olduğunu, fukahanın buna öldürme ve köleleştirme tercihlerini de eklerken içinde bulundukları milletlerarası şartlardan etkilendiklerini, düşmanın Müslümanlara karşı uyguladığı bu hükmü mukabele bilmisil esasına göre muhafaza etmek zorunda kaldıklarını söylemek mümkündür. Esirlerin beslenme, giyim ve barınma ihtiyacını esir alan devlete yükleyen Hz. Peygamber çeşitli talimat, tavsiye ve uygulamalarıyla esirlere iyi davranılmasını istemiş, onlara eziyet ve işkence edilmesini yasaklamıştır.</p>
<p>Esirlere kötü muamele yapılması yasaklandığı gibi esir alınan kadınların kişilik ve iffetleri de belirli bir hukukî düzenleme getirilerek güvence altına alınmıştır. Dört Sünnî mezhebe göre, kölelik yolu ile hukukî bir statüye kavuşturulmadan önce esir alınan bir kadınla cinsî münasebette bulunmak haramdır. İmam Mâlik ve Ebû Sevr&#8217;e göre böyle bir fiil işleyen askere zina için öngörülen recim veya sopa cezası uygulanır. Diğer üç mezhebe göre ise esirlerin bir bakıma ganimet çerçevesinde mütalaa edilmesinden doğan “mülk” şüphesi sebebiyle, bu kimseden zina cezası düşmekle birlikte ta&#8217;zîr cezası  uygulanır. Devlet esirleri kölelik statüsüne geçirme (yani gaziler arasında ganimet olarak paylaştırma)  kararı alırsa ancak o zaman belirli şartlar çerçevesinde kişi kendi payına düşen cariye ile cinsel ilişkide bulunabilir. Dolayısıyla bu şartlar içinde gerçekleşecek bir ilişki bugünkü anlamda bir tecavüz değil hukuk düzeni içinde yer alan ve belirli hukukî sonuçlar doğuran bir tür karı-koca ilişkisi mahiyetindedir.</p>
<p>İslâm&#8217;ın arzuladığı bir hedef olarak bugün bütün insanlığın ortak iradesi ve bunun yansıdığı siyasî ve hukukî düzenlemelerle kölelik müessesesi ortadan kaldırıldığı için savaş esirlerinin köle statüsüne geçirilmesi İslâm bakış açısına göre artık meşru değildir; dolayısıyla esir kadınların da cariye edinilip kendileriyle cinsî ilişkide bulunulması hiçbir şekilde helal sayılamaz.</p>
<p><strong>IŞİD dine zarar veriyor</strong></p>
<p>Bu anlatılanlar gayrimüslim bir düşmanla yapılan savaşla ilgilidir. Müslüman toplumlar arasında meydana gelen savaşın hükümleri bundan farklı olduğu gibi esirlerine uygulanacak hükümler de farklıdır. Böyle bir savaş sırasında ulemanın çoğunluğuna göre esir alınan erkekler hapsedilirler, öldürülemezler; öldürülmeleri halinde diyetleri ödenir. Kadın ve çocuklar hiçbir şekilde esir alınamaz. Esir alınan erkeklerle koruma altında bulundurulan kadın ve çocuklar savaş sonunda serbest bırakılırlar. Bu konuda sünnî-sünnî olmayan veya ehl-i sünnet içinde herhangi bir mezhep ayrılığı söz konusu edilemez.</p>
<div class="drupal-embed">
<blockquote class="pullquote boxout"><p><span class="quote">IŞİD&#8217;in kendisini İslâm devleti ilan etmesi dikkatleri başka şeylere çekme maksadı taşımıyorsa hepten cehalet eseri ve gülünçtür.</span></p>
<footer class="clearfix">
<div class="line">
<hr />
</div>
<div class="name">by <em>Ahmet Özel</em></div>
</footer>
</blockquote>
</div>
<p>Hâricîler gibi kendi mezheplerinden olmayan veya kendileri gibi düşünmeyenleri kâfir kabul edip can, mal ve ırzlarını helal saymak bir sapkınlıktır. Bir Müslüman ancak İslâm esaslarını açık şekilde inkâr etmekle dinden çıkar; hiç kimse kendince (sözde) geçerli saydığı bir te’vile dayanıp başkasını tekfir edemez. Üstelik IŞİD ve benzeri örgütler böyle geçersiz bir te’ville kendilerinden başkalarını kafir saysalar bile yukarıda işaret edildiği üzere gayrimüslimler hakkında bile bugün yaptıkları uygulamalar meşru değildir.</p>
<p>Dışa yansıyan hemen bütün uygulamaları İslâm bakış açısından gayrimeşru sayılan, bu eylemleriyle bütün dünyada İslâm ve Müslümanlara yönelik bir nefret uyanmasına vesile olan bir örgütün  kendisini İslâm devleti ilan etmesi ve diğer ülkeleri de kendisine biate çağırması, dikkatleri başka şeylere çekme maksadı taşımıyorsa hepten cehalet eseri ve gülünçtür. Üstelik bu örgüt tamamen İslâm esaslarına uysa bile böyle bir çağrı bugünkü uluslararası şartlarda ciddiye alınacak bir şey değildir.</p>
<p>Batı sömürgeciliği doğrudan işgal, kendilerine bağlı güvenli ordu ve yönetimlere bırakarak çekilme merhalelerinden sonra bugün aşırı düşünce ve eğilimlere sahip taşeron örgütler vasıtasıyla İslâm ülkelerinde istikrarsızlık yaratarak ekonomik ve siyasi  bağımlılık hallerini sürdürmek şeklinde üçüncü bir safhaya geçmiş bulunmaktadır. Bunun için de soğuk savaş döneminin sona ermesinin ardından Batı’da yeni tehdit algısı İslâm’a ve İslâm dünyasına dayandırılarak terör bir küresel hegemonya aracı olarak öne çıkarılmıştır.</p>
<p>Küresel güçler dünyadaki her karış toprağı, iletişim ve ulaşım kanallarını rahatlıkla denetleyebilme imkânına sahipken terör örgütlerinin gizli servis bağlantıları olmadan faaliyet gösteremeyeceği, bu servislerin desteği sağlanmadan istihbarat, eğitim, lojistik destek, silah tedariki gibi ihtiyaç ve faaliyetlerinin imkânsız olduğu göz önüne alındığında bugün el-Kâide ve onunla bağlantılı olarak Somali’de eş-Şebâb, Nijerya’da Boko Haram, Libya’da Ensâru’ş-şerîa ve Ortadoğu’da sınırların yeniden oluşturulması sürecinde IŞİD gibi örgütlerin kendilerinden ibaret olmadıkları ve bilerek veya bilmeyerek bu üçüncü sömürgecilik merhalesi için eşi bulunmaz birer araç teşkil ettikleri daha iyi anlaşılır.</p>
<p>Prof.Dr.Ahmet Özel</p>
<p>http://www.aljazeera.com.tr/gorus/isidin-eylemleri-dinen-mesru-degil</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/isidin-eylemleri-dinen-mesru-degil/">IŞİD’in eylemleri dinen meşru değil</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/isidin-eylemleri-dinen-mesru-degil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Medeniyeti ve Ortadoğu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti-ve-ortadogu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti-ve-ortadogu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2015 23:24:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sezai Karakoç]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti ve Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6053</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gerçek Medeniyetin doğum yeri, bugün Orta Doğu dedikleri bölgemizdir. O medeniyetin tek devamcısı, tek varili de İslâm medeniyetidir. Batı Medeniyeti dediğimiz Avrupa Medeniyeti, Doğunun, hakikatin ve peygamberlerin medeniyeti olan İslâm medeniyetinin karşısına dikilmişse, bu, insanlığın doğuşundan bugüne ka­dar gelen savaşın süreğinden başka bir şey değildir. Yalan, doğ­runun, kötü, iyinin karşısına dikilmiştir her zaman. Kıyamete kadar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti-ve-ortadogu/">İslam Medeniyeti ve Ortadoğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6054" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images.jpg" alt="İslam Medeniyeti ve Ortadoğu" width="598" height="285" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images.jpg 325w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-300x143.jpg 300w" sizes="(max-width: 598px) 100vw, 598px" /></a>Gerçek Medeniyetin doğum yeri, bugün Orta Doğu dedikleri bölgemizdir. O medeniyetin tek devamcısı, tek varili de İslâm medeniyetidir.</p>
<p>Batı Medeniyeti dediğimiz Avrupa Medeniyeti, Doğunun, hakikatin ve peygamberlerin medeniyeti olan İslâm medeniyetinin karşısına dikilmişse, bu, insanlığın doğuşundan bugüne ka­dar gelen savaşın süreğinden başka bir şey değildir. Yalan, doğ­runun, kötü, iyinin karşısına dikilmiştir her zaman. Kıyamete kadar ona bu izin verilmiştir. Ta ki, iyinin ve doğrunun değeri bilinsin. İyi ve doğrunun ucuz olmadığı anlaşılsın.</p>
<p>Ölçü ile aşırılığın çarpışmasıdır bu evrensel çarpışma. Fizikötesi ile fiziğin kavgasıdır bu sürüp giden.</p>
<p>İnsan için önemli olan, hangi tarafa katılacağıdır, Zehirden acı zakkum ağacının dallarına mı asılacak, yoksa bal yemişli ve renkli tûba ağacının kurtarıcısı kollarına mı atılacak ?</p>
<p>İnsan bu kararı kendisi verecektir. Bu seçmeyi kendisi yapacaktır.</p>
<p>Cennet ve cehennem, bu kararın ufkunda, bu seçişi içinde.</p>
<p>Medeniyet rengi, sonsuzluğa erişme biçimi bu karar ve seçme tohumunun içinde.</p>
<p>Kader bu karar tohumundan beslenecek ve çiçeklenecek. Sonra da bu tohum, alın-yazısının yemişi olarak geleceklere doğru avucumuza düşecek.</p>
<p>İnsanların hayatlarında olduğu gibi toplum ve kültür­lerin, millet ve medeniyetlerin hayatında da bu seçiş ve ka­rarlar temel rolü oynar. Kültür ve medeniyetlerin, toplum ve milletlerin alın-yazılarının şifresi olur bu seçiş ve kararlar.</p>
<p>Her saat kader saati olduğu, daha doğrusu saatler kade­rin dışında olmadığı halde, kader çizgisinin dışında zaman ve saat bulunmadığı halde, ve önceki saatler kendisini hazırladığı ve sonraki saatler kendisini açtığı ve uyguladığı halde, bazı seçkin saatlere kader saati deyişimiz, o saatlerde alınyazısının yoğunlaşması sebebiyledir, bu tohum özelliğini taşıması sebe­biyledir. Sembolik bir adlandırmadır bu.</p>
<p>Peygamberler medeniyetinin süreği olan medeniyetimiz, İslâm Medeniyeti, Orta Doğu kültürü günümüzde yine böyle bir kader saatinin önünde gelmiş durmuştur.</p>
<p>Uzun süreli bir kış uykusuna, ölüm uykusuna mı dalacak, yoksa ayağa kalkarak, diriliş baharının yağmurlarına doğru mu yükselecek, işte bunun kararını verme günü gelmiş çatmıştır.</p>
<p>Kaçmak bir kurtuluş olmayacak, batış olacaktır.</p>
<p>Karar verip sabır göstermek, dayanmak ve oluşun bütün çilesine katlanmak, kültür ve medeniyetimizin kader savaşını zaferle mühürleyecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sezai Karakoç,Sur Yazıları 3</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti-ve-ortadogu/">İslam Medeniyeti ve Ortadoğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti-ve-ortadogu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
