<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ortaçağ | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ortacag/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 27 May 2019 14:05:19 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ortaçağ | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Işığın ve Görmenin Kapitalist -Toplumsal Verisi: Aydınlanma</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/isigin-ve-gormenin-kapitalist-toplumsal-verisi-aydinlanma/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/isigin-ve-gormenin-kapitalist-toplumsal-verisi-aydinlanma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Apr 2019 13:34:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[akıl ve bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Aziz Augustinus]]></category>
		<category><![CDATA[Hümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[Hegel]]></category>
		<category><![CDATA[Işığın ve Görmenin Kapitalist -Toplumsal Verisi: Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[John Locke]]></category>
		<category><![CDATA[Oktay Taftalı]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ]]></category>
		<category><![CDATA[Rönesans]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21654</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanın, dış dünya karşısında sergilediği binlerce yıllık varolma mücadelesiyle edindiği deneyim, onun dilinde, tarihinde ve kültüründe, görme duyusuna ilişkin belli soyutlamaların ortaya çıkmasını mümkün kılmıştır. Örneğin: Avrupa’nın “karanlık çağları veya “Ortaçağ karanlığı”, devamıyla Hümanizm ve Rönesans’ı izleyen “Aydınlanma Çağı” gibi tanımlar, insanın (veya tarihin belli bir döneminde, belli bir yörede yaşayan insanın) görme ve ışığa [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/isigin-ve-gormenin-kapitalist-toplumsal-verisi-aydinlanma/">Işığın ve Görmenin Kapitalist -Toplumsal Verisi: Aydınlanma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-large wp-image-21963" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aydinlanma-donemi-1024x507.jpg" alt="" width="640" height="317" /></p>
<p>İnsanın, dış dünya karşısında sergilediği binlerce yıllık varolma mücadelesiyle edindiği deneyim, onun dilinde, tarihinde ve kültüründe, görme duyusuna ilişkin belli soyutlamaların ortaya çıkmasını mümkün kılmıştır. Örneğin: Avrupa’nın “karanlık çağları veya “Ortaçağ karanlığı”, devamıyla Hümanizm ve Rönesans’ı izleyen “Aydınlanma Çağı” gibi tanımlar, insanın (veya tarihin belli bir döneminde, belli bir yörede yaşayan insanın) görme ve ışığa yönelme eyleminin soyutlanmasıyla ulaşılmış ifadelerdir. Avrupa’da Aydınlanma fikrinin tavan yapmasını sağlayan filozoflardan birisi olarak G:W:F. Hegel’in, bu çağa özgü düşünce sistematiğine armağan ettiği dünya görüşü (Weltanschauung), entelektüel bakış (Intellektualansicht) gibi kavramlar da, “görme” duyusunun önemine ve önceliğine ilişkin güçlü birer soyutlama şeklinde karşımıza çıkıyor. Üstelik Avrupa Aydınlanmasının ve geleneğinin dışında olan bizler bile, fazlaca üzerinde durmaksızın bu kavramları evrensel veriler olarak kabulleniyor ve kullanabiliyoruz. Ancak, “Aydınlanma” kavramının Ortaçağlar boyunca aslında kiliseye ait bir kavram olduğunu ayrımsamak gerekiyor.</p>
<p>Daha bu dönemim başlangıcında Aziz Augustinus (354- 430) tanrısal ışık anlamında Aydınlanmadan söz ediyordu. Hıristiyanlık özelinde Aydınlanma, Tanrı’ya yönelimi esas alan insanın, kutsal mesaj sayesinde gerçekleşen hayat tarzıydı. İnsanın Tanrıyı bilmediği ya da hayatını ona yöneltmediği dönemi, karanlıkta kalan bir zaman dilimiydi, özetle söylemek gerekirse: 17. Yüzyıl Aydınlanması, açısından da, insan karanlıktan kurtulması gereken bir varlıktır. Ancak bu kurtuluş, içinden Tanrı fikrinin ayıklanarak, yerine bizzat insan aklının ikâme edildiği bir süreç anlamına geliyordu.</p>
<p>Dolayısıyla Avrupa’da Aydınlanma yüzyıllarıyla ortaya çıkan zihniyetin, “ışık” ve ‘görme” merkezli bir pedagojiyi esas alarak, kendisini evrensellik kavramı altında kıta dışı coğrafya ve kültürlere de taşımaya çalıştığını ve bunda yüzyıllara yayılan Hıristiyan misyonerlik çabalarının oluşturduğu bilinçaltının, belli bir rol oynadığı söylenebilir.</p>
<p>Avrupa Ortaçağ’ı, karanlık bir zaman dilimi olarak tanıtılmıştır. Karanlık; yani ışığın olmadığı, insanın önünü, çevresini, geleceğini göremediği, göremediği için bilemediği, bilemediği için de korktuğu bir zaman dilimi. Acaba Avrupa Ortaçağında yaşayanlar, bizzat kendi çağlarını karanlık çağ şeklinde mi tanımlıyorlardı? Yoksa sonraki bir zaman diliminde kendilerine nitelik olarak aydınlığı esas alanlar mı, kendilerinden önceki zaman dilimini karanlık olarak nitelemişlerdir? Meselenin bu yanını ayrıca tartışmak gerekiyor. Ancak, karanlık Orta Çağlar deyimi, bizde, kilise taasubu altında, her türlü feodal baskının, engizisyon işkencelerinin, cadı yakma törenlerinin ve vebanın kol gezdiği korku dolu bir Avrupa imgesi uyandırmaktadır. Ancak, Hümanizm ve Rönesans süreçlerinin ardından gelen Aydınlanma, kendisinden önceki bütün korkuları yenme ve kilisenin dehşet imparatorluğunu yıkarak, göklerdeki cenneti yere indirme iddiası taşıyan birçok ideolojinin; idebilimlerin beşiğidir.<br />
Felsefi Aydınlanma’nın kurucu ideologu İngiliz Filozof John Locke, bebeklikte bir “tabula rasa” olan insan zihninin, deneye dayalı yaşam içinde öğrendikleriyle geliştiğini,insanın bilgiyi doğuştan getirmediğini, tam tersine onu, bir yeryüzü macerasıyla edindiğini öne sürüyordu. Çok sonraları, Kıta Aydınlanmasının simge ismi Immanuel Kant ise Aydınlanmanın başat sloganı olan ve az önce yukarda değindiğimiz “aklına inan (maktan korkma)” (sapere aude) şeklindeki ünlü deyişi dile getiriyordu. Karanlıktan kaynaklanan korkunun “insan aklının aydınlığı” ile yenilebileceği fikri, yakın zamana kadar belirleyiciydi.</p>
<p>İnsan aklının aydınlığı temsil ettiği, aklın aydınlatıcı ve yol gösterici olduğu ve benzeri söylemler, yine görme duyumuza yönelen ve yanı sıra tüm eğitim hayatımıza damga vuran iddialardır. Bize güvenli bir hayat çizgisi öneren hemen her ideoloji, aklın ve bilimin rehberliğinde aydınlık ve ileriye doğru akan bir yol imgesini eğitim hayatımız boyunca zihnimize işlemişdir. Hayat niçin bir yol biçiminde tasvir edilegelmiş- tir? Eğer hayat bir yol ise, arada her türlü sapmaya rağmen, sonuçta bunun yönü niçin hep ileriye doğrudur, ileri neresidir? Bu yolun karanlık ya da aydınlık olduğuna kim karar vermektedir? Buna karar verenlerin aklına, o yolu aydınlatmak için yüz yıllardan beri niçin insan aklından başka yaratıcı bir fikir gelmemektedir? Akıl hakikaten her şeyi aydınlatabilen bir meşale midir? Her şey akıl ve bilimle aydınlandığında insanın korkuları aşılmış mı olacaktır? Soruları çoğaltabiliriz. Ancak Avrupa Aydınlanmasıyla birlikte akla ve aklın ışığına yapılan atıflar kuramsal bir fantezi olarak kalmamış, Avrupa merkezli eğitim pedagojisini esas alan bütün toplumlarda, sözde her türlü korkuyu yenmenin öğretisi şekline dönüşmüştür.</p>
<p>Oktay Taftalı – Ben Merkezci İnsan ve Kaybolan Gerceklik,,syf.153-155</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/isigin-ve-gormenin-kapitalist-toplumsal-verisi-aydinlanma/">Işığın ve Görmenin Kapitalist -Toplumsal Verisi: Aydınlanma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/isigin-ve-gormenin-kapitalist-toplumsal-verisi-aydinlanma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tesamüh:İslam Medeniyetinin Ruhu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tesamuhislam-medeniyetinin-ruhu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tesamuhislam-medeniyetinin-ruhu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Dec 2018 14:12:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Abdülhüseyin Zerrinkub]]></category>
		<category><![CDATA[Tesamüh:İslam Medeniyetinin Ruhu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20966</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müslümanlar fetihlerin sona ermesinden Moğol istilasına kadar geçen dönem süresince içtimai, ahlaki, yaşam kalitesi, hoşgörü, taassuptan kaçınma, bilim ve kültürün korunması ve geliştirilmesi bakımından yüzyıllar boyunca medeni dünyanın öncüsü olmayı sürdürdüler.5 İslam medeniyetinin bu yüzyılları,bilim ve kültüre verdiği değer ve geliştirilmesindeki katkısıyla şüphesiz medeniyetler tarihinin en parlak dönemlerinden birini temsil eder. Bugünkü modern dünyanın İslam [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tesamuhislam-medeniyetinin-ruhu/">Tesamüh:İslam Medeniyetinin Ruhu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/652_320_021f3e8f-bediuzzaman-said-nursinin-medeniyet-gorusu.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-21014 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/652_320_021f3e8f-bediuzzaman-said-nursinin-medeniyet-gorusu-300x147.jpg" alt="" width="339" height="166" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/osmanli-medeniyeti-1528169429.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22169 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/osmanli-medeniyeti-1528169429.jpg" alt="" width="438" height="241" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/osmanli-medeniyeti-1528169429.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/osmanli-medeniyeti-1528169429-600x330.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/osmanli-medeniyeti-1528169429-300x165.jpg 300w" sizes="(max-width: 438px) 100vw, 438px" /></a></p>
<p>Müslümanlar fetihlerin sona ermesinden Moğol istilasına kadar geçen dönem süresince içtimai, ahlaki, yaşam kalitesi, hoşgörü, taassuptan kaçınma, bilim ve kültürün korunması ve geliştirilmesi bakımından yüzyıllar boyunca medeni dünyanın öncüsü olmayı sürdürdüler.5</p>
<p>İslam medeniyetinin bu yüzyılları,bilim ve kültüre verdiği değer ve geliştirilmesindeki katkısıyla şüphesiz medeniyetler tarihinin en parlak dönemlerinden birini temsil eder. Bugünkü modern dünyanın İslam medeniyetine olan borcu, kadim Yunan medeniyetine olandan daha fazla değilse de kesinlikle daha az da değildir. Şu farkla ki kadim Yunan medeniyeti artık yaşamamasına rağmen İslam medeniyet ve kültürü hala canlılığını korumakta ve dünyayı manevi olarak etkilemeye devam etmektedir.</p>
<p>Bu açıdan İslam medeniyeti cazibe ve çekiciliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Müslüman topluluğu farklı ırk, kavim, millet ve kültürlerden meydana geliyordu. Bu çeşitlilik bir medeniyet tarihçisine o kadar tuhaf gelir ki kendisine şu soruyu sor madan edemez: &#8220;Dini ve İslami bağları ne kadar güçlü olmalı ki, birbirinden bu kadar farklı unsuru bir arada tutabilmeyi başarmış olsun?6&#8221; İslam medeniyetinin bu parlak geçmişi tıpta, felsefede ve matematikte Avrupa&#8217;yı Ortaçağdan 16.yy. &#8216;a kadar kendisine borçlu bırakmaya devam etmiştir.</p>
<p>Acaba bu benzersiz başarının temel sebebi nedir? İslam dininin bünyesinde taşıdığı hoşgörü ve ilme verdiği değer mi bu başarıyı beraberinde getirdi yoksa Müslüman toplumunu meydana getiren farklı unsurların şuurlu aktif katılımıyla mı bu başarı elde edildi ? Şüphesiz farklı ırk,kavim, millet ve kültürlerin bu medeniyetin meyd ana gelmesindeki katkı ve payları asla inkar edilemez. Ancak kesin olan şudur ki bu, ilmi, manevi ve maddi ilerlemeyi Müslümanlar için mümkün kılan bizzat İslam&#8217;ın kendi- sidir. İslam, Müslümanları hem ilim tahsil etmeye teşvik ediyor, hem de onları dünya işlerinde çaba gösterme ye davet ediyordu. Yine Eski Dünya&#8217;nın kör taassubunun yerine hoşgörüyü geçi ren de İslam idi. Kilise&#8217;nin dünyayı terk etmeye ve inzivaya çağıran ruhbanlığına karşılık İslam, insanlara orta yolu tavsiye ediyor ve insanlardan hem dünya, hem de ahiret mutluluğu için çalışmalarını istiyordu. Bilimsel çalışmayı yücelten ve bu yönde insanları gayretkeş olmaya çağıran da yine İslam idi.</p>
<p>İslam&#8217;ın girdiği yerlerde bilim ve kültürün gelişmesini sağlayan hoşgörü ortamı yok olmak üzereydi. O zamanların iki süper gücünden biri olan Bizans günbegün Hristiyanlık taassubuna teslim oluyordu. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak her gün artan bir şekilde bilim ve hikmetten uzaklaşıyordu. Bütün felsefi ve bilimsel çalışmaların Jüstinyen tarafından yasaklanmasıyla Roma dünyası medeniyet, bilim ve kültürle arasındaki ilişkileri resmen koparmış oluyordu. O zamanların diğer sü-per gücü o lan İran&#8217;da da durum farklı değildi. Hüsrev Nüşirevan&#8217;ın felsefe ve bilime gösterdiği ilgi geçici bir durumdu.</p>
<p>Tabib Berzevife&#8217;nin Kefile ve Dimne&#8217;nin7 önsözünde belirttiği gibi taassup bu topraklarda hakim olmuş ve her çeşit ilerleme ve bilgi üretimini imkansız hale getirmişti. Dini ve kavmi taassubun elinde can çekişmekte olan bu dünyaya İslam taze bir ruh üflemişti. Merkezi ne Şam ne de Irak olan Dar-ul İslam&#8217;ın kurulmasıyla -çünkü Dar-ul İslam&#8217; ın merkezi Kur&#8217;an&#8217;dı- bu eski dünyaya hakim olan kavmi ve dini taassup yeni bir dünya görüşü getirilerek tedavi edilmişti. Hristiyan ve Mecusilerin dini taassubuna karşılık İslam, Ehl-i Kitap&#8217;la olan ilişkilerinde hoşgörüyü esas almış, ruhbanlık ve inzivayı dini yaşamdan dışlayarak ilim le uğraşmayı teşvik etmişti. Bu heybetli ağacın meyvesi -ki bu ağaç ne doğuya ne de batıya aittir- fütuhatların yayılması sonucu hasıl oldu.</p>
<p>Her bakımdan maddi ve manevi ilerleme ise siyasi ve toplumsal sorunların temelde hoşgörünün hakim olduğu bir ortam da halledilmesiyle sağlanıyordu. Bizans ve İran&#8217;ın aksi ne İslam, farklı düşünce ve kültürlerin kendisini ifa- de etmesine izin veriyor ve bunların tekamül etmesi için gerekli siyasi ve içtimai koşulları hazırlıyordu. Avrupa&#8217; da Rönesans ve ilerleme, Kilise&#8217;nin gücünün kavmiyetçilik ve uluslaşma karşısında zayıflamasıyla başladı. Oysa İslam dünyasında tam tersi olmuş, İslam medeni yetinin duraklama ve sonra da gerilemesi kavmi ve milliyetçilik taassubu ortaya çıkınca başlamıştır. Bu istenmeyen durum ne yazık ki İslam dünyasındaki vahdet ve hoşgörü ortamını ortadan kaldırmıştır. Müslümanların nezdinde zımmi yani muhafaza edilenler olarak kabul edilen Ehl-i Kitap&#8217;a gösterilen hoşgörü sayesinde çok güçlü bir barış ve güven ortamı doğmuştu. Böyle bir hoşgörü anlayışından Ortaçağ Avrupas ı&#8217; nın haberi bile yoktu.8</p>
<p>İslam dünyasında Ehl-i Kitap&#8217;a bazen bir takım sınırlamalar getiriliyorsa da bu daha çok onların özgürlük ve güvenliklerini sağlamak içindi. Çok sık olmamakla birlikte bazen onlarla yapılan akit ihlal edilmeden takibe uğrayabiliyorlardı. Çünkü Peygamber onlara iyilikte bulunmayı ve şeriati tavsiye ediyordu. Hz.Peygamber, bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyordu: &#8220;Kim bir zımmiye zulüm eder ya da gücünden fazla teklif yüklerse kıyamet günü ben ondan hesap soracağım. &#8220;9 Kendilerine gösterilen bu hoşgörü sayesinde Ehl-i Kitap, Müslümanlar arasında huzur ve barış içinde yaşamıştır. Bu yüzden Bizans&#8217;ta Kilise&#8217;nin takibine uğrayan bazı Hristiyanlar İslam dünyasına göç ederek Müslümanlara sığınıyordu.</p>
<p>Hülefa-i Raşidin&#8217;in son dönemlerinde bir Nasturi keşişi Hristiyan dünyasındaki kötü şartlar ve baskılardan dolayı Müslümanlar arasında yaşamayı tercih edebiliyordu. 10 Nasturilerin İslam&#8217;ın zuhurunu Kilise&#8217;nin baskılarından kurtulmak için bir kurtarıcı olarak gördüklerini gösteren pek çok delil vardır. İslam&#8217; da aslolanın hoşgörü olduğunu gösteren kanıtlardan biri de çoğunluğun karşı çıkmasına rağmen zımmilerin idari ve siyasi görevler üstlenebilmeleridir. Tarihi bütün kanıtlar şunu gösteriyor ki İslam&#8217;ın 1.yy. &#8216;ında daha güçlü ve etkili olan bu hoşgörülü ortam, Moğol saldırılarına kadar devam etmiştir. 11</p>
<p>Bu hoşgörü ortamı sadece dini ve kelami münazaraların önünü açmakla kalmadı aynı zamanda Müslümanlar ile Ehl-i Kitap&#8217;ın pek çok konuda işbirliği ve dayanışma içine girebilmesine de imkan tanıdı. Doğal olarak Ehl-i Kitap&#8217;ın İslam karşıtı olarak algılanan düşünce ve davranışlarına engel olunuyordu. Bazen de tahriklerin sebep olduğu istenmeyen olaylar yaşanabiliyordu, ancak bunlar istisnai durumlardı ve asla uzun süre devam etmiyordu. Bu vüzden mesela Yahudiler, Müslümanlar arasında Hristiyan dünyasında olduklarından çok daha rahat koşullarda yaşıyorlardı. Aynı şekilde daha önce de zikrettiğimiz gibi doğulu Hristiyanlar da İslam dünyasında gördükleri hoş- görülü muameleyi Hristiyan dünyasında göremiyorlardı. İslam&#8217;ın ve Müslümanların farklı din mensuplarına karşı takındığı bu hoşgörülü tavır, karşılıklı güven esasına dayalı bir toplumsal yaşamı mümkün hale getirdi ki dünya-<br />
nın buna gerçekten çok ihtiyacı vardı.</p>
<p>İslam sadece Ehl-i Kitap&#8217;a karşı değil diğer din mensuplarına da Hristiyan dünyanın aksine hoşgörüyle yaklaşıyordu. İmanın mahiyetinin ne olduğuna dair yaşanan teorik tartışmalara rağmen pratikte dil ile kelime-i şehadet getiren herkes Müslüman kabul ediliyordu. Böylece Müslümanların sahip olduğu bütün haklardan yararla- nabiliyordu. Hatta Hz. Peygamber, münafıkların kim olduğunu bildiği halde isimlerini ifşa etmiyor ve genelde onlara karşı hoşgörülü davranıyor, görmezlikten gelmeyi esas alıyordu. Peygamberlerinin bu güzel sünnetini takip eden Müslümanlar ne Ortaçağ Avrupası&#8217;ndaki gibi Engizisyon&#8217;u kurdular, ne de farklı inanç ve düşünce- lerinden dolayı insanları işkenceye tabi tuttular. İslam,ümmetin ihtilafını dinin temel esaslarına zarar vermemek kaydıyla bir çeşit rahmet olarak kabul ediyordu. Bu sayede farklı fıkhi mezhepler yan yana birbirlerine taaruz etmeden ve herhangi bir taassup göstermeden yaşayabiliyorlardı.</p>
<p>Bu durumun istisnası ise Hariciler ve Şia&#8217; da olduğu gibi ihtilafın siyasi konularla ilgili olduğu durumlardı. Siyasi rakip olarak görüldüleri için bu fırkalar takibe uğrayabiliyorlardı. Kelami mezhepler de Hristiyan dünyada olduğunun aksine birbirleriyle çatışmadan yan yana bulunuyordu. Hz. Peygamber&#8217;in ümmetim fırkalara ayrılacak mealindeki hadisi bu çeşitliliğin temelini oluşturu yordu. Ca&#8217;d bin Dirhem ve arkadaşı Gaylan Dımeşki&#8217;nin Emevi halifesi Haşim tarafından öldürülmesi ve Abbasi halifesi El Mehdi zamanında zındıkların takibe uğraması daha çok siyasi yönü olan olaylardı. Yine Memun döneminde Mutezile&#8217;nin sebep olduğu Mihne olayı ve daha sonraları Abbasi halifesi Mütevekkil döneminde yaşanan karşı ihtilalden sonra Mutezile&#8217;nin, Gulat&#8217;ın ve bazı sufilerin sorgulanması da İslam tarihinde istisnai durumlar olarak kalmıştır. Zaman zaman yaşanan bu olaylar zati olarak İslam&#8217;ın ruhunda var olan hoşgörü ve tesamüh ruhuna bir zarar verememiştir. İslam makuliyetinin doğurduğu tesamüh ortamı çok uzun yüzyıllar varlığını devam ettirmiştir.</p>
<p>Kont de Gobineau&#8217;nun İslam ve Müslümanlarda var olan bu yüksek hoşgörü anlayışını tasdik ve takdir etmesi bu parlak geçmişin güzel bir göstergesidir. O şöyle der:&#8221;Eğer dini inancı siyasi zaruretlerden ayırırsak, başka hiçbir din İslam kadar hoşgörülü değildir. &#8220;12 İslam medeniyetinin en parlak dönemlerinde gözlemlenen bu maddi ve mane-vi ilerleme, aslında İslam&#8217;ın sağladığı hoşgörü ortamında farklı millet ve kültürlerin işbirliği ve dayanışması sonucu elde edilmişti. Ama gerçekte pek çok farklı unsurun böyle verimli ve kalıcı bir işbirliği ve dayanışma içine girebilmesine olanak sağlayan, gene bu makul hoşgörü ortamından başka bir şey değildi. Ancak bu uygun zeminden istifade ederek bilim, hikmet ve kültürün gelişmesini mümkün kılan, Müslümanların İslam&#8217;ın ruhuna uygun olarak bu alanlara gösterdikleri ilgi ve alakaydı.</p>
<p>İslam&#8217;ın ilim elde etmeye yönelik teşvik ve ısrarı böyle bir başarının meydana gelmesine yol açmıştır.</p>
<p>Prof. Dr. Abdülhüseyin Zerrinkub,İslam Medeniyeti Mucizesi,syf.39,44</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>5.Durant, W., The Age of Foith. Part iV. chap. XIV.10<br />
6 Sarton,G., lntroduction, Vol 1/524</p>
<p>7.Biruni&#8217;nin söylediğinin a ksine, ki O; bu mu kaddimeyi Müslüman zındıkların uy-<br />
durduğuna inanıyordu, ama veriler bunun orijinal olduğunu gösteriyor. Daha fazla bilgi için Christiansen&#8217;in Sasani/er Döneminde İran adlı eserine başvurabilir.<br />
(Christiansen, Sasaniler Döneminde İran, 3. Cilt/45)</p>
<p>8 Metz, A., el-Hadaratü&#8217;I İslamiye 1/57</p>
<p>9.(Hadis) Fütuhu&#8217;/ Buldan, 162</p>
<p>10 Assemani, Bib., Orient, Roma, 1917-23 Vol.111/131</p>
<p>&#8217;11.Arnold., &#8220;Tolerotion&#8221; in Hasting&#8217;s, E.R.E. 12/369</p>
<p>12.Gobineau., Religions et Phi/osophies 24 ff.</p>
<p>&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tesamuhislam-medeniyetinin-ruhu/">Tesamüh:İslam Medeniyetinin Ruhu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tesamuhislam-medeniyetinin-ruhu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam&#8217;ın Yeri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamin-yeri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamin-yeri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Jun 2017 23:09:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İsmet Özel]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[İslamın Yeri]]></category>
		<category><![CDATA[Üç zor mesele]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmet]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Gelenek]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Uc  Mesele]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16022</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslam milli bir anlayış içinde gözönüne alındığı veya dünya kültürü içinde kavranılmaya çalışıldığı zaman şüphe yok ki hem coğrafi hem de tarihî yer bakımından belli sınırlandırmalara maruz bırakılacaktır. Milli anlayış içinde, bir kavmin “manevi değerleri” bütünü içinde ele alınacak, sözgelimi Türklerin İslam öncesi düşünce ve inanç yapıları karşılaştırılarak bü kavmin yaşayışına bağımlı (yani o kavmin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamin-yeri/">İslam’ın Yeri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/phpThumb_generated_thumbnail.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-16023 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/phpThumb_generated_thumbnail-182x300.jpeg" alt="" width="287" height="473" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/phpThumb_generated_thumbnail-182x300.jpeg 182w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/phpThumb_generated_thumbnail.jpeg 270w" sizes="(max-width: 287px) 100vw, 287px" /></a></p>
<p>İslam milli bir anlayış içinde gözönüne alındığı veya dünya kültürü içinde kavranılmaya çalışıldığı zaman şüphe yok ki hem coğrafi hem de tarihî yer bakımından belli sınırlandırmalara maruz bırakılacaktır. Milli anlayış içinde, bir kavmin “manevi değerleri” bütünü içinde ele alınacak, sözgelimi Türklerin İslam öncesi düşünce ve inanç yapıları karşılaştırılarak bü kavmin yaşayışına bağımlı (yani o kavmin varlığıyla kayıtlı) bir İslam’dan sözetmek mümkün olacaktır. Toplümsal kürümların Müslüman Türklerin elinde aldığı şekil, Müslüman Türklerin sanat, edebiyat, düşünce alanında ortaya koydükları ürünler, Türklerin Müslümanlığının biri­kimleri olarak gözönüne alınacaktır. İslamiyet’le birlikte Arapların millet olabildikleri, Türklerin bir rönesans yaşadıkları hep söylenegelen sözlerdendir. Kavimleri İslam’a bağlı, İslam’ı kavimlere bağlı olarak kavrayış birçok zihinde öylesine yerleşmiş ki bazı Batılı yazarlar, Türkiye’de ve Arap ülkelerindeki sosyalist ve komünistleri, bürjüva düşünürlerini, Batı ajanlığı yapan kümeleri bile “Müslümanlar” olarak nitelemekten geri durmuyorlar.</p>
<p>İslam’ın genel kültürel yapı içinde, medeniyet çerçevesinde kavranış biçimi de aynı anlayışın ürünü. Bü durumda, tıp, matematik, felsefe, mimarî gibi alanlarda insanlığın bilgi hazinesine Müslümanlar tarafından yapılan katkıları gözönüne alarak yapılan değerlendirmelerle karşı karşıya kalıyoruz. Ortaçağ denilen zaman dilimi içinde İslâm medeniyetlerinin, gerek taşıyıcı gerekse kurucu olarak, birçok insanda bilgi ve tekniğini Batı’ya öğretmiş olmasını “İslâm” olarak nitelendirme eğilimi var. Hastanelerin temiz tutulmasından, Ömer Hayyam’ın cebir denklemlerine, İbn Rüşd’ün Aristo şerhlerine kadar birçok kültür ve medeniyet çabasını Batılılar ve Batı kafasına şartlanmış Müslüman kökenli aydınlar “İslâm” olarak görmeyi uygun görüyorlar. Böyle olunca da genel insanlık tarihinin zaman içinde geçilmiş bir bölümü, gelişmenin belli topraklarda yaşanmış bir dalı olarak İslâm’ı değerlendirmek kolaylaşıyor. Giderek Müslüman düşüncesini de düşünce tarihinin dar konularından biri saymak mümkün görünüyor.</p>
<p>Bir de Uzak Doğu düşünce tarzının Batı’ya iyice yabancı oluşuna karşılık, İslâm’ın Batı kafa yapısıyla polemik açacak özellikler taşıyor olması, birçoklarının Müslüman zihniyetini kolaycagünümüz anlayışıyla uzlaşıp eriyecek bir zihniyet sanmalarına, bir bölgede, o bölgenin hayatından yansıyan düşünme biçimi sanmalarına yol açıyor. Yahudilik ve Hıristiyanlıkla birlikte İslâm’ı da Ön Asya dinlerinden biri olarak kavramak, hem onun ayrıcı ve üstün vasfını görmezlikten gelmeyi kolaylaştırıyor, hem de bir bakıma Batı dünyasının kültürel temelleri arasında kabulüne imkân tanıyor. İslâm’ı Batı normla­rına yaklaştırmak bir yandan Müslümanların kendi kavrayışları içinde yeni adımlar atmalarına bir engel olarak konulurken, bir yandan da Batı karşısında aşağılık duygusu taşıyan Müslüman aydınların gönlünü okşuyor.</p>
<p>İslâm’a yaklaşan zihin, İslâmî hayata bakan göz, onu asıl gerçekleştireceği hedeflerin bir unsuru, niyetlerine müdahale eden bir vakıa olarak gördüğü sürece İslam için kendi düşüncesinde bir “yer” tayin edecektir. Bu yer, tarihî bir kategori, coğrafi bir mekan, kültürel bir iz olabilir. Millî hedefleri olan kimse için İslamiyet vazgeçilmez bir dinamik, emperyalist için sömürülmeye elverişli topraklar, sosyalist için transformasyona uğratılması gereken İnsanî değerler olarak anlaşılabilir. Bunların hepsi İslam’a tarih ve zaman içinde bir yer yakıştırmak heveslerinin birer ürünü. Bu yer onların İslam’ı bir malzeme olarak (müspet veya menfi) kullanmalarına elverişli görünüyor. Oysa İslamî mücahedeyi bir farz olarak yüklenmiş olan Müslüman, İslam’a tarihi veya coğrafi bir yer biçmenin İslam’ı bir amaç değil, bir araç durumuna getirmenin bir yolu olduğunu bilir.</p>
<p>İslam’ın insanların nisbî değerlendirmelerine göre bir “yer”e sahip olamayacağını, belli bir zaman dilimi içinde anlam kazanmasının mümkün olamayacağını, bir kavmin kültürel varlığının mütemmim cüzü olarak anlaşılamayacağını İslam’ı anlamanın ön şartı sayıyoruz.</p>
<p>Bütün bu saydığımız yanlış eğilimler, aslında günümüzün “bilimsel” kafasının ihtiyaç duyduğu tespit noktalarıdır. Yalnız bilimsel değil aynı zamanda felsefi anlayış (ki artık Batılı anlayış tarzı içinde birini diğerinden ayırmak epey zor) bütün düşünme yollarına kendince bir kabuk uydurarak onun kendi düşünme seviyesinde kabul edilmesini kendi sağlığı bakımından zorunlu sayar. Vahyi insan zihninin türettiği düşünceler seviyesinde anlamak yeteneğindedir. Bu yüzden de İslam’ın somut bir mekanda gerçekleşmiş olması, modern insanın kavrama kapasitesine uygun düşer (Çoğu zaman çöl düşüncesi, çöl felsefesi gibi adlandırmaların kaynağı bu zavallıca düşünüş olmalı). Aynı şekilde İslam’ı insanlık tarihinde bir evre (merhale), düşünce tarihinde bir uğrak (moment) görmekle ona “zaman” içinde bir sınır koyma endişesi güdülmektedir. Çünkü modern insan sadece birbirine bağlı olarak gelişen düşünceleri yahut bir başka düşünceyle karşılaştırılabilen düşünceleri kavrayabiliyor. Hele İslam’ın belirli bir kavme dayalı olarak değerlendi­rilmesi, çağdaş veya değil bütün insan yapısı düşünce sistemlerinin belirgin bir zaafıdır. Oysa, İslam’ın bütün yer ve bütün zaman için vaz‘ edilmiş ilkelerinin anlamına varmadan onu belli insanlara bağlı özellikleriyle anlamak mümkün değildir.</p>
<p>İslam’ın kavranılması insanın önyargıları ara­cılığıyla değil, Kur’an-ı Kerim aracılığıyla başarılabilirse beklenen yararın elde edilmesi gecikmez. Kur’an-ı Kerim ise hem bakmayı bilenler hem bilme yeterliğinde olanlar için açık bir kitaptır. “(Bu), ayetleri -bilecek (anlayacak) herhangi bir kavın için- ayrı ayrı açıklanmış, (hükmünce amel edenlere) müjdeler verici, (muhaliflerini başlarına gelecek fena akıbetlerle) korkutucu, Arapça bir Kur’an olmak üzere Rahman ve Rahim tarafından indirilmiş bir kitaptır.” (41/2, 3, 4) Ana mesele, insanın Kur’an’a bağımlı olarak kavrayışını bir raya oturtmasıdır. Kur’an insan zihninin faaliyetlerini anlamlı kılar; yoksa insan zihni Kur’an’ı anlamlandıramaz. Çünkü zihni bir mekanizmanın harekete geçirilmesi anlamında kavrayış, tek başına yeterli değildir. Kavrayış amelle (eylemle) birlikte bir bütün teşkil eder. Bu bütünün daha anlamlı olması ancak niyetin saflığı, arılığı, kalbin halisliğiyle mümkündür. İslam’ın, ferdi cehdin Allah’ın kayrasıyla (inayetiyle) tamamlanmış üstün ilkelerine “tecrübeyle” yaklaşılacağı düşünülebilir. Özetle denilebilir ki İslam’ı kavrama, onu yaşama ve ondan kendi adına, insanlık adına hayır umma hususlarının birbirinden ayrılmayan tecrübeler olduğu anlaşılmadıkça esasa yaklaşılamaz.</p>
<p>Bu esas dâhilinde İslâm’da öz ve biçim ayrımı yapmak mümkün değildir. Gerçi bir zâhirı bir de bâtını fıkıh sözkonusu edilmektedir. Ama bu ayrım, İslâm’a bağlı herhangi bir durumun çelişme ve çekişmelerle ortaya çıktığını göstermez. Yani Müslüman zâhirı fıkıh (şeriat) uyarınca düzenlediği hayatını bâtını fıkıh (tasavvuf) hükümleriyle alt üst etmez. Yunus Emre’nin &#8216;Kapıda kaldı şeriat” mısraını, bâtını fıkha ulaştıktan sonra zâhirdeki kuralları bıraktım anlamında değil de; davranışlarımın kapısını şeriat tutmaktadır, ben ancak şer‘i esaslara uymak sûretiyle içimdeki zenginliği artırabilirim, hayranlığımı daha üst seviyeye vardırabilirim, şeklinde de yorumlamak gerekir. Bu yönde düşünmek daha sağlıklıdır. Kısaca, bazen ilmihal bilgisi diye üzerinde çok durulmayan, bazen biçimcilik kabul edilen birçok hususta, İslâm’ın öz- biçim kaynaşmasını gözlemek mümkün. İslâm, kavrayış seviyesi ne olursa olsun her insanın bir gelişme yoluna girmesini mümkün kılması bakımından tek düşünme biçimidir. Özgünlüğü ve gerçekliği buradadır. Oysa insanı endişelerle türetilmiş düşünce sistemlerinde teori ve pratik arasında bir mesafe her zaman sözkonusu. İslâm’da birini diğerinden ayırmak mümkün değil.</p>
<p>İslâm, dünya olayları karşısında edilgen kalmayı, iyilik ve kötülüğe karşı müdahaleci bir tutum takınmaktan geri durmayı kabul etmiyor. Kulluk yalnızca hukuki tasarrufların bütününden doğmuyor, aynı zamanda kul olmanın bilinci, yani kalbin insan davranışlarını anlamlı kılması gerekiyor. İyiliğe yönelmek, kötülükten kaçınmak yalnızca somut, gözlenebilir davranışların ortaya çıkması ile olup bitmiyor, iyiliğe yönelmenin ve kötülükten kaçınmanın niyeti de aranıyor. Yani kör bir eylem değerli değil; İslâm açısından inançtan soyutlanmış eylemi ta­mamlanmış sayamıyoruz. Müslüman gibi davranmayı değil, Müslüman olmayı (ruhuyla eyleme katılmayı)sonuç veren bir başlangıç kabul ediyor İslam. İnsanın içindeki hazırlığı, kalbinin arıtılması, düşüncesinin İslam dışı kaygılardan temizlenmesi kuşku yok ki en önde gelir. İslami olan ve olmayan arasındaki bilinçli ayırım, birine doğru eğilmek, öte­kinden uzaklaşmak, birine sıcaklık ötekine soğukluk duymak, şahsiyetin İslami yapısını geliştirmek ve böylece tükenmeyecek bir İslami potansiyeli elde bulundurmak&#8230; Peki, bu potansiyel tek başına anlamlı mıdır? Elbette hayır. Kalbin gücü, bir mecraya akıtılmak üzere toplanmış olan güçtür. Kalbin eriştiği, hakikatin yalnızca bir parçasıdır.</p>
<p>Hakikatin tamamlanması zihnin istiğrak ile varacağı bir nokta olsaydı İslam’da emir ve nehiyler olmazdı. İslamca yaşamak dünya ve hayat karşısında etkin bir tavır takınmakla gerçekleşebilir. Bu etkinlik, hayra yönelirken gösterilmesi gereken bir etkinlik olduğu kadar, şer karşısında takınılacak tavrın da gereğidir. Nitekim, Huzeyfe b. el-Yeman, çarpıcı bir açıklıkla konuyu dile getiriyor: “Kim bir kötülüğe eli, dili ve kalbi ile engel olursa vazifesini yapmış olur. Müslümanlardan kim de kötülüğe kalbi ve dili ile engel olup eli ile (kuvvetle) engel olmazsa hakikatten bir bölümünü terketmiş olur. Yine Müslümanlardan kim bir kötülüğü sadece kalben tenkit ederse, hakikatin iki şubesini terketmiş olur. Müslümanlardan kim bir kötülüğü kalbi ve dili ile düzeltmeye gayret etmezse, işte o yaşayan bir ölüdür.”</p>
<p>Bu sözlerin günümüz için önemi büyük. Çünkü İslam camiası yaşadığımız küfür toplumundan kalben ve diliyle şikayetten geri durmayan mü’minlerle doludur. Bu kardeşlerimizin hakikati terketmek gibi istekleri olmadığını da kabul ediyoruz. Ama ashabdan birinin bu tespitine ağırlık verecek olursak, eliyle yani fiilen ve kuvvetle bir kötülüğe engel olmamanın hakikatin bir bölümünü terketmek olduğunu, dolayısıyla birçoğumuzun hakikat karşısında nakısalarla yüklü olduğumuzu kabul edeceğiz.</p>
<p>İslami hakikate varmanın ancak kalpteki ha­lislikle birlikte, dilde doğruluk ve bunların davranış­larla belgelenmesi olduğunda hiçbir mü’minin kuşkusu yoktur. Ama bütün bu bilgilenmelere rağmen bırakınız kötülüğün fiilen, elle ve kuvvetle önlenmesini, dille tenkit edilmesinde bile önümüzde yürünecek epey yol vardır. İslam’ın halihazırda ne ölçüde yaşanıyor oldu­ğunu tespit ederken, Müslüman zihniyeti içinde kendi kaynaklarıyla tam mutabakat halinde olmayan noktaları bulurken elbette tarihe dönük bir bakış biçiminin bize çok faydası olacaktır. Olayların tarih içinde aldıkları biçim, kazandıkları anlam bugünün davranışlarına da açıklık getireceği için görüşlerimizin berraklaşmasında önemli rol oynayacaktır.</p>
<p>Sözgelimi, Türkiye’de İslam’ın özüne ters dü­şen hurafelerin son derece ağırlık sahibi olmasının, halk üzerinde etkili olmasının, asılla sûretin kolayca karıştırılmasının sebebi nedir? Bu sebebi toplumun şimdi yaşadığı eksikliklerde mi, yoksa geçmişin bir yorumunda mı aramalı? Diğer yandan Türkiye’de gelenekçilik yahut muhafazakarlık denilen eğilimler, neden uzun zaman Müslümanların nezdinde rağbet gören eğilimler ve terimler olmuşlardır?</p>
<p>Türkiye’de hurafeciliğin canlılığını koruyarak günümüze ulaşmasının sebeplerinin başında, sanıyorum, hurafeye karşı bizzat dindarların yoğun ve etkili bir mücadele vermemiş olmaları gelir. Türkiye’de batılılaşma başladığı zaman, batıcı kafalar doğrudan İslam’a saldıramadıklarından, taarruzlarını halkın arasında yaşayan düzmece değerlere yönelttiler. Eleştirinin Frenk hayranı züppeler tarafından yapılması, dindarları eleştiriden yana çıkmaktan alıkoydu. Öyle ki dindarlar istemedikleri halde hurafe savunucusu konumuna düştüler.</p>
<p>Buna benzer bir bakışla gelenekçiliği ve muhafazakârlığı değerlendirebiliriz. Batılılaşma, Cumhuriyet döneminde en temelli atılımları gerçek­leştirme sürecini yaşadı. Sel suları her şeyi önüne katıp gidiyor, fırtına ortalıkta dikili ağaç bırakmamaya kararlı görünüyordu. Bu durumda dindarların din adına yaptıkları tek şey, din adı altında toplanabilecek ne varsa onu korumak, muhafaza etmek, bozulmanın önüne geçmek, hızını kesmek amacıyla muhafazakâr ve gelenekçi bir durumu kabullenmekti. Hatta bazı değerleri elde tutabilmek için birçoklarını elden çıkarmaya yani bozulmanın bir sınırına kadar tahammül göstermeye razı oldular.İşte batılılaşma ve laik devlet kurma olayları içinde biçimlenen hurafecilik ve muhafazakârlık bir tepki (aksülamel, reaksiyon) hareketinin belirgin işaretleri oldular. Her ne kadar Batı’nın kendi içinde de muhafazakârlık bir tepki niteliği taşıyorsa da orada bizde olduğundan farklı sınıf kimliğine bürünmek zorunda kalmıştır.</p>
<p>Bugün İslâmî mücadelenin yapmaya başladığı işlerin başında, terimleri ve anlayışları yerli yerine oturtmak geliyor. Türkiye’nin yaşadığı macera içinde hangi bozucu etkiler altında kalınmışsa bunun tespiti ve İslâm adına mücadelenin sözkonusu olduğu her yerde bunların birer birer sökülüp atılması, titizlikle yerine getirilmesi gereken görevler arasında.</p>
<p>Gerek Arap, gerek Berberi, gerek Türk saltanatları döneminde, geleneğin veya mahalli duygunun İslâm değerlerinin üstüne çıktığı ve anlaşılmaz bir biçimde kurumlaştığı durumlarla karşılaşmamız mümkündür. Tarihin değerlendirilmesi işte bu noktaların tespit edilerek İslam’a muhalif bir gelenekçilikle İslamî mücadelenin birbirine karıştırılmasını önleme anlamını da taşımalıdır. Adım adım yeniden yaşayarak elde edeceğimiz İslamî değerlerimizi, kökünü, nesebini bilmediğimiz geleneksel değerlerle zaafa uğratmak hakkına sahip olduğumuzu sanmıyorum. Eğer geleneksel değerler olarak karşımıza çıkan unsurların “nesebi sahîh” ise onların İslamî kaynaklara bağlı unsurlar olduğunu da görebiliriz.</p>
<p>İslam’ın kaynaklarına bağlı olarak anlaşıldığı durumun bile kendine özgü tehlikeleri var. Bunlardan biri, soyut kalma tehlikesi. Günümüz Müslümanı kendini geleneğin muhtevası içinde algılamıyor. Bu demektir ki Müslüman, geçmişin değerlerini kayıtsız şartsız bir biçimde kendi değerleri olarak görmüyor. Çünkü kendini Kur’an ve Sünnet’le şartladığı ve kayıt altına aldığı sürece geçmişin (tarihin) ürettiği olay ve düşünceler ancak onun inanç çerçevesi içinde bir anlam kazanıyor. Açıkça Müslüman atalarının yaşadıklarını ve düşündüklerini esas kabul ederek, onlara sırtını dayayıp bugünkü hayatını düzenleme heveslisi değil. Tarihi de nassların süzge­cinden geçiriyor. Müslüman için tarihî çerçeve, geç­mişi bugünde ve yarında yaşatmaya yarayacak bir kalıp değildir; Müslümanlar tarihi daha çok, doğru davranışa ulaşmak için bir malzeme birikimi olarak değerlendiriyor.</p>
<p>Günümüzün Müslümanı İslamî kaynaklara uzak, hatta ona düşman bir düzen, bir düşünce yapısı ve bir medeniyet içinde yaşadığı için “mevcut duruma!” da dayanmayı imkansız görüyor. Yürürlükte olan toplum yapısının değerleri onun kulluk görevine uygun düşmüyor. Böylece Müslümanı içinde yaşadığı toplumun gerçek öğelerinden biri olarak anlamamız (o, varlığını tavizsiz bir biçimde ortaya koyup, kendini nassların çerçevesinde kabul ettirmediği sürece) imkansız.</p>
<p>Bütün bunlara rağmen Müslüman yaşıyor, kendini çevreleyen kurumlar aracılığıyla hayatını sürdürüyor. Her şeyden önce bir millete (kavme) mensup. Onun dilini kullanıyor, günlük davranışlarını o kavmin geçirdiği tarih tecrübesinin kalıntıları üzerinde sürdürüyor. Bir devletin yetkesi altında. Hayatını düzenleyen kurallar, kendisi ne kadar o kuralların kaynaklandığı öze kafası ve yüreği itibariyle yabancı olsa da, onu gütmekte. Tarihin gayr-i İslâmî uzantıları ve mevcut top­lumun gayr-i İslâmî kuruluşu yüzünden birçok Müslüman yaşayışında bir denge kurmak, yaşadıklarını ahenkli kılmak için birçok bahane arayıp bulmak zorunda kalıyor. Böyleleri İslâm’ın inanç ve yaşayış olarak sahip olduğu bütünlüğü hayatlarına uygulayamayacaklarını kabul ettikleri için içinde yaşadıkları düzenle bir çeşit “anlaşma”ya girişiyorlar. Yaşayışları toplum işleyişinin kurallarına tamamen uygun olmasına ve kendi bireysel hedefleri, toplumun hedefleriyle görünürde hiç de önemli farklılık göstermemesine rağmen, kafa ve yüreklerinde İslâm’ı “mahfuz” kılmayı seçen insanlar bunlar. Bunlar arasından “muhafazakarlar”, “gelenekçiler” olduğu kadar “sol eğilimliler”, “ilericiler” de çıkıyor. İslamiyet’in kapitalizmle, sosyalizmle uzlaşır yanlarını bulup çıkarmak, onları takip ettikleri hayat tarzı bakımından rahatlatıyor.</p>
<p>Ama Kur’an ve Sünnet’e mutlak egemenlik ta­nımakta aşırı titizlik gösteren Müslümanın, aklı bir uzlaşmaya yanaşmadığını anlamamız kolaydır. Kur’an ve</p>
<p>Sünnet’e olan tavizsiz bağlılık, Müslümanı hem tarihe hamasi bir bağlılıktan alıkoyuyor, hem de içinde yaşadığı toplumun gayr-i İslami değerlerine karşı durmaya zorluyor. Müslüman sahip olduğu bu bilinçle bir bakıma dünyadan yalıtılmış oluyor. Kafasında, yüreğinde ve kulluk görevlerini imkanlar oranında yerine getiren davranışlarında zamanın ve yerin kayıtlarından bağımsız oluyor. İşte bu Müslümanın yeryüzünde soyut bir varlık olarak kalma tehlikesi vardır. Çünkü takipçi olduğu mutlak ilkelerin yüksek seviyede “müşahhas” hale gelmesi toplum tarafından imkansızlaştırılmıştır. Oysa İslam “mücerret” ahlak kuralları halinde değil, alabildiği­ne hayatın içinde kavranılan ve hayatın “somutluğu” aracılığıyla “soyut” vasfı anlaşılabilen bir düşünce ve davranış düzenini öngörür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kaynak</p>
<p>İsmet Özel-Üç Mesele s.16-28</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamin-yeri/">İslam’ın Yeri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamin-yeri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medeniyet Batı’dan Niçin Uzaklaşıyor?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/medeniyet-batidan-nicin-uzaklasiyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/medeniyet-batidan-nicin-uzaklasiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Feb 2016 23:08:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet Batı’dan Niçin Uzaklaşıyor?]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Niyazi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10257</guid>

					<description><![CDATA[<p>Romalılar, &#8220;Benim yurdum yalnız bu dünyadır&#8221; derler, din şuuruna iltifat etmezlerdi. Resmî ilâhları, şekil ve renk değiştirmiş, eski Yunan tanrılarıydı. İnanmadıkları bu ilâhlar, hayatlarında tesirli olmaz, geleneklerinde göl­geler misâli bulunurlardı. Ciddî bir Tanrı fikri olmadığın­dan, Roma’da vicdan teşekkül etmemişti. İlk Hıristiyanları aslanlara parçalatacak kadar hunharlaşan bir cemi­yette vicdandan nasıl söz edilebilir?&#8230; İdealleri de Roma’ya menfaat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/medeniyet-batidan-nicin-uzaklasiyor/">Medeniyet Batı’dan Niçin Uzaklaşıyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/medeniyet-batidan-nicin-uzaklasiyor/batimedeniyeti/" rel="attachment wp-att-10259"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10259" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/batimedeniyeti.jpg" alt="Medeniyet Batı’dan Niçin Uzaklaşıyor?" width="430" height="242" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/batimedeniyeti.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/batimedeniyeti-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/batimedeniyeti-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 430px) 100vw, 430px" /></a></p>
<p>Romalılar, &#8220;Benim yurdum yalnız bu dünyadır&#8221; derler, din şuuruna iltifat etmezlerdi. Resmî ilâhları, şekil ve renk değiştirmiş, eski Yunan tanrılarıydı. İnanmadıkları bu ilâhlar, hayatlarında tesirli olmaz, geleneklerinde göl­geler misâli bulunurlardı. Ciddî bir Tanrı fikri olmadığın­dan, Roma’da vicdan teşekkül etmemişti. İlk Hıristiyanları aslanlara parçalatacak kadar hunharlaşan bir cemi­yette vicdandan nasıl söz edilebilir?&#8230; İdealleri de Roma’ya menfaat sağlamak amacıyla diğer milletleri mağ­lup etmek, köklerini kazımaktı. İmtiyazlı sınıfın refahı uğruna başvurdukları zulümler onlara vahşîlik gelmezdi. Adalet ise yalnız imtiyazlılara aitti. &#8220;Epartakus&#8221;larm her­hangi bir İnsanî haklan yoktu. Hayat ve medeniyet konu­larındaki görüşler madde ile sınırlıydı.</p>
<p>Daha sonra Batı’ya hakim olan Hıristiyanlık Hz. îsâ’nın tebliğlerinden çok, papa ve papazların anlayışları­nı yansıtıyordu. Onlar da kilise hâkimiyetini yerleştirmek maksadıyla Hıristiyanlara, &#8220;Benim yerim bu dünya değil­dir&#8221; görüşünü benimsettiler. Bu zihniyet Ortaçağ Avru- pası’nın yapıcı, yaratıcı gücünü yok etti. İlimler dondu, hurafeler hakim oldu. Batı, yüzyıllarca kilise ve ruhban sınıfıyla dîni bir gördüğünden, büyük kalabalıkları düşünmemeye mahkûm etti; çünkü düşünme, yalnız kilise mensuplarına aitti. Halbuki insan, düşüncenin tadına vardığı sürece biyolojinin kanunlarından kurtulur, hay­van olmadığının şuuruna varır.</p>
<p>Batının sosyal hayatı, tahayyül edilemeyecek kadar ilkel kaldı. Dînî taassupla tertipledikleri Haçlı seferleriy­le Doğudaki ışıkla karşılaştılar; aydınların bazıları da En­dülüs’teki gelişmeleri fark ettiler; Cenova ve Venedikli­lerin ticarî ilişkileri de İslam’ın dünyevî yönünü engizis­yon diyarında etkili kılmaya başladı. Fânî hayatı hakîr gören Hıristiyanlığın insandaki meşrû faaliyet ve tabiî ar­zulan öldürmeye çalışması da ruhları isyana hazırlamıştı.</p>
<p>Batı aydını, hür düşünebildikçe kiliseye başkaldırdı. Ortaçağ, kilise sultası ile Avrupa dehâsının mücadele ta­rihidir. Kilise esaretinden kurtulan düşünce, bilhassa on dokuz ve yirminci yüzyıllarda, insan üzerinde rûhî ve mâ- nevî otorite namına ne varsa ortadan kaldırdı.</p>
<p>Ruhlarında oluşan isyan, varlıkları üzerinde durup düşünmelerini engelledi. Kâinatın bir yaratıcısı bulundu­ğunu inkâr gücüne sahip olmamalarına rağmen, ilim in­sanları Allah’ın varlığını düşünmeyi bile hurafe sayarlar, böyle bir düşünceden nefret ederlerdi. Kin veya düşman­lıkları ispat veya delîle dayanmaz, peşin hükümlerden kaynaklanırdı. Kilisenin bir daha hâkimiyet kurması en­dişesiyle dîne zıt olan cereyan övülürdü. Tabiat üstü bir kuvvete inanmak, realitelere dayanamayıp, devekuşu mi­sâli başı kuma gömmek kabul edilir, aynı zamanda şahsi­yet noksanlığının da belirtisi sayılırdı. Fizik, kimya gibi müspet bilimlerle meşgûl olan bir âlim, tabiat üstülüğe inandığı takdirde, ilmî kudret ve kişiliği ne olursa olsun, ilmî mahfillerde güvenilirliğini yitirirdi. Yaptığı işler, el­de ettiği müspet sonuçlar ve bütün eserleri değersiz hale gelirdi. Bu telakkinin etkisiyle on dokuzuncu yüzyılın başlarında deneye dayalı bilimler (senienne), dînî (religion) bilimleri mağlup etti. Kökleri mâneviyat âleminden geldiklerinden, ahlâk kuralları da hükümsüz kaldı. Hıristıyanlık inancı, bilgi gerçeğine boyun eğdi. Modern ilimlerde ve mantıkta mânâları olan ahlâka yöneldiler. Mâneviyat, daha doğru bir deyişle. &#8220;Yaratıcı&#8221; inancı, ya ilmi gelişmelerden haberi olmayanların, yahut da ilmi gelişmelerin sınırlarını sezen büyük âlimlerin vicdanlarında kaldı.</p>
<p>İç dünyalarını unutmuş gibi davranıyorlardı. Hayat felsefeleri daha müreffeh yaşamak esasına dayanıyordu. Bu hayata yardımcı olan müspet bilimler, mabutları hali­ne geldi. Ahlak felsefeleri pratik fayda temeline oturun­ca, hayır ve şerri birbirinden ayıran en değerli ölçünün maddî ilerleme olduğunu kabul eden bir insan tipi ortaya çıktı.</p>
<p>Aslında Batı, Allah&#8217;ı inkâr etmiyordu. Yaşadığımız kâinatın sır dolu halinden dolayı zekâsı ona bir &#8220;Yaratıcı&#8221;nın olduğunu söylüyordu. Fakat onlar kilise ve ruhban sınıfının hegemonyasına tekrar düşmekten korktukları gibi, &#8220;Allah&#8217;a inanmakla ne elde edeceğiz?&#8221; sorusunu da kendilerine soruyorlar, ucunda bir dünyalık göremedik­lerinden Allah ve inanç kavramlarını ilgi alanlarının dı­şında bırakıp, maddî âleme dalıyorlardı.</p>
<p>Batılılar eşyanın kombinezonlarından göz alıcı hari­kalar sergilediler. İç donanımlarındaki boşluğu sezdikçe, tatmini maddî dünyalarındaki başarılarında aradılar. Sö­mürge imparatorlukları kurdular; hiçbir mazlumun fer­yadına aldırmadan yerüstü; yeraltı zenginliklerine sahip oldular. Hıristiyan rengine bürünmüş mâzî, Batı&#8217;da diril­di; Avrupa Romalılaştı.</p>
<p>Bu gelişmeler müspet bilimlerin ürünü olan tekniği hayatın esası yaptı. Getirdiği zenginlikle hürriyet ortamı hazırlaması gereken endüstri, kâinatın odak noktası ol­ması lazım gelen insanı, nesnelerin egemenliğine mah­kûm etti. Üretim aracı gibi görülmeye başlayan insan, onu sürekli kemiren bir çarkın içine itildi. Teknik ve en­telektüel ilerlemeye nazaran gerileyen kültür dinamizmi, sıcaklığını yitirdi; Goethe’lerin, Beethoven’lerin, Balzac’ların diyarında hayatı ucuz yoldan kazanmak isteyen foto-modeller, ölüm tuzakları hazırlarken kaygı duyma­yan bilginler yetişmeye başladı. Aşınan moral değerler yerlerini piyasa ve makinenin ihtiyaçlarına bıraktı.</p>
<p>Maddî ihtiyaçları körükleyenlerin, artık söz geçiremedikleri bu gücün ayakları altında ezilmeleri mukad­derdi; çünkü bu güçler zincirlerinden bir boşaldılar mı artık durdurulamazlar. Bu da Batıyı sömürüye, ahlâk dı­şı yollara sürükleyerek aslına rücû ettirdi. Yunan mitolo­jisine göre ilk medeniyetin temellerini atan Promethee ateşi çalmamış mıydı? Ardından Roma’nın dirilmesi tari­hin tekerrürü değil miydi?</p>
<p>On sekizinci yüzyılın sonlarında İskoçya’da görünen çıkarcılık ahlâkı, endüstrileşmiş Batı toplumlarına yayıl­dı. Başkalarını yargılamak esasına dayanan, menfaati ha­yatın aslî gayesi haline getiren ahlâk telakkileri insanı çi­leden çıkaracak kadar ferdiyetçiliğe sebep oldu. Ferdi­yetçiliğin getireceği yalnızlıktan ürkütmedi; bilakis tercih edildi. Paylaşılan mutlulukların artacağı, acıların azalaca­ğı onlar için hayatın kanunu olmadığı zannedildi. Mutlu­lukla, hayatı hoyratça yaşamak eş anlama geldi.</p>
<p>İnsanın kendi kendine yetmeyeceğini anladıklarında, hayat üslûpları onları sımsıkı sarmış; yalnızlık, tedavisi mümkün olmayan hastalık halini almıştı. Alkolde, uyuş­turucuda hayatı aramaları, oyalanmak için dünyayı adım adım dolaşmaları çare olmadı; zira ayılan kendini daha feci bir ortamda buldu; dünyanın öbür ucuna giden de dertlerini beraberinde götürdü.</p>
<p>Hayat telakkilerini sîgâya çekmeye başladılar. Ne ya­zık ki bu yolda da herhangi bir mesafe kaydedemediler. Yunan ve Latin medeniyetini temel almayan milletleri barbar, kültürlerini ilkel ilan ettiler. Mecliste, millî eği­tim komisyonunda ünlü M. Brocke’nin söylediği şu cüm­leler Batı’nın kolektif kanaati idi. &#8220;Grek-Roma medeni­yetinin içinde yaşıyoruz. Bizim için başka medeniyet yok­tur. Greko-Romen medeniyet bizim için tek medeniyet­tir.” Einstein’in deyimiyle, &#8220;Önyargıları kırmak, atomu parçalamaktan daha zor” olduğundan koza gibi ördükleri dünyalarının dışına çıkmaları mümkün olmadı.</p>
<p>Antenleri geleceğe dönük olan büyük sanatkârların, Toynbee gibi ünlü mütefekkir bilginlerin, kilisenin gayre­tiyle yeni bir heyecanla din veya felsefeye sarılması da ciddî sonuçlar vermedi ve vereceğe de benzemiyor; zira müspet, bilimlerle oluşan idraklerine kilise ve eldeki İn­ciller anlamsız görüneceklerinden, dinlerinin yol gösteri­ciliği özelliği kalmadı; felsefeleri ise günlük resimlerin is­tismar konuları haline geldi.</p>
<p>Fek çok dehâ, kurtuluşu beyinlerine sıktıkları kur­şunlarda aradılar. Goethe dikkat çekici dengesini, önyar­gısını kırıp İslam dünyasına uzanabilmekle kurabildi. Al­kolde, uyuşturucuda teselli aramayı basitlik kabul eden Nietzche gibi, &#8220;üstün insancıların çıldırmak, biricik sığı­nakları haline geldi. Dostoyevski karışık bir dünyada te­lef olup gitti. Tolstoy sıradan bir insan gibi yaşamanın hasretiyle yanıp tutuşarak öldü. Bergson müspet bilimle­ri sezgi ile tamamlamaya çalıştı; Russel, &#8220;Niçin Hıristiyan Değilim&#8221; kitabım yazdı; ama ne olduğunu yazacak gücü kendisinde bulamadı.</p>
<p>Batı’nın normal insanı kendinden kaçar hale geldi; hiçbir şeyi dert edinmeden ânını yaşamak telaşına kapıl­dı; fakat ne vicdanından, ne de idrakinden kurtulabildi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mehmed Niyazi-Medeniyetimizin Analizi ve Geleceği</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/medeniyet-batidan-nicin-uzaklasiyor/">Medeniyet Batı’dan Niçin Uzaklaşıyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/medeniyet-batidan-nicin-uzaklasiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yunan Mucizesi-Altın Çağ Masalı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yunan-mucizesi-altin-cag-masali/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yunan-mucizesi-altin-cag-masali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Mar 2015 15:06:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Altın Çağ Masalı]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Yunan]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan Mucizesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5331</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlk ceddimiz hür, günâhsız ve bahtiyar yaratılmış. Ama kötüye  kullanmış hürriyetini: iştihasını dizginliyememiş. Cenneti bu yüzden kaybetmişiz. Kitâb-ı Mukaddes öyle diyor. Sonra günâh günâhı  kovalamış. İnsan gitgide artan bir hızla yozlaşmış. Eski edebiyatlar dörde ayırır zamanı: altın çağ, gümüş çağ, tunç çağ, demir çağ.. İsâ&#8217;dan beş yüz yıl önce yaşıyan Yunan komedi yazarlarına inanmak gerekirse, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yunan-mucizesi-altin-cag-masali/">Yunan Mucizesi-Altın Çağ Masalı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/1239523_329272780552749_617005074_n.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-5332" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/1239523_329272780552749_617005074_n.png" alt="Yunan Mucizesi" width="474" height="186" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/1239523_329272780552749_617005074_n.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/1239523_329272780552749_617005074_n-300x118.png 300w" sizes="(max-width: 474px) 100vw, 474px" /></a></p>
<p>İlk ceddimiz hür, günâhsız ve bahtiyar yaratılmış. Ama kötüye  kullanmış hürriyetini: iştihasını dizginliyememiş. Cenneti bu yüzden kaybetmişiz. Kitâb-ı Mukaddes öyle diyor. Sonra günâh günâhı  kovalamış. İnsan gitgide artan bir hızla yozlaşmış.</p>
<p>Eski edebiyatlar dörde ayırır zamanı: altın çağ, gümüş çağ, tunç çağ, demir çağ.. İsâ&#8217;dan beş yüz yıl önce yaşıyan Yunan komedi yazarlarına inanmak gerekirse, Kronos&#8217;un saltanat sürdüğü devirlerde insanlar mutluymuş. Ne efendi varmış, ne köle.. Şarap akıyormuş derelerden, balıklar kendi kendine kızarıyormuş. Hesiodos da altın çağı Kronos&#8217;a bağlar: «Ölümlüler de, tanrılar gibi, kaygılardan uzaktılar». Her şey herkesindi, hastalık bilinmiyordu. Pindaros, bahtiyarların yaşadığı hayal ülkesini şöyle anlatır: «Meltemlerin okşadığı bir ada. Zümrüt ağaçlarda altın meyveler. Ve çiçekten çelenk ören atalarımız.»</p>
<p>Empedokles&#8217;e sorarsanız, altın çağda bir tanrıça hükmediyordu dünyaya. Eflâtun&#8217;a göre, Tûfan&#8217;dan kurtulan bir avuç insan bir adada toplanmış ve mutlu bir düzen kurmuş: savaş yok, kıskançlık yok, bütün insanlar eşit, toprak cömert, yiyecek bol..</p>
<p>«Altın çağ hilkatin ilk çağı», diyor Ovidius.. Ne ceza biliniyordu, ne korku. Tunç levhalarda tehditkâr yazılar okunmuyordu. Dâvâcı ecel teri dökmüyordu hâkim karşısında. Ne kale vardı, ne kılıç. Saban demiri ile yaralanmıyan toprak, cömertçe veriyordu meyvelerini. Yeşil mersinlerden bal akıyordu damla damla. Sütten, nektardan ırmaklar..</p>
<p>Kronos, cehennemin karanlıklarına yuvarlandıktan sonra, gümüş çağ başladı»: Zeus&#8217;un çağı.</p>
<p>Puranalarda da aynı çocukça inanç: altın çağ altı bin yıl sürmüş. Sonsuz bir mutluluk içinde yaşamış altı bin çift. Erkek kıskançlıktan habersiz; kadın, doğum sancılarından. Her şey sâf, her şey temizmiş. Mevsim, ebedî bir bahar. Ne rüzgâr varmış, ne yağmur&#8230;</p>
<p><strong>Yeni Bir Mefhum</strong></p>
<p>Kaybolan cennet, orta çağın sonlarına kadar, bir rüyadan çok bir nas&#8217;tır Avrupa için. İnsan, ilk ceddinin işlediği günâh yüzünden lânete uğramıştır. Mazi bütünüyle kemâl; edebiyatıyla, düşüncesiyle, inançlarıyla.Madde dünyasındaki icad ve keşifler, Avrupa&#8217; nın bakışlarını dünün ihtişamından günün vaidlerine çevirir. Asırlık inançlarından şüphe etmeye başlar Avrupalı. Altın çağ belki de gelecektedir. Bir Jean Bodin (1530-1596)&#8217;in, bir Francis Bacon (1561-1626)&#8217; ın aşırı iyimserliği, yüz yıl sonra yaygınlaşır. Ümitler yön değiştirir on yedinci asırda: kendini dev  aynasında görmeye başlayan Avrupalı, felsefeden sultayı kovar. Eskilerle yeniler kavgası, edebiyat dünyasında tartışılmaz sanılan değerlere karşı bir ayaklanıştır. Yaratış humması içindedir Avrupa. Asrın inancına göre, insanlık boyuna ilerlemektedir ve ilerliyecektir. Terakki, eşyanın mahiyeti icabı; tabiata aykırıdır duraklama., bir aksayış, bir dinleniştir nihayet.</p>
<p>Ne var ki terakki felsefesinin gerçek mimarı on sekizinci asır: Fontenelle, Turgot, Hume, Condorcet, Herder, Diderot.. çeşitli alanlarda aynı düşünceyi işler, aynı inancı kökleştirirler. Terakki felsefesi, felsefenin bütünü olur. Ya Rousseau? Çağını o kadar kötüleyen Cenevre vatandaşı da aynı inancı güçlendiren bir delildir. Voltaire&#8217;e gelince, Candide&#8217;deki  bütün karamsarlık, üstadı, terakki felsefesine katılmaktan alıkoyamaz.</p>
<p>Yükselen bir sınıfın nikbinliği. Müesseselerini kuran ve iktidarı adım adım fetheden burjuvazi, zaferleriyle sarhoştur. Ne Yunan&#8217;ın altın çağ  efsanesine inanır, ne hıristiyanlığın kaybolan cennetine. On dokuzuncu asırda terakki inancı, toplumun bütün tabakalarına kök salmıştır.</p>
<p>Avrupa&#8217;da herkes «ilerici» dir artık. Sözlüklere bakın. Terakki hayatın kanunudur, on dokuzuncu asrın Büyük Lügat&#8217;ine göre&#8230; sosyal  bakımdan, medeniyetin ve siyasî müesseselerin gitgide ilerlemesi felsefede, insanlığın kemâle, mutluluğa doğru yol almasıdır: daha az  iyiden iyiye, bilgisizlikten bilgiye, karanlıktan aydınlığa. Guizot için  terakki, medeniyet diye adlandırılan bütünün temel kanunu.</p>
<p>Bu iman, dağınık bir iyimserlik hâlinde kalabalığın şuurunu ve  şuuraltını fetheder. Almanya&#8217;da romantik felsefenin, Fransa&#8217;da  pozitivizmin, daha sonra İngiliz tekâmülcülüğünün dayandığı bir iyimserliktir bu. Evrim tabiat ilimlerinin de kanunu. Liberalizm aynı inançtan kaynaklanır. Klâsik iktisatçıların âmentüsü o; demokratlar için, mukadder ve hayırlı bir gerçek. Ütopyacılar da ilmin sonsuz gücüne inanır: insan olgunlaşacak, refah artacak. Saint Simon, çağının ümidlerini coşkunlukla dile getirir: «Şâirler insanlığın beşiğinde hayâl etmiş altın  çağı.. Altın çağ önümüzde, olgunlaşan bir toplum düzeninde. Atalarımız görmemiş böyle bir çağı, bir gün çocuklarımız görecek. Altın çağın yolunu  açmak bizlere düşer.»</p>
<p>Sosyalistlerden sonra anarşistler de terakkiye bir nass gibi sarılır: toplum ister istemez önce kollektivist, daha sonra da komünist bir  merhaleye ulaşacaktır. Hele aydın, yarı aydın ve okumamış kalabalıklar için terakki bir bedâhattir.Makineleşmeye ve sanayileşmeye karşı çıkanlar (Sismondi ve  şakirtleri gibi), terakki metafiziği ile susturulur.</p>
<p>Sömürgeci fetihlerin meşruiyet fetvâsıdır bu metafizik, emperyalizmin ideolojik silâhıdır:</p>
<p>Rabbin sevgili kavmi kendi nizamını diğer kavimlere kabul ettirir. Amerika&#8217;nın büyük ve küçük iş adamları körü körüne inanır terakkiye.</p>
<p>Rasyonalizasyon, normalizasyon, taylorizasyon gibi düzenlemelerin gerekçesi aynıdır: terakki.</p>
<p><strong>Sisifos İşkencesi</strong></p>
<p>Ama bu metafizik en parlak çağında bile hatırı sayılır muarızlar bulur. Önce edebiyat yükseltir sesini. Flaubert&#8217;ler, Baudelaire&#8217;ler, Leconte de Lisle&#8217;ler burjuvazinin bu ahmakça iyimserliği ile alay ederler.</p>
<p>Sonra iktisatçılar işe karışır. Stuart Mill&#8217;e göre, «terakkiyi durgunlukizliyecek. İnsanlığın tek hedefi o merhaleyi geciktirmek olmalı. Sanayi ırmağı durgun bir denize dökülecek sonunda. İnsanlığın peşinden koştuğu terakki, gerçekte tam bir iktisadî sisifizmdir.» (Okuyucuya Sisifos&#8217;un çilesini hatırlatmağa lüzum var mı? Kucağındaki kayayı zirveye çıkarmak zorunda olan o bahtsız, zirveye varır varmaz kaya  aşağı yuvarlanır. Tekrar uçuruma iner Sisifos, ve kayayı tekrar kucaklar.</p>
<p>Sonu gelmiyen bir işkence..) Stuart Mili için de medeniyet dünyasının alın yazısı bu.</p>
<p>Sosyolog Le Play de karamsar: «Avrupa toplumu -hele Fransa-çöküş halindedir.» Zaten her yükselişin sonu alçalış, her alçalışın yükseliş. Yenilik aşkı (filoneizm) insan ilimleri için vahîm bir hastalık. Terakki metafiziği, madde ilimlerinde ne kadar hayırlıysa, manevî ilimlerde o kadar meş&#8217;um. Çünkü moral ve sosyal dünyada keşfedilecek yeni bir prensip yoktur. Maddî terakki, manevî inhitâtın başlangıcıdır Le Play&#8217;e göre.</p>
<p>İktisatçı Dupont-VVhite de «isimsiz, kaçınılmaz ve kendiliğinden»  bir ilerleyişe inanmaz. Toplumların yaşayışında her hangi bir ilerleyiş olmuşsa -ki böyle bir zorunluluk yoktur- bu ya bir elitin eseridir, yahut da  devletin. Kitle terakkiyi hızlandıracak her hangi bir güçten mahrumdur.İhtilâlleri bile o yapmaz.</p>
<p>Kısaca, geçen asrın sonlarına doğru burjuva aydınları terakki inancından şüphe etmeğe başlarlar. Ufukta yeni bir sınıf belirmiş, kurulu  düzenin bütün müesseseleri dayandığı ideolojilerle birlikte yıkılmağa yüz  tutmuştur. Terakki inancı solun, yani yeni bir düzen peşinde koşanların bayrağıdır artık. Bahtiyarlar için her yenilik tehlikeli.</p>
<p>Yirminci asırda terakki inancı hazin bir hatıradır Avrupa için. Tezadlar içinde çırpınan Batı, mistisizmden medet umar. «1930&#8217;dan beri hepimiz bir parça yogileştik, diyor Koestler.. Rasyonelden irrasyonele  itildiğimizin farkında değiliz. Aydını önüne katan rüzgâr, laboratuvarlardan esiyor. Soldan sağa kayış, başta ilim adamlarının eseri. Fizik son yıllara kadar bir komiser-ilimdi (maddeci ve akılcı demek istiyor). Gittikçe bir yogi-ilim oluyor. Psikoloji de öyle. Yirminci asır, rasyonalizme, yalın kat iyimserliğe, hayâsız mantığa, küstah bir kendine güvenişe, hülâsa on dokuzuncu asrın prometeci davranışına kuşkuyla  bakmakta».</p>
<p>Ferrero doğru söylüyor galiba: «Terakki kemiyet dünyasında,keyfiyet dünyasında değil. Keyfiyet -meselâ iyilik ve güzellik-ölçülemez.» Terakki mitosu, yükselen bir medeniyet için bir fetih rüyâsıydı. Çöken bir topluluk için gerekçesi olmıyan bir özenti. Batı sınırsız bir terakkinin tehlikeli bir hayâl olduğunu çoktan anladı. Biz hâlâ bu yabancı tanrının azad kabul etmez köleleriyiz.(Cemil Meriç,Mağaradakiler)</p>
<p style="text-align: center;">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bütün Kur&#8217;an&#8217;ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani İslâm. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın!</p>
<p>Avrupa, maddeciliğine rağmen Hıristiyandır; sağcısıyla, solcusuyla Hıristiyan. Hıristiyan için tek düşman biziz: Haçlı ordularını bozgundan bozguna uğratan korkunç ve esrarlı kuvvet. Genç cüce, müselsel zilletler sonunda ihtiyar devin zaaflarım keşfeder; ahde vefa, civanmertlik, merhamet&#8230; Aşağıdan alır, hulûs çakar, yaltaklanır ve&#8230; nihayet alteder devi. Cenk meydanlarında değil, yatak odalarında ka­zanılan bir zafer.</p>
<p>Zavallı Türk aydını&#8230; Batılı dostları alınmasınlar diye hazinelerini gizlemeye çalışır. Sonra unutur hazineleri olduğunu. Düşmanın putlarını takdis eder, hayranlıklarını benimser. Dev, papağanlasır. Avrupalının Yunan-ı Kadim muhabbeti bir kendi kendine perestiş, histeriye varan bir perestiş. Sumner Maine, &#8220;tabi­atın kör kuvvetleri bir yana, kainatta hareket eden ne varsa kaynağı Yunan&#8221; diyor. Asya&#8217;nın bu haramzade mirasçısına &#8220;tek yaratıcı&#8221; payesi ihsan eden Sumner Maine, altı yıl Hint kanunlarıyla uğraşmıştı. Biliyordu ki, beşer düşüncesi en muhteşem meyvalarmı Ganj kıyılarında vermiş ve şiir Ganj kıyılarında kemalin şahikasına erişmişti. Hegelci idi, yani tekâmüle inanıyordu!</p>
<p>Her mucizeyi reddeden Renan&#8217;a göre, güneş altında tek mucize vardır: Yunan mucizesi. Yunanistan&#8217;ın tabiî güzellikleriyle mest olan üstat, iklimle izah ediyordu bu mucizeyi. Ama &#8220;Akdeniz havzasının diğer bölgeleri neden böyle bir mazhariyetten uzak kalmışlar? Bu imtiyazlı toprak, medeniyet öncülüğüne neden devam edememiş?&#8221; gibi sorulara cevap vermiyordu Hayat-ı Yesu yazarı.</p>
<p>Geçen asrın bütün Türk düşmanları Helenizm bayrağı altında toplanırlar. Yunan yüceltildikçe, Osmanlıya karşı du­yulan husumet de kabarır. Yunancılık bir baştan bir başa sarar Avrupa&#8217;yı. Bu yeni mezhep, İngiliz&#8217;le Rus&#8217;u, Alman&#8217;la Fransız&#8217;ı kaynaştırır. Byron&#8217;m hayatına malolur bu karasev­da, Hugo&#8217;ya neşideler ilham eder.</p>
<p>İslâmiyet, Eski Yunan&#8217;ın mirasını titiz bir tahlile tâbi tutmuş, değerli bulduğu bilgileri irfan hazinesine katıp, posayı Avrupa&#8217;ya terketmişti. Osmanlı aydını için, sular altında kalan bir kıtaydı Eski Yunan. Olemp Tanrılarının ahlâk dışı maceralarıyla, Pelopones haydutlarının düzme menkıbeleri ne alâkadar ederdi onu?</p>
<p>O putperestler ülkesini ilk merak edenler, Abdülaziz devrinin Batı hayranı paşalarıdır. Maarif nazırı Saffet Paşa, &#8220;tercüme odası hulefasından&#8221; Kostantinidi Efendi&#8217;ye bir Yunan-ı Kadim Tarihi ısmarlar. Eserine &#8220;besmele&#8221;yle başlayan bu gaynmüslim Osmanlıya göre, &#8220;milel-i kadim-i meşhureden Eski Yunanlılar&#8230; mebadi-i medeniyete bir hayli emek ve hizmetlerde&#8221; bulunmuş, &#8220;ve içlerinde pekçok hükema-i benam zuhur&#8221; eylemiş, &#8220;zaman-ı hükümetleri ahval-i âlemin tegayyür ve teceddüdünü mucib olan nice nice vukuat-ı cesimeye masdar olmuş&#8221; bir millettir. Ne yazık ki, &#8220;millet-i mezkûre-nin ahval ve âsânna dair lisan-ı türki üzere yazılmış bir tarih&#8221; yoktur.(Tarih-i Yunan-ı Kadim, 1870,340 sayfa.)</p>
<p>(&#8230;)</p>
<p>Bu ağırbaşlı kitabın Türk fikir hayatında ne gibi yankılar uyandırdığını bilmiyoruz. Bildiğimiz şu ki -Sadullah Paşa&#8217;nın yarıda kalmış ve basılmamış îlyada tercümesi bir yana- Tarih-i Yunan-ı Kadim&#8217;in neşir tarihi olan 1870&#8217;den ilk Yunan Tarih-i Edebiyatının neşir tarihi olan 1911&#8217;e kadar Yunan&#8217;ın &#8220;enafis-i âsâr&#8221;ından hiçbiri dilimize aktarılmamıştır. Nihayet İkinci Meşrutiyet&#8230; Batılılaşma yolunda dev adımlarıyla ilerleyen ve Fransız edebiyatı ile sermedi bir vuslat halinde yaşayan intelijansiyamızı yeni bir merak sarmıştır: kaynaklara inmek. Batı irfanının Yunan-ı Kadimden başka kaynağı var mı?</p>
<p>(&#8230;)</p>
<p>Hülasa edelim: 1912&#8217;ye kadar Türk intelijansiyası Yunan-ı Kadime karşı hürmetkar bir tecessüs duymaktadır sadece. Yunan &#8220;hocalarımızın hocası&#8221;dır, edebiyatın kurucusudur; bu itibarla tanınması şarttır. 1912&#8217;de Paris&#8217;ten İstanbul&#8217;a dönen genç bir kabiliyet bu hürmetkar tecessüsü çılgın bir aşk haline getirir. Başka bir tabirle, Yunanlı Papadiamantopulos (Jean Moreas) ile Kübalı Heredia&#8217;nın coşkun tilmizi Yahya Kemal, Paris kahvehanelerinde duyduklarım Peyam-ı Sabah okuyucularına şöyle aktarır: &#8220;Tarihte hayy ve muhyî bir insaniyet var: Bahr-ı Sefid havzası. Hayata susayanlar o havzanın sahiline doğru koşuyor. Tarihin bu karn&#8217;ını fena bulan insanlar, Athena Pallas etrafında birleşecek.</p>
<p>Renan&#8217;ın altmış sene evvel Suriye&#8217;den dönerken Atina Akropolisi üstünden yükselen münacaatı, beş asr-ı tefekkürün son sözü idi.&#8221; &#8220;Yunan esatiri her kavmindir&#8221; genç şaire göre, &#8220;medenî insanların ebedî kitabıdır&#8221;.Bir başka yazısında büsbütün coşar şair; &#8220;güneş, denizden şarkılarla yükseliyor, şarkılarla batıyor. Hayat, gündüz coşkun, gece seyyah bir musiki halinde. Erkekler üryan kahramanlar, kadınlar da ince tüllerle örtülü uzun sebular gibi&#8230; Zevce ve zevçleri gördüm, kollarını birbirlerinin omuzlarına atmış yürüyorlardı&#8230; Beni bu beldenin saadeti ürküttü&#8230; Burada aşk, din, san&#8217;at; hayat halinde mütecelli. Bu âlem bir sebûtraşın eseridir; bu eseri de eski bir sebudan numune alarak yaptı&#8221;.</p>
<p>Paris&#8217;ten gelen şairin sesi, Mısır&#8217;dan gelen genç bir ikbalperestte, (Yakup Kadri) tannân akisler buldu. Biraz da onu dinleyelim: &#8220;Bütün kitaplarımı yaktım&#8230; Kaybettiğim zamana ağlıyorum&#8230; nihayet menbaı buldum. Fakat, heyhat, neden sonra&#8230; Şimdi kendimi genç, kavi, yüksek ve geniş buluyorum&#8221;. Sayfalarca sürüp giden bu mensur kaside beklenmedik bir ifşa ile sona erer. Üstat &#8220;cihan-ı bedayiin bütün usaresini sanki bir bardak suda&#8221; içmiş, yani Homeros&#8217;u okumuştur. &#8220;O Homeros ki&#8230; tarihi, tarih-i medeniyeti tek başına yaptı&#8230; Homeros&#8217;tur ki, Atina&#8217;yı, Roma&#8217;yı, Paris&#8217;i doğurdu&#8230; hatta diyebilirim ki, tayyarenin mucidi de Homeros&#8217;tur&#8230; Homeros, yalnız beşeriyeti ibda ile kalmadı, beşeriyete beşeriyet muhabbetini öğretti&#8230;&#8221;</p>
<p>Hasan Âli: &#8220;Edebiyatımızda en eski medeniyetlere beşik olmuş Anadolu&#8217;nun eski sakinlerine ilk akrabalık duyan ve duyuran, Yakup Kadri oldu. Şimdi Sabahattin Eyüboğlu&#8217;nda ve onunla beraber pek çok gençlerimizde gördüğümüz Anayurt Anadolu&#8217;yu payen geçmişiyle beraber yaşayarak benimseme fikri, köklerini burda bulur&#8221; diyor.</p>
<p>Kısaca: gönülleri çağdışı kalmaya razı olmayan garpperest aydınlarımız Yunan&#8217;dan fazla yunana kesilirler, hocalarına parmak ısırtacak kadar yunancı. Ama, Balkan Savaşı kopmak üzereymiş, Avrupalı dostları hasta adamın mirasını bölüşmek için sabırsızlanıyorlarmış, onlara ne! Dâva: ne pahasına olursa olsun Osmanlıyı yıkmak. Medeniyet bunu icap ettirmiyor mu? Efendileri yalan mı söyleyecek? Kendine yeni cedler arayan kibar intelijansiyamız, elbette ki Yunan&#8217;ı Moğol veya Hun&#8217;a tercih edecekti.</p>
<p>İhtiyar bir medeniyet, düşmanlarının tasviyesine uyup intihara hazırlanırken dost bir ses Yunan efsanesini temelinden çatırdatıyor ve uyanın diye haykırıyordu bize. Yunanperestlik, Truva&#8217;ya sokulan at. İlmin sesiydi bu, haysiyetin, şuurun sesiydi. Devleştirilen Yunan-ı Kadim&#8217;i hakiki buutlarına irca ediyor ve bütün bir husumet dünyasına karşı hakkın müdafaasını yapıyordu; hakkın, yani Osmanlının. Her Türk aydınının dikkat, ibret ve hürmetle okuması gereken bu eserin adı: Les Grecs â Toutes les Epoques, 1870&#8217;de üçüncü baskısı yapılmış. Kim yazmış, bilmiyoruz. Kendini &#8220;eski bir diplomat&#8221; olarak tanıtan bir vicdan. Kitabın ayırıcı vasıfları: cihanşümul bir kültür, mutlak bir tarafsızlık&#8230; Mukaddimeyi okuyalım:</p>
<p>&#8220;Bir kavim ki, fertleri de, devletleri de çapulculukla palazlanmış. Hor görmüş alın terini. Haklıyla haksızı, iyiyle kötüyü ne yönetenler umursamış, ne yönetilenler. Yalnız kaba kuvvet saygı görmüş o ülkede. Medeniyetin en parlak devrinde ahalisinin kırkı köle biri hür. Genç sefihlerle, kart fahişeler baştâcı. Her yıl, tanrılara insanlar kurban edilmiş; binlerce çocuğun kanına girilmiş her gün. Bir kavim ki, bütün meziyetlere düşman: kabiliyete, asalete, servete&#8230; Kâh paralı asker, kâh haydut&#8230; Amacı tek: yağma. Her hayâsızlığı tanrılaştıran bu kavim üç şeyde birinci: kibirde, yalanda, fuhuşta. Ama bu meziyetlerini (!) öyle ustaca kullanmış, öyle pazarlamış ki, iki bin yıl tarihin baş köşesine oturtulmuş&#8230; İnsanlık, en rezil çocuğuna düşkün çılgın bir anne.</p>
<p>Roma, bu delice sevginin ilk sorumlusu. Kıyıcılıktan başka hüneri olmayan cahil ve kaba Romalılar, Yunan&#8217;ın ahlâksızlıklarını kemalin son mertebesi sanmışlar. Örnek almışlar Yunanlıları: Messalina Lamia&#8217;yı gölgede bırakmış, Neron Demetrius&#8217;u, Heliogabalus Alkibiyades&#8217;i.</p>
<p>Yunan-Latin ahlâksızlığı manastırlara sokulur Ortaçağda. Dua ve ibadetten bunalmış ruhların sığındığı bir limandı bu ahlâksızlık. Keşişlerin -hayalen de olsa- Pelopones ve Attik haydutları gibi yaşaması ne baş döndürücü tezattı! Kilisede mezamir okuyan üstadın nasıl büyük bir sabırsızlıkla hüc­resine koşup Yunanca yazmaların şerhine koyulduğunu bir düşünün! Bugün, bize sunulan Yunan, o sarihlerin Yunan&#8217;ı. Manastırlarda görülen bir rüya, keşişler hayatının bir vahası. Evet, Yunan&#8217;ı papazlar güzelleştirmiş. Onlar olmasa Yunan bize olduğu gibi görünecekti: sefil, hayâsız, iğrenç&#8230;</p>
<p>Çağdaş aydınlardan bazıları korka korka eleştirecek olmuş Eski Yunan&#8217;ı. Hadlerine mi? En köklü inançlarımıza saldırabilirsiniz. Beis yok: kasırgalar, toprağın derinliklerine kök salan ağaçları daha da güçlendirir. Ama tutkunluklarımız yapraklara benzer: en hafif bir rüzgâr altüst edebilir onları. Yunan aleyhinde ilk fısıltılar duyulur duyulmaz, Yunan edebiyatının çürümüş yapraklarını kendilerine paravana yapanlar yaygarayı bastılar: susun nankörler, yediğimiz onların ekmeği; yuvamız, giysimiz, dilimiz onların; siyaseti onlardan öğrendik; kitap, hitabet, şiir, güzel sanatlar, felse­fe, hatta din onların armağanı.</p>
<p>Gübreden güzel çiçekler fışkırır, doğru! Ama lağımdan çiçek fışkırdığı görülmüş mü?</p>
<p>İnsanlık böyle bir bataklığa saplanmış asırlardır, Yunan-Latin bataklığı&#8230; Ve uyuyakalmış. Sonra çalkalanmış durgun sular. Ve zeka coşkun kaynaklar gibi çamurlarından arınmaya başlamış.</p>
<p>Çağının cahil aydınlarına Yunan&#8217;ın, tahayyül ettikleri Yunan olmadığını ilk haykıranlardan biri Voltaire. II. Katerina&#8217;nın, sahiden her şeyi Yunanlılara mı borçluyuz sualine verdiği cevap şu üstadın: Hayır efendim, Yunanlılar hiçbir şeyi keşfetmemiş. Pek az şeyi ıslah etmişler, hem de çok çok geç.</p>
<p>Arkeoloji ile filoloji, Voltaire&#8217;in ne kadar haklı olduğunu isbat ediyor. Evet, çağdaş ilim, Yunan&#8217;ı gerçek hüviyeti ile tanıtmaktadır; ama dağınık bir ışık bu. Kendi araştırma sahalarında son derece kesin hükümler veren ilim adamları buldukları hakikatlerden ürkmüş gibi birtakım ihtirâzî kayıtlara sığınıyorlar. Herkes, Yunan&#8217;ın, kendi sahası dışındaki marifetlerine hayran.</p>
<p>Felsefeciye göre, Yunan hikmeti daha önceki kavimlerden alınmış, burası muhakkak. Ama ticarette Yunanlıların üstüne yok.iktisatçı, Yunanlıların sanayide, ticarette, maliyede ne kadar ehliyetsiz olduklarını isbat ettikten sonra, &#8216;ilmî dehaları&#8217; karşısında yerlere kadar eğiliyor.</p>
<p>Riyaziyeci, yazık diyor, Yunanlılar cebirden habersiz. Hintlilerden aldıkları hesabı da, Mısırlılardan aldıkları hendeseyi de berbat etmişler. Ama heykelleri harika.</p>
<p>Arkeologlar hayretler içinde&#8230; bu ne zevksizlik! Bu renkleri bizim oyuncak imalatçıları kullanmaz. Adamlar âbidelerini, sanat eserlerini bu renklerle boyamışlar. Ne var ki, aile hayatlarında, toplum hayatlarında fazilet örneğiler.</p>
<p>Hukukçular mebhut: hayır hayır, dünyada Yunanlılar kadar ahlâk ve kanun tanımayan başka bir kavim gösterilemez. Ama Yunan şiiri&#8230; ve saire, ve saire. Dikkat buyurulsun! Konuşanlar rastgele insanlar değil, çağdaş ilmin en gü­venilir temsilcileri&#8221;.</p>
<p>Yazar, &#8220;korkunç ve inandırıcı şehadetlerle dolu dosyasını&#8221;, Avrupa efkâr-ı umumiyesine sunmadan önce, Kadim Yunan&#8217;ı, Kadim Yunan kaynaklarına dayanarak tanıtıyor. Batı&#8217;nın göklere çıkardığı bu kavmin kendi öz evlatları tarafından nasıl anlatıldığını görmek ibret verici gerçekten.(Cemil Meriç,Ümrandan Uygarlığa</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yunan-mucizesi-altin-cag-masali/">Yunan Mucizesi-Altın Çağ Masalı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yunan-mucizesi-altin-cag-masali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
