<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ömer Faruk Korkmaz | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/omer-faruk-korkmaz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 21 Mar 2025 02:45:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ömer Faruk Korkmaz | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Eşcinsellik Doğuştan mıdır Yoksa Bir Hastalık mıdır?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/escinsellik-dogustan-midir-yoksa-bir-hastalik-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/escinsellik-dogustan-midir-yoksa-bir-hastalik-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Mar 2025 12:41:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Korkmaz]]></category>
		<category><![CDATA[eşcinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[eşcinsellik doğuştan mıdır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27644</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; &#160; Eşcinselliğin doğuştan gelen bir yönelim olduğunu savu­nanlar, İslâm’ın suç olarak görüp cezalandırdığı eşcinsellik cürmünün aslında insanoğlunun engel olamayacağı bir dür­tüden ibaret olduğunu ve böylesi bir temayüle ceza verme­nin de mantıksız olduğunu iddia etmektedirler. Eşcinselliği masumlaştırma ve normalleştirmeyi hedefleyen bu tutum, bazı bilimsel bulguları da referans olarak kullanmaktadır. 20. yüzyılda başlayan cinselliğe yönelik [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/escinsellik-dogustan-midir-yoksa-bir-hastalik-midir/">Eşcinsellik Doğuştan mıdır Yoksa Bir Hastalık mıdır?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Eşcinselliğin doğuştan gelen bir yönelim olduğunu savu­nanlar, İslâm’ın suç olarak görüp cezalandırdığı eşcinsellik cürmünün aslında insanoğlunun engel olamayacağı bir dür­tüden ibaret olduğunu ve böylesi bir temayüle ceza verme­nin de mantıksız olduğunu iddia etmektedirler. Eşcinselliği masumlaştırma ve normalleştirmeyi hedefleyen bu tutum, bazı bilimsel bulguları da referans olarak kullanmaktadır. 20. yüzyılda başlayan cinselliğe yönelik bilimsel araştırma­lar eşcinselliğin nedeni üzerine de yoğunlaşmıştır. Ne var ki bu araştırmaların, belli ideolojilerin ve yaşam tarzlarının çağa hâkimiyet kuran baskın propagandalarından bağım­sız; tamamen objektif çalışmalar olduğunu söylemek bir hayli güç olacaktır. Bu kısmı müstakil bir yan başlıkla biraz­dan özet şekilde anlatacağız.</p>
<p>Gelelim iddiaya: Eşcinselliğin doğuştan gelen kalıtım­sal faktörün rol oynadığı bir yönelim olduğunu söyleyenler Almanya doğumlu Amerikalı psikiyatrisi Franz Kallman&#8217;ın 85 ikiz çift yumurta üzerinde yaptığı incelemeyi delil olarak öne sürmektedirler. Kallman’m incelemesine göre, çift yy. murta ikizlerinde homoseksüel konkardans genel yaygın- lıktakinin üstünde çıkmıştır. Tek yumurta ikizlerinde ise eş­cinsellik uyumu çok daha yüksek görülmüştür. Kallman’m saptadığı bu bilgi, eşcinselliğin kalıtımsal olduğuna delil olarak gösteriliyor olsa da araştırmaya katılan ikizlerin aynı çevrede yaşıyor olmalarından dolayı etkilendikleri faktör­lerin de aynı olması durumu göz önüne alınmadan böylesi bir sonuca varmak son derece isabetsiz olacaktır. Nitekim farklı çevrelerde yaşayan tek yumurta ikizlerinin eşcinsel davranış uyumlarının normal yaygınlıktakiyle aynı çıkması da bu noktada bir not olarak eklenmelidir.<a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[165]</sup></a> Bundan ayrı olarak bazı araştırmacılar, yaptıkları sitogenetik çalışmalar­da homoseksüellerin hormonlarında bir anormallik sapta­nmamışlardır.<a href="#_ftn62" name="_ftnref62"><sup>[166]</sup></a></p>
<p>Psikanaliz bilimin kurucusu olarak bilinen Sigmund Freud bu bağlamda gelişmemiştik teorisini ortaya atmıştır. Ona göre genital olmayan tüm ilişkiler gelişmemiş olarak kabul edilmelidir. Buna göre eşcinsel birlikteliklerde de ge­nital bir ilişki söz konusu olmadığı için bu tür münasebetler gelişmemiş olarak nitelendirilmelidir. Freud’a göre eşcin­sellik psikonevrotik bir hastalık değildir. Fakat Freud’un bu tespiti sadece eşcinselliğin hastalık olmadığını ispat etmektedir. Normal bir durum olduğunu saptama manası taşı­mamaktadır. Bu sebeple Drescer, gellşmemişlik teorisinin eşcinselliğin sağlıklı bir durum olduğunu yeterince göster- mediğini söylemiştir.<a href="#_ftn63" name="_ftnref63"><sup>[167]</sup></a></p>
<p>Demek ki eşcinselliğin doğuştan gelen bir yönelim oldu­ğu görüşü belli isimlerin ileriye sürdükleri teorilerden iba­rettir. Ortada ispatlanmış herhangi bir kesin bulgu yoktur. Aksine çocukluk yıllarında yaşanan travmalar, ebeveynin çocukla iletişimindeki problemler, çocuğun yetişmesine etki eden çevresel faktörler, yaşadığı hayatta karşılaştığı travmatik olaylar, bahusus erkek çocuklarının belli bir yaşa kadar kadınlarla daha fazla hemhal olan bir yaşam tarzına sahip olması gibi durumların böylesi bir yönelimde ciddi rol oynadığı belirtilmiştir. Söz gelimi babanın pasif annenin daha aktif olduğu bir ailede büyüyen, küçük yaşlarda kar­şıt cins oyuncaklarıyla oynayan bireylerin maruz kaldıkları bu durumların eşcinsel olmalarında rol oynadığı ifade edil­mektedir.<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[168]</sup></a></p>
<p>Ayrıca eşcinselliği patolojikleştiren Sondor Rodo ise, insanın psikolojik olarak üremeye yönelik bir yaşam sür­dürdüğüne dair var olan Neo-Darwinyen fikri sürdürmüş ve üreme amacı dışında yapılan cinsel aktiviteleri adap- tif olmayan&#8221; şeklinde tanımlamıştır, Rodo bu görüşü ile Freud’un içsel biseksüellik teorisini de reddetmiş görün­mektedir. Eşcinsel ilişkinin erkek-kadın deseninden bir sapma olduğunu söyleyen Rodo eşcinsellerin heteroseksüel ilişkiyi taklit ettiği fikrini öne sürmektedir.<sup>169</sup> Ayrıca şunları dile getirmiştir:</p>
<p><em>“Beni her eşcinsel</em> ilişkinin kadın-erkek <em>deseninin bir ifa­desi olduğu düşüncesine iten delil nedir? Eğer erkek erkekten hoşlanıyorsa neden kadını taklit eden bir erkeği seçmekte­dir? Eğer bir kadın bir kadına yöneliyorsa, neden erkeksi bir kadını tercih etmektedir?&#8230; Erkek-kadın eşleşmesini taklit etmektedirler. Erkek kadın deseni anatomi tarafından dikta edilmektedir”170</em></p>
<p>Bunlara ilaveten kaydetmiş olalım: “Scientific American Mind dergisinin Nisan 2010 tarihli sayısında &#8216;The Third Gender’ yani ‘üçüncü cinsiyet’ başlıklı makalede Jesse Be- ring biyolojik cinsiyetinden ve cinsel kimliğinden rahatsız olan transseksüelleri incelemiştir. Üçüncü cinsel kimlik olan transseksüelleri ikiye ayırmıştır: Açık transseksüeller, gizli transseksüeller. Her iki transseksüel durumla ilgili bi­limsel çalışmalarda genetik veri bulunamadığı vurgulan­mıştır. Biyolojik cinsiyet, cinsel kimlik ve cinsel yönelim alanlarının farklı farklı değerlendirilmesi gerektiği belir­tilmiştir. Kültürel sosyal normların ve öğrenmelerin trans­seksüel cinsel kimlik ve cinsel yönelim oluşmasındaki ana rolünden söz edilmiştir. “<sup>171</sup></p>
<p>Kendisi de homoseksüel olan aktivist Camille Paglie’nin şu tespiti de bu meyanda gözden kaçırılmamalıdır: <em>“Ho</em><em>moseksüellik normal değildir, aksine normlara bir meydan okumadır. Akademisyenler beğensin ya da beğenmesin doğa vardır. Üreme, doğadaki en amansız kuraldır. Bu normdur. Cinsel bedenlerimiz üreme için tasarlanmıştır. Kimse gey doğmaz. Bu gülünç bir fikirdir. Eşcinsellik bir adaptasyondur, doğuştan gelen bir durum değildir.&#8221;<a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><sup><strong>[172]</strong></sup></a></em></p>
<p>Buraya kadar yaptığımız izahattan da anlaşıldığı üzere, eşcinselliğin dışsal faktörlere bağlı bir perversion olduğu gerçeği; konunun uzmanı, ilgilisi birçok isim tarafından dillendirilen bir hakikattir. Ne var ki, dünyanın değişen çehresi, ivme kazanan seküler yaşam ve sapkın ideoloji­lerin dünya üzerinde kurmaya çalıştıkları hâkimiyet peşi sıra zihniyet dejenerasyonunu da getirmiş ve zamanla tüm bunlar önü alınamaz bir ahlâkî yozlaşmayla sonuçlanmış­tır. Halen devam edegelen bu süreci iyi okuyabilmemiz ve eşcinselliğin doğuştan gelen kalıtımsal bir yönelim olduğu savunusunun ardındaki ‘normalleştirme’ gayesini iyi kavra- yabilmemiz için asıl odaklanmamız gereken nokta mesele­nin ideolojik boyutudur. Dilerseniz ne demek istediğimizi şöyle özetleyelim:</p>
<p><strong>İdeolojik Boyut Ve Asıl Gaye</strong></p>
<p>Eşcinselliğin toplumda normalleştirilmesi ve ardından da yaygınlaştırılması organizelerinin işleyiş sürecine baktı­ğımızda bazı noktalar gözümüze çarpmaktadır. Bunlardan biri de hiç şüphesiz Alfred Kinsey ve arkadaşlarının sözüm ona bilimsel bir araştırma iddiasıyla sundukları rapordur. Kinsey ve arkadaşlarına göre eşcinsellik doğuştan gelen bir şeydir ve evrimleşme sürecinin bir sonucudur. Binaen aleyh doğal karşılanmalıdır. (!) 5 Ocak 1948 yılında ABD’de yayınlanan rapor bir anda ülkenin gündemine yerleşmişti. Gazetelerin “ABD’ye atom bombası düştü” manşetiyle yer verdiği bu raporun tüm dünyadaki kadın-erkek ve çocuk anlayışını baştan sona değiştireceği vurgulanıyordu. İlgili raporun İkincisi ise 1953 yılında yayınlanmıştı. Hiç şüphe­siz bu normal bir rapor değildi. Bugüne dek yeryüzünde en çok okunan raporlardan biri olarak tarihe geçmişti, öyle ki 1948 araştırması 1 ay içinde beşinci baskıya gitmiş, 750 bin satmış ve 20 dile çevirisi yapılmıştı. Kuşkusuz, rapora duyulan bu ilginin ardında bugüne dek insanoğlunun ahlâk adına bildiği neredeyse her şeyi yıkıyor olması yatıyordu.</p>
<p>Kinsey raporu, bunun yanı sıra o güne dek Amerikan ceza sisteminde suç olarak kabul edilen zina, çocuk erotiz­mi, evlilik öncesi ilişkiler, karı-kocanın birbirlerini aldatma­sı gibi fiilleri de suç olmaktan çıkartan bir niteliğe sahipti. Daha sonraları bilimsel olmadığı; masa başı hazırlanan ra­porlardan biri olduğu deşifre edilen bu rapor öylesine etkili olmuştu (kılınmıştı desek daha yerinde olur) ki Amerikan Baro Birliği (ABB) bu çalışmanın sonuçlarına dayanarak Amerikan ceza sistemini değiştirmişti. Hem Kinsey’in araş­tırmalarım hem de ABB’nin faaliyetlerini finanse eden isim bilin bakalım kimdi: Rockefeller Vakfı&#8230; Zannediyoruz, akıllı insanlar için mesele artık anlaşılmıştır. Eşcinselliğin ideolojik bilim anlayışıyla normalleştirilmesi sürecini, bu sürecin hedeflediği ahlâkî dejenerasyonu ve günümüzde gelinen noktayı gayet net şekilde ortaya koyan bu kareler çok uzun tafsillere ihtiyaç bırakmayacak niteliktedir.</p>
<p>«İşin ilginç tarafı Kinsey bir zoologtur. Zihinleri açabi­lecek soru ise şudur: İnsanların cinsel davranışlarına ilişkin böylesi bir araştırma için niçin bir zoolog tercih edilmiştir?</p>
<p>Sue Ellin Brovvder (2012) bu sorunun cevabını şöyle veriyor:</p>
<p><em>“İnsan cinselliği çalışmasına başlamadan önce Kinsey, mazı arısı üzerine dünyanın önde ge-len uzmanlarındandı. Zoolog olarak çalışmış biri olarak o, cinselliği tamamen fiziksel bir ‘hayvan’ tepkisi olarak gördü. Kitaplarında baş­tanbaşa sürekli olarak ‘insan hayvan’a (humananimal) atıf­ta bulunur. Aslında Kinsey’e göre, bir cinsel sonuçla bir diğe­ri arasında ahlaki olarak birfark yoktur. Ahlaki rölativizme dayanan seküler dünyamızda Kinsey, radikal cinsel bir rölativistti. Özgürlükçü antropolog Margeret Mead doğru olarak gözlemlediği gibi Kinsey’in görüşünde bir erkeğin bir kadınla cinsel ilişkiye girmesiyle bir koyunla cinsel ilişki-ye girmesi arasında ahlaki açıdan bir fark yoktu.”<a href="#_ftn66" name="_ftnref66"><sup><strong>[173]</strong></sup></a></em></p>
<p>“Kinsey raporundan sonra LGBT hareketler Amerika da örgütlenmeye başlamış ve giderek de güçlenmişlerdir. 1973 yılında Amerikan Psikiyatristler Birliği (APA), eşcinselliği, psikiyatrik hastalıkların sınıflandırıldığı DSMden (Diag- nostic and Statistical Manual of Mental Disorder) çıkardı. Bugün kimsenin sözünü etmek istemediği bir gerçek de, eşcinselliğin DSM’den nasıl çıkarıldığıdır. LGBT hareketler, APA kongresini basmışlar ve eşcinselliği hastalık olmaktan zorla çıkarttırmışlardı. Bu eyleme ise &#8220;kültürel gerilla hare­keti” adı verilecekti.</p>
<p>Fakat bundan daha önemli olan bir gerçek daha vardır ki, o da pedofilik hareketlerin uzun yıllar LGBT organizas­yonlarını truva atı olarak kullanmasıdır:</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250321_054014.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-27688 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250321_054014-300x198.jpg" alt="" width="300" height="198" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250321_054014-300x198.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250321_054014-1024x675.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250321_054014-768x506.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250321_054014-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250321_054014-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250321_054014-600x395.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2025/03/IMG_20250321_054014.jpg 1452w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Kinsey Raporu’yla birlikte sadece LGBT hareketler de­ğil, pedofilik hareketler de meşrulaşma fırsatı elde etmişler­di. Gerçek şuydu ki, LGBT hareketlerin pedofilik hareket­lerle bir kader birliği vardı. Bu ilişkinin anlaşılması oldukça önem taşır.</p>
<p>Kinsey’in ilk raporundan sonra önemli bir gelişme ol­muştu. 1950 yılında LGBT hareketlerin öncüsü olan <em>Mat- tachine Society</em> kuruldu. LGBT hareketler yer altından çık­maya başlamıştı, örgütün kurucusu Harry Hay eşcinselleri açıktan savunan ilk manifestosunu Kinsey’in raporunun yayınlandığı yıl, 1948’de yapmıştı.</p>
<p>LGBT hareketin tarihi açısından oldukça önemli bir isim olan Harry Hay aynı zamanda bir pedofilikti ve pedo­filik bir organizasyon olan NAMBLA’nın (North American Man-Boy Love Association) destekçisiydi. Onlar LGBT ve pedofilik hareketlerin mücadeleye birlikte başladığını ama sonrasında LGBT hareketlerin sosyal baskıya boyun eğerek pedofilikleri yarı yolda bıraktıklarını düşünüyorlardı. Ger­çekte bu düşünce tam doğru değildi.</p>
<p>Doğru değildi, çünkü LGBT hareketlerin uluslararası çatı örgütü olan ILGA (International Lesbian and Gay Association) 1993 yılına kadar çatısı altında NAMBLA gibi pedofilik örgütleri de barındırıyordu. ILGA BM’den danış­manlık statüsü almıştı ve bütün dünyada özgürce örgütle­nebiliyordu. Fakat Amerikalı Senatör Jesse Helms ILGA’nın çatısı altında pedofilik örgütlerin olduğunu açığa çıkardı. Bunun üzerine BM ILGAnın danışmanlık statüsünü askıya aldı. ILGA danışmanlık statüsünü yeniden alabilmek için, daha sonraları birkaç kez BM’ye başvurdu. 2006’daki baş­vurusunda 9 ülke red oyu verirken, çekimser kalan iki ülke­den birinin Türkiye olması ilginçtir.”<a href="#_ftn67" name="_ftnref67"><sup>[174]</sup></a></p>
<p>Tamamen ideolojik bir propagandanın parçası olarak ABD’de yürütülen süreç; yayımlanan sahte raporlar ve bi­limsellik adı altındaki aldatıcı deklarasyonlar, çağdaş norm­lara; yasalara uyum adı altında zamanla ülkemizde de kar­şılık bulmuştur. Nitekim Türkiye Psikiyatri Derneğinin konuyla ilgili açıklamasının bir kısmım burada alıntılayalım:</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>&#8221;Her ne kadar geçmiş dönemlerde ‘sapkın’, ‘hasta’ veya ‘anormal’ olarak görülmüş olan eşcinsel, biseksüel ve trans bireyler çeşitli insanlık dışı yöntemlerle “cezalandırılmış” veyahut “tedavi edilmeye” çalışılmışsa da, özellikle son 50 yıllık süreçte bu yaklaşımlar terk edilmiş ve uzun çabalar sonunda günümüz bilim dünyası eşcinselliğin ve biseksüelliğin tıpkı heteroseksüellik gibi birer cinsel yönelim olduklarını kabul etmiştir. Öyle ki Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve uzunca bir süre eşcinselliği “hastalık” olarak değerlendiren geleneksel psikoloji/psikiyatri örgütleri bile eşcinselliğin bir hastalık olmadığını ilan etmişler ve kullandıkları hastalık sınıflandırma/tanılama listelerinden eşcinselliği ve biseksüelliği çıkarmışlardır. Örneğin, Amerikan Psikiyatri Birliği (APA) 1973’te eşcinselliğin hastalık olmadığını ilan etmiş ve ardından 1987’de de “eşcinsel bireyin kendi cinsel yöneliminden rahatsızlık duyması” anlamına gelen ve yukarıda bahsi geçen “tedaviler” aracılığıyla son zamanlarda karşımıza yeniden çıkan “egodistonik eşcinsellik” kavramını esas itibariyle toplumdaki baskı ve ayrımcılıktan kaynaklanan bir durum olması nedeniyle hastalık listesinden çıkarmıştır. Dünyadaki duruma paralel olarak ülkemizde de ruh sağlığı örgütleri, eşcinselliği ve biseksüelliği, heteroseksüellik gibi birer cinsel yönelim olarak tanımlamakta ve aksi tutumun bilimsel/mesleki etiğin ihlali olduğunu bildirmektedirler. Böylece gelinen noktada gerek dünyada gerek ülkemizde ruh sağlığı otoriteleri, kendi kültürel ahlaki değerlerini dayatmak yerine, kişilerin öznelliğini ve çeşitliliğini dikkate alan bir tutum sergilemeyi nihayet başarmışlardır.</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Aynı şekilde trans varoluşlar da artık bir tür “hastalık” veya “cinsel kimlik bozukluğu” olarak değil, tam aksine insanlardaki cinsiyet çeşitliliğinin bir parçası olarak görülmelidir. Bu görüşün desteklenmesi yönünde geniş bir kamuoyu oluşmakta ve trans varoluşu bir hastalık olarak kabul eden tanı sistemlerini değişmeye zorlamaktadır. Bu anlamda, trans bireyleri “hasta” veya “sorunlu” olarak lanse eden yayınlar ve uygulamalar, insan hakları açısından sakıncalı, bireylerin ruh sağlığıyla ilgilenenler açısından etik dışı kabul edilmelidir.</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Buna karşın gerek dünyanın çeşitli yerlerinde gerekse ülkemizde eşcinselliği, biseksüelliği ve trans varoluşları “hastalık/ bozukluk” olarak görmekte ısrarcı olan homofobik/transfobik kişi ve kurumlar, ne yazık ki mevcuttur. Ve bu kişiler/kurumlar yazdıkları/yayımladıkları kitaplar ve yaptıkları uygulamalar ile hem bilimsel/mesleki etiği ihlal etmekte hem de LGBTİ (lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks) bireylere doğrudan ya da dolaylı olarak zarar vermektedirler.</em></p>
<p><em>(&#8230;) Bu çerçevede;</em></p>
<p><em><a href="#_ftn68" name="_ftnref68"></a></em></p>
<p><em><a href="#_ftn68" name="_ftnref68"></a></em></p>
<ol>
<li style="font-weight: 400;"><em>Herhangi bir şekilde LGBTİ bireylere yönelik önyargı ve ayrımcılık içeren ve/veya eşcinselliğe/biseksüelliğe yönelik “tedaviler” öneren kitapların basımı ve satışı derhal durdurulmalıdır, kitapevlerinde raflarda bulunan bu tür kitaplar raflardan indirilmelidir.</em></li>
<li style="font-weight: 400;"><em>Ruh sağlığı alanında “onarım terapisi” adıyla veya başka adlarla yapılan ve eşcinselliği “tedavi ettiğini” iddia eden, ayrıca trans bireylere “hasta” muamelesi yapan tüm homofobik/transfobik uygulamalar ve terapilerden vazgeçilmelidir.&#8217;</em>&#8216;<em><a href="#_ftn68" name="_ftnref68"><sup><strong>[175]</strong></sup></a></em></li>
</ol>
<p><strong>Sonuç Yerine</strong></p>
<p>Eşcinsellik üzerinden yapılan müspet propagandalar, mitingler ve reklamlar meselenin sadece bir cinsel yönelim­den ibaret olmadığını çok net şekilde ortaya koymaktadır. Zira bugüne bugün LGBT dernekleri eşcinselliği toplumda normalize etmek ve yaygınlaştırmak için -politik kanadın da aktif şekilde kullanıldığı- bir süreç yürütmektedirler. Yukarıda özetlemeye çalıştığımız tarihî vakalar da bunu göstermektedir. Yürütülen bu sapkın faaliyetler normalmiş gibi gösterilerek eşcinselliğin, kişinin elinde olmayan bir yönelim olduğu da günümüzde trend olan ‘bilimsellik’ baş­lığıyla kamuoyuna sunulmaktadır. Bunun bilimsellikle ilgisi olmayan ve daha çok ideolojik saiklerle yaygınlaştırılmaya çalışılan bir teori olduğu gün yüzü gibi aşikardır. Ne var ki, birçok meselede yaptıkları gibi manipüle edebilecekleri bel­li argümanlar bularak eşcinselliğin tartışmasız şekilde do­ğuştan gelen bir yönelim olduğu havasını estirmektedirler.</p>
<p>Oysa böyle bir iddianın varsayım olarak kabul edilmesi durumunda bile eşcinselliğin bir sapkınlık olduğu gerçeği değişmeyecektir. Bir anlık eşcinselliğin doğuştan gelen zo­runlu bir içgüdü olduğunu kabul edelim: Bu durumda da insan böyle bir iç güdüye karşı mücadele etmek zorundadır. Zira dünyanın imtihan olmasının gereğidir bu. Değil midir ki bizler alıkoyamadığımız şehevî arzularımızı yönetmek­le mükellefiz. Buna göre bir insanın işlediği zina günahı­na karşın, “ne yapayım iç duygularını galeyana geldi, karşı koyamadım, canım çok istedi” gibi bahaneler üretmesi bu cürmü masum bir hale getirmez. Tıpkı bunun gibi eşcinsel­liğin de -farz-ı muhal- doğuştan gelen bir yönelim olduğu kabul bile edilse bu çirkin fiilin meşru, işleyenin de masum kabul edilmesine gerekçe olamaz. Kaldı ki bu yönelimin dış faktörlerle oluştuğunu ve bugün yapılan eşcinselliğe yöne­lik müspet propagandaların bütünüyle ideolojik ve politik süreçlerin bir parçası olduğunu geride izah ettik. Gayrı söze hacet olmasa gerektir.</p>
<p>Ömer Faruk Korkmaz &#8211; Sorun Kalmasın 2,syf:135-146</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61"><sup>[165]</sup></a> Özuğurlu Kurban, <em>“Psikoseksüel Bozukluklar”</em> Psikiyatri (Düz: Prof. Dr. Selim özaydın). I.Ü. Tıp Fak. Yayınları, Isı. 1984, Sh. 337; [Halime İnceler, Cinsiyet Sapmaları Ve Sosyal Sosyal Yapı­mızdaki Etkileri, s. 109.]</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62"><sup>[166]</sup></a> John D, Rainer MD: Genetics and psyhiatry. In: Harold I (ed). Text- book of Psychiatry. Williams&amp;Wilkins, London 1:25-42, 1985; [Ha­kan Polat, Yasemin Polat, Duran Çakmak, Cinsel Sapma Gösteren Bireylerde Dermatoglifik Özellikler, s. 49.]</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63"><sup>[167]</sup></a><sup> Ferdi Kıraç,&#8221;Eşcinsellikle İlgili Dini-Psikolojik Algılar ve Maneviyat&#8221;Ankara üni. Sosyal Bilimler Fakültesi,2013,s.20</sup></p>
<p>168.Nevzat Tarhan &#8211; Kadın Psikolojisi,Nesil Yayınları,İstanbul,s.5<a href="#_ftnref64" name="_ftn64"></a></p>
<p>169.Ferdi Kıraç, <em>Eşcinsellikle İlgili Dini-Psikolojik Algılar ve Maneviyat, </em> 22 [Kevser ölmez, Kitâb-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerîm’de Eş Cin­sellik, Bursa, 2011, s.9-10.]</p>
<p>170.Kevser ölmez, Kitâb-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerîm’de Eş Cinsellik, Bursa, 2011, s. 10</p>
<p><a href="https://www.haber7.com/yazarlar/prof-dr-nevzat-tar-han/514393-escinsellik-ve-escinsel-derneklerin-celiskisi">171.https://www.haber7.com/yazarlar/prof-dr-nevzat-tar- han/514393-escinsellik-ve-escinsel-derneklerin-celiskisi</a></p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65"><sup>[172]</sup></a> “R/IAMA LiberalFeminist &#8211; Camille Paglia: Homosexuality Is Not Normal”, <em>Reddit,</em> (24.04.2020), <a href="https://www.reddit.eom/r/">https://www.reddit.eom/r/</a> IAMALiberalFeminist/comments/c5cbci/camille paglia ho- mosexuahty.ısjıot.normal/. [ölmez. Kitâb-ı Mukaddes&#8221; ve Kur an-ı Kerîmde Eş Cinsellik, s. 13.]</p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66"></a>173. Bkz. Mücahit Gültekin, Cinsel İstismar Ve Hukukun ManipüLasyonu: Amerika, https://islamianaliz.com/makale/7466017/mucahit-gultekin/cinsel-istismar-ve-hukukun-manipulasyonu-amerika</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67"><sup>[174]</sup></a> Mücahit Gültekin, <em>a.g.m.</em></p>
<p>175.https://psikiyatri.org.tr/1355/homofobik-ve-transfobik-psikoloji-psikiyatri-kitaplari-ve-uygulamalari-hakkinda</p>
<p><a href="#_ftnref68" name="_ftn68"></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/escinsellik-dogustan-midir-yoksa-bir-hastalik-midir/">Eşcinsellik Doğuştan mıdır Yoksa Bir Hastalık mıdır?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/escinsellik-dogustan-midir-yoksa-bir-hastalik-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bazı Şeyler Niçin Kur’an’da Yer Almıyor?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bazi-seyler-nicin-kuranda-yer-almiyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bazi-seyler-nicin-kuranda-yer-almiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Mar 2025 12:40:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Korkmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an'ın Maksadı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27626</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Şu hakikati meselenin hemen başında dillendirmekte fayda vardır: Bir hadise ve olgunun Kur’an’da yer alıp almamasının gerekliliği beşerin hafızasıyla idrak ve tes­pit edilebilecek bir şey değildir. Çok basit bir misal olarak, bizim aklımıza göre abdeste göre daha büyük ve maksut bir ibadet olan namaza dair detaylı bilginin Kur’an’da yer almaması, buna karşın abdeştin detaylıca [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bazi-seyler-nicin-kuranda-yer-almiyor/">Bazı Şeyler Niçin Kur’an’da Yer Almıyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Şu hakikati meselenin hemen başında dillendirmekte fayda vardır: Bir hadise ve olgunun Kur’an’da yer alıp almamasının gerekliliği beşerin hafızasıyla idrak ve tes­pit edilebilecek bir şey değildir. Çok basit bir misal olarak, bizim aklımıza göre abdeste göre daha büyük ve maksut bir ibadet olan namaza dair detaylı bilginin Kur’an’da yer almaması, buna karşın abdeştin detaylıca anlatılıyor olması İlâhî ilim ve hikmet çerçeye.sinde izah edilebilecek bir durumdur. Yani beşerin bu durumun niçin böyle olduğuna dair verebileceği ilzâm edici bir. cevap yoktur. Bunun yanı sıra beşerin bu tarz sorulara cevap vermesi ne vazifesidir ne de kendisinden beklenilen bir şeydir.</p>
<p>Bununla beraber sıkça sorulan bu soruyu kısaca şöyle cevaplandırmamız mümkündür: Kur’an’ın nelerden bah­sedip bahsetmediğini iyice kavramak için; niçin, hangi ga­yeyle indirildiğini bilmek gerekir. Bu da yine Kur’an’ın bize bildirdiği bir husustur. Nitekim İsrâ sûresinde Kur’an’dan bahsedilirken şöyle buyrulmaktadır; <em>&#8220;Şüphesiz ki bu Kuran en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere</em> <em>kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.”66 </em>Zikrettikmiş bu ayet-i kerimenin hemen öncesinde Benî tsrâil’in içine düştüğü durumlar tafsilatlı bir şekilde beyan edilmektedir. Bu beyanın hemen sonrasında Kur&#8217;an&#8217;m, ayetteki orijinal ifadeyle ‘akvem’ olana; yani en doğru, en kıvamında, en müstakim olan yola insanlığı ulaştırmak için gönderilmiş olduğuna yapılan vurgu son derece manidar­dır. Nitekim Benî İsrâil&#8217;in başına gelenlerin bizim başımıza gelmemesi için tercih etmemiz gereken yol, Kur&#8217;an&#8217;m tepe­den tırnağa bize öğrettiği yoldur. Bu nedenle de Kur&#8217;an’m işaret ettiği istikamette gidenler müjdelenmiş, ahirete inan­mayanlar ise korkutulmuştur.<sup> <a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[67]</a></sup> Zira Kur&#8217;an&#8217;ın ilettiği bu yol hiç şüphesiz ki en adil olan kelime-i tevhid, Peygamberlere ittiba ve emirlere itaat etme yoludur.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[68]</sup></a></p>
<p>Demek ki Kur&#8217;an-ı Kerim biz insanlığa varlığın ontolojik serencammm detaylarını, biyolojik süreçlerin tüm boyutla­rını, coğrafya, fizik, kimya, tarih ve astronomi gibi ilimlerin bütünüyle tüm inceliklerini öğretmek için indirilmiş bir ki­tap değildir. İndirilme gayesini kendisi beyan etmektedir: &#8220;İnsanlığa dünya ve ahiretlerini kurtarmak için kâfi gelecek rehber niteliğindeki bilgi ve bildirimleri ulaştırmak.&#8221; Fâti- ha&#8217;sından Nâs&#8217;ına kadar tümüyle aynı noktaya vurgu yapan Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in söz gelimi; niçin ‘Maya İmparatorluğu’n- dan bahsetmediğini sormak, takdir esersiniz ki son derece abes olur. Çünkü Kur&#8217;an haber verdiği tarihi malumatı bile salt bir bilgi olarak arz etmemekte, bilakis &#8220;ibret alınıp aynı duruma düşülmemesi için bir vesika” olarak takdim etmek­tedir. Bundan ötürü nice anlatıda &#8220;Muhakkak bunda (bu kıssada) akıl sahipleri için ibret vardır&#8221; gibi ifadelere sıkça rastlanmaktadır.</p>
<p>Konuya ışık tutacak bir diğer ayet-i kerime de şöyledir: <em>&#8220;Ayrıca bu Kitab’ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve müslümanlar için bir müj­de olarak indirdik.&#8221;69</em> Âyet-i kerîmede Kur’an-ı Kerîmin hangi niteliklere sahip olarak indirilmiş olduğu ifade edil­mektedir. Buna göre Kur’an, bir hidayet ve rahmet kayna­ğı; Müslümanlar için bir müjdeci olduğu kadar her şey için de bir açıklamadır. &#8220;Kur’an niçin şu şu konulardan bah­setmiyor” diye soranlar, bu gibi ayetlerde bahsedilen &#8216;her şey’den, akla gelen her şey manasını anlamaktadırlar. Oysa bu vahim bir hata veya affedilemez bir saptırmacadır. Zira Kur’an-ı Kerim, var olma niteliğine sahip hemen her şey­den bahsetmek maksadıyla indirilmiş bir kitap değildir, bi­lakis insana dünyasını Allah efenin rızasını kazanarak nasıl inşa edebileceğini öğretmek ve ahiretini de nasıl ebedî bir huzura çevireceğini göstermek için inmiştir. İçerdiği ayetler de hep bu hedefe yönelik İlâhî ikaz ve yönlendirmelerden oluşmaktadır. Bu sebeple zikrettiğimiz ayette bahsedilen &#8220;her şey” müfessirler tarafından &#8220;geçmişteki yaşanmışlıklar ve gelecekteki oluşlarla ilgili insanın faydasına olan, haram helal hükmüyle ilgili olan ve insanların dünya ve ahiretleriyle ilgili ihtiyaç duydukları her şey” şeklinde izah edilmiştir.<sup><a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[70]</a></sup></p>
<p>Özetleyecek olursak Kur’an-ı Kerim, kendi beyanıyla, varoluşsal her şeyi beyan etme maksadıyla indirilmiş bir kitap değildir. Onun İlâhî bir vahiy olması böylesi bir niteliğe sahip olmasını gerekli kılmamaktadır. Aksini düşünecek olursak Kur’an’ın, belli ayetlerden müteşekkil bir kitap değil, ucu bucağı olmayan bir eser olması gerekmektedir. Bu da insana bir imtihan için gönderildiği şu hayatta rehberlik yapması maksadıyla gönderilen bir kitabın indirilme gayesiyle de asla bağdaşmayacaktır. Belli bir konuyu ele almak ve muayyen bir hedefe ulaşmak maksadıyla kitap kaleme alan bir yazara, o gaye ve hedefle ilgilisi olmayan bir meseleyi kitabına niçin almadığım sormamız ne kadar anlamsızca ise niçin indirildiğini bizzat beyan eden Kur’an-ı Kerim için de indiriliş gayesiyle ilgili olmayan meselelerden niçin bahsetmediğini sormak da o denli abestir.</p>
<p>Ömer Faruk Korkmaz &#8211; Sorun Kalmasın 2,syf:59-62</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[66]</sup></a> İsrâ, 9.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[67]</sup></a> Bkz. Muhammed Tahir b. Âşûr, <em>et-Tahrir ve’t-Tenvir,</em> Dâr-u Sahnûn, Tunus, 1997,15/39.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[68]</sup></a> Ebû Muzaffer es-Seınânî, <em>Tefsiru&#8217;l-Kur&#8217;ân,</em> Dâru’l-Vatan, Riyâd, Suud, 1418, Baskı: I, IH/222.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[69]</sup></a> Nahl, 89.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[70]</sup></a> İbn Kesîr, <em>Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm,</em> Dâr-u Tayba, 1420, Baskı- II IV/594.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bazi-seyler-nicin-kuranda-yer-almiyor/">Bazı Şeyler Niçin Kur’an’da Yer Almıyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bazi-seyler-nicin-kuranda-yer-almiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Âdem(a.s)&#8217;dan önce Ademler Var mıydı? İlk İnsan Hz. Âdem Değil midir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hz-adema-sdan-once-ademler-var-miydi-ilk-insan-hz-adem-degil-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hz-adema-sdan-once-ademler-var-miydi-ilk-insan-hz-adem-degil-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Mar 2025 12:40:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Korkmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Âdem(a.s)'dan önce Ademler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27625</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyanın ne zaman var edildiği, insanlığın nasıl başla­dığı, ilk insanın kim olduğu gibi sorular tarih boyu cevaplar aramış ve farklı sonuçlara varılmış bir meseledir. Bu duru­mun sebebi de hiç şüphesiz insanın, ilk yaratılış gibi tama­men gaybî olan bir meseleye dair kendi gücüyle kesin bilgi elde etme imkânının olmayışıdır. Tam da bu sebeple tarihin farklı dilimlerinde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-adema-sdan-once-ademler-var-miydi-ilk-insan-hz-adem-degil-midir/">Hz. Âdem(a.s)’dan önce Ademler Var mıydı? İlk İnsan Hz. Âdem Değil midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyanın ne zaman var edildiği, insanlığın nasıl başla­dığı, ilk insanın kim olduğu gibi sorular tarih boyu cevaplar aramış ve farklı sonuçlara varılmış bir meseledir. Bu duru­mun sebebi de hiç şüphesiz insanın, ilk yaratılış gibi tama­men gaybî olan bir meseleye dair kendi gücüyle kesin bilgi elde etme imkânının olmayışıdır.</p>
<p>Tam da bu sebeple tarihin farklı dilimlerinde muhtelif si­malar dünyanın ne zaman yaratıldığına dair farklı hipotez­ler öne sürmüşlerdir, örneğin, “ Kitab-ı Mukaddes” denilen külliyat içerisinde kronolojik bilgilerden hareketle dünya­nın ne zaman yaratıldığına ilişkin hesaplamalar yapan Hı­ristiyan araştırmacıları bu veriler farklı sonuçlara götür­müştür. Protestanların en sahih nüsha olarak kabul ettikleri İbranice <em>Eski Ahit</em> versiyonunda ya da diğer bir ifadeyle <em>Tanah’ta</em> dünyanın yaratılışının milattan önce 3944 yılında vuku bulduğu bildirilirken Samirilerin ellerindeki versiyo­na göre bu hadise, milattan 4305 sene önce gerçekleşmiştir.</p>
<p>Kitab ı Mukaddesin Yunanca tercümesi olan versiyonu 5270 yıllık bir tarihe işaret eder. Bu farklı versi­yonlardaki çeşitli tarihleri karşılaştırarak bunların nasıl ve neden birbirleriyle çeliştiğini fark eden bazı din adamları bu sıkıntılı durumu ortadan kaldırmaya çalışmışlardır.’<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[57]</sup></a></p>
<p>Ortaçağ Avrupa’sındaki en önde gelen tarihçilerden ve ansiklopedistlerden biri olan Sevilla başpiskoposu Isido- reün (ö. 636) yedinci yüzyılın ilk yarısında yazdığı <em>Etymo- logiae</em> adlı eserinin “dünya ve akşamı” konulu on dördüncü bölümünde tasvir edilen dünya haritası Ortaçağın sonlarına kadar, daha net bir ifadeyle Amerika kıtasının keşfine kadar Batı dünyasındaki klasik dünya tasavvurunu gözler önüne seren tipik bir örnektir. İsidoreün dünya haritasının dünyayı üç bölgeye ayırışının ve her bir bölgede yaşayan insanların kökenini Nuh’un oğullarından birine dayandırışının ilham kaynağı açıkça Kitab-ı Mukaddesin Tekvin bölümüydü. Isi- dore aslında zamanındaki coğrafi bilgilerle Kitab-ı Mukad­des anlatılarım sentezleyen bir betimleme yapmıştı. Isido- re’un Kitab-ı Mukaddes kozmogonisi çerçevesinde yaptığı, bu insanlığın tek bir kökten türeyen üçlü tasnifine Isaac La Peyrere’a kadar ciddi bir eleştiri yönelten olmamıştır. Yahudi-Hıristiyan geleneğin kabul ettiği <em>monogenizm,</em> yani insan­lığın tamamının tek bir çiftten geldiği görüşünün aksine La Peyrere, 1655 yılında Latince neşredilen <em>Prae-Adamitae</em> adlı eserinde <em>poligenizm</em> görüşünü yani Âdem’in seçkin millet olan Yahudilerin atası olduğu ve ondan önce başka insanların yaratıldığı  görüşünü savunmuştur. Literatüre &#8216;ön âdemî- ler’ hipotezi olarak geçen bu görüş de büyük bir yankı uyan­dırmıştır. Hatta denilebilir ki, &#8220;Âdem’den önce insanların var olduğu yönünde daha önce de görüşler ileri sürülmüştü ama hiçbirisi La Peyrdre’in ön-Âdemiler hipotezi kadar ses getirmemiş ve endişeye yol açmamıştı.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[58]</sup></a></p>
<p>Görüldüğü gibi hem dünyanın yaratılışı hem de ilk in­sanın kim olduğu konusu tarih boyu yapılan coğrafi keşif­ler, tarihsel, etnolojik, antropolojik, jeolojik ve arkeolojik çalışmalar sonucu saptanmaya çalışılmış bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütün bunlar bize bir gerçeği gös­termektedir: Bu gibi gaybî konulardaki insan çabasının ve bilgisinin ürünü olarak ortaya çıkan bulgular tamamen varsayımdan ibarettir. Çünkü bu konular gaybî meseleler olması hasebiyle insan bilgisinin ihata edebileceği türden mevzular değildir.</p>
<p>Bu sebeple bahsinde olduğumuz konularda itimat ede­bileceğimiz kaynak elbette ki vahiydir. Zira vahiy, asla vâ­kıf olamayacağımız konularda bize öteler ötesinden gelmiş olan arı duru, şeksiz şüphesiz bilgi demektir. Vahye inanan­lar için bunun böyle olduğu tartışma götürmez bir gerçek­tir. Meseleyi Kur’an’a götürüp incelediğimizde şu neticeye varmış olacağız:</p>
<p>Kur’an-ı Kerîm insanın yaratılış sürecini anlatırken farklı ayet-i kerimelere yer vermektedir. Örneğin Bakara süresi 30. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: <em>“Hatırla ki Rabbin melekle­re: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi.”</em> Görüldü­ğü gibi bu ayette yaratılması irade edilen insandan ‘halife’ olarak bahsedilmektedir. Bir başka ayet-i kerimede <em>&#8220;Rabbin meleklere demişti ki: Ben muhakkak çamurdan bir beşer yaratacağım”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup><strong>[59]</strong></sup></a></em> Bu ayette de ilk yaratılan insandan ‘beşer’ ismiyle bahsedilmektedir. Peki diğer ayette halife, bu ayet­te de ‘beşer&#8217; olarak bahsedilen varlık neyden yaratılacaktı? Ayette bu sorunun cevabı ‘çamur* olarak verilmektedir. Hat­ta Secde sûresinde ilk insanın yaratılışı daha açık bir ifadeyle şöyle beyan edilmektedir: &#8220;O <em>(Allah) ki, yarattığı her şeyi gü­zel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup><strong>[60]</strong></sup></a></em></p>
<p>O halde farklı ayetlerde kendisinden ‘halife&#8217;, ‘beşer* gibi ifadelerle bahsedilen ve topraktan, çamurdan, kurumuş balçıktan yaratıldığı beyan edilen varlık kimdir? Kur*an*ın bir kısmı diğerini tefsir ettiği için bu sorunun cevabını da diğer ayetlerden alabiliyoruz. İlk insanın yaratılışını anlatan şu ayetler bu sorumuza cevap vermektedir: <em>“Rabbin melek­lere demişti ki: &#8220;Ben muhakkak çamurdan bir insan yara­tacağım. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın!&#8221;Bütün melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah, ‘Ey İblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin?&#8221; buyurdu. İblis, ‘Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın&#8221; dedi. Al­lah, ‘Çık oradan (cennetten)! Sen artık kovulmuş birisin. Ve ceza gününe kadar lânetim senin üzerindedir!&#8221; buyurdu!&#8221;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup><strong>[61]</strong></sup></a></em></p>
<p>Bu ayetlerde yaratılış süreci anlatılan zat hiç şüphesiz ki Âdem (a.s)dır, Zira her ne kadar bu ayetlerde Âdem (a.s) ismi geçmiyorsa da diğer ayetlerde meleklerden secde etmeleri istenen kişinin Âdem (a.s) olduğu açıkça beyan edilmektedir. <em>&#8220;Hani biz meleklere (ve cinlere): Âdem&#8217;e secde edin, demiş­tik. İblis hariç hepsi secde ettiler O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.&#8221;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup><strong>[62]</strong></sup></a></em></p>
<p>Tüm bunları bir araya getirdiğimizde vahyin açık beyanı­na göre ilk yaratılan insanın Âdem (a.s) olduğu, tartışma gö­türmeyecek şekilde ortaya çıkmaktadır. Binaen aleyh farklı şüphelerden yola çıkarak Adem (a.s)’dan önce insanların var olduğu gibi iddiaları ortaya atmak delillendirilemeyecek tür­den şüphelerdir. Yahut insan bilgisinin sınırlılığını göz ardı ederek ilk yaratılanın Âdem olmadığı iddiasını kesinmiş gibi arz etmeye çalışmak manipülatif bir tavırdan öteye geçeme­yecektir. Dilerseniz şimdi de bu iddianın nereden doğduğuy­la ilgili iki hususa değinerek meselemizi tamamlayalım:</p>
<p>Kur’an-ı Kerim’de ilk insan Adem (a.s)’ın yaratılışından bahsedilirken Cenab-ı Hakk’ın meleklere şöyle buyurduğu ifade buyrulmaktadır: <em>“Hatırla ki Rabbin meleklere,: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım&#8217; dedi.</em> Ayetin devamında meleklerin Cenab-ı Hakka şöyle mukabelede bulundukları hikaye buyrulmaktadır: <em>“Onlar, ‘Bizler hamdinle seni teşbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?&#8217; dediler.&#8221; </em>Meleklerin bu sözlerine karşı <em>“Allah da onlara: Sizin bile­meyeceğinizi her halde ben bilirim, dedi.&#8221;<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup><strong>[63]</strong></sup></a></em></p>
<p>Bazıları ayette bahsedilen meleklerin ifadesinden dün­yada Adem (a.s)&#8217;dan önce de insanların var olduğunun anla­şıldığını iddia etmişlerdir. Bu iddiaya göre, aksi (Adem’den önce insan olmadığı) düşünüldüğünde melekler insan tü­rünün fesat çıkaran ve kan dökebilen bir tür olduğunu nereden bileceklerdir? Ayetten yapılan bu çıkarım Adem (a.s)’dan önce de Âdemler olduğu, insan neslinin Adem(a.s) ile başlamadığı iddialarını doğurmuştur. Oysa müfessirle- rin de beyan ettiği üzere böyle bir çıkarım ilk insanın Âdem olmadığına delil olarak getirilemez. Zira Kur anın ilk in­sanın Âdem (a.s)olduğuna dair beyanı çok net ve kesindir. Konuyla ilgili ayetler bütüncül olarak okunduğunda bu çok rahatlıkla anlaşılabilecektir. Nitekim yukarıda bu durumu ayetler üzerinden açıklığa kavuşturduk.</p>
<p>Meleklerin insanın ifsad edebilen ve kan dökebilen bir tür olduğunu nereden bildikleri sorusuna cevap bulmak için Kuranın kesin beyanına aykırı bir iddia ortaya atmak gerekmez. Zira meleklerin bunu Allah(c.c)’nin bildirmesiyle veya levh-i mahfuza vakıf olarak bilmiş olmaları mümkün­dür. Ya da dünyada insan öncesi yaşayan cinlerin ifsadları ve kan dökmelerine kıyasla böyle söylemiş olmaları da mümkündür.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[64]</sup></a> Bir başka ihtimal olarak Adem (a.s)’ın yaratı­lacağı dört unsurdan (hava, su, toprak, ateş) böyle sonuçla­rın çıkabileceğini bilmiş olmaları da olasıdır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[65]</sup></a> Tüm bunlar ihtimal dahilindeyken Kur&#8217;an’ın kesin beyanı olan Adem (a.s)&#8217;ın ilk insan oluşuna aykırılık teşkil eden bir sonucu bu ayetteki meleklerin sorusundan çıkartmak son derece hata­lıdır ve usulsüzcedir.</p>
<p>Öte yandan bazı tasavvufi eserlerde Adem (a.s)’dan önce yüz bin Âdem&#8217;in var olduğu” yönündeki ifadeler algıladığımız manada değildir. Nitekim İmam-ı Rabbani Hazretleri (kuddise sirruhû) <em>Mektûbât’ında,</em> Adem (a.s)’dan önce var ol­duğu söylenen yüz bin Adem’in bizim bildiğimiz bu alemde­ki varlıkla ilgisi olmadığını, bilakis bunun misal alemindeki varlıkla alakalı olduğunu söylemektedir. Dolayısıyla bu iddi­ayı ortaya atanlar “tasavvufi eserlerde de var” argümanıyla iddialarını temellendiremezler. Çünkü tasavvuf i eserlerde bahsedilen durum bambaşka bir konudur, bilinen ve iddia edilen anlamda Âdem &#8216;(a.s)&#8217;ın ilk insan olmadığını savunma­maktadırr. Zannediyoruz ki bu kadar bir izah konunun bir Müslümanın zihninde bdirginteymesi açısından yeterlidir.</p>
<p>Ömer Faruk Korkmaz &#8211; Sorun Kalmasın 2,syf:51-68</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><strong><sup>[57]</sup></strong></a><strong> Buck, C. (1807). </strong><em>A Theological Dictionary: Containing Definiti- ons ofAllReligious Terms</em><strong> (Cilt </strong>1). <strong>Philadelphia, </strong>s. 192. [Ramazan Adıbelli, Ademden Önce Adamlar Var Mıydı? <strong>Kitâb-ı </strong>Mukaddes Eleştirisi Bağlamında Isaac La <strong>Peyrere’in </strong>Ön Âdemüer Hipote­zi, <em>Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi,</em><strong> XLVII, </strong>2019/2, 35-65, s. 38.]</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[58]</sup></a> Adıbelli, <em>a.g.e.,</em> s. 39-40.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[59]</sup></a> Sâd, 71.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[60]</sup></a> Secde, 7.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[61]</sup></a> Sâd, <em>71-78.</em></p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[62]</sup></a> Bakara, 34.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[63]</sup></a> Bakara, 30.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[64]</sup></a> Bkz. İbn Kesir, <em>Tefsîru&#8217;lKur&#8217;âniVAzîm,</em> Dâr-u Tayba, 1420,1/218.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[65]</sup></a> İbn Âdil ed-Dımeşkî, <em>el-Lübâb fi UlûmiVKitâb,</em> Dâru’l-Kütubi’l-İl- miyye, Lübnan, 1419,1/506.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-adema-sdan-once-ademler-var-miydi-ilk-insan-hz-adem-degil-midir/">Hz. Âdem(a.s)’dan önce Ademler Var mıydı? İlk İnsan Hz. Âdem Değil midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hz-adema-sdan-once-ademler-var-miydi-ilk-insan-hz-adem-degil-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’an’ın Bazı Âyetlerine Bakıyorum ve Çelişkiler Görüyorum. Kendi İçinde Çelişik Bir Kitap Nasıl Allah Kelâmı Olabilir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuranin-bazi-ayetlerine-bakiyorum-ve-celiskiler-goruyorum-kendi-icinde-celisik-bir-kitap-nasil-allah-kelami-olabilir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuranin-bazi-ayetlerine-bakiyorum-ve-celiskiler-goruyorum-kendi-icinde-celisik-bir-kitap-nasil-allah-kelami-olabilir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Mar 2025 12:39:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Korkmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an ve Çelişki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27642</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bu soruyu soranların temel problemi ve eksiği en başta &#8216;tenâkuz’un/çelişkinin ne olduğunu bilmiyor olmalarıdır. Bu sebeple de bahusus usûli altyapıdan yoksun şekilde meal okuyan kişiler okudukları yalın çeviriler üzerinden bazı ayetler arasında çelişki olduğu zannına kapılabilmektedir- ler. Bunun yanı sıra dine karşı düşmanlıkları ve art niyetleri olan zümrelerin tarih boyu Kur’an-ı Kerim’de kendilerince eksik [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuranin-bazi-ayetlerine-bakiyorum-ve-celiskiler-goruyorum-kendi-icinde-celisik-bir-kitap-nasil-allah-kelami-olabilir/">Kur’an’ın Bazı Âyetlerine Bakıyorum ve Çelişkiler Görüyorum. Kendi İçinde Çelişik Bir Kitap Nasıl Allah Kelâmı Olabilir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Bu soruyu soranların temel problemi ve eksiği en başta &#8216;tenâkuz’un/çelişkinin ne olduğunu bilmiyor olmalarıdır. Bu sebeple de bahusus usûli altyapıdan yoksun şekilde meal okuyan kişiler okudukları yalın çeviriler üzerinden bazı ayetler arasında çelişki olduğu zannına kapılabilmektedir- ler. Bunun yanı sıra dine karşı düşmanlıkları ve art niyetleri olan zümrelerin tarih boyu Kur’an-ı Kerim’de kendilerince eksik ve çelişki bulma yönündeki çabaları da günümüzde bu gibi iddialara sarılan kesimlerin referansı olabilmektedir. O halde bizler, sorunun cevabma öncelikle “çelişki’nin ne olduğu; iki şey arasında tenakuzun gerçekleştiğinin söyle­nebilmesi için gerekli olan maddelerin ne olduğu hususunu aydınlatarak başlayalım.</p>
<p>Tenakuz, iki hükmün arasında bir ihtilafın bulunması ve bizzat bu ihtilafın bir hükmün doğru olmasını, diğer hük­mün ise yalan olmasını gerektirmesidir. Bakınız, burada bir hükmün doğru, diğerinin yalan olmasını gerektiren şey, iki hüküm arasında bulunan ihtilafın bizatihi kendisidir. Buna göre iki hüküm arasında tenakuzun meydana gelebilmesi için sekiz yerde bir olmaları üç yerde ise ayrı olmaları ge­rekmektedir. Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için bu maddeleri tek tek misallendirelim;</p>
<p><strong>a.Mevzu/özne birliği: </strong>İki hüküm arasında zıtlık olması için öznelerin aynı olması gerekir. Buna göre “İlim faydalıdır” cümlesi ile “cehalet faydalı değildir” cümlesi arasında herhangi bir tenakuzdan bahsedilemez.</p>
<p><strong>b.Mahmul/yüklem birliği: </strong>İki cümle arasında çelişki olduğunu söyleyebilmemiz için yüklemlerin de bir olması gerekir. Örneğin, “ilim fayda vericidir” cümlesi ile “<u>ilim</u> zarar verici değildir” cümlesi arasında tenakuz olmaz.</p>
<p><strong>c.Zaman birliği: </strong>Hükümler arasında çelişki olabilmesi için zamanlarının da aynı olması şarttır. Buna göre “gü­neş (gündüzleyin) parıldamaktadır” sözü ile “güneş (ge­celeyin) parıldamamaktadır” sözü arasında çelişki yok­tur. Çünkü bahsedilen zamanlar farklıdır.</p>
<p><strong>d.Mekân birliği: </strong>“Yer (köylük yerde) verimlidir” sözü ile “yer (çölde) verimli değildir” sözü arasında herhangi bir tenakuz yoktur. Zira mekanlardan biri köylük yerden bahsederken diğeri çölden söz etmektedir.</p>
<p><strong>e.Bilkuvve ve bilfiil olma birliği: </strong>İki cümleden biri şayet olayın bilkuvve varlığından bahsedip diğeri bilfiil du­rumdan söz ediyorsa bu iki cümle arasında da bir çe­lişki yok demektir. Mesela, “Muhammed ölücüdür” de­diğimizde bu sözümüzle “ölmeye elverişlidir” manasını kastediyorsak, “Muhammed ölücü değildir” şeklindeki “bilfiil ölmemiştir” manasındaki sözümüze zıt bir şey söylemiş olmayız. Çünkü birinci cümle potansiyel an­lamda bir durumu konu edinmekte ikinci cümle ise bil­fiil manasını taşımaktadır.</p>
<p><strong>f.Kül ve cüz birlikteliği:</strong> Tenakuz iddiasında bulunulan iki hüküm arasında külliyet ve cüziyet anlamında da bir­lik bulunmalıdır. Örneğin, “Irak arazileri verimlidir<a href="#_ftn51" name="_ftnref51">[355]</a> de­yip de bu ifademizle Irak’ın bir kısım arazilerini kastet­mişsek bu sözümüz Irak arazilerinin tamamına yönelik söylediğimiz “Irak arazileri verimli değildir* sözümüzle çelişik bir durum arz etmez.</p>
<p><strong>g.Şartta birliktelik:</strong> Buna göre biz “Talebe sene sonunda başaracaktır* diye bir cümle kurup çalışma şartına bağlı olarak bunu söylüyorsak» çalışmama şartına bağlı olarak söylediğimiz &#8220;Talebe sene sonunda başaramayacaktır” cümlesiyle çelişen bir cümle kurmuş olmayız.</p>
<p><strong>h.İzafet/görecelilik: </strong>İki hükmün çelişik olması için arala­rında göreceli bir durum da olmaması gerekir. Örneğin» &#8220;dört yarımdır&#8221; cümlesi ile “dört yarım değildir cümlesi çelişmeyebilir. Çünkü birincisi “sekize göre anlamında olup İkincisi de &#8220;on sayısına göre diye değerlendirilebi­lir.<sup>356</sup></p>
<p>İmdi, hükümlerin kendi aralarında çelişki olduğunu söyleyebilmek için temel olarak mantıki ölçüler bunlar olduğuna göre üstün körü bir zihniyetle iki ayet arasında çelişkinin olduğunu söylemek tamamen mantık bilmemekten naşı bir cehalet olacaktır. Çelişkinin temel ölçülerini ortaya koyduktan sonra şimdi de birkaç ayet üze­rinden yapacağımız tatbikat ile konunun daha iyi anlaşıl­masını sağlamış olalım:</p>
<p><strong>Allah(c.c)’nin Kelimelerinde Değiştirme Var mı, Yok mu?</strong></p>
<p>Aralarında çelişki olduğu iddia edilen ayetlerden biri de Yunus sûresi 64. ayet-i kerimesiyle Nahl sûresinin 101. ayet-i kerimesidir. İlgili ayetler şöyledir:</p>
<p><em><strong>a.</strong>“Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır.</em><em>Allah&#8217;ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir”<a href="#_ftn52" name="_ftnref52"><sup><strong>[357]</strong></sup></a> .</em></p>
<p><em><strong>b.</strong>“Biz bir âyetin yerine başka bir âyeti getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir- “Sen ancak bir iftiracısın” dediler. Hayır; onların çoğu bilmezler.”<a href="#_ftn53" name="_ftnref53"><sup><strong>[358]</strong></sup></a></em></p>
<p>Birinci ayette Allah ’nin kelimelerinin değişmeyeceği belirtilirken ikinci zikredilen ayette ise yine Allah (c.c)’nin ke­limesi olan ayetlerin Allah ’nin dilemesiyle bazen değişti­rilebileceği; birinin neshedilip yerine bir başkasının ikame edileceği ifade buyrulmaktadır. Zahiren bakıldığında bu iki ayet arasında her ne kadar çelişki varmış gibi duruyor olsa da mesele tahkik edildiğinde durumun böyle olmadığı an­laşılmaktadır. Zira birinci ayette yer alan kelimelerin değiş­tirilmemesi, “Allah’ın va’dinin değişmeyeceği veya haberi­nin nesholunmayacağı” manasındadır.<a href="#_ftn54" name="_ftnref54"><sup>[359]</sup></a> Zira ayette Allah (c.c)&#8217;nin veli kullarına hiçbir korkunun olmayacağı ve cennet müjdesine nail olacakları vadedilmekte ve en sonunda “Al­lah (c.c)’nin kelimelerinde değişiklikyoktur” buyrulmaktadır.<a href="#_ftn55" name="_ftnref55"><sup>[360]</sup></a></p>
<p>Diğer ayette bahsedilen durum ise birinci ayetten fark­lıdır. Zira ikinci ayette değiştirildiği beyan edilen Allah&#8217;ın kelimesi olan ayetler Cenab-ı Hakk’ın vaadi veya verdiği haberler değildir. Aksine, koyduğu hükümlerdir. Yani Rab- bimiz, hikmetine binaen bir hükmü belli bir zamana kadar koymakta ve zamanı dolduğunda o hükmün geçerliliğini kaldırmaktadır. Adına nesh dediğimiz ve “şer&#8217;î bir delille şer‘î bir hükmü kaldırmak”<a href="#_ftn56" name="_ftnref56"><sup>[361]</sup></a> şeklinde tarif ettiğimiz bu uygulamanın birinci ayette bahsi yapılan durumla herhan­gi bir alakası yoktur. Yaptığımız bu izahtan da anlaşılacağı üzere çelişki olduğu iddia edilen bu gibi ayetler arasında her şeyden önce “özne birliği” veya “konu birliği” yoktur. Yuka­rıda da serdettiğimiz üzere çelişkinin tahakkuku için bunlar olmazsa olmazdır. Şu halde bu gibi ayetler arasında çelişki olduğunu iddia etmek hem çelişkinin mantıksal zeminin­den haberdar olmamaktan kaynaklanmakta hem de ayet­lerin bağlamını ve tefsirini bilmemekten neşet etmektedir.</p>
<p><strong>Urûc/Yükseliş Kaç Yılda Gerçekleşiyor?</strong></p>
<p>Aralarında çelişki olduğu iddia edilen ayetlerden biri de Allah katında günlerin adedini anlatan ayet-i keri­melerdir. Söz gelimi bu ayetlerden birinde <em>“Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir Sonra (bütün bu işler) sizin sayageldiklerinize göre bin yıl tutan bir günde O&#8217;nun nezdine çıkar.&#8221;362</em> buyrularak kâinatta deveran eden işlerin sayageldiğimiz günlere göre bin yıl tutan bir günde mey­dana geldiği hakikati ortaya konmaktadır. <em>“Muhakkak ki Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan</em><em>bin yıl gibidir <sup>363</sup></em> ayeti de bu hususta aynı noktaya işaret et­mektedir.</p>
<p>Diğer yandan bir başka ayet-i kerimede <em>“Melekler ve Ruh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar”<sup>364</sup></em> buyrulmaktadır. Buradan ha­reketle iki ayet arasında çelişki olduğu; birinde bahsedilen urûcun/yükselişin bin yıl olduğu, diğerinde ise elli bin yıl olduğu gerekçesi öne sürülmektedir. Oysa bu iddia da di­ğerleri gibi ayetlerde kastedilen manayı anlamamaktan kay­naklanmaktadır. Zira ayetlerde bahsedilen yükselişler aynı değil, bilakis iki farklı yükseliştir. Şöyle ki, birinci ayette bahsedilen yükseliş, yedi kat göklerin en yükseğinden yedi kat yerin en üst sınırına kadar olan mahaldeki yükseliştir. İkinci ayette bahsedilen mesafe ise Arş-ı a&#8217;lâ ile yeryüzünün yerleşke olan mahalli arasındaki mesafesidir.<sup>365</sup> Dolayısıyla iki ayette bahsedilen yükseliş aynı mesafelerdeki yükseliş olmadığına göre birinde yükselişin bizim saydığımıza göre bin yıl, diğerinde ise elli bin yıl olduğunun ifade edilmiş ol­ması çelişki sayılamaz, zira &#8220;konu birliği” yoktur.</p>
<p><strong>Şefaat Var mı, Yok mu?</strong></p>
<p>Özellikle meal okuyarak Kur anın manasını anlamaya çalışan ve kendilerince yaptıkları çıkarımlarla &#8220;şefaat yoktur” neticesine varan zümrelerin kafa karıştırdığı konu­lardan biri de budur. Buradan hareketle de bazı din karşıtla­rı, Kur’an’da çelişki olduğunu iddia etmektedirler. Şöyle ki, Kur’an-ı Kerimin bazı ayetlerinde <em>“Deki, şefaatin tamamı </em><em>Allah’a aittir”<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup><strong>[366]</strong></sup></a>, &#8220;Sizin için O’nun (Allah(c.c)’nin) dışında hiçbir sahip</em> ve <em>şefaatçi yoktur.&#8221;367</em> buyrulmakta ve şefaat sa­dece Allah(cc)’ye tahsis edilmektedir.</p>
<p>Başka ayetlerde ise <em>&#8220;O’nun (Allah fânin) izni olmadan şefaat edecek olan kim vardır?&#8221;(368), &#8220;O’nun nezdinde şefaat ancak O’nun izin verdiği kişiler için fayda verebilir.&#8221;'(369)</em> buy­rularak Allah (c.c)’nin izniyle şefaatin başkaları tarafından ya­pılabileceği ifade ispat edilmektedir. Bu iki durum, bazıları nezdinde Kur’an’da çelişki olduğu iddiasını gündeme getir­miştir. Halbuki bu konuda da herhangi bir çelişki yoktur. Zira şefaatin her halükarda Allah (c.c)’ye ait olduğunu beyan eden âyetler hiç kimsenin iznine, müsaadesine ve yardı­mına muhtaç olmaksızın yapılacak olan “mutlak şefaat­ten bahsetmekte ve müşriklerin putları için itikat ettikleri bu tür bir şefaati sadece Allah(c.c)&#8217;ye tahsis etmektedir. Öte yandan Allah (c.c)’nin izniyle şefaat edilebileceğini ispat eden ayetler “mukayyet şefaatten bahsederek rûz-i mahşerde Allah (c.c)nin izniyle başta peygamberler olmak üzere Rabbi- mizin müsaade ettiği belli bir zümrenin şefaat edebileceğini belirtmektedir.</p>
<p>Buna göre her iki meseleyi konu eden ayetler arasında da bir çelişki yoktur. Zira bir kısım ayetlerde, olmadığı söy­lenen şefaat ile bazı ayetlerde ispat edilen şefaat aynı şefaat değildir.</p>
<p><strong>Hoşgörü mü, Cihad mı?</strong></p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerimin bir ayetinde Hz. Peygamber&#8217;e,ehl-i küfürden gelen baskılar, sataşmalar ve fiilî müdahe- lelere karşı nasıl davranması gerektiği bağlamında şu em­redilmektedir: <em>&#8220;Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasındakiler! ancak hak ile yarattık, O saat (kıyamet), mutlaka gelecek­tir, Şimdilik onlara güzel muamele et.”<sup>370</sup></em> Bu âyetteki emre bakıldığında Hz. Peygamber (s.a.v)e, düşmanları olan küfür ehline müsamahalı davranması emredilmektedir. Bir diğer ayet-i kerime olan <em>&#8220;Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran”<sup>371</sup></em> âyetinde ise bu­nun aksine kafir ve münafıklarla cihad etmesi ve onlara sert davranması emredilmektedir. İlk bakışta çelişki gibi duran bu durum da izah edildiğinde ortada çelişkinin eserinin bile var olmadığı anlaşılacaktır. Zira iki ayette geçen “davranış biçimleri” arasında her şeyden önce “zaman birliği” yoktur. Konunun ta başında ifade ettiğimiz üzere “zaman birliği” çelişkinin meydana gelebilmesi için öne sürülen şartlardan biridir. Oysa birinci ayet-i kerime Hz. Peygamber (s.a.v)’e ka­firlerle ta ki Allah (c.c)’nin tek ilah ve kendisinin de onun re­sulü olduğunu ikrar edinceye dek savaşması emredilmeden önce gelmiştir ve o zamanda yapılması gerekeni anlatmak­tadır. İkinci ayet-i kerime ise daha sonraları onlarla savaşma emri geldikten sonra nâzil olmuştun Dolayısıyla tedricen devam etmiş olan bu sürecin farklı evrelerinde inmiş olan bu ayetlerin birbirine çelişik olması durumu, meselenin iç yüzünü bilmeyenlercedir.</p>
<p>Kısaca örneklerini bir hayli fazlalaştırabileceğimiz bu gibi ayetler arasında çelişki olduğunu söyleyenler her şey­den önce çoğunlukla çelişkinin ne olduğunu bilmeyen ki­şiler olmaktadır. Oysa Kur’an’ın en büyük özelliği,2 ayetleri arasında çelişki olmamasıdır. <em>Nitekim “Hâlâ Kur’an üzerin­de gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafindan gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlar­dı&#8221;<sup>372</sup></em> âyetinde de Kur’an’ın üslup, hüküm ve mana bakımın­dan arz ettiği bütünlük onun Allah kelamı olduğunun bir delili olarak zikredilmektedir.</p>
<p>Bununla birlikte zahiren çelişik gibi duran bu ayetler de Kur’an’ın bir başka mucizevî yönünü oluşturmakta ve Mûşkilu’l-Kur’ân olarak adlandırılan başlı başına müsta­kil bir İlmî ihtisas alanını teşkil etmektedir. Bu ilimde bir behre sahibi olunmadan, ayetlerin birbirleriyle bağlantısı ve bağlamları bilinmeden ve en önemlisi de Kur’an’ı anlamak için alt yapı mesabesindeki ilimlere vâkıf olunmadan bazı ayetler arasında çelişki olduğunu söylemek cehalet ürünü bir iddiadır.</p>
<p>Ömer Faruk Korkmaz &#8211; Sorun Kalmasın 2,syf:283-291</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>356. MUHAMMED RIZA EL-MUZAFFER,EL-MANTIK,DARU&#8217;T TEARUF,2006,S.167-168</p>
<p><sup>357</sup> Yunus, 64.</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><sup>358</sup> Nahl, 101.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><sup>359</sup> İzz b. Abdisselâm, <em>Tefsîru’l-Kur&#8217;ân,</em> Daru İbn Hazm, Beyrut, 1416, Baskı: I, 11/72; İbn Cerîr et-Taberî, <em>Câmi&#8217;u&#8217;l-Beyân,</em> Müessese- tu’r-Risâle, 1420, Baskı: I, XV/141.</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55"><sup>[360]</sup></a> İbn Kesîr, <em>Tefsîru&#8217;l-Kur&#8217;âni’l-Azîm,</em> Dâru Tayba, 1420, Baskı: II, IV/281.</p>
<p>361.Abdülazim ez-Zürkânî,Menahilu.&#8217;l İrfan Ulumi&#8217;l Kur&#8217;an,Matbaa İsa,Baskı:3,2/176</p>
<p>362.Secde,5</p>
<p><sup>363</sup> Hacc, 47.</p>
<p><sup>364</sup> Me&#8217;âric, 4.</p>
<p><sup>365</sup> İbn Kesir, <em>Tefsîru’l-Kur’ânVl-Azîm,</em> Daru Tayba, 1420, Baskı: II, VI/359.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57"><sup>[366]</sup></a> Zümer, 44.</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58"><sup>[367]</sup></a> Secde, 4.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59"><sup>[368]</sup></a> Bakara, 255.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60"><sup>[369]</sup></a> Sebe, 23.</p>
<p>370.Hicr, 85.</p>
<p>371.Tevbe, 73.</p>
<p>372.Nisa,82</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuranin-bazi-ayetlerine-bakiyorum-ve-celiskiler-goruyorum-kendi-icinde-celisik-bir-kitap-nasil-allah-kelami-olabilir/">Kur’an’ın Bazı Âyetlerine Bakıyorum ve Çelişkiler Görüyorum. Kendi İçinde Çelişik Bir Kitap Nasıl Allah Kelâmı Olabilir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuranin-bazi-ayetlerine-bakiyorum-ve-celiskiler-goruyorum-kendi-icinde-celisik-bir-kitap-nasil-allah-kelami-olabilir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeriat Nedir? Şeriatta El Kesmek, Kafa Kesmek Var mı?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seriat-nedir-seriatta-el-kesmek-kafa-kesmek-var-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seriat-nedir-seriatta-el-kesmek-kafa-kesmek-var-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Mar 2025 12:33:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Korkmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat Nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat ve El Kesme]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat ve Kafa Kesme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27624</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Şeriat kavramı, İslâm karşıtı kimseler tarafından sürekli kötülenen, üzerinde karalama propagandası yapılan bir kavramdır. Bu sebeple şeriata karşı olduğunu söyleyenler genellikle neye karşı olduğunu bilmeyen kimselerden oluş­maktadır. Şeriat, Allah&#8217;ın kullarına yönelik din olarak vaz ettiği düzen; namaz, oruç, hac ve buna benzer ibadetler gibi kesinkes yapmalarını emrettiği ibadetlerden müteşekkil bir nizamın adıdır.[251] Bunun dışında [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seriat-nedir-seriatta-el-kesmek-kafa-kesmek-var-mi/">Şeriat Nedir? Şeriatta El Kesmek, Kafa Kesmek Var mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Şeriat kavramı, İslâm karşıtı kimseler tarafından sürekli kötülenen, üzerinde karalama propagandası yapılan bir kavramdır. Bu sebeple şeriata karşı olduğunu söyleyenler genellikle neye karşı olduğunu bilmeyen kimselerden oluş­maktadır. Şeriat, Allah&#8217;ın kullarına yönelik din olarak vaz ettiği düzen; namaz, oruç, hac ve buna benzer ibadetler gibi kesinkes yapmalarını emrettiği ibadetlerden müteşekkil bir nizamın adıdır.<a href="#_ftn75" name="_ftnref75"><sup>[251]</sup></a> Bunun dışında “dinde izlenilen yol” şek­linde de tarif edilmiştir.<a href="#_ftn76" name="_ftnref76"><sup>[252]</sup></a> Tariflerden de anladığımız üze­re şeriat, Allah (c.c)’nin yarattığı insanoğluna dünyada nasıl hareket etmesi gerektiğini öğrettiği, gönderdiği dini nasıl yaşaması gerektiğini bildirdiği ve tepeden tırnağa hayatı düzenleyen hükümlerinin tamamım ihtiva eden bir kav­ramdır. Yani şeriat, Allah (c.c)’nin dini, hükümleri; emirleri ve yasakları demektir. Bu sadette Rabbimiz Hz. Peygamber ’e ve onun şahsında bütün bir ümmete şunu emretmek­tedir: <em>“Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma?<a href="#_ftn77" name="_ftnref77"><sup><strong>[253]</strong></sup></a></em></p>
<p>Sosyal hayattan aile hayatına, iş dünyasından kişisel dav­ranışlara varıncaya kadar hayatm hemen bütün şubelerini düzenlemeyi ifade eden şeriat kavramını bu ulvî manadan soyutlayıp sadece hırsızın elinin kesilmesi veya adam öl­dürenin öldürülmesi cezalarıyla tanımlamak, koca bir filin sadece hortumuyla tarif edilmesinden farksız bir cehalettir. Hayatm tüm alanlarım şekillendirmeyi gaye edinen bir ni­zamın elbette ki bu hayatm bir gerçeği olan suçlarla ilgili çeşitli yaptırım kanunları da olacaktır. Bugün dünya ge­nelinde şeriat dışındaki yönetim biçimleri bundan farksız mıdır? Yani, şeriatı kötüleyenlerin hayranlıkla bahsettikleri batı kaynaklı hükümlerde hırsıza gül verilmesi, caninin çe- lenkle karşılanması mı vardır?</p>
<p>Şeriatta hırsızın elinin kesilmesi var mı? Evet var, fakat bu durumun bugün “şeriat; eşittir, hırsızın elinin kesilmesi” şeklinde algılanıyor oluşu tamamen aleyhte yürütülen bir algı operasyonunun sonucudur. Zira şeriat diye isimlen­dirdiğimiz bu düzen içerisindeki adalet algısını, imtiyazın yasaklanmasını, liyakat esaslı yönetimin yeğlenmesini, hay­vanların haklarına varıncaya kadar tüm canlıların hakları­nın titizlikle korunmasını, suç oranlarının minimize edil­mesini hedefleyen kanunlar bütününü, güçlünün güçsüzü ezdiği ve paranın sürekli belli bir burjuva kesiminin elinde döndüğü haksız düzenin engellenmesini konuşmaksızın şe­riatın malın korunması ilkesine yönelik caydırıcı maksatla vaz ettiği el kesilme cezasını sürekli gündem yapmak art niyetli bir tutumdur. İslâm karşıtı kliklerin profesyonelce yü­rüttükleri algı yönetimi sebebiyle bugünün insanı hakkında bilgi sahibi olmadığı şeriatla ilgili &#8220;kötü fikir&#8221; sahibi olma talihsizliğine maruz bırakılmış durumdadır. Meseleyi biraz daha somutlaştırma sadedinde soruda zikredildiği için el kesme konusu üzerinden biraz detaylandırma yapalım:</p>
<p><strong>Şeriat ve El Kesme</strong></p>
<p>İslâm karşıtları, şeriatın el kesme hükmünü bugüne dek öylesine manipüle etmişlerdir ki duyan da şer&#8217;î bir düzende, görevlilerin ellerinde satırla gezdiklerini ve el kesmek için adam aradıklarını zannedecektir. Oysa tam tersi, şeriatın el kesme hükmünün hangi çerçevede gerçekleştiği ve bunun icra aşamasına geçebilmesi için aranan şartların neler oldu­ğu incelendiğinde, ilgili hükmün daha çok hırsızlıktan alı­koymak maksatlı caydırıcı bir uygulama olduğu rahatlıkla görülecektir.</p>
<p><em>“Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir&#8217;’<a href="#_ftn78" name="_ftnref78"><sup><strong>[254]</strong></sup></a></em> ayetinin nasıl uygulan­ması gerektiğini Hz. Peygamber (sav) beyan ederek ümme­tine öğretmiştir. Bu bağlamda ilgili öğretilere dayalı olarak mezhep ulemamız da hırsızın elinin kesilmesi eyleminin hangi şartlara bağlı olarak gerçekleşeceğini sistematik şe­kilde anlatmışlardır. Meseleyi daha iyi kavrayabilmek için hırsızın elinin kesilmesi için gerekli görülen şartlan şöyle sıralayabiliriz:</p>
<ol>
<li>
<blockquote><p>Mükellef olmalıdır. Çocuğa ve aklı yerinde olmayan kim­selere hırsızlık haddi uygulanmaz.</p></blockquote>
</li>
<li>
<blockquote><p>Çalan kişi, hırsızlığın haram olduğunu biliyor olmalıdır, c. Çalan kişi, çaldığı malın bir başkasına ait olduğunu bile bile o malı çalmış olmalıdır.</p></blockquote>
</li>
<li>
<blockquote><p>Şiddetli açlık ve helak edici bir durum gibi bir zaruret olmaksızın çalmış olmalıdır.</p></blockquote>
</li>
<li>
<blockquote><p>Çalan kimse ile malı çalman arasında babalık-oğulluk gibi bir yakınlık olmamalıdır.</p></blockquote>
</li>
<li>
<blockquote><p>Çalan kişinin çaldığı malda mülkiyet şüphesi bulunmamalıdır. Buna göre bir kişi ortak olduğu malda hırsızlık yaparsa kendisine had uygulanmaz.</p></blockquote>
</li>
<li>
<blockquote><p>Malı çalınan kimse belirli bir kişi olmalıdır. Kimin oldu­ğu belli olmayan bir malı çaldığından dolayı bir kişiye had uygulanmaz.</p></blockquote>
</li>
<li>
<blockquote><p>Çalınan mal da “mütekavvim” diye tabir ettiğimiz, in­sanların istifade edebileceği meşru bir mal olmalıdır.</p></blockquote>
</li>
<li>
<blockquote><p>Hakeza çalınan mal, korunaklı bir mekândan çalınmış olmalıdır.</p></blockquote>
</li>
<li>
<blockquote><p>Aynı şekilde çalınan mal hırsızlık nisabına ulaşıyor ol­malıdır. Buna göre çalınan malın 1 dînâr/takribi 4 gr. altın para veya on dirhem/ yaklaşık 28 gr. gümüş para olması gerekir. Veya bu ikisine denk gelen bir mal ya da para olmalıdır.<sup>255</sup></p></blockquote>
</li>
</ol>
<p>İmdi, bu gibi şartlar çerçevesinde ele alınan ve en ufak bir şüphenin bulunmasıyla düşen bu gibi cezaî uygulamaların şeriat tarafından el kesmeye bahane arama gibi uygulan­dığını iddia etmek nasıl bir bühtandır? Evet, şeriatın bir başka kaidesi de hadlerin şüphelerle def edilmesi gerektiği­dir. Bunun bir hikmeti de kulun kendi iç dünyasında tövbe etmeye fırsat bulup bu günaha bir daha düşmemeye karar vermesini sağlamaktır.<a href="#_ftn79" name="_ftnref79"><sup>[256]</sup></a> Bu sebeple olmalı ki Hz. Ömer(r.a)’ın, bazı şüphelere dayanarak bir cezaî işlemi uygula­mamak, şüphelere dayalı bir ceza uygulamaktan bana daha sevimlidir.” dediği nakledilmektedir.<a href="#_ftn80" name="_ftnref80"><sup>[257]</sup></a> Yukarıda saydığımız şartların var olması gibi genel zemin oluşmadan hadlerin uygulanamayacağım söyleyen bir sistemi, ceza vermek için bir bahane arayan bir düzen gibi göstermeye çalışmak, şe­riatı bilmeyen cahillerin ve şeriat karşıtlığını seciye edinmiş bedbahtların işidir. Hırsızlık vakalarım minimum sayılara indirecek olan bu gibi caydırıcı uygulamalar, elbette ki top­lumun yararı ve iç huzurunu tesis etme amacına matuftur. Ayrıyeten bunları uygulayacak hakimin inisiyatif kullanma­sı ve davanın kesinlik kazanması söz konusu olmadan bu gibi hadleri uygulaması kesinlikle söz konusu olmayacaktır.<a href="#_ftn81" name="_ftnref81"><sup>[258]</sup></a></p>
<p>öyleyse şeriatta, -ancak gerekli şartlar oluştuğunda- hırsızın elinin kesilmesi uygulaması vardır ve bundan tedirgin olması gerekenler de sadece hırsızlardır.</p>
<p><strong>Şeriat ve Kafa Kesme</strong></p>
<p>Şeriat meselesi konu edildiğinde dillendirilen karşıt argümanlardan biri de “kafa kesme” ifadesidir. İslâm ın cihâd ahkâmında yer alan bazı hükümlerinden önüne ge­leni doğramak” gibi manalar anlayan sığ zihniyet, şeriatın gelmesiyle sokaklarda kelle alınacağı zannına kapılmışlar­dır. Oysa İslâm, savaşmayı, insan öldürmeyi -belli bir nizam çerçevesinde, devlet bünyesinde- uygulanacak bir ameliye olarak görmektedir. Nasıl ki bugün belli devletlerin savaş ilan edebilmesi, insan öldürmeye geçit verebilmesi için farklı stratejileri varsa, Allah (c.c)’nin kanunları anlamında­ki şeriatın da bu minvalde vaz ettiği hükümler vardır. Bu şartlar oluşmadan şer‘î bir devletin savaşa girmesi de insan öldürmesi de söz konusu olamaz.</p>
<p>Ne var ki Müslümanlar olarak yaklaşık 2 asrı aşkın za­mandır yaşadığımız buhranlar ve şer! bir devlet çatısından yoksun oluşumuz, şeriatı temsil iddiasıyla kendi mezhep ve ideolojilerince adam öldürmeyi cihâd diye lanse eden fark­lı hiziplerin çıkmasına sebep olmuştur. Hiç kuşkusuz bu akımların başında da DAEŞ gibi bazı örgütler yer almakta­dır. Bu tür örgütlerin farklı zamanlarda medyaya da yansı­yan kafa kesme görüntüleri, şeriatın böyle uygulamalardan müteşekkil bir sistem olduğu düşüncesini oluşturmak iste­yenler için bulunmaz malzeme olmuştur. Durumun özeti şu şekildedir:</p>
<p>“Düşman askerlerinin kafalarının kesilerek öldürülme­sini geniş bir şekilde ele alarak inceleyen; ayetlerden, ha­dislerden ve bazı alimlerin sözlerinden deliller ileri süre­rek bunun meşruiyetini savunanlardan biri Ebu Abdullah el-Muhacir ismiyle bilinen Mısırlı Ali Abdurrahman el-A- liy’dir. Cihatçı Selefi çevreler tarafindan saygıyla karşılanan ve küresel cihatçı Selefîliğin önemli teorisyenlerinden biri kabul edilen el-Muhacir <em>Fıkhu’d-Dima</em> (Kan Akıtmanın Hükmü) ismiyle kaleme aldığı hacimli kitabında kendi ci­hat anlayışım, bununla ilgili meseleleri detaylı bir şekilde anlatmıştır. Onun bu kitabı, Irak ve Suriye’de faaliyet yü­rütmekte olan bazı silahlı örgütler tarafindan <em>Mesâil min<br />
fikhi<sup>f</sup>bcihad</em> ismiyle defalarca basılarak örgüt mensuplarına dağıtılmıştır. (Ebu Heniyye ve Ebu Rumman, 2015: 32-33)</p>
<p>Esir alınan düşman askerlerinin boyunlarının vurularak öldürülmesini caiz gören kaynaklardan biri de DAEŞ&#8217;te ci- had stratejisi, mücadele yöntemi vb. konuları belirlemekle yükümlü olan İslam Devleti Araştırma ve İnceleme Ofisi­nin hazırladığı <em>el-Mesailu’l-Ciyad fî Fıkhi’l-Cihad</em> isimli kitaptır. Örgüte yeni katılan elemanlara mücadele yöntemi konusunda kısa ve öz bilgiler sunmak üzere 2016 yılında hazırlanan bu kitapta da (el-Mesailu&#8217;l-ciyad, t.y: 4) el-Mu- hacir ın bu meselede delil gösterdiği ayetler ileri sürülerek muharip düşman askerlerinin boyunlarını vurmanın caiz olduğu iddia edilmiştir.”<a href="#_ftn82" name="_ftnref82"><sup>[259]</sup></a></p>
<p>Sahipsiz kalan Müslümanları bağlayıcı fetva makamının yokluğundan dolayı maruz kaldığımız bu içler acısı durum­da böylesi manzaralarla karşılaştığımızda &#8220;İslâm böyle bir şey değil” savunumuzu belli bir zaman sonra &#8220;her şeyi tevil ediyormuşuz” gibi algılayanlar, bu zamanın Müslümanla- rını insaf çerçevesinde anlamaya çalışmalıdırlar. Uygula­yamadığınız bir dinin istismar edildiğini görmenin verdiği acıyla bir de İslâm&#8217;ın medyaya yansıyan görüntülerdeki gibi kafa kesme dini olmadığını anlatmaya çalışma ıstırabımız modern çağın en büyük hafakanlarından biri olsa gerektir.</p>
<p>Ez cümle İslâm&#8217;ın her şart ve koşulda barış dini oldu­ğunu söylemiyoruz. Şeriat her daim dayak yemek, zulme maruz kalmak, düşmana gül atmak değildir elbette. Böylesi bir nizam ne gerçekçi olabilir ne de gerçek. Bilakis şeriat,her şeyin yerli yerinde olması gerektiğini savunan; barış za­manı barış, savaş zamanı da savaşı savunan ve şer&#8217;î devlet bünyesinde -yeri geldiğinde- kelle alınmasını da öngören bir sistemin adıdır. Fakat bu, &#8220;şeriat; eşittir, kafa kesmek” demek değildir. Bu iki durum arasındaki farkı anlayabilmek de çok zor olmasa gerektir.</p>
<p>Ömer Faruk Korkmaz &#8211; Sorun Kalmasın 2,syf:215-222</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>251.Halil b. Ahmed el-Ferâhîdî, <em>Kitâbu’l- ‘Ayn,</em> Mektebetu’l-Hilâl, 1/253.</p>
<p>252.Seyyid Şerif Cürcânî, <em>et-Ta&#8217;rifât,</em> Dârul-Kitâbil-Arabî, Beyrut, 1405,<a href="#_ftnref76" name="_ftn76"></a>Baskı: 1, s. 167.</p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77"><sup>[253]</sup></a> Câsiye, 18.</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78"><sup>[254]</sup></a> Mâide, 38.</p>
<p><sup>255.</sup> Tafsilat için bkz. <em>el-Mevsû‘atu’l-Fıkhiyyetu’l-Kuveytiyye,</em> Vizâre-tu’l-Evkâf ve’ş-Şuûni’l-İslâmiyye, 24/295.</p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79"><sup>[256]</sup></a> Abdullah bin Abdurrahman bin Salih Ali Bessam, <em>Teysîru’l-Allâm Şerhu Umdeti’l-Ahkâm,</em> Mektebetu’s-Sahâbe, Kahire, 1426, Baskı: X, s. 654.</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80"><sup>[257]</sup></a> Ali el-Kârî, <em>Mirkâtu’l-Mefâtîh,</em> Dârül-Fikr, Beyrut, 2002, Baskı: I, Vl/2344.</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81"></a>258.“ Ali b. Muhammed el-Mâverdî, <em>el-Ahkâmu’s-Sultâniyye,</em><strong> Mektebetu </strong>Dâri İbn Kuteybe, Kuveyt, 1989, R<u>asta-</u>1, <sub>s</sub>. 285.</p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82"><sup>[259]</sup></a> Prof. Dr.Enver Arpa,İslama Göre Muharip Esirlerin Boyunlarını Vurma Meselesi,The Journal of Academic Social Science Studies,2019, Sayı:75,syf:266-267</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seriat-nedir-seriatta-el-kesmek-kafa-kesmek-var-mi/">Şeriat Nedir? Şeriatta El Kesmek, Kafa Kesmek Var mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seriat-nedir-seriatta-el-kesmek-kafa-kesmek-var-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zeki İnsanlar Ateist mi Oluyor?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zeki-insanlar-ateist-mi-oluyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zeki-insanlar-ateist-mi-oluyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Mar 2025 12:17:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Korkmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Zeki İnsanlar Ateist mi Oluyor?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27638</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; Son yarım asırda ateizmin propaganda haline getirdi­ği söylemlerinden biri de çoğunlukla zeki insanların ateist olduğu iddiasıdır. Ateistler, kendi inançsızlıklarım makul gösterebilmek, popülaritesini artırabilmek için günümüzde müspet ilimle iştigal eden bilim adamlarının çoğunluğunun ateist olmasını dayanak göstermekte ve bu mantıksız çıka­rıma meyletmektedirler. .“Bilim adamı olmak zeki olma­yı gerektirdiğine göre zekâ da ateizmi gerektirir” şeklinde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zeki-insanlar-ateist-mi-oluyor/">Zeki İnsanlar Ateist mi Oluyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Son yarım asırda ateizmin propaganda haline getirdi­ği söylemlerinden biri de çoğunlukla zeki insanların ateist olduğu iddiasıdır. Ateistler, kendi inançsızlıklarım makul gösterebilmek, popülaritesini artırabilmek için günümüzde müspet ilimle iştigal eden bilim adamlarının çoğunluğunun ateist olmasını dayanak göstermekte ve bu mantıksız çıka­rıma meyletmektedirler. .“Bilim adamı olmak zeki olma­yı gerektirdiğine göre zekâ da ateizmi gerektirir” şeklinde bir propaganda yürütmektedirler. Fakat biz meselenin bu propaganda tarafına bakmayacağız. Bizatihi ortaya konan iddianın kendi içerisinde ne kadar tutarlı olduğunu, bunun Müslüman olmakla, dinle ne kadar bağdaştırılıp bağdaştırı­lmayacağını inceleyeceğiz.</p>
<p>Şunu ifade etmemiz gerekir ki dünya genelinde, bilim noktasında ilerlemiş olan Japon toplamına baktığımızda IQ seviyelerinin yüksek olduğu ifade edilir.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[483]</sup></a> Bunun yanı sıra Japonya’da %70 oranında ateisttik olduğunu görüyoruz. Yani ateizm Japon toplumunda, ciddi anlamda galibiyet sağlamış durumdadır. Fakat buradan hareketle &#8220;Japonların ciddi seviyede bilim yapmalarına bağlı olarak atesit olduk­ları” çıkarımında bulunmak son derece mantıksızdır. Zira Japon toplumunun ateist olmasının ardında yatan sebebin, zekaları mı yoksa İslama tanıyamamalarından kaynaklanan bir durum mu olduğu tarafı, somut şekilde ortaya konma­dan böylesi iddiaları ortaya atmak sadece varsayım olmak­tan ibaret kalacaktır.</p>
<p>Halbuki diğer dinler içinde de farklı dinlere ve ateizme savrulmalar görmekteyiz. Öyle ki Kur’ân-ı Kerîm’in bize aktardığı şekilde, Hristiyanların kendi kitaplarını tahrif et­meleri sebebiyle ortaya çıkan tutarsızlıklar, ortaya koyduk­ları apokrif hikayeler vs. bugün yüksek oranda din değişti­ren ve ateistleşen bir millet olmalarına sebep olmaktadır.<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[484]</sup></a> Son yıllarda Yahudilik ve Hristiyanlıktan ateizme geçişlerin de bir hayli fazla olduğu belirtilmektedir. Yani bu tür tah­rif edilmiş din mensupları, dinlerinin öğretileri kendilerini aklen ve ruhen tatmin etmediği için ateizme geçişi yeğleye- bilmektedirler. Hiç şüphesiz ki bu durumun altında zama­nımızın en büyük hastalığı haline gelmiş hedonist anlayışın oynadığı rol de inkâr edilemez bir hakikattir.</p>
<p>Tüm bunlara nispetle İslam’dan irtidat sayılarına baktığımızda bunun nadir olduğunu göreceğiz. Şayet mantık­sızlık, akılsızlık veya zekâsızlık İslam’a mâl edilecek olsaydı bugün Müslümanların toplu bir vaziyette İslam’dan irtidat etmeleri -Allah muhafaza etsin- gerekecekti. Halbuki bu­gün dünya genelinde bilimsel anlamda çalışmalar yapan, birçok başarıya imza atan Müslüman bilim , adamları var. Bunlar neden irtidat etmiyorlar? Yani bilimselliğin doğ­rudan İslam’dan uzaklaşmayı gerektirdiğine yönelik ispat edilmiş hiçbir somut netice yoktur. Aksine bu nedenselliği var gibi göstermelerinin ardında yatan sebep, bilime katılan aşırı karizma üzerinden bahusus gençliği ateizme özendir­mektir. Öncelikle bunu tespit etmiş olalım.</p>
<p>Zeki olan insanlar ateist oluyorlar şeklindeki mantığın îslam’m yetersizliğiyle herhangi bir alakası yoktur. Diğer dinler için söylenebilir. Örneğin bugün Islâm’ın Ameri­ka’daki yayılışını ele alacak olsak ciddi bir artışın söz ko­nusu olduğunu göreceğiz. Hatta, “Pew Araştırma şirketinin yayınladığı bir rapora göre, Amerika Birleşik Devlederi’nde Müslüman nüfusu 2040’ta Yahudileri geçecek. Rapor, mevcut gidişata göre İslam’ın 23 yıl içinde Musevilik’ten sonra ikinci en büyük din olacağım ortaya koyuyor.”<a href="#_ftn45" name="_ftnref45"><sup>[485]</sup></a></p>
<p>Daha genel bir perspektifle Batı’ya baktığımızda milyon­larca insanın her yıl İslam’la müşerref olduğu ifade ediliyor. Hatta 50 yıl sonrası gibi zaman zarflarında Avrupa’nın ço­ğunluğunun Müslüman olabileceği dahi konuşulmaktadır.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[486]</sup></a> Bu durumu mutaassıplık gibi kavramlarla izah etmeniz mümkün değildir. Aksine insanlar hakkı gördükçe, “böyle olmalıdır” diyebilecekleri bir din hüviyeti gördükçe fıtratla­rında var olan temayül ile hakikate ram olarak İslam&#8217;la mü­şerref oluyorlar.</p>
<p>Bir diğer husus ise zeki insanların ateist oldukları iddia­sı. Bu iddianın gerçekliğini ölçmek için öncelikle &#8220;zekâ de­nen şeyin ne olduğu” sorusunun cevaplanması gerekir. Zira siz zekadan sadece insanlığın faydası için bilimsel nokta­da teknikle alakalı belli şeyleri üretmeyi anlarsanız, bugün teknik olarak çalışan çokça bilim adamının ateist olmasını delil olarak kullanabilirsiniz. Ne var ki zekânın böyle bir şey olduğunu ispatlamanız mümkün değildir. Böylesi bir zekâ tanımı, kavramlara ideolojik ve sübjektif manalar yükleme sığlığından başka bir şey değildir.</p>
<p>Zira ateizm bize koskoca bir hiçliği vaat etmektedir. Ate­izmin hiçbir mefkûresi yok, düşünce dünyası yok, mimarisi yok, sanatı yok, sanata inancını yansıtması yok, dünyada niçin yaşadığına dair bir cevabı yok, hayatla alakalı bir an­lamlandırma gayesi yok&#8230; Kısacası hiçbir şeyi yok. Tüm da­vasını &#8220;yokluk” üzerine kurmuş bir inançsızlık boşluğudur Ateizm. Bir diğer değişle bu dünyada sadece zevki ve sefası için yaşayabilme sefahatidir. Ateizm insana hiçbir şey va- detmemektedir.</p>
<p>İmdi zekâ denen şey, eğer bu hayat içerisinde belli araçları gereçleri üretmeye indirgenmişse, onlar o anlamda kendilerini zeki kabul edebilirler ama Müslümanlar için böyle bir şey söz konusu değildir. Zira bize göre zekâ bu tarz üretimlerin yanında hayatı anlamlandırabilmek, üret­meye sahici bir gaye yükleyebilmek ve tüm bunların öte­sinde ucu başı mamur bir düşünce dünyasına sahip olabil­mektir. Bu çerçevede tarihimize baktığımızda Ali Kuşçu gibi isimlerle karşılaşmaktayız. Astronomi ve matematik­teki dehasıyla asra damgasını vuran bir bilim adamıdır. Ali Kuşçu’nun astronomi ve matematik üzerine yazmış olduğu eserleri medreselerde ders kitabı olarak da okutulmuştur. Bu hususta Kâtip Çelebi, eserinde &#8220;Meşhur âlim Ali Kuşçu tarafindan Fâtih Sultân Mehmed adına te’lîf edilen, hesap­tan Muhammediye ve hey’etten Fethiye ile yine hey&#8217;etten Mahmud bin Ömer Çagminbnin <em>el-Mülahhas</em> adlı eseriyle, bunun Kadızâde-i Rûmî tarafından yazılmış şerhi 15. ve 16. asırlarda medreselerimizde tedris edilmiştir”<sup>487</sup> demektedir.</p>
<p>Tarihimizde Cabir b. Hayyan gibi isimler varken bugün atom fiziği dendiğinde akla hemen Einstein, Hawking gibi isimlerin gelmesi, yaşadığımız çağda bilim üzerinden yü­rütülen deizm ve ateizm propagandalarının bir sonucudur. Atom ve kuantum fiziği söz konusu olunca bu isimlerin başka hiç kimse yokmuşçasına revaçta tutuluyor olması­nın bir nedeni de budur. Bunu bazen geçmiş dönemlerde belki onların katbekat fazlası olabilecek Müslüman isimleri perdeleyebilmek için yapmaktadırlar. Biz bugün şu yazıda &#8220;zeki insanlar ateist mi oluyor” konusunu konuşuyorsak bu bir açıdan Müslümanların tarihinde bile hiçbir üretken isim olmadığı algısıyla doğrudan ilintilidir. Halbuki 1200 yıl önce atom denen maddenin en küçük parçasının da bölü- nebileceğini bulmuş olan bir isimden bahsediyoruz.</p>
<p>&#8220;Efsanevi bir kişilik olarak kimya çalışmalarının zirve noktasını temsil eden Câbir İbn Hayyân&#8217;ın tıp, astronomi, matematik ve felsefeyle ilgili çalışmaları da vardır. Kimya tarihindeki yerinin büyüklüğü ve önemi bilim tarihinde her zaman öne çıkarılmış ve birçok bilim tarihçisince Böyle(1627-1691), Priestley (1733-1804) ve Lavoisier (1743-  1794) gibi, modern kimyanın kurucuları ile denk olduğu dile getirilmiştir. Belirgin bir biçimde öne çıktığı bir diğer  alan da deneysel yöntemi kullanmış olmasıdır. Hem yaptığı bilimsel çalışmaları hem de deneysel yöntemin önemini kavramış ve başarıyla uygulamış olması Câbir İbn Hayyân’ın bütün kimya çalışmaları üzerinde derin bir etkisinin olmasına yol açmıştır.&#8221;<a href="#_ftn47" name="_ftnref47"><sup>[488]</sup></a></p>
<p>Bu noktada İslâm tarihinden örnek olarak sunabileceği­miz isimler bir hayli fazladır. Örneğin Biruni ve Kindi isim­lerden hemen her yerde bahsedilir, zira bunlar bilim tarihi dendiğinde akla gelen ilk isimler arasındadır. Lâkin bunla­rın yanında yüzlerce bilinmeyen önemli mucidler ve bilim insanları da vardır.</p>
<p>Örneğin Aydınlı Hacı Paşa desek kim tanır? Anadolu’nun meşhur tabiplerindendir ve deha seviyesine çıkmış olan bir bilim adamıdır. XIV. yüzyılda Karamanoğulları idaresinde bulunan Konya’da doğduğu ifade edilir. Kahire’de okuduğu zamanlarda ciddi bir hastalığa yakalanıyor ve bu sebeple tıbba merak salarak tıpta zirve isimlerden birisi oluyor. Hatta bugün, &#8220;Hacı Paşa’nın <em>Şifâul Eskâm ve Devâü’l-Âlâm </em>Adlı Eserindeki Şurup Formülleri” isimli bir çalışma dahi yapılmıştır.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[489]</sup></a> Kendisi Celaleddin Hızır olarak da bilinir ve aynı zamanda dini ilimlerle alakalı da maharet sahibi olan müktesebat sahibi birisidir. Ekmeleddin Babertî’den okuduğu da ifade edilir.</p>
<p>Keza Bayranıoğlu Aliağa. Roketi bulan zat olarak ifade edilir. Diğer bir tabirle günümüzdeki roketlere benzer yeni bir ateşli silahı icat ettiği ifade edilir.<sup>490</sup> Bu zatlar Osmanlı ecdadımızda, aynı zamanda İslâmî ilimlerde de söz sahibi büyük ulemadandır.</p>
<p>Hepsi bir yana, İsmail Gelenbevî gibi bir deha var ecda­dımızda. Aynı zamanda bir İslam alimidir; kelamcı bir zat­tır. Bunun yanı sıra matematikçi ve mantıkçıdır. “Sultan III. Selim (1203-1222/1789-1807) döneminde ordu, İstanbul Kâğıthane’de Padişah’ın huzurunda bir geçit töreni yapmış. Orada birtakım savaş tatbikatları yapıldıktan sonra, belirli bir hedefe humbaralar (havan topları) atılmış. Fakat atılan mermiler hedefi ıskalayıp isabet etmemiş. Padişah humba- ranın kuvveti, hedefin uzaklığı ve humbaranın yönlendiril­mesiyle ilgili hesaplamalarda yapılan bu hataya öfkelenmiş. O zaman humbaranın nasıl atılacağı ile ilgili hesaplar, bu­günkü mükemmelliğine henüz ulaşmamış. Bunun üzerine Padişah’m yakınlarından biri, Gelenbevî nin ince hesaplar ve mekanik hususlardaki dehasından bahsetmiş. Gelenbevî getirilmiş, Padişah ona humbaraların konumlarını düzelt­mesini emretmiş. Gelenbevî, hemen humbaranın gücünü, merminin ağırlığını ve hedefin uzaklığını hesaplamış ve buna uygun olarak humbaraların konumlarını düzeltmiş. Sonra hedefe atış yapılmasını istemiş. Binlerce seyircinin alkışları altında mermilerin hepsi peş peşe hedefe isabet etmiş. Gelenbevî&#8217;nin bu işi, Padişah’m çok memnun ol­masına sebep olmuş ve zaman durdukça Gelenbevî ye ve nesline her gün on iki rıtıl pirinç tahsis edilmesini emretmiş.”<a href="#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[490]</sup></a> Son dönemin büyük âlimlerinden Muhammed Zâhid el-Kevserî, “Biz memleketten ayrılmadan hala torunları bu miktar bir pirinç almaya devam ederlerdi&#8221; demiştir.</p>
<p>Yine malumdur, “Gelenbevî, matematik konusundaki dehasını ve bu alanda meydana gelen yenilik ve gelişmeleri takip ettiğini, 1787 yılında İstanbul’a gelen bir Fransız mü­hendisinin Bâbıâli’ye sunduğu, ancak dönemin ilim adam­larınca pek anlaşılmayan bazı logaritma cetvellerinin nasıl kullanılacağı hususunda yazdığı, <em>Logaritma Şerhi</em> adıyla da tanınan <em>Şerh-i Cedâvili’l-ensâb</em> adlı Türkçe eseriyle ortaya koymuştur. Kaynakların belirttiğine göre onun bu başarısı, Fransız mühendisinin de katıldığı bir toplantıda devrin reîsülküttâbı Mehmed Râşid Efendi’nin Gelenbevî’ye bir samur divan kürkü armağan etmesiyle kutlanmıştır’’<a href="#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[491]</sup></a></p>
<p>Tüm bunların yanı sıra bilim alanına giren çalışmalar­da deha seviyesinde olan isimlerimiz olduğu kadar, İslâmî ilimler sahasında da zekasıyla meşhur, senet değişiklikleriy­le rakamları milyonu aşan hadisleri ezberlemiş olan imam­larımız da vardır. Örneğin İmam Ahmed b. Hanbel’i, Yahya Bin Main’i, İbn Vehbleri, Yahya b. Said el-Kattan gibi isim­leri inceleyen bîr isim, sahip oldukları zekânın normal bir insan seviyesini fersah fersah aştığını rahatlıkla görecektir. Sadece bu hadis imamlarının müktesebâtını ve hıfz kabi­liyetini inceleyen bir kimsenin Islâm’ın zekâda bir geriliğe sebep olduğu şeklindeki kendini gülünç duruma düşüren bir iddiada bulunması mümkün olabilir mî? Bu isimlere ta­rih boyu adını yaşadıkları çağa ve sonraki asırlara yazdırmış olan İmam Bakıllânî, Cüveynî, Gazzâlî, Râzî, Şehristânî gibi nice isimler eklenebilir. Normal bir insan iki önermeyi bir anda düşünemezken bir anda yedi önermeyi birden düşü­nebildiğini söyleyebilen bir Cüveynî var bizim tarihimizde. Fatiha gibi birkaç ayet-i kerimeden oluşan bir süre-i celileden 10 bin meseleyi istinbat edebilen bir Fahruddin er- Râzî’miz var.</p>
<p>Tarihimizi iyiden iyiye gözden geçirdiğimizde her bir karesinde bu göz kamaştırıcılığı görebiliyoruz. Lâkin günü­müzde, bilim ve teknik anlamında bir şeyler yapan batı yü­celtilip duruluyor. Öyle ki Müslümanların tarihte hiçbir ba­şarısı ve başarılı ismi yokmuşçasına&#8230; Bu durumun biraz da bizden kaynaklandığını da söylememiz gerekiyor aslında. Müslümanlara düşen, matematiğiyle, mimarisiyle, fiziğiyle, kimyasıyla, astronomisiyle, mantığıyla geniş bir yelpazede tarihini; tarihî şahsiyetlerini tanımak ve tanıtmaktır.</p>
<p>Müslümanların maruz kaldığı en büyük talihsizliklerden biri de bahusus bir asrı aşkın zaman önceki kökleriyle bağı­nın koparılması hadiseleridir. Bütün bunları tasarlayanlar, Müslümanların başına gelen nice yıkıcı kasırgaları yok sayı­yor ve ideolojik bir savaş sonucunda Müslümanların bugün uğratılmış olduğu bu zayıf durumu zekâsızlık olarak lanse etmeye çalışıyorlar. Bu çok büyük bir propagandadır ve ya­landır. Bahsini yaptığımız bu erozyonlar ve yakın tarihte ya­şanmış bu manevi yıkımlardan dolayı Müslümanlar bugün bilimsel olarak çalışma yapabilecekleri ortamlara girme imkanına sahip değiller. Zira Müslüman, böyle bir ortama girmesi durumunda dininden birçok hususla alakalı taviz vermesi gerektiğini görüyor. Şu ikilemin arasında kalıyor adeta: “Ben ahiretimi mi tercih edeyim, yoksa dünyamı tercih edip bilim adamı mı olayım?&#8221; Pek tabii Müslümanlığı gereği ahiretini tercih ediyor. Ne hazindir ki, Müslüman­ları bu duruma getirenler şimdi Müslümanları geri zekalı olmakla suçluyorlar.</p>
<p>Şu noktaya da değinip bitirelim: İslami ilimlere çalışan insanlara baktığımızda bunlar az zekâ gerektiren şeyler midir? Bu kadar Tefsir, Hadis, Fıkıh, Mantık, Kelam gibi ilimler&#8230; Tabi yine suçun büyük payesi Müslümanlardadır. Niçin? Zira zeki olan çocuklar İslami ilimlere yönlendiril­miyor ki İslami ilimlerin insana nasıl bir ufuk kattığı, na­sıl mütekamil, zirve şahsiyetler yetiştirdiği ortaya çıksın. Böyle olmayınca da İslâmî ilimlerdeki tedrisat düzeyi vasat seviyede ilerliyor. Zeki olan kişiler başka yollara, başka mercilere kanalize edildiği için bugün İslâmî ilimlerin nasıl dirayetli şahıslar yetiştirdiği gerçeğini maalesef müşahede edemiyoruz.</p>
<p>Ezcümle, zeki insanların ateist oldukları şeklindeki id­dia; zekanın bilim yapmaya, bilim yapmanın da ateist olma­ya indirgenmesi ve tüm bunların da ateizm propagandası yapmaya evrilmesinden kaynaklanan bir propagandadır, manipülasyondur, çarpıtmadır. Bu tür iddiaların ne İslam tarihinde yetiştirilmiş olan mütemayiz şahsiyetlerle, bilim adamları ile, alimler ile; ne de günümüz açısından İslami ilimleri tahsil için elzem olan üstün zekâ seviyesi gerçeğiyle bağdaşabilecek bir yanı yoktur.</p>
<p>Ömer Faruk Korkmaz &#8211; Sorun Kalmasın c.2,syf:391-400</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"><sup>[483]</sup></a> Richard Lynn and Tatu Vanhanen tarafından, <em>Intelligence and the Wealth and Poverty ofNations</em> isimli kitapta uluslararası IQ seviyesi sıralamasında Japonların 2. sırada yer aldığı belirtilmektedir. Bkz. <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%9Clkelere_g%C3%B6re_IQ">https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%9Clkelere_g%C3%B6re_IQ</a></p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"><sup>[484]</sup></a> Bkz. Selim özarslan, Ülkemizde Ateizme Yönelme Sebepleri, <em>Diya­net İlmi Dergi,</em> 55 (2019), s. 1015 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"><sup>[485]</sup></a> <a href="https://tr.euronews.com/2018/01/05/abd-de-musluman-nufu-su-2040-ta-yahudileri-gecerek-jkinci-buyuk-din-olacak-">https://tr.euronews.com/2018/01/05/abd-de-musluman-nufu</a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="https://tr.euronews.com/2018/01/05/abd-de-musluman-nufu-su-2040-ta-yahudileri-gecerek-jkinci-buyuk-din-olacak-">su-2040-ta-yahudileri-gecerek-jkinci-buyuk-din-olacak-</a></p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"><sup>[488]</sup></a> Hüseyin Gazi Topdemir, “Cabir b. Hayyân”, <em>Bilim ve Teknik,</em> Mayıs, 2012,6.72.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"><sup>[489]</sup></a> Hayatı ve bu çalışma için bkz: Sevgi Şar, Bilge Sözen Şahne, Miray Arslan, &#8220;Hacı Paşa’nın Şifâü’l Eskâm ve Devâü’l-Âlâm Adlı Eserinde­ki Şurup Formülleri&#8221;, OTAM, 35/Bahar 2014, s. 122 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"><sup>[490]</sup></a> Muhammed Zahid el-Kevserî, .Gelenbevî İsmail Efendi, Çvr: Musa Alak, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Sayı: 11, Yıl: 2005, s. 147-148.</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"><sup>[491]</sup></a> Bkz. Şerafeddin Gölcük, Metin Yurdagür, ‘‘Gelenbevî”, <em>DİA, </em>XHI/553,</p>
<p>https://bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/roket-kim-ne-zaman-icat-</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zeki-insanlar-ateist-mi-oluyor/">Zeki İnsanlar Ateist mi Oluyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zeki-insanlar-ateist-mi-oluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kurban İbadeti Vahşet midir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kurban-ibadeti-vahset-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kurban-ibadeti-vahset-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Mar 2025 12:13:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Korkmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Kurban İbadeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27636</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm ve Müslümanlar söz konusu olduğunda mantıksalhğı ve realiteyi devre dışı bırakabilen kesimin hemen hemen her kurban bayramı öncesinde dillendirdi­ği sloganik iddialardan biri de kurban ibadetinin bir vahşet olduğudur. Bu iddianın cevabına, kurbanlık hayvanların ke­sim esnasında beta endorfin denilen morfinin 30 kat fazlası bir hormon salgıladığı ve bu sayede acıyı hissetmediği şek­lindeki bilimsel araştırmayı bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kurban-ibadeti-vahset-midir/">Kurban İbadeti Vahşet midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslâm ve Müslümanlar söz konusu olduğunda mantıksalhğı ve realiteyi devre dışı bırakabilen kesimin hemen hemen her kurban bayramı öncesinde dillendirdi­ği sloganik iddialardan biri de kurban ibadetinin bir vahşet olduğudur. Bu iddianın cevabına, kurbanlık hayvanların ke­sim esnasında beta endorfin denilen morfinin 30 kat fazlası bir hormon salgıladığı ve bu sayede acıyı hissetmediği şek­lindeki bilimsel araştırmayı bir delil olarak öne sürerek de başlayabiliriz.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[430]</sup></a> Ne var ki muhataplarımız bu gibi istidlal­leri kendi lehlerine olmadığı sürece kabulle karşılamadık­ları için şimdilik işin bu yanını bir kenara bırakarak devam edelim.</p>
<p>İnsanoğlunun biyolojik olarak et yemeye muhtaç olduğu I tartışılmaz bir hakikattir. Bu sebepledir ki mevcut dünyada et tüketimi oranları ciddi rakamlara ulaşmış durumdadır.  Söz gelimi, &#8220;Dünya ortalaması, kişi başı 8,2 kg; OECD | ülkeleri ortalaması, kişi başı 15,8 kg; AB ülkeleri ortalaması, kişi başı 12,2 kg; BRICS ülkeleri ortalaması ise 6 kg. Türki­ye ortalaması ise kırmızı et tüketiminde kişi başı 12,8 kg ile 15. sıraya yükseliyor. Dünyada ilk 3 ise sırasıyla, Arjan­tin, Kazakistan ve Amerika.</p>
<p>Kümes hayvanlarına bakıldığında ise; Dünyada rakam kişi başı 14,2 kg iken, OECD’de 30,6 kg, AB’de 23,6 kg ve BRICS’te 10,8 kg. Türkiye’de ise rakam kişi başı 12,8 kg ve sırası 19.”<sup>431</sup> Daha genel ifadeyle “dünya genelinde yıllık 50 milyar tavuk, 500 binden fazla koyun, 400 binden fazla keçi veya oğlak ve yaklaşık 300 bin inek kesilmektedir.”<sup>432</sup></p>
<p>Kesilen bu hayvanların etlerini bin bir çeşit yemek tü­rüyle tüketenler, mesele Kurban kesme ibadetine geldi­ğinde vaveyla etmektedirler. Hayatın seyrinde çok doğal bir ihtiyaç olan et tüketimini sanki sadece Kurban yoluyla elde ediliyormuş gibi lanse etmeye çalışmaktadırlar. Oysa İslâm, her meselede olduğu gibi bu meselede de böylesi bir ihtiyacın meşru olan çerçevesini tayin etmiş ve Allah(c.c)’nin yarattığı; kendi mülkü olan hayvanların belli bir kesiminin yine onun adına yılda bir kez kurban edilmesini emretmiş­tir. Bundan tabii ne olabilir? Nitekim hayvansal ürünlerin Bl, B6 ve B12 vitaminlerini yüksek oranda içeriyor olmaları, demir, çinko ve elzem yağ asitlerini yeterli miktarda haiz olmaları sebebiyle dengeli ve yeterli beslenmede ziyadesiyle önemli olduğunu konunun uzmanları dile getirmektedir­ler.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[433]</sup></a> İslâmiyet de insanın faydasına olabilecek olan böylesi bir ihtiyacı ibadet ruhuyla da mezcederek Müslümanların istifadesine arz etmiştir.</p>
<p>Dünyada hayvanlar üzerinden yapılan onca zulme, bir­çok matadorla güreştirilerek onlarca boğanın öldürüldüğü “corrida de toros” gösterilerine ve daha nice hayvanlara işkence festivallerine ses etmeyen çevrelerin kurban bayramına vahşet demesi İslâm’a karşı kara propaganda yürütme amaçlı bir yaygaradan ibarettir. Oysa İslâm, bir ke­diye eziyet ettiği için bir kadının azap çektiğini belirten<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[434]</sup></a>, bir serçeyi eğlence olsun diye öldüren kişiden o serçenin kıyamet günü şikayetçi olacağını ifade eden<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[435]</sup></a>, bir yolculuk esnasında bir kuşun yavrularını alan sahabesine yavruları­nı almak sûretiyle o kuşa eziyet vermemelerini emreden<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[436]</sup></a>, hayvanlara mutlak anlamda yumuşak davranılmasım tavsi­ye eden<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[437]</sup></a> Hz. Peygamber ’in getirdiği bir dindir. Kendi kapılarının önlerini süpürmekten aciz kimselerin, kurban ibadeti üzerinden İslâm’ı, hayvan düşmanı bir din gibi gös­termeye çalışmaları asla hedefine ulaşamayacak çabalardan ibarettir.</p>
<p>Ömer Faruk Korkmaz &#8211; Sorun Kalmasın 2,syf:349-351</p>
<hr />
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[430]</sup></a> “Şanlıurfa Harran Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi öğretim üyele­ri, besmele ile salgılanan endorfinin morfinden daha etkili olduğunu öne sürdü. Yapılan araştırmanın sonucunda, helal kesim sırasında hayvanlarda ‘beta endorfin hormonu’ seviyelerinde artış belirlendi­ği ifade edildi. Cumhuriyet’ten Sinan Tartanoğlu’nun haberine göre, Şanlıurfa Harran Üniversitesi Veterinerlik Fakültesinden Prof. Dr. Gürbüz Aksoy, Prof. Dr. Faruk Süzergöz ve Araştırma Görev­lisi Pelin Polat, hayvanların helal yöntemlerle kesimi sırasında acı çekip çekmediğini araştırdı. Hayvan kesimi üzerine araştırma yapan veterinerler, helal kesimin hayvanın rahatlayarak ölmesini sağladığı­nı ileri sürdü. Araştırma kapsamında helal kesim öncesi, helal kesim sırası ve helal kesimden 3 dakika sonra olmak üzere üç farklı evrede beta endorfin analizi yapıldığı, hormon seviyesinin kesim öncesinde alınan değerlerinin kesim esnasında alınan kan örneklerinde iki ka­tına çıktığı, kesimden 3 dakika sonra ise yaklaşık 4 katına çıktığının belirlendiği belirtildi. Çalışmada, beta endorfin hormonunun, ağırı kesici özelliğinin, morfin olarak bilinen ağrı kesiciye göre 30 kat daha fazla olduğuna vurgu yapıldı ve helal kesimde beta endorfin hormo­nu sayesinde hayvanların sakinleştiği dile getirildi, öte yandan Aksoy AB ülkelerinde kesim yapılırken tabanca ve şok yönteminin kullanıl­masını eleştirdi. Çalışmamız hakem değerlendirmesinden geçerek uluslararası bir kongrede sunulacaktır.’ dedi.&#8221; Bkz: <a href="https://m">https://m</a> t24 com <span style="text-decoration: line-through;">tjr/haber/harran-universjtesi-kurban-kesiminde<u>&#8211;</u></span><u>besmele-ile-salffila- </u>nan-endorfın-mor<u>finden-daha-etkili</u> 439984</p>
<p>431.Kaynak için bkz: <a href="https://data.oecd.org/agroutput/meat_consumpti-">https://data.oecd.org/agroutput/meat consumpti-</a><u>on.htm</u> [<a href="https://tr.linkedin.com/pulse/d%C3%BCnyada-et-t%C3%25-BCketimi-ve-do%C4%9Fru-bilinen-yanl%C4%25Bl%C5%9Flar-mu-rat-yaya">https://tr.linkedin.com/pulse/d%C3%BCnyada-et-t%C3%- BCketimi-ve-do%C4%9Fru-bilinen-yanl%C4%Bl%C5%9Flar-mu- rat-yaya</a>],</p>
<p>432.<a href="https://www.rudaw.net/turkish/lifestyle/27052019">https://www.rudaw.net/turkish/lifestyle/27052019</a></p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[433]</sup></a> Selin Özlü, Hüdayi Ercoşkun, &#8220;Et ve Sağlıklı Beslenme”, <em>Gıda ve Yem B ilim i-Teknoloj isi Dergisi,</em> 25:15-29 (2021/1), s. 27.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[434]</sup></a> Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned,</em> XV/290, No: 9482; Buhari, 2236; Müs­lim, 2242.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"><sup>[435]</sup></a> Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned,</em> XI/549, No: 6960; Taberânî, <em>el-Mu&#8217;ce- mu&#8217;l-Kebîr,</em> No: 7245,</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"><sup>[436]</sup></a> Ebû Dâvud, <em>Sünen,</em> 112,</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"><sup>[437]</sup></a> Müslim, <em>Sahih,</em> 78.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kurban-ibadeti-vahset-midir/">Kurban İbadeti Vahşet midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kurban-ibadeti-vahset-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oruç Sağlığa Zararlı mıdır? Şayet Öyleyse, İslâm Orucu Emrederek İnsan Sağlığını Tehlikeye mi Atıyor?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/oruc-sagliga-zararli-midir-sayet-oyleyse-islam-orucu-emrederek-insan-sagligini-tehlikeye-mi-atiyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/oruc-sagliga-zararli-midir-sayet-oyleyse-islam-orucu-emrederek-insan-sagligini-tehlikeye-mi-atiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Mar 2025 12:10:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Korkmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç ve Kalp Sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[oruç ve sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç Ve Sindirim Sistemi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27634</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Orucun, normal yaşam standartlarını değiştiren bir iba­det olduğu aşikârdır. Kış aylarında 11-12 saat, yaz aylarında ise yaklaşık 18 saate kadar yemek ve içmekten bit de meşru olan cinsel ilişkiden uzak durma anlamındaki orucun insan bedeninde belli fiziksel değişimlere sebep olacağı da açıktır. Bu değişimlerin insan vücudu için yararlı mı zararlı mı ol­duğu hususu tartışmaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oruc-sagliga-zararli-midir-sayet-oyleyse-islam-orucu-emrederek-insan-sagligini-tehlikeye-mi-atiyor/">Oruç Sağlığa Zararlı mıdır? Şayet Öyleyse, İslâm Orucu Emrederek İnsan Sağlığını Tehlikeye mi Atıyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Orucun, normal yaşam standartlarını değiştiren bir iba­det olduğu aşikârdır. Kış aylarında 11-12 saat, yaz aylarında ise yaklaşık 18 saate kadar yemek ve içmekten bit de meşru olan cinsel ilişkiden uzak durma anlamındaki orucun insan bedeninde belli fiziksel değişimlere sebep olacağı da açıktır. Bu değişimlerin insan vücudu için yararlı mı zararlı mı ol­duğu hususu tartışmaya açılmış ve dine mesafeli çevre, bü tartışmayı “orucun insan bedeni için zararlı olduğu” nokta­sına çekmeye çalışmıştır. Müslümanların bu gibi konular­daki inancı bellidir: İslâm vahye dayalı bir din olması hase­biyle insan için zararlı olacak hiçbir işi emretmez. Yaratılanı en iyi yaratan bileceğine göre, Allah ’nin emrettiği her ne şey varsa o güzeldir; faydalıdır ve olması gerekendir. Buna karşın Allah (c.c)’nin yasakladığı şeyler de mutlak kötüdür, zararlıdır ve yapılmaması gerekenler zümresine dahildir.</p>
<p>Bu gerçeği tespit ettikten sonra, şimdi de konu hakkında yapılmış çalışmalardan istifadeyle orucun insan sağlığı üze­rindeki etkilerini özetleyerek soruyu cevaplandırmış ola­lım. Orucun insan sağlığı açısından faydalarıyla ilgili müs­takil ve bilimsel olarak kaleme alınmış olan bir çalışmada özet olarak şunlar ifade edilmektedir:</p>
<p>“Oruçtaki susuzluk, bedendeki bütün sıvıların, su kay­bından dolayı daha konsantre, yani daha kesif olmasına yol açar. Oruçta husule gelen hafif su kaybı (dehidratasyon), vücudun kendi suyunu muhafaza mekanizması olup, bit­kilerdeki (nebatlardaki) gibi, sıhhatli bir ömre yol açabilir. Orucun fizyolojik tefsirleri arasında, kan şekerinin ve ko­lesterolün düşmesi ve sistolik kan basıncının düşmesi de sayılabilir. Aslında, Ramazan ayında tutulan oruç, insüline bağımlı olmayan şeker hastalığının, şişmanlığın ve yük­sek tansiyonun stabil (sabit, kararlı), zararsız hale gelme­si için ideal bir sağlık tavsiyesi olabilir. 1994 yılında, Fas&#8217;ın Kazablanka şehrinde, “Sağlık ve Ramazan&#8221; konulu birinci milletlerarası kongrede, orucun tıbbî faydaları konusunda çalışma yapmış olan çok sayıda Müslüman ve gayr-ı Müs­lim, dünyanın her tarafından gelen araştırmacılar, 50 kadar araştırmayı takdim ettiler.<sup>418</sup> Bu çalışmalardan anladığımıza göre; herhangi bir şekilde, orucun herhangi bir hastayı veya genel tıbbî durumu daha kötü yaptığına dair bir neşriyatı tebliğ eden olmadı. Diğer cihetten, şekeri kontrol altına alı­namayan şeker hastaları veya koroner arter hastalığı, böb­rek taşları gibi ağır hastalıktan muzdarip olan insanlar oruç tutmazlar ve oruç tutmakla zaten mükellef değillerdir.”<sup>419</sup></p>
<p><strong>Oruç ve Kanın Biyokimyası</strong></p>
<p>İslâm’ın emrettiği, imsak vaktiyle başlayıp akşam ezanının okunmasına kadar kişinin yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durması şeklindeki orucun kanın biyokim­yası ile ilgili etkileri üzerinde yapılan bir araştırma orucun ne denli faydalar sağladığını gözler önüne sermektedir. Şöyle ki, sekiz kişilik uzman ve dört kişilik yardımcı kad­royla yapılan araştırmada 1976 ve 78 yıllarında oruçlarını hiç aksatmaksızın tutan çeşitli meslek ve yaşlardaki 100 kişi seçilip Ramazan ayından önce ve Ramazan ayının son haf­tası içinde açlık kanı alınmış, alınan kanlarda total protein, albumin, globulin, total lipid, trigliserid, fosfolipid, total ko­lesterol, alkalen fosfataz, sodyum, potasyum, üre, ürik asit, açlık kan şekeri, kanın yoğunluğu, idrarda ürik asit tayinleri ile serumda protein elektroforezi, lipoprotein elektroforezi ve amino asit kromatografisi yapılmıştır. Netice olarak ne ile karşılaşıldığı şöyle özetlenmiştir:</p>
<p>“Merhum Prof. Dr. Münip Yeğin ve arkadaşları tarafın­dan yapılan araştırmanın önemli olan neticeleri şöylece özetlenebilir:</p>
<p>Normalde %95,86 miligram (mg) olan ortalama açlık kan şekeri oruçta 83,91% mg’a düşmüştür. Bu ise normal hudutlarda olan bir değerdir. Serum albumini, kontrollerde ortalama % 4,38 gr, oruçlularda ise % 4,57 gramdır. Albu­min gibi, total protein ve globulin değerleri arasında kont­rol grubu ve oruçlular arasında önemli bir fark bulunma­mıştır. Bu, serum protein değerleri üzerinde 12-18 saatlik bir açlık ve susuzluğun belli bir değişikliğe yol açmayacağı fikrini doğrulamaktadır.<sup>420</sup> Oruçlu iken kandaki homosiste- in seviyesi düşmektedir. Bu ise kalp ve damar hastalıkları ile alakalı risk faktörlerinin azaldığını gösterir.<sup>421</sup></p>
<p>Prof. Dr. Münip Yeğin ve arkadaşlarının araştırmalarının neticelerine göre, İslâmî oruçta; kandaki üre değeri, kont­rollerde % 42,50 mg iken, oruçlu olanlarda % 42,20 mg&#8217;dır. Ürik asit; kontrollerde % 6,63 mg iken, oruçlularda % 6,47 mg olup, birbirine çok yakın değerler çıkmıştır. Oruçluların açlık saatlerine rastlayan devrede, kısmî (parsiyel) idrarla­rında itrah olunan yani vücuttan atılan ürik asit miktarı, kontrollerde % 142,43 mg iken, oruçlularda % 92,69’a kadar düşmüştür.”<sup>422</sup></p>
<p><strong>Oruç Ve Sindirim Sistemi</strong></p>
<p>Oruç tutan kişide ilk olarak tesir altında kalacak siste­min sindirim sistemi olduğu ifade edilmektedir. Bu nokta­da en çok tereddüt edilen hastalıklardan birisi de ülserdir. Ülserli hastaların oruç tutup tutmaması gerektiğiyle ilgili yapılan bir araştırmanın sonucu da şöyledir:</p>
<p>&#8220;Netice olarak, oruçlu olan ve duodenal ülserli vakalar­da, mide pH’sının öğle saatlerinden itibaren daha yüksek seyrettiği görülmüştür. Bu ise midede asitliğin azaldığım ifade eder. Akşama kadar, yani iftar saatine kadar aç kalma­ya niyet eden şahısların, ülserli olsalar bile öğle saatlerinde rahatladığı görülmektedir. Bu araştırma göstermektedir ki, oruç tutan duodenal ülserli vakalarda midedeki asit if­razatı öğle saatlerinde azalmıştır. Bu sebeple oruç tutma­nın mide (peptik) ülserinin ortaya çıkmasında önemli rolü olan, midedeki asit ifrazatının artmasına (hiperasidite) yol açacağını söylemek yanlış olur. Ayrıca oruçlu devrede, asit ifrazatının artacağı fikri ile mide ve bağırsaklarda (gastroin- testinal) kanama, delinme (perforasyon), ülser arazlarında artma olduğu şeklindeki düşüncelere de tereddütle bakıl­ması icab eder.”<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[423]</sup></a></p>
<p>İlaveten, “Said Kapıcıoğlu ve iki arkadaşının birlikte yaptıkları bir diğer araştırmada da, Gilbert Sendromu (doğuştan olduğu düşünülen bir sarılık cinsi) olan hasta­larda kan bilirübin seviyesine bakılmıştır. Bu hastalarda, sadece Ramazan ayının ilk gününün sonunda bilirübinde bir artış olmuş, bir hafta sonraki kontrollerde normal sevi­yesine indiği, Ramazanın sonuna doğru kısmen değerlerin düştüğü görülmüştür.”<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[424]</sup></a></p>
<p><strong>Oruç ve Kalp Sağlığı</strong></p>
<p>“İnsan üzerinde yapılan çalışmalar, aralıklı açlık ile hem sistolik hem de diyastolik kan basıncında düşüşler oldu­ğunu göstermiştir. Kardiyovasküler bir vakadan sonra bile aralıklı oruç tutmak kardiyak koruma sağlayabilir. Göz­lemsel çalışmalarda, iskemik kardiyomiyopati öyküsü olan Müslümanlarda Ramazan ayında akut dekompanse kalp I yetmezliği sıklığının yılın diğer dönemlerine kıyasla azaldı­ğı görülmüştür.</p>
<p>insanlarda yapılan çalışmalar aralıklı oruç tutmanın kardiyovasküler fayda sağladığını göstermektedir. Kesin mekanizmalar henüz aydınlatılmamış olsa da, aralıklı oru­cun obezite, hipertansiyon, dislipidemi ve diyabet gibi çok­lu kardiyovasküler risk faktörlerini olumlu yönde etkilediği görülmektedir. Ayrıca aralıklı oruç, kardiyak bir olaydan sonra iyileşmiş sonuçla ilişkilendirilmiştir. Bu sonuçlar, ara­lıklı orucun kardiyovasküler sonuçları iyileştirme potansi­yelini optimize etmek için gelecekteki çalışmaları teşvik etmelidir.<sup>425</sup></p>
<p><strong>Aralıklı Orucun Faydaları</strong></p>
<p>Ramazan ayında tutulan düzenli orucun dışında İslam’ın tutulmasını tavsiye ettiği aralıklı orucun faydaları üzerine yapılan bilimsel çalışmalar da orucun insan sağlığı üzerin­deki muhtelif olumlu etkilerinden bahsetmektedir. Bu bağ­lamda, açlık döngülerinin tümörlerin büyümesini geciktir­diği ve çeşitli kanser hücrelerini kemoterapiye duyarlı hale getirdiği, bu tespitler cümlesindendir.<sup>426</sup></p>
<p>Keza yine bu araştırmalardan birine göre, aralıklı olarak dört hafta boyunca şafaktan gün batımına kadar oruç tut­mak, antikanser serum proteom tepkisini tetikler ve meta- bolik sendromu iyileştirir.</p>
<p>Metabolik sendrom orta derecede obezite, insülin diren­ci, yüksek kan basıncı ve dislipidemi ile karakterize edilir.</p>
<p>Metabolik sendrom, birçok yaygın kanser (örn. karaciğer, kolorektal, meme, pankreas) için önemli bir risk faktörü­dür. Metabolik sendromun bileşenleri için kullanılan far­makolojik tedaviler, metabolik sendromlu bireylerde kan­ser gelişimini kontrol etmek için yetersiz görünmektedir. Fare örnekleri, günlük aktivite aşamasında gıda tüketimi olmadığında kanserin en yavaş ilerlediğini göstermiştir.</p>
<p>Deneklerin vücut kitle indeksinde, bel çevresinde önem­li bir azalma ve kan basıncında antikanser, anti-diyabet ve anti-yaşlanma serum proteom tepkisiyle birlikte ortaya çıkan bir iyileşme görülmüştür. Bu bulgular, şafaktan gün batımına kadar aralıklı oruç tutmanın, ilgili genleri aktif olarak düzenlediğini ve metabolik sendromda yardımcı bir tedavi olabileceğini göstermektedir. Metabolik sendrom kaynaklı kanserlerin önlenmesi ve tedavisinde şafaktan gün batımına kadar aralıklı orucun test edilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[427]</sup></a></p>
<p><strong>Aralıklı Oruç Tutmanın Bilişsel Sağlık ve Alzheimer Hastalığı Üzerindeki Etkileri</strong></p>
<p>Aralıklı oruç ile kalori kısıtlaması, insülin duyarlılığının artması ve keton cisimlerinin enerji kaynağı olarak kulla­nılması gibi çeşitli metabolik değişiklikler üretir. İnsanlar­da aralıklı oruç; hipertansiyon, diyabet ve ilgili durumlarda incelenmiştir, ancak bugüne kadar ortaya çıkan demans riskini azaltmak için bir strateji olarak incelenmemiştir. Bu kapsamlı incelemede, Alzheimer demansı için potansi­yel bir önleyici müdahale olarak aralıklı orucun uygunluğu araştırılmaktadır.</p>
<p>Kalori kısıtlamasının faydalı etkileri hayvanlarda ve in­sanlarda belgelenmiştir. Oksidatif stres hasarının azalması ve enflamatuar tepkilerin hafiflemesi aralıklı oruç ile ilişki­lidir. Bu değişiklikler damarsal endotelyum ve stres kaynak­lı hücresel adaptasyon üzerinde olumlu bir etkiye sahiptir.</p>
<p>Açlıkla ilişkili fizyolojik değişikliklerin, Alzheimer has­talığı başta olmak üzere demanslarla ilişkili patolojik meka­nizmalar üzerinde derin etkileri vardır. Adlibitum beslen­me ile karşılaştırıldığında, hayvanlarda kalori kısıtlaması, Alzheimer hastalığının temel patolojik belirteci olan f-a- miloid birikiminde bir azalma ile ilişkilendirilmiştir. Ayrı­ca, vasküler disfonksiyon Alzheimer hastalığı patolojisinde önemli bir rol oynamaktadır ve aralıklı oruç tutmak vaskü­ler sağlığı desteklemektedir.</p>
<p>Bu gözlemler, yıllar boyunca aralıklı oruç tutmanın Al­zheimer hastalığındaki patolojik süreci potansiyel olarak tersine çevireceği veya geciktireceği hipotezine yol açmak­tadır.<sup>428</sup></p>
<p><strong>Son Söz Yerine</strong></p>
<p>Benzerleriyle çoğaltabileceğimiz nice bilimsel araştırma; orucun, -dine karşı alerjili olmayı yaşam biçimi edinmiş zümrenin iddia ettiğinin aksine- insan sağlığı için çokça faydalar içerdiğini gözler önüne sermektedir. Bu durum da asırlar öncesinde bugünkü teknolojik imkânların hiçbirinin var olmadığı bir zamanda <em>“Oruç tutun ki sıhhat bulasınız”<sup>429 </sup></em>buyuran Allah Resulü ’in bu hakikati vahyin imbiğinden süzülen bir kanalla öğrenip haber verdiğinin delillerinden biridir. O halde başlıktaki soruya net bir cevap vermiş ola­lım: Oruç sağlığa zararlı değildir. İslâm, sağlık açısından oruç tutmaya takati olmayan hastalardan, oruç tutması durumunda hastalığının artma ihtimali veya ölme tehlikesi olanlardan zaten bu sorumluluğu kaldırmıştır. Bunun dışında İslâm, orucu emretmekle insan sağlığını tehlikeye atmamakta, bilakis teminat altına almaktadır.</p>
<p>Son olarak şunu da ifade etmiş olalım: Biz burada ate­istler tarafindan konu edildiği için orucun sağlığa fayda­lı olduğu konusunu ele aldık. Fakat bir Müslüman orucu ibadet olduğu için, Allah ife’nin bir emri olduğu için tu­tar. Yoksa sağlığa faydalı olduğu düşüncesiyle bu şuurdan yoksun şekilde bir tür diyet aktivitesi gibi tutulan orucun, Müslümanın zihin dünyasında bir yeri yoktur.</p>
<p>Ömer Faruk Korkmaz &#8211; Sorun Kalmasın 2,syf:339-347</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><em>418.“Sağlık ve Ramazan”,</em> Birinci Milletlerarası Kongre, Kazablanka, 1994.</p>
<p>419.Toda M., Marimoto K.: <em>Effects of Ramadan Fasting on the He­alth of Muslims.</em> Nippon Eiselgaku Zasshi, 54 (4): 592-596, 2000. [Prof, Dr. Alparslan özyazıcı, <em>Din Ve Bilimin Işığında Oruç ve Sağlık,</em>İ.B, Ankara, 2017, Baskı: II, S. 81,82.]</p>
<p>420.Aydar S., Gündüz M.: <em>Oruçlularda serum proteinlerinin kağıt elektroforezi ile incelenmesi,</em> Ege Ün. Tıp Fak. Mecmuası, 9(3): 431,1970.</p>
<p>421.Larijani B., et al: <em>Effect of Ramadan fasting on serum total homo- cysteine (HCY) level,</em> Iranian J of Endocrinology and Metabolism (IJEM). Abstract Book The Congress on Health and Ramadan, October, 2001, p. 28.</p>
<p>422.özyazıcı, <em>Din Ve Bilimin Işığında Oruç ve Sağlık,</em> 109,110,112.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[423]</sup></a> Kapıcıoğlu S. ve ark: <em>Oruç tutan ve aç bırakılan ülserlilerde mide asit sekresyonunun karşılaştırılması.</em> T Klin Gastroenterohepa- toloji, 3:6-9,1992.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"><sup>[424]</sup></a> Kapıcıoğlu S. ve ark: <em>Measurment of unconjugated hyperbilirubi- nemia in Gilberts syndrome during compulsary fasting.</em> Marma­ra Med J, 12(4):171-4, 1999. [özyazıcı, <em>Din Ve Bilimin Işığında Oruç ve Sağlık,</em> s. 119-120,]</p>
<p>425.<a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC7415631/">https://www.ncbi.nih.gov/pmc/articles/PMC7415631/</a></p>
<p>426.<a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3608686/">https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3608686/</a></p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[427]</sup></a> <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC7592042/">https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC7592042/</a></p>
<p><sup>428</sup> <a href="https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC10413426/">https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC10413426/</a></p>
<p><sup>429</sup> Taberânî, <em>el-Mu&#8217;cemu’l-Evsat,</em> (8312); Heysemî, <em>Mecma&#8217;uz-Zevâid, </em>III/416, (5070).</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oruc-sagliga-zararli-midir-sayet-oyleyse-islam-orucu-emrederek-insan-sagligini-tehlikeye-mi-atiyor/">Oruç Sağlığa Zararlı mıdır? Şayet Öyleyse, İslâm Orucu Emrederek İnsan Sağlığını Tehlikeye mi Atıyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/oruc-sagliga-zararli-midir-sayet-oyleyse-islam-orucu-emrederek-insan-sagligini-tehlikeye-mi-atiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Günümüzde Bilim Adamlarının Çoğunun Ateist Olması İslâm’ın Yanlış Olduğunu  Göstermez mi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-bilim-adamlarinin-cogunun-ateist-olmasi-islamin-yanlis-oldugunu-gostermez-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-bilim-adamlarinin-cogunun-ateist-olmasi-islamin-yanlis-oldugunu-gostermez-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Mar 2025 11:31:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Korkmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim İnsanlarının Tanrı İnancı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27632</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sorunun cevabına gelmeden önce bu soru üzerinden oluşturulmak istenen algıya temas etmekte fayda var. Gü­nümüz bilim insanlarının çoğunun ateist olduğunu iddia edenler böylesi bir iddia üzerinden dinin cahil insanların kendilerini avutmak maksadıyla saplandıkları bir inanç keyfiyeti olduğu ve bunun&#8217; aksine; okuyan, evreni incele­yen bilim insanlarının araştırdıkça dinden uzaklaştıkları ve tümüyle bu manzaranın bizi bilinçlenmenin dinden [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-bilim-adamlarinin-cogunun-ateist-olmasi-islamin-yanlis-oldugunu-gostermez-mi/">Günümüzde Bilim Adamlarının Çoğunun Ateist Olması İslâm’ın Yanlış Olduğunu  Göstermez mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sorunun cevabına gelmeden önce bu soru üzerinden oluşturulmak istenen algıya temas etmekte fayda var. Gü­nümüz bilim insanlarının çoğunun ateist olduğunu iddia edenler böylesi bir iddia üzerinden dinin cahil insanların kendilerini avutmak maksadıyla saplandıkları bir inanç keyfiyeti olduğu ve bunun&#8217; aksine; okuyan, evreni incele­yen bilim insanlarının araştırdıkça dinden uzaklaştıkları ve tümüyle bu manzaranın bizi bilinçlenmenin dinden uzak­laşmayı gerektirdiği sonucuna götürdüğünü öne sürmekte­dirler. Yani sorunun altında çok temel bir nedensellik ilkesi yatmaktadır. Buna göre din insanlığı bilimsiz ilkel bir toplu­luk olmaya itmekte, bilim ise aynı insanlığın dinin sultasın­dan kurtulmasına ‘neden’ olmaktadır.</p>
<p>Bu soruyu iki başlık altında ele alarak cevaplamamız mümkündür: Birincisi, soruda yer alan “bilim adamlarının çoğunun ateist olduğu&#8221; iddiası üstün körü bir bakışla ve günümüz dünyasındaki bilim algısından hareketle ortaya atılmış olan bir hipotezden ibarettir. Evet, bu bir hipotez­dir ve kolerasyonu yoktur. Bu iddiayı güdenler, günümüzde natüralist bilim anlayışının hâkimiyetinden dolayı popülist bir söylem haline gelmiş olan &#8220;bilim-din uyuşmazlığı&#8221; ön yargısına dayanmaktadırlar. Nitekim bugün bilim adam­larının çoğunluğunun ateist olduğu veya bilimsel çalışma yapmanın ateizme zorunlu biçimde kapı aralayan bir faa­liyet olduğuna dair elde mevcut istatiksel hiçbir somut ça­lışma yoktur. Bu sebeple sorudaki iddiayı ortaya atanlar id­dialarını destekleyecek bir veri ortaya koyamamaktadırlar.</p>
<p>Bu sadette yapılan çalışmalara baktığımızda, bilim insan­larının iddia edilenin aksine kendilerini ateizmin mukabili olacak şekilde ‘dindar’ olarak tanımladıklarını görmekteyiz. Söz gelimi bugün internet üzerinden de PDF’sine ulaşma imkanımızın olduğu Elaine Howard Ecklund’a ait <em>Scien­ce vs. Religion What Scientists Really Think</em> isimli çalışma dünya genelinde bilim insanlarıyla yapılmış mülakatlardan müteşekkil bir çalışmadır. Elaine, bu çalışmasında birçok farklı ülkeden bilim insanlarıyla görüşmüş ve kendilerini inanç bağlamında nasıl değerlendirdiklerini sormuştur. Tezin giriş kısmında şu ifadelere yer verilmiştir: “Şimdiye kadar hiç kimse din ve maneviyatın ülkenin en iyi üniver­sitelerindeki bilim insanlarının hayatlarına nasıl girdiğini araştırmadı. Ne bir polemik ne de bir manifesto olan bu kitap, bilim insanlarının kendilerinden bilimsel olarak top­lanan bilgilerin dengeli bir değerlendirmesini sunuyor. Bu sayfalar, ülkenin en iyi araştırma üniversitelerindeki yedi doğa ve sosyal bilim disiplininden seçkin bilim insanlarının farklı görüşlerini sunmaktadır. Onların hikayelerini anlat­mak için, 2005-2008 yılları arasında Akademik Bilim İnsan- lan Arasında Din (RAAS) çalışmasının bir parçası olarak yürüttüğüm dört yıllık yoğun araştırma sırasında toplanan verilerden yararlanıyorum; yaklaşık 1.700 bilim insanıyla yapılan bir anket, 275’iyle bire bir görüşmeler ve üst düzey bilim insanlarının inanç meseleleri hakkında konuştuğu konferanslar ve halka açık etkinliklerden notlar. Bu bilim insanları yaptıkları görüşmelerde ve ankete verdikleri ya­nıtlarda din, maneviyat, dinin öğretimdeki rolü ve din ile bilim arasındaki güncel tartışmalar hakkında ne düşün­düklerini ortaya koymuşlardır. Bu verilerin merkezinde, bu bilim insanlarının hayatlarından düşündürücü ve zaman zaman da dokunaklı hikayeler yer alıyor.</p>
<p>Dört yıllık bir araştırma sonucunda en azından bir şey netleşti: Seçkin bilim insanlarının inanç yaşamları hakkın­da inandıklarımızın çoğu yanlış. Bilim ve din arasındaki “aşılmaz düşmanlık” bir karikatür, bir düşünce klişesi, belki grup düşüncesi üzerine bir hiciv olarak yararlı, ancak ger­çekliği pek temsil etmiyor. Bilim insanları hem kamusal hem de kişisel olarak çok sayıda dini zorlukla karşı karşıya­dır ve bu zorluklara karşı çok çeşitli yanıtlar vermektedir.”<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[98]</sup></a></p>
<p>Çalışmanın devamında bilim adamlarıyla yapılan görüşmeler sonucunda varılan kanaatin, meşhur ateist Dawkins’in bilimin Allah&#8217;ın varlığını yanlışladığı hipotezini boşa çıkardığına da şöyle temas edilmiş: “Oxford Üniversi- tesi&#8217;nden evrimsel biyolog Richard Dawkins, Tanrı Yanılgı­sı nda bilimin “Tanrı hipotezinin yanlışlığını kanıtladığını savunuyor. Ancak Dawkins&#8217;in bilim temelli ateizminin ge­niş halk kitleleri arasında kabul görmesi zor. (Konuştuğum bilim insanlarının çoğu da Davvkins’in halk arasında bilim davasını ilerletmek için çok az şey yaptığını düşünüyor.) Yine de, seçkin araştırma üniversitelerindeki bilim insanla­rının yaklaşık yüzde 64’ü ya Tanrı&#8217;ya inanmadığından emin, yani klasik ateist görüşte ya da Tanrı&#8217;nın var olup olmadı­ğını bilmiyor, yani klasik agnostik görüşte. Doğa ve sosyal bilimciler bu konuda benzer düşünmektedir. Radikal bir farklılık göstergesi olarak, genel halkın yalnızca yüzde 6&#8217;sı kendisini ateist ya da agnostik olarak görmektedir. Tersin­den bakıldığında, halkın yüzde 60’ından fazlasına kıyasla, bilim insanlarının yalnızca yüzde 9&#8217;u Tanrı’nın varlığından şüphe duymadıklarını söylemektedir. Bu tutarsızlık bir sır değildir. Ancak bu mevcut duruma ne sebep oldu?</p>
<table class=" aligncenter" style="height: 506px;" width="678">
<tbody>
<tr>
<td width="282"><strong>Aşağıdaki ifadelerden hangisi Tanrı hakkında inandığınız şeyi ifade etmeye en yakın olanıdır?</strong></td>
<td width="40"><strong>Bilim Adamları</strong></td>
<td width="39"><strong>Amerikan Halkı</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="282">“Tanrıya inanmıyorum.”</td>
<td width="40">%34</td>
<td width="39"><em>%2</em></td>
</tr>
<tr>
<td width="282">“Bir Tanrı olup olmadığını bilmiyorum ve bunu öğrenmenin bir yolu yok.”</td>
<td width="40">%30</td>
<td width="39">%4</td>
</tr>
<tr>
<td width="282">“Ben yüce bir güce inanıyorum, ama Tanrı değil.”</td>
<td width="40">%8</td>
<td width="39">%10</td>
</tr>
<tr>
<td width="282">“Bazen Tanrı&#8217;ya inanıyorum.”</td>
<td width="40">%5</td>
<td width="39">%4</td>
</tr>
<tr>
<td width="282">“Bazı şüphelerim var, ama Tanrı&#8217;ya inanıyorum.”</td>
<td width="40">%14</td>
<td width="39">%17</td>
</tr>
<tr>
<td width="282">“Tanrı&#8217;nın varlığından hiç şüphem yok.”</td>
<td width="40">%9</td>
<td width="39">%63</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: center;"><strong>Genel Halkla Karşılaştırıldığında Bilim İnsanlarının Tanrı İnancı</strong></p>
<p>Tarihçi Susan Budd&#8217;ın anlattığı (on dokuzuncu ve yir­minci yüzyılın başlarındaki İngiliz toplumundaki) ateistler ve agnostikler gibi, günümüz bilim insanlarının da inancı reddetmek için sayısız nedeni vardır. Bilim insanları yekpa­re bir inanç grubu değildir.</p>
<p>Bazıları için inanmamanın bilim hakkında daha fazla şey öğrenmekle ilgisi vardır. Diğerleri içinse, inanmama kararlarında bilimin kendisinin çok az etkisi olmuştur. As­lında, görüştüğüm bilim insanlarının çoğunluğu için onları dinden uzaklaştıran şey bilimin kendisiyle uğraşmak değil. Daha ziyade, inançsızlık nedenleri diğer Amerikalıların içinde bulundukları koşulları yansıtıyor: dindar bir ailede yetişmemişler; dinle ilgili kötü deneyimler yaşamışlar; Tanrı’yı onaylamıyorlar ya da Tanrı’nın çok değişken olduğunu düşünüyorlar. Diğerleri için ise din, hayatlarının tutkusu olan bilimle alakasız.”<sup>99</sup></p>
<p>Bu alıntılardan sonra şunu bir daha ifade edelim: Farz edelim ki dünyanın belli bölgelerinde yapılmış şu araştır­manın dünya genelinde de rakamsal olarak bu minvalde bir sonuç verdi. Yine de bu, ilgili soru üzerinden bilim yapma­nın ateizme yönelmenin zorunlu bir nedeni olduğunu ispat­lamaz, zira görüldüğü gibi yapılan araştırmalarda rakamsal olarak daha fazla olduğu görülen ateist bilim insanlarını bu noktaya iten şey de dini araştırmaları değil, tamamen dış faktörlerdir. Dolayısıyla çok yaygın şekilde sorulan bu soru üzerinden varılmak istenen sonuç çıkmamaktadır. Mesele­nin birinci başlığında söyleyeceklerimiz bu kadar.</p>
<p>Gelelim ikinci başlığımıza&#8230; Bilim insanlarının çoğun­luğunun ateist olduğunu varsaysak bile bu durum az önce bahsettiğimiz bilim ve ateizm nedenselliğini ispat edici bir nitelik taşımaz. Zira bilim insanlarını ateizme götüren şeyin keşfettikçe ateizme yaklaşma olduğunun ispat edilmesi ge­rekmektedir. Oysa bugünün natüralist bilim anlayışını de­ğerlendirdiğimizde ideolojik yönelimlerin, yetişme tarzındaki keyfiyetin, yaşadığı çağın popülist algısının ve çevresel faktörlerin bilim yapmaya doğrudan etki ettiği görülecek­tin İdeolojilerin mahiyeti açısından her dönem böylesi bir etkiye sahip oldukları inkâr edilemez bir gerçektir. Diğer bir deyişle &#8220;ideolojiler, çeşitli türdeki amaçlara hizmet eden araçlar şeklinde bir işleve sahiptirler. İdeolojik düşünen, yani düşüncesine temel olarak bir ideolojiyi alan kişi, ilk bakışta ideolojiyi nihai amaç edinmiş gibi görünür. Hâlbuki ideoloji, &#8220;başka amaçlara ulaşmayı sağlayacak bir araç&#8221; ola­rak işlev görür.”<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[100]</sup></a></p>
<p>Bu açıdan bilim tarihine de baktığımızda bilim felsefesi açısından her dönem belli bir düşünsel temanın daha bas­kın şekilde ön planda olduğunu görürüz. Bu önceki dönem­ler açısından kimi zaman pozitivizm olmuş, kimi zaman materyalizm ve günümüz açısından da natüralizm. Bilim Tarihi ve Felsefesinde başka bir kilometre taşı 19. yy’da Au- guste Comte olmuştur. Comte’un pozitivist felsefesinde in­san zihninin gelişiminde üç hal yasasından söz edilir. Buna göre, teolojik, metafizik ve pozitif haller vardır. Bu üç hal yasası, tüm temel kavramlarımızın her birinin, her bilgi branşımızın ardı ardına üç farklı teorik halden geçmesine dayanır. Yani insan zihni tüm araştırmalarında bu üç felsefe yapma yöntemini kullanır. Birincisi insan zihninin zorunlu hareket noktasıdır; üçüncüsü insan zihninin sabit ve belir­gin halidir; İkincisi yalnızca bir geçişi teşkil eder.’</p>
<p>&#8220;19, yy’da gelişen bu pozitivist/bilimci anlayış Marxizm’de de vardır. Marxizm’de de bilimsel olan metafizik olanın kar- çıtıdır ve bilimselliğin temelinde de diyalektik ve tarihsel materyalizm vardır. Buna ek olarak gerçeklik ve nesnel bil­ginin olanağına duyulan bir inançtan söz edilebilir.&#8221;</p>
<p>&#8220;20. yy’dan bazı bilim felsefecilerine bakıldığında (Pop- per, Lakatos, Feyerabend) temelde bilim ve rasyonaliteden bir dünya görüşü/ideoloji anladıkları görülmektedir/<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[101]</sup></a></p>
<p>Bir inancı nefyederek salt bilim yapma iddiasında olan bilim adamları esasen daima bu tür inançlarla bilim anla­yışlarını şekillendirmişlerdir. Bu tarz akımların kesif şekilde propagandası altında kalmış olmanın onları dine inanma noktasında ön yargıya ittiği gerçeği de ıskalanmamalıdır. Dolayısıyla tüm bunlar, bilim adamlarının dindar olmaması hususunda dinin kendisinden kaynaklanmayan, tamamen dış faktör sayılabilecek unsurlardır. Kendi dillerince “Tanrı tanımazlık” olarak da ifade edilen bu durumun sebeplerine dair meşhur filozof ve bilim insanı Francis Bacon’un şu ifa­delerine burada yer verelim:</p>
<p>“Evet, sığ bir felsefe bilgisi insanı tanrı tanımazlığa yö­neltir ama derin bilgi de gelir, en sonunda dine dayanır; çünkü insan kafası olayları dağınık olarak tek tek inceledi­ği zaman çoğunlukla ikinci derecede şeylere saplanır kalır, ilerleyemez, ama ayrı durumları birbirine geçmiş halkalar­dan oluşan bir bütün içinde görürse ister istemez her şeye yeterli bir Tanrı&#8217;nın varlığına inanır. Tanrı tanımazlıkla en çok suçlandırılan Leukippos, Demokritos, Epikuros felse­fe okulu bile dinin gerekliliğine en iyi kanıtları vermiştir, çünkü sonsuz bir düzen içine yerleştirilmiş dört değişken öğe ile değişmez bir tözün bir Tanrıyı gereksinmeyeceğine inanmak, gelişigüzel saçılmış sonsuz küçük yuvarın ya da parçacığın bu düzeni bu güzelliği tanrısal bir güç olmadan yaratabileceğine inanmaktan bin kez daha kolaydır. (&#8230;) Tanrı tanımazlığın insanların gönlünden çok dilinde oldu­ğunu en güzel gösteren şey, tanrı tanımazların inançların­dan kuşkuları varmışçasına başkalarına hep kendi düşünce­lerinden söz etmeleri sanki onların da katılmasıyla daha bir güven kazanmaya çalışmalarıdır. Üstelik tanrı tanımazlar başka mezheplerde olduğu gibi kendilerine çömez de top­lamaya çalışırlar. En önemlisi bunlardan kimisinin işkence­lere katlanıp da gene inançlarından dönmemeleridir. Oysa Tann’mn olmadığına gerçekten inansalar bunca sıkıntıya girmelerinin ne gereği kalır? Epikuros u, &#8220;kutsal yaratıklar vardır ama kendi keyiflerine bakar, dünyanın yönetimini hiç umursamazlar’ dediği için ün kazanmak amacıyla iki yüzlü­lük etmekle suçlarlar, oysa dediklerine göre zamanında hoş görünmek için böyle konuşuyor gerçekte gizliden gizliye Tanrıya inanıyordu. (&#8230;) Büyük tanrı tanımazlar gerçekten iki yüzlüdürler, kutsal şeylerden alabildiğine duygusuzlukla söz ederler hep, en sonunda da sırım gibi duygusuz kalırlar. Tanrı tanımazlığın bir nedeni de dinde birçok ayrılıkların baş göstermesidir, çünkü tek bir ana bölünme iki yana da hız verir ama birçok bölünmeler tanrı tanımazlığa yol açar. Başka bir neden papazların yüz kızartıcı davranışlarının St. Bernard&#8217;ın dediği duruma varmasıdır. (&#8230;) Üçüncü neden, kutsal şeyleri bayağıca hor görme alışkanlığıdır, bu yavaş yavaş din saygısını ortadan kaldırır. Son neden de barış ile mutluluk içindeki yakın zamanlardır, çünkü kargaşalıklarla sıkıntılar insanın düşüncesini dine daha çok yöneltir.”<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[102]</sup></a></p>
<p>Çokça referans aldıkları bilim insanlarından birinin kaleminden, bahsinde olduğumuz konuya farklı yönleriyle ışık tutacak olan bu satırlar, düşünenler için elbette ki birçok flu noktanın daha belirgin hale gelmesinde yardımcı olacaktır.</p>
<p>Buraya kadar aktardığımız malumatı özetleyecek olursak:</p>
<p><strong>a.</strong>Bilim adamlarının çoğunun ateist olduğu varsayımı belli bölgelerde yapılan somut çalışmalarla lokal olarak ispat­lanmış olsa da dünya genelinde bunun böyle olduğu he­nüz belirli bir çalışmayla ispatlanmış değildir.</p>
<p><strong>b.</strong>Bilime çalışmanın; bilim adamı olmanın seri şekilde icra edilen deneysel tecrübelerden sonra dine mesafeli olma­yı gerektirdiği şeklindeki iddialar tamamen varsayımdan ibarettir. Hiç şüphesiz bu varsayımda günümüzde bili­min amentüsü haline getirilmiş olan natüralizm akımına popülerlik kazandırma çabasının büyük payı vardır.</p>
<p><strong>c.</strong>Bilim adamlarının çoğunun ateist olduğu ispatlansa bile bu durumu dinin eksikliği; demode oluşu gibi nedenlere bağlamak, objektiflikten uzak yanlı bir tutum olacaktır. Zira geride ispat ettiğimiz gibi bilim adamlarının ate­ist, deist ve agnostik olmalarındaki ana sebeplerin ne­redeyse tamamı dinle alakası olmayan dış faktörlerdir. Dolayısıyla &#8220;Bilim Adamlarının Çoğunun Ateist Olması İslâm’ın Yanlış Olduğunu Göstermez mi?” sorusuyla “bi­limin dinden uzaklaştırdığı ve bunun sebebinin de dinin eksikliği olduğu” şeklindeki iddianın ne konuyla ilgili or­taya konulan veriler ne de meselenin pratikteki karşılığı açısından hiçbir gerçekliği yoktur.</p>
<p>Ömer Faruk Korkmaz &#8211; Sorun Kalmasın 2,syf:91-99</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>98.Elaine Howard Ecklund’a ait <em>Scien­ce vs. Religion What Scientists Really Think,Oxford University Press,New York-ABD,2010,S.5</em></p>
<p><sup>99</sup> Elaine Howard Ecklund, a.g.e., s, 16.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"><sup>[100]</sup></a> Ali Rıza Saklı, &#8220;İnsana Ve Topluma Etkisi Bakımından İdeolojiyi Anlamak&#8221; <em>Uluslararası Ekonomi, İşletme ve Politika Dergisi,</em> s. 115.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"><sup>[101]</sup></a> Adviye Erbay, &#8220;Bilim ve İdeoloji: Tekniğin İktidarı”, <em>Dokuz Eylül Üni­versitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi,</em> Cilt: 11, Sayr II 2009 s 67.                                                                                  ’</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[102]</sup></a> Francis Bacon, <em>Denemeler,</em> (Çvr: Akşit Göktürk), Yapı Kredi Yayınla­rı, İstanbul, 2013, Baskı: X, s. 52-53.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-bilim-adamlarinin-cogunun-ateist-olmasi-islamin-yanlis-oldugunu-gostermez-mi/">Günümüzde Bilim Adamlarının Çoğunun Ateist Olması İslâm’ın Yanlış Olduğunu  Göstermez mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-bilim-adamlarinin-cogunun-ateist-olmasi-islamin-yanlis-oldugunu-gostermez-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâm’da Kölelik Var mı? Varsa Bunu Nasıl İzah Edeceksiniz?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamda-kolelik-var-mi-varsa-bunu-nasil-izah-edeceksiniz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamda-kolelik-var-mi-varsa-bunu-nasil-izah-edeceksiniz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Mar 2025 11:29:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Korkmaz]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm’da Kölelik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27646</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bu soruyu soranlar genellikle insanlık tarihinde kölelik uygulaması İslâm tarafından yürürlüğe konmuş gibi bir tablo oluşturmak istiyorlar. Oysa durum böyle değildir. Her şeyden önce bilmemiz gereken şey, kölelik müessesesinin beşerin tarihi kadar eski olduğudur. Yani neredeyse insanlık var oldu olalı farklı uygarlık ve toplumlarda daima kölelik var olagelmiştir. Konunun tarihçesini ele alan ve Eski [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-kolelik-var-mi-varsa-bunu-nasil-izah-edeceksiniz/">İslâm’da Kölelik Var mı? Varsa Bunu Nasıl İzah Edeceksiniz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Bu soruyu soranlar genellikle insanlık tarihinde kölelik uygulaması İslâm tarafından yürürlüğe konmuş gibi bir tablo oluşturmak istiyorlar. Oysa durum böyle değildir. Her şeyden önce bilmemiz gereken şey, kölelik müessesesinin beşerin tarihi kadar eski olduğudur. Yani neredeyse insanlık var oldu olalı farklı uygarlık ve toplumlarda daima kölelik var olagelmiştir. Konunun tarihçesini ele alan ve Eski Hint Çağı ve Çin Uygarlığında (Eski Hint Çağı, MÖ VI &#8211; MS VII. yy), Mezopotamya uygarlıklarında (MÖ 4000-2000), Akat- larda (MÖ 2725-2543), Babil’de, Mısır’da (MÖ 3000-392), İbİslâm’da Kölelikraniler’de (MÖ 1500 &#8211; 1300), Hitiler’de (MÖ 1800-1460, MÖ 1200-1390), Eski Yunan’da, Roma Hukuku’nda (MÖ 1460-1800, MÖ 1200-1390), Eski Türk uygarlıklarında, Hunlar’da (MÖ XXIV, &#8211; MS VI. yy.), Göktürkler’de (MS VI &#8211; VIII. yy.), Uygurlar’da (MS VIII &#8211; XIII. yy) köleliğin mahi­yetini anlatan makalede yazar şu değerlendirmede bulun­maktadır:</p>
<p>“Tüm eski uygarlıkların hukuk sistemleri incelendiğinde kölelik kurumunun hepsinde mevcut olduğu ilk anda göze çarpmaktadır. Toplumsal ve ekonomik yapıları çok farklı olan bu devletlerde köleliğin hukuken meşru olarak kabul edildiğini daha önce de belirtmiştik. Kölelik kurumu bu uygarlıkların her birinde benzer şekillerde düzenlenmiştir. Kölelik nedenleri, kölelerin bir mal olarak kabul edilerek hakkın objesi haline getirilmeleri, hak ehliyetlerinin bulun­maması, buna karşılık insan olmaları gerçeği karşısında zo­runlu olarak kısmen fiil ehliyeti tanınması, işledikleri suçlar için çeşitli cezalara çarptırılmaları, yaşadıkları toplumun medenî seviyesi ve geleneklerine uygun olarak çeşitli seki­lerde hürriyetlerine kavuşabilmeleri, tüm bu toplumların hukuk sistemlerinde benzer ya da kısmen farklı olarak be­lirlenmiştir.</p>
<p>Sürekli yapılan savaşlar ve kölenin ilkçağ kapalı eko­nomilerinde büyük ölçüde kullanılması köleliği bu uygar­lıklarda zorunlu kılmış, birbirinden çok farklı devletlerde köleler ikinci sınıf insan olarak nitelendirilmiş ve benzer aşağılayıcı ve kötü davranışlara katlanarak yaşamlarını sür­dürmüşlerdir. Üstelik bugün için insan hakları ile kesinlikle bağdaşmaz ve akıl almaz derecede insan haysiyetine aykırı olarak nitelendirilen bu kurum, yalnız ilkçağda değil, orta ve yeni çağlarda hattâ bir kısım Asya, Orta Doğu ve Afrika ülkelerinde yakınçağda da tüm acımasızlığı ile -ancak bu defa yasa dışı olarak- devam ettirilmiştir.</p>
<p>Bugün bazı toplumlarda bu kurumun etkileri ırk ayrı­mı şeklinde görülürken, bazı devletlerde ise kölelik kuru­mu, milyonlarca kadın ve küçük çocuğu bazı iş kollarında çalıştırmak gibi, klâsik görünümünün dışmda, farklı bir şekilde, fiilen sürdürülmektedir. Beslemelik, yetiştirme amacıyla istihdam şekilleri bugünün kölelik sistemini ifa­de eden bazı kuramlardır. Öte yandan 20. yüzyılın sonuna yaklaşırken fahişe ya da dilenci olarak çalıştırılan iki mil­yona yakın çocuğun bulunduğu bilinmektedir. Asya kıta­sında her yıl binlerce çocuk ağır işlerde çalıştırılmak üzere satılmaktadır. Birleşmiş Milletler Asya ve Pasifik Ülkeleri Ekonomik ve Sosyal Komisyonunun Tayland&#8217;ın başken­ti Bangkok’ta 1982’de yayınladığı yıllık raporda, Güney ve Güneydoğu Asya ülkelerinde çoğunluğu altı yaşın altında binlerce çocuğun çalıştırılmak üzere yıllık ya da ömür boyu sözleşmelerle satıldıkları belirtilmiştir. Raporda, çocukların çalıştıkları yerlerde sağlık şartlarından uzak, çok az ücretle ve günde yaklaşık on iki saat istihdam edildikleri yazılıdır.</p>
<p>Tayland, Hindistan gibi ülkelerde ise büyük şebekeler tarafindan yönlendirilen 7-9 yaşları arasındaki çocukların fabrikalarda köle gibi çalıştırıldıkları, ya da sakat bırakılarak dilenciliğe itildikleri, bazı ülkelerde ise bu yaşlardaki küçük çocukların fuhuşa zorlandıkları gerçekleri hemen her gün dünya basınında yer almaktadır. Güney Amerika ve Afri­ka’nın bazı bölgelerinde hâlâ köle ticaretinin sürdürüldüğü Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmektedir. Birleşmiş Milletler uzun yıllar önce köleliğe benzer uygulamaları en­gelleme çalışmalarını gündemine almış, ancak henüz kesin bir çözüme ulaşılamamıştır.&#8221;<sup>242</sup></p>
<p><strong>İslâm ve Kölelik</strong></p>
<p>İslâm, birçok uygulamaya yaptığı gibi köleliğe de yeni bir çehre getirmiştir. Boyunduruğu altında bulunan kişinin dilediğini yaptırabildiği bir köle değil, hakları olan, insan yerine konulan bir kölelik kavramını vaz etmiştir. Buhârî&#8217;de yer alan şu rivayet İslâm’ın kölelere karşı davranışa yöne­lik getirdiği sistemin ne denli titiz olduğunu gözler önüne sermektedir: “Ma&#8217;rûr anlatıyor: Rebeze’de Ebu Zer ile karşılaştım. Kendisiyle kölesinin üzerindeki kıyafet aynıy­dı. Sebebini sorduğumda şöyle dedi: &#8220;Bir adamla karşılıklı olarak birbirimize hakaret ettik. Annesi(nin zenci olması sebebi)yle onu ayıpladım. Bunun üzerine Nebi bana şöyle buyurdu: <em>Ey Ebû Zer, sen kendisinde cahiliyye (ade­ti) bulunan birisin. (Bu köle) kardeşleriniz Allah (c.c)nin sizin emrinize verdiği hizmetçilerinizdir. Her kimin emri altında kardeşi varsa yediğinden ona da yedirsin, giydi­ğinden ona da giydirsin. Güçlerini aşacak işleri onlara yüklemeyin. Oldu ki (onlara ağır işler) yüklerseniz yar­dımcı olun.”<a href="#_ftn69" name="_ftnref69"><sup><strong>[243]</strong></sup></a></em> Bunun dışında <em>“Köleleriniz hakkında Al­lah(c.c)den korkun”<a href="#_ftn70" name="_ftnref70"><sup><strong>[244]</strong></sup></a></em> şeklindeki hadisler de aynı noktaya vurgu yapmaktadır. Kölelere muamele ile ilgili hadislere genel olarak bakıldığında onlara şefkat ve merhametle yaklaşılmasını tembihlediği görülecektir.<a href="#_ftn71" name="_ftnref71"><sup>[245]</sup></a></p>
<p>Rivayette görüldüğü üzere kölelere yönelik Hz. Peygam­ber ’in getirdiği uygulama ve davranış metodu hür insan­dan neredeyse farksızdır. Bu sebeple de, kadim kültürlerden gelen kölelik uygulaması İslâm’ın getirdiği bu esaslarla bir hayli külfetli hale gelmiş, keyfince davranılabilen bir kölelik mefhumu tarihte kalmıştır. <em>&#8220;Allah’a ibadet edin ve O’na hiç­bir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara (köle, cariye, hiz­metçi ve benzerlerine) iyi davranın”<a href="#_ftn72" name="_ftnref72"><sup><strong>[246]</strong></sup></a></em> ayetinde olduğu gibi, İslâm kölelere muameleyi anne-babaya yapılması gereken iyi muamele ile beraber zikretmiştir.</p>
<p>Meselenin tam da burasında şu noktaya bir kez daha dikkat çekmekte fayda var: Kölelik meselesini gündem ya­parak bu uygulamayı İslâm getirmiş gibi bir algı oluşturma­ya çalışanlar veya İslâm’ın bu uygulamayı tamamen kaldır­madığı tespiti üzerinden köleliği teşvik ediyormuş gibi bir anlayışı ortaya atanlar ya cahil ya da art niyetli kimselerdir. Zira İslâm’ın köleliği korumaya çalıştığı veya devamını sağ­ladığı yönündeki iddialar tamamen yanlıştır, gerçekle bağ­daşmamaktadır. Aksine İslâm köleliği, mevcut olan şekliyle bırakmamış, ona yeni bir hüviyet kazandırarak kısmen kal­dırmıştır. Şu kadarı var ki -sebeplerini birazdan zikredece­ğimiz üzere- İslâm köleliği tamamen kaldırmamış, gönüllü olarak kaldırılmasının önünü açmıştır. Yemin keffareti, hataen adam öldürme keffareti, zıhar keffareti gibi meseleler­de İslâm’ın köle azadını bir hüküm olarak vaz etmiş olması söylemek istediğimizi net şekilde ortaya koymaktadır. Bu­nun yanı sıra Allah Resulü #, <em>“Kim bir mümin köleyi azad ederse Allah, o kölenin her bir uzvunun karşılığında azad edenin bir uzvunu cehennemden azad eder”</em> buyurarak köle azadına teşvikte bulunması da İslâm’ın köleliği tedricî ola­rak kaldırmasına bir örnektir.</p>
<p>İslâm’ın kölelerin de bir insan olduğuna yönelik vurgusu, mümin köleleri kardeş olarak niteleyip sınıfsal ayrıma son vermesi, kâfir bile olsa bir köleye zulmü kesinkes yasaklamış olması, onlara da hayat hakkı tanımış olması, mükâtebe uygulamasıyla onlara hürriyetlerini satın alabilme hakkını tanımış olması, hürriyetine kavuşturulan her köleye mülk edinme hakkını vermiş olması, Müslüman olmaya teşvik etmekle beraber zor kullanmayıp inandığı dini yaşama hak­kını tanımış olması, evlenme yoluyla neslini devam ettirme hakkını tanımış olması, salih olan köle ve cariyelerin bir- birleriyle evlenmelerine cevaz vermiş olması gibi birçok hüküm<a href="#_ftn73" name="_ftnref73"><sup>[247]</sup></a> kölelik uygulamasının İslâm tarafindan kısmî olarak kaldırılışı anlamına gelecek şekilde tanzim edilmiş olduğunun delilidir.</p>
<p>Tüm bu izahlara rağmen akıllarda kalacağını bildiğimiz şu soruyu da cevaplandırarak meselemizi tamamlamış ola­lım: Peki, İslâm, kölelik müessesesini niçin topyekûn kaldır­madı? Bu soruyu da konuyla ilgili yapılmış bir iki çalışma üzerinden yapacağımız iktibaslarla cevaplandırmış olalım.</p>
<p><strong>İslâm Niçin Köleliği Kaldırmadı?</strong></p>
<p>“VII. Asırda İslam, Arap toplumunda tarihi, sosyal, kül­türel bir olgu olarak hazır bulduğu, kendi özüne ve yerleş­tirmek istediği tevhîd akidesine dayalı ve insan merkezli sistemin amacına aykırı olan bu kurumu, konjonktürel olarak birdenbire kaldırma yoluna gitmedi. Bunun yerine yaklaşık yirmi üç yıllık tebliğ süreci içerisinde çeliğe su ve­rilir gibi inananlara zamanla özümseterek uygulanan ıslah yöntemiyle eritip yok etme yöntemini tercih etti. Zira bili­niyordu ki, insanların, hayatlarının bir parçası olarak özüm- senen, kökü tarihin ta derinliklerine uzanan sosyal vakaları bir çırpıda yasaklama ve yok etme girişimleri ya akîm kal­mış veya bu uğurda oluk oluk insan kanı akıtılmıştır. Çün­kü toplumda vazgeçilmez bir yasa şeklini almış bir geleneği kaldırmaya kalkışmak demek, suyu yokuşa doğru akıtmaya çalışmak gibidir!</p>
<p>Asırlardan beri kendilerini soylu, asil, efendi olarak bi­len bir sınıfın, elinin altında bir eşya gibi kullanmayı içsel- leştirdiği ve bedenine ağır gelen her türlü işini gördürdüğü hizmetçilerinden bir çırpıda vazgeçmesi, hem hayatın şart­lan, hem süfli ve güç işler hem de olgunun zihinsel boyutu bakımından kolay bir iş değildi. Ayrıca kölelik, kendi için­de bastırılmış bir bilinç olarak ruhuna işlemiş olan birta­kım insanları, henüz yavru iken alınarak doğal ortamından uzakta beslenip büyütülen sonra da birdenbire doğaya sa­lıverilen kafesteki bir kuş gibi, haydi, “sen hürsün&#8221; diyerek salıvermek olmazdı. Çünkü bu durum hem o insanlar hem de içinde yaşadıkları toplum açısından birtakım psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve ahlakî problemlerin doğmasına se­bep olabilirdi! Kaldı ki, savaşta karşı tarafın aldıkları esirleri öldürmesi veya köleleştirmesi karşısında Müslümanların tek taraflı olarak esirlerini salıvermeleri de uluslararası po­litikaya ters düşebilirdi&#8230;</p>
<p>Kölelik kurumunun somut gerçekliğinin yanında bir de zihinsel boyutu vardır. Bunun zihinsel boyutu ıslah edilip, hem sahiplerinde hem de kölelerde insanlık anlayışında belli bir düzey yakalanmadığı sürece bu kurumu, birtakım zecrî yasalarla yok etmek mümkün değildi. Bundan dolayı öncelikle inananların zihinlerine hitap edilmeliydi. Belki de “insan&#8221; gerçeğini yeniden tarif etmekle işe başlanmalıydı Müslümanlara, kendi kimlikleriyle birlikte sağ ellerinin malik oldukları bu zavallı insanların da hakikî insan kimlikleri ve yaratılış amaçları açık ve net bir biçimde tanıtılmalıydı.</p>
<p>Mesela denilmeliydi ki: “Bugün, hasbelkader elinize düşmüş veya düşürülmüş olmaları sebebiyle bir meta’/eşya gözüyle bakıp sadece kullanıp yıprattığmız kişiler de birer insandır; sizin gibi <em>‘ahsen~i takvim üzere yaratılmışlardır*, </em>sizin sahip olduğunuz İnsanî değerlere ve özlük haklarına sahip olarak dünyaya getirilmişlerdir&#8230; O halde onlar da, hür insanlar gibi kendi ruhlarına; akıllarına, gönüllerine, öz benliklerine kişiliklerine, bedenlerine ve mallarına sahip olmalıdırlar; Allah’tan başkasına kulluk etmemelidirler. Zira şu anda ‘sağ elinizin malik olduğu’ insanlar da, sizin gibi, sadece Allah’a kulluk bağlamında imtihan olunmak ve ahiretteki yerlerini özgür irade ve İnsanî faaliyetleriyle kazanmak amacıyla dünya hayatını yaşamaktadırlar. Onlar da yüce Yaratıcının <em>halifesi</em> olarak yeryüzünde İlahî ahla­ka ve adalete dayalı bir sistem kurup insanlara ve çevreye hizmet yükümlülüklerini yerine getirmeli ve insan olarak yaratılmakla üstlenmiş sayıldıkları <em>emanetin</em> hakkını vere­rek taşımalıdırlar. Ve de bilinmelidir ki, insanoğlunun hem­cinslerine reva gördüğü bu insanlık dışı anlayış ve kölelik müessesesi böyle devam ettiği sürece soylu veya zengin, hiçbir insanın aynı akıbeti yaşama durumuna düşmeyeceği kimse tarafindan garanti edilemez!*”<sup>248</sup></p>
<p>Bu girişten sonra kölelik müessesesinin İslâm tarafından niçin topyekûn kaldırılmamış olduğunu birkaç somut madde altında toplayan şu izaha da burada yer verelim:</p>
<p><strong>1.</strong>Köleliğin en önemli ve devamlı kaynağını savaş esirleri teşkil eder. Savaş esirlerinin tasfiyesi konusunda takip edilen belli başlı yolların birincisi onların öldürülmesidir. Her devirde çok sık başvurulan ve günümüzde de uygulanmasından vazgeçilmeyen bu yol, vicdanları daima rahatsız ettiği gibi galiplere intikam hislerinin tatmininden başka bir fayda da sağlamamıştır. İkincisi, savaş esirlerinin kurtuluş akçesi (fidye-i necât) veya esir mübadelesi yoluyla serbest bırakılmasıdır. Fakat mağlûbun kurtuluş akçesi veremediği yahut mübadele edecek esire sahip olmadığı veya galibin, mağlûp tarafı askerî bakımdan kuvvetlendir­me sonucunu doğuracak olan böyle bir yola yanaşmadığı durumlarda bu çözüm şekli de tıkanmaktadır. Savaş esir­lerinin karşılıksız olarak serbest bırakılması ise son derece İnsanî bir hareket olmakla birlikte özellikle geçmiş dönem­lerde çok az uygulanmıştır. Esirleri tasfiye etmenin üçün­cü yolu onları hür insanlardan ayrı bir statüyle muhafaza etmek, yani köle olarak kullanmaktır. Şu halde savaş esir­lerinin karşılıklı veya karşılıksız serbest bırakılması müm­kün olmadığı zaman geriye iki yoldan biri kalmaktadır: Öldürülmek veya köle olarak yaşamak. Buna göre kölelik ölümün alternatifi olarak ortaya çıkar. Nitekim köleliğin yasaklanmış olduğu günümüzde savaş esirlerinin serbest bırakılmadığı durumlarda onları bekleyen âkıbet, çok defa tek tek veya toplama kamplarında topluca öldürülmekten ibaret olmuştur. Savaş esirlerine yapılacak muameleyle ilgi­li bugün uluslararası hukukta geliştirilen esaslar (bk. <u>ESİR) </u>uygulamaya her zaman aynı ölçüde yansımamaktadır. İslâ­miyet bundan dolayı köleliği tamamen kaldırmamış, uygu­lamada genellikle ölümün alternatifi olduğu için onun ka- pisim aralık bırakmıştır. Bununla birlikte İslâm hukukunda savaşesirlerinin mutlaka köle statüsüne geçirilmesine dair bir kural yoktur; şartlara göre karşılıklı veya karşılıksız ser­best bırakılabilirler. İslâm dinine göre insan için aslolan esaret değil hürriyettir (İbn Kudâme, <em>el-Muğnî,</em> VI, 112).</p>
<p><strong>2.</strong>Ele geçirilecek savaş esirlerinden köle olarak faydalanılacağını bilmek savaş esnasmda gereksiz kan dökme işini belirli ölçüde önlemekte, ayrıca bu durum savaşın sona ermesinden sonraki esir katliamına da mani olmaktadır. Çünkü galip askerin bu sırada esir öldürmesi hissesine düşecek ganimet payım azaltmaktan başka bir so­nuç doğurmaz.</p>
<p><strong>3.</strong>Köleliği tek taraflı bir kararla kaldırmanın o dönemde müslüman toplumun aleyhine bir durum ortaya çıkaracağı açıktır. Zira gayri müslim devletler köleliği uygulayıp ele geçirdikleri müslüman esirleri devamlı köleleştirirken İs­lâm devletinin, elindeki esirleri serbest bırakması onun za­yıflaması neticesini doğuracaktır. İslâmiyet bu sebeplerle köleliği ortadan kaldırmamış, ancak getirmiş olduğu çeşit­li tedbirlerle kaynaklarım en aza indirme, mevcut köleleri tedricî bir surette azaltma, köle oldukları süre içinde insan­ca muamele edilmesini sağlama ve sonunda onları hür ola­rak yeniden insanlığa kazandırma yolunda başarılı adımlar atmıştır.</p>
<p>İslâm dini her şeyden önce köleliği yalnız savaş esirlerine münhasır kılmış, diğer kaynaklara izin vermemiştir. Bunun yanında Allah rızâsma kavuşmak isteyen müslümanların samimiyetle benimsedikleri gönüllü köle âzat etme alışkan­lığım yerleştirmek, ayrıca bazı günahların kefareti olarak köle âzadını şart koşmak suretiyle köleler için hürriyete ka­vuşma yollarım çoğaltmıştır (el-Mâide 5/89; el-Mücâdele 58/3). Yalnız İslâm hukukunda görülen bir uygulama olarak da devlet, gelirlerinin belirli bir bölümünü köle âzadına tahsis etmiştir (et-Tevbe 9/60). Bu arada İslâmiyet kölelere birçok noktada hürlere yakın bir hukukî statü vermiş ve bunu sosyal hayatta uygulamaya koyarak onlara hürriyetle­rine kavuşuncaya kadar insanca yaşama imkânı sağlamıştır. Köle ve câriyelerle evlenmenin teşvik edilmesi (el-Bakara 2/221; en-Nisâ 4/25), kölelere karşı kötü muamelenin ya­saklanıp onlara iyi davranmanın dinî ve hukukî bir sorum­luluk haline getirilmesi (en-Nisâ 4/36; <em>Müsned,</em> I, 78; IV, 35-36; Buhârî, “îmân”, 22; Müslim, “Eymân”, 29-42) bunun örnekleridir. Bunların ne ölçüde ileri ve İnsanî bir anlayışı yansıttığını anlamak için İslâm toplumundaki kölelerle di­ğer toplumlarda -özellikle yakın zamana kadar Amerikan toplumunda- yer alan kölelerin yaşayışlarının karşılaştırıl­ması yeterli olacaktır.”<sup>249</sup></p>
<p><strong>Sonuç Yerine</strong></p>
<p>İslâm ve kölelik başlığı altında kalem oynatan veya kelam edenlerin neredeyse çoğunluğu ne kölelik müessesesinin tarihçesi ne toplumdaki misyonu ne de İslâm’ın kölelikle ilgili hükümleri hakkında kayda değer bir şey bilmemektedirler. Öyle ki, İslâm’ın tıpkı içki ve kumarı kaldırması gibi niçin kölelik müessesesini de kaldırmadığını bile sorgulayabilmededirler.<sup>250</sup> Oysa bu yazıda kısa şekilde izah etmeye çalıştığımız gibi kölelik müessesesi ne bir ka­lemde üstü çizilip atılacak, bir vehlede kaldırılacak bir uy­gulamalıdır ne de İslâm düşmanlarının manipüle etmeye çalıştığı gibi İslâm’ın başlattığı bir uygulamadır. Bunun böy­le olmadığı bu yazıda yaptığımız kısa izahla anlaşılmıştır.</p>
<p>Ömer Faruk Korkmaz &#8211; Sorun Kalmasın 2,syf:203-213</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>242.Gülnihal Bozkurt &#8211; Eski Hukuk Sistemlerinde Kölelik,s.102-103</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69"><sup>[243]</sup></a> Buhari, 30.</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70"><sup>[244]</sup></a> Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned,</em> 11/24, 585; İbn Hibbân, <em>Sahih,</em> 6605.</p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71"></a>Ahmed Şefik, <em>er-Rikku fi’l-İslâm,</em> Trc: Ahmed Zeki, Mektebe- tu’n-Nâfize, 2010, Baskı: I, s. 64.</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72"><sup>[246]</sup></a> Nisa, 36.</p>
<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73"><sup>[247]</sup></a> İslâm’ın, kölelere muamele konusuyla ilgili vaz ettiği bu gibi esas­lar için bkz: Abdullah Nâsıh ‘Alvân, <em>Nizâmu’r-Rikk fi’l-İslâm,</em> Dâ- ru’s-Selâm, s. 29.</p>
<p><strong>248.M. Zeki </strong>Duman, “İslâm&#8217;ın Köle ve Cariye Sorununa Yaklaşımı&#8221; <em>İlahiyat Fakültesi Dergisi,</em> Sayı: 12, Yık 2011, s. 14-15.</p>
<p>249.Mehmet Akif Aydın, “Köle” <em>DİA,</em> 2002, XXVI/246 248</p>
<p>250.Hâşf Hakkı el-Alvânî, <em>er-Rikku fi’l-İslâm,</em> s.1.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-kolelik-var-mi-varsa-bunu-nasil-izah-edeceksiniz/">İslâm’da Kölelik Var mı? Varsa Bunu Nasıl İzah Edeceksiniz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamda-kolelik-var-mi-varsa-bunu-nasil-izah-edeceksiniz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
