<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Nizamulmülk | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/nizamulmulk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 23 Jun 2017 13:45:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Nizamulmülk | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sultan Alp Arslan, Nizâmülmülk ve Nizâmiye Medreseleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sultan-alp-arslan-nizamulmulk-ve-nizamiye-medreseleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sultan-alp-arslan-nizamulmulk-ve-nizamiye-medreseleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Feb 2017 16:27:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Slide]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Nizâmülmülk ve Nizâmiye Medreseleri]]></category>
		<category><![CDATA[Nizâmiye Medreseleri]]></category>
		<category><![CDATA[Nizâmiye Medreseleri Ne Zaman Kuruldu?]]></category>
		<category><![CDATA[Nizamulmülk]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklularda İlim Kurumları]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Alp Arslan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14048</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dipnotlar eklenmemiş olup, sadede ana metin ekledi. Dipnotlarda da ayrıca faydalı bilgiler var. Detayları için kitaba bakabilirsiniz. Selçuklu tarihine dair özellikle Alp Arslan&#8217;a dair yapılmış çok güzel bir çalışmadır.  Sultan Alp Arslan, Nizâmülmülk ve Nizâmiye Medreseleri Büyük Selçuklular Devleti’nde bir sultan kadar etkin olmuş kişilerden biri Vezir Nizâmülmülk’tür. Büyük Selçukluların en meşhur ve önemli veziri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sultan-alp-arslan-nizamulmulk-ve-nizamiye-medreseleri/">Sultan Alp Arslan, Nizâmülmülk ve Nizâmiye Medreseleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><em>Dipnotlar eklenmemiş olup, sadede ana metin ekledi. Dipnotlarda da ayrıca faydalı bilgiler var. Detayları için kitaba bakabilirsiniz. Selçuklu tarihine dair özellikle Alp Arslan&#8217;a dair yapılmış çok güzel bir çalışmadır. </em></p></blockquote>
<p><strong>Sultan Alp Arslan, Nizâmülmülk ve Nizâmiye Medreseleri</strong></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-14049 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/cihan-piyadeoglu-sultan-alparslan.jpg" alt="" width="309" height="481" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/cihan-piyadeoglu-sultan-alparslan.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/cihan-piyadeoglu-sultan-alparslan-600x935.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/cihan-piyadeoglu-sultan-alparslan-193x300.jpg 193w" sizes="(max-width: 309px) 100vw, 309px" /></p>
<p>Büyük Selçuklular Devleti’nde bir sultan kadar etkin olmuş kişilerden biri Vezir Nizâmülmülk’tür. Büyük Selçukluların en meşhur ve önemli veziri olan Nizâmülmülk, ilk olarak Horasan bölgesini yönetmekte olan Çağrı Bey’in hizmetine girmiş, Çağrı Bey daha sonra onu küçük yaştaki oğlu Alp Arslan’ın eğitimi için görevlendirmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Çağrı Bey, Alp Arslan’ın Gazneliler’e karşı almış olduğu galibiyetten sonra oğlu­na Belh, Toharistân, Vahş, Velvalic ve Kubâdyân’ın idaresini ver­mişti (435/1043). Muhtemelen bu süreçte Nizâmülmülk de Alp Arslan’ın yanında görevlendirilen kişilerden biri oldu. Bununla birlikte Nizâmülmülk’ün 408/1018 tarihinde doğması ve Me­lik Alp Arslan’ın veziri Ebû Ali Ahmed b. Şâdân’ın emrinde bulunması bu olayın gerçekleşme tarihinin daha sonraki dönemde olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Ebû Ali Şâdân ile anlaşamayan Nizâ­mülmülk daha sonra Çağrı Bey’in hizmetine girmiş, ardından da onun tarafından Alp Arslan’ın veziri olarak tayin edilmişti. Bu tayin Büyük Selçuklularda atabeglig müessesesinin kuruluşu olarak da kabul edilmektedir. Nitekim İbnü’l-Esîr, Çağrı Bey’in oğlu Alp Arslan’ın daha iyi yetişmesini sağlamak üzere Nizâmül-mülk’ü ona yardımcı olarak atadığını belirterek, “<em>Nizâmülmülk daha sonra Merv’e gitti ve Çağrı Beyin huzuruna girdi. Çağrı Bey, onu görünce elinden tutup oğlu Alp Arslan’a teslim etti ve onay ‘Bu, Hasan-ı Tûsî’dir. Onu teslim al ve bir baba kabul et. Sakın muha­lefet etme dedi.” </em>şeklinde bilgi vermektedir. Nizâmülmülk, daha sonraları Melik Alp Arslan’ın en önemli destekçisi olmuştur.</p>
<p>Yu­karıda da bahsetmiş olduğumuz üzere Amîdülmülk Kündürî’nin vezirliği sırasında başlayan Rafızî aleyhtarı politika, daha sonra Şâfîî-Eşarîler de dâhil edilerek genişletilmişti. Hatta Selçuklu hanedanının mezhebi olmasına rağmen bazı Hanefî ilim adam­ları da takibata uğratılarak Hanefîler’in bazı önemli şehirlerdeki etkisi iyice azalmıştı. Bu da halkın sosyal yaşantısında büyük sorunlara neden olan bir gelişmeydi. Ama asıl büyük sorun Şiî-Fâtımî düşüncesine karşı mücadele edemeyen ilim adamlarının neden olduğu boşluktu. Nizâmülmülk, gelinen bu sıkıntılı or­tamda Büyük Selçuklu Devleti veziri olmuştu.</p>
<p>Bu boşluğu gören kişilerden biri kendisi de Şâfıî-Eşarî olan Vezir Nizâmülmülk olacaktı. Onun göreve gelmesiyle birlikte her şey bir anda değişti. İyi bir medrese eğitimi almış olan Nizâ­mülmülk, ayrıca ulemâ ile yakın bir münasebet içerisindeydi. Bu özellikleri kullanarak mevcut düzenin değiştirilmesi için hemen harekete geçti. İlk olarak Amîdülmülk döneminde Hanefîler’in atanmış olduğu görevlerin Şâfıîler’e geçmesini sağladı. Sultan Alp Arslan da Şâfıîlerin Nîşâbûr’da ikinci bir cami inşa etmele­rine izin vermişti. Ama asıl yapılması gereken şey başta Horasan olmak üzere Selçuklu coğrafyasını terk etmiş olan âlimlerin geri getirilmesiydi.</p>
<p>Zaten Selçuklu coğrafyasındaki politika değişiklerini gören âlimler de yavaş yavaş geri dönmeye başlamıştı. Ulemâya karşı hürmetkâr bir tavır sergileye Nizâmülmülk’ün düşüncesi onları tekrar ilim yapan kişiler haline getirmek, hatta bunu sistemli bir hâle getirmekti. Bu sebepledir ki, başta İmamü’l-Haremeyn el-Cüveynî olmak üzere pek çok âlime yakın ilgi gösteren Nizâmülmülk, onlara rahat çalışma imkânları sunmuştu. Ama kafasında var olan asıl şey medrese inşa edip, önemli âlimlerin eğitim vermesini sağlamaktı. Medrese inşa etmek Büyük Selçuklular için sorun teşkil etmezdi. Ancak bunun için bir kişinin iznine ihtiyaç duyuluyordu: Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alp Arslan.</p>
<p>Nizâmülmülk’ün gerekli izni alması, sultan ile birlikte Nîşâbûr’da bulundukları sırada yaşanan bir olay neticesinde gerçekleşti. Sultan Alp Arslan, büyük ihtimalle Ramazan 457/ Ağustos 1065 tarihinde Nîşâbûr’da bulunduğu sıralarda perişan kıyafetleriyle bir mescidin önünde bekleşen fakirler grubunu görüp kim olduklarını sorduğunda Nizâmülmülk, “<em>Onlar ilim arayanlardır</em>.” cevabını verdi. Bu durum Nizâmülmülk için iste­diği şeyi elde etmek için bir fırsat oldu. Nitekim o, ilk Nizâmiye Medresesi’nin inşa edilebilmesi için Sultan Alp Arslan’dan “ilim arayanlar” için kalacak yer inşa etmek ve onlara rızık verme husu­sunda izin talep etmişti. Beklediği cevap umduğunun çok ötesin­de oldu. Her Ramazanda Belh, Merv, Herat ve Nîşâbûr da 1000 altın sadaka dağıtan Sultan Alp Arslan, medresenin inşa edilmesi için gerekli izni vermiş, ancak bu fâaliyetin sadece Nîşâbur ile sı­nırlı kalmamasını istemişti.</p>
<p>Aldığı izinle birlikte Melik Alp Arslan’ın Horasan’ı yönettiği dönemlerden itibaren başlatmış olduğu çalışmaları bütün ülkeye yayma fırsatı yakalanınca kısa süre içinde Nîşâbûr Nizâmiye, ardından Zilhicce 457/Kasım 1065 tarihinde de Bağdad Nizâmiye Medresesi’nin inşasına başlanmıştı. Bağdad’ın iki mahallesindeki bazı evlerin yıkılması suretiyle inşasına başlanan medrese iki yılda tamamlanarak 10 Zilkade 459/22 Eylül 1067 tarihinde hizmete girdi. Büyük ihtimam gösterilerek tamam­lanan medresenin müderris seçiminde de aynı endişe gözetilmiş ve Bağdad’ın önemli âlimlerinden biri olan Ebû İshâk eş-Şîrâzî, Nizâmülmülk tarafından müderris tayin edilmişti.</p>
<p>Burada Nizâmiye Medreseleri’ni kimin kurmuş olduğu soru­sunu tartışmakta fayda vardır. Nitekim medreseleri Nizâmülmülk kurduğu için Nizâmiye olarak anılmış oldukları herkesin malu­mudur. Yukarıda naklettiğimiz bilgi çerçevesinde Nîşâbûr Nizâ­miye Medresesi’nin Sultan Alp Arslan’ın izniyle kurulmuş olduğu, hatta bu faaliyetin sadece Nîşâbûr ile sınırlı kalmamasını istediği açıkça görülmektedir. Diğer bir ifadeyle medreselerib inşa edilmesi hususunda Sultan Alp Arslan’ın katkısı inkâr edilemez bir gerçek olarak karşımıza çıkar.</p>
<p>Bununla birlikte Bağdat Nizâmiye Medresesi’nin kurulması hususunda mevcut olan diğer bir bilgi ise Nizâmülmülk’ü doğrudan merkeze almaktadır. Nitekim Tıırtûşi’nin naklettiğine göre, Ebû Said es-Sûfî adında bir kişi Nizâmülmülk e gelerek, “<em>Ey hâce! Ben sana Medinetü’s-selâm’da (Bağdad) büyük bir medrese bina edeyim. Memleketin hiçbir ya­nında onun bir benzeri olmasın. Senin adın kıyamete kadar dil­lerde dolaşsın</em>.” dediğinde vezir, &#8220;<em>Yap bakalım</em>” şeklinde cevap vermişti. Nizâmülmülk bu sözü söyledikten sonra Bağdad’daki Selçuklu görevlilerine ilgi şahsa yardımcı olmaları ve ne gerekiyorsa yapmaları hususunda emirler vermişti.</p>
<p>Ebû Said es-Sûfi, Dicle kenarında bir arazi alarak işe başladı. Medresenin planını çizdi ve en iyi şekilde inşa edilmesini sağladıktan sonra kapısına Nizâmülmülk’ün adını yazdırdı. Çevresindeki bütün sokaklar da medreseye dâhil edildi. Ayrıca birçok han, hamam ve dük­kân satın alınarak medresenin vakfına bağışlandı. Böylece Nizâmülmülk’ün öncülüğünde bir medrese kurulmuştu. Ebû Said es-Sûfi, daha sonra harcamış olduğu parayı Nizâmülmülk’e 60 bin dinar olarak bildirdi. Ancak Bağdad’da bulunan bazı görev­liler, harcanan paranın aslında 19 bin dinar olduğunu, geriye kalan paranın ise Ebû Said es-Sûfî tarafından zimmete geçiril­diği bilgisini vermişlerdi.</p>
<p>Bunun üzerine Nizâmülmülk, hesap sormak amacıyla Ebû Said es-Sûfı’yi başkent Isfahân’a çağırdı. Durumun karıştığını gören Ebû Said es-Sûfî, Abbâsî halifesine bir mektup yazarak şöyle demişti: “<em>Zamanın silemeyecegi bir azameti ve övgüyü sana kazandıracak ve seni şanı yeryüzünü kaplayan biri haline getirecek bir şey yapmamı ister misin? Oradaki medresenin kapısından Nizâmülmülk adını silecek, yerine kendi adını yazarak buna karşılık 60 bin dinarı Nizâmülmülk’e ödeyeceksin. Tamam mı?</em>” Halife bu teklifi kabul etti. Kendisini güvence altı­na alan Ebû Said es-Sûfi ise İsfahan’a giderek Nizâmülmülk’ün huzuruna çıktı. Vezirin sorgusu başladığında Ebû Said’in vermiş olduğu cevap şu şekildeydi: “<em>Lafı uzatma! Razıysan ne iyi, eğer razı değilsen medrese üzerinde yazılı ismini silerim, yerine başka birinin adını yazdırırım. Harcadığın parayı teslim edeceğim bi­rini benimle birlikte gönder ki, ona vereyim, o da sana getirsin”</em> Beklemediği bir cevapla karşılaşan Nizâmülmülk ise, “<em>Ey şeyh! Sana verdiğimiz her şeyi biz hibe olarak verdik. Nasıl istersen öyle yap, ama adımızı silme!</em>” demişti.</p>
<p>Ebû Said es-Sûfî, almış olduğu parayla sufıler için ribât inşa ettirmiş, bağlar, bahçeler, araziler satın alarak hepsini vakfetmişti. Bu hikâyede görüldüğü üzere Bağdad Nizâmiye Medresesi’ni Vezir Nizâmülmülk inşa ettir­mişti. Ancak o dönemde, hatta daha sonraları inşa edilen pek çok medresenin Nizâmiye adıyla anıldığını unutmamakta fayda vardır. Zira Nizâmülmülk’ün medrese ve ribâtlar için harcadığı miktarın 600 bin dinar olduğu kaydedilmektedir ki, bu miktarı karşılayabilmesi Büyük Selçuklular Devleti sayesinde mümkün olabilmiştir. Ayrıca vezirin medreselerin ihtiyaçlarının karşıla­nabilmesi için vakıf kurabilmesi zaten Sultan Alp Arslan’ın izni­ne tâbidir.</p>
<p>Nizâmiye Medreseleri’nin giderlerini karşılamak üzere devlet vakıf kuramayacağı için bu görevi şahıslar üzerine almak durumundadır. Bunun için de en uygun aday Nizâmülmülk’ten başkası değildir.</p>
<p>Nizâmülmülk’ün medreselerin inşası, müderrislerinin tayini ve vakıflarının kurulması noktasında önemli vazifeler üstlendiği inkâr edilemez bir gerçektir. Bununla birlikte vezirin hükümda­rın vekili durumunda olduğu gerçeğini de unutmamakta fayda vardır. Diğer bir ifadeyle vezir yürütmüş olduğu her işi hüküm­dar adına yapar. Nizâmiyeler’in medrese eğitimine bir düzen getirdiği bu düzenin de “devletin nizâm,” (Nizâmülmülk) eliyle gerçekleştirildiği düşünüldüğünde, Nizâmiye Medreseleri’nin bu şekilde isimlendirilmemesi veya başardığı büyük iş sebebiyle Nizamülmülk’ün taltif edilmemesi için hiçbir sebep yoktur.</p>
<p>Nitekim İbnü’l-Cevzî, Selçuklular’ın Bağdad Amîdi Ebû Nasr’ın şehir ileri gelenlerini Nizâmiye Medresesine çağırarak bir tören düzenlediğini nakleder. Bu toplantı sırasında bağışlanan kitapların isimleri tek tek okunmuş, ayrıca bizzat amîd kitaplar araziler mülkler ve yeni yapılmış olan bir çarşıyı medreseye vakfetmiştir. Daha sonra da vakfın şartları belirlenmiş, çarşının kapısına asıldıktan sonra mevcut durum Nizâmülmülk’ün çocuklarına ve diğer ilgililere bildirilmişti.</p>
<p>Görüldüğü üzere Nizâmiye Med­reseleri sadece Nizâmülmülk ve ailesinin kontrolüne bırakılmış kurumlar değildir. Dolayısıyla Nizâmiye Medreselerini, herhan­gi bir şahsa bağlamaktan ziyade Büyük Selçuklular Devleti bün­yesinde kurulmuş müesseseler olarak kabul etmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.</p>
<p>Nizâmiye Medreseleri’nin kurulması için tek sebep göster­mek neredeyse mümkün değildir. Her şeyden önce ilk amaç daha önceki klasik medreselerin de gerçekleştirmiş olduğu İs­lâmî ilimlerin öğretilmesidir. Nitekim genç bir devlet olarak geniş kabul edilebilecek bir coğrafyada hâkimiyet kurmayı başaran Selçukluların her şeyden önce yetişmiş insan gücüne ihtiyacı olduğu açıktır. Tuğrul Beyden itibaren Sünnî İslâm’ın en önemli temsilcisi durumuna gelmiş olmak da Selçuklular için büyük önem arz etmektedir. Ayrıca hâkim olunan geniş coğrafyada adaletin sağlanabilmesi için iyi yetişmiş adlî görevlilere ihtiyaç duyulduğu da diğer bir gerçektir.</p>
<p>Bununla birlikte Nizâmiye Medreseleri’nin kurulmasındaki en önemli amaç, Şiî-Bâtınî düşüncesine karşı Sünnîliği güçlendirmektir. X. yüzyılın sonundan itibaren Fergana, Horasan, Taberistân, Maverâünnehir, Gazne ve Hindistan’da kurulmuş olan Kerrâmî medreseleri Sünnî dünya için büyük sorun teşkil etmiş, Karahanlılar ve Gazneliler medrese inşa ettirmişlerdir. Özellikle Amîdülmülk un uygulamış olduğu politikalar saye­sinde iyice zayıflayan Sünnî düşüncenin güçlendirilmesi için Nizâmiye Medreseleri’nin kurulması, bu mücadeleye son hal­kayı eklemiştir.</p>
<p>Bu süreçte ülkeyi terk etmiş bulunan âlimler de geri getirtilerek medreselerde görevlendirilmiştir. Örneğin İmâmü’l-Haremeyn Ebu’1-Meâlî el-Cüveynî, dört yıl Hicaz’da kalıp dersler verdikten sonra geri çağrılmış ve Nîşâbûr Nizâmi­ye Medresesi’ne müderris olarak tayin edilmiştir. Medreseler­de ders veren müderrisler maaşlı olarak çalışmakta, giderler ise genelde sultan ve diğer ileri gelen devlet adamlarının kurduğu vakıflardan karşılanmaktadır.</p>
<p>Sultan Alp Arslan’ın da isteği doğrultusunda inşasına başla­nan Nizâmiye Medreseleri, Nîşâbûr ve Bağdad ile sınırlı kalma­mıştır. Bu şehirlere ek olarak Belh, Herat, Merv, Isfahân, Amül, Rey, Hargerd (Hâf) ve Bûşenc’te de Nizâmiye Medresesi bulun­duğuna dair bilgiler mevcuttur. Bununla birlikte Nîşâbûr ve Bağdad haricindeki medreselerin Sultan Melikşah döneminde inşa edilmiş olma ihtimali daha yüksektir. Sadece Belh Nizamiye Medresesinin de Sultan Alp Arslan döneminde inşa edilmiş olması mümkün görünmektedir.</p>
<p>Nizâmiye Medreseleri özellikleri bakımından klasik eğitim ve­ren medreselerden ayrılmıştır. Her şeyden önce bu yapılar, mer­kezinde medresenin yer aldığı külliye biçiminde tasarlanmıştır. Nîşâbûr Nizamiye Medresesi, bu yapılanmanın en önemli tem­silcisi durumundadır. Medreseye ek olarak kütüphane, hastane, mescid ve hânkâh da yapı grubuna dâhil edilmiştir. Farklılıklar bunlarla sınırlı kalmamış, ders programları, öğrencilerinin tüm yemek, yatak ve ders araçlarının karşılanması hususunda da ken­dilerinden öncekilerden ayrılmışlardır.</p>
<p>Özellikle Nîşâbûr Nizâmiye Medresesi’nin plânı, Sâsânîler döneminden beri Horasan bölge­sinde inşa edilmekte olan ev modellerinin genişletilmiş şeklidir.</p>
<p>Bu planın Rey Nizâmiye Medresesinde de uygulandığı görülmektedir. Medreselere, öğrencilerin ihtiyacına göre dersaneler, geniş bir toplantı salonu, depo, kiler, hamam, mutfak, ayrıca ibadet ve aynı zamanda Cuma günleri namaz kılınıp halka vaaz verilen mescit de dâhil edilmiştir. Medreselerin, personel ve öğ­renci giderleri, tahsis edilen zengin gelirli vakıflar üzerinden ger­çekleştirilmiş, harcanan para, senede 600 bin dinarı bulabilmiştir.</p>
<p>Günümüzdeki Hukuk, İlâhiyat, Edebiyat, Siyasal Bilgiler ve belli oranda da Fen Fakültesi müfredatını birleştiren Nizâmiye Medre­selerinde, başta Kurân olmak üzere hadis, fıkıh, usûl, Eşarî kelâmı, hilâf, cedel, ferâiz, Arapça, edebiyat, sarf, nahiv, lugat, şiir, hitabet, tarih, coğrafya, musikî, hat, felsefe, mantık, riyâziye, hendese, he­sap, nücûm ve hukuk konularında dersler verilmekteydi.</p>
<p>Bütün bu bilgilerden sonra Hanefî Mezhebi’ne mensup olan Alp Arslan&#8217;ın, Şâfiî kaidelere göre eğitim veren Nizâmiye Medreseleri’ne neden bu kadar geniş bir hareket sahası bıraktığı tar­tışma konusu olabilmektedir. Nitekim ilk bakıldığında Bağdad ve Nîşâbûr’da Şâfiî Mezhebi’ne geniş bir hareket sahası vermiş olduğu söylenebilir. Ancak durumun hiç de böyle olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim Şâfiîler’in daha ziyade etkin olduğu Nîşâbûr’da 437/1046 tarihinde Tuğrul Bey’in verdiği emir doğ­rultusunda Hanefîler’e hizmet vermek üzere Büyük Selçuklular dönemindeki ilk medrese olan Sultaniye inşa edilmiştir. Nizâmi­ye Medresesi’nin inşa edilmesine izin verilen ilk şehrin Nîşâbûr olması da bu anlamda tesadüf değildir.</p>
<p>Kısaca mezhepler arasında denge politikası takip edildiği söylenebilir. Nizâmiye Medresesi inşa edilen ikinci şehir olan Bağdad’da da aynı hassasiyetin gö­zetildiği görülmektedir. Nitekim Sultan Alp Arslan tarafından halife elçi olarak gönderilen Şerefülmülk Ebû Sad el-Hârizmî el-Müstevfî şehre ulaştığında Nizâmiye Medresesinin inşasına başlandığım görmüş, Hanefîler için de bir medrese yapılması için hemen harekete geçmişti. Şerefülmülk el-Hârizmî, medrese için İmâm Âzam Ebû Hanîfe nin Türbesi’nin yanını uygun bulmuş, türbenin etrafında, bulunan bazı evler ve mescit yıkıldıktan sonra geniş bir arazi elde edilmiş ve çalışmalar hemen başlatılmıştı. İlk olarak türbenin üzerine bir bir kubbe yapılmıştı.</p>
<p>Ardından da mescit ve Âzamiye (Ebû Hanîfe) olarak bilinen medrese inşa edildi. Medresede ders verecek müderrisler tayin edilerek, medresenin, müderrislerin, öğrencilerin ve kü­tüphanenin ihtiyaçlarına cevap verecek vakıflar da kurulmuş­tu. Hanefî Mezhebi kaideleriyle eğitim verecek olan Âzamiye Medresesi’nin Nizâmiye’den önce bitirilip eğitime başlaması için hiçbir masraftan kaçınılmadı. Âzamiye Medresesi, nihayetin­de Nizâmiye Medresesi’nden dört ay on üç gün önce (1 Recep 459/18 Mayıs 1067 Cuma) tamamlanmış ve ilk müderris olarak Ebû Tâhir İlyas ed-Deylemî görevlendirilerek eğitime başlan­mıştı. Böylece Selçuklular, Nizâmiyeler’in açılması ile birlikte iyice güçlenecek olan Şâfiîler’i dengelemek maksadıyla Âzamiye Medresesi’ni devreye sokmuşlardı. Aynı politika muhtemelen Nizâmiye Medresesi açılan diğer şehirlerde de uygulanmıştı.</p>
<p><strong><em>Cihan Piyadeoğlu, Sultan Alp Arslan, Kronik yay, s. 219-229</em></strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sultan-alp-arslan-nizamulmulk-ve-nizamiye-medreseleri/">Sultan Alp Arslan, Nizâmülmülk ve Nizâmiye Medreseleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sultan-alp-arslan-nizamulmulk-ve-nizamiye-medreseleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları -Kuruluş Devri-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 15:23:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Bağdat]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Dandanakan Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebul Kasım]]></category>
		<category><![CDATA[Emir Bozan]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil - Müslüman Türk Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kutalmış]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah]]></category>
		<category><![CDATA[Nizamulmülk]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuz]]></category>
		<category><![CDATA[Romanos Diogenes]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Şah]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Türkmen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8314</guid>

					<description><![CDATA[<p>Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda önemli derecede rol oynayan Dendânakan Savaşı’nı (1040) kazandıktan hemen sonra, süratle İran’ı geçe­rek Doğu Anadolu’ya yapılan Türk akınları bu bölgedeki Bizans mukaveme­tini kırma yönünden büyük bir önem taşır. Öte taraftan Selçuklu sultanı Alp Arslan’ın Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Malazgirt Savaşı’nda (1071) Bizans’ı mağlup etmesi Türklerin Anadolu’ya yerleşmesine imkân sağlıyordu. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/">Türkiye Selçukluları -Kuruluş Devri-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg"><img decoding="async" class="  wp-image-8313 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg" alt="Turkiye Selcuklu Devleti" width="469" height="391" /></a></p>
<p>Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda önemli derecede rol oynayan Dendânakan Savaşı’nı (1040) kazandıktan hemen sonra, süratle İran’ı geçe­rek Doğu Anadolu’ya yapılan Türk akınları bu bölgedeki Bizans mukaveme­tini kırma yönünden büyük bir önem taşır. Öte taraftan Selçuklu sultanı Alp Arslan’ın Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Malazgirt Savaşı’nda (1071) Bizans’ı mağlup etmesi Türklerin Anadolu’ya yerleşmesine imkân sağlıyordu. Bunun neticesinde Anadolu’ya büyük bir göç başlamış, yüzyıllar boyunca süren bu nüfus hareketinde Azerbaycan bir geçiş noktası olmuştu. Türkiye Selçukluları Devleti bu kesîf Türkmen kütlelerinin Anadolu’ya göç etmesi sayesinde kurulmuştu. Bu devletin kurucusu ve Anadolu’yu fetih tari­hinin başlıca kahramanı Selçuk’un torunu olan Kutalmış’ın oğlu Süleyman- şâh’tır.      Süleyman-şâh devrinin siyasi olayları tarihî manasıyla hayatının son safhasında açıklığa kavuşmaktadır. Onun ve kardeşlerinin ne şekilde ve hangi sıfatla Anadolu’ya gelmiş oldukları ve devletin kesin kuruluş tarihi üzerinde gerek yerli ve gerekse yabancı tarihçiler hâlâ bitmemiş münakaşalar sür­dürmektedirler. Onların Anadolu’ya gelişleri hususunda muhtelif rivayetler vardır. Bunlardan birisine göre Süleyman-şâh ile ağabeyi Mansûr Malaz­girt Savaşı’na katıldılar, bu savaşta büyük yararlıklar gösterdiler ve Sultan Alp Arslan da saltanat sürmesi için Anadolu’yu Süleyman-şâh’a tahsis etti. Başka bir rivayette ise; Kutalmış’ın Alp Arslan’a isyan edip öldürülmesinden (1064) sonra Sultan’ın onun oğullarının hayatına son vermek istediğini, Vezir Nizâmülmülk’ün hanedan azasının öldürülmesinin uğursuzluk getireceğini bildirmesiyle bu karardan vazgeçildiğini, fakat bunların yeniden isyan etme­lerini önlemek için fetihle meşgul olmak üzere Anadolu’ya gönderildiklerini, bu suretle ya gaza yaparak devlete hizmet etmek veya bu uğurda şehit olarak bir zarara sebebiyet vermemelerinin sağlandığı ileri sürülmüştür.</p>
<p>Doğruluğu tam olarak şüphe götürmekle beraber itimada en layık ri­vayetlere göre; Süleyman-şâh, ağabeyi Mansûr ve kardeşleri Alp îlig ile Dev­let (Dolat) muhtemelen 1073 yılında, yani Sultan Melikşâh devrinde (1072- 1092), Urfa ve Birecik yakınlarına kaçmışlar veya sürülmüşlerdi. Bunların o bölgedeki, yine Selçuklu devlet arazisinde tutulmayarak hudutlara sürülmüş oldukları anlaşılan, Türkmen gruplarıyla temas kurdukları ve soylarının asa­leti sebebiyle bunlar tarafından başbuğ tanındıkları anlaşılmaktadır. Ayrı ayrı birliklerin başında oldukları halde bölgede harekâtta bulunan dört kardeşten ikisinin bu arada Suriye olaylarına karıştıkları ve bu bölgenin fatihi Atsız’a başkaldıran Şökli adında başka bir Türkmen beyini desteklerken, Mısır’da­ki Fâtımî halifesi el-Mustansır (1036-1094) ile anlaşıp Büyük Selçukluların baştan beri takip ettikleri Sünnî siyasete yüz çevirdikleri, fakat Atsız tarafın­dan mağlup edilerek Sultan Melik-şâh’ın yanma gönderildikleri görülüyor (1075). Bu iki kardeş muhtemelen Alp ilig ve Devlet idi. öte taraftan Kasım 1074&#8217;te Mirdasî emîri Mahmûd’un ölümü ile Süleyman-şâh önce Halep’i ve daha sonra da Bizanslı bir valinin idaresindeki Antakya’yı kuşatmıştı. Fakat herhangi bir başarıya ulaşamadan Halep’ten bir miktar mal almış, Antakya&#8217;yı ise yıllık 20.000 dinar haraca bağlayabilmişti.</p>
<p>Sultan Alp Arslan ile ona Malazgirt’te mağlup ve esir olan IV. Romanos Diogenes arasında kararlaştırılan barışın yeni tahta çıkan VII. Mikhail Dukas (1071-1078) tarafından tanınmaması üzerine muhtelif Türkmen kütleleri Sul­tan Alp Arslan’ın emriyle Anadolu’ya girmiş bulunuyorlardı. Sonraki kaynak­ların ifadesine dayanılarak elde edilen pek tafsilatlı olmayan kısa rivâyetlere göre, bu sırada Anadolu’nun muhtelif bölgelerini zapt eden birçok Türkmen beyi zikrolunur. Bu adı geçen beylerin adıyla anılan küçük devletler gerçekten teşekkül etmiş ve uzunca bir süre yaşamıştı (Bk. Beylikler kısmına). Ancak dikkate şayan olan cihet, Anadolu&#8217;nun ilk fatihleri sayılan bu Türkmen reisle­ri arasında Artuk Bey’den gayrisinin faaliyetini tespit etmenin pek mümkün olmayışıdır. Artuk Bey, Sultan Melikşâh devrinde Anadolu fütûhatına katıla­rak pek büyük başarılar elde etmiş, Orta ve Kuzey-batı Anadolu’da faaliyette bulunmuş, fakat daha sonra taht mücadeleleri sırasında Melikşâh tarafından geriye çağrılmıştı.</p>
<p>Öte taraftan Suriye’de Atsız’ın kuvvet ve kudreti karşısında Süleyman-şâh ve Mansûr bu bölgeden faaliyetlerini Anadolu içlerine nakletmeyi daha uygun bulmuş olmalıdırlar. Artuk Bey’in de Anadolu’dan geri çağrılmış ol­ması, soylarının yüceliği bakımından onlara herhalde Anadolu’da bulunan Türkmen grupları üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurmak fikrini vermiş idi. Ancak yine de Süleyman-şâh’ın Anadolu’ya girdikten sonra, önce ne­relerde faaliyette bulunduğu pek belli değildir. O Antakya önünden ayrılıp Anadolu içine girdikten sonra muhtemelen Konya civarında harekâtta bu­lunmuş, bu şehri ve yakınında bulunan Gâvele (Gevele) Kalesi’ni almıştır (Takriben 1075). Böylece Kutalmışoğulları da, Büyük Selçuklu Devletini ku­ran amcazâdeleri gibi, bir devlet teşkil etme yolunda, yani Türkiye Selçuklu Devleti’nin kuruluşunu gerçekleştirmede ilk adımlarını attılar11. Kutalmışoğulları daha sonra batı yönünde fetihlere devam ettiler ve bu arada Bizans’taki taht mücadelelerinden geniş ölçüde yararlandılar. Nikephoros Botaneiates 7 Ocak 1078’de kendini imparator ilan ederek Kutalmışoğulları’nın yardı­mını sağlamıştı. Nihayet o 24 Mart’ta İstanbul’a girerek imparator oldu. Kutalmışoğullan’nın bir süre N. Botaneiates’i destekledikleri anlaşılıyor.</p>
<p>Nitekim yine imparatorluk mücadelesinde bulunan Nikephoros Bryennios da onların yardımıyla mağlup ve esir edilmişti. Bundan sonra Kutalmışoğulları Boğazlara yakın bölgelerde yerleşmişler, böylece İzmit ve çevresi Selçuk­luların eline geçmişti.</p>
<p>İşte tam bu sırada mahiyeti hâlâ yeterli derecede açıklanmamış olan Önemli bir olay oldu. Sultan Melikşâh Anadolu’daki bu duruma müdahale etti. Sultan’ın, Kutalmışoğulları’nın Anadolu’da yerleşmekte oluşlarını dik­katle takip ettiği anlaşılıyor. Amcası Kavurd’un saltanatının ilk yılında ayak­lanmasından ve öldürülmesinden (1073) sonra onun sıkı bir merkeziyetçi devlet siyaseti izlediği muhakkaktı. Ancak bu merkeziyetçi idareye karşı iki yönde, Suriye ve Anadolu’da gelişmeler olmakta idi. Suriye’de Atsız fazlaca kuvvetlenince Sultan Melikşâh kardeşi Tutuş’u oraya göndermişti. Atsız’ın Tutuş tarafından ortadan kaldırılmasıyla Suriye bu suretle itaat altına almı­yordu (1079). Sultan Melikşâh aynı şekilde Anadolu’yu kendi idaresi ve itaati altına almak için harekete geçmiş ve buraya Emir Porsuk’u göndermiş olmalı­dır. Emîr Porsuk yapılan bir savaşta (veya savaş yerine Mansûr ile yaptığı teke tek vuruşmada) Mansûr’u öldürmüş, fakat başkaca bir netice elde edemeye­rek geri dönmek zorunda kalmıştı.</p>
<p>Ağabeyinin ne şekilde olursa olsun ortadan kalkmasından sonra Süley­man-şâh bir müddet daha Bizans ile işbirliğinde bulundu. Emîr Porsuk’un ona karşı bir şey yapamamış olmasında belki de Bizans’ın desteğini görmüş olması da rol oynamıştır. Süleymanşâh’ın durumunun bundan sonra da kuv­vetlendiği anlaşılıyor. 1079-1080 yıllarında Türk fetihleri Marmara ve Kara­deniz sahillerine kadar uzanmış, bir taraftan da Adalar (Ege) denizi kıyılarına ulaşmıştı. Ancak Bizans’ta taht aşığı kumandanların bir türlü sonu gelmiyor­du. Nitekim 1080 yılı sonlarında bu kez Nikephoros Melissenos Süleyman-şâh ile anlaşarak imparatorluğunu ilan etti. Bu şahıs Türk kuvvetlerinin yar­dımı ile İznik (Nikaia) şehrini karargâh edinerek İstanbul üzerine yürümeye hazırlandı. Artık imparatorluğunu ilan etmek sırasının kendisine geldiğini düşünen Aleksios Komenos bu sefer tarafsız kaldı. Aleksios aynı zamanda eniştesi olan Melissenos’u Sezarlık vaadiyle uyuttu ve hile ile İstanbul&#8217;a gire­rek kolayca imparatorluğu elde etti (4 Nisan 1081). N. Melissenos’un bu su­retle kenarda kalması neticesinde Süleyman-şâh, gerek İznik ve gerekse onun tarafından muhafaza edilmeleri için garnizonlar yerleştirmek üzere, Türklere teslim edilen kaleleri bir daha terk etmeyerek İznik’te yerleşti. Bu suretle İznik muhtemelen 1080 yılı sonlarında Türkiye Selçuklu Devleti’nin merkezi oluyordu.</p>
<p>Aleksios’un tahta geçmesi Süleyman-şâh’ı Bizans&#8217;a karşı daha serbest ve kaygısız davranmaya sevk etti, yeni İmparator ile hiç olmazsa önceden bir ittifak mevcut değildi. Bu sebeple Türkler artık Boğaziçi sahillerine kadar iler­lediler, buradan geçen gemilerden haraç almak üzere karakollar tesis ettiler. Bütün Bithynia bölgesi (Anadolu&#8217;nun kuzeybatı bölgesi, başlıca şehirleri İz­mit, Bursa ve İznik’tir) şehirleri ister istemez Türklere teslim olmuşlardı. İm­parator Aleksios önce İstanbul şehrine serbest bir nefes aldırmak maksadıyla küçük gemilerle Boğaz sahilinde bulunan Türk karargâhlarına korsan baskın­lar tertip etti ve bunları geri çekilmeye zorladı. Ancak Aleksios’un Balkanlar­daki durumu hiç de iyi değildi. O Balkanlardaki Peçenek ve Norman tehlike­sini ortadan kaldırmak maksadıyla Süleyman-şâh ile anlaşmayı tercih etti. O Süleyman-şâh’a hediye nâmı altında muayyen bir yıllık haraç vermek suretiy­le barış istiyordu. İki taraf arasında varılan anlaşmaya göre; Türkler bugünkü Maltepe&#8217;de Dragos tepesinin batısından İzmit Körfezine dökülen küçük Drakon çayına kadar olan hattı Bizans ile hudut kabul ettiler (1081). Süleyman-şâh’ın bu münasebetle Bizans İmparatoru’na batıdaki düşmanlarına karşı savaşlarında yardımcı kuvvetler göndermeyi taahhüt ettiği anlaşılmaktadır. Böylece batıda sınırlarını hemen hemen İstanbul civarına kadar uzatmış bu­lunan Süleyman-şâh Anadolu’nun iç taraflarında muhtelif Türkmen kütlele­rinin harekâtına müdahale etmek, bilhassa başşehirleri İstanbul ile irtibatları kesilmiş, güney ve güneydoğu şehirleri ile uğraşmak için serbest kalmış bu­lunuyordu. Nitekim Süleyman-şâh gözlerini Güneydoğu Anadolu’ya çeviri­yordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Süleyman-şâh’ın Fetihleri</strong></p>
<p>Süleyman-şâh, İmparator Aleksios ile yaptığı (1081) anlaşmasından sonra bir taraftan muhtelif kumandanlar vasıtasıyla, tafsilatı pek belli olma­yan fetih hareketlerine devam ederek Anadolu’nun kuzeyinde hâlâ Bizans’ın elinde bulunan bazı kaleleri zapt ettirirken, bir taraftan da kendisi güneye doğru yürüdü ve Tarsus’u muhasara ederek aldı (1082). Bunu takip eden yıl içinde (1083) Türkiye Selçuklu hükümdarının başta Adana, Misis (Mamistra) ve Anazarbos olmak üzere hemen bütün Kilikya sahasını fethettiği görülmek­tedir. Bu suretle Ermeni Philaretos’un, Toroslardan Urfa’ya kadar kurmuş ol­duğu hâkimiyetin batı kısmı Selçukluların eline geçmiş bulunuyordu. Bundan sonra sıra Antakya’ya geldi. Çok eski devirlerden beri Suriye&#8217;nin en mühim şehri ve merkezi olmuş bulunan bu büyük şehre gözünü diken sadece Süleyman-şâh değildi. Halep’i ele geçirmiş bulunan Ukaylîlerden Şerefüddevle Müslim b. Kureyş ve Suriye Selçuklu meliki Tutuş da Antakya’nın fethini hedef edinmiş idiler. Bu bakımdan Antakya’yı feth etmek için büyük hazırlıkların yanı sıra Müslim b. Kureyş ile Tutuş’u da unutmamak gerekiyordu. Bu sebeple Süleyman-şâh’ın Kilikya’yı ele geçirdikten sonra İznik&#8217;e dönerek kendisi güneyde meşgul ola­cağı sırada devletin öteki kısımlarını emniyete almak hususunu düşündüğü anlaşılıyordu. Nitekim o, emîrlerinin en kıymetlisi Ebu’l-Kasım’ı İznik’te ken­disine vekâlet etmek üzere bırakırken, bir taraftan da Anadolu’nun Selçuk­lulara tabi olan bölgelerine ayrı ayrı valiler göndermiş olmalıdır. Süleymân-şâh Antakya üzerine hareket ederken, Philaretos&#8217;a hududu bulunan Türk beyleri de aşağı yukarı aynı zamanda onun topraklarına yürümüşler, böylece Süleyman-şâh’ın karşısına büyük kuvvetler ile çıkmasına engel olmuşlardı. Bu anda Emîr Danişmend’in Ermeni Gabriel&#8217;in hüküm sürdüğü Malatya’yı muhasaraya giriştiği (1085) ve Emîr Buldacı’nın yukarı Ceyhan bölgesini El­bistan ve civarını zapt ettiği görülmektedir.</p>
<p>1084 yılı içinde Philaretos’un Urfa’ya kumandan olarak bıraktığı oğlu Bar­sam ile arası açılmıştı. Babası tarafından tutuklanan ve Antakya Kalesi’nde hap­sedilen Barsam, rivayete göre, Antakya şehrinin şahnesi olan İsmail adında bir müslüman ile anlaşarak babası aleyhine onunla birleşmiş ve Philaretos’un bir düğün münasebetiyle şehirde bulunmamasından yararlanarak hapisten kaç­mış ve İznik’e gitmişti. Barsam burada Süleyman-şâh ile Antakya’nın kendisine teslimi hususunda anlaştı. Bunun üzerine Süleyman-şâh beraberinde az sayı­da kuvvet bulunduğu halde süratle Antakya’ya doğru hareket etti. Netice olarak Antakya 13 Aralık 1084’te Süleyman-şâh tarafından fethedildi. Şehre Müslüman Şahne İsmail’in yardımı ile gizlice giren Selçuklu kuvvetleri büyük bir mukave­metle karşılaşmamışlar ve bu sebeple yerli halka kötü muamelede bulunma­mışlardır. Ancak Philaretos’un kuvvetlerinden bir kısmı iç kaleye sığındı. Bu se­beple şehrin iç kalesinin bir ay daha mukavemet ettikten sonra 12 Ocak 1085&#8217;te Süleyman-şâh’a teslim &#8216;olduğu anlaşılmaktadır. Getirdiği az sayıdaki kuvvet­leri, fetihten sonra, yetişen öteki birliklerle takviye eden Süleyman-şâh ayrıca Aymtab, Hârim, Tell-bâşir, Ra’ban, İskenderun ve Süveydiye (Samandağ)’yi de işgal etmişti. Bunun üzerine rivayete göre Philaretos, Büyük Selçuklu sultam Melikşâh’ın yanma giderek Müslümanlığı kabul etmiş ve kendisine tevcih olu­nan Maraş’a gelerek burada 1090 yılından önce ölmüştür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Süleyman-şâh’ın Ölümü</strong></p>
<p>Ancak Süleyman-şâh’ın Antakya şehrini almakla, hem Şerefüddevle Müslim hem de Melik Tutuş ile mücadele etmesi mukadderdi. Nitekim mü­cadelenin ilk safhası Şerefüddevle ile oldu. Halep emîri daha önce Antakya üzerine yürümüşse de, şehrin muazzam surları karşısında bir şey yapama­yarak geri çekilmişti. Bundan sonra Philaretos ile bir anlaşma yapan Şere­füddevle Müslim ondan yıllık muayyen bir cizye almakta idi. Bu gelir kay­nağını kaybetmek istemeyen Şerefüddevle, Süleyman-şâh&#8217;a haber gönde­rerek Philaretos’un ödediği cizyeyi göndermesini istedi. Bu tabiatıyla olacak şey değildi, müslüman bir şehirden ve hükümdanndan cizye istenemezdi. Süleyman-şâh onun bu istediğini reddedince iki taraf arasında savaş zorunlu oldu. Şerefüddevle ile Süleyman-şâh’ın savaşçıları karşılıklı birbirinin arazisini yağmalamaya başladılar. Nihayet 24 Safer 478/20 Haziran 1085’te iki taraf Halep ile Antakya arasında Kurzâhil mevkiinde karşılaştılar. Bu savaşa Şerefüddevle ile başlayan Çubuk Bey ve idaresindeki Türkmenler Süleyman-şâh’ın tarafına geçtiler. Bu sebele Şerefüddevle bozguna uğraya­rak öldürüldü. Süleyman-şâh buradan Halep üzerine yürüyerek şehri kuşattı ve Şerefüddevle’yi de bu şehrin kapısı önüne gömdürdü. Antakya&#8217;nın zaptından sonra Şerefüddevle&#8217;nin ortadan kaldırılması ve Halep’in kuşatılması artık Süleyman-şâh ile Büyük Selçuklular arasındaki mücadeleyi ön plana ge­çirmişti. Şerefüddevle’nin Halep’te bıraktığı Emir Şerîf Ebû Ali Haşan Halep’i savunurken, bir taraftan da hem Sultan Melikşâh’a hem de Melik Tutuş&#8217;a mektup yazmış ve şehri teslim almak üzere ya bizzat gelmelerini, yahud ken­dilerini kurtarmak üzere büyük bir ordu göndermelerini istemişti. Bu sırada Süleyman-şâh Şeyzer, Kefertab ve Maarretünnuman kalelerini ele geçirmişti. O, Kınnesrin’i de kuşatıp aldıktan sonra bütün kuvvetleriyle Halep önünde toplandığı sırada Tutuş’un harekete geçtiği haber alındı. Artuk Bey de bu sı­rada Tutuş’un yanında bulunuyordu. Onun kuvvetleriyle takviye edilmiş olan Tutuş Halep’e üç mil uzaklıkta bulunan Ayn Seylem mevkiinde 18 Safer 479/4 Haziran 1086’da Süleyman-şâh’ın ordusu ile savaşa tutuştu. İki Türk ordusu arasındaki bu savaşın neticesini yine Çubuk Bey ve Türkmenler tayin ettiler. Bunlar bu sefer Süleyman-şâh’tan ayrılıp Tutuş tarafına geçtiler. Süleyman- şâh savaşı kaybettiğini görünce intihar etti.</p>
<p>Anadolu&#8217;nun fethi, daha önceki fetih hareketlerinin hiçbiriyle mukaye­se edilemeyecek bir ölçüde dünya tarihini etkilemiştir. Türk milleti varlığını, emsalsiz tarihî gelişmesini ve ezelî bağımsızlığını bu fethe borçludur. Bu se­beple bizim için Süleyman-şâh’ın adı, tarihimizin öteki büyük şahsiyetleri­nin önünde, onların bayrakdân manasını taşımaktadır ve bundan sonra da taşımalıdır. Nitekim şu sözler büyük bir gerçeğin ifadesidir: “Süleyman-şâh Anadolu Türkleri’nin en büyük ve en muhterem babası, ”dır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Süleyman-şâh’ın Ölümünden Sonra Anadolu Olayları &#8211; Eb’ul-Kasım Hükümeti:</strong></p>
<p>Süleyman-şâh’ın ölümünden sonra, özellikle Anadolu&#8217;nun bazı ke­siminde, Marmara Denizi ve Adalar Denizi bölgesinde vuku bulan olaylar hakkında hemen hemen bütün bilgimizi Bizans tarihçisi Anna Komnena’ya borçlu bulunmaktayız. Onun eseri bilhassa kronolojik bakımdan çok karışık olmasına rağmen, Türkiye tarihinin aşağı yukarı kırk yıllık bir kısmı (1080- 1118) için tek kaynak olmak vasfını taşımaktadır.</p>
<p>Süleyman-şâh 1084 yılı Aralık ayı içinde Antakya’yı fetih için yola çı­karken İznik ve civarını Ebu’l-Kasım adında bir Türk beyine bırakmıştı. Antakya’nın zaptı sırasında Karategin adında bir Türk beyi Karadeniz kıyısında Sinop’u zapt etti (1085 başı). Burada bulunan külliyetli altın ile büyük­çe bir imparatorluk hâzinesi bu Türk beyinin eline geçti. Ancak Süleyman- şâh’ın Tutuş karşısında mağlup olarak intihar etmesinden sonra bu durum­dan istifade eden İmparator Aleksios’un Türklerin eline geçmiş olan Kara­deniz kenarındaki sahil şehirlerini geri almaya muvaffak olduğu anlaşılıyor. İmparator Aleksios, Sultan Melikşâh&#8217;ın gönderdiği Siaus (Çavuş veya belki de Siyavuş) şeklinde kaydolunan bir elçisini kandırarak kendi tarafına çek­meye muvaffak oldu. Nitekim Sinop’a giden Siaus, Melikşâh’ın mektubunu göstererek Karategin’i Sinop’u terk etmeye ve ele geçirdiği hâzineleri de İmparator’un adamlarına bırakmaya kandırdı. Böylece Sinop tekrar Bizans’a teslim olundu. Ancak durum her tarafta aynı değildi. Süleyman-şâh’ın ölüm haberi, onun muhtelif bölgelere tayin etmiş olduğu Türk beylerinin ba­ğımsız hareket etmelerine sebep oldu. Bunlardan hükümet merkezi olan İznik’i elinde bulundurduğu cihetle en nüfuzlusu olan Ebu’l-Kasım rivaye­te göre kendisini sultan ilan ettiği gibi, kardeşi Ebu&#8217;l-Gazî’ye de Kapadokya emirliğini bıraktı. Becerikli ve gayet haris bir kimse olan Ebu’l-Kasım bun­dan sonra Marmara sahillerine akınlar yaparak bütün Bithynia’yı yağmala­maya başladı. İmparator Aleksios bunun üzerine evvelce Süleyman-şâh’a uygulamış olduğu taktiğe müracaat ederek Türk akıncılarını sahilden geri sürdü ve Ebu’l-Kasım’ı barış istemeye zorladı. Ancak Ebul-Kasım anlaşma görüşmelerini devamlı olarak uzatmakta olduğundan İmparator nihayet İz­nik üzerine bir kuvvet göndermeye mecbur kaldı. Bu kuvvetin başına Türk asıllı Tatikios (Tetik ?)’u geçirmişti. Ayrıca Sultan Melikşâh’ın da İznik’i ita­at altına almak üzere Emîr Porsuk kumandasında elli bin kişilik bir kuvvet gönderdiği öğrenildi. Fakat Tatikios böyle bir kuvvetle başa çıkmayacağını düşünerek neticede İstanbul’a çekilmek zorunda kaldı.</p>
<p>Ebu’l-Kasım’ın bundan sonra da rahat durmadığı anlaşılıyor. Herhalde Porsuk, kuvvetleriyle henüz uzakta bulunuyor veyahut Ebul-Kasım onun gelişini başka bir şekilde yorumluyordu. Ebu’l-Kasım’ın bu kez de Marmara Denizi’nin güney sahilini ele geçirmek istediği görülüyor. Nitekim o küçük bir donanma kurmayı tasarladı ve bu maksatla sahilde bulunan Kios (Gem­lik) şehrini zapt ederek burada gemiler yaptırmaya başladı. Ancak Aleksios, bunun imparatorluk için yarattığı tehlikeyi kavrayarak derhal faaliyete geç­ti. Bütün donanmasını Manuel Butumites emrine vererek Ebu’l-Kasım’ın donanmasını yakmakla görevlendirdi, karadan da büyükçe bir kuvvetle Tatikios Türklerin üzerine sevk olundu. Her iki kuvvetin de üzerine gönde­rilmesinden endişelenen Ebu’l-Kasım üstün Bizans donanmasına karşı ko­yamayacağını düşünerek Kios’tan geri çekildi. M. Butumites süratle gelerek Ebu’l-Kasım’ın herhalde henüz kızakta bulunan gemilerini yaktı. Pek az son­ra da Tatikios kara yolundan yetişerek mevzi aldı. Ebu’l-Kasım&#8217;ın çekildiği (Halykai veya Kyparisson) mevkiinde Bizanslılar ile Türkler arasında on beş gün süreyle ufak tefek çarpışmalardan başka büyükçe bir savaş yapılmadı. Neticede Tatikios savaşa karar vermek zorunda kaldı. Savaş bir kısım Türk askerinin ölmesi, esir edilmesi, daha çoğunun ise bütün eşya ve teçhizatını bırakarak kaçması ile neticelendi. Ebu’l-Kasım güçlükle İznik’e ulaşabildi. Bütün bu olayların oluş şekli ve tarihi hakkında kesin bilgilere sahip değiliz. Ancak Bizans’taki başka olaylara bakarak Emir Porsuk’un gelişinin 1090 yılı sonlarında olması çok muhtemeldir.</p>
<p>Şu halde 1090 yılı ortalarında Ebu’l-Kasım Kios’ta mağlup olduktan sonra İznik’e çekilmişti. Ancak Emîr Porsuk’un Anadolu içinde bağımsız davranan muhtelif Türk beylerini itaata aldıktan sonra İznik’e yaklaşmakta olduğu bu sıralarda Aleksios, Ebu’l-Kasım’a haber göndererek onu İstanbul’a davet etti. Bizans İmparatoru anlaşıldığına göre İznik hâkimi Ebu’l-Kasım’a Porsuk’a karşı bir ittifak teklif ve bu münasebetle onu İstanbul&#8217;a davet etmişti. O bu arada bir taraftan da Türklerin elinde bulunan İzmit’i ele geçirmek istiyor­du. Ebu’l-Kasım İstanbul’da gayet iyi karşılandı, hemen her gün kendisine ziyafetler veriliyor, hipodromda şerefine at ve araba yarışları tertip olunuyor ve İstanbul’da ikamet müddeti birçok neden ile uzatılmaya çalışılıyordu. İki taraf arasında barış ve ittifak görüşmeleri yapıldığı esnada, İmparator Aleksi­os donanma kumandanı Eustathios Kymineianus’u yapı malzemesi, mimar­lar ve işçileri yüklediği gemileriyle İzmit’e yolladı. Bunlar İzmit müstahkem mevkiini kontrol altına alacak yeni bir kale inşa etmekle görevlendirilmişler­di. Kalenin inşası bittikten sonra Aleksios, Ebu’l-Kasım’a pek çok hediyeler ve bir de “Sebastos” ünvanı vererek onu İznik’e uğurladı. Ebu’l-Kasım olan biteni öğrendiği zaman kadere boyun eğmek zorunda kaldı. Çünkü bu sıra­da Emîr Porsuk artık İznik önünde görünmüştü ve Ebu’l-Kasım İmparator’un yardımına muhtaçtı.</p>
<p>Emîr Porsuk İznik’i üç ay muhasara etti. İmparator’un hareket şekline ve hilekârlığına çok içerlemiş bulunan Ebu’l-Kasım bu müddet içinde ken­di imkânları ile Porsuk’un kuvvetlerine karşı İznik’i korudu. Ancak sonunda yardım istemek için İmparator’a başvurmak zorunda kaldı. Bizans İmpara­toru bu sırada Peçeneklere karşı büyük bir ölüm kalım mücadelesi içinde idi. Onun bu cepheden ayıracak kuvveti yoktu, buna rağmen Ebu’l-Kasım’a yardım zorunluluğunu hissetti. Çünkü İznik Porsuk’un eline geçecek olursa burasını Büyük Selçuklu imparatorluğumdan kurtarıp almak elbette hemen hemen imkânsız bir şey olacaktı. Bunun için o yeniden bir hileye başvurdu. O pek küçük bir kuvveti bunlara imparatorluk sancakları, İmparator’un önün­de taşınması alışılmış olan süslü alametleri vermek suretiyle Ebu’l-Kasım’a yolladı. Bu yardım yoluyla Porsuk’u geri çekilmeye zorlamayı ve imkân hâsıl olursa İznik’i kendi adına zapt etmeyi umuyordu. Bu küçük Bizans kuvveti; muhtemelen deniz yönünden şehre girdi, imparator gâyesinin ilkine kolay­lıkla ulaştı. Bizanslılar surlar üzerine çıkıp imparatorluk sancaklarını ve im­paratorun alametlerini göstererek savaş naraları atmaya başlayınca; Porsuk, İmparator’un bizzat geldiği düşüncesiyle kuşatmayı kaldırmayı uygun bul­du. İznik bu suretle kuşatmadan kurtulunca, yardıma gelen kuvvetler, sayıları pek az olduğu ve Ebu’l-Kasım henüz tamamiyle kuvvetten düşmemiş bulun­duğu için, İmparator’un plânının ikinci safhasını gerçekleştiremeyeceklerini anlayarak geri dönmeyi tercih ettiler.</p>
<p>Emîr Porsuk&#8217;un başarısızlığı üzerine Büyük Sultan Melikşâh’ın İznik’in zaptından vazgeçmediğini ve buraya kıymetli kumandanlarından Urfa emîri Bozan&#8217;ı gönderdiğini görüyoruz. Anna Komnena bu münasebetle Melikşâh’ın kendisiyle ittifak etmek üzere, İmparator’a yeniden müracaat ettiğini kaydediyor. Neticede imparator Aleksios da Selçuklu Sultanının ya­nma bir elçi heyeti göndermiş, fakat bunlara verdiği talimatta müzakereleri uzatarak Melikşâh’ı oyalamalarını tembihlemişti. Ancak bu heyet daha yolda iken Melikşâh’ın ölüm haberini almış ve geri dönmüştü. Sultan Melikşâh’ın 19 Kasım 1092’de öldüğünün bilindiğine göre, Bizans elçi heyetinin buna yakın bir tarihte yola çıktığı kabul olunabilir. Bu durumda Bozan’ın İznik önüne gelişini de aynı yılın (1092) ortalarına ve hatta ikinci yarısına koymak herhalde hatalı olmayacaktır.</p>
<p>Öte taraftan Emîr Bozan İznik önüne geldi, şehri hücumla zapt etmek için birbiri arkasına yaptığı teşebbüsler, Ebu’l-Kasım&#8217;ın şiddetli müdafaası ve İmparator’dan istediği yardımı elde etmesi sayesinde bir türlü netice verme­di. imparator bu sırada Peçenekleri Kumanların yardımı ile imha etmiş oldu­ğu için biraz olsun ferahlamış bulunuyordu. Bizans Levunion galibiyetinden (29 Nisan 1091)15 sonra sadece İzmir hâkimi Çaka (Çakan) Bey’le uğraşmak zorunda idi. Bozan bu şekilde İznik’i zapt edemeyeceğini anlayınca muhasarayı kaldırarak karargâhını Lopadion (Ulubat) yanında bulunan Lampe Ir­mağı kenarına nakletti.</p>
<p>Ebu’l-Kasım’ın bu sıralarda artık bağımsız hükümet sürmek imkânının yok olduğunu fark ettiği anlaşılmaktadır. Her halde İmparator’un kendisine ne maksatla yardım ettiğini anlamış olacaktır. Belki de İmparator ile Melikşâh arasında bir anlaşma yapılacağını da haber almıştı. Bu sebeple o, doğrudan doğruya Büyük Sultan’a müracaatla İznik bölgesinde onun valisi sıfatıyla tas­dik edilmeyi ümit ederek büyük hediyeler hazırladı ve kardeşi Ebu’l-Gazî&#8217;yi İznik’te yerine vekil bıraktıktan sonra İsfahan’a doğru yola çıktı. Anna Komnena, onun on beş katır yükü altın ile Sultan’ın yanına gittiğini kaydetmek­tedir. Ancak Ebu’l-Kasım bütün rica ve ısrarlara rağmen Melikşâh tarafından huzura kabul edilmemiş ve kendisine Anadolu işinde tam yetki verilmiş olan Bozan ile anlaşması bildirilmiştir. Bu şekilde arzusuna ulaşamayan Ebu’l- Kasım uzun bir süre bekledikten ve ıstırap çektikten sonra Bozan’ı bulmak için harekete geçti. Ancak yolda Bozan’ın gönderdiği iki yüz kişilik bir müf­reze tarafından yakalanarak kendi yayının kirişi ile boğdurulmuştur. Anna Komnena’ya göre, bu iş Bozan’ın değil Sultan’ın verdiği emirler ile olmuştur. Bu olayın Melikşâh’ın Bağdat’a gitmek üzere hareketinden pek kısa bir süre önce ceryan ettiği tahmin olunabilir (muhtemelen Eylül-Ekim 1092).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Erdoğan Merçil &#8211; Müslüman Türk Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/">Türkiye Selçukluları -Kuruluş Devri-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
