<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Nizam-ı Alem | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/nizam-i-alem/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 28 May 2019 14:15:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Nizam-ı Alem | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Osmanlı Nizam-ı âlem Davası ve Bugünkü Süküt</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-nizam-i-alem-davasi-ve-bugunku-sukut/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-nizam-i-alem-davasi-ve-bugunku-sukut/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Dec 2018 14:04:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Nizam-ı Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı cihân hâkimiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Nizam-ı âlem Davası ve Bugünkü Süküt]]></category>
		<category><![CDATA[Türk İslâm mefküresi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20856</guid>

					<description><![CDATA[<p>Atalarımız millî mefküre ile İslâmî kaynaştırdıkça tarihte görülmemiş bir kudret ve hayatiyet kazanmışlardı. Adalet ve insanlık duygularına dayanan bu mefküre, cihân hâkimiyeti dâvâsı halinde yükselmiş, Osmanlı devrinde en mükemmel dereceye erişmişti. Üç kıt’ada ve eski medeniyet ülkelerinde kurulan imparatorlukta bu hâkimiyet “Nizâm-ı âlem&#8217; adım alıyordu. Milletin ve devletin mevcudiyeti hikmetini teşkil ediyordu. Bu sebeple bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-nizam-i-alem-davasi-ve-bugunku-sukut/">Osmanlı Nizam-ı âlem Davası ve Bugünkü Süküt</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/osmanli-sancagi.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-20857 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/osmanli-sancagi-300x196.jpg" alt="" width="311" height="203" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kpss-osmanli-tarih-notlari.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22303 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kpss-osmanli-tarih-notlari.jpg" alt="" width="524" height="265" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kpss-osmanli-tarih-notlari.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kpss-osmanli-tarih-notlari-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kpss-osmanli-tarih-notlari-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 524px) 100vw, 524px" /></a>Atalarımız millî mefküre ile İslâmî kaynaştırdıkça tarihte görülmemiş bir kudret ve hayatiyet kazanmışlardı. Adalet ve insanlık duygularına dayanan bu mefküre, cihân hâkimiyeti dâvâsı halinde yükselmiş, Osmanlı devrinde en mükemmel dereceye erişmişti. Üç kıt’ada ve eski medeniyet ülkelerinde kurulan imparatorlukta bu hâkimiyet “Nizâm-ı âlem&#8217; adım alıyordu. Milletin ve devletin mevcudiyeti hikmetini teşkil ediyordu. Bu sebeple bu mefküre ile birlikte devlet mukaddes idi. Uğrunda hayat, evlât ve her şeyin feda edilmesi gerekirdi. Tarihimizi dolduran kahramanlık destanları, milletimize mahsus olan kanun ve nizâm şuuru bu inancın tabiî bir neticesi idi.</p>
<p>Osmanlıların yücelttiği cihan hâkimiyeti mefküresi, imparatorluğun geniş hudutları içinde yaşayan bütün ırk, millet, din, mezhep ve kültürlere hak ve hürriyet bahşederek dünyaya bir “Nizâm-ı âlem” örneği getirmişti. Zîrâ bu Türk nizâmı bütün eski imparatorluklardan farklı ve üstün olarak hiçbir millet, sınıf, zümre ve bizzat hanedana imtiyaz tanımıyor ve menfaat getirmiyordu. Nitekim Tanzimat’a kadar hânedanın ve pâdişâhların da hususi mülkü yoktu ve her şey devlete ait (mirî) idi. Devlet bütün millet ve sınıflara adalet, içtimaî ahenk ve insanlık duyguları getiriyor; barış, nizâm ve huzurun vasıtası oluyordu.</p>
<p>Bu hüviyeti ile Osmanlı cihân hâkimiyeti veya Nizâm-ı âlem dâvâsı yeryüzünde ilâhî nizâm ve adaletin gerçekleşmesinden başka bir şey değildi. Mevlânâ Celâleddin, Yunus Emre ile en yüksek mânâ kazanan ve tarikatlara hâkim olan insanlık ideali, imparatorluğun manevî temeli olmuş ve onun cihanşumul kudret ve hayatiyetini sağlamıştı. Türklerin, Hz. Peygamberin hâdisleri, evliyanın keşif ve kerâmetleri ile tebcil edilmesi daima bu ideali kuvvetlendirmiştir. Hattâ büyük velî Akşemseddin “Beldetün tayyibetün” âyetinin, (1453) tarihi ile İstanbul fethini gösterdiğini Fâtih Sultan Mehmet’e müjdelemekle bu tebcilin Kur’ân, yâni İlâhî emrin icabı bulunduğunu meydana koymuştur.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu, şeriata ve kendi kanunlarına dayanan bir milletler câmiası olup kuvvetini Türk İslâm mefküresinden alıyor; adâlet, insanlık ve barış onun “Nizâm-ı âlem” dâvâsının esasını teşkil ediyordu. Osmanlı imparatorluğu, bugün beşeriyete sulh getirmek isteyen, fakat materyalist dünyada bir türlü müessir olamayan Birleşmiş Milletler ideal ve teşkilâtından daha üstün ve gerçek bir siyasî ve içtimaî nizâmı temsil ediyordu.</p>
<p>İçtimaî adâletten uzak kalmış hilâfet ve Selçuklu İmparatorlukları da onunla kıyaslanamaz ve tarihte misline rastlanamaz. İmparatorluğun bu yüksek vasıfları artık ilim âlemince kabul edilmiştir. Bununla beraber Osmanlı, cihad ve “Nizâm-ı âlem” dâvâsını anlaya_mayan ve taassuptan kurtularnayanlara, hâlâ bu cihanşumul devleti ve nizâmını barbarlık sayanlara rastlanmaktadır. Fakat asıl garibi bu iftiraların Türk aydın ve siyasileri arasında revaç bulmasıdır. Gerçekten kültür ve mefküre kaynaklarının kurutulması neticesinde milli ruh ve şuurdan mahrum cüceler, yücelere saldırmaya yeltenmiş, en muhteşem tarihe ve ecdada karşı nankörlük ve terbiyesizlikler mubah sayılmıştır.</p>
<p>İslâm ve Hristiyan iki din ve medeniyet veya iki dünya nizâmı arasında sekiz asır süren mücadele cihan padişahı Kânuni devrinde nihai bir hesaplaşma mahiyetini alıyordu.</p>
<p>Muhteşem Süleyman orduları ile karadan Orta Avrupa&#8217;ya ve Almanya içlerine doğru ilerlerken Akdeniz’e hâkim Türk donanmaları da sahillerden Hristiyan dünyasını bir kıskaç içine alıyor; Haçlı taarruz merkezlerini susturmak istiyordu. Arapların XI. asırda bu denizde kaybettikleri hâkimiyet XVI. asırda Türklerin eline geçince Frenkler şimdi okyanuslarda üstünlügü muhafazaya çalışıyorlardı. Osmanlılar Basra Körfezi&#8217;nde ve Kızıldeniz&#8217;de üsler kurarak cihadı Hint Okyanusunda ve Uzak Şark sularında da yürütmek istiyorlardı. Fakat iç denizler dışında girişilen teşebbüsler başarılamamış, Avrupalıların bir kaç asırlık denizciliği Okyanuslarda hâkim kalmıştır. Nitekim Osmanlı mütefekkirleri XVI. ve XVII. asırlarda, Türk-İslâm dünyasının arkadan satılmakta olduğunu, bunun siyasî ve İktisadî tehlikelerini görmüşler; tedbir alınması lüzumunu belirtmişlerdir. Lâkin ne Süveyş ve Don-Volga kanalını açmak teşebbüsleri başarılabilmiş; ne de Akdeniz artık bir Türk gölü kalabilmiştir.</p>
<p>Bununla beraber Kanunî’ye gelen Alman İmparatorunun elçisi Busbecq iki dünyaya ait kuvvetleri mukayese ederken nihaî zaferin Türklerde olacagı hükmünü verir ve bu neticeyi düşündükçe titrediğini de belirtir. Fakat İslâm medeniyeti son sözünü söylemiş, ondan aldıgı aşılarla bir Avrupa medeniyeti yükselmeye başlamış; Osmanlılar dışında diğer Türk ve Müslüman milletleri de zaten derin bir uykuya dalmıştı. Mezhep ayrılıgı ve taassubu ile İran’a hâkim Şiî Safeviler de Osmanlılara daima çelme takarak onların nihâi zaferlerine engel oluyorlardı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu yalnız kalmış ve XVII. asırda husule gelen kuvvet müvazenesi müteakip asırlarda artık Türklerin aleyhinde bozulmuştur.</p>
<p>Osmanlı Nizam-ı Alem dâvası, nazariyatı ve tatbikatı ile insanlığın hayran oldugu,bu hüviyeti ile bir çok halkları cezbettiği ve asırlarca süren hayatiyeti de buradan geldigi tarihi bir hakikattir. Bununla beraber,bu kısa izahat,ulu hakanların,kendi keyif ve cihangirlik gururları uğrunda Türk milletini diyâr diyar cephelere sürdükleri iddialarının bir ciddiyeti olmadığını göstermeye kâfidir.Onlar yalnız yüksek tabakanın ve ulemanın değil bütün Türk Islam âleminin düşünce ve duygularına tercüman olmuşlardı. Çünkü mefkureleri millî, İslâmî ve insanî idi. Nitekim askerler ve halk kitleleri arasında yaygın bulunan “Kızıl elma&#8221; ideali de bunu isbat eder.</p>
<p>Zaten Osmanlı padişahları, müslüman ve Hıistiyan. butün çağdaş hükümdarlardan farklı olarak, kendi N izâm-ı âlem kanun ve müesseselerine dayanarak saltanat sürüyor; bu suretle de milli mefküre ve irâdeyi temsil ediyorlardı. İhtiyar yaşlarında cihada çıkamayan Kanunî Zigetvar seferini umumî efkârm baskısı ile yapmaya mecbur kalmış ve ordugâhta hayata vedâ etmişti. Ulu hakanlar millî, İslâmî ve İnsani mefkürenin başı olduğu için millet vicdanında “Yedi Evliyâ” kudretinde mevki almışlardı.</p>
<p>Bu tarihî durumu, Marksistler bile keyfî idâre ve cihangirlik arzuları ile izah edemez. Osmanlı sultanları arasmda II. Mahmud ve II. Abdülhâmid mutlakiyetin temsilcisi olmuşlardır. Fakat şartların ağırlığı ve çöküntü göz önüne getirilince onlar mutlak idâreleri sayesinde millet ve devletin bekâsını sağlamağa imkân bulmuşlardı. Sultan Abdülhamid’in otuz üç yıl muhafaza ettiği imparatorluğun İttihatçılar idaresinde dokuz senede yok olması karşısında tarih âdil, fakat acı hükmünü vermiş; safsatalar iflâs etmiştir.</p>
<p>Millî şuur ve insanlık haysiyetini kaybetmiş cüceler yüce atalarımıza ve şanlı tarihimize küstahlıkta bulundukça Türkiye’nin utanç verici buhranlara düşmesi mukadder idi ve devam ettikçe de kurtulması imkânsızdır. Unutmayalım ki, Türk milleti henüz tarihî hasletlerini kaybetmemiş; asırlarca kullanılan “aslını inkâr eden haramzadedir” atasözü de canlılığını muhafaza etmiştir. Türkiye elbette ilmi tarih tenkitleri ile yükselecek, fakat bir avuç haramzâdenin millî vicdanı incitmesine ve yeni nesilleri ifsad etmesine müsamaha olunmayacaktır.</p>
<p>Prof.Dr.Osman Turan &#8211; Tarihi Akışın İçinde Din ve Medeniyet,s.52-58</p>
<p>Aldığım yer:Ali Can &#8211; Medeniyetimizin Öncülerinden 365 Fikir,syf.254,257</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-nizam-i-alem-davasi-ve-bugunku-sukut/">Osmanlı Nizam-ı âlem Davası ve Bugünkü Süküt</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-nizam-i-alem-davasi-ve-bugunku-sukut/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nizam-i Âlem &#8220;İnsan&#8221; demektir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nizam-i-alem-insan-demektir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nizam-i-alem-insan-demektir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 May 2015 17:35:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İhsan Fazlıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[İçtima-i Nizam]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Nizam-ı Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Nizam-i Âlem "İnsan" demektir]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasi ve İçtima-i Alem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6670</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hiç bir işaret, simge olarak bizatihi kendisini göstermez; belirli bir duruma, eyleme işaret eder. Her bir kavram da delalet ettiği nesneyi ortaya çıkarırken diğer tüm nesneleri örter. Tüm bunların nedeni ise işaret ve kavramlarla iş gören insanın nutkiyetidir [düşünen/konuşan bir canlı olmasıdır]. Bu gerekçeyle öncelikle kadim kültürümüzde kullanılan ve hala kullanılmaya devam eden &#8216;nizam-i âlem&#8217; [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nizam-i-alem-insan-demektir/">Nizam-i Âlem “İnsan” demektir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-23.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6671" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-23.jpg" alt="Nizam-i Âlem &quot;İnsan&quot; demektir" width="361" height="198" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-23.jpg 303w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-23-300x164.jpg 300w" sizes="(max-width: 361px) 100vw, 361px" /></a></p>
<p>Hiç bir işaret, simge olarak bizatihi kendisini göstermez; belirli bir duruma, eyleme işaret eder. Her bir kavram da delalet ettiği nesneyi ortaya çıkarırken diğer tüm nesneleri örter. Tüm bunların nedeni ise işaret ve kavramlarla iş gören insanın nutkiyetidir [düşünen/konuşan bir canlı olmasıdır].<br />
Bu gerekçeyle öncelikle kadim kültürümüzde kullanılan ve hala kullanılmaya devam eden &#8216;nizam-i âlem&#8217; terkibini oluşturan nizâm ile âlem terimlerini açıklamak; daha sonra da bu terkibin delalet ettiği muhtevayı belirlemek gerekir.</p>
<p>Nazm sözlükte, incileri bir ipe dizmek anlamına gelir. Terim olarak ise, bir şeyi/şeyleri aklın gerektirdiği, zorunlu kıldığı başka bir şeye delalet edecek şekilde tertip etmek demektir. Âlem&#8217;in sözlük anlamı bir şeyin kendisiyle bilindiği şeydir. Terim olarak ise ALLAH&#8217;dan başka herşeydir; öyle şeyler ki onları bilmek Allah&#8217;ın var-olanlarda tecelli eden isimlerini ve sıfatlarını bilmeye götürür. Ancak nizam-i âlem terkibinde kullanılan âlem, yalnızca Allah&#8217;ın tecelligahı olan maddî âlem anlamına gelmez. Aynı zamanda varlığı ilkece insanın nutkiyetinden kaynaklanan &#8216;sosyal gerçeklik&#8217; [ictimaî âlem] anlamına gelir.</p>
<p>Öyle ise elimizde iki âlem ve iki nizam var. Birincisi maddî âlem ve bunun düzeni; ikincisi ise sosyal gerçeklik ve bunun düzeni. Maddî âlemin nizamı &#8216;ilahî&#8217; bir içeriği sahip olmasına karşın insan aklının idrak edebileceği şekilde tertip edilmiştir; ve bir bütün olarak Allah&#8217;a delâlet eder. Sosyal gerçeklik de köklerini insan nutkiyetinde bulduğundan akla uygundur; ve bir bütün olarak insana delâlet eder; başka bir deyişle bu anlamdaki nizam-i âlem bizatihi insandır.</p>
<p>Dikkat edilmesi gereken noktanın bir defa daha vurgulanması gerekir ise her iki nizam-ı âlemde ortak olan özellik &#8216;akla uygun&#8217; ve dolayısıyla insan tarafından &#8216;idrak edilebilir&#8217; olmalarıdır. Başka bir deyişle maddî âlemin nizamına ilişkin &#8216;kurallar&#8217; Allah tarafından konmuştur ve bizatihi maddî âleme içkindir. Ancak bu kurallar maddî âlem üzerinde tefekkür eden insan tarafından -nutkiyetteki ortaklık nedeniyle- tespit edilebilir, idrak edilebilir. Fakat bu idrak de en nihayetinde insanın nutkiyetinin, dolayısıyla değer dünyasının imkanlarıyla sınırlıdır ve anlamını değer dünyasından devşirir. Sosyal gerçeklik [ictimaî nizam] ise -şeklî olarak her ne kadar maddî dünyanın imkanlarıyla sınırlı olsa da- insan tarafından inşa edildiğinden, sürekliliği de insana bağlıdır. Başka bir deyişle sosyal gerçeklik insanın nutkiyetinin ve köklerini bu nutkiyette bulan değer dünyasının cisimleşmiş hali olduğundan maddî dünyayı da belirler, anlamlandırır.</p>
<p>Şimdiye kadar söylenenleri başka ifadelerle dile getirmeye çalışalım. Sosyal bir gerçeklik olarak ictimaî nizam anlamında bir âlem vardır ve bu âlem varlığını insanın eylemlerinde bulur. Yani insanın nutkiyetinden kaynaklanan eylemleri aile, devlet vb. şekillerde cisimleşerek, insanın dışında, maddî gerçeklik kazanır. Bu gerçeklik bazı ilkelere göre inşa edilir ve bu ilkelere göre yürürse &#8216;nizam&#8217;ını korur; yürümez ise bozulur. Kısaca nizamın devam etmesi insanların eylemlerine bağlıdır. Çünkü nizam verili değildir; insan gayretiyle kurulur, elde edilir; dolayısıyla devamı da yine insanın gayretine bağlıdır. Bu açıdan nizamın tesisi ve devamı insanın imkanlarıyla sınırlıdır. Öte yandan bu âlemin varlığının insanın eylemlerine bağlı olması insanı özgür ve sorumlu bir varlık kılar. Çünkü insan nizam-i âlemi oluşturur; bu nizam içerisinde hayat sürer ve bu nizamın sürdürülebilmesi yine insanın eylemlerine bağlı kalır.</p>
<p>Bundan dolayı tab&#8217;an medeni olan insanın toplum içerisinde kendisine en uygun işi üstlenerek yerine getirmesi kurulan nizamın devamı için elzemdir.Bu noktada şöyle bir soru sorulabilir: Sosyal gerçeklik olarak nizam-i âlem ne tür ilkelere göre inşa edilir? Her şeyden önce sosyal gerçekliğin inşasında insanın hayvaniyet [canlılık] yanı nutkiyetine bağlı olarak şekillenir. İnsanî eylemler ahlaki ilkelerini ise mensup olduğu dünya görüşünden [köklerini nutkiyette bulan dinlerden ve ideolojilerden] alır. Dolayısıyla bir sosyal düzen kendisine göre kurulduğu, maddi bir gerçeklik kazandığı dünya görüşünün ahlakî ilkelerine göre biçimlenir. Eylemler bu ilkelere dayanırsa nizam sürer, dayanmaz ise yıkılır. Din ile ideolojiler [dinleşmiş beşerî görüşler] insana hayatın anlamına ilişkin ve bütüne yönelik küllî kavramsal bir çanak verirler.</p>
<p>Selçuklu-Osmanlı çizgisinde seyreden kadim felsefe-bilim anlayışımızda bir siyasî ve ictimaî yapı olarak nizam-i âlem, insanın dışında, kendi başına var-olan bir yapı değildir; tersine beşerîdir. Bu yapının kendisine göre kurulduğu temel ilkeler kaynağını, dolayısıyla meşruiyetini belirli kişilerin ya da sınıfların gücünden değil, bizzatihi haber-i sadıktan alır. Buna göre dinî (teolojik) bağlarını kaybeden bir nizam-i âlem anlayışı, zamanla ahlakî ilkelerini de kaybedeceğinden yeryüzünde nizamı tesis eden değil yokeden bir tavır kazanır; böyle bir tavır saadeti değil şekaveti hakim kılar. Bu çerçevede nizam-i âlemi yalnızca &#8216;cihan hakimiyeti&#8217; olarak anlamak doğru değildir. Çünkü amaç cihana eldeki kurallara uygun &#8216;bilgi&#8217; ve &#8216;adalet&#8217;e dayanan bir düzen kazandırmaktır.</p>
<p>Bilgi ve adaletin hakim olduğu [nizam] bir âlemde ise insan saadeti yakalayacaktır. Çünkü mülk, &#8216;küfr&#8217; üzere baki kalır; &#8216;zülm&#8217; üzre baki kalmaz; ancak her iki halde de temelinde bilginin olmadığı, seyrinde bilginin bulunmadığı aleme nizam uğramaz.Öte yandan nizam-i âlem insanların eylemlerinin cisimleşmiş hali olduğundan, beşerî olduğundan eskir, değişir, başkalaşır, gelişir, yenilenir. Ancak nizamın metafizik ve ahlakî ilkeleri esas itibariyle vahye dayandığıdan sabittir. Devlet bu nizamın devamı için, yine insanların kurduğu [mülk ü millet], ancak olmaz-ise-olmaz bir şarttır ve bizatihi hem insanın tabiatının medeni olmasından hem de dininin ya da dinleşmiş ideolojinin içeriğinden kaynaklanır [din ü devlet]. Bu anlamda tarihte nizam-i âlem, &#8216;devletin birliği&#8217; olarak da anlaşılmıştır.Selçuklu-Osmanlı çizgisinde nizam-i âlemin sahih bir şekilde kurulması ve sürdürülmesi, düşünürler [hukema], bilginler [ulema] ve ariflerin [urefa] vazifelerini yerine getirmesiyle mümkündür. Çünkü müslüman bir insanın içerisinde yaşadığı nizam-i âlemin ilkeleri &#8216;Kitab ile Sünnet&#8217;le verilmiş; sürdürülmesi ise hukukla sağlanmıştır.</p>
<p>Öte yandan bilgi ve adalete dayanan bir düzen ancak bu üçlünün gayretleriyle mümkündür. Elbette bir bütün olarak nizamın ahvali ile bu nizamı kuran ve sürdüren insanların ahvali arasında karşılıklı bağlar vardır. Çünkü nizamdaki değişiklikler insana, insandaki değişiklikler de nizama tesir ederek değişime ve hatta dönüşüme neden olabilirler. Nitekim Akhisarlı Hasan Kâfî&#8217;nin işaret ettiği üzere nizam-i âlemin dört unsuru vardır: Yöneticiler, bilginler, çiftçiler ve tüccarlar. Bu dört unsurun varlığı şart olduğu gibi aralarında bir uyum olması da sağlıklı iş görmeleri açısından elzemdir. Uyum hiç şüphesiz her bir unsurun kendilerini aşan, nizamın dayandığı ahlakî ilkelere uymasıyla sağlanır.Kadim kültürümüzde yalnızca maddî alem üzerinde sosyal bir gerçeklik olarak ictimaî bir nizam kurmak yeterli değildir; bizatihi ilahî nizama uygun yaşamak da önemlidir.</p>
<p>İlahî nizam büyük alemde [makro kosmos] sunnetullah [tabiat], küçük alem olan insanda [mikro kosmos] da fıtrat [tab&#8217;] olarak tecessüm etmiştir. Böyle bir ilke hem çevreyi, doğayı tahrip etmeyi hem de insanın fıtratını tahrif etmeyi engeller. Bu açıdan nizam-i âlem için yalnızca &#8216;bilmek&#8217; yetmez, &#8216;eylemek&#8217; de gerekir. Çünkü &#8216;eylemek&#8217; hem bir bilgi kaynağıdır [dolayısıyla bilmeyi artırır] hem de bir bilme tarzıdır. Başka bir deyişle yalnızca eyleyenler bilirler; bilenler de eylerler.</p>
<p>İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nizam-i-alem-insan-demektir/">Nizam-i Âlem “İnsan” demektir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nizam-i-alem-insan-demektir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
