<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Nisyan | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/nisyan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 16 Oct 2019 15:04:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Nisyan | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Akılla Tutmak-Akılda Tutmak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/akilla-tutmak-akilda-tutmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/akilla-tutmak-akilda-tutmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Oct 2019 15:04:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Ahdi]]></category>
		<category><![CDATA[ahdinde durma]]></category>
		<category><![CDATA[Akılla Tutmak-Akılda Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[Algı]]></category>
		<category><![CDATA[Azim]]></category>
		<category><![CDATA[Bela]]></category>
		<category><![CDATA[Bezm-i Elest]]></category>
		<category><![CDATA[hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[hatırlama]]></category>
		<category><![CDATA[masiva]]></category>
		<category><![CDATA[Nisyan]]></category>
		<category><![CDATA[Sözü Tutmak-Sözle Tutunmak]]></category>
		<category><![CDATA[unutma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23274</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazar: Özkan Öztürk* Bilmeye yönelik kavramlarımızı genellikle “el” analojisi üzerinden üretmişizdir. El, tutar, alır, kavrar, yakalar. Bir şeyi bilmek, genellikle yakalama eylemine benzetilmiş ve insanın anlama yetisine soyut bir el misyonu yüklenmiştir. El, epistemolojik iktidarın amblemi gibidir. Elin fiilleri, zihne de yüklem olmuştur hep. Birçok dilde yaygın bir analojidir bu. Nitekim “kavram” kelimesi kavramakla ilişkilidir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/akilla-tutmak-akilda-tutmak/">Akılla Tutmak-Akılda Tutmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><em><span class="s1"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-1.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23283 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-1-300x152.jpg" alt="" width="387" height="196" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-1-300x152.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-1.jpg 316w" sizes="(max-width: 387px) 100vw, 387px" /></a>Yazar: Özkan Öztürk*</span></em></p>
<p class="p2"><span class="s1">Bilmeye yönelik kavramlarımızı genellikle “el” analojisi üzerinden üretmişizdir. El, tutar, alır, kavrar, yakalar. Bir şeyi bilmek, genellikle yakalama eylemine benzetilmiş ve insanın anlama yetisine soyut bir el misyonu yüklenmiştir. El, epistemolojik iktidarın amblemi gibidir. Elin fiilleri, zihne de yüklem olmuştur hep. Birçok dilde yaygın bir analojidir bu. Nitekim “kavram” kelimesi kavramakla ilişkilidir. Zihin, el gibi kavrar, kavramları kavradıklarından oluşturur. Elin gibi alır ki buna “algı” denilmiştir. Algı, el gibi tutma fiilinin sürmesi, zihnin almaya devam etmesi ve bırakmamasıdır. “İdrak” kelimesi ise “peşinden koşarak tutup yakalamak” demektir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Zihnin bir konu hakkında yargı ve değerlendirmelerine “eleştirme” deriz ki elden geçirme, eleme ile ilişkilidir. Yine davranışlarımızın zihinde iz yapmış ve kalıplaşmış formalarına “tutum” deriz. Duyguların zihne verdiği renk doğrultusunda irade ve yargılarımızı da aşarak oluşturduğumuz eylem enerjisine de “tutku” deriz. Zikrettiğimiz kavramların her birinde öne çıkan metafor kriteri, elin “yakalayan bir organ” olmasıdır. Fiilî yakalama işleminde, insanın eli, tuttuğu şeye basınç uygular. Parmaklar yakalanan nesnenin üstüne kapanır; parmaklarla oluşturulan çukur daralır. Tutulan nesne sıkılır ve onunla birleşilir. Böylece nesne elde edilir. Hafızanın işlevleri de sıklıkla ele benzetilmiştir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Hafıza, bir avuç gibi zihnin saklama yeridir. Bilinenler, hafızada biriktirilir. Hafıza, kavram ve algıların hazinesidir. Hafıza, yakalananı, tutulanı parmakların sıktığı gibi sıkarak avucunda saklar. Parmaklar ve hafıza arasındaki bu ilişki, tutma ve hatırlamanın benzer işlevselliğini deşifre eder. Unutma elden kayıp gitmeye, hatırlama ise tekrar ele geçirmeye benzer. Nitekim, bilindiği üzere namaz tesbihâtında hatırlama (zikir) parmak boğumlarının doğal referanslarına uyularak gerçekleştirilir. Aktif hatırlamanın, parmaklar ve avuç üzerindeki aksiyon üzerinden inşası, bilişsel ve bedensel “tutma” işlevlerindeki uyuma işaret eder. Elde gerçekleşen “tutma” fiilini, hatırda gerçekleşen “saklama” fiili taklip eder.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><i>“Aklında tut!”</i> tembihini gündelik hayatımızda sıklıkla kullanırız. Tutmak, aklın bir işlevi olan hafızanın bilgileri parmakların sıkı olup bırakmaması gibi saklamasıdır. Ancak akılla tuttuğumuzu, akılda tutabiliriz. Akılda tutmak, bir bilgiye sahip çıkmaktır ki bu bilgi bizi bir eyleme tahrik edecektir. Bütün eylemlerimizin hafızada kökleri vardır. Eğer unutma başlar ve hafıza parmaklarını gevşetip de içerisinde sakladığını elinden kaçırır ise eylemlerimizin bütün bağlamları değişir. Unutmanın başladığı yerde, unutan da başkalaşır ve hikâye yeniden başlar. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Unutmanın başladığı yer, bir sınır çizgisidir. Öncesi bilgi, sonrası ise bilgiden uzaklaşma sebebiyle ortaya çıkan değişimdir. Bu çizgi, mecrayı da macerayı da dönüştürür. Nitekim masalda kırmızı başlıklı kız tembihi unutunca bir kurban olmaya açık hâle gelir. Bu sebeple hatırlamanın aktif gerçekliği için işaretlere ve tembihlere sıklıkla ihtiyaç vardır. Nitekim Kur’an’da Hızır (a.s.) ile ilgili kıssada <i>“Sakın unutma!”</i> denilenin muhakkak unutulacağının ve tembihin kaderinin gaflet vadisine uğramak olduğunun altı çizilir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Kıssada “unutma” hep bir sınırın geçilmesi, yabancı bir mekâna girilmesi veya tanımlanmamış yabancı bir tutum ile yüzleşilmesi arifesinde gerçekleşir. Kıssa arayışla başlar ve unutmanın sınır çizgisini “elden kaçan balık” çizer.<i> “Bu ikisi, iki denizin birleştiği yere vardıklarında, balıklarını unuttular. Bunun üzerine balık da denizde bir deliğe doğru yola koyuldu.”</i> (el-Kehf, 18/61). Değişimin düzlemi iki denizin birleştiği bölge, unutma metaforu ise balıktır. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Balık, ele geçirilmiş olanı, tutulanı, yakalananı temsil eder. Fakat yeni bölgeye girildiğinde, balık eller arasından kayıp denizde bir mecraya doğru canlanıp kayboluverir. Balık farkındalığa, deniz ise hafızanın derinliklerine doğru çekilip kaybolmaya işaret ediyor gibidir. Nitekim Hz. Mûsâ (a.s.) da bu sınır çizgilerinin geçildiği yerde verdiği “soru sormama” sözünü unutur ve yoldaşlık ilkesinin hükmüne aykırı hareket eder.<span id="easy-footnote-1-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-1-10255" data-hasqtip="0" aria-describedby="qtip-0"><sup>1</sup></a></span> </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Aslında unutma, hep içine girilen algı dünyasının zihne yoğun hücum ettiği yer ve zamanda gerçekleşir. Yeni yüzleşilen dünya, unutmayı körükler. Yeni karşılaşılan manzara, hislerin yolunu keser ve unutma mutlak olarak gerçekleşir.<span id="easy-footnote-2-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-2-10255" data-hasqtip="1" aria-describedby="qtip-1"><sup>2</sup></a></span> Hatırlamaya imkân vermeyen bir satıhtır orası. Dolayısı ile “biz” ile “yabancı” arasındaki sınırda, unutmayı engelleyen kelimeler ve nişanlar olmalıdır ki değişen gerçeklik, tembihleneni unutturamasın. Bu sebeple tembihlenene tekrar ulaşmayı mümkün kılan ve aranılana doğru bir geri dönme eylemine, yani hatırlamaya ihtiyaç vardır. Nitekim kıssada Hz. Mûsâ (a.s.) izleri takip ederek gerçekleşen bu geri dönüşe işaret eder: <i>“‘</i>İşte aradığımız o idi.’ dedi. Tekrar izlerini takip ederek geriye döndüler.” (el-Kehf, 18/64).</span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Görülüyor ki anlama sürecinin doğal istikameti sırasıyla, bilme (ilm), tanıma (irfan), tutma (hıfz), unutma (nisyan) şeklinde ilerlemektedir. Unutmanın (nisyan) sınırından geriye ise ancak farkındalıkla geri dönülebilir. Nisyandan, akılda tutma/saklama (hıfz) aşamasına geri dönme eylemine hatırlama (zikr) adı verilir. Hatırlama, daha önceki bir deneyimin oluşturduğu bir izin, aktif olarak tekrar faaliyete geçmesidir. Bunun için de psikolojik anlamda harekete geçirici bir unsur yani kararlılık (azim) olmalıdır. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Azim, hıfza dönüşün motor gücüdür. </span><span class="s1">Nitekim Kur’an Hz. Âdem (a.s.)’ın tabiatına atıf yaparak sözleşme (ahit) olarak tanımlanan tembihin unutuşun derinliklerinde nasıl kaybolduğuna ve onu geri getirici bir arayış enerjisi gösterilmediğine işaret etmektedir. <i>“And olsun ki; Biz, daha önce Âdem’e de ahit vermiştik. Fakat o unuttu ve Biz onda bir azim de bulmadık.” </i>(Tâhâ, 20/115). </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Demek ki, “azim”, sözü unutmama ve başka sözleşmelerden bilinçli bir yüz çevirme gücüdür. Yine Kur’an’da Allah’ın peygamberlerden ahit/misak aldığı (el-Ahzâb, 33/7; el-A‘râf, 7/134; el-Bakara, 2/125; Tâhâ 20/115) ve peygamberlerin vazifelerinin verdikleri söz karşısında ahde vefa gösterme ve ahdi hatırlama/hatırlatma olduğu (ez-Zâriyât, 51/55) ve devamlı ahde bağlı olma, hatırın zindeliği ve bu konuda farkındalık enerjisinin yüceliği sebebiyle de bazı peygamberlerin “ulü’l-azm” (el-Ahkāf, 46/35) olarak adlandırıldıkları hep bu unutma-hatırlama güzergâhına işaret eder. Yani peygamberlerin bir kısmı misaka yönelik hatırlama ve hatırlatma konusunda “azim sahibi” olmakla öne çıkmaktadırlar.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Sözü Tutmak-Sözle Tutunmak</b></span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Hatırlatma bir dönüş eylemidir ve bilmeyene değil unutulana yöneliktir. Bu sebeple marifet kelimesi ilimden farklı olarak idrak eden kimsenin, bir şeyi idrak ederek kendisine bilgi olarak kazandırmasından sonra, o şeyi başka bir zaman veya başka bir yerde tekrar idrak ettiğinde, bu ikinci kez idrak ettiği şeyin, daha önce idrak ettiği şey olduğunu bilmesi olarak tanımlanmıştır.<span id="easy-footnote-3-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-3-10255" data-hasqtip="2" aria-describedby="qtip-2"><sup>3</sup></a></span> Yani marifet, bildiği ile karşılaşınca onu hatırlamak ve tanımaktır. Daha önce gerçekleşmiş olan bu tanışlık bilgisine varamamaya ise nisyan denir. İbn Abbas (r.a.) insan kelimesinin unutmak anlamındaki “nesiye” fiilinden geldiği ve insana ahdini unutması (nisyan) sebebiyle bu ismin verildiği belirtilir.<span id="easy-footnote-4-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-4-10255" data-hasqtip="3" aria-describedby="qtip-3"><sup>4</sup></a></span> </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Demek ki unutmak, insanın mayasında vardır. Fakat onu içinde bulunduğu bu zaaftan kurtaracak olan şey, aktif hatırlama çabası içerisinde olması ve yaratılışındaki unutma zeminine rağmen verdiği sözü tutmak için hayatın her sahnesinde azimle hatırlamaya doğru hamle yapabilmesidir. Hatırlamak, bu yönüyle de bir karar eylemi ve vefa yolculuğudur. Dikkat edilirse, günlük dilde bu kararlılığa vurgu için yine el metaforu devreye girer. Hafızaya uygun eylemde bulunmak için “sözünü tutmak” ifadesini kullanırız. Çünkü söz sıkıca tutulur. Sözü tutmak, sıcak bellek oluşturur. Söz, bir nişan olarak hep hatırlanırsa, unutma ülkesinin gaflet kasırgaları altında tutunmak mümkün olabilir. Öte yandan hatırlamak, bir yönüyle de durmaktır. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Bunu “ahdinde durmak” şeklinde de ifade ederiz. İnsan hayatın aktif koşuşturması arasında gündelik bir meseleyi düşündüğünde veya bir tembihi hatırladığında yürürken önce durur. Fiziksel olarak durmak, akışı durdurmaktır ki bu diğer yandan zihni etkinleştirmek anlamına gelir. Bir şeyin üstünde durmak, unutmaya karşı bir direnmedir. Hatırlayan, hızını kesip zihni yavaşlatır ve hatırasına yoğunlaşır. Dikkat kesilir, hatırlanacak olanı odağa alıp, hayat akışının sair güzergâhlarını soluklaştırır. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Nisyandan hatırlamaya dönüş bir duruş olsa da aslında bir yönüyle de içe doğru bir vefa yürüyüşüdür. Bu yürüyüş, hatırlanacak olanı aydınlatırken, başka her şeyi karartır. İç sesi açarken, dış sesi kısar. Kur’an bu döngüye işaretle <i>“Unuttuğun zaman Rabbini hatırla!”</i> (el-Kehf, 18/24) buyurmuştur. Sufiler, bu ayette geçen unutmak fiiline aktif bir anlam yükleyerek unutma fiilinin nesnesini “mâsivâ” olarak tanımlarlar. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Yani <i>“Rabbini hatırlayacağın zaman önce mâsivâyı unut!” </i>şeklinde unutmaya iradi ve yapıcı bir aksiyon anlamı verirler.<span id="easy-footnote-5-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-5-10255" data-hasqtip="4" aria-describedby="qtip-4"><sup>5</sup></a></span> Çünkü mâsivâ, bir unutma ülkesidir.</span><span class="s1">Bu ülkeden ancak orayı unutarak geçilir. Yani aktif hatırlama, bir taraftan da bilinçli bir unutma tavrıdır. Mâsivâyı unutma konusundaki kararlılık (azim) ise vefa olarak adlandırılır. Unutmak, vefa sayesinde bilinçle inşa edilen etkin bir fiile dönüştürülürse ve mâsivâya yönlendirilirse pozitif bir imkâna dönüşür. Böylece unutmanın aktif bağlamı “mâsivâ”, hatırlamanın ise “misak” olarak ortaya çıkar. Fuzûlî’nin “unut” redifli gazelinde bunu şöyle ifade eder:</span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Levh-i hâtır sûret-i cânâna kıl âyîne-veş</span><br />
<span class="s1">Anı yâd it her ne kim yâdunda var anı unut<span id="easy-footnote-6-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-6-10255" data-hasqtip="5" aria-describedby="qtip-5"><sup>6</sup></a></span></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>İlk Söz, İlk Hatıra: “Belâ”</b></span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Kur’an ademoğullarından ahit aldığını (Yâsîn 36/60.), Hz. Âdem (a.s.), Hz. İbrâhim (a.s.), Hz. İsmâil (a.s.) ve Hz. Mûsâ (a.s.) gibi peygamberlerle ahit yapıldığını (el-Bakara 2/125; el-A‘râf 7/134; Tâhâ 20/115.), Allah’la yapılan ahitlerin bozulmaması gerektiğini (en-Nahl 16/91.), ahde sadık kalanların ödüllendirileceğini (el-Feth 48/10.), ahitlerinde durmayanların bozguncu olduğunu (el-Bakara 2/27.), Allah’la yaptıkları ahit ve yeminlerini bozanların hüsrana uğrayacağını (Âl-i İmrân 3/77) belirtir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Fakat Kur’an’da en öne çıkan ahit vurgusu, ezelde Allah’ın ruhlarla yaptığı konuşmayadır. Bu diyalog için bezm-i elest, bezm-i ezel, ahid u peymân, misâk-ı ezelî, kâlû belâ, belâ ahdi gibi tabirler kullanılır. Bu sözleşme, Kur’an’da <i>“Hani Rabbin Âdem oğullarından, onların sırtlarından zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefislerine şahit tutmuş, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (demişti). Onlar da: ‘Evet, (Rabbimizsin), şahit olduk.’ demişlerdi. (İşte bu şahitlendirme) kıyamet günü ‘Bizim bundan haberimiz yoktu.’ dememeniz içindi.”</i> (el-A‘râf, 7/172.) şeklinde ifade edilir. Bu diyalog, Hakk’ın ruhlarla ilk konuşmasıdır.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"> Diyalog, hitap ve cevaptan oluşmaktadır. Hitap bir soru, cevap ise bir kabuldür. Fakat dikkat edilirse hitap <i>“Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (elestü bi rabbiküm)”</i> şeklinde yani içinde gizli bir “evet” saklayan bir formdadır. Cevap ise “tabii ki (belâ)” anlamında ikinci bir “evet” şeklinde ortaya çıkar. Yani bezm-i elest, iki kabulün olduğu bir ahitleşmedir. Dolayısı ile hitap kulluğu (abdiyeti) ilan, cevap ise rabliği (rubûbiyet) kabul olarak ortaya çıkar.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1">İbnü’l-Arabî’ye göre elest bezmi, ruhlara ubudiyetin teklif edilerek şeref ve itibar kazandıkları, imamet ve hilafete liyakatlerinin takdir edildiği bir meclistir. Nitekim tercih edilme ve teklife muhatap kılınma anlamında ruhlarda bulunması gereken imametin şartları bu mecliste tahakkuk etmiştir. Çünkü ruhlar akil ve baliğdir. Ruhların büluğuna işaret Hakk’ın onlara misak teklifidir. Bütün ruhlar bu mecliste Hakk’a ulaşmış ve ona muhatap olmuşlardır. Dolayısı ile büluğ, Hakk’a ulaşmak (ittisal) demektir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Akıl ise, Allah ile konuşmanın temel imkân ve düzlemidir. Nitekim Hakk’tan gelen soruya ruhların “belâ” sualini verilmeleri ruhların akıllı olduğuna işarettir.<span id="easy-footnote-7-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-7-10255" data-hasqtip="6" aria-describedby="qtip-6"><sup>7</sup></a></span> Her hâlükârda bu durum ruhlar için bir şeref ve itibar derecesine işaret eder. Bu diyaloğun ezel de mi yoksa ana rahminde mi gerçekleştiği, temsilî mi, fiilî mi olduğu tartışmasını bir kenara bırakırsak görülen o ki gerçekleşen bir ahit vardır. Bu ahit, insanın ruhuna çizilmiş bir gravür gibidir. İster fiilî ister temsilî olsun ahit, bir hatırlama figürü olarak başlangıç ve köken sınırını çizer. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Bu çizgi tarihin dışında ve biyografik değil ontolojik bir anı olarak insana hatırlatılır ve bu nişanın yaşam alanları içerisinde canlandırılması insana teklif edilir. Tıpkı, parmağa takılmış yüzüğün verilmiş bir söze işaret etmesi ve bizi unutmaya karşı koruması gibi. Nitekim el ve hafıza iş birliği, tutar ve korur.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Elest Bezmi: Eksen Zaman-Oluş Ufku</b></span></p>
<p class="p2"><span class="s1">İnsanın idrak fakülteleri onu geçmiş, gelecek ve an ile ilişkilendirecek imkânlar sunar. Hafıza sayesinde geçmişe, hayal sayesinde geleceğe açılırız. Hafıza sadece geçmişle bağımızı kurmaz, aynı zamanda bir varlık duyuşunun imgelemini inşa ederek bir oluş biçiminin sürekliliğini de sağlar. İslam varlık tasavvurunun sınır çizgisi “ezel” kavramıyla çekilmiştir. Ezel, kendimizi tanımlayan kökene işaret eden çekirdek olarak ahit fikri ile varlığımızın başlangıç çizgisini bilinç ötesine çeker. Belleğin imkânlarını zorlar ve ona derin bir kaynak sunar. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Elest bezminde verilen bir söz, zaman ve mekân ötesi bir ilkeye dönüşerek psikolojik ve sosyal kimliklerimizi birleştirici ve bağlayıcı bir tanım teklif eder. Bilinç ötesini imgeleme açarak, buradan hareketle ortak deneyim, irade ve anlam dünyası kurma imkânı sunar. Akmakta olan şimdiki zamanın ufkuna bilinç ötesinden gelen bir başka geçmişin anısını katarak Tanrı’yla ve insanlarla kurulabilecek derin bir güven mutabakatı oluşturur. Bilinç alanını, bilinç ötesinden hareketle yapılandırır. Bilinçdışı, bilinçli zihinsel hayatın kökeni hâline gelir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">İki alan arasında keskin sınırlar kalkar. Bilincin alacakaranlık alanından gelen bir haber, hayatın aydınlık yerlerini yapılandırır. Varoluşsal hedefi, hafızada saklayıp hayalde tekrar canlandırarak, dün ve bugünü birleştirir. Elest bezmi düşüncesi zamanı döngüselleştirerek, misakı insanın ufkunda her an sahneler ve güncelleştirilir. Böylece ezelî mükâlemeyi hafızada diri tutarak, içerisinde bulunulan yerin (mâsivâ) varoluşu tahrip eden etkisini geçersiz kılar.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Sözü hatırlamak, yeni girilen alanın (mâsivâ) biçimlendirme ve özden koparma gücüne karşı hafızanın imkânları ile direnmektir. Böylece eylemlerimizin gayeli olması sağlanır ve yaşanılan olaylar dizisinin sonsuz bir anlam boşluğunda kaybolması önlenir. Yeryüzü tecrübesinin bir ilkeden hareketle tanımlanabilir olması mümkün olur. Bu anlamda İslam milletinin bellek çivisi elest bezmidir. Elest, varoluşsal anlamı sabitleştiren, tarih ve bilinç ötesi bir eksen zaman teklifidir. Bütün zaman aralıkları buraya göre yapılandırılır. Elest fikri kuşaktan kuşağa aktarılarak değer hafızasını ayakta tutar. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Bu bellek, açıktır ki nesnel bir tarih vizyonu sunmaz. Hedeflere yönelik bir değer belleği var ederek hayatı kuşatır. Bir sosyal bellek oluşturarak, anlamın aktarımını, canlandırılmasını, devredilmesini ve temsil edilmesini sağlar. Nitekim kim olduğunu hatırlama pratiklerine sahip olmayan bir sosyal topluluğu düşünmek mümkün değildir. Bu anlamda ezelî bir geçmişe atıf yapan misak fikri, sosyal misakın da hazır temeli hâline gelir. Geçmişin hafızası aracılığıyla topluluk olunur, meşruiyet kazanılır, otorite kurulur, güven ve gelenek inşa edilir.</span></p>
<p class="p2">Elest, bir bezmdir. Yani bir meclistir, ruhlar topluluğunun birlikteliğidir. “Kâlû/dediler” ifadesi bu meclisin fikrî birlikteliğine işaret eder. Bu meclis, aynı zamanda “biz” olma imkânı veren kimlik ve aidiyet temellerini oluşturan, ortak bir mutabakat ile “bizlik” şuuru inşa eden ve ortak bir değerlere atıf yapan bir meclistir. Bu mecliste bulunulduğuna dair haber, bilinç ötesi kolektif bir anı oluşturarak, bilinç alanında ruhları birbirine bağlar. Bu bilgi, bireyler için unutulmuş olan ve ancak belirli ruhsal süreçlerle açığa çıkarılan derin bir bilgidir.</p>
<p class="p2">Bu bilgiyle insanlar, Rabb’e ve mutabakatın toplu özneleri olarak birbirine bağlanır. Elest bezmi, insani belleği biyolojik varlığımızın öncesi bir çizgiye çeker. Şahitlik ve sadakat duygusunu hem “benlik” hem de “bizlik” inşa etmek için tekrar hafızamıza teklif eder. Aynı anlamı yeniden üreterek ontolojik anıyı, kültürel anıya dönüşerek hayatı temellendirmemizi sağlar. Çünkü ruhlar hep beraber “belâ/evet” cevabını vermişlerdir. Dolayısı ile konusu rubûbiyet olan teklif, <i>“Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?”</i> şeklinde Hakk’ın karşısına bütün insani varlığı ayırt etmeden konumlandırmıştır.</p>
<p class="p2">Ahdin ezelî alana çekilmesi tarihî alanda inşa edilmiş başka toplum sözleşmelerini, birlikteliğe dair başka kültürel bellek birikimlerini soluklaştırır, unutturur. Rubûbiyet-abdiyet ilişkisini merkeze alan bir toplumsallık üretir. Bu tavır, millet olma kriterini, varoluşsal köken fikri üzerinden yeniden üretir. Bu manevi bir soy kütüktür. Nitekim<i> “Biz kimiz?” </i>sorusuna cevap veren bilgi, kimliği inşa eden bilgidir. Ortak ilke, ortak kimliği garanti edecek bilgiyi aktarır ve ortak kimliğe ortak eylem motivasyonu verir. Nitekim <i>“Ne zamandan beri Müslüman’sın?”</i> sorusunun cevabı tarihsel bir vurgu değil <i>“K</i>âlû belâdan beri<i>.”</i> şeklinde ontolojik ve umumi bir seçilmişlik olarak ifade edilir.</p>
<p class="p2">Seçilmişlik, ruhların umumi hakkıdır. Elest bezmini hatırlamak bu anlamda bir millet hafızası inşa etmektir ki bu, ilkeselliğini kalıpların değil ruhların belirlediği bir bütünlük fikridir. Elest hafızası, bu anlamda renk, cins ve türler ötesi bir cemiyet fikrini koruyan kurucu bir toplumsal bellektir. Bu belleğin ilk hatırası elest, ufuk çizgisi ise kıyamet olarak belirir. Rûz-i elest, rûz-i dünyâ ve rûz-i mahşer güzergâhları söz, oluş ve hesap menzillerine doğru akar. Söz ve oluş, birlikte yol alır. Nitekim “hadîs” söz, “hudûs” oluş demektir. Bütün oluş sahnelerinin muhtevasını, verilen bir söz belirler. Hayat, elestte verilen sözün yankısıdır. Bu söz, millet fikri gibi vatan kavramına da rengini vererek mâsîvâ ülkesinin sınırlarından geçerken asli vatanın ufkunu seyrettirir. Yûnus Emre, bu vatana şöyle işaret eder:</p>
<p class="p2"><span class="s1">“Aklun irerse sor bana ben evvelde kandayıdum.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Dilersen diyüviren ezeli vatandayıdum”</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Asli Vatan: Ora’lı Olmak</b></span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Bir insan ve bir toplum, hayatını hafızasındaki anlam dünyasına referansla kurabilir. Bu da ancak geçmişle bağlantı çerçevesinde gerçekleşir. Geçmiş, tarih değildir. Geçmiş, bilince çıkarılmış tarihsel alandır, tarihsel bir bölgedir. Bilinç, bu ilişki çerçevesinin dışında kalan her şeyi unutur. Aslında unutmak, odaklanılan çerçeveden kopmaktır. Farklı bir manzarayı izlemektir. Düşünce yeni yere yönlendirilince, dikkat dağılır ve eski bağlamlar unutulur. Yeni girilen alanın (mâsivâ) aktif yıkıcı etkisi de unutmayı hızlandırır. Kişi yeni yer ve zaman düzlemlerinin baştan çıkarıcı etkisine maruz kalır. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Hatıralar deforme olmaya başlar, dikkat dağılır, odak kaybolur ve geçmişe referans veren şekliyle “nereli” olunduğu unutulur. Hz. Ali (k.v.)’nin ifadesi ile insanın bulunduğu yere dair anlam arayışı için sorduğu üç soru vardır. Bu sorular <i>“Nereden geldik, neredeyiz ve nereye gitmekteyiz?”</i> şeklindedir. Elest bezmi, ilk soruya verilen cevabı karşılar. Rubûbiyet teklifini kabule işaret eden “belâ” cevabı, bugünü geçmişin ışığı ile aydınlatmak için bize hatırlatılır. Bu sayede kökene ait hatırlama figürlerinden yeni bir millet belleği inşa edilerek, gündelik hayatta müminler yaşama ululuk ve misyon katan varoluşsal kimliklerinden emin olurlar. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Günlük yaşamın ufkunu açarak, oradan ezelde gerçekleşen meclisi izlerler. Hatırlanan şey, tarihin ve kültürün değişim etkisini öteler. Anın basıncına dirençli kılar. Geriye doğru ezelî-meşru bir kimlik, ileriye doğru da ebedî-fiilî bir temsil güzergâhı inşa eder. Böylece an, ebedî bir şimdiki zamana dönüşerek gündelik hayat, rubûbiyet teklifinin devamlı onaylandığı, sözleşmenin devamlı bağlılıkla temsil edildiği bir aralığa dönüştürür. Burada, dünyada yaşanılır ama O’ralı olunur.</span><span class="s1">Bu tavır ile şimdiki zamanın düzeni ezelî ilke altında soluklaşır. Nitekim buna işaretle Zünnûn-ı Mısrî’ye elest bezminden sorulduğunda <i>“Sanki şimdi olmuş gibi kulağımda yankılanıyor.”</i> demiştir.<span id="easy-footnote-8-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-8-10255" data-hasqtip="7" aria-describedby="qtip-7"><sup>8</sup></a></span><sup> </sup></span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Böylece ezelî misak, kendini günlük zaman içerisinde yenileyerek, ilerleyen şimdiki zamana hep aynı uzaklıkta kalan kökensel geçmiş olarak hep hatırlanır. Hafızada inşa edilen bu durum hayalin periyodlarını da süsler. Mevlânâ hazretlerinin <i>Mesnevî-i Şer</i>î<i>f</i>’te belirttiği gibi, fîl rüyasında Hindistan’ı görür. Eşek ise hiç rüya görmez. Çünkü o buralıdır.<span id="easy-footnote-9-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-9-10255" data-hasqtip="8" aria-describedby="qtip-8"><sup>9</sup></a></span> Elest bezmi ve asli vatan hasreti, hayal ufkunu da aktifleştiren bir özlem olarak burada iken O’ralı olmayı sağlar.</span></p>
<p class="p2">Sonuç olarak elest bezminde inşa edilen bağlayıcı yapının hayatın her aralığında tekrarı elzemdir. Nisyana düşen bir köken bilgisinin hatırlama ile tekrar hıfza çıkarılması ve güncellenmesi gerekir. Çünkü geçmiş bilgisi ancak kendisi ile ilişki içinde olması hâlinde diri kalır. Bu sebeple İslam düşünce ufkunda insan için zamansal referansa işaret eden en öte çizgi elesttir. Elest bezmine dair haber, erken hafıza ve hatıraların sabitleştirileceği bilinç ötesi bir bellek içeriğidir. Bu anlamda ferdi ve cemaati, rubûbiyetle ilişkilendiren ahit ve misakın bağlayıcı kuvvetinin devamlı hatırda tutulması ve tekrarı mühimdir.</p>
<p class="p2">İslam kültüründe elest bezmine günlük hayatta yapılan her atıf, bir nevi fıtrata rablık-kulluk (rubûbiyet-abdiyet) nispetlerinin mührünün vurulması demektir. Bu anlamda “Kâlû belâ” ifadesi kökensel bir anı ve düşünsel bir mühürdür. Tıpkı doğduğunda kişinin kulağına okunan ezan ve kametin işitsel bir mühür olması gibi. Nitekim kulağa okunan ezan, yeni doğmuş bebeğin idrakine değil bilinç ötesi derin şuuruna seslenir. Tıpkı elest haberinin teklifi gibi. Her iki referans, daha sonra bilince yükseltilecek olan ötelerden gelen bir habere dönüşür. Her ikisi de fıtratın balmumuna basılmış bir mühür, hilkat yazımızdan harekelenerek okunması gereken harfler gibidir.</p>
<p class="p2">Böylece bütün varlık deneyimlerimizin ana ilkesinin rubûbiyet-abdiyet çerçevesinden belirlenmesi gerektiği hatırlanmış ve güncellenmiş olur. Varoluş alanlarında insanın ilk kurduğu kelime olan “belâ” ifadesi, bütün zamanın aralıklarında bir süreklilik imgesi olarak her an izhar edilen bir hatırlama figürüne dönüşmelidir. Dolayısı ile ellerimizde ve hafızalarımızda, “biz” ile “yabancı”, “bura” ile “ora” arasındaki sınırı unutmayı engelleyen sıkı sıkı tuttuğumuz kelimeler <i>(urvetü’l-vüskâ) </i>olmalıdır. Bu kelimelere hafızamızla ve ellerimizle tutunmak, nisyan kirinden ve başka sözleşmelerden temizlenmiş pak yüzümüzü Allah’a tutmak olacaktır. Azmedilecek en mühim vazifemiz budur.</p>
<p class="p2"><i>“Oysa her kim iyilik yaparak yüzünü tertemiz Allah’a tutarsa, o gerçekten en sağlam tutacağa/kulpa (urvetü’l-vüskâ) tutunmuştur. Öyle ya, bütün işlerin sonu Allah’a dayanır.”</i> (Lokmân 31/22).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p class="p6"><span class="s1"><em>* Dr. Öğrt. Üyesi, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi</em></span></p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-1-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>1 Nitekim Hz. Mûsâ (as), verdiği sözü unutmasına karşılık <i>“Unuttuğum şeyle beni suçlama ve bu işimden dolayı bana güçlük çıkarma!”</i> (el-Kehf, 18/73) şeklinde kendisini savunsa da Hızır (as) <i>“İşte bu birbirimizden ayrılmamız demektir.”</i> (el-Kehf, 18/78) diyerek unutmanın yolları çeşitlendireceğine işaret etmiştir.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-2-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>2 Bababzâde Ahmed Naim Bey, modern felsefe terimleri ile ilgili çalışmasında nisyanın zihinde inşa edilen yeni gerçeklik ile ilişkisini şu şekilde açıklar: <i>“Nisyan (oubli): Lügaten nisyan mutlaka unutmak, zühul de bir şağilden dolayı unutmaktır. Tecrid ş</i>â<i>rihi Ali Kuşcu iki lügat beynindeki fark-ı </i>ıstılahîyi şöyle beyan ediyor: ‘<i>Hiss-i müşterekte hazır olan s</i>û<i>ret bazan bir ihs</i>â<i>s-ı cedide muhtaç olacak vech ile bi’l-külliye z</i>â<i>il olur ki buna nisyan denir. Bazan da edn</i>â<i> iltifat (retlexion veya attention) ile yine hazır olacak vechile l</i>â-bi’<i>l-külliye z</i>â<i>il olur ki buna zühul denir.’” </i>bkz. İsmail Kara, <i>Bir Felsefe Dili Kurmak. Modern Felsefe ve Bilim Terimlerinin Türkiye’ye Girişi,</i> İstanbul: Dergâh Yayınları, 2005, s. 273.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-3-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>3 Râzî, <i>Mebâhis</i>, Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, Beyrut: 1990, c. I, s. 489.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-4-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>4 bkz. İsfehânî, Rağıb, <i>el-Müfredât</i>, Dâru’l-Kalem, Şam, 1997, s. 94; İlhan Kutluer, “İnsan”, <i>DİA</i>, XXII, 320.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-5-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>5 Kelâbâzî, <i>et-Ta‘arruf li Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf: Doğuş Devrinde Tasavvuf</i>, trc. Süleyman Uludağ, İstanbul: Dergâh Yayınları,1992, s. 154.; el-Herevî, <i>Menâzilü’s-Sâirîn</i>, trc. Abdulrezzak Tek, Bursa: Emin Yayınları, 2008, s. 109.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-6-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>6 Zihin/gönül (hatır) levhanı sevgilinin resmini aksettirmesi için ayna gibi yap ve yalnızca onu yâd et, hatırında ondan gayrı ne varsa hepsini unut.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-7-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>7 İbnü’l-Arabî, <i>et-Tedbrâtü’l-İlâhiyye</i>, Beyrut: Dârul Kütübil-İlmiyye, 2003, s. 38.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-8-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>8 İbnü’l-Arabî, <i>el-Fütûhât-ı Mekkiyye</i>, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayınları, c. V, s. 250;</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-9-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>9 Mevlânâ, <i>Mesnevî-i Şerîf</i>, c. IV, beyit: 3080-3100.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/akilla-tutmak-akilda-tutmak/">Akılla Tutmak-Akılda Tutmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/akilla-tutmak-akilda-tutmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakikate Bilerek Bigâne Kalmanın Dayanılmaz Hafifliği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hakikate-bilerek-bigane-kalmanin-dayanilmaz-hafifligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hakikate-bilerek-bigane-kalmanin-dayanilmaz-hafifligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Jul 2019 13:08:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikate Bilerek Bigâne Kalmanın Dayanılmaz Hafifliği]]></category>
		<category><![CDATA[Nisyan]]></category>
		<category><![CDATA[Serdar Demirel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=23037</guid>

					<description><![CDATA[<p>Beşer cinsi kendisine ilginç ve tehlikeli tuzaklar kurar, hem de bilerek ama bilmezden gelerek. Yukarıda dillendirdiğim hüküm cümlesi ilk etapta çok yadırgatıcı gelebilir. Üzerinde biraz düşündükten sonra ise bana hak vereceğinize kaniyim. İnsan nisyanla malüldür, malum olduğu üzere. Nisyan, yani unutmak&#8230; Genellikle gayr-i ihtiyari unutur insan. Bazı durumlarda da bilerek ve isteyerek tercih eder nisyanı. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakikate-bilerek-bigane-kalmanin-dayanilmaz-hafifligi/">Hakikate Bilerek Bigâne Kalmanın Dayanılmaz Hafifliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-23055 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-300x200.jpg" alt="" width="398" height="265" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/tasavvuf-resimleri-94.jpg 600w" sizes="(max-width: 398px) 100vw, 398px" /></a></p>
<p dir="ltr">Beşer cinsi kendisine ilginç ve tehlikeli tuzaklar kurar, hem de bilerek ama bilmezden gelerek.</p>
<p dir="ltr">Yukarıda dillendirdiğim hüküm cümlesi ilk etapta çok yadırgatıcı gelebilir. Üzerinde biraz düşündükten sonra ise bana hak vereceğinize kaniyim.</p>
<p dir="ltr">İnsan nisyanla malüldür, malum olduğu üzere. Nisyan, yani unutmak&#8230; Genellikle gayr-i ihtiyari unutur insan. Bazı durumlarda da bilerek ve isteyerek tercih eder nisyanı. Unutmak onu psikolojik olarak rahatlatacaksa, o zaman seçer unutmayı.</p>
<p dir="ltr">Meselâ, çok sevdiği bir varlıktan ayrı düşen kişi, bir daha kavuşma umudu yoksa eğer, unutmayı dener. Unuttuğu nisbette acıları hafifler. Unutamazsa insan, acı ilk günkü tazeliğini korursa, hicranın varacağı yer depresyon durağıdır velhasıl.</p>
<p dir="ltr">Bu tür unutma denemeleri başarılı olursa bir rahmettir, lâkin unutma yoluna gitmenin her çeşidi de bir rahmet sayılmaz.</p>
<p dir="ltr">Insanın varlık nedenini unutması, nefsine, ailesine ve toplumuna karşı sorumluluklarına bîgâne kalması, makbul değildir elbette.</p>
<p dir="ltr">Allah’ı sevdiğini, O&#8217;na inandığını ikrar ettikten sonra teslimiyeti, retoriğe ve ibâhiyeci bir hayat tarzına engel olmayacak light bir kulluk pratiğine hasretmek bugün ne de çok müracaat edilen bir unutma girişimidir!</p>
<p>Light müslüman, Allah’ı, Allah’ın kendisini tanıttığı gibi tanıma çabasına bilerek girmez. Bilmenin yükümlülüğünden kaçınmak için cehaletten medet umar.</p>
<p>İnandığı gibi yaşamayan insan, zamanla yaşadığı gibi inanmaya başlar kuşkusuz. Bir diğer ifade ile kendisini yaşadığı gibi inanmaya alıştırır, hayat tarzını ağır ağır bir karaktere ve inanca dönüştürür.</p>
<p>Peki, bunu niçin yapar?</p>
<p>Hakikat karşısında vicdanının sesini bastırmak, inandığının tersini yaptığından günahkâr psikolojisi taşımamak için. ”Gözden ırak, gönülden ırak” misali, hakikati mümkün olduğu mertebe gözden ırak tutarak unutmanın rahatlatıcı iklimine sığınmak için.</p>
<p>Zekice bir davranış, ama akıllıca değil.</p>
<p>Zekice, çünkü insan inandığının tersine bir yaşam tarzı tercih ederse Vicdanı onu rahat bırakmaz. Huzurlu olamaz çünkü.</p>
<p>Vicdanından yükselen itiraz seslerini ancak böyle bastırabilir.</p>
<p>Ama akıllıca değil, zira nihayetinde geçici dünya zevklerini ebedî bir hayata tercih etmiştir. Bilmenin ve inanmanın bedelini ödemekten kaçarak cehalete sığınmıştır. Akıl bunun neresinde?</p>
<p>Hakikat karşısında insanın kendisini sanki farkında değilmişçesine karanlıkta tutması, şeytanın şöyle bir giydirmesinin sonucudur sanırım:</p>
<p>”Eğer bilmezsem, Allah indinde bilmiyordum deme mazeretim olur!”</p>
<p dir="ltr">Bu kuruntuya naiv görünse de pirim verilir. İnsan bu vehme kendisini bilerek kaptırınca, vehim zamanla güçlenir, inanca bile dönüşür. Hakikatin nurunda değil de, cehaletin karanlığında durmanın mağfiretle sonuçlanacağı kuruntusuyla tabii ki.</p>
<p dir="ltr">İnsan, bu umudunu, hakikate duyduğu sevgiyi retorik düzlemde sık ve gür bir sedayla, kutsal gün ve gecelerde biraz da bidatlarla karıştırılmış light pratiklerle besler.</p>
<p dir="ltr">Hakikate lâkayd kalmayı tercih eden müslümanın zihninin arkaplanında böylesi bir gizli bilincin olduğunu düşünüyorum.</p>
<p dir="ltr">Çünkü bilmek cesaret ister. Bilmek aynı zamanda sorumluluk yükler. Yeteri cesarete ve sorumluluk yüklenme ruhî olgunluğuna sahip olmayan kişi, sorumluluk yükünden kaçınmak ve risk almamak için, ”farkında olmama rolü”nü benimser.</p>
<p dir="ltr">Nefsin ve şeytanın kurduğu bu tuzağa, genci de yaşlısı da düşer maalesef.</p>
<p dir="ltr">Hayatı öylesine malayani şeylerle doldurur ki insan, hakikatin peşinde koşmaya vaktinin ve mecalinin olmadığını iddia etmeye bile başlar. Sözün özü, kendisini kandırmayı tercih eder. Başarır da.</p>
<p dir="ltr">Algı dünyasını morfinlemenin bir başka yoludur bu.</p>
<p dir="ltr">Her şeyi hatırlamaya bir vakit bulur, hakikat ise bunun istisnasıdır! Fakat bilmez ki insan, Allah kendisini unutmayı tercih edenleri bilir.</p>
<p dir="ltr">”Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah&#8217;ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar, yoldan çıkan kimselerdir.&#8221;(Haşr,19)</p>
<p dir="ltr">Bir kişiye de Allah kendisini unutturdu muydu, maazallah, o kişi için kıyamet kopmuştur zaten.</p>
<p dir="ltr">Serdar Demirel &#8211; Yerelden Küresele Ahlaki Duruşumuz,syf.58,60</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakikate-bilerek-bigane-kalmanin-dayanilmaz-hafifligi/">Hakikate Bilerek Bigâne Kalmanın Dayanılmaz Hafifliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hakikate-bilerek-bigane-kalmanin-dayanilmaz-hafifligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zamansız Düşünceler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zamansiz-dusunceler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zamansiz-dusunceler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Mar 2019 10:18:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Özgürlüğü Üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Olmanın Kadim Paradoksu]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan ve Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Modern Nisyanı]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Sonu]]></category>
		<category><![CDATA[Akılcılık ve Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Miti ve Düşünmenin İmkanı]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanmacı Bir Mit Olarak Hümanistik Rasyonalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim Adamlığı Üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[Dert ve Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Eşitlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım Küçükalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kavramların Gücü Uzerıne]]></category>
		<category><![CDATA[Logos]]></category>
		<category><![CDATA[Mekânsallaştırılmış Varlık]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Okuma Üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[Metin ve Kitap Farkına Dair]]></category>
		<category><![CDATA[Nisyan]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Mekânsızlaştırılmasına Dair]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman Üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[Zekânın (Bilincin) Keşfi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21451</guid>

					<description><![CDATA[<p>Haksızlığın Meşrulaştırıcı Aracı Olarak Logos  “İnsan, logos sahibi canlıdır” felsefenin zuhuruna parelel olarak icad edilen bir insan tanımıdır. Doğrudur diyelim de sakın bu tanım, tüm iyi niyetlerden kurtulmuş bir biçimde insanın haksızlık, zulüm, ahlaksızlık vb. akla ziyan tüm yönlerini meşrulaştırmak için kullanılıyor olmasın, sakın güç sahibi ahlaksız ve zalimlerin zulme maruz bıraktıkları zavallları uyuttukları bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zamansiz-dusunceler/">Zamansız Düşünceler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-17660 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/zaman-mefhumu-250x250.jpg" alt="" width="194" height="194" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/zaman-mefhumu-250x250.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/zaman-mefhumu-250x250-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 194px) 100vw, 194px" /></p>
<p><strong>Haksızlığın Meşrulaştırıcı Aracı Olarak Logos </strong></p>
<p>“İnsan, logos sahibi canlıdır” felsefenin zuhuruna parelel olarak icad edilen bir insan tanımıdır. Doğrudur diyelim de sakın bu tanım, tüm iyi niyetlerden kurtulmuş bir biçimde insanın haksızlık, zulüm, ahlaksızlık vb. akla ziyan tüm yönlerini meşrulaştırmak için kullanılıyor olmasın, sakın güç sahibi ahlaksız ve zalimlerin zulme maruz bıraktıkları zavallları uyuttukları bir afyon da ratio yüklü tanımlar olmasın?</p>
<p>Ne hikmettir ki vicdanların ve insanların sustuğu günümüzde; reel politiğe bağlı rasyonel akıl yürütmelerin tahkim edilmiş olması insanı bu şekilde düşündürtmekte. Gerçi düşünmek için en az ihtiyaç duyduğumuz şey de ratio ve reason’a bağlı bir rasyonalizmdir.</p>
<hr />
<p><strong>Hasret ve Varlık Üzerine</strong></p>
<p>Varlığını nasıl hisseder ki insan, hasret dokunmadan yüreğine?</p>
<p>Sakın maşukun yokluğunda fark ettiğimiz, onun varlığında, bir türlü farkına varamadığımız kendi varlığımız olmasın?</p>
<hr />
<p><strong>Hümanizm Üzerine </strong></p>
<p>Heideggerci bir perspektif içinde hümanizmin “varlık ve hakikat de dahil olmak üzere her şeyin beşeri öznenin aklına indirgendiği bir düşünme tarzı” şeklinde tanımlanması mümkündür.</p>
<p>Kuskusuz bir de madalyonun öbür yüzünde olan ve bu tanımdan gizlenen bir hümanizm tanımı da vardır. Buna göre hümanizm,“yana yakıla arzu ettiği özgürlük sevdası yüzünden Allah’ın insanı kendi haline bırakmasıdır.”</p>
<hr />
<p><strong>İçsiz Dışlara Dair </strong></p>
<p>Bir daha içeriye giremeyecekleri dışa açılan kapıları vardı yalnızca.O kadar dışa açmışlardı ki varlıklarını, içleri kalmamıştı içsiz dışlara dönüşmüşlerdi.</p>
<hr />
<p><strong>İnsan Kavramının Küçülmesi Üzerine </strong></p>
<p>İnsanın idrak imkânını beşeri aklın sınırlarına hapsetmek de bir dogmatizm türüdür. Gerçekte ınsan gibi akıl da bir imkân varlığıdır.İnsan varlığının maddeden manaya doğru birtakım kemal mertebeleri ve bu mertebelere uygun hakikat ufku söz konusu olduğu gibi, akıl da beşerden insana doğru seyreden mertebeler muvacehesinde akletme imkânına açılan bir mahiyete sahiptir.</p>
<p>Modern dünya ınsanın varlık ufkunu biyo-psişik bir varlık düzlemine indirgemiş olduğundan ötürü modern dünyanın insana dair söyleyecekleri söz konusu düzlemle sınırlı kalmaktadır. Tam da bu nedenle modern dünyada insan varlığı imkân olarak sınırlandırıldığı ölçüde küçültülmektedir de.</p>
<hr />
<p><strong>İnsan Olmak </strong></p>
<p>Sahi gök gökte, yıldızlar semada, yer yerde, velhasıl her şey olması gerektiği yerde kendini kendisi olmaya bırakmışken insan neden kendini insan olmaya bırakmaz ki?</p>
<hr />
<p><strong>İnsan Olmanın Kadim Paradoksu </strong></p>
<p>İnsan en çok da bile isteye yaptıklarından ötürü hüsran içerisınde olduğunu bir anlasa ‘hayr’dan gayrı tüm isteklerini askıya alıp olagelmekte olana tabi olurdu. Bile isteye hüsranına doğru koşmasıdır, insan olmanın kadim paradoksu.</p>
<hr />
<p><strong>İnsanın Modern Nisyanı </strong></p>
<p>Ne zaman ki insan, ufkunu göklerden yere doğru kaydırdı kaynağıyla birlikte kendi varlığını da unuttu. Mülk edinme hırsıyla karardıkça gözleri, mülkün Sahibi’ni de unuttu. Tam da özgürlüğünü tattığını düşündüğü bir dünyada sahipsiz bıraktı kendini, tutkularının esiri olarak faniliğini de unuttu.</p>
<hr />
<p><strong>İnsan Özgürlüğü Üzerine </strong></p>
<p>Özgürlük iradi bir mesele olarak anlaşıldığı müddetçe gizleyecek varlığını. Bir varlığın özgürlüğü, özünün belirlenimlerine riayetine, köleliği ise harici nedenlerin etkisi kılınmış olmasına bağlıdır. Kemal bir kavram olarak “Insan” olmanın anlamını anlamayanlar, beşeri&#8217; nefsin insafına terk edilmiş olmayı özgürlük sanmaktadır. Oysa insan, yalnızca insan olmanın gereğinin açtığı ufukta insani özgürlüğe açılmaya muktedir olur.</p>
<hr />
<p><strong>Bilim Adamlığı Üzerine </strong></p>
<p>Modern zamanlarda bilim adamları bıraktıkları izleri silmeye çalışan hırsızlar gibi davranmaktalar. Önce varoluş tarzları ınanmalarına elvermediği için kadim hakikatlerin üzerlerini örtüyorlar, sonra da varoluş biçimlerinin yol açtığı izler belli olmasın diye bıraktıkları izleri, adını kesinlik koydukları, bilimselci-natüralist söylemler yoluyla silmeye çalışıyorlar.</p>
<hr />
<p><strong>Dert ve Hakikat </strong></p>
<p>İnsanların deruni dertlere ihtiyacı vardır. Bu dertler kişiyi varoluşun anlamına götüren kapılar hükmündedir. Ancak modern kapitalist yaşam pratiği içinde bu dertler, sistemi aksatan bir sorun olarak görülür ve stres, kaygı ve depresyon etiketiyle yaftalanmak suretiyle sistemın dışına atılır.</p>
<hr />
<p><strong>Epistemik Özne ve Mistik Öznenin Kökensel Birlikteliği </strong></p>
<p>Modern epistemik özne ile çağdaş zamanların bireysel mistik öznesi aynı düşünce ve varlık düzleminin iki kutbudur. Rasyonalizm ve Spiritüalizmin biraradalığı hiç de tesadüf değildir. Zaten Rönesans’ta teşekkül eden birey fikrinin oluşumunda da Alman mistisizminin belirleyici bir etkisi olduğu gibi böyle bir birey fikri Descartes’ın epistemik öznesiyle buluşmuştur.</p>
<p>Rasyonel, düşünen özne ve vicdanı temiz Protestan iman fikri aynı düzlemde inşa edilmiştir. Epistemik bir tahakküme vücut veren özne, vicdanını bireysel mistisizmle temizler. Varlığın bütünlüğü ve tefekkür mü? Onların yerinde yeller esmektedir.</p>
<hr />
<p><strong>Ateizm </strong></p>
<p>Allah’sız insan yoktur, sadece Allah’sız olduğu iddiasında olan insan vardır. Zaten “alıp da kabul etmeyen”e ateist demezler mi?</p>
<hr />
<p><strong>Avrupa Miti ve Düşünmenin İmkanı </strong></p>
<p>Avrupamerkezci bir paradigma içerisinde kalındığı müddetçe düşünmenin farklı imkan ve yollarını idrak etmek mümkün değildir. Tam da bu nedenle Avrupamerkezci olmayan bir düşünce tarihi, Avrupa mitinden kurtularak yeryüzündeki beşeri tecrübe ve anlam ufkuna açılmak için son derece elzemdir.</p>
<hr />
<p><strong>Aydınlanmacı Bir Mit Olarak Hümanistik Rasyonalizm </strong></p>
<p>Aydınlanmacı modern mitlere bir çırpıda iman eden modern insanın, kadere iman etme konusunda bu denli isteksiz olması ve bir çırpıda hümanist bir rasyonalist kesilmesi tuhaf değil mi? Sakın hümanist rasyonalizm de herhangi bir rasyonel temellendirmeye dayanmayan modern bir mit olmasın?</p>
<hr />
<p><strong>Nisyan, İnsan ve Hakikat </strong></p>
<p>Kökeni nisyanla kardeş diye bu kadar unutkan mı olmalı insan. Belki de bu açmazın içinden göz kırpar hakikat, nisyana inat insan olabilelim diye. Düşüncesizliğin derinlerinde gizlenir düşünce, tıpkı yokluk içinde gizlenen varlık gibi. Ve ziyadeleşince karanlık, şafak serpilir karanlık ortasından, küfrünü fark edenin imana ermesi gibi.</p>
<hr />
<p><strong>Olan ile Olması Gereken Tezatı </strong></p>
<p>Çağdaş zamanlarda insanlar olana özenir, imrenir ve öykünür; olması gerekene ise inanır hale gelmişlerdir. Anneleri ve babaları gibi eşlerınin olması gerektiğine inanırlar, lakin büyük bir iştiyakla imaj varlıklarına aşık olurlar.</p>
<hr />
<p><strong>Akılcılık ve Hakikat </strong></p>
<p>Aklın hakikati tayin ve tespit hususundaki zayıflığı ile fenomenler dünyasındaki gücü arasındaki ayırımı temyiz edemeyen rasyonalist zevat bilmelidir ki epistemolojik bakımdan düşünüldüğünde hakikati akla irca etmek, aklın sınırlarına indirgenmiş bir hakikat resmi sunmaktan öte bir anlam taşımaz.</p>
<p>Diyebilirsiniz ki ne yapalım aklımız ancak buna erdi, eyvallah der Hakikat mütebessim bir eda ile. Ben Kendimi, Beni inşa etmeye çabalayanlara değil, rasyonel olanın kifayetsizliğini idrak etmiş olan ve anlamaya koyulan gönüllere ifşa ederim usul usul.</p>
<p>Sahi, Varlık hakikatini ifşa etmek için aklı dikkate almak zorunda olsa idi, akıl hem varlık hem de hakikat için ölçüt kılındığından ötürü insan varlığın ontolojik temeli, insan aklı da hakikat olmuş olmaz mıydı? Varlığın hakikatini ifşa için böyle bir hümanistik temeli gerektirdiğini hangi rasyonel çıkarım veya gerekçe ile keşfettik? Yoksa bu da sakın paganizmden miras hümanistik bir doğma olmasın?</p>
<hr />
<p><strong>Beşeri İdrâkin Sınırlılığı Üzerine </strong></p>
<p>Hakikat’in beşeri zaaflara tahammülü yoktur. Beşeri zaafların varlığı bir hakikattir lakin bu tespit, Hakikat’ ı beşeri zaaflarla ölçüp biçmenin Hakikat olduğu anlamına gelmez. Hakikat ıçin önce beşeri idrâke ait hakikat sınırının idrâk edilmesi sonra da beşeri zaafların üstesinden gelecek bir teslimiyetle varlığı Hakikat’ e ait kılmak gereklidir. Aksi taktirde beşeri zaaflarla Hakikat’ ı karartıp sınırları kendi sınırlı idrâk ufkumuzca belirlenen soyut hakikat resmimize müptela hale gelmek kaçınılmazdır. Gerçekten de hümanistik düşünce, beşeri idrâk kalemiyle soyut bir tuval üzerine soyut resimler çizip sonra da çizdiği resme müptela olmak değil de nedir?</p>
<hr />
<p><strong>Zekânın (Bilincin) Keşfi, İnsanın Sonu </strong></p>
<p>Modern zamanlarda zekânın (bilinç) keşfine bağlı olarak teknik ve araçsal bir rasyonalizmin gelişmesinin açık sonucu, nihayetinde insan kavramının gittikçe küçülerek yok olmaya yüz tutması olmuştur. İnsanın sonu, zekâ varlığı olarak insanın kemal fikrinden kopup insanın muhtevi olduğu tüm imkânlardan uzaklaşması ile hazırlanmıştır.</p>
<p>Bunun en açık Örneği yapay zekâ tartışmaları ekseninde ortaya çıkan ve zekâ varlığı olan insanın kendinden daha zeki makinelere vücut verebileceği inancında karşılığını bulur. İnsan tarafından var edilen makinelerin insana hâkim varlıklara dönüşmesi ihtimali muazzam bir ontolojik güvensizliğe yol açarak insanın gitgide küçülmesinin zemini oluvermiştir. Oysa insan, ancak zekâdan çok daha fazlası olduğunu fark ettiğinde böyle bir küçülmeye meydan okuyabilir ve eşref-i mahlukat olduğunu idrak edebilir.</p>
<hr />
<p><strong>Yol </strong></p>
<p>Gülü demedim,güle demedim,ben sadece güle götüren yolu,güle giden yola dedim.</p>
<hr />
<p><strong>Düşünmek </strong></p>
<p>Varlıktaki her tezahür tezahür Eden’e bir işarettir lakin tezahür Eden’in Varlığı aynı zamanda tezahürle perdelenmektedir. Düşünmek, perdeyi aralamak, kendisi de bir perde olan ben’i aradan kaldırmak, tezahür edende Gizlenen’e odaklanmak demektir aynı zamanda.</p>
<hr />
<p><strong>Metin Okuma Üzerine </strong></p>
<p>Bir metni okumak en azından o metne açılabilecek bir varlık ve düşünce ufkunu varsayar. Herhangi bir düşünüre dair hiçbir fikri olmayan, yani düşünürün hangi tarihsel bağlamda, nasıl bir düşünce geleneği içinde olduğuna dair hiçbir kanaati olmayan birinin söz konusu düşünürün herhangi bir metnine nüfuz etmesi mümkün değildir. Tıpkı düşünürleri düşünce gelenekleri, şarihler ve onlara dair yazılıp çizilen metinler gelecek zamana taşıdıkları gibi dini gelenekler de dinlere ait anlam ufkunun bize taşınması gibi bir hayati fonksiyon görürler. Dolayısıyla kutsal metinlere geleneksiz bir nüfuz mümkün olmadığı gibi geleneği olmayan bir dinin deformasyonu kaçınılmazdır.</p>
<hr />
<p><strong>Metin ve Kitap Farkına Dair </strong></p>
<p>Metnin dili yok ki konuşsun, her okuyan metni dilediği gibi konuşturur. Ya sen konuşursun, Kitap metne dönüşür ve susar ya da sen kulak kesilir işitirsin.Kitap açtığını da gizlediğini de bir bir fısıldar kulaklarına. Bundan dolayı metin epistemik bir öznenin ele geçirip dilediği gibi konuşturduğu bir nesne iken Kitaba hakim olunmaz, Kitap kendisini takvalı işiticilere açar ve okuyanı sarıp sarmalar. Dolayısıyla Kitabı susturan epistemik özne, Kitabın konuştuğu ise takvalı bir işiticidir ve bu yüzden düşünmenin de bir takvası vardır. Bu arada bir bütün olarak âlem(ler) de Kitaptır.</p>
<hr />
<p><strong>Eşitlik İdeali Üzerine </strong></p>
<p>Bir insanın dahi bir anı, diğer anıyla eşitlenemezken insanların eşit oldukları söylenebilir mi? Eşitlik ideali ahmakları zayıf ve farksız bir sürü olmaya ikna eden modern bir dogmadan gayrı nedir ki? Zayıflıktır insanları ikna eden iktidarın sağladığı köleleştirici mahiyetteki sözde konfor mekânlarına. Bu ikna sürecinde, muktedir olanlar, iktidar nesnesi kıldıkları sürüleri eşitlik ideali yoluyla iktidara müptela kılarlar. Herkes eşit bir köle haline getirilince köleler de normalleştirici söylemler yoluyla bir yandan köleliklerine ikna edilirken diğer yandan da istisnalara düşman kılınırlar.</p>
<p>Modern zamanlarda, insanların tüm niteliksel farklılıklarından arındırılmak suretiyle, farksızlaştırılmaya maruz bırakılmaları, eşitlik idealinin totalleştirici söylemler yoluyla kutsanıp aynılaştırıcı bir söylem pratiğinin hayata geçirilmesiyle gerçekleştirilmiştir. Kerameti kendinden menkul diğer kavramlar gibi eşitlik fikri de değerlemenin değen&#8217; sorgulanmaksızın kabul edilmiş, baskıcı ve tahakküm yüklü bir mahiyete sahiptir.</p>
<hr />
<p><strong>Fırsat Putu </strong></p>
<p>Fırsat diye yutturulan bir put var ki kapitalist yaşam pratiği, içerısınde inancı ne olursa olsun, herkesi dünyaya müptela bır varlık haline getiriyor. Öyle bir yaşam dünyası sunuyor ki insana, düşünmeye dahi bir türlü fırsat vermeksizin herkesi arzularından tutuklu kıldığı arzu nesneleri yoluyla vadetmiş olduğu bir sonraki fırsat putuna odaklı otomatlar kılıveriyor.</p>
<hr />
<p>Kitap okurken anlayamamanın sebebi, insanın kendi gürültüsü nedeniyle hakikati duyamamasıdır. Gürültü insanın kitabı metne dönüştürücü iç münakaşasından kaynaklanır ve insanın kitabı işitmesine engel teşkil eder. Böyle bir okuma, adeta anlam empoze edici sorular yoluyla kitapla bir münakaşaya girmek demektir. İşitip anlamak için, gürültüyü kesmek ve söylenene kulak kesilmek gerekmektedir. Hiç duyulmayan Hakikat anlaşılabilir mi?</p>
<hr />
<p><strong>İmkansız Varoluş</strong></p>
<p>Konfor içinde bir hayat sürme talebinden gayrı bir derdi olmayan insanın,varoluşundan bahsetmek mümkün değildir.</p>
<hr />
<p><strong>Kavramların Gucü Uzerıne </strong></p>
<p>Güç, kavramlar yoluyla köle de icad edebilir, efendi de. Güç ilişkilerinin hâkimiyeti içerisinde kavramlar Hakikate ait tarafsız kendilikler olmakliktan çıkıp gücün meşrulaştırıldığı söylem pratiklerinin yapıtaşları olup çıkarlar. Modern zamanlarda da kavramlar belli bir güç düzenek ve hiyerarşisini tahkim eden ve tüm insanlık için mutlak ve evrensel bir ideal olma iddiasındaki bilimsel söylem pratiğini meşrulaştırmak gibi bir fonksiyon icra ederler.</p>
<p>İnsan tam da tüm insanlık ıçin geçerli olan anlamında, olması gerekenı ararken düşer kavramların tuzağına. Anlamanın aynı zamanda meşrulaştırmak olduğunu gizleyen karakteriyle kavramlar, belirli bir tarihsel dönem içerisindeki insanları razı ediverir kendi yaşam dünyasının anlam ve değer ufkuna.</p>
<hr />
<p>Zira insan, ne kadar iyi niyetli, samimi, inancına bağlı olursa olsun eylemlerinde varlığının anlam, değer ve hakikatine dair gerçek bir sorgulama yapmadığı takdirde adaletsizlik, zulüm ve hak sızlıkla sonuçlanan eylemlere vücut vermekten kaçınamaz.</p>
<p>Felsefi açıdan değerlendirildiğinde bu durumun insanın, varlık ve bilgi değeri hiçbir biçimde sorgulanmaksızın sahıp olduğu inancın kesinlik ve keskinliğinden varlık ve bilgiye dair mutlakılk iddiası taşıyan sonuçlar çıkarmasından kaynaklandığını söylemek mümkündür. Öyle ki kesin inançlılık halinin varlık ve hakikate olan bir açıklık sunduğunu vehmeden kesin inançlı kişi, iyiyi, doğruyu, hakikati ve gerçekliği kendi metafizik dünya görüşüne hapsetmek suretiyle dışarıda kalanlar üzerinde gerçekleştirilmesi mümkün her türlü ahlaki ve politik zulmü meşrulaştıracak bir pratiğe dahil oluverir.</p>
<p>Tam da kendi perspektif veya bakış açısını mutlaklaştırması yüzünden, kendisi üzerinde gerçekleştireceği herhangi bir sorgulayıcı veya eleştirel perspektifi kaybeden kesin inançlı kişi için haklı da doğru da adil de iyi de yalnızca kendisi olmak durumundadır. Bundan dolayı kesin inançlı kişiden ne inancının kendisine açmış olduğu perspektif dışında kalan perspektif veya düşünce imkanlarına açılmasını ne de eylemlerinin etik sonuçlarını dikkate alan sorgulayıcı bir düşünme faaliyetinin içinde olmasını beklemek mümkün değildir.</p>
<p>Oysa gerek “Siz bilmezsiniz Allah bilir.” ayetinde karşılığını bulduğu şekliyle din gerekse Sokrates’in “Tek şey biliyorum, o da hiçbir şey bilmediğim” sözünde tecessüm ettiği şekliyle bütün bir bilgelik geleneği, hakikatin, beşeri varlık düzleminde hiçbir biçimde bütünüyle tüketilemeyeceğini vurgulayan karakteriyle başkalarıyla kurulan etik ilişkiyi de hakikat karşısındaki söz konusu mütevazı konum üzerine inşa etmeyi salık vermişlerdir.</p>
<p>Hiç kuşku yok ki böyle bir inşa sürecinde, kişinin gerek bir bütün olarak varlık içerisindeki konumu, gerekse kendi varlığının imkân ve sınırları hususunda gerçekleştireceği sorgulayıcı bir düşünme faaliyeti içinde olması son derece önemlidir.</p>
<hr />
<p><strong>Mekânsallaştırılmış Varlık ve Zaman Üzerine </strong></p>
<p>İnsan mekânsallaştırılmış bir varlık ve zaman fikrine bağlı olarak düşünceyi hesaplayıcı bir düşünce haline getirmek suretiyle ruhu da mekânsallaştırır ve hakikati elde edilip sahip olunacak bir şey konumuna indirgeyen hümanistik metafiziklere kurban eder.</p>
<p>Oysa gerçekte hakikat, ait olunmak suretiyle varlığa açıldıgımız bir imkân olup hakikat için mekânsızlaştırılmış bir varlık ve zaman fikrine ihtiyaç söz konusudur.</p>
<p>Ruhun mustarip olduğu ahlaki hastalıkların tamamı mekânsallaştırılmış varlık ve zaman fikriyle bağlantılıdır ve çağdaş dünyanın buhranının temelinde de söz konusu mekânsallaştırıcı düşünme faaliyeti bulunmaktadır.</p>
<hr />
<p>Benzer bir biçimde din de gerek Kur’an-ı Kerim’de birçok kere vurgulandığı üzere “Siz bilmezsiniz Allah bilir.” ayetinde gerek Peygamberin “Ya Rabbi sen bana eşyanın hakikatini göster.’ ’duasında, gerekse sufilerin “Adını Koyma’, “Kendi nefsinden gayrı hiçbir varlığı yargılama” vb. yaklaşımlarında karşılığını bulduğu şekliyle insanı, sürekli bir biçimde, kendi hakikat ve vaı lığı üzerine soruşturma ve bir bütün olarak ilim ve mülkün yalnızca Allah’ a ait olduğu bilinci içerisinde olmaya davet etmiştir.</p>
<p>İlim ve mülkün Allah’ a ait olduğu fikri, insana gerek varlık ve hakikat üzerindeki hâkimiyet iddiasından, gerekse kendi varlığını sevk ve idarede olduğu kadar, başkalarıyla kurduğu etik ilişkide de bir nefis muhasebesi içerisinde olarak kendi narsistik iddialarından vazgeçmesine yol açan bir etik pozisyon alması sağlayacaktır.</p>
<p>Çoğunlukla bir varlık ve hakikat rölativizmiyle ilişkilendirilmek suretiyle eleştirilen söz konusu mutlak hakikat ve bilgi iddiasından vazgeçme fikri, kanaatimizce gerçek anlamda etik ilişkinin imkânı olduğu gibi başkaları üzerinde gerçekleştirilmesi mümkün hâkimiyet ve şiddetten de alıkoyan yegâne imkân olmak durumundadır.</p>
<p>Çoğunlukla insanların iyi niyet ve samimiyet kisvesi altında eylemlerini gerçekleştirdikleri ifade ediledurur.Oysa adalet ve hakkaniyet iyi niyet ve samimiyet ile değil, sahih bir tefekkür içerisinde kendi aleyhimize dahi olsa olması gerekene tabi olmakla alakalı bir mahiyete sahiptir.</p>
<hr />
<p>İçindeki bedende dahi kiracıyken halâ bir şeylere sahip olma derdiyle didinip durmakta zavallı insan.Gaflet bu olsa gerek.</p>
<hr />
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>
<p><strong>Riyakarca Varoluş </strong></p>
<p>Riyakârca bir varoluş kişiyi kendi olmaklıktan alıkoyan büyük bir ahlaki hastalıktır. Bu hastalık zahiri kurtarma derdine düşürür de insanı, Sireti unutturacak şekilde surete müptela hale getirir.Riyakâr için nasıl olunacağı değil, nasıl görünüleceği önemli olduğundan ötürü riyakârın parçalanmış benliği sürekli bir huzursuzluk içerisindedir.</p>
</div>
<div></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div></div>
<div>
<p><strong>Rotası Şaşmış Modern Hayret </strong></p>
<p>Zavallı modernler, neye hayret edip neyle büyüleneceklerini dahi şaşırmışlar. Kafalarını kaldırıp uzaya bakar, hayret eder, galaksilerle büyülenirler. Oysa göklerde ve arzda olan her şeyin insanın emrine musahhar kılınmasına hayret edip musahhar kılanla büyülenmeleri gerekirdi.</p>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-<br />
<strong>Ruhun Mekânsızlaştırılmasına Dair </strong>Zamanla beden yaşlansa da tefekkür halindeki ruh gençleşirmiş, böyle der büyük insanlar. Zamanın akışına direnç, ruhu mekânsızlaştıran tefekkür sayesinde olur. Kuşkusuz bu da zamansallığı dikkate almayı gerektirir lakin bu zaman telakkisi, varlığı mekânsallaştıran kronolojik zamandan insanı fanilik bilincine sevk eden bir zaman anlayışına açılmayı gerektirir.</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak:</strong>Kasım Küçükalp &#8211; Zamansız Düşünceler</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zamansiz-dusunceler/">Zamansız Düşünceler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zamansiz-dusunceler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dinlerini Oyun-Eğlence Yapanlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dinlerini-oyun-eglence-yapanlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dinlerini-oyun-eglence-yapanlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Mar 2015 15:46:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan'ın Asl'ını Unutması]]></category>
		<category><![CDATA[Dinlerini Oyun-Eğlence Yapanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Necmettin Şahinler]]></category>
		<category><![CDATA[Nisyan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=4331</guid>

					<description><![CDATA[<p>Vay haline o gün yalanlayanların.Ki onlar, daldıkları bir batak (bâtıl)da oynayıp duruyorlar.O gün onlar cehennem ateşine itilip kakılacaklar (Onlara): &#8220;İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur&#8221; (denilecek). Ayette geçen Nâr-ı Cehennem” yani &#8221;Cehennem ateşi&#8221; ifâdesi, hakikati yalanlayanların katlanmak ve dayanmak zorunda kalacakları İlâhî bir cezâdır. Çünkü bu onların kendi yaptıkları tercihlerinin so­nucudur. Cehennem, inkâr edenleri çepeçevre kuşatacak bir gerçek­liktir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dinlerini-oyun-eglence-yapanlar/">Dinlerini Oyun-Eğlence Yapanlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;"> <a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hukukullah-6-638.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-4332" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hukukullah-6-638.jpg" alt="Dinlerini Oyun-Eğlence Yapanlar" width="638" height="479" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hukukullah-6-638.jpg 638w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hukukullah-6-638-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hukukullah-6-638-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hukukullah-6-638-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 638px) 100vw, 638px" /></a>Vay haline o gün yalanlayanların<span style="background-color: #d5d5d5;">.</span></span></b><b><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;">Ki onlar, daldıkları bir batak (bâtıl)da oynayıp duruyorlar.</span></b><b><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;">O gün onlar cehennem ateşine itilip kakılacaklar </span></b><b><span style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: small;">(Onlara): &#8220;İşte yalanlayıp durduğunuz ateş budur&#8221; (denilecek).</span></b></p>
<p>Ayette geçen Nâr-ı Cehennem” yani <span style="font-size: 13.3333330154419px; line-height: 20px;">&#8221;</span>Cehennem ateşi<span style="font-size: 13.3333330154419px; line-height: 20px;">&#8221;</span> ifâdesi, hakikati yalanlayanların katlanmak ve dayanmak zorunda kalacakları İlâhî bir cezâdır. Çünkü bu onların kendi yaptıkları tercihlerinin so­nucudur. Cehennem, inkâr edenleri çepeçevre kuşatacak bir gerçek­liktir. Ve yedi kapısıyla, sönmeyen sürekli ateşiyle, doymak bilmeyen özelliğiyle, kaynarken çıkardığı sesiyle, yüzleri yala­yan, dişleri sırıtan aleviyle, boyunlarında halkalar ve zincirler olan günahkârları bir elbise gibi saracaktır. Ve bu durumdan ne za­man kurtulmaya çalışsalar, onlara şöyle seslenilecektir: <span style="font-size: 13.3333330154419px; line-height: 20px;">&#8221;</span>Tadın (bu) yakıcı azâbı [sonuna kadar]&#8221;</p>
<p>Yine âyette <span style="font-size: 13.3333330154419px; line-height: 20px;">&#8221;</span>boş şeyler” olarak çevrilen “fî havdın” ifâdesi, gerçek karşılığı ile “hayâlı/sanal yaşam” demektir. Allah’ı hesaba katmayan, manevî değerleri hiçe sayan, insânlığın hayrı yerine sadece şan-şöhret ve dünyevî mal-mülk için çabalayan inşânın fayda sağlamayan yaşamı. Böyle bir yaşamla oyalanmak, deniz kıyısında saatlerce uğraşarak kumdan kuleler yapan çocukların oyunu gibidir. Sonunda küçük bir dalga/bir dokunuş onu kolaylıkla yıkacak ve ona eşlik eden hayâller bir anda sönecektir. Veya Kur’ân’ın bir başka benzetmesiyle, onların yapıp-ettikleri şiddetli rüzgârın savurduğu kül gibi uçup gidecektir:</p>
<p>“Rablerini inkâra şartlanmış olanların yapıp-ettikleri, fırtınalı bir günde rüzgârın hışımla saçıp savurduğu küle benzemektedir; böyleleri kazandıkları [iyi şeylerden de âhirete hiçbir yarar sağlayamazlar; çunku Allah’a karşı sergiledikleri bu ¡inkârcı tutum] sapıklıkların en kötüsüdür. ”</p>
<p>Sanal/hayâl bir yaşamın sonu hüsranla biten oyalanması yerine, Allah’a ve O’nun Resûlü’ne inanmanın mutluluğu ile örülmüş bir ya­şamı tercih edenler için “gökler ve yer kadar geniş bir cennet&#8221; hazır­lanmıştır. Bu, sonsuz lütuf sahibi olan Allah’ın dilediği kullarına ba­ğışladığı bir nimettir. Ve Allah bizden bu güzelliğe koşmamızı iste­mektedir.</p>
<p>Nisyanın en tehlikelisi insanın kendi Asl&#8217;ını unutmasıdır. İnsanın kendi Asl&#8217;ını unutması bir anlamda Allah’ı unutması, Allah’ı unutması da kendi zatiyetinin idrakini terketmiş olması, unutmasıdır. Kur’an bunu kendi üslûp güzelliği ve özelliği içinde verirken şu ifadeleri kullanır: “Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu” (Tevbe/67). Nisyanın karşıtı ve nisyandan kurtulmanın yolu “zikir”dir ki, o da, hatırda tutmak için anmak demektir. Allah’ı unutmamanın yolu Allah’ı zikretmek yani anmaktır.</p>
<p>Kur&#8217;an, son peygamber bağlılarını hem unutmanın doğuracağı bozukluklara karşı uyarmak, hem de onların unutma illetinin sonuçlarından ilahi bir rahmetle korunduklarını göstermek üzere, bağlılarına şu duayı önerir: “Ey Rabbimiz! Unutur veya hata edersek, bizi bundan hesaba çekme”</p>
<p>Kurân, dünyâ hayatına aldanarak Allah&#8217;ın âyetlerini inkâr eden ve dinlerini bir eğlenceye/oyuna çevirmiş olanların, Hesap Günü’nü unuttuklarını söylemektedir. Bu unutuş, hesap günü gelip çattığında bu imânların karşısına Allâh tarafından unutulmak olarak çıkacaktır.</p>
<p>Dinlerini oyun ve eğlence edinen ve dünya hayatının kendilerini aldattığı kimseleri bırak! Bu vesile ile şunu da ihtar et ki: «Bir kimse yaptıkları yüzünden azabın pençesine düşmeye görsün, o zaman Allah&#8217;ın yüce huzurunda O&#8217;ndan başka ne bir koruyucu, ne de bir şefaatçi bulunur. Her türlü fidyeyi denkleştirse bile kabul edilmez. Onlar azabın pençesine düşmüş kimselerdir. Nankörlük ettiklerinden dolayı onlara kaynar sudan bir içecek ve gayet acı bir azap vardır.</p>
<p>Allâh için unutmak söz konusu olamayacağına göre, buradaki unutmak &#8220;göz ardı’’ edilmek anlamındadır. Yani Allâh, bu kişileri o gun dikkate almayacak, onlara unutulmuş muamelesi yapacaktır, in­sinin böyle bir duruma düşmesi şüphesiz çok trajik bir sonuçtur. Hal­buki Allâh, insânı yeryüzünde hiç de sahipsiz bırakmamış, Rahman oluşundan kaynaklanan yönüyle her türlü rızkı önüne sermiştir. Üstelik bunun yanında insâna ezelde verdiği sözü unutmaması için peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Ama bütün bu çağrılara, Allâhın verdiği nimetleri kullanmasına rağmen insan, Ona şükür etmemiş; sanki hiç ölmeyecekmiş, hesaba çekilmeyecekmiş vurdumduymazlığı İle dünya hayatının aldanış, çarklarına kendisini kaptırmıştır. Şimdi ise ahiret gününün unutulmuşları arasına girerek yalnızlığı yaşar hâle gel­miştir. Artık kalem kırılmış, mürekkep kurumuş, kabul edilebilir bir özür imkânı ortadan kalkmıştır.</p>
<p>İnsânın düşeceği bu unutulmuşluk durumunun nedeni, yukarıda verdiğimiz âyetin devamında şöyle verilmektedir: “Çünkü Biz, gerçekten de onlara, inanacak bir toplum için bir doğru yol, içinde bil­giye dayalı ayrıntılı açıklamalarda bulunduğumuz bir kitap ulaştırmıştık.</p>
<p>Anlaşılıyor ki bütün bu olumsuz sonuçları yaşamanın en önemli nedeni, insânların kendilerine bir rahmet/hidâyet rehberi olarak gön­derilmiş olan Kitab&#8217;a, olması gereken ilgiyi göstermemeleridir. Âyetin “Kitâbin fassalnâhü ‘ala ilmin” ifâdesinden bu Kitabın hem ilme da­yalı, hem de ayrıntılı açıklamaları içinde bulunduran bir kitap oldu­ğunu öğreniyoruz. Ama gözü sadece dünyevî zevkleri gören insân, kendisine ulaşan bu kitabı <sup>u</sup>göz ardı etmiş, âyetlerini inkâr yoluna sapmıştır.</p>
<p>Ey insân! Allah, yarattığı hiçbir varlığa zulüm ve haksızlık et­mez. Teklifi de ancak inşânın kaldıracağı kadardır. Başına ge­lenler ve gelecek olanlar kendi tercihlerinin sonucudur.“Tabağına ne doğramışsan, kaşığına o gelecektir. Hangi ağacı silkelemişsen, önü­ne o ağacın meyvesi dökülecektir. Bu yolda sevmeyeni sevmezler, görmeyeni görmezler, merhamet etmeyene merhamet etmezler, el tutmayana el vermezler, ağlamayana ağlamazlar, kısaca unutanı da unuturlar.</p>
<p>Necmettin Şahinler,İpler Kopmadan</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dinlerini-oyun-eglence-yapanlar/">Dinlerini Oyun-Eğlence Yapanlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dinlerini-oyun-eglence-yapanlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
