<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Nesimi Yazısı | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/nesimi-yazisi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 23 Jun 2017 14:49:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Nesimi Yazısı | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Büyük Selçuklular &#8211; Alp Arslan (3. Bölüm)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Jun 2017 11:20:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[1071]]></category>
		<category><![CDATA[Çağrı Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan (1064-1072)]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklular]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt Savaşı nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Nesimi Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Romenos diogenes]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğrul Bey]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15977</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alp Arslan (1064-1072) Tuğrul Bey’in çocuğu yoktu. O Alp Arslan’ın üvey kardeşi olup, annesi daha sonra Tuğrul Bey’le evlenmiş olan Çağrı Bey’in oğlu Ebu’l-Kasım Süleyman’ı kendisine veliaht göstermişti. Bu konuda kendisini hatunu ile birlikte veziri Amîdü’l-Mülk Kündürî’nin de etkilemiş olması söz konusu, dur. Fakat Alp Arslan bunu kabul etmeyerek, mücadeleye girişti ve sonuç- ta hem [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/">Büyük Selçuklular – Alp Arslan (3. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-15955 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg" alt="" width="461" height="389" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-600x505.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-768x647.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-1024x863.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg 1187w" sizes="(max-width: 461px) 100vw, 461px" /></a></h2>
<h2><strong>Alp Arslan (1064-1072)</strong></h2>
<p>Tuğrul Bey’in çocuğu yoktu. O Alp Arslan’ın üvey kardeşi olup, annesi daha sonra Tuğrul Bey’le evlenmiş olan Çağrı Bey’in oğlu Ebu’l-Kasım Süleyman’ı kendisine veliaht göstermişti. Bu konuda kendisini hatunu ile birlikte veziri Amîdü’l-Mülk Kündürî’nin de etkilemiş olması söz konusu, dur. Fakat Alp Arslan bunu kabul etmeyerek, mücadeleye girişti ve sonuç- ta hem onu ve hem de Tuğrul Bey döneminden beri saltanat iddiasıyla baş- kaldırmış bulunan Kutalmış’ı bertaraf etmeye muvaffak oldu. Alp Arslan’ın 26 Nisan 1064’te Selçuklu tahtına oturduğunu görüyoruz. Bunun üzerine Abbasî Halifesi Kâim-Biemrillah tarafından bir elçilik heyeti ile kutlanan Alp Arslan’a, Halife tarafından “Şehinşahü’l-Âzam, Melikii’l- Arap ve’l-Acem” gibi birçok lâkap ve unvanlar tevcih edilmiş, kılıç, hil’at, sancak ve çok sayıda değerli hediyeler de gönderilmiştir. Bu sırada o, otuz altı yaşındaydı. Önce Amîdü’l-Mülk yerine, ismi kendisi ve oğlu Melikşah’ınki ile birlikte yaşayacak olan Siyâsetnâme sahibi Nizâmü’l-Mülk’ü vezirliğe getirdi (29 Aralık 1064). Aile içi problemleri halledip üst düzey görevliler arasında değişiklikler yaptıktan sonra da fütûhata başladı.</p>
<p>Onun döneminde öncelikle, Tuğrul Bey’in Anadolu seferlerini sürdür­mek amacıyla, Azerbaycan ve Kafkasya sahasında Ermeniler ve Gürcüler’e karşı başarılı hareketler yapıldı, önemli bir kısım yerler fethedildi. Bu seferlerin, fetihler ve sınırların genişletilip güçlendirilmesi yanında, sı­nır bölgesindeki Türkmenler üzerinde devlet nüfûzunu sağlamlaştırmak gibi iki önemli hedefi vardı. Bu arada Bizans’a bağlı olup, Bagrad ve Grigor gibi Bizanslı generaller tarafından korunan ve kaynaklarda &#8220;asla fethedilemez” şeklinde nitelenen, surlarıyla meşhur Ani fethedildi (16 Ağustos 1064). Buranın alınması İslâm dünyasında çok olumlu yankılara nede® oldu. Bu başarıyı bir beyannâme ile kutlayan Halife, Alp Arslan’a Ebu Feth unvanını vermiştir. Bundan sonra aile fertlerini ülkenin çeşitli bölgelerinde görevlendiren ve yeni fetihlerle bölgedeki hakimiyetini artırt devamı yönünde tedbirler alan Sultan Alp Arslan, kendisine baş kaldıran kardeşi Kavurd’u yola getirecek ve Huttalân ile Soğaniyan emirlerini cezalandırmak üzere Doğu seferine çıkacaktır.</p>
<p>Doğu seferinde (1065) Alp Arslan, Ceyhun’u geçerek Türkistan’a gir­di. Bazı çarpışmalardan başarı ile çıktıktan sonra dedesi Selçuk’un meza­rını ziyaret için Cend’e gitti. Daha sonra Merv’e dönen (Mayıs 1066) Alp Arslan, bu ilk Türkistan seferi ile atalarının eski ülkesinin Maveraünnehir’e komşu kısımlarını Selçuklu Devleti’ne bağlamıştır. Bir süre daha bölgede kalan ve bu arada oğlu Melikşah’ı Karahanlı hükümdarı İbrahim Tamgaç Han’ın kızı Terken Hatun’la, kendi kızını Gazne hükümdarıyla, onun kızını da diğer oğlu Arslanşah’la evlendiren Alp Arslan, böylece do­ğu sınırını emniyete almıştır. Alp Arslan burada oğlu Melikşah’ın veliahdlık törenlerini de yapmış, Şiraz ve İsfahan’ın yönetimini ona vermiş, bü­tün ülkedeki camilerde hutbelerde, kendi adından sonra onun adının da anılmasını istemiştir. Melikşah’ın veliahtlığı daha sonra Halife Kâim-Biemrillah tarafından da kabul edilecektir. Şimdi artık Alp Arslan yüzünü tekrar Anadolu’ya çevirebilecektir. Zira ardı arkasına gelen Türkmenlere yeni yurt açmak gerekmektedir. Bu dönemde çeşitli Türk gruplarının Ana­dolu içlerine akınlar yaptıklarını, bir bakıma nihâî yurt edinme harekâtının hazırlıklarını tamamladıklarını görüyoruz. Bu çabaların dönülmez sona ulaşması ise, bilindiği üzere Malazgirt ile mümkün olacaktır. Şimdi sıra bu gelişmelere kısaca değinmeye gelmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte da­ha önce Sultan Alp Arslan’m ikinci defa Gürcistan seferine çıkmak zorun­da kaldığım belirtelim. Sultan 1067’de Gürcü Kralı IV. Bagrat’ın Müslü­man Şeddâdîler üzerine yaptığı akınlara cevap vermek üzere Arran’a gel­di, daha sonra Gürcistan’a girdi. Şeki bölgesini alan Alp Arslan, IV. Bagrat’ın savaşa cesaret edememesi nedeniyle Gürcistan’ın her tarafına akın­cılar gönderdiği gibi Tiflis’i de fethetti. Sonuçta aman dileyen Bagrat, Alp Arslan’a tâbî olmayı kabul etti. Bunlardan sonra Mekke Şerifi Muhammed b. Ebû Hâşim 1070’te Alp Arslan’m huzuruna geldi ve Mekke’de hutbe­nin Abbasî Halifesi ve Selçuklu Sultanı adına okunduğunu bildirdi.</p>
<p><strong>Malazgirt Meydan Muharebesi (26 Ağustos 1071)</strong></p>
<p>Gerek Tuğrul Bey ve gerekse daha sonra Alp Arslan tarafından çok iyi planlanmış bir yurt edinme faaliyetinin parçaları olarak devam eden kürklerin Anadolu içlerine yönelik hareketleri, Bizans tarafından hiç tep­esiz kabul ediliyor değildi. Olayların gösterdiği gelişme; Türklerin yeni bir yurt edinmek, Bizanslıların da topraklarını korumak amacıyla kesin sonuç almalarını gerektiriyordu. Bu sırada Bizans İmparatoru Konstantinos Dukas ölmüş (1067), devletin başına onun üç oğlu adına İmparatoriçeEudoxia (Evdokia) geçmiştir. Dahilî karışıklıklar, saray entrikaları ve çeşitli sıkıntılar içinde bulunan Bizans’ın, bu duruma tahammülü güçleştirdiğinden İmparatoriçe, Peçenekler karşısında başarılı olmuş olan Romenos Diogenes’i kendisine eş olarak seçmiş ve idareyi ona bırakmıştır, l 1068’de İmparator ilan edilen Diogenes’in ilk görevi, doğu bölgesini Türk tehlikesini bertaraf etmekti.</p>
<p>Kaynakların cesur, atılgan, kabiliyetli bir asker, bunun yanında magrur, kendine fazlaca güvenen, dalkavukluktan hoşlanan bir kişiliğe sahip bulunduğunu ifade ettikleri R. Diogenes, tahta çıktıktan iki ay sonra, 13 Mart 1068’de Franklar, Uzlar (Hıristiyan Oğuz), Peçenekler ve Makedon­yalIlardan aceleyle toplanmış bir ordunun başında “güneydeki düşmana karşı” ilk Anadolu seferine çıktı. Kayseri, Sivas, Divriği, Toroslar, Halep yolunu takip eden İmparator, Menbic’i zaptederek, kış aylarında döndüğü İstanbul’da büyük törenlerle karşılandı. Buna karşılık Türk altınlarının de­vamına mani olamadığı gibi, Niksar tahrip edildi, Eskişehir yakınında Amorium (Amuriyye)’a kadar gidilerek, bu meşhur şehir tahrip edildi.Diogenes’in İstanbul’a dönmesi üzerine Afşin, Sunduk, Ahmet Şah, Türkman, Demleçoğlu Mehmet, Duduoğlu, Serhenkoğlu ve Arslantaş gibi komutanların yönetimindeki Türkler, güney, güneydoğu ve do­ğu bölgelerinden olmak üzere süratle Anadolu’ya akınlara başladılar. Gön­derilen kuvvetlerin tamamen bozguna uğratılmaları üzerine İmparator, Manuel Komnenos komutasında Sivas’a, Philaretos Brachamios komu­tasında Malatya’ya iki ordu sevkettiği gibi, üçüncü bir ordunun başına da bizzat kendisi geçti. Hedefi Selçuklu harekât üssü olan Ahlat’ı almak, aynı zamanda onların ellerindeki kale ve müstahkem mevkileri tekrar fethede­rek Türkleri Anadolu’dan tamamıyla atmaktı. Fakat her iki general başarı sağlayamadığı gibi, ordusunun başında ikinci defa Anadolu seferine çıkan R. Diogenes de Kayseri, Palu, Sivas bölgelerinde harekâtta bulunduysa da (1069), çok hareketli bir strateji uygulayan Türkler karşısında önemli bir başarı elde edememişti. Nitekim bu sene bir taraftan İmparator’un önünden muntazam bir biçimde geri çekilen bir kısım Türk kuvvetlerine karşılık, diğer bir kısmı Kayseri’yi yağmalamış, Malatya’ya hücum etmiş, Anatoük eyaletinin zengin ve kalabalık merkezi Konya’yı tahrip etmiştir. Böylece ikinci seferde de Türklere karşı bir başarı elde edilememiştir.</p>
<p>Diogones 1070’de düşündüğü Anadolu seferine ise, Saray’daki muhalifleri dolayısıyla çıkamamış, yerine Doğu Orduları Komutanı Manuel Komnenos’u görevlendirmiştir. Sivas civarında yapılan savaşta Manuel Komnenos, Selçuklu ailesinden olup Alp Arslan’a karşı saltanat davasıyla baş kaldırmış olan eniştesi Erbasan (Er-Basgan, Er-Sığın) karşısında mağ­lup olarak beraberindeki Nikephoros ile birlikte esir edilmiştir. Fakat Sultan’ın gazabından çekinen Erbasan, esirleri salıverecek ve bazı yakınları ile birlikte İstanbul’a gidecektir. Buna karşılık onu takip eden Afşin ve di­ğer Selçuklu emirleri, Kayseri-Sivas bölgelerini yıldırım hızıyla ezip geç­tikleri gibi Afyon, Uşak, Denizli çevrelerini de yakıp yıkmışlardı. Hatta Afşin Kadıköy’e gelmiş Erbasan’ı alamayınca dönüş yolundaki Bizans kentlerine büyük zararlar vermişti. Sonuçta bütün bu dönemde insiyatifın, Türkler elinde olduğu ve Bizans’ı yıpratma, zayıflatma çabalarının başarı ile tatbik edildiği görülüyordu. Artık kalıcı neticenin alınması zamanı gel­mişti. Nihayet Romanos Diogenes, Türkleri Anadolu’dan kesin olarak çı­karmak amacıyla, kalabalık ve değişik topluluklardan oluşmuş bir ordu­nun başında 13 Mart 1071 ’de İstanbul’dan hareket etmiştir.</p>
<p>Bizans ordusunun gücü hakkında muhtelif kaynaklarda 100.000 ile 600.000 arasındaki asker sayıları verilirse de, makul olan 200.000 civarın­da askere sahip olmasıdır. Fakat bu gerçekten kalabalık ordu, bir bakıma milletler mozayiği gibidir. Franklar, Slavlar, Alman, Grek, Bulgar, Gürcü ve Ermeniler yanında Bitinya, Kapadokya, Kilikya ve Trabzon bölgelerin­den ayrıca Hazarlar, Peçenekler, Uz ve Kıpçak (Kuman)’lar gibi Türk unsurlanndan ücretli askerler de vardır. Orduda çeşitli hizmetler için değişik sınıf askerler (kale deliciler, lağımcılar, çarkçılar, arabacılar ve mancı­nıkçılar), ustalar, nal ve çivi taşıyan 400, silah ve mancınıklarla diğer sa­vaş gereçlerini taşıyan 1.000 araba vardı. Kaynaklar bir de 1.200 kişi tara­fından çekilen 10 kantar ağırlığında taş fırlatabilen bir mancınıktan bahse­derler. Bu sırada Alp Arslan Fatımîlere yönelik olarak Suriye’ye sefere çıkmış, bu amaçla Azerbaycan üzerinden Bizans topraklarına girmişti. Bu­rada, savaş öncesi tekrar Bizanslılara geçecek olan Malazgirt ve Erciş’i fetheden Sultan, Urfa’yı ise bütün çabasına rağmen alamamıştı. Mirdasogullannın yönetimindeki Halep’i bir süre muhasaradan sonra antlaşma ile Selçuklulara bağlamış, Şam ve Mısır’a yönelmek üzeredir. Fakat yaklaşan <span style="font-size: 13.3333px;">Bizans</span> tehlikesi dolayısıyla bundan vazgeçer, süratle geri döner. Hızlı hareket etmek ve iaşe konusunda sıkıntıya düşmemek için bir kısım askerle eder. Sonuçta Malazgirt’teki karşılaşmada 15/20.000 ile nihayet 50.000 kadar olduğu konusunda nakiller bulunan bir güce sahiptir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İki ordu arasındaki büyük sayı farkına rağmen, Bizanslıların çoğu değişik milletlerden oluşmuş kozmopolit, hantal silahlı gücünün verdiği dezavantaja karşılık, Alp Arslan’ın Türk savaşçılığı ve İslâm’ın cihad ülküsüne bütünüyle bağlı, çok hareketli bir savaş gücü vardı. Alp Arslan, İmparator’a son bir defa hem kendisini ve hem de Halife’yi temsil eden elçiler gönderdi ise de, bu davranışı bir zaaf alameti olarak değerlendirildiği,, den sonuç alınamadı.</p>
<p>Sultan Alp Arslan’ın maddî güç yanında, ordusunun manevî yönünü de ihmal etmediğini vurgulamak gerekir. Nitekim savaş biraz da bu neden­le, Alp Arslan’ın imam ve fakihi Buharalı Ebû Nasr Muhammed’in tav­siyesi üzerine, bütün Müslümanların başarıları için dua edeceği mübarek Cuma gününe ve Cuma namazı sonrasına denk getirilmiştir. Bir İslâm ku­mandanı olarak son barış teklifi de bir zayıflık ve savaştan çekinme şek­linde değerlendirilerek reddedilen Alp Arslan, birlikte kılınan Cuma na­mazından sonra beyazlar giyinmiş, kokular sürünmüş olarak askerlerinin başındadır. Onlara yaptığı kısa hitabede; Şehit düşerse vurulduğu yere gö­mülmesini, kendisinden sonra oğlu Melikşah’a itaat edilmesini bildirir. Bir hükümdar değil, Allah yolunda din ve devlet için bir er gibi savaşaca­ğını belirtir. Savaşmak istemeyen çekip gidebilecektir. Atının kuyruğunu bizzat bağlar, ok ve yay gibi uzaktan savaşma aletlerini bırakır, en ön saf­ta olacağım göstermek için kılıç ve topuzunu alır. Halife Kâim-Biemrillalı da metni Ahbâru’d-Devleti’s-Selçukiyye’de kayıtlı bulunan Ebû Saidb. Muslaya’nın hazırladığı bir dua metninin bütün İslâm ülkelerinde Cuma hutbesinde okunmasını istemiştir. İslâm dünyasının o zamanki en büyüğü­nün, bütün Müslümanların hislerine tercüman olduğu bu duada yer alan cümleler gerçekten dikkat çekicidir.</p>
<p>“Allahım! İslâm sancağını yücelt ve İslâm’a yardım et! Şirki başını ezmek ve kökünü kazımak suretiyle yok et! Sana itaat için, canlarını feda edip kanlarını, sana tabî olma hususunda akıtan senin yolunun mücahit­lerini, onları kuvvetlendirerek yurtlarını, güvenlik ve zaferle dolduran yar­dımlarından yoksun kılma! Mü’minlerin Emîri’nin burhanı olan Şehinşa- hu’l-Âzam (yani Alp Arslan) ’ın senden dilediği yardımı esirgeme ki, o bu sayede hükmünü yürütür, şanını yayılır kılsın ve zamanın güçlükleri karşı­sında kolayca yerinde tutunabilsin. Senin dinini şerefli ve yüce tutabilme için onu, lütufkâr ve her zaman etkili olan desteğinden yoksun kılma! Çünkü o, senin ulu rızan için rahatını terketti; malı ve canıyla buyrukları­na uymak amacıyla, senin yoluna düştü&#8230; ”.</p>
<p>Bizans ordusu karşısında Alp Arslan, ordusunu dört kısma ayırdı. Da­ha kalabalık iki kısmı savaş alanı kenarındaki tepelerde pusuya yatırdı. Üçüncü kısma düşmanın arkasını tutma görevini verdi. Dördüncü kısım ise başında kendisi olduğu halde R. Diogenes’in karşısında yer alıyordu.</p>
<p>Savaş, Bizans ordusunun hücumuyla başladı. R. Diogenes’in hücumuna Alp Arslan, sahte ricatle cevap verince, sonuçta ordugâhından uzak­laşan İmparator, akşama doğru pusuların olduğu yere gelip dayandı. Türk çemberi içinde kalan Bizans ordusu çok kötü biçimde mağlup olmuştu (26 Ağustos 1071). Bizzat İmparator esir düşmüş, İslâm Tarihinde ilk defa ol­mak üzere bir Basileus, Müslümanların tutsağı olmuştu. Fakat hayatı ba­ğışlandı ve 3 Eylül 1071 ’de ülkesine iade edildi.</p>
<p>Malazgirt zaferinin sonuçlan, değişik yönlerden geniş biçimde ince­lenebilir. Bununla birlikte millî tarihimiz ve İslâm Tarihi açısından en önemli sonucunun, Anadolu’nun bir daha değişmemek üzere ebedî olarak Türk ve Müslüman yurdu olması sürecinin kendisiyle, kesin bir biçimde başladığı şüphesizdir. Nitekim Sultan Alp Arslan, Malazgirt sonrasında Selçuklu şehzade ve emirleriyle Türkmen beylerine bütün Anadolu’nun fethini emretmiştir. Tabiatıyla R. Diogenes ile Alp Arslan arasında, bugün tam metni elde bulunamayan, ancak bazı eserlerden içeriğini, kısmen tes­pit edebildiğimiz bir antlaşma da yapılmıştır. Buna göre;</p>
<p>a- R. Diogenes kurtuluş akçesi olarak 1,5 milyon altın ödeyecektir.</p>
<p>b- Bizans, Selçuklu Devleti’ne her yıl 360.000 altın ödeyecektir.</p>
<p>c- Bizanslıların elindeki bütün Müslüman esirler serbest bırakılacak­tır.</p>
<p>d- Gerek görüldüğünde Bizans, Selçuklulara askerî kuvvet göndere­cektir.</p>
<p>e-Antakya, Menbic, Urfa, Malazgirt gibi kent ve kaleler Selçuklulara verilecektir.</p>
<p>f- R. Diogenes’in kızlarından biri Melikşah’la nikahlanacaktır.</p>
<p>Fakat bu antlaşma, Diogenes’in tahta geçmesi mümkün olamadığın­dan uygulanamamıştır. Bu durum Alp Arslan’a elde ettiği hakları silahla koruma yetkisini vermiştir. Artık Selçuklu orduları Anadolu’yu kısa zamanda fethedebilirlerdi ve ettiler de. Bu vesile ile Malazgirt zaferinin&#8217; lâm ülkelerinde çok büyük sevinç uyandırdığını, İslâm’ın ilk dönemlerindeki Kadisiye ve Yermuk zaferleriyle kıyaslandığını ifade etmemiz yerinde olacaktır. Bu arada bir taraftan Anadolu kapıları, Müslüman Türklerin bu ülkeye kalıcı girişleri için kesin biçimde açılırken, öte yandan Hıristiyan Avrupa da Bizans’ı kurtarmak amacıyla Haçlı Seferleri&#8217;ni başlatma hazırlıklarına girişiyordu. Nitekim Malazgirt’in hemen akabinde Anadolu’da ortaya çıkan Türk-İslâm siyasî teşekküllerini, ismen olsun hatırlamak, bize bu toprakların ne kadar süratli bir biçimde bir Müslüman Türk yurdu haline getirilmekte olduğu konusunda yeterli fikir verebilecektir. Yukarı Fırat havzasında Erzurum merkez olmak üzere Saltuklular (1072. 1202), Aşağı Fırat’ta Erzincan-Şebinkarahisar arasında Mengücükler (1080-1228), Sivas merkez olmak üzere Orta Anadolu’da Dânişmendliler (1080-1178), Bitlis ve Erzen’de Demleçoğulları (1084-1393), Van gölü 1 havzasında Sökmenliler (Ahlatşahlar) (1110-1207), Diyarbakır (Diyar- bekir)’da Yınaloğulları (1098-1183), Harput’ta Çubukoğulları (1085- 1113) ve Hasankeyf, Mardin, Harput merkezleri ağırlıklı olmak üzere Gü­neydoğu Anadolu’da Artuklular (1102-1409) kurulmuş ve herbiri bölge­lerinin ebedî Türk-İslâm yurdu olmasında önemli roller oynamışlardır.</p>
<p>Hıristiyan dünyasının bu gelişmelere mukabelesi olmak üzere Haçlı Seferleri’nin de XI. yüzyılın ilk yarısında fiilen başlamış olduğunu biliyo­ruz.<sup>87</sup> Bunlarla ilgili daha sonra bilgi verileceğinden, burada bu kadarlık bir hatırlatma ile yetiniyoruz.</p>
<p>Alp Arslan, Karahanlılar üzerine tertip ettiği sefer dolayısıyla 200.000 kişilik büyük bir ordunun başında Malazgirt’ten Maveraünnehİr’e hareket etti. Burada esir edilen bir kale kumandanı tarafından girişilen suikast so­nucunda aldığı yaralar dolayısıyla 10 R. Evvel 465/24 Kasım 1072’de ve­fat etti. 45 yaşındaydı ve Merv’de defnedildi. Ebû Şücâ künyesine Adudu’d-Devle lâkabına ve Burhânu Emîri’l-Mü’minîn unvanına sahipti.</p>
<p>Alp Arslan’m ölümü bütün İslâm dünyasını yasa boğmuştu. O yiğitli­ği, disiplini, enerjisi ve adaleti ile tanınmıştı. Çok merhametli, dindar bir kişi idi. Ülkesindeki fakir ve düşkünlere yardım eder, maaş verirdi. Sara­yında her gün kesilen çok sayıda koyun etinden yapılmış yemekler, açları doyururdu. Bütün bunlar yanında en önemli özelliklerinden birisi, hiç şüp­hesiz İslâm’ın cihad emrine olan sarsılmaz bağlılığı ve bu sayede Müslü­man Türklere Anadolu kapılarını açmasıdır. Böylece o, Türk Tarihi’nde ol­duğu kadar İslâm Tarihi’nde, hatta Dünya Tarihi’nde önemli bir dönüm noktasını oluşturmuştur. Anadolu Türklüğü ona çok şeyler borçludur.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Nesimi Yazıcı – İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/">Büyük Selçuklular – Alp Arslan (3. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyük Selçuklular 1040-1157 (1. Bölüm)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-1040-1157/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-1040-1157/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Jun 2017 12:28:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Çağrı Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu tARİHİ]]></category>
		<category><![CDATA[Dukak]]></category>
		<category><![CDATA[Karahanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt 1071]]></category>
		<category><![CDATA[Mikail]]></category>
		<category><![CDATA[Nesimi Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Nesimi Yazısı - İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuz]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuzlar]]></category>
		<category><![CDATA[Samani]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğrul Bey]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15954</guid>

					<description><![CDATA[<p>BÜYÜK SELÇUKLULAR (1040-1157) Selçuklu İmparatorluğu, Türklerin kurmuş olduğu yüze yakın siyasî teşekkül arasında yer alan dört büyük imparatorluk (Hun, Göktürk, Sel­çuklu, Osmanlı)’dan üçüncüsüdür. Aynı zamanda da ilk ikisinin, Müslü­man Türkler tarafından kurulmadığı düşünülürse, Türklerin İslâmiyet’i ka­bullerinden sonra kurdukları iki büyük imparatorluktan birincisini oluştur­duğu ortaya çıkar. Selçuklu İmparatorluğu’nun temelleri Horasan’da yani tamamıyla İs­lâmlaşmış bir muhitte atılmıştır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-1040-1157/">Büyük Selçuklular 1040-1157 (1. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-15955 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg" alt="" width="500" height="422" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-600x505.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-768x647.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-1024x863.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg 1187w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a></h2>
<h2><strong>BÜYÜK SELÇUKLULAR (1040-1157)</strong></h2>
<p>Selçuklu İmparatorluğu, Türklerin kurmuş olduğu yüze yakın siyasî teşekkül arasında yer alan dört büyük imparatorluk (Hun, Göktürk, Sel­çuklu, Osmanlı)’dan üçüncüsüdür. Aynı zamanda da ilk ikisinin, Müslü­man Türkler tarafından kurulmadığı düşünülürse, Türklerin İslâmiyet’i ka­bullerinden sonra kurdukları iki büyük imparatorluktan birincisini oluştur­duğu ortaya çıkar.</p>
<p>Selçuklu İmparatorluğu’nun temelleri Horasan’da yani tamamıyla İs­lâmlaşmış bir muhitte atılmıştır. Bu nedenle de onda eski Türk toplumu değerleriyle İslâmî değerlerin uyumlu bir kaynaşmasına şahit oluruz. Şüp­hesiz Büyük Selçuklu Devleti; Türk Tarihi’nin akışına yeni bir yön vermiş ve İslâm dininin akideleriyle donatarak zinetlendirdiği Türklüğe, yeni ve köklü bir hamle kudreti kazandırmıştır. Bu nedenledir ki, bütün Türk top­lulukları ve siyasî teşekküllerinde, günümüzde bile Selçuklu damgasının tesirleri hissedilmektedir.</p>
<p>Sınırlarının doğuda Sibirya’dan batıda Marmara denizi ve Ege kıyıla­rına, kuzeyde Kafkaslardan güneyde Mısır’a kadar uzandığı yani Afrika dışındaki bütün İslâm dünyasını içerdiği ve hatta Anadolu’yu da İslâm yurdu haline getirdiği düşünüldüğünde, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun ortaya çıkışının, Türk Tarihi açısından olduğu kadar, genel İslâm Tarihi yönünden de ne kadar büyük bir mana ifade ettiği kolaylıkla anla­şılır. Nitekim Türk Tarihi’nde olduğu gibi, İslâm Tarihi’nde de Selçuklu­lar, dört büyük İslâm imparatorluğu içerisinde (Emevî, Abbasî, Selçuklu, Osmanlı) üçüncüsünü oluştururlar ve ilk ikisi bugün için büyük çapta ha­tıra değeri olan tarihî vâkıalar halini aldılarsa da, Osmanlılarla birlikte Sel­çukluların müspet izlerini, başta hakimiyet bölgelerindekiler olmak üzere, daha sonraki hemen bütün İslâm devletlerinde kolaylıkla görmemiz müm­kündür.<sup>81</sup> Bu sebeple de Selçuklular, Türk Tarihi için olduğu gibi, İslâmTarihi için de önemli bir dönüm noktası oluştururlar. Zira onlar Türk ve İslâm imanını birleştirmek suretiyle XI-XIII. yüzyıla silinmez damgalarnı vurmuşlar, bu suretle de dünya tarihinde haklı olarak geniş yer bulmuşlardır.</p>
<p><strong>1- Selçukluların Siyasî Tarihi</strong></p>
<p><strong>a- Selçuklu Ailesi ve Kuruluş</strong></p>
<p>Devlete ismini veren hükümdar ailesinin atasının adının telaffuzu konusunda değişik görüşler ortaya çıkmıştır. Kısaca Salçuk, Selçük, Selçığ, Salçug, Selçuk şekillerinde söylenen bu kelimenin Türkçe’de Selçuk şeklinde telaffuz edilmesi umumileşmiştir. Kelimenin Selçük şekli ile “küçük sel&#8221; veya Salçug şekli ile “mücadeleci” anlamına geldiği ileri sürülmüştür.</p>
<p>Selçuk ailesi Oğuzların Kınık boyuna mensuptur. Selçuk’un babası Dokak (Dukak) adını taşımakta ve önemli bir aileden gelerek Oğuz Yabgu Devleti’nde mühim bir mevki işgal etmekte idi.<sup>83</sup> Oğuz Yabgu Devleti, Sel­çukluların mensup oldukları Kınık da dahil olmak üzere, genellikle konar göçer yirmi dört Oğuz boyunun, beyleri vasıtasıyla Yabgu’ya feodal bir bağ­la bağlı bulundukları, bir boylar birliğinden oluşmaktaydı. İslâm aleminden Hazar ve İdil (Volga) Bulgarları&#8217;na giden ticaret kervanları onların toprak­larından geçiyordu. Güçlü dönemlerinde (965’te yıkılana kadar), Hazarlar’a bağlı olan Oğuz Yabgu Devleti’nde Yabgu vekili Külerkin, Subaşı (ordu ko­mutam), Tarhatı ve Yınal unvanlarına sahip yöneticiler bulunuyordu.</p>
<p>Oğuzlar, muhtemelen Müslüman tüccarların da etkileriyle, onuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Müslüman olmaya başlamışlardır. Dokak’ın soyundan İslâmiyet’i kabul eden ilk kişi ise Selçuk’tur.</p>
<p>Oğuz Yabgu Devleti’nin hizmetinde bulunan Dokak öldüğünde, onuncu yüzyıl başlarında doğan oğlu Selçuk 17-18 yaşlarında olmalıdır Oğuz Yabgu’sunun yanında yetişmiş ve daha sonra babasının bu devlette­ki yüksek mevkiini işgal ederek Subaşı olmuştur. Selçuk’un kendine bağ­lı Oğuzlarla Yabgu’dan ayrılarak güneye inmesi konusunda değişik bazı rivayetler bulunmakta ise de bunun, Tarihteki büyük Türk göçlerinin ço­ğunda olduğu gibi yer darlığı ve otlak yetersizliğine bağlı olması gerekir. Zira Selçuk’un yönetimindeki kitlelerin kalabalık olduğu ve yerleri kâfi gelmediğinden, Maveraünnehir’e doğru indiklerini XII. yüzyıl kaynakları tasrih ederler. Oğuz Yabgu Devleti’nin kışlık merkezi Yenikent (Yengi- kent)’ten ayrılırken Selçuk’un beraberinde, başta Kınık boyu mensupları olduğu halde, diğer Oğuz kütlelerinin külliyetli miktarda at, deve, koyun ve sığır getirmiş olmaları da bu durumun kanıtıdır.</p>
<p>Selçuk’un Sırderya (Seyhun)’nın sol kenarında yine bir Oğuz şehri olup Yabgu’ya, ancak yılda bir defa gelen memurlarına belirli bir vergi vermek gibi oldukça da zayıf bir bağla bağlanmış bulunan Cend’e (muh­temelen 960’ı müteakip) gelmesi, tarihte mühim bir dönemin başlangıcını oluşturur. Zira burası Maveraünnehir’den göç ederek gelmiş Müslümanla­rın oturduğu Türk ve İslâm ülkeleri arasında bir sınır şehridir. Ayrıca bu dönemde kalabalık Türk kitleleri İslâmiyet’i kabul etmekteydiler. Bu du­rumda Selçuk, Buhara ve Hârizm gibi komşu İslâm ülkelerinden din adamları isteyerek, kendisine bağlı Oğuzlarla birlikte İslâmiyet’i kabul et­miştir. Selçuk’u bu kararı almaya sevk eden en önemli âmil, yeni dinin ca­zibesi kadar, aynı zamanda da bu sayede kazanacağı siyasî imkânlar olma­lıdır. Tabiatıyla bu arada yoğun ticarî ilişkiler ve mutasavvıfların İslâm’ı yaymak yönündeki etkili çalışmalarını da hatırlamamız gerekecektir. Ar­tık bu kabulden sonra Tarih kaynakları onlardan, bizim Selçuklular deme­mize karşılık Salçûkiyân, Salâçika, Türkmen şeklinde bahsedeceklerdir.</p>
<p>Şimdi sıra Oğuz Yabgusu ile siyasî bağlılığı son vermeye gelmiştir. Nitekim yıllık verginin tahsili için Cend’e gelen memurlarını Selçuk; “kâ­firlere haraç vermeyeceğini” söyleyerek uzaklaştırmış, böylece İslâm yo­lunda savaşa hazır bir “gazi” olduğunu göstermiştir. Bundan sonra kendi­sine “el-Melikü’l-Gazî Selçuk” denmesine sebep olacak savaşlarına başla­mış ve bunlardan birbirine bağlı iki önemli fayda temin etmiştir: Önce Müslümanların ve savaşlara katılmak isteyen Türklerin yardımlarını sağ­lamış, sonra da Cend ve çevresini Yabgu’dan ayırarak, müstakil sayılabi­lecek bir idare oluşturmuştur.</p>
<p>Selçukluların Cend’e geldikleri sırada, bölge çevresinde ikisi Türk, Karahanlı ve Gazneliler ile biri îranlı hanedânların yönetiminde Samanilerler olmak üzere üç devlet vardı. Selçuklular bu komşularıyla çeşitlj^W nümler sergileyen ilişkiler içerisine girmişlerdir. Karahanlılara kar mânîler’e yardım etmek, Maveraünnehir’le ilgili Karahanlı, Gazneli ve Sâmânîler arasındaki çeşitli olaylara karışmak gibi. Bu arada 1005’te Samânî Devleti tamamıyla ortadan kalkmış, Karahanlılar Maveratinnehi ’ Gazneliler de Horasan’a hakim olmuşlardı. Nihayet Selçuk, Türk-İslam Tarihi’nde olduğu gibi, dünya tarihinde de sürekli tesirler uyandıracak kendi adıyla anılacak Selçuklu İmparatorluğu’nun temellerini attıktan sonra, bu büyük Türk-İslâm devletinin ortaya çıktığı yer ve sınır şehri o|. ması dolayısıyla siyasî ve tarihî öneme haiz Cend’de, muhtemelen 1009 a doğru, yüz yaşlarında vefat etmiştir.</p>
<p>Selçuk’un Mikâil, Arslan (İsrail), Yusuf, Musa isimlerinde dört oğlu vardı. En büyük oğlu Mikâil, daha babası hayatta iken (995’ten sonra) bir savaşta ölmüş, onun iki oğlu Tuğrul ve Çağrı beyler bizzat dedeleri Selçuk tarafından yetiştirilmiştir. Selçuk’un vefatı üzerine, Oğuz devlet teşkilâtına uygun biçimde Arslan, Yabgu unvanını aldı, diğer kardeşleri de durumlarına uygun unvanlar almışlardı. O sırada 17-20 yaşlarında olmala­rı gereken Tuğrul ve Çağrı’ya da Bey unvanı verilmiş ve ailenin diğer fert­leri gibi onlar da, idaredeki yerlerini almışlardı.</p>
<p>Bu sıralarda Cend’den ayrılarak Maveraünnehir’e inmiş bulunan Sel­çukluların, müttefiki Sâmânî Devleti ortadan kalkmış olduğundan onlar, doğrudan doğruya Karahanlılarla karşı karşıya gelmişlerdi. Burada Kara- hanlı İlig Han’dan haklı olarak çekinen Tuğrul ve Çağrı beyler, yine Ka- rahanlılardan Buğra Han’a müracaat etmeye karar vererek, Talaş havali­sine gitmişlerse de, Tuğrul Bey, Han tarafından tevkif edilmiştir. Çağrı Bey, bu durumda anî bir baskınla kardeşini kurtarmış ve diğer Selçuklula­rın yanına Maveraünnehir’e geri dönmüştür. Bu sırada Selçukluların de­vamlı bir biçimde Karahanlıların baskılarına uğramakta olduğunu görüyo­ruz. Nitekim Ali Tegin; Selçukluları Keş ve Neşheb sahrasından çıkarmak için “Türkistan melik ve hükümdarlarına” mektuplar yazmıştı. Bu siy^<sup>1</sup> baskı, yer sıkıntısı ve istikbal endişesi Selçuklulara, Gaznelilerin idaresi&#8221; deki Horasan ile Büveyhîlerin yönetimindeki Irak-ı Acem’de kendileri için uygun yerler bulunamayacağını, dolayısıyla daha uzaklara gitmeleri gerektiğini düşündürdü. Bu durumda Tuğrul Bey “uzak ve geçilmesi müşkül” çöllere açılırken kardeşi Çağrı Bey, komutasındaki 3.000 kişilik seçme süvari kuvvetiyle Doğu Anadolu’ya meşhur akınlarını gerçekleştirdi (1016-1021).</p>
<p>Biz Selçuklularla ilgili önemli sayılabilecek bazı gelişmeleri burada atlayarak, Ârslan Yabgu’nun, Gazne Sultanı Mahmud tarafından kur­nazlıkla Semerkant’a getirilerek tevkif edildiğini (1025) ve Hindistan’da Kalincar kalesinde yedi senelik bir mahpus hayatından sonra öldüğünü belirtelim (1032). Çok önemli sonuçları olan bu hadiseden sonra artık -Yı- nal unvanıyla tanınan üçüncü kardeş Yusuf un da tahminen 995’ten sonra ölmüş olması nedeniyle- Selçukluların başında Musa İnanç Yabgu varsa da (ölümü 1064’ten sonra) gerçek güç, Tuğrul ve Çağrı beylerde idi ve bu ikisi ailede ön plana çıkmışlardı.</p>
<p>Selçukluların Maveraünnehir’deki sıkışık vaziyeti yukarıda söz konu­su edilmişti. Bu durumda Tuğrul Bey taarruzdan uzak sahalara çekilirken, ağabeyi Çağrı Bey’in 3.000, yolda aldığı takviyelerle en çok 5/6.000 ki­şilik bir süvari kıtasının başında, Gaznelilere rağmen Horasan’ı geçerek Doğu Anadolu’ya gerçekleştirdiği akın (1016-1021) önemlidir. Bu akınla Ermeni ve Gürcüler karşısında başarılı olunmuş, çok fazla ganimet elde edilmesi yanında, o bölgede, gelecek Türklere mukavemet edebilecek cid­dî bir kuvvetin bulunmadığı da tespit edilmiştir ki, bu durum ileride mü­him sonuçlar doğuracaktır. Nitekim bundan sonra iki kardeşin Maveraün­nehir’deki itibarları büyük ölçüde artmıştır.</p>
<p>Çeşitli hadise ve gelişmelerden sonra Selçuklular Mayıs 1035’te Cey­hun’u aşarak Gazneli toprağı olan Horasan’a geçtiler. Bu sırada Tuğrul ve Çağrı beylerin yanında, kendi kuvvetleriyle birlikte Musa İnanç Yabgu ve Yınallar (Yusuf Yınâl’m oğlu, Tuğrul Bey’in üvey kardeşi İbrahim Yınal ve kuvvetleri) bulunuyordu. Bu geçiş daha sonra doğuracağı neticeleri göz önüne alındığında, son derece de önemli bir olay tarzında değerlendirilmek gerekir. Zira bundan sonra artık gelişmeler, Tuğrul ve Çağrı beylerin yöne­timinde Selçuklu İmparatorluğu’nun temellerinin Horasan’da atılmasına imkân verecektir. Tabiatıyla bu durumu Gaznelilerin itirazsız kabul etme­leri mümkün değildi. Burada karşımıza üç merhalede toplayabileceğimiz Selçuklu-Gazneli ilişkileri çıkar. Bunun ilk safhası Nesâ çevresinde geçer. Nitekim 1035 Haziranının son haftasında (29 Haziran) Nesâ sahrasında karşılaşılan Hâcib Beg-toğdı (Beydoğdu) komutasındaki fillerle takviyeli Gazne ordusu, Selçuklular tarafından büyük bir mağlubiyete uğratılmıştır. Selçukluların bu zaferi onlara, çok zengin ganimetler kazandırması yanında, devletlerinin temellerini burada atabilecekleri inancını vermiş olm dolayısıyla, bilhassa önemlidir. Gazneliler Ferâve’yi Musa Yabgu’ya Hindishistan’ı Çağrı Bey’e, Nesâ’yı da Tuğrul Bey’e veriyorlardı. Bunu müteakip Gaznelilere yarı bağımlı bir durumun kabulü şartıyla, barış sağlanır gibi ol duysa da, devamlı olamamıştır. Bir süre sonra Selçuklular, kendilerine ay nlan bölgelerin yetersizliğinden bahsederek Merv, Serahs ve Bâverd’ind<sub>e</sub> ilavesini istediler. Tabiatıyla Sultan Mesud buna çok sinirlendi.</p>
<p>Selçuklu-Gazneli münasebetlerinin ikinci merhalesinde, Serahs yakınlarında Talhâb denilen yerde 1038 Mayısının üçüncü haftasında Hâcib Suba­şı komutasındaki Gazneli ordusu, bilhassa Çağrı Bey’in gayretleriyle ağır bir yenilgiye uğratılmıştır. Böylece Horasan kesin biçimde Selçuklu idaresine girmiştir. Bunun üzerine bölge aile fertleri (Çağrı Bey, Musa İnanç Yabgu, Tuğrul Bey’in ana bir üvey kardeşi Yusuf Yınal’ın oğlu İbrahim Yinal) ara­sında paylaşılmıştır. Şimdi artık Tuğrul Bey devletin başındadır ve Nişabur’u merkez edinmiştir. Burada kendisine “es-Sultanu’l-Muazzam” unva­nıyla hutbe okunmuştur. Bunun yanında hemen gerekli askerî düzenleme ya­pıldığı gibi, Selçukluların bölgedeki durumlarım meşrûlaştıran Halife Ka-im-Biemrillah (1031-1075)’ın elçisi de Nişabur’a gelmiştir. Netice itibarıy­la 1038 Mayısında kazandıkları zafer, Selçukluların müstakil bir devlet kur­maları yolundaki çok önemli bir merhaleyi oluşturmuştur.</p>
<p>Selçuklularla Gazneliler arasındaki üçüncü büyük savaş daha önemli sonuçlar doğuracaktır. Bu sırada içinde bulunduğu durumun ciddiyetini anlayan Sultan Mesud, bu defa ordunun yönetimini bizzat üstlenmişti. Sultan 300 savaş fili ile desteklenen 50.000 süvari ve piyadeden oluşan or­dusunun başında Belh’e geldi ve hemen Serahs’a doğru yürüdü. Onun or­dusunda bulunan dönemin tarihçisi Beyhakî’ye göre; “Bütün Türkistan’ın da mukavemet edemeyeceği kadar büyük ve techizatlı” bir ordu kurulmuş­tu ve yeni katılan kuvvetlerle durmadan sayısı artıyordu.</p>
<p>Çağrı Bey Serahs’ta idi. Tuğrul Bey Nişabur’dan oraya hareket etti Musa Yabgu da oraya gelmişti. Selçuklu ordusu 20.000 süvariden oluşu­yordu. Çağrı Bey, savaş taraftarıydı. Ramazan 430/Mayıs 1039’da başlayan uzun muharebelerde Selçuklular, yıpratma savaşları yapmak üzere dağınık şekilde, çöllere çekildiler. Sultan Mesud, Selçukluların boşalttığı Nişabur’a girdi (Kasım 1039). Bu arada Gazneli ordusunun sahra savaşlarına uygun olarak yetiştirilmesine çalışıldı. Baharda Çağrı Bey’in ısrarıyla Selçuklular ortaya çıktılar. Kendilerini takip eden Gazneli ordusunu devamlı olarak taciz ediyorlar, su şebekesini tahrip ederek geriye çekiliyor­lardı.. Sonuçta yeni iltihaklar dolayısıyla sayısı aşağı yukarı 100.000 civa­rına ulaşmış bulunan Gazneli ordusuyla Selçuklu ordusu, Merv yakınında Dandanakan hisarı önünde, bugünkü Taşrâbâd (taş şehir, taş kasaba)’da karşılaştı. Üç gün boyunca (7-9 Ramazan 431/22-24 Mayıs 1040) süren çarpışmalar sonunda Gazne ordusu büyük bir hezimete uğradı. Hazîneleri ve külliyetli miktardaki savaş malzemesi Selçukluların ellerine geçti. Sul­tan Mesud, maiyetindeki yüz kadar askerle güçlükle Gazne’ye ulaştıysa da, savaşın tesirinden kurtulmak ve tekrar güçlenmek amacıyla Hindis­tan’a giderken, kendi adamları tarafından öldürüldü. Neticede Gazneliler Horasan’ı kesin olarak kaybederken, İran muhtemel hiç bir direnci kalma­yan açık bir ülke durumuna düşmüştü. Fakat savaşın esas önemi, Selçuk­lu Devleti’nin kesin olarak müstakil bir devlet tarzında bununla kurulmuş olmasındadır. Nitekim muharebenin son günü Cuma namazından sonra Tuğrul Bey, Selçuklu Devleti’nin sultanı ilan edildi. Civar hükümdarlara fetihnâmeler gönderildi.</p>
<p>Dandanakan’dan bir ay sonra Selçuklu ileri gelenleri Merv’de, kur­dukları devletin asıl teşkil ve tanzimini hedefleyen ve Tuğrul Bey’in ko­nuşmasıyla açılan büyük bir kurultay düzenlediler. Rivayete göre kurultay açılışında Tuğrul Bey, eline aldığı bir oku ağabeyi Çağrı Bey’e vermiş ve bunu kırmasını istemişti. O, oku kolayca kırmıştı. Ok sayısı ikiye çıktığın­da da zorlanmayan Çağrı Bey, üç oku güçlükle kırmış, dört ok yanyana geldiğinde ise kırması mümkün olamamıştı. Selçuklu ailesine aralarında dayanışmanın zaruretini göstermeyi hedefleyen Tuğrul Bey, bunun üzeri­ne bir nutuk irad ederek, birlik halinde bulunmalarını, yoksa tek tek oklar halinde kolayca kırılabileceklerini ifade etmişti. Tuğrul Bey bu düşünce­lerinde çok haklıydı ve daha kendisinin hükümdarlığı döneminde, başta ana bir kardeşi İbrahim Yınal ve amcasının oğlu Kutalmış’ın uzun süreli isyanlarıyla karşılaşmıştı. Bunlardan birincisini güçlükle halledebilecek, diğeri ise halefi Alp Arslan’a kalacaktı.</p>
<p>Önemli kararların alındığı Merv kurultayında, öncelikle Türklerin çok eskiden beri sahip oldukları cihan hakimiyeti ülküsü uyarınca, gerek doğu­da ve gerekse batıda hedeflenen fetihler kararlaştırıldı. Ayrıca Tuğrul Bey’in imzasını taşıyan bir mektup, Selçuklu elçisi Ebû İshâku’l-Fukkâı ile Bağdat’a Halife Kâim-Biemrillah’a gönderildi. Mektupta Hora­san’daki son durum açıklanarak, bölgede adaletin tesis edildiği, Hak yolunda yürüneceği, Emîru’l-Mü’minîn’e sadakatle bağlı oldukları ifade ediliyordu. Kurultayda alınan kararlardan biriyle de, ülke ve ileride fethe­dilecek bölgeler, Selçuklu hanedânma mensup üç reis arasında taksim edilmiş, yeni kurulan devlet iyi yetişmiş Gazneli ve Sâmânî görevlilerle takviye edilmişti.</p>
<p>Serahs ve Belh şehirlerinin dahil bulunduğu Ceyhun ve Gazne arasın­daki bölge merkez Merv olmak üzere Melikü’l-Mulûk Çağrı Bey’e; He- rat merkez olmak üzere Büst ve Sistan havalisi Musa İnanç Yabgu’ya; Başkent Nişabur’da kalmak üzere Irak bölgesi bütün Selçukluların sultan sıfatıyla Tuğrul Bey’e verildi. Hanedânın ikinci derecedeki mensuplarına da diğer yerler verilmişti.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Nesimi Yazıcı &#8211; İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi s.206-212</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-1040-1157/">Büyük Selçuklular 1040-1157 (1. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-1040-1157/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
