<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Nesillerin Ruhu | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/nesillerin-ruhu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 16 Sep 2017 13:18:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Nesillerin Ruhu | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İnsan Ve Hürriyet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insan-ve-hurriyet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insan-ve-hurriyet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Oct 2014 19:29:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mehmet Kaplan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Ve Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Nesillerin Ruhu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2056</guid>

					<description><![CDATA[<p>Descartes, “Selim akıl bütün insanlara müsavi surette paylaştırılmıştır” der. Bunun mânası, isterlerse, bütün insanlar hakikati bulabi­lirler, demektir. İnsan olmanın esası da budur. Nasıl bütün insanlar, el, kol, burun, ağız ve göz sahibi iseler, tıpkı bunlar gibi bir de düşünme­sini bilen bir akla sahiptirler. Hayvan düşünme iktidarını haiz değildir. İnsanda düşünme iktidarını inkâr etmek, onu hayvanla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-ve-hurriyet/">İnsan Ve Hürriyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/insan-ve-hurriyet/insan-ve-hurriyet-250x250/" rel="attachment wp-att-17060"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17060" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/insan-ve-hurriyet-250x250-1.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/insan-ve-hurriyet-250x250-1.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/insan-ve-hurriyet-250x250-1-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a>Descartes, “Selim akıl bütün insanlara müsavi surette paylaştırılmıştır” der. Bunun mânası, isterlerse, bütün insanlar hakikati bulabi­lirler, demektir. İnsan olmanın esası da budur. Nasıl bütün insanlar, el, kol, burun, ağız ve göz sahibi iseler, tıpkı bunlar gibi bir de düşünme­sini bilen bir akla sahiptirler. Hayvan düşünme iktidarını haiz değildir. İnsanda düşünme iktidarını inkâr etmek, onu hayvanla bir tutmak olur.</p>
<p>Şüphesiz her insan hakikati derhal ve kolaylıkla bulamaz. Fakat kim eline keseri, testereyi geçirince usta bir marangoz olabilir? Bakma­sını bile öğrenmek lazımdır. Nasıl âletleri iyi kullanmak için uzun bir çıraklığa ihtiyaç varsa, doğru düşünebilmek için de çalışmaya ve uğraş­maya ihtiyaç vardır. Terbiyenin mânası da budur. Terbiye insandaki gizli kuvvetleri meydana çıkarır ve geliştirir. Tecrübeler göstermiştir ki, iyi bir terbiye ile en geri ve iptidai sanılan insanları dahi yüksek bir seviyeye çıkarmak mümkündür. Ama insana, insanın kabiliyetlerine inanmadan böyle bir teşebbüse girişilemez. Ve her insanda mündemiç gizli kabiliyetlerin mevcudiyetim kabul etmeden terbiyenin mucizele­rini izah edemeyiz. Bu inanç ile Sokrat, sokakta rastladığı herhangi bir kimse ile adalet ve hakikat gibi en ciddi meseleleri konuşmak cesareti­ni buluyor, daha mühimi, dışardan bir fikir telkin etmeyerek mahirane suallerle fikirlerini onların kendi içlerinden çıkarmaya çalışıyordu. İnsanlara inanmayan bir kimse onlara sual dahi soramaz.</p>
<p>Müstebit, insanlara sual sormaz; çünkü onlara inanmaz; onlarda düşünme kabiliyeti olduğunu kabul etmez. Müstebit, sadece kendine inanan bir ucubedir. O bir ucûbedir. Zira bütün insanlarda düşünce kabiliyetini kabul etmeyen bir insanda, sadece onda, tesadüfen ve müstesna olarak düşünme kabiliyetinin nasıl bulunduğunu izah etmek imkânsızdır. Müstebitleri, böyle bir inanca sevk eden, içlerindeki şey­ini gururdur. Kendisini başkalarından üstün görmek isteyen müstebit, pek tabii olarak başkalarını aşağı telâkki eder. Müstebitin dünyada tahammül edemeyeceği tek şey, başkalarının da düşünme kabiliyetini haiz olmaları, hattâ ondan daha doğru düşünebilmeleridir. Zira gurur, ihtiras ve korku müstebitin düşüncesini karartır. Ona gülünç ve korkunç hareketler yaptırır. Bu hal müstebiti, daha çok müstebit kılar.</p>
<p>İnsanlarda tabii olan düşünme kabiliyetini yok edemeyen müstebit, şüphesiz hürriyetin amansız bir düşmanı kesilir. Nasıl kesilmesin ki, hürriyet, başkalarının da düşünebileceklerini ve daha iyi düşünebile­ceklerini kabul etmek demektir. Bu ise müstebitin kendi kendisini inkâr etmesi olur. Müstebitin üstün bir insan kalabilmesi için başkalarının alçalması lazımdır. Ve müstebit, başkalarını alçaltmak, kendinden aşağı seviyede tutmak için her vasıtaya başvurur.</p>
<p>Bu vasıtaların başında kuvvet gelir. Müstebit, düşünceye karşı kuv­veti çıkarır. Fakat tek başına kuvvet, çıplak kuvvet kötü bir şeydir. Bun­dan dolayı kuvveti, maskelemek ve yaldızlamak lazımdır. Müstebit, kuvveti mukaddes ve ulvi kılmak için sahte fikirlere başvurur. Tenkit edilmesine müsaade olunmayan tabu’lar veput’lar icat eder. İstibdatın daima dogmatik olmasının sebebi budur. Dogmatizm, istibdatın mas­kesidir.</p>
<p>Müstebit, sadece korkulan bir kuvvet olmaktan hoşlanmaz. Üstelik sevilmek de ister. Fakat sevgi hürriyeti icap ettirir. “Zorla sevgi olmaz.” Gerçek sevgi daima hürdür. Gerçek sevgiyi elde edemeyen müstebit, yapmacık ve zoraki sevgi ile yetinmek mecburiyetinde kalır. Bundan dolayı para ve mevki vermek suretiyle kendisini sevdirmeye çalışır.  Para ve mevki ile müsebiti sever gibi görünen insanlara dalkavuk diyoruz. Dalkavuk, kendisini inkâr etmeden dalkavuk olmaz. Müstebitin istediği kendisini herkesten üstün görmektir. Dalkavuk bunu yapar, Müstebiti tanrılaştırır. Kendisini alçaltan dalkavuk pek tabii olarak başkalarının da alçalmasını ister. Bundan dolayı dalkavuk da müstebit kadar müstebit olur ve tanrılaştırdığı insana tapmayanları kendisi­ne düşman telâkki eder. Zira müstebitin küçük görülmesi dalkavuğu da alçaltmak demektir. Müstebit, nasıl başkalarının hür düşünmesine tahammül edemezse, dalkavukları da, insanı insan yapan düşünceye karşı cephe alırlar.</p>
<p>Müstebit ve dalkavukları ile mücadele, insan için ve insanlık için mücadeledir. Bu mücadelenin esası da serbest surette düşünmek ve böyle düşündüğünü ortaya koymaktır.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Nesillerin Ruhu, 180-182 s.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-ve-hurriyet/">İnsan Ve Hürriyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insan-ve-hurriyet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dil Davası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dil-davasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dil-davasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Oct 2014 19:27:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mehmet Kaplan]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Dil Davası]]></category>
		<category><![CDATA[Dilin Ehemmiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Nesillerin Ruhu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2054</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’nin en mühim kültür davası, hiç şüphesiz, dil davasıdır. O, bütün davaların başında gelir. Onu halletmedikçe, kültürle alakalı diğer meseleleri halletmeye imkân yoktur. Çünkü düşünce ve duygula­rı nesilden nesile, insandan insana nakletme vasıtası olan dil, her türlü kültür faaliyetinin temelini teşkil eder, İnsanoğlu, dil vasıtasıyla, dile dayanarak düşünür; dil vasıtasile bilgi edinir; millî ve içtimai [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dil-davasi/">Dil Davası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/dil-davasi/dilde-tasfiyecilik-250x250-2/" rel="attachment wp-att-17062"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17062" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/Dilde-Tasfiyecilik-250x250.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/Dilde-Tasfiyecilik-250x250.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/Dilde-Tasfiyecilik-250x250-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></p>
<p>Türkiye’nin en mühim kültür davası, hiç şüphesiz, dil davasıdır. O, bütün davaların başında gelir. Onu halletmedikçe, kültürle alakalı diğer meseleleri halletmeye imkân yoktur. Çünkü düşünce ve duygula­rı nesilden nesile, insandan insana nakletme vasıtası olan dil, her türlü kültür faaliyetinin temelini teşkil eder, İnsanoğlu, dil vasıtasıyla, dile dayanarak düşünür; dil vasıtasile bilgi edinir; millî ve içtimai tesanüt dil ile olur.</p>
<p>Bir milletin dilini bozdunuz mu, onun bütün kültür faaliyetini aksatmış, mazi ile olan alakalarını kesmiş, halihazırda cereyan eden fikir hareketlerini tam bir karışıklık içine düşürmüş olursunuz. Dili alt üst edilmiş bir millet, kendisini yaşatan an’anevî kıymetlerden mah­rum kaldığı gibi, istikbâlini yaratacak olan içtimai bir fikir nizamı da kuramaz. Böyle bir cemiyette vâzıh, derin ve ince bir ilim ve tefekkür hayatı doğamaz.</p>
<p>Türkiye iyi niyet sahibi cahillerle, kötü niyetli, kurnaz, şarlatanla­rın sürekli faaliyeti neticesi tam bir dil anarşisi içine düşmüştür. İlko­kullardan üniversiteye kadar tesirini gösteren bu dil anarşisi, bugün Türk maarifini tehdit eden en mühim hastalıklardan biridir. Bunu apaçık olarak ortaya koymak mümkündür. İlkokuldan liseye, liseden üniversiteye gelen genç, hocalarının söylediğini, kitapların ve gazetele­rin yazdığını büyük nispette anlayamıyor. Sebep, kullanılan ve yazılan dili bilmemesidir. İlkokulda, ortaokulda, lisede, ona, yaşayan dilden kelimeler öğretilmiyor.</p>
<p>Türkçeye girmiş, yüzlerce yıldan beri edebî ve İlmî eserlerde kullanılan binlerce yabancı kelimeye karşı açılmış olan savaş, ya açık veya gizli olarak devam ediyor. Birçok hocalar talebe­lerin bunları öğrenmesinden ise öğrenmemesini adeta teşvik ediyorlar. Onlar için değerli olan yalnız “öz Türkçe” kelimelerdir. Arapça, Fars­ça kelimeler bir gün nasıl olsa Türkçeden atılacaktır. Onları öğreterek devam ettirmek kendilerine göre “dil inkılâbı”na karşı bir ihanettir. Fakat böyle düşünenler Türk çocuklarını binlerce mefhumdan mah­rum ediyorlar. Bunun neticesi olarak gençler, bugün yazılan kitap ve makaleleri anlamıyorlar. Ya okumaktan vazgeçiyorlar yahut da “öz Türkçe”cilerin ağma düşüyorlar.</p>
<p>“ÖzTürkçe”ciler, kendi “tilcik”leriyle onlara ne veriyorlar? Bunu dikkatle tetkik etmek lazımdır. İyi niyet sahibi, saf ve gafil “öz Türkçe”ciler vardır ki, onların hangi davaya hizmet ettiklerini görmek hiç de zor değildir. Hangi maksat ve gaye ile olursa olsun, okullarda tesirini hâlâ gösteren “yabancı kelime düşmanlığı” şu neticeyi doğur­muştur: Liseyi bitiren gençlerden çoğu, kültür dilinde geçen basit keli­melerin mânasını bilmiyor. İşte üzerinde durulacak en mühim kültür davalarımızdan biri. Nüvit Özdoğru’nun çok enteresan ve faydalı Türkçemiz adlı kitabında gençlerin dil bilgisini, kültür derecelerini ölçen testler vardır.</p>
<p>Bunlardan en basit olan birincisini (s. 22), üniversitenin birinci sınıfında okuyan 32 kişilik bir gruba tatbik ettim, aldığım neüce şudur: Lise mezunu olan bu 32 gençten 25’i “Rint”, 20’si “Rehavet”, 17’si “Menfez” 15’i “Hasseten”, 14’ü “Batıl”, 12’si “Tesanüt”, 9’u “Sismograf’, 8’i “Belagat”, 7’si “Cidar”, 6’sı “Gaflet”, “Tavzih” ve “İşret”, 4’ü “Becayiş” kelimelerinin mânalarım bilmiyorlar. Bunlardan her biri bu kelimelere tam tersine veya asıl mânalarından çok uzak mânalar veriyor.</p>
<p>Üniversitede muhtelif fakülte ve bölümlerde okutulan kitaplar­da kullanılan binlerce tabirden listeler yapılarak bu gençlerin liseden girdikleri kelime dağarcığı kolaylıkla tahkik olunabilir. Elimde katî bir istatistik bulunmamakla beraber ben öyle sanıyorum ki, bugünkü Türk liselerinden mezun talebenin yüzde 60-70’i üniversitede okunulan kitapların dilini bilmez. Üniversitelerde randıman ve seviye düşüklüğünün sebebini bu vak’a kolayca izah eder.</p>
<p>Genç nesillerin konuşulan ve yazılan dili öğrenmeden ilim ve kültür sahasında başarı kazanmaları ve ilerlemeleri mümkün olmadı­ğına göre buna derhal bir çare bulmak lazımdır. Bu çare, bazılarının zannettiği gibi Türkçedeki bütün yabancı kelimeleri hemen ortadan kaldırarak yerine “öz Türkçelerini koymak olamaz. Bu yol denenmiş ve muvaffak olmamıştır. Sistematik yani silme öz Türkçecilik sadece kâğıt üzerinde kalan parlak bir hayalden ibarettir.</p>
<p>Konuşulan ve yazılan dile yedire yedire Türkçe yeni kelimeler icadına ve karşılığı bulunan Türkçe kelimeyi yabancıya tercih etmek kaidesine kimsenin bir diyeceği yoktur. Fakat bugün bizim için bahis mevzuu olan, genç nesillerin hem maziye ait kıymetleri tanımaları, hem de mevcut kültürü benimseyebilmeleridir. Bunun bir çaresini bul­mazsak, millî kültüre yabancı, bugünkü kültür seviyesine ulaşmaktan âciz nesiller yetiştirmiş oluruz ki, bu, Türk milleti için büyük bir teh­likedir.</p>
<p>Öyle ise ne yapmak lazım:</p>
<ul>
<li>Bugün Türkçede kullanılan bütün kelimeleri -ister Türkçe, ister yabancı olsun- içine alan büyük bir lügat yapmak.</li>
<li>İlkokuldan üniversiteye kadar bunlardan bilinmesi lazım gelen­leri tespit etmek.</li>
<li>Her sınıf seviyesinde bilinmesi gereken kelimeleri öğretmeye çalışmak.</li>
<li>Bunları öğrenmemiş olanları daha yüksek sınıflara bırakma­mak.</li>
</ul>
<p>Türk okullarında dilbilgisi yıllardan beri ihmal edilmiştir. Dil öğretimine dair yazılmış kitaplar son derece can sıkıcı ve eskidir. Bun­ları yazanların Garplı metotlardan hiçbir haberi yoktur. Her sınıfın seviyesinde dili, can sıkmadan, cazip bir şekilde öğretmek mümkündür. Nüvit Özdoğru’nun Türkçemiz adlı kitabı bunu çok iyi öğretiyor. Ondan daha güzellerini yazmak, mesela her sınıf seviyesinde öğrenciye muhteva bakımından da tesir edecek metinlerden faydalanmak mümkündür. Yalnız Türkçe ve edebiyat derslerinde değil, her derste hocalar kelime bilgisine ehemmiyet vermelidirler. Çünkü her ders için kelime, düşünce ve mefhuma götüren bir vasıtadır. Her derse ait kelimeler bilinmeden o dersin anlaşılması imkânsızdır.</p>
<p>İlkokuldan liselere kadar kuvvetli bir dil faaliyeti başlamadan Önce, şimdilik üniversitelerin kendi başlarının çaresine bakmaları lazımdır. Atatürk Üniversitesi, bu bakımdan, diğer üniversitelere öncü olacak bir tedrisat yapıyor.</p>
<p>Hangi fakülte ve bölüme girerse girsin, talebeye, ilk sömestr, haf­tada 3 kredi saat Türkçe kompozisyon dersini mecburi kılıyor. Daha ilk deneme olmakla beraber şimdiden bunun büyük faydalar sağladığı görülmüştür. Küçük gruplara ayrılmış talebe, her hafta bir kompozis­yon yazıyor, sınıfta konuşuyor, münakaşa ediyor, konferans Veriyor. Bu suretle hem dili kullanmasını, hem de düşüncelerini iyi bir şekilde anlatmasını öğreniyor. Türkçe kompozisyon derslerinin teknik üniver­siteler de dahil, bütün üniversitelere mecburi ders olarak konulması, çok yerinde bir hareket olacaktır. İlkokullardan üniversiteye kadar “kültür dili”ni genç nesillere öğretme ve içlerine sindirme faaliyeti, otuz, otuz beş seneden beri takip edilen yanlış dil siyasetinden doğan büyük eksiklikleri ve tehlikeyi önleyebilir. Bu işlerin tanzimi her şey­den önce Maarif Vekâletine, Talim ve Terbiye Heyetine aittir. İlkin meselenin ehemmiyetini bütün açıklığı ile ortaya koymak için salahiyet sahibi tarafsız bir heyet ilkokul, lise ve üniversite gençlerinin, dil bilgi­si hakkında test usulü ile geniş bir araştırma yapmalı ve neticeyi umumî efkâra arzetmelidir.</p>
<p>Fecaat herkes tarafında iyice anlaşıldıktan sonra, yine selâhiyet sahibi heyet duruma göre tedbirler almalı, tekliflerde bulunmalıdır. Türkiye’de dil davasını bu çıkmaza sokmakta mühim rol oynamış olan Türk Dil Kurumu’na yeni bir ruh ve şekil vermek zamanı çoktan gelmiştir. Azalan arasında kıymetli şahsiyetler bulunan ve Çok mahdut ilmî neşriyatı gerçekten faydalı olan bu müessesede, Türk kültürünü ve dilini bilmeyen kimseler vardır. Onlar artık bu işi daha selâhiyetli olanlara bırakmalı, Türk Dil Kurumu, Tarih Kurumu gibi tamamıyla ilmî bir müessese haline getirilmelidir. “Öz Türkçe” davasını şairlere, edebiyatçılara, yani hakiki yaratıcılara bırakmalıdır.</p>
<p>Fransız Akademisi gibi Türk Dil Kurumu da, ancak kültür diline mâl olmuş kelimelere değer vermeli, dil anarşisini teşvik eden değil, dilin niza­mını muhafaza eden bir otorite haline gelmelidir. Şâirler, muharrirler istedikleri kadar yeni kelime icat etsinler, onları yaratıcılıkta tamamıyla serbest bırakmak doğrudur. Dil Kurumu büyük projektörleri ile bütün kültür sahasını tarayarak bunlardan millete mâl olmuş, geniş bir kitle tarafından benimsenmiş olanları lügatine almalıdır. Bizim bir müesse­se tarafından muhafaza edilen bir altın dil ölçüsüne ihtiyacımız vardır.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Nesillerin Ruhu, 134-138 s.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dil-davasi/">Dil Davası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dil-davasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Basamaklar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/basamaklar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/basamaklar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Oct 2014 19:23:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mehmet Kaplan]]></category>
		<category><![CDATA[Basamaklar]]></category>
		<category><![CDATA[Nesillerin Ruhu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2052</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlık, çok uzaklarda, çok yükseklerde görür gibi olduğu idealler ülkesine doğru yavaş yavaş ilerler. Bulunduğu yer ile ulaşacağı yere bakar; arasındaki alınması imkânsız mesafeler onu korkutur, ümitsizliğe düşürür; o zamâna kadar ele geçirdiği şeylerin bir değeri olmadığı zehabına kapılır. Ve bu beyhudelik ve boşluk duygusu onu çökertir. Bizi âtıl yapan şey, belki de ideallerimizin çok [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/basamaklar/">Basamaklar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/basamaklar/basamaklar-2/" rel="attachment wp-att-17067"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-17067" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/basamaklar-1.jpg" alt="" width="374" height="251" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/basamaklar-1.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/basamaklar-1-575x388.jpg 575w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/basamaklar-1-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/basamaklar-1-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/basamaklar-1-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/basamaklar-1-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/basamaklar-1-300x201.jpg 300w" sizes="(max-width: 374px) 100vw, 374px" /></a></p>
<p>İnsanlık, çok uzaklarda, çok yükseklerde görür gibi olduğu idealler ülkesine doğru yavaş yavaş ilerler. Bulunduğu yer ile ulaşacağı yere bakar; arasındaki alınması imkânsız mesafeler onu korkutur, ümitsizliğe düşürür; o zamâna kadar ele geçirdiği şeylerin bir değeri olmadığı zehabına kapılır. Ve bu beyhudelik ve boşluk duygusu onu çökertir. Bizi âtıl yapan şey, belki de ideallerimizin çok yüksek, irademizin ise çok zayıf olmasıdır. Bundan dolayı fazla uzağa, fazla yükseğe bakmak, olmaz şeyler tasavvur etmek, pek de iyi bir şey değildir. İki adım öte­sini görmek, ilerlememiz için yeter. İki adım sonra, tekrar iki adım. Böylelikle bir de bakarız ki, uzaktan aşılmaz görünen dağları aşmış, bir konaktan başka bir konağa ulaşmışızdır.</p>
<p>Arkaya, katedilen yola, aşılan basamaklara bakmak, daha fazla ümit ve cesaret vericidir. İnsan o zaman, bu kadarını yaptığına göre, bundan sonrasını da başarırım diye kendine güvenir. Henüz, yapma­dıklarımız yahut yapamadıklarımız değil, yaptıklarımız bize emniyet duygusu aşılar. Zaten şahsiyetimiz de yaptıklarımızın bir neticesi değil midir? Şüphesiz insan yaptığından daha fazla bir şeydir. Eğer sadece yaptığından ibaret olsaydı, daha ileri gidemezdi. Fakat yaptığını, yapan olduğunu bilmek yapılacak olan için kuvvetli bir destek olur.</p>
<p>Zamanı, Zenon’un oku gibi an an aşarken, hayat bize durur gibi gözükür. Halbuki bu bir vehimden başka bir şey değildir. Zaman her an akar. Saniyeler dakika, dakikalar saat, saatler gün, günler hafta, haftalar ay, aylar sene ve seneler asır&#8230; olur. An içinde yaşayan bir kimse bu akışı farketmez. İdealin sabitleştirdiği gelecek de bize akışı duyuramaz, tarih üzerinde düşünmekle teşekkül eder. Zaman şuuruna sahip olmayan bir kimse, anın yeniliğini ve geçiciliğini ve istikbâle mutlaka ulaşacağını vazıh olarak düşünemez. Zaman şuuru bize hayatın durucu değil akıcı, statik değil dinamik bir vakıa olduğunu öğretir.</p>
<p>Pasif davranış, statik bir hayat görüşünün ifadesidir. Statik hayat görüşüne göre her şey tekerrür eder. Eskiden nasılsa bugün de öyle. Halbuki insan hayatının hiçbir ânı ötekine benzemez. İnsanlığın, çağlar boyunca nasıl merhaleler aşa aşa bugüne kadar geldiğini ve bugünden I sonra da daima yeni merhalelerden geçerek ilerleyeceğini biz yalnız tarih kültürü ile elde edebiliriz.</p>
<p>Alain, “Terbiye, dünden bugüne gelmelidir, çünkü insanlığın gidiş istikameti budur” der. Çocukluktan gençliğe, gençlikten olgunluğa ve ihtiyarlığa&#8230; Bütün çocuklar masaldan hoşlanır, gençler destanları ve romantik eserleri sever. Olgun insan, realist romanlara, ilim ve tekniğe önem verir. Bütün kitapları okumuş ve vücudu yorulmuş ihtiyar, ölümün karanlığına yaklaşırken din ve felsefe ile meşgul olmaktan zevk duyar. Her insan, hayatı boyunca insanlığın geçtiği merhalelerden geçer. Her çağ, varlığa kendi yaşının arkasından bakar. Kişinin olduğu gibi insanlığın da çağları vardır ve bunları aşmak için tanımak lazımdır. Aksi takdirde durgun bir görüş içinde kapanıp kalınır.</p>
<p>Bugünkü psikoloji, şayanı hayret vakıalar keşfetmiştir. Bunlardan biri, çocuklukta teşekkül eden ruhî çatışmaların hayat boyunca insanın gayrişuurunda yaşaması ve davranışlarını gizliden gizliye idare etme­sidir. İkinci vakıa, “Archetype”lerin, milletlerin ve ırkların tarihinde şekilden şekile girerek devam etmesidir. Bunlar eski mitler ve destan­larda tecelli eder. Freud, bugün pek meşhur olan psikolojinin anahtarını O edip efsanesi ile ortaya koymuştur. Jung, binlerce yıllık Archetype’lerin çağdaş insanların rüya ve hülyalarında yaşadığını tespit etmiştir. Az önce insanlık merhale merhale ilerler diyorduk. Meseleye bu zaviyeden bakınca, onun beraberinde ebedî olan bazı şeyleri götürdüğünü ilave etmemiz gerekiyor. Zamanla eski rüyalar, tıpkı falcıların söylediği gibi hakikat oluyor. İnsanlık, çok eskiden beri göklerde uçmayı, mesafeleri bir anda kat etmeyi uzaklardan tesir etmeyi, uzaklarda bulunan şeyleri görmeyi arzulamış ve bu arzularım masallar ve efsanelerle anlatmışta Bugün bunların hepsi de, ilim ve teknik sayesinde gerçekleşmiştir. Eski Yunan’da, zararsız, mücerret bir düşünce olan atom, bugün dünyanın en korkunç silahıdır.</p>
<p>İnsanlık, adım adım, yanıla yanıla, hülyalar kurarak, ümitsizliklere kapılarak, hiçbir an durmadan ilerliyor. Bu yanılmaları, bu hülyaları, bu ümitsizlikleri bilmeden insanlık hakkında tam bir fikir edinilemez. İnsanlığın hangi merhalelerden geçtiğini ve nasıl geçtiğini bilmek lazımdır. Bu bir masal, bir destan, bir roman gibi heyecanlı, ibretli ve zevk vericidir. En son hakikati bilen, en son hakikati bilir, fakat insa­nın ve insanlığın ne olduğunu bilmez. Halbuki bilinmesi gereken en mühim şey insandır; çünkü hakikati bulan odur. Hiç âlim, mucit ve mütefekkir, hazıra konan okul talebeleri gibi hakikati birdenbire, hazır olarak bulmamıştır. Okullarda sadece bulunan hakikatler öğretiliyor; hakikatlere nasıl ulaşıldığı, yani yanılmalar da öğretilmeliydi. Hatayı bilmeyen doğrunun değerini anlayamaz.</p>
<p>Bugün en son merhaleye ulaşmış olduğumuzu farzetsek bile, eski merhaleleri bilmeden bunun en son merhale olduğunu nereden bile­biliriz? Eskiyi bilmeyen, bugünün değerini tayin edemez. Halihazırın şuuruna ancak tarih şuuru ile varılır. Fakat bizi en çok alakadar eden ve bize en çok tesir eden başkasının mazisi, başkasının tarihi değil, kendimizinkidir. Çünkü biz, başkasının değil, kendi kendimizin devamıyız.</p>
<p>Geçenlerde hürriyet aleyhinde yazılmış bir makale okudum. “Hürriyet nedir ki?” diyordu; “Esas mesele içtimai kalkınmadır. Hem bizim aydınlarımız, hürriyetin ne olduğunu da anlamamışlardır. Namık Kemal’in şiirlerinde hürriyet bir mazmundan başka bir şey değildir» ilâh.” Bir kalemde, bir asırdan beri Türk cemiyetinde devam eden büyük mücadele, kolayca inkâr ediliveriyor. Namık Kemal’den ben hürriyet için kaç insan ıstırap çekti, sürgün edildi, öldürüldü. Bu için onların hiçbir değeri ve mânası yok. Türkiye’de hürriyet fikrinin bir asırlık mazisi vardır. Bunu bilmeyen, Türkiye için hürriyetin ne değer taşıdığını kavrayamaz.</p>
<p>Hürriyet kelimesini ilk defa fe içtimai bir iman haline getiren Namık Kemal olmuştur. Daha Öncesine giderseniz, asırlarca iktidardakilerin göklere çıkarıldığını görürsünüz, gir eski kasideleri, bir de Namık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi”ni okuyunuz. Bu sonuncusu ile yeni bir medeniyete adım atıldığını göre­ceksiniz. Bu kasidenin dili ve üslubu eskimiştir. Yenilikten başka bir şey istemeyenler, “Bunları okumaya lüzum yok; bunları okumaktan ne çıkar?” diyorlar. Cumhuriyet devrine gelinceye kadar her nesil bu şiiri okumuş ve ezberlemiştir. Birinci meclisin kubbesinde Namık Kemal’in mısraları çınlamıştır. Bugünkü gençler arasında bu şiiri bilen parmak­la gösterilecek kadar azdır. Gençler bu şiiri, onun tarihini, mazisini ehemmiyetini bilmiyorlar. Ondan heyecan duymuyorlar. Ben onlarda hürriyet fikrinin yokluğunu bu bilgisizlik ve duygusuzluk ile izah edi­yorum.</p>
<p>Sadece Orhan Veli’yi bilmek, onlarda içtimai bir hassasiyet uyandırmıyor. Bir asırdan beri nesillerin ruhunu tutuşturan şiir, bugün bir kelime yığını haline gelmiş. Bunun ne netice verdiğini görüyoruz ve daha da göreceğiz. Eski kavimler, atalarının ruhlarına taparlarmış, müşkül zamanlarda onların ruhundan medet umarlarmış. Ataların ruhu eserlerinde yaşar ve onlar eserleriyle halihazıra tesir ederler. Bütün medeni milletlerde mazi kültürü vardır. Maziyi yıkan, yok eden, hali­hazırı en zengin kaynaklardan mahrum etmiş olur. Asırların ötesinden gelen mitler, semboller, fikirler yeni nesillere kuvvet verir. Bunlardan mahrum olan nesiller, halihazır şartlarının çıkmazı içinde ne yapacakla­rını şaşırırlar.</p>
<p>Onlar için mazi olmadığı gibi, istikbâl de yoktur. İstibdat devrinde Servet-i Fünun nesli de, mazi ile ilgisini kesmek yüzünden tam bir bedbinlik ve ümitsizliğe düşmüştü. Ziya Gökalp, tarih şuuru­nu yeniden canlandırarak Türk cemiyetine yeni bir hamle verdi. Son asır Türk tarihinde iki nesil çok aktif bir karakter taşır. Bu iki nesil de kuvvetini, kendine göre tefsir ettiği bir tarih şuurundan alır. Bugünkü neslin zayıf olmasının başlıca sebebi, bence mazi ile alakasını tama­ha kesmiş olmasıdır. O, mazisini bilmediği için, bugünün mânasını da anlamıyor. Bir içinde bulunduğu duruma, bir ulaşılmaz göklere bakıyor. Elinde hiçbir işe yaramayan yapraklar, beyhude hayatına ağlıyor. O, Türk cemiyetinin şimdiye kadar aştığı merhaleleri bilse, çıktığı basamakları görse, belki de fazla ümitsizliğe kapılmazdı.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Nesillerin Ruhu, 120-123 s.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/basamaklar/">Basamaklar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/basamaklar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batıl İtikatlarla Mücadele</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/batil-itikatlarla-mucadele/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/batil-itikatlarla-mucadele/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Oct 2014 19:06:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mehmet Kaplan]]></category>
		<category><![CDATA[Batıl İtikatlarla Mücadele]]></category>
		<category><![CDATA[Batıl itikat nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Fikirleri İkna Etmek]]></category>
		<category><![CDATA[Namık Kemal “Hürriyet-i efkâr”]]></category>
		<category><![CDATA[Nesillerin Ruhu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2049</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batıl itikat nedir? Tabiat, insan ve cemiyet hakkında beslenilen yanlış fikirdir. Yanlış fikirlerle mücadelenin müspet şekli, onların yer­lerine doğrularım koymaktır. Bir insanı inandığı fikirlerin yanlışlığı­na ikna etmek için, onu tehdit etmenin hiçbir faydası yoktur. Namık Kemal “Hürriyet-i efkâr” makalesinde bu noktayı çok iyi anlatmıştır. Bir adamın velev taşlarla beyni ezilsin, fikirince kanaat ettiği tasdikatı tağyir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/batil-itikatlarla-mucadele/">Batıl İtikatlarla Mücadele</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-2050" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/batil-itikatlerle-mucadele.jpg" alt="batil-itikatlerle-mucadele" width="335" height="223" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/batil-itikatlerle-mucadele.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/batil-itikatlerle-mucadele-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/batil-itikatlerle-mucadele-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/batil-itikatlerle-mucadele-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/batil-itikatlerle-mucadele-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/batil-itikatlerle-mucadele-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/batil-itikatlerle-mucadele-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/batil-itikatlerle-mucadele-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/batil-itikatlerle-mucadele-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/batil-itikatlerle-mucadele-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/batil-itikatlerle-mucadele-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/batil-itikatlerle-mucadele-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/batil-itikatlerle-mucadele-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/batil-itikatlerle-mucadele-768x512.jpg 768w" sizes="(max-width: 335px) 100vw, 335px" /></p>
<p>Batıl itikat nedir? Tabiat, insan ve cemiyet hakkında beslenilen yanlış fikirdir. Yanlış fikirlerle mücadelenin müspet şekli, onların yer­lerine doğrularım koymaktır. Bir insanı inandığı fikirlerin yanlışlığı­na ikna etmek için, onu tehdit etmenin hiçbir faydası yoktur. Namık Kemal “Hürriyet-i efkâr” makalesinde bu noktayı çok iyi anlatmıştır.</p>
<p><em>Bir adamın velev taşlarla beyni ezilsin, fikirince kanaat ettiği tasdikatı tağyir etmek kabil midir? Velev hançerle yüreği paralansın, vicdanınca tasdik ettiği mûtekatı gönlünden çıkarmak mümkün olabilir mi? Demek ki, naklî, aklî, hikemî, siyasi, İlmî, zevkî, her nevi efkâr zaten serbest, zaten tabiidir. Değişirse, kimsenin icbâriyle değil, tabiatın ilcasiyle deği­şir&#8230; Pek kanlı, pek hatalı, pek müteaddit tecrübelerle sabit olmuştur ki fikre galebe, yine mücerret fikrin şanmdandır. Maddiyat, teaddiyet-i efkâr üzerine teslît olunca baruta dokunan ateş veyahut buhara hadden ziyâde icra olunan tazyik hükmünü vermek mukarrerdir.</em></p>
<p>İtiraf etmek lazımdır ki, eski Namık Kemal zamanımızın birçok sözde münevverlerinden çok daha yeni ve ileridir. Yapılan bunca tec­rübelere rağmen, hâlâ yanlış fikirleri ortadan kaldırmak için en kaba usullere başvuruluyor; insanlar hapse atılıyor, elleri kelepçeli olarak şehirden şehire sürülüyor, aç bırakılıyor. Ve işin acı tarafı, bunların “inkılap” ve “hürriyet” adına yapılır gibi gösterilmesidir. İnkılâptan ve hürriyetten nefret ettirmek için bundan daha iyi bir yol bulunamazdı.</p>
<p>En korkunç batıl itikat, şüphesiz, yanlış fikre karşı cebir ve kuvveti harekete getirmektir. Her şeyden önce, bu batıl itikattan kurtulmamız lazımdır. Çünkü gerçekten inançlar üzerinde baskının müspet bir tesi­ri yoktur. Dikta rejimlerinin hatası, medeni fikirler manzumesi olan inkılapları, gayrimedeni usullerle halka kabul ettirmeye çalışmalarıdır. Bu korkunç baskıdır ki, halkta onlara karşı derin bir nefret uyandırır, daha kötüsü, batıl itikatlara daha fazla sarılmasına sebep olur. Yüzde sekseni cahil olan bir milletin asırlardan beri kafasına yerleşmiş fikir ve itiyatlar, bir hamlede, birdenbire ortadan kaldırılmak istenildi. Bu suretle dünyaya imkânsız bir mucize gösterilecekti. Fakat tabiatte olduğu gibi cemiyette de mucize yoktur.</p>
<p>Çalışma vardır. Bin bir vası­ta ile bu millet cehaletten kurtarılacak yerde, en kolay usule, zora başvuruldu. Mektep açılacak yerde hapishane açıldı. Kalem yerine kılıç kullanıldı. Bunca tecrübeden sonra neticeyi görüyoruz: Hürriyet hâkim olmaya başlayınca, diktatörlüğün baskısı altında sinmiş ve gizli gizli hayatına devam etmiş batıl inançlar, birdenbire ve kuvvetle tekrar orta­ya çıktı. Bundan dehşete düşenler, tekrar zorba metoduna başvurulma­sını tavsiye ediyorlar. Geçmiş tecrübelerden yine ders alınmadan aynı hataya devam olunuyor.</p>
<p>Büyük şehirlerde, maddi ve manevi şartları müsait olanların oku­maları, aydınlanmaları, ileri fikirli olmaları gayet tabiidir. Bir köy çocuğu da onların yerinde olsa aynı seviyeye yükselirdi. Fakat maddi, manevi yükselme imkânları bulunmayan yerlerdeki bedbahtların sizin gibi aydın fikirli olmalarını nasıl bekleyebilirsiniz? En geri medeniyet şartları içinde yetişen milyonlarca vatandaş kitlesinin Avrupalıca hare­ket etmesini beklemek bir batıl ümitten başka nedir? Bu devlet, bu mil­leti okutmak ve aydınlatmak için şimdiye kadar fiilî olarak düşünülürse mahkûm edilmesi, hapse atılması, cezalandırılması lazım gelenler, ellerinde hiçbir imkân olmadığı için cahil kalan zavallı insanlar değil, bu memleketi idare edeceğiz, ileri götüreceğiz diye başa geçip de ken­di zevklerinden, servetlerinden başka hiçbir şey düşünmeyen hodgâm idare adamlarıdır. Mesul olan onlardır.</p>
<p>Bizim bütün meselemiz, medeniyet ve kültür üzerinde toplanıyor. Hakiki ve sağlam inkılap, bütün bir milleti bulunduğu hayat seviyesin­in daha yüksek, daha ileri bir seviyeye ulaştırmaktır. Bir kaç büyük şehrin beş-on bin münevverinin değişmesi ile bir memlekette gerçek bir inkılap vücuda gelmiş olmaz. Ötede milyonlarca insan hâlâ asırlardan beri sürüklediği cehalet ve sefalet hayatını devam ettirirse, yapılan işlere büyük işler nazarı ile bakılamaz. Yaptığımız işleri göklere çıkarmakla sadece yalan söylemiş olduk.</p>
<p>Hakikate gözlerimizi kapadık. Kendi dar muhitimizin içindeki suni değişmeleri, memlekete şâmil gerçek köklü ve temelli inkılaplar zannettik. Yüzüne bakmadığımız halk, yıllardan sonra birdenbire eski sefalet ve cehaleti ile karşımıza çıkınca ondan nefret ettik. Ona gerici, yobaz, mürteci dedik. Karikatür­cülerimiz onları en gülünç şekillerle göstererek sözde ileri fikirli şehir münevverlerini güldürmeye çalıştı. Bu merhametsizce tepeden bakışın bir ahlaksızlık olduğunu hissetmedik.</p>
<p>Hiç kimseye zararı olmayan, itaatli, kendi halinde Türk halkının hakikat bildiği imanına sarılışı ile ona tecavüz eden, onu durmadan lekeleyen ve kötüleyen sözde ileri fikirlileri mukayese edince, insan, bütün cehaletine rağmen halktan tarafa çıkıyor. Onun bu masum dav­ranış tarzında bir asalet buluyor.</p>
<p>Cahil köy hocaları, istismarcı üfürükçülerle başa çıkamayan bir hükümet karşısında halkın duyduğu his nedir, bilmiyorum. Halk her­halde şöyle düşünüyor: “Ben mustarip iken benim derdime yalan yanlış da olsa bir çare arayanlar bunlardır. Ben, tabiat, insan cemiyet hakkında hiçbir fikre sahip değilim. Bu adamlar bir şeyler söylüyorlar; aksini söyleyenler olmadığına göre bunlar haklıdırlar. Şehre gittiğim zaman iyi giyinmiş beyler gördüm. Evleri, barkları, hayatları güzel olduğuna göre benden ve bizim köy hocasından daha başka şey bildikleri muhak­kak. Fakat onların yanına yanaşmak kabil değil ki&#8230; Tüccarına giderim beni aldatır, memuruna giderim, beni hor görür; askerlikte de onların ne biçim adamlar olduğunu gördüm. Onlarla anlaşmak güç. En iyisi yine bizim köy. Tarlamız öküzümüz, imanımızla biz başka bir âlemiz. Şehirli olmak iyi ama bunun yolu bizler için kapalı.”</p>
<p>Halkı anlamak için onun seviyesine inmek, onun hayat şartlan ve bu hayat şartlarına sımsıkı bağlı olan inançları ve örfleri benimsemek lazım. Halk, şehirden değil, kendi içinde anlaşılır.</p>
<p>Ve halka gerçekten medeni fikirleri aşılamak istiyorsak, evvela şu tepeden bakan ileri fikirli davranış tarzımızı, gösterişçi halimizi bıra­kalım. Bir insanı, bilhassa basit bir insanı, cahil bir insanı aydınlığa götürmenin büyük bir maharet, sabır, bilgi ve her şeyden önce sevgi istediğini bilelim.</p>
<p>Alain, bir insanı ikna etmenin en iyi yolu onun fikirlerinden hare­ket etmektir, der. “Hayır!” diye söze başladınız mı karşınızda derhal bir düşman yaratırsınız. Anlayışlı, kültürlü insanlara karşı hayır diyebilir­siniz. Fakat yanlış inançlarına sımsıkı bağlı bir insana karşı yapılacak ilk muamele dostluk olmalıdır. Sonra bütün yanlış fikirlerden doğrularına gitmek mümkündür. Bunun sırrını da filozoflardan öğrenebilirsi­niz. Hiç batıl itikat yoktur ki, maharetle tefsir edilirse, daha doğru fikir­lere gitmek için başlangıç olmasın. Bu yol bizde hiç denenmemiştir. İleri fikirleri hap gibi yutanlar, kudurmuş gibi etraflarına saldırıyorlar. İleri fikirleri onların sesinin tonunu daha değiştirmemiştir. Bekledikleri klişeleri cahilin kalbine hançer gibi saplamak isterler; bundan vahşice bir zevk alırlar.</p>
<p>Eğer biz halkı yükseltmenin yolunu bilseydik, işe dini inkâr ile değil, dini tasdik ile başlardık. Çünkü halk, henüz batıl itikat seviye­sindedir; gerçek dini bilmez. Halkı gerçek din seviyesine ulaştırdıktan sonra, oradan felsefeye, oradan ilme, oradan tekniğe doğru gidebilir­dik. Beşeriyet tarihi bu yolu takip etmiştir. Her cemiyet, her insan bu büyük merhaleleri katetmek suretiyle en ileri seviyeye yükselir.</p>
<p>Ama siz, bizim işimiz acele, biz birdenbire en iptidai çağdan yir­minci asır medeniyetine yükselmek istiyoruz; böyle uzun, dolaşık, ihti­yatlı, bin bir emek ve dikkat isteyen hareketlere girişecek vaktimiz yok diyorsunuz. O zaman yapacağınız şey şüphesiz, şimdiye kadar yaptı­ğınız gibi olacaktır: Jandarma, polis, hapishane, dayak, tehdit, tezyif! Ne güzel, ne ileri medeniyet vasıtaları!</p>
<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Nesillerin Ruhu, 104-107 s.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/batil-itikatlarla-mucadele/">Batıl İtikatlarla Mücadele</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/batil-itikatlarla-mucadele/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Madde Ve Ruh</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/madde-ve-ruh/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/madde-ve-ruh/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Oct 2014 18:59:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mehmet Kaplan]]></category>
		<category><![CDATA[Karl Marx]]></category>
		<category><![CDATA[Madde Ve Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Maddecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Marksizm]]></category>
		<category><![CDATA[Materyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Materyalizm İnsana Ne Değer Verir?]]></category>
		<category><![CDATA[Nesillerin Ruhu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2046</guid>

					<description><![CDATA[<p>Marx, hakikatin yarısını söylemiştir: Gerçekten insanların hiç olmazsa yan yarıya maddi şartlara tabi olduğunu kimse inkâr edemez. Varlığımızdan ayrılmasına imkân olmayan vücudumuz beslenmek ister. Kimse midesine karşı gelemez. En büyük velî bile günde birkaç kere bir şeyler yemek mecburiyetindedir. Bu yeryüzünde mücerret ruh olarak yaşamak imkânsızdır. Herkes hastalık karşısında âciz kalır. Fizik tabiat bizi her [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/madde-ve-ruh/">Madde Ve Ruh</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/madde-ve-ruh/madde-ve-ruh-420x230/" rel="attachment wp-att-17072"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17072" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/madde-ve-ruh-420x230-1.jpg" alt="" width="420" height="230" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/madde-ve-ruh-420x230-1.jpg 420w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/10/madde-ve-ruh-420x230-1-300x164.jpg 300w" sizes="(max-width: 420px) 100vw, 420px" /></a></p>
<p>Marx, hakikatin yarısını söylemiştir: Gerçekten insanların hiç olmazsa yan yarıya maddi şartlara tabi olduğunu kimse inkâr edemez. Varlığımızdan ayrılmasına imkân olmayan vücudumuz beslenmek ister. Kimse midesine karşı gelemez. En büyük velî bile günde birkaç kere bir şeyler yemek mecburiyetindedir. Bu yeryüzünde mücerret ruh olarak yaşamak imkânsızdır. Herkes hastalık karşısında âciz kalır. Fizik tabiat bizi her an tesiri altında bulundurur.</p>
<p>Fakat bu, hakikatin ancak yarısıdır. Öbür yarısı, insanın isteyen, yapan, duyan, düşünen hayal kuran, seven, acıyan bir varlık olmasıdır. En basit, en iptidai insan dahi bir nebat veya hayvandan farklı hususi­yetler arzeder. Şimdiye kadar insandan başka hiçbir mahlûkun dil, din, düşünce, sanat, medeniyet diye bir şey vücuda getirdiği görülmemiştir. Vahşî denilen kavimlerin dahi hayvan seviyesini çok aşan bir kültürleri vardır. Eğer insan, nebat ve hayvan gibi sadece maddeden ibaret olsay­dı, onun da tabiatın verdiği ile kalması icap ederdi. Halbuki insanlar, mağara devrinden itibaren dil, sanat, kültür, medeniyet yaratmaya başlamışlar ve bunları bugüne kadar tekâmül ettirmişlerdir.</p>
<p>Marx ve taraftarlarının görmedikleri veya göremedikleri şey işte budur. İnsanı ve yarattığı şeyleri sadece maddi sebeplere göre izaha imkân yoktur. Bunları izah etmek için, insanda akıl, zekâ, irade diye gayrimaddi bir cevherin bulunduğunu kabul zaruridir. Bu bir faraziye değil, bir reali­tedir. Zira bunu her an, her insanda görüyoruz. Ve insanı değerli kılan şey, midesi değil, kafası; yedikleri değil, düşündükleri ve yaptıklarıdır.</p>
<p>İnsan, maddeyi dahi bu gayri maddi cevheri ile şekillendirir. keşifler, bütün icatlar, bütün sanat eserleri tabiatın, yani madde kendiliğinden yaratması ile vücut bulmamış, insan tarafından ortaya konulmuşlardır.</p>
<p>İnsanı veya cemiyeti bu iki cepheden, hem madde, hem de ruh cephesinden almak lazımdır. Birinden birini tercihe imkân yoktur. Bunlar birbirinden ayrılamaz. Ayırmaya kalkıldığı takdirde, beşerî muvazene bozulur. Maddi şartları unutan bir fert veya topluluk er geç sükût eder. Fakat ruhu inkâr da insanlığı hayvan seviyesine indirir. Şark, maddeyi inkâr ettiği için çökmüş, Garp ruhu inkâr ettiği için, insanlığı bugünkü korkunç duruma düşürmüştür.</p>
<p>Marksizm XIX. asır materyalizminin bir mahsûlüdür. Maddeyi insandan üstün tutan Garp, bugün kendi yarattığı 1 makine ile ölüm tehdidi altındadır. Yalnız o değil, bütün dünya&#8230; Rusya 1 materyalizmi ve tekniği Garp’tan almış ve bir silah gibi ona çevirmiştir. Bugünkü Rusya’da milyonlarca köle, insanlığı tahrip edici vasıtaları imal etmekle meşguldur. İnsanları, onların değerini teşkil eden hürriyeti, düşünceyi, sevgiyi hiçe saydıktan sonra, köle gibi çalıştırmak ve harbe sürüklemek kolay bir iştir. Rusya kendini bu kolaylığa kaptırmıştır.</p>
<p>Fakat bunun neticesinin ne olduğu şimdiden meydandadır. Materyalizm, insanın değerim hiçe indirmiştir. Bugün Rus komünistlerinin hâkim oldukları memleketlerde milyonlarca insanın hayvan sürülerinden farkı yoktur. Merhametli çobanlar, korkunç hayvanlar! Bütün insanlığı tehdit eden bu makineli vahşet sistemine karşı, insanı değerli kılan manevi kıymetleri müdafaa etmek lazımdır.</p>
<p>Her insan kendisini hayvana üstün falan şeylerin ne olduğunu bilmeli ve bunları varilli­nin en yüksek değeri olarak muhafazaya çalışmalıdır. Kim köle olmak ister? Kim sevgilerden kopmak ister? Kim eşya veya hayvan gibi düşüncesiz ve iradesiz yaşamak ister? Hiç kimse! Herkes bunu nefsinde tanıdıktan sonra başkalarında da aynı şeylerin bulunduğunu görebilmelidir. Bizi zalim yapan kendimizde olanı başkalarında yokmuş zannetmemizdir. Bizi zalim yapan kendimizi “sujet”, “objet” gibi almamızdır. Bütün insanlar ayrı ayrı birer “sujet&#8221; Her insan bir “ben”dir. Kimse kimsenin vasıtası değildir. Her insan kendi kendisi için bir gayedir.</p>
<p>Bu hakikat fertler için olduğu kadar milletler için de bahis mevzu­udur. Komünistler kendi milletlerini köle yaptıkları gibi, başka millet­leri de kendilerinin istedikleri gibi kullanabilecekleri cansız bir madde zannetmektedirler. Her şeyi maddeci gözü ile gören bu mahlûklar, insanın haykırması ile hayvanın haykırması arasında bir fark görme­mektedirler. Onlara insanların gözyaşlarının sadece tuzlu sudan ibaret olmadığını anlatmak lazımdır.</p>
<p><strong>Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Nesillerin Ruhu, 85-87 s.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/madde-ve-ruh/">Madde Ve Ruh</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/madde-ve-ruh/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÖLÜLER</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/oluler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/oluler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Jul 2014 12:56:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mehmet Kaplan]]></category>
		<category><![CDATA[ÖLÜLER]]></category>
		<category><![CDATA[İdeal Kıymet]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Şey İçin Yaşamak]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Kaplan Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Nesillerin Ruhu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1485</guid>

					<description><![CDATA[<p>Köşeyi dönerken, duvarda, üzeri yazılı mermer bir levha ve yanına asılı güzel çiçekler gördüm. Levhada Paris’in kurtuluşunda, orda, vatan için ölmüş bir vatandaşın künyesi yazılı idi. Taze çiçekleri, ne zaman, kimin koyduğunu bilmiyordum. Paris sokaklarını dolaşırken, böyle, her tarafta vatan için ölmüş meçhul insanların isimlerini yaşatan mer­mer levhalar ve her zaman konulmuş taze çiçekler görürsünüz. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oluler/">ÖLÜLER</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-1486 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/07/nesillerin-ruhu-mehmet-kaplan.jpg" alt="Nesillerin Ruhu" width="263" height="406" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/07/nesillerin-ruhu-mehmet-kaplan.jpg 354w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/07/nesillerin-ruhu-mehmet-kaplan-195x300.jpg 195w" sizes="(max-width: 263px) 100vw, 263px" /></p>
<p>Köşeyi dönerken, duvarda, üzeri yazılı mermer bir levha ve yanına asılı güzel çiçekler gördüm. Levhada Paris’in kurtuluşunda, orda, vatan için ölmüş bir vatandaşın künyesi yazılı idi. Taze çiçekleri, ne zaman, kimin koyduğunu bilmiyordum. Paris sokaklarını dolaşırken, böyle, her tarafta vatan için ölmüş meçhul insanların isimlerini yaşatan mer­mer levhalar ve her zaman konulmuş taze çiçekler görürsünüz.</p>
<p>Paris benim vatanım değildi. Ne orada ölenleri, ne de bu çiçekleri koyanları tanıyordum. Fakat ne zaman böyle bir levha ve çiçekle karşılaşsam kalbim ulvi bir duygu ile ürperiyordu. Âdeta bu sembolün için­de teksif edilmiş ruhî bir kuvvet vardı ve gözlerim elektrik fişi gibi ona takıldığı zaman, ondan bana ulvi bir cereyan sirayet ediyordu. Ölüler yaşayanları işte böyle idare ederler, diyordum.</p>
<p>Fakat ölülerin yaşayanları idare edebilmesi için aralarında münase­bet tesis eden bir vasıtaya ihtiyaç vardır. Bu vasıta, bir sembol vasıtasile hatırlatmadır. Ölüler kendi kendilerini hatırlatmazlar. Ölülerin yalnız kendileri değil, hatıraları da ölür. Ölüleri kendi hallerine bırakırsanız ebediyyen ölürler. Ölüleri yaşatan dirilerdir. Yukarıda, ölüler yaşayan­ın idare eder, diyordum. Şimdi bunun aksini söyleyerek, yaşayanlar da ölüleri idare eder, demem lazım. Ve hareket noktası ölülerde değil, yaşanlardadır.</p>
<p>Yayanların ölülerde aradıkları şey, daha fazla, daha kuvvetli yaşama kudretidir. İstenilirse ölülerde sonsuz bir hayat kuvveti bulanabilir. Ölülerdeki yaşama kudretinin esası, insanın hayvan olmadığıdır. İnsanlar sadece yaşamakla iktifa etmezler. “bir şey için” yaşarlar ve ölürler. İnsan için mühim olan, sadece “yaşamak” değil, “bir şey için yaşamak”tır. O şeye “ideal kıymet” diyoruz. İdeal kıymet insan hayatına mâna verir. İdeal kıymet hayattan üstündür. Zira onun uğruna hayat feda edilir. İdeal kıymet hayattan ve ölümden üstündür O insanı aşar. Ölülerin, mukaddes ölülerin insanlara vermiş olduğu dersin mânası, varlıkta, hayatta daha üstün bazı kıymetler bulunduğu­dur. Eğer insanlar sadece yaşamaya kıymet verselerdi, hayatları nebat ve hayvanlarınkinden farksız olurdu. İnsanın böyle olmadığını bütün tarih gösteriyor. İnsanlık oldu olalı her yerde, her zaman ölüler tebcil olunmuştur. Eğer onların timsalinde insanlar, yaşatıcı kuvvetler bulmasalardı, katiyen onları tebcil etmezlerdi.</p>
<p>İnsanları ölüler idare eder. Her birimizin vücudu, ruhu, düşünce­si, duyuşu asırların ötesinden gelir. Kimse vücudunu kendisine borçlu değildir. Fizyolojik varlık, cedlerin kabiliyetleri, bir miras gibi nesiller­den nesillere intikal eder. Damarlarımızda ölülerin kanları dolaşır. Sesi­mizde onların sesi vardır. Ve dünyada hiçbir kimse düşüncelerini bizzat yaratmış değildir. Kim kullandığı dili bizzat icat etmiştir? Biz vücudu­muz gibi ruhumuzu da ölülerden devralmışızdır. Bütün düşüncelerimi­zin, bütün kelimelerimizin içinde ölüler yaşar. Bazıları bunun farkında değildirler. Bunlar kendilerini bilmeyen insanlardır. Eğer onlar kendi­lerini bilselerdi, hüviyetlerinde asırların muhtevasını tanıyacaklardı. Maziyi bilmemek ve tebcil etmemek cehaletten ve boş gururdan ileri gelir. Dikkatle bakarsak ebediyetin bizde yaşadığını görürüz. Sonsuz­luk seyyahı Yunus bunu ne güzel anlatır.</p>
<p>Prof. Dr. Mehmet Kaplan – Nesillerin Ruhu, s. 187-188.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oluler/">ÖLÜLER</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/oluler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
