<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>necip fazıl kısakürek | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/necip-fazil-kisakurek/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 17 Feb 2018 14:37:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>necip fazıl kısakürek | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufunda &#8220;Çifte Kanat&#8221; Metaforu[i]</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bati-tefekkuru-ve-islam-tasavvufunda-cifte-kanat-metaforui/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bati-tefekkuru-ve-islam-tasavvufunda-cifte-kanat-metaforui/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 Feb 2018 14:11:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA["çifte kanat" metaforu]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[necip fazıl kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa Taşdelen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20241</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufunda &#8220;Çifte Kanat&#8221; Metaforu[i] Doç.Dr. Vefa TAŞDELEN[ii] Öz Batı Tefekkürü ve İslam. Tasavvufu, Necip Fazıl Kısakürek’in kitaplaştı- rılmış konferans metinlerinden biridir. Kısakürek bu çalışmasında Batı kültürünün temel üreticilerinden biri olan felsefe ile İslam kültürünün temel üreticilerinden biri olan tasavvuf arasında bir karşılaştırma yapar. Doğulu ve Batılı zihin biçimleri üzerine bir çözümleme [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bati-tefekkuru-ve-islam-tasavvufunda-cifte-kanat-metaforui/">Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufunda “Çifte Kanat” Metaforu[i]</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/bati-tefekkuru-ve-islam-tasavvufunda-cifte-kanat-metaforui/tasavvuf2/" rel="attachment wp-att-20248"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-20248" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/tasavvuf2.jpg" alt="" width="500" height="301" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/tasavvuf2.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/tasavvuf2-300x181.jpg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufunda &#8220;Çifte Kanat&#8221; Metaforu[i]</strong></p>
<p><strong>Doç.Dr. Vefa TAŞDELEN<a id="_ednref2" href="http://www.kirmizilar.com/tr/index.php/konuk-yazarlar2/3002-bati-tefekkuru-ve-islam-tasavvufunda-cifte-kanat-metaforu#_edn2">[ii]</a></strong></p>
<p><em><strong>Öz</strong></em></p>
<p><em>Batı Tefekkürü ve İslam. Tasavvufu, Necip Fazıl Kısakürek’in kitaplaştı- rılmış konferans metinlerinden biridir. Kısakürek bu çalışmasında Batı kültürünün temel üreticilerinden biri olan felsefe ile İslam kültürünün temel üreticilerinden biri olan tasavvuf arasında bir karşılaştırma yapar. Doğulu ve Batılı zihin biçimleri üzerine bir çözümleme denemesi olarak da görülebilecek olan bu eser, kültür tarihinde önemli bir sorun oluşturmuş olan akıl ve vahiy, din ve felsefe ilişkilerine de değinir; bu çerçevede Batı ve İslam kültürlerindeki temel kriz noktalarına işaret eder ve çözüm yolları önerir. &#8220;Çifte kanat&#8221; metaforu, Doğu ve Batı kültürlerinde yaşanan uygarlık krizi karşısında bir çözüm önerisi olarak da ortaya çıkar.</em></p>
<p><em><strong>Anahtar sözcükler:</strong> Felsefe, tasavvuf, Necip Fazıl Kısakürek, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, &#8220;çifte kanat&#8221; metaforu, akıl, gönül</em></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Metafor, yalnız edebiyatta değil, felsefe ve diğer söylem biçimlerinde de, anlatımı ve anlamayı güçlendirmek, kolay ve etkili kılmak için oldukça yaygın bir şekilde kullanılan bir söz sanatıdır. Metaforda bir &#8220;anlam aktarımı&#8221; söz konusudur (Aristoteles 1995: 58). Anlatım ve anlaşılma güçlüğü olan bir konu, yalın ve anlaşılabilirliği olan bir örnek üzerinden sunulur. Edebiyatımızda &#8220;istiare&#8221;, &#8220;eğretileme&#8221; olarak karşılanan bu söz sanatı, anlatım ve anlama kolaylığı sağlaması, sözün güzel, güçlü ve etkileyici bir şekilde ortaya çıkması açısından önemlidir. Pek çok karmaşık felsefe sorunu, filozoflar tarafından metaforun anlatım gücüne emanet edilmiştir (bk. Keklik, 1983: 55). Platon, metafor kullanmak suretiyle anlamı belirsiz ve bulanık hâle getirdik-leri gerekçesiyle şairleri eleştirir; ne var ki aynı diyalogda, idealar felsefesini açıklamak için, mağara metaforu gibi, düşünce ve sanat tarihinin en etkili metaforuna başvurmaktan geri kalmaz (1992: 201, 281). Denilebilir ki metafor, &#8220;edebiyattaki felsefe&#8221;nin ve &#8220;felsefedeki edebiyat&#8221;ın en önemli taşıyıcılarından biridir. Başlıkta yer alan &#8220;çifte kanat&#8221; metaforu da, şiirsel çağrışımına karşın, ele alınan eserde, düşünsel ve felsefi bir içerimle ortaya çıkar.</p>
<p>Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, Necip Fazıl’ın 1962 yılında, ramazan ayında verdiği konferanslar serisinin yirmi yıl sonra yine kendisi tarafından metinleştirilmiş hâlidir. iki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde felsefeden, ikinci bölümünde tasavvuftan söz edilir. Batı düşüncesi, Yunan mitolojisinden başlayarak bir sıra ve düzen içinde özetleyici bir tarzda verilir. İslam düşüncesi ve tasavvufu da, yine benzer şekilde, öne çıkan isim, kavram, tema, düşünce ve yaşantılarıyla ele alınır. Necip Fazıl bu çalışmasında sadece bir hatip edasıyla konuşmaz, bir eğitimci ve bir düşünür edasıyla da konuşur.</p>
<p>Birtakım bilgiler verirken kendisini dinleyenleri Doğu ve Batı düşüncesi konusunda eğitmek ve düşündürmek ister. Konuşmasının başında, çok konuşma yaptığını, fakat bu sefer yapacağı konuşmanın daha öncekilere hiç benzemediğini ve onlardan daha önemli olduğunu söyler. Bu önemin de &#8220;kitaplık çapta bir fikir cehdini omuzlamaktan&#8221; ileri geldiğini belirtir. Shakespeare’den bir alıntıyla &#8220;kelimeler kelimeler, kelimeler&#8221; derken, hem yaptığı işin zorluk derecesine, hem de ele alınan konuyu ifade etmede kelimelerin yetersizliğine işaret eder. Ancak bu zorlukta, bu &#8220;azametli işte&#8221;, bu &#8220;büyük muhasebe&#8221; ve &#8220;dünyalar arası büyük murakabe&#8221;de bir mutluluk da bulur. Batı düşüncesinin ve İslâm maneviyatının ince tahlilinden oluşan bu &#8220;deneme&#8221;nin en başa alınması gereken eserlerinden biri olduğunu söyler (1984: 7, 9).</p>
<p>Kendine özgü ifadelerle önemini vurguladığı konu, bir bakıma Necip Fazıl’ın diğer eserlerini de açabilecek iki anahtar sözcükten oluşur: &#8220;Felsefe&#8221; ve &#8220;tasavvuf&#8221;. Gerçekten de, bu iki konuda fikir sahibi olmadan, onun eserlerindeki manevi ve düşünsel dokuya nüfuz etmek zordur. Zira o, referanslarını Batılı filozoflardan ve İslam düşünürlerinden alır; eserlerini, bu iki sınır arasındaki bölgede oluşturur. Bu çalışmasında da, Batı’yı felsefe, İslam dünyasını da tasavvufla anlamaya çalışır. Bu açıdan Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu bir zihniyet çözümlemesi olarak da okunabilir.</p>
<p>Gerçekten de Doğu ve Batı, tıpkı döneminin aydınlarında olduğu gibi, Necip Fazıl’ın edebiyat, sanat ve düşünce dünyasında da önemli bir yer tutar. O, Doğu kültürü içinde dünyaya gelmiş, yetişmiş ve zihinsel gelişim evrelerinden geçmiştir. Hayatının belirli bir döneminde de Fransa’ya gitmiş, orada eğitim görmüş, Batı kültürüne tanıklık etmiş, Batılı filozof, şair ve yazarları tanımış, onlardan etkilenmiştir. Doğu ile Batı kültürü arasındaki çelişkiyi zaman zaman kendi varoluşunda yaşamıştır. Farkında olarak ya da olmayarak bu iki yaşam biçimi arasında kaldığı da olmuştur. Edebiyatı, felsefesi, bilimi, mimarisi, müziği, tiyatrosu, şehirleri ile Batı kültüründeki görkemin farkındadır. Kendi uygarlığının ne olduğunu, nasıl olduğunu anlamaya çalışır. Bu gerilim durumunda, &#8220;biz kimiz&#8221;, &#8220;kim olmalıyız&#8221;, &#8220;sahip potansiyel nedir&#8221; sorularını keskin bir şekilde kendi varoluşunda hissetmiştir. Onun hafakanları, inanma ve inanmama karşısında değil -zira o hayatının her döneminde inanmış birisi olmuştur-, daha çok Doğu ve Batı sorunsalı karşısında ortaya çıkar (bk. 1984: 126). işte Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, bu sorunsalın cisimleştiği eserlerden birisidir.</p>
<p>Ele aldığı konu, hem süre hem yoğunluk açısından çok geniş bir alanı kapsar. Bir insanlık, medeniyet, inanç ve düşünce tarihi karşısında; bu tarihin genişliği ve enginliği karşısında, konuları çoğu kez derine inmeden geçer; yer yer atlamalarda, yer yer özetlemelerde bulunur. Ama bütün bunları bir bakış açısından yapar; önemli olan da budur. Bu bakış açısı, ona bir düşünür kimliği kazandırır.</p>
<p>Necip Fazıl, bu deneme ile ne yapmak ister? Neden Batı felsefesi ile İslâm tasavvufunu aynı çalışma içinde ele alır? Bir karşılaştırma mı yapmak ister, tanıtıcı bilgiler mi vermek ister, bir çözümlemede mi bulunmak ister? Felsefe ile tasavvuf arasında bir kıyaslama yapılabilir mi? Bu doğru bir yaklaşım olur mu? Yoksa baştan sonunu kestirebileceğimiz bir &#8220;ululama&#8221; ve &#8220;yerme&#8221; faaliyeti içine mi girer? Felsefe ile tasavvuf arasında nasıl bir ilişki vardır? Felsefe tasavvuf, tasavvuf felsefe için bir imkân olabilir mi?</p>
<p>Bu ikisi arasında bir &#8220;ortak küme&#8221; oluşturulabilir mi? Aynı zihniyet biçimi içinde, aynı kişilikte, aynı ruh hâli içinde bir araya getirilebilirler mi? Yoksa hep denile geldiği gibi, Batı hep Batı, Doğu da hep Doğu olarak mı kalır? Tabii ki, bu soruların hepsini burada ele almak mümkün değildir. Ama diğer sorulara da bir cevap oluşturabilecek şekilde bir- biriyle bağlantılı iki soru, iki konu üzerinde durulabilir. Bunlardan ilki, &#8220;felsefe ile tasavvuf arasında nasıl bir ilgi vardır&#8221;, diğeri ise &#8220;bu ikisi aynı zihinsel yapı, duyarlılık içinde bir araya gelebilirler mi&#8221; sorularıdır. Bu iki soru, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufundan alınacak verilerle cevaplanmaya çalışılacaktır.</p>
<p><strong>1. İkilem Oluşturma Eğilimi</strong></p>
<p>Felsefe kendisini sürekli bir arayış, eleştiri, sorma ve soruşturma edimi içinde üretir. Yol açıcı olarak aklı kullanır. Doğasında merak, hayret ve kuşku vardır; bilme sevgisi ve eleştirme duygusu vardır. inanmak için aramaz, bilmek ve anlamak için arar. Sonuçlarını mutlaklaştırmaz, dondurmaz. Aklın gözleriyle görmek için arar. Kişilerin bakış açılarından kendini üreten teorik bir çabadır.</p>
<p>Tasavvufun özünde ise iman ve inanç vardır. Onun öncelikli amacı, bilmek ve kavramak değil; inanmak, içsel bir yaşantı ve terbiye aracılığıyla olgunlaşmaktır. Bir yaşantı hâli olarak öznel tecrübeyi esas alır. Bu nedenle sözde ifade bulma amacı gütmez. Yol açıcı olarak gönlü, sezgiyi ve keşfi kullanır. Bir kesinlikten, bir inanma durumundan söz eder. Arayışı, sorguyu ve kuşkuyu bitirir. Merak duygusu giderek hayrete ve hayranlığa dönüşür. inanmak ve bağlanmak ister. Bir eleştiri biçimi değil, bağlanma biçimidir. Bir ahlak anlayışı, bir insan felsefesi, bir yaşama fikridir. Söz (&#8220;kâl&#8221;) değil, &#8220;hâl&#8221;dir. Oysa edebiyat, felsefe ve düşünce, tümüyle söz demektir. Felsefe bir benlik algısı üzerinde ortaya çıkar. Filozof, felsefesini inşa ederken kendi öznel konumunu da inşa eder. &#8220;Ben böyle düşünüyorum&#8221;, &#8220;dünya bana böyle görünüyor&#8221; demek, felsefenin özünde vardır. Varlığı, bilgiyi, değeri, varoluşu, belirli bir bakış açısından ortaya koymaya çalışan bir çabadır. Tasavvuf ise özneyi, benliğe ve iradeye yüklediği anlamla aşkınlaştırmaya çalışın bir yaşama biçimi öngörür.</p>
<p>Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufunda Batı, &#8220;akıl&#8221; ve &#8220;plastik&#8221;; İslam dünyası ise &#8220;ruh&#8221;, &#8220;gönül&#8221;, &#8220;iç âlem&#8221;, &#8220;tekâmül&#8221; gibi tanıtıcı özelliklerle öne çıkar. Basit gibi görünse de, &#8220;bu ikisi aynı zihinsel yapı, aynı algılayış ve yaşayış biçimi içinde bir araya gelebilir mi, bir ortak küme, bir kesişim alanı olabilirler mi&#8221; sorusu, önemli ve zihin açıcı bir sorudur. Buna bir cevap üretebilmek, öncelikli ödev olmalıdır. Zira onda zihinsel ve kültürel planda yaşanan sorunları çözecek bir sır ve kapasite vardır.</p>
<p>Kültür tarihimizdeki tutukluğun aksine, Batı’da kesintisiz süren bir bilme ve anlama geleneği söz konusudur. Necip Fazıl, bu geleneği över. Bazı filozoflardan, onların görüşlerinden hayranlıkla söz eder. Sözgelimi Sokrates’in Savunmasından, &#8220;[y]erle yıldızlar arası insan takatinin ve derin fikrin harikulade senfonisi&#8221; olarak söz eder (1984: 27). Fransa’da bir lise öğretmeninin bile kitabının bulunduğunu söylerken, Batı kültürü içindeki entelektüel canlılığa işaret eder. İslam dünyasında ise 750’li yıllardan başlayarak yaklaşık 500 yıl süren parlak bir dönem yaşanmıştır. Bu dönemde elde edilen felsefi ve bilimsel birikim, Avrupa kültürüne büyük katkılar sağlamış, Rönesans’ın başlamasına doğrudan etki etmiştir. Batı kültürü yeniden doğuşunu, kısmen de olsa İslam kültüründen aldığı bu katkıya borçludur.</p>
<p>1300’lü yıllardan sonra İslam dünyasında bir tutukluk meydana gelmiş, seferler, istilalar ve Gazali gibi kimi otoritelerin felsefecileri ağır eleştirisinin ardından bilim, felsefe ve aklın işlevi konusunda bir kararsızlık yaşanmaya başlamıştır (bk. Gazali 1984: 109). Dinin var olanlara akıl vasıtasıyla bakmayı vacip kıldığını söyleyen İbn Rüşt gibi rasyonalistlerin görüşleri, içsel yaşantı (gönül) ile akıl arasında bir ikilem oluşturma eğilimi güden girişimlerin yanında sönük ve kuşkulu kalmıştır (1992: 65). Böylece felsefe ile din, akıl ile gönül, iç ile dış, madde ile ruh, dünya ve ahret arasında oluşturulan çatlak giderek açılmaya başlamıştır.</p>
<p>Hıristiyan dünyasında Ortaçağı bitiren ve Rönesans’a giden yolu açan girişimlerden biri, felsefe ve din, akıl ve iman arasındaki ilişki sorununa getirilen yapıcı çözüm denemeleridir. Ibn Rüşt’ün izleyicilerinden olan Brabantlı Siger ve Hıristiyan teolojisinin büyük ismi Aquinolu Thomas, çifte hakikat kuramıyla, dinin hakikatinin yanına aklın hakikatini de koymuş; böylece Batı kültüründeki tıkanıklığın önü açılmış, evreni ve insanı anlama çabası giderek hız kazanmıştır. Çifte hakikat, hakikatin bölünmüşlüğü değil, birliğidir. Akıldan gelen ve dinden gelen hakikatin çelişmezliğinden hareket eden bu anlayış, engizisyonun sürüp giden katı uygulamalarına karşın, yine de aklın faaliyetine meşru bir zemin hazırlamıştır. Bu yaklaşıma göre, aklın hakikatiyle vahyin hakikati birbirini dışlamaz. Çünkü ikisini yaratan, düzen ve yasalarını koyan, Tanrı’dır. Ikisi arasında bir çelişme olduğunda ise dinin hakikati tercih edilecektir.</p>
<p>Bu kuramla birlikte akıl da, kendi koşulları içinde kendi hakikatini üretip evreni ve insanı anlamaya başlamıştır. Yeniçağda da din ile akıl arasında bir çelişkinin olamayacağı, aklın da Tanrı’nın bir ışığı olduğu anlayışı yaygınlık kazanmıştır. Bu ışık, herkesin içinde vardır. Insan onunla yürür, onunla görür, onunla anlar, onunla yaşar. Akıl, Tanrı’nın matematik dille yazdığı kâinat kitabını okuyup anlayacak, dünyada bir varoluş düzeni oluşturabilecek güçtedir. Dinin hakikatiyle aklın hakikati arasında bir çatışma durumunda ise, Orta- çağdakinden farklı olarak aklın hakikati tercih edilecektir.</p>
<p>İnanç söz konusu olduğunda Batı dünyasında aklın işlevini küçümseyici söylemlere de sıkça rastlanır. Sözgelimi Tertullian’dan Kierkegaard’a pek çok düşünür gelip geçmiştir (bk. Reneaux, 1994: 13). Aklın karşısına &#8220;saçma&#8221;yı çıkarmanın haklı bir gerekçesi olabilir: Teslis’in (&#8220;trinite&#8221;) akılla kavranamazlığı, bunun da bir paradoks oluşturduğu anlayışı. Akılla kavranmaya çalışıldığında, bir çıkmazla karşılaşılacaktır. Bu yüzden, &#8220;her şeyi akılla açıklamaya çalışırsak elimizde doğaüstü bir güç kalmaz&#8221; diyen Pascal ile aklın ancak üç boyut içinde düşünebileceğini söyleyen Dostoyevski haklıdır. Ama aynı konu İslamiyet için Hıristiyanlıkta olduğu kadar keskin değildir. Onun Tanrı tasavvuru Hıristiyanlıkta olduğu gibi &#8220;üç&#8221; ve &#8220;bir&#8221;, &#8220;insan&#8221;la &#8220;insanüstü&#8221; arasında bir yerde bulunmaz. Tanrı’nın Isa’da inkarne (tecessüm) olduğu inancı, rasyonalite açı-sından bir çıkmazla karşılaşır. Bu yüzden, kimi düşünce tutumlarında &#8220;saçma&#8221; ve &#8220;paradoks&#8221; gibi kavramlar bir değer ve kategori olarak ortaya çıkar.</p>
<p>Necip Fazıl felsefeyi bir noktada ret, bir başka noktada da kabul eder. Reddettiği alan, tanrıtanımazlığın felsefe ile buluştuğu noktadır. Şöyle der: &#8220;Biz felsefeyi dalaletin, inkârın ve fikir kargaşalığının insana getirdiği hâl olarak tarihi bir sayıklama manzumesi, aldanışlar tablosu diye görmekte mazuruz.&#8221; Bu noktada Gazali’nin Tehâfüt el-Felâsife ve El Münkızü Mined Dalal isimli eserlerinde ortaya koyduğu felsefe karşıtı tutumu benimser. Bir başka noktada ise şöyle der: &#8220;Ona [felsefeye] düşen nihai illiyet [nedensellik] ve gaiyet [amaçsallık] üzerinde görüş salahiyeti olmadığım tasdik yoluyla, kanunları vazedilmiş ve ilmileştirilmiş sahalarda söz sahibi olmaktır ki, o takdirde vazifesi fazilet ve ismi hikmet olur&#8221; (1984: 17). Bu önemli bir yaklaşımdır. Zira burada, felsefenin sınırları çizilmekte, tasavvufla arasındaki ortak alan tespit edilmektedir. Necip Fazıl burada, Kant’ın metafizik bilginin neden imkânsız olduğu sorusuna cevap verirken sergilediği tutuma benzer bir tutum sergiler. Buna göre felsefenin ilk nedenler ve nihai amaçlar üzerinde görüş yetkisi olamaz. Oysa felsefe, yüzyıllarca metafizik konular üzerinde yoğunlaşmıştır. Kant, numenler alanını insan aklının bilme sınırları içinden çıkarır ve bu bilgiyi fenomenler alanı ile sınırlar (1983: 124).</p>
<p>Necip Fazıl da felsefe için, &#8220;kanunları vazedilmiş ve ilmileştirilmiş sahalarda söz sahibi olmaktır ki, o takdirde vazifesi fazilet ve ismi hikmet olur&#8221; derken Kant’a yakın bir çizgide durur. Felsefe, bu şekilde metafizik alandan çekilerek, Kant’ın fenomenler alanı dediği, olgular dünyasına ait bir bilme, sorgulama etkinliği hâline gelir. Yani &#8220;Tanrı&#8221; ve &#8220;ruh&#8221; gibi, Kant’ın bilinemezler (&#8220;antinomi&#8221;) olarak adlandırdığı, İslam düşüncesinde &#8220;gâib&#8221; olarak geçen alandan çekilecektir; zira aklın kendi başına bu konularda bir yargıda bulunabilmesi söz konusu değildir (1853: 434-435, 1983: 124). Bu durumda da, &#8220;gâib&#8221;i, insan zihninin erişim alanının dışında gördüğü için, metafizik bilginin imkânsızlığı durumu ortaya çıkar ki, bu da Necip Fazıl’ın yaklaşımına uygun düşer.</p>
<p>Zira o, metafizik bilginin mümkün olabileceğini, kişinin kendi aklıyla Tanrı’yı ve ruhun ölümsüzlüğünü bilebileceğini söylemez. Aksine bu &#8220;gâib&#8221; alanının bilinemeyeceğini, Tanrı’nın ve sonsuzun kavranamayacağını söyler. &#8220;Tanrı’yı bilmek&#8221;, bir bilgi sorunu değil, bir yaşama ve inanma sorunudur. Bu nedenle metafizik konular, bilimin ve felsefenin değil; inanmayı temele alan dinin, varoluşu temele alan sanatın ve edebiyatın konusu olabilir. O, &#8220;Çile&#8221; şiirinde, &#8220;Bildim seni ey Râb, bilinmez meşhûr!&#8221; derken, &#8220;Biricik meselem, Sonsuz’a varmak&#8221; derken, şairi &#8220;Gâibi kurcalayan çilingir&#8221; olarak nitelerken, bu tür bir metafizik duyarlık içinde bulunur.</p>
<p>Bu nokta, aklın gâib karşısında sustuğu, fakat aslında bu susku ile de çok şey söylediği bir noktadır. Kant, yukarıda da belirtildiği gibi, numenler karşısında, bir susku durumundan söz eder. Bu susku, &#8220;[ü]zerinde konuşulamayanlar konusunda susmak gerekir&#8221; diyen çağdaş felsefenin önemli simalarından Ludwig Wittgensteinda daha da çoğalır (1981: 150). Acaba Necip Fazıl da, aklın gâib karşısında sükût etmesini, üzerinde konuşamayacağı bir konuda susmasını mı istemektedir? Bunu söylemek daha uygun görünüyor. Zira &#8220;gâibe büyük riayet lazımdır&#8221; (1984: 98) derken, Kant ve Wittgenstein’a benzer bir duyarlık geliştirir. Şu hâlde Necip Fazıl, gâib karşısında susan değil; konuşan ve giderek onu inkâr eden felsefi tutumlar karşısındadır öncelikle.</p>
<p>Gâib alanını bir bilgi alanı değil, inanç alanı olarak görür; bu noktada insan zihninin, algılarının, gâib alanına ulaşamayacağını söyleyen Kant’la birleşir. Bununla birlikte İslam’ın özünden türeyen bir içsel yaşantı alanı olarak tanımladığı ta savvufu da, aklın sınırlarım aşan bir sezgi ve kavrama gücü olarak görür. Ona göre, aklın yolu bir noktada biter ve tasavvufun yolu başlar. Tasavvuf, felsefenin sustuğu noktada konuşmaya, onun koşusunun bittiği noktada yürümeye devam eder. Tasavvuf, felsefenin aracı olan aklı değil, kendi aracı olan gönlü kullanır. Bu şekilde felsefenin erişim alanı dışında kalan gâib alanına yönelir; orada kendine bir bilgi, his ve yaşantı alanı bulur. Sezgi, keşif ve ilhamla bazı duygulara erişir. Bu öznel yaşantı, söze dökülebilecek, kavramsallaştırılabile- cek, sistematik hâle getirilebilecek bir nitelikte değildir. Tasavvufun bir &#8220;kâl&#8221; değil &#8220;hâl&#8221; ilmi olması, bunun ifadesidir.</p>
<p>Necip Fazıl, felsefe ile tasavvufun yakınlaşma noktalarından söz eder. Bu nokta, yukarıdaki alıntıda geçen şekliyle &#8220;hikmet&#8221; alanıdır. Bunun bir ifadesi olarak, &#8220;[t]asavvuf bazı hikmetleri bakımından felsefeye yakındır&#8221;, &#8220;felsefi tefekküre öz hududu içinde yer verir&#8221; der. O, felsefeyi serbest, başı sonu olmayan bir arayış olarak tanımlarken bu çabası esnasında onun birçok duraktan geçtiğine de işaret eder (1984: 15-17). Bu duraklardan bazılarında tasavvufa yaklaşır, bazılarında ise ondan uzaklaşır. Felsefe ve tasavvuf iki ayrı küme olarak düşünülecek olursa, ortak kümeleri de, birbirinin dışında kalan tarafları da vardır. Ortak küme, İslam kültürünün, felsefesinin ve düşüncesinin yeniden ihyası açısından önemlidir. Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufunda ortaya çıkan algıya göre, ortak küme, &#8220;hikmet alanı&#8221;dır. Hikmet alanında felsefe ve tasavvuf arasında, ortak bir küme oluşur; bunun imkânı ortaya çıkar.</p>
<p>Necip Fazıl tasavvufu, kaynak olarak felsefeye, Yeni Platonculuğa dayandırmak isteyen bakış açılarına karşı çıkar. Tasavvufun, İslam’ın kendi özünden, kendi duyarlığından, kendi saf yaşantısından türediğini düşünür; bu duyarlığın, İslam’ın içyapısını, ruhunu oluşturduğunu söyler. Tasavvuf da bir şekilde evrenin, insanın, varoluşun anlamının kavranışını esas alır (1984: 119). Onun da bir insan, ahlak, bilgi, varlık ve zaman anlayışı vardır. Bu anlayışlar, bazı özellikleriyle felsefi niteliklere sahiptirler; felsefi anlamda geliştirilmeye ve anlaşılmaya uygunluk gösterirler. Bu ortak noktadan bakarak tasavvuf ve felsefenin birbiri için imkân ve potansiyel oluşturduğu söylenebilir. Bu imkân hatırlanmalı, işlenmeli, tıpkı edebiyatta olduğu gibi etkin hâle getirilmelidir. Bu ikisinin birbirine tümüyle kapalı olduğu söylenemez. Böyle bir yaklaşım, İslam kültürünün kendini yenileme ve yeniden üretme araçlarını elinden alır. Bunun sonucunda, Renan’ın ünlü konferansının temel önermesi, İslam dininin, bilime, felsefeye, eğitime, ilerlemeye karşıt bir din olduğu görüşü ortaya çıkar.</p>
<p>Buna, tıpkı Namık Kemal’in yaptığı gibi karşı çıkılabilir ama şu sorulara da cevap bulmak gerekir: Eğer her şey yolunda gidiyorsa, İslam toplumları bilimde, felsefede, eğitimde, teknolojide neden geri kalmıştır; eğer bir sorun varsa, bu sorun nereden kaynaklanmaktadır? Beş yüz yıl iyi işleyen, önemli başarılar ortaya koyan İslam zihni, ne olmuş da fesada uğramıştır? Aklın hakikatiyle gönlün hakikati birbiriyle çelişir mi, çelişmek zorunda mıdır? Hemen her konuda bir ikilem oluşturmak, &#8220;ya o, ya bu&#8221; mantığıyla bir çıkmaza doğru sürüklenmek doğru bir yaklaşım mıdır? Aklı küçümsemek ve gereksiz görmek için ikna edici bir neden var mıdır?</p>
<p>Necip Fazıl, bu önemli soruna getirdiği çözümü, &#8220;çifte kanat&#8221; metaforuyla formüle eder. Metaforun ima ettiği anlam, İslam zihninin iyileşmesini, sağlıklı bir yapıya kavuşmasını, İslam kültürünün yeniden ihyasını sağlayacak niteliktedir. Ama yalnız İslam kültürünün değil, Batı kültürünün yaşadığı uygarlık krizinin de çaresi olarak görünmektedir. &#8220;Çifte kanat&#8221; metaforu her şeyden önce sağlıklı işleyen bütüncül yapıya işaret eder.</p>
<p><strong>2. &#8220;Çifte Kanat&#8221; Metaforu</strong></p>
<p>İnsan doğası nerede olursa olsun bir ikilem oluşturmaya, &#8220;ya o, ya bu&#8221; mantığı içinde hareket etmeye eğilimli görünür. Bu eğilim ruh ve madde, iç ve dış, dünya ve ahret, din ve felsefe, akıl ve gönül konuları söz konusu olduğunda daha da belirginleşir. Oysa ruh ve beden, iç ve dış, akıl ve gönül, dünya ve ahret, din ve bilim aynı insani bütünlük içinde yer alır. Onları birbirini dışlayan karşıtlıklar olarak değil, aynı yapısal bütünlüğün unsurları olarak görmek uygun olacaktır. &#8220;Çifte kanat&#8221; metaforu, bu sağduyunun ürünü gibi görünmektedir. O, yapısal bütünlüğü, bünyesel tamlığı ifade eden bir benzetmedir. Bugün, ikilem oluşturma eğilimi yüzünden, hem Doğu hem de Batı toplumu önemli sorunlar yaşamaktadır.</p>
<p>Necip Fazıl, &#8220;çifte kanat&#8221; metaforuyla, Doğu ve Batı toplumlarına, ikilem oluşturma eğilimleri sonucu yaşadıkları buhran karşısında teorik ve pratik boyutları olan bir çözüm önerisi sunar. &#8220;Çifte kanat&#8221;, bünyenin tamlık ve sağlık durumunu, tek kanat ise sakatlığı, eksikliği, yoksunluğu simgeler. Toplumsal ve kültürel bunalımların, buhranların, çöküşlerin temelinde bünyedeki eksiklik durumu vardır. Bugün sadece Doğu kültürü değil, Batı kültürü de aynı eksikliği yaşamaktadır. Bu bunalıma işaret eden pek çok eser sayılabilir. Bunlardan hemen ilk anda akla geliverecek olan üçü Valery’nin, Husserl’in ve Sorokin’in Batı kültürünün &#8220;tinsel kriz&#8221;ine işaret eden eserleridir. Yarım asır içinde art arda yaşanıveren iki dünya savaşı da bu krizin bir başka göstergesi olarak görülebilir.</p>
<p>Batı aklı, daha Antik Yunan’dan beri, felsefede, bilimde, teknolojide büyük başarılar ortaya koymuştur. Bu gelişme Ortaçağda sekteye uğradıysa da Rönesans’la birlikte yeniden hız kazanmış, evrenin yasalarının keşfinde, toplumsal ve hukuki anlamda dünyanın yeniden tanziminde büyük atılımlar gerçekleştirmiştir. İslam dünyası ise özellikle 1300’lü yıllardan sonra bir duraklama ve gerileyiş içine girmiş, yaşanan entelektüel krizin bir sonucu olarak olup bitenleri yorumlayabilecek ve zamana yön verebilecek zihinsel aktivite, Kısakürek’in deyişi ile &#8220;mütefekkir eksikliği&#8221; ortaya çıkmıştır. Bu süreçte, Batı’nın manevi olanı, Doğu’nun da aklı dışarıda tutması sonucu bir &#8220;muvazenesizlik&#8221; durumu söz konusu olmuştur. Batılı zihniyet maddeyi bölmek, parçalamak ve incelemek suretiyle ona egemen olmak ister. Manevi terbiye ile denetlenmeyen bu tutum onu bunalıma sürükler. İslam kültüründe ise ruh, nefs ve kalp (gönül) kavramları ile bir içsel terbiye oluşmuş, fakat o da aklı ve dış evreni ihmal ederek bir başka ölçüsüzlüğe doğru sürüklenmiştir. Necip Fazıl bu durumu şu şekilde dile getirir: &#8220;Batılı bütün maddenin topografyasını şahane bir şekilde çıkartmışsa, Doğulu, yani tasavvuf ehli de ruhun topografyasını öyle bitirmiştir&#8221; (1984: 175).</p>
<p>Bu tek taraflı yönelimde &#8220;çifte kanat&#8221; metaforunun işaret ettiği sağduyu, itidal ve muvazene hâli ortaya çıkmamıştır. Necip Fazıl, İslam kültüründe yaşanan krizi eleştirirken bir kanadın yokluğuna, Batı kültüründe yaşanan tinsel krizi eleştirirken de diğer kanadın yokluğuna dikkat çeker (1984: 125, 128). Batı’da akıl maddeyi tanımak suretiyle ona egemen olmuş, kimi durumda onu yağmalarcasına kullanmış, bunun sonucunda da sömürgecilik ortaya çıkmış, büyük çevre sorunları yaşanmaya başlamıştır. İslam kültüründe ruh, nefs ve kalp kavramları ile içsel bir terbiye ve ahlak anlayışı oluşmuş, fakat o da aklı ve dış evreni ihmal etmekle bir çöküşe doğru sürüklenmiştir.</p>
<p>Çifte kanat metaforu aklı ve ruhu, maddeyi ve mânâyı, inancın hakikatini ve aklın hakikatini ifade eder. Necip Fazıl şöyle der: &#8220;Batılı zanneder ki yalnız akılla olur. Bir büyük manivela ile maddeyi fetheder, vinç gibi kaldırır, fakat vinç ruh desteğinden mahrum kalınca kopar ve altındakileri ezer. Biz de zannettik ki, akılla olmaz. Ruhun her şeyini yerine getirdiğimiz hâlde aklın miskin manivelasına kurban gittik.&#8221; Çözüm yoluna şu şekilde işaret eder: &#8220;Ne akılla olur, ne de akılsız. Çifte kanat hikâyesi&#8230; Zaten bu zevki yitirdiğimiz için kaybettik her şeyi.&#8221; Kaybedilenlerin yeniden kazanılması, muvazeneyi yeniden kurabilecektir. Denge hâlini formüle etmek için sık sık kullandığı yargıyı konferansının sonunda bir kez daha yineler: &#8220;İki dünya arasındaki nispet budur! Ne akılla olur ne akılsız. Bu ölçüyü tutturabilseydik, kurtulabilirdik&#8221; (1984: 223).</p>
<p>Buna göre, Batılı aklın kendi kendini ıslah edebilmesi için semavi kültürlerin ruh ve gönül değerini almasına, aşkın sorumluluk, merhamet, şefkat, koruyuculuk değerlerine ihtiyaç duyar. Bu durum, aklın kökeninde olan &#8220;bağlama&#8221; ve &#8220;bağlanma&#8221; sözcükleriyle daha da açık hâle gelir. Aklın semavi değerlere bağlılığı, onun ıslahını kolaylaştıracaktır. İslam toplumları ise kendi değerleri arasına aklı da katabilmelidirler. &#8220;Çifte kanat&#8221; metaforu, her şeyden önce bu ideal bileşime işaret eder.</p>
<p>Aklı ve gönlü birbirine zıt unsurlar olarak ortaya koymak ve bu şekilde onlar arasında bir ikilem oluşturmak İslam’ın birlik mesajına da uygun düşmez. Bu tür bir ayrımdan elde edilebilecek bir sonuç yoktur. Akıl ve gönül arasında onları birbirine zıtlaştıracak şekilde ayrım yapmak, bir ikilem oluşturmak, insan zihnine verilebilecek en büyük kötülüklerden biri olmalı. Aklın ışığından yoksun kalan bir toplum nereye kadar gidebilir, nereye kadar yol bulabilir? Necip Fazıl, onları, birbirine zıt değil, bir kuşun iki kanadı gibi birbirini tamamlayan unsurlar olarak görür. &#8220;Çifte kanat&#8221; olduğu için Doğu ve Batı, akıl ve gönül, din ve felsefe, bilme ve inanma gibi unsurlar bir çelişki ve zıtlaşma içinde ortaya çıkmazlar; aynı bünyenin birbirini tamamlayan ve bütünleyen unsurları olarak ortaya çıkarlar.</p>
<p>Bu husus, konferans içinde sık sık kendisine atıfta bulunulan Ibn Arabi’nin bir sözünü hatırlatır. Şöyle der: &#8220;Hakikat ister filozof tarafından keşif ve ilham yoluyla ifade edilmiş olsun, isterse mukaddes kitaplar tarafından telkin edilsin, eşittir; yeter ki hâle ve makama uygun olsun&#8221; (1981: VII).</p>
<p>Aklın İslam içindeki yeri şudur ki, aklı olmayan kişi dinin hükümlerinden sorumlu tutulmaz. Necip Fazıl konuyu şu şekilde dile getirir: &#8220;Teklif akladır. Mükellef akıldır&#8230; Aklın bütün hududu, bütün haklarıyla beraber İslâm’da çizilmiştir. İslâm, esas itibariyle akıl değildir, mâkulât değildir demek, aksini iddia etmek kadar saçma. İslâm makulün üstündeki, onun da üstündeki makuldür.&#8221; Bu şekilde İslâmı, aklı &#8220;ihmal eden değil, ikmal eden&#8221; bir din olarak görür (1984: 13, 221). Kitabın çeşitli yerlerinde geçen, &#8220;İlmi kitapla kaydediniz, bağlayınız&#8221;, &#8220;Hikmet mü’minin kaybolmuş malıdır, nerede bulursa alır&#8221; gibi hadisler de esas olarak bu ikmal olmuş aklın ifadesi olarak sunulur (1984: 9, 214).</p>
<p>Gönlün değerlerini yüceltmek için aklın değerlerini aşağılamak gerekmez. Zira aklın değerini küçümsemek gönlün değerine ters düşen bir tutum olacaktır. &#8220;Çifte kanat&#8221; metaforu, aklın hakikatine ihtiyaç duyar; ama gönlün hakikatine de ihtiyaç duyar. Aklın ve gönlün değerleri arasında bir uyum oluşturabilmek, aklın değerlerini küçümsememek, gerçek bir uyanışın vesilesi olabilir. Necip Fazıl’ın bu konferansla yapmak istediği budur. Doğu ve Batı kültürleri hakkında birtakım bilgiler vermekten ziyade, insanın ikilem oluşturma eğitiminin bir sonucu olarak düştüğü hatadan dönebilmesine vesile olmaktır.</p>
<p>Aklın ve gönlün hakikati, sonuçta iki ayrı hakikat değil, &#8220;çifte kanat&#8221; metaforunda ifadesini bulan insani bütünlüğün ve varlıktaki birliğin ifadesidir. Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, aklı, felsefeyi, eğitimi, bilimi nasıl birbirinden ayırıp da ikilem oluşturabileceğimizi araştırmaz; onları nasıl kendimize katabileceğimizi, onlarla kendimizi nasıl bütünleyebileceğimizi, bunun uygun yönteminin ne olduğunu araştırır. Bu tutum, muvazenenin, sağduyunun yoludur. &#8220;Çifte kanat&#8221;, her ne kadar akıl ve gönül, din ve felsefe, iç ve dış, madde ve mânâ, dünya ve ahret kavramlarını kullansa da, bunları bir ikilem hâline getirmediği gibi onları birbirleri için gerekli ve vazgeçilmez de görür. &#8220;Çifte kanat&#8221;, hakikatin birliğini oluşturan bir anlayıştır. Ortak küme ya da hikmet alanı, bu birliğin alanıdır.</p>
<p>Necip Fazıl, çifte kanat metaforuyla bir senteze doğru yönelir. Sorunun çözümünü, &#8220;terkipçi&#8221; tutumda görür ve şöyle der: &#8220;Bizim idealimiz, biri öbüründe tamamlanacak iki dünyanın terkibi&#8230;&#8221; Bunu sağlama görevini de mütefekkirlere verir. Bu nedenle konferansında, daha önceden İslam dünyasının en büyük eksikliği olarak gördüğü mütefekkir eksikliği konusuna şöyle değinir: &#8220;Anlattık, mütefekkir eksikliği. Şimdi bizim bugün için bu nükteyi tablolaştırıcı büyük mütefekkiri beklememiz lazım. kurtarıcı odur! Başka türlü kurtarıcı yoktur.&#8221;</p>
<p>Buna göre mütefekkir tipi, &#8220;çifte kanat&#8221;ın simgesi olarak, Doğunun ve Batının, aklın ve gönlün, için ve dışın, ruhun ve maddenin dengesini ve terkibini sağlayabilecek bir kişidir. Böylece &#8220;çifte kanat&#8221;ta bir denge ve itidal oluşur; akıl gönül için gönül de akıl için, madde mânâ için mânâ da madde için, iç dış için dış da iç için bir denge unsuru olur. O, hakikatin çifte oluşu değil, birliği anlamına gelir. Bu kanatlardan biri diğerinin anla-şılabilmesi için gereklidir. Biri olmazsa diğeri de anlaşılmaz, biri yaşamazsa diğeri de yaşamaz (1984: 221, 223, 224). Denge ve itidal oluşmadığı zaman, aklıselim de oluşmaz; ifratla tefrit arasında sallanıp duran, bir dengesizlik ve çözümsüzlük durumu ortaya çıkar.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Felsefe, bir adlandırma olarak, bütün felsefe tarihini, bu tarih boyunca ortaya çıkan görüşleri ifade eder. Bu nedenle felsefe değil, felsefelerden söz etmek daha uygun olacaktır. Zira felsefe çok sesli koro gibidir. Orada her türlü sese yer vardır. Felsefeye karşı girişilen bir eleştiri hareketi bile felsefe içinde kendine yer bulabilir. Bu nedenle &#8220;felsefe&#8221; diye homojen, kendi içinde bütünlüklü ve tutarlı bir yapı ortaya koymak mümkün değildir. O, kendini kendi içindeki birliğe, bütünlüğe, tutarlığa, homojenliğe değil, bizzat bu çok sesliliğe borç-ludur. Bu nedenle tasavvufun karşısına, bir karşılaştırma ve değerlendirme yapmak üzere bütünlüklü bir felsefe tasavvuru çıkarmak mümkün değildir.</p>
<p>O, bakış açısına göre tasavvufa yakın olabileceği gibi onu tümüyle dışarıda bırakan bir yapıda da olabilir. Şunu söylemek mümkün: Filozof sayısınca farklı felsefe ve farklı felsefe anlayışı vardır. Felsefenin iki ucu arasındaki geniş mesafede felsefi düşünüş kendini dönüştürebilmektedir. Öyle ki, bir uçta felsefe olarak görülen bir yaklaşım öteki uçta felsefe olarak görülmeyebilir.</p>
<p>Necip Fazıl’ın felsefeyi ve tasavvufu aynı çalışma içinde ele alması, bu ikisinin de bir bilme, anlama ve nihayetinde insanı ve dünyayı yorumlama biçimi oluşundandır. O, &#8220;felsefe ya da tasavvuf&#8221; demez, &#8220;felsefe ve tasavvuf&#8221; der.</p>
<p>&#8220;Tasavvuf, bazı hikmetleri bakımından felsefeye yakındır&#8221; derken, ortak alan oluşturmanın imkânına işaret eder (1984: 16-17). Bu imkânı, konuşmayı yapan kişi olarak bizzat kendi şahsında örnekler. Felsefenin, özgür, serbest bir eleştiri ve bilme yöntemi oluşu, onun din karşısında bir inkâr, ret ve başkaldırı hareketi olduğu anlamına gelmez. Gerçi felsefenin içinde materyalizm ve pozitivizm gibi ideolojik boyutlu hareketler de olmuş ve bu hareketler inanma tutumu karşısında yadsıyıcı söylemler geliştirmişlerdir. Ama onlar felsefenin yalnızca bir yüzü ve bir boyutudur. Necip Fazıl, din ve inanç konusunda bağnaz bir tutum sergileyen tanrıtanımaz söylemler karşısında eleştirel bir bakış ortaya koyar. Bu onun felsefeyi reddettiği anlamına gelmez, aksine bu eleştirel tutumuyla bizzat felsefenin içinde olduğu anlamına gelir.</p>
<p>&#8220;Çifte kanat&#8221;, ifrat ve tefritten kaçınıp itidal çizgisinde, bir dengede durmaktır. Bu muvazeneyi Doğu toplumları da Batı toplumları da kaybetmiştir. Batı dışa, Doğu içe yönelen tutumuyla tek kanatla kalmış, sonuçta gerekli ölçü ve dengeyi sağlayamamışlardır. Beklenen güzellik ne olmalıdır? Necip Fazıl bunu şu şekilde ifade eder: &#8220;Batı’nın bütün eserini sıfıra indirici eksiği, ruh, asıl olarak Doğu’da; ahretin tarlası olan, dünya fethine memur akıl da Batı’da. Bu iki kutbu birleştirip bir ark lambası parlayışına vücut vermeden yaşanmaya değer hayatın sırrı ele geçirilemeyecektir. Daha ne söyleyelim; hoşça kalınız&#8221; (1984: 224). Konuşmanın bu son cümleleriyle, kuşu uçuran iki kanattan birinin Doğu’da, diğerinin de Batı’da olduğuna işaret eder ve şunu önerir: Bu ikisini birleştirin; hem Doğu olun hem Batı, hem akıl olun hem gönül, hem iç olun hem dış, hem ruh olun hem beden, hem dünya olun hem ahret.</p>
<p>Görüleceği üzere Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufunun asıl önemi söylediklerinden ziyade niyetinde, kendisini dinleyenlere verdiği ödevde ortaya çıkar. Bu ödev, Doğu ve Batı kültürlerinin analizini içermekte, onların düştükleri hataları göz önüne sermekte ve yaşanan bunalımın çözümüne işaret etmektedir. Doğu kültürü nerede, Batı kültürü nerede hata yapmıştır? Bugün yaşanan buhranın ve çöküşün temelinde ne vardır? Her iki kültür biçiminin sağlıklı bir yapıya kavuşması nasıl mümkün olabilecektir? Bu soruların cevabı &#8220;çifte kanat&#8221; metaforunda açık hâle gelir. Buradan hareketle denilebilir ki, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, bir okuma, anlama ve yorumlama çabası olarak yalnız Doğu toplumlarının sorununa işaret etmez; Batı toplumlarının sorunlarına da eleştirel bir yaklaşım sunar. Onun değeri, verdiği bilgilerden çok ihtiva ettiği bu düşünsel yönüdür.</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>Aristoteles (1995). Poetika, Çev. İsmail Tunalı, İstanbul: Remzi Kitabevi.</p>
<p>Husserl, Edmund (1994). Avrupa İnsanlığının Krizi ve Felsefe, Çev. Ayça Sabuncu- oğlu ve Onay Sözer, İstanbul: Afa Yayınları.</p>
<p>İbn Rüşt (1992). Faslul-Makal, Çev. Bekir Karlığa, İstanbul: İşaret Yayınları.</p>
<p>İmam Gazâli (1984). El Münkızü Mine’d Dalal, Çev. Salih Uçan, İstanbul: Kitap Dünyası.</p>
<p>Kant, Immanuel (1853). Kritik der reinen Vernunft, Leipzig: Leopold Voss.</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;.    (1983). Prolegomena, Çev. İonna Kuçuradi ve Yunus Örnek, Ankara: Hacettepe Üniversitesi Yayınları.</p>
<p>Keklik, Nihat (1983). Felsefenin Tekniği, İstanbul: Doğuş Yayınları.</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;.    (1987). &#8220;Mevlana’da Metafor Yoluyla Felsefe&#8221;, Felsefe Arkivi 26.</p>
<p>Kısakürek, Necip Fazıl (1984). Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, İstanbul: Büyük Doğu Yayınları.</p>
<p>Muhyiddin-i Arabi (1981). Fusûs ül-Hikem, Çev. M. Niyazi Gençosman, İstanbul: İstanbul Kitabevi.</p>
<p>Namık Kemal (1962). Renan Müdâfaanâmesi, Haz. M. Fuad Köprülü, Ankara: Milli Kültür Yayınları.</p>
<p>Platon (1992). Devlet, Çev. Sebahattin Eyüboğlu ve M. Ali Cimcoz, İstanbul: Remzi Kitabevi.</p>
<p>Renan, Ernest (1946). &#8220;İslamlık ve Bilim&#8221;, Nutuklar ve Konferanslar, Çev. Ziya İhsan, Ankara: Milli Eğitim Yayınları.</p>
<p>Reneaux, Roger (1994). Egzistansiyalizm Üzerine Dersler, Çev. Murtaza Korlaelçi, Kayseri: Erciyes Üniversitesi Yayınları.</p>
<p>Sorokin, Pitirim Aleksandrovich (1997). Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, Çev. Mete Tunçay, İstanbul: Göçebe Yayınları.</p>
<p>Valéry, Paul (1996). Tinsel Kriz, Çev. Beril Beken, İstanbul: Afa Yayınları.</p>
<p>Wittgenstein, Ludwig (1961). Logisch-philosophische Abhandlung, Tractatus Logico- Philosphicus, London: Routledge-Kegan Paul.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>ABSTRACT</strong></p>
<p><strong>The &#8220;Double Wing&#8221; Metaphore in Western Thought and İslâmic Mysticism</strong></p>
<p>Western Thought and İslâmic Mysticism is a book edited from one of the conferences of Necip Fazıl Kısakürek. In this article, Kısakürek makes a comparison between philosophy, one of the most important producers of Western civilisation and İslâmic mysticism, one of the most important producers of İslâmic culture. The book which can also be viewed as a comparison between Western and İslâmic mentality, mentions the relationship between religion and philosophy. By these analyses, it focuses on the crisis areas in Western and İslâmic culture, and thus offers solutions. Besides, &#8220;double wing&#8221; metaphore can be seen as a solution against the crisis of civilisation visible in both Eastern and Western cultures.</p>
<p><strong>Keywords:</strong> Philosophy, İslâmic mysticism, Necip Fazıl Kısakürek, Western Thought and İslâmic Mysticism, &#8220;double wing&#8221; metaphore, reason, heart</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><a id="_edn1" href="http://www.kirmizilar.com/tr/index.php/konuk-yazarlar2/3002-bati-tefekkuru-ve-islam-tasavvufunda-cifte-kanat-metaforu#_ednref1">[i]</a> TAŞDELEN, VEFA. &#8220;Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu’nda “Çifte Kanat” Metaforu.&#8221; Erdem 11.66 (2014).</p>
<p><a id="_edn2" href="http://www.kirmizilar.com/tr/index.php/konuk-yazarlar2/3002-bati-tefekkuru-ve-islam-tasavvufunda-cifte-kanat-metaforu#_ednref2">[ii]</a> Doç. Dr., Yıldız Teknik Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Bölümü/İSTANBUL, e-posta: <span id="cloak85764d79ec1ad1653f40be956b0c5263"><a href="mailto:vefa@yildiz.edu.tr">vefa@yildiz.edu.tr</a></span></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bati-tefekkuru-ve-islam-tasavvufunda-cifte-kanat-metaforui/">Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufunda “Çifte Kanat” Metaforu[i]</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bati-tefekkuru-ve-islam-tasavvufunda-cifte-kanat-metaforui/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gençlik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/genclik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/genclik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Jun 2015 22:42:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Necip Fazıl Kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[Gençlik]]></category>
		<category><![CDATA[Gennlık Gayesi]]></category>
		<category><![CDATA[necip fazıl kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[O ve Ben]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8286</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dava Anadolulu gençlerden, her biri «portö-ulvî aşıyı taşıyıcı ve bulaştıncı» bir aşk kadrosuna maya tutturabilmek­ti. Ceplerde kaybedilen ve asırlardır dışarıda aranılan güneşi bulup çıkaracak, yerine oturtacak, her şeyi ilk saffet ve asli- yet vâhidine irca&#8217; edecek, hasis ferd kadrolarında eskitilmiş ve pörsütülmüş mânalarla hiç bir alâka kabûl etmiyecek, mutlak hakikat ölçüsiyle akim hakkını akla ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/genclik/">Gençlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="Gvdemetni0" style="text-indent: 23.0pt; background: transparent; margin: 0cm 1.0pt .0001pt 1.0pt;">
<p class="Gvdemetni0" style="text-indent: 23pt; margin: 0cm 1pt 0.0001pt; text-align: left; background: transparent;"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/10418436_10205626154307528_83750986860064414_n.jpg"><img decoding="async" class="  wp-image-8287 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/10418436_10205626154307528_83750986860064414_n-300x176.jpg" alt="Necip Fazil Kisakürek- O ve Ben" width="496" height="291" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/10418436_10205626154307528_83750986860064414_n-300x176.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/10418436_10205626154307528_83750986860064414_n-600x352.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/10418436_10205626154307528_83750986860064414_n.jpg 630w" sizes="(max-width: 496px) 100vw, 496px" /></a></p>
<p class="Gvdemetni0" style="text-indent: 23pt; margin: 0cm 1pt 0.0001pt; text-align: left; background: transparent;">
<p class="Gvdemetni0" style="text-indent: 23pt; margin: 0cm 1pt 0.0001pt; text-align: left; background: transparent;">Dava Anadolulu gençlerden, her biri «portö-ulvî aşıyı taşıyıcı ve bulaştıncı» bir aşk kadrosuna maya tutturabilmek­ti. Ceplerde kaybedilen ve asırlardır dışarıda aranılan güneşi bulup çıkaracak, yerine oturtacak, her şeyi ilk saffet ve asli- yet vâhidine irca&#8217; edecek, hasis ferd kadrolarında eskitilmiş ve pörsütülmüş mânalarla hiç bir alâka kabûl etmiyecek, mutlak hakikat ölçüsiyle akim hakkını akla ve kalbin hakkı­nı kalbe verecek, tarih boyunca bütün hesaplaşmaları yerine getirecek bir gençlik&#8230; Vecdiyle, estetiğiyle, ahlâkiyle, ide­olojisiyle sımsıkı merkeze bağlı, solmayan renk ve geçme­yen ânın, ezel kadar eski olduğu için, ebed kadar yeni dâva­nın gençliği&#8230; Efendi Hazretlerinin, hani şu «Siz bana o Üm­meti gösterin de, ben de size onun hemen kurtulduğunu ha­ber vereyim» buyurduğu topluluğa çekirdek, ölümsüzlük ga­yesine destek gençlik&#8230;</p>
<p class="Gvdemetni0" style="text-indent: 23.0pt; background: transparent; margin: 0cm 1.0pt .0001pt 1.0pt;">
<p class="Gvdemetni0" style="text-indent: 23pt; margin: 0cm 1pt 0.0001pt; text-align: left; background: transparent;">Kaynak:</p>
<p class="Gvdemetni0" style="text-indent: 23pt; margin: 0cm 1pt 0.0001pt; text-align: left; background: transparent;">
<p class="Gvdemetni0" style="text-indent: 23pt; margin: 0cm 1pt 0.0001pt; text-align: left; background: transparent;">Necip Fazıl Kısakürek &#8211; O ve Ben</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/genclik/">Gençlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/genclik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Genç Adam,Düşün !</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/genc-adamdusun/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/genc-adamdusun/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2015 09:44:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Necip Fazıl Kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[Genç Adam Düşün]]></category>
		<category><![CDATA[necip fazıl kısakürek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7923</guid>

					<description><![CDATA[<p>· Genç adam, düşün! Evvelâ, insanoğlunun düşünmekten büyük haysiyeti olmadığını düşün! · Senin yaşadığın devirde insanların meşin toptan birer kafa taşıdığını ve bu topu dolduran havanın en basit fikri bile kavurup kül edici bir kezzap buharı olduğunu düşün! · Düşünmeyi düşün; düşünülecek her şey ondan sonra kuyruğa girer. Filozof: “Mademki düşünüyorum, öyleyse varım!” der. Ya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/genc-adamdusun/">Genç Adam,Düşün !</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir11.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7924" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir11.jpg" alt="Genç Adam,Düşün !" width="406" height="217" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir11.jpg 307w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir11-300x160.jpg 300w" sizes="(max-width: 406px) 100vw, 406px" /></a>· Genç adam, düşün! Evvelâ, insanoğlunun düşünmekten büyük haysiyeti olmadığını düşün!</p>
<p>· Senin yaşadığın devirde insanların meşin toptan birer kafa taşıdığını ve bu topu dolduran havanın en basit fikri bile kavurup kül edici bir kezzap buharı olduğunu düşün!</p>
<p>· Düşünmeyi düşün; düşünülecek her şey ondan sonra kuyruğa girer. Filozof: “Mademki düşünüyorum, öyleyse varım!” der. Ya biz ne diyelim?..</p>
<p>· Bırak filozofu, milozofu: Kâinatın ve insanlığın Ufku, bir ân düşünceyi bilmem kaç yıllık ibadete denk tutar ve şöyle buyurur: “Yarabbi; bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster!” Aziz varlığın aziz aynası fikir… Düşün!</p>
<p>· Seni karartmak isteyen tesirler evvelâ sende mücerret fikir istidadını, yani varlık şiarını körletmekle işe girişti. Bunu düşün!</p>
<p>· Hiç bir kaptan haritadan, hiç bir şoför kilometre işaretinden, hiç bir doktor röntgen camından şüphe edemez. Fakat sen, Tanzimattan bu yana, önüne sürülen bilgi ve hakikat unsurlarından şüphe edebilirsin!.. İlimde bile dolandırıldın? Bunu düşün!</p>
<p>· Düşün ki, genç adam, Masonluk, Yahudilik, Kozmopolitlik, daha bilmem ne ve ne, Türk bütünlüğünü çürütmeye memur, gizli ve maskeli tesirler eliyle, senin için yalancı tarih kitapları düzülmüş, zehirleyici telkin iklimleri kurulmuş, kök kurutucu aşılar hazırlanmıştır; ve senin, gayet mazur olarak, bunlara inanman, kapılman, bağlanman sağlanmıştır. Düşün!</p>
<p>· Beynelmilel fesat erkân-ı harbiyesi Yahudiliğin, kâh emperyalist, kâh komünist, kâh liberal cepheden, fakat daima murakabesiz bir taklitçilik ve hesabı görülmemiş bir ilericilik telkiniyle yürüttüğü bu tesir, her şeyden evvel, senin, mutlak temele dayalı mükemmel ahlâkını didiklemeyi hedef tutar. Ondan sonra kafanı herc-ü-merce uğratmak, senin bütün gerçek kahramanlarını düşürmek ve sahtelerini, yani emirleri altındakileri yükseltmek… Bu iş için siyasî recüllerden, sözde ilim adamlarına, sanatkârlara iş ve servet otoritelerine kadar, devir devir, müstemleke – şahsiyetler bulmakta hiç zorluk çekmemişlerdir. Düşün!</p>
<p>· Sana sürdürülen bu kaba ve nefsânî hayatın ötesine, varlık sebebine, hakikatlerin hakikatine ait uyandırıcı telkinler, senden cüzzam illeti gibi kaçırılmış, sana lâşe gibi gösterilmiştir. İnsanoğlunun biricik meselesi olan sonsuzluk iştiyakı ve onun ahlâkı, yaşanmaya değer hayatın hesabı ve onun duygu ve düşünce ölçüleri, onlarca sebze hâllerinin süprüntü eşyasıdır. Düşün!</p>
<p>· Bunlar sende, dimağî cihazı kişniş şekerinin tanesi kadar küçültüp, hazım ve tenasül cihazlarını alabildiğine şişirmekten ve urlaştırmaktan başka yol takip etmediler. Bu gidişi görüp seni tezgâha çekecek ve beyninle tabanın arası büyük ruh imarına tâbi tutacak bir rejim de hiç bir gün kurulmadı.</p>
<p>· Sen yalnız düşün!<br />
· Suç senin değildir!<br />
· Suçu irca edeceğin vâhidleri, sınıfları ve şahısları düşün! Düşün!<br />
· Sen, düşünmeyi düşünmekten başlayarak düşün, yeter!</p>
<p>Necip Fazıl Kısakürek,İdeolocya Örgüsü</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/genc-adamdusun/">Genç Adam,Düşün !</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/genc-adamdusun/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Basın Yönünden İnkılaplar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/basin-yonunden-inkilaplar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/basin-yonunden-inkilaplar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2015 09:41:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Necip Fazıl Kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Basın Yönünden İnkılaplar]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet.]]></category>
		<category><![CDATA[Gazete]]></category>
		<category><![CDATA[Meşrûtiyet]]></category>
		<category><![CDATA[necip fazıl kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[Tanizimat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7920</guid>

					<description><![CDATA[<p>• Üç inkılâp devremiz var: Tanzimat, Meşrûtiyet, Cumhuriyet&#8230; Bunlardan birincisi 137,ikincisi 68, üçüncüsü 53 yıllık&#8230; • Garplı bir müessise olan gazete, bizde Tanzimat ile başlar. • Tanzimat&#8230; Kendisinden birkaç asır evvel Garp âlemine karşı olanca taaruz iktidarını kaybetmiş, hazin ve mezbuh bir müdafaaya geçmiş bir cemiyetin, tamamiyle muvazaacı satıh üstü, malûm, maymunvâri hareketi&#8230; Bu devrin gazetesinden, büyük Türk [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/basin-yonunden-inkilaplar/">Basın Yönünden İnkılaplar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/timthumb.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7921" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/timthumb.jpg" alt="Basın Yönünden İnkılaplar" width="640" height="325" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/timthumb.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/timthumb-600x305.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/timthumb-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></a></p>
<p>• Üç inkılâp devremiz var: Tanzimat, Meşrûtiyet, Cumhuriyet&#8230; Bunlardan birincisi 137,ikincisi 68, üçüncüsü 53 yıllık&#8230;</p>
<p>• Garplı bir müessise olan gazete, bizde Tanzimat ile başlar.</p>
<p>• Tanzimat&#8230; Kendisinden birkaç asır evvel Garp âlemine karşı olanca taaruz iktidarını kaybetmiş, hazin ve mezbuh bir müdafaaya geçmiş bir cemiyetin, tamamiyle muvazaacı satıh üstü, malûm, maymunvâri hareketi&#8230; Bu devrin gazetesinden, büyük Türk topluluğunun kök haklarını koruyabilmesi zaten  beklenemezdi. Hattâ bu mahrem ve girift hakların müdafası şöyle dursun, bizzat gazete, o devirde, ayrıca ve yüzüncü sınıf bir taklit ve özenti eseri olmaya mahkûmdu. Elbette ki, Garba körü körüne tâbi ve nefs muhasebesinden mahrum ellerde bulunacaktı.</p>
<p>• Meşrutiyete kadar hep böyle gitti. Basit teknik ve dış yüz ifadesiyle  dahi gazete şekillenemedi. Hele Türk topluluğunun iç plânlardan nabzını dinlemek,onun tercüme edemediği ruh acılarını dile getirmek istidadında tek<br />
gazete zuhur etmedi.</p>
<p>• Bacakları çarpık ve bakışları yılgın, pantolonu ve ceketiyle Garplı, fesi ve galoşiyle Şarklı bir Tanzimat paşası neyse Meşrutiyete kadar Tanzimat gazetesi de odur.</p>
<p>• Gazetenin, şöyle böyle gazete olarak zuhuru, Meşrutiyette&#8230;</p>
<p>• Bu devrede, kendini gûya tepesindeki Kızıl Sultan baskısından – ah o ne mübarek baskıydı!-  kurtulmuş farzeden gazete, hakikatte, tam bir Yahudi tertibi «Hürriyet, Müsavat, Adalet» maskeleri altında, perde arkası gizli kuvvetlerin kuklası olur. «Eşek» ten «Kalem» e kadar türlü isimler altında  ve göstermelik cambazhane hayvanlarına mahsus bir hürriyet içinde gazete, o zamanki galip ve hâkim seciyesiyle, doğrudan doğruya kozmopolitlik ve köksüzlüğün idare ettiği bir iflâs curcunası&#8230;</p>
<p>• Mütareke yıllarında ve İstiklâl Savaşı başlarında, millî ruhla temasa geçer gibi olan gazete, Halk Partisi ve Cumhuriyet teşekkül eder etmez, bazı millî  ntesirleri yıkmak adına kendini kaptırdığı garp tesiri baskısına, bir de, cihanın hiçbir zaman ve mekânında görülmemiş bir korku ve menfaat baskısının bindiğine şahit olmuş; ve 1923’ten 1946’ya kadar tam 23 yıl, bu yürekler acısı esaret, riya ve meddahlık memuriyetinde sadıkane devam etmiştir.<br />
Öyle ki, «Allahtan ve ahlâktan bahsetmek yasaktır!» diyecek ve bunu gazete gazete tamim edecek kadar küçülebilmiş, cihanda hiçbir (tiran) ve zâlim bulunamazken, bu imtiyaz, İkinci Dünya Harbi ortalarında Halk Partisi hükümetine nasip olmuştur. Kendisinden mahud tarihî emri alan gazeteler de «albabda emr-ü ferman&#8230;» edasıyle zaten öz yüreklerince müsamaha ve müsaade edilmeyecek bir keyfiyetin lüzumsuz yasağı önünde eğilmeyi, caizecilik ahlâkına  bağlı bir edeb ve sadakat borcu bilmişlerdir.</p>
<p>• Tanzimattan Cumhuriyete kadar bir türlü gelemeyen, olamayan gazete, bu  halini, en büyük meziyet derecesine çıkaracak bir geliş, bir oluş ve bir zümre ruhuna bağlanış olarak muhafaza etti. Halk Partisi ne kadar halkın partisi olabildiyse, o da aynı derecede Hakkın sesini ters tarafından temsilde muvaffak oldu. 1956 yılına kadar Halk Partisi iktidarı boyunca gazete, Türk milletine kendi kendisini unutturmak plânının tatbiki işine bağlı parti bürolarından  birisidir.</p>
<p>• Hürriyet için hürriyet mefkûrecisi büyük cihan kutuplarının zoriyle de, gazete, 1946’da, tam 23 yıl kölesi geçindiği rejimle birlikte, hürriyet oyunu oynamaya mecbur oluyor! Tamam! Cebren verilen bir hazin hürriyetin ve onu takip  eden devrenin mahzun mânasını düşünün! Hürüz; fakat kendi istediğimiz ve olduğumuz gibi değil, başkalarının dilediği ve olmaya zorladığı gibi&#8230; Cebren gelen hürriyet&#8230;</p>
<p>• C.H.P. iktidarından sonra ise bütün mâna, dışardan gelen, serbestçe burun kaşıyacak kadar küçük bir hürriyet neticesinde Türk milletin ne yaptığı ve karşılığında ne bulduğudur. Türk milleti, başından, derhal şekâvet çetesini atmış, fakat onu attıktan sonra gene istediğini değil, ancak o ân olması mümkün olanı bulmuştur.</p>
<p>• Bu oluşun içindeyse, Türkün asliyet ve şahsiyetine zıt kutupların madde ve mâna sermayesiyle teçhiz edilen bir matbuat, bu anda (Demokrasi) ve hürriyet adına, Türkün kökünü kemirmekte kendince hak sahibi olmuştur. Ve bu matbuat, Türkün özü ve kökü ile devlet ve hükûmeti müttefik görünce, ona da karşı gelmekte, asla tereddüt sahibi olmamıştır. O devrenin Yahudi kolpoları da işte bu ölçüye göre davranışlar&#8230;</p>
<p>• Tarihi Tanzimatla başlıyan ve örneklerinin çoğunluğu bakımından millî  kök ve içtimaî ruha zıt, gizli tesirlerin mikrop nahiyesini teşkil eden  gazeteciliğimizde, bugüne kadar alıştığımız, ister istemez alıştırıldığımız patron vasıflar veya patronluk vasıfları acaba nelerdir?</p>
<p>• Bizde gazete patronu, umuiyetle, ya tüccardır, çilesiz ve faziletsiz bir sermayenin sahibidir; nazarında paradan başka kıymet yoktur. Yahut millî bütünlük ve hayatiyetimizi sömürücü bir iç veya dış sınıf ve cereyanın kuklasıdır; her şeyini ona bağlamıştır. Yahut da doğrudan doğruya hükûmetlerin meslekî pohpohçusudur; giden kim ve gelen ne olursa olsun, hep bu sefil işin daima sabit bareminde birinci dereceyi tutmak ister. Ve ilimsizdir! Ve fikirsidir! Ve esersizdir! Ve imansızdır! Ve ihlâssızdır! Ve ahlâksızdır!</p>
<p>• Halbuki on parmağını birden taktığı istinat ve imtiyaz halkaları ne zaman muazzam şeyler: İlim, fikir, hak, hakikat, vicdan, iman, hürriyet, medeniyet, halk vicdanı&#8230;</p>
<p>• Bu işe, gazetenin yuları çözüldü çözüleli, bir de açık fuhuş kartpostalı satıcılığı binmiştir.</p>
<p>• Gerçekten, Tanzimattan bu yana, Şark ve Garba doğru esen kasırgalar arasında yalpalaya yalpalaya harap olmuş Türk varlık ağacının kökündeki lif hummasından, dallarındaki tomurcuk hasretine kadar, hiçbir patron kalem, bu milletin nefs muhasebesine nisbet belirtmemiştir. Zira bizde gazetecilik,hayflar olsun ki, Tanzimattan beri bu dilsiz milletin öz hakikatine her ân biraz daha uzak ve ters bir aksülâmel mihrakı etrafında kurulmuş ve hep çıkış noktasına göre yol almıştır. Bizzat gazete, bizde aslında vasıta ve âletlerin en azizi olduğu halde, teftişsiz ve murakabesiz, hazımsız ve temsilsiz Garp taklitçiliğinin ilk ve menfî eseri kabul edilebilir.</p>
<p>• Onun içindir ki, bu mesleğin «esbak» ve «sâbık» ları, millî tefekkür ve tahassüs teknesinde yoğurulmuş büyük «entellektüel» ler yerine çeyrek münevverler, günü birlik açıkgözler, basit heves ve küçük teşebbüs adamlarıdır; onları takip eden dünküler ve bugünkülerse, züppelikte, sahtelikte, kışırcılıkta, istismarcılıkta, riyakârlıkta, eyyam güderlikte şehinşah rütbesinde mirasyediler&#8230;</p>
<p>Necip Fazıl,İdeolocya Örgüsü</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/basin-yonunden-inkilaplar/">Basın Yönünden İnkılaplar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/basin-yonunden-inkilaplar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sınırlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sinirlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sinirlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2015 09:36:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Necip Fazıl Kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[necip fazıl kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[Sınırlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sevmeğin Sınırları]]></category>
		<category><![CDATA[Sevmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7916</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allahı sev! Ne kadar?.. «Had» mefhumunu da yaratan o olduğunu bilecek, onun tecelli ettiği her yerde hiçbir zatî had imkânı kalmadığını sezecek, yani «had» mefhumunun zatiyle beraber bütün hadleri yok görecek, yoklukta bile mutlak yokluk haddini tanımayacak kadar&#8230; Allah sevgisi, her şeyi sınırlayan mutlak sınırsızlıkta kaybolmanın hudutsuz fışkırış noktasıdır. Onu sev, yanıp kül oluncaya kadar sev!.. Bundan sonra, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sinirlar/">Sınırlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images10.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7918" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images10.jpg" alt="Sınırlar" width="353" height="207" /></a></p>
<p>Allahı sev! Ne kadar?.. «Had» mefhumunu da yaratan o olduğunu bilecek, onun tecelli ettiği her yerde hiçbir zatî had imkânı kalmadığını sezecek, yani «had» mefhumunun zatiyle beraber bütün hadleri yok görecek, yoklukta bile mutlak yokluk haddini tanımayacak kadar&#8230;</p>
<p>Allah sevgisi, her şeyi sınırlayan mutlak sınırsızlıkta kaybolmanın hudutsuz fışkırış noktasıdır. Onu sev, yanıp kül oluncaya kadar sev!..</p>
<p>Bundan sonra, en büyüğünden en küçüğüne doğru hadler âlemi başlıyor. Allahın, had içine aldığı varlılar içinde büyüğü, bütün hadleri tek noktasına sığdıracak derecede büyüğü, onun Son Resulüdür.</p>
<p>Allahın Resulünü sev! Ne kadar?. Yalnız ona Allah demiyecek kadar&#8230; Ona Allah dememek şartiylene dense hepsinin az geleceğini bilecek kadar&#8230;</p>
<p>Allah Resulünün Sahabîlerini sev! Ne kadar?.. Yalnız onlara nebîdemiyecek kadar&#8230; Onlara nebî dememek şartiylene dense hepsinin az geleceğini bilecek kadar&#8230;</p>
<p>Allah Resulünün yoluna sımsıkı bağlı Allahıvelîlerini sev! Ne kadar?.. Onlara Sahabî çapında dememek şartiylene dense hepsinin az geleceğini bilecek kadar&#8230;</p>
<p>Ve böylece hadler ve dereceler, en büyüğünden en küçüğüne doğru iner, gider.</p>
<p>Babanı sev, anneni sev, zevceni sev, çocuğunu sev, toprağını sev, dilini sev, ocağını sev! Ne kadar?&#8230;Herbirinin ifadelendirdiği had çerçevesini taşırmayacak ve onu daha üstün çerçeveye karıştırmıyacak kadar&#8230;</p>
<p>Ve nihayet milletini sev! Ne kadar?.. Onu, Allah ve Resulünü sevdiği ve bu sevgiyi etrafında halkalanabildiği kadar&#8230; Ona yalnız «Seni senin için seviyorum, sen ne olsan yine severim!» demiyecek kadar&#8230; «Seni böyle olduğun için seviyorum; ve sen sevilecek bir millet olduğun için böyle oldun!» diye düşünecek kadar&#8230; O zaman onu, bu hudut içinde hudutsuz sevebilir; ve bu sevgiyi, kabuk değil de öz, zarf değil de mazruf, posa değil de cevher milliyetçiliği halinde sistemleştirebilirsin!..</p>
<p>Necip Fazıl,İdeolocya Örgüsü</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sinirlar/">Sınırlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sinirlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Niçin ? Niçin ? Niçin ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nicin-nicin-nicin/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nicin-nicin-nicin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2015 09:32:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Necip Fazıl Kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriattan Korkanlara Necip Fazıl'ın Cevabı]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[necip fazıl kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[Niçin ? Niçin ? Niçin ?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7913</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm ve Şeriat mefhumlarından niçin korkuyorsunuz? Siz, küfür rahipleri! İslâm ve Şeriat mefhumlarını, niçin tarafımızdan karşılığı olan bir fikir meselesi olarak değil de, çocukların, izahsız ve cevapsız umacı ruhiyatı içinde görüyorsunuz? Bizim bu mevzuda söyliyeceğimiz ve dünya çapında izahına girişeceğimiz sözümüz var da, sizin verebileceğiniz cevap niçin yok? Yoksa bu iki mefhum, sizce, ananızı ve babanızı öldürmüş ve ocağınıza [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nicin-nicin-nicin/">Niçin ? Niçin ? Niçin ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1534302_515108158595090_3199225058909921137_n.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7914" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1534302_515108158595090_3199225058909921137_n.jpg" alt="Niçin ? Niçin ? Niçin ?" width="407" height="305" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1534302_515108158595090_3199225058909921137_n.jpg 720w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1534302_515108158595090_3199225058909921137_n-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1534302_515108158595090_3199225058909921137_n-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/1534302_515108158595090_3199225058909921137_n-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 407px) 100vw, 407px" /></a></p>
<p>İslâm ve Şeriat mefhumlarından niçin korkuyorsunuz? Siz, küfür rahipleri! İslâm ve Şeriat mefhumlarını, niçin tarafımızdan karşılığı olan bir fikir meselesi olarak değil de, çocukların, izahsız ve cevapsız umacı ruhiyatı içinde görüyorsunuz?</p>
<p>Bizim bu mevzuda söyliyeceğimiz ve dünya çapında izahına girişeceğimiz sözümüz var da, sizin <span class="text_exposed_show">verebileceğiniz cevap niçin yok? Yoksa bu iki mefhum, sizce, ananızı ve babanızı öldürmüş ve ocağınıza incir dikmiş iki kaatilin ismi midir?<br />
</span></p>
<p><span class="text_exposed_show">Bu halinize sebep, İslâm ve Şeriat mefhumlarını, bir zamanlar, bizzat İslâm ve Şeriate zıt anlayışla temsil edenlerin sebep oldukları felâketler ve kötü misallerse, sizden evvel dinin mahkûm ettiği ve edeceği o sakîm zihniyeti suçlu bulacağınıza, niçin İslâm ve Şeriati suçlu buluyorsunuz?<br />
</span></p>
<p><span class="text_exposed_show">Bütün kanunlarınız ve ölçüleriniz hakkında isteyen, kendi şahsî mide gurultusunu bile esas tutarak<br />
bir kıymet hükmü koyabilirken, niçin sadece İslâm ve Şeriat böyle bir hak ve selâhiyetten memnû<br />
tutuluyor?<br />
</span></p>
<p><span class="text_exposed_show">Sâf ve hakikî kanun anlayışında; İslâmı medhetmekle, temel devlet nizamlarının onunla değiştirilmesini istemek arasında, eve girmesi yasak edilmiş bir kadının «içeriye girsin» demeksizin güzelliğini ve doğruluğunu övmek gibi, biri fiille teşvik ve öbürü sadece tefekkür ve tasavvur plânında tecelli gibi muazzam bir fark varken bu mevzuda «gık!» diyenin 163 numaralı torpile çarptırılışındaki facia nedir? Yasak olan, fiilî teşvik veya fiile teşvik halinde Müslümanlık mıdır? Eğer Müslümanlık yasak değilse; bir mü’minin kendi dâvasını «kanunlarınızı buna uydurun!» demeden savunmasından daha tabî ne olabilir?<br />
</span></p>
<p><span class="text_exposed_show">Bu toprağın sahipleri, üzerinde dolaşan 33 milyon insanı mı, onu idare eden 3300 kişi mi, yoksa altında yatan 3 milyar 300 milyon Türk mü? bir memleketin hakikî sahiplerini, kendi öz ruh kökünden utandırmaya ve bu ruh kökünün hükümleri üstünde söz söylemeyi suç saymaya kadar giden bir ölçü, eğer o memlekete dışarıdan musallat bir işgal rejimine ait değilse, hangi idare şekline bağlanabilir? Hele demokrasya iddiası güdülen bir âlemde, Firavunlar asrının bile tanımadığı bu hürriyetsizlik havası; ve söz, tebliğ ve telkin hürriyetini tahdit edici şekiller, ne demektir? Şapkasının biçiminden potininin bağına kadar taklit ettiğiniz Amerikada Protestanlığın ağzına böyle bir gem vurulsa, yahut vurulacağı ihtimalinden bahsedilse, yahut da böyle bir mevzu açılıp açılamıyacağı sorulsa, acaba ne olur?</span></p>
<p><span class="text_exposed_show">Sizin, ey ilericiler, kanunlarınız ve ölçülerinizle cihan demokrasyasında vaziyetiniz, hiçbir fikir hakkını kanun dışı saymayan bu âlemde doğrudan doğruya kanun dışı sayılmanız olabilir! Biz, sağ, sol, bu tâbirlerden hiçbir şey anlamayız. Biz sade ve elhamdülillâh Müslümanız. Bu defa da küfür adına çalışan ruhundaki erimez nasır bakımından, asıl takibi gereken yobaz sizsiniz! Siz, dini anlamamak ve nefsine uydurmak bakımından isimlendirdiğimiz dünün yobazı karşılık, onun tersi ve aksülâmeli olan, halis ve mükemmel küfür yobazlarısınız! Ve elinizde demokrasya, iğneli fıçıda oturttuğunuz milletin, «Egemenlik Ulusundur» levhası altında, içinden kan ağlama ve dışarıya karşı gülümseme ve mutlu görünme işkencesinden başka bir şey olmamıştır.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Necip Fazıl,İdeolocya Örgüsü</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nicin-nicin-nicin/">Niçin ? Niçin ? Niçin ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nicin-nicin-nicin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uydurma Dil Felaketi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/uydurma-dil-felaketi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/uydurma-dil-felaketi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2015 09:27:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Necip Fazıl Kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[necip fazıl kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[Uydurma Dil Cenneti]]></category>
		<category><![CDATA[Uydurma Dil Felaketi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7909</guid>

					<description><![CDATA[<p>• KISA HECELER&#8230; Aşağıdaki cümleyi, ona hususî bir mâna biçmeden, onda ayrı bir mâna murad edildiğini hesaba katmadan, sadece Türkçe olarak okuyunuz: • &#8220;Ciğerimi delici, yüreğimi yakıcı, kafamı kemirici soru şu ki, gericiliğe mi, ilericiliğe mi, ne tarafa döneceğini bilemeyene, ne diyeceğini, ne edeceğini bulamayana, baba izini görmeyene, anadilini yitirene, yolunu şaşırana, ya kuzu gibi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uydurma-dil-felaketi/">Uydurma Dil Felaketi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p align="center">
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-23.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7911" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-23.jpg" alt="Uydurma Dil Felaketi" width="221" height="228" /></a><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-13.jpg"><br />
</a><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-13.jpg"><br />
</a>• <b>KISA HECELER</b>&#8230; Aşağıdaki cümleyi, ona hususî bir mâna biçmeden, onda ayrı bir mâna murad edildiğini hesaba katmadan, sadece Türkçe olarak okuyunuz:</p>
<p>• &#8220;Ciğerimi delici, yüreğimi yakıcı, kafamı kemirici soru şu ki, gericiliğe mi, ilericiliğe mi, ne tarafa döneceğini bilemeyene, ne diyeceğini, ne edeceğini bulamayana, baba izini görmeyene, anadilini yitirene, yolunu şaşırana, ya kuzu gibi boyuna budalaca acı acı meleyene, ya da kısa heceli ölü kelimeleri dizi dizi boşuna sıralayana, şu yeni kuşağa ne demeli; acımalı mı, acımamalı mı?”</p>
<p>İçinde 50 kelime ve 162 hece bulunan bu cümlede tek bir uzun hece yoktur ve böyle bir lisan yeryüzünde mevcut değildir.</p>
<p>• Bu hâl, tarihin ilk çağlarında, henüz hançeresi gelişmemiş bir millete işarettir.</p>
<p>• <b>TEK HECELER</b>&#8230; Dilimiz umumiyetle tek, hiç değilse az heceli kelimelerden örülü:</p>
<p>al, kal, çal, dal, ol, sol, dol, yol, ser, ver, ger, yer, yar, ban, kan, san, at, kat, tat, çat, kap, sap, tap, yap, say, yay, kay, cay, sil, bil, ek, çek, şiş, piş, ye, de, filân, falan, sayısıza kadar giden bir dizi&#8230;</p>
<p>Askerî kumanda sesine benzeyen ve sonlarına birer “mak” veya “mek” edatı eklenince ancak iki heceli masdarlığa çıkabilen “emr-i hâzır”lardan ibaret bu tek veya az heceli kelimeler kalabalığı içinde yabancı dillerden devşirilmiş dolgun heceler de Türk hançeresine uymadığı için bölünmüştür:</p>
<p>Psomi (rumca ekmek)-İpsomi&#8230;</p>
<p>Fikr-Fikir&#8230; Spor-Sipor&#8230; Film-Film&#8230; Nefs-Nefis&#8230; Remz-Remiz&#8230;</p>
<p>Vesaire&#8230;</p>
<p>• Başka dillerde tek hecede 4-5 sese kadar çıkabilen (rast, drops) dolgun heceler Türkçede 2-3 sesi aşamaz ve ancak kültürlü insanların hançeresinde yer bulabilir.</p>
<p>• Bir dilde uzun, dolgun ve çok heceli kelimeler, tefekküriyet ve medeniyet işaretidir.</p>
<p>• Türk milletinin, ruhunu dayayacağı üstün bir medeniyet mihrakı buluncaya kadar sürdüğü hayat içinde dili, kısa heceler bahsinde olduğu gibi, konuşmaya ve dolayısıyla düşünmeye vakti olmayan bir topluluğu ifade eder.</p>
<p>• <b>MÜCERRET MEFHUM</b>&#8230; Türkçe’de, kendi öz anlamı olarak tek bir mücerret mefhum yoktur. Aşağıdaki, hemen her lisanda mevcut mücerret mefhumların Türkçe karşılığını arayınız:</p>
<p>Zaman, mekân, mesafe, zevk, şevk, mevzuu, merkez, mihrak, gaye, mefkûre, din, Allah; ve nâmütenâhîye kadar sayabiliriz. Mücerret mefhumların hattâ basitlerinden olan bu kelimelerden bir tanesini bile Türkçe’de bulamazsınız. “Allah” adının hiçbir lisanda eşi bulunmaz hâs ve âlem ismi olması bir tarafa, ilâh mânasına her dilde mevcut kelime bile Türkçe’de yoktur. “Tanrı” kelimesi “tanyeri”nden gelir ve mücerretlikle alâkasız, putperestlikten kalma bir madde ismi olmaktan ileriye geçemez. “Mevzuu” kelimesine uydurulan “konu” ise “koymak” gibi kaba ve maddî bir fiile dayanır. “Vazetmek” fiili “koymak” değildir ve onun üstünde bir mânayı (nüans-gamiza) belirticidir.</p>
<p>• Neticede, sade ve mahdut madde isimlerine mahsus, beşerî tefekkür malzemesinden mahrum bir lisan karşısında kalıyoruz. Hattâ “dil” bile “lisan” kelimesine uymuyor ve ağızdaki et parçasından ibaret kalıyor.</p>
<p>• <b>(FONETİK) İMLÂ.</b>.. Seste tecelli eden dil, ayna veya fotoğraf camındaki hayalini yazıda bulduğuna göre, onun yazılış tarzındaki ölçü aynen kendi keyfiyetine dahil bir kıymettir.</p>
<p>• Dünyada hiçbir dil yoktur ki, bugünkü Türkçe’nin yazılış derecesinde (fonetik-seslendirildiği gibi) olsun&#8230;</p>
<p>• &#8220;Fena mı, kolaylık!” mı diyeceksiniz? Evet, kolaylık; fakat ulvî “zor”u ortadan kaldırmakla, insanı süflî bir basite götüren kolaylık!.. Hece usulü yerine bugün kaim olan kelime usulünün, yani her kelimeyi kendi müstakil yazılış şekliyle bir resim gibi ezberleme ve ezberletme metodunun, zekâ terbiyesi bakımından üstünlüğü, medenî öğretim düsturları arasına girmiş ve bizim bundan haberimiz olmamıştır. (Fonetik) imlâ jandarma erlerine göredir.</p>
<p>• Aslı ve ibtidaî haliyle fakir olan Türkçe, bugünkü yazılış şekliyle de, zihin terbiyesi gücünden yoksun bir fakirliğe düşürülmüştür.</p>
<p>• <b>UYDURMA DİL CİNNETİ</b>: Dil, istikrâi, yani kendi iç ve öz kanunlarıyla mevcut bir müessesedir ve dışarıdan, bütün bir lisan uydurma şeklinde müdahaleye tahammülü olamaz.</p>
<p>•Tıpkı kâinat gibi&#8230; Esrarı ve kanunları aranır, bulunur, fakat uydurulamaz. Lisan ile kâinatın hiçbir farkı yoktur. Zira kâinatta ne varsa, karşılığı lisanda mevcut&#8230; Dil, kâinatın plânıdır ve kendi dışında başka bir kâinat ile değiştirilemez. Mecnunun her çeşidi görülmüştür ama, böyle bir dâvaya “evet!” diyeni görülmemiştir.</p>
<p><b>DİLİN PİŞMESİ:</b> Kömür, toprak altında elmas oluncaya kadar binlerce yıl pişiyor. Dildeki kelimeler de öyle&#8230; Milletin dilinde yıllarca pişecek ki, kalble dudak arasındaki elmas dizili nâkili vücuda getirebilsin&#8230; Sonradan da zorla bu nâkile dizilecek her madde, o milletin ruh ve idrak temeline en korkunç bir suikasttır. Böyle bir lisanın adı da, Türkçe değil, uydurukça&#8230; Bir milletin öz dili, âlimlerin, aydınların, yabancı kültürlerle temasta olanların lisanı değil, hattâ okur-yazar olmayanların, bakkalın, çakkalın, hamalın, işçinin, dadının, babaannenin, köylünün, neferin dili&#8230; Bunların bilmediği hiçbir kelime Türkçe olamaz; ve topyekûn bir tasfiye hareketi belirtmesi bakımından tedrici bir ıstıfa ile tutulamaz. Böyle bir hareket, olsa olsa, bir milletin ruh nakışlarını silmek ve onu mânada cascavlak hale getirmek olur. Sadece ihanet&#8230;</p>
<p>• <b>ABESLER SERİSİNDEN</b>: Türkçe’de meselâ “sebep”, “mevzuu” gibi Türkçeleşmiş, fakat asılları Arapça kelimelere karşılık, icat edilen “neden”, “konu” tabirleri, vahşet hissi verecek kadar iptidâî ve sathîdir.</p>
<p>Evvelâ &#8220;neden?&#8221; bir sualdir ve isim yerine kaim olamaz. Her dilde onun yeri ayrı, “sebeb”in yeri ayrı&#8230;</p>
<p>Meselâ:</p>
<p>-Neden bu sebebi öne sürüyorsunuz?</p>
<p>Derken:</p>
<p>-Neden bu nedeni?..</p>
<p>Diye mi söze başlayacağız?.. “Mevzuu” ise vazetmekten geldiği için Türkçe’ye tercümesine zâhirî tesiri altında kalınarak başka bir mefhum bulamamak zoru altında o güzelim mefhum, en kaba bir müşahhasa düşürülmüş ve bayağı işlerde kullanılan “koymak” masdarına bağlanmıştır. Halbuki “mevzuu”, çuvala kömür konurcasına maddî bir “koyuş” fiiline yakıştırılamaz ve lisanımızda mücerret mefhum sıkıntısını gösteren, zoraki ve daima Arapça’nın tesiri altında, güya ona zıt boş çabaları gösterir.</p>
<p>• <b>NİSPET EKLERİ&#8230;</b> Bilimsel, fiziksel, tarımsal, siyasal, ulusal, Anayasal gibi, nispet edatı yerine (sel), (sal), (el) ve (al) getirilerek Türkçe’ye mal edilmeye çalışılan tabirleri, güvercinler arasında eşek arıları kadar vahşi ve yabancıdır; ve ne Türkçe, ne de halkın hançere dehâsıyla alâkalıdır. Doğal, koşul, amaç, kıvanç, uygar, özgür, soyut, somut, ilke, belge, evren, tören, vesaire vesaire gibi aslî madde olmak iddiasında kelimeler de, bize Moskof işgal kuvvetleri gibi görünecek ve aşıları asla takma kalbten ileriye gidemeyecektir. 40 yıllık (bay) ile (bayan)ın, (bey) ve (hanım) tabirleri önünde uğradığı hezimet malûm&#8230;</p>
<p>• Kat’î ve mutlak bir kaidedir ki, bir dile, aslî madde halinde kelime aşılamak, insanların beynini değiştirmeye kalkışmak gibi bir abestir.</p>
<p>• <b>ARAP İŞGALİ YERİNE GÂVUR İŞGALİ</b>&#8230; “Enflâsyonist ekonomi, emisyon ve dreviewüasyon skandalları, anarşik realiteler, kaliteli ve kalifiye eleman azlığı, entelektüel kıtlığı, koalisyon zoru, nasyonalist klik ve partilerin politik espri ve plândan mahrumluğu, her alanda potansiyel düşüklüğü, rasyonel enerji ve lâboratuar idesine uzaklık, mistik ve sembolik illüzyonlar, atmosferimizin bazları olmuştur.” Şu 43 kelimelik cümleden, 6 adet “ve”yi, 28 adet de yabancı kelimeyi çıkaracak olursanız, Türkçe’ye ne kaldığını dehşetle görürsünüz!</p>
<p>• Aslî bünyesini berhava ettikten sonra üzerine bu kadar yabancı kelime üşüşmesine ses çıkarmayan bir dil, ilmî bir kat’iyetle mevcut değil demektir.</p>
<p>• Besbellidir ki, atılmak istenen şey dil değil, Türkün ruh cevheridir.</p>
<p>• Ruhumuzun ırzına geçtiği sanılan Arapça’ya karşılık, ruh ismet ve iffetimiz gâvurcaya takdim ve teslim edilmiştir.</p>
<p>• <b>DÖNME AĞZI</b>&#8230; Dilimize dönme ağzı hâkim olmaya başlamıştır. Bu ağzın ilk tecellilerinden biri, şart edatı olan “ya”, iki kere kullanılarak kendisini belirtir:</p>
<p>-Ya bu deveyi güdersin, ya bu diyardan gidersin!</p>
<p>Veya:</p>
<p>-Ya kurtarıcını bulursun, yahut gümler, şapa oturursun!</p>
<p>Fransızca’da olduğu gibi, her dilde de böyle&#8230;</p>
<p>• İslâm düşmanı bir “eleştirmeci”den kalma daha nice Yahudi, Ermeni, Rum şivesine kadar yanaşma bu dil, dikkat edilecek olursa Moskova’nın milletleri çürütme plânından hususî bir madde olarak solcu ağızların edasıdır.</p>
<p>• Bu minicik sivilce noktasını küçümsemeyiniz! O, kanser işaretinden başka bir şey değil&#8230; İşaret küçük ama delâleti büyük&#8230;</p>
<p>• Onların ağzıyla hüküm:</p>
<p>-Ya dil niteliğimizi sınırlarımız gibi koruyacağız, ya da&#8230;</p>
<p>Şimdi kendi ağzımızla:</p>
<p>-Yahut, sınırlarımızı bile tehlikeye sokacak bir ruh kaybı içinde, sessiz, sedasız, çürüyüp gideceğiz!</p>
<p>• <b>TEŞHİS VE ÇARE&#8230;</b> Tek ve kısa heceli kelimelerden örülü&#8230; Dar, basık ve ancak gözle görülebilir maddî hadiseleri anlatmaya muktedir&#8230; İçinde hiçbir mücerret yok&#8230; Nihayet, uydurma kelimelerin sıvası altında fakirliği büsbütün aşikâr&#8230; Dönme ve tatlısu frenklerinin sefil ağızlarına kadar âlet&#8230; Irzını işgal ordularına teslim edercesine ecnebi kelimelere kucak açmış bir dil&#8230; Bu dil her şeye rağmen Türk’ün, içinde doğup öldüğü ruh kalıbıdır ve bütün dâva onu kurtarmanın yolunu bulmakta&#8230;</p>
<p>• Cedlerimiz İslâm’ı kabul edip kâinat çapında bir tefekkür ve tahassüs hazinesini yüklendikleri ân, takdir ettiler ki, kumanda seslerinden ibaret tek ve kısa heceli, âhenksiz sadece yalçın madde plânına bağlı, mücerret mefhumdan sıfır derecesinde bir dille ne insan, ne cemiyet, ne de devlet teşkil edilebilir. Artık Türk, madde fâtihliğinden, onunla beraber mâna fâtihliğine geçmiştir; bunun için de maddî kılıcına eş bir mâna kılıcı lâzımdır. Halbuki elinde, mânevî kılıç adına, çelik değil, bir saman parçası bile yoktur? Ne yapsın?</p>
<p>• Aynı ruh akrabalığı içindeki büyük dillerden devşirmecilik&#8230;</p>
<p>• Türk, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra düşünmeye başlamıştır. Bu, anlayan ve insafı olan için riyazî bir hakikattir. İşte bu Türk, yani İslamiyet’i kabul ettikten sonra gerçek Türk’ü bulan Türk, ilk iş olarak, kaba müşahhaslardan ileriye geçemeyen dilini zenginleştirmek zaruretini idrak etmiştir. Bunun için de, Batılının, Yunan ve Lâtin kaynaklarına uzanışı gibi, öz kültür kaynağının iki örnek diline el uzatmış ve Türkçe’nin çarşafı üzerine Arap ve Fars ağaçlarının meyvelerini silkelemeyi tek yol kabul etmiştir.</p>
<p>• Ecdadımız aynen Batı dillerinin eski Yunan ve Lâtin kaynaklarına el atması şeklinde, bağlı bulunduğu İslâm medeniyetinden âlet ve unsur sağlar ve bu medeniyetin iki büyük lisanını kaynak edinirken o büyük lisanlar içinde öylesine erimiş ve öz şahsiyetini feda etmiştir ki, aldığı unsurları aslî maddeler halinde benimseyip Türk diline uydurmayı, Türk gramer ve hançeresine mal etmeyi ihmal etmiş ve doğrudan doğruya Arapça ve Farsça’nın ifade mimarilerine esir olmakta bir mahzur görmemiştir. Şahsiyet şuurundan mahrum bulunmayı gösteren bu hal hataların en büyüğü olmuştur.</p>
<p>• Cedlerimiz Arapça ve Farsça gibi iki azametli dille temasa geçince kendilerine hiçbir istiklâl hakkı tanımadılar. Büyük bir selim akılla bu dillerden devşirdikleri kelimeleri, aslî maddeleri, öz hançerelerine ve lisan mimarîlerine (gramer) tatbik etmeyi düşünmediler. Onları kendi mimarîleri içinde kabullendiler ve hattâ bir “münevver” için, Osmanlıca’yı değil, Arapça ve Farsça bilmeyi esas saydılar.</p>
<p>• Hatâ bundan oldu ve hatânın tepkisi, yolların en yanlışı halinde, lisanı topyekûn ana sermayesinden yoksun bırakmaya kadar vardı. Başımızdaki bugünkü kurbağaca, işte bu dil şahsiyetsizliği yüzünden!..</p>
<p>• Arap ve Fars kelimelerinin kanımızda eritilmeden bünyemizde pörtükleşmesi üzerine, kapı, asla Türkçe olmayan birtakım uydurmalarla, (Lâtin) kaynaklı kelimelere açılmış ve meydana hiçbir kumaş hususiyet ve kıymeti olmayan bir yamalı bohça örneği çıkmıştır. Üstelik Türk lisan mimarîsine (sarf ve nahiv) uymayan bir Selânikli dönme ağzı&#8230; Bu, doğrudan doğruya millî ruhun katledilmesi hâdisesidir; ve artık bu bahisde son söz “sebep” ve “netice”nin tesbitine kalmıştır.</p>
<p>• Yapılacak tek şey, dilimize girmiş bütün Arapça ve Farsça kelimeleri benimseyip aslî maddeler halinde kabullenmek, onları kendi “sarf ve nahiv” dünyasından ayırmak, kendi (gramer) ve hançere dehâmıza terketmek, bütün uydurukçaları atmak, Batı dillerinden gelenleri de yalnız teknik plânda olmak şartıyla almak ve aynı muameleye tâbi tutmak, yani Türkçe’leştirmek&#8230;</p>
<p>• <b>ÖLÇÜLER:</b> Cahil dadının, basit köylünün, bakkalın, çakkalın, amelenin, bekçinin, çöpçünün bilmediği dil Türkçe değildir.</p>
<p>• Alman dilinin kıvam bulmasında en büyük rolü oynayanlardan (Goethe) diyor ki: “Bir millete yapılacak en büyük fenalık, onun diliyle oynamaktır.” Bir milletin diliyle oynamak, onun hayatiyle oynamaktır.</p>
<p>• Dillere daima yeni kelime aşıları yapılabilir. Fakat bu aşıların tutması, yahut tutmaması bahsinde zor kullanılamaz. Yeni kelimeler ve iştikaklar halkın kabullenme duygusuna ve hançere dehâsına bırakılır ve bu işi sadece sanatkârlar yapabilir.</p>
<p>• İşte, Türk dili evvelâ müşahade altına alınamamış, ecdadımızın ne yapmak isteyip de tam beceremediği incelik noktaları görülememiş, aksine ve sadece İslâm nefretiyle ulvî mefhumların aziz eşyası süprüntülüğe atılmış, bunların yerine frenklerin de güldüğü frenk şapkalı barbar eşyası yığmak modası alıp yürümüş, bütün idrak melekelerini kavurucu bir ruh yangını manevî vatanı silip süpürmüş ve neticede bugünkü kısırlaştırıcı, iğdiş edici, her türlü büyük kafa yetiştirmeye engel ve eser vermeye mâni felâket iklimi doğmuştur.</p>
<p>İdeolocya Örgüsü,Necip Fazıl</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uydurma-dil-felaketi/">Uydurma Dil Felaketi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/uydurma-dil-felaketi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Asıl İnkılab</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/asil-inkilab/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/asil-inkilab/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2015 09:07:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Necip Fazıl Kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[Asıl İnkılab]]></category>
		<category><![CDATA[necip fazıl kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[tanzimat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7903</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eski teşhibimiz: Bir asrı aşan bir zamandan beri, türlü sun’î gübreler ve kimyevî yemlerle bir Noel ağacını beslemeye çalışıyoruz. Batılılık dedikleri ağaç&#8230; Yemişleri, Noel ağaçlarının dallarındaki takma ve iliştirme eşyadan ibaret&#8230; Bu meyveler ağacın Türk milleti olması gereken kökünden doğma ve beslenme değildir. Dal dal taşıdığı takma ve iliştirme eşya altında bu ağaç tıpkı Noel ağaçlarının bir sarhoşluk gecesi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/asil-inkilab/">Asıl İnkılab</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images9.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7904" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images9.jpg" alt="Asıl İnkılab" width="417" height="245" /></a>Eski teşhibimiz: Bir asrı aşan bir zamandan beri, türlü sun’î gübreler ve kimyevî yemlerle bir Noel ağacını beslemeye çalışıyoruz. Batılılık dedikleri ağaç&#8230; Yemişleri, Noel ağaçlarının dallarındaki takma ve iliştirme eşyadan ibaret&#8230; Bu meyveler ağacın Türk milleti olması gereken kökünden doğma ve beslenme değildir.</p>
<div>
Dal dal taşıdığı takma ve iliştirme eşya altında bu ağaç tıpkı Noel ağaçlarının bir sarhoşluk gecesi sonundaki kusulmuş haline dönmeye mahkûm&#8230; Nitekim hep böyle oldu ve hep böyle olacak&#8230; Ya bu dallardaki yemişlere yeni bir kök bulacaksınız, yahut ağacın öz kökünü dallarına hâkim kılacaksınız! Hilkat kanunu bu; başka türlü olamaz!<br />
Bizde bir asır üstüne bir çeyrek asırdan beri dallarımızın nimetini dışarıdan taşıyanlar bu sistemsiz ve temelsiz marifetlerine karşılık sistem ve temele dayalı olarak içeriden kökümüzü kurutmaya baktılar. Halbuki dışarıda ne kadar dal nimeti varsa hepsi mde belli başlı bir kökten gelme. Kökü yabancıda ve yemişi bende bir nakli ve iktibas işine inanabilmek için hayvan olmak bile fazla&#8230;</div>
<div>
Yeni zaman yemişlerini olduracak hamleyi, eğer 4-5 asırdır kendi ağacımızın kökünden geçinerek devşirmedikse bunun sebebini nihayet köksüz yaşamaya razı oluşumuzdaki, ruha nüfuz edememek ve hep sığlarda kalmak sebebiyle birleştirmeli&#8230; Dünün her türlü dal nimetine düşman din hikmetleri dışı ham kaba softası neyse bugünün<br />
Noel ağacı simsarı küfür yobazı odur! Birbuçuk asıra yakın bir süredenberi gelen inkılâpcılarımız anlıyamamışlardır ki, âdi at, ıstıfa süzgecinden geçirile «safkan» derecesine ulaştırılabilir; fakat eşekle evlendirilecek olursa meydana katırdan başkası gelmez.</div>
<div></div>
<div>Tanzimattan beri gelen, medeniyetler arası muvazaacılığımız, işte böyle atla eşeği evlendirmeye kalkışmaktan öteye geçmemiştir. Zira medeniyetler arası mahsup sırlarına ermiş, bir tefekkür sınıfı yetiştirilmemiştir. En büyük millî zaafımız işte bu tefekkür eksikliğindedir. Cumhuriyet devrinden beri büsbütün kurutulan ve ortaya olanca lûgatçesi birkaç hırıltıdan ibaret, çilesiz, ıstırapsız, meselesiz bir nesil çıkaran ruh ve fikir iklimimiz, eğer dâva bir anda idrak edilip sıhhî imdat ekipleriyle üzerine varılmazsa, bütün rotanın topyekûn kanser illetine tutulmasından daha felâketli olabilir.</div>
<div>
Asıl inkılâp, cüce ve yarım oluş devirlerini kapayıp kendimize dönmek ve 4 asırdır kaybettiğimiz kendi kendimiz 21 inci Asrın eşiğinde ve onun icapları önünde yeniden murakabe ve keşfetmek olacaktır.<b><br />
</b></div>
<div></div>
<div>İdeolocya Örgüsü,Necip Fazıl</div>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/asil-inkilab/">Asıl İnkılab</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/asil-inkilab/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Asıl Dava Hep&#8217;çilikte</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/asil-dava-hepcilikte/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/asil-dava-hepcilikte/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2015 09:03:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Necip Fazıl Kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[Asıl Dava Hep'çilikte]]></category>
		<category><![CDATA[Hep'çilik]]></category>
		<category><![CDATA[necip fazıl kısakürek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7900</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bin ciltlik dâvamızı, bir cilde, bir yaprağa, bir satıra, bir cümleye dökülebileceğimiz gibi, bir heceye de yerleştirebiliriz. O hece şudur: Hep!.. Evet, hep!..Hep’e bağlanmak, hep’çi olmak&#8230; yol budur! Yani yolun ana metodu, bu!.. Hangi dâvanın adamı olursa olsun, hep’çi olmayan hiçbir şeyci değildir. Biz hep’çiyiz; ve İslâm,gökte tek yıldız ve yerde tek kum tanesi bırakmamak şartiyleher [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/asil-dava-hepcilikte/">Asıl Dava Hep’çilikte</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/resim54.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7901" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/resim54.jpg" alt="Asıl Dava Hep'çilikte" width="419" height="314" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/resim54.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/resim54-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/resim54-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/resim54-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/resim54-768x576.jpg 768w" sizes="(max-width: 419px) 100vw, 419px" /></a></p>
<p>Bin ciltlik dâvamızı, bir cilde, bir yaprağa, bir satıra, bir cümleye dökülebileceğimiz gibi, bir heceye de yerleştirebiliriz. O hece şudur: Hep!..</p>
<p>Evet, hep!..Hep’e bağlanmak, hep’çi olmak&#8230; yol budur! Yani yolun ana metodu, bu!..</p>
<p>Hangi dâvanın adamı olursa olsun, hep’çi olmayan hiçbir şeyci değildir.</p>
<p>Biz hep’çiyiz; ve İslâm,gökte tek yıldız ve yerde tek kum tanesi bırakmamak şartiyleher şeyimihrakında toplayıcı hep’çilik ruhu&#8230;</p>
<p>Kuvvet, sadece bu metodu sımsıkı tutmak ve topyekûn eşya ve hâdiselere tatbik etmekten geldiği gibi, zaaf da onu gevşetmekten, kısmaktan, boyuna arazi kaybetmeye ve tâviz vermeye mahkûm kılmaktan doğar.</p>
<p>Nihayet bu hal, İslâmın fezayı kuşatan dairesini daralta daralta, tebeşirle kondurulmuş bir nokta kadar küçültmeyedek varır. Böyle olmamış mıdır?</p>
<p>Necip Fazıl,İdeolocya Örgüsü</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/asil-dava-hepcilikte/">Asıl Dava Hep’çilikte</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/asil-dava-hepcilikte/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam ahlakı…Buna muhtacız</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-ahlakibuna-muhtaciz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-ahlakibuna-muhtaciz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2015 08:59:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Necip Fazıl Kısakürek]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Ahlakı]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlakçılık]]></category>
		<category><![CDATA[necip fazıl kısakürek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7897</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kimin malını aldımsa, işte malım,gelsin alsın; kimin sırtına vurdumsa,işte sırtım,gelsin vursun!..diyen Allah Sevgilisinin ahlakı…Buna muhtacız. Çölde,devesine,kölesiyle nöbetleşe binen Reisler Reisinin ahlakı…Buna muhtacız. Sokakta,zina halinde gördüğü bir çift insanın üstüne cübbesini yayıp “Yarabbi,ne yazık,gizlenecek yerleri de yok” diye fısıldayan Mezhep kurucusunun ahlakı…Buna muhtacız. Söz verdiği yerde günlerce dostunu bekledikten sonra,ona zimmen yalancılık isnat etmemek için günlerce [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-ahlakibuna-muhtaciz/">İslam ahlakı…Buna muhtacız</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/islamin-devletine-1024x640.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7898" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/islamin-devletine-1024x640.jpg" alt="İslam ahlakı…Buna muhtacız." width="439" height="274" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/islamin-devletine-1024x640.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/islamin-devletine-1024x640-600x375.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/islamin-devletine-1024x640-300x188.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/islamin-devletine-1024x640-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 439px) 100vw, 439px" /></a>Kimin malını aldımsa, işte malım,gelsin alsın; kimin sırtına vurdumsa,işte sırtım,gelsin vursun!..diyen Allah Sevgilisinin ahlakı…Buna muhtacız.</p>
<p>Çölde,devesine,kölesiyle nöbetleşe binen Reisler Reisinin ahlakı…Buna muhtacız.</p>
<p>Sokakta,zina halinde gördüğü bir çift insanın üstüne cübbesini yayıp “Yarabbi,ne yazık,gizlenecek yerleri de yok” diye fısıldayan Mezhep kurucusunun ahlakı…Buna muhtacız.</p>
<p>Söz verdiği yerde günlerce dostunu bekledikten sonra,ona zimmen yalancılık isnat etmemek için günlerce yerinden kıpırdamayan Velayet Büyüğünün ahlakı…Buna muhtacız.</p>
<p>Bulunca şükrederiz,bulamayınca sabrederiz sözüne,” Horasan’ın köpekleri de böyle yapar;bulunca dağıt,bulamayınca şükret,karşılığını veren Vecd Kahramanının ahlakı…Buna muhtacız.</p>
<p>Şeyhinin ocağına,tam 40 yıl,cetvel tahtası gibi dümdüz odunlar taşıyarak tam 40 yıl sonra beliren “dağda hiç eğri odun yok mu?,dikkatine “senin kapından eğrilik geçmez!” cevabını bastıran Ulvi Dervişin ahlakı…Buna muhtacız.</p>
<p>Ayyaş padişahın gösterdiği camiye bakıp; güzel amma yanında bir meyhane eksik, cinasını yapıştıran muhteşem Hakimin ahlakı…Buna muhtacız.</p>
<p>Batı dünyasının,kendi içinde ve kendi kendisine karşı,kaybedilmiş bir ruhla bir ahlakın güya kurtuluş savaşını yaptığını bilmek; ve bu beşeri savaş dışında artık hiç hayata yer kalmadığını anlamak şuurunun ahlakı…Buna muhtacız.</p>
<p>Ve bu ana baba gününde,en soylu ahlakın kaynağından gelen<br />
Türk Milletinin,hem kendisine,hem de dünyaya ait ruhi ve içtimai kıymetler kadrosunun dışında kaldığını,cesaret ve samimiyetle tespit etmenin ahlakı…Buna muhtacız.</p>
<p>İslam ahlakı…Buna muhtacız.</p>
<p>Necip Fazıl , İdeolocya Örgüsü</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-ahlakibuna-muhtaciz/">İslam ahlakı…Buna muhtacız</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-ahlakibuna-muhtaciz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
