<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ne İdik Ne Olduk? | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ne-idik-ne-olduk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 14 Sep 2024 07:10:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ne İdik Ne Olduk? | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Samiha Ayverdi&#8217;nin Kitaplarından Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdinin-kitaplarindan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdinin-kitaplarindan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Sep 2024 07:08:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Üç Günlük Dünya İçin]]></category>
		<category><![CDATA[Dost]]></category>
		<category><![CDATA[Hancı]]></category>
		<category><![CDATA[Ne İdik Ne Olduk?]]></category>
		<category><![CDATA[O da Bana Kalsın]]></category>
		<category><![CDATA[Paşa Hanım]]></category>
		<category><![CDATA[Sen Onu Kaybettin]]></category>
		<category><![CDATA[Son Menzil]]></category>
		<category><![CDATA[Yasayan Ölü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27088</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çelebi&#8217;nin dudaklarından düşmeyen şu büyük sözü, çâresiz bir kabulle kendi kendime tekrarlıyorum: Emeline karşı ecelin gülüyor, tedbîrine karşı takdîrin gülüyor. Yaşayan Ölü &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212; Okuyorum, fakat ne anlıyorum; orasını pek bilmem. Okuduklarımı sen de dinle: &#8220;Cihanda her şey kendi yaratılışına münâsip olan bir şeyi cezbeder. Eğer karşına düşen kimsenin nasıl bir adam olduğunu bilmiyorsan, bak ki, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdinin-kitaplarindan-alintilar/">Samiha Ayverdi’nin Kitaplarından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/QgVi1nd5Ap_large.jpeg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-27095 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/QgVi1nd5Ap_large-222x300.jpeg" alt="" width="222" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/QgVi1nd5Ap_large-222x300.jpeg 222w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/QgVi1nd5Ap_large-600x810.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/QgVi1nd5Ap_large-768x1036.jpeg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/QgVi1nd5Ap_large-759x1024.jpeg 759w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/QgVi1nd5Ap_large-1138x1536.jpeg 1138w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/09/QgVi1nd5Ap_large.jpeg 1400w" sizes="(max-width: 222px) 100vw, 222px" /></a></p>
<p>Çelebi&#8217;nin dudaklarından düşmeyen şu büyük sözü, çâresiz bir kabulle kendi kendime tekrarlıyorum: Emeline karşı ecelin gülüyor, tedbîrine karşı takdîrin gülüyor.</p>
<p>Yaşayan Ölü</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Okuyorum, fakat ne anlıyorum; orasını pek bilmem. Okuduklarımı sen de dinle: &#8220;Cihanda her şey kendi yaratılışına münâsip olan bir şeyi cezbeder. Eğer karşına düşen kimsenin nasıl bir adam olduğunu bilmiyorsan, bak ki, o ne türlü kimseleri kendine dost, arkadaş kılmıştır. Zira her yavru, anasının ardınca gider ve ona tâbi olur, tâ ki bu hareketiyle, ceddine olan cinsiyeti zuhüra gelir. Bil ki nefsin teveccühü dünyâya ve kendi isteklerinedir. Halbuki bir şeyin kıblegâhı soysuz ise o şey dahi soysuz olmuş olur. Nefse, bu dünya meclisi lâyıktır, nitekim ölüye kefen ve kabir lâyıksa. Kabir ve kefen, ölünün cifeliğini örttüğü gibi, nefsin dahi cifeliğini dünya ile beden örter.</p>
<p>Yasayan Ölü</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ruhların ve mânâların birliği ve benzerliği kalıpların karşı karşıya gelmesine nasıl bağlı olabilir ki, aynı aşıyı yemiş bir gül ağacı, yedi günlük yolda da, yetmiş günlük yolda da aynı evsâfı hâizdir.</p>
<p>Yaşayan Ölü</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şüphe yok ki insanda olan güzellik, bütün güzelliklerin en mükemmeli, en sarih, en nükteli ve en mânâlısı olduğu için, onun da güzellere olan meyli, bütün güzelliklere olan meylinden üstündür..</p>
<p>Yaşayan Ölü</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan, kâh zulümdür, kâh fesattır, kâh ateştir kâh ise veba&#8230; Gene o insan hem hikmettir, hem salâhtır, hem kainat ve hem maksut.<br />
Lakin sen, gözlerindeki illetten, birincileri görüyor, ikincilerin gafili bulunuyorsun.</p>
<p>Yaşayan Ölü</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>meğer insanın , yüzü gibi, içini de görmek için bir aynaya bakmasi lâzımmış.</p>
<p>Yaşayan Ölü</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Handır bu gönlüm, yâ misâfirhâne&#8230;<br />
Dert konuklar, derman konuklar, hayal konuklar, melal konuklar; mümkün konuklar, muhal konuklar. Hele hasret, hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan.<br />
Handır bu gönlüm, yıkık, dökük&#8230;<br />
Fakir konuklar, zengin konuklar, âlim konuklar, câhil konuklar; gelen konuklar, geçen konuklar. Hele bir hancı vardır, hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan&#8230; &#8221;</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir mîras var içimde, ona vâris istiyorum.<br />
Bilmiyorum ne var içimde? Sel gelir sel alır, yel gelir yel alır, el gelir el alır. Sağarlar açarlar, çalarlar, kaçarlar. Gene de dolar, gene de taşar.<br />
Bir defîne var içimde, ona yağma istiyorum.</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hüzün kapımı çaldı&#8230; Vuruşundan tanıdım. Kim o, demeye kalmadan itip içeri girdi. Kızdım&#8230; Nedir bu destursuz geliş..? dedim. Kahkahalarla gülmeye başladı. Hakkı da var ya&#8230;Kendi çatısı altına izinle gireni de kim görmüş&#8230;??</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Seferim var, seferim var&#8230;<br />
Dıştan içe seferim var.<br />
Bir eyyam gideyim, cihandan göçeyim, candan geçeyim&#8230;<br />
Seferim var, seferim var&#8230;<br />
Yanıma yanaşma, derdime sataşma; sorma hâlimi, bilen bir Allah&#8230;<br />
Seferim var, seferim var&#8230;<br />
Bırak gideyim, gideyim, kendimi geçeyim; tâ yanı­na varınca, kapına ulaşınca&#8230;<br />
Seferim var, seferim var&#8230;<br />
Dur deme duramaz oldum; dünyâya sığamaz ol­dum. Yıldız yıldız atlayım, yeri göğü aşayım, sen önü­me düşeli, önü ardı olmayan, seferim var, seferim.</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kime gideyim, kime gideyim, bir çift sözüm var kime ideyim?<br />
Sen gidicek kimsesizim; bu dünyâda ben nideyim, ben nideyim, ben nideyim?<br />
Kimim, kimsem?<br />
Söyle bana, kime gideyim?<br />
Ben nideyim, ben nideyim?<br />
Derd-i d âğı m kime diyeyim?<br />
Sensiz kalmış cihân içre, ömrü günü ben nideyim, ben nideyim, ben nideyim?<br />
Ah ben nidem!</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ne gelen umûrumda, ne giden umurumda&#8230;<br />
Gelip gidici sen olmayalı beri ne gözlerim yolda, ne gözleri yolda olanlar umûrumda.<br />
Kandil mi istedim, çerağ mı yak dedim?<br />
Gecem­den günümden hayır kalmayalı beri, ne zaman umû­rumda, ne zamandan mekândan ümit tutanlar umû­rumda&#8230;</p>
<p>Hancı<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sordular, nasıl bir îmânın tâlibisin?</p>
<p>dediler. Hz. Muhammed: Yâ Ebû Bekir, bana bir melek göründü, sen Allah’ın resûlüsün dedi, deyince; tasdik ettim, sen Peygambersin, diyen Ebû Bekir’inki gibi îman isterim.</p>
<p>Resûlullah, peki ama sen benden hiçbir delil ve işâret görmeden sözümü nasıl kabul ettin?<br />
deyince Bu yüz yalan söylemez!<br />
diye Allah’ın resûlünü kabûl eden Ebû Bekir’inki gibi îman isterim.</p>
<p>Hancı<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İsmini sorarlarsa söylemem. Sen de benimkini sakla. Bu dünyâya lâzım olan, nam nişan değildir, in­san oğlu, güneşe bir ad takmamış olsaydı da o gene seher vakti gerine gerine doğmakta, akşam vakti de kirpiklerinden yorgunluk akarak batmakta devam ede­cekti.<br />
Varsın âlem halkı, bizim de kim olduğumuzu araş­tırmakta kalsın. Kalsın da, yalnız seyrânımızın gözcü­sü olsun. Hoş o meraklıların suallerini cevaplandır­mak istesem de, üstesinden gelemeyeceğimi biliyo­rum. Zîra şu anda seni kendimden ayırt edebiliyor muyum sanki?</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Gece dünyânın üstüne basılmış efsânevî bir mü­hür gibi, girift yazısını tabiata nakşetmiş. Sanki bir görünmez dudak da, bu zor hecelenir yazıyı sökmek için kendi kendine mırıldanıp duruyor.<br />
Güneşe haber yolladım. Geciksin, doğmasın di­ye&#8230;<br />
O da bana, müjdelerle yüklü bir haberci gibi ko­şarak ve gülümseyerek gelen rüzgârla cevap gönder­di. Ne fayda ki, tuzak olup av olmayan bir sevgili mi­sâli, çabuk kaçtı; ne dediğini anlayamadım.</p>
<p>Hancı<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şu etrâfın güzelliğine bak&#8230;<br />
dedim. Gözüm sen­den gayriyi görmüyor, dedi.<br />
Hele şu yürek ezici kaval sesini dinle&#8230;<br />
dedim.<br />
Kulaklarıma senin kelâmından gayrisi haramdır&#8230;<br />
dedi.<br />
Ya şu, havaya asılmış güzel kokuları içine çek­mez misin?<br />
dedim.<br />
Senin, canımı tutmuş kokun, cihânın ıtrini bastır­mış, duyamıyorum ki&#8230;<br />
dedi.<br />
Bir türkü söyle de dinleyeyim öyleyse, dedim.<br />
Senin methinden gayrisine dudaklarım bağlı oldu­ğunu daha öğrenmedin mi?<br />
der gibi sitemlerin en acı­sıyla yüzüme bakıp başını yana çevirdi&#8230;</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nişangâhım, ben nişangâh&#8230;<br />
Gelen vurur, geçen vurur; nâdan vurur, dânâ vurur; yâr vurur, ağyar vu­rur. Neme lâzım, vuran vursun&#8230;</p>
<p>Hancı<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Gel, bir zamanlar geldiğin gibi, gene gel&#8230;</p>
<p>Kar­şımda bütün dehşetinle savrul. Şiirden es, besteden es, renkten es, kokudan es, suretten es, sîretten es, hikmetten es, irfandan es, safâdan es, cefâdan es, îmandan es, inkârdan es, zevkten es, vecdden es, sars, savur, yerden yere vur, ey gönül fırtınası!</p>
<p>Baht mısın, tâlih misin?<br />
Kâr mısın, zarar mısın?<br />
Çile misin, safâ mısın?<br />
Nîmet misin, mihnet misin?<br />
Av mısın, tuzak mısın?<br />
Şirk misin, îman mısın?<br />
Çarp, yık&#8230;<br />
sür götür, ey gönüller fırtınası</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akşam oldu. Yüreğim, varını yoğunu müsrifçe harcayan bir bahar kadar gamsız, seni bekliyor.</p>
<p>Nerde kaldın?</p>
<p>Nerdesin, ey gönüller fırtınası?</p>
<p>Yaz meltemleriyle tatlı tatlı çırpınan bir perde gibi, yüreğimin açık duran penceresinde, halecan ve ümit­le kabarıp taşarak seni bekliyorum. Nerde kaldın, ner­desin?</p>
<p>Es!</p>
<p>Hancı</p>
<hr />
<p>Acep ben, ezel denizinde kâh kabaran kâh yatı­şan bir dalga mıyım ki, asırdan aşıra yuvarlana yuvarlana bugüne geldim. Bugünden de yarına doğru geçip gitmekteyim?</p>
<p>Yolun neresindeyim, demiyorum. Başlamamış ve bitmeyecek olan bir yolun her noktası bir baş ve son değil de nedir?</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir an oldu gene de gittin. Amma o zaman, bu zaman, hayâlin bende rehindir. Sen gelinceye kadar, yemîn ettim bırakmam.<br />
Kande isen tez gel&#8230;<br />
gel de hayâline izin verip, seni onun yerine oturtayım. Oturtayım da gene başı­ma geleceklere râzı, sen söyle ben dinleyeyim.<br />
Söyle fermanlım, söyle&#8230;</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kapını aç, kapını aç.. Sana geldim, kapını aç&#8230;<br />
Bu dünyâdan o dünyâdan, aldım boyum ölçüsü­nü&#8230;<br />
Ezel ebed arasında, nice eyyam gezip tozdum&#8230;<br />
Sığamadım dü âleme, sana geldim, kapını aç&#8230;<br />
Yoldaşım var, çift kişiyim, günah benden hiç ay­rılmaz&#8230;<br />
Tek değilsem n’olur sanki?<br />
Yer gök sığmış o kapı­ya&#8230;<br />
Bizi de al, kapını aç, kapını aç, kapını aç&#8230;</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ne mutlu sana ki Kadir Gecesi dünyâya gelmişsin, diyorlar.</p>
<p>Onlara nasıl söyleyebilirim ki, seni ilk gördüğüm gün benim için Kadir Gecesi olduğunu&#8230;</p>
<p>Evet, o gün bu gün, seninle geçen her günüm, her saat Kadir nurları ile ışıklıdır. Bunu da bilen bilir, ama bilen de âşikâr etmez, sâdece yaşar vesse</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kimsin? diye sordular.</p>
<p>Bu dünyâda işi bitenim! dedim.</p>
<p>Öyle de neden sefere çıkmazsın? dediler.</p>
<p>İşi bitmemiş olanlara yoldaşlık etmem murattır, dedim.</p>
<p>Senin için mürit diyenler de, murat diyenler de var, hangisisin sen? dediler.</p>
<p>İşte buna gülesim geldi Yesriblim! Kâh müridin, kâh murâdın olduğumu onlara söyler miyim hiç?</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ne gelen umûrumda, ne giden umûrumda&#8230; Gelip gidici sen olmayalı beri ne gözlerim yolda, ne gözleri yolda olanlar umûrumda.</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Handır bu gönlüm, ya misafirhane&#8230;</p>
<p>Dert konuklar, derman konuklar, hayal konuklar, melal konuklar; mümkün konuklar, muhal konuklar. Hele hasret, hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan.</p>
<p>Handır bu gönlüm, yıkık, dökük.</p>
<p>Fakir konuklar, zengin konuklar, âlim konuklar, cahil konuklar; gelen konuklar, geçen konuklar. Hele bir hancı vardır, hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan..</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ezel ebed arasında, nice eyyam gezip tozdum<br />
Sığamadım dü âleme, sana geldim, kapını aç.<br />
Yoldaşım var, çift kişiyim, günah benden hiç ayrılmaz<br />
Tek değilsem n’olur sanki? Yer gök sığmış o kapıya<br />
Bizi de al, kapını aç, kapını aç, kapını aç</p>
<p>Hancı</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&#8220;güzelliği isteyen ve anlayanda, mutlaka güzelliğe istîdat vardır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Zîra insan,ancak cinsine,kendine benzeyene meclûp olup gönül bağlar ve kendi müşterek mânâsını bulduğu değerlerin hayrânı ve enîsi olur.”</p>
<p>Dost</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Hayâtın mânâsı budur&#8230; Hicranla karışık vuslat, heyecanla karışık sükûnet, gizlilikle karışık âşikârlık.</p>
<p>Dost</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Gene çocukluğumdan bu yana, hâfızamdan çıkmayan bir ses de, büyükannem yaşındaki<br />
hanımların, birbirlerini tanımadıkları hâlde, sokakta: “Selâmünaleyküm!” diye selamlaşarak yollarına devâm etmeleri idi.</p>
<p>Ne İdik Ne Olduk</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Artık evlerin saçak altında ‘Yâ Hâfız’ levhaları yok. Odalarının duvarlarında ise, Kur’an-ı<br />
Kerim’lere, cüz keselerine, Hilye-i Şeriflere ve sedirlerin üstünde ise rahlelere, sevâhiden minderlere, sırma ve ipek işlemeli yağlıklara pek rastlanmıyor.</p>
<p>Ne İdik Ne Olduk</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Insan dediğimiz zavallı mahluk nedir? Şuradan buradan gelen zıt cereyanlarm mecrası&#8230; Fakat o, ne bu cereyanları intihâba ne de onların hücümunu defe muktedir. Insanı evirip çeviren bir mânâsı var. Hâşim, elini masaya uzatarak bir biblo aldı ve kâh sönen kâh alevlenen bir ateş kararsızlığı ile devam etti:</p>
<p>Şu bibloyu almak için elim, yâni varlığımın gözle görülen kısmı, gene varlığımın gözle görülmeyen kısmından bir emir aldı. Elim görülüyor, fakat ona bu kumandayı veren kuvvet görülmüyor; fakat inkâr da edilmiyor. Halbuki bir kuvvet var ki, o yalnız benim içimdeki kuvvete değil, bütün kâinata kumanda ediyor.</p>
<p>Gözle görülen, görülmeyen her şeyi hareket ve süküna getiren; gözle görülmeyen kendi mânâsı. Fakat biz insanlar bu mânâyı bir köprü gibi kullanarak niçin mânânın mânâsını aramıyoruz? Belki Siret gibi bomboş olanlar az çok mâzurl. Fakat biz, üstümüze çöken bu korkunç gaflete nasıl tahammül ediyoruz? Hayır Seniha ben artık&#8230;</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Biz insanlar gurur ve azametten(büyüklenmeden) gelen süflî(bayağı) hislerle değil, insanlıktan gelen büyük, derin hislerden heyecan duymalıyız. Yazık ki olamıyoruz işte, esefîm buna. Hâdiselerin esîri ol, gül, ağla&#8230; Düşünmek, yâni insanlığa ne kalıyor?</p>
<p>-Düşünmek insanlık mıdır?</p>
<p>-Elbette&#8230; Haz ve elem hayvanlarda da vardır; fakat onlar düşünemezler, araştıramazlar. Insanlığın ölçüsü düşünmektir. Düşünmek ve dâima öğrendiğinin üstünde bir bilgi ve varlık olduğunu aramak. İşte şuurun iki şâhidi!</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Tilkinin hîlesinden, çakalın kan dökücülüğünden, kedinin nankörlüğünden kurtulmamış kimseye acınmaz mı? Kibrinin, kîninin, tamaının(aç gözlülük), hasedinin, hırsının, şehvetinin, gazabının kulu olan kimseye, kendinin efendisi denebilir mi? Mâdemki insan, ayağını bağlayan bu bentleri koparmamıştır, şu halde hür de değildir. Halbuki bizi yaratan Allah, fâil-i muhtardır; insanların da muhtar(hür) olmalarını ister. İnsanda Hakk&#8217;ın sıfatlarından birer nişane vardır;ilahi iradenin örneği de, bizde cüz&#8217;î irâde ile belirir.</p>
<p>İşte bu cüz&#8217;î irâde ile varlığımız sürüsünün çobanı olup ruhumuzu istiklâle yetirmemiz gerektir. Ancak o zaman “Kul bana, benim râzı olduğum şeyleri yapmakla yaklaşınca onu severim; sevdim mi, tuttuğu el, gördüğü göz, işittiği kulak ben olurum” sözünün mânâsı âşikâr olur; ki hilkatin rumuzu(işareti) ve hikmetlerin esrar ve muammâsı bu sözlerdedir. İşte bu neticeye yeten kimse, her mahlukun üstündedir. Yoksa hayvanlık îcaplarının esîri olanlar, hayvandan da aşağı kalmış olurlar.»</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ne acı şeydir, kendine, kendinden yakın olandan uzak kalmak! Biz, kendimize yaklaşmak ve bulmak için dünyâya geldik. Aradığımız, bizden uzak değil ki&#8230; Halbuki onu kimimiz servette, kimimiz şöhrette, kimimiz şehvette zannetmişiz. Eğer kendimizdeki varlıkları bulsaydık, dışardan gelecek kıymetlere ihtiyâcımız kalmazdı ve o zaman, müstağni olduğumuz bu varlıklar kendi kendine bize gelirdi.</p>
<p>Insan, nasıl acınmaya lâyık olmaz ki, kadrinin büyüklüğünü bilmez de, emri altında olması lâzım gelen meyillerin, arzuların emrine girer ve onlara tapar. Halbuki kâinatta hiçbir şey yoktur ki o insanda olmasın&#8230;</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Göz yaşlarında bile sevinçli zamanların zevkini taşıyan Boğaz’dan hiç bıkılır mı? Her bir dalgacığında bir sevdâ nağmesi gizli olan denizinin, her otunda bir çiçeğin dili ile konuşan dağlarının ne içten, ne sıcak bir âşinâlığı vardır! Onda, ne baş üstünde gezdiği devirlerden kalma bir gururun izi ne de düşkün ve yoksul günlerinin ıztırâbı görülür; zîra hâdiselerin mihnet ve horluklarına, iltifat ve alkışları kadar bîgâne kalabilmiş, müsbet olsun menfi olsun her şey, bu sudan ibâret çehre üstünde iz bırakmadan akıp gitmiştir.</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hilkat(yaratılış), cehâleti ve ahmaklığı o kadar gönül alıcı süsler ve zevklerle bezemiştir ki, insanlar, bu ziynetli varlıklara gösterdikleri düşkünlükle dünyâyı dünya yaparlar.</p>
<p>Bu itibarla ben de kuşu bırakıp gölgesinin peşinden koşan bir Hâşim’in arkasından yıllarca koştum. “0 gölgedir, kuşu görmek için başını göklere kaldır,” dedim. Bana, ukalâ dedi, inanmadı. Kâh sustum kâh söyledim. Sustuğum zaman, söyle, diye yalvardı. Söylediğim zaman susturmak için tepinip bağırdı. Ne olsa ihtiyarladım, yoruldum artık.</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ağaçların gizli damarlarındaki kurdu bir ağaç kakana, yerin altındaki karıncayı upuzun dilli bir hayvana, serçeyi atmacaya, kuzuyu kurda, insanları da gene insanlara musallat eden kuvvet, yalnız yıkıcı yalnız tahripkâr, haşin ve abus(somurtkan) olarak tezâhür etmez.</p>
<p>Çoğalan, üreyen, tâmir ve ıslâh eden hamlelerle yaratılışta dâimî bir muvâzene(denge) temin eder. Dünya gibi güzel bir meydan nerede? Ben bu güzellik demetinden bir çiçeği bile çıkarıp atmam. Ressam Hâşim de bu cihan demetinin bir çiçeğidir; dikenli ve kokusuz olsa bile!</p>
<p>Dünya, ıztırâbı, velvelesi , kederi, zevki, sevinci ve kahkahasıyla bir küldür. Eğer bütünü ile insanlık âlemi çok derin çok yüksek bir görüşe sâhip olsaydı,dünyanın manası kalmazdı.</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Belki de haklısın, ne olurdu insanlara gerçekleri telkin etmek için bir söz, tek kelime kâfi gelseydi. Halbuki bildiğimizi bildirmek, gördüğümüzü göstermek, inandığımızı anlatmak için ter döküyor, uğraşıyor, yoruluyoruz, gene de çok defa hakîkatin çehresini meydana çıkaramıyoruz.</p>
<p>Bahâeddin’in kısa ve kalın vücüdu sert ve kat&#8217;î bir hareketle Aziz’e döndü: Ne dedin, ne dedin delikanlı? Sen küpe girmeden sirke olmak istiyorsun. Bu söylediklerin bir genç için hastalık sayılacak ruhî bir bezginlik, daha doğrusu bir nevi hodbinlik!(bencillik)</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>-“Hiç şüphe etme ki her ziyânın altında ne kadar menfaatler vardır; her zahmetin sonunda ne kadar ferahlıklar gîzlidir. Bu böyle olduğu gibi, ölüm ve yokluk dahi hayat ve bekâya bitişiktir. Çünkü zıt zıddıyla meydana çıkar. Fakat sana bunları göstermeyen perde, dünya çamuruna bulaşmış olan aklındır; eğer o karanlık aklı bırakıp aşk hudutsuzluğuna varırsan, o sana gizlilik dünyâsının rehberi olur ve meçhuller, bir bir karşına gelip örtülerini yırtar. O zaman söylenen, söyleyen ve söyletenin de aynı şey olduğu meydana çıkar. İşte gene o zaman, Allah&#8217;ı başka, kâinâtı başka bilenlerden olmazsın!</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>O ki, şöhreti en ücrâ köşelere yayılmış bir ressamdı. O ki şerefli bir mevkiin hâsıl etmiş olduğu sıkı bir tâzim çemberi içinde yaşamaya alışmış bir adamdı. Farzımuhal bu zevklerini ve bağlandığı bütün kıymetleri terketse, bunların yerini ne ile dolduracaktı?</p>
<p>Bu düşüncesine Okçu’nun sert ve kalın sesinin verdiği mûtat(alışılmış) cevâbı gene duyar gibi oldu &#8220;Aşk, kemal haddine varan bir ruhun en yüksek hazzıdır; o, her kaybı telâfi eder, her eksileni ikmal eder. Her şeyi bir eder, ağyârı(düşmanı) yâr eder.&#8221;</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Fakat, onun ruhuna hesapsız kazanca mâlolan seyranları inkâr olur muydu? İnsanın düşünce ve hayal kuvveti bile istediği zaman ileri geri uzayabiliyor, bir anda kıt&#8217;adan kıt&#8217;aya atlıyor, ne girip çıkmadığı kâşâne(büyük,süslü köşk) ne gezip dolaşmadığı vîrâne kalıyordu. Ne kapıları tutan sırma elbiseli bekçilere gözükme tehlikesi, ne kol gezen devriyelere yakalanma kaygusu gözetiyordu.</p>
<p>Hangi hududu geçse hiçbir sorgunun çengeli yakasına takılmadan, hangi ülkede yaşasa örf ve nizâma tâbi tutulmadan bir anda Bağdat’tan Çin’e, Türkeli’nden Rum diyârına geçip gidiyordu. Mâdemki hayal ve tefekkürün bile kolunu bükecek kuvvet yoktu, şu halde süfli(âdî) ve dünyevî kayıtlardan âzat(hür) ve salim(korku,endişeden uzak)olan ruh latîfesinin kim önüne durabilir ve onun akıl almaz seyranlarına kim mâni olabilirdi?</p>
<p>Son Menzil</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Fettah Efendi: “Ben, câhil bir eskiciyim, ama kulağımda, Efendimin sözlerinden kalma, hazineler değer hikmetleri unutmuş değilim. O: “Tahammül mülkünün eri olmak isteyenlerin, sabır küpünü taşırmak yolunda gayret edenlere dikkatli davranması gerekir, Onun için her asırda onlar hâkim, biz mahküm oluruz. Tek çâre nedir, derseniz, yokluğa sarılmaktır, Ama dikkat edin ki, yokluk iddialarınızda, o insi varlıklar gizli olmasın&#8230;” derdi.</p>
<p>Mahallenin Fettah Amcası, onun içindir ki, bakkalın acı sözlerine, ağuları bal gibi yutmak gerek demiş ve bir huzurun cennetinde yaşamanın zevki ile cümle çevresine örnek olmaktan sonuna kadar vaz geçmemiştir.</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hatâsını idrak ederek telâfisi yolunu açanlar olursa, onu ukalâlık ve işgüzarlık ile suçlamadan,yanlışından dönmenin ne kadar tebcile(ululama,saygı gösterme) değdiğini kabul etmemek olur mu?</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Her söylenen dinlenmez, her dinlenen yazılmaz&#8230;</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yalnız insan oğluna yakışan vasıflar yiğitlikten mi ibâretti?</p>
<p>Tevhit ağacını aşkı ile sulayan âdem oğluna meyve ve mahsul ikram edenler, yalnız kılıç erleri mi idi? Ya Muhiddin-i Arabiler, Râbia Adeviye&#8217;ler, Yünus&#8217;lar, Mevlânâ&#8217;lar, kahraman sayılmaz mıydı? Dalâlet karanlıklarını delerek, beşeriyeti aydınlığa kavuşturanlar nasıl olur da kahraman sayılmazlar?</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İslâm ruhu, Türk&#8217;ün her zerresinde buyruk yürüten öyle bir kudrete sâhiptir ki, bunu bünyenin ne siyâsi, ne içtimâi, ne de vicdâni çevresinden koparıp atmak imkânı vardır. Kültürde, maârifte, sanat ve teknikte olduğu kadar, çocuğunu emziren, yemeğini pişiren, evini silip süpüren kadının bütün tutum ve davranışında dahi, kanın damarlarında akışı gibi günlük hayâtında bile söz sâhibi olduğunu görmek mümkündür. Hülâsa Türk insanı, kadın ya da erkek, hep imânın kumanda ettiği bir hayâtı sürüp yaşar.</p>
<p>Müslüman Türk cemiyetinde, sevgi ile sarmaş dolaş olan saygının yerini tutacak bir şey düşünülemez.</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Osmanlı bütün hayâtı boyunca öğrendiklerini bir laboratuvar çalışması gibi yaşayışının her bölümünde tatbik etmek süretiyle ahlâkın, nizâmın, celâdetin sözcüsü ve öncüsü olmuş bulunuyordu.</p>
<p>Arada mevzii(bir yere ait) aksaklıklar olmuş bulunsa da pek yadırganamaz. Zira beşer ne derece mükemmel olsa da, arada suça meyletmek, tabiatının bir cilvesi olduğundan, zaman zaman baş kaldırmaktan da geri kalmaz. Mühim olan, kütlenin topyekün sâhip bulunduğu iffet ve nezâhetidir ki, bunu inkâr etmek hiç de işe yarayacak bir çâre değildir.</p>
<p>Türk&#8217;ün, en eski devirlerinden gelmiş ve Osmanlı&#8217;da kemâlini bulmuş cibilli(doğuştan) meziyet ve faziletlerini tahrif etmek için ne kadar gayret gösterilmek istense, bu kimsenin ne haddi ne de hakkıdır. Zira buna, değil batı haçlı inadının, târihin dahi gücü yetmez.</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şu bir gerçek ki Türk insanı, yüzyıllarca hep, Allah saygısını bir şaşmaz ölçü olarak hayâtının her safhasında tatbik ederken, birden gevşetilen daha doğrusu, itilip tekmelenen, mânevi bir terbiye ve anlayıştan mahrum edilen cemiyet içinde egosundan başka kuvvet tanımamak gibi rühi bir sefâlete düşmüştür.</p>
<p>Bu yüzden ondan sapıklık ve şahsi çıkarlarına dört elle sarılmak gibi davranışlar beklemek pek yadırganamaz. Böylece kendisini iman adamı olarak görmek hatâsına düşen ve kendisini öyle takdim edip etrâfını aldatan sahtelerin ortaya çıkmış olması nasıl inkâr edilebilir?</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan oğlunun, ahlâk-ı Muhammedi ile terbiye edilmedikçe ıslâhı ve âdil bir nizâmı gerçekleştirmesi mümkün olamaz.</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Fakir düşmüş bir millet eski elbiseye rağbet etse belki hoş görülür. Fakat muhteşem bir târihten artakalmış Türk oğlunun, iman ve kültür zaafı içinde yalpalayıp yabancı değerler ithâli ne affedilir, ne hoş görülür. Zira elbise, çamaşır eskir, lâkin toplumun bağrına yerleşen bir an&#8217;aneyi söküp çıkarmak hemen hemen mümkün değildir. Şu halde milli-mânevi bir kültürün nöbet tutacağı geçit vermez bir gümrük duvarına toslayıp geri döndürmek tek çâre olsa gerek.</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şuna inanıyorum ki Türkiye&#8217;de bütün keşmekeşlerin, sıkıntı, ahlâksızlık ve seviyesizliklerin kaynağı, bir milli-mânevi maârif politikamızın olmayışındandır.</p>
<p>Düşünmeli ki, Cumhüriyet&#8217;ten bu yana, memleketimizin çeşitli müesseselerinde tahakkuk! ettirilen inkılâplara rağmen maârif hayâtı yüz üstü bırakılmış, hattâ başta dili, târihi ve iftiharları, enkaz hâline getirilmiş, bu arada yetişen kaç neslin beli bükülmüş, kaç nesil vatan sevgisinden, dil, din ve târih şuürundan, milli ve beşeri felsefeden, geçmişin iftiharlarından mahrum olarak, günlük hayat sahnesine atılmıştır. Böylece de, Türk evlâdı, devlet adamı, mühendis, avukat, hekim, iktisatçı ve sanâyici sıfatları ile, kundaklanmış bir dil, har vurulup harman savrulmuş bir<br />
kültür yıkımının verdiği pervâsızlık içinde, bol keseden harcadıkları kendi kültürleri ile birlikte milli ahlâkı da yerle bir etmek yoluna gitmiştir.</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kaşı gözü, eli ayağı ile mücessem(gözle görülür) ve müşahhas(somut) bir varlık olan insanın merhamet, şefkat, sevgi, saygı ve İman gibi gözle görülmeyen fakat inkâr da edilemeyen bir derüni ve hissi bünyesi de vardır ki maddesi ile imtizaç(uyuşma) hâlinde bulunan bu iç kuvvetlerini dış yapısından ayırmak hatâsı işlendiğinde, cemiyetlerin ve kütlelerin o iki kuvvet arasındaki ayrılığı yüzünden, içtimâi bir muvâzenesizlik ve iflâsa gitmemesi nasıl beklenebilir? *</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sevgiyi, saygı ve terbiye zırhı içinde sağlama almak gibi, güzelliği taçlandırıp mânâ ve câzibe verenin zarâfetle terbiye olduğu nasıl inkâr olunabilir?</p>
<p>Bir zamanlar sazlı sözlü mesirelerin başında Buyuk Çamlıca setlerinin bulunduğunu artık pek bilen kalmış sayılmaz. Bu setlerden ileriye doğru bakıldığında, arâzi sanki çökmüş, derinlere saklanmış gibidir. Daha da ileride karşımıza çıkan İstanbul panoraması ise, hasret çeken, nemli ve buğulu gözler gibi hafif bir sis örtüsü altında, yarı gizli, yarı âşikâr, kendisini seyredenleri sanki gülücüklerle çağırır. Öyle ya yeryüzünde ikinci bir İstanbul var mıdır ki kendisine hayran olanlara tebessüm ederek hem dâvet eylemek, hem de naz eylemekten vazgeçebilsin?</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Süleymâniye&#8217;nin ne dili var ne de ağzı&#8230; Ammâ sesini, yalnız biz Türkler değil, cihan âlem işitmekte bulunuyor.</p>
<p>*</p>
<p>Süleymâniye, denize gönül vererek aklı orada kalmış bir levent gibi, kendisine Boğaziçi&#8217;nden bakanlara masallar, efsâneler anlatmaktan hiç mi hiç bıkıp usanmamıştır.</p>
<p>İşte bu dilsiz şehnâme,uzun asırların yayığı içinde döğüle döğüle şekil, suret ve kemal bulurken, ona kendi canından can katan nicelerini de görmezlikten gelmek, ne akla ne de insâfa sığar.</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cenâb-ı Hakk&#8217;ın: Ben emâneti yere göğe vermek istedim, kabul etmediler. Onu ancak insan kabul etti? dediği gibi, emânet denen o aşk yükünün ağırlığının sâdece insan gönlüne sığmasıyle bir vecd3 ve aşk mahsülü olan Tekbir de, aşka tâlip olan bir mahâle sığmıştır.</p>
<p>***</p>
<p>Aynı topraklar üstünde dünyâya: “Biz bir sanat ve iman mücizesiyiz. Bizi bu anlayışla görmeyenler bizden değildir!” diye bağırmakta bulunuyor ve ne yazık ki bakıyor ve görmeden geçip gidiyoruz!</p>
<p>Osmanlı cihan devletinin benzeri olmayan, yere göğe sığmayan Tekbir&#8217;i, imparatorluğun bu muazzam âbidesi, Serdab Sofası denen o küçücük sofaya nasıl sığabilmiştir, diyemeyiz. Zifa kâinâtın rühu olan aşk ve vecd, dağa taşa sığmazsa da vecd ve aşka makar olan mahal, ister adı gönül ya da sofa olsun, işte dünyâlara sığmayan o vecd ve aşk, oraya sığar. Hem de ardından dünyâlara taşarak&#8230;</p>
<p>Üç Günlük Dünya İçin</p>
<hr />
<p>Aslına bakılacak olursa bugünkü hayâtımız dünün tortusu, bugün de yarının bereketi ve sermâyesidir. Öyle ki, hal, istikbâlin mimârı olduğuna göre, insan oğluna düşen, zamânını har vurup harman savurmak olmayıp yaşayacağı ânı, yaşadığı an içinde inşâ ve ihyâ edecek hasletlerde konuklamak süretiyle değerlendirmeyi bir yaradılış borcu bilmektir.</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Maamâfih ruhun giyimli olması, yalnız şekilde kalmış bir ibâdet ile de temin edilemez. Kin, kibir, yalan, riyâ, hile, kalp kırmak, ara bozmak gibi nefsin yedi başlı ejderi içimizde yaşar ve rühumuzu çırıl çıplak bırakırsa, istediğimiz kadar carlara, ferâcelere, çarşaflara sarılalım ne fayda?</p>
<p>O da Bana Kalsın<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Gelelim giyim kuşam meselelerine: Bir kere şunu bilmek yerinde olur ki, bir kadının iffeti her şeyden evvel kendisi için mukaddestir. Kocası ve evlâtları arkadan gelir. Şu halde, bu iffeti, bu şerefi ve nâmüsu kadın kendi için korumak zorundadır. Kendi nâmüsunu koruyamayan veya korumak istemeyen kadını, hiç kimse muhâfaza ve müdâfaa edemez. Zira fâhişelik, yalnız vücüdunu yabancılara teslim etmekle olmaz, gözle, kaşla da fâhişelik yapılabilir. Hattâ bu, kalben de mümkündür. Bu vaziyete göre, hâriçten gelecek müdâhale ve baskının ne kıymeti kalır?</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>— Feminizm anlayışına karşıyım. Kadın-erkek eşitliği adına yapılan bu kavganın kadınlara bir şey kazandıracağına inanmıyorum. Türk kadını dün mesuttu. Bugün de öyle mi, siz düşünün.</p>
<p>Seviyeli, disipline sâhip medeni cemiyetlerde bir kadın-erkek meselesi zâten düşünülemez. Düşünmeye zorlayan zümreler ise, Allâh&#8217;ın kendilerine vermiş olduğu biyolojik ve psikolojik vazife çerçevesinin dışına tırmanmaya uğraşan basit kalabalıklardır. Erkek erkekliğinin, kadın da kadınlığının mes&#8217;üliyetlerini idrak ve tatbik ettiği ölçüde, dâvâ kendiliğinden düşmüş olur.</p>
<p>Hz. Mevlânâ: “Câhil kimse kadına gâliptir. Akıl ehli ise kadına mağlüptur. Nasıl ki su, ateşe gâlip ise de, bir kap içine koyarak ocağa oturtursan, işte o zaman, ateşin suya gâlip olduğunu, onu kaynatmasından anlarsın,” buyurur ve gene devam ederek: Kadın lık ne ulvi ne büyük bir vazifeyi hâizdir. Sanki mahlük değil hâlıktır!!” Allah ona, yaratıclık hüviyeti bahşetmiş ve Cenâbıhak da Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de kadını erkekten ayırmamış, “müminin-müminât, müslimin-müslimât, hâfizin-hâfizât, zâkirün-zâkirât” diye âyetlerde berâber zikretmiştir.</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ailenin, kıvâmını muhâfaza ettiği asırlarda, memleketimizi ziyâret etmiş, yabancı seyyahların, Türklerin dunya görüşleri, ahlâk ve insanlık anlayışları üstünde birleştikleri noktalardan biri de, ana ve babaların çocuklarını, sıkıcı nasihatler vererek değil, kendi yaşayışlarından, hallerinden ve tutumlarından örnekler vermek süretiyle terbiye ettikleri merkezindeydi. Ne yazık ki, artık bu çeşit terbiye metodlarına rastlamak müşkül.</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ama kadının ismetli olması ve çocuklarına sahip çıkması kâfi görülmüyor. Halbuki dünyâda Allah kadınla erkeğe ayrı vazife vermiştir. Yarışmaya lüzum yok ki&#8230; O kendı sâhasının insanı olsun öbürü kendi sahasının&#8230; Fizik yapısı, ruh yapısı ayrı.Kadın daha zarif, nazik ve duygulu yaratılmıştır. Yarışmaya lüzum yoktur. Yarışmak fıtrata karşı gelmektir. Şahsen, kadının iyi bir anne olmasını iyi bir memur olmasına tercih ederim. Annesiz çocuk şefkatsiz büyüyor. Sıhhatsiz oluyor. Haşin oluyor.</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İsnatların aksine eski evlilik müessesesi sağlam temellere dayanırdı. Nikâh kadının bir nevi hayat sigortası demekti. Şöyle ki, evlenecek kızın mihr-i muaccel ve mihr-i müeccel adları altında kocası tarafından karşılanacak iki türlü teminâtı vardı.</p>
<p>Birincisi, halk arasında ağırlık denen mihr-i muaccel ki, nikâhtan evvel kızın âilesine teslim edilir;ikincisi ise boşanma hâlinde erkekten, ölüm hâlinde erkeğin vârislerinden alınmak süretiyle bir nevi geçim karşılığı olurdu. Böylelikle kadının her ihtimâle karşı geçim darlığıyla güç durumda kalması baştan önlenmiş olurdu. İstıklâli teminat altına alınmış olurdu. Halbukı hırıstıyanlıkta böyle değildir. Kadın erkeğe para verir. Drahoma verir. Anadolukavağı&#8217;nda böyle mihr-i muaccelle yapılmış bir çeşme vardır. Cevriye isminde bir hanım mihr-i muacceli ile bir çeşme yaptırmış hâlâ durur.</p>
<p>Evlilikte böyle olduğu gibi boşamanın da çok ağır şartları vardı. Size misal vereyim. Merkez Efendi mezarlığında bir mezar vardır. Taşta adamın, “karısının dedikodusuna dayanamayıp öldüğü” yazılıdır. Eğer boşamak kolay olsaydı. Bir ömür boyu bu eziyete katlanır mıydı?.. Onun için kadın esir değildi, emirdi&#8230;</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ya siyonizmin ileri karakolu olan mason localarının ve onlara bağlı bir iktisâdi zümre saltanatının temsilcileri olan liyons klüplerinin, çocuklarımızı daha ilkokul çağından evvel elde ettilerine neden reaksiyon göstermiyoruz?</p>
<p>Bir yandan onlar tarafından kemiriliyor, bir yandan da biribirimizi kemiriyoruz.</p>
<p>Bu mu Türklüğün şanı?</p>
<p>Bu mu Islâmın gâyesi?</p>
<p>O da Bana Kalsın<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ülkemizin geleceğini ancak Cenâbıhak bilir. Allâh&#8217;a ve kula karşı vazife ve mes&#8217;üliyet duygusunun mukaddes heyecânı ile herhangi şahsi bir kaygı ve menfaat peşine takılmadan gerçekleri gören bir cemiyet hâline gelebilirsek, önümüzdeki hâilleri! yıkmak hiç de güç olmaz!</p>
<p>Islâm coğrafyasını kaplayan müslüman milletler içinde de, aynı şuurlu hamlecilikle silkinip esâret bağlarını koparmak, efendiliğe kavuşmanın müjdesi demektir. Yeis ve fütur, iman sâhiplerine yakışmaz. Onun için, Islâm dünyâsını bir bâsübâdelmevtin beklediğini düşünmek abes değildir sanırım.</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bu bölümde yayınladığımız edebiyatçılarımızla konuşmaları hazırlayan Perihan Tok, Sâmiha Ayverdi&#8217;yle konuşmasını şöyle yazdı:</p>
<p>Sâmiha Ayverdi ile yapabildiğimiz telefon görüşmesi şöyle oldu:</p>
<p>— Sâmiha Hanım, Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı için, yuvarlak yaşlarına gelmiş yazarlarımızla röportajlar yapıyoruz. Siz de yetmişinci yaşınıza varmışsınız bu yıl.</p>
<p>— Kim çıkarıyor?</p>
<p>— Aziz Nesin.</p>
<p>-Ben solcu dergilere yazı yazmam.</p>
<p>-Biz solcu-sağcı ayrımı yapmadık. Bütün yazarlamızı bu ülkenin yazarı olarak düşünüyoruz.</p>
<p>Ben solcuları bu memleketin yazarı saymıyom.</p>
<p>Öyle mi? O halde teşekkürler. Rahatsız ettik</p>
<p>-Ben de teşekkür ederim.</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ana, âilenin kaptan köprüsünde gözünü pusuladan ayırmayan idâreci olmak zorundadır. Çocuklarının fikri gelişme ve rühi terbiyesine karşı dikkat kesilmek, onun en mukaddes vazifesidir.</p>
<p>O da Bana Kalsın<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Eski kadını, sabırlı ve temkinli, vakarlı, şefkatli ve bilhassa hamiyetli ve gayretli kılan ve daha nice ustün vasıflarla silâhlandırmış olan kuvvet neydi dersek, en küçük yaşından itibâren maddi ve mânevi yapısının bütününde sâri ve câril olması gelenekleşmış bulunan terbiye sistemiydi.</p>
<p>Bu terbiye sistemi, adını sanını dahi bilmediği.</p>
<p>O da Bana Kalsın<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Fabrika, baraj, köprü, yol, su tesisleri, santraller, silolar muhakkak ki siyâsi bir iktidarın takdire lâyık gayret ve himmet? eserleridir. Fakat asıl gayret ve himmet isteyen, “insan&#8217;dır, İnsanı kalkındırmadan, onun kafasını da, rühunu da kontrollü, düzenli ve şuurlu bir seviyeye getirmeden yapılan her maddi hamle, akâmete mahkümdur. İş, onu hem kendi benliği, hem de cemiyetle uzlaşmaya götüren bir terbiye ile beslemekte ve böylece de ehlileştirdikten sonra aktif hâle getirmektedir. Artık yabancı menşeli(kökenli) sakat ve ithal malı kültür politikasını terketmeye ve milli ruhdan istiâne etmeye! mecburuz. Zira kendimizi inkâr eden maârif siyâsetimizin meş&#8217;um(uğursuz) ve korkunç neticesi, bugün ödenmeyecek kadar ağır olan faturasını elimize vermiş bulunuyor.</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bugün İngiliz milletine Shakespeare&#8217;i, İngiliz edebıyat ve târihinden silmek şartıyla Hindistan&#8217;ı tekrar kazanmayı teklif etseler, hiçbir İngiliz vatandaşı, milletlerinin gurüru olan büyük şâirlerini fedâ edip, yerine altın kaynağı olan Hindistan&#8217;ı istemez. Halbuki biz,evlâtlarımızı, değil Puzüli&#8217;yi, Nedim&#8217;i, Bâki&#8217;yi, hattâ Yahyâ Kemal&#8217;i ve hattâ Atatürk&#8217;ü dahi anlamayacak kısır, çorak ve kıraç bir dil sath-ı mâiline! iterek her gün bıraz daha uçuruma doğru kaydırdık ve kaydırıyoruz.</p>
<p>En fenâsı da, ilmi ve milli gerçeklerden uzak ve tamâmen sol cereyanların bir zaferi olan bu sakat dil politikasının havası içinde yetişen nesiller, doğruyu ve gerçeği bilmedikleri için, artık bu tehlikeli yanlışlığı müdâfaa eder hâle geldiler. İyiyi tanımayınca kötüyü benimsemek, kaçınılmaz bir tabiat kaânünu olduğundan, bu harcanmış ve aldatılmış zavallılar da, hakikatle temasları kesildiği için, dalâlette karar kılmak vaziyetinde bulunuyorlar.</p>
<p>O da Bana Kalsın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Haram ile helâli, doğru ile eğriyi, güzel ile çirkini, mektep sıralarına oturmadan öğrenen bir nesil ne kadar bahtiyardır. Işte kütlelerin mukaddes bir zincir hâlinde birbirine emânet ettiği bu terbiyeyi devam ettirmek, Türk âilesinin bir iman borcudur. Onun için de âile, Türk fikriyat ve ahlâkının bir mecellesi olmuştur. Bu yüzden de Müslüman-Türk&#8217;ün târihi düşmanları bu temel değere nişan aldılar, onu vurdular ve devirdiler.</p>
<p>O da Bana Kalsın<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Türk gençliğindeki bu tehlikeli başıboşluk, daha doğrusu baştan kara gidiş, kütleyi düzensizliğe düşürüp dengesini bozarak ona ne türlü bir akibet hazırlamaktadır?</p>
<p>Amma oturmamış, hatta pek anlaşılmamiş bir yeni düzen sevdası ile girişilen ve bu yolda yürüyenlerin, &#8220;özgürlük&#8221; diye adlandırdıkları kıyımla nerelere gitmekte bulunduğumuzu düşünenlerimizden ses beklemek de hakkımız değil midir?</p>
<p>Paşa Hanım</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yeryüzünde ne güzelliğin sonu bulunur ne de çirkinliğin. İkisinin de biribirilerini tamamlamalarına rağmen aralarındaki geçimsizlik sürer gider. Bilhassa güzelliğin taraftarları ağır bastığı için, devamlı olarak çirkinliği harcar. İşte muhteşem bir malikane var ki, duvarları da, tavanları, kapı ve bacaları da nakışlar, süsler ve yaldızlarla bezenmiş olmasına rağmen, çöplüğü, pis suların aktığı çukurları da mevcuttur. Amma adları çirkinlik olan kısımları saklı, kapalı ve gözlerden uzak yerlere yerleştirilmiştir. Bu, güzelliğin çirkinliğe meydan okuyuşudur.</p>
<p>Sen de ey insan oğlu, yaptığın hayratı, iyilikleri ve sevapları sayıp dökmekten çekinmezken, günahla rının, şenaat ve gaddarlıklarının ortaya çıkmaması için nasıl gayret ettiğini kul bilmese bile Allah&#8217;tan nasıl saklayabilirsin?</p>
<p>Kaşın gözün, inci gibi parlayan dişlerin bir güzellik meşheri olduğu halde, çirkinliklerle dopdolu bağırsaklarının da gene karın zarı içinde saklanması, güzelliğin çirkinliğe olan savaşı ve galebesi sayılmaz mı?</p>
<p>Paşa Hanım</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Dünyaya: &#8220;Ol!&#8221; emrini vermiş olan yaratıcısı, onu yalnız insan oğlunun aklına sığmayacak bir ince hendesi hesap ve kıl kadar şaşmaz nizamların teminatı içinde yaratmakla iktifa etmemiş, o hesap ve kitap hassasiyetinin yanı sıra İstanbul&#8217;a &#8220;güzellik&#8221; denen tılsımı da birlikte hediye etmiş bulunuyordu.</p>
<p>Paşa Hanım</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Selçuklu ve Osmanlı eserlerini köhnelikle iftira kurşununa tutanlar, iklimin ve coğrafyanın izni alı narak inşa edilmiş o güzellikleri nasıl hesapsız ve düşüncesiz bir hücum ile yıkıp yerle bir etmektedirler. Bunlar hep, çirkinliğin savaş galibi olmasından ileri gelmekte değil midir?</p>
<p>Ya kadim Türk musikisi, şimdi nerelerde revaç bulmaktadır?Batının avamis sesleri olan ve musikinin veled-i gayri meşrusu denecek o çatlak, kavgacı haykırışlar ne çare ki Meragi&#8217; lerin, Hafız Post&#8217;ların, Dede Efendi&#8217;lerin, Itri&#8217;lerin asil nağmelerinin yerlerini aldıktan başka, neo-klasik denebilecek Hacı Arif Bey&#8217;leri, hatta Şevki Bey&#8217;leri ve Lem&#8217;i Atlı&#8217;ları dahi silip süpürmekte bulunuyor.</p>
<p>Ya şiire, resme ne demeli? *</p>
<p>Paşa Hanım</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Üçüncü Sultan Murad&#8217;ın sarayı da, mudhiklerı, meddahlar, mukallitler ile dolup taşan hakani bir eğlence mahalli idi. Padişahın huzurunda hünerlerini ortaya dökmüş bir kıssahanın2 da marifetlerine karşılık kendisine ihsanda bulunulması tabii olduğu için, sıra bu noktaya gelip de, alacağı ihsanı reddeden mukallit: &#8220;Hayır hünkarım, ben altın değil, yüz değnek isterim!&#8221; deyince, padişah bu sözün mukallidin bir başka oyunu olduğunu zannederek pek hoşlanmış. Sebebini sorunca da, şu cevabı almış: &#8220;Hele elli değnek vurulsun, o zaman söylerim.&#8221;</p>
<p>Mukallit yere yıkılarak, elli değnek yiyince, sopalama işi tamam olmuş ve &#8220;Durun, bir ortağım vardır, geri kalanı şimdi ona vurun!&#8221; demiş. İşin neye varacağını merekla bekleyen padişah, ortağının kim olduğunu sorunca mukallit: &#8220;Saray-ı hümayun bostancılarından3 biridir ki, &#8220;Seni saraya ben tanıttım, aldığın caizenin4 yarısı benimdir,&#8221; diyerek aldığım ihsanlara5 ortak olur ve elimden çekip alır. İşte bugünkü değneklerin yarısı da onun olması icap eder,&#8221; karşılığını vermiş. Böylece de zekası ve dirayeti yüzünden, hem bostancıya haraç vermekten kurtulmuş hem de adama elli değnek yedirmek suretiyle ondan öc almış.</p>
<p>Paşa Hanım</p>
<hr />
<p>Çocuğun terbiyesi mektepte değil evde başlar. Siz evde ona sağlam bir terbiye verirseniz onu ne cemiyet bozabilir ne mektep bozabilir. Gelir size mektebin ve cemiyetin yanlışını dertleşerek anlatır. Anlatır ve anlatmalı. O hâle getirmeli çocuğu. Arkadaş olun, ürkütmeden, korkutmadan, hoşuna gitmediği şeyleri anlattırmalı. En güzel hoca ana. Ana gibi hoca yok. Eğer ana hocalık etmeyi biliyorsa o çocuklar kurtuldu demektir. Dışarının tesiri rüzgâr gibi eser fakat içine işlemez.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Görüyorsunuz dünyâda mâneviyat adına ne kaldı? Beşeriyet mâneviyâtını kaybettikçe; huzürunu, selâmetini, rahatını kaybediyor. İstediği kadar göklere çıksın, başka seyyârelerde vatan tutsun, şu gönül rahatını bu teknikle veyâhut ilimle veyâhut herhangi bir vâsıtayla elde edemez.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hayat nedir?</p>
<p>“Hayat, kalbin cehil ölümünden kurtulup ilimle hayat bulması, kalbin ikilik ve tefrikadan necat bularak himmetini bir araya toplaması ve içindeki karışıklıktan kurtulmasıdır.</p>
<p>İlimle hayat bulan bir kalbin nişanı, her dirinin nişanının hareket olması itibâriyle Hakk&#8217;ı istemekte hareket etmesidir.</p>
<p>Cehl ile ölü olan kalb meyyit gibi sâkin olur. Yalnız nefsinin hazları için canlanır.</p>
<p>Hazret-i Ali buyuruyor ki; kalbin hayâtı ilimdir, elde ediniz. Ölümü de cehildir, sakınınız.”</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan efâliyle, amelleriyle sevilir.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Aya gidiyorlar. Mükevvenat aydan mı ibâret? Artık iftihârından, gurürundan fezâya çıktık, aya gittik diye yere göğe sığmıyorlar. Mükevvenâtın azameti karşısında aya gitmek nedir? Hiç. Bir arpa boyu yol demek. Ne aylar var, güneşler var, ne kıyâmetler var! Bunu insan bilebilecek mi? Hayır bilemeyecek. Bilmesi de lâzım değil. Bizim evvelâ bilmemiz lâzım olan kendimiz. Kendi benliğimiz. Neresi tasfiye edilecek, neresi temizlenecek, neresi ayıklanacak. O gidenlerin yerine ne gibi iyilikler gelecek, getirilecek. Bilmemiz lâzım olan bu. l</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sâmiha Ayverdi: Hak&#8217;tan gayriye güvenmeyen kimseye insanlar muhtaç olur. Meselâ bir Muammer Dede vardı; görünüşte insanların en mütevâzı olanı idi. Kimseden bir şey istemez, kimseye güvenmez, müezzin aylığı ile geçinemediği için ayakkabı tâmir eder. Fakat o tâmir parasını da sana bana dağıtır, dağıtır. Fakat herkes ona muhtaçtı. Gider elini öper, duâsını ister, yanında bulunmakla huzüra kavuşur. “Ver derdini ver, ver sen kaldıramazsın ben çekerim” der. Böyle insandı. Allah&#8217;a güveniyor başka kimseye güvenmiyor ama karşısındaki de ona güveniyor işte, muhtaç oluyor. Allah&#8217;tan başkasına güvenmediği için. Kuvvetli, kuvvetli.</p>
<p>Dâimâ buyururlar ki: “Sen eğer Allah&#8217;la isen isterse kimse seninle olmasın, her şey seninledir. Ammâ herkes seninle olmuş, Allah seninle olmamış, hiçbir şey değilsin.” Fakirsin, muhtaçsın.</p>
<p>Eğer bir kimse sana bir nimet ihsan ederse onu Cenâbıhak&#8217;tan bil. Çünkü kalplere senin için teshir eden Allahtır.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Meselâ bâtıla inanmış o kadar büyük bir kütle var ki ama ben onları da suçlayamıyorum. Çünkü biz öyle yetiştirdik. Biz nafakasız yetiştirdik, aç yetiştirdik. Gençliğimizin dayanacağı hiçbir kuvvet yok. Hepsini elinden aldık. E ne olacak? Münhal sâhayı herkes işgal edebilir. Bir tarlanın otunu ayıklamazsan, ektiğin hiçbir mahsülü alamazsın. Çapalayacaksın, otunu ayıracaksın, sulayacaksın, lâzım olan her türlü mesâiyi göstereceksin, Ancak o zaman ektiğin tohumdan mahsul alabilirsin. Beri taraf, bunu yaptı. Zehirli tohum ekti, biber ekti, baldıran ekti fakat suladı, çapaladı. Bugün işte anarşi mahsülünü elde ediyor. Ama onlar bu işi yaparken biz uyuduk, hâlâ da uyuyoruz. Emek verildiği içn; kanını canını o bâtıla, yanlışa veriyor. Biz terlemekten üşeniyoruz, değil kanımızı, canımızı vermek, Terlemekten üşeniyoruz.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Münevver din adamı lâzım bize! Münevver din adamımız yetişse oğlum her şey düzelir. Her şey düzelir. Cemiyeti mayalamaya diyoruz deminden beri. İşte âile bu. Herkes bir din adamıydı eskiden, ona bakarsan herkes bir din adamıydı. Yâni herkeste milli şuurla berâber, dini şuur da mevcuttu.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Çocukken öyle çok şey var ki onlara öğretilecek; ama dır dır söyleyerek değil, kendi hareketinle öğrete. ceksin. işte size anlatmıştım; otobüsteyiz, hanımın ku. cağında çocuk&#8230; Biletçi geldi: “Hanım, çocuk kaç yaşında” dedi. 5, dedi annesi. Çocuk, şöyle döndü anne. sine: “Anne ben 7 yaşındayım, değil mi?” demez mi? Tamam, daha 7 yaşındaki çocuğa annesi yalancı ol oğlum, dedi, bitti! E demek ki ilk iş yuvada başlıyor, yuvada başlıyor. Hattâ yuvadan evvel de başlıyor.</p>
<p>Gene böyle bir şey okumuştum: Birisinin bir bebegi olmuş. Çocuk devamlı olarak ağlarmış gece gündüz, durmaksızın ağlarmış. Nihâyet olacak şey değil, psikoloğa götürelim, demişler. Götürmüşler. Doktor sormuş, demiş ki: “Ana baba geçimli misiniz?” “Maalesef,” demişler. “Geçimli değiliz ve hırgürdür aramız.” “O halde çocuğu son derece sâkin ve gürültü patırtı olmayan, kavgasız, gürültüsüz, neşeli bir eve misâfir bırakın” demiş. Götürmüşler sâkin, temiz, gürültüsüz eve. Şak demiş çocuk susmuş. Bir vibrasyon var ki o geçiyor ama biz fark etmiyoruz; ama geçiyor, geçiyor.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Gönlümde yer ettin, ayrılmamaya çalış. O sûretle ki derûnuna nazar ettikte aynını aslını göresin.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ayhan (Songar) Bey, Edebiyat Mecmuası&#8217;nda Erol Güngör&#8217;ün bir sohbetini yazmıştı. Ayhan Bey&#8217;e bir hasta gelmiş. Ona adını sormuş, söylemiş. Ahmet, Mehmet her neyse. Soyadını sormuş, “Kavgalı”, “Kiminle kavgalısın””, “Nefsimle kavgalıyım, nefsimle” demiş. “İşte, ben buna irfan sâhibi derim” diyor, yoksa ordinaryüs profesör olmuş adam, hiç nefsiyle kavga etmek aklına gelmiyor, senle benle kavga ediyor.”</p>
<p>Evvelâ kendiyle kavga edip de sulha varsa, zâten dışarıyla kavgaya lüzum yok. Insanları olduğu gibi kabul edersin. Kusursuz olamayız ki biz. Iyiliğini görme, kötülüğünü gör, iyiliğini görme, kötülüğünü gör. Ne huzur kalır, ne rahat, ne selâmet.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ergun Balcı: Efendim, sevgi öğretilebilir mi, tâlimle, eğitimle, maârifle, yoksa kendinde olan bir şey mi?</p>
<p>Sâmiha Ayverdi: Aslında kendinde olan bir şeydir ama şu var: İstidatlar da inkişaf ettirilir oğlum. Meselâ, elinde bir pırlanta var. Çamura yâhut da kirh bir yere düşürmüşsün. Çeşmenin altına götürüyorsun, yıkıyorsun, pırlantalığı meydana çıkıyor. Ama çakıl taşını istediğin kadar yıka, hattâ suyun içinde yıllarca bırak, pırlanta olmaz, çakıl taşıdır. Onun için ezeli istidâdı da dürtüp, meydana çıkarmak, mühim, çok lâzım.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Biz cihat hâlindeyiz. Süngüyle değil fikirle, imanla. Evet, başta da söylediğim gibi evvelâ çocuklarımıza haramı, helâli, günâhı sevâbı öğretelim. Büyüdükten sonra artık günah olmasın yâhut haram olmasın diye değil. Hâliyle yapmaz. Artık onda hal olur o. Hal olur. Ama bir yerde siz öğretmezseniz mesul olursunuz. Lâkin bunu böyle sıkıcı nasihatler şeklinde değil, hayat hikâyeleri içinde, birbirinizle konuşurken, çocuğunuza hitap dahi etmeden öğretmeniz lâzım.</p>
<p>1700&#8217;lerde 1800&#8217;lerde falan gelip giden seyahat hâtıralarını yazanlar pek çok olmuştur. Ben seyahatnâme okumayı çok severim. Bu okuduğum seyahatnâmelerin birinde bir yabancı diyor ki Türkler çocuklarını karşılarına alıp uzun boylu nasihat etmiyorlar. Fakat kendi hareketleri o kadar güzel, o kadar doğru dürüst ki çocuklar, analarının, babalarının ve âilelerinin doğru hareketlerinden ibret alarak doğru oluyorlar. Köprünün Istanbul tarafında kilit kürek yok. Yankesicilik yok mu diye sordum. Yankesiciliğin ne olduğunu bilemedi Türkler. Ama köprünün öbür tarafına geçerseniz, her türlü kötülük var.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Disiplin çocukluktan ve evde başlar. Asıl eğitici merkez evdir. Meselâ leke, herhangi bir yerde bir leke katiyen görülmezdi bizde. Çünkü kazâra bir şey dökülecek olsa derhal silinir, temizlenir, eski hâli. ne getirilirdi. Yırtıksa yamanır, örülür. Bugün evde örülecek bir şey olursa bana getirirler. Neden? Ben örücü değilim. Fakat benim bir Fransızca matmazelim vardı, birkaç sene bizim yanımızda kaldı. O sörlerde yetişmişti. Sörlerin örmesi meşhurdur. O yaparken, bana yaptırmadı ama, dikkat etmiş, ondan öğrenmişim. Böyle kalıp gibi bir şeyi örebilirim. Bir örücü kadar değil tabii, bir örücü kadar değil. Fakat Sinan getirir, Nâdide!7 getirir aman şunu örüver derler. Bunlar zararlı şey değil. Ama bütün bu faâliyet benim diğer çalışmalarıma katiyen sekte vermez. Çünkü planlı olarak yapmayı âdet etmişim. Her şeyin zamânı vardır. İş zamânım, dikiş zamânım. Ben de meselâ düğmem koparsa ertesi güne bırakmam, o gece dikerim. Akşam kopmuşsa ertesi güne kalmaz.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hepinizin çocuklarınız var, çocuklarınız olacak daha da olacak inşallah. Onların yetişmesinde hocadan evvel sizin rolünüz son derece mühim. Bugün varlıklı âilelerin çocuklarını görüyoruz. Vitaminler, güneş banyoları, gezintiler, eğlenceler, her şey tertip ediliyor. Fakat içleri boş bırakılıyor çocukların. Yâni iç terbiyeleri, mânevi terbiyeleri tamâmıyla ihmal edildiği için çocuk ot gibi büyüyor. Yalnız bedeni besleniyor, içi beslenmiyor. Rühu beslenmiyor çocukların. Beslenmediği için de büyüdüğü zaman kim çekerse o tarafa gidiyor. Bir müslüman-Türk çocuğu olarak yetişmiyor. Hele ecnebi mekteplerinde okuyanlar mutlaka o ecnebi kültürünün bir sempatizanı oluyor. Bugün evlâdını ecnebi mektebinde okutmak ve Avrupa&#8217;ya yâhut Amerika&#8217;ya göndermek dostluk mu, düşmanlık mı? Gönderdiklerimizin çoğu geri gelmiyor. Geri gelen de artık Türk olarak gelmiyor. Bir yabancı olarak geliyor. Aklı fikri dışardaki teknikte, oradaki refahta, orada gördüğü bizde olmayan imkânlarda.</p>
<p>Sen Onu Kaybettin</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdinin-kitaplarindan-alintilar/">Samiha Ayverdi’nin Kitaplarından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/samiha-ayverdinin-kitaplarindan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsmail Hami Danışmend &#8211; Tarihi Hakikatler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ismail-hami-danismend-tarihi-hakikatler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ismail-hami-danismend-tarihi-hakikatler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Jun 2017 13:26:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hami DanışmendAtalarımızın Teknik Kudreti]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul'un Fethinde Eski Türk Tekniğinin Rolü]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Tarihi;Vahşetler Vahşeti]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa'ya Türklerden Geçen Mendil]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans'ın Aşağılık Duygusu]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyayı İmrendiren Eski Türk Adliyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Devrim Taklitçiliği]]></category>
		<category><![CDATA[Emir Sultanın Yıldırım Bayezid'e Verdiği Ders]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Avrupa'da Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Avrupa'da Yamyamlık]]></category>
		<category><![CDATA[Eski Türklerde Savaş Adaleti ve Düşman Pakları]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih'in İstikbâli Gören Siyasî Basireti]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih'in Dilenci Kardeşi]]></category>
		<category><![CDATA[Gayrı Tabiî Dinlere Karşı Tabiî Din]]></category>
		<category><![CDATA[Kanun Karşısında Kanunî]]></category>
		<category><![CDATA[Kanunî'nin "Kanunnâme"sine Göre Pezevenklik Cezası]]></category>
		<category><![CDATA[Mazi Düşmanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Medenî Seviye Farkı]]></category>
		<category><![CDATA[Mikrop Ne Zaman Keşfedilmiştir ve Kâşifi Kimdir?]]></category>
		<category><![CDATA[Milletlerin Saadetlerini Temin Eden Şey Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Ne İdik Ne Olduk?]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye'ye Rehin Verilen Fransız Donanması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15981</guid>

					<description><![CDATA[<p>Atalarımızın Teknik Kudreti Biz bugün bütün malzemeleriyle makinalarını Avrupa’dan getirttiğimiz bir iki araba vapu­runu birkaç yıl uğraştıktan sonra yalnız tekne olarak yapmayı başardığımız için gururlanıyoruz! Hâlbuki atalarımız Haliç tersanesinde ve yalnız bir kış mevsimi içinde her türlü levazımı, toplan ve bütün teçhizatıyla beraber büyük bir donanma yapmadaki çok ve hatta örneği görülmemiş teknik kudretleriyle bütün [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismail-hami-danismend-tarihi-hakikatler/">İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ismail-hami-danismend-tarihi-hakikatler/4-108/" rel="attachment wp-att-15985"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15985" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/4-108.jpg" alt="" width="218" height="311" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/4-108.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/4-108-210x300.jpg 210w" sizes="(max-width: 218px) 100vw, 218px" /></a></p>
<p><strong>Atalarımızın Teknik Kudreti</strong></p>
<p>Biz bugün bütün malzemeleriyle makinalarını Avrupa’dan getirttiğimiz bir iki araba vapu­runu birkaç yıl uğraştıktan sonra yalnız tekne olarak yapmayı başardığımız için gururlanıyoruz! Hâlbuki atalarımız Haliç tersanesinde ve yalnız bir kış mevsimi içinde her türlü levazımı, toplan ve bütün teçhizatıyla beraber büyük bir donanma yapmadaki çok ve hatta örneği görülmemiş teknik kudretleriyle bütün dünyaya ün salmışlardı. Hem Osmanlı, hem Batı kaynaklarında bunun birçok örneklerini bulabiliriz: Meselâ Yavuz devrinin 1519 yılı kış mevsiminde Haliç tersanesi şimdiki tabiriyle “seri hâlinde” inşaata girişerek 150 gemiden oluşan büyük bir donanma yapmıştır. Bu zırhlı kadırgaların bazıları yedi yüz tonluktur. Kanunî devrinin 1534 yılı kış mevsiminde yapılan 61 gemilik sür’atli donanma da o yılın 1 Ağustos cumartesi günü Barbaros’un komutasında Tunus seferine hareket etmiştir.</p>
<p>Yine Kanunî devrinin 1536- 1537 kış mevsiminde ve altı ay içinde yapılan 280 gemilik muhteşem donanma bütün Avrupa’nın gözlerini kamaştırmış bir teknik harikasıdır. Ertesi kış 150 gemilik bir donanma daha yapılıvermiştir!</p>
<p>İkinci Selim devrinde de böyle bir harika vardır: 1571 yılı 21 Ekim pazar gününden 1572 yılı 17 Şubat pazar gününe kadar 120 gün içinde, yani tam dört ayda 158 gemilik bir donanma yapılmıştır. Bu sayılar, çağdaş bir kaynak olan “Selânikî” tarihine dayandığımız için, tamamıyla doğrudur. O muhteşem donanmanın özellikle sekiz gemisi, o zamana kadar eşi görülmemiş derece­lerdeki büyüklükleriyle Avrupa Hristiyanlığını korkular içinde bırakmış teknik eserlerdir. Herhâlde onaltıncı yüzyıl, askerî kudretimiz gibi tekniğimizin de en çok gelişmiş olduğu devirlerdir.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;316</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Gayrı Tabiî Dinlere Karşı Tabiî Din</strong></p>
<p>İslâmiyet, yeryüzünde mevcut yegâne tabiî dindir: Yani Allah’ın yarattığı tabiatın kanunlarını yalnız İslâmiyet ifâde etmektedir. Çünkü tabiatta olduğu gibi İslâmiyet’te de hem şiddet, hem şefkat vardır. Buna mukabil, “bir yüzüne bir tokat vurana öteki yüzünü de uzat” diyen Hristiyanlık yalnız şefkat tavsiye eden menfî ve gayri tabiî bir din olduğu için, hiçbir zaman tamamıyla tatbik edile­memiştir ve edilmesine imkân ve ihtimâl yoktur.</p>
<p>İşte bundan dolayı Hristiyanlar o şefkat esasına rağmen daima şiddet yoluna saparak taassup ve menfâat muharebeleri açmışlar ve bu harplerde yamyamlığa varıncaya kadar her türlü vahşetleri mütemadiyen irtikâp etmişlerdir. Meselâ, güya “İncil” ve Haznet-i İsa namına İslâmiyet’e karşı giriştikleri Haçlı seferlerinin birincisinde Pierre L’Ermite’in idare ettiği haçlı askerler milâdın 1096 tarihinde İznik civarında ele geçirdikleri Müs­lüman Türk çocuklarım pişirip yedikleri için Türk ordusu tarafından kamilen yok edildikleri gibi, 1097- 1098 tarihinde de Antakya’yı muhasara eden diğer haçlı ordusu mezarlarından çıkardığı şehit cenazelerini yemek suretiyle en vahşiyane ve en canavarca yamyamlıktan utanmayacak kadar alçaklık etmiştir! Aynı facia, aynı tarihteki “Maame” muhasarasında da tekrar edilmiştir!&#8230;</p>
<p>Avrupa’nın şefkat esasına dayanan Hristiyan âleminde asırlarca insanı dörde bölme, çaıka bağlayıp parçalama, diri gömme, üstüne duvar örme, kamım deşme, gözlerini oyma ve her şekilde diri diri yakma cezalan 18’inci asra kadar sürmüş ve hatta ateşle yakma cezası 19’uncu asırda bile tatbik edilmiştir! Meşhur Voltaire, papalığın azamet devrinde şefkatli kiliseye kurban edilen insanların sayısını on milyon gösterir! Nihayet bu asrın ikinci cihan harbinde bile muhtelif Avrupa Hristiyan milletleriyle Bolşeviklerin irtikap ettikleri müthiş facialar da bütün dünyaca malumdur Şefkatçi Hristiyan dini işte böyle tatbikine imkân olmayan gayri tabiî bir dindir.</p>
<p>Yahudilik de yalnız şiddet dini olduğu için gayri tabiîdir Meselâ Yahudiler gibi Hristiyanların da kabul ettikleri “Ahd-i Atik”in “Huruç = Eksode” kitabının ikinci faslının 12’nci fıkrasında Hazret-i Musa gizlice adam öldürmüş gaddar ve zalim bir katil ve canî şeklinde tasvir edilmekte ve üçüncü faslın 21 ve 22’nci fıkralarında da Allah’ın Beni İsrail’e hırsızlık ve dolandırıcılık tavsiye ettiğinden bahsolunmaktadır!&#8230;</p>
<p>İslâmiyet, bütün bu gayri tabiî ve gayri İnsanî esaslardan tamamıyla münezzeh bir şefkat, adalet ve kuvvet dinidir ve böyle olduğu da Hristiyanlığın podrumlarıy la engizisyonlarına mukabil Müslüman topraklarındaki Hristiyan, Yahudi ve saire ekalliyetlerini on dört asırdır her türlü iha­netlerine rağmen vicdan hürriyeti ve insanlık haklan içinde yaşatmış olmasıyla sabittir.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;340</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;ye Rehin Verilen Fransız Donanması</strong></p>
<p>Bu emsalsiz rehin Kanunî devrindedir ve 1553 yılı 1 Şubat Çarşamba günü İstanbul&#8217;da imza­lanan bir himaye antlaşması gereğince Fransa&#8217;nın Türkiye’ye vereceği tazminata karşılık Fransız donanması Türklere rehin edilmiştir.</p>
<p>Meşhur Almanya İmparatoru ve Ispanya Kralı Charles Quint’e karşı Kanunî Sultan Süleyman’ın himayesi altında olan Fransa Kralı Birinci François 1547 yılı 31 Mart Perşembe günü ölmüş ve o tarihte yerine geçen oğlu Henri II hem Almanlarla mücadele, hem Türklerden yardım isteme siyasetlerine babasından vâris olmuştur, işte bundan dolayı İstanbul’daki Fransa Sefiri d’Aramont yeni bir antlaşma imzalamaya çalışmış ve nihayet yukarıda tarihîni belirttiğimiz gün İstanbul’da imza edilen himaye antlaşması gereğince Fransa Devleti o zamana kadar gördüğü yardımlar karşılığında Türk Hâzinesine 300.000 altın tazminat vermeyi kabul edip bu borcun ödenmesine kadar harp gemilerini:</p>
<p>“ ..engages en neantissement de la somme precitee, Jusqu’a ce que cette demiere soit payee âl’amiral du Grand- Seigneur”</p>
<p>kaydıyla Türk Donanmasına rehin bırakmıştır! Birçok Fransız kaynaklarının millî hislerle yazmadıkları bu rehinli himaye antlaşmasının imzasından dört buçuk ay sonra, yani 1553 yılının 15 Haziran Perşembe günü Türk tarihinin en büyük denizcilerinden Tuıgut Reis işte o Fransız donanmasını da emrine alarak Fransa’yı korumak için Akdeniz seferine çıkmıştır. Sonraları geri­leme devrimizden istifade ederek Türkiye’ye karşı hemen her vaziyette cephe almış olan Fransa, işte böyle bir Fransa’dır!</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;355</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Emir Sultanın Yıldırım Bayezid&#8217;e Verdiği Ders</strong></p>
<p>Büyük mutasavvıf Emir Sultan’ın asıl adı Şemsüddin Muhammed’dir: Emîr Sultan lakaptır. Buhara’da doğmuş olduğu için Şemsüddin Buharî ve Buharalı Emîr Efendi şekillerinde de anılır, öğrenimini ülkesinde tamamladıktan sonra Anadolu’ya göç edip Bursa’da yerleşmiş ve büyük İlmî, temiz ve yüksek ahlâkiyle halkın, devlet adamlarının ve hattâ padişahların saygı ve sevgisini kazanmıştır. Babasının adı Ali’dir. Tasavvufta “Halvetiyye” şubelerinden “Nuru Bahşiyye” tari­katının en büyük kişilerinden sayılır. Çevresine birçok müritler toplanmış ve tarikatı kendisinden sonra da devam etmiştir.</p>
<p>Bununla beraber Bursa’daki asıl büyük rolü müderrisliğinde gösterilir: Birçok öğrenci yetiştirmiş ve özellikle halk üzerindeki telkinleriyle o devrin ahlâkını ıslah etmekte büyük bir rol oynamıştır. Çünkü Yıldırım Bayezid devrinde tarihçilerin çok şikâyet ettikleri bir ahlâk buhranı vardır. Devlet erkânı ve hattâ padişah içki ve sefahat âlemlerine dalmış, Balkan unsurlarının ve özellikle Bizans’ın bozuk ahlâkı Osmanlı kanalından geçerek Anadolu’ya kadar aksetmeye başlamıştır. Emir Sultan’ın hayırlı tesirleri işte bu devre tesadüf eder. Herkesin saygısını kazanmış olan bu büyük adam bir taraftan halkı aydınlatmaya çalışmakla beraber, bir taraftan da halka örnek olan hükümetle sarayın ahlâkına karşı cephe almış ve hattâ Yıldırım Bayezid’a bile çok acı sözler söylemekten çekinmemiştir. Meselâ Hicretin 802 ve Milâdın 1400 tarihinde Ulu Cami inşaatı tamamlanınca, kendisine fikrini soran ve tabiî takdir sözleri bekleyen Yıldırım’a:</p>
<p>&#8211;     Bu camiin her köşesine kendiniz için bir meyhane yaptırırsanız hiçbir eksiği kalmaz!</p>
<p>dediği meşhurdur. Bu söze hayret eden Padişah “Beytullah’ın etrafına nasıl olup da meyhane</p>
<p>kurulabileceğini” sorunca büyük mürşidin:</p>
<p>&#8211;     Asıl Beytullah, Allahın yaptığı insan vücududur. Sen onu meyhane hâline getirmekten utanmıyorsun da kendi yaptığın</p>
<p>binanın etrafına meyhaneler dizdirmekten mi utanıyorsun?</p>
<p>Tarzında bir cevap verdiği rivayet edilir. Herhâlde Yıldırım Bayezid’in kendini toparlamasında ve özellikle o zaman henüz olgunlaşma devrine girmiş olan adliyenin ıslahına önem vermesinde gerek bu büyük adamın, gerek Osmanlı tarihînde ilk Şeyhülislâm sayılan meşhur Bursa Kadısı Şemseddin Fenarî’nin büyük ve hayırlı tesirleri olduğu gerçektir. Tabiî bu durumda Emir Sultan’ın en nurlu cephesi, ahlâk savaşçılığında gösterilebilir.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;575</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fatih&#8217;in Dilenci Kardeşi</strong></p>
<p>Taşköprülüzade Mehmed Kemaleddin Efendi’nin “TUhfetü&#8217;l- Ahbab&#8221; yahut &#8220;Tarih-i Sûf&#8217; adındaki eserinin birinci cüzünün 128712 İstanbul tab’ının 57 &#8211; 58’inci sayfalarında Fatih Sultan Mehmed’in hazır cevaplığını gösteren çok hoş bir menkıbe nakledilir: Hem kıssa, hem hisse sayı­labilecek olan bu tatlı menkıbeye göre İstanbul Fatihi bir gün atına binip ava çıkarken, birdenbire karşısına bir dilenci dikilip yana yakıla dilenmeye başlamış; Fatih de cebinden bir altın çıkarıp herife ihsan etmiş, işte bunun üzerine küçük bir kıyamet kopmuş; bir altını az gören dilenci:</p>
<p>&#8211;     Padişahım, ben senin kardeşin olduğum hâlde nasıl oluyor da sen bana tek bir altın verirsin? Şu hareketin insafa sığar mı?</p>
<p>diye feryad ve figana başlamış! Bunun üzerine Fatih atının dizginini çekip durmuş ve dilenciyi yanına çağırıp sormuş:</p>
<p>&#8211;     Bu nasıl söz böyle: Sen benim kardeşim olduğunu nasıl iddia edebilirsin?</p>
<p>Dilenci de hemen cevabım dayamış:</p>
<p>Bu ne gaflettir padişahım? Nasıl olur da sen benim kardeşim olduğunu bilmezsin? Hiç öyle şey mi olur?</p>
<p>Hayretler içinde kalan Fatih Sultan Mehmet sualini tekrara mecbur olup kardeşliğin sırrını öğrenmekte ısrar edince, nihayet cesur dilenciden şu cevabı almış:</p>
<p>&#8211;     Padişahım, ikimiz de Adem babamızın oğullan değil miyiz?</p>
<p>Bu cevaptan çok hoşlanan Doğu Roma fatihi de şöyle mukabele etmiş:</p>
<p>&#8211;     Eğer öteki kardeşlerimiz de haber alacak olurlarsa, senin hissene bu bir altın bile düşmez!</p>
<p>Bununla beraber, nesep birliği çok hoşuna gittiği için, cömert Fatih dilenci kardeşine birçok altınlar daha vermiş&#8230;</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;46</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Eski Avrupa&#8217;da Yamyamlık</strong></p>
<p>İnsan eti yemeyi yalnız Afrika’nın yamyam kabilelerine münhasır bir âdet zannetmemeli-dir. Eski Avrupalıların da birçok yamyamlık menkıbeleri vardır! Meselâ haçlıların bazı müşkil vaziyetlerde yamyamlık ettikleri ve Türk şehitlerinin cesetlerini yedikleri tarihî vesikalarla sabit bir hakikattir. Fakat asıl mühim olanı, Avrupalıların Avrupa’daki yamyamlıklarıdır. Bu hususta küçük bir fikir vermek için meşhur tarihçi Profesör Ch. Seignobos’un “Le Moyen Age ” ismindeki eserinin 1907’de Paris’te neşrolunan üçüncü tab’ının 237 I 238’inci sayfalarından aldığımız şu fikrayı nakletmekle iktifa ediyoruz:</p>
<p>“Uzun sürmüş yağmurlardan dolayı 1026 tarihinde zuhur eden büyük kıtlıkta açlıktan o ka­dar çok insan ölmüştür ki büyük çukurlar kazılıp yüzlercesi birden içlerine atılmıştır. Aç kimseler bu cesetleri o çukurlardan çıkarıp yiyorlardı. Diğer bazı kimseler de yollarda yolculara taarruz ediyorlar ve yahut bir yumurta veya bir elma gösterip yanlarına çektikleri çocukları boğazlayıp karınlarım doyuruyorlardı. Adamın biri Toumus pazarında satmak üzere pişmiş insan eti götürmek cür’etini gösterdi; fakat yakalandı ve yakıldı. Bir başkası geceleyin gidip toprağa gömülmüş eti çıkanp yedi, fakat o da yakıldı.</p>
<p>Mâcon civarındaki bir ormanda tek başına bir kilise vardı ve oraya haç için giderlerdi. Adamın biri o civara yerleşip bir kulübede yaşamaya başladı, gelip geçenleri kulübesine kabul ettikten sonra öldürüp etlerini yiyordu. Günün birinde dinlenmek için içeri giren bir kimse kulübenin köşelerinde erkek, kadın ve çocuk kafalan gördü ve bunun üzerine oradan kaçmaya muvaffak olarak Mâcon’a gidip gördüğü şeyleri haber verdi.</p>
<p>Kulübede etleri yenilmiş 48 erkek başı bulundu. Bunun üzerine herif Mâcon’a getirilip bir kazığa bağlanarak yakıldı.” Bu tarihî levhalar karşısında herhâlde Avrupalıların Afrika yamyamlarını ayıplamaya pek hakları olmasa gerek&#8230;</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;51</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Eski Türklerde Savaş Adaleti ve Düşman Pakları</strong></p>
<p>Birinci ve ikinci dünya savaşlarında Avrupa devletlerinin irtikâp ettikleri gaddarlıklarla vah­şetler batı barbarlığının şu yirminci yüzyılda bile eski devirlerden farksız ve hatta beter olduğunu ispat etmiş olmasına karşılık, eski Türklerin sav</p>
<p>aş adaletiyle düşman haklarına saygıları bütün insanlığı uyandırması gereken ulvî bir ibret levhası demektir. Şanlı atalarımız bu hukukî durumu kanunî hükümlerle de te’yid etmişlerdir; meselâ “Kanunnâme-i Âl-i Osman”ın 132949 İstanbul baskısının 6’ncı sayfasında tarlalara girip ekinleri çiğnemek ve hatta hayvanlara çiğnetmek dayak ve para cezalan ile karşılanır:</p>
<p>(&#8230;ve eğer bir kişinin atı ya katın ve öküzü, ya himarı ekine girerse davar başına beş çomak vurup beşer akçe cerime alma” şeklinde çeşitli maddeler vardır. Fakat bu hafif cerimenin yalnız sulh zamanlarına ait olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Kanunî’nin çeşitli seferlerine ait ruznâmelerde savaş zamanlarında halkın malına ve tarlasına zarar veren ordu mensuplarının hemen idam edildik­leri görülmektedir.</p>
<p>Meselâ “Münşeat-i Feridun Bey”in 127450 İstanbul baskısının birinci cildinin 554’üncü sayfasındaki kayda göre, 1526 Macar seferinde ordu Meriç boylarından geçerken 10 Mayıs perşembe günü “atı ekine girdiği için bir herifin boynu vurulmuş” olduğu gibi, aynı cildin 568’inci sayfasındaki kayda göre de 1529 Viyana seferinde Türk ordusu Belgrad’ın ötesinde Eski Hisarlık mevkiine geldiği zaman 20 Temmuz sah günü “atı tarlaya girdiği için bir sipahinin boynu vurulmuştur!” Bu örneklerde suça nispetle cezanın şiddetli olması, savaş hâlinin meydana getirdiği olağanüstü durumdan ötürüdür. Hatta bu kadar adalet karşısında bazı düşman kalelerinin savun­masız teslim oldukları hakkkında bile birçok söylentiler vardır. Bu eski Türk adaletiyle medenî ve insanı seyivesinden çok uzak olan bugünkü kan dökücü batı uygarlığının sakın suratına tükürmeyin. Yazık olur, tükürüğünüz kirlenir!&#8230;</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;144-145</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kır, Al!</strong></p>
<p>Fatih denilince genellikle yalnız İstanbul Fethi akla gelir ve o büyük dâhinin diğer fetihleri hemen hiç hatırlanmaz. Hâlbuki Osmanlı kaynaklarında “Ebu’l-fetih = Fetihler babası” unvanıy­la de anılan Sultan Mehmed irili ufaklı on yedi devlet fethetmiştir. Bunların beşi İslâm, on ikisi Hristiyan devletidir. Bu on yedi devletin ikisi imparatorluk, dördü Krallık, altısı Prenslik, beşi de Dukalıktır.</p>
<p>Milliyetlere göre sıralandığı takdirde Fatih’in dört İtalyan, üç Rum, dört Türk, üç İslav, bir Tatar, bir Ulah ve bir de Arnavut ülkesi fethetmiş olduğu anlaşılır.</p>
<p>Tarih sırası itibarıyla 1453 de Bizans imparatorluğu, 1456’da Meriç nehrinin Ege Denizine döküldüğü noktadaki Enez Ceneviz Dukalığını, 1458’de Atina İtalyan Dukalığını, 1459’da Sırbistan Krallığını, 1460’da Mora despotluğunu, 1461’de Trabzon Rum imparatorluğunu, 1461 &#8211; 1462’de Candaroğulları Beyliğini yani Kastamonu bölgesindeki Isfendiyar Oğullan Devletini, 1462’de Eflâk Prensliğini, yine aynı tarihte Midilli Ceneviz Dukalığım, 1463’de Bosna Krallığım, 1466’da bir krallık durumunda bulunan Karaman Türk Devletini, 1471’de Alaiyye Beyliğini, 1475’de bir Krallık olan Kırım Hanlığım, 1478 &#8211; 1479’da Arnavutluk ülkesini, 1479’da Gümüşhane bölgesindeki Torul- Turul Türk Beyliğini, yine aynı tarihte Yunan adalarından Zanta ve saire Dukalığını ve son olarak 1480’de Hersek Dukalığını almış ve memleketine bağlamıştır. Bunlardan başka Dulgadır- Zülkadir beyliği ile Buğdan Prensliğini de nüfuz ve hâkimiyeti altına almıştır.</p>
<p>Bütün bu irili ufaklı, bağımsız ve yan bağımsız deniz ve kara devletlerinden başka Cenevizlerin Galata, Amasra ve kuzey Karadeniz sömürgeleriyle başta Eğriboz &#8211; Ağriboz olmak üzere,Marmara’daki kızıl adalarla Linini, Taşoz, Semendirek, Imfoz ve saire gibi Marmara ve Ege adalan da Fatih tarafından alınmışlardır. Ayrıca sıralanabilecek birçok kalelerle şehirler ve Otranto böl­gesi gibi sömürgeler bu hesabın içinde değillerdir. Bunlardan başka Fatih’in ülkelerini tamamıyla zaptetmemek şartıyla yendiği devletlerin en önemlileri Ak- koyunlu İmparatorluğu, Venedik ve Ceneviz Cumhuriyetleri, Macaristan ve Napoli Krallıklarıdır.</p>
<p>Bütün Balkan yarımadasını Türk egemenliğine sokan, Karadeniz’i bir Türk gölü hâline getiren ve boğazlar hâkimiyetini tamamlayıp Çanakkale ve İstanbul boğazlarım kapatan da Fatih’dir. Herhalde Fatih Sultan Mehmed Osmanlı Devleti’nin değil, fakat Osmanlı imparatorluğumun kumcusudur. Şanlı Fatih’in bu göz kamaştırıcı fetihleri hakkında çok güzel bir şakası vardır: Onun zamanında 1460- 1461 tarihinden 1480 yılına kadar yaklaşık yirmi yıl meşihat = şeyhülislâmlık makamında bulunmuş olan ünlü din âlimlerinden Şeyhülislâm Molla Hüsrev bir toplantıda kendisine o büyük zaferlerinden hayranlıkla söz edince, Fatih de Avrupa, Asya ve adalar fetihlerinin sebebini işte şöyle bir kelime oyunu ile açıklamış:</p>
<p>Gâvurlar hükümdara “kral” diyorlar. Hocam: Yani evvelâ “kır”, sonra “al!” demiş oluyorlar. Ben de işte ondan dolayı hem ordularım kırdım,&#8217;hem ülkelerim aldım ve hepsine Kral oldum!-.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;155-156</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fatih&#8217;in İstikbâli Gören Siyasî Basireti</strong></p>
<p>Askerlik tarihinin en parlak simalarından olan Fatih Sultan Mehmed, dış siyaset bakımından da onbeşinci yüzyılın en büyük adamıdır. Son Bizans İmparatoru Konstantinos Paleologos’un Türklere karşı Kaîoliklerden yardım umarak birleştirmiş olduğu doğu ve batı kiliselerini İstanbul fethi üzerine hemen birbirinden ayırıp doğu Hristiyanlığını batıya karşı koruması, Ortodoks milletlerin katolik idaresinde mezheplerini kaybetmektense, Türk hâkimiyetinde din ve mezhep özgürlüğüne sahip olarak yaşamayı tercih etmelerine sebep olmuş ve meselâ Sırbistan, kuzey Yunanistan ve Mora işte bundan dolayı Osmanlı idaresini katolik Macar ve İtalyan hâkimiyetlerine tercih etmiştir.</p>
<p>O sırada henüz bir Moskova Prensliğinden ibaret olan Rus Çarlığının ileride Osmanlı Devleti için ne büyük bir tehlike olabileceğini daha o zamandan anlayan Fatih’in Kırım Hanlığını hâkimiyet altına alması, kuzey Karadeniz’deki Ceneviz sömürgelerini işgal ettirmesi ve diğer birtakım tedbirler alması da ancak yüzyılları aşmış bir uzağı görebilme ile açıklanabilir.</p>
<p>İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının tahkimi ile bu iki geçidin muhafızlığını Türk ordusuna bırakması da geleceği ne kadar açıkça görmüş olduğunu gösteren en mühim ve en kesin deliller­dendir. Onu daima rahmet ve minnetle anmak Türklüğün millî ve tarihî görevlerindendir.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;159</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Avrupa&#8217;ya Türklerden Geçen Mendil</strong></p>
<p>Bugün lüzumundan çok fazla imrendiğimiz Avrupa’nın ibtidailikten, barbarlıktan ve pislikten kurtulup medenileşmeye başlaması ancak ondokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren tahakkuk edebilmiş bir durumdur. Eski Avrupa’da hela olmadığı için oturak âlemleri yapılarak lâzımlık üstüne misafir kabul edilir, düğünlerde açık zifaflar tertip olunur ve mendil olmadığı için, burunlar parmaklarla sıkılıp yerlere ve salonlarda halıların üstüne sümükler fırlatılırdı.</p>
<p>Eski Türklerden Avrupa’ya en geç ve en güç geçebilen şey, bizim için en basit şey olan mendildir. Fransız Montandon, Alman Von le Coq, Rus Barthold ve saire gibi âlimler burun mendilinin Avrupa’ya ancak onaltıncı yüzyılda Venedik yolu ile geçebildiğinde müttefiktirler. Orta Asya Türklerinin “Ulatu = mendil” kullan­dıktan Türkistan fresklerinden başka Kâşgarh Mahmud’un “Divarı-ı Lügati’t- Türk”6ski kaydıyla ve onbirinci yüzyılda Anadolu’ya yerleşip bugünkü Türkiye devletini kuran Oğuz Türklerinin de mendilsiz olmadıkları Selçuknâme’lerle sabit olduğu hâlde, bu kadar basit ve zarurî bir şeyin o teiniz Anadolu’dan pis Avrupa’ya tam beş yüz yılda, yani İstanbul’un Fethinden bir yüzyıl kadar sonra geçebilmiş olması pek şaşılmayacak bir şey olmasa gerektir. Herhâlde bunun başlıca sebebi, pisliğe alışmış olan batı Hristiyanlığının öyle şeylerle ilgisizliğinden ibaret olmalıdır.71(*).</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;169</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ne İdik, Ne Olduk?</strong></p>
<p>1872 de İstanbul&#8217;a gelip incelemelerde bulunmuş olan Fransız yazarlarından Paul Eudel, &#8220;Conskmtînople, Smyme etAthenes ” adı ile 1885 de yayınlanan incelemesinde tanık olduğu birçok hakikatleri samimiyetle ifade ve tasvir etmiştir. Meselâ 190 inci sayfasında şu heyecanlı kayda rastlanır &#8216;insana heyecan veren ulvi bir âdet gereğince camiler, seyahate çıkacak kimselerin her türlü ticari seneden ve eshamıyla kıymetli eşyalarını emanet olarak bırakmalarına her zaman amade bulunur. En eski devirlerden beri hiçbir zaman bu emanetlerden herhangi bir şey çalınmış olduğu görülmemiştir. Bizim memleketlerde hırsızların bu kadar insaflı davranacaklarını söyleyemem!”</p>
<p>Çöküş devrimize rastlayan ondokuzuncu yüzyılda bile biz işte böyle idik. Ama bugün cami­lerimizin halılarım, levhaların”, Kur’ânlarını ve hatta onlarla da yetinmeyerek kubbe kurşunlarını bile aşırıyoruz!</p>
<p>Ne kök, ne olduk? Dün işte öyle idik, bugün de Batıya imrene imrene işte böyle batıcı olduk!-</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;180</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İstanbul&#8217;un Fethinde Eski Türk Tekniğinin Rolü</strong></p>
<p>Doğu Roma’nın fethinde Türk ordusu kadar eski Türk tekniğinin de rolü vardır; Avrupa’ya örnek olan bu yüksek tekniğin kuşatma sırasındaki harikaları şöyle sıralanabilir.</p>
<p><strong>1-</strong>   O zamana kadar dünyanın bilmediği büyük topların balistik hesaplarını bizzat Fatih yapmış ve o toplar işte bu sayede dökülüp İstanbul önlerine getirilmiştir: Bu noktayı son Bizans kaynaklan da te’yid etmektedir. Kuşatma sırasında surların çeşitli yerlerinde işte o sayede gedikler açılabilmiştir.</p>
<p><strong> </strong><strong>2-</strong>   Boğazdan Haliç’e karadan geçirildiği söylenen donanma hakikatte Haliç sahilinin iç taraflarında yapıldıktan sonra denize indirilmiştir: Kuşatma sırasında ve az zamanda öyle bir donanma yapabilmek için gerekli teknik kudretin tahmini herhâlde pek güç olmasa gerektir.</p>
<p><strong> </strong><strong>3-   </strong> O sırada Cenevizlerin elinde bulunan Galata’nın üstünden aşırma atışı yapabilmek için yine Fatih tarafından icat edilmiş olan havan toplan da kuşatma sırasında dökülmüş ve Haliç’teki Bizans donanması işte o sayede bombardıman edilmiştir: Eski Türk tekniğinin bu harikası bugün hâlâ bütün ordularda kullanılmaktadır.</p>
<p><strong> </strong><strong>4-</strong>   Haliç’te bir gün içinde bir müstahkem köprü kurulmuştur: Gemilerin karadan Haliç’e indirilmesinden bir gün sonra, 1453 yılı 23 Nisan pazartesi günü Kumbarahane ile Defterdar iske­lesi arasında yapılan ve eski Türk tekniğinin en mükemmel eserlerinden sayılan bu büyük köprü düşman ateşi altında şaşılacak bir sürat ve başarı ile kurulmuştur. Yaklaşık altı metre genişliğinde olan bu müstahkem köprü için binden fazla duba kullanıldığından söz edilir. Dubaların üstüne demir çengellerle kalaslar tespit edilmiş ve onların üzerlerine de döşeme tahtaları kaplanarak çok muntazam ve sağlam bir köprü vücuda getirilmiştir.</p>
<p>Bu müstahkem köprünün iki yanına tespit edilen dumbazlara toplar yerleştirildiği gibi, karadan indirilen gemilerden bazıları da buraya çekilmiş ve işte bu suretle o zamanki Haliç surunun en alçak ve en zayıf noktası dövülmeye başlayarak İstanbul kuşatmasının ikinci cephesi de eski Türklerin (Liman / Limon Denizi) dedikleri Haliç’te açılmıştır: O günden itibaren Bizanslılar arka surlardaki askerlerinin bir kısmını işte bu yeni cepheye çekmek zorunda kalmışlardır! Bu harikanın bir günde ve düşman ateşi altında yapılıvermiş olması herhâlde bugünkü Türk tekniğini derin derin düşündürecek bir konu olsa gerektir!..</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;204</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bizans&#8217;ın Aşağılık Duygusu</strong></p>
<p>1071 ’deki Malazgirt savaşından biraz sonra başlayan Anadolu fethi 1073’de Türk ordularının Üsküdar sahillerine dayanmasıyla sonuçlanmış, bugünkü Türkiye Devleti işte o zaman kurulmuş ve o tarihten Fatih’in 1453’deki İstanbul Fethine kadar dört yüz yıla yaklaşan uzun bir devir, Bizanslıların günden güne artan Türk hayranlığı ile geçmiştir.</p>
<p>Son Bizans kaynaklarında bile birçok delilleri bulunan bu ezici ve başdöndürücü hayranlık, Türk şevket ve kudretiyle adaletine imrenmekle başladığı için, birçok eski Türk özelliklerinin taklidiyle sonuçlanmış ve bu tarihî mukallitlik nihayet Fatih’in fethini kolaylaştıran bir aşağılık duygusu şeklini almıştır, meselâ kuşatmaya takaddüm eden günlerde ve hatta kuşatma sırasında bile Türk kıyafetini taklit eden Bizans Rumlarından hayretlerle söz edilir. Diğer bir fıkramızda da söylediğimiz gibi, Müslüman- Türk kadınlarını taklit eden rahibeler bile görülmüştür. Son Bizans tarihçilerinden Mihail Dukas, Doğu Roma’nın son yıllarına ait tarihinde kendisinin şahit olduğu bir aşağılık tezahürünü şöyle anlatır:</p>
<p>(Histoire des empereurs Jean, Manuel Jean et Constantin Paleologues, “Cousin” külliyatı, cilt 8, 1685 Paris baskısı, s. 369):</p>
<p>“Hristiyan akideleri içinde yetişmiş bir rahibenin büyük perhizde yalnız et yemekle ve Türk kıyafetine girmekle kalmayıp İslâm Peygamberi için kurban kestirdiğini ve o iğrenç imansızlığını dünyada örneği görülmemiş bir hayâsızlıkla ifşa ve teşhir ettiğini kendi gözlerimle gördüm”.</p>
<p>Ünlü Lamartine, &#8220;Histoire de la Turquie&#8221; adındaki eserinin 1869 Paris baskısının 3. cildinin 215&#8217;inei sayfasında Bizans manastırlarındaki rahibelerden birçoklarının Islâm dinini Batının Katolik mezhebine tercih ettiklerini göstermek için Türk kadın elbisesi giyerek sokaklara fırladıklarından söz etmektedir.</p>
<p>Bizans’ın son yıllarında bu aşağılık hissi Katolik düşmanlığı ile de karışarak o kadar kuvvet­lenmiştir ki, İstanbul’un Türkler tarafından fethini isteyen Ortodokslar bile görülmüştür. Meselâ Jouannin’le Jules van Gaver’in 1848’de Paris’te yayınlanan “Turquie” adındaki Osmanlı tarihinin 73’üncü sayfasında açıklandığına göre, 1448’deki İkinci Kosova Savaşı Vida yenilen ve bizim kaynaklarda Yanko Hünyad denilen Macar Millî Kahramanı Hunyadi Janos’a teselli vermek isteyen bir ihtiyar keşiş “Hnstiyanların felâketleri nihayet bulmak için İstanbul’un Osmanlı hâkimiyetine geçmesi zaruri” olduğundan söz etmiştir. Yukarıda sözü geçen Bizans tarihçilerinden Dukas’ın aynı eserinin 381 ’inci sayfasındaki kayda göre de bu ihtiyar keşişin o ünlü sözü aynen işte şöyledir:</p>
<p>&#8211; Oğlum, şunu bil ki Bızanslılar mahvolmadan Hristiyanlar eski saadetlerine kavuşamaya­caklardır. Onların felâketten kurtulmaları İstanbul’un fethine bağlıdır.</p>
<p>Bazı Türk âdetlerim taklit eden Bizanslılar bile görülmüştür. Özellikle Fetihden önce özel işleri için İstanbul’a gelip giden Tüıklerin birer prens muamelesi gördüklerinden söz edilir. Bizanslıların eski Rumcada “Seigneur” manasına gelen “Afthentis” unvamyla Türklere hitap etmeleri, nihayet bu tazim unvanının “efendi” şeklinde Türkçeleşmesiyle sonuçlanmıştır. Fransızların “Complexe d’inferiorite” dedikleri “aşağılık duygusu” işte böyle milletlerin benliklerini yok eden müthiş bir afettir.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;204-205</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Medenî Seviye Farkı</strong></p>
<p>İnsanlık haklan bakımından Avrupa tarihî mülevvestir. Önce şunlara bakın:</p>
<p><strong> </strong><strong>1-</strong>   1834 yılma kadar uygulanan bir kanun gereğince Almanya’da bir yıl içinde ancak belli bir miktar Yahudi evlenmek hakkım hâizdi. Yahudilere Hristiyanlarla eşit haklar ancak 1864’de verilmişse de Hitler devrinde tekrar kaldırılmıştır.</p>
<p><strong>2-</strong>   Avusturya’da onsekizinci yüzyılın sonlarına kadar Katolik mezhebinden başka hiçbir mezhebin kiliseleri bulunmasına izin verilmezdi, öteki Hristiyan mezhepleri ancak çan kulesi ve caddeye bakan kapısı olmayan mabetler yaptırabilirlerdi!</p>
<p><strong>3-</strong>   İngiltere’de vicdan özgürlüğü ve din eşitliği ancak 1828 tarihinden başlayarak tamamıyla uygulanmağa girmiştir.</p>
<p><strong>4-</strong>   Fransa’da Protestanların ana &#8211; baba ve kan &#8211; koca olmak haklan onsekizinci yüzyılın sonlarına doğru tanınmıştır.</p>
<p><strong>5-</strong>   Amerika’da ise Zencilerle Kızılderililer birçok insan haklarından bugün bile yoksundur­lar.</p>
<p>İşte bunlardan da anlaşılacağı gibi Almanya, Avusturya, İngiltere ve Fransa gibi en büyük ve güya en medenî Avrupa memleketlerinde en ilkel insanlık haklarının tanınması onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllardan başlayarak görülmeğe başlamış birtakım yenilikler demektir!&#8230;</p>
<p>Şimdi bütün bunlara karşılık daha onbeşinci yüzyılda Ortodoks mezhebini Katolik taassup ve tahakkümüne karşı resmen himayesi altına almış olan Fatih’in şu muhteşem mazhariyetine bakın: Başka bir fıkramızda da yazdığımız gibi, eski Türk adaletinin Sırp halk türkülerinde bile akisleri kalmıştır. O büyük adalet Sup &#8211; Macar ihtilâflarıyla veraset buhranlarında Supların Türk yönetimini Katolik &#8211; Macar ve Lâtin hâkimiyetlerine tercih etmesiyle sonuçlanmıştır. Sup &#8211; Ma­car ihtilâfının halk destanlarına aksetmiş şekillerine göre, Macar millî kahramanı Hunyadi Janos Sırbistan’a zorla Katolik mezhebini sokmak istediğinden söz ettiği hâlde, Fatih Sultan Mehmed Sup murahhaslarına aksine şöyle bir söz söylemiştir:</p>
<p>&#8211; Nerede bir cami görürseniz, onun yanma hemen bir kilise yaptırabilirsiniz. Hatta duvarları bitişik bile olabilir. Benim dinim işte böyle bir dindir.</p>
<p>Hristiyan &#8211; Avrupa medeniyeti ile Müslüman &#8211; Türk medeniyeti arasında ondokuzuncu ve hatta kısmen yirminci yüzyıla kadar süren seviye farkını anlamak için işte bu noktalan göz önü­ne getirmek yeterlidir. Şunu da unutmamalıdır ki, Avrupalılar buna rağmen yüzyıllarca Türkleri “barbar” saymışlardır!&#8230;</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;282-283</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Eski Avrupa&#8217;da Adalet</strong></p>
<p><strong>1)</strong>   Onsekizinci yüzyılın sonlarına kadar Avrupa’nın her tarafında rastlanan idam şekillerinin başlıcaları şöyle sıralanabilir: Diri diri yakmak, dörde bölmek, çarka bağlayıp ezmek, kazıklamak, suda boğmak, duvara gömmek, diri diri toprağa gömmek, karın deşmek, kaynar suya atmak, kızgın yağda pişirmek, deri yüzmek, ata bağlayıp yerlerde sürüklendirmek ve nihayet lütfen ve merhameten darağacında ipe çekmekle yetinmek! El, dil, burun ve kulak kesmek veyahut gözlere mil çekmek gibi şeyler hafif cezalardandır!&#8230;</p>
<p><strong>2)   </strong> Eski Avrupa’da asılarak idam edilenlerin cesetleri gömülmeyip olduğu yerde çürümeye bırakılırdı. İşte bundan dolayı onaltıncı yüzyılda Almanya’da asılan bir mahkûmun cesedini gece karanlığında darağacından alıp gömmüş olan iki kardeş yakalanıp mahkemeye verilmiş ve hâkimin hükmüyle her ikisinin de gözleri oyulmuştur.</p>
<p><strong>3)</strong>   Onsekizinci yüzyılın başlarında asker kaçaklarının burunları ile kulaklarının kesilmesi hakkında Prusya Hükümeti bir kanun yayınlamıştır!&#8230;</p>
<p><strong>4)</strong>   Onbeşinci yüzyılın sonlarına kadar Avrupa’da her on idam mahkûmundan biri “cellât payı” sayılırdı: Cellât hazretleri arzu buyurduğu takdirde o mutlu mahkûmu para karşılığında serbest bırakmak hakkına hâizdi!&#8230;</p>
<p><strong>5)</strong>   Eski Avrupa’da yalnız insanlar değil, hayvanlar da mahkemeye verilip muhakeme edilirdi: Meselâ tarla faresi, çekirge ve Mayıs böceği gibi zararlı hayvancıklar piskoposların gösterdikleri lüzum üzerine ruhanî mahkemelere verilirlerdi! Her hayvan yahut böceğe bir avukat tayin edilir ve her türlü tören ve usulüne tamamıyla uyularak gayet ciddi bir duruşma yapılırdı! Nihayet suçlu hayvanlar hakkında aforoz karan verilir ve ancak işte bu kadar üzerine çekirge yahut fare müca­delesi başlayabilirdi: Bu gibi muhakemelerin zabıtları hâlâ durmaktadır! Hristiyan &#8211; Avrupa&#8217;nın medeniyet tarihi işte böyle bir tarihtir!..</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;284-285</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Devrim Taklitçiliği</strong></p>
<p>Her eylülden sonra tam dört ay gözüm takvime iliştikçe sinirlenir ve takvimlere düşman ke­silirim: “Ekim”, “Kasım”, “Aralık”, “Ocak” gibi uydurma adlar bana bir taraftan “bay” ve “bayan” herzelerini, bir taraftan da Fransa’nın ihtilâl takvimini hatırlatır! Bir gün taklitçilikte maskaralık derecesini bulduğumuz için milliyetim adına yüzüm kızarırken ziyaretime gelen eski Millî Eğitim Bakanlarından dostum Hasan Âli Yücel durmadan gülümseyerek bana şu izahatı verdi:</p>
<p>&#8211;     Fransız devrimcileri “mösyö” ve “madam” yerine “Citoyen” ve “Citoyenne” şaklaban­lıklarını icat etmişlerdi: Biz de onlardan geri kalmamak için “bey” ve “hanım” yerine “bay” ve “bayan” demeyi demokratlık ve devrimcilik saydık! Bu kadarla da kalmadık: Fransız ihtilâlcilerinin ay adlarını bile değiştirmiş olduklarına kulaktan dolma bilgimizle az çok vâkıf olduğumuz için, takvimimizin Acemce terkip şeklindeki ay adlarına musallat olursak devrimcilikle birlikte dilcilik ve milliyetçilik de yapmış olacağımıza hükmettik! İşte bu kuruntu ile “teşrin-i evvel” ve “teşrin-i sani” yerine ilk önce “ilk teşrin” ve “son teşrin” dedik: Fakat bunlar Hoca’nın kar helvasına benzediği için kendimiz de beğenmedik. Ondan sonra “birinci teşrin” ve “ikinci teşrin” demeye başladık! Şeytan bizi rahat bırakmadığı için bu kadarla da kalmadık:</p>
<p>Fransız ihtilâl takvimindeki ay adlarının tabiat tahavvülleriyle ilgili olduğunu her nasılsa işitiverdik! 22 Eylül 1792’den 1 Ocak 1806 tarihine kadar 13 yıl, 3 ay, 10 gün uygulanabilen bu gülünç takvimin 22 Eylülden 21 Ekime kadar otuz gün süren ilk ayının üzüm, ikinci ayının pus, üçüncü ayının sis, dördüncü ayının kar, beşinci ayının yağmur, altıncı ayının rüzgâr, yedinci ayının filiz, sekizinci ayının çiçek, dokuzuncu ayının çimen, onuncu ayının hasat, onbirinci ayının hararet ve nihayet onikinci ayının da yemiş mefhumları ile ilgili isimler taşıdığını [gördük]. Fransa’nın 18’inci yüzyıl sonlarında uydurulan bu İhtilâl takvimine hemen hayran oluverdik!</p>
<p>İşte bu hayranlıkla bizim terkip şeklindeki ay adlarını ele aldık. Düşündük, taşındık: Fransızlara nazire olmak üzere “Teşrin-i evvel’e “Ekim” dedik ama ‘Teşrîn-i sani”ye “Kasım” derken millî kültürümüz biraz kıt olduğu için bu adın eski takvimimizde kış mevsiminin 8 Kasım’dan itibaren 179 gün süren bir devresi demek olduğunu düşünemedik! Hele “Kânun-i evvel” karşılığı olarak uyduruverdiğimiz “Aralık” kelimesinin bir manası da “ayakyolu” olduğunu uzun müzakerelere rağmen bir türlü akıl edemedik! Özellikle “Kânun-i sani”ye “Ocak” Fiğimiz zaman “sönmek” ve “yıkılmak” mefhumlarıyla ilgisini hiç hesap edemedik! İşte bundan dolayı menfî ruhlu bazı vatan hainleriyle devrim düşmanı gericilerin ay adlarındaki terkipler tek klime hâline gelip klişeleşmiş olmak itibarıyla değiştirilmelerine gerek olmadığı hakkındaki haklı safsatalarına kulak bile asmadık: Çünkü biz büyük bir takvim devrimi yapmıştık!&#8230;</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;319</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vahşetler Vahşeti</strong></p>
<p>Avrupa tarihi bir medeniyet tarihinden çok bir vahşet tarihi sayılabilir: Eski Avrupa&#8217;nın en büyük Devleti olan Roma’ya hangi bakımdan olursa olsun, şöyle bir bakıverseniz tüyleriniz ürperir! Meselâ Romalılar için millî temaşa sanatı demek, “Gladiateurs” çatışmaları demektir: Lâtinceden Fransızcaya geçmiş olan bu “gladiateur” tabiri “kılıçla müsellah adam” yani “kılıçlı” demektir. Bu kılıçlı adamlar “arena” denilen çatışma meydanına girerler ve birbirlerini öldürünceye kadar mücadele ederek seyircileri eğlendirilerdi!</p>
<p>Çeşitli kaynaklarda ve meselâ ünlü Seignobos’un “Histoire de la civilisation ancierıne” adındaki eski medeniyetler tarihinin 1905 Paris baskısının 361 &#8211; 364’üncü sayfalarında açıklandığı gibi, daha Cesar devrinden itibaren 320 çift gladyatörü hep birden çatıştırmak ve kanlarının nasıl döküldüğünü seyretmek millî bir eğlence hâline gel­miştir! Hatta bir gün Cesar her biri beşer yüz piyade ve üçer yüz süvari ile yirmişer filden oluşan iki müfrezeyi de arenada çarpıştırıp büyük bir zevkle seyretmiş ve ettirmiştir! İmparator Auguste bütün ömrü boyunca yalnız on bin kişinin kanını döktürmüş olduğu hâlde, Trajan o miktarı dört ay içinde harcayıvermiştir! Bunlardan yenilen gladyatör hemen ölmediği takdirde, boğazlanması kanun gereğidir!&#8230;</p>
<p>Bazen de mahkûmlar, köleler ve esirler çarpıştırılıp heyecanla seyredilir: Bu gibi çatışmalarda “barbar” denilen yabancı zümrelerin Romalıları eğlendirmek için birbirlerini yok etmeleri medenî bir an’ane hâlini almıştır! Meselâ Constantin devrinde esir edilmiş bir “barbar” ordusunun fertleri arenada birbirleriyle çarpışmaya mecbur edilerek neş’e ile seyredildikten sonra, bir Devlet adamı resmî bir nutuk söyleyerek insanların yok edilmesini halk için bir eğlence hâline getirdiğinden dolayı İmparatora teşekkür etmiştir!&#8230;</p>
<p>Avrupa, Asya ve Afrika&#8217;nın çeşitli milletlerine mensup beyaz ve siyah gladyatörler de kulla­nılmıştır: Bunların renkleriyle ırkları gibi silâhlan da çeşitlidir. Hatta bazı Romalı hür adamlar bile tehlike zevkine kapılarak gönüllü gladyatör olmuşlardır! Birçok Senatörlerin ve hatta İmparator Commode’in bile öyle yaptığı söylenir! Bu vahşet sahneleri yalnız Roma’da değil, İtalya&#8217;nın ve Kuzey Afrika’nın bütün şehirlerinde uygulanmıştır!</p>
<p>O zamanki Romalılar kana susamış bir toplum şeklinde tarif edilir ve o durum bugünkü İs­panyolların boğa güreşlerine karşı gösterdikleri çılgınca ilgi ile karşılaştırılır. Hatta bundan dolayı imparator Marc &#8211; Aurele’in gladyatör çarpışmalarına karşı nedense gösterdiği ilgisizlik bir aralık Romalıları isyana sevk edecek bir etki yapmıştır.</p>
<p>İşte bu vahşi Romalılar kendilerini “medenî” saymışlar ve kendilerinden olmayanlara da “barbar” demişlerdir!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ölüm Oyunu</strong></p>
<p>Avrupa&#8217;nın vahşet tarihinde gladyatör çarpışmalarını andıran kanlı eğlenceler az değildir ve bunların biri de Goluaların işte bu ölüm oyunudur. Andre Boll’un “Theâtre. spectacles et Jetes Populaıres dans l’histoire” adındaki eserinin 1942 Marsilya baskısının 148- 149’uncu sayfalarındaki açıklamaya göre, Golualar bu oyunu yemeklerden sonra eğlenmek için yaparlarmış: İçlerinden hemen bir ip geçirilir ve adamcağız bir ağaca götürülüp asılıverirmiş. Ama asıla- çok keskin bir kılıç bulunurmuş: Eğer ağaca asılır asılmaz işte o kılıçla ipi kesebilirsekurtulur,kesemezse oyuna kurban olur, gidermiş!&#8230;</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;329</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kanun Karşısında Kanunî</strong></p>
<p>Onaltıncı asırda Türklerin Akdeniz hâkimiyetini temin eden iki büyük muharebe vardır. Biri Barbaros’un meşhur Preveze Muharebesi, biri de en büyük Osmanlı denizcilerinden Kaptan-i Derya Piyale Paşa’nın 1560 senesi 14 Mayıs sah günü Avrupa’nın iki yüz gemilik Hristiyan müttefikler donanmasına karşı Tunus’la Trablus arasına tesadüf eden Gebeş körfezindeki “Cerbe” adası önlerinde yüz yirmi gemiden ibaret Türk donanmasıyla kazandığı büyük muharebedir. Bu parlak zaferi kazanan Piyale Paşa İstanbul’a dönünce şenliklerle karşılanmışsa da, o zamanın kanununa göre beylerbeylik payesinde kıdemi olmadığı için vezaret payesiyle taltif edilememiş, yalnız Kanunî’nin torunlarından Cevher Han Sultan ile evlendirilerek gönlü alınmıştır! Kâtib Çelebi bu noktayı şöyle anlatır:</p>
<p>“Beğlerbeğilik payesi alalı iki yıldır, bu defa vezaret payesi verilir ise tez olmuş olup rütbe-i vezaret tedenni bulur diye Sultan Süleyman Han tecviz buyurmayıp reva görmediler, lâkin riayeti murad-i hümâyun olmağla vafir ihsan ve terakkiler ile tevkirden sonra şehzadeleri Sultan Selim Han’ın (Cevher Han) nam duhterini kenduye tezviç buyurdular, beş sene sonra rütbe-i vezaret inayet olundu&#8230;”</p>
<p>O zamanki telâkkiye göre bir kumandan için zafer kazanmak en tabiî vazife demektir ve bu vazifenin ifası da kanunun ihlâline sebep değildir. Herhâlde Kanunî’nin büyüklüğü, kendisini kanundan küçük görmesindedir.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;346</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dünyayı İmrendiren Eski Türk Adliyesi</strong></p>
<p>Bugünkü İngiliz hâkimlerinin ceplerinde devletin verdiği birer çek vardır. Bu sayede hâkim fevkalâde bir ihtiyacı olduğu zaman resmî ödeneğinden ayrı olarak, istediği kadar para çekmek yetkisinden istifade etmediğini göstermiştir! Doğruluğun bu derecesi bir çeşit meleklik demektir. Eski Türk örneğine göre kurulmuş olan İngiliz adaleti işte böyle insan şeklindeki meleklerin elindedir.</p>
<p>Gerileme devrimizden önceki Türk hâkimleri de her melekliği gölgede bırakmış insanlardır. Başhâkim durumunda bulunan ilk şeyhülislâmlar Osmanlı tarihinde nurlu bir silsile gibi sıralanır. Koçi Bey’in izahına göre azamet devrimizdeki şeyhülislâmlar “kayd-i hayaf ’ ile tayin edilir ve ancak istifa ile yerlerinden çekilirdi. İlmî eserleri ve tertemiz şahsiyetleriyle milletin hürmet ve emniyetini kazanarak o büyük ve sarsılmaz mevkiye çıkan bu çok kıymetli ve yüksek karakterli ilim adamları en heybetli padişahlar üzerinde bile nüfuz ve tesir sahibi oldukları için, icabında onlara bile doğru yolu göstermekten ve çok sert sözler söylemekten çekinmemişlerdir. İçlerinde her ne şekil ve suretle olursa olsun hak yemeğe tenezzül etmiş pek kimse yoktur. İlk Osmanlı Şeyhülislâmı Molla Fenan Bursa Kadısı iken Yıldırım Bayezid’ın mahkeme huzurundaki şahitli­ğini reddetmiştir.</p>
<p>Üçüncü Şeyhülislâm Molla Fahreddin ikinci Murad’ın yapmak istediği tahsisat zammını “israf’ diye kabul etmemiştir. Dördüncü Şeyhülislâm Molla Hüsrev’i, Fatih Sultan Mehmed İmam-i Azam’a benzetmiştir. Beşinci Şeyhülislâm Molla Güranî, Fatih’in teklif ettiği vezirlik makamını reddettikten başka, o şanlı talebesini daima sert sözlerle ikaz etmekle ve doğru göstermiş olmakla meşhurdur.</p>
<p>Dokuzuncu Şeyhülislâm Zembilli Ali Efendi II. Bayezid, Yavuz ve Kanunî gibi padişahları titretmiş, Sultan Bayezid’in bir mülakat isteğini reddetmiş ve bilhassa Yavuz Devri’nde pervasız müdahaleleri ile yüzlerce insanı idamdan kurtarmıştır. Yine Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi’nde Onuncu Şeyhülislâm İbn-i Kemal’in atının ayağından sıçrayan çamurlara bulanmış kaftanının, öldükten sonra türbesindeki sandukasına örtülmesini vaziyet etmiştir. Kanunî ve İkinci Selim de­virlerindeki Onbeşinci Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin şanlı adı yüzyıllarca halk ağzında nuran bir ilim ve adalet sembolü şeklinde yaşamıştır.</p>
<p>İşte bu muhteşem silsilenin vücuda getirdiği Türk Adliyesi, diğer bir fıkramızda da söylediğımiz gibi, İngiliz yazarlarından Downey’in izahına göre nihayet Sekizinci Henri devrinde İngiliz adliyesi ıslah edilirken örnek ittihaz edilmiştir. Birçok Batı kaynaklarında o eski Türk adliyesinden hep hayranlıkla ve hürmetle bahsedilir.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;401</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mikrop Ne Zaman Keşfedilmiştir ve Kâşifi Kimdir?</strong></p>
<p>Biz kendimizi de, kendi keşiflerimizi de unutacak kadar Batılılaştık. Onun için atalarımızın muhtelif sahalardaki keşiflerini Batılılara izafe etmek bizim için artık umumî bir teamül hâline gelmiştir! Meselâ eskiden ‘Tahtelbahir” denilen denizaltı gemisi, kuluçka makinesi ve fırını, oto­mobil ve hele tıp sahasında aşı ve mikrop gibi keşiflerle icatlar hep atalarımızın keşifleri sahasına dahil olduğu hâlde biz bugün bütün bunları Avrupa kültürüne mal ederiz! Bütün bu keşiflerden muhtelif fıkralarımızda bahsetmiştik. Şimdi burada da XIX. yüzyıl Fransız âlimlerinden Pasteur’e izafe edip durduğumuz mikrop keşfinden bahsedeceğiz.</p>
<p>Evvelâ şu noktayı açıklayalım: Mikrop XIX. Yüzyılda değil, XV. Yüzyılda keşfedilmiştir. Hattâ kâşifi de Fransız kimyageri Pasteur değil, büyük Türk hekimi Ak Şemseddin’dir. İstanbul’un fethinde Türk Ordusu’nun maneviyatını takviye ve idare vazifesiyle Fatih’e refakat etmiş olduğu için Bizans’ın manevî fatihi sayılan bu kahraman âlim Milâdın 1390 tarihinde dünyaya gelmiş ve 1459 tarihinde 69 yaşına bastığı sıralarda Göynük’te vefat etmiştir ve mübarek türbesi de oradadır.</p>
<p>Türk tarihinin daima yücelteceği ve takdis edeceği bu muazzam âlimin mikroplar hakkındaki izahatı bir nazariye değil, tecrübeye dayanan bir keşif mahiyetindedir. “Maddetü ’l-Hayat ” ismin­deki tıbbî eserinde hastalıkların vücuda giren birtakım görünmeyen tohumlardan hâsıl olduğunu “tefrih” (incubation) devirleriyle beraber tespit ve izah ederek bakteriyoloji ilminin de esaslarım kurmuştur. Bu “teftih” devrelerini tespit edebilmek için tabiî tecrübî sahada çalışmıştır. Fakat aca­ba nasıl çalışmış ve ne gibi âletlerden istifade etmiştir? Bunların tamamıyla tespiti kabil değildir. Netice itibarıyla Ak Şemseddin hazretleri yalnız Türk tababet tarihinde değil, dünya tıp tarihinde çok büyük ve nurlu bir şahsiyet demektir.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;419</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kanunî&#8217;nin &#8220;Kanunnâme&#8221;sine Göre Pezevenklik Cezası</strong></p>
<p>Kanunî Sultan Süleyman&#8217;ın &#8220;Kanunnâme-i Âl-i Osman ” ismindeki meşhur kanunu, Viyana Kütüphanesi’ndeki nüshasından kopya edilerek H. 1329 tarihinde ‘Tarih-i Osmanî Encümeni” tarafından yayınlanmıştır. Hukuk tarihimizin en önemli kaynaklarından olan bu yetmiş iki sayfalık “Kanunnâme ”nin yedinci sayfasında şöyle bir madde vardır:</p>
<p>“&#8230;Ve pezevenklik edenin ahunda dağ ideler!”</p>
<p>Bu maddeye göre o zamanın zabıtası tarafından yakalanacak bir pezevengin alnına kızgın demirle bir damga vurulacak ve bu suretle o hayâsız suçlu, hem ateş cezasına, hem daimî bir teşhir cezasına çarptırılmış olacaktır!&#8230;</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;494</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mazi Düşmanlığı</strong></p>
<p>Şu zavallı kulaklarımıza yıllardan beri neler, ne akla sığmaz teraneler aksedip durdu. Medeniyet âlemine bundan ancak kırk yıl önce girmiş olduğumuzdan dem vuruldu. Edebiyat tarihimizin şu son otuz &#8211; kırk yıllık devre münhasır olduğu ve ondan evvelki devirlerin okullarda okutulmasına bile lüzum olmadığı ileri sürüldü. Atalarımızın ilkelliklerinden bahsedildi. Zavallıların kıyafetleriyle alay edildi. Bundan bir müddet önce son terane olarak da gazetenin birinde, sakallarıyla sarıklarının, cüppeleriyle şalvarlarının “çirkinlikleri” ilkellik alâmetleri gibi gösterildi.</p>
<p>Bu herzeleri savuran ve Doğu kültürü kadar Batı kültüründen de hiçbir nasibi olmayan zekâsız ve kişiliksiz cahiller: her devrin her medeniyetin ve her Udimin kendine göre bir kıyafeti olduğundan habersiz birtakım zaval­lılar değildir de nedir? Bunlar eğer Batı dillerini ve Batı kaynaklarını bilselerdi, o dillerde yığınlar teşkil eden kıyafet tarihlerine şöyle bir göz atınca öyle safsatalar söylemekle kendi bilgisizliklerini meydana vurmaktan başka bir şey yapmış olmayacaklarını herhâlde idrak ederlerdi.</p>
<p>Bugünkü Batı uygarlığının kökü sayılan “Greko- romen” dairesindeki Eski Yunanlılarla Romalıların kıyafetleri, şimdiki Kuzey Afrika kılığını andıran bir ihramdan ibaretti. Nasıl Yunan ve Roma medeniyetleri işte o ilkel kıyafetli insanların eserleri ise, bizim Selçukî ve Osmanlı me­deniyetlerimiz de işte kavuklu, cüppeli ve şalvarlı atalarımızın eserleridir. O heybetli kavuklarla şalvarlar, çağdaş oldukları eski Avrupa kıyafeti gibi gülünç de değildir. Erkekliğe yakışmayacak pudralı ve kurdeleli perukalar, dantelli yakalar ve kısa pantolonlarla uzun çoraplar karşısında Eski Türk elçilerinin güçlükle zaptettikleri kahkahalar Avrupa krallarının kulaklarına aksetmemiştir ama tarihin kulağında daima çınlayacaktır.</p>
<p>Buna karşılık, muhtelif yüzyıllarda Türkiye’ye gelmiş Bat” yazarlarının hususi Kütüphanemizde bulunan yüzlerce seyahatnâmeleriyle inceleme eseflerinde Eski Türk kıyafetinin o zamanki Batı kıyafetine oranla her hususta ne kadar üstün olduğundan bahseden fıkraları toplanacak olsa, bizdeki mazi düşmanlarının hayret ve ibretle okurken yüzlerini kızartacak büyük bir cilt teşkil edebilir.</p>
<p>“Medenî Kıyafetin Teşekkülünde Türk Irkının Rolü” başlıklı fıkramızda tafsilatıyla izah ettiğimiz gibi Avrupa’yı Yunan &#8211; Lâtin ihramının ilkelliğinden kurtarıp bugünkü gelişmiş kılığına sokanlar bile bizim işte o beğenilmeyen ve hattâ hafife alman atalarımızdır. Eski Türklerin şimdiki çok cahil düşmancıkları, yeni ilmin bu büyük hakikatine tabiî inanmak istemeyeceklerdir, bunu milliyet gayretiyle ortaya atılmış tek taraflı bir iddia zannedeceklerdir. Fakat bizim yazılarımızla hiçbir zaman öyle tek taraflı iddialara tesadüf edemeyeceklerinden emin olabilirler.</p>
<p>Eski Türkistan medeniyetine ait kazılar ve incelemeleriyle meşhur Alman müsteşriki Von le Coq’m 1910 tarihinde Paris’te yayınlanan “Exploration archeologique a Tourfarı” adındaki eseriyle 1925’de basılan “Bilderatlas zur Kunst und Kulturgeschichte Mittel &#8211; Asiens ” ismindeki resimler atlasma ve Paris antropoloji okulu etnoloji Profesörü Dr. Geoıge Montandon’ın 1934’de çıkan “Trate d’ethnologie culturelle ” adındaki eserine müracaat ederlerse Eski Türklerin sivil ve asker kıyafetleriyle kadın elbiseleri hususunda ortaçağla yeni zamanların bütün Avrupa kıyafetlerine örnek olduklarını ve pantolonla ceketin ihramlı Avrupa’ya işte onlardan intikal ettiğini öğrenmiş olurlar.</p>
<p>Muhtelif şekiller alan şalvar da işte o eski Türk pantolonunun bir çeşidinden ibarettir. Her şey gibi moda nispî ve geçicidir. Acaba kıyafetleriyle alay edilen eski Türkler, bugünkü Avrupa’nın Iskoçya ile Yunanistan’da eteklik giyen erkeklerini ve öyle şeylerin farkında bile olmayan biz mutaassıp Batı taklitçilerimizi görselerdi beğenirler miydi yoksa iğrenirler miydi?</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;532</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Milletlerin Saadetlerini Temin Eden Şey Nedir?</strong></p>
<p>Osmanlı tarihi’nin azamet devrine tesadüf eden ilk üç yüzyıldaki büyük şeyhülislâmlar umumiyetle hak ve: adalet kahramanlara şeklinde sıralanır. Padişahların mutlakıyetini kanun zihniyetiyle tahdîd eden (sınırlayan) bu nuranî silsile içinde Şemseddin Fenarî gibi mahkemede Yıldırım Bayezid’in şahitliğini bazı sebeplerle yüzüne karşı reddeden; Molla Fahreddin gibi ikinci Murad’ın yapmak istediği tahsisat ödenek zammını “israf’ diye kabul etmeyen; Molla Güranî gibi Fatih’in bir fermanım kanuna aykırı bularak yırtıp attıktan başka, getiren çavuşu sopa ile kovan; Zembilli Ali Efendi gibi ikinci Bayezid’in bir mülakat istediğini reddettikten sonra Yavuz Sultan Selim’le çok şiddetli bir vazife ve salâhiyet münakaşasından sonra selâm bile vermeyerek çıkıp giden ve o padişahın aşın icraatına şiddetli itirazlanyla mâni olan hak ve kanun müdafileri vardır. Bunlardan Molla Güranî’nin Fatih Sultan Mehmed’i Saltanat ihtişamından dolayı tenkit ederek:</p>
<p>&#8211; Libâsın (giysin) haram, taamın (yediğin) haram!</p>
<p>diye yüzüne karşı çıkıştığından bahsedilir. Bugün bu sözü küçük bir memura bile söylemek kabil değildir. İngiliz Adliyesi’nin ıslahında, eski Osmanlı adliyesinin örnek tutulması işte bundandır.</p>
<p>Herhâlde milletlerin saadet ve azameti kâğıt üstündeki kanunlara değil, o kanunları tatbik edecek insanların seviyeleriyle zihniyetlerine tâbidir.</p>
<p>İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler,syf;538</p>
<p>Bilge Oğuz Yay.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismail-hami-danismend-tarihi-hakikatler/">İsmail Hami Danışmend – Tarihi Hakikatler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ismail-hami-danismend-tarihi-hakikatler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
