<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>narsizm | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/narsizm/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 26 Nov 2019 08:56:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>narsizm | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Teknoloji İle Ne Yaparız?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-ile-ne-yapariz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-ile-ne-yapariz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:11:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Google]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[narsizm]]></category>
		<category><![CDATA[Panoptikon]]></category>
		<category><![CDATA[siber alem]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji İle Ne Yaparız?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23589</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mircea Eliade, Dinsel inançlar ve Düşünceler Tarihi&#8217;nde şöyle der:,&#8221;Her yenilik bir toplu ölüm tehlikesi­ni de beraberinde Şaşıyordu.&#8221; Atom bombasını üreten ve binlerce kilometre uzakta kullanılmasını sağlayan, teknoloji değil miydi? İki dünya savaşı da ölüm kusan savaş teknoloji sindeki gelişmelere paralel seyretme­miş miydi?, Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdığı gibi, onu gerçek özünden uzaklaştıran, toplu ölümlere geçit veren bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-ile-ne-yapariz/">Teknoloji İle Ne Yaparız?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/2278318_810x458.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23590 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/2278318_810x458-300x170.jpg" alt="" width="371" height="210" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/2278318_810x458-300x170.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/2278318_810x458-600x339.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/2278318_810x458-768x434.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/2278318_810x458.jpg 810w" sizes="(max-width: 371px) 100vw, 371px" /></a></p>
<p>Mircea Eliade, <em>Dinsel inançlar ve Düşünceler Tarihi&#8217;nde</em> şöyle der:,&#8221;Her yenilik bir toplu ölüm tehlikesi­ni de beraberinde Şaşıyordu.&#8221; Atom bombasını üreten ve binlerce kilometre uzakta kullanılmasını sağlayan, teknoloji değil miydi? İki dünya savaşı da ölüm kusan savaş teknoloji sindeki gelişmelere paralel seyretme­miş miydi?, Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdığı gibi, onu gerçek özünden uzaklaştıran, toplu ölümlere geçit veren bir dizi tehlikeyi de beraberinde getiriyor.</p>
<p>Otomobilin hayatımıza girişini örnek alalım. Ula­şımda devrim yarattığı bir gerçek fakat öte yandan ya­pılan yollar ve yarattığı kirlilikle çevreye ve yaşantımı­za etkisi de ortada. Tıpkı internet gibi, sunduğu konfor çoğu kez yıkıcı yönlerini perdeliyor. Park yeri bulmak­ta zorlanacağımızı, trafikte saatler kaybedeceğimi­zi bilsek bile tercihimizi arabayla gitmekten yana kullanmıyor muyuz? Metro durağına beş yüz metre yürümek yerine, trafikte bir saat sıkışıp kalmayı tercih etmiyor muyuz? Demem o ki, bir teknolojik yenilik sa­dece cismi ile sınırlı kalmıyor, yaşantımızı dönüştürüp yönlendiriyor.</p>
<p>Teknolojik yenilikleri tarafsız değerlendirmekte ve yeni teknolojilerle aramıza mesafe koymakta zorlanırız.</p>
<p>Çoğu kez toplumsal eğilimlere göre davranırız. Ne de olsa kimse çağdışı ya da tutucu olmak istemez! Za­ten teknoloji de o yıkıcı yönünü hep gizlemede ve inkâr­dadır. Bilim, toplum menfaatine değil sermayenin lehi­ne kullanılmaya başladığından beri doğru ile yanlış, zararlı ve zararsız büyük ölçüde birbirine karışmıştır.</p>
<p>Öte yandan bugün, internetin bilgiye erişim nokta­sındaki üstünlüğünü inkâr etmek de yanlış olur. İnter­net sayesinde aylarca sürecek bir araştırmanın süresi kısalır, e-posta ile anında haberleşiriz; hatta bazı uy­gulamalar aracılığıyla dünyanın öbür ucunda, ev sa­hibinden ev bile kiralarız. İnternetin hayatı kolaylaş­tırıcı, zenginleştirici ve hoşnutluk verici yanı gün gibi aşikâr. Dürüst olmak gerekirse, internet olmadan da tüm bu sayılanlar gerçekleştirilebilirdi. Ancak oldukça yavaş ve düşük bir verimle.</p>
<p>İnternet, günümüz şartlarının yoğun, kopuk ve par­çalanmış aktivitelerine bir cevap niteliğinde. Meşgul hayatlarımızda, birçok teknolojik ihsan sayesinde bambaşka şeyleri tecrübe edebiliriz. Sanal ağa bağ­lanmak, bu tecrübeleri organize etme fırsatını bize ve­rirken hemen hepsini aynı anda mezcetmektedir. Aynı şekilde internetin sosyal ve psikolojik tabiatı, günü­müzün sosyal ve psikolojik değişimine bir cevaptır. Tarihsel süreç içerisinde birey istikrarlı bir şekilde toplumun üzerinde konumlanıyor. Kendi arzularımızı tatmin etmek, diğer insanlarla olan ilişkilerimizi den­gelemekten çok daha önemli bir hale geliyor. Yaşam gittikçe daha akılcı, daha içe dönük ve daha doğrudan biçimde kişisel arzuların doyumuna yönelik bir kisve­ye bürünüyor. Bundan yirmi sene önce bir babaanne, herhalde torununa bakmak yerine &#8220;Ben hayatımı ya­şayacağım, siz başınızın çaresine bakın,&#8221; demezdi ya da Facebook&#8217;ta doğum tarihini yazarak doğum gününü unutan çocukları ve torunlarına hatırlatma yapmazdı.</p>
<p>Geçtiğimiz günlerde, babaanne olan bir danışanım, to­run ve çocuklarının kendisine pek az uğramasını Face­book&#8217;ta yazarak şikâyet ettiğini anlatıyordu. Babaanne bunu sosyal medyaya yazdıktan sonra bütün aile eve hücum etmişti!.. Artık eskisinden daha fazla yalnız va­kit geçiriyoruz ve bu durumu kimse sorgulamıyor. Hal­buki internetin derinlerde taşıdığı tehlikenin çok daha karanlık bir veçhesi var, onun üzerine henüz eğitebil­miş değiliz. Bugün internet diğer tüm araçlardan daha geniş bir şekilde hayatımıza nüfuz etmiş, televizyonu bile saf dışı bırakmış durumda. Yaşamı algılayış ve ya­şayış biçimlerimize, daha önce hiçbir teknolojik geliş­menin yapamadığı oranda etki ediyor. Akışkan modern zamanın eritme tenceresine atılacak ilk kutsalımız, geleneksel sadakatlerimiz oluyor; elimizi ve ayağımı­zı bağlayan görenekler ve zorunluluk gibi görülenler&#8230;</p>
<p>Sosyolog Ulrich Beck, günümüz modern toplumunda &#8220;ölü ve hâlâ yaşıyor&#8221; diye tanımladığı zombi kurumlara aile ve komşuluğu örnek verir. Hayat &#8220;elimizden kaçıp giden dünya&#8221;da çok hızlı değişiyor ve bu değişimden aile de payına düşeni alıyor. Hızlı kapitalizm, küresel­leşme, dijital devrim, bireycilik, zayıflayan sosyal bağ­lar ve medya/kültür endüstrisi akışkan modernliğin veçheleri olarak hayatlarımıza nüfuz ediyor ve insana dair kavrayışlarımızı dönüştürüyor.</p>
<p>Sözgelimi, çok da eski olmayan bir tarihe dek ev­lilik uzun süreli kutsal bir birliktelik olarak görülü­yordu. Bugün ise birçok insan için bir çeşit dönemsel anlaşmaya, vazgeçilebilir bir şeye dönüştü. Aşka ruh­sal esenliğin yegâne biçimi olarak bakılıyor, aşktan o kadar çok şey bekleniyor ki bir tür seküler kurtuluş addediliyor. Modern Batı toplumlarında hayatın neşeli anlarının sorumluluğu artık evlilik bağının omuzla­rında. &#8220;Evliliğinde mutlu musun?&#8221; sorusu, mutluluğun karşı konulamaz bir mecburiyet olarak telakki edildiği günümüz toplumunda giderek kolay bir vazgeçişe kapı aralıyor. Tahammül kayıplara karışıyor. Metafizik bir gücün bizi izlediğini düşünmüyorsak eğer, hayatın haz ve zevklerine balıklama dalmamıza <u>kim</u> mâni olabilir?</p>
<p><strong>Meçhulün Kahramanı</strong></p>
<p>Siber âlem pek çok geleneksel sınırı tersyüz ediyor. İş ve oyun, ciddi söylem ve eğlence, erişkinlik ve çocuk­luk, kamusal ve mahrem arasındaki sınırlar muğlakla­şıyor. Cep telefonu aramaları ve sesli mesaj bildirimle­ri, her birimizin özel alanına arsızca giriyor. Duymak istemediğimiz ses ve kelimeler ruhun ancak sessizlikle onarılan kuytuluklarına çarparak uğultuya dönüşüyor. Kişisel bilgilerimiz sosyal paylaşım ağlarında teşhir ediliyor. Narsisistik teşhirciliğin teşvik edildiği bir dünya sahnesi haline geliyor internet. Teşhirciliğin di­ğer ucunda dikizcilik var. Bir gözetleme kulesi olarak internet. Çevrimiçi araştırma zahmetine giren bir kim­se, kolaylıkla her birimiz hakkında pek çok malumata ulaşabilir. Bu da giderek görünmez veya namevcut ol­mayı zorlaştırıyor.</p>
<p>Neil Postman, <em>Teknopoli</em> adlı kitabında yeni tekno­lojik araç gerecin hayata dair önceliklerimizi değişti­receğini, kültürün o derin anlamından koparılarak sa­dece araçlarla ilişkilendirileceğini yazmıştı. Bir &#8220;tık&#8221;la bize bilgi sunan protez belleğimizin yapıtaşlarından biri de Google. Ancak hayatın &#8220;google&#8217;laştınldığı bir zamanda, arama motoru bizim neyi, ne kadar bilme­mize müsaade ediyorsa o kadarını biliyoruz. Biz Google&#8217;ın müşterilerdi değil, ürünleriyiz: Eğilim, merak ve tercihleri reklam verene satılan ürünleriz. Biz onu kul­landığımızı sanırken,o bizi kaydeder ve hakkımızda profil oluşturur. Biz onun hakkında pek az şey bilsek de o bizim hakkımızda çok şey bilir. Bu yönüyle pa- noptikonu<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[*]</a> da aşan bir gözetim mekanizmasıdır. Baş­ka bir örneği sosyal paylaşım ağı Facebook üzerinden verebiliriz: Facebook ütopik bir ihtimali ayakta tutar.</p>
<p>Geçmişte kaybedilen şimdi bulunacaktır. Bu gezegenin sakinleri, canları hangi yüzlerini sunmak istiyorlarsa, dünyaya onu sunarlar. Bukalemun benlikler. Facebook giderek bir hafıza silici olarak işlev gösterir. Sınırsız yüzümüzün olması, bağlanma gücünde bir azalmayı ve insan yaşamında bir daralmayı ifade eder. Sosyal med­yada sahte kimlik ve sınırsız yüz üretilebilmesi, kişiyi hem kendini tanımaktan, hem de sosyal yaşamın içine girebilmekten uzaklaştırır. Medya doygunluğu çağın­da birey, hayatını bir bütün olarak değil, parçaların ve bölümlerin toplamı olarak yaşamaktadır. Tamamlana­mayan, kırık dökük, paramparça hayatlar.</p>
<p>Teknolojideki değişimler kişiler arası iletişimin do­ğasını değiştiriyor, kendiliğinden gelişen toplumsal etkileşimler azalırken, elektronik etkileşimler artıyor. Böylece kişiler arası iletişim hünerlerimiz kayıplara karışıyor. Uzlaşma, konuşma başlatma, beden dilini ve yüze dair ipuçlarını okuma gibi beceriler bize yeni dostlar edinmek ve var olanları derinleştirebilmek için rehberlik eder. Bunlar öğrenilmediğinde içine kapa­nan birey, sığınak olarak internette teselli arıyor. Dış dünya, bilgisayar odasına büzüşüyor. Yüz yüze etkileşi­min azalması empati duygusunu da köreltiyor. Birinin duygularını incitir ama tepkisini görmezseniz yaptığı­nızın neye yol açtığını anlamaz ve bunu telafi çabası içine girmezsiniz. Aşırı internet kullanımıyla duygusal zekâmız azalıyor ve yüz ifadelerini anlamakta zorluk yaşayabiliyoruz.</p>
<p>Siber âlem, meçhule attığımız kement. Onu avcumu zun içine alacağımızı sandığımız anda onun tarafın­dan yutuluyoruz. Makine uygarlığında merhamet yok­tur. Teknolojinin bize dayattığı hızlı olma zorunluluğu, bilişsel yeteneklerimizi zayıflatıyor. Kısa dönem hafı­zamız zedeleniyor. Eskiden ahenk içinde çalışan beyin parçalarımız arasında iletişim bozuklukları oluşuyor. Merhamet, zihnimizin bir bütün olarak ve dingin bir şekilde çalışabilmesiyle mümkünken bu değişimin bizi merhametten uzaklaştırmaması mümkün olabilir mi?</p>
<p>&#8220;İnsan meçhulün kahramanıdır,&#8221; demişti Peyami Safa. Bir karadelik gibi insanı öğüten modern tekno­lojilere bakınca, bir kahr<u>amanın</u> zafer çığlıklarından çok, bir kurbanın iniltileri duyuluyor.</p>
<p>İnternet ile olan bireysel ve toplumsal ilişkimiz, onun hayatımızdan çalıp götürdükleri, bize getirdiği sosyal ve psikolojik maliyet üzerine düşünmeliyiz. Bir araya gelmek için kullanabileceğimiz bir teknolojiyi, ken<u>dim</u>ize duvarlar <u>ördü</u>ğümüz bir yalıtma tekniği­ne dönûştürmemeliyiz. İnternet artık uygarlığımızın d<u>aimi</u> bir parçası, ondan kaçamayız. Hayatımızdaki <u>tahakküm</u>ünü pasif bir şekilde kabul etmek yerine, <u>insanlığ</u>a hizmet etmesinin, ipler bizim elimizde ol­malı. Teknolojinin kulları değil efendisi olacağımız; onun insanın hayrına olmayan taraflarını eleştirel bir dikkatle törpüleyebileceğimiz bir bilince ihtiyacımız var. Ağa kapılan sinekler olmayı kabullenenleyiz. Hür irademizle bizi karga tulumba hapseden bir teknolo­jiye karşı, insan olmanın özüne sadık kalarak diren­meliyiz. Ağın yuttuğu, birörnekleştirdiği &#8220;hiç kimse&#8221; ler olmak çok kolay. Hiç kimse. Niteliksiz adam. Çağın anlamsızlık buhranının bireysel tecellileri. İnsan o ağda açtığı gedikle kendi insanlığına bir yol bulacak.</p>
<p>Samimiyet ve sahiciliğini koruyarak. Yüz yüze iletişi­mi, dostane sohbeti sanal ağların sunduğu yapaylığa feda etmeyerek. İnsanın kendisiyle arasındaki mesafe­nin giderek çoğaldığı bir zamanda kalbi ve ruhu diri tutarak.</p>
<p>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.43-50</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-ile-ne-yapariz/">Teknoloji İle Ne Yaparız?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/teknoloji-ile-ne-yapariz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tut Elimi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tut-elimi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tut-elimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:08:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ağ]]></category>
		<category><![CDATA[Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Değişen Birey]]></category>
		<category><![CDATA[Değişen Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Modern yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[narsizm]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal bağlar]]></category>
		<category><![CDATA[Tut Elimi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23586</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soğuk ve rüzgârlı bir kış günü, apartman önünde bir dostumu bekliyorum. Kapıdan bir anne ve çocuk çıkı­yor. Dışarıya adımını atar atmaz,anne durup çocu­ğun montunun önünü kapatıyor. Aradan on dakika geçmeden bir adam ve yaşlı annesi çıkıyor kapıdan, adam durup annesinin paltosunun düğmelerini dik­liyor. Anne çocuğa, çocuk anneye bakıyor; anne çocu­ğun elini tutuyor, çocuk annenin. Yaşam, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tut-elimi/">Tut Elimi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/5a0954a6d3806c806838fa4e.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-23587 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/5a0954a6d3806c806838fa4e-300x212.jpg" alt="" width="320" height="226" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/5a0954a6d3806c806838fa4e-300x212.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/5a0954a6d3806c806838fa4e-600x424.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/5a0954a6d3806c806838fa4e-768x543.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/5a0954a6d3806c806838fa4e.jpg 770w" sizes="(max-width: 320px) 100vw, 320px" /></a></p>
<p>Soğuk ve rüzgârlı bir kış günü, apartman önünde bir dostumu bekliyorum. Kapıdan bir anne ve çocuk çıkı­yor. Dışarıya adımını atar atmaz,anne durup çocu­ğun montunun önünü kapatıyor. Aradan on dakika geçmeden bir adam ve yaşlı annesi çıkıyor kapıdan, adam durup annesinin paltosunun düğmelerini dik­liyor. Anne çocuğa, çocuk anneye bakıyor; anne çocu­ğun elini tutuyor, çocuk annenin. Yaşam, bu ihtimam ve sevgi ile anlam buluyor. Duygusal bağlarımız, amaçlarımız, hayallerimiz bizi yaşama bağlıyor. Ama en çok da elimizi tutan, bizi duyan binlerinin olması bizi ayakta tutuyor.</p>
<p>Bir yakınım kaybetmiş olanlar bilir, sevdiğiniz kişi o şehirde olmayınca koskoca şehir nasıl bir anda boşa­lır. Sokaklarında yürürken sevdiğinizle karşılaşma ih­timaliniz yoksa artık o şehri eskisi gibi sevebilir misiniz? Oysa görünüşte her şey aynıdır; evler, sokaklar, yürüdüğünüz yollar&#8230; ama ruhunuz üşür. Şehrin sizi ısıtan, teselli eden büyüsü, &#8220;aşinalığınız&#8221; yok olur. İn­san her yolculukta aslında kendisini arar, kendi içine yürür. Sevdiğimiz biriyle karşılaşma ihtimali, bir so­kakta beliriverecek bir aşinalık bize güven duygusu verir. Sadece bir kayıp yaşadığımızda değil, anlamı yitirdiğimiz her durumda biraz daha kaybolur, yolu­muzu biraz daha yitiririz. Anlamın olmadığı bir dünya ışıksızdır: Niçin varım, neden yaşıyorum?</p>
<p>Modern ha­yat, özellikle büyük şehirlerde öylesine hızlı ve telaşlı <u>akı</u>yor ki durup da hayatın anlamı üzerine kafa yor­muyoruz. İnsan kendi içsel gerçekliğine yaklaştığı her seferinde tabanları yağlıyor. Bir düşünün bakalım. Ne kadar sahici, ne kadar kendiniz kalabiliyorsunuz? Baş­kaları üzerinde bir izlenim oluşturmaya çalışmaksızın, sadece kendi olduğunuz gibi ne kadar mevcutsunuz? Kendi gönlünüzün türkülerini ne kadar seslendirebiliyorsunuz? Kapitalizm, tüketim, medya ve kültür en­düstrisi her ânınızı nasıl geçireceğinizi, hatta yaşama dair hedeflerinizi belirlemiyor mu? içinizde, o çok de­rinlere itip, susturduğunuz sahici benliğinizin sesini en son ne zaman duydunuz? Ne zaman konuştunuz onunla?</p>
<p>Modern yaşamın hız ve gerekliliklerini,anlamlı bir yaşamın şartları ile örtüştürmekte zorlanıyoruz.</p>
<p><em>Hayatımızı anlamlı kılmak</em> bize tutunacak bir el uzatırken, <em>anlam yitimi</em> bizi derin bir boşluğa itiyor.</p>
<p>Anlamsız yaşamak zifiri karanlıkta yön bulmaya ben­zer. Hani meşhur Konfüçyüs&#8217;e atfedilen bir nükte var­dır: &#8220;Hiçbir şey karanlık bir odada siyah bir kedi ara­mak kadar zor değildir, hele de siyah bir kedi yoksa.&#8221; Anlam her birimizin gayretine muhtaç, biz çabalarsak kendisini ele verecek. Karanlığa küfretmekten vazgeçip ışığı uyandırdığımızda. Hayatı anlamlı kılmak için ge­reken temelleri şöyle sıralayabiliriz:</p>
<ul>
<li>Ait olmak</li>
<li>Bir amaca sahip olmak</li>
<li>Hikâye oluşturmak</li>
<li>Aşkınlık</li>
</ul>
<p>Bu temeller, toplum ve diğer insanlarla olumlu iliş­kiler geliştirmemize ve hayatımızı anlamlandırmamı­za hizmet <u>ediyor.</u> Bir topluluğa ait olmak, bize sevil­diğimizi ve değerli olduğumuzu hissettiriyor. Hem ilgi görüyoruz hem de ilgi göstererek etrafımızdakilerle sürekli bir duygusal etkileşimde bulunuyoruz. Bu bizi yalnızlık hissimden koruyor. Üstelik bu durum bebeklik dönemimizden beri böyle. Tıp tarihinde yapılmış çok sayıda çalışma, yetimhane ya da bakımevlerinde yalnız büyüyen birçok bebeğin çok küçük yaşlarda hayatını kaybettiğine işaret ediyor. Kötü bakım koşullarının ya­rattığı fiziksel şartlar bir yana, ebeveynleri tarafından terk edilmiş ve sevgisiz bir ortamda büyümek zorunda bırakılmış bebeklerin yaşadığı kalp kırıklığı, hayata tutunma ve hayatı sevme zorluğu yaratabiliyor.</p>
<p>Bu­gün biliyoruz ki kronik yalnızlık, bağışıklık sistemini olumsuz etkiliyor ve erken ölümlere neden oluyor. Be­beklik dönemimizdeki hayat kaynağımız, yani bir ilişki arayışımız, büyüdüğümüzde değişmiyor. Bu duygusal bağlara sahip olmak bizim için hâlâ hayati önem taşı­yor. Yalnızlığı, mutsuzluğunun sebebi olarak gören pek çok insan var. özellikle sosyal bağların zayıfladığı bu y<u>alnızlık</u> çağında, ilişki kurmak ve geliştirmek kadar onları sürdürmek de bir sorun. Dikkatinizi çekmiştir, bu durumun ülkelerin gelişmişlik seviyesiyle doğrusal bir ilişkisi yok. Ekonomik koşulların iyi olduğu Kuzey Avrupa ülkeleri, mutsuzluk ve yalnız hissetme konu­sunda diğer birçok &#8220;az gelişmiş&#8221; ülkeden daha da kötü durumda. Materyalist dünya anlayışı bize &#8220;maddi ko­şullarımız iyileştikçe, bunun hayatımızın diğer alanla­rına sirayet edeceğini; daha çok sevileli ve değer gören insanlar haline geleceğimizi&#8221; söylüyor belki ama hayat maddi değerler etrafında değil, görünmez ve ölçülmez manevi değerlerle bir tat ve kıvam buluyor.</p>
<p>Kurduğumuz ilişkiler, sosyal bağlar,mutluluğumuza ve hatta sağlığımıza doğrudan etki ediyor.</p>
<p><em>Roseto Etkisi</em> olarak bilinen bir çalışma vardır. Amerika da, İtalyan kökenli Amerikalıların yaşadığı Roseto bölgesinde, kalp krizi kaynaklı ölüm or<u>anl</u>an çevre bölgelerle karşılaştırıldığında oldukça düşük­tür. Yapılan incelemeler bu sonuçların İtalyan ailele­rin daha sıkı sosyal bağlar ve ilişkiler sürdürmesinden kaynaklandığını gösterir. Zaman ve nesiller değiştikçe yani Rosetolular Amerikanlaştıkça bu oran eşitlenir. Yalnızlık, kalp krizi oranlarını tırmandırmıştır. Sosyal bağlarımız, yaşamdan aldığımız keyfe ve sağlığımıza doğrudan etki ediyor. Aktif sosyal yaşamı olan hasta­lar, yalnız olanlara göre daha hızlı iyileşiyor. Sosyal çevresi geniş olan kişilerde bunama daha az görülüyor. Tek bir yakın ilişki bile depresyondan daha kolay çık­manızı sağlayabilir. Örnekleri çoğaltmak mümkün.</p>
<p>Şöyle bir durup bakalım kendimize. Günlük yaşam­da, çevremizdeki insanlarla kurduğumuz anlık ama tatmin edici bağlantılar ruh sağlığımıza nasıl da iyi gelir değil mi? Kendimizi değerli hissederiz, karşımız- dakine de kendini değerli hissettiririz. Tüm bu ilişki­lerin, yani sosyal bağların ve anlık bağlantıların ortak noktası, kendimize değil diğer insanlara odaklanma- mızdır. Anlamlı bir hayat arıyorsak, bunu diğer insan­lardan ve sosyal bağlardan uzaklaşarak inşa etmemiz pek mümkün değil.</p>
<p>Hayatı anlamlı kılmanın bir diğer temeli ise <em>“bir amaca sahip olmak&#8221;tır.</em> Ölüm kampından kurtulan psikiyatrist Viktor Frankl, &#8220;Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her &#8216;nasıl&#8217;a katlanabilir,&#8221; diye yazmış­tı. Bir amacımız varsa, yaşama daha sıkı tutunuruz. Bunun ne olduğu çok önemli değil, yeter ki tutarlı ve uzun vadeli bir hedef olsun. Kimimiz elli yaşına kadar yüz ülke görmeyi hedef ediniriz, kimimiz bir vakıf kur­mayı, kimimiz iyi bir evlat yetiştirmeyi, kimimiz iyi bir kul olmayı.</p>
<p>Kimimizin somut maddi hedefleri vardır, kimimiz bir yaşam sanatçısı olarak güzelliklerle dolu bir ömrü inşa etmeye talibizdir. Bizi yolda tutacak, ya­şamla bağımızı ve toplumsal ilişkilerimizi diri tutacak bir hedefe yüreğimizi koymanın önemini vurgulamak istiyoruz. Bir menzil-i maksudun varlığı, yürünecek bir yolun, uğruna ter akıtılacak bir ülkünün hayatı aydın­latmasından söz ediyoruz. Bazen geçmişimize dönüp baktığımızda, kendi kendimize şöyle dediğimiz olur: &#8220;Acaba bunu nasıl başarmışım?&#8221; Oysa hatırlayın, bu başarılar hep bir hedef peşinde tutkuyla koştuğunuz zamanlarda size gelmiştir. Çünkü ancak gerçek bir hedefiniz ve güçlü bir motivasyonunuz olursa konfor alanınızın dışına çıkar ve kanatlarınızı açarsınız. Açıl­mamış kanatların büyüklüğünü kimse bilemez.</p>
<p>Konfor alanınızın dışına çıktığınızda mucizevi bir şey olur: Kendi kapasitenizi ve tutkularınızı keşfedersiniz.</p>
<p>Bir şeyi tutkuyla istediğinizde onunla aranızdaki engelleri ortadan kaldırmak için daha çok çaba gös­terir, daha çok çalışır ve eylemlerinizde daha seçici olursunuz. <em>Amaç,</em> size hem bir uğraş hem de bir mizan sunar. <em>Amaç,</em> hayatınızı anlamlandırmanıza yar<u>dımc</u>ı olur.</p>
<p>Üçüncü temelimiz <em>hikâye oluşturmak.</em> Yaşam hikâ­yelerini oluşturamayanlar ya da o hikâyeleri yanlış okuyanlarla meslek hayatımda oldukça sık karşılaşı­rım. Aslında biz ruh hekimleri bazen sadece onların hikâyelerini yeniden yazmalarına, doğru okumalarına yardımcı oluruz. Her hayat kendi hikâyesini üretir ve her hikâye bir tanıklık ister. Fakat yaşam hikâyesini oluşturma konusunda herkes aynı derecede becerikli değil. Kimileri sadece kötü anlara ve başarısızlıkla­ra odaklanır, kimileri ise bir illüzyonu hikâyeleştirir.</p>
<p>Oysa her yaşamın özünde bir hikâye saklı. Başkaları­nın hikâyelerine tanıklık ederek, çevremizdeki bilgileri özümseyerek etrafımızı ve hayatımızı anlamlandırma­ya çalışırız. Bu arada kendi biricik hikâyemizi oluş­tururuz. Bunu yapabilen kişiler, hayatlarını anlam­landırmakta sorun yaşamazlar. Ömrün sonbaharına geldiğimizde geriye dönüp bir bakalım: Geriye ne kaldı benden? Vücudum toprağa karıştığında geride hangi hikâye yankılanmaya devam edecek? Ömrümüzü uğru­na yaşadığımız bir ülkü, bir hassasiyet bizden sonra­sına da damga vuracaktır, insan, kendisiyle yitip git­meyecek bir ülkünün peşinde uçurtmalarını uçurmak ister. Varlık daha bütün olana, sönmez ve geçmez olana bitişmek hevesindedir.</p>
<p>Anlam inşa etmede bir diğer temel direk ise <em>aşkınlık.</em> Yakınınızda koyu bir futbol taraftarı varsa bilirsi­niz, maç günleri farklı bir ruh hali içinde olurlar. Hele maçı izlerken âdeta vecde kapılır, ayrı bir ruh haline geçerler. Futbolla ilişkiniz yoksa bunu anlamlandır­manız zor ama biraz psikoloji bilginiz varsa aradaki bağı kurabilirsiniz. İzlediği ister futbol maçı olsun is­ter hayran olduğu bir şarkıcının konseri; insanlar var­lıklarını bitiştirdikleri şey ile aşkın bir bağ kurarlar. Bu aşkınlık hali çok daha yüce ve arı duru bir biçim­de ibadette gözlenir; birey, huşu içinde kutsal varlığa yönelir. Bir akışın içine dahil olmak şeklinde tanımla­yabiliriz bu durumu. Benliğin kendini aşıp, kendinden daha güçlü gördüğü bir şeyin parçası olması ve onunla bütünleşmesi. Yaptıkları işe coşku ve hevesle, aşk ve iştiyakle bağlanan kişiler sık sık böyle bir akışın içine dahil olurlar. Bir ressam, resmi başında saatlerce aç ve susuz çalışabilir; üstelik ne zamanın nasıl geçtiğini fark eder ne de açlık hisseder. Bir dağcı, dünya rekoru için Antarktika&#8217;da saatlerce antrenman yapabilir. Bir abid, saatlerce Yaratıcı&#8217;nın huzurunda dua ve taatte durabilir. Tüm bunları mümkün kılan, işte bu aşkınlık halidir.</p>
<p>Hayatımızı anlamlandırdığımız ölçüde, hayatımız­dan tatmin buluruz. Peki durum böyle ise, herkes an­lamlı bir hayat peşinde mi koşar sizce? &#8220;Evet, mutlaka öyle!&#8221; diyorsanız yanıldınız. Pek az insan bunun üze­rine kafa yoruyor. Bir koşturmaca var doğru, ama ya­rışlar &#8220;anlam&#8221; değil &#8220;maddiyat ve bireysel başarı&#8221; kate­gorilerinde. Hemen yargılayamayın; ne de olsa insan, kendi çağının ürünü. Mevcut resmin toplumsal ve ta­rihsel gelişimine bakalım önce. Nereden nereye sürük­lenmişiz, bir görelim.</p>
<p>Benliğin yeni düsturu, yaşamlarımızın kumaşını değiştirdi; artık benliğimiz de pazarın rüzgârları ile aynı yönde salınıyor.</p>
<p><strong>Değişen Dünya, Değişen Birey</strong></p>
<p>Sosyal hayat büyük oranda ekonomi politik şartla­ra bağımlı. Sosyal dünyamız genellikle piyasanın ritmi ve karakteristiğini aynalayıp taklit eder. İnsanlık ta­rihi süreksizliklerin, değişimlerin tarihidir. Modern­lik, 17. yüzyılda Avrupa&#8217;da ortaya çıkıp tüm dünyaya yayılan toplumsal örgütlenme ve yaşam biçimleri­ne işaret eder. Modernliğin getirdiği yaşam tarzı ve ekonomik sistem, geleneksel toplumsal yaşantımızı kökünden değiştirdi. Bugün içinde bulunduğumuz mo- dernite sonrası dönem ise birçok farklı isimle <u>anılı</u>yor Bilgi toplumu, tüketim toplumu, postmodernite&#8230; Kü­reselleşme ve dijital devrim postmodern zamanların en önemli itici gücü. Modernitenin ekonomik sistemi olan kapitalizm, postmodernitede liberal ekonomiye evrildi.</p>
<p>1970&#8217;lerden itibaren küresel piyasaları etkisi altına alan neoliberal politikalar, baş aktörleri dev­let, vatandaş ve sermaye olan bir sistemde; vatandaşı müşteri, devleti de bir hakem olarak konumlandırıp, iş dünyasının sorunsuzca çalışması için gerekli düzenle­melerin yapılmasını sağlıyor. Neoliberal politikalar ve bireycilik bambaşka bir benlik tasavvuru oluşturuyor. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler! Benliğe ahlaki s<u>ınır</u>lar çizmek, şirketlerin tamahkârlığını sınırlandır­mak, modern günahlar araşma yazıldı. Bu bencil ben­lik, &#8220;varlığım başkalarına değil, sadece bana iyi his­settirsin; bir tek kendime saygım olsun ama başkaları da beni sayıp sevsin,&#8221; diyerek arz-ı endam ediyor. &#8220;Yok artık, böyle bir politika olur mu?&#8221; demeyin sakın.</p>
<p>Ame­rika&#8217;da 1900&#8217;lerin sonunda bu fikir öyle revaçtaydı ki ken<u>dine</u> saygı duymanın tüm toplumu kurtaracak bir sosyal aşı olduğu düşüncesi, politikacıların söylemle­rinden tutun da okul müfredatlarına kadar her şeye si­rayet etmişti. &#8220;Kendini sev, kendine güveni&#8221; ilkesi, gide­rek &#8220;Kendinden başkasını sevme, kendinden başkasına güvenme!&#8221; ilkesine dönüştü ve aşın bireyci tut<u>uml</u>arı doğurdu. Kamusal iyi, bireysel iyinin yanında değer kaybetti. Kendine saygı duymakta yanlış olan bir şey yok, ama benliğe yapılan bu abartılı vurgu her köşe başında kendine tapınan narsisistik bireyler üretti. Kendini gösterme, maddi olanı teşhir ederek onay top­lama esasına dayalı ekran ve ağ teknolojilerinin bu dö­nemde yükselişe geçmesi, asla tesadüf değil.</p>
<p>Neoliberal politikaların nihai hedefi ekonomik iyi­leştirmeden çok yeni bir insan modeli ortaya koymak: Bağımsız, bireyci, bencil. Ortalama olmak, sıradan ol­mak artık kabul edilebilir değil, çünkü öyleleri hük­men yenik sayılıyor. Doğuştan mağluplar. Sesi çok çı­kan, daha çok görünür olan, kendini iyi pazarlayanlar bu oyunun galibi. Bu oyuna bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde dahil oluyoruz. Tüm bu piyasa koşulları, bera­berinde yeni bir kültür inşa ediyor: Özseverlik (narsi­sizm) kültürü. Medyaya bir göz gezdirin; televizyon, yazılı basın, sosyal medya hiç fark etmez; sürekli gözü­müze sokulan &#8220;şöhretler&#8221; var değil mi? Aslında şöhret değil <em>&#8220;celebrity&#8221;</em> demeliyiz, çünkü böyle tanımlanıyor­lar; yani sadece tanınır ve ünlü değil, bir de ayrıcalıklı ve önemli statüsüne sahipler. Çok tanındığı için ünlü olan kişiler. Nasıl ve neyle tanındığımız önemli değil.</p>
<p>Bu bir yarışma programındaki saldırgan tutumumuz­la da olabilir, serkeş bir hayat hikâyesinin kahramanı olmakla da. Christopher Lasch <em>Narsisizm Kültürü&#8217;nde </em>bu kişilerin kamusal ve özel yaşam alanlarında ölçütle­ri belirleyen özsever (narsist) kişiler olduğunu yazmış­tı. Rekabetçi ve maddiyatçı bir kültürde şöhret olmak, önemli sosyal ayrıcalıklar ve maddi kazançlar sağlar. Cezbedici değil mi? Güç ve cazibe merkezi olmayı kim istemez sonuçta? Oysa çoğu kez bu bir göz yanılması­dır. Bu şöhretler Lasch&#8217;ın dediği gibi özsever kişilerse,çocukluklarındaki travmaları örtmek için kendileriyle ilgili &#8220;kör bir iyimserlik&#8221; ve &#8220;büyüklenmeci bir kişisel yeterlik illüzyonu&#8221; içinde yaşarlar; yani sahici benlik­leri ile temsili benlikleri arasında bir uçurum vardır.</p>
<p>Bu uçurumun derinliğini ve ruhta açtığı gediği bir dü­şünün. Özseverlik kültürünün her bireyi kendi hazzı peşinde koşar. Çocuksu döneme sıkışan benlik, gerçek­lik ile arasına bir perde çeker; özdisiplin, sorumluluk, iş, fedakârlık, diğerkâmlık gibi yüklerden kurtulmak ister. Şimdi şu soru üzerine biraz kafa yoralım: &#8220;Benim refahım, benim mutluluğum, benim dünyam!&#8221; diyen bireyler &#8220;Biz&#8221; olmayı başarabilir mi? Bu bencillik ve özseverlik kültüründen sağlıklı bir toplum sadır olur mu? Zor görünüyor, değil mi?</p>
<p>İnsan, bağ kuran, ilişki arayan bir varlık. Duygusal ve bilişsel sistemimiz yalnızlık ya da duygusal açlık durumlarında alarm verir. Yaşamla, çevremizdeki in­sanlarla, tabiatla bağ kurarak hayatımızı anlamlandır­dığımız noktada daha fazla insan oluruz; daha derine kök salar, daha fazla gelişiriz. Gövdemiz sağlamlaşır; rüzgârlardan, fırtınalardan, dış etkenlerden daha az etkileniriz. Maddiyatçılık ve bencilliğe ram olmadan, anlamlı bir hayat yaşamaya çalışarak daha mutmain ve özgür bireyler olabiliriz. İnsanı en çok avlayan kor­kulardan birisi de kaybetme korkusu. Kaybedeceği bir şeyleri olduğunu zanneden kişi korkar. Maddiyatçılık, sahip olma çabasını insan olma çabasının önüne koyu­yor. Sahip olduklarımızı kaybetmekten korktuğumuz­da, olduğumuz veya olabileceğimiz o iyi kişiden uzak­laşabiliyoruz. Bize yol gösteren bir anlam duygusuyla, bizi kuşatan sosyal ölçülerin yonttuğu bir kişilik değil; kendi gönlümüzün, kendi ülkümüzün, kendi hikâyemi­zin insanı oluruz. Her şeyin hızla buharlaştığı bu mo­dern zamanlarda, birbirimizi ve hikâyelerimizi kaybet­meyelim. Yaşamlarımızda anlamı ve sosyal bağlan diri tutalım. Nasıl mı? Safları sıklaştırarak başlamaya ne dersiniz?</p>
<p>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.21-32</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tut-elimi/">Tut Elimi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tut-elimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dikizlenen Dünyanın Resmi:Faceebok ve Yeni Narsist Özne</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dikizlenen-dunyanin-resmifaceebok-ve-yeni-narsist-ozne/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dikizlenen-dunyanin-resmifaceebok-ve-yeni-narsist-ozne/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Mar 2019 13:19:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Cogito Ergosum]]></category>
		<category><![CDATA[Dikizleme kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Dikizlenen Dünyanın Resmi:Faceebok ve Yeni Narsist Özne]]></category>
		<category><![CDATA[Evcilleşmiş Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Facebook]]></category>
		<category><![CDATA[Görsel Özne]]></category>
		<category><![CDATA[Görsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Gösteri toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Gözetim]]></category>
		<category><![CDATA[Guy Debord]]></category>
		<category><![CDATA[Hipergerçeklik]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[narsizm]]></category>
		<category><![CDATA[Niedzvieck]]></category>
		<category><![CDATA[Popüler Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Twitter]]></category>
		<category><![CDATA[YouTube]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21526</guid>

					<description><![CDATA[<p>Popüler kültür denilince çoğu kez akla gelen demokratik bir kültür anlayışıdır. Herkese açık, herkes tarafından üretimi mümkün olan ve herkesi kapsamına alan bir kültür. Yüksek kültürün seçkinci ve dışta bırakıcı dünyasına karşılık herkese açık olan bu kültür aslında kültür kavramının içerdiği,toplum tarafından üretilmiş bütün maddi ve soyut değerler, ürünler dizisi olarak kültürün kendisi olarak da [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dikizlenen-dunyanin-resmifaceebok-ve-yeni-narsist-ozne/">Dikizlenen Dünyanın Resmi:Faceebok ve Yeni Narsist Özne</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15848" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/sosyal-medya-takip-940x470.jpg" alt="" width="594" height="297" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/sosyal-medya-takip-940x470.jpg 940w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/sosyal-medya-takip-940x470-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/sosyal-medya-takip-940x470-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/sosyal-medya-takip-940x470-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/sosyal-medya-takip-940x470-768x384.jpg 768w" sizes="(max-width: 594px) 100vw, 594px" /></p>
<p>Popüler kültür denilince çoğu kez akla gelen demokratik bir kültür anlayışıdır. Herkese açık, herkes tarafından üretimi mümkün olan ve herkesi kapsamına alan bir kültür. Yüksek kültürün seçkinci ve dışta bırakıcı dünyasına karşılık herkese açık olan bu kültür aslında kültür kavramının içerdiği,toplum tarafından üretilmiş bütün maddi ve soyut değerler, ürünler dizisi olarak kültürün kendisi olarak da yorumlanabilir. Ancak halk kültürü kapsamında değerlendirilen folklorun tersine popüler kül- tür, yığınsallık içermesi ile ayrışır ve popüler kültür karnaval kavramında hayat bulan eğlenceyi daha çok içerir. Bu anlamda popüler kültür zaman zaman kitle kültürü dediğimiz olgu ile de çakışır.</p>
<p>Ancak günümüz dünyasında popüler kültür anonimlik anlamında halk kültürü içeriğinde bir kayma ile başkalaştı. Popüler kültür daha çok yaygın beğeniye hitap eden bir kültürel üretimi tarif eder hale geldi. Dolayısıyla popüler kültür halkın kültürü olmaktan çok yaygın kabul edilen ama piyasa koşulları tarafından belirlenmiş, onun istemlerine uygun olarak ticari başarı da sağlayabilme potansiyeli olan üretilmiş bir kültürdür&#8230; Popüler kültür geniş iş bölümü etrafında kurulan kapitalist mal üretimi, pazarlaması, dağıtımı ve tüketimi biçimlerine daya- nan bir kültürdür. Bu biçim olmayınca, örneğin teknolojik çoğaltma, seri üretim, tv veya basın olmayınca, bu araçlara dayanan böyle bir kültür biçimi de olmaz.</p>
<p>“Popüler kültür egemen toplumsal ve ekonomik ilişkileri destekler, haklı çıkarır ve sürüp gitmesinde yardımcı olur. Kitle üretimi yapan pazarın ekonomik, siyasal ve bilişselliğinin ifadesi olan kitle kültürünün somut şekillerinden biridir. Kitle kültürü tekelci kapitalizmin hem mal hem de imajlar satışını yapan, uluslararası pazarın değişmelerine ve gereksinimlerine göre biçimlenip değişen, önceden yapılmış, önceden kesilip biçilmiş, paketlenip sunulmuş bir kültürü anlatır. Kapitalizmin kendi için üretirken ve yaratılan zenginliği kendine ayırırken, kitleleri ücretli köle olarak kullanarak “kitleler için” yaptığı üretim ve bu üretimle gelen “kimlik, duyma, hissetme, yaratma, bugününe, geçmişine ve geleceğine bakma biçimi, kısaca yaşama yoludur.”</p>
<p>Bu bağlam içinde popüler kültür, pazar tarafından pazarda tüketim için “sipariş edilen, ısmarlama” kitle kültürünün en çok kullanılan ürünlerini, bu ürünlerin<br />
tüketilmesini ve bu ürünleri teşvik eden düşünceleri ve duyarlılıkları anlatır. Bilişsel bağlamda, popüler kültürde anlamlar ve zevkler aktif bir şekilde toplumda üretilir ve dağıtılır. Bu üretim ve dağıtımın en planlı yanı endüstriyel faaliyetlerin kendisidir ve güdümlenmiş yanı ise çeşitli örgütlü yapılardaki kişiler arası ilişki ve iletişimdir.</p>
<p>Popüler kültürde, aynı zamanda, sürekli kalıcılıkla değil, sürekli değişimle sermayenin ve sermaye sisteminin sürdürülebilirliliği gerçekleştirilir: Müzik alanında, popülerlik her hafta değişen “top 40” içinde olma ve bunları dinlemedir. Giyimde popüler olan şey mevsimlerle değişen modayla gelen güdümlü kültürel yaşamdır.</p>
<p>Markalar arasında özgür seçim için tüketici kazanma mücadelesi ve bunun bireysel özgürlük,zevk ve tercih olarak sunulmasıdır. Popüler kültür aynı zamanda alınıp satılan mal ve malı içeren ve malla gelen, mal hakkındaki ilişkidir. Malın üretimiyle ve dağıtımıyla ilgili ilişki özel mülkiyet yapısına ve ücret politikalarından geçerek zenginliklerin yaratılması ve yoksun bırakılmasına dayanır. Malın tüketimiyle ilgili ilişki promosyon, reklam ,statü ve değer ,satın alma, kullanma, atma yoluyla gerçekleştirilen “ürünün pazarlama ve tüketimi” ve dolayısıyla yeniden üretimi koşullarının yaratılmasıdır.”1</p>
<p>Dolaysıyla popüler kültür Latince “popular”dan gelen halk kültürü olmaktan çok halk tarafında tercih edilmesi sağlanan ama esas olarak tüketim örüntülerine hizmet eden, tüketim kültürünün yaygınlaşmasını sağlayarak kapitalizmin toplumsal kültüre dönüşmüş hali olan kültürel ekonomi ya da pan kapitalizm olgusunun bir tezahürüdür. Bu nedenle de asla masum değildir. Günümüzde popüler kültürün en büyük yaygınlaşma aracı görsel kültürdür.Bu da batının görme üzerinden inşa ettiği dünya ile yakından bağlantıldır.</p>
<p><strong>Gözün Görmek İstediği:Görsel Özne ve Evcilleşmiş Dünya</strong></p>
<p>Batı modernliği dünyayı tül bir perde ardından gören bir bakış rejimini ve düzenlenmemiş, kontrol altında tutulmamış bir dünya tasavvurunu kabul edemediğinden modern özne ve onun perspektifçi dünya algısını yerleştirdi.Bir anlamda bütün bir modernlik projesi bir ele geçirme, elde tutma ve düzenlenmiş, evcilleştirilmiş bir dünya bilgisine hasredildi. Bu anlayışın görsel dünyaya yansıması ise bakış oldu. Görmek risksiz bir elde tutma, ele geçirme çabasıydı.</p>
<p>Batı toplumları pagan köklerinden itibaren gözün ve gözetlemenin hayatı egemenliği altına aldığı bir kültür inşa etmişse de bu konuda asıl adım Descartes’in (modernliğin filozofu Descartes’in aslında totaliter toplum tahayyüllünün başla-tıcısı olduğunu da eleştirel düşünce sayesinde öğrenir olduk) ünlü“Düşünüyorum Öyleyse Varım”diye bildiğimiz “Cogito Ergosum” denilen sözüyle atılmıştır. Burada Descartes’in ünlü düşünen öznesi kendini dünyanın merkezine yerleştirirken aynı zamanda nesne dediği dünyayı kendisi için gözetlenen, biçim verilen bir dünya haline sokmuştur.</p>
<p>Bakış gözetleyeni dünya deneyiminden alıkoyarken mekân tecrübesini de yok eder. Aristoteles ve Porphy gibi antik düşünürler açısından göz askeri bir duyu organıydı, bakış yöneldiği her nesneyi tutsak alan, onu ele geçirerek onun üzerinde hâkimiyet kuran bir şeydi. Bu nedenle de görmek fiziksel ve saldırgan bir eylemdi. Ortaçağın sona ermesi ile birlikte göz dünyanın efendisi oldu.Özne kendisi görünmeden herşeyi görerek dünyaya sahip olmaktaydı. Bakışın egemenliği sayesinde dünya ehlileşir, karşıdan bakılabilir ve ele geçirilebilir, denetlenebilir bir mesafeye, bir yere dönüşür.Dünya, düzensizliklerinden arınır ve steril bir hale gelir. Düzenlenen ve kontrol edilebilen bir dünyanın doğası gereği insanı da düzenlenebilen ve kontrol edilebilen bir şeye dönüştürmesi kaçınılmazdı ve öyle de oldu.</p>
<p>Bu yapılanmanın ilk tohumlarının atıldığı yer de büyük şehir olmuştur. Bulvarın varlığı, şehir yapısının değişmesi, çok farklı insanların bir araya gelmesini, farklı sınıflardan ve kültürlerden insanların aynı sokak ve caddelerde buluşmalarını sağlamıştır. Şehrin hareketliliğinin temel kaynağı, bu karmaşık kalabalığın yegâne ortak eylemi de şehrin onlara sunduğu malzemeyi izlemek olmuştur. Yani, şehrin kendisi 19. yüzyıldan itibaren seyirlik bir malzeme olmuş, metalaşmış ve bütün ruhu gözün sınırları içine hapsolmuştur. İşte bu değişim, kapitalizmin görsellik üzerinden kendine yeni bir yol seçmesi ve de şehir sokaklarının, insanların birbirlerini, dükkânları, araçları yani sokak ve caddelere konu olan her şeyi seyretmelerine sahne olan bir gösteri mekanı haline gelmesiyle devam eder.</p>
<p>Bugünkü Gözetim sisteminin temelleri de bu biçimde atılmış oldu.Görmek dokunmadan farklı bir duygulanım içerir, dokunmak gerçeklikle temas etmeye, onunla yüzleşmeye zorlayan bir çağrıdır, oysa görmek doğası gereği kendini bir uzaklığa yerleştirmeyi içerir.Buda deneyim duygusundan yoksun bırakır. Bakış aynı zamanda bir denetim biçimi “el altında bulun-durma” halini de içerir. Nitekim<br />
John Berger önemli bir rastlantıya dikkat çeker, kameranın icad edildiği dönemde Pozitivizmin kurucusu Aguste Comte ünlü eseri Pozitif Felsefeye Giriş kitabını tamamlamaktaydı.</p>
<p>Pozitivizm ve kamera, Mısır Mitolojisindeki Tanrı Ra’nın her şeyi gören gözü gibi bakışımızla dünyayı bilinir kılıp aynı zamanda onu denetle yebileceğimizin temsilidir. Kamera ve bakış teknikleriyle“Yeryüzünün tüm yüzeyi sürekli olarak açılan bir gösteri haline,sonu gelmeyen, inceden inceye gözleme nesnesi haline gelmiştir” 2</p>
<p>Görselliğin yarattığı dünya bizleri izleyiciye, birer röntgenciye dönüştürmekle kalmaz sürekli bir sağanak halinde algılarımıza saldıran imajlar nedeniyle bizleri Mestrovic’in duygu ötecilik olarak tanımladığı bir kayıtsızlık haline de sokar. Gösteri hayatın bütün alanlarını ele geçirir.Gösteri, kendi yapay evrenimizin tümüyle görselleşmesi ile nesnelerden toplumsal ilişkilere dek her şeyin görselleşmesi ve seyirlik bir nitelik kazanmasıdır.</p>
<p>Gösteri,dünyanın görmeye dayalı bir hale gelmesi, dünyamızın görselleşerek estetikleşmesi, dünyanın imajlar yolu ile alımlandığı, dışlandığı bir<br />
toplumsal ilişki halidir.“Gösteri bir imajlar toplamı değildir, kişiler arasında varolan ve imajların dolayımından geçen bir toplumsal ilişkidir… Gerçek dünyanın basit imajlara dönüştüğü yer de basit imajlar, gerçek varlıklar ve hipnotik bir davranışın<br />
etkili motivasyonları haline gelir.Artık doğrudan doğruya algılanamayan dünyayı uzmanlaşmış farklı dolayımlarla gösterme eğilimi olarak gösteri, görmeyi doğal<br />
olarak insanın ayrıcalıklı duygusu -ki eski dönemler de bu ayrıcalık dokunma duygusunu da- kabul eder, en soyut ve aldanabilir duyu olan görme güncel toplumun güncelleştirilmiş soyutlamasına denk düşer” 4</p>
<p>Guy Debord’un açtığı gösteri kapısı yetkin haline Baudrillard’ın Simülasyon kavramı ile ulaştı.Simülasyon asıl ve gerçek arasındaki ayrımın son bulduğu aşırı gerçeklik ya da “Hipergerçeklik” düzenine aittir. Simülasyon imajın gerçeklik halini alarak her şeyin temsile, surete dönüşmesidir.Simülasyon bir taklit olarak ortaya çıkar ama temsil düzeninde kendi bir gerçeğe dönüşür, böylece suret ve asıl ayrımı tıpkı temsil eden-edilen ayrımı gibi, yapaylığın asıl haline bir düşler evreni ve gerçekliğin bir imgeye, bir işarete,bir surete dönüşümü olarak imaj haline gelir.</p>
<p>“Bu yepyeni sanal gerçeklikle birlikte simülasyon girişiminin en son evresine girmiş<br />
bulunuyoruz. Bu evrede karşımıza her türlü ilizyonun köküne kibrit suyu eken teknoloji ürünü yapay bir dünya çıkıyor”5Böylesi bir dünyada gerçekten,hakikatten, asıldan söz edilemeyeceği gibi temsil dışında bir gerçeklik olarak dünyadan bile söz<br />
etmek zorlaşır. İmajlardan oluşan simülasyon evreni adeta bir matrixi andırır.</p>
<p>“Durum böyle olunca geriye doğal dünyayı yok edip, yerine yapay bir dünya koymaktan başka yapacak iş kalmıyor.-bizi hiç kimseye hesap vermek zorunda bırak-mayacak, gerçeğiyle hiçbir benzerliğe sahip olmayan bir dünya istedik. Böylelikle doğal dünyaya özgü bütün görünümlere son veren devasa bir girişim başlattık.</p>
<p>Doğal dünyanın yerine zorla yapay bir dünya koyma girişimi uzun vadede, doğal olan her şeyi yadsımamıza yol açabilir. Kendisini hiçbir şeyle değiş tokuş edemediğimiz bir dünyanın yerine sanal bir dünya”6</p>
<p>İşte Faceobook böylesi bir dünyanın ve giderek yok olan, insanların kendi mahrem alanları içinde sosyal anlamda atomlarına ayrıldığı bir dünyaya aittir. Adı her ne kadar sosyal medya olarak geçse de bu sosyallik sanal bir sosyalliğe dönüşmüştür. Facebook, görmek kadar göstermenin öne çıktığı narsist bir sosyalliğe gönderme yapar. Nasıl YouTube’ye çekilen videoların basılması ile dikizleme dürtümüz, sosyal röntgenciliğimiz dürtükleniyorsa Facebook’da benzer bir işlev görür. Facebook ve YouTube kişinin kendini vitrine koyarak parlatmak istediği bir sanal cemaat ortamı. Sürekli bağlantıda kalarak görünür olmak arzusu bu mekânın en önemli değeri. MySpace, Facebook gibi internet sitelerinde ’ben’ler sergileniyor. YouTube gibi paylaşım siteleri ise bu nesle tam aradığı şeyi sunuyor: Kendilerini tüm dünyaya gösterme ve şöhreti yakalama şansını!</p>
<p>Tüketim toplumu sosyal medya aracılığı ile arzuları kışkırtarak benliği sürekli şımartmayı teşvik ederek narsizmi pompalıyor.Böylece başkaları için değil kendi için yaşayan, kendi için kaygı duyan bir insan tipo-lojisi ortaya çıkıyor. Psikanalist Joel Kovel’de narsizmin bu çağın geçer değeri haline geldiğini ortaya koyuyor.“Artık, günümüzün tipik hastası belirgin bir arzusuyla çatışma içinde olan nevrotik birey değil, benlik kaybına bağlı özdeğer düşüklüğünü savunmacı çeşitli çabalarla yüksek tutmaya çalışan narsisistik bireydir. Keza, artık hâkim patoloji arzunun babaerkil otorite tarafından bastırılmasının sonucu ortaya çıkan klasik nevroz değil; arzunun kışkırtıldığı, yörüngesinden saptırıldığı, ne kendisine tatmin bulacağı uygun bir nesnenin sunulduğu ne de tutarlı denetim formlarının sağlandığı modern bir psikopatoloji biçimidir”7</p>
<p>Narsizm bu yüzyılın egemen değeri olarak pan kapitalist kültürün bir ürünü.</p>
<p><strong>Abartılı Paylaşım </strong></p>
<p>Niedzviecki’nin terimi ile sosyal ağlar üzerinden kurulan paylaşım kültürü “abartılı paylaşım”denilen bir iletişim biçimini besliyor. Hayatını, mahrem anlarını,duygularını, kendi beğenilerini başkalarıyla aşırıya varacak kadar paylaşmak.“Dikizleme kültürü” tıpkı 1950’lerde hayatımıza giren televizyon gibi başlangıçta hayli masumdu. Birbirleriyle iletişim kuran arkadaşlar… Sınırlarını zorlayan yeni yetmeler… Her dilden,her dinden ve ırktan insanın hayatı, arzuları, korkuları ve problemleri hakkında konuşabileceği bir platform. Bunun ne gibi sakıncası olabilirdi ki? Ancak o kadar da basit değil. Ahlaki kaygılar güden Rin Tin Tin ile başlayan yolculuğumuz, dondurulmuş gıdalara, obezlikte birbiriyle yarışan yolculuklara ve yürek parçalayan bir asosyalliğe gelip dayandı.. Hayata karışmak yerine televizyon izli- yorduk artık.. Ancak asıl büyük fotoğrafı görmemeye başladık.” 8</p>
<p>Bugün de geldiğimiz nokta bu.İnternet bağımlılığı denilen şey öyle bir noktaya gelmiş durumda-ki yeni yetmeler için dünya adeta bir bilgisayar ekranından ibaret,<br />
beslenme bozukluğu, şiddete eğilim, ahlaki kayıtsızlık, Narsizm, sabırsızlık, engellenme karşısında telaşlılık vb. yanında obezite gibi fiziki sorunlar da görülüyor. Komşusu ile yüzyüze oturup bir yerde sohbet etmek yerine internet üzerinden görüşmeyi tercih eden, okul arkadaşları ile MSN üzerinden sohbet eden bir nesil yetişiyor. Faceebok vb. sosyal ağlar da bu nesilin ve yeni toplumsal özne’nin teşhirci toplumsal kültürünün ürünü. Artık abartılı paylaşarak herkes herkes hakkında bilgi sahibi olmak istiyor.</p>
<p>Toplum her şeyi birbirine itiraf edebilen, en mahrem konularını bile paylaşan bir dikizleme kültürü içinde yer tutuyor. Artık her paylaşılan şey bir kamera halini alıyor. Foucault’un görmeden gözetleyen ünlü panopticonu artık sıradan insanlar. Panopticon artık toplumsal hayatın “abartılı paylaşımı”nın adı. Niedzviecki’nin dikizleme kültürü adını verdiği şey görsel dünyanın gelmiş olduğu son aşama olduğu kadar, Foucault’un bilme istenci dediği şeyin bir parçası olan “söyleme kışkırtma”nın bir ürünü. Focuault, Kilise ile başlayan günah çıkartma süreci modern iktidar ilişkileriyle bir bilme istencine dönüşür. İktidar susmaya değil konuşmaya teşvik eder. En mahrem konular bile söze dökülmeli, konuşulmalıdır.</p>
<p>İktidarın özneyi bu konuşmaya,söze dökmeye teşviki, söyleme kışkırtma dediğimiz olguya tekabül eder. İşte sosyal ağlar da bu kışkırtmanın bir ürünü. Ama daha önemlisi kitle toplumu içinde anonimleşen insanların ben buradayım, bakın tanıyın beni, kendimi sunmak ve bilinir olmak için elimden geleni ardıma koymam mesajını iletiyorlar. Bilmek ve bilinmek isterken aslında modern bilme istencinin ve sıradan insanların büyük biradere kendini sunma halini yaşıyorlar.</p>
<p>“Sanki kulağımıza gizlice fısıldanan hipnotize edici bir düşünce var ve sürekli aynı şey tekrarlanıyor: Bilmen ve bilinmen gerek!Bunu itirafa teşebbüs etmek bile vücudumuzda müshil etkisi yaratıyor, çünkü hepimizin farkında olduğu gibi, dedikodunun cazibesi, tehlikeli taraflarını ihmal etmemize yol açıyor. Sanki çağlardır süregelen bir ritüel bu birbirimize dikkatle baktığımızda heyecanlanıyor, saatlerce konuşmuşçasına rahatlıyor ve haz alıyoruz.”9</p>
<p>Kısacası sosyal ağlar kaybolan toplumsallığın, bir dünyanın ikamesi. Sanal cemaatler:<br />
Toplumsallık arayan insanların karşılaştıkları gerçek koşullara yapılan esnek, canlı ve pratik uyarlamaları temsil ediyor. Sanal cemaatler, toplumsallık dürtüsüne “kentlerin<br />
coğrafi ve kültürel gerçeklikleri nedeniyle sık sık kesintiye uğrayan bu dürtüye karşılık gelen yenilikçi çözümler yelpazesinin bir parçasıdır. Sanal toplum gayri resmi kamusal alanların gerçek yaşamlarımızdan çıkmasıyla birlikte, dünyadaki insanların göğsünde büyüyen cemaate açlık duyma dürtüsüyle harekete geçmesinin bir ürünü. Bu şekilde gerçek dünyada yitirilen değerlerin ve ideallerin sanal gerçeklik konumunda yeniden elde edilebileceği umulmakta.</p>
<p>Ağ’ın aile duygusunu,“görünmez dostlar ailesi” duygusunu yeniden kurabileceği beklentisi insanları bu geniş aileye katılmaya davet etmekte. Adeta köydeki çeşme başı, kasabadaki meydan duygusu, bunun sağladığı iletişim yoğunluğu duygusu bu ağlarla bir anlamda yeniden yeniden yaratılmakta. Edgar Morin’in,“Eski dayanışma biçimleri geniş aile ve köy cemaati içine yaşanıyordu, ama şimdi bu içselleştirilmiş toplumsal bağlar ortadan kaybolmaktadır.” diyerek yaptığı tespit Facebook başta olmak üzere sosyal ağların hangi gereksinmeye denk düştüğünü anlamamıza yardımcı olur. Üstelik sanal topluluk sizi yargılamaz, teşvik eder, sizi gözetler ama sizinle dayanışmaz, riskler ortadan kaybolur.</p>
<p>Sanal alan bu nedenle gerçek alana oranla daha güvenlidir, üstelik kendinizi olduğu gibi değil kurgulanmış bir biçimde sunma olanağı vardır. Herkesin beğendiği, desteklediği biri olabilirsiniz. Üstelik sanal toplumda kurduğunuz cemaat bağları sizi esir almaz. Çünkü maddesizleştirilmiş ve bölgesizleştirilmiş sanal bölgelerde öznellikler kendi arasında değişebilir ve keyfi bir biçimde varolma imkânına kavuşmuştur.Ortak bir bütünlük içinde birlik ve karşılıklı olma duygusu sosyal ağlarda teknolojinin kurumsallaştırılmasıyla “yapay” olarak yaratılmıştır.</p>
<p>Yeni tekno- lojilerin, şeffaf toplum rüyasını karşıladığı düşünülmektedir. Birbirimize karşı şeffaf olarak aynı zaman ve mekânda birlikte var oluruz. Dokunacak kadar yakın dururuz, birbirimizle ilgili vizyonumuzu engelleyecek hiçbir şey giremez aramıza.10 Mahremiyetin sanal dönüşümü diyeceğimiz bu durum içinde yaşadığımız metropol toplumlarının da paradoksunu ortaya koyar.</p>
<p>“Bir taraftan yüksek güvenlikli evlerimizde, kilitli kapıların ardında saklanıyor, kendimizi dünyadan cep telefonumuzun ya da MP3 çalarımızın kulaklığını takarak soyutluyoruz. Bir taraftan da bütün sırlarımızı blogumuzda ve sosyal paylaşım ağlarında anlatıyor; fotoğraf ve video yüklüyor, televizyon programlarında ve aklımıza gelebilecek buna benzer yerlerde içimizi döküyoruz. Zaten bu anlamda “Dikizleme Kültürü” insan yaşamının dijitalleşmesi ve elektronik ortamlara kayması demek. Bu yüzden bizi izleyenlere “tam pansiyon” teşhir vaad ederken, gerçek anlamda ilişki kuramaz hale geliyoruz.Bakışlarımız çevremizdekiler üzerinde gezinse de aslında kimseyi gördüğümüz yok.”10Dikizleme kültürü toplumun yok olduğu bir dünyada ötekilerin kendimizi gördüğümüz, tanıdığımız bir ayna işlevi görmesini sağlıyor.</p>
<p>Ötekinin dolayımında kendimiz oluyor, bireyselliğimizi keşfediyoruz, bir anlamda tamamlanmış olduğumuzu düşünüyoruz. Cam bir odada oturarak insani varoluşumuzu tamamlamayı umuyoruz.Belki de postmodern çağın trajedisi burada yatıyor. Mahremliğin yokoluşu ile birey olarak kendimizi keşfettiğimizi düşünüyor, kimsenin kimseyi fark etmediği atomlaşmış bir dünyada bakılarak, görülerek fark edilip adam yerine konmuş oluyoruz.</p>
<p>Faceebook ve diğer sosyal ağlar, YouToube vb. görsel röntgen mekânları, batının ‘bilen özne’ anlayışının, onun gerçeğe olan aşırı tutkusunun varmış olduğu nokta. Dünyayı tül bir perde ardından sisli puslu izliyorduk ve bu şekilde aslında çok daha gerçek insan olma ve bu şekilde insani varoluş elde etmek imkânına sahiptik. Mahremiyet bizi güvenli bir alanda tutarken sahici kamusallık içinde gerçek toplumsal ilişkiler kuruyorduk. Sonra bir gün burjuvazi bu dünyanın bize yetmeyeceğine, bu dünyanın köhnemiş ve insanı özgür olmaktan yoksun bırakmış olduğuna kanaat getirdi. Böylece tül perde yırtıldı. Göz artık dünyanın merke- zine oturmuştu, bakış tüm dünyaya egemen olan Tanrısal öznenin hâkimiyetini ilan ediyordu.</p>
<p>Artık şeffaf bir dünya talep ediyor, bilinçle dünyanın birbiri ile kaynaştığı bir dünyada özgürlüğün ancak gerçekle bizi insan kılacağını düşünüyorduk. Ancak gerçeğe olan bu aşırı tutku, dünyayı tamamı ile bilinen ve sırlarından arınmış bilinir bir mekân kılan gerçeklik anlayışı kendi aşırlığında kendini tüketerek gerçeği gerçeğin taklidi olan bir sanallıkla değişti. Mahremliğin öldüğü bir dünya daha özgür değil tersine gözün totaliter egemenliği altında aldığımız her nefesten haber- dar olan tahakkümer bir egemenliği teyid etti. Yıkılan kamusal alan bizi bireyleştirdi sandık ama bireylik adı altında bizi diğerlerinden soyutlayan kalın bir kabuğa sahip olduk. Böylece bu dünyada devlet- le bizim aramızda hiçbir aracı kal- madı ve tüm hayatımız siyasal egemenliğin içine doldu. Artık büyük birader sadece istihbarat teşkilatı, polis değil asıl büyük birader şirket.</p>
<p>Tüm bilgilerimiz onların elinde ve onlar bizi soyarken aslında bizi sadece bir tüketiciye dönüştürüyorlar. Despotluğun totaliter egemenliği, mahremiyetin iptalinin ve gerçeğe olan aşırı tutkunun bir sonucuydu. İzliyoruz ve izleniyoruz ağda avına atılmaya hazır bir örümcek edası ile merak ettiğimiz her şeye ulaşmaya çabalarken,aslında ava giden avlanır misali biz kendimiz ağa düşen bir örümcek olarak şirketlerin ve güvenlik birimlerinin ağına takılıyoruz.</p>
<p>İslam tam da bu noktada bize mahrem bir dünya altında saygın bir varoluş vaat ediyor bize.Gerçeği hiçbir zaman elde edemeyeceğimiz gerçeğin insan bilgisi- nin sınırları içinde olacağını söyleyerek bizi totaliter bir dünyadan koruyor. Böylece aslında gerçek insanlara, gerçek bir özgürlüğe kavuşmamıza olanak sağlıyor. Lakin Müslümanlar bu dünyanın ve onun mahremlik talebinin,tesettürle saklanan dünyanın bize vaad ettiği özgürlüğün farkında değil. Ne diyelim, Allah Nuru’nu tamamladığı gibi onu bizden çekebilir de. Aydınlanmış dediğimiz şeffaf cam odanın karanlığı da aslında bu Nur’un çekilmeye başladığının bir belirtisi değil mi?</p>
<p>Dilaver Demirağ</p>
<p>Ümran dergisi -Haziran 2010</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>1 Popüler kültür, http://populerkultur.uzerine.com/index.jsp?objid=2216</p>
<p>2 Kevin Robins ( 1999), İmaj, Görmenin Kültür Ve Politikası, Çev: Nurçay Türkoğlu, Ayrıntı Yayınları, s: 246.</p>
<p>3 Guy Debord (1996), Gösteri Toplumu ve Yorumlar, Çev: Ayşen Ekmekçi, Okan Taşkent, Ayrıntı Yayınları, s: 18.</p>
<p>4 Jean Baudrillard (2005), İmkânsız Takas,Çev: Ayşegül Sönmezay, Ayrıntı Yayınları, s: 31-32.</p>
<p>5 Baudrillard, a.g.e., s: 31.</p>
<p>6 Kovel, J.(1976). A Complete Guide To Therapy. New York: Pantheon, alıntılayan Hakan Kızıltan, Narsizim ve Psikopatolojisi, http://www.icgoru.com/ content/view/157/2/</p>
<p>7 Hal Niedzviecki (2010), Dikizleme Günlüğü, Çev: Gökçe Gündüç, Ayrıntı Yayın-<br />
ları, s: 18.</p>
<p>8 Niedzviecki, a.g.e., s: 11.</p>
<p>9 Sanal Cemaat ve Kolektif Kimlik Üzerine, http://ka-ge.facebook.com/note.<br />
php?note_id=144966745527002.</p>
<p>10 Niedzviecki, a.g.e., s:27</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dikizlenen-dunyanin-resmifaceebok-ve-yeni-narsist-ozne/">Dikizlenen Dünyanın Resmi:Faceebok ve Yeni Narsist Özne</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dikizlenen-dunyanin-resmifaceebok-ve-yeni-narsist-ozne/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
