<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Molla Hüsrev | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/molla-husrev/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 25 Feb 2017 09:50:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Molla Hüsrev | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hükümlerin Kaldırılması (Nesih)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hukumlerin-kaldirilmasi-nesih/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hukumlerin-kaldirilmasi-nesih/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Feb 2017 09:50:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fıkıh/Fıkhi Meseleler]]></category>
		<category><![CDATA[Hükümlerin Kaldırılması (Nesih)]]></category>
		<category><![CDATA[Molla Hüsrev]]></category>
		<category><![CDATA[Nesh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13857</guid>

					<description><![CDATA[<p>  Molla Hüsrev Asıl adı Muhammed b. Feramuz olan Molla Hüsrev (ö. 885/1480) Fatih döneminde yirmi yıl Şeyhülislamlık yapmış, Osmanlı devletinin meşhur ve önemli âlimlerinden biridir. Fıkıh alanında yazdığı Gurerü’l-ahkâm adlı metni ve onun Dürerü’l-hükkâm adlı şerhi, fıkıh usûlü alanında yazdığı Mirkâtü’l-vusûl adlı metni ve onun Mir’âtü’lusûl adlı şerhi özellikle Osmanlı coğrafyasında kabul görmüş ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hukumlerin-kaldirilmasi-nesih/">Hükümlerin Kaldırılması (Nesih)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3> <a href="http://ilimcephesi.com/hukumlerin-kaldirilmasi-nesih/attachment/289/" rel="attachment wp-att-14092"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14092" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/289.jpg" alt="" width="424" height="197" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/289.jpg 670w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/289-600x278.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/289-300x139.jpg 300w" sizes="(max-width: 424px) 100vw, 424px" /></a></h3>
<h3>Molla Hüsrev</h3>
<div class="Detay">
<p>Asıl adı Muhammed b. Feramuz olan Molla Hüsrev (ö. 885/1480) Fatih döneminde yirmi yıl Şeyhülislamlık yapmış, Osmanlı devletinin meşhur ve önemli âlimlerinden biridir. Fıkıh alanında yazdığı Gurerü’l-ahkâm adlı metni ve onun Dürerü’l-hükkâm adlı şerhi, fıkıh usûlü alanında yazdığı Mirkâtü’l-vusûl adlı metni ve onun Mir’âtü’lusûl adlı şerhi özellikle Osmanlı coğrafyasında kabul görmüş ve medreselerde okutulmuştur. Aşağıda bu metin ve şerhten yapılan tercümede metin normal, şerh ise italik yazıyla verilmiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nesih, sonradan gelen bir şer’î delilin önceki bir şer’î hükme aykırı bir anlama delalet etmesidir.</p>
<p>Buradaki “şer’î delil” Kur’ân ve sünnette yer alan söz, fiil ve onama türünden olan bütün delilleri içerir. Şer’î delilin, aslî ibaha (serbestlik) yönündeki akli hükme aykırı bir hususa delalet etmesi tanımın dışında kalmıştır&#8230; “Sonradan gelen” kaydıyla tahsis (genel anlamın daraltılması) ve istisna tanımın dışında bırakılmıştır&#8230;</p>
<p><strong>Nesih aklen mümkündür.</strong></p>
<p>Kulların menfaatleri göz önünde bulundurulmazsa, Yüce Allah âlemlerden müstağni olduğuna göre bu husus açıktır; çünkü Allah dilediğini yapar, istediği şekilde hükmeder ve yaptığından sual olunmaz. Kulların menfaatleri –çoğunluğun görüşüne göre bir (ilahî) lütuf olarak– göz önünde bulundurulursa, bunun sebebi zamanın değişmesiyle kulların menfaatlerinin değişmesinin mümkün olması, biz bilmesek de her şeyden haberdar ve her şeye gücü yeten Allah’ın bunu bilmesidir. (Hasta tedavisinde) mizaç ve zamana göre farklı ilaçların kullanılmasında olduğu gibi bunda da büyük hikmet vardır. Burada (Allah açısından) bir “bedâ” (görüş değiştirme) yoktur. Bu, Allah’ın (insanı) yaşatma ve öldürmesindeki (zamanlama) hikmetine benzer (yani bir insanın yaşamasında fayda varsa Allah onu yaşatır, ölmesinde fayda varsa onu öldürür, ancak bunun hikmeti bizden gizlenmiştir).</p>
<p><strong>Nesih naklen de mümkündür.</strong></p>
<p>Çünkü Hz. Âdem zamanında kızkardeşle evlenmek helaldi&#8230; sonra gelen bütün şeriatlarda bu hüküm neshedildi. Bunun gibi, sünnet olmak Hz. İbrahim’in şeriatında caizdi, sonra Hz. Musa’nın şeriatında vacip hükmünü aldı. Yine, iki kızkardeşle aynı anda evli kalmak Hz. Yakub’un şeriatında caizdi, sonra gelen bütün şeriatlarda bu hüküm neshedildi. Eğer ’Bu yeni hükümlerin her biri asli ibahanın (serbestliğin) kaldırılmasıdır’ denilirse, biz şöyle deriz: Buradaki serbestlik şeriata dayanmaktadır. İnsanlar hiç bir zaman başıboş bırakılmamıştır. Peygamberlerin bu fiilleri görüp susmaları onları onama anlamına gelir. Bu sebeple bunlar şer’î hüküm sayılır.</p>
<p><strong>Yahudilerden İseviyye fırkası dışında kalanlar buna karşı çıkmıştır.</strong></p>
<p>Yahudiler neshin mümkün olmadığını söylemiştir. Bir kısmı bunun aklen, bir kısmıysa naklen imkânsız olduğunu iddia etmiştir. Akli imkânsızlığı savunan görüş şu gerekçeye dayanır: Nesih ya ortaya çıkan bir hikmete bağlıdır ya da değildir; eğer bir hikmete bağlıysa bu “bedâ” (görüş değiştirme) anlamına gelir; bir hikmete bağlı değilse bu abestir (anlamsızdır) ve bu durumlardan hiç birinin Allah hakkında düşünülmesi mümkün değildir. Biz deriz ki: Eğer hikmetin ortaya çıkmasıyla onun zamanın yenilenmesine bağlı olarak yenilenmesi kastediliyorsa birinci şıkkı (yani neshin hikmete bağlı olduğunu) seçeriz ve bu durumda “bedâ” söz konusu olmaz; ama kastedilen şey hikmetin bilinmesinin yenilenmesiyse ikinci şıkkı (yani neshin yeni bilinen hikmete bağlı olmadığını) seçeriz ve bu durum abes sayılmaz; çünkü hikmet zaten önceden vardır ve devam etmektedir.</p>
<p>Neshin nakli delil sebebiyle imkânsızlığını savunan Yahudiler, şeriatının neshedilmeyeceğini söylediğini Hz. Musa’dan naklederler. Ayrıca onlar Tevrat’ta “Gökler ve yer var oldukça Şabat’ı uygulayın” denildiğini söylerler. Biz deriz ki: Biz bu sözün Hz. Musa’dan sadır olduğunu ve mütevatir olduğunu kabul etmeyiz. Ayrıca Hz. Musa’ya inen Tevrat’ta böyle bir ifadenin bulunduğunu kabul etmeyiz. Onların ellerinde bulunan Tevrat’ta bu ifadenin bulunması hüccet değildir; çünkü bu Tevrat tahrif edilmiştir ve bu yüzden onun nüshaları arasında çelişkiler vardır. Öte yandan, eğer bu doğru olsaydı onlar bu ifadeyi Hz. Peygamber’e karşı hüccet olarak kullanırlardı ve bunu yapmış olsalardı bunun normal şartlarda meşhur olup duyulması gerekirdi; ama onlar böyle bir şey yapmamışlardır&#8230;</p>
<p>Nesih gerçekleşmiştir. Ebû Müslim el-Isfahânî bu görüşte değildir. Ancak Ebû Müslim bununla ilk bakışta anlaşılanın dışında bir şey kastetmiştir. Zira neshi inkâr etme görüşü bir Müslümana ait olamaz&#8230;</p>
<p>Çünkü ilk bakışta bundan iki şey anlaşılır: Birincisi, “nesih” kelimesinin kullanılmasının reddedilmesidir. Bu, nassa aykırıdır. Yüce Allah: “Biz neshettiğimiz her ayetin&#8230;” (el-Bakara 2/106) buyurmaktadır. İkincisi ise önceki şeriatların Hz. Peygamber’in şeriatıyla kaldırıldığını inkâr etmektir. Bu da batıldır. Ebû Müslim’in kastı şudur: Önceki şeriatın geçerlilik süresi sonraki şeriatin gelişine kadardır; çünkü Kur’ân’da Hz. Musa ve Hz. İsa’nın Hz. Muhammed’in şeriatının geleceğini müjdeledikleri ve ortaya çıktığında ona uyulmasını emrettikleri bildirilmiştir; önceki şeriat geçiciyse sonraki şeriatın onu neshetmesine gerek yoktur.</p>
<p>Biz deriz ki: Biz (Hz. Musa ve Hz. İsa’nın verdiği) bu müjde ve emrin onların şeriatlarının geçici olmasını gerektirdiğini kabul etmeyiz; çünkü onların Hz. Muhammed’e uyma yönündeki emirleri Hz. Peygamber’in önceki şeriatları açıklaması, onaması veya kısmi bir değişikliğe uğratması anlamına gelebilir ve bu durumda önceki şeriatların geçici olması gerekmez. Önceki şeriatların mutlak anlamda geçerli ve ebedi oldukları sanılıyordu; bu sebeple, onların değiştirilmesi nesih sayılır. (Önceki şeriatlarla ilgili) bu yorum kabul edilse bile, (Hz. Peygamber’in şeriatında namazda) Kudüs’e yönelme ve (mirasta) anne-babaya vasiyette bulunma hükümleri mutlak olarak konulmuşlardı, sonra bu hükümler kaldırıldı&#8230;</p>
<p>Neshi kabul eden hükümler, bir nasla geçici veya ebedi olduğu bildirilmeyen şer’î ve fer’î hükümlerdir&#8230;</p>
<p>“Âlem sonradan var olmuştur” gibi akli hükümler ve “Ateş sıcaktır” gibi hissi/duyusal hükümler neshe konu olmaz. İnançla ilgili asli hükümler de neshedilmez&#8230; Bir hüküm hakkında “Bu kıyamete kadar geçerlidir” denilirse onun ebedi olduğu bildirilmiş olur&#8230; Neshin şartı önceki hükme inanacak kadar bir vaktin geçmesidir, hükmün uygulanmış olması şart değildir.</p>
<p>Nesih Kur’ân ve sünnet hükümleri arasında her şekilde geçerlidir. Şâfiî’ye göre Kur’ân sadece Kur’ân ’daki, sünnet de sadece sünnetteki bir hükmü neshedebilir. İcma ise ne nesheder ne de neshedilir. Kıyas da böyledir.</p>
<p>Nâsih (nesheden) hüküm önceki hükümden daha kolay veya daha zor olabilir.</p>
<p>Nâsih hükmün mensuh hükümden daha kolay olabileceğinde görüş birliği vardır, daha zor olabileceği ise bizim görüşümüzdür; kelamcıların bir kısmı ve Şâfiî bu görüşte değildir. Onlara göre nâsih hüküm mensuh hükümle eşit zorlukta veya ondan daha kolay olmalıdır; çünkü Yüce Allah: “&#8230;Biz ondan daha iyisini ya da benzerini getiririz” (Kur’ân 2: 106) buyurmaktadır. Biz deriz ki: Daha zor olan daha iyi olabilir; çünkü onun sevabı daha fazladır. Akli delil olarak şunu söyleriz: Daha zordan daha kolaya geçişte fayda olabileceği gibi, daha kolaydan daha zora geçişte de fayda olabilir. Naklî delilimiz ise şudur: İslam’ın ilk zamanlarında oruç tutabilenler oruç tutmak ve fidye vermek arasında seçim yapabiliyordu, sonra oruç farz kılındı. Bunun gibi, içki ilk başta helaldi sonra bu hüküm neshedildi (ve haram kılındı); haram kılmanın serbest bırakmaktan daha zor olduğunda ise şüphe yoktur.</p>
<p>Mütevâtir bir hüküm haber-i vâhid yoluyla gelen bir nakil sebebiyle neshedilemez, ama meşhur bir nakil sebebiyle neshedilebilir&#8230;</p>
<p>Nâsih; tarih, Hz. Peygamber’in açık veya dolaylı şekilde bildirmesi veya sahabenin bildirmesi yoluyla bilinir.</p>
<p>(İki çelişik hükümden hangisinin) nâsih (olduğu) bilinemezse tevakkuf etmek (durmak) gerekir; iki hükümden birini seçmenin caiz olduğunu söylemek doğru değildir.</p>
<p>Neshedilen şey ya tilâvet ve hüküm veya ikisinden biri ya da hükmün vasfıdır&#8230;</p>
<p>Molla Hüsrev 1966. Mirâtü’l-usûl fî şerhi Mirkâti’l-vusûl, İstanbul, Ergin Kitabevi-Salah Bilici Kitabevi, s. 368–379.<br />
Çeviren: Mehmet Boynukalın</p>
<p>Bize Yön Veren Metinler,Cilt.2</p>
<p>Derleyen:Alev Alatlı</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hukumlerin-kaldirilmasi-nesih/">Hükümlerin Kaldırılması (Nesih)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hukumlerin-kaldirilmasi-nesih/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yusuf (a.s.) Kıssası Işığında Görev İsteme Meselesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuranda-noklunan-yusuf-aleyhisselam-kissasi-isiginda-gorev-isteme-meselesi-ve-molla-husrev/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuranda-noklunan-yusuf-aleyhisselam-kissasi-isiginda-gorev-isteme-meselesi-ve-molla-husrev/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Feb 2017 13:21:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İnşâallah Demek]]></category>
		<category><![CDATA[Görev İsteme Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kafirden bir peygamber görev ister mi]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'da Noklunan Yusuf (aleyhisselâm) Kıssası Işığında Görev İsteme Meselesi Ve Molla Hüsrev]]></category>
		<category><![CDATA[Molla Hüsrev]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsin Tezkiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Zeki Duman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13915</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur&#8217;an&#8217;da Noklunan Yusuf (a.s.) Kıssası Işığında Görev İsteme Meselesi Ve Molla Hüsrev  Fâtih Sultan Mehmed’in hocalarından olan Molla Hüsrev (885 / 1480) âlim, fâdıl ve mütedeyyin bir zat idi. Bilhassa fıkıh ilminde temâyüz etmiş, hadis ve tefsir ilimleriyle de meşgul olmuş, çok sayıda talebeye hadis ve tefsir dersi vermiştir. Molla Hüsrev müstakil bir Kur’an tefsiri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuranda-noklunan-yusuf-aleyhisselam-kissasi-isiginda-gorev-isteme-meselesi-ve-molla-husrev/">Yusuf (a.s.) Kıssası Işığında Görev İsteme Meselesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2>Kur&#8217;an&#8217;da Noklunan Yusuf (a.s.) Kıssası Işığında Görev İsteme Meselesi Ve Molla Hüsrev<strong style="font-size: 16px;"> </strong></h2>
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/kuranda-noklunan-yusuf-aleyhisselam-kissasi-isiginda-gorev-isteme-meselesi-ve-molla-husrev/e3/" rel="attachment wp-att-13929"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-13929" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/e3.jpeg" alt="" width="357" height="263" /></a></strong></p>
<p>Fâtih Sultan Mehmed’in hocalarından olan Molla Hüsrev (885 / 1480) âlim, fâdıl ve mütedeyyin bir zat idi. Bilhassa fıkıh ilminde temâyüz etmiş, hadis ve tefsir ilimleriyle de meşgul olmuş, çok sayıda talebeye hadis ve tefsir dersi vermiştir.</p>
<p>Molla Hüsrev müstakil bir Kur’an tefsiri yazmamış fakat, ders kitabı olarak okuttuğu Kadî Beydâvî’nin (791 / 1286) Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl adlı tefsirine şerh ve hâşiyeler yapmıştır. Ömer Nasûhî Bilmen, bu hâşiyenin Bakara. Sûresi’nin 142. âyetine kadar olduğunu söylerse de (1) bizim elimizde Fâtiha, Bakara, (2) En’am, Hûd ve Yusuf sûrelerine yaptığı hâşiyeler, yazma nüshalar olarak mevcuttur. (3) Araştırmalarımız neticesinde O’nun bunlardan başka tefsirle ilgili çalışmalarına rastlayamadık.</p>
<p>Molla Hüsrev’in, aslı İstanbul Süleymâniye Kütüphânesinde bulunan Kadî Beydâvî’nin tefsiri üzerine yaptığı bu hâşiyelerinden Yusuf Sûresi’nin 55. âyeti üzerinde yaptığı hâşiyesini İslam Dini’nin görev ahlâkı ile ilgili bulunduğumuz için tebliğimize konu olarak seçmiş bulunuyoruz.</p>
<p>Bu âyet:”Yusuf (aleyhisselâm) melike, beni Mısır’ın hazîneleri üzerine emîr tâyin et. Çünkü ben hazîneleri korumayı, mahsûlü değerlendirmeyi ve muhâsebe işlerini iyi bilirim dedi. ” (4) meâlindedir.</p>
<p>Kur’an-ı Kerîm’in ibret alınması maksadıyla kıssa olarak kaydetmiş olduğu bu olay şöyle cereyân etmiştir :” Bir gün Mısır Melîki dedi ki, ” ben rüyâmda yedi arık (zayıf) ineğin yedi semiz (besili, yağlı) ineği yemekte olduğunu; yedi yeşil başak ve bir o kadar da kurumuş başak görüyorum. Ey ileri gelenler, eğer rüyâ yorumlamayı biliyorsanız, benim bu rüyamı da yorumlayınız. ” (5)</p>
<p>” Onlar da dediler ki, bunlar karma karışık ve yalancı düşlerdir, biz böylesi rüyâların ta’birini bilemeyiz. ” (6)</p>
<p>” Zindandaki iki arkadaştan kurtulanı, nice zaman sonra Yusufu hatırlayarak dedi ki, ben, size onun tabirini haber verecek birini biliyorum, beni hemen ona götürün. ” (7) Zindana gidip ” Yusuf, ey çok doğru sözlü arkadaşım, kendisini yedi arık inek yemekte olan yedi semiz inekle, yedi yeşil ve kuru başak hakkında bize bilgi ver, Ümit ederim ki insanlara isâbetli cevabınızla dönerim. Belki bu sebeple onlar senin yüce kadrini bilirler dedi. ” (8)</p>
<p>” Yusuf, yedi sene âdetiniz veçhile ziraat yapın. Yiyeceğiniz az bir miktar hâriç olmak üzere biçtiklerinizi başağında bırakın. ” (9)” Sonra bunun ardından yedi kıtlık yılı gelecek. Tohumluk için saklayacağınızdan az bir miktarı hâriç, önceden biriktirdiklerinizi yiyip tüketecek. ” (10)” Sonra bunun ardından da bir dönem gelecek ki, insanlar o zamanda yağmura kavuşturulacaklar ve sıkıp sağacaklar. ” (11)</p>
<p>Melik’e gelen bu haber üzerine O, derhal Yusuf (aleyhisselâm)ı yanına çağırttı ve etraflıca konuştular. Yusuf’la konuşmaları sonunda Melik (12) O’nun görüşünü sormuş, Yusuf (aleyhisselâm) da, ” benim kanaatim, bu bolluk yıllarında ziraata önem ver . ve bolca ekin ektir. Ambarlar inşa ettir, mahsûlü depo ettir. Kıtlık yılı gelince fazla sıkıntıya düşmezsiniz ” dedi. Melik, ” peki, bana bu işleri gerektiği şekilde kim yapabilir ? deyince de Hz. Yusuf, kendini katdîm ederek : ” Beni Mısırın hazîneleri üzerine emir tâyin et. Çünki ben, korumasını ve işlerini iyi bilirim” dedi. (13)</p>
<p>Molla Hüsrev, bu âyet üzerine yaptığı hâşiyesinde der ki : ” Kadî Beydâvî’nin bu takririne göre âyetten (cevaplandırılması icabeden) yedi mes’ele ortaya çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Nebî (salla’llâhu aleyhi ve sellem ), Abdurrahman b. Semüre’ye (51 / 671) : ” Ya Abdurrahman, görev isteme “ demesine rağmen, Yusuf (aleyhisselâm) ın melikten görev istemesini nasıl îzah edebiliriz ?</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Yusuf (aleyhisselâm) ın bir kâfirden görev istemeye gönlü nasıl râzı oldu ? (bir müslüman, kâfirden görev isteyebilir mi ? )</p>
<p><strong>Üçüncüsü :</strong> ( Zindandan çıktıktan sonra ) bir süre beklemesi gerekirken, derhal görev istemesi niye ? (Aceleciliği, göreve karşı hırsına delâlet etmez mi ?)</p>
<p><strong>Dördüncüsü:</strong> (Azîz’in karısıyla suçlanmış), henüz töhmetten kurtulamamışken, (yânî, güvenirliğini isbat etmemişken) özellikle de hâzinelerin korunması görevini istemesinin anlamı nedir?</p>
<p><strong>Beşincisi:</strong> Allah teâlâ’nın, “kendi kendinizi temize çıkartıp övmeyiniz” (13) âyetiyle, insanın kendisini övüp temize çıkarması şiddetle yasaklandığı halde”innî hâfızun alîm” sözüyle Yusuf (aleyhisselâm) kendi kendini nasıl tezkiye edebilir?</p>
<p><strong>Altıncısı:</strong> “İnnî hâfizun alîm” sözüyle Hz. Yusuf neyi ifade etmek istemiş olabilir?</p>
<p><strong>Yedincisi:</strong> Allah (cc) Nebîsi Hz. Muhammed’e : Sözünü Allah’ın dilemesine bağlamadan, yani ” İnşallah ” demeden hiçbir şey hakkında ” ben yarın bunu mutlaka yaparım, deme ” (15) emrine ; akıl ve nassların da gaypla ilgili işlerin sonuçlan hakkında kesin söz kullanmayıp ” İnşallah ” demeyi gerektirmesine rağmen, bunu neden terk etti ve kesin bir ifâde kullanarak ” innî hafîzun alîm ” dedi. (16)</p>
<p>Molla Hüsrev, cevaplandırılması îcap eden bu sorularını, ilgili âyetin hâşiyesinde, yukarıda arz ettiğimiz şekilde sıralamış fakat, bu sorulara aynı yerde bir çözüm getirmediği gibi; Dürerü’l-Hukkâm adlı eserinde de bu mes’elelere geniş yer vermiştir. Sâdece fıkıhla alâkası ölçüsünde, oldukça kısa olarak temas etmiş ve <strong>:” </strong>Zâlimden kadılık görevi almak câizdir. Çünkü sahabe (Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem) Mu’âviyeden görev kabul etmiştir.<strong> “</strong> sözüyle, ” Zulmedeceğinden korkan birinin görev alması mekruhtur . Eğer âdil davranacağından emîn olursa görev alması mekruh olmaz. ” (17) görüşleri bulunmaktadır. Hâşiyesinde sözkonusu ettiği mes’elelerine çözüm getirdiğine başka eserlerinde de rastlanılmamıştır.</p>
<p>Bu mes’eleler, kanaatimizce Yusuf (aleyhisselâm) dan ziyâde İslâm dini geldikten sonra müslümanların mes’elesi olmuş, yalnız Molla Hüsrev’i değil birçok İslâm âlimini ilgilendirmiş ve konuya çözüm yolları araştırmaya sevk etmiştir. (18)</p>
<p><strong>1-        GÖREV İSTEME MESELESİ</strong></p>
<p>Biz, Molla Hüsrev’in, ondan önce de Fahruddin Razî’nin tefsirinde ortaya attığı bu yedi mes’eleyi inceleyip İslâm Ahlâkı açısından değerlendirmeye çalıştık. Yapmış olduğumuz bu çalışmamızı sizlere şöyle arz edebiliriz : (19) Göreve tâlip olma mes’elesi : Yusuf (aleyhisselâm)’m, ” Beni Mısır’ın hâzinelerine emîr. tâyin et. Çünkü ben bu işleri iyi bilir ve koruyabilirim. ” (20) sözü mes’ele edilmiş ve Hz. Peygamberin nakledeceğimiz şu hadîsi ile tezat teşkil ettiği ifâde edilmiştir:</p>
<p>Buhârî (v. 256 / 870)’nin nakl ettiğine göre, Abdurrahman b. Semürey’e Rasulüllah :” idâri ve hukukî sorumluluğu olan bir görev (imâret) isteme şâyet böyle bir görev, istediğin için sana verilirse görevinle başbaşa terkedilirsin. Yok, istemediğin halde (ehil gördüğün için) verilmişse, görevinde muvaffak olabilmen için, mutlaka (Allah’ın) yardımını görürsün, ” dedi. (21)</p>
<p>Aynı konuda başka bir hadîsi de Müslim (261/874) nakletmiştir. Bu hadiste de Ebbû Zerr’in (32 / 654) anlattığına göre şöyle demiştir : ” dedim ki, ya Rasulallah, bana da bir görev vermezmisin ? eliyle omuzuma dokundu ve ‘ ya Ebâ Zerr, sen zayıfsın (bu görevi gerektiği şekilde ifâ etmekten âcizsin), görev ise bir emânettir. Kıyâmet gününde (üstesinden gelmediği veya görevini adaletle icra edemediği için) sâhibine pişmanlık ve utanç vesilesi olur. Fakat dikkat edin, kim ehil olur ve aldığı görevi adâletle ifâ ederse, bu bir fazilettir. ” demiştir.</p>
<p>Yusuf (aleyhisselâm) ve diğer müslümanlar için, görev istemeye engel olarak kabul edilen birinci hadis, Müslim’den nakletmiş olduğumuz ikinci hadis, sebepleriyle birlikte açıklamaktadır. Bu açıklamaya göre, görev istemeye mâni teşkil eden sebeplerden birisi, bilgisizlik ve dirayetsizlik nedenleriyle göreve ehliyetli olmamaktadır. Şu halde bu durumda olanların adaletle îfâ edemiyecekleri bir görevi istemeleri doğru değildir.</p>
<p>Ayrıca Allah Teâla da Kur’an’da : ” Allah, emânetleri ehline vermenizi emrediyor. “(23) âyetiyle emîr ve vâli durumunda olanlara da işaretle : “ey halkın işleriyle görevli olan velîler, sizlere emânet olarak verilmiş olan görevlerinizi hak sâhiplerini gözeterek ve adâletle yapınız. İşleri ehliyetli olanlara ve hak edenlere (verilecek görevi yapmayı bilenlere ve üstesinden gelebilecek durumda olanlara) veriniz. “(24) emr-i İlâhîsiyle, kamuya âit işlerin bilen ve hak edenlere verilmesini emretmiştir.</p>
<p>Bu âyet ve hadislerden başka, Ebu Hureyre’nin (58 / 678) nakl ettiği bir hadis-i şerifte de Hz. Peygamber : ” siz, görev almaya aşırı istek gösteriyorsunuz. Fakat bunu hakkıyla yerine getiremezsiniz, kıyâmet gününde bu görevin; pişmanlık sebebi olacağını da biliniz. Emziren ne iyi, sütten kesen de ne kötüdür. ‘(25)</p>
<p>Sahîh-i Buhârî’nin meşhur şârihlerinden olan el-Aynî’nin (885 / 1451) kaydettiğine göre Kirmânî, ” burada emzirenden maksad, mal, makam, hırs ve hayalî lezzetleriyle görevin evveli ne güzeldir, (insana, dünyâ nimetlerini kazandırmasıyla gurur verir, şan, şöhret kazandırır). Sütten kesenden maksat da, bilhassa hilâfet veya vâlilik gibi yüksek pâyeli) görevlerin sonu ölüm, görevden azledilme veya tebaanın aşın istekleri gibi (insanı zelîl ve perişan eden) kötülükleri ile görevin sonu ne kötüdür, anlamınadır” demiştir. (26)</p>
<p>Buhârî’nin nakletmiş olduğu başka bir hadiste de Hz. Peygamber, ” biz bu görevi isteyene veya muhteris olanlara vermeyiz. ” (27) buyurmuş, göreve karşı hırslı olup bâzı kötü emelleri bulunan kimselere idârî ve hukukî sorumluluğu olan işleri veremeyeceğini açıkça ifâde buyurmuştur.</p>
<p>Aynı konuya Kasas Sûresinde işâret eden Yüce Allah : ” İşte âhiret yurdu (cennet), biz onu yeryüzünde teğallüb (üstünlüğünü ortaya koymaya) ve fesad arzusunda olmayanlara veririz.İyi sonuç Allah’tan sakınanlarındır. ” (28) âyetinde, üstünlük duygusu ve insanlara zulmetmek amacıyla görev isteyenlere cennetini nasip etmiyeceğini ifâde etmiştir. (29) Bu âyet ve hadislerde, görevi şâhsî emel ve gâyelerle kötüye kullanmak, başkalarına, özellikle de emri altındakilere zulüm ve işkence yapmak ve yeryüzünde fesat çıkarmak için göreve tâlip olmak reddedilmiş, böylelerine vazifenin verilmeyeceği belirtilmiştir.</p>
<p>O halde Hz. Peygamberin, ” görev isteme “, ” biz bu görevi isteyene vermeyiz ” gibi hadis-i şeriflerinden görevin :</p>
<p><strong>1-</strong>ehli olmayan ve adâletle görev yapamayacak durumda olanlara; <strong>2</strong>-görevi, menfaat sağlamak için, büyüklüğünü isbat etmek ve bazılarından intikam almak maksadıyla kullanacak olanlara verilemeyeceği anlaşılmaktadır. Yoksa, ” dinimizde görev istenmez, verilir. ” gibi bir anlam çıkarmamak gerekir.</p>
<p>Özellikle Yusuf (aleyhisselâm) bir peygamber olarak, hem adâletle muâmele bakımından, hem de hazîneyi koruma ve muhafaza etme bakımından, o toplum içerisinde, böyle bir göreve en lâyık ve ehliyetli bir kişi idi. Ondan daha lâyık birisi yoktu. (30)</p>
<p>Hz. Yusuf un Melîk’e : ” beni hazînelerin başına emîr tâyin et” demesi de emir olmaya hırslı olduğu, dünyâ menfaat ve saltanatını sevdiği içindi diyemeyiz. (31) Çünki o, Allah tarafından, içinde bulunduğu topluma gönderilmiş gerçek bir peygamber idi. Bu görev, peygamberlik vazifesini ifâya imkân hazırlamak, Allah’ın hükümlerini yürürlüğe koyabilmek (imdâ), toplumun İktisâdi işlerini islâh etmek için istemiş olabileceği gibi, kendisine vahiy yoluyla bildirilen yedi yıl bolluktan sonra gelecek olan yedi yıl kıtlık felâketine hazırlık yapmak ve ümmetini bu felâketten en az zararla kurtarabilmek için de istemiş olabilir. Özellikle toplumun felâketlere mâruz kaldığı dönemlerde, güçlü fakat zâlim ve gaddar kimselerin zayıflan ezmesi ve onların haklarını gasp etmeleri düşünülemeyecek şeylerden değildir. Gelecek olan böyle bir dönemde güçsüz insanları zâlimlere ezdirmemek, hakkı sâhiplerine ulaştırmak, bilhasa idârî ve hukukî işlerde adaleti etkin kılmak onun yegâne gayesi olabilirdi. Bu gâyeyle görev istemiş olması Yusuf (aleyhisselâm) için ma’kul ve ahlâka uygun bir harekettir. Bilhassa öyle bir dönemde bundan daha doğru bir davranış olmazdı da . . . (32).</p>
<p><strong>2-        KAFİRDEN BİR PEYGAMBER GÖREV İSTER Mİ? VE BU KONUDA NİÇİN ACELE ETTİ?</strong></p>
<p>Aslında melikin müslüman mı, yoksa kâfir mi olduğu Kur’an’da belirtilmemiştir. Onun kâfir bir melik olduğunu kabul ederek Molla Hüsrev, ” bir peygamber olarak Hz. Yusuf’un, kâfir bir melikten görev istemeye gönlü nasıl razı oldu ?” demiştir.</p>
<p>Hz. Peygamberden nakledilen bir hadiste o, şöyle demiştir : ” Allah, kardeşim Yusuf a merhamet etsin, eğer bu görevi istemeseydi derhal verilecekti. Fakat melikten istediği için bir yıl geciktirildikten sonra verildi. ” (33)</p>
<p>Bazı müfessirler, Yusuf (aleyhisselâm) ın zindandan çıktıktan sonra tam bir yıl melikin yanında kaldığını, birçok işlerinde melikin, Hz. Yusuf’la istişâre ettiğini, O’nun fikirlerini ve ileriye dönük düşüncelerini; özellikle de ahlâkını çok beğendiğini eserlerinde kaydetmişlerdir. (34)</p>
<p>Bir yıl süren beraberlikleri esnâsında Hz. Yusuf un meliki imâna dâvet etmiş olabileceği ve onun da İslâmî kabul etmiş olacağı tabiî olarak düşünülebilir. Kaldı ki, tabiunun ileri gelen müfessirlerinden biri olan Mücâid’den (103 / 721), melikin müslüman olduğuna dâir bilgilere kaynaklarda rastlanılmaktadır. (35)</p>
<p>Bu durumda şâyet o, müslüman bir melik idiyse, ” Hz. Yusuf un kafir bir melikten görev istemeye gönlü nasıl razı oldu ” ? şeklinde bir soruya gerek kalmıyor. Velevki melikin gayr-i müslim olduğunu varsayım olarak kabul etsek bile, İslâm âlimlerine göre : ” hakkı tebliğ etmek, Allah’ın emirleriyle hükmetmek ve halk arasında zulmü kaldırıp adâleti yaymak için başka bir yol yoksa, adâletin ve liassların gerektirdiği şartlar ve ölçüler çerçevesi içerisinde kalmak şartıyla, sâlih bir insanın zâlim biriyle berâber çalışması câîz olduğu gibi, ondan görev istemesi de câizdir. (36) Yeter ki görev isteyen adâleti tatbike ve kanunları uygulamaya muktedir biri olsun. ” (37) Hatta, toplumdan zarar ve zulmü kaldırmak için başka bir yol bulunmazsa, fâsık ve kâfir birinden yardım dahî talep edilebilir. ” (38)</p>
<p>el-Vâhidî’nin (468 / 1075) Hz. Peyğamber’in biraz önce naklettiğimiz hadisini delil göstererek, ” Yusuf (aleyhisselâm) melikten görev istemekle hata etmiştir. ” (39) sözünü tenkid eden en-Nisaburî ( 325 / 937) halkın işlerini islâh etmek, bir nebî olarak ona vâcip idi. Kaldı ki, kendisine vahiy yoluyla kıtlık döneminin geleceğine dâir bilgi de verilmişti. Böyle bir durumda Hz. Yusufun derhal harekete geçip, peygamber olarak gönderildiği toplumun hayrına olan şeyi yapması gerekiyordu. O da bunu yapmıştır ve görev istemekle hata etmemiştir. ” (40) sözleriyle Vâhidî’nin görüşüne katılmadığını belirtmiştir.</p>
<p><strong>3-        HENÜZ TÖHMETTEN KURTULMAMIŞKEN GÖREVE TALİP OLMASI</strong></p>
<p>Kanaatimizce böyle bir şüphe tamamen yersizdir. Çünki zindandan çıkacağı haberi kendisine gelince Yusuf (aleyhisselâm), bir süre çıkmayı kabul etmedi. Önce Aziz’in karısının konuşturulmasını ve kendinin zindana atılmasında suçlu olup olmadığının açıklığa kavuşturulmasını istedi. Bu konu Kur’anda aynen şöyle zikredilmektedir : Rüyasının tâbirini dinleyen melik dedi ki:” Onu, (Yusufu) bana getirin. Bu emir üzerine Hz. Yusufa gelen elçi yanma gelince O, efendine dön de ellerini kesen o kadınların zoru neymiş ? kendisine sor. Şüphe yok ki benim Rabbım onların hilesini hakkıyla bilendir, ” dedi. ” Melik o kadınları toplayıp, ” Yusuf un nefsinden kâm almak istediğiniz zaman ne haldeydiniz ?” dedi. Kadınlar, ” hâşâ dediler, Allah için doğru söylemek gerekirse, biz O’nda bir fenalık görmedik. ” Aziz’in karısı da: şimdi hak açığa çıktı. Ben ondan murad almak cinsel ilişkide bulunmak istemiştim. Ö muhakkak doğruyu söylüyor ” dedi. (41)</p>
<p>Bazı kaynaklara göre Yusuf (aleyhisselâm), kendisini suçlayan kadın tarafından suçsuz ve temiz bir insan olduğunun açıklanmasından tam bir yıl sonra bu görevi istemişti. Bu süre içerisinde diğer insanların da ona itimadı hâsıl olmuş ve her göreve lâyık olduğu kanaati yaygınlaşmıştı. (42) Bu sebeple, O’na ” görev isterken hâlâ töhmet altındaydı ” demenin doğru olabileceğini sanmıyoruz.</p>
<p><strong>4-        NEFSİNİ TEZKİYE ETMESİ</strong></p>
<p>Allah Teâla’nın ” kendinizi temize çıkartmayınız ” (43) âyeti ile, insanın kendi kendini tezkiye etmesi yasaklanmış olduğu halde, Yusuf (aleyhisselâm) ın, <strong>” İnnî Hâfîzun Alîm “</strong> sözünün anlamı nedir ? denilmektedir. Nefsi tezkiye etmek, ve insanın kendini övmesi, bir yerde, lâyık olmadığı şeyleri elde etmek için sahte bir görünüme bürünmek ve karşıdakini kandırmak anlamına gelebilir. Bunun, ahlâken hoş karşılanmayacağı muhakkaktır. Fakat bu âyette, Yusuf (aleyhisselâm) ın ” ben iyibilir ve korur ” sözüyle kendini medh etmek istediğini kesinlikle söyleyemeyiz. O sâdece kendini tanıtmak icâp ettiği için bu sözü söylemiştir. Fahruddin er-Râzî, Allah Teâla, ” Felâ tüzekkû enfüsekum ” âyetiyle temiz olmadığını kesinlikle bildiğiniz nefislerinizi temize çıkartmaya çalışmayınız ” manasını kast etmiştir. Çünki kimin muttaki olduğunu O (Allah) çok iyi bilir. ” (44) âyeti bunun delilidir. ” sözleriyle Hz. Yusuf un kendini övmediğini belirtirken (45); Kurtubî de : Yusuf (aleyhisselâm) : ” ben çok iyi bir muhâsibim “, ” iyi bir insanım “. . . gibi sözler söylemiş olsaydı, kendini övmüş kabul edilebilir. Lâkin O, ” ben muhâsebe işlerini iyi bilir ve korurum ” demiştir ki, bunda övünme ve kendini temize çıkartma diye birşey yoktur. “</p>
<p>(46) açıklamasıyla bu sözünün Hz. Yusuf için ” nefsi tezkiye ” olmadığını belirtmiştir.</p>
<p>Ayrıca, Yusuf (aleyhisselâm)ın vazifeyi istemesinden maksadı, nefsini tezkiye veya övme değil, bunun aksine yalnız, halkına adaletle muamele etmek, hak sahiplerinin haklarını güzel bir şekilde taksimle, hiç bir kimseyi haksızlığa uğratmamaktı. (47) Hatta nefsi tezkiye etmek ve övmek, şahsî menfaat temin etmek ve helâl olmayan şeylere ulaşmak maksadıyla olmayıp, tamamen kamu yararına vesile olacaksa, böylesi bir istek ne mekruh, ne de haramdır. Bilâkis Yusuf (aleyhisselâm) ve benzeri âlim ve faziletli insanlar için bir vazifedir, ” diyen meşhur müfessirlerden Hâzin, sebebini de şöyle izah eder nice kimseler var ki, âlimdir, işinin ehli ve birçok konularda insanlara oldukça yararlı faaliyetlerde bulunabilir. Kendilerini, istekli olarak göstermedikleri ve durumlarını açıklamadıkları için çoğu zaman bilinmezler. Bir çok görevler de bu sebeple ehil olmayanlara verilir. Halbuki, böylesi kimselerin kendilerim tanıtmaları-layık olmayan ve üstesinden gelemeyecek durumda olanlara görev verilmemesi bakımından-çok faydalı olur. Yusuf (aleyhisselâm), ben muhâsebe işlerinden de anlarım demeseydi, melik O’nu sâdece din işlerinden anlar, başka şeyleri bilemez kabul edecek ve bu görevi belki de lâyık olmayan birine verecekti. ” (48) demiştir.</p>
<p>İnnî hâfîzun alîm (Ben muhafaza eder ve bilirim) sözüyle, müfessirler hemen hemen tamamının bu konudaki kanaati, muhâsebe işlerin, mahsûlü değerlendirmeyi ve korunmasını, adâletle tanzimini, bir de çevre illerin lisanını çok iyi bilirim manasını kast etmiştir. (49) Maksadı bundan başka olmaz.</p>
<p><strong>5-        İNŞALLAH DEMELİ DEĞİL MİYDİ ?</strong></p>
<p>Neden ” İnşallah ” demedi ? Herhangi bir şeyin meydana gelmesi için insanların, sâdece azim ve iradesi kâfi değildir. Allah’ın dilemesini &#8221;kale almadan ” muhakkak şunu yapacağım ” demek (49) irâde-i cüzıyye sınırlarını zorlama anlamına gelebilir. Halbuki insan tek başına, sonsuz güç sahibi değildir. Her şey ancak Allah’ın dilemesiyle meydana gelir.</p>
<p>Nakl edildiğine göre yahudîlerden bir gurup Hz. Peygambere gelerek geçmiş kavimlere âit bazı şeyler sormuşlar. Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem de bu sordukları konularda, henüz âyet inmediği için bir açıklamada bulunmamış, vahiy gelir ümidiyle, ” yarın gelin, bu konuda size bilgi verebilirim ‘ demişti. Ertesı gün gelmişler bilgi yok, ertesi gün, daha ertesi gün . . . derken konuyla ilgili âyetlerin gelmesi bir hayli gecikmiş. Müşrikler de bu gecikmeyi bahane ederek, zaman zaman Hz. Peygambere sataşıyorlar ve alay konusu ediyorlardı. O da bu durumdan dolayı üzülüyordu. Nihâyet konu ile ilgili âyetler uzun bir süre sonra geldi, yahudîlerin sordukları sorular Allah tarafından cevaplandırıldı. Hz. Peygamber de : ” sakın hiç bir şey için, İnşallah demeden, ben yarın mutlaka bunu yaparım deme ” (50) ikazı yapılmış oldu.</p>
<p>Molla Hüsrev, bu hususa işâretle, ” Hz. Yusuf, neden inşallah demedi de kesin bir ifâde kullandı ? demiştir.</p>
<p>İbnul-Cevzî, (597 / 1201) Yusuf (aleyhisselâm) ” içinden inşallah demiş olabilir (52) derken, F. Râzî de : Hz. Yusuf, şâyet ” inşallah iyi bilir ve korurum ” deseydi, meliki şüpheye sevk edip, ” ha, bu benden görev istiyor ama, gerektiği şekilde işi yürütebileceğine aklı tam ermiyor ” tarzında güvensizliğe sevk etmiş olabileceği düşüncesiyle ” inşallah ” sözünü açıktan söylememiş olabileceğini tahmin etmektedir. (53) Biz de bu tür açıklamaları, bu konuda gayet tamınkâr buluyor ve peygamberin yapacağı işlerde Allah’ın irâdesini kaale almayacağına yani, “Allah dilemese de ben istediğim her şeyi yapabilirim ” diyeceğine asla ihtimal vermiyoruz.</p>
<p>Ayrıca şunu da kaydetmeliyiz ki, âyette, Yusuf (aleyhisselâm) ın ” inşallah ” demediği şekilde açık bir ifade mevcut degildir. Bu mes’eleyi ortaya atanlar, Hz. Yusuf un inşallah ” demediğini, âyette bu yönde bir açıklamanın olmayışından çıkarmaktadırlar. Halbuki hakkında açıklama bulunmayan (meskutun anh) bir husus tartışma konusu yapmak, faraziye üzerine hüküm binâ etmek olacağından, böyle bir durum kanaatimizce doğru değildir. Zira tartışma konusu yapılabilmesi için bu husus Hz. Peygamberle ilgili âyette olduğu gibi Yusuf (aleyhisselâm) la ilgili olarakta Kur’an’da zikredilmesi gerekirdi. Ayetlerde böyle bir şey söz konusu edilmediğine göre, Yusuf (aleyhisselâm)ın ” inşallah ” demediğini varsayım olarak kabul edip sonra da münakaşasını yapmak da gerekmez.</p>
<p><strong>NETİCE</strong></p>
<p>Îslâm târihinde, özellikle de Hulefâ-i Râşidîn döneminden îtibâren devlet kademelerinde göreve tâlip olmak önemli bir mes’ele olarak değerlendirilmiş ye husûsiyetle dünyâ ve âhirette hukûkî sorumluluğu gerektiren ve her insanın, hakkıyle ifâya muktedir olmayacağı ağır bir vük olarak telakki edilmiştir. (54)        .</p>
<p>Toplumda bazı şahıslar bu sorumluluğu düşünerek ” altından kalkamayız “, bizden daha lâyık olanları vardır, onlara verilmelidir ” . . . kanaatlarıyla göreve tâlip olmazlarken ; bir kısım insanlar da şahsî hırs ve arzularına ulaşabilmek maksadıyla bu durumu fırsat bilmişler, ehil olmadıkları ve hak etmedikleri yerlere getirilmişlerdir. Netîcede toplumun âhenk ve düzeninin sağlanması için elzem olan adâletin yerine zulüm, hukukun yerine de keyfî idareler söz sahibi olmuşlardır.Güçsüz ve mâsum insanlar zorbaların ayaklan altında ezilmeye böyle mahkûm edilmişlerdir.</p>
<p>Gayesi, insanların hem dünyâda, hem de âhirette refah ve saadet içerisinde yaşamalarını temin etmek olan Yüce Dinimiz İslâm, lâyık olmayan, bilgisizlik ve dirayetsizliği sebebiyle aldığı görevi yapamayacak durumda olanlara, isteseler de görevin verilmeyeceğini âyet ve hadislerle beyan etmiştir. îdârî ve hukukî sorumluluğu olan herhangi bir görev içinde kendinden daha lâyık ve becerikli başka bir insan varsa, bu durumda şahsın ortaya atılıp kendini övmesi, nefsini tezkiyeye çalışması ve buna istinâden görev istemesi islâm ahlâkınca hoş bir şey değildir. Ancak İlmî güç ve yeteneğinden dolayı bir müslümana, kamuya âit bir görev teklif edilirse, onun bu görevi kabul etmesi o kişi için şahsî bir vazîfedir. (55)</p>
<p>Özellikle de Hz. Yusuf gibi, içerisinde bulunduğu toplumda kendisinden daha lâyık bin yoksa, bilen ve becerebilecek durumda olan şahıs kendini tanıtmalı, bilgi ve kabiliyetinden bahsederek göreve tâlip olduğunu asıl merciine duyurmalıdır. (56) Çünki içtimâi hayatta böylelerine pek çok ihtiyaç vardır. Bilhassa kalabalık olan toplumlar içerisindeki bu gibilerinin kendilerim tanıtmadıkları sürece keşf edilmeleri ihtimâli çok azdır. Bu münâsebetle müslüman, ehil olduğu, özellikle de kendinden daha lâyık birinin bulunmadığı bir durumda görevi ifâ edebilecek durumda olduğunu bildirmelidir. Çünkü böylesi, kamuya ait önemli bir konuda bilgililerin ilgisizliği bilgisizlerin iştahını daha çok kamçılayabilir. Olan masum insanlara olur.</p>
<p>Tebliğimize konu edindiğimiz ve Molla Hüsrevin mesele olarak ortaya koyduğu yedi mes’elenin, bugün anlaşılması gereken durumu, kanaatimizce açıklamaya çalıştığımız şekildedir. Tartışma Yusuf (aleyhisselâm)ın şahsında açılmış ama, asıl itibâriyle biz müslümanlar için dikkatlerin çekilmesi ve olur olmaz her işe atılınmaması gerektiğinin belirtilmesine sebep olmuştur. Ki Islâm Âlimlerinin çoğunluğu eserlerinde mes’eleleri bu açıdan değerlendirmişlerdir, Yusuf (aleyhisselâm) için Mısır Melikinden görev istemesinin İslâm ahlâkı bakımından hiçbir sakınca teşkil etmediği kanaatinde birleşmişlerdir.</p>
<h2></h2>
<p>Doç. Dr. M. Zeki Duman<br />
Erciyes Üniversitesi llahiyât Fakültesi Öğretim Üyesi</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)        Bilmen. Ömer Nasûhî, (v. 1971) Büyük Tefsir, Târihi, İst. 1974, II / 605</p>
<p>(2)        Kayseri Râşid Efendi Kütüphanesi, Numara 41 de kayıtlı.</p>
<p>(3)        Hâşiyetün alâ Envârı’t-Tenzîl ve Esrân’t-Te’vîl, Süleymâniye, Kılıç Ali No: 150- Hâşiyetün alâ Sureti Hûd ve Yusuf alâ’l-Beydâvî, Süleymâniye, Şehid Ali Pasa No: 322 / 2 ; Hâşiyetün alâ Sûreti’l-En’am, aynı yerde Yusuf, (12), 55.</p>
<p>(4)        Yusuf, (12), 43.</p>
<p>(5)        Yusuf, (12), 44.</p>
<p>(6)        Yusuf, (12), 45.</p>
<p>(7)        Yusuf, (12), 46.</p>
<p>(8)        Yusuf, (12), 47.</p>
<p>(9)        Yusuf, (12), 48.</p>
<p>(10)      Yusuf, (12), 49. (Ayetlerin meâlleri kaydedilirken H. B. Çantay’ın Kur’an-ı Hakim ve Meâl-i Kerîm’inden istifâde edilmiştir. )</p>
<p>(11)      Bu kıssada bahis konusu olan Melik, bazı târihî kaynaklara göre Amerikalılardan idi. Mısır Târihinde HÎKSÜSLER namı verilen, Arabistan tarafından geçip Firavunlara gâlıp gelerek 400 sene kadar Mısır’da icra-i hükümet ettikleri söylenilmişte Hz. Yûsuf un muhâtabı olan REY YAN adındaki bu melik bu toplumdandı Bkz Elmalılı, M. H. Yazır, Hak Dini, Kur’an Dili, IV / 2876</p>
<p>(12)      Ebû Hayyan Abdillah Muhammed b. Yusuf b. Hayyan el-Endülüsî (v 745 / T 344 ) el-Bahru’l-Muhîyt, Riyad, 526 h. V / 319; er-Razî, EbÛ Abdillah Muhammed b’ Ömer b. Huseyn el-Kureşî, (v. 605 / 1208) Mefâtihu’l-Ğayb, Tahran, (ofset baskı İst, 1980) XVIII / 161; Bursavî, İsmail Hakkı, (v. 1137 / 1724) Ruhu’l-Beyân, İst! 1389, IV/ 278. ; Elmalılı, Muhammed Haldi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İst, 1960, IV / 2877.</p>
<p>(14)      en-Necm, (53), 32.</p>
<p>(15)      el-Kehf, (18), 23, 24.</p>
<p>(16)      Molla Hüsrev, Hâşiyetün alâ’l-Beydâvî, Ist. Süleymâniye, Şehid Ali Paşa, No: 322 /</p>
<p>(17)      Molla Hüsrev, Dürerü’l-Hukkâm, İst. 1315, 11/405.</p>
<p>(18)      Yusuf (aleyhisselâm) ı ilgilendirmesinin sebebi, O’nun bir peygamber olmasıdır. O, Allah’ın emir ve yasaklarını tebliğ etmekle gönderilmişti. Bu görevi ifâ edilebilmesi için her fırsattan istifâde etmesi, insanların yararına olan işlerde çalışması gerekiyordu. Diğer bu husus da : şâyet Yusuf (aleyhisselâm) hakkında tasvip edilmeyecek, ahlâk dışı bir davranış olsaydı Allah Teâla Kur’an’da ya buna yer vermez veya hoşnutsuzluğunu da âyetle, açıkça ifâde ederdi. Kur’an’da böyle bir şey olmadığına göre Hz. Yusuf un mes’elesi olmaması gerekir.</p>
<p>(19)      Bu iki tefsirden başka bir tefsirde bu konuya, yedi mes’ele olarak rastlanmamıştır. Bazı tefsirlerde sadece birkaç maddesine yer verilmiştir</p>
<p>(20)      Yusuf (12), 55.</p>
<p>(21)      Buhâri, Ebu Abdillah Muhammed b. Ismâil, es-Sahih, lst. 1315, bab : 5, VIII / 106.</p>
<p>(22)      Müslim, Ebû’l-Huseyn Müslim b. el-Haccac el-Kuşeyri, (v. 261 / 874), es-Sahîh Kahire, 1955, Hadis Nö : 1825. (Nevevî şerhiyle birlikte)</p>
<p>(23)      en-Nisâ, (4), 58.</p>
<p>(24)      el-Hazin, Ali b. Muhammed b. İbrahim el-Bağdadî, (v. 741 / 1341), Lübâbu’t-Te’vîl fi Maani’t-Tenzil, Beyrût, 1/371; Elmalılı, a. g. e. , II / 1372.</p>
<p>(25)      Buharî, a. g. e. , K. Ahkâm, bab: 7, VIII / 107.</p>
<p>(26)      el-Ayni, Ebû Muhammed b. Muhammed b. Ahmed, (v. 885 / 1480), Umdetii 1-Karı fî Şerhi Sahîhi’l-Buhari, îst. 1308, XXIV / 326, 327.</p>
<p>(27)      Buhârî, a. g. e. , K. Âhkâm, bab: 7, VIII / 107.</p>
<p>(28)      el-Kasas, (28), 83.</p>
<p>(29)      Elmalılı</p>
<p>(30)      îbn el-Cevzi, Ebu’l-Ferec Cemâluddin Abdirrahman b. Ali b. Muhammed. (v. 597 / 1201)Zâdu’l Mesir. fî Îlmi’t-Tefsir, Beyrut, 1965, IV/ 243 ; Ebû Hayyân, a. g. e. , V/ 319.</p>
<p>(31)      Zemahşerî, Ebu’l-Kasım Carullah Muhammed b. Ömer el-Harzemî, (c. 583 / 1143), el-Keşşaf an Hakaik’t-Tenzîl, Beyrût, III / 328.</p>
<p>(32)      ez-Zemahşerî, a. g. e. , III / 328; er-Razî, a. g. e. , XVIII / 160; Ebû Hayyan, a. g. e. V / 319; Şevkânî, Muhammed b. Ali b. Muhammed (1250 / 1834), Fethu’l-Kadîr Beyne Fenni Rivaye ve’d-Dikânî, min ‘Ilmi’t-Tefsîr, Suriye, 1964, III / 34; el- Kurtııbî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed el-Ensarî, (v. 671 / 1272), el- Câmi’ Li Ahkâmi’l-Kur’ani’l-Azîm, Mısır, IX / 216; îbn el-Arabî, Ebû Bekr Muhammed b. Abdillah (v. 548 / 1153), Ahkâmu’l-Kur’an, Beyrût, III / 1091.</p>
<p>(33)      el-Kurtubı, a. g. e. , IX / 213.</p>
<p>(34)      ez-Zemahşerî, a. g. e. , III / 328; es-Sâvî, Ahmed, es-Savî alâ’l-Celâleyn, Mısır, II / 210.</p>
<p>(35)      ez-Zemahşerî, a. g. e. , III/328;Ebu Hayyan, a. g. e. , V / 318; Elmalılı, a. g. e. , IV / 2877.</p>
<p>(36)      Cassas, Ebû Bekr b. Ahmed b. Ali er-Razî, Ahkâmu’l-Kur’ân, Beyrût, II / 174; en- Nesefî, Ebu’l- Berekât Abdullah b. Ahmed b. Muhammed, (v. 710 / 1310) Medâriku’t-Terzîl ve Hakaiku’t-Te’yîl, Mısır, 1967, II / 227; Ebû Hayyan, a. g. e„ V / 319; Bursavî, a. g. e. , IV / 279; Elmalılı, a. g. e. , IV / 2877.</p>
<p>(37)      Ebu’s-Suud, Muhammed b. Muhammed el-Amidî, (v. 982 / 1574), irşâdu Akli’s- Selîm ilâ Mezâya 1-Kur’ani’l-Kerîm, Beyrut, IV / 286.</p>
<p>(38)      en-Nisâburî, Nizamuddin el-Haren b. Muhammed, huseyn el-Kanuni (v. 525 / 937)</p>
<p>Garâibu’l-Kur’an ve Rağaibü’l-Furkan (Taberî’nin kenannda) XII / 19. ; Ebu Hayyan, a. g. e. , V /    318.</p>
<p>(39)      en-Nisâburî, a. g. e. , XII/19.</p>
<p>(40)      A. g. e. , a. yer.</p>
<p>(41)      Yusuf, (12), 50-52.</p>
<p>(42)      Sâvi, a. g. e. , 2 / 210.</p>
<p>(43)      en-Necm, (53), 32.</p>
<p>(44)      en-Necm, (53), 32.</p>
<p>(45)      er-Razî, a. g. e, 18 / 161.</p>
<p>(46)      Kurtubî, a. g. e, 9 / 217 ; es-Sabunî Muhammed Ali, Safvetü’t-Tefâsir, 2 / 57.</p>
<p>(47)      es-Sabunî, a. g. e, 2 / 57.</p>
<p>(48)      Hazin, a. g. e, 3 / 26 ; Cemel, Hâşiye, 2 / 462.</p>
<p>(49)      Taberî, Ebü Cafer Muhammed b. Cerir, (v. 310 / 922), Camiu’l-Beyân an Tevîlı’l- Kur’an Mısır, 1945, XII / 5 ; îbn el-Cevzî, a. g. e. , IV / 243.</p>
<p>(50)      el-Kehf, (18), 33.</p>
<p>(51)      Taberî, a. g. e. , 15/151.</p>
<p>(52)      İbnu’l-Cevzî, a. g. e. , 4 / 244.</p>
<p>(53)      er-Razî, a. g. e. , 18 / 161.     .</p>
<p>(54)      Bursavi, Ruhu’l-Beyan, 4 / 279.</p>
<p>(55)      Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, 3 / 34, 35 ; Îbnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’an, 3 / 1091; Elmalılı, a. g. e. , 4 /4878.</p>
<p>(56)      Bkz, Bir önceki dipnot ve diğer tefsir kitapları.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h5>Kaynak: Molla Hüsrev Mehmet Efendi (1400-1480), Erciyes Üniversitesi Gevher Nesibe Tıp Tarihi Enstitüsü Yayın No: 1114 Mart 1985-Kayseri</h5>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuranda-noklunan-yusuf-aleyhisselam-kissasi-isiginda-gorev-isteme-meselesi-ve-molla-husrev/">Yusuf (a.s.) Kıssası Işığında Görev İsteme Meselesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuranda-noklunan-yusuf-aleyhisselam-kissasi-isiginda-gorev-isteme-meselesi-ve-molla-husrev/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
