<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Modernistler | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/modernistler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:06:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Modernistler | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Wael B. Hallaq &#8211; Modernitenin Reformu  -Alıntılar-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/wael-b-hallaq-modernitenin-reformu-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/wael-b-hallaq-modernitenin-reformu-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Dec 2020 07:11:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Taha]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[ahlakdışı davranış]]></category>
		<category><![CDATA[aklileştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Birey]]></category>
		<category><![CDATA[gazali]]></category>
		<category><![CDATA[islam geleneği]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Maddecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Modernistler]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Abid Câbiri]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Nasr Hamid Ebu Zeyd]]></category>
		<category><![CDATA[sadıklık]]></category>
		<category><![CDATA[seküler hümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[seküler ontoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Teknik]]></category>
		<category><![CDATA[Wael B.Hallaq]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni İnsan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24791</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; (Abdurrahman Taha’nın Felsefesinde Ahlak ve Yeni İnsan) Öz-yasama da özerklik için zorunlu ya da yeterli bir şart değildir, çünkü vatandaşları kendilerinin hiç arzulamadığı yasaları benimsemeye mecbur bırakan özel şartlar, mümkün durumlar ve dış baskılar olabilir, ki bu sıklıkla söz konusudur. Bunlar vatandaşların bu yasama eylemleriyle özerkliklerini artırdıklarını hissetmeyebildikleri durumlardır. Bilakis böylesi yasalar vatandaşların uzun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/wael-b-hallaq-modernitenin-reformu-alintilar/">Wael B. Hallaq – Modernitenin Reformu  -Alıntılar-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>
<h3><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24803 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-300x300.jpg" alt="" width="362" height="362" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-scaled-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-scaled-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-1536x1536.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-2048x2048.jpg 2048w" sizes="(max-width: 362px) 100vw, 362px" /></h3>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="93435366">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>(Abdurrahman Taha’nın Felsefesinde Ahlak ve Yeni İnsan)</strong></p>
<p>Öz-yasama da özerklik için zorunlu ya da yeterli bir şart değildir, çünkü vatandaşları kendilerinin hiç arzulamadığı yasaları benimsemeye mecbur bırakan özel şartlar, mümkün durumlar ve dış baskılar olabilir, ki bu sıklıkla söz konusudur. Bunlar vatandaşların bu yasama eylemleriyle özerkliklerini artırdıklarını hissetmeyebildikleri durumlardır. Bilakis böylesi yasalar vatandaşların uzun uğraşlar sonucu kazanmış oldukları özgürlüklerine daha ileri sınırlamalar getirirler. Dolayısıyla sekülerizmin baskıları altında, bazı önemli düşünürler (Rousseau, Montesguicu ve başkaları) özgürlüğü yasa ile eşitlemişlerdir.</p>
<p>Şöyle ki özgürlüğün yasaya uymakla elde edilebileceği, yasaya ne kadar çok uyulursa, o kadar çok özgürlük kazanılacağı söylenmiştir. Nasıl ki ahlak yasasına tam olarak uymadan ahlaki özgürlüğe sahip olunamazsa, insani siyasi yasaya kesin bir teslimiyet olmadan da siyasi özgürlük olamaz. Buradaki sorunsal, özgürlüğün temelinin yasaya itaat etmekte yattığı ilkesi değildir, her ne kadar bu paradoksal olsa da; bilakis sorunsal, ilahi yasaya uymanın bir kölelik (“ubüdiyye) biçimi iken insani yasaya uymanın özgürlüğü ürettiği önermesidir. Yasanın insan iradesinden çıkması kesinlikle, onun Jinsani yasanın| gerektirdiği uyma niteliğinin ilahi yasanın gerektirdiği nitelikten farklı olduğu anlamına gelemez (AD, 193). Bu yüzden öz-yasama özerklik için yeterli bir şart değildir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Seküler ontoloji (siyasi teoloji, ilerleme teolojisi vs. adını verdiğimiz şey) de dâhil olmak üzere, aşkınlığın insan zihni için vazgeçilmezliğine dayanan Taha, İç-aşkınlığın üç ilkeye dayandığını öne sürer. Bunlardan birincisi fıtrat, yani insanların gayb âlemine bağlı arketipsel hallerini kavrama kabililiyetidir. Bu, sözde seküler Batı da dâhil olmak üzere bütün dünyadaki toplumlarda şahit olunan bir olgudur. İnsanların çoğunluğunun şu anda, baskıcı seküler söyleme rağmen, binlerce yıldır olduğu gibi, maneviyatçılığa ve şu veya bu aşkınlık biçimi inancına niçin bağlı kaldığını açıklamanın çok yolu yoktur. “İnsanın ruhu özel bir güce (kuvve hâssa) sahiptir ve bu güç daha ziyade arketipsel bir hafızaya benzer ve kendisinin bu dünyadaki hafızasından önce vardır” (AD, 50-51); bu, İslam ilahiyatının asırlar boyu geliştirdiği bir fıtrat kavramıdır.”482</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bireyin mutluluğu, mutluluğunun dayandığı ruhun dışındaki şeylerle bağlantılı değildir, bilakis ruhunun içindedir. “Bu, gizli bir mutluluktur, zira kaynağı, manevi bir bakıcı, asla geçici değildir.” (SA, 87)</p>
<p>Son olarak ve soyut akla ve konuşma medeniyetine hâkim olan yanlış anlamalara karşı, desteklenmiş ahlak estetik değilse, başka hiçbir şeydir. Batılı anlayışta ahlak estetiğe ve sanata müdahil olmamalıdır, çünkü ahlaki değer bir dayatma, bir zorlayıcı fenomen oluşturur. Bu fenomen, sanat ve estetiğin varlığı sanatçının duygu hallerine bağlıysa sınırlayan ve baskılayan çeşitli caydırıcılık araçlarını dayatır. Buna karşılık desteklenmiş ahlakta, güzellik ve estetik değerler birinci dereceden ahlakidir, zira bu ahlak biçimi ile estetik arasındaki ilişki ne otoritercedir ne de baskıcı. Zira böylesi bir yanlış anlayış dışarıdan dayatılan zorlayıcı bir kontrol sistemi varsayar, oysa desteklenmiş ahlak düşünüldüğünde böyle bir şey söz konusu değildir.</p>
<p>Taha&#8217;nın demek istediği husus, zorlama ve baskıcılığın ahlaki oluşuma nispet edilmesinin ideolojik bir silah olduğu ve özgürlük ahlakı adına gerçek ahlakı ve ahlaki oluşumu baskılamayı amaçladığıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir kişi ahlakdışı bir davranışta bulunursa bu davranışı ona çok pahalıya mal olabilir. Şöyle ki bu davranışı kusurlu davranışları kaydeden ve sonraki nesiller ve asırlar için bir miras olarak kalan tabakat kitaplarına kaydedilir.* Yazar-hocanın eseri normalde, böylesi anlatılar sayesinde otorite kazanacak veya kaybedecektir. Hoca olmak itibarıyla tipik bir hoca, şu hâlde, ahlaken örnek bir kişiliktir; tıpkı kendisi kendi hocalarına benzemek istediği gibi, öğrencileri de ona benzemek ister. Bu Hz. Peygamber&#8217;e (sav) kadar geri gider. Onun öğrencilerinin öğrencileri de aynı şeyi yapacaktır.</p>
<p>Bunu modern bir üniversite hocasıyla karşılaştıracak olursak, bu hocanın sınıf dışındaki kişisel davranışı öğrettiği şeyle bağlantılı görülmez, ahlaki bir inceleme ve değerlendirme konusu ise hiç yapılmaz. Bir hoca Platon&#8217;dan Kant&#8217;a ve Macintyre&#8217;a ahlak felsefesini başarılı şekilde okutabilir, ama yine de “başarılı bir psikopat” olabilir, alçağın biri olabilir. Bir suç fiili işlemediği müddetçe, mesleğin “normal” bir üyesi olarak hareket etmeye devam edecektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sadıklık bir şeydir, bir yoğunluk düzeyidir, buna karşılık sadakate dair farkındalık ise başka bir şeydir. Buna karşılık sadakate ilişkin farkındalığı aşmak, tamamen başka bir şeydir, ilk iki safhayı geride bırakan bir yoğunluk derecesidir. Burada niyetin samimiyeti, failin sözünün doğruluğu ile uyumlu, eyleminin doğruluğu da samimi niyetiyle uyumludur. Dolayısıyla tek bir ahlaki eylemin pek çok ve çok-katmanlı yapısı vardır, her parça ve katman özel bir ahlaki hâl yansıtmaktadır (SA, 82).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Maddecilik öylesine yaygınlaşmıştır ki ekonomik kazancı aşıp bizzat insanın alanına geçmiştir. Bir zamanlar manevi ve manevi olarak ahlaki olan şeyler, cisimsel ve somut kâr ve zarar, haz ve acı biçimlerine dönüştürülmüştür. Bu yüzden soyut aklın sınırlılıkları neredeyse, burada ve şimdi olduğu gibi, sadece cisme odaklanma (mi&#8217;yârü&#8217;t-takvimil-bedeni) tarafından ifade edilmeye başlamıştır. Kısaca modern Batı medeniyeti, söyleminde baskıcı, epistemolojisinde krizde ve tekniğinde tahakkümcü akıl tarafından kısıtlanmıştır (SA, 145). Bu yüzden bütüncül hâkimiyet dünyayı düzenlemekle (nazm) kalmayan, aynı zamanda onu yeniden örgütleyen (tanzim) ve disipline eden (intizâm) bir sistem geliştirmiştir. Birincisi dini ve manevi değerleri, metafizik denilen şeyi dışlamış; ikincisi ona hükmetmiş ve ayrıca ona kendi alternatifini yaratmıştır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bununla beraber, “konuşma medeniyeti” Taha&#8217;nın genel düşünce sisteminde iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi, Batı medeniyetinin kendisinin uygulamadığı idealleri vaaz ettiği veya fikirlerin («“konuşma”nın) ne kadar yüce ve iyi niyetli de olsa, bir pratik mantığı aracılığıyla ilan edilen veya çıkarsanan asıl amaçlarından farklı veya onlara ters sonuçlarla zirveye ulaşmasıdır. Bu, Taha&#8217;nın şimdiye kadar söylediklerinin çoğu ile uyumludur. İnsanı kölelikten kurtarma adına, Avrupa modernitesi gezegenin her yerinde insanları bilakis köleleştirmiş ve çok zaman yok etmiş, insanın fiziksel şartlarını iyileştirmeyi amaçlayan teknik de kendi yaratıcılarını köleleştirmekten daha fazlasını yapmıştır. İkinci anlaşılma biçimi şudur: Batı, bir “konuşma medeniyeti”dir, zira pratiğin bir ifadesi olarak gerçeklik ile onun ruhun teknolojileri adını verebileceği şey arasında köklü bir kopukluk vardır. Bu durum, pazar günü yapılan kilise ayini ile temelde paradigmatik olarak hâkim gerçekliklere teslim olan pazartesi günkü her zamanki iş hayatı arasındaki uyumsuzlukta tezahür eder. Ancak bu iddianın geçerli olabilmesi için, ayrımın “konuşma” ile -nötr bir terim olan fiil anlamındapratik arasında yapılmaması, bilakis konuşma ile -Taha&#8217;nın kavram dağarcığında alışkanlık ve ahlaki somutlaştırma teknolojileri anlamına gelen-amel arasında yapılması gerekir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Konuşma medeniyetini, iki paralel cephedeki eylemleri karakterize eder: bilgi ve teknik. Teknik mantıksal ve varlıksal olarak bilgiden önce olmasına rağmen, ikisi birbirini tamamlar ve birbirine bağımlıdır. Bunların ikisi de hayranlık konusu olmuştur (iftitân), öyle ki bilgi arayışı sadece teknik tarafından tanımlanmış ve sınırlandırılmıştır. Bu iki biçimin on yedinci yüzyıldan itibaren yaşadığı evrilme sürecinin zirvesi, mevcut bilgi biçimlerinde krizlere yol açan ve tekniğin hâkimiyetine teslim olan bir zirvedir. İkisi toplu etkilerinde büyük bir zarara sebep olmuştur (SA, 91).</p>
<p>Teknik, bilginin yaratılması ve biriktirilmesinde duyusal gözleme dayanan pratik bir yöntemdir. Deney, bulguları doğrular veya yanlışlar, bu bulgulardan doğru olduğu ispatlananlar bütün insanların benimsemesi ve kendisine göre yaşaması gereken evrensel yasalar konumuna yükseltilir. Bu yöntem aynı zamanda, çalışma konusunu yöneten yapısal biçimlerin ve nicel ilişkilerin türetilmesine dayanır. Böylece bu biçim ve ilişkiler, hisli ve hissiz varlıklar hakkında kesinliğe sahip olduğu iddia edilen daha ileri çıkarımlar verecek şekilde düzenlenirler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Batı modernitesinin ve artık genel olarak modernitenin belirgin bir özelliği “konuşma / söz medeniyeti (hadâratü&#8217;l-kavl) olmasıdır446 ve bu, bir “amel medeniyetinin (hadâratül-&#8216;amel) tam karşısında yer alır. Söz medeniyetinde sözcükler, konuşma ve söylem ile fiiller, eylemler ve amel arasında temel bir boşluk vardır. Bu, sözün fiile hâkim olduğu ve onu ezdiği bir medeniyettir (SA, 59). Bu, filozofumuzun “bilgi seli” adını verdiği şeyde temessül eder. Bilgi selinde teknoloji, iletişim devrimi ve bilginin küreselleşmesi toplumsal ve siyasi hayatın bütün biçimlerine sızmıştır. Bu “sözlü artış&#8217;ın ahlaki yaşam biçimleri üzerindeki etkisi, özellikle ahlakın hayatın farklı alanlarından ayrılması ve soyutlanması ışığında, yıkıcı olagelmiştir. Böylesi başka daralmalar arasında, ahlak bireylerin özel hayatına indirgenmiştir. Bu, devletin hâkim gücü altında gittikçe hem çekilip büzülen hem de incelen bir alandır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“İnsanın varlığı ahlaktan önce değil, onunla beraberdir.”** (SA, 54) Kesin olarak diyebiliriz ki bu asıl ilke düşünürümüzün en ısrarcı / sürekli ve temel tezidir ve onun insanlığın özü akıllılık değil, ahlaklılıktır tezi ile uyumludur. Geç modernitede, bu açıkçası yeni bir felsefi konumdur ve Taha bunun tamamen farkındadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Modernitenin ahlak okullarina ilişkin bir soruşturma(Sezgicilik,Dogaçılik,Mutlakçılık,Görecelilik, vs.) Taha&#8217;nın “fikri karmaşa (favda fikriyye)” adını verdiği ve Batılı ahlak felsefesini vuran şeyi ortaya çıkarır. Her okul sadece akli yöntemlerle kendi ahlak öğretisine ulaşmış olduğunu iddia eder, ancak bizzat bu birden fazla aklilik iddiası onların tutarsızlığının ikna edici delilidir. Tutarsızlık, aynı modern mekân ve zamanın ürünleri olarak, bu okulların çeşitli öğretileri ile birlikte hepsinin birden doğru olamayacağından ibaret değildir; bilakis onların bir bütün olarak da bir çelişkiler yığını olmalarıdır. Ancak çelişki ve tutarsızlık, bu modernistlerin kendi kabulü ve ısrarı nedeniyle, bizatihi akıldışılığın temelidir. Bu ikilemden kaçınmak için, onların her birinin kendi aklilik biçiminin pek çok biçimden sadece biri olduğunu ve bu akliliklerin kesinlikle tüketici olmadığını kabul etmesi, kendisinin değerlendirmediği başka-dünyayıaklileştirme biçimlerinin var olma imkânını açık tutması gerekir (SA, 16).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilimsel akılcılık ayrıca pek çok olumsuz özellikten olumsuz etkilenmiştir. Birinci olarak, bilimsel akılcılık kendi söylemini yöntemlerini öznel değer ve öznel anlamdan temizleme arzusuyla meşbu hâle getirerek nesnellik iddiasında bulunur. O, kendisinin tarafsız bir gözlem ve duyum tecrübesi ile sınırlandığını iddia eder. Bu ikisinde ise dini anlam ve ahlaki değerler saf nesnellik yolunda duran engeller olarak görülürler. Oysa gerçekte bu akli pratiğin bütün yaptığı dini anlamı yerinden ederek oraya nesnellik de dâhil olmak üzere kendi seküler ve ahlakla ilgisiz fikirlerini yerleştirmektir. İkinci olarak, bilimsel akılcılık dışsallık üzerine (el-cümüd “âlâ&#8217;z-zâhir) inatçı bir ısrarda bulunur, böylece bir şey kendisinin temsiline ve görünüşüne eşit kılınır. Ne var ki eşya, ancak mekân ve zamana yerleştirilmek suretiyle fenomenlere dönüştürülebilir. Bu demek oluyor ki modern bilimsel akılcılık nicelleştirilmeye, ölçüme ve deneysel analize indirgenemeyen eşyanın iç hakikatlerini (e/-hakâiku”1-bâtına) ihmal etmektedir. Bu kısmi dünya görüşü kesinlikle, iyi hayata ulaştıran gerçek faydaya ulaşmayı sağlayamaz ve sağlamaz. Bu da bu akılcılığın niçin insanlığın kaderini iyileştirmeyi hedeflerken pratikte çok daha fazla zarara sebep olduğunu açıklamaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Aristo aklı insanlığın mahiyeti, insanı hayvandan ayıran özsel / vazgeçilmez bir niteliği olarak görmüştür. Dolayısıyla Aristo&#8217;nun insan tanımı, birinci ve üçüncü ölçütü (eylemcilik ve ayrılmaz tamamlayıcılık) bariz şekilde karşılamamaktadır, her ne kadar sınırlı bir ölçüde ikincisine uysa da. Aklın öz olarak tanımlanması onu benliğin (244) bir tür bedeli / yedeği hâline getirir, oysa akıl bir eylemdir ve davranış biçimidir*9 Akıl, bütün insani eylemlere nispetle vazgeçilmezdir: Bir kimse görme duyusu ile düşünür, yine işitme duyusunu kullanırken de düşünür. Dolayısıyla aklın iyi veya kötü olduğuna hükmedilir: Akıl, iyi eylemlerde kullanılırsa iyidir, kötü eylemlerde kullanılırsa kötüdür. Bu yüzden akıl, içinde yer aldığı davranış biçimlerinin değişmesiyle değişir ve kendini bir düşünce niteliğinden bir başkasına dönüştürebilir.</p>
<p>Aristo&#8217;nun akıl tanımının insanı ayrı ve özerk bileşenlere bölmek gibi ilave etkisi vardır, çünkü akliliği insanlığın bir özü yapmak, diğerleri arasında, eylem ve tecrübi bilgi özsel niteliklerine sahip olan insan öznesine ilişkin parçalı bir görüşe götürür. Diğer taraftan, Aristocu gelenek değerlendirmeci asilleştirmeye önem verirken bunu doğru yönde almamıştır, çünkü insanın kemali için zorunlu gördüğü değerlerin zıtlarına dönüşmeyeceğinin garanti olduğu, iyiyi gerçekleştirmeyi amaçlarken zararla sonuçlanmayacağı söylenemez. “Bunun delili onların tanrılar statüsü verilen On Akıl öğretisidir” (SA, 63, 65).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Altıncı Bölüm&#8217;de, Taha&#8217;nın siyasal İslamcıları keskin şekilde eleştireceğini ve böylesi bir ahlaki selefi somutlaştırmayı onların siyaset ve “din” anlayışlarının karşısına yerleştireceğini göreceğiz. Taha, modern selefi tezahürü, hakiki bir ahlaki veya ahlakileştirici (tahliki) olmadığını, bilakis hem metinselci / zâhiri hem de siyasallaşmaya (fesyis) meyyal olduğunu söyleyerek reddeder.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İkinci olarak, her fikri proje ya da araştırma alanı tam ve olgun olmak için, yer aldığı alan içinde amacının hakikatleri tesis etmek olması nispetinde Tanrı&#8217;yı bilmeye götüren bir yolu aramalıdır. Zira bütün araştırma alanları son tahlilde Allah&#8217;ın yaratmasının bir cüzüdür ve O&#8217;nun yaratıcı işlerinin bir ifadesidir. Soyut akıl taraftarları, başlarına çok zarar ve yıkım gelmesi pahasına bu bağlantıdan kaçınmıştır. Taha bu zararı tam olarak belirtmez, ancak onun kastı kesinlikle doğal yaşam alanının modern dönemde tahrip edilmesi, toplumsal düzenin parçalanması, anlam yitimi ve bunun psişeye zararı, soykırım, hegemonya ve daha başkalarıdır.*!5</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Falanca kişiden falanca mesele hakkında bir şeyler biliyorum, çünkü onun hakkında bunu işittim.” Bu, görünen niteliklere ilişkin teorik bilgidir. Ancak bu kimse, “Falanca ile ilgileniyorum, çünkü ondan X konusunda faydalanıyorum” derse, bu ifade fayda sağlamak ve zarardan kaçınmak için amaçlanmış dışsal eylemlere ilişkin pratik, tecrübi bilgiyi temsil eder. Diğer taraftan bu kişi, “Falancadan hoşlanıyorum / seviyorum, çünkü o da benim hakkında aynı duygulara sahiptir” derse, bu kişi içsel, canlı bir bilgi (ma&#8217;rife hayye) tercrübe eder. Bu bilgi ona, içsel nitelikler ve içsel eylemler ve haller aracılığıyla dışsal niteliklerin ve eylemlerin bilgisine ulaşmakta yardımcı olabilir.</p>
<p>Taha bu üçüncü tip bilgiye “canlı pratik bilgi (en-nazarü”&#8217;âmeliyyü&#8217;l-hayy)”, el-mülâmese adını verir. Bu, görünüşe göre Ebü&#8217;l-Hasen el-“Âmiri&#8217;nin el-İ&#8217;Tâm bi Menâkıbi&#8217;l-İslâm adlı eserinden alınmış bir terimdir (AD, 122).4</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Modern öncesi İslam geleneği içindeki -Gazâli&#8217;nin dikkat çekici İhyâu “Ulümiddin&#8217;i5 de dâhil olmak üzere yarı hukuki eserlerdeki geniş bir geleneği yansıtan Taha, gösteriş (tezâhür) ve taklit gibi yozlaştırıcı unsurlardan bahseder. Gösteriş, bir dizi temizleyici ve silici pratiği içerir, ki eylem ve amelin içsel “ruh”una hakiki bağlılık olmadan aşırı icrayı da kapsar. Bu da çifte kırılmadır, zira samimiyetten yoksundur ve ayrıca yalana varan bir aşırılık içerir. Sahte aşırı sadece sahtekârlığı gerektirmez, aynı zamanda toplumsal faydalar elde etmeyi de amaçlar ki ikisi de eylemi gerekli samimiyet eyleminden yoksun kılmaya varır. Samimiyet eksikliği ve toplumsal olarak ilgili, ama aşırı olan amel de faili kendi dindarlığını ve tutumunu gözünde büyütmesine ve aynı zamanda başkalarınınkini küçümsemesine sebep olur. Bu kendini beğenmişlik sağlıksız bir tutumun sadece başlangıcıdır ve bu tutum, başkalarını daha az dindar olarak yargılamakta, hatta onları inançsızlık / küfürle suçlamakta zirveye ulaşır. Bu da dinin emrettiği her şeye aykırı bir harekettir (AD, 79-83) .*</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Teknik, kendine ait bir hayat benimser ve insan iradesinden bağımsız hâle gelen kendi mantığını geliştirir ve tekniğin iç mantığı iki derinden zararlı ilkeye dayanır: Birincisi, “Her şey mümkündür” akıldışı ilkesidir. Bu ilke ahlaki, doğal veya baş. ka türden bütün bağlılıkları, caydırıcıları veya sınırlamaları ortadan kaldırır. Ve insan bu mekanik-araçsal ilkeyi bir kez kabul ederse, teknik insani çaba sınırları içindeki her şeyi ele geçirir, bu da tanık olunan zararlı sonuçlar doğurur. İkincisi, şu ahlakı hiçe sayan ilkedir: “Mümkün olan şey, yapılmalıdır. veya “Yapılabilen yapılacaktır.” Bu ilke, kişinin kendisini bütün ahlaki kısıtlamalardan sıyırmasını gerektirir ve ahlaki kısıtlamalar bazı ahlak dışı eylemleri işleme yolunda bir engeldir. Bu eylemlere örnek olarak tabiatı yok etmek veya değiştirmek, kimyasal, biyolojik ve radyolojik silahlar yapmak zikredilebilir. Burada temel mesele sadece tekniğin yıkıcı etkileri değil, akılcılığın, kendisinde eylemin ahlaki etkilerini yitirdiği cehalete dönüş biçimidir. “Sanki soyut akıl paradigması, uygulama ve etkilerinde, kendi yıkımının tohumlarını taşımaktadır.” (AD, 45; ama ayrıca SA, 66)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>..Bu yüzden kureselleşmenin mantıgı maddecidir ve sınırlandırna olmaksızın, zenginlik için maddi zenginliği artırmaya çalışır. Kârın sınırı olmadığı gibi, rekabetin de sınırı yoktur, bu uğurda toplumsal, bireysel ve başka türlü her çıkarı feda eder. Şirketler ulusal devletin her türlü yasal sınırlamalarının aleyhinde olmakta asla tereddüt etmez ve sıklıkla (tamamen suç faaliyetlerine değilse) rüşvet ve baskı gibi yasadışı faaliyetlere müracaat ederler.“ Daha da önemlisi, bu şirketler dünyanın bütün toplumlarında maddeci değerlerin propagandasını yapmak ve serbest piyasanın ve tüketimciliğin mantığına müdahele eden bütün değerleri küçültmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Sonuçlar yıkıcıdır ve bu sonuçlar arasında şiddetin, yolsuzluğun, uyuşturucunun, sapkınlığın ve toplumsal dayanışmadaki bütün düşüşlerin yaygınlaşması da yer alır (RH, 80). (Burada Taha&#8217;nın çokuluslu şirketler ile devlet arasında gördüğü ayrılığa dikkat ediniz. Bu ayrılıkta çokuluslu şirketler ulusal devletin normatif hukukuna muhalif yapılar olarak görülmektedir. Ancak her iki yapının da, arada rekabet olmakla beraber, tek bir düşünce yapısının harekete geçirdiği,aynı büyük tahakküm projesinin farklı organları olduğu fazlasıyla iddia edilebilir)”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Küreselleşme fenomeninin karmaşıklığının farkında olan Taha, kavramın işletilebilir bir tanımını sağlamaya çalışır, Ona göre, küreselleşme “üç alanı kontrol etmek yoluyla dün. yayı toplumlar ve bireyler arasındaki tek bir ilişkiler alanına dönüştürecek şekilde dünyanın aklileştirilmesini temsil eder, Söz konusu üç alan şunlardır: gelişme alanında ekonomiyi kontrol, bilgi alanında tekniği kontrol (teknoloji) ve iletişim alanında Dünya Çapında Ağ&#8217;ı kontrol.” (RH, 78)</p>
<p>O hâlde küreselleşme dünya için doğal bir hâl veya durum değil, bütün dünyayı etkileyen inşa edilmiş bir eylemdir. Nesnesi olarak dünyada işlemde bulunmaya devam eden genişleyici bir aklileştirme eylemidir. Bu da aynı zamanda onun, üç kontrol alanı aracılığıyla dünyayı tek bir toplumsal, kültürel ve siyasal birim olarak yeniden yaratmaya çalışan sürekli ve asla tamamlanmamış bir eylem olduğu demektir. Taha devamında der ki: Bu yüzden sadece bu üç gücün hareket şeklini ve yarattıkları ilişkilerin doğasını anlamak yetmez, bu ilişkilerin sistemdeki oyuncuların karakteri üzerindeki ahlaki anlamdaki etkilerini de anlamak gerekir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ahlaki irade, gördüğü her şeyde ahlaki içerik görmeye çalışır. Dolayısıyla Kur&#8217;ân&#8217;ın zikredeceği tarihsel anlatılar dar, çizgisel ve olgusal anlamda tarihle ilgili değil, o olayın ahlaki zaman içinde ahlaki bir meselenin yorumlayıcı alanı olarak ifade ettiği şeyle ilgilidir. Kur&#8217;ân&#8217;ın amacı bize Batılı tarih anlatıcılığı ve tarih yazımcılığı anlamında tarih öğretmek değil, özel ahlaki amaçlar ve belli değerler gerçekleştirmektir. Kur&#8217;ân&#8217;ın tasvir ettiği olaylar dar olarak anlaşılan olaylardan ibaret değildir. Muhtemelen günün sonunda, bu olaylar hiç olay dahi değildir; bilakis insan davranışına rehberlik etmeyi ve düzeltmeyi amaçlayan, anlambilimsel bir türe sahip ahlaki yol işaretleridir.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İslami modernistler hiçbir yaratıcılık biçimine katılmamış, kendi tarihlerinin ve şartlarının özel bağlamından hareket etmeyi gerektiren kendi hermenötik görevlerini yapmamışlar; bunun yerine “bir başkasının (yani Avrupalının) tarihinde gerçekleştiği şekliyle modern eylemi yeniden üretmişlerdir.”38 Stratejilerinin ifşa ettiği üzere, onlar en küçük ayrıntıya varıncaya kadar Batıyı taklit etmiştir, çünkü stratejiler tamamen özel ve yerel bir tarihsel tecrübeye tepki değilse, o tecrübenin bir ürünüdür. Bu tecrübe de özü itibarıyla Avrupa ya aittir ve kesinlikle hakiki evrensellik düşüncelerinden yoksundur. Stratejiler asıl itibarıyla Aydınlanma insanlarının kilise adamlarına karşı giriştiği mücadelenin türevleridir.</p>
<p>Bu, fikri olarak, modernitenin “Avrupa gerçekliği (&lt;uygulaması)”nin temelini teşkil eden üç ilkenin doğuşuna sebep olmuş bir mücadeledir. Bu ilkeler şunlardır:</p>
<p>(1) İnsani çaba tanrılara değil, bizzat insana yoğunlaşmalıdır. Bu, kilisenin manevi otoritesine karşı kazanılacak bir rekabete imkân verir.</p>
<p>(2) Eylemin aracı vahiy değil, akıldır. Bu, kilisenin eğitim üzerindeki denetimine yönelik bir saldırıya imkân verir.</p>
<p>(3) Dünyaya bağlılık veya dünyevilik ahiretle meşgul olmanın yerini almalıdır. Bu, kilisenin siyasi otoritesi ile başarılı bir karşılaşma ve hesaplaşmanın temelini oluşturur &gt;</p>
<p>Dolayısıyla İslami modernistlerin Kur&#8217;ân&#8217;a yaklaşımları hem eleştirel nitelikten hem de inandırıcılıktan yoksundur:</p>
<p>1) Eleştiriye girişememek. Belli bir yöntemi belli bir konuya uygulamak meşruiyet gerektirir; bu meşruiyet de yöntem ile konu veya mesele arasında uygunluk (münâsebe) testine dayanır. Uygunluğun gerçekleşmesi için, yöntemin bir başka analiz bağlamına aktarıldığında uygulanabilirliğini koruması, buna karşılık konunun kendisine bu yöntem uygulandıktan sonra özellik ve karakterini koruması gerekir. Müslüman modernistler, uygunluk testi dikkate alındığında, ithal ettikleri yöntemleri eleştiremeyeceklerini ispatladıkları için, (bu eleştiri onların moderniteye katılmalarının bir önşartıdır), bu eleştiri yeteneğini geliştirmeden önce, bu uğraşıya ilk planda dâhil olamamışlardır (RH, 190).</p>
<p>İkincisi, modernistler açıkça, ithal ettikleri teoriler ve eleştiri yöntemleri üzerinde hâkimiyet sahibi değildir ve bu teori ve yöntemlerin dayandığı temellere ve metodolojik katmanlara dair sadece yüzeysel bir anlayışa sahiptir. Dolayısıyla eserlerinde belli kavram ve meselelere ilişkin sıkça karıştırmalar söz konusudur. Modernist Müslüman yorumcular alıntılar alanında dahi yeterince dikkatli değildir ve yeterince düşünülmemiş, pek çoğu eskimiş teori ve fikirlere rastgele bağlanmışlardır. Bu fikir ve teoriler kendi asli Avrupalı bağlamlarında dahi tam ve yeterli görülmez ve tam olarak sürekli bir inceJeme ve deneme-yanılma belirsizliği altında kalmaya devam etmektedir. Bir başka deyişle modernistler sıklıkla, “sağlam bilimsel? başarılar” yerine pespaye ve uyduruk fikirler dizisini benimsemişlerdir.</p>
<p>Üçüncüsü, Batı&#8217;dan ithal ettikleri teorilerin ve araştırma biçimlerinin yenilmez ve üstün olduğunu düşünerek pek çok Müslüman dindaşlarını “gerici”, “geleneksel”, “muhafazakâr” ve “katı” olarak kötülemişlerdir. Bu teorilerin ve analiz biçimlerinin geçerliliğini yitirdiğini ve neredeyse gözden düştüğünü keşfettiklerinde, kendi düşünce biçimlerini yeniden değerlendirmemiş ve geleneğe yönelik kötüleyici ve üstünlükçü yaklaşımlarını sürdürmüşlerdir. Onlar kesinlikle kendilerinden şüphe etmekle suçlanamazlar, bu yüzden bir sonraki teoriler vagonuna biner ve aynı eleştirel suçlamaları yöneltir, bunu da bu teorilerin içsel yapılarını ve içinde inşa edildikleri yerli tarihsel bağlamları incelemeksizin yaparlar. İncelendiğinde, onların iddialarının ya Batılı ilim adamlarının ya da klasik Müslüman düşünürlerin bulgularının yaratıcı olmayan bir tekrarı olduğu kolaylıkla gösterilebilir; durum bu değilse, onların iddiası bu ikisinden de aşağıdır (RH, 191).</p>
<p>Dördüncüsü, Kur&#8217;ân eleştirilerinde, klasik Kur&#8217;ân ilimleri geleneğinde farklı otorite sahiplerine hangi ağırlığın verileceğini oldukça keyfi şekilde belirlemiş ve keyiflerine göre bazı otoriteleri yüceltip diğerlerini alçaltmışlardır. Ana ve otoriter sayılan öğreti ve düşünceler artık çoğu zaman lehteki deliller zikredilmeksizin bir kenara atılmakta, buna karşılık azınlığı veya zayıf görüşü temsil edenler artık yüksek konumlara getirilmektedir (RH, 191).*!</p>
<p>Beşincisi, onlar eleştirel şüphe yöntemlerine metni sadece acımasız bir analize tâbi tutma izni vermemiş, aynı zamanda süreç içinde Kur&#8217;ân&#8217;ın kutsal ve kâmil karakterine ilave olarak genel yararını da şüpheli hâle getirmişlerdir. Onların genelleştirilmiş şüphe yöntemi ciddi şekilde incelendiğinde kaçınılmaz olarak, sözde keşiflerinin değerler (k:yem) âlemiyle değil, fenomenler (zavâhir) âlemiyle ilişkili olduğu sonucuna varılır. Ancak gerçekliğin -ki burada yanlış şekilde degerlerle karıştırılmaktadır- bilgisini elde etmek için şüphe ve şuphecilik faydasızdır. Bilakis inanç ve kesinlik, gerçek değer bilgisine ulaştırır; inanan ne kadar emin olursa, değer ona o kadar yoğun görünür, tersi de doğrudur. Taha burada Kant&#8217;ın fenomen-numen (görünen-görünmeyen) kategorilerine daya. nıyormuş ve numene Arapça kıyemi (değerler) nispet ediyor. muş görünür.”</p>
<p>Taha&#8217;ya göre bütün bunlar Kur&#8217;ân araştırmalarını benimseyen Müslüman “modernistler”in moderniteye değil, modernite öncesine ait olduğunu gösterir, çünkü modern olanı bizzat taklitlerinde kendilerini vesayet altında olarak görmüşlerdir ki bir başkasının iradesine son derece bağımlı olma hâlidir. Bu da bu hâlin, -Kantın Aydınlama&#8217;ya götüren muharriki olanrüşt asıl ilkesinin zıddı olduğunu söylemektir.?*</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Avrupa&#8217;ya özgü bir kavramsal çerçeve benimseyen modernist Müslüman müfessirler (kurrâ”) Kur&#8217;ân&#8217;ın hukuki içeriğini seksen kadar ayete indirmeye çalışmışlardır (RH, 185-86). Taha bu fenomenin kökleri hakkında daha fazlasını söylemez, oysa bu fenomen Avrupai ve İslami hukuk anlayışları arasındaki farkları araştırmaya dair verimli bir tartışma başlatabilir. Bu farklar İslami modernistlerin girişimini eleştirmeye imkân verecek araçları sunmaktadır.” Böyle olsa da, modernistlerin eleştirisi genelde aşağıdaki hedefleri gerçekleştirmeyi amaçlar:</p>
<p>(1) Kur&#8217;ân&#8217;daki hukuki içeriğin genel ölçüsünü azaltmak ve “hukuki” olarak görülebilecek unsurları bağlayıcı etkiden mahrum konumuna indirmese dahi, zorunlu olmayan ve mümkün olan konumuna indirecek müphemlik ve muğlaklık suçlamalarına maruz bırakmak; bu bakışa göre Kur&#8217;ân vahyi tam veya eksiksiz olarak görülemez, çünkü böyle olsaydı, geleneksel fakihler onu kendi hükümleriyle tamamlamazlardı.</p>
<p>(2) Kur&#8217;ân&#8217;ın hukuki emirlerini tavsiyeler ve manevi rehberlik konumuna indirgemek, bunu da onlardan bağlayıcı hukuki sonuçlarını ve etkili toplumsal hayat ve örgütlenme düzenlemesini soyutlamak suretiyle yapmak.</p>
<p>(3) Önceki mülahazalardan şunu da yapmaya çalıştıkları sonucu çıkar: Kur&#8217;ân&#8217;ı özel vicdan alanına ya da fiili, hukuki eylem değil “kalbin işleri” alanına indirgemek.</p>
<p>(4) Metni ve inananın onunla ilişkisini özel alan sınırlarına indirgemek, böyle bir yorumun gerçekte nihai hedefidir (RH, 187-88). Burada seküler olanın dışında hiçbir şey kalmamaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Tarih veya Tarihselcilik Stratejisi (Hittatu&#8217;t-Târih veya el-Erhane)</strong></p>
<p>Bu stratejinin nihai amacı Kur&#8217;ân ayetlerinin hukuki etkilerini dağıtmak ve metnin onları sabit ve değişmez kurallar olarak getirmediğini veya kastetmediğini göstermektir. Bu işi başarmak için genelde takip edilen yol bu ayetler ile ayetlerin doğrudan şartları arasındaki yakın bağlantıyı göstermektir. Bu işi nüzul sebepleri, nâsih ve mensüh, muhkem ve müteşabih, Mekki ve Medeni kategorileri gibi İslami araştırma alanlarının varlığı kolaylaştırmaktadır. Modernistler bu gidimli alanları son sınırına kadar istismar etmiş ve onları hermenötik çabaya dâhil edilmiş etkili tarihsel araçlara dönüştürmüşlerdir. Onların bununla amaçladıkları Kur&#8217;ân&#8217;ın hukukiliğini geçmişte kalmış ve köhnemiş olarak gördükleri şey içine yerleştirmektir. Tarihte zamanın belli bir noktasında uygun ve yerinde olan şey artık uygun değildir; bu, metne ilişkin modern bir okumaya yönelik mutlakçı bir iddiayı bertaraf eden bir argümandır.</p>
<p>Bu tarihselci konumlandırma hukuk normu ile tarihsel alan arasında izafi bağlantılar oluşturur ve modernistlerin hukuk normlarının gücü ve bağlayıcılığı ile ilgili müphemlik üretmelerine imkân verir, böylece meşru hukuk kaynakları olarak o normları şüpheli hâle getirirler (RH, 186). Bu yaklaşım sözde ritüellere (ibâdâ) de genişletilir ve ibadetlerin bugünün insanlarından daha az akılcı veya eleştirel zihinler için vazgeçilmez olduğu iddia edilir. Bu demek oluyor ki Kur&#8217;ân&#8217;da belirtilen hadler (yani zina, içki içip sarhoş olma, yol kesicilik, vs. gibi suçlar için belirlenmiş cezalar) ve muamelata ait hukuki alanlar gibi, artık “ritüeller” de hem zamani geçmiş hem de efsaneci (ustüriyye) olarak görülebilir.3</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Seküler hümanizm kutsalı silmeye çalışırken, rasyonalizm aşkınlığı (ğayb)333 yok etmeye çalışır, böylece “Kur&#8217;ân&#8217;ın duyuüstü bir âlemden inen bir vahiy olduğu inancında temessül eden engeli kaldırmaya çalışır.” (RH, 181) Bu vahiy anlayışını yenmek için kullanılan yöntemlerden biri, saf akılcılığın gelişimini güya engelleyen katılık ve durağanlıkla suçlanan modern öncesi âlimlere-müfessirlere saldırmaktır. Bu inançla, belli bir grup bu geleneksel âlimlere saldırmaya *koşmuş&#8221;tur. Bu tartışmanın dipnotlarında, Taha bu stratejiyi alenen Nasr Hâmid Ebü Zeyd ve Muhammed Arkün ile ilişkilendirir (RH, 181-82, dipnot no: 16-17).</p>
<p>İncil metinlerini incelemek için Avrupa&#8217;da geliştirilmiş eleştirel dilbilimi yöntemlerini izleyen bu Müslüman eleştirmenler Kur&#8217;ân&#8217;ı aynı incelemeye tâbi tutmuş, bu yöntemle Kur&#8217;ân sadece bu beşerileştirilmiş metinler konumuna değil, kutsaldışı dilin konumuna da indirgenmiştir. Buna göre İncil kritiğindeki, karşılaştırmalı dinlerdeki, dinler tarihindeki, din bilimlerindeki, işaretbilimdeki, dilbilimdeki ve psikanalizdeki ilmi ilke ve eleştiriler Kur&#8217;ân&#8217;ı analiz etmek için kullanılmıştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Taha ya göre, modernist hümanizm324 ” sekülerizm ile bağlantılı olduğu için nihai amacı kutsalı (kudsiyye) insan hayatından, en azından kamusal alanda çıkarıp uzaklaştırmaktır. Asırlardır “kutsal konuşma (kelâm-ı mukaddes)” olarak görülen Kur&#8217;ân böyle bir eleştirinin hedefi hâline gelmiştir. Bu demek oluyor ki nihai amaç Kur&#8217;ân metnini ilahi olanın -hatta “mitolojik olan”ın””alanından beşeri olanın alanına nakletmektir ve bu modern eleştiri aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Sonuç, ki vurguya neredeyse hiç gerek yoktur, metnin kutsalı tanıyıp kabul etmeyen bir araştırma sistemine açılması olmuştur (RH, 178-79),.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Müslüman ilim adamları”319 geçmişle olan olumsuz ilişkisinde Avrupayı taklitte ısrarcıdır. Oysa İslam&#8217;ın geçmişi Avrupa&#8217;nın geçmişinden oldukça farklıdır. Bu ısrarın sonucu bir kopuştur ve bu kopuş sebebiyle mevcut Kur&#8217;ân yorumları, yenilik getirme çabalarında, önceki yorumlarla olan bağlarını kaybetmişlerdir. Taha “önceki yorumlarla” klasik tefsir literatürünü kasteder.” Bu bağları kesme onların yenilikçiliğini daha az hakiki kılar, çünkü, Taha&#8217;ya göre, gerçek yaratıcılık biçimleri bağlantıdan kaynaklanmalı ve bağlantıyı öngörmelidir. Son tahlilde, bağları kesme, Batılı yolların düşüncesiz bir taklidi meselesidir, “bağımsız içtihat” meselesi değildir;321 ki bu da “Kur&#8217;ân metninin özel karakteristiklerini silen” bidatlere / gayr-i meşru yeniliklere yol açar (RH, 176).</p>
<p>*****</p>
<p>319.Taha eleştirisini genelleştirirken veya eleştirdiği kimselerin adını zikrederken çoğu zaman çok dikkatlidir. Böylesi bağlamlarda genelde “bazı Müslüman ilim adamları” veya benzeri bir ılımlı tartışma yaklaşımı sergiler (özellikle “bazı” sözcüğünün Arapçada klasik anlamda “bir” anlamına geldiğini hatırlayacak olursak). Ancak şu dikkat çekicidir ki Taha Kur&#8217;ân bahsinde farklı bir yöntem izler ve eserlerinin diğer bağlamlarında olduğundan daha özgür biçimde bazı belli Müslüman düşünürlerin adını zikreder. Burada şu kişilere doğrudan işaretler ve onlarla tartışmalar görüyoruz:</p>
<p>Muhammed Arkün, Muhammed “Abid Câbiri, Mustafâ Mahmüd, Abdülkerim Surüş, Hasan Hanefi, Nasr Hâmid Ebü Zeyd, Tayyib Tizini, Sâdık Bil&#8217;id ve diğerleri.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Modernitenin ruhuna göre, birey daima kendi haklarına, özgürlüklerine ve özgürlüğüne ehildir. Kişi, toplumsal düzenin bir parçası olarak hayatının çeşitli yönlerini yöneten ve karara bağlayan çeşitli kurumlara katılmaya ehildir. Bununla beraber bunlardan hiçbiri bireye sadece kendi çıkarlarıyla meşgul olma ve kolektif çıkarları veya başka bireylerin çıkarlarını bir kenara atma hakkını vermez. Batılı uygulamada bireyin seçkin bir kategori olarak ayrılması sadece bencillik ve benmerkezcilik getirmiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Batı&#8217;nın ekonomizmi”* modernitenin insan onurunu en merkeze alan asli ruhundan ayrılmıştır. Bu tür bir ekonomik büyüme en nihai amaç olur ve -eğitim ve demokrasiden çevreye-insan haklarını sadece bu amaca araç yapar. Bu ekonomizm aynı zamanda bireyde yoğun tüketicilik biçimleri ve hazcı özne oluşturur. Buna göre, zevk âlemdeki her şeyin ve bütün fillerin ölçüsü olur ve meşhur ters davranışsal etkilere sebep olur. Zevk altın ölçü olunca, bütün ahlaki kayıtlar dayanak noktalarını yitirirler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şüphesiz ki Müslümanlar uzun zamandır siyasi, hukuki ve toplumsal kurumlar da dâhil olmak üzere kendi miras, tarih ve geleneklerini tam bir eleştiri ve aklileştirme çabası içindedirler. Ancak onların aklileştirme pratikleri kendi eleştiri ilkelerine dayanmaz, modernitenin ruhunun ilkelerinden de sudür etmez. Ödünç aldıkları eleştiri araç ve yöntemlerini de hâlâ incelemiş değildirler. Bunun yerine onlar kendilerine söyleneni kabul etmişlerdir; onlara söylenen ise bu yöntemlerin yegâne makul ve makbul yöntemler olduğudur. Bağımsız eleştirinin yokluğu ve Batılı eleştirinin hegemonyacı etkisi Müslümanları kendi tarih ve gelenekleri üzerinde ayrım gözetmeden tahripte bulunmaya götürmüştür ki bu hakikati, onların kendi gelenekleri hakkındaki yanlış ve şüpheli iddiaları göstermektedir (RH, 42).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İbn Rüşd&#8217;ün genel olarak parçalamayı savunduğu ve uyguladığı, bilimleri bölüp ayırdığı ve çoğunlukla Aristocu felsefeye ayrıcalık verdiği açıktır. Ancak İbn Rüşd&#8217;ün geleneği ayrı alanlara nasıl ayırdığını göstermek muhtemelen Câbiri&#8217;nin ve pek çok Arap ve Müslüman düşünürün Parçalayıcı İbn Rüşd&#8217;ü niçin bu kadar çekici bulduğunu göstermekten daha önemli değildir.</p>
<p>Bu düşünürlerin savunduğu şey, Batı akademyasındaki, “İslam nedir?” sorusuna cevap olarak benzer düşünceler benimseyen bir dizi başka Müslüman ilim adamının konumundan / yaklaşımından pek az farklılık arz eder. Bu ilim adamlarının, tıpkı Câbiri ve benzeri başka pek çok ilim adamı gibi, İslam&#8217;ın liberalizm içine (bilinçli veya bilinçsiz şekilde) uydurmaya çalıştıklarını söylemek malumun ilamıdır.215</p>
<p>Onların anlatılarında, İslam geleneği, tıpkı liberalizmin olduğu gibi, pek çok şeydir; İslam geleneği, aslında, liberalizmin olmak istediği her şeydir! İslam geleneği evanjelizmin püritanist itkilerine olduğu kadar kapitalizme de uygundur. O, aynı zamanda müzmin şekilde çelişkilidir, pek çok bağdaştırılamaz şekil alır, büyük oranda, belirgin şekilde muğlak ve müphemdir.&#8217;“ O, kısmen panteist kısmen hukuki, bazen felsefi bazen bilimsel, kelami ve edebi, nefret dolu ve sevgi dolu. Dolayısıyla bugün İslam geleneğini nasıl istersek öyle yapabiliriz!: liberal bir yeniden bedenlenme.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İçsel iç içe girme yerli İslami ilimler arasinda gerceklesirken dışsal mukabili, yerli ilimlerin “alıntı” veya “ithal” ilimler -ki “Yunan, Fars veya Hintli olabilir” ile etkileşmesi neticesinde meydana gelir. “İçsel iç içe girmenin en mükemmel eski örneği” Ebü İshâk Şâtıbi&#8217;nin fıkıh usulünde bulunurken dışsal mukabili İbn Rüşd&#8217;ün metafiziğinde bulunur (TM, 92). Bu iki düşünürün kendi alanlarında geliştirdikleri “içsel metodolojik mekanizmalara (el-âliyyâtü&#8217;d-dâhiliyye)” ilişkin doğru bir analiz Taha ya aşağıdaki hipotezi üretmeye imkân verir: “Müslüman bir düşünürün veya bilgenin ortaya koyduğu bir ürünü doğru şekilde değerlendirebilmek için, onun ürününün ana İslami ilimlerle olan iç içe girmişliğinin bu ilimlere yakınlığı daha zayıf olan ilimlerle olan iç içe geçmişliğinden çok daha güçlü (akvâ) olduğu doğru sayılmalıdır” (TM, 92).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Klasik İslam geleneğinde ansiklopedicilik bir lüks veya sadece bir eğilim değildi. O, gerçekten yetkin kimse için bir zorunluluk idi. İyi bilinen tefsir ilmini örnek alalım. Bu alana ilişkin uzmanlık bilgisinin en azından şu on beş ilmi bilmeyi gerektirdiği yaygın biçimde kabul edilmektedir: dilbilim, nahiv, iştikak, belağat (ki şu alt dalları içerir: me&#8217;âni, beyân ve bedi), kelam, fıkıh usulü, esbâb-ı nüzul, kıraat, nâsih-mensüh, fıkıh ve hadis. Felsefi ilimlerde çok yönlü bilginler için de benzer bir uzmanlık kümesi gerekliydi. Seçkin Müslüman filozofların ilki olan Kindi, felsefi başarılarına ulaşmak için farklı disiplinlerde uzmanlaşmayı ve eser telif etmeyi zorunlu görür. Bu disiplinler arasında mantık, matematik, tıp, geometri, astronomi, müzik teorisi, coğrafya, diyalektik / cedel, psikoloji, siyaset ve ahlak da yer alır. Bir bütün olarak, İslam düşünce tarihinde ansiklopediciliği ve dakik, ama velut akli üretimi tanınıp kabul edilen pek çok parlak isim vardır: Kindi, Fârâbi, İbn Sinâ, İbn Rüşd, Gazâli, Fahreddin Râzi, İbn Haldün ve Suyüti. Taha bu listeye benzer bir akli güç ve derinliğe sahip daha başka isimlerden oluşan uzun bir liste daha ekleyebilirdi.</p>
<p>Dolayısıyla, iç içe girmenin ve karşılıklı bağımlılığın en belirgin özellikleri arasında yer aldığı bir takdir ve tanıma olmaksızın, geleneği değerlendirmenin gerçek ve doğru bir yolu yoktur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Birbirine bağlılık ve iç içe girme İslam geleneğinin en belirgin özellikleridir. Nitekim bu durumu geleneksel ilimleri sınıflandıran ve aralarındaki bağlantıya ve karşılıklı bağımlılığa anahatlarıyla işaret eden klasik eserler açıkça göstermektedir. Fârâbi&#8217;nin İhsân&#8217;i-“Ulüm (İlimlerin Sayımı) ve İhvân-ı Safâ&#8217;nın Resalinden (Risaleler) İbnü”l-Nedim&#8217;in Fihrist&#8217;ine ve İbn Hazm&#8217;ın Merâtibü”l“Ulüm&#8217;una (İlimlerin Merbeleri), Taşköprüzade&#8217;nin Miftâhü s-Se&#8217;âde&#8217;sinden (Mutluluğun Anahtarı) Hacı Halife&#8217;nin Keşfu z-Zunün&#8217;una (Yanlış Zanları Açığa Çıkarmak) varıncaya kadar, pek çok eser farklı yönelişlerine rağmen geleneği oluşturan ilimleri birbirini tamamlayıcı ve birbirine bağımlı unsurlar olarak ele alırlar (TM, 89-90).</p>
<p>Örneğin İbn Hazm Merâtibü&#8217;l-“Ulüm&#8217;da, “İlimlerin hepsinin birbiriyle bağlantılı ve birbirine muhtaç olduğunu” ilan eder.! Benzer şekilde Gazâli Mizânü&#8217;l-&#8216;Amel&#8217;de (Davranış Ölçüsü) öğrenciye şu aşağıdaki tavsiyede bulunur:</p>
<p>&#8220;Öğrenci bütün ilimlere bir kerede dalmamalı, |ilimlerin| düzenine uymaya özen göstermeli, önemliden daha önemliye olmak üzere tahsile başlamalıdır. Daha önceki bir ilmi iyice öğrenmeden sonraki ilme geçmemelidir, çünkü ilimler sistematik (darüriyyen) olarak düzenlenmiştir, bazısı bazısına araçtır. Başarılı öğrenci bu yapılandırılmış sıralamaya dikkat eden öğrencidir.”92</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&#8220;..Ancak Câbiri akli akledilmezleri burhani akledilmezlerle eşitler; bu, ciddi sorunlara yol açan bir eşitlemedir çünkü Cabiri dini akledilirler ile akli akledilmezler arasında diyalektik bir ilişki olduğunu iddia eder, böylece dini akledilirlerin akli akledilmezler üzerinde belli bir etkisi olduğunu dile getirir (TM, 46).</p>
<p>Taha etkili şekilde şunu iddia eder: Bütün bunlar Câbiri&#8217;nin düşüncesinde büyük bir karışıklık olduğunu gösterir. Bu karışıklık ise herhangi bir doğru delil ikame etmek için temel bir gereklilik olan tanıma (hadd) dair kusurlu bir anlayıştan kaynaklanır. Tanımın temel bir şartı tanımlayan sözcükler ile tanımlanan sözcük arasında bir uyumun (ittirâd) olmasıdır, çünkü uyuma sıkı şekilde riayet edilmezse, tanımlayan sözcükler ağyarını mâni olmaz. Uyuma riayet etmemek mantıksal öncüllerin formülasyonu için ölümcüldür ve bu öncüller kusurlu olursa, problemli bir delil yapısına ve hatalı sonuçlara sebep olur, ki bu tam da Câbiri&#8217;nin eserinin eksiklikleridir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Câbiri&#8217;nin sorgulamadan savunduğu ithal akılcılık soyuttur, şu anlamda ki; birinci olarak cemaatsel ve topluluksal katılım bileşeninden, ikincisi, teorik olarak ifade edilmiş ve pratik olarak zenginleştirilmiş bir ahlaka bağlı amel ve eylemler unsurundan yoksundur. Bu son bağlamda, pratiğin ve fiilin nazari bilgiyi incelttiği, geliştirdiği ve derinleştirdiği tekrarlanmaya değerdir.</p>
<p>Kısaca Câbiri, çelişkilere düşmek ve vaaz ettiği şeyi uygulamamakla kalmamış, çalışıp araştırmak istediği geleneğin özünü de anlayamamıştır. Hepsi bu da değil. Câbiri&#8217;nin dayandığı ithal yöntemlere ilişkin yüzeysel anlayışı,“ bu yöntemleri kendileriyle geleneği çalışmaya uygun olup olmadıkları bakımından değerlendirme ve eleştirme eksikliği ile birleşmiştir. Kullandığı nazariyeye hâkim olamayışı onu bağdaştırılamaz metodolojik yaklaşımlar benimsemeye götürmüş, bu da onu tutarsız ve çelişkili sonuçlara sevk etmiştir.</p>
<p>Uygun bir örnek onun akli ve dini akledilirler dediği şeye ilişkin tavrıdır. Taha bu ikisinin birbiriyle nasıl ilişkili olduğundan emin değildir, çünkü Câbiri akli akledilemezler (el-lâ-ma külü &#8216;T-&#8216;akli) ile dini akledilemezleri eşit saymaktadır. Bu da akli ve dini akledilirlerin çelişkisiz olduğunu ve aynı aklilik anlayışına ait olduğunu kabul etmeye varmaktadır.!8?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Aslinda Câbiri&#8217;nin bakışı, seküler olmayan değeri kesinlikle ciddi şekilde değerlendirmeye izin vermeyen sekülerist eğilimlerle yüklüdür. Sekülerizmin siyasi ilkesi siyasi ve dini güçleri birincisini ikincisine hâkim kılmak amacıyla ayırmaktır. Bu da Câbiri&#8217;nin niçin irfaniyi sürüp uzaklaştırdığını ve beyaninin seviyesini düşürdüğünü, bu ikisinin aleyhine olacak şekilde burhaniyi yücelttiğini açıklamaktadır. Bütün bir ayrıcalıklı ve ayrıcalıksız kılma işlemi ve geleneği mertebelendirilmiş böİümlere ayırma arzusu aslında Câbiri&#8217;nin sekülerizm lehindeki önyargısının işlevinden başka bir şey değildir (TM, 37).</p>
<p>Ancak Taha&#8217;ya göre, bu bakımdan dahi Câbiri bağlılıklarından, neyi savunup neyi reddedeceğinden emin değildir. Sonraki dönem eserlerinde, kendisini sekülerizmden uzaklaştırıyor görünür ve akılcılık ve demokrasi gibi başka kategorileri tercih ettiğini ima eder.&#8217;9 “Ancak bu geri çekilme onu kurtaramaz, çünkü geleneği bu sekülerizm ilkesine tâbi kılmak onun genel eserlerinde olmuş bitmiş bir durumdur. Bu geri çekilme çok az şeyi çok geç sunmaktadır” (TM, 38).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Zira Kuşeyri meşhur Letâifü&#8217;-İşârât&#8217;ında “akıl, ilim / bilgi ve irfan”dan akli tecrübenin sıralı aşamaları olarak bahseder. Kuşeyri şöyle demiştir:</p>
<p>“Başlangıçta ışık, aklın ışığıdır; ortada ışık, ilmin / bilginin ışığıdır; sonunda (en yüksek merhalede)| ise ışık, irfanın ışığıdır. Dolayısıyla aklın sahibi burhanla ayakta durur, bilginin sahibi beyan ile ayakta durur, irfana (ma&#8217;rifet) sahip olan ise &#8216;iyân&#8217;a / açık seçik görmeye tâbidir.&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Soyut akılcılık savunucuları gibi, “siyasallaştırıcılar” da geleneğin kendilerinin siyasal projeleriyle çelişen kısımlarından uzak durmuş ve gerici olarak kategorize etmiştir. Benzer şekilde ve ayırt edici ve dar şekilde siyasal olan yönelimlerine rağmen, kendi aralarında ihtilaf etmişler ve ister devrimci ister reformcu veya temelci (foundationalist) olsun, esasta birbirinden farklı siyasal formlar üretmişlerdir. Bu çeşitlilikler de geleneksel metne ilişkin uzlaştırılamaz okumalar üretmiştir: Örneğin selefiler, başkalarının metinlerini dışlayarak sadece selefin metinlerine odaklanmalarında “katılaşmışlar”dır.</p>
<p>Diğer taraftan, bu seçiciliklerinde, ulusalcılar geleneğin tarihi, dili ve ırkı yücelten yönlerini sahiplenme eğilimi göstermiş, buna karşılık sosyalistler kurtuluşu ve devrimi destekleyen bir yoruma imkân veren metinlere ayrıcalık sağlamışlardır. Bu arada liberaller de özgürlüğe, demokrasiye ve bilimsel düşünceye çağırıyor olarak yorumlanan metinleri kendi kullanımları ve faydaları için yığmışlar (TM, 27), bunu yaparken rakip metinsel ve başka zorunlulukları hiç itibara almamışlardır. Bu modernist yaklaşımlar dayandıklarını iddia ettikleri eleştiri ilkelerinin ta kendisini ihlal etmiştir, çünkü bu ilkelerin savunucuları geleneğin asli içeriklerini ağır eleştiriye tâbi tutmuş, ama aynı şeyi kendi işleri için en temel unsur olan şey için, yani benimsedikleri eleştirel yöntem için yapmamışlardır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&#8220;..Yunan ahlakı dışındaki her şeyi küçültme tavrı, Câbiri&#8217;nin projesinin özü ve cevheridir. O, tahmin edilebileceği üzere, bize der ki: Yunan ahlakı, “şekilde Yunan, ama içerikte insanidir.” “Bu yüzden” diye devam eder, “bu kitabın başlığı şu şekilde okunabilir: Yunan&#8217;da Hâkim Olan ve Yunan&#8217;dan Gelen Ahlak İlmini İslami Bir İlim Nasıl Yaparız?”</p>
<p>Câbiri Arap Ahlaki Aklı&#8217;nda bu anahtar soruyu soruncaya kadar, toplamda 630 sayfa olan kitabın 570 sayfasını Yunan dışındaki bütün söylemleri ahlaki teoriler olarak görmeye uygun olmadığını söyleyerek reddetmek için harcar. Fars, tasavvufi ve “Arap” unsurları reddettiği gibi, bilhassa Gazâli&#8217;yi ve fıkhi söylemi de reddeder.” Böylece o, fıkhi söylemi sadece şekilci olarak görür”! ve Gazâli&#8217;nin eserlerini “Arap kültüründeki değerler sistemi üzerinde aşırı bir uyuşturucu (fahdir) etkisi olan” bir afyon olarak görür.” Bu eleştirilerin eğilimini dikkate alarak, Câbiri&#8217;nin eserinin geri kalanında Yunan ahlakının nasıl İslamileştirilebileceğini bize göstermesini bekleyebiliriz.</p>
<p>Bunun yerine, Câbiri ahlakın en gerçek tezahürü olan Kur&#8217;ân hakkında nispeten uzun bir bahse koyulur, çünkü bu kutsal kitap asli olarak “iyi fiiller (amel-i sâlih)” ve “kamusal iyi (maslahat)” ile ilgilidir. Sünnetle birlikte Kur&#8217;ân “Müslümana hayatta her zaman kılavuzluk eden değerleri” belirlemiştir.” “İyi fiiller”e dayandırılmazsa, İslam ahlakı hiçbir şeydir.” (Burada ahlaki geriye dönüş olarak isimlendirdiğim şeyin çekiciliğini açıkça gözlemleyebiliyoruz. Bu, sonunda Câbiri&#8217;yi pek çok paradoks ve çelişkiye düşüren bir çekiciliktir. Demek istediğim şu ki, Câbiri&#8217;nin çalışması hâkim olgu-değer ayrımı” sebebiyle on dokuzuncu yüzyılın sonundan itibaren var olan Arap-İslam düşüncesini yansıtmaktadır.)</p>
<p>Câbiri daha sonra, eseri gerçek “İslam ahlakı” niteliğini taşıyan bir yazarı sonunda bulduğunu ilan ederek okuyucuyu daha da şaşırtır.”..&#8221;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/wael-b-hallaq-modernitenin-reformu-alintilar/">Wael B. Hallaq – Modernitenin Reformu  -Alıntılar-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/wael-b-hallaq-modernitenin-reformu-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern İslam Düşüncesinin Fikri ve Toplumsal Tahribatı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-islam-dusuncesinin-fikri-ve-toplumsal-tahribati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-islam-dusuncesinin-fikri-ve-toplumsal-tahribati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Sep 2019 10:07:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[İlerlemecilik]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Modernizmi]]></category>
		<category><![CDATA[Dinin sekülerleştirilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İslam Düşüncesi']]></category>
		<category><![CDATA[Modern İslam Düşüncesinin Fikrî ve Toplumsal Tahribatı]]></category>
		<category><![CDATA[Modernistler]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Abduh]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=23131</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Dinin sekülerleştirilmesi&#8221; veya &#8220;dinî bir çözülme&#8221; olarak nitelendirilmesinin pek de yanlış olmayacağını düşündüğümüz Modern İslam Düşüncesi kendisini orijinal bir yaklaşım olarak takdim etse de, varlık sebebi ve en temel karakteri olan tepkisellik, onu sanıldığından daha belirsiz ve kaygan zeminlerde hareket etmeye itmektedir. Buna bir de hareketin literal yapısındaki heterojenite ve argümanlarınının kendisini isbat etmiş bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-islam-dusuncesinin-fikri-ve-toplumsal-tahribati/">Modern İslam Düşüncesinin Fikri ve Toplumsal Tahribatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/images.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-23167 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/images-300x154.jpg" alt="" width="497" height="255" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/images-300x154.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/images.jpg 313w" sizes="(max-width: 497px) 100vw, 497px" /></a></p>
<p>&#8220;Dinin sekülerleştirilmesi&#8221; veya &#8220;dinî bir çözülme&#8221; olarak nitelendirilmesinin pek de yanlış olmayacağını düşündüğümüz Modern İslam Düşüncesi kendisini orijinal bir yaklaşım olarak takdim etse de, varlık sebebi ve en temel karakteri olan tepkisellik, onu sanıldığından daha belirsiz ve kaygan zeminlerde hareket etmeye itmektedir. Buna bir de hareketin literal yapısındaki heterojenite ve argümanlarınının kendisini isbat etmiş bir metodolojiden yoksunluğu vakıası eklenince, ortaya kelimenin tam anlamıyla bir &#8220;karmaşa&#8221; çıkmaktadır.</p>
<p>Hemen bu noktada, İslam Modernizmi&#8217;nden bahis açıldığında mutlaka hatırda tutulması gereken bir hususu vurgu­lamamız gerekiyor.</p>
<p><strong>İslam dünyasında Modernist çalışmalara kuşbakışı baktığımızda görünen manzara şudur:</strong> Aslında ortada bütünlük arz eden, sistemini kurmuş, altyapısını ve üstyapısını oluturmuş ve kendi literatürünü geliştirmiş yeknesak bir &#8220;İslam Modernizmi&#8221; yoktur. Görünen, sadece belli &#8220;sloganlar&#8221;ı benimsemekten başka ortak bir tarafı bulunmayan Modernistler topluluğudur.</p>
<p>Bunun içindir ki, Modern İslam Düşüncesi&#8217;nin yapısını tahlil etmeyi hedefleyen hemen bütün çalışmalarda yapılan, İslam Modernistleri&#8217;nin belli konulardaki görüş ve düşüncelerini alt alta koyup sıralamaktan ibarettir. Başka türlü olması mümkün de değildir. Çünkü &#8220;geleneğin sorgulanması&#8221;, &#8220;aklın otoritesi&#8221;, &#8220;dinde kolaylık&#8221;, &#8220;değişimin belirleyici kılınması&#8221; ve &#8220;ilerlemecilik&#8221; gibi şemsiye kavramlar altında serdedilen görüşler, detaylara inildikçe farklılaşmakta ve giderek birbiriyle uzlaşmaz tavırlar sergilendiği dikkat çekmektedir.</p>
<p>Bu bakımdan, Modern İslam Düşüncesi dendiğinde ne anlaşılması gerektiği konusunda yanlışlara düşülmemesi için, sorun ya sadece bu şemsiye kavramlar etrafında irdelenmeli, ya da tek tek modernistlerin görüşleri ele alınmalıdır.</p>
<p>Burada muhtemel yanlış anlamalara ve istismarlara meydan vermemek için birer cümleyle de olsa bu kavramlara değinmeden geçmenin bir eksiklik olacağını düşünüyoruz. Zira Modern İslam Düşüncesi için vazgeçilmez olan bu kav­ramların, ayet ve hadislerle, hatta Mecelle kaideleriyle desteklenmeye çalışıldığı görülmektedir. Hatta İslam Tarihi&#8217;nde ilk defa, Hanbelî mezhebine mensup olduğu söylenen ve İslam Uleması tarafından ağır ithamlarla suçlanmış bulunan[1] Süleyman b. Abdilkavî et-Tûfî tarafından, &#8220;Maslahat ile nass ve icma çatışırsa maslahat esas alınır&#8221; şeklinde fıkhî bir üslupla formüle edilen şey[2] de aslında aynı yaklaşımdır.</p>
<p><strong>Sondan başlayacak olursak;</strong></p>
<p>&#8220;İlerlemecilik&#8221; ve &#8220;değişimin belirleyici kılınması&#8221;, diğerlerine göre Modern zamanlara aidiyeti hakkında daha kesin şeyler söylememizi mümkün kılan hususlardır. Bizim bu kavramlara itirazımız, bizatihi anlattıkları olgulara değil, onlara yüklenen fonksiyon ve temsil ettikleri dünya görüşü noktasındadır. Zira kuşkusuz değişimi ve ilerlemeyi besleyen pek çok faktör ve bunların felsefî, kültürel, sosyal ve tarihsel bir arkaplanı vardır. Bunlar tahlil edilmeden, bunlara bugünkü şeklini veren unsurların kritiği yapılmadan bunlara ne karşı çıkmak, ne de bunları olduğu gibi kabul etmek doğru değildir. Hele değişim ve ilerlemenin, her şeyi, hatta dini bile (ahkâmı, he­defleri ve topluma vaziyet ediş biçimi noktasında) belirleyen, değiştiren ve şekillendiren hususlar olarak algılanması, kana­atimize göre Müslümanlar&#8217;ın karşı karşıya bulunduğu en teh­likeli fikrî badirelerden birisidir.</p>
<p>&#8220;Dinde kolaylık&#8221; ilkesi ile bizzat Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;te ifadesini bulmuş olan &#8220;kolaylık&#8221;ın kastedilmediğine dikkat edilmelidir. Dinin sâbitelerinden, Zarûrât-ı Diniyye&#8217;den ve kesin nasslarla sabit olmuş hususlardan, herhangi bir kişi, kurum ya da toplum adına &#8220;feragatte bulunulması&#8221; söz konusu olamaz. Bütün zaman ve mekânları düzenlemek için gönderilmiş olan bu din Allah&#8217;ındır ve O&#8217;nun iradesi Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;te nasıl ifade edilmişse öyle yaşanacaktır. Bunun ötesinde –Mecelle&#8217;de &#8220;Ezmânın tegayyürü ile ahkâmın tebeddülü inkâr olunamaz&#8221;, &#8220;Âdet muhakkemdir&#8221;, &#8220;Nâs&#8217;ın isti&#8217;mâli bir hüccettir ki, ânınla amel olunur&#8221;&#8230; gibi kaidelere dayandırılan– &#8220;kolaylık&#8221; ilkesi, ancak kesin nasslarla belirtilmemiş ve Müslümanlar&#8217;ın tercihine bırakılmış olan meşru seçenekler hakkında işletilebilir.</p>
<p>&#8220;Aklın otoritesi&#8221;ne gelince, burada çerçevesini ve hareket alanını vahyin belirlediği aklın değil, &#8220;felsefî aklın&#8221;, yani Rasyonalite&#8217;nin kastedildiği açıktır. Felsefe&#8217;yi öteden beri uğraştıran &#8220;aklın otoritesinin ve yetkisinin sınırları&#8221; konusu Batı&#8217;da bile o denli istismar edilmiştir ki, iş sonunda Paul Feyerabend&#8217;e &#8220;Akla Veda&#8221; dedirtecek noktalara gelmiştir. Öyleyse akıl, vahyin hizmetine verildiği oranda gerçek fonksi­yonuna kavuşacak ve İlahî İrade&#8217;nin istekleri doğrultusunda icra-i faaliyet edecektir.</p>
<p>&#8220;Akılcılık&#8221; ilkesi ve akla yüklenen fonksiyon, bizdeki ilk rasyonalistler olarak değerlendirilen Mu&#8217;tezile tarafından bile Modernistler&#8217;in tavrına göre nisbeten daha makul bir çerçevede kendisini göstermiştir.[3] Özellikle aşağıda bir kaç örneğini zikredeceğimiz Modernist tavır göz önüne alındığında gerek bu konuda, gerekse Sünnet&#8217;in fonksiyonu konusunda Mu&#8217;tezile, Modern İslam Düşüncesi&#8217;nin kimi mümessilleri yanında gerçekten daha anlaşılabilir ve makul bir çizgidedir.</p>
<p>Önde gelen Mu&#8217;tezilî alimlerden Kadı Abdülcebbâr, diyalektik yöntemle kaleme aldığı &#8220;el-Muğnî&#8221; adlı ünlü eserinde, &#8220;Sem&#8217;î [Vahiyle bildirilen] Maslahatların Durumunun Aklî İstidlal İle Bilinmesinin Caiz [Mümkün] Olmadığı Hakkındadır&#8221; diyerek açtığı bir fasılda –ki bu başlık bile oldukça dikkat çekicidir– şöyle demektedir:</p>
<p><em><strong>&#8220;Eğer denirse ki:</strong></em> &#8220;Aklî delil, tıpkı ni&#8217;meti verene şükrün gerekli olduğuna delalet ettiği gibi, en büyük ni&#8217;met vericiye [Allah Teala&#8217;ya] ibadetin de gerekli olduğuna delalet eder. (&#8230;) Peygamberlerin getirdiği [tebliğ ettiği] bütün bu fiillerde (Yaratıcı&#8217;ya) &#8220;boyun eğme ve tezellül&#8221; vardır. Şu halde aklın, bunların [ibadetlerin] ahkâmına da götürmesi ve bu alanda peygamberlerden müstağni olunması icabeder.&#8221;</p>
<p><strong><em>&#8220;Buna cevaben şöyle denir:</em></strong> &#8220;Akıl, senin dediğin gibi Allah Teala&#8217;ya şükre ve kulluğa götürür. Ancak akıl, ibadetin kendisiyle yerine getirildiği fiillerin bizzat kendisine, şartlarına, vakitlerine ve mekânlarına götürmez. Çünkü şayet akıl bunlara götürecek olsaydı, bu da tıpkı aklın diğer aklî gerekliliklere –ki bunların sebepleri mevcut olduğu zaman mükelleflerin bunlar karşısındaki durumları muhtelif olmaz– delaleti gibi olurdu. (&#8230;) Akıl, abdestsiz kılınan namazın ibadet olmadığına ve abdestli kılınan namazın ibadet olduğuna nasıl delalet edebilir? Oysa her iki durumda da &#8220;boyun eğme ve itaat&#8221; durumu aynen mevcuttur! Keza Kurban Bayramı günü oruç tutmanın ibadet olmadığına ve fakat bu günden önce tutulan orucun ibadet olduğuna; aynı şekilde farz olan zekâtın, havl müddeti dolmadan [malın elde edildiği andan itibaren üzerin­den bir yıl geçmeden] önce verilmesinin ibadet olmadığına ve fakat havl müddetinden sonra verilmesinin ibadet olduğuna; bu ödemenin, başkalarına değil de belli (durumdaki) insanlara verilmesinin gerekli olduğuna nasıl delalet eder? İşte bu durum, ibadetlerle ilgili bu yöne akliyyatın herhangi bir surette dahli olmadığını açıklamaktadır.&#8221;[4]</p>
<p>Mu&#8217;tezile&#8217;nin sem&#8217;iyyât [vahiyle bildirilen hususlar] konusunda burada kısaca örneklemeye çalıştığımız tavrıyla Modernistler&#8217;in aynı konudaki tavrı arasında nasıl bir fark bulunduğunu biraz daha net bir biçimde ortaya koymak için bir de Modernistler&#8217;in –en azından bir kısmının– yaklaşımına bakalım:</p>
<p>&#8220;(&#8230;) İlk şekliyle Muhammed Abduh tarafından ortaya atılan bu iddia, Muhammed İkbal tarafından felsefî bir terminoloji ile yeniden ifade edildi. Buna göre Kur&#8217;an&#8217;ın son vahiy ve Hz. Muhammed&#8217;in son peygamber olduğu gerçeği, insanlığın gelişmesi açısından oldukça anlamlıdır. Bu demektir ki, insan öyle bir olgunluk seviyesine çıkmıştır ki, artık onun hazır vahyin yardımına ihtiyacı yoktur. İnsan, kendi ahlakî ve fikrî kurtuluş kaderini kendisi çizebilir&#8230;&#8221;[5]</p>
<p>Bu pasajda modern insanın, İlahî irade ve vahyin egemenliği karşısında istiklalini ilan etmesi, Kur&#8217;an&#8217;ın tabiriyle &#8220;tuğyân&#8221;ı, oldukça çarpıcı biçimde dile getirilmektedir. Tablo oldukça nettir: Eğer &#8220;gelenek&#8221;, dini yozlaştırmış, Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;i yanlış okumuşsa(!) Modernistler daha kötüsünü yapmışlar, onu buharlaştırarak tamamen fonksiyonsuz hale getirmiş ve bu suretle hayatın dışına itmişlerdir!</p>
<p>Zihinsel ve teorik düzlemde önümüzde duran bütün bu olumsuzluklar, Modern İslam Düşüncesi&#8217;nin pratiğe intikal ve sorun çözme kabiliyeti hakkında da bizlere hatırı sayılır ipuçları vermektedir. Esasen günümüzde, ülkemiz de dahil olmak üzere İslam Dünyası&#8217;nda yaşanan sıkıntı ve bunalımlar, pratikten hareketle teori hakkında pek çok şey söylenmesini mümkün kılmaktadır. Ancak gündemlere ağırlığını koyan konjonktürel gelişmeler, bütün bu sıkıntı ve bunalımların temelinde, İslam&#8217;ın şu veya bu görünüm ve başlık altında modernizasyonu operasyonlarının yattığı gerçeğinin çoğu zaman gözden kaçırılması sonucunu doğurmaktadır. Sorunun pratik boyutuna geçmeden önce, Modern İslam Düşüncesi&#8217;nin, pratiğe sadece karmaşa ve çözülme îsal eden teorik stratejisi hakkında kısa bir irdelemesini yapmamız uygun olacaktır.</p>
<p>Modern İslam Düşüncesi&#8217;nin en bariz vasfının &#8220;tepkisellik&#8221; olduğunu söyledik. Bu tez, ilk bakışta tartışmalı görünebilir. Ancak İslam Dünyası&#8217;nda bu yaklaşımın temsilcileri olarak öne çıkan isimlerin çalışmalarına baktığımız zaman, orijinal bir duruştan ziyade, &#8220;yanlış bulma&#8221; gayretinin daha baskın bir tavır olarak belirdiğini müşahede ediyoruz. Bir başka deyişle, bizdeki Modernist yaklaşımın, geçmiş ulemanın nadiren metodolojik, ama ağırlıklı olarak tikel konulara ilişkin söylediklerinin ve yazdıklarını, çoğu zaman enteresan bir şekilde yine &#8220;klasik&#8221; olarak adlandırılan eser ve kişilere dayanarak yanlışlamaya çalıştığını görmekteyiz.</p>
<p>Burada bindörtyüz yıllık koca bir ilim ve kültür birikiminden bahsediyoruz. Bu devasa yapı içerisinde yelpazenin her iki ucunu temsil eden yaklaşımların bulunması, hatta bunun da ötesinde söz gelimi aynı ekole mensup insanların birbirine uymayan görüşler serdetmiş olması tabiidir. İslam &#8220;geleneği&#8221;, kendi içinde geliştirdiği &#8220;tahkik&#8221; ve &#8220;tenkit&#8221; mekanizmalarının sağladığı devinim ile zaten kendisini sürekli olarak yenilemiş ve canlı tutmuştur.</p>
<p>Dolayısıyla Modernist İslam ya da İslam Modernizmi adına ortaya konan bu türden çalışmalar &#8220;geleneğin toptan eleştirisi&#8221; gibi başlıklar altında sunulmayı hiç de hak etmemektedir.</p>
<p>İslam Dünyası&#8217;nda bugün görülen iç karartıcı manzara, her alanda yaşanan problemler ve Batı dünyası ile kıyasladığımızda ortaya çıkan fark, Modernistler tarafından –tezlerinin temel hareket noktası olmak üzere– kestirmeden &#8220;gelenek&#8221;in omuzlarına yıkılıvermiş ve Modern zamanlarda bireysel ve toplumsal planda din ile aramızdaki mesafenin sebepleri sorgulanmadan, &#8220;ihlas&#8221;, &#8220;takva&#8221;, &#8220;amel-i salih&#8221; ve benzeri ölçüler konusunda Ümmet&#8217;in fertlerinin sergilediği olumsuz manzara üzerinde durulmadan din anlayışının yeni bir bakışla yeniden oluşturulması, dinin yeniden tanımlanması ve yorumlanması gibi telafisi mümkün olmayan bir hata işlenmiştir.</p>
<p>&#8220;Madem ki Batı&#8217;dan geri kaldık, öyleyse dinin tarihte ortaya çıkmış olan tezahürü ile dinin bizzat kendisi birbirinden ayrılmalı ve dine yeni bir yorum getirilerek tarihteki tezahüründen farklı bir din görüntüsü ortaya konmalıdır&#8221; şeklinde ifade edebileceğimiz öldürücü mantık, ne yazık ki şu ana kadar ciddi biçimde mercek altına alınabilmiş değildir.</p>
<p>Burada hayatî soru şudur: İslam gibi son ve ekmel bir din, özünden bir şey kaybetmeden ve tahrife uğramadan tarihin farklı dilimlerinde farklı görüntüler sergileyebilir mi? Dinin doğası buna elverir yapıda mıdır? Bu soruyu, içeriğini daha bir netleştirmek için şöyle de sorabiliriz: Allah&#8217;ın iradesi farklı zamanlarda farklı neticeler doğuracak şekilde tecelli eder mi? Eğer bu soruya &#8220;evet&#8221; diyebiliyorsak ardından şu soru gelecektir: Eğer tarih içindeki tecelli biçimi doğru ve ilahî iradeye uygun ise bugün niçin yanlış olsun ve eğer tarih içindeki tecelli doğru ise bu, İlahî İrade&#8217;nin bugünü öngöremeyecek kadar sınırlı olduğu sonucunu doğurmaz mı? Bugün din adına tarihteki tezahür ile taban tabana zıt bir sonuç ortaya çıkması normal kabul edilebilir mi?</p>
<p>Bütün bu sorular bizi şu temel tesbite götürmektedir: Modern İslam Düşüncesi için aslolan &#8220;murad-ı ilahî&#8221; değildir. Bu düşünce için aslolan, beşer taleplerine azami ölçüde cevap veren bir hayat tarzını yakalayabilmek için dinden ne kadar istifade edilebileceğidir.</p>
<p>Tam bu noktada şu ilahî ikaz ile yüz yüze bulunduğumuzu fark etmeliyiz:</p>
<p><em>&#8220;Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken o sizin için hayırlı olur; bir şeyi de sevdiğiniz halde o da sizin için şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz.&#8221;</em>[6]</p>
<p>Hz. Ali(r.a.)&#8217;nin şu hikmetli sözü de bu noktayı dikkatlerimize sunmaktadır:</p>
<p><em>&#8220;İnsanların, dünya işlerini yoluna koymak amacıyla dinlerinden terk ettikleri her nokta için Allah onların başına, düzeltmek istedikleri o işten daha zararlısını getirir.&#8221;</em></p>
<p>Keza, Abdülmelik b. Mervân&#8217;a şöyle hitabeden şair de aynı hikmeti yakalamıştır:</p>
<p><em>&#8220;Dünyayı yamamak için parçalarız dini biz,</em></p>
<p><em>Sonra ne din kalır elde, ne yama diktiğimiz.</em>&#8220;[7]</p>
<p>Burada önemle altı çizilmesi gereken bir diğer nokta da, Modernist çalışmaların, teorik planda önemli ölçüde Batı&#8217;daki İslamiyât çalışmalarından intihallelerle payandalandırıldığı gerçeğidir. Bu tesbitin İslam Modernistleri&#8217;ni hayli rahatsız ettiğini biliyoruz. Ancak bu sadece bizim şahsî bir tespitimiz olmayıp, yandaş ya da karşıt hemen herkesin paylaştığı bir hakikattir. Hatta Modern İslam Düşüncesi&#8217;nin bayraktarlarından olan ve düşünce sistemini önemli ölçüde sözünü ettiğimiz çalışmalarla beslediğini gördüğümüz Fazlur Rahman bile bu gerçeği açıkça dile getirmekte bir sakınca görmemiştir.</p>
<p>O şöyle der: <em>&#8220;İslamî gelişmelerin ilk safhaları ile daha sonraki safhaları arasındaki bu fark bize açıkça görünmektedir. Oryantalistlerin çok büyük katkılarda bulundukları bu büyük tarihsel keşif, artık bu dört ilkeyle –Kur&#8217;an, Sünnet, İçtihad ve İcma ilkeleriyle– ilgili geleneksel ortaçağ teorisinin arkasına gizlenemez.&#8221;</em>[8]</p>
<p>Ne var ki, usulüyle, füruuyla, Hadis, Tefsir, Fıkıh, Kelam, Tasavvuf vd. sistemleriyle İslam Kültür ve İrfanı&#8217;nı bir bütün olarak toptan karşısına almak ve eleştiriye tabi tutmak gibi devasa bir iddiayı sahiplenen İslam Modernistleri&#8217;nin, bunu nasıl yapacaklarına ilişkin kabul edilebilir herhangi bir sistemi henüz geliştirememiş olmaları düşündürücüdür. İşte bu sistemsizliktir ki, İslam Modernizmi&#8217;ni genel olarak yukarıda değindiğimiz –ve ortaya konan örneklerin tatmin edicilikten son derece uzak olması sebebiyle ciddiye alınma şansını şu ana kadar yakalayamamış bulunan– &#8220;yanlış bulma&#8221; çizgisinin ötesine geçememeye mahkûm etmektedir.</p>
<p>Konuyu biraz daha açmak için Çağdaş İslam Modernistleri&#8217;nin –yukarıda üzerinde bir parça durduğumuz– en temel iki kurum olan Kur&#8217;an ve Sünnet hakkındaki görüş ve yaklaşımlarını kısaca ele alabiliriz.</p>
<p>En genel anlamıyla Kur&#8217;an&#8217;ın ihtiva ettiği normatif hükümler bizlere bugün ne ifade etmektedir? Bu en temel soruya bile İslam Modernistleri&#8217;nin ortak bir cevabı yoktur. Ortada, &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın ruhu&#8221; olarak ifade edilen ve bizzat doğasında belirsizlik bulunan bir kavram dolaşmaktadır. Bu ruhun nasıl tanımlanması gerektiği, metodolojik olarak neyi ifade ettiği, somut olaylar için önerilen çözümlere nasıl tetabuk edeceği ve varılan çözümün hangi somut verilere göre test edileceği, Kur&#8217;an&#8217;ın, sorunları tahlil etmede ve çözmede nasıl bir yaklaşım izlediği&#8230; gibi sorular bu bağlamda cevap beklemektedir. Hatta daha da ileri giderek şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Özellikle ülkemizde bu sorular Modernistler&#8217;in gündeminde dahi yoktur. İşte size kaygan bir zemin! Aklınıza yatmayan, canınızı sıkan, &#8220;bana göre şu istikamette olması daha uygun olurdu&#8221; dediğiniz her hüküm için &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın ruhu&#8221;nu devreye sokup istediğiniz sonucu elde edebilirsiniz. Hatta &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın ruhu&#8221;nu, yine bizzat Kur&#8217;an&#8217;da yer alan emir ve hükümlerin karşısına bile dikebilirsiniz. Çünkü yapmanız gereken, &#8220;nassların sultası&#8221;ndan kurtulup, &#8220;nassların gölgesi&#8221;ne girmektir. Bunu gerçekleştirdiğiniz zaman önünüzde sonsuz bir hareket alanı buluyorsunuz.</p>
<p>Bu söylediklerimizi abartılı bulabilecekler için, iki ayrı zaman dilimine ait birkaç çarpıcı iktibas sunalım:</p>
<p><strong>1-</strong> &#8220;Ey kardeş! Bil ki, insanlardan kimi, Allah&#8217;a, nebileri, resulleri, imamları ve vasileri ile yahut Allah&#8217;ın velileri ve salih kulları ile, ya da mukarreb melekleri ile ve onların kendilerine, mescit ve meşhedlerine ta&#8217;zim göstermek suretiyle; kendilerine, fiillerine, amellerine, vasiyetlerine ve bu yolda açtıkları çığırlara uymak suretiyle yaklaşır. İmkânları, iktidanın nefislerinde tahakkuku ve çabalarının ulaştığı noktalar nisbetinde bu yolda yürürler.</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ı hakkıyla tanıyan kimselere gelince, bunlar, kendilerinden başkasıyla ona tevessül etmezler. İşte bu, Ehl-i Ma&#8217;ârif&#8217;in mertebesidir ki bunlar Allah&#8217;ın velileridir.</p>
<p>&#8220;Anlayışı, ma&#8217;rifeti ve hakikati noksan olan kimseler için ise, Allah&#8217;ın peygamberlerinden başka Allah&#8217;a götürecek bir yol yoktur. Allah&#8217;ın peygamberleri konusunda anlayışı ve ma&#8217;rifeti noksan olan kimselere gelince, bunları Allah&#8217;a götürecek tek yol, peygamberlerin halifelerinden ve vasilerinden olan imamlar ile Allah&#8217;ın salih kullarıdır. Bunları yeterince anlayıp tanıyamayan kimseler için, bunların yollarına uymak, açtıkları çığırlarda yürümek ve tavsiyeleriyle amel etmekten, onların mescid ve meşhedlerine gitmekten, onlara benzetilerek yapılan resimlerin yanında onların ayetlerini hatırlamak ve putlar vasıtasıyla onların hallerine vakıf olmak için dua etmek, namaz kılıp oruç tutmak ve kabirlerinin başında istiğfar edip bağışlanma ve rahmet istemekten ve Allah&#8217;tan, kendisine yakınlık talep etmek maksadıyla buna benzer şeyler yapmaktan başka yol yoktur.</p>
<p>&#8220;Bil ki, her halukârda eşyadan herhangi bir şeye kulluk eden ve herhangi bir kimse vasıtasıyla Allah&#8217;a yaklaşan kimsenin durumu, herhangi bir dinî inanca sahip olmayan ve (böylece) Allah&#8217;a yaklaşmayan kimseden elbette daha iyidir. (&#8230;)</p>
<p>&#8220;Sonra bil ki, böyle [herhangi bir dinî inanca sahip olmayan] kimselerin durumu, putlara tapanların durumundan her halukârda daha kötüdür. Çünkü putlara tapanlar, bir şeyi din edinmişlerdir, (onunla) Allah&#8217;a yakınlaşır, Allah&#8217;tan korkar ve O&#8217;na rücu ederler&#8230;.&#8221;[9]</p>
<p>Bu ifadeler, h. 4. asırda Basra&#8217;da gizli bir cemiyet halinde kurulmuş bulunan ve &#8220;hiç bir inanç, kanaat ve mezhebe taassup derecesinde bağlanmamayı, her din, inanç ve felsefeden, kendilerine güzel ve yararlı gelen noktaları almayı&#8221; ilke edinmiş olan İhvan-ı Safa&#8217;ya aittir.[10]</p>
<p><strong>2-</strong> &#8220;Mekkeliler&#8217;in baskısı altında ve amcası Ebu Talib&#8217;in özellikle rica etmesi üzerine, ayrıca diğer taraftan yeni dinin birçok aileye getirdiği zorluklar muvacehesinde onun [Hz. Peygamber (s.a.v.)&#8217;in] duygulu, hassas ve içten gelen şefkat ve acıma hissi, uzlaşmaya yanaşmasındaki hikmeti anlaşılır hale getirmektedir. (&#8230;)[11]</p>
<p>&#8220;Mekkeliler [Hz. Peygamber (s.a.v.)&#8217;e] uzlaşma önerilerini sunmadan önce, belli başlı akidelerde Peygamber ile müzakere yapmak istediler. Eğer (Hz.) Muhammed onların tanrılarını, insan ve tanrı arasında aracı olarak kabul ederse ve belki de tekrar dirilme fikrini kaldırabilirse, onlar da müslüman olabileceklerdi. Tekrar diriliş konusunda uzlaşma olamazdı. Aracı tanrılar konusunda ise İslamî gelenek şunları söylüyor: Habeşistan&#8217;a göç zamanında oluşum halindeki müslüman toplum büyük sıkıntılar içinde iken peygamber bir kez bu tanrılar lehine konuşmuş, 53. sureden uzlaşmaya (tavize) işaret eden bazı ayetler zikretmiştir. (&#8230;)</p>
<p>&#8220;Birçok günümüz müslümanı (Hz.) Muhammed&#8217;in bu tür sözler sarf ettiği rivayetini reddeder; fakat Kur&#8217;an&#8217;ın ışığında olaya bakacak olursak, bu pekâla mümkün de olabilir&#8230;&#8221;[12]</p>
<p><strong>3-</strong> &#8220;Peygamberlik melekesi tüm insanlara aittir. (&#8230;) Bir peygamberin vahiy yoluyla aldığı öğretileri, daha düşük bir seviyede tabiî idrakleri vasıtasıyla bir hakîm [bilge] tarafından da öğretilir. Çinli kâhinler yüksek manevî kavramları, Yunan felsefesi, İran düşüncesi, Hintli azizlerin asil fikirleri ile Hristiyanlık ve İslam&#8217;ın öğretileri arasında temel bir çelişki yoktur.&#8221;[13]</p>
<p><strong>Bu alıntıyı yapan Sıddıkî burada şunları söyler:</strong></p>
<p>&#8220;Esas zorluk, Hintli bir milliyetçi olan Ubeydullah Sindî&#8217;nin, Hinduizm ile İslam&#8217;ı bağdaştırmaya çalışmasındadır. Gerçekten kendisi, karşıt dinî gruplar arasına, vahiy yolu ile gelmiş dinler tarafından konulmuş engelleri ezebilecek bir &#8220;insanlık dini&#8221;ne, ya da evrensel dine inananlardandır.&#8221;</p>
<p>İslam Modernistleri&#8217;nin –en azından bir kısmının– görüşleri de böyle.</p>
<p>İmdi, başka herhangi bir ilke ve bağlayıcı esas tanımaksızın, sadece &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın ruhu&#8221;ndan hareketle insanların nerelere varabildikleri konusunda daha net bir kanaat edinmek ve yukarıda söylediklerimizin abartı olmadığını anlamak kolaylaşacaktır sanıyoruz.</p>
<p><strong>Bu aslında bize şöyle bir tesbit yapma imkânı da bahşediyor:</strong> Adı ne olursa olsun, &#8220;sapma&#8221;, her zaman &#8220;sapma&#8221;dır ve Modernizm, ismi dışında tarihten tamamen kopuk ve &#8220;yeni&#8221; bir şey değildir. Geçmişte de &#8220;Modernistler&#8221; vardı ve &#8220;Modernizm&#8221;, dönemsel bir olguyu değil, niteliksel bir durumu anlatmaktadır. O halde sadece &#8220;İslam Modernistleri&#8221; ya da daha kısa olarak &#8220;Modernistler&#8221; olarak bahsettiğimiz çizgiyi &#8220;Çağdaş İslam Modernistleri&#8221; ya da &#8220;Çağdaş Modernistler&#8221; olarak anmak yanlış olmayacaktır.</p>
<p>Çağdaş Modernistler&#8217;den, Kur&#8217;an&#8217;ın epistemolojik açıdan nerede durduğu konusunda da alabildiğine renkli görüşlerle karşılaşıyoruz. Kimi, tıpkı Tevrat ve İnciller&#8217;e yapıldığı gibi, Tarihsel Tenkit ve Metin Tenkidi yöntemlerinin Kur&#8217;an&#8217;a da uygulanması gerektiğini ve mesela bunun bir açılımı olarak Kur&#8217;an&#8217;daki kıssaların, &#8220;üslupları gereği, ne mutlak anlamda doğrulanabilir, ne de yanlışlanabilir&#8221; olduğunu söylerken,[14] kimi de bu tarz hükümler ihtiva eden ayetleri, zorlama tevillerle &#8220;yumuşatma&#8221;ya çabalamaktadır.[15]</p>
<p>Bunlardan daha önemlisi, vahyin mahiyeti ve niteliği konusundaki tartışmalardır. Vahyin lafzî boyutunun Hz. Peygamber (s.a.v.)&#8217;de şekillendiği görüşünden tutunuz, –yukarıda bahsi geçen– meşhur &#8220;Garanik&#8221; saçmalığının da vahiy kaynaklı olduğu tezine kadar aklen ve ilmen kabul edilemez bir yığın iddia, İslam Modernistleri tarafından gündeme getirilerek tartışma konusu yapılabilmiştir.[16]</p>
<p>Sünnet hakkındaki yaklaşım da farklı bir manzara arz etmemektedir ve esasen Kur&#8217;an hakkında yukarıda iktibas edilen görüşleri fütursuzca sergileyenlerin Sünnet hakkında daha &#8220;rahat&#8221; hareket etmelerinde şaşılacak bir taraf yoktur. Bilindiği gibi hemen her ortamda Sünnet&#8217;in ölçü mü, yoksa örnek mi olduğu sorusuyla formüle edilen bağlayıcılık tartışması ile birlikte gündeme getirilen, &#8220;Hadislerin yazıya geçiriliş süreci&#8221; hakkındaki şüpheler, bu bağlamda Modernistler&#8217;in temel hareket alanlarını oluşturmaktadır.[17]</p>
<p>Sünnet&#8217;i sadece bir &#8220;örnek&#8221; olarak gören yaklaşımın, klasik tabiriyle &#8220;Sünnet&#8217;in hücciyyeti&#8221; konusundaki Kur&#8217;an ayetleri konusunda ciddiye alınabilecek savunmalar yapmaktansa, ya tartışmanın zeminini Sünnet verilerinin tesbiti konusuna kaydırdıkları, ya da söz konusu ayetler hakkında zorlama tevillere gitmeyi tercih ettikleri görülmektedir. Sünnet verilerinin tesbiti meselesindeki itirazların ise, metodolojik olarak &#8220;klasik&#8221; diye nitelendirilen yaklaşımı aşmak şöyle dursun, tek tek somut konular hakkında bile ikna edici deliller sunmaktan uzak olduğu dikkat çekmektedir.</p>
<p>Modernistler&#8217;in, İslam&#8217;ın temel kaynakları hakkında ortaya attıkları ve hepimizin bildiği bu ve benzeri şüpheler, sonunda &#8220;Gayrimüslim bile olsa, bir millet ne zaman reform yolunda bir adım atmışsa, bu, İslam yolunda atılmış bir adımdır&#8221;[18] demeye kadar gitmiştir.</p>
<p>Kur&#8217;an ve Sünnet hakkında burada kısaca değinmeye çalıştığımız bu yaklaşım –ki İcma ve Kıyas ile diğer Şer&#8217;î deliller de bu tartışmalardan nasibini almaktadır–, Kelamî ve Fıkhî mezhepler, Tasavvuf ve diğer İslamî kurumlar konusunda da alabildiğine renkli görüşler sergilemektedir. Ancak burada bu hususları ayrıntılarıyla ele alma imkânına sahip değiliz.</p>
<p>Kısacası adına &#8220;gelenek&#8221; dedikleri mevhum bir düşman ile mücadele, Çağdaş Modernistler&#8217;in tavırlarının kristalleştiği noktadır. Bunu yaparken düşüncelerini oturttukları zemin, hümansentrik [insan merkezli] yaklaşımdır. Yeni görüntüsüyle Modern zamanlara ait bu yaklaşımın dine bakışı, &#8220;çağın yükselen değerleri ile çatışmayan&#8221; bir müslüman tipi öngörmektedir. Şayet din, bu değerlerden biri veya birkaçı ile çatışan teklifler içeriyorsa, &#8220;her şey gibi din de insan içindir&#8221; formülünün size bahşettiği geniş yorum yetkisi içinde bu teklifleri yorumlayıverir ve sorunu çözersiniz.</p>
<p>Ana hatlarıyla çerçevesini çizmeye çalıştığımız bu teori pratiğe nasıl yansımakta ve ne gibi tesirler icra etmektedir?</p>
<p><strong>Kısaca bir de buna bakalım:</strong></p>
<p>Her şeyden önce Hristiyanlığın Batı&#8217;da geçirdiği tecrübeye paralel olarak din hakkında söz söyleme yetkisini kitlelere yayma ve Kur&#8217;an&#8217;ı herkes için bir &#8220;başucu kitabı&#8221; haline dönüştürme çabaları, Kur&#8217;an&#8217;ı bütün kayıt ve şartlardan azade olarak anlayıp yorumlama ve dinin sâbiteleri hakkında bile uluorta konuşma yetkisini elinde bulundurduğuna inanan fertlerin zuhur etmesine yol açmıştır. Bu anlayış, Allah&#8217;ın indirdiği hükümler hakkında, Kur&#8217;an&#8217;a &#8220;aracısız olarak&#8221; başvuran insan sayısınca yorum ve kanaatin ortalıkta dolaşması sonucunu doğurmuştur.</p>
<p>Yüce Allah (c.c.)&#8217;ın, Kur&#8217;an&#8217;da, mü&#8217;minler için örnek olduğunu belirttiği ve pek çok ayette &#8220;kendisine itaat edilmesini&#8221;, &#8220;emrine uyulmasını&#8221;, &#8220;verdiği hükümlerin hiçbir sıkıntı duymadan kabul edilmesini&#8221; emir buyurduğu Hz. Peygamber ve O&#8217;nun mübarek Sünneti&#8217;nin, adeta hayatın dışına itilmek ve &#8220;Peygambersiz bir İslam&#8221; oluşturulmak istenmesi de dikkati çeken bir diğer noktadır.</p>
<p>Oysa Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;in nasıl anlaşılması gerektiği konusunda, uygulamaları Modernistler tarafından her fırsatta referans olarak kullanılan Hz. Ömer (r.a.)&#8217;in bile[19] bu türlü bir yorum serbestisine taraftar olmak şöyle dursun, böyle bir anlayış karşısında en sert ve &#8220;katı&#8221; tedbirler almaktan geri durmadığını görüyoruz. O, müteşabih ayetler i diline dolayarak, her ortamda bu meseleyi gündeme getiren Subeyğ isimli Irak&#8217;lı birisini yara bere içinde kalana kadar hurma dalından yaptığı sopayla dövmüş, sonra yaraları iyileşince tekrar dövmüş ve bunu birkaç kez tekrarlamış, en sonunda da kendisini Irak&#8217;a sürgün ederek, orada bulunan Ebû Musa el-Eş&#8217;arî (r.a)&#8217;ye, onu insanlardan tecrit etmesini yazmıştır.[20]</p>
<p>Gerek Hulefa-i Raşidun&#8217;un, gerekse ileri gelen diğer sahabe ile onlardan sonraki otoritelerin bu noktadaki tavırları hakkında temel Hadis kaynaklarında ve ilgili diğer çalışmalarda bol miktarda örnek bulmak mümkün olduğu için burada bu noktayı daha fazla uzatarak ayrıntılandırmayı gereksiz görüyoruz&#8230;</p>
<p>Yine bu yaklaşımın pratik yansımalarından bir başka örneği, şöyle bir paradoksta kendisini ortaya koymaktadır: Son zamanlarda Çağdaş Modernistler tarafından sık sık gündeme getirilen &#8220;dinler arası diyalog&#8221;, &#8220;Ehl-i Kitab&#8217;ın da ebedî kurtuluşa ulaşacağı&#8221; gibi meseleler, yine Çağdaş Modernistler tarafından &#8220;Kur&#8217;an merkezli bir hoşgörü&#8221; zemininde açıklanmakta ve Kur&#8217;anî bir tavır olarak takdim edilmektedir. (İhvan-ı Safa&#8217;nın görüşlerini hatırlayınız.) Oysa aynı çevreler, &#8220;gelenek&#8221;[21] söz konusu olduğunda birden bütün hoşgörülerini yitirmekte ve bu &#8220;amansız düşman&#8221; karşısında en hasmane tavrı sergilemektedirler.</p>
<p>Bütün bunların toplumu getirdiği nokta, özellikle son yıllarda ülkemizde yoğun olarak yaşanan gelişmelerde de kendisini açıkça ifade ettiğini gördüğümüz bir muhasamadır. Toplumun değişik kesimlerinin karşı karşıya getirildiği bu dönemde, bir kesimin &#8220;Allah&#8217;ın emri&#8221; ve hatta &#8220;insan hakkı&#8221; ol­duğunu söyleyerek talep ettiği kimi hususlar, bir başka kesim tarafından &#8220;Gericilik&#8221;, &#8220;Arap İslamı&#8221; ve &#8220;Demokrasi istismarı&#8221; damgalarıyla bastırılmaya çalışılmaktadır. Ortada birden fazla İslam dolaşmakta ve bu &#8220;İslamlar&#8221;, toplumumuzu, Hristiyan Batı&#8217;da yüzyıllardır varlığını etkin biçimde sürdüren mezhepler arası çatışmanın oluşturduğu kaos ortamına doğru sürüklemektedir. İslam&#8217;ın Modernist yorumlarının bu oyunda başrol oynamadığını kim iddia edebilir?</p>
<p>Örnek olarak zikrettiğimiz bu pratikler, toplumun, &#8220;din&#8221; mefhumunun –ihtiva ettiği bütün kurum ve kurallarıyla– belirsizleştiği, netliğini kaybettiği tehlikeli bir noktaya doğru çekilmeye çalışıldığını işaret etmektedir. Ne gariptir ki, insanları, hatta farklı etnisite ve coğrafyalara mensup insanları bir araya getiren, getirmesi gereken &#8220;din&#8221; olgusu, ne yazık ki en onmaz ihtilaf mekanizması olarak işlev görür hale getirilmiş bulunmaktadır.</p>
<p>Yukarıda da değindiğimiz gibi, en temel sâbiteleri hakkında bile her zeminde uluorta yorumların yapıldığı bir kurum, artık insanları bir arada tutma işlevini nasıl yerine getirebilir?</p>
<p>Son yıllarda gündeme sokulan ve hakkında pek çok şe­yin yazılıp söylendiğini müşahede ettiğimiz &#8220;Türk Müslümanlığı&#8221;, &#8220;Arap-Emevî Müslümanlığı&#8221; gibi ayrımlar, dinin yerine getirmesi gereken fonksiyonun nasıl tam tersine döndürülmeye çalışıldığının en bariz örneğidir.[22]</p>
<p>&#8220;İslam&#8221; ile &#8220;Müslümanlık&#8221;ı birbirinden ayırmak mümkün müdür? Eğer &#8220;İslam&#8221; olarak &#8220;orada öylece&#8221; duran, ama işin içine beşer unsurunun girmesiyle birlikte pratiğe farklı &#8220;Müslümanlıklar&#8221; olarak yansıması normal olan bir olgudan bahsediyorsak, bizi bir &#8220;ümmet&#8221; kıldığını söyleyen bu dinin, birlikteliğimizi nasıl sağlayacağı sorusuna da cevap verilmeli değil midir ve bu &#8220;Müslümanlıklar&#8221;dan hangisi ilahî iradeyi yansıtmaktadır?</p>
<p><strong>Burada temel bir tesbit yapmamız gerekiyor:</strong> &#8220;Türk Müslümanlığı&#8221; tabiri neyi anlatmaktadır? Bu tabirden, Türkler&#8217;in Müslümanlığı kabul edişinden itibaren tarih boyunca benimsenen İslam anlayışını mı, yoksa günümüzde Türk Dünyası&#8217;nda gördüğümüz Müslümanlığı mı anlamalıyız?</p>
<p>Eğer bunlardan ilki kastediliyorsa, Türkler&#8217;in tarih boyunca kabul ettiği ve uyguladığı İslam anlayışının diğer kavimlerin İslam anlayışından farklı olmadığı aşikârdır. Fars kökenli Ebû Hanîfe ile Arap kökenli iki talebesi Muhammed b. el-Hasan ile Ebû Yusuf&#8217;un, ya da Buhara&#8217;lı Muhammed b. İsmail el-Buhârî ile Benu Kuşeyr kabilesine mensup saf Arap Müslim b. Haccâc el-Kuşeyrî&#8217;nin, Müslümanlık anlayışı arasında bir fark bulunduğu söylenebilir mi?</p>
<p>Eğer söz konusu ayrım, günümüz Türk Dünyası&#8217;nın İslam anlayışını vurguluyorsa, Çin&#8217;den Balkanlar&#8217;a kadar geniş bir coğrafyayı kuşatmış bulunan Türk topluluklarından hangisinin İslam anlayışıdır bu?</p>
<p><strong>Sonuç olarak geriye bir tek şık kalmaktadır:</strong> &#8220;Türk Müslümanlığı&#8221; tabiri ile anlatılmak istenen, aslında &#8220;Türkiye Cumhuriyeti Müslümanlığı&#8221;dır. Bu, doğrudan doğruya resmî ideolojinin öngördüğü &#8220;ahkâm ayetlerinin ve Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in uygulamaya yönelik Sünneti&#8217;nin artık geçersiz olduğuna inanan, din adına, sonradan ortaya çıkmış bir takım bid&#8217;atlerle amel etmeyi yeterli sayan, kalbi temiz, yaptığı hataları ve işlediği günahları bile iyi niyetle işleyen, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan, kendisine lütfen bahşedilenle yetinen, amelsiz, talepsiz tatlı su Müslümanı&#8221;dır.</p>
<p>Eğer bu tesbit yanlış ise, Türk Müslümanlığı tezini ortaya atan ve savunan Çağdaş Modernistler&#8217;e buradan açık bir çağrıda bulunmak istiyoruz:</p>
<p>Antep&#8217;li Bedruddin el-Aynî, Sivas&#8217;lı Kemaluddin İbnu&#8217;l-Humâm, Tokat&#8217;lı Mustafa Sabri Efendi, Düzce&#8217;li Muhammed Zâhid el-Kevserî, Elmalı&#8217;lı Muhammed Hamdi Yazır gibi alimlerin temsil ettiği Türk Müslümanlığı&#8217;nda buluşmaya ne dersiniz?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>DİPNOTLAR</strong></p>
<p>* Bu yazının aslı, Meltem Tv. tarafından 17-18 Ekim 1998 tarihleri arasında İstanbul&#8217;da düzenlenen &#8220;Dinî ve Millî Bütünlük Kurultayı&#8221;nda tebliğ olarak sunulmuş ve bilahare &#8220;Altınoluk&#8221; dergisinin 155, 156, 157. sayılarında (Ocak-Şubat-Mart 1999) genişletilmiş olarak (şimdiki haliyle) yayımlandıktan sonra &#8220;Çağdaş Dünyada İslamî Duruş&#8221; adlı çalışmamıza (11 vd.) alınmıştır.</p>
<p>[1] Biyografisi için bkz. İbn Receb, &#8220;ez-Zeyl alâ Tabakâti&#8217;l-Hanâbile&#8221;, IV, 366-70; İbn Hacer, &#8220;ed-Düreru&#8217;l-Kâmine&#8221;, II, 154-7; İbnu&#8217;l-İmâd, &#8220;Şezerâtu&#8217;z-Zeheb&#8221;, VIII, 71-3.</p>
<p>[2] et-Tûfî, İmam en-Nevevî&#8217;nin &#8220;el-Erba&#8217;ûn&#8221;u üzerine yazdığı şerhte, &#8220;İslam&#8217;da zarar vermek ve zararla mukabele etmek yoktur&#8221; şeklindeki hadisi şerhederken bu konu üzerinde durmuştur. Bkz. &#8220;Kitâbu&#8217;t-Ta&#8217;yîn fî Şerhi&#8217;l-Erba&#8217;în&#8221;, 234-80.</p>
<p>Burada, sözünü ettiğimiz hadisi şerhederken, önce Maslahat&#8217;ı –tıpkı bugün Modernistler&#8217;in değişik ifadeler kullanarak yaptıkları gibi Yüce Allah&#8217;ın kendi hakkı olarak öngördüğü maslahatlar –ki bunlar &#8220;İbadetler&#8221;dir– ve mahlukatın menfaatini öngördüğü maslahatlar –bunlar da âdât (muamelât)&#8217;dır– olarak ikiye ayırır. Müteakiben Maslahat ilkesinin, nass ve icma ile çeliştiği zaman bu iki delile takdim [tercih] edilmesini, Maslahat&#8217;ın bunları &#8220;devre dışı bırak­ması ve geçersiz kılması&#8221; olarak değil, bunları &#8220;tah­sis ve beyan etmesi&#8221; olarak anlamak gerektiğini belirtir; ardından da Maslahat&#8217;a niçin bu derecede itibar edilmesi gerektiği tezini Kitap, Sünnet, İcma ve akıl yürütme (Nazar) yoluyla, bunlardan çıkardığı delillerle temellendirmeye çalışır.</p>
<p>Ancak ilerleyen sayfalarda İcma&#8217;ın hüccet olduğunu gösterdiği söylenen delilleri sıralar ve bunları çürütmeye çalışır ve bunu, İcma ilkesini kötülemek veya yıkmak için yapmadığını söyler.</p>
<p>Ona göre ibadetler vb. konularda İcma&#8217;a riayet gereklidir. Bununla birlikte &#8220;İslam&#8217;da zarar vermek ve zararla mukabele etmek yoktur&#8221; hadisinden çıkan &#8220;Maslahat&#8217;a riayet&#8221; prensibi, gerek ilke olarak ve gerekse dayanak olarak İcma&#8217;dan daha kuvvetlidir. O, İcma hakkında söylediği şeyleri de bunu ortaya koymak için yapmıştır!</p>
<p>Daha sonra et-Tûfî, Sünnet&#8217;te de Maslahat&#8217;a riayet ve Maslahat sebebiyle nasslar&#8217;ın terki ilkesinin bulunduğunu birkaç örnek vererek ortaya koymaya ve –yukarıda işaret ettiğimiz– İbadât-Mu&#8217;amelât ayrımını temellendirmeye çalışır ve bu konuda ileri sürdüğü aklî delillerle tezini isphatlamaya gayret ederek bu konudaki sözlerini nihayetlendirir.</p>
<p>et-Tûfî&#8217;nin, söz konusu hadis üzerinde dururken Maslahat hakkında söyle­diklerinin tam bir tercümesini ve bunların kritiğini ileride –inşâallah– kaleme alacağımız ayrıntılı bir çalışmaya bırakarak bu konuyu burada nokta­lıyoruz.</p>
<p>Bu konuda kendisine yapılan itirazlar için bkz. Muhammed Zâhid el-Kevserî, &#8220;Makâlâtu&#8217;l-Kevserî&#8221;, 331; Muhammed Ebu Zehra, &#8220;İmam Mâlik&#8221;, 376.</p>
<p>[3] Aslında aklın fonksiyonu ve yetkisinin sınırları konusunda –yaygın kanaatin aksine– Mu&#8217;tezile, aklın mutlak hakim ve belirleyici olduğunu benimseyen bir tavır sergilememiştir. Onlar da tıpkı Ehl-i Sünnet gibi mutlak hakimin Yüce Allah olduğunu söylemektedirler. Ancak onların Ehl-i Sünnet&#8217;ten ayrıldığı nokta şöyle özetlenebilir: Bir şeyin Şeriat tarafından emredilmiş ya da nehyedilmiş olması dikkate alınmaksızın, akıl bu şeyin ahkâmını ve iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu bilebilir. Şeriat de aklın bu konudaki tesbitini tekit etmektedir. Bir diğer nokta da şudur: Mu&#8217;tezile, bir şeyin iyi mi yoksa kötü mü olduğu konusunda aklın ancak icmalî olarak hüküm verebileceğini, mesele hakkındaki tafsilî hükmün ise sem&#8217;î delille bilineceğini söyler. Bkz. Kadı Abdülcebbâr, &#8220;el-Muğnî&#8221;, XV, 117.</p>
<p>Yine Mu&#8217;tezilî alimlerden Ebu&#8217;l-Hüseyin el-Basrî de, eşya hakkındaki &#8220;ma&#8217;lu­mât&#8221;ı, yalnız akılla bilinenler, yalnız Şeriat ile bilinenler ve her ikisiyle bilinenler&#8221; şeklinde üçlü bir tasnife tabi tutarak ele alır. Onun, burada bizim için önemli olan bir tesbitine işaret etmekle yetineceğiz: &#8220;&#8230; Sadece Şeriat ile bili­nenlere gelince bunlar, hakkında aklî bir delil bulunmayıp, sem&#8217;î [vahyî] delil bulunan hususlardır; Şer&#8217;î maslahatlar ve mefsedetler gibi&#8230;&#8221; (Bkz. &#8220;el-Mu&#8217;temed&#8221;, II, 327-9.)</p>
<p>[4] &#8220;el-Muğnî&#8221;, XV, 27-8.</p>
<p>[5] Fazlur Rahman, &#8220;İslam&#8221;, 307-8.</p>
<p>[6] 2/el-Bakara, 216.</p>
<p>[7] Hz. Ali (r.a.)&#8217;nin sözü ve bu şiir için bkz. el-Kevserî, &#8220;Makâlât&#8221;, 115.</p>
<p>[8] &#8220;Islamic Methodology in History&#8221;, (Preface), 5.</p>
<p>[9] &#8220;Resâilu İhvâni&#8217;s-Safâ ve Hullâni&#8217;l-Vefâ&#8221;, III, 483 vd.</p>
<p>[10] İhvan-ı Safa&#8217;nın Allah ve alem hakkındaki görüşleri ile bu grup hakkında ülkemizde ve yurtdışında yapılmış çalışmaları muhtevi bibliyografya için bkz. Dr. Enver Uysal, &#8220;İhvân-ı Safe Felsefesinde Tanrı ve Alem&#8221;, MÜİFV Yayınları, İstanbul-1998.</p>
<p>[11] Fazlur Rahman, &#8220;Ana Konularıyla Kur&#8217;an&#8221;, 190.</p>
<p>[12] Fazlur Rahman&#8217;ın, &#8220;Allah&#8217;ın Elçisi ve Mesajı&#8221; adıyla tercüme edilen makaleleri, 34-5.</p>
<p>[13] Mazheruddîn Sıddıkî, &#8220;Modern Reformist Thought In The Muslim World&#8221;, 56.</p>
<p>Bu kitap &#8220;İslam Dünyasında Modernist Düşünce&#8221; adıyla tercüme edilmiş ve Dergâh Yayınları tarafından yayımlanmıştır (İstanbul-1990).</p>
<p>(Ubeydullah Sindî&#8217;ye ait olan bu düşünceler, Sıddıkî tarafından, Muhammed Server&#8217;in &#8220;Maulana Ubaidulla Sindhi Halat-e-Zindagi, Ta&#8217;limat aur Siyasi Afkar&#8221; adlı eserinden (98) alınmıştır.)</p>
<p>[14] Dr. Tahsin Görgün, IV. Kur&#8217;an Haftası Kur&#8217;an Sempozyumu&#8217;nda sunulan, &#8220;Kur&#8217;an Kıssalarının Mahiyeti (Neliği) Üzerine&#8221; başlıklı tebliğinde bu k­nuda geniş bilgi vermektedir. Bkz. &#8220;Kur&#8217;an Kıssalarının Anlam Ve Değeri&#8221;, 19 vd.</p>
<p>[15] Mesela Prof. Dr. Y. Nuri Öztürk, hırsızın elinin kesilmesini öngören 5/el-Mâide, 38 ayeti hakkında şunları söylemektedir:</p>
<p>&#8220;Geleneksel kabul ve uygulamaların dışında Kur&#8217;an&#8217;ın beyanını esas alarak bakarsak şu sonuca varılabilir: El kesmenin icrasında kanatıp işaretleyerek bırakmakla, eli kesip atmak arasında bir tercihi, yaşanan zaman ve mekâna göre kamu otoritesi belirleyecektir. Bu iki şıktan birini tek yol olarak alıp her devre uygulamaya kalkmanın Kur&#8217;an&#8217;ın ruhuna uygun olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Uygulamanın Asrısaadet&#8217;te bazı el kesme örnekleri sunması yine, o devre göre yapılmış bir yorumdur. Yorum ancak kendi zamanını bağlar.&#8221; (Bkz. &#8220;Kur&#8217;an&#8217;daki İslam&#8221;, 679-80.)</p>
<p>[16] Fazlur Rahman&#8217;ın bu konulardaki görüşleri için bizim &#8220;Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi&#8221; adlı çalışmamıza ikinci cildine bakılabilir.</p>
<p>[17] Yaygın kanaatin aksine Hadislerin Hz. Peygamber (s.a.v.)&#8217;in sağlığında yazıya geçirilmediği iddiası, Modern zamanların bir &#8220;keşfi&#8221; değildir. Bişr el-Merîsî (v. 218 veya 219. Biyografisi için bkz. el-Hatîbu&#8217;l-Bağdâdî, &#8220;Târîhu Bağdâd&#8221;, VII, 61-70; ez-Zehebî, &#8220;Mîzânu&#8217;l-İ&#8217;tidâl&#8221;, I, 322-3) de aynı iddiada bulunmuş, hatta Osman b. Sa&#8217;îd ed-Dârimî (v. 282. Bu zat, &#8220;Sünenu&#8217;d-Dârimî&#8221; adlı eserin sahibi meşhur Ebû Muhammad Abdullah b. Abdirrahman ed-Dârimî (v. 255) ile karıştırılmamalıdır), &#8220;Nakzu&#8217;d-Dârimî&#8221; diye bilinen ve &#8220;Reddu&#8217;l-İmâm ed-Dârimî Osmân b. Sa&#8217;îd alâ Bişr el-Merîsî el-Anîd&#8221; adıyla neşredilmiş bulunan (Beyrut-1358) kitabında (127) Bişr el-Merîsî&#8217;nin bu iddiasına özel bir bab ayırarak kendisine cevap vermiştir. Ancak Bişr el-Merîsî, hadislerin yazıya geçirilmeye başlandığı tarih olarak Hz. Osman (r.a.)&#8217;ın şehid edildiği dönemi göstermektedir.</p>
<p>Burada bir noktaya dikkat çekmek yerinde olacaktır: Hadislerin gerek yazıya geçiriliş sürecinde, gerekse nakil bağlamında işin içine beşer unsuru girmiş olması dolayısıyla şüpheden ari olmadığını, dolayısıyla amele konu edilemeyeceklerini söyleyenler, bu yaklaşımlarına özellikle Hanefî usulcülerin, &#8220;haber-i vahid&#8221; kategorisine giren hadislerin ilim gerektirmediği yolundaki ifadelerini de dayanak olarak göstermektedirler. Oysa bunu söyleyen usulcüler –ki bunun da belli istisnaları vardır–, bu tür hadislerin –ilim gerektirmeseler bile– &#8220;amel&#8221; gerektirdiği noktasında görüş birliği içindedirler. Hatta Mu&#8217;tezile&#8217;ye mensup usulcüler bile bu konuda Modernistler&#8217;den daha makul bir çizgidedir. Onlar arasında, haber-i vahidlerin belli özellikleri haiz olanlarının ilim bildireceği görüşünde olanlar bile mevcuttur. Bkz. Kadı Abdülcebbâr, a.g.e., XV, 342 vd.</p>
<p>[18] Mazheruddin Sıddıkî, a.g.e.; 108</p>
<p>Dr. Halife Abdülhakîm&#8217;e ait olan bu sözler, Sıddıkî tarafından onun &#8220;Fikr-e-Iqbal&#8221; adlı kitabından (239) alınmıştır.</p>
<p>[19] Bu konu hakkında detaylı bilgi ve tartışmalar için yukarıda zikrettiğimiz çalışmamıza bakılabilir.</p>
<p>[20] ed-Dârimî, &#8220;es-Sünen&#8221;, Mukaddime, 19.</p>
<p>[21] &#8220;İslam geleneği&#8221; tabiri, tarihsel bir realite olarak bir ucunda Zahirîler&#8217;in, diğer ucunda Mu&#8217;tezile&#8217;nin yer aldığı oldukça geniş bir yelpazeyi anlatması gerekirken, ilgi çekici biçimde çoğunlukla sadece Ehl-i Sünnet kastedilerek kullanılmaktadır.</p>
<p>[22]Böyle bir ayrım yapıldıktan sonra, &#8220;İslam tekdir, ama Müslümanlık birden fazla şekilde tezahür edebilir&#8221; türünden, en hafif tabiriyle &#8220;gülünç&#8221; yorumların dikkate alınmaya değer hiçbir tarafının bulunmadığını düşünüyoruz.</p>
<p>Ebubekir SİFİL Hoca</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-islam-dusuncesinin-fikri-ve-toplumsal-tahribati/">Modern İslam Düşüncesinin Fikri ve Toplumsal Tahribatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-islam-dusuncesinin-fikri-ve-toplumsal-tahribati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İcm&#8217;a Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/icma-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/icma-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 May 2015 23:24:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İcm'a Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[İcma]]></category>
		<category><![CDATA[İcma'yı Reddetmek]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran Ve Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Modernistler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6829</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gerçekte bir Müslüman, Sünnet&#8217;i ve İcmâ&#8217;yı asla inkâr etmez. Ancak, İcmâ&#8217;yı inkâr eden iki kesimle karşı karşıyayız: birisi İslâm&#8217;ın hüviyetini parçalamak isteyen mülhid/zındık bir grup&#8230; Diğeri ise ehl-i İslâm arasında ittifak konusu olan sahih bilgiden bile yoksun toy, tecrübesiz, birikimsiz, kifayet­siz, reform heveslisi yeniyetmeler. Birinci grubu  sapkınlıklarıyla baş başa bırakıyoruz. İkinci grupta- kilere ise bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/icma-hakkinda/">İcm’a Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-102.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6830" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-102.jpg" alt="İcm'a Hakkında" width="425" height="282" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-102.jpg 276w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-102-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-102-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 425px) 100vw, 425px" /></a>Gerçekte bir Müslüman, Sünnet&#8217;i ve İcmâ&#8217;yı asla inkâr etmez. Ancak, İcmâ&#8217;yı inkâr eden iki kesimle karşı karşıyayız: birisi İslâm&#8217;ın hüviyetini parçalamak isteyen mülhid/zındık bir grup&#8230; Diğeri ise ehl-i İslâm arasında ittifak konusu olan sahih bilgiden bile yoksun toy, tecrübesiz, birikimsiz, kifayet­siz, reform heveslisi yeniyetmeler. Birinci grubu  sapkınlıklarıyla baş başa bırakıyoruz. İkinci grupta- kilere ise bu tavırlarının tehlikesini bildirerek onla­ra şer&#8217;î ilimler konusundaki zihin bulanıklıkların­dan kendilerini kurtaracak kadar ilim sahibi olma­larını tavsiye ederiz.</p>
<p>İcmâ&#8217;yı reddetmek bizi çok tehlikeli noktalara götürür. Sünnet olmazsa dinî hükümlerin tafsilatını anlama kapısı yüzümüze kapanır. İcmâ olmazsa İslâm, diğer dinler gibi olur; mesela Protestanlar dinî nasslardan yola çıkarak başka bir dine; r Katoliklik ve Ortodoksluktan tamamıyla farklı bir  dine ulaşmışlardır. Bunun sebebi şerhleri dikkate  almaksızın yalnızca metinlere itimat etmeleriydi. Ayrıca İcmâ, ümmet-i Muhammed&#8217;in hususiyetle­rinden biridir.</p>
<p>Müslümanların dinini koruyan ve onları vahdet  içinde tutan ana sebep İcmâ&#8217;dır. İcmâ ve Sünnet&#8217;i dikkate almayan bazı modernist Kur&#8217;ân okuma biçimlerinden bambaşka &#8220;dinler&#8221; zuhur etmek­tedir. Bu &#8220;dinlerin&#8221; Peygamber Efendimiz (s.a.v)&#8217;e inen Dîn ile ilgisi yoktur. Mesela bu modernistlerden bir tanesi tesettürün yalnızca tenasül organlarını örtmekten ibaret olduğunu ileri süren bir dine ulaşmıştır.</p>
<p>Yaklaşık elli sene önce Mısır&#8217;da bir modernist, namazla ilgili bir kitap yazarak farz namazların üç vakit olduğunu ve secdenin rükûdan önce eda edilmesi gerektiğini ileri sürebilmiştir. Hevâ insanı ne hale getiriyor?!</p>
<p>Özellikle son dönemde İslâm fıkhı ve tefsir sahalarının yenilenmesi gerektiğini savunan bazı modernistler İcmâ konusunda bir takım şüpheler üret-mektedir. Bu şüpheleri şu şekilde özetlemek  mümkündür:</p>
<p>Modernistler, Icmâ&#8217;nın uygulandığına dair  örnekler bulamadıklarını, dolayısıyla İcmâ&#8217;nın uygulanmayan teorik bir kurum/delil olduğunu ileri sürmektedir.</p>
<p>İcmâ’nın faydasını anlamamaktadırlar.</p>
<p>Her yeni ictihad teşebbüsünün &#8220;belli-belirsiz&#8221; bir İcmâ iddiasıyla engellenmeye çalışıldığını iddia etmektedirler.          ,</p>
<p>Doğrusu durum, hiç de onların iddia ettiği gibi değildir. İcmâ teorik değil uygulanmış bir delildir. İcmâ&#8217;nın faydası zannî delilleri kat&#8217;îleştirmekdir. İcmâ o kadar önemlidir ki o olmazsa din yıkılır. Çünkü İslâm&#8217;ın hüviyeti İcmâ ile tahakkuk eder. İcmâ, her yeniye engel olmaz; aksine o, İslamın hüviyetine muhalif ve Müslümanların akidevî ve teşrî&#8217;î değişmezlerine aykırı olan &#8220;yeniliklere&#8221; mâni olur. Tesettürün farz olmadığını söyleyen, hadleri, recmi, faizin haramlığını vb. inkâr eden kimi moder- nistlerin işlediği cürümleri biz icmâ ile biliriz.</p>
<p>(Abdulkadir Huseyin,rihle Dergisi)</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/icma-hakkinda/">İcm’a Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/icma-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
