<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Modern yaşam | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/modern-yasam/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 09 May 2020 13:37:12 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Modern yaşam | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ayna-Vitrin Olarak Beden</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ayna-vitrin-olarak-beden/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ayna-vitrin-olarak-beden/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 May 2020 13:37:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[ayna]]></category>
		<category><![CDATA[Ayna-Vitrin Olarak Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Be­den toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Modern yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Narsisizm]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Timur Demir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24187</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazen şeylerin değerini büyütür, bazen yadsır ayna. Aynanın yüzeyinde değerli görünen her şey yansımaya dayanamaz. Italo Calvino1 Beden politikasında herkes bir diğerinin kaderidir. Bu noktada beden, Foucault’un birçok kere söylediği gibi gözetlenen olsa da; daha da fazla gözetilendir. Çünkü beden-gözû kendisin­den çok başkasına dönüktür. Bu monitorizasyon amaçsız bir fantezi değildir; aksine başkaları üzerinde/n yansıyan ayna, bi­reyin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ayna-vitrin-olarak-beden/">Ayna-Vitrin Olarak Beden</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24370 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/unnamed-300x216.jpg" alt="" width="394" height="284" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/unnamed-300x216.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/unnamed.jpg 333w" sizes="(max-width: 394px) 100vw, 394px" /></p>
<p>Bazen şeylerin değerini büyütür, bazen yadsır ayna. Aynanın yüzeyinde değerli görünen her şey yansımaya dayanamaz.</p>
<p>Italo Calvino<sup>1</sup></p>
<p>Beden politikas<u>ında</u> herkes bir diğerinin kaderidir. Bu noktada beden, Foucault’un birçok kere söylediği gibi <em>gözetlenen</em> olsa da; <u>daha</u> da fazla gözetilendir. Çünkü beden-gözû kendisin­den çok başkasına dönüktür. Bu monitorizasyon amaçsız bir <u>fantezi</u> değildir; aksine <em>başkaları</em> üzerinde/n yansıyan ayna, bi­reyin kendi bedenine açılan tek yoldur. Bu ayna yalnızca gös­teren değildir. O, görüntünün kaynağı olan objeyi ve onu sey­reden gözü tüketici döngüye dâhil edendir. Bu nedenle modern birey kendi bedenine ya başkaları üzerinden ya da kendine-bir- başkası olarak yaklaşabilmektedir.</p>
<p>Bedenin görselliği, kendisi hakkında aşırı odaklayıcı olduğu kadar; dış dünya hakkında da yoğun uyarıcılarla yüklüdür. Be­den toplumu, bireylerinin birbirleri tarafından izlendiği ve her­kesin kendi ben&#8217;ine bu başka <em>beden-benler</em> ve <em>ben-bedenler</em> aracı­lığıyla hükmettiği çeldiricilerle dolu bir yabancılaşmayı yansıtır. Richard Sennett’in insanların birer tiyatro oyuncusu gibi mo­dern paylaşım sitelerinde ya da bloglarında, kendilerini izleyen seyirci kitlesine <em>oynadığını</em> söylemesi bundan olabilir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[2]</sup></a> Aran­dıkça daha fazla uzaklaşan bir tahayyül de olsa, görünüm-algısını kusursuzlaştırmanın yolu, tüm bir yaşamı, içindekilerinin birer aynaya dönüştüğü bir tür işletim mekânizması şeklinde modellemektir çünkü.</p>
<p>Bu uzak mükemmel imge filmlerde ya da reklam afişlerinde üretilir ve bir düş olarak hep orada kalır. Uzak tutulur, çünkü genelde şöhredere benzeyen ideal bedenler, değerini -daha doğ­rusu arzulanırlığını açıkça-görülür fakat kesinlikle- yakınlaşılamaz oluşundan alır. Star olmak yıldızlar kadar erişilmez olmayı gerektirir. Hiç şüphesiz ki, şöhret kalkanının aşılıp bedensel ya­kınlığın sağlanması cilalı yüzeyin, parıltılı vitrinin ve göz alıcı makyajın kışkırttığı ayartıcı büyünün çözülmesidir. Yine de şöhretlinin bedeni, parıldamayı bekleyen tüm <em>sıradanlar</em> için en çarpıcı aynadır. Beden, bu aynada, sürgit yenilenen ölçülerle ve karşılaştırmalı olarak idealize edilen esnek bir inşaatı çağrıştırır.</p>
<p>Her beden, başkalarının bedeniyle hem birlikte hem de re­kabet halinde form kazanır. Her bireyin beden imgesi diğerleri üzerinde doğrudan ya da dolaylı kıstastır. Bu nedenle her be­den kendisinden çok bu başkaları için uygulanabilir bir proto­tiptir. Masal dinleyerek uyuyan bebekler gibi, modern birey de kendi bedensel kimliğini başkalarının masallarını dinleyerek ve önemseyerek uyumlulaştırır. Olası partnerlerin ya da gölge gibi takip eden rakiplerin gözünden bakarak yapılandırılan bir portredir bu beden. Bu nedenle bedenin sahibi -yoksa taşıyıcısı mı demeli- herkesten çok kendi bakışının ebedî gözetimi al­tındadır. Bu öz-gözetim, modernitenin en asli terbiye edicisidir.</p>
<p>Madem modern yaşam bedeni her türlü ürünle doldurula­bilir tuzaklarla dolu bir vitrine çevirir ve madem bedenin aziz ilan edilmesi onun bastırılması ya da çözülmesi değil; cilalan- ması ve çoğaltılmasıdır, öyleyse varlık aynası, bedene indirgen­miş narsistik yansımaları aracılığıyla bir ayartı nesnesi olarak işletilmeli ve girdaplaşan gölge-kalabalıklar arasından sıynla- rak kolayca fark edilir konuma getirilmelidir. Bu, oyunun ku­ralıdır. Bedenin piyasadaki norm ve beklentilerden kurtulama­mış olması da bundandır. Ne var ki beden oyunu çelişkilerle doludur. Çünkü görüntü örüntüleriyle çevrilmiş toplum pota­sında farklılaşmak adına yapılan her girişim, kolektif aynılaş- maya neden olur. Başka bir deyişle toplumdaki tüm anormal­ler ve marjinaller, <em>farklılaşmanın aynılaştirıcılığında</em> istisnaları olmayan bir tektipliliği hayata geçirirler.</p>
<p>Buna rağmen yaşam umudu olarak vitrindeki ya da podyum­daki beden -ki bugün sokağın ve ekranın kendisi en geniş pod­yumdur-, sonu gelmeyen rol ve tarz değişimine müpteladır. Be­denin başkasına dönük hapsedici bakışı, varlığı yalnızca müşteri olarak kodlayan <em>kapital istenci</em> yeniden üretir. Fakat bu istenç Foucault’un tartıştığı<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[3]</sup></a> disiplin kültürünü aşmış; beden formü- lasyonu baskıdan ziyade serbestlik ve irade söylemleri üzerine kurgulamıştır. Gözetim artık klinik, tımarhane veya cezaevi yo­luyla gerçekleşmemektedir. Aksine artık sokaklara inmiştir. Gö- zetleyici olan iktidar değil; içinde herkesin birbirini izleyebildiği çoklu aynada toplumun kendisidir. Bu ayna lanetlidir. Çünkü kolektif huzursuzluk yaratan mukayese kipinin membaıdır o.</p>
<p>Higgins tarafından 1987 yılında geliştirilen Özbenlik Çelişki Teorisi,<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[4]</sup></a> kendisini başkalarıyla kıyaslayan bireylerin kendi dışında yapılanan <em>ideal</em> normlara uygun hareket edeceğini; bu ikisi arasında olası bir uyumsuzluk durumunda ise bireyin ka­çınılmaz yıkıma uğrayacağını iddia eder. Modern toplumun körüklediği hasetçilik de, bireyin bakışını diğerlerine odakla­yan bu aynanın marifetidir. Ayna, bireyi sahip olduğu şekil ve şeyle yetinmenin budalalık olduğuna inandırdıktan sonra, ba­şarının kutsandığı performanslar halkasına dâhil eder. Ayna, kalıcı olanı sevmez ve bakanı kesintisiz revizyona zorlar. Ayna sonlu en’in değil; bitmeyen daha’nın peşindedir. <em>Evet yapabilirime </em>kenetlenen bu performanslar dizgesi, günümüz kültürü kadar depresif mağluplar yığınının da tezahürüdür.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[5]</sup></a> Ayna, tıpkı sor­gulayıcı bir gölge ya da ayartıcı bir iç-ses gibi, sergilenen per­formansları kesintisiz biçimde seyreder. Bu, aktif olarak regüle eden bir seyrediştir.</p>
<p>Modern toplumda salt görselliğe indirgenen beden, aynca, daima tamamlanmayan bir kusurluluk haline karşılık gelir. Be­den ve sahibi arasında yaratılan her yetersizlik düşüncesi, var­lığa müdahil olan bedeni kendinden menkul ayrıcalıklı ve mü­cadeleci bir karaktere evirir. Bir adım sonra, bu karakter, gerçek olanın yerini alarak onu banal bir yüzeyin sunumuna indirger. Ayna, bedeni izlence objesine dönüştürerek kendisine ikincil fa­kat daha baskın bir kontrol fonksiyonunu yükler. Patavatsızca konuşan aynanın dili keskin, yüzü ise yıldıncıdır. Meydan­larda, ofislerde ya da tuvalette, her nerede olursa olsun, beden bu ayna-gözün hedefine kilitlidir. Bu durumda Özne (bakan) ile Nesne (bakılan) devamlı yer değiştirir. Sanki izleyen, gerçek- ben değil de; aynadaki kurgusal-yansımadır.</p>
<p>Ayna, öznenin kendisini temaşa etmesinin ötesinde ona hayaller de yükler.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[6]</sup></a> Aynadaki yansımada toplumun kolektif standartları, beklentileri ve ayrıştırmaları tecelli eder. Ayna, be­dene karşı içinde bulunduğu çağın hâkim ve geçerli diliyle ko­nuşur. O güne özgü modanın kurallarını fısıldar. Beden toplumu aynaların insanileşip; insanların aynalaştığı bir mübadeleyi, da­hası topluca paylaşılan ve elbirliğiyle yürütülen hareketli sistemi beyan eder. Modern bireyin karşısında durduğu ayna moder- nitenin kendisidir. Orada arzular tekrar tekrar yazılır ve silinir.</p>
<p>Modern kültürde çoğu kez görünüm oluşun yerini alırken; oluş da kendini görüntülerle ifşa eder. Fakat değer arayışındaki bu abartılı ifşa yönelimi, beden imgesinin çöküşüne kaynaklık eder. Görünür olmayı amaçlayan beden, ölçüsüzce çoğaltıldı­ğında, daha önce de söylendiği gibi, esasında tam da kendisin­den kaçtığı <em>faniliğin</em> içine düşer. Çünkü değeri oluşturan şey, ona ulaşma güçlüğüdür.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[7]</sup></a> Simmel’in kolay erişildiği için değer yitimine uğradığını söylediği fahişeler hakkında yazdıklarından esinle şöyle de denebilir: Belli bir bedele indirgenen metalaşmış her beden, anlam-yitiminin zirveleştiği bir değersizlik şerhidir. Bunun sonucunda süreli hazza mebni her tercih uzun süreli arzulanırlık, bağlılık ve sadakatten mahrum kalır. Geçici ola­rak tamamlanan her hazzın ardından baş gösteren beklenme­dik can sıkıntısı ve yeni arayış tavrı bununla ilgilidir. Vitrinde sergilenen nesneler gibi bedenler de yer ve biçim değiştirir­ken dünün tüm birikimlerini silerler. Bu nedenle akışkanlık­lar krallığında kalıcı olan arzu ağacının meyveleri bitse ve dahi yaprakları solsa bile, kökleri yeniden dal budak salar ve ansı­zın geniş coğrafyalara açılır. Modern kültür tam da bu kökten beslenir ve onu besler.</p>
<p>Selçuk Timur Demir &#8211; Ten Medeniyeti,syf:33-38</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.Görünmez Kentler,Yapı Kredi Yay.2016</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[2]</a> Richard Sennett, Together: The Rituals, Pleasures and Politics of Coo- peration, Yale University Press, 2012, p. 145. (Beraber, Ayrıntı Yay., &#8220;»m -h</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[3]</a> Michel Foucault, Madness and Civilization (1971), The Birth of the <a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a>Clinic (1973), Discipline and Punish: The Birth of the Prison (1977).</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[5]</a>     Yorgunluk Toplumu, s. 8.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[6]</a>     Symbolic Exchange and Death, p. 108.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[7]</a> Georg Simmel, On Individuality and Social Forms. The University of Chicago Press, 1971.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ayna-vitrin-olarak-beden/">Ayna-Vitrin Olarak Beden</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ayna-vitrin-olarak-beden/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tut Elimi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tut-elimi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tut-elimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 26 Nov 2019 08:08:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ağ]]></category>
		<category><![CDATA[Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Değişen Birey]]></category>
		<category><![CDATA[Değişen Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Modern yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[narsizm]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal bağlar]]></category>
		<category><![CDATA[Tut Elimi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23586</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soğuk ve rüzgârlı bir kış günü, apartman önünde bir dostumu bekliyorum. Kapıdan bir anne ve çocuk çıkı­yor. Dışarıya adımını atar atmaz,anne durup çocu­ğun montunun önünü kapatıyor. Aradan on dakika geçmeden bir adam ve yaşlı annesi çıkıyor kapıdan, adam durup annesinin paltosunun düğmelerini dik­liyor. Anne çocuğa, çocuk anneye bakıyor; anne çocu­ğun elini tutuyor, çocuk annenin. Yaşam, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tut-elimi/">Tut Elimi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/5a0954a6d3806c806838fa4e.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-23587 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/5a0954a6d3806c806838fa4e-300x212.jpg" alt="" width="320" height="226" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/5a0954a6d3806c806838fa4e-300x212.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/5a0954a6d3806c806838fa4e-600x424.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/5a0954a6d3806c806838fa4e-768x543.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/5a0954a6d3806c806838fa4e.jpg 770w" sizes="(max-width: 320px) 100vw, 320px" /></a></p>
<p>Soğuk ve rüzgârlı bir kış günü, apartman önünde bir dostumu bekliyorum. Kapıdan bir anne ve çocuk çıkı­yor. Dışarıya adımını atar atmaz,anne durup çocu­ğun montunun önünü kapatıyor. Aradan on dakika geçmeden bir adam ve yaşlı annesi çıkıyor kapıdan, adam durup annesinin paltosunun düğmelerini dik­liyor. Anne çocuğa, çocuk anneye bakıyor; anne çocu­ğun elini tutuyor, çocuk annenin. Yaşam, bu ihtimam ve sevgi ile anlam buluyor. Duygusal bağlarımız, amaçlarımız, hayallerimiz bizi yaşama bağlıyor. Ama en çok da elimizi tutan, bizi duyan binlerinin olması bizi ayakta tutuyor.</p>
<p>Bir yakınım kaybetmiş olanlar bilir, sevdiğiniz kişi o şehirde olmayınca koskoca şehir nasıl bir anda boşa­lır. Sokaklarında yürürken sevdiğinizle karşılaşma ih­timaliniz yoksa artık o şehri eskisi gibi sevebilir misiniz? Oysa görünüşte her şey aynıdır; evler, sokaklar, yürüdüğünüz yollar&#8230; ama ruhunuz üşür. Şehrin sizi ısıtan, teselli eden büyüsü, &#8220;aşinalığınız&#8221; yok olur. İn­san her yolculukta aslında kendisini arar, kendi içine yürür. Sevdiğimiz biriyle karşılaşma ihtimali, bir so­kakta beliriverecek bir aşinalık bize güven duygusu verir. Sadece bir kayıp yaşadığımızda değil, anlamı yitirdiğimiz her durumda biraz daha kaybolur, yolu­muzu biraz daha yitiririz. Anlamın olmadığı bir dünya ışıksızdır: Niçin varım, neden yaşıyorum?</p>
<p>Modern ha­yat, özellikle büyük şehirlerde öylesine hızlı ve telaşlı <u>akı</u>yor ki durup da hayatın anlamı üzerine kafa yor­muyoruz. İnsan kendi içsel gerçekliğine yaklaştığı her seferinde tabanları yağlıyor. Bir düşünün bakalım. Ne kadar sahici, ne kadar kendiniz kalabiliyorsunuz? Baş­kaları üzerinde bir izlenim oluşturmaya çalışmaksızın, sadece kendi olduğunuz gibi ne kadar mevcutsunuz? Kendi gönlünüzün türkülerini ne kadar seslendirebiliyorsunuz? Kapitalizm, tüketim, medya ve kültür en­düstrisi her ânınızı nasıl geçireceğinizi, hatta yaşama dair hedeflerinizi belirlemiyor mu? içinizde, o çok de­rinlere itip, susturduğunuz sahici benliğinizin sesini en son ne zaman duydunuz? Ne zaman konuştunuz onunla?</p>
<p>Modern yaşamın hız ve gerekliliklerini,anlamlı bir yaşamın şartları ile örtüştürmekte zorlanıyoruz.</p>
<p><em>Hayatımızı anlamlı kılmak</em> bize tutunacak bir el uzatırken, <em>anlam yitimi</em> bizi derin bir boşluğa itiyor.</p>
<p>Anlamsız yaşamak zifiri karanlıkta yön bulmaya ben­zer. Hani meşhur Konfüçyüs&#8217;e atfedilen bir nükte var­dır: &#8220;Hiçbir şey karanlık bir odada siyah bir kedi ara­mak kadar zor değildir, hele de siyah bir kedi yoksa.&#8221; Anlam her birimizin gayretine muhtaç, biz çabalarsak kendisini ele verecek. Karanlığa küfretmekten vazgeçip ışığı uyandırdığımızda. Hayatı anlamlı kılmak için ge­reken temelleri şöyle sıralayabiliriz:</p>
<ul>
<li>Ait olmak</li>
<li>Bir amaca sahip olmak</li>
<li>Hikâye oluşturmak</li>
<li>Aşkınlık</li>
</ul>
<p>Bu temeller, toplum ve diğer insanlarla olumlu iliş­kiler geliştirmemize ve hayatımızı anlamlandırmamı­za hizmet <u>ediyor.</u> Bir topluluğa ait olmak, bize sevil­diğimizi ve değerli olduğumuzu hissettiriyor. Hem ilgi görüyoruz hem de ilgi göstererek etrafımızdakilerle sürekli bir duygusal etkileşimde bulunuyoruz. Bu bizi yalnızlık hissimden koruyor. Üstelik bu durum bebeklik dönemimizden beri böyle. Tıp tarihinde yapılmış çok sayıda çalışma, yetimhane ya da bakımevlerinde yalnız büyüyen birçok bebeğin çok küçük yaşlarda hayatını kaybettiğine işaret ediyor. Kötü bakım koşullarının ya­rattığı fiziksel şartlar bir yana, ebeveynleri tarafından terk edilmiş ve sevgisiz bir ortamda büyümek zorunda bırakılmış bebeklerin yaşadığı kalp kırıklığı, hayata tutunma ve hayatı sevme zorluğu yaratabiliyor.</p>
<p>Bu­gün biliyoruz ki kronik yalnızlık, bağışıklık sistemini olumsuz etkiliyor ve erken ölümlere neden oluyor. Be­beklik dönemimizdeki hayat kaynağımız, yani bir ilişki arayışımız, büyüdüğümüzde değişmiyor. Bu duygusal bağlara sahip olmak bizim için hâlâ hayati önem taşı­yor. Yalnızlığı, mutsuzluğunun sebebi olarak gören pek çok insan var. özellikle sosyal bağların zayıfladığı bu y<u>alnızlık</u> çağında, ilişki kurmak ve geliştirmek kadar onları sürdürmek de bir sorun. Dikkatinizi çekmiştir, bu durumun ülkelerin gelişmişlik seviyesiyle doğrusal bir ilişkisi yok. Ekonomik koşulların iyi olduğu Kuzey Avrupa ülkeleri, mutsuzluk ve yalnız hissetme konu­sunda diğer birçok &#8220;az gelişmiş&#8221; ülkeden daha da kötü durumda. Materyalist dünya anlayışı bize &#8220;maddi ko­şullarımız iyileştikçe, bunun hayatımızın diğer alanla­rına sirayet edeceğini; daha çok sevileli ve değer gören insanlar haline geleceğimizi&#8221; söylüyor belki ama hayat maddi değerler etrafında değil, görünmez ve ölçülmez manevi değerlerle bir tat ve kıvam buluyor.</p>
<p>Kurduğumuz ilişkiler, sosyal bağlar,mutluluğumuza ve hatta sağlığımıza doğrudan etki ediyor.</p>
<p><em>Roseto Etkisi</em> olarak bilinen bir çalışma vardır. Amerika da, İtalyan kökenli Amerikalıların yaşadığı Roseto bölgesinde, kalp krizi kaynaklı ölüm or<u>anl</u>an çevre bölgelerle karşılaştırıldığında oldukça düşük­tür. Yapılan incelemeler bu sonuçların İtalyan ailele­rin daha sıkı sosyal bağlar ve ilişkiler sürdürmesinden kaynaklandığını gösterir. Zaman ve nesiller değiştikçe yani Rosetolular Amerikanlaştıkça bu oran eşitlenir. Yalnızlık, kalp krizi oranlarını tırmandırmıştır. Sosyal bağlarımız, yaşamdan aldığımız keyfe ve sağlığımıza doğrudan etki ediyor. Aktif sosyal yaşamı olan hasta­lar, yalnız olanlara göre daha hızlı iyileşiyor. Sosyal çevresi geniş olan kişilerde bunama daha az görülüyor. Tek bir yakın ilişki bile depresyondan daha kolay çık­manızı sağlayabilir. Örnekleri çoğaltmak mümkün.</p>
<p>Şöyle bir durup bakalım kendimize. Günlük yaşam­da, çevremizdeki insanlarla kurduğumuz anlık ama tatmin edici bağlantılar ruh sağlığımıza nasıl da iyi gelir değil mi? Kendimizi değerli hissederiz, karşımız- dakine de kendini değerli hissettiririz. Tüm bu ilişki­lerin, yani sosyal bağların ve anlık bağlantıların ortak noktası, kendimize değil diğer insanlara odaklanma- mızdır. Anlamlı bir hayat arıyorsak, bunu diğer insan­lardan ve sosyal bağlardan uzaklaşarak inşa etmemiz pek mümkün değil.</p>
<p>Hayatı anlamlı kılmanın bir diğer temeli ise <em>“bir amaca sahip olmak&#8221;tır.</em> Ölüm kampından kurtulan psikiyatrist Viktor Frankl, &#8220;Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her &#8216;nasıl&#8217;a katlanabilir,&#8221; diye yazmış­tı. Bir amacımız varsa, yaşama daha sıkı tutunuruz. Bunun ne olduğu çok önemli değil, yeter ki tutarlı ve uzun vadeli bir hedef olsun. Kimimiz elli yaşına kadar yüz ülke görmeyi hedef ediniriz, kimimiz bir vakıf kur­mayı, kimimiz iyi bir evlat yetiştirmeyi, kimimiz iyi bir kul olmayı.</p>
<p>Kimimizin somut maddi hedefleri vardır, kimimiz bir yaşam sanatçısı olarak güzelliklerle dolu bir ömrü inşa etmeye talibizdir. Bizi yolda tutacak, ya­şamla bağımızı ve toplumsal ilişkilerimizi diri tutacak bir hedefe yüreğimizi koymanın önemini vurgulamak istiyoruz. Bir menzil-i maksudun varlığı, yürünecek bir yolun, uğruna ter akıtılacak bir ülkünün hayatı aydın­latmasından söz ediyoruz. Bazen geçmişimize dönüp baktığımızda, kendi kendimize şöyle dediğimiz olur: &#8220;Acaba bunu nasıl başarmışım?&#8221; Oysa hatırlayın, bu başarılar hep bir hedef peşinde tutkuyla koştuğunuz zamanlarda size gelmiştir. Çünkü ancak gerçek bir hedefiniz ve güçlü bir motivasyonunuz olursa konfor alanınızın dışına çıkar ve kanatlarınızı açarsınız. Açıl­mamış kanatların büyüklüğünü kimse bilemez.</p>
<p>Konfor alanınızın dışına çıktığınızda mucizevi bir şey olur: Kendi kapasitenizi ve tutkularınızı keşfedersiniz.</p>
<p>Bir şeyi tutkuyla istediğinizde onunla aranızdaki engelleri ortadan kaldırmak için daha çok çaba gös­terir, daha çok çalışır ve eylemlerinizde daha seçici olursunuz. <em>Amaç,</em> size hem bir uğraş hem de bir mizan sunar. <em>Amaç,</em> hayatınızı anlamlandırmanıza yar<u>dımc</u>ı olur.</p>
<p>Üçüncü temelimiz <em>hikâye oluşturmak.</em> Yaşam hikâ­yelerini oluşturamayanlar ya da o hikâyeleri yanlış okuyanlarla meslek hayatımda oldukça sık karşılaşı­rım. Aslında biz ruh hekimleri bazen sadece onların hikâyelerini yeniden yazmalarına, doğru okumalarına yardımcı oluruz. Her hayat kendi hikâyesini üretir ve her hikâye bir tanıklık ister. Fakat yaşam hikâyesini oluşturma konusunda herkes aynı derecede becerikli değil. Kimileri sadece kötü anlara ve başarısızlıkla­ra odaklanır, kimileri ise bir illüzyonu hikâyeleştirir.</p>
<p>Oysa her yaşamın özünde bir hikâye saklı. Başkaları­nın hikâyelerine tanıklık ederek, çevremizdeki bilgileri özümseyerek etrafımızı ve hayatımızı anlamlandırma­ya çalışırız. Bu arada kendi biricik hikâyemizi oluş­tururuz. Bunu yapabilen kişiler, hayatlarını anlam­landırmakta sorun yaşamazlar. Ömrün sonbaharına geldiğimizde geriye dönüp bir bakalım: Geriye ne kaldı benden? Vücudum toprağa karıştığında geride hangi hikâye yankılanmaya devam edecek? Ömrümüzü uğru­na yaşadığımız bir ülkü, bir hassasiyet bizden sonra­sına da damga vuracaktır, insan, kendisiyle yitip git­meyecek bir ülkünün peşinde uçurtmalarını uçurmak ister. Varlık daha bütün olana, sönmez ve geçmez olana bitişmek hevesindedir.</p>
<p>Anlam inşa etmede bir diğer temel direk ise <em>aşkınlık.</em> Yakınınızda koyu bir futbol taraftarı varsa bilirsi­niz, maç günleri farklı bir ruh hali içinde olurlar. Hele maçı izlerken âdeta vecde kapılır, ayrı bir ruh haline geçerler. Futbolla ilişkiniz yoksa bunu anlamlandır­manız zor ama biraz psikoloji bilginiz varsa aradaki bağı kurabilirsiniz. İzlediği ister futbol maçı olsun is­ter hayran olduğu bir şarkıcının konseri; insanlar var­lıklarını bitiştirdikleri şey ile aşkın bir bağ kurarlar. Bu aşkınlık hali çok daha yüce ve arı duru bir biçim­de ibadette gözlenir; birey, huşu içinde kutsal varlığa yönelir. Bir akışın içine dahil olmak şeklinde tanımla­yabiliriz bu durumu. Benliğin kendini aşıp, kendinden daha güçlü gördüğü bir şeyin parçası olması ve onunla bütünleşmesi. Yaptıkları işe coşku ve hevesle, aşk ve iştiyakle bağlanan kişiler sık sık böyle bir akışın içine dahil olurlar. Bir ressam, resmi başında saatlerce aç ve susuz çalışabilir; üstelik ne zamanın nasıl geçtiğini fark eder ne de açlık hisseder. Bir dağcı, dünya rekoru için Antarktika&#8217;da saatlerce antrenman yapabilir. Bir abid, saatlerce Yaratıcı&#8217;nın huzurunda dua ve taatte durabilir. Tüm bunları mümkün kılan, işte bu aşkınlık halidir.</p>
<p>Hayatımızı anlamlandırdığımız ölçüde, hayatımız­dan tatmin buluruz. Peki durum böyle ise, herkes an­lamlı bir hayat peşinde mi koşar sizce? &#8220;Evet, mutlaka öyle!&#8221; diyorsanız yanıldınız. Pek az insan bunun üze­rine kafa yoruyor. Bir koşturmaca var doğru, ama ya­rışlar &#8220;anlam&#8221; değil &#8220;maddiyat ve bireysel başarı&#8221; kate­gorilerinde. Hemen yargılayamayın; ne de olsa insan, kendi çağının ürünü. Mevcut resmin toplumsal ve ta­rihsel gelişimine bakalım önce. Nereden nereye sürük­lenmişiz, bir görelim.</p>
<p>Benliğin yeni düsturu, yaşamlarımızın kumaşını değiştirdi; artık benliğimiz de pazarın rüzgârları ile aynı yönde salınıyor.</p>
<p><strong>Değişen Dünya, Değişen Birey</strong></p>
<p>Sosyal hayat büyük oranda ekonomi politik şartla­ra bağımlı. Sosyal dünyamız genellikle piyasanın ritmi ve karakteristiğini aynalayıp taklit eder. İnsanlık ta­rihi süreksizliklerin, değişimlerin tarihidir. Modern­lik, 17. yüzyılda Avrupa&#8217;da ortaya çıkıp tüm dünyaya yayılan toplumsal örgütlenme ve yaşam biçimleri­ne işaret eder. Modernliğin getirdiği yaşam tarzı ve ekonomik sistem, geleneksel toplumsal yaşantımızı kökünden değiştirdi. Bugün içinde bulunduğumuz mo- dernite sonrası dönem ise birçok farklı isimle <u>anılı</u>yor Bilgi toplumu, tüketim toplumu, postmodernite&#8230; Kü­reselleşme ve dijital devrim postmodern zamanların en önemli itici gücü. Modernitenin ekonomik sistemi olan kapitalizm, postmodernitede liberal ekonomiye evrildi.</p>
<p>1970&#8217;lerden itibaren küresel piyasaları etkisi altına alan neoliberal politikalar, baş aktörleri dev­let, vatandaş ve sermaye olan bir sistemde; vatandaşı müşteri, devleti de bir hakem olarak konumlandırıp, iş dünyasının sorunsuzca çalışması için gerekli düzenle­melerin yapılmasını sağlıyor. Neoliberal politikalar ve bireycilik bambaşka bir benlik tasavvuru oluşturuyor. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler! Benliğe ahlaki s<u>ınır</u>lar çizmek, şirketlerin tamahkârlığını sınırlandır­mak, modern günahlar araşma yazıldı. Bu bencil ben­lik, &#8220;varlığım başkalarına değil, sadece bana iyi his­settirsin; bir tek kendime saygım olsun ama başkaları da beni sayıp sevsin,&#8221; diyerek arz-ı endam ediyor. &#8220;Yok artık, böyle bir politika olur mu?&#8221; demeyin sakın.</p>
<p>Ame­rika&#8217;da 1900&#8217;lerin sonunda bu fikir öyle revaçtaydı ki ken<u>dine</u> saygı duymanın tüm toplumu kurtaracak bir sosyal aşı olduğu düşüncesi, politikacıların söylemle­rinden tutun da okul müfredatlarına kadar her şeye si­rayet etmişti. &#8220;Kendini sev, kendine güveni&#8221; ilkesi, gide­rek &#8220;Kendinden başkasını sevme, kendinden başkasına güvenme!&#8221; ilkesine dönüştü ve aşın bireyci tut<u>uml</u>arı doğurdu. Kamusal iyi, bireysel iyinin yanında değer kaybetti. Kendine saygı duymakta yanlış olan bir şey yok, ama benliğe yapılan bu abartılı vurgu her köşe başında kendine tapınan narsisistik bireyler üretti. Kendini gösterme, maddi olanı teşhir ederek onay top­lama esasına dayalı ekran ve ağ teknolojilerinin bu dö­nemde yükselişe geçmesi, asla tesadüf değil.</p>
<p>Neoliberal politikaların nihai hedefi ekonomik iyi­leştirmeden çok yeni bir insan modeli ortaya koymak: Bağımsız, bireyci, bencil. Ortalama olmak, sıradan ol­mak artık kabul edilebilir değil, çünkü öyleleri hük­men yenik sayılıyor. Doğuştan mağluplar. Sesi çok çı­kan, daha çok görünür olan, kendini iyi pazarlayanlar bu oyunun galibi. Bu oyuna bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde dahil oluyoruz. Tüm bu piyasa koşulları, bera­berinde yeni bir kültür inşa ediyor: Özseverlik (narsi­sizm) kültürü. Medyaya bir göz gezdirin; televizyon, yazılı basın, sosyal medya hiç fark etmez; sürekli gözü­müze sokulan &#8220;şöhretler&#8221; var değil mi? Aslında şöhret değil <em>&#8220;celebrity&#8221;</em> demeliyiz, çünkü böyle tanımlanıyor­lar; yani sadece tanınır ve ünlü değil, bir de ayrıcalıklı ve önemli statüsüne sahipler. Çok tanındığı için ünlü olan kişiler. Nasıl ve neyle tanındığımız önemli değil.</p>
<p>Bu bir yarışma programındaki saldırgan tutumumuz­la da olabilir, serkeş bir hayat hikâyesinin kahramanı olmakla da. Christopher Lasch <em>Narsisizm Kültürü&#8217;nde </em>bu kişilerin kamusal ve özel yaşam alanlarında ölçütle­ri belirleyen özsever (narsist) kişiler olduğunu yazmış­tı. Rekabetçi ve maddiyatçı bir kültürde şöhret olmak, önemli sosyal ayrıcalıklar ve maddi kazançlar sağlar. Cezbedici değil mi? Güç ve cazibe merkezi olmayı kim istemez sonuçta? Oysa çoğu kez bu bir göz yanılması­dır. Bu şöhretler Lasch&#8217;ın dediği gibi özsever kişilerse,çocukluklarındaki travmaları örtmek için kendileriyle ilgili &#8220;kör bir iyimserlik&#8221; ve &#8220;büyüklenmeci bir kişisel yeterlik illüzyonu&#8221; içinde yaşarlar; yani sahici benlik­leri ile temsili benlikleri arasında bir uçurum vardır.</p>
<p>Bu uçurumun derinliğini ve ruhta açtığı gediği bir dü­şünün. Özseverlik kültürünün her bireyi kendi hazzı peşinde koşar. Çocuksu döneme sıkışan benlik, gerçek­lik ile arasına bir perde çeker; özdisiplin, sorumluluk, iş, fedakârlık, diğerkâmlık gibi yüklerden kurtulmak ister. Şimdi şu soru üzerine biraz kafa yoralım: &#8220;Benim refahım, benim mutluluğum, benim dünyam!&#8221; diyen bireyler &#8220;Biz&#8221; olmayı başarabilir mi? Bu bencillik ve özseverlik kültüründen sağlıklı bir toplum sadır olur mu? Zor görünüyor, değil mi?</p>
<p>İnsan, bağ kuran, ilişki arayan bir varlık. Duygusal ve bilişsel sistemimiz yalnızlık ya da duygusal açlık durumlarında alarm verir. Yaşamla, çevremizdeki in­sanlarla, tabiatla bağ kurarak hayatımızı anlamlandır­dığımız noktada daha fazla insan oluruz; daha derine kök salar, daha fazla gelişiriz. Gövdemiz sağlamlaşır; rüzgârlardan, fırtınalardan, dış etkenlerden daha az etkileniriz. Maddiyatçılık ve bencilliğe ram olmadan, anlamlı bir hayat yaşamaya çalışarak daha mutmain ve özgür bireyler olabiliriz. İnsanı en çok avlayan kor­kulardan birisi de kaybetme korkusu. Kaybedeceği bir şeyleri olduğunu zanneden kişi korkar. Maddiyatçılık, sahip olma çabasını insan olma çabasının önüne koyu­yor. Sahip olduklarımızı kaybetmekten korktuğumuz­da, olduğumuz veya olabileceğimiz o iyi kişiden uzak­laşabiliyoruz. Bize yol gösteren bir anlam duygusuyla, bizi kuşatan sosyal ölçülerin yonttuğu bir kişilik değil; kendi gönlümüzün, kendi ülkümüzün, kendi hikâyemi­zin insanı oluruz. Her şeyin hızla buharlaştığı bu mo­dern zamanlarda, birbirimizi ve hikâyelerimizi kaybet­meyelim. Yaşamlarımızda anlamı ve sosyal bağlan diri tutalım. Nasıl mı? Safları sıklaştırarak başlamaya ne dersiniz?</p>
<p>Kemal Sayar-Berna Yalaz &#8211; Ağ:Sanal Dünyada Gerçek Kalmak,syf.21-32</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tut-elimi/">Tut Elimi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tut-elimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Simone Weil &#8211; Yerçekimi ve İnayet &#8216;Notlar&#8217;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/simone-weil-yercekimi-ve-inayet-notlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/simone-weil-yercekimi-ve-inayet-notlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Apr 2019 14:11:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Antikçağ]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cebir]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Haz arayışı]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Modern yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Nicelik]]></category>
		<category><![CDATA[Para]]></category>
		<category><![CDATA[Rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[Simone Weil]]></category>
		<category><![CDATA[Yerçekimi ve İnayet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21669</guid>

					<description><![CDATA[<p>Köklerini yitirmiş bir avuç Yahudi, tüm yerkürenin köksüzleşmesine neden oldu. Hıristiyanlıktaki payları, Hıristiyanlığı geçmişine göre kökünden kopmuş bir şey haline getirdi. Rönesans’ın yeniden kök salma girişimi başarısızlığa uğradı çünkü Hıristiyanlık karşıtı bir eğilimi taşıyordu. “Aydınlanma” girişimi, 1789, laiklik vb. gelişim yalanı yoluyla köksüzleşmeyi daha da artırdı. Ve köksüzleşen Avrupa dünyanın kalan kısmını sömürgeci fetihleriyle köksüzleştirdi. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/simone-weil-yercekimi-ve-inayet-notlar/">Simone Weil – Yerçekimi ve İnayet ‘Notlar’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-21946" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yercekimi-ve-inayet-1024x1024.jpg" alt="" width="532" height="532" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yercekimi-ve-inayet-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yercekimi-ve-inayet-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yercekimi-ve-inayet-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yercekimi-ve-inayet-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yercekimi-ve-inayet-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yercekimi-ve-inayet-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yercekimi-ve-inayet.jpg 1080w" sizes="(max-width: 532px) 100vw, 532px" /></p>
<p>Köklerini yitirmiş bir avuç Yahudi, tüm yerkürenin köksüzleşmesine neden oldu. Hıristiyanlıktaki payları, Hıristiyanlığı geçmişine göre kökünden kopmuş bir şey haline getirdi. Rönesans’ın yeniden kök salma girişimi başarısızlığa uğradı çünkü Hıristiyanlık karşıtı bir eğilimi taşıyordu. “Aydınlanma” girişimi, 1789, laiklik vb. gelişim yalanı yoluyla köksüzleşmeyi daha da artırdı. Ve köksüzleşen Avrupa dünyanın kalan kısmını sömürgeci fetihleriyle köksüzleştirdi. Kapitalizm, totalitarizm, köksüzleştirme içindeki bu gelişmeye bağlıdır?</p>
<hr />
<p>Niceliğin ağırlığı altında ezilen zihnin etkinlikten başka bir ölçütü yoktur.</p>
<p>Modern yaşam ölçüsüzlüğe teslim olmuştur. Ölçüsüzlük her yeri işgal ediyor: eylem ve düşünce, kamusal ve özel yaşam. Sanatın dekadansının kaynağı budur. Artık hiçbir yerde denge yok</p>
<hr />
<p>Para, makineleşme, cebir. Bugünkü uygarlığın üç canavarı Tam benzerlik.</p>
<p>Cebir ve para esas olarak düzleştirir, ilki entelektüel olarak, ikincisi fiilî olarak.</p>
<hr />
<p>Doğadaki güzellik: duyulur izlenim ile zorunluluk duygusunun birliği. Bunun (en başta) böyle olması gerekir ve tam da bu böyledir.</p>
<p>Güzellik ruha kadar geçme iznini elde etmek için teni baştan çıkarır. Güzellik, diğer zıtlık birlikleri arasında, anlık ve ebediyet birliğini ıçerir.</p>
<p>Güzellik temaşa edilebilen şeydir..</p>
<hr />
<p>Değerli şeylerin yaralanabilir oluşu güzeldir.<br />
Çünkü yaralanabilirlik varoluşun bir işaretidir.</p>
<hr />
<p>Hümanizma ve onu takip eden şey Antikçağ’a bir dönüş olmayıp, Hıristiyanlığa sızan zehirlerin bir gelişimidir.</p>
<p>Özgür olan, doğaüstü aşktır. Onu zorlamak isterken, onun yerine doğal bir aşk konmaktadır.Ama bunun tersine, doğaüstü aşk barındırmayan özgürlük,1789’un özgürlüğü tamamen boştur ve hiç gerçekleşme olasılığı olmayan basit bir soyutlamadır</p>
<hr />
<p>Ben’i ölen kişiler için, hiçbir şey, kesinlikle hiçbir şey yapılamaz. Ama belirli bir insanda ben’in tamamen öldüğü mü yoksa yalnızca cansızlaştığı mı hiçbir zaman bilinemez. Eğer ben tamamen ölmemişse, aşk onu bir iğne batırıyormuş gibi canlandırır, ama bunu yalnızca tamamen saf olan ve hiçbir lütufkârlık izi taşımayan aşk yapabilir, çünkü en küçük küçümseme emaresi ölüme götürür.</p>
<hr />
<p>Bizi Tanrı&#8217;ya yaklaştırmayan bir bilimin kıymeti yoktur.</p>
<hr />
<p>Zorunluluk alanı olan bu dünya bize araçlardan başka hiçbir şey vermez, isteğimiz, bir bilardo topu gibi hiç durmadan bir araçtan diğerine gider gelir.</p>
<p>Bütün istekler yiyecek isteği gibi çelişiktir. Sevdiğim insanın beni sevmesini isterim. Ama eğer kendini bana tamamen adarsa, artık var olmaz ve ona olan sevgim biter. Ve kendini bana tamamen adamadığı sürece de beni yeteri kadar sevmiyordur. Açlık ve doyma.</p>
<p>Arzu kötü ve aldatıcıdır ama buna rağmen arzu olmadan gerçek mutlak, gerçek sonsuzluk aranmayacaktır. Buradan geçmek gerekiyor. Yorgunluğun, arzunun kaynağı olan bu ek enerjiyi yok ettiği varlıklara ne yazık. Aynı zamanda arzunun kör ettiği varlıklara da ne yazık.</p>
<hr />
<p>Değersiz olan her şey ışıktan kaçar Bu dünyada, tenin altına saklanılabilîr.Ölümde ise bu artık yapılamaz. lşığa çıplak teslim olunmuştur. Duruma göre bu cehennem, araf veya cennettir.</p>
<hr />
<p>Düşünceler değişkendir, tutkulara, fantezilere, yorgunluğa boyun eğerler. Eylem her gün uzun saatler boyu sürmelidir. O halde düşüncelerden, yani ilişkilerden kurtulan eylem dürtülen gerekir: bunlar putlardır.</p>
<hr />
<p>Hiçbir düşkünlüğün seni hapsetmesine izin verme. Yalnızlığını koru. Olur da bir gün sana gerçek bir sevgi sunulursa, içsel yalnızlık ile dostluk arasında bir karşıtlık olmayacaktır, bilakis. Onu tam da bu şaşmaz işaretten tanıyacaksın. Diğer düşkünlükler ise katı biçimde terbiye edilmelidir.</p>
<hr />
<p>Her haz arayışı, yapay bir cennet, bir sarhoşluk, bir büyüme arayışıdır. Ama bu arayış, kendisinin nafile olduğu deneyimi dışında bize hiçbir şey vermez, Yalnızca sınırlarımıza ve sefaletimize dair tefekkür bizi bir üst seviyeye çıkarır.</p>
<p>“Alçalan yükselmiş olacaktır.”</p>
<p>Bizdeki yükselen hareket, alçalan bir hareketten kaynaklanmıyorsa nafiledir (hattâ nafıle olmaktan da beterdir).</p>
<hr />
<p>Aşk her zaman daha ileriye gitmeye eğilimlidir. Ama aşkın bir sınırı vardır. Sınır aşıldığında aşk nefrete dönüşür. Bu dönüşümden kaçınmak için, aşkın başka bir şey haline gelmesi gerekir.</p>
<hr />
<p>Aşkın gerçekliğe gereksinimı vardır. Bedensel bîr görünüş üzerinden sevmiş olduğumuz hayalî bir varlığın hayalî olduğunun farkına vardığımız günden daha korkunç ne olabilir,zira ölüm, sevilenin yaşamış olmasını engellemez.</p>
<p>Bu, aşkı hayalle beslemiş olma suçunun cezasıdır.</p>
<hr />
<p>Aşk her zaman daha ileriye gitmeye eğilimlidir. Ama aşkın bir sınırı vardır. Sınır aşıldığında aşk nefrete dönüşür. Bu dönüşümden kaçınmak için, aşkın başka bir şey haline gelmesi gerekir.</p>
<hr />
<p>Dünya birçok anlamı olan bir metindir ve bir anlamdan diğerine çalışmayla geçilir. Yabancı bir dilin alfabesini öğrendiğimiz zaman olduğu gibi bedenin her zaman payının olduğu bir çalışma: harfleri yaza yaza bu alfabenin elin içine girmesi gerekir. Bunun dışında, düşünme tarzındaki her değişim aldatıcıdır.</p>
<hr />
<p>İşçilerin ekmekten çok şiire gereksinimleri vardır. Yaşamlarının bir şiir olması gereksinimi. Bir ebediyet ışığına gereksınım.</p>
<p>Yalnızca din bu şiirin kaynağı olabilir.</p>
<p>Halkın afyonu din değil, devrimdir.</p>
<p>Bu şiirden yoksun olmak moral çöküntüsünün bütün biçimlerini açıklar.</p>
<p>Kölelik, şiirsiz, dinsiz ve ebediyet ışığından yoksun çalışmadır.</p>
<p>Ebedi ışık, bir yaşama ve çalışma nedeni değil de, bu nedeni araştırmaktan kurtaran bir doluluk versin.</p>
<hr />
<p>Kendi içine inerse insan,tam arzuladığı şeye sahip olduğunu bulur.</p>
<hr />
<p>Kötülüğün tanımlandığı tarzda tanımlanan iyiliğin reddedilmesi gerekir. Oysa kötülük iyiliği reddetmektedir. Ama kötü bir şekilde reddetmektedir.</p>
<p>Kendisini kötülüğe adayan varlıklarda uzlaşmaz kötülüklerin birleşmesi var mıdır? Zannetmiyorum. Kötülükler yerçekimine tâbidir ve bu nedenle kötülükte derinlik, aşkınlık yoktur.</p>
<p>İyiliği ancak onu gerçekleştirerek deneyimleriz. Kötülüğü ancak kötülük yapmaktan kaçınarak veya kötülük yapmışsak ondan pişmanlık duyarak deneyimleriz.</p>
<p>Kötülük yaptığımız zaman, onu göremeyiz, çünkü kötülük ışıktan kaçar.</p>
<hr />
<p>Bu dünya kapalı kapıdır. Bir engeldir. Ve aynı zamanda geçittir.</p>
<p>Yan yana zindanlarda duvara vurarak iletişim kuran iki tutsak. Duvar onları ayıran ve aynı zamanda onlara iletişim kurma imkânı veren şeydir. Biz ile Tanrı arasındaki durum da böyledir. Her ayırım bir bağlantıdır</p>
<hr />
<p>Görünüm varlığa yapışır ve yalnızca ıstırap onları birbirinden koparabilir.</p>
<p>Varlığa sahip olan, görünüşe sahip olamaz. Görünüş varlığı zincirler.</p>
<hr />
<p>Adalete zarar vermek isteğiyle veya adaleti yanlış okuyarak adaletsiz olabiliriz. Ama bu neredeyse her zaman ikinci şıktan kaynaklanır. Hangi adalet sevgisi bizi kötü okumadan korur? Eğer herkes, hep okudukları adalete göre davranıyorsa, adil olan ile olmayan arasındaki fark nedir?</p>
<hr />
<p>Saf bir gönül borcu hissetmek için (dostluk durumu dışta tutulduğunda), bana acıma, sempati veya kapris sonucu, lütuf veya ayrıcalık olarak veya mizacın doğal bir sonucu olarak değil de adaletin gerektirdiği şeyi yapma arzusuyla iyi davranıldığını düşünmem zorunludur. Böylece, bana bu şekilde davranan kişi kendi durumunda bulunan herkesin benim durumumda bulunan herkese böyle davranmasını temenni ediyor demektir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/simone-weil-yercekimi-ve-inayet-notlar/">Simone Weil – Yerçekimi ve İnayet ‘Notlar’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/simone-weil-yercekimi-ve-inayet-notlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
