<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mezhepsizlik | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/mezhepsizlik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Jul 2017 14:59:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Mezhepsizlik | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mezhepsizlik Dinsizliğe Köprüdür</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mezhepsizlik-dinsizlige-koprudur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mezhepsizlik-dinsizlige-koprudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Apr 2014 20:45:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Zahid Kevserî]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepsizliğin Sonu Ne Olur]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepsizlik Dinsizliğe Köprüdür]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Zâhid el-Kevserî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1111</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hangi görüş ve prensibe sahip olursa olsun, siyaset adamla­rından, samimiyet ve ihlâsla bir fikri, takib edeceği bir hedefi olmaksızın siyasetçi olduğunu iddia edenlere değer veren birine rastlayamazsınız. Bunun yanında karşılaştığı her gruba, &#8220;Ben sizinleyim&#8221; diyerek insanları aldatmaya yeltenenler de tıpkı bu tip siyasetçiler gibidir. Bir yandan önüne gelen her gruba kendileriyle birlikte ol­duğu görünümünü verirken, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezhepsizlik-dinsizlige-koprudur/">Mezhepsizlik Dinsizliğe Köprüdür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;" align="right"><span style="line-height: 1.5em;"><a href="http://ilimcephesi.com/mezhepsizlik-dinsizlige-koprudur/kitaplar-420x303/" rel="attachment wp-att-16523"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16523" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/04/kitaplar-420x303-1.jpg" alt="" width="420" height="303" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/04/kitaplar-420x303-1.jpg 420w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/04/kitaplar-420x303-1-300x216.jpg 300w" sizes="(max-width: 420px) 100vw, 420px" /></a></span></p>
<p style="text-align: left;" align="right"><span style="line-height: 1.5em;">Hangi görüş ve prensibe sahip olursa olsun, siyaset adamla­rından, samimiyet ve ihlâsla bir fikri, takib edeceği bir hedefi olmaksızın siyasetçi olduğunu iddia edenlere değer veren birine rastlayamazsınız. Bunun yanında karşılaştığı her gruba, &#8220;Ben sizinleyim&#8221; diyerek insanları aldatmaya yeltenenler de tıpkı bu tip siyasetçiler gibidir.</span></p>
<p>Bir yandan önüne gelen her gruba kendileriyle birlikte ol­duğu görünümünü verirken, diğer yandan şu veya bu gruplar­dan birinin yanında yer almayıp rastladığı her gruba &#8220;Ben si­zinleyim&#8221; demek, bir insan için ne kötü bir haslettir! Bir Arap şairi bu yapıda olanları dile getirirken demiştir ki:</p>
<blockquote><p>Yemenli birini görünce<br />
Yemenli olursun;<br />
Ma&#8217;dî&#8217;den birine rastlayınca da<br />
Hemen olursun Adnanlı.</p></blockquote>
<p>İslâm dininde mezhepsizliği meslek edinerek bir o mezhebe, bir bu mezhebe gidip gelenlerin durumu ise, hepsinden daha beter ve daha çirkindir.</p>
<p>Metodlan birbirine benzemeyen, hatta tek bir ilim dalında bile farklı kanaata sahip olan nice ilim adamı vardır. Bilinen felsefî doktrinlere dayandırmaksızın felsefeden dem vuran kimse, felsefeyle değil de, olsa oIsa boşboğazlıkla alâkalandırılabilir. Çeşitli ilim dallarında —hatta Arabi ilimlerde bile— çalı­şanların kendilerine göre husûsi görüş ve prensipleri vardır ki, görmezlikten gelinemez ve ilimlerin an duru kaynağından yu­dumlamak isteyenler, bu işe samimiyet ve ciddiyetle sarılanları akılsızlık ve cehaletle itham edemezler.</p>
<p>Tâ İslâm’ın ilk devirlerinden yamanımıza kadar süregelen asırlar boyu âlimlerin üzerinde ehemmiyetle durduğu İslâm fık­hı gibi bir ilim dalı daha yoktur.</p>
<p>Hazret-i Peyg<span style="text-decoration: line-through;">am</span>ber aleyhissalâtü vesselam, İslâm&#8217;ın baş­langıç devrelerinde ashabını dinî konularda bilgilendirmiş ve onlara hüküm çıkarma yollarını öğretmiştir. Öyle ki, altı kişi Peygamber aleyhissalâtü vesselam zamanında fetva verir hale gelmişlerdi. Hazret-i Peygamberin refik-i âlâya intikalinden sonra da diğer sahabe bu zatlardan bilgiler almaya devam et­mişlerdir. Bu zatların sahabe ve tabiîn arasında fetvâ konusunda şöhret kazanmış arkadaşları da vardı.</p>
<p>Vahyin beşiği olan Medine-i Münevvere, üçüncü Raşid Hali­feler devrinin son zamanlarına kadar sahabenin yerleşim mer­keziydi. Medineli birçok tâbiîn, sahabeden intikal eden, fakat dağınık halde bulunan nice hadisi ve fıkhî bilgileri bir araya ge­tirmişlerdir. Hatta bu Medineli yedi zat, fıkıh konusunda bü­yük bir mevkie sahiptiler. Büyük sahâbî İbn Ömer radıyallahü teâlâ anh, sahabenin verdiği hükümler üzerinde geniş bilgi sa­hihi tabiînin büyüklerinden Saîd b. el-Müseyyeb’i takdir eder ve kendisine babasının verdiği hükümlerle ilgili sorular sorardı.</p>
<p>Sonra bu zatların ilimleri, İmam Mâlik’in Medineli hocala­rına intikal etmiş, Mâlik de bu bilgileri derleyip toparlamış ve kitlelere yaymıştır. Böylece yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya doğru kendisine mezhep isnad edilmiştir. Binaenaleyh, önde gelen ulemâ da kendisinin öne sürdüğü delillerin kuvvetli­liğini, takib ettiği yolun aydınlık olduğunu takdir ettiklerinden, asırlar boyu kendisine uydular. Eğer onun görüşüne tâbi her­hangi bir âlim, ortaya bir mezhep koysa da insanları bu yeni mezhebe çağırsaydı, ilim erbabı arasından, derin bilgi ve sağ­lam görüş sahibi bu zatların arkasına düşecek insanlar mutla­ka bulunurdu.</p>
<p>Ne var ki bu zatlar; söz birliğini bozmamak için ve mezhep sahibinden; rivayet olunun bir takım zayıf meseleler yerlerini mezhep içerisindeki dirayetli, delil ve görüş yönünden daha kuvvetli ve daha sağlam olan kimselerin görüşlerine bırakaca­ğım bildikleri için bu Medineli âlimin mezhebine uymayı tercih etmişlerdir. Bu yüzden mezhebin zayıf tarafları, anlayış ve id­rak sahibi zatlarla son derece kuvvetli bir hale gelmiştir, öyle ki müteahhirîn ulemâsından biri bu mezheple boy ölçüşmeye veya ona toslamaya kalksa kafasından olur!..</p>
<p>Ardından gidilen diğer müctehid imamların mezhepleri de böyle&#8230; İşte size Fâruk radıyallahü anh&#8217;in kurduğu ve çevresine dilleri fasih Arap kabilelerini yerleştirdiği Küfe şehri. O, bu şe­hir halkım Allah&#8217;ın dini hakkında bilgilendirmesi için buraya îbn Mes&#8217;ûd radıyallahü anh&#8217;i göndermiş ve onlara: “Abdullah&#8217;ı göndererek sizi kendime tercih ettim&#8221; demiştir.</p>
<p>Şu da var ki bu zatın diğer sahâbe arasında İlmî seviyesi çok büyüktü. Kendisi hakkında Ömer radıyallahü anh, “ilimle dopdolu&#8221; tâbirini kullanmıştır. Aynca bu zat hakkında şöyle bir hadis de vardır: &#8220;İbn Ümmü Abd&#8217;in ümmetim için beğendiğini ben de beğenirim.&#8221; İşte bir hadis-i şerif daha: &#8220;Kur&#8217;an-ı Ke­rim&#8217;i aslına uygun olarak indiği gibi okumak isteyenler onu İbn Ûmmü Abd&#8217;in kırâatı gibi okusunlar.&#8221;</p>
<p>İbn Mes’ûd’un bu kırâatını Âsım, Zer b. Hubeyş’ten o da kendisinden rivayet etmiştir. Aynı şekilde Ali b. Ebû Talib&#8217;in kırâatını da Âsim, Ebu Abdurrahman Abdullah b. Habib es- Sülemî&#8217;den, o da ondan rivayet etmiştir.</p>
<p>İbn Mes&#8217;ûd radıyallahü teâla anh, Ömer zamanından Os­man radıyallâhü anh&#8217;in hilâfetinin sonlarına kadar Kûfelilerle öylesine ilgilenmiş ve onları öylesine bilgilendirmişir ki, Küfe şehri fakîhlerle dolup taşmıştır. Hz. Ali b. Ebû Talib, Kûfe’ye gelip de bu şehrin fakîhlerle dopdolu olduğunu görünce son derece sevinmiş ve; &#8220;Allah, îbn Ümmü Abd&#8217;den razı olsun, kendisi bu şehri ilimle doldurdu&#8221; demiştir.</p>
<p>“İlim Beldesinin Kapısı&#8221; de bu şehir ahâlisini bilgilendirme­ye devam etmiştir, öyle ki Küfe, Hz. Ali b. Ebû Talib kerremellâhü vechehü’nun burayı hilâfet merkezi yaptıktan ve bu şehre ilmi ve fıkhî kudrete sahip ashabın intikalinden sonra, di­ğer İslâm şehirleri arasında benzersiz bir hale gelmiştir.</p>
<p>El-Iclî’nin anlattığına göre yalnızca Küfe şehrinde, burada ilim neşri için ikamet edip sonra Irak&#8217;ın diğer şehirlerine inti­kal edenler hariç, tam bin beşyüz sahâbe vardı. Ali ve İbn Mesûd radıyallahü anhümâ&#8217;nın ileri gelen arkadaşları da ora­daydı. Eğer bu zevatın hâl tercümeleri bir kitapta toplanmış ol­saydı, büyük ve hacimli bir kitap ortaya çıkardı.</p>
<p>Bu zevatın isimlerini şuracıkta sayıp dökecek değiliz; ancak şunu söylemek gerekir ki; İbrahim b. Yezid en-Nehaî, bu zatla­rın dağınık haldeki bilgilerini bir araya toplamış olup bu zatın rey ve görüşleri Ebû Yusuf’un, Muhammet b. el-Hasan&#8217;ın, İbn Ebû Şeybe ve diğerlerinin eserlerinde mevcuttur. Sonra tenkit­çiler bu zatın mürsellerini sahih kabul etmişlerdir. İbn Ömer radıyallahü anhüma&#8217;nın, hakkında, &#8220;Her ne kadar ben Resûlullüh aleyhissalâtü vesselâm&#8217;ın sözlerine kendi yanında şahit olmuşsam da bu sözler onun hafızasında benimkinden daha fazladır&#8221; dediği Şa&#8217;bî, mezkur zatı, şehirlerdeki bütün ulemâya tercih ederdi. Enes b, Sîrîn, &#8220;Kûfe&#8217;ye vardığımda orada hadis tahsiliyle uğraşan dört bin kişi gördüm. Dört yüz kişi de fıkıh bilgisi almışlardı. Nitekim Ramehürmüzî&#8217;nin el-Fâsıl adlı kitabında da böyledir&#8221; demiştir.</p>
<p>Tahâvî ve diğerlerinin de dediği gibi, Ebû Hanîfe bu zatla­rın ilimlerini, fıkıh, hadis, Kur&#8217;an ve Arabî ilimlerde derin bilgi sahibi öğrencileri arasından kırk fakîhten oluşan fakîhler meclisinde meseleleri en seçkin arkadaşlarıyla enine boyuna tartıştıktan sonra tedvin ve tanzim etmiştir.<sup>(1)</sup> Kendi mezhebinden olmayan Muhammed b. İshak en-Nedim, İmam Azam hakkında şöyle söylüyor:</p>
<p>&#8220;Karada ve denizde, doğuda ve batıda, uzakta ve yakında ilim namına ne varsa hepsini o tedvin etmiştir,&#8221;</p>
<p>Kendisi hakkında Şâfiî radıyallahü anh ise, &#8220;İnsanlar fıkıh­ta Ebû Hanife’nin ıyâlidir&#8221; demiştir. Sonra fıkıh onun arkadaş­larının, elleriyle olgunlaşmış olup ıslah ve tashih için söylenecek her hangi bir şey bırakmamışlardır. Allah hepsinden razı olsun.</p>
<p>Bilâhare Şâfiî radıyallahü anh gelmiş, iki kaynağın suyunu birleştirmiştir. Ve Müslim b. Halid gibi Mekkeli hocalarından -ki bu zat ilmi îbn Cüreyc&#8217;den, o da Atâ&#8217;dan, o da İbn Abbas radıyallahü anhümâ&#8217;dan almıştır- devşirdiklerini de üzerine ilâve etmiştir. Şâfiî&#8217;nin arkadaşları, arkadaşlarının arkadaşları doğu ve batıyı tutmuş ve yeryüzünü ilim ve irfanla doldurmuşlardır. Onun ve arkadaşlarının ilim ve irfanı sayesinde Mısır halkı en yüksek bilgi seviyesine çıkmışlardır, ömrünün son yıllarında Şâfiî Mısır&#8217;a yerleşerek yeni mezhebini orada neşretmiş (vefatından sonra da) oraya defnolunmuştur. Allah kendisinden razı olsun.</p>
<p>Bu makale, diğer fakîh ve müctehid imamların faziletlerini ve İslâm fıkhındaki yerlerim beyan etmeye müsâit değildir. Bu zatların hepsi fikhî meselelerin üçte birinde ittifak halindedir­ler. Kalan üçte biri ise ihtilâf ettikleri hususlar olup bu konuda öne sürdükleri deliller fukahanın kitaplarında mevcuttur.</p>
<p>Mezhepler işte böyle sağlam temeller üzerine oturtulmuş­tur&#8230; Peki, son zamanlarda liderlik sevdasıyla biri ortaya çıkar da mezkur müctehidlerin ictihadlarının yerine kendi içtihadını ikame edip insanları, mezhepleri bırakmaya çağırır, mezhepleri ve mezheplerin bağlılarını şaşkınlık içerisinde bırakmaktan ve gösteriş budalalığından öte bir esasa dayanmayan kendi imam­lığını (müçtehidliğini) mezhepsizlik üzerine oturtmaya çalışırsa eğer, siz kendisini böyle bir vesvese ve kuruntuya kaptıran biri­ne ne dersiniz?.. Böyle birine, ya deli teşhisi konulmuş fakat tı­marhaneye götürülmemekle hata edilmiş bir mecnun dersiniz; yahut da böyle bir adamın delilerin akıllılarından mı, yoksa akıllıların delilerinden mi olduğunu kestiremezsiniz her hal­de&#8230;</p>
<p>Bir müddetten beri bazılarından buna benzer naralar duy­maya başladık. Ki bunlar akıllarınca müctehid imamların ictihadlarını ortadan kaldırmaya yönelik olarak şer’î sahalarda iç­tihada yelteniyorlar. Bu kuruntularına kulak asmadan önce, bana kalırsa, bunların akıllarından bir zorlarının olup olmadığı hususunda bir tıp doktoruna muayene ettirilmeleri gerekir. Kendilerinde birazcık akıl bulunduğu tesbit edildiği takdirde bunların, İslâm ümmetini din ve dünya işlerinde parçalamaya yönelik hedefler peşinde koştukları ve üzerlerine İslâm güneşi doğduğundan beri aralarında devam eden uzunca bir kardeşlik döneminden sonra bu ümmeti birbiriyle didişmeye ve boğazlaş­maya sevkedecek melunca gayeler güttükleri ve bu dinin düş­manlarından oldukları kesinkes ortaya çıkar.</p>
<p>Basiretli ve akl-ı selim sahibi bir Müslüman bu gibi propa­gandalara kanmaz. Evet, böyle bir Müslümanın, tâbiîn devrin­den beri bu dinin usûl ve fürûunu Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm&#8217;dan tevârüs ettikleri gibi koruyan müctehid imamla­rın etrafından ayrılmaya çağıran bir nara işittiğinde yahut ku­lağına mezheplerden birine yönelik bir böğürtü çalındığında mutlaka bu meş&#8217;um sesin çıkış yerini araştırmalı, bu fitne yu­vasını muhakkak keşfetmelidir.</p>
<p>İslâmî ilimleri hakkıyla okuyan samimi bir Müslümandan böyle bir ses duyulmaz; bu ses olsa olsa İslâmî ilimleri üstünkö­rü, başlıklar halinde ve kendi emellerine hizmet edecek kadar öğrenip İslâm âlimleri arasına gizlenmiş sahte bir Müslüman­dan duyulabilir. Akl-ı selim sahibi bir Müslüman, kendisinde mevcut basiret nuruyla araştırdığında, bu naranın çıkış yerinde Müslümanların dertleriyle sadece gösteriş olsun diye dertlenen birine rastlayacak; öte yandan bu adamın, Müslümanların dert ve sıkıntılarına aldırış etmeyen birtakım kimselerle sarmaş do­laş olduğunu, ancak fazilet güneşinin batış yerinden (Batı&#8217;dan) gelen eskiler hariç, önüne gelen her eskiye düşman kesilen bir kimse olduğunu görecektir.</p>
<p>Böğürtü sahipleri eveleyip geveledikleri bu lafların, efendi­lerince alkışlanacağı inancındadırlar. Basiretli bir Müslüman işin aslına vâkıf olunca, alâkalıları durumdan haberdar etmek suretiyle İslâmî çevreleri bu menfur sesin şerrinden nasıl kur­taracağını bilir. Hakikat, er veya geç üstün gelecektir, hiç bir şey onunla boy ölçüşemez.</p>
<p>Toplumu, yukarıda bazı hallerine işaret ettiğimiz müctehid imamların mezhepleriyle mezheplenmeyi terketmeye çağıran­lar, bu müctehidlerin delillerden çıkardıkları bütün hükümler­de doğruyu buldukları inancını taşıyor olabilirler, öyle ki (bu düşüncede olanlara göre) müctehid olmayan herkesin, tek bir müctehidin görüşüne bağlı kalmaksızın rastgele bir müctehidin görüşü doğrultusunda hareket etmesi uygun olur ki bu, Mutezi­le’ye has bir görüştür. Tasavvufçular ise tek bir müctehidin sö­züne bağlı kalmamayı, müctehidlerin sözlerinin, özellikle azi­mete uygun olanlarını tercih mânasında değerlendiriyorlar.</p>
<p>Nureddin eş-Şehid’in arkadaşlarından Ebul-Alâ Said b. Ahmed b. Ebû Bekir er-RâzI, &#8220;el-Cem&#8217;u Beyne&#8217;t-Takva ve’l-Fetvâmin Mühimmâti’t-Din ve&#8217;d-Dünya&#8221; adlı kitabının fıkıhla ilgili bölümünde özellikle dört mezhep imamının sözleri arasında fetvâ ve takvanın gerektirdiği şeylere işaret etmiştir. Bunda her hangi nefsânî bir duygu olmayıp sırf takvâ gözetilmiştir.</p>
<p>Ama Mutezile&#8217;ye mal edilen görüş, müctehid mertebesinde olmayanların müctehidlerin görüşleri arasından beğendiklerini tercih etmeye cevaz veriyor. Ne var ki müctehid olmayanların, en azından müctehidlerin kendince en takva olanını seçip bu müctehidin verdiği her türlü fetvâya, ruhsat yoluna sapmaksızın, uymaları gerekir. Müctehid imamların sözlerinden ruhsata uygun olanını benimsemesi ise heva ve hevesine uymaktan baş­ka bir şey değildir. Buna kim cevaz verirse versin bunun asla dinde yeri yoktur. Tayin etmeksizin müctehidlerden herhangi birinin sözüyle amel etme hususunda İmam Ebû Îshak el-İsferâyinî şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Bu işin önü safsata, sonu zındıklıktır. Çünkü müc­tehid imamlann sözleri, nefy ve isbat arasında gidip gelmekte olduğundan hem nefy hem de isbatın aynı anda bir doğru üzerinde buluşmaları mümkün de­ğildir.&#8221;</p>
<p>Evet, müctehidlerden sadece birinin bütün görüşlerine uyan bir kimse, bu müctehid ister hata etsin ister etmesin, mesuliyetten kurtulmuş olur. Diğer müctehidlere uyanların hükmü de budur, çünkü içtihad eden bir hakime doğruyu bulmuşsa iki, hata etmişse bir ecir verilir. Bununla ilgili bir nice hadis-i şerif vardır. İslâm güneşi doğduğundan beri bu ümmet, müctehidi hata etse de mukallidin mes&#8217;uliyetten kurtulacağını kabul etmiştir. Eğer müctehidin hatasından dolayı mukallid mes&#8217;uliyetten kurtulmamış olsaydı, müctehide bir ecir veril­mezdi. Üstad Ebû İshak el-İsferâyinî’nin yukarıdaki sözleri doğru olup bununla ilgili binlerce delil getirmek mümkündür; a<span style="text-decoration: line-through;">nc</span>a<span style="text-decoration: line-through;">k</span> burası meseleyi enine boyuna izah etmeye elverişli değil­dir.</p>
<p>Ama (insanları) bir mezhebe bağlanmaya çağıranlar, müctehid imamların Müslümanlar arasında tefrika ve bölünmeye sebep olduklarını, İslâm dininde ictihad edenlerin tamamının oldum olası hatalı olduklarını ve İslâm güneşi doğduğundan bu yana<sup>2</sup> bu ümmetin (ve müctehid imamların) gözünden kaçmış doğruları tashih edeceklerini sanıyorlarsa eğer, bu düpedüz bir hezeyandır.</p>
<p>Zaman zaman bu çığırtkanların ağzından âhâd haberlere dayalı sahih hadisleri, aynı şekilde icmâ ve kıyası ve müctehidler nezdinde muteber olan kitapları küçümsemeye yönelik birtakım hezeyanlar duymaya başladık.</p>
<p>Bunlar âhâd haberleri küçümsemekle sahih hadis kitapla­rından, telif edilmiş diğer mutemed kitaplardan, rivayet ve di­ğer tefsir kitaplarından kurtulmuş oluyorlar. Bu durumda elde istifade edilecek ne bir cihanşümul mucize ve ne de şer&#8217;î ahkâm kalıyor. Peki tutulan bu şeytani yol, İslâm düşmanlarının hile ve tuzaklarından başka bir şey midir?.. Halbuki âhâd haberlere dayalı sahih hadisler, rivayet yollarının çeşitliliği ile mâna yö­nünden tevatür derecesine ulaşmakta, hatta karine bulunmadı­ğı zaman âhâd haberler ilim için mesned teşkil edebilmektedir. Öte yandan ilim erbabı arasında tenkide uğramayan sahih ha­dislerin karineden yoksun bulunduğu görüşünde olanlar da vardır.</p>
<p>İcmâı reddetmekle de bunlar hak mezhepler topluluğunun görüşlerini kabulden sıyrılmış ve sapık Haricîler ve Rafizîlerle aynı çizgiye gelmiş olurlar. Kıyasa sırt çevirmek suretiyle ise, bilinen ve alışılagelmiş illet yollarını ve ictihad kapışını kendi yüzlerine kapatarak kıyası reddeden Haricî, Rafızî ve Zahirîle­rin yolunu seçmiş olurlar.</p>
<p>İctihad ehlince muteber olan kitapların delâletleri üzerinde oynamak suretiyle de sadr-ı İslam’dan beri mefhumları kabul edenlerle etmeyenlerin ittifakıyla geçersiz bir mecrada seyreden birtakım kayıtları, kesinleşmiş hükümlerin çoğunun değişmesine vesile kabul ediyorlar. Mısır’daki bazı Yahudi müşteşriklerin ortaya attığı şeylere imtisâlen bu ümmetin fakihlerinin tamamınca kabul gören örf ve teamülün dışında bir davranış, bir durum ortaya koyuyorlar. Aynı şekilde daha önceki “Müslümanlar Nazarında Allah’ın Şeriati” adlı bir makalemizde de bir nebze temas ettiğimiz gibi onların maslahatla alâkalı düşünceleri de bu kabilden bir şeydir.</p>
<p>Bütün bunlar Ezher’in gözleri önünde cereyan ettiği halde Ezher’dekiler buna karşı tek bir kelime dahi söylmemektedirler. Bu zillet ve denâetler karşısında suspus olmak, temelleri Melik Zahir Baybars ve değerleri emirleri zamanından beri takva üzerine oturtulmuş Sünni Ezher’e yakışmamaktadır. Öyle ki bu zatlar tarafından yeniden ihya edilerek Ehl-i Sünnet’in kalesine haline getirilen Ezher’i diğer Müslüman sultanlar kollayıp gözetmişler, böylece bu müessesenin günümüze kadar aynı esaslar üzerine sürüp gelmesini temin etmişlerdir. Bu müessesenin kapıları hala dört imamnın bağlılarının dışındakilere kapalıdır. Bu asil gayenin tahakkuku uğrunda bu müessese için nice hayırlı işler yapılmıştır…</p>
<p>Merhum Birinci Melik Fuad, Ezher’i bu temeller üzerinde durdurmak için büyük çabalar sarfetmiş, İslam esaslarına bağlı hükümet de bu asil gayenin tahakkuku için elinde gelen iyiliği ve yardımı hala esirgememektedir.</p>
<p>Yeni çığırtkanlar (diyelim ki) içtihadı alışılmışın dışında bir üslubla zamane adamlarından birinin şahsına hasrettiler ve bilinen müctehid imamlar tarafından tedvin olunan mezhepleri de ortadan kaldırabildiler; peki, arzuladıklarını gerçekleştirebilmek için kitleleri de bu adamın görüşleri etrafında kim toplayacaktır? Her fırsatta bir mutlak fikir hürriyeti teranesidir tutturanlar, zamane adamları arasından o şahıs gibi içtihada meraklı olanların yeni bir ictihadla ortaya çıkmalarına nasıl mani olabilecektir?.. Yahut hürriyetleri ellerinden alınmış kitlelere istenilen fikirlerin dikte edilmesine nasıl izin vereceklerdir? Yahut mutlak hürriyete çağıran bu adamlar, mukallid durumundaki zavallı kitleleri bu aydınlık çağda dinine ve ilmine güvendiği bir müçtehidi seçip kendisine uyma hürriyetinden nasıl mahrum bırakacaklardır?!? Halbuki insanlar (cehâletin hükümran olduğu) karanlık çağlarda bile böylesine bir engellemeyle karşılaşmış değillerdir!.. İşte bunlardır bizim cevabını bulamadığımız sorular…</p>
<p>Sözü özü şudur: Sizler meş’um çığlık sahiplerinin durumlarına bir göz attığınızda, bunların alışılmadık ve bilinmedik birtakım işler peşinde koştuklarını, şöhret tutkusunun gözlerini gör ettiğini görür, hatta bunların zavallı doğuluların üstüne çullananlarla can ciğer olduklarına şahit olursunuz. Onların bu nâraları, bozgunculardan yükselen ilhad çığlığından başka bir şey değildir. Binaenaleyh, alakalıların bu tehlikenin kaynağını öğrenmeye gayret etmeleri ve (bu şer) kıvılcumlarını söndürmeleri gerekir.</p>
<p>Bu meş’um çağrı, yalnızca dinsizliğe uzanan bir köprü olup böyle bir çağrının istila ettiği diğer ülkeler küfür bataklığına saplanarak mahvolmuşlardır. Mü’min, parmağını bir delikten iki kere ısırttırmaz; akıllı o kimsedir ki başkasının uğradığı musibetlerden ders alır.</p>
<p>Doğruyu Allah söyler, doğru yolu gösteren de O’dur.</p>
<p><strong> Muhammed Zâhid el-Kevserî</strong></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1. Hatib-i Bağdâdi, İbn Kerâme’ye dayandırarak Tarih-i Bağdad adlı eserinde (14-247) demiştir ki: Biz bir gün Veki’nin yanındaydık. Adamın biri ona, Ebu Hanife’nin hata ettiğini söyledi. Veki cevaben: “Kıyasta Ebu Yusuf ve Züfer; Hadis hıfzında İbn Ebu Zaide, Hafs b. Gıyas, Hibban ve Mendel; Arab dilince Kasım b. Maan; zühd ve takvada Davud-i Tai ve Fudayl gibi zatlar yanındayken Ebu Hanife nasıl olur da hata edebilir? Meclis ve çevresinde bu gibi zatlar varken, bir kimsenin hata yapması düşünülemez. Çünkü hata yapacak olsa hemen bu zatlar geri çevirirler.” demiştir.</p>
<p>2. Gökyüzündeki güneşin sabah, kuşluk ve gurub vakitleri vardır ama bu güneş batmayacak, kıyamete kadar parlamaya devam edecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezhepsizlik-dinsizlige-koprudur/">Mezhepsizlik Dinsizliğe Köprüdür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mezhepsizlik-dinsizlige-koprudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mezhepsizlik Niçin &#8220;Dinsizliğin Köprüsü&#8221;dür?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mezhepsizlik-nicin-dinsizligin-koprusudur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mezhepsizlik-nicin-dinsizligin-koprusudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Sep 2013 20:56:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[el-Kevserî]]></category>
		<category><![CDATA[Makâlât]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepsizlik Dinsizliğe Götüren Köprüdür]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepsizlik Nedir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ilimcephesi.com/?p=755</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebubekir Sifil- BEYAN &#8211; Temmuz 1999 Bismillâhirrahmânirrahîm  Bilindiği gibi &#8220;Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür&#8221; sözü, yirminci yüzyılın yetiştirdiği en büyük alimlerden ve son Osmanlı Şeyhülislam vekillerinden biri olan merhum Muhammed Zâhid el-Kevserî&#8217;ye aittir ve merhumun &#8220;Makâlât&#8221; adlı eserinde yer alan makalelerden birisinin başlığıdır.[1] Bu hikmetli söz, bahse konu makale neşredildikten sonra adeta darb-ı mesel haline gelmiş ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezhepsizlik-nicin-dinsizligin-koprusudur/">Mezhepsizlik Niçin “Dinsizliğin Köprüsü”dür?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/mezhepsizlik-nicin-dinsizligin-koprusudur/hadis-sunnet-mezhep-6/" rel="attachment wp-att-16494"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16494" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/09/hadis-sunnet-mezhep.jpg" alt="" width="354" height="236" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/09/hadis-sunnet-mezhep.jpg 509w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/09/hadis-sunnet-mezhep-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/09/hadis-sunnet-mezhep-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/09/hadis-sunnet-mezhep-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/09/hadis-sunnet-mezhep-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/09/hadis-sunnet-mezhep-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/09/hadis-sunnet-mezhep-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/09/hadis-sunnet-mezhep-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 354px) 100vw, 354px" /></a></p>
<p>Ebubekir Sifil- BEYAN &#8211; Temmuz 1999</p>
<p>Bismillâhirrahmânirrahîm</p>
<p align="justify"> Bilindiği gibi &#8220;Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür&#8221; sözü, yirminci yüzyılın yetiştirdiği en büyük alimlerden ve son Osmanlı Şeyhülislam vekillerinden biri olan merhum Muhammed Zâhid el-Kevserî&#8217;ye aittir ve merhumun &#8220;Makâlât&#8221; adlı eserinde yer alan makalelerden birisinin başlığıdır.[1] Bu hikmetli söz, bahse konu makale neşredildikten sonra adeta darb-ı mesel haline gelmiş ve dilden dile yayılmıştır.</p>
<p align="justify">Bu yazıda, bu sözün ne anlama geldiği ve İslam Dünyası&#8217;nın yaşadığı ilmî ve fikrî tecrübeye ne ölçüde denk düştüğü gibi hususları irdelemeye çalışacağız.</p>
<p align="justify">Öncelikle bu şaklıkta geçen iki kavramın, &#8220;mezhepsizlik&#8221; ve &#8220;dinsizlik&#8221; kavramlarının nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde duralım.</p>
<p align="justify">Buradaki &#8220;mezhepsizlik&#8221;, hem hiçbir mezhebi tanımamayı, hem de klasik tabiriyle &#8220;telfik&#8221;i, yani mezheplerin hükümleri arasından bir derleme ve seçme yaparak karma bir mezhep oluşturmayı anlatmaktadır. Zira her birinin ayrı bir usul ve metodu olan mezheplerden hiçbirisini tanımamakla, aralarındaki ihtilafları ve bunların sebeplerini görmezden gelerek bu metot ve usuller doğrultusunda konmuş olan hükümleri birleştirme girişimi arasında netice olarak hiçbir fark yoktur. Çünkü son tahlilde her iki davranış şekli de, belli bir metodu iltizam etmeme noktasında buluşmaktadır.</p>
<p align="justify">Başlıktaki cümlede yer alan &#8220;dinsizlik&#8221; ise, hiçbir dini tanımamaktan ziyade, dinler arasında herhangi bir fark gözetmemek ve muhtelif dinlere mensup insanları aynı kategoride değerlendirmek anlamına gelmektedir.</p>
<p align="justify">Bilindiği gibi İslam Dünyası&#8217;nda başgösteren –ve genellikle Cemaleddin Efganî ile başlatılan– &#8220;yenilikçi&#8221; hareketin en önemli taleplerinden birisi ve belki de birincisi, Müçtehit İmamlar&#8217;ın içtihatlarının artık eskidiği, miadını doldurduğu ve bugünün meselelerine çözüm getirmekten uzak kaldığı gerekçesiyle yeni içtihatlar yapılmasıdır. İslam Hukuku&#8217;nun (Fıkıh) modernize edilmesi ve çağa uydurulması için, içtihat mekanizmasının temel unsurları ve belirleyicileri olan Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas&#8217;ın yeniden gözden geçirilmesi ve akılcı bir bakış açısıyla yeni yorumlara ve fonksiyonlara kavuşturulması şeklinde başlayan bu hareket, geçen zaman içinde muhtelif veçhelere büründü ve farklı yönelişlere teşne oldu.</p>
<p align="justify">Her ne kadar yenilikçilerin muhtelif konularda birbiriyle bağdaşmayan çeşitli görüşleri ve bu görüşler etrafında –taraftarları ve karşıtları arasında– cereyan eden tartışmalar konumuzla yakından ilişkili ise de, bu yazının amacı bu ayrıntıya girmek olmadığından, burada sadece yukarıdaki kuşbakışı tesbite şu noktayı eklemekle yetineceğiz: Az önce &#8220;yenilikçi hareket&#8221; şeklinde ifade ettiğimiz reformist/modernist yaklaşımın talepleri ve teklifleri elbette Fıkıh ve İçtihat sahalarına münhasır değildi. Bu hareketin boyutlarının kaçınılmaz olarak Akait alanına da uzandığını müşahede etmekteyiz.</p>
<p align="justify">Nitekim Cemaleddin Efgânî&#8217;den başlayarak Fazlur Rahman&#8217;a ve oradan da günümüz Türkiye&#8217;sindeki bazı isimlere uzanan &#8220;İbrahimî dinlerin diyaloğu&#8221; söylemi, (kimi zaman bu dinlerin esasta bir olduğu, kimi zaman da Ehl-i Kitab&#8217;ın da cennete gideceği şeklindeki iddialarla) reformist/modernist çevrelerin üzerinde ısrarla durdukları bir tez olarak canlılığını muhafaza etmektedir.[2]</p>
<p align="justify">Her ne kadar meselenin bu boyutu konumuz ile yakından ilişkili değilmiş gibi görünse de, bu yazının başlığı, bu boyutu da ilgi alanımız içine sokmaktadır. Zaten aşağıda izleyeceğimiz 4 merhalenin sonuncusu üzerinde dururken bu nokta kendiliğinden tebellür edecektir&#8230;</p>
<p align="justify">Evet, reformist/modernist çevrelerin talepleri &#8220;yeni içtihatlar yapılmalıdır&#8221; söylemiyle, aslında &#8220;eski&#8221; içtihatların Kur&#8217;an, Sünnet, İcma ve Kıyas hakkındaki değerlendirmelerinin geçersizliğini dile getirmiş oluyordu. Peki bu 4 asl hakkında reformist/modernist çevrelerin yaklaşımı genel olarak nasıldır?</p>
<p align="justify">Bu sorunun cevabını, söz konusu 4 aslın sonuncusundan başlayarak verecek olursak:[3]</p>
<p align="justify"><strong>1</strong>&#8211;<strong>Kıyas:</strong> Kıyas, nasslardaki hükmün dayandığı illetin tesbitine dayanan bir faaliyettir.[4] Dolayısıyla tabiatı gereği, ahkâma ilişkin nassların tek tek ele alınması ve hükme temel yapılması esasına dayanır.[5]</p>
<p align="justify">Oysa nassların tümünün bir arada değerlendirilmesi (tümevarım) yoluyla mesajı özü/ruhu yakalanarak buradan bütünlük arzeden bir metodoloji geliştirilmeli ve çözüm bekleyen meselelere bu metodoloji esas alınarak cevap verilmelidir.</p>
<p align="justify">Reformist/modernist çevreler, bu yaklaşımlarına, Malikî mezhebinde tali (ikincil) bir delil olan &#8220;maslahat&#8221; unsurundan ve özellikle Endülüs&#8217;lü Malikî fakihi eş-Şâtıbî&#8217;nin bu unsur hakkındaki değerlendirmelerinden de destek aramayı ihmal etmediler.</p>
<p align="justify">Çerçevesi şu ana kadar net olarak çizilememiş olan &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın ruhu&#8221; söylemi ve maslahat prensibinin –belirleyicilik alanı Malikî mezhebinin yaklaşımını çok daha fazla aşacak şekilde[6]– devreye sokulması sonucu Kıyas prensibi devre dışı bırakılmış oluyordu.</p>
<p align="justify"><strong>2- İcma:</strong> Sahabe&#8217;nin ileri gelenleri tarafından işletilmeye başlanmış bulunan İcma prensibi, fer&#8217;î bir mesele hakkında bir dönemde yaşayan bütün müçtehit imamların içtihatlarının aynı doğrultuda oluşması demektir. Tafsilatını yine Usul-i Fıkıh kitaplarına havale edeceğimiz bu prensip de reformist/modernist çevreler tarafından aşındırılmaya çalışılmıştır. İcma&#8217;ın vukuunun mümkün olmadığı; hakkında icma bulunduğu söylenen meseleler hakkında, iyi araştırıldığında aslında ihtilaf bulunduğu, tarihin bir döneminde meydana gelmiş bir icmaın, başka bir dönemde aynen kabul edilmesinin, insan akylının dondurulması demek olacağından, böyle birşeyin kabul edilemeyeceği gibi bir çok gerekçeye dayandırılan İcma itirazları, İmam eş-Şâfi&#8217;î&#8217;nin konu hakkındaki bazı değerlendirmeleri de istismar edilmek suretiyle[7]</p>
<p align="justify">Oysa İcma, fer&#8217;î bir hüküm hakkındaki bir nassa dayanıyorsa, o nassın bildirdiği hükmü zannî olmaktan çıkarıp kat&#8217;î kılması ve İslam Hukuku alanında derin vukufiyet sahibi Müçtehit İmamlar&#8217;ın konsensüsü olması bakımından İlahî İrade&#8217;nin tesbitinde elbette belli bir fonksiyon icra etmektedir.</p>
<p align="justify">Üstelik reformist/modernist çevreler, İcma hakkındaki değerlendirmelerinde yukarıda söylediğimiz noktada da durmadılar. Birtakım hadislerde geçen &#8220;ümmet&#8221; kelimesinin, Ümmet-i Davet dediğimiz gayri müslimler ile Ümmet-i İcabet dediğimiz müslümanlar arasında herhangi bir ayrım yapmadan tümünü, yani bütün insanları kapsadığını ileri sürerek, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in ümmetinin bütün insanlık olduğunu söylediler.[8]</p>
<p align="justify">Bizzat Allah Teala&#8217;nın Kitabı&#8217;nda ve Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Sünneti&#8217;nde en keskin hatlarla çizilmiş olan iman-küfür sınırı, reformist/modernist çevreler tarafından böylece ortadan kaldırılmış ve bunun yerine, özellikle masonik çevrelerin dillendirdikleri &#8220;insanlık dini&#8221;, &#8220;tüm insanların kardeşliği&#8221; sloganları, İslamî kılıflara büründürülerek yeniden ifade edilmiş oluyordu.</p>
<p align="justify"><strong>3-Sünnet:</strong> Mezhep İmamları&#8217;nın içtihatlarının büyük bir kısmının Sünnet&#8217;e dayanıyor olması ve Sünnet&#8217;in ve hadislerin birçok noktada rasyonel bakış açısına aykırılıklar arz ettiğinin kabul edilmesi, temelde akılcılığa (rasyonalizm) dayanan reformist/modernist hareketi, Sünnet&#8217;i ve hadisleri de &#8220;sorgulamaya&#8221; itmiştir. Tabiatiyle modern akla ve bugünkü bilimsel verilere uymadığı kabul edilen birçok hadis, bu bakış açısı tarafından &#8220;uydurma&#8221; olarak kabul edildi.</p>
<p align="justify">Bu yaklaşımı desteklemek için, sadece Kur&#8217;an&#8217;ın ilahî garanti altında olduğu ve Sünnet için böyle bir garantiden söz edilemeyeceği temel bir tez olarak ısrarla işlendi. Zira işin içine beşer unsuru girdiği anda şüpheci davranmak &#8220;bilimsel&#8221; davranışın bir gereği idi. Geçmiş alimler tarafından sahih olarak kabul edilmiş olsa da, pek çok hadis, reformist/modernist çevreler tarafından &#8220;uydurma&#8221; olarak damgalandı. Böylece Sünnet&#8217;in büyük bir kısmından kurtulma imkânı doğmuş oluyordu.</p>
<p align="justify">Burada, alimlerin (buradaki &#8220;alimler&#8221;den kastımız, özellikle Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh alimleridir), mütevatir ve meşhur kategorisine girmeyen hadisleri &#8220;ahad hadis&#8221; (veya &#8220;haber-i vâhid&#8221;) olarak değerlendirmeleri ve bu tür hadislerin ilim bildirmeyeceğini söylemeleri de, reformist/modernist çevreler tarafından iddialarını destekleyici bir unsur olarak kullanıldı.</p>
<p align="justify">Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da, &#8220;Kur&#8217;an&#8217;a aykırı hadis olamayacağı&#8221; söylemidir. Bu söyleme göre eğer herhangi bir hadis –isterse eski alimler tarafından mütevatir olduğu söylenmiş olsun– Kur&#8217;an&#8217;a aykırılık teşkil ediyorsa, onun sahih olarak kabul edilmesi söz konusu olamaz.</p>
<p align="justify">Oysa Kur&#8217;an&#8217;a aykırı görüldüğü gerekçesiyle uydurma olduğu söylenen hadisler hakkında, meseleyi bütün veçheleriyle araştırmadan verilen bu hükümler, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Sünneti&#8217;nin büyük bir kısmının iptal edilmesinden başka bir anlama gelmemektedir.</p>
<p align="justify">Meselenin bir diğer yönü de, Sünnet&#8217;in yol göstericiliğine baş vurmadan Kur&#8217;an&#8217;a doğrudan gitme söyleminin bünyesinde barındırdığı tehlikeler ile karşımıza çıkmaktadır. Tam bu noktada 4. merhale ile karşı karşıya geliyoruz ki, meselenin en can alıcı noktasını da burası oluşturmaktadır.</p>
<p align="justify"><strong>4-Kur&#8217;an:</strong> Kur&#8217;an ayetlerinin anlamı ve ihtiva ettiği hükümlerin anlaşılıp uygulanması noktasında Sünnet&#8217;in otoritesi de dahil olmak üzere hiçbir vasıta kabul etmeye yanaşmayan reformist/modernist anlayış, bu aşamada artık önünde uçsuz bucaksız bir hareket alanı bulmaktadır. &#8220;Fikir hürriyeti&#8221;, &#8220;Allah&#8217;ın Kitabı&#8217;na aracısız olarak baş vurmak&#8221;, &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın, kendisini &#8220;açık/anlaşılır&#8221; bir kitap olarak nitelendirmesi&#8221;&#8230; gibi pek çok söylem burada devreye girdi ve artık her isteyen, Kur&#8217;an ayetlerinden istediği hükmü çıkarma &#8220;özgürlüğüne&#8221; kavuşmuş oldu. Yüzyıllar içinde bitmez tükenmez samimi çabalarla ve tam bir ehliyetle vücuda getirilmiş olan Tefsir ve Fıkıh kitapları, Müfessirler, Fakihler ve diğer ulema, binbir ithamla töhmet altında bırakıldı ve asırların bilgi birikimi hoyratça çiğnenerek devre dışı bırakıldı.</p>
<p align="justify">Oysa Kur&#8217;an&#8217;ın doğru anlaşılması ve tefsiri[9] için öncelikle ilmîliği ispatlanmış bir metot geliştirilmesi gerekir. Böyle bir metot olmadan Kur&#8217;an&#8217;dan hüküm çıkarmak, onu tahrif etmekle eş anlamlıdır.</p>
<p align="justify">Nitekim günümüzde bunun büyük bir rahatlıkla yapıldığını görmekteyiz. Her isteyen, Kur&#8217;an&#8217;dan istediği hükmü çıkarmakta ve &#8220;ben böyle anlıyorum&#8221; diyerek işin içinden sıyrılmaktadır.</p>
<p align="justify">Tevrat ve İncil&#8217;in aslında çok da fazla tahrife uğramadığı, dolayısıyla bu kitaplara inanan Yahudi ve Hristiyanlar&#8217;ın da &#8220;hak din&#8221; ve &#8220;tevhid dini&#8221; üzere olduğu hükmünden tutunuz, Kur&#8217;an&#8217;da yer almayan bir hükmün Hz. Peygamber (s.a.v) de olsa hiç kimse tarafından konamayacağı tesbitine kadar, aslında İslamî olmayan pek çok anlayış, güya Kur&#8217;an merkeze alınarak vaz edildi. Kur&#8217;an ve Sünnet tarafından konmuş olan en temel sabiteler bile yıkılıp geçildi ve ortaya ne idüğü belirsiz bir din çıktı. Her ortama ayak uyduran, her anlayışa uyan, hiç kimsenin hiçbir anlayış ve hareketine müdahale etmeyen, uyulsa da olur uyulmasa da kabilinden varla yok arası bir din!</p>
<p align="justify">İşte bu yazının başından beri 4 merhale halinde sıralamaya çalıştığımız bu hareket, aşama aşama bu noktaya geldi. Din&#8217;de Mezheb&#8217;in niçin önemli olduğu, tam bu noktada kendisini bütün ağırlığıyla hissettirmektedir. Çünkü Mezhep, dinî hassasiyettir, din hakkında konuşmanın ve dinî bir hüküm vermenin kuralı, çerçevesi ve sistemidir. Mezhep, metot demektir; mezhepsizlik ise metotsuzluktur. Metotsuz, kaidesiz yapılan her türlü faaliyet ise karmaşaya ve yanlışlığa düşmeye mahkûmdur. Mezhep tanımayan insan, kendisini metotsuzluğa, karmaşaya ve belirsizliğe atmış demektir. Dolayısıyla onun, Allah&#8217;ın dini hakkında söylediği her söz ve ile sürdüğü her görüş, daha baştan yanlış olarak damgalanmayı hak etmiştir.</p>
<p align="justify">Kendisini mezhep imamlarından üstün görerek onların kurdukları sistemleri yıkma selahiyetinde gören kimseler, aslında dinî bir kurumu tahrip etmiş olmaktadırlar. Bunun neticesi ise, yukarıdan beri gördüğümüz gibi sonunda zarûrât-ı diniyye dediğimiz alana kadar gitmektedir. Zira bu hareket, nerede duracağı –onu yürütenler tarafından bile– önceden kestirilemeyen bir &#8220;kör gidiş&#8221;i ifade etmektedir.</p>
<p align="justify">Mezhep tanımadığını söyleyenlere sorunuz: Bugüne kadar Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;i anlama ve onlardan hüküm çıkarma konusunda geliştirdiğiniz dört başı mamur bir usûl/metot var mıdır?</p>
<p align="justify">Bu soruya verebilecekleri en küçük bir olumlu cevap yoktur. Mezhep ve metot tanımadığını, geçmiş ulemanın bize bıraktığı devasa ilmî mirası yıkmakla, yıpratmakla meşgul olmaktan başka bir mahareti olmayan böyle kimseler, kendi içlerinde korkunç çelişkilere düşmekten kurtulamıyorlarsa, sebebi burada aranmalıdır.</p>
<p align="justify">Her ne kadar hiçbir mezhebe bağlı olmama düşüncesi mutlak olarak ve her zaman yukarıda çerçevesini çizdiğimiz &#8220;dinsizlik&#8221; vakıasına götürmese de, bu başlangıcın, genellikle bu sona götürdüğünü de görmezlikten gelmemiz mümkün değildir.</p>
<p align="justify">İşte bugün aşama aşama gelinen noktada bizzat Allah Teala ve O&#8217;nun Resulü tarafından çizilmiş olan iman-küfür sınırının pek çok reformist/modernist tarafından ortadan kaldırılması, Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun, bu yazıya başlık olarak seçilen sözünün ne kadar doğru ve hikmetli bir söz olduğunu en anlışılır biçimde ortaya koymaktadır.</p>
<p align="justify">Selam, hidayete tabi olanlara&#8230;</p>
<p align="justify"><strong>DİPNOTLAR</strong></p>
<p align="justify">[1] &#8220;Makâlât&#8221;, el-Kevserî merhumun, Mısır&#8217;daki muhtelif dergi ve gazetelerde neşredilmiş olan ve her biri ayrı bir ilmî kıymeti haiz bulunan makalelerinin, vefatından sonra sevenleri ve talebeleri tarafından derlenerek bir kitap haline getirilmesiyle oluşturulmuştur. Fıkıh ve Usul-i Fıkıh&#8217;tan Hadis ve Usul-i Hadis&#8217;e, Kur&#8217;an ilimlerinden Akaid ve Tarih&#8217;e kadar pek çok konu yanında güncel meselelerin de derin bir vukufiyet ve kuvvetli bir ilmî dirayet ile ele alındığı &#8220;Makâlât&#8221;, günümüzde de kaynak eser olma özelliğini sürdürmektedir. Tarafımızdan tercüme edilmiş olan bu kıymetli eser, inşâallah yakında neşre hazır hale getirilecektir.</p>
<p align="justify">el-Kevserî merhumun hayatı, şahsiyeti ve ilmî yönü hakkında geniş malumat edinmek isteyenler, 9-10 Aralık 1995 tarihinde Düzce&#8217;de düzenlenen Muhammed Zâhid el-Kevserî Sempozyumu&#8217;nda sunulan tebliğlerin bir araya getirildiği &#8220;Muhammed Zâhid el-Kevserî –Hayatı-Eserleri-Tesirleri-&#8221; adlı kitaba (Seha neşriyat, İstanbul-1996); &#8220;Makâlât&#8221;ın muhtevası konusunda da adı geçen kitabın 147-151. sayfaları arasında yer alan &#8220;Makâlâtu&#8217;l-Kevserî&#8217;nin Değerlendirilmesi&#8221; adlı tebliğimize bakabilirler.</p>
<p align="justify">[2] Bkz. Mustafa Fevzî, &#8220;Da&#8217;vetu Cemâliddîn el-Efğânî&#8221;, 241 vd.; Fazlur Rahman, &#8220;Allah&#8217;ın Elçisi ve Mesajı&#8221;, 123; &#8220;İslam&#8221;, 36; &#8220;Ana Konularıyla Kur&#8217;an&#8221;, 317.</p>
<p align="justify">Fazlur Rahman, &#8220;İslam Geleneğinde Sağlık ve Tıp&#8221;ta da (8) şöyle der: &#8220;Sufîler, geniş bir insancıllık ve hoşgörüyü yerleştirmişler; inançlarına bakmaksızın bütün insanlığa yardım etmişlerdir. Onların bu tutumları aynı zamanda ahlakî ve manevî göreceliğe de katkıda bulunmuştur. Böylelikle onlar, tarih boyunca karşılaşlan bütün dînî ve beşerî inanç ve düşünce sistemlerini meşru göstermişlerdir. Her ne kadar bu tutum Ehl-i Sünnet tarafından hoş karşılanmamışsa da, yakından bakıldığında bizzat Kur&#8217;an&#8217;ın öğretisinden o kadar da uzak değildir. Çünküa Kur&#8217;an-ı Kerim; yeryüzünde hiçbir millet ve toplumu rehbersiz bırakmadığını ve İlâhî rehberliğin Yahudiler&#8217;in, Hristiyanlar&#8217;ın ve Müslümanlar&#8217;ın özel imtiyazı olmadığını devamlı surette vurgular. Bununla birlikte, Kur&#8217;an, dinde bir evrimin olduğunu ve kendisinin ilâhî rehberlik ve vahyin en yüksek ifadesi olduğunu, diğer taraftan öbür dinlerin isetemel hakikatleri ihtiva etmelerine rağmen, yer yer tahrif edildiklerini ve yanlış yorumlarla bezendiklerini ifade eder.&#8221; Benzeri ifadeler için aynı eserin 34. sayfasına da bakılabilir.</p>
<p align="justify">Bu düşünce ve iddiaların eleştirisi için bizim &#8220;Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi&#8221; adlı çalışmamızın I. cildine (16 ve 17 numaralı yazılar) bakılabilir.</p>
<p align="justify">[3] Burada bu yaklaşımın sadece teorik olarak mantık yapısı verilmektedir. Bunlara cevap verilmesi bu yazının amacının dışındadır.</p>
<p align="justify">[4] İlletlerin tesbiti, Usul-i Fıkıh kitaplarında &#8220;mesâliku&#8217;l-ille&#8221; diye isimlendirilen metotlarla yapılır. İbarelerin gramatik yapısından, başka birtakım özelliklerine kadar birçok husus burada belirleyici rol oynar. Ayrıntı için Usul kitaplarına başvurulabilir.</p>
<p align="justify">[5] &#8220;Yenihlikçi&#8221; yaklaşım tarafından &#8220;parçacı&#8221; olmakla suçlanan bu metot, aslında hükme medar olan illetin tesbitine dayanması bakımından ahkâmın dayandığı temelin belirlenmesinde en sağlam metottur. Zira bu metot sayesinde bir hükmün niçin vaz edildiği tesbit edilir ve aynı özellikteki diğer konular hakkında da rahatça aynı hükmün yürütülmesi temin edilir. Hz. Peygamber (s.a.v) de dahil olmak üzere İslam&#8217;ın ilk dönemlerinden itibaren kullanılmış olan Kıyas metodu, ehil kimseler tarafından uygulandığında nassların lafzına ve ruhuna en uygun hükümlerin verilmesinin de bir garantisidir.</p>
<p align="justify">[6] Zira Malikî mezhebinde tali bir delil olarak kabul edilen &#8220;maslahat&#8221;, hiç bir zaman nassların önüne geçirilmemiştir. İslam aleminde ilk defa Hanbelî mezhebine bağlı olduğu söylenen ve hakkında pek ağır ithamlar yapılmış bulunan Necmuddîn Süleyman b. Abdilkavî et-Tûfî tarafından nassların önüne geçirilecek derecede çerçevesi geniş tutulmuş olan maslahata böyle bir fonksiyon tanınacak olursa, insanların faydası, Yüce Allah&#8217;ın, nasslarda ifadesini bulmuş olan iradesinin önüne geçirilmiş olur. Bu da, Yüce Allah&#8217;ın, insanların maslahat ve menfaatini bilemediği gibi çok tehlikeli bir sonuca kapı açar. Oysa kulların gerçek maslahatı, nassların belirlediği hükümlere aynen uymakta saklıdır.</p>
<p align="justify">Öte yandan burada, insanların maslahat ve menfaatini tesbitte, bilgi ve faaliyet alanı sınırlı olan insan aklından başka hiçbir belirleyici yoktur. Yanılmak ve hata yapmakla malul olan insan aklının tesbit ettiği maslahat, özellikle modern dünyaya hakim olan &#8220;değişim&#8221; anlayışı doğrultusunda sürekli olarak değişik veçheler gösterecektir. Dolayısıyla bu noktada bugün doğru dediğimize yanın yanlış deme garabetine düşmekten bizi kim koruyabilir?</p>
<p align="justify">[7] Biz, İmam eş-Şâfi&#8217;î&#8217;nin İcma konusundaki görüşünü ve İcma hakkındaki spekülasyonları, &#8220;Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi&#8221; adlı çalışmamızın I. (19 numaralı yazı) ve II. ciltlerinde (10 numaralı yazı) etraflıca ele almıştık. Dileyen oralara başvurabilir.</p>
<p align="justify">[8] Bkz. Yaşar Nuri ÖZTÜRK, &#8220;Kur&#8217;an&#8217;daki İslam&#8221;, 224; Hasan Hanefî, &#8220;İslâmiyât&#8221; dergisi, 1/4, Ekim-Aralık, 1998, 224.</p>
<p align="justify">Yaşar Nuri öztürk, Ümmet hakkındaki bu görüşünü İbn Manzûr&#8217;un &#8220;Lisânu&#8217;l-Arab&#8221;ına (&#8220;Ümmet&#8221; maddesi) dayandırmaktadır. Oysa adı geçen eserde Ümmet&#8217;in İslamî literatürde bu anlama geldiğini gösteren herhangi bir ifade mevcut değildir.</p>
<p align="justify">[9] Burada &#8220;yorum&#8221; kelimesini bilinçli olarak kullanmıyoruz. Bkz. &#8220;Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi&#8221;, II, 68 (3 numaralı yazı, 27 numaralı dipnot).</p>
<p>ebubekirsifil.com</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezhepsizlik-nicin-dinsizligin-koprusudur/">Mezhepsizlik Niçin “Dinsizliğin Köprüsü”dür?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mezhepsizlik-nicin-dinsizligin-koprusudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
