<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mevzu Hadis | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/mevzu-hadis/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 25 Feb 2016 12:43:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Mevzu Hadis | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yanlış Anlayış Sebebiyle Sahih Hadislerin Reddedilmesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yanlis-anlayis-sebebiyle-sahih-hadislerin-reddedilmesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yanlis-anlayis-sebebiyle-sahih-hadislerin-reddedilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Feb 2016 12:43:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA["Allahım Beni Miskin Olarak Yaşat..." Hadisi]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm Beş Şey Üzerine Bina Edilmiştir... (hadisi)]]></category>
		<category><![CDATA[Dini Yenileme Hadisi]]></category>
		<category><![CDATA[Mevzu Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Yanlış Anlayış Sebebiyle Sahih Hadislerin Reddedilmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10700</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mevzu (uydurma) ve batıl hadisleri kabul etmek, onları Resûlullah&#8217;a nisbet etmek ne kadar hatalı, yanlış ve tehlikeli ise; heva, heves, kendi (fikri)ni beğenme, Allah ve Resulü&#8217;ne karşı bilgiçlik taslamak, bu ümmet ve onun âlimleri, imam­ları ve en faziletli nesilleriyle en hayırlı asırları hakkında su-i zan beslemek suretiyle sahih olan hadisleri reddetmek de o kadar batıldır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yanlis-anlayis-sebebiyle-sahih-hadislerin-reddedilmesi/">Yanlış Anlayış Sebebiyle Sahih Hadislerin Reddedilmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/yanlis-anlayis-sebebiyle-sahih-hadislerin-reddedilmesi/hadis-tenkidi-3/" rel="attachment wp-att-10701"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10701" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/hadis-tenkidi-1.jpg" alt="Yanlış Anlayış Sebebiyle Sahih Hadislerin Reddedilmesi" width="476" height="322" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/hadis-tenkidi-1.jpg 401w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/hadis-tenkidi-1-300x203.jpg 300w" sizes="(max-width: 476px) 100vw, 476px" /></a></p>
<p>Mevzu (uydurma) ve batıl hadisleri kabul etmek, onları Resûlullah&#8217;a nisbet etmek ne kadar hatalı, yanlış ve tehlikeli ise; heva, heves, kendi (fikri)ni beğenme, Allah ve Resulü&#8217;ne karşı bilgiçlik taslamak, bu ümmet ve onun âlimleri, imam­ları ve en faziletli nesilleriyle en hayırlı asırları hakkında su-i zan beslemek suretiyle sahih olan hadisleri reddetmek de o kadar batıldır.</p>
<p>Çünkü yalan hadisleri kabul etmek, dinde olmayan şey­leri ona sokar. Sahih hadisleri reddetmek ise dinden olan şeyleri ondan çıkarır. Şüphe yok ki gerek batılın kabulü ve gerekse hakkın reddi, ikisi de zemmedilip, reddedilmiştir.</p>
<p>Yoldan çıkanların ve bid&#8217;atçıların eskiden beri bazı şüp­he ve iddiaları vardır ki âlimler ve muhakkikler söz konusu şüphe ve iddiaları, çürütüp-iptal etmek suretiyle reddetmiş­lerdir.</p>
<p>On­lar bununla ancak akıllarınca güzel gördükleri şeyleri kendi­leri için sabit kılmayı amaçlamışlardır</p>
<p><strong>İmam Şatıbî der ki:</strong> &#8220;Bidatçi türedilerden bir topluluk, hadisleri reddetmek üzere, çok defa hadislerin zan ifade ettiğini, zannın ise Allah Teâlâ&#8217;nın şu ayetlerinde olduğu gibi Kur&#8217;an&#8217;da zemmedildiğini ileri sürmüşlerdi: &#8216;Onlar sadece zanna ve canlarının is­teğine uymaktadırlar.&#8217; (Necm, 23) ve &#8216;Onlar sadece zanna uymaktadırlar. Oysa zan haktan bir şey kazandırmaz.&#8217; (Necm, 28) Ve bu manada gelen ayetler. Öyle ki onlar nas olarak Kuran&#8217;da haramlığı olmadığı halde, Allah Teâlâ&#8217;nın, Nebisinin lisanıyla haram kıldığı şeyleri helal saydılar. On­lar bununla ancak akıllarınca güzel gördükleri şeyleri kendi­leri için sabit kılmayı amaçlamışlardır. Ayet ve hadislerde kast olunan zan da iddia ettiklerinden başkadır ki biz o zannı üç şekilde anlamaktayız:</p>
<p><strong>(Birincisi)</strong> Din esasları hakkında zandır. Zan ile hareket eden insanlar yanında, bunun zıddının da olma ihtimalin­den dolayı, âlimlerce o bir şey ifade etmez. Bunun aksine fert meselelerde ise, onunla amele delalet eden delillerden ötürü, şeriat ehline göre onunla amel edilir. Dolayısıyla fer-î meseleler dışında zan zemmedilmiştir. Bu doğru olup, bu­nu âlimler bu sahada zikretmişlerdir.</p>
<p><strong>(İkincisi)</strong> Burada zan, tercih unsuru bir delil olmaksı­zın, çelişkili iki şeyden birisini diğerine tercih etmektir. Şüp­hesiz burada da (nefsî) hüküm verme söz konusu olduğu için bu da zemmedilmiştir. Bunun içindir ki ayette &#8216;Nefse uyma&#8217; hemen peşinden gelmiştir: &#8216;Onlar ancak zanna vecanlarının istediğine uymaktadırlar.&#8217; (Necm, 23) buyrulmuştur. Sanki onlar, herhangi bir hususa sırf belli bir garaz ve heves ile meylediyorlar.Bunun için, zannın kötülendiği sa­bittir. Herhangi bir delilin tercih ettiği zan ise bunun tersi­nedir ve genel itibariyle zemmedilmiş değildir. Çünkü bu, hevaya uymanın dışındadır. Bu nedenledir ki ispat edilmiş, furû gibi benzeriyle amelin uygun olduğu yerde gereğince de amel edilmiştir.</p>
<p><strong>(Üçüncüsü)</strong> Zan iki çeşittir: Birincisi kati bir asla da­yanan zan ki her nerede olursa olsun şeriatta bu zanla amel edilmiştir. Çünkü o, belirli bir asla dayanmıştır ve cin­si bilinen kabildendir. Diğeri ise kat&#8217;î bir asla dayanmayan zandır. Daha doğrusu, ya herhangi bir asıldan başka bir şe­ye dayanmıştır ki yukarıda belirtildiği gibi mezmumdur ve­ya kendisi gibi bir zanna dayanmıştır. Şayet bu zan aynı şekilde kati bir asla dayanıyorsa, durum birincideki gibidir. Yahut başka bir şeye dayanıyordur ki, o da mezmumdur. Her halükârda senedi sahih olan bir haber-i vahidin, şeriatta kati bir asla dayanması gerekir ki kabulü vacip olsun. İşte buradan hareketle onu mutlak olarak kabul ettik. Ama her­hangi bir asla dayanmadığı için kafirlerin zanlarının redde­dilmesi, onlara itibar edilmemesi gerekir. (Elhamdülillah)</p>
<p>Bu son cevap, el-Muvafakat kitabında genişçe ele alınan bir asıldan faydalanılarak verilmiştir.1. Böylesi bir gö­rüşü akla aykırı, görüş sahiplerini ise mecnunlardan saymış­lardır. Nitekim Ebu Bekir İbn Arabi doğu&#8217;da karşılaştığı ve Allah&#8217;ın görüleceğini inkar eden bazılarından şunu anlatır: Onlardan birine: &#8220;Yüce Allah&#8217;ın görüleceğini benimseyen bir kimse tekfir edilir mi edilmez mi?&#8221; denildiğinde, o: &#8220;Ha­yır, çünkü o, bunu makul olmayan (zannî hadisler) ile söyle­miştir. Makul olmayan bir delile dayanan ise kafir olmaz!&#8221; İbn Arabi diyor ki: &#8220;İşte onların yanında bizim yerimiz! Ar­tık başarabilen, hevese uymayı sağlayan hususları düşünüp, ders alsın. Allah fazl-u Keremiyle bizi bundan korusun.&#8221;Bu son cevap, el-Muvafakat kitabında genişçe ele alınan bir asıldan faydalanılarak verilmiştir.1u son cevap, el-Muvafakat kitabında genişçe ele alınan bir asıldan faydalanılarak verilmiştir.1Bu son cevap, el-Muvafakat kitabında genişçe ele alınan bir asıldan faydalanılarak verilmiştir.1</p>
<p>Bazı sapıklar hadisleri reddetmede haddi aşmışlar, ona itimat edenlerin görüşlerini reddetmişlerdir. Böylesi bir gö­rüşü akla aykırı, görüş sahiplerini ise mecnunlardan saymış­lardır. Nitekim Ebu Bekir İbn Arabi doğu&#8217;da karşılaştığı ve Allah&#8217;ın görüleceğini inkar eden bazılarından şunu anlatır: Onlardan birine: &#8220;Yüce Allah&#8217;ın görüleceğini benimseyen bir kimse tekfir edilir mi edilmez mi?&#8221; denildiğinde, o: &#8220;Ha­yır, çünkü o, bunu makul olmayan (zannî hadisler) ile söyle­miştir. Makul olmayan bir delile dayanan ise kafir olmaz!&#8221; İbn Arabi diyor ki: &#8220;İşte onların yanında bizim yerimiz! Ar­tık başarabilen, hevese uymayı sağlayan hususları düşünüp, ders alsın. Allah fazl-u Keremiyle bizi bundan korusun.&#8221;2</p>
<p>İmam İbn Kuteybe, &#8220;Te&#8217;vilü Muhtelifi&#8217;l-Hadis&#8221; adlı kita­bında sünnet düşmanlarının ileri sürdüğü cüz&#8217;î ve külli şey­lerden çoğunu zikretmiş, sonra bu şüpheleri tek tek iptal etmiş, onların ateşini küle çevirip (söndürmüştür).</p>
<p>Asrımızda ise sünnete karşı yeni düşmanlar ortaya çık­mıştır. Bazıları bizim diyarımız dışındandır, müsteşrikler ve misyonerler gibi. Bazıları ise diyarımızdan olup, onlara öğ­rencilik yapmış, dolaylı veya dolaysız bir şekilde onlardan etkilenmişlerdir. Bu yeni gelenler, eski hasımların silahlarını kullandıkla­rı gibi, onlara, asrın kültürünün ilham ettiği yeni silahları da ilave ettiler. Böylece, eskiler ve yeniler, yayasıyla-süvarisiyle, sünnete, sünnet kitaplarına, âlimlere ve metotlarına kar­şı koymak üzere bir araya geldiler. Bunun için bir takım güç ve entrika sahipleri ve müesseseler de onları destekledi. Fa­kat Allah Teâlâ, sünnet için, şüphe sahiplerinin şüphelerine karşı, oldukça isabetli delillerle ve bayağı insanların batıl id­dialarına karşı onları kahreden gerçeklerle mukavemet eden asrın dahilerini hazırlayıp-güçlendirdi. &#8220;Böylece Hak gerçek­leşti ve onların yaptıkları batıl oldu. Orada yenildiler ve küçük düştüler.&#8221; (Araf, 118-119)</p>
<p>Bunlardan büyük ilim adamı Mustafa Es-Sibaî&#8217;yi Sün­net ve İslâmî Yasamadaki Yeri adlı değerli ve faydalı kitabını zikretmemiz yeter. Allah ona rahmet eylesin ve onu miza­nında hasenat ve katında yüksek dereceler için vesile kılsın. Ancak bizim burada değineceğimiz husus, ihtisas ve araştırma sahibi olmayan birisinin zihnine takılan hatalı an­layışlara binaen sünnet ve sahih hadislerin reddedilmesidir. Sünneti anlamada teenni ile hareket etmenin, en iyisini araştırıp-ortaya koymaya çalışmanın, kaynaklara ve sünnet ehli­ne müracaat etmenin zaruretine inanıyoruz. Bu da ilerideki sayfalarda üzerinde duracağımız husustur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yanlış Anlayış Sebebiyle Sahih Hadislerin Reddedilmesi</strong></p>
<p>Sünnetin maruz kaldığı afetlerden birisi, aceleci bazı insanların bir hadisi okuyunca, manasını anlamada yanılgıya düşüp, hadisi bu yanlış anlayışla tefsir etmeleridir. Dolayı­sıyla bu mana, ona göre makbul değildir. İşte, o kimse kabul edemeyeceği bir manayı içerdiğini sandığı için, derhal hadî­si reddetmeye kalkışır. Eğer insaflı davranarak, biraz düşünüp araştırsaydı, hadisin anlamının anladığı gibi olmadığını mutlaka bilecek­ti. Oysa o, kendisine göre öyle bir mana vermiştir ki onu ne Kuran ve sünnet getirmiştir, ne Arapça o manayı gerektir­miştir ve ne de kendisinden önce onu muteber bir âlim söy­lemiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>&#8220;Allahım Beni Miskin Olarak Yaşat&#8230;&#8221; Hadisi</strong></p>
<p>İbn Mâce&#8217;nin Ebu Said el-Hudrî&#8217;den, Taberanî&#8217;nin Ubade İbn Sabit ten rivayet ettiği &#8220;Allah&#8217;ım beni miskin olarak yaşat, miskin olarak öldür ve miskinler zümresinde has­ret&#8221;3 hadisini bazıları okuyup, buradaki miskinlikten fakir­lik ve insanlara muhtaç olmayı anladılar. Bu ise Nebî&#8217;nin (s.a.v.) fakirlik fitnesinden Allah&#8217;a sığınması 4 ve Allah&#8217;tan iffetli olup, başkalarına muhtaç etmemesini istemesi 5, Sa&#8217;d&#8217;a (r.a.) &#8220;Allah takva sahibi, ibadetleri gizli yapan (gös­terişsiz) zengini sever&#8221;6 buyurması, Amr İbn el-As&#8217;a ise: &#8220;Salih bir kimse için (helal) bir mal ne güzeldir&#8221;7 buyurmasıyla bir çelişki arz eder.</p>
<p>Bu çelişki yüzünden bazıları zikredilen hadisi reddet­miştir. Gerçekte ise, burada miskinlikle fakirlik kastedilmi­yor. Nasıl kastetmiş olsun ki, bizzat kendisi fakirlikten Al­lah&#8217;a sığınmış ve onu küfürle beraber zikretmiştir: &#8220;Al­lah&#8217;ım, küfür ve fakirlikten sana sığınırım.&#8221;(8) Rabbi ise O&#8217;na zenginlik lütfetmiş ve şöyle buyurmuştur: &#8220;Seni fakir buldu da, zengin etmedi mi?&#8221; (Duha, 8)</p>
<p>Halbuki, burada miskinlikten murat, tevazu ve alçak­gönüllü olmaktır. Nitekim Allame İbn Kesir: &#8220;Onunla, teva­zu ve alçak gönüllülüğü, zorba ve büyüklük taslayanlardan olmamayı murat etmiştir&#8221; demektedir.</p>
<p>O (s.a.v.) şeklen ve sûretâ bile olsa müstekbirlerin haya­tından uzak bir hayat yaşamıştır. Köleler ve fakirler gibi oturmuş, onların yediği gibi yemiştir. Hatta bir yabancı gelir ve O&#8217;nu ashabından ayırt edemezdi. Çünkü O, onların ya­nında, onlardan birisi gibiydi. Evinde kendi eliyle terliğini tamir eder, elbisesini yamar, koyununu sağar, cariye ve uşakla beraber değirmen ile un vb. öğütürdü. Bir defasında Nebî&#8217;nin (s.a.v.) yanına bir adam girmiş. O&#8217;na saygısından eli-ayağı birbirine dolaşmıştı da bunun üzerine O, ona: &#8220;Kendine sahip ol, ben kral değilim. Ben Mekke&#8217;de kurutulmuş et yiyen Kureyş&#8217;ten bir kadının oğlu­yum&#8221; (9) buyurmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dini Yenileme (Hadisi)</strong></p>
<p>Bazıları da Ebu Davud ve Hakim&#8217;in 10, Ebu Hureyre&#8217;den merfû olarak rivayet ettikleri ve birçok kimsenin sahih say­dığı: &#8220;Allah bu ümmete her yüz senenin başında, o (üm­metin) dinini yenileyecek birini gönderir&#8221; hadisini okuyup buradaki yenilikten, dinin gelişmesi ve zamana uyum sağla­masını anladılar ve şöyle dediler: Din yenilenmez, din sabit­tir ve değişmez. Dinin gelişmeye uyum sağlaması gerekmez ama, gelişmenin üzerine düşen, dine uyum sağlamaktır.</p>
<p>Çünkü dinin yenilenmesi iddiası, onun ilke ve öğretile­rini ıslah ederek, insanların ihtiyaçlarını karşılayacak, geliş­meleri taşıyabilecek şekilde her asırda ortaya yeni bir tabiat koymamız demektir. Burada yenileme ile murat, şayet o kimsenin tefsir etti­ği gibi ise, bunu söyleyen şahsın dediği doğrudur. Ama -bir açıklamamda da açıkladığım gibi- yenilemey­le murat, onu anlama, ona iman ve onunla amelde yenilik­tir. Bir şeyin yenilenmesi, onun inşa edilip, ortaya çıktığı günkü gibi, eski olmasına rağmen sanki yeniymiş gibi eski haline döndürmeye çalışmaktır. Bu ise onun ilk şekline en yakın hale gelinceye kadar, zayıflayan yerinin takviye edil­mesi, yıkılan yerinin onarılması ve yarılan yerin birleştiril­mesiyle olur. Yenilenmenin manası onun eski halinin değişmesi veya eskimesiyle alakası olmayan diğer yeni bir şeyle değiştiril­mesi değildir. Bu, herhangi bir şeyde yenilik sayılmaz.</p>
<p>Bu konuyu somut bir misal ile açıklayalım: Tarihî değe­ri olan bir binanın yenilenmesini kastettiğimizde, buradaki yenilenme onun aslının, şeklinin ve belirgin alâmetlerinin aynı özellikleriyle kalması, doğal tesirlerden dolayı bozulan yerlerinin onarılması, ona bitişik yerlerin, girişlerin güzelleş­tirilip, ona giden yolun düzenlenmesi ve onun bilinir hale getirilmesi vb&#8230; demektir. Yoksa yenilemeden maksat onu yıkıp yerine modern bir tarzda büyük bir bina dikmek değil­dir. Din de böyledir. Yenilikle, ona yeni bir biçim kazandır­mak kastedilmeyip, Resulullah, sahabesi ve onlara en iyi bir şekilde uyan tâbiun dönemindeki haline döndürülmesi kas­tedilmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslâm Beş Şey Üzerine Bina Edilmiştir&#8230; (hadisi)</strong></p>
<p>Hadisin eksik anlayışla reddi yönünden asrımızda işit­tiğim en acayip şeylerden biri de, Müslümanların büyük-küçük, özel-genel hepsinin ezberlediği en meşhur bir hadisin reddidir. O da, İbn Ömer ve başkalarının rivayet ettiği: &#8220;İs­lâm beş şey üzerine kurulmuştur. Allah&#8217;tan başka ilah olma­dığına, Muhammed&#8217;in (s.a.v.) Allah&#8217;ın Resulü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan orucu­nu tutmak ve gücü yetenlere Beyt&#8217;i haccetmek&#8221; 11 hadisidir.</p>
<p>Bu cesur cahilin delili ise, hadis, İslâm&#8217;daki ehemmiye­tine rağmen, cihadı zikretmemiştir. Bu da onun uydurma ol­duğuna bir delildir. Bu kişi, cihadın insanların hepsine değil, ancak bazısına vacip olduğunu, özel şartlar ve belirli durumlar dışında her­kes için farz-ı ayn olmadığını da bilmemektedir. Bu ise, üze­rine İslâm&#8217;ın bina edildiği bütün insanlar için geçerli olan beş esastan farklıdır.</p>
<p>Bu şahsın mantığı doğru ise; müminlerden, takva sa­hiplerinden, Rahman&#8217;ın kullarından, iyilerden, ihsan sahiplerinden, akıl sahiplerinden vb. Allah Teâlâ, kitabında öv­güyle bahsedip, onlara büyük mükafatlar vadettiği halde, vasıfları arasında cihadı zikretmediği için bu Kuran âyetle­rini de reddetmesi gerekirdi.</p>
<p>Bu hususta, takva sahiplerinin vasıflarını (Bakara, 2-5), iyiler ve doğrularınkini (Bakara, 177), müminlerin vasıfları­nı (Müminun 1-10), Rahman&#8217;ın kullarının vasıflarını (Furkan, 63-77), takva ve ihsan sahiplerinin vasıflarını (Zariyat, 15-23), Allah&#8217;ın cennetlerinde ikram olunanların vasıflarını (Mearic, 22-35) oku! Yüce Allah&#8217;ın kitabındaki bu ve benzeri yerler cihadı zikretmemiştir. Bu durumda her şeye uzanıp, burnunu sokan bu kara cahil Yüce Allah&#8217;ın kitabındaki bu ayetleri de reddedecek mi?!</p>
<p>Şeyh&#8217;ül-İslâm İbn Teymiyye, İslâm&#8217;ın zikredilen bu beş şeye hasredilip cihat, ana-babaya iyilik, sıla-i rahim vb. esaslı görevlerin zikredilmemesinin sebebini açıklarken şöyle demektedir:</p>
<p>&#8220;Sorulan sorulardan biri de, Allah&#8217;ın vacip kıldığı zahi­rî ameller bu beş şeyden çok olduğu halde O, niçin &#8220;İslâm bu beş şeydir&#8221; buyurmuştur? Bazı insanlar, bunların İslâm şeâirinin en zahiri ve en büyükleri olduğu, kulun bunları yerine getirmesiyle İslâm&#8217;ın tamamlayacağı, terkiyle ise ona olan bağının çözüldüğünün anlaşılacağı şeklinde cevap vermiştir.</p>
<p>Meseleyi tahkik ettiğimizde görürüz ki: Nebi (s.a.v.) ku­lunun mutlak olarak Rabbine teslim olacağı ve Allah için mahza ibadet olarak her şahsa vacip olan, dini yalnız Allah&#8217;a has kılarak O’na kulluğa gücü yeten herkesin üzerine düşe­ni, yani bu beş esası zikretmiştir. Bunların dışındakiler ise çeşitli maslahatlar sebebiyle vacip olur ve vacipliği bütün in­sanlara şamil olmaz.</p>
<p>Bilakis cihat, iyiliği emir-kötülükten nehiy ve yönetim­den buna bağlı olan durumlar, hüküm, fetva, okutma ve ha­dîs rivayet etme gibi ya farz-ı kifaye olur, ya da kul hakkı se­bebiyle vacip olur ki bu, kendisine hakkı geçen kimseye kar­şı vacip olan özel bir durumdur. Bu hakkın düşmesiyle vücubiyet de düşer. Uzlaşıldığında veya borcun kapatıldığın­da, borçların ödenmesi, gasp edilen şeylerin, emanetlerin, başkalarına bırakılan şeylerin geri verilmesi; kan, mal ve ırz gibi konulardaki haksızlıklarda hakkın alınması gibi kul hakları, insanların karşılıklı haklarından başka bir şey değil­dir. Onlar bunlardan beri olduklarında bu vücubiyet düşer. Böylece bunlar kimine vacip olur, kimine olmaz; yine bazı hallerde vacip olur, bazı durumlarda ise olmaz. Bunlar gücü yeten her kul üzerine Allah için mahza bir ibadet olarak va­cip olmamıştır. Bunun içindir ki buna Müslümanlarla birlik­te Yahudi ve Hristiyanlar da iştirak eder ki beş esas bunun aksine olup, sadece Müslümanların özelliklerindendir.</p>
<p>Aynı şekilde sıla-i rahm, karı-koca, çocuklar, komşular ve ortakların haklarından vacip olan (haklar), şehadetler, fetva, mahkeme, yönetim, iyiliği emir, kötülükten nehiy ve cihat, bunların hepsi bir takım arızi sebeplerle faydaları temin- zararları ise defetmek için insanlardan sadece bazı­sına vacip olur. Eğer onlar insan fiili olmaksızın hasıl olma­saydı, vacip olmayacaktı. Eğer bu, ortak-genel bir husus ise farz-ı kifaye&#8217;dir. Şayet bu özel ise, A şahsına değil de, B şah­sına vacip olur. Bu beş şeyin dışında insanlardan gücü ye­ten herkes, bizzat bir amelin vacipliği konusunda müşterek değildir. Mesela A şahsının hanımı ve akrabaları, B şahsı­nın hanımı ve akrabaları değildir. Ramazan orucu, Beyt&#8217;i haccetmek, beş vakit namaz ile zekat ise bunun tersinedir. Zekat her ne kadar mali bir hak ise de Allah için yapılan bir vecibedir. (Tevbe 60&#8217;da işaret edilen) sekiz sınıf ise, onun dağıtılacağı yerlerdir. Bunun için orada niyet vaciptir. Ve birisinin izni olmaksızın onun adına yerine getirirse, zim­metinden kurtulmuş olur. Aynı zamanda kafirlerden de is­tenir. 12</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1 Bkz: eş-Şatıbi, el-Muvafakat, c.3, s. 15-26</p>
<p>2 Şatıbi, İtisam I, 234-237</p>
<p>3 Tirmizi, Zühd 37; İbn Mace, Zühd 7; bazıları hadisin zayıf olduğunu iddia etmişlerdir. Hz. Aişe tarıkından böyledir, ama zikredilen iki isnâdla gelenler zayıf</p>
<p>değildir.</p>
<p>4 Buhâri ve Müslim Hz. Aişe&#8217;den rivayet etmiştir. Bkz; el-Lü&#8217;lüü ve&#8217;l-Mercan, nu: 1731, Sahihu&#8217;l-Camii&#8217;s-Sağir (1288)</p>
<p>5 Müslim, Zikr 72; Tirmizi, Daavat 72; İbn Mâce, Dua 2, Müsned, c. 1, s- 389&#8217;da İbn Mesud&#8217;dan rivayet etmişlerdir. Bkz: Sakihu&#8217;l-Camii&#8217;s-Sağir (1275).</p>
<p>6 Müslim, Zühd 11; Müsned c. 1, s. 168-177&#8217;de Sa&#8217;d İbn Ebi Vakkas&#8217;tan rivayet etmiştir. Bkz: Sahihu&#8217;l-Camü&#8217;s-Sağir (1882).</p>
<p>7 Müsned, c. 4, s. 197-202; Hakim, el-Müstedrek (II.2)&#8217;de rivayet edip sahih görmüş, Zehebi de ona muvafakat etmiştir.</p>
<p>8 Hakim, el-Müstedrek, c. 1, s. 252; Beyhâki, es-Sünenul-Kübra, c. 7, s. 12. Bkz: Sahihu&#8217;i-Cami (1285).</p>
<p>9 İbn Mâce, Etıme 30</p>
<p>10 Ebu Davud, Melahim  (H.no: 4291); Hakim, el-Müstedrek, c. 4, s. 522; Beyhâki, Ma&#8217;rifetu&#8217;s-Sünen rivayet etmişlerdir. Fayd&#8217;ul-Kadir (II.282)&#8217;de olduğu gibi el-Iraki ve es-Suyutî onu sahih görmüşlerdir.</p>
<p>11 Buhârî, İman 1,2; Müslim, İman 19,22; Tirmizi, İman 3; Nesai, İman 13Kanaatimizce yazar, bu cevabıyla kendi içerisinde çelişmektedir. Çünkü aynı şeyler zekat ve hacc için de geçerlidir. Oysa bu beş esa­sın, mükemmel bir bina olan İslâm&#8217;ın, sadece temelleri olduğunu, evin temelsiz olamayacağı gibi yalnızca temele de ev denilemeyeceğini söyleyen Merhum Said Havva&#8217;nın cevabı daha isabetlidir. (Bkz: Said Havva, İslâm, Mukaddime kısmı.)</p>
<p>12 İbn Teymiyye&#8217;nin, Mecmau&#8217;l-Feteva&#8217;sı içerisindeki el-İman kitabın­dan, c. 7, s. 314-6</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yanlis-anlayis-sebebiyle-sahih-hadislerin-reddedilmesi/">Yanlış Anlayış Sebebiyle Sahih Hadislerin Reddedilmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yanlis-anlayis-sebebiyle-sahih-hadislerin-reddedilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Risale-i Nur,Mektubat-19.Mektub&#8217;dan Çeşitli Hadis Bilgileri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurmektubat-19-mektubdan-cesitli-hadis-bilgileri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurmektubat-19-mektubdan-cesitli-hadis-bilgileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Dec 2015 11:30:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulkadir Badıllı]]></category>
		<category><![CDATA[Hadîste an'aneli senedin faydası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütevatir]]></category>
		<category><![CDATA[Mektubat-19.Mektub'dan Çeşitli Hadis Bilgileri]]></category>
		<category><![CDATA[Mevzu Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Mu'cizelere dair hadîsler]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber (A.S.M.) geleceğe bakan haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet-i Seniyenin mertebeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabelerden bazı zâtlar hadisleri yazı ile kaydettikleri:]]></category>
		<category><![CDATA[Zaif hadîsler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10024</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hazret-i Üstad&#8217;ın kadettiği bütün hakikatlar, tek-tek büyük hadîs kitaplarında me&#8217;hazleri bulunup verilmiştir. İsteyen Hadîsler cetveli, 19. Mektub kısımlarına bakabilirler. &#160; &#160; Bil-mâna ile hadîs nakletmek câizdir &#160; &#160; «Şu risalede çok ehadîs-i şerife nakletmişim. Yanımda kütüb-ü hadîsiyye bulunmuyor. Yazdığım hadîslerin lafzında yanlışım varsa; ya tashih edilsin veyahut &#8220;Hadîs-i bil-mâna&#8221;dır denilsin. Çünki kavl-i râcih odur ki: [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurmektubat-19-mektubdan-cesitli-hadis-bilgileri/">Risale-i Nur,Mektubat-19.Mektub’dan Çeşitli Hadis Bilgileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/risale-i-nurmektubat-19-mektubdan-cesitli-hadis-bilgileri/mektubat/" rel="attachment wp-att-10026"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10026" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat.jpg" alt="Risale-i Nur,Mektubat-19.Mektub'dan Çeşitli Hadis Bilgileri" width="600" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mektubat-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></a></p>
<p>Hazret-i Üstad&#8217;ın kadettiği bütün hakikatlar, tek-tek büyük hadîs kitaplarında me&#8217;hazleri bulunup verilmiştir. İsteyen Hadîsler cetveli, 19. Mektub kısımlarına bakabilirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bil-mâna ile hadîs nakletmek câizdir</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Şu risalede çok ehadîs-i şerife nakletmişim. Yanımda kütüb-ü hadîsiyye bulunmuyor. Yazdığım hadîslerin lafzında yanlışım varsa; ya tashih edilsin veyahut &#8220;Hadîs-i bil-mâna&#8221;dır denilsin. Çünki kavl-i râcih odur ki: &#8220;Nakl-i hadîs-i bil-mâna caizdir.&#8221; Yani: Hadîsin yalnız mânasını alıp, lafzını kendi zikreder. Madem öyledir; lafzında yanlışım varsa, hadîs-i bil-mâna nazarıyla bakılsın.» (Mektubat sh: 88)<br />
Hazret-i Üstad hülâsaten bu mevzuun hakikatını yazdığı gibi, Hadîs İlmi araştırmamız cetvelinde de kat&#8217;iyetle tesbit edilmiştir. Bakılabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Vahiy iki kısımdır: Sarih vahiy, zımnî vahiy</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>«Biri:</strong> &#8220;Vahy-i sarihî&#8221;dir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir, müdahalesi yoktur. Kur&#8217;an ve bazı ehadîs-i kudsiye gibi&#8230;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İkinci Kısım:</strong> &#8220;Vahy-i zımnî&#8221;dir. Şu kısmın mücmel ve hülâsası, vahye ve ilhama istinad eder; fakat tafsilatı ve tasviratı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;a aittir. O vahiyden gelen mücmel hâdiseyi tafsil ve tasvirde, Zât-ı Ahmediyye Aleyhissalâtü Vesselâm bazan yine ilhama, ya vahye istinad edip beyan eder veyahut kendi ferasetiyle beyan eder. Ve kendi içtihadiyle yaptığı tafsilat ve tasviratı, ya vazife-i risalet noktasında ulvî kuvve-i kudsiye ile beyan eder veyahut örf ve âdet ve efkâr-ı âmme seviyesine göre, beşeriyeti noktasında beyan eder.</p>
<p>İşte her hadîste bütün tafsilatına, vahy-i mahz noktasıyla bakılmaz. Beşeriyetin muktezası olan efkâr ve muamelatında, risaletin ulvi âsârı aranılmaz. Madem bazı hâdiseler mücmel olarak mutlak bir surette ona vahyen gelir, o da kendi ferasetiyle ve tearüf-ü umumî cihetiyle tasvir eder. Şu tasvirdeki müteşabihata ve müşkilâta bazan tefsir lâzım geliyor, hattâ tabir lâzım geliyor. Çünki bazı hakikatlar var ki, temsil ile fehme takrib edilir. Nasılki bir vakit huzur-u Nebevîde derince bir gürültü işitildi. Ferman etti ki:</p>
<p>&#8220;Şu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp, şimdi Cehennem&#8217;in dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür.&#8221; Bir saat sonra cevab geldi ki: &#8220;Yetmiş yaşına giren meşhur bir münafık ölüp, Cehennem&#8217;e gitti.&#8221; Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın beliğ bir temsil ile beyan ettiği hâdisenin te&#8217;vilini gösterdi.» (Mektubat sh: 93)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mütevatir hadîsler iki kısımdır: Sarih tevatür, manevî tevatür&#8230;</strong></p>
<p>«Naklolunan haberler eğer tevatür suretinde olsa, kat&#8217;îdir. Tevatür iki kısımdır. Biri &#8220;sarih tevatür&#8221;, biri &#8220;manevi tevatür&#8221;dür. Manevi tevatür de iki kısımdır: Biri sükûtîdir. Yani, sükût ile kabul gösterilmiş. Meselâ: Bir cemaat onu tekzib etmezse, sükût ile mukabele etse, kabul etmiş gibi olur. Hususan, haber verdiği hâdisede cemaat onunla alâkadar olsa, hem tenkide müheyya ve hatayı kabul etmez ve yalanıı çok çirkin görür bir cemaat olsa, elbette onun sükûtu o hâdisenin vukuuna delâlet eder.</p>
<p>İkinci kısım, tevatür-ü manevî şudur ki: Bir hâdisenin vukuuna, meselâ &#8220;Bir kıyye taam, ikiyüz adamı tok etmiş&#8221; denilse; fakat onu haber verenler, ayrı ayrı surette haber veriyor.. biri bir çeşit, biri başka bir surette, diğeri başka bir şekilde beyan eder.. fakat umumen, ayrı hâdisenin vukuuna müttefiktirler. İşte mutlak hâdisenin vukuu; mütevatir-i bil-mânadır, kat&#8217;idir. İhtilaf-ı suret ise, zarar vermez.<br />
Hem bazan olur ki: Haber-i vâhid, bazı şerait dâhilinde tevatür gibi kat&#8217;iyyeti ifade eder. Hem bazan olur ki: Haber-i vâhid haricî emarelerle kat&#8217;iyyeti ifade eder.» (Mektubat sh: 94)</p>
<p><strong>Hadîslerin mütevatiri hususunda Hazret-i Üstad&#8217;ın orijinal beyanlarından bir başka parça:</strong></p>
<p>«Bir Sual: Deniliyor ki: sen çok şeylere mütevatir dersin; halbuki biz onların çoğunu yeni işitiyoruz. Mütevatir birşey böyle gizli kalmaz?<br />
Elcevab: Ülema-i Şeriat yanında çok mütevatir ve bedihî şeyler var ki, onlardan olmayana göre meçhuldür. Ehl-i hadîs yanında da çok mütevatir var, sairlerin yanında âhâdî de olmuyor ve hâkeza&#8230; Her fennin ehl-i ihtisası, o fenne göre bedihiyatı, nazariyatı beyan edilir. Umum halk ise, o fennin ehl-i ihtisasına itimad eder, teslim olur veya içine girer, görür. Şimdi haber verdiğimiz hakikî mütevatir veya manevî mütevatir veya tevatür hükmünde kat&#8217;iyyeti ifade eden vâkıalar, hem ehl-i hadîs, hem ehl-i şeriat, hem ehl-i Usul-üd din, hem ekser tabakat-ı ulemada hükmünü öyle göstermiş. Gaflette bulunan avam veya gözünü kapayan nâdanlar bilmezlerse, kabahat onlara aittir.» (Mektubat sh: 141)</p>
<p>Büyük muhaddis imamların Hadîs İlmi ve fennindeki fevkalâde meleke ve meharetleri «Evet, fenn-i hadîsin muhakkikleri, nekkadları o derece hadîs ile hususiyet peyda etmişler ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın tarz-ı ifadesine ve üslûb-u âlisine ve suret-i ifadesine ünsiyet edip meleke kesbetmişler ki; yüz hadîs içinde bir mevzu&#8217;u görse, &#8220;Mevzu&#8217;dur&#8221; der. &#8220;Bu, hadîs olmaz ve Peygamber&#8217;in sözü değildir&#8221; der, reddeder. Sarraf gibi hadîsin cevherini tanır; başka sözü ona iltibas edemez. Yalnız İbn-i Cevzî gibi bazı muhakkikler; tenkidde ifrat edip, bazı ehadîs-i sahihaya da mevzu&#8217; demişler. » (Mektubat sh: 94)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mevzu&#8217; hadîs ne demektir?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Her mevzu&#8217; şeyin mânası yanlıştır demek değildir. Belki &#8220;Bu söz hadîs değildir&#8221; demektir.» (Mektubat sh: 94)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu mes&#8217;elenin Şuâlar&#8217;daki izahı ise şöyledir:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>«İkinci Vecih:</strong> Mevzu&#8217;dur mânası; bu rivayet an&#8217;aneli, senedli hadîs değil demektir. Yoksa mânası yanlıştır demek değildir. Madem ümmette, hususan ehl-i hakikat ve keşf ve bir kısım ehl-i hadîs ve ehl-i içtihad kabul edip mânalarının vuku&#8217;larını beklemişler. Elbette o rivayetlerin durûb-u emsal gibi umuma bakan hakikatları vardır.» (Şuâlar sh: 401)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir başka yerden aynı mes&#8217;elenin izahı</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Faraza o hadîslerden birisi mevzu&#8217;da olsa, mevzu&#8217;un manası, hadîs değil demektir. Yoksa manası yanlıştır demek değildir ki, darb-ı mesel nev&#8217;inden ümmet o rivayeti kabul etmiş&#8230;» (Şuâlar sh: 416)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşte görüldüğü üzere, Hazret-i Üstad Bediüzzaman, şimdi elde mevcud birçok kaynak hadîs kitapları içerisinde sırf mevzu diye birşey bulunmadığını; olsa olsa, manası doğru ve hak olarak bazı Sahabe ve Tabiînin büyüklerinden bazı zâtların sözleri olup, an&#8217;aneli senetle Peygamber&#8217;e ulaşan bir hadîs tarzında olmayabileceğine işaret etmektedir. Nitekim bizim araştırmamızda da, yani hadîs ilmi mevzuundaki araştırmamızda, bu hususun aynen öyle olduğu anlaşılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hadîste an&#8217;aneli senedin faydası</strong></p>
<p>«Sual: An&#8217;aneli senedin faidesi nedir ki; lüzümsuz yerde, malûm bir vâkıada &#8220;an filan, an filan, an filan&#8221; derler?<br />
Elcevab: Faideleri çoktur. Ezcümle, bir faidesi şudur: An&#8217;ane ile gösteriliyor ki, an&#8217;anede dâhil olan mevsuk ve hüccetli ve sâdık ehl-i hadîsin bir nevi icmaını irae eder ve o senette dâhil olan ehl-i tahkikin bir nevi ittifakını gösterir. Güya o senette, o an&#8217;anede dâhil olan herbir imam, herbir allâme; hadîsin hükmünü imza ediyor, sıhhatine dair mührünü basıyor.» (Mektubat sh: 95)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mu&#8217;cizelere dair hadîsler, neden ahkâm-ı Şeriat hakkında gelen hadîsler gibi kuvvetli senetleri yoktur?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>«Sual:</strong> Neden hâdisat-ı i&#8217;caziye sair zarurî ahkâm-ı şer&#8217;iye gibi tevatür suretinde, pek çok tariklerle, çok ehemmiyetli nakledilmemiş?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Elcevab:</strong> Çünki ekser ahkâm-ı şer&#8217;iyeye, ekser nâs, ekser evkatta muhtaçtır. Farz-ı aynı gibi, o ahkâmın her şahsa alâkası var. Amma mu&#8217;cizat ise; herkesin herbir mu&#8217;cizeye ihtiyacı yok. Eğer ihtiyaç olsa da, bir def&#8217;a işitmek kâfi gelir. Âdeta farz-ı kifaye gibi, bir kısım insanlar onları bilse, yeter.</p>
<p>İşte bunun içindir ki; bazı olur, bir mu&#8217;cizenin vücudu ve tahakkuku, bir hükmün vücudundan on derece daha kat&#8217;î olduğ halde, onun ravisi bir-iki olur; hükmün ravisi on-yirmi olur.» (Mektubat sh: 95)</p>
<p><strong>Peygamber (A.S.M.) geleceğe bakan haberleri, muayyen bir zamana ve cüz&#8217;î bir tek hâdiseye bakıyor değiller.</strong></p>
<p>«Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın istikbalden haber verdiği bazı hâdiseler, cüz&#8217;î birer hâdise değil; belki tekerrür eden birer hâdise-i külliyeyi, cüz&#8217;î bir surette haber verir. Halbuki o hâdisenin müteaddit vecihleri var. Her def&#8217;a bir vechini beyan eder. Sonra ravi-i hadîs o vecihleri birleştirir, hilaf-ı vaki gibi görünür. Meselâ: Hazret-i Mehdi&#8217;ye dair muhtelif rivayetler var. Tafsilat ve tasvirat, başka başkadır. Halbuki Yirmidördüncü Söz&#8217;ün bir dalında isbat edildiği gibi; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahye istinaden, her bir asırda kuvve-i maneviye-i ehl-i imanı muhafaza etmek için, hem dehşetli hâdiselerde ye&#8217;se düşmemek için, Mehdi&#8217;yi haber vermiş. Âhirzamanda gelen Mehdi gibi herbir asır Âl-i Beytten bir nevi Mehdi, belki Mehdiler bulmuş. Hattâ Âl-i Beyt&#8217;ten ma&#8217;dud olan Abbasiye Hulefasından, Büyük Mehdi&#8217;nin çok evsafına câmi&#8217; bir Mehdi bulmuş.» (Mektubat sh: 95)</p>
<p><strong>Siyer ve Tarihler, Resulullah&#8217;ın mâhiyetini her cihetle anlatamamışlardır.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın ahval ve evsafı, Siyer ve Tarih suretiyle beyan edilmiş. Fakat o evsaf ve ahval-i galibi, beşeriyetine bakar. Halbuki o Zât-ı Mübarek&#8217;in şahs-ı manevîsi ve mahiyeti kudsiyesi o derece yüksek ve nuranîdir ki; Siyer ve Tarihte beyan olunan evsaf, o bâlâ kamete uygun gelmiyor, o yüksek kıymete muvafık düşmüyor. Çünki sırrınca: Her gün, hattâ şimdi de, bütün ümmetinin ibadetleri kadar bir azîm ibadet sahife-i kemalâtına ilâve oluyor. Nihayetsiz rahmet-i İlahiyeye, nihayetsiz bir surette, nihayetsiz bir istidad ile mazhar olduğu gibi, her gün hadsiz ümmetinin hadsiz duasına mazhar oluyor. Ve şu kâinatın neticesi ve en mükemmel meyvesi ve Hâlik-ı Kâinat&#8217;ın tercümanı ve sevgilisi olan o Zât-ı Mübarek&#8217;in tamam-ı mahiyeti ve hakikat-ı kemalâtı, Siyer ve Tarihe geçen beşerî ahval ve etvara sığışmaz.» (Mektubat sh: 96)</p>
<p>Büyük bir cemaat-ı Sahabe&#8217;de vuku&#8217; bulmuş bir hâdiseyi, yani bir mu&#8217;cizeyi,bütün o cemaat adına bir veya iki Sahabî&#8217;nin nakletmesiyle; zannedildiği gibi,o hadîsin za&#8217;fiyetine ve hattâ bazılarınca hâşâ mevzu&#8217; şekilde yorumlanmasına imkân olmayıp, öyle bir anlayışın pek büyük bir yanlış olduğuna dair Üstad&#8217;ın beyanları:</p>
<p>«Şu gelecek bereketli mu&#8217;cizat misalleri, herbiri müteaddit tarikle, hattâ bazıları onaltı tarikle sahih bir surette nakledilmiş. Ekserisi, bir cemaat-i kesire huzurunda vukubulmuş; o cemaat içinde mu&#8217;teber ve sâdık insanlar onlardan bahsedip nakletmişler. Meselâ: &#8220;Sa&#8217; denilen dört avuç taamdan yetmiş adam yemişler, tok olmuşlar&#8221; naklediyor.  O yetmiş adam, onun sözünü işitiyor, tekzib etmiyor. Demek sükût ile tasdik ediyorlar. Halbuki o asr-ı sıdk ve hakikatta ve o hakperest ve ciddi ve doğru adam olan sahabeler, zerre miktar yalanı görse, red ve tekzib ederler. Halbuki bahsedeceğimiz vâkıaları çoklar rivayet etmiş ve ötekiler de sükût ile tasdik etmişler.  Demek herbir hâdise manen mütevatir gibi kat&#8217;idir.» (Mektubat sh: 112)</p>
<p>Aynı mes&#8217;elenin başka yerden izahı:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Kütüb-ü sahiha kat&#8217;iyetle beyan ediyorlar ki: Gavze-i Garra-i Azhab&#8217;da, meşhur Yevm-ül Hendek&#8217;te, Hazret-i Câbir-ül Ensarî kasem ile ilân ediyor: O günde, dört avuç olan bir sa&#8217; arpa ekmeğinden, bir senelik bir keçi oğlağından bin adam yediler ve öylece kaldı. Hazret-i Câbir der ki: &#8220;O gün yemek, hanemde pişirildi; bütün bin adam o sa&#8217;dan, o oğlaktan yediler, gittiler. Daha tenceremiz dolu kaynıyor, daha hamurumuz ekmek yapılıyor. O hamura, o tencereye mübarek ağzının suyunu koyup, bereketle dua etmişti.</p>
<p>İşte şu mu&#8217;cize-i bereketi, bin zâtın huzurunda, onları ona alâkadar göstererek Hazret-i Câbir kasemle ilan ediyor. Demek şu hâdise, bin adam rivayet etmiş gibi kat&#8217;i denilebilir.» (Mektubat sh: 114)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sahabelerden bazı zâtlar, hadisleri yazı ile kaydettikleri:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Asr-ı Saadette, mu&#8217;cizatı ve medar-ı ahkâm ehadîsi, kitabetle çoklar kaydedip yazdılar. Hususan Abadile-i Seb&#8217;a, kitabetle kaydettiler. Hususan Tercüman-ül Kur&#8217;an olan Abdullah İbn-i Abbas ve Abdullah İbn-i Amr İbn-il As, bahusus, otuz-kırk sene sonra, Tabiînin binler muhakkikleri, ehadîsi ve mu&#8217;cizatı yazı ile kaydettiler. Daha ondan sonra, başta dört imam-ı müçtehid ve binler muhakkik muhaddisler naklettiler; yazı ile muhafaza ettiler. Daha Hicretten ikiyüz sene sonra başta Buharî, Müslim, Kütüb-ü Sitte-i Makbule vazife-i hıfzı omuzlarına aldılar.» (Mektubat sh: 113)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mevzu&#8217; hadîsler, tâ bin sene önce sahihlerden tefrik edilip atıldığı mes&#8217;elesi:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«İbn-i Cevzî gibi şiddetli binler münekkidler çıkıp, bazı mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfızsız veya nâdanların karıştırdıkları mevzu&#8217; hadîsi tefrik ettiler, gösterdiler.» (Mektubat sh: 113)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Zaif hadîsler dahi olsa, bir hâdiseda yanyana gelseler kuvvetlenirler:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>«Bir Nükte-i Mühimme:</strong> Malûmdur ki; zaif şeyler içtima&#8217; ettikçe kuvvetleşir. İncecik ipler topak yapılsa, kuvvetli halat olur. Kuvvetli halatlar topak yapılsa, kimse koparamaz. İşte onbeş enva&#8217;-ı mu&#8217;cizattan yalnız bereket kısmındaki mu&#8217;cizatı ve o kısmın onbeş kısmından ancak bir kısmını, onbeş misal ile gösterdik. Herbir misal, tek başıyla, nübüvveti isbat eder bir derecede kuvvetli idi. Farz-ı muhal olarak, bunların bir kısmını kuvvetsiz saysak da, yine kuvvetsiz diyemeyiz. Çünki kavi ile ittifak eden kavileşir. Hem şu onbeş misalin içtimaı; kat&#8217;î şüphesiz bir tevatür-ü manevî ile, kuvvetli bir mu&#8217;cize-i kübrayı gösterir.» (Mektubat sh: 119)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aynı mananın başka bir tarz bir izahı:</p>
<p>«Bu sekiz misal birleştirilse; öyle kopmaz bir zincir olur ki, hiçbir şüphe onu koparamaz ve sarsamaz&#8230; Evet zaif bir direk, kuvvetli direklerle omuz omuza geldiği vakit, muhkemleşir. Zaif, kuvvetsiz bir adam, asker olup orduya girse; öyle kuvvetleşir ki, bin adama meydan okur.» (Mektubat sh: 135)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yine aynı mananın başka bir izahı:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Faraza bunların herbirini zaif addetsek, temsilde mutlak ibr hane harab olması gibi, yine cüz&#8217;iyatın mecmuunda mutlak bir Mu&#8217;cize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın vücudunu kat&#8217;iyyen gösterir&#8230;» (Mektubat sh: 151)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sahabelerin çokluğuyla beraber neden en parlak mütevatir hadîsler yalnız on ve yirmi tarikle gelmiş? Yüz tarik ile gelmeli idi&#8230; Hem neden Sahabelerden en çok hadîs nakleden Enes, Cabir, Ebu Hüreyre gibi zâtlar olup, Hazret-i Ebu Bekir ve Ömer&#8217;den az nakledilmiş?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>«Eğer denilse:</strong> Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın her hal ve hareketini kemâl-i ihtimam ile sahabeler muhafaza ederek nakletmişler. Böyle mu&#8217;cizat-ı azîme, neden on-yirmi tarik ile geliyor? Yüz tarik ile gelmedi idi. Hem neden Hazret-i Enes, Câbir, Ebu Hüreyre&#8217;den çok geliyor; Hazreti-i Ebu Bekir ve Ömer az rivayet ediyor?</p>
<p><strong>Elcevab:</strong> Birinci şıkkın cevabı: Dördüncü işaretin Üçüncü Esasında geçmiş. İkinci şıkkın cevabı ise: Nasılki insan, bir ilâca muhtaç olsa, bir tabibe gider; hendese için mühendise gider, mühendisten nakleder; mes&#8217;ele-i şer&#8217;iye, müftüden haber alınır ve hâkeza&#8230; Öyle de, sahabe içinde ehadîs-i Nebeviyeyi gelecek asırlara ders vermek için, ulema-i sahabeden bir kısım, ona manen muvazzaf idiler. Bütün kuvvetleriyle ona çalışıyorlardı. Evet Hazret-i Ebu Hüreyre bütün hayatını, hadîsin hıfzına vermiş; Hazreti Ömer, siyaset âlemiyle ve hilafet-i kübra ile meşgul imiş. Onun için, ehadîsi ümmete ders vermek için, Ebu Hüreyre ve Enes ve Câbir gibi zâtlara itimad edip; ondan, rivayeti az ederdi. Hem madem sıddîk, sadûk, sâdık ve musaddak bir sahabenin meşhur bir namdarı, bir tarik ile bir hâdiseyi haber verse; yeter denilir, başkasının nakline ihtiyaç da kalmaz. Onun için bazı mühim hâdiseler, iki-üç tarik ile geliyor.» (Mektubat sh: 132)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bir hadîs hakkında bazı hadîs imamları ilişip red de etseler, başkaları kabul etmiş ise reddedilmez:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu hususta bir iki misal:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1-</strong> «Şu âhirki hâdiseye çendan bazı hadîs imamları ilişmişler. Fakat mühim imamlar, sıhhatine hükmetmişler. Her ne ise, bu nevide uzun söylemeye lüzum yok.» (Mektubat sh: 157)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2-</strong> «Şu rivayeti çendan İbn-i Hacer-i Askalanî kabul etmemiş.. fakat başkaları kabul etmişler.» (Mektubat sh: 137)</p>
<p>Yani bir hadîsi bir-iki hadîs imamının kabul etmemesi ile, tamamen yabana atılır değildir. Olsa olsa ihtilâflı bir durum alır, demektir.</p>
<p>Hadîsin dahi Kur&#8217;an gibi müteşabihatı olduğu hakkında:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Şu gibi müteşabih hadîsleri aklına sığıştıramadığı için, eğer inkâr etse, dehşetli bir kapı açar; yani küçücük aklına sığışmayan kat&#8217;i hadîsleri dahi inkâra yol açar. Eğer zâhir-i hadîsin mânasını tutarak öyle kabul edip neşretse, ehl-i dalâletin itirazatına ve &#8220;hurafattır&#8221; demelerine yol açar. Madem bu müteşabih hadîse, lüzümsuz ve zararlı bir tarzda nazar-ı dikkat celbedilmiş ve bu çeşit hadîsler çok vârid olmuş, elbette şüpheleri izale edecek bir hakikatı beyan etmek lâzım gelir.» (Mektubat sh: 351)</p>
<p>Müteşabih hadîsler hakkında Risale-i Nur&#8217;un daha birçokm yerlerinde ayrı ayrı izahlar vardır. Meselâ: Ondördüncü Lem&#8217;ada ve Şuâlar sh: 263&#8217;te gibi&#8230;</p>
<p><strong>Sünnet-i Seniyenin mertebeleri:</strong></p>
<p>«Sünnet-i Seniyenin meratibi var. Bir kısmı vâcibdir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garra&#8217;da tafsilatiyle beyan edilmiş. Onlar muhkemattır, hiçbir cihette tebeddül etmez. Bir kısmı da, nevafil nev&#8217;indendir. Nevafil kısmı da, iki kısımdır. Bir kısım, ibadete tabi Sünnet-i Seniye kısımlarıdır. Onlar dahi Şeriat kitablarında beyan edilmiş. Onların tağyiri bid&#8217;attır. Diğer kısmı, &#8220;âdâb&#8221; tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniye kitablarında zikredilmiş. Onlara muhalefete, bid&#8217;a denilmez. Fakat âdâb-ı Nebevîye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakikî edebden istifade etmektedir. Bu kısım ise (örf ve âdât), muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm&#8217;ın tevatürle malûm olan harekâtına ittiba etmektir.» (Lem&#8217;alar sh: 53)</p>
<p>Hazret-i Üstad Denizli ve Afyon mahkemeleri dolayısıyla, Nur Risalelerinin ehl-i vukufa tetkik ettirilmesi için, mahkemece Ankara&#8217;da Diyanet Riyasetine bağlı bazı hocalara tetkik ettirilmiş. Bu hocalar Nur Risalelerinin ekserisi için iyi ve müsbet görüşler beyan ettikleri halde, Risale-i Nur&#8217;daki bazı hadîs-i şeriflere kendi ilimleri ve görüşleri zaviyesinden ilişmeye çalıştılar. Basit ve gayr-i ilmî tenkidleri vaki&#8217; oldu. Hazret-i Üstad, hapishanenin sıkıcı ahvali ve mahkemeye karşı hazırlamakla vazifeli bulunduğu müdafaa işleri ve talebelerini ve mahpusları idare ve irşad etmek noktalarıyla meşgul bulunduğu halde; ehl-i vukufun tam o sırada böyle ilmî itirazları elbette ki çok yersiz ve haksızdır. Bu gibi itirazların Üstad Hazretleri dışarıda iken, onunla samimi bir hasb-i hal tarzında ve sual ve cevablarla müzakeresi yapılabilirdi. Lâkin çok maalesef, ehl-i vukuf hocaları, sanki bu mahkemeler şer&#8217;î ve dinî mahkemeler imiş gibi, hadîslerin mertebe ve makamlarından çokça bahsettiler. Kendilerine göre, gûya Risale-i Nur&#8217;daki, bilhassa Beşinci Şuâ&#8217;daki hadîslerin bir kısmı zaif, hattâ mevzu&#8217; olduklarını ileri sürdüler. Üstad Bediüzzaman da bunlara çok kısa ve hülâsalı, amma susturucu cevaplar vermeye mecbur oldu. İşte burada</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hazret-i Üstad&#8217;ın o cevablarından bazı parçalar kaydediyoruz:</p>
<p>«O ehl-i vukuf, Beşinci Şuâ&#8217;daki rivayetlerin bir kısmına zaif ve bir kısmına mevzu&#8217; demişler ve te&#8217;villerinin bir kısmına yanlış demişler ki; bu Afyon&#8217;da aleyhimizde iddianame o tarzda yazılmış ve onbeş sahifede seksenbir yanlış yaptığını bir cetvelde isbat etmişiz. Muhterem ehl-i vukuf o cetveli görsünler. Bir tek nümunesi şudur:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İddiacı demiş:</strong> Bütün tevilleri yanlıştır ve o rivayetler, ya mevzu&#8217; veya zaiftir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Biz dahi deriz:</strong> Te&#8217;vil demek, yani bu mâna bu hadîsten murad olmak mümkündür, muhtemeldir demektir. Mantıkça o mânanın imkânını reddetmek ise, muhaliyetini isbat etmek ile olur. Halbuki o mâna göz ile göründüğü ve tahakkuk ettiği gibi, hadîsin mâna-yı işarî tabakasının külliyetinde bir ferd olması bilmüşahede mu&#8217;cizane bir lem&#8217;a-yı inkâr ve itiraz olamaz. Hem o &#8220;bütün rivayetler, mevzudur veya zaiftir&#8221; iddiacının demesi üç vecihle yanlış olduğu, cetvelde isbat edilmiş.</p>
<p><strong>Birisi:</strong> Bir milyon hadîsi hıfzına alan İmam-ı Ahmed İbn-i Hanbel ve beşyüz bin hadîsi hıfzeden İmam-ı Buharî&#8217;nin cesaret edemedikleri ve o nefyin isbatı kabil olmadığı ve bütün hadîs kitaplarını görmediği ve ümmetin ekseriyeti her asırda o rivayetlerin mânalarının zuhurlarını veya o küllînin bir ferdini görmesini bekledikleri ve ümmetçe telakki-i bilkabul derecesine yakınlaşmış ve ayn-ı hakikat bazı nümune ve ferdleri meydana çıkıp görüldüğü halde, o rivayetleri külliyetle inkâr etmek on cihetle hatadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkinci Vecih:</strong> Mevzu&#8217;dur mânası; bu rivayet an&#8217;aneli, senedli hadîs değil demektir&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üçüncü Vecih:</strong> Hangi mes&#8217;ele veya rivayet var ki; meşrebleri, mezhebleri muhtelif âlimlerin bir kitabında ona itiraz edilmesin.» (Şuâlar sh: 400)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aynı mânanın bir başka parçadan izahı:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>«Mehdî hakkında Şiilerin oniki imamdan birisi, hayatta iken gizlenmiş, âhirzamanda çıkacak demelerine mukabil Ehl-i Sünnetin bir kısmı, İmam-ı Muntazar akidesi bâtıldır demişler. Az bir kısım Hanefî üleması da, demişler. Bunda hem Denizli&#8217;deki ehl-i vukufun bir kısmı, hem makam-ı iddia yanlış mâna vermişler. Her asırda Mehdî manasına ümmetin fıtrî bir ihtiyacına binaen beklemişler. Ve bir kaç vecihde rivayetlerin delâletiyle bir kaç mehdi, belki her asırda bir nevi mehdi sâdât-ı Ehl-i Beyt&#8217;ten geleceği ümmetçe kabul edilmiş. Buna hata diyen, bir kaç cihette yanlış eder&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hangi mes&#8217;ele var ki, bazı kitaplarda ona ilişilmesin. Hattâ İbn-i Cevzî gibi büyük bir muhaddis bazı sahih ehadîse mevzu&#8217; dediğini, ülemalar taaccüble nakletmişler. Hem her zaif veya mevzu&#8217; hadîsin mânası yanlıştır demek değildir. Belki an&#8217;aneli sened ile hadîsiyeti kat&#8217;î değildir demektir. Yoksa mânası hak ve hakikat olabilir.» (Şuâlar sh: 420)</p>
<p>Yine, hem Denizli hem Afyon hapisleri hâdisesinde Risale-i Nur&#8217;ları ehl-i vukuf olarak mütalaa eden bazı asrî hocalar, hadîs-i şeriflerde bir kaç Deccal mes&#8217;elesine ilişmek istemelerine karşı Hazret-i Üstad şöyle cevab vermiştir:</p>
<p>Evvelâ: Bid&#8217;atkâr bazı hocaların telkinatıyla iddianamede, İslâm deccalı ve müteaddit birkaç deccalın gelmesini kabul etmiyor gibi Beşinci Şuâ&#8217;nın bir mes&#8217;elesine itiraz etmişler. Buna cevaben gayet parlak kat&#8217;î bir mu&#8217;cize-i Nebeviyeyi (A.S.M.) gösteren bir hadîs-i sahihte:<br />
Yâni: Benim amcam, pederimin kardeşi Abbas&#8217;ın veledinde Hilâfet-i İslâmiye devam edecek. Tâ Deccal&#8217;a, o hilâfeti yani saltanat-ı hilâfet Deccal&#8217;ın muhrib eline geçecek.&#8221; Yâni, uzun zaman beşyüz sene kadar hilâfet-i Abbasiye vücuda gelecek, devam edecek. Sonra Cengiz, Hülâgu denilen üç deccaldan birisi o saltanat-ı hilâfeti mahvedecek; deccalâne, İslâm içinde hükümet sürecek. Demek İslâm içinde müteaddit hadîslerde üç deccal geleceğine zâhir bir delildir. Bu hadîsteki ihbar-ı gaybî, kat&#8217;î iki mu&#8217;cizedir: Biri; hilâfet-i Abbasiye vücuda gelecek, beşyüz sene devam edecek&#8230; İkincisi de, sonunda en zâlim ve tahribci Cengiz ve Hülâgû namındaki bir deccal eliyle inkıraz bulacak.» (Şuâlar sh: 506)</p>
<p>Risale-i Nur&#8217;un Hadîs İlmi ve hakikatları hakkında bir çok yerinde kâfi ve mukni&#8217; ve İslâm âleminin umum muhaddislerinin cumhurunun ittifakına binaen beyanlar, ifadeler yapılmıştır. Bunlar çoktur, hepsini buraya dercetmenin imkânı varsa da, lüzumu yoktur. Onun için bu bahsi, Beşinci Şuâ&#8217;nın Mukaddemesindeki Hadîs İlmiyle alâkadar bazı kısımları vermekle bitirmek istiyoruz:</p>
<p><strong>«Birinci Nokta:</strong> İman ve teklif ihtiyar dairesinde bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka olduğundan, perdeli ve derin ve tedkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî mes&#8217;eleleri elbette bedihî olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zaruri olmaz. Tâ ki Ebu Bekirler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebu Cehiller esfel-i sâfilîne düşsünler. İhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mu&#8217;cizeler seyrek ve nâdir verilir. Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmat-i kıyamet ve eşrat-ı saat, bir kısım müteşabihat-ı Kur&#8217;aniye gibi kapalı ve te&#8217;villi oluyor. Yalnız, Güneşin mağribden çıkması bedahat derecesinde herkesi tasdika mecbur ettiğinden, tevbe kapısı kapanır; daha tevbe ve iman makbul olmaz. Çünki Ebu Bekirler, Ebu Cehiller ile tasdikte beraber olurlar. Hattâ Hazret-i İsa Aleyhisselâm&#8217;ın nüzûlü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselâm olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. Hattâ &#8220;Deccal&#8221; ve &#8220;Süfyan&#8221; gibi eşhas-ı müdhişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.</p>
<p><strong>İkinci Nokta:</strong> Peygamber&#8217;e bildirilen umûr-u gaybiye, bir kısmı tafsil ile bildirilir. Bu kısımda hiç tasarruf edilmez ve karışamaz. Kur&#8217;anın ve hadîs-i kudsînin muhkematı gibi. Ve diğer bir kısmı icmal ile bildirilir, tafsilat ve tasviratı onun içtihadına havale edilir. İmana girmeyen hâdisat-ı kevniyeye ve vukuat-ı istikbaliyeye dair hadîsler gibi. Bu kısımda, Peygamberimiz (A.S.M.) belâgatıyla -temsiler suretinde- sırr-ı teklif hikmetine muvafık tafsil ve tavsir eder&#8230;.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üçüncü Nokta:</strong> İki nüktedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Teşbihler ve temsiller suretinde rivayet edilen bir kısım hadîsler, mürur-u zamanla avamın nazarında hakikat telakki edildiğinden vâkıa mutabık çıkmıyor. Ayn-ı hakikat olduğu halde vâkıa mutabakatı görünmüyor. Meselâ: Hamele-i Arş gibi arzın hamelesinden olan Sevr ve Hut namında ve misalinde iki melâike, koca bir öküz ve pek büyük bir balık tasavvur edilmiş.<br />
<strong>İkincisi:</strong> Bir kısım hadîsler İslâmların ekseriyeti noktasında veya hükümet-i İslâmiyenin veya merkez-i hilâfetin nokta-i nazarında vürûd ettiği halde, umum ehl-i dünyaya şâmil zannedilmiş ve bir cihette hususî bulunduğu halde, küllî ve âmm telâkki edilmiş. Meselâ, rivayette vardır ki: &#8220;Bir zaman gelecek Allah Allah diyen kalmayacak.&#8221; Yani, zikirhaneler kapanacak ve Türkçe ezan ve kamet okunacak demektir.<br />
&#8230;&#8230;<br />
<strong>Beşinci Nokta:</strong> Hem her iki Deccal&#8217;ın asırlarına ait olan hârikaları, onların bahsiyle ve münasebetiyle rivayet edildiğinden onların şahıslarından sudur edeceği telakki ve tevehhüm edilmesinden, o rivayet müteşabih olmuş, mânası gizlenmiş. Meselâ, tayyare ve şimendiferler gezmesi&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8230; Hem bir kısım ravilerin kabil-i hata içtihatlarıyla olan tefsirleri ve hükümleri, hadîs kelimelerine karışıp hadîs zannedilir, mâna gizlenir. Vâkıa mutabakatı görünmez, müteşabih hükmüne geçer.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8230; Hem iki Deccal&#8217;ın sıfatları ve halleri ayrı ayrı olduğu halde, mutlak gelen rivayetlerde iltibas oluyor, biri öteki zannedilir. Hem &#8220;Büyük Mehdi&#8221;nin halleri sâbık Mehdilere işaret eden rivayetlere mutabık çıkmıyor, hadîs-i müteşabih hükmüne geçer, İmam-ı Ali (R.A.) yalnız İslâm Deccalından bahseder.» (Şuâlar sh: 579-582)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İşte Risale-i Nur&#8217;da Hadîs ilmi ve hakikatlarına dair bir çok mes&#8217;elelerden ancak nümune kabilinden bazı kısımlarını alabildik. Daha geniş tafsilât arzu edenler, 19. Mektub&#8217;un başındaki altı adet mühim esaslara ve ayrıca aynı risalede yer yer işlenen Hadîs İlmine dair nüktelere.. ve bir de Ondördüncü Lem&#8217;anın 1.Makamına ve Denizli, Afyon müdafaaları içinde yer yer mecburiyet karşısında verilen bazı cevablara ve ayrıca da lâhika mektublarına bilhassa Emirdağ Lâhikalarında bulunan Hadîs İlmi nüktelerine bakabilirler.</p>
<p>Görüldüğü üzere, Hazret-i Üstad Bediüzzaman, Hadîs İlmi ve usûlü mevzuunda büyük hadîs imamlarınca yüz kere, bin kere halledilmiş olan teferruatlı mes&#8217;elelere girmemiştir. Onun baktığı husus, halletmek istediği iş ve fasletmesini düşündüğü mes&#8217;ele; hadîsin umumî durumu ve bir nevi boş dedikodulardan kurtulmamış olan taraflarıdır. Üstad Hazretleri kendisine ve müceddiyetine hâs olan orijinal metoduyla niza&#8217;lı ve ihtilâflı olan umumî mes&#8217;elelerde, ihtilâf unsurlarını deşmeden, gayet nâzik, amma köklü ve râsih ve halledici şekilde mes&#8217;elenin hakikatını tahlil ederek ortaya koyar. Meselâ eğer mevzu&#8217;, ihtilâflı ve kelâmlı bir hadîs mes&#8217;elesi ise, hadîs imamlarınca ayrı ayrı görüşler halinde tahlili yapılmış olan teferruat ve detaylarını nazara vermeden, ilk önce o hadîsin ifade ettiği mânayı ve işaret ettiği hakikatı ilmî ve aklî olarak isbat eder&#8230; Sonra da, öylesi bir sözün ancak mu&#8217;ciz-beyan olan kelâm-ı Nebevî&#8217;den olabileceğini ortaya koyar. Artık ondan sonra da, o hadîsin senedi üstünde yapılmış olan münakaşa ve tenkidlerin bir manası kalmamış olur. Misal için Beşinci Şuâ&#8217;daki te&#8217;vili yapılmış hadîsleri ve bir kaç deccalın geleceğine dair hadîs hususunda yaptığı ilmî izahları gösterebiliriz.</p>
<p>İşte Bediüzzaman&#8217;ı bu mesleğini, yani müceddiyetinin metodunu bilmeyen bazı bîçareler, zannedilebilir ki; bugün herkesin, hattâ küçük medrese talebelerinin kolaylıkla öğrenmesi mümkün olan hadîsin usûlü denilen kanun ve kaidelerini bilmiyor da, onun için böyle yapıyor. Bu bîçare zancılar kuruntulu zanlarında devam edebilirler. Böylesi zancıılar İmam-ı A&#8217;zam Hazretleri hakkında da aynı şeyi düşünmüşlerdir. İmam-ı Gazalî hakkında da&#8230; Amma bu kabil zanların kısa nazarlılıktan, idrak nâkıslığından ve nihayet ilmen düşük seviyelilikten gelmiş olduğunu, büyük âlimler anlamışlar ve isbat etmişlerdir.</p>
<p>Kim ne derse desin; Risale-i Nur&#8217;un her mes&#8217;elede olduğu gibi, bilhassa hadîs mes&#8217;elesinde yaptığı acib orijinal tarz-ı beyan ve izahlarına dikkat edenler bilebilir ki; Bediüzzaman her mes&#8217;elede olduğu gibi, hadîs ilmi usûlünde de pek büyük ve belki son neticeye bağlayan bir tecdid getirmiştir. Evet o, iman ve akidede, tasavvuf ve velâyette ve hülâsa İslâmî esas ve temel olan herşey ve her mes&#8217;elesinde; işin asliyetine ve menbaına gitmiş ve mes&#8217;eleyi baştan almış.. ve bu zamanın ehline göre son derece nurlu ve büyük bir tecdid içinde hall etmiş, isbat etmiş ve neticeye bağlamıştır. Bu sayede avam-ı mü&#8217;minînin imanları şüphe ve vesveselerden muhafaza edilip her noktadan tahkim edildiği gibi, gerçek ve idrâki yüksek ülemanın da kalb ve kafaları bir sürü ihtilâflı meselelerden gelen vesvese ve şüphelerden kurtulmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Abdülkadir Badıllı-Risale-i Nurun Kudsi Kaynakları</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurmektubat-19-mektubdan-cesitli-hadis-bilgileri/">Risale-i Nur,Mektubat-19.Mektub’dan Çeşitli Hadis Bilgileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurmektubat-19-mektubdan-cesitli-hadis-bilgileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitab ve Sünnete Uymaya Teşvik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kitab-ve-sunnete-uymaya-tesvik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kitab-ve-sunnete-uymaya-tesvik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2015 22:07:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Fıkhi Hükümler]]></category>
		<category><![CDATA[Kitab ve Sünnete Uymaya Teşvik]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap ve Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Mevzu Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Salih Ekinci]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sahih Hadis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8535</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; 1-Kuran-ı Kerim&#8217;deki temel esaslara baktığımızda bunları,kısaca şöyle sıralamak mümkündür:İnanç konularının beyanı,güzel ahlakı teşvik ve kötü ahlaktan sakındırma,ibadetlerin ve hükümlerin açıklaması,muamelat hükümlerinin izahı,ilh&#8230; Allahu Teala,İslamın temel rüknü olması hasebiyle inanç konularını,Kuran-ı Kerim&#8217;de detaylarıyla ve akli delillerle paralel olarak;ayrıca kalbi mutmain kılacak ve aklın da kavrayabilceği bir şekilde beyan etmiştir.Aynı şekilde,Allah,yüce Kitabında insanları güzel ahlâka teşvik [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitab-ve-sunnete-uymaya-tesvik/">Kitab ve Sünnete Uymaya Teşvik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/tahta_top.png"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-8536" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/tahta_top.png" alt="Kitab ve Sünnete Uymaya Teşvik" width="611" height="278" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/tahta_top.png 611w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/tahta_top-600x273.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/tahta_top-300x136.png 300w" sizes="(max-width: 611px) 100vw, 611px" /></a>1-Kuran-ı Kerim&#8217;deki temel esaslara baktığımızda bunları,kısaca şöyle sıralamak mümkündür:İnanç konularının beyanı,güzel ahlakı teşvik ve kötü ahlaktan sakındırma,ibadetlerin ve hükümlerin açıklaması,muamelat hükümlerinin izahı,ilh&#8230;</p>
<p>Allahu Teala,İslamın temel rüknü olması hasebiyle inanç konularını,Kuran-ı Kerim&#8217;de detaylarıyla ve akli delillerle paralel olarak;ayrıca kalbi mutmain kılacak ve aklın da kavrayabilceği bir şekilde beyan etmiştir.Aynı şekilde,Allah,yüce Kitabında insanları güzel ahlâka teşvik etmiş ve kötü huy ile davranışlardan sakındırmıştır.</p>
<p>İbadet, muamelat ve bunlara ilişkin hükümler de çok geniş olup Allah Teâlâ Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de bunlann ana hatlarını, mücmel ve umûmî bir şekilde zikretmiş; bu konuların detaylarının açıklamasını ve bunlara ilişkin cüziyyâtın izahını da Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e bırakmış­tır. Nitekim Nahl suresi 44. ayette şöyle buyurmaktadır: &#8220;İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve dü­şünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’ân’ı indirdik.&#8221;</p>
<p>Mesela, Allah Teâlâ, yüce kitabında namazın kılın­masını icmali olarak bildirmiş; detaylarını, nasıl eda edileceğini, namazın hazırlık safhasını, rekât sayısını, vakitlerini Resûlullâh (s.a.v)&#8217;in Sünnetiyle beyana havale etmiştir. Bu, zekât, oruç, hacc ve sair şer&#8217;î ve amelî hükümlerde de böyledir.</p>
<p>Dolayısıyla Sünnet&#8217;i atlayarak Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;i anla­mak ve onunla amel etmek imkânsızdır. Sünnet, Kuran&#8217;ın anlaşılmasında ve hayata aktarılmasında bir &#8220;yan unsur&#8221; değil; bilakis &#8220;tayin edici&#8221; bir unsurdur ve hiçbir şekilde ondan müstağni kalınamaz.</p>
<p>2-Hadis imamları, mevzu/uydurma rivayetlerle ilgili ölçüleri şu şekilde tesbit etmiştir:</p>
<p>Eğer rivayet Kur&#8217;ân&#8217;ın ve mütevâtir sünnetin nassla- nyla, kati icmâ ile, akl-ı selimle, şer&#8217;î aşıtlarla, yerleşik kaidelerle, nasslardan istihrâc edilen mefhum ve ta­savvurlarla çatışırsa veya yerleşik tarihî bilgilere ve gerçeklere ters olursa, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in söy­lemesi mümkün olmayacak şekilde anlamı zayıf ve anlamsız olursa, münker veya mustahîl (imkânsız) bir içeriği varsa, âlimler bu tür rivayetlerin uydurma ol­duğunu kabul etmişlerdir. Ancak bu ölçüler, makul bir teville tashihi mümkün olan hadislerde işletilmez.</p>
<p>Hâfız Ebu&#8217;l-Ferec Abdurrahman b. el-Cevzî der ki: &#8220;Eğer hadisin ma&#8217;kûle (kesin aklî bilgiye) muhalefet et­tiğini ve usulle çeliştiğini görürsen o hadise itibar etme!&#8221;</p>
<p>Usûl imamları, geçici bir illet ya da zamansal masla­hat üzerine kurulu olmadıkça hadisin, genel teşri kaynağı olduğunu belirtmiştir. Eğer hadis geçici bir il­let ya da maslahata mebnî ise genel teşri kaynağı ol­mayıp ifade ettiği hüküm, o zamansal maslahatın varlığına veya geçici illetin tahakkukuna bağlı olur. Yani sözkonusu maslahat ya da illet bulunduğunda hüküm tahakkuk eder; yoksa hüküm de yok olur. Tarihîliğin doğru anlamı da budur.</p>
<p>Bununla birlikte bu tür zamansal illet ve geçici masla­hata mebnî olan hadislerin çok az olduğunun bilin­mesi gerekir. Muhakkik İslâm ulemasının ortaya koy­duğu usûl ve kavâid bu şekildedir. Bunlar, uydurma ve tarihsel rivayetleri tesbit için inşa edilmiş muhkem kaide ve kurallardır. Ancak -Allah&#8217;a hamdolsun ki- İslâm âlimlerinin sahih olarak belirlediği hadislerin içinde bu tür uydurma ve tarihsel rivayetler yoktur. Sözkonusu kaideleri ve usûlü işleterek, ulemanın ka­bul ettiği hadisleri tazife (zayıf diye nitelemeye) kalkışmak kalbi kara, aklı ve basireti marazla müptela kimselerin işidir. Nitekim hasta kimseler, ağızlarının ekşiliğinden dolayı tatlı suya dahi kabahat bulabilirler.</p>
<p>Tekrar vurgulamak gerekirse, muhakkik âlimlerin inşa ettiği bu kaideler İlmi ve muhkem asıllardır. Fakat bun­ları, âlimlerin sahih kabul ettiği hadisler üzerinde uygu­lamaya kalkışmak büyük bir yanlıştır.</p>
<p>Ayrıca bunlar umumi kaideler olup herhangi bir mezhebe has değildir.</p>
<p>Hanefî Mezhebinin de diğer mezhepler gibi kendine özgü bir usûlü ve birtakım kaideleri vardır, imam Ebû Hanife (rahimehullah) Mürsel hadislerle amel, Zayıf hadisi de re&#8217;ye tercih gibi yaklaşımlarıyla hadis­leri esas alma konusunda bir taraftan esnek bir tavır sergilerken, diğer taraftan da bazı hadisler karşısında çok ihtiyatlı bir tutum göstermiştir. Mesela ravînin, ri­vayetine aykırı davranmaması ve onunla çelişen bir fetva vermemiş olması şartını koymuştur. Umum-i belvâ ile ilgili konulardaki hadislerin tevâtür üzere gelmesini şart koşmuş ve bu tür konulara ilişkin âhâd rivayetleri almamıştır. Bu büyük imamın ictihadî fa­aliyeti kendisini böyle bir sonuca ulaştırmıştır.</p>
<p>Soruda sözü edilen gruplar, eğer bu usûl ve kavâidden hareketle bazı hadisleri almıyorlarsa, bu yaptık­ları, muteber bir imamı taklit etmekten başka bir şey değildir ki bu güzel bir şeydir. Ancak bu gruplar, sa­hih hadisleri reddetmek için bu kaideleri istismar edi­yorsa ve hoşlarına gitmeyen hadislere ta&#8217;n etmek için bu usûlü kullanıyorsa bu, bir sapkınlığın ve dinin dı­şına çıkışın göstergesidir.</p>
<p>3-Mustalahu&#8217;l-hadis ilmine aşinalığı olan ve detayla­ra girenleri bir tarafa, muhtasar (özet olarak yazılmış) mustalah kitaplarına bakmışlığı olan bir kimse bile, sahih hadisleri korumak ve onlan zayıf ve uydurma olanlardan ayırmak için muhaddislerin tesis ettiği muhkem asılları, yine bunun için inşa ettikleri sistemi ve kavâidi, muhaddislerin bu sahadaki devasa faali­yetlerini ve kurdukları şayan-ı hayret usûl sistemini görür&#8230; Ve yine muhaddislerin, uydurma rivayetleri ayıklamak ve hadis uyduranları tesbit için ortaya koy­dukları güçlü bir İlmî yönteme dayanan sabit esasları müşahede eder. Ayrıca tarih boyunca hiçbir peygam­berin rivayetlerine ve hiçbir filozofun fikirlerine, kısa­cası hiçbir habere ve ilme yapılmayan hizmeti; mu­haddislerin, Sünnet-i Nebevî&#8217;ye sunduklarına tanık olur.</p>
<p>Muhaddisler haberlerin kabulu için öylesine sağlam ve keskin şartlar ortaya koymuşlardır ki bir haberin kabulü için onlardan daha iyisi düşünülemez! Yani bu bu, alternatifi olmayan bir sistemdir. Hiçbir millet ve hiçbir topluluk muhaddislerin haberleri tesbit için be­lirlediği bu sistemin benzerini üretememiştir. Onlar bu sistemle, tarih boyunca, nakil yoluyla bilinen haberle­rin en sahihlerine, yani sahih hadislere ulaşmıştır.</p>
<p>Buraya kadar anlattıklarımızın tafsilatı, yüzlerce ciltlik hacimdeki ulûmu&#8217;l-hadis külliyatında mevcuttur.</p>
<p>Anlatmaya çalıştığımız bu muazzam sistemin yetersiz olduğunu, dolayısıyla daha sağlam bir sistemle de­ğiştirilmesi gerektiğini söyleyenlere şu ayetleri oku­mak kâfidir: &#8220;Eğer kulumuz (Muhammed)&#8217;e indirdiğimiz (Kur&#8217;ân)&#8217;dan şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah&#8217;tan başka güvendiklerinizin hepsi­ni çağırın; eğer doğru iseniz.Yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı in­sanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateş­ten sakının.&#8221; (Bakara 23,24)</p>
<p>4-Bilindiği üzere fıkıh mezhepleri, içtihada ve tartış­maya açık birçok feri meselede kendi aralarında ih­tilaf etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v) bu tür meseleler­deki ihtilafı söz ve davranışlarıyla onaylamıştır; nite­kim şöyle buyurmuştur: &#8220;Eğer hâkim ictihad eder de isabet ederse iki ecir; yanılırsa bir ecir alır.&#8221; Hz. Pey­gamber (s.a.v) hayattayken sahabeden bazıları birta­kım feri meselelerde ictihad etmiş ve farklı sonuçlara varmışlardı. Bu durum Efendimiz&#8217;e ulaştığında, O (s.a.v) her birinin içtihadını onaylamış ve farklı içti­hadı sebebiyle kimseyi ayıplamamıştı.</p>
<p>Ayrıca feri meselelerde ihtilaf insanın fıtratında var­dır. Her insan topluğu ve her grup arasında farklılık­lar ve ihtilaflar kaçınılmazdır. Bu da Allah Teâlâ&#8217;nın kullarına olan rahmetinin bir göstergesidir. Çünkü ih­tilaf insanların önüne, farklı görüşler arasından mas­lahata ve mevcut ortamın şartlarına en uygun olanı seçme yolunu açar. Bu da insanlardan meşakkati kaldırır ve hayatı kolaylaştırır. Hz. Peygamber (s.a.v) &#8220;Ümmetimin ihtilafı rahmettir&#8221; buyurmuştur. Mez­hepler arasındaki ihtilaflar övgüye layık ihtilaflar olup, İslâm ilim mirasının emsalsiz ve devasa serveti­ni oluşturmuştur. Mezhepler arasındaki ihtilaflar dik­katle incelendiğinde, yerilen ihtilaflar türünden olma­dıktan görülür.</p>
<p>Ayrıca mezhepler orası ihtilafların bilinen İlmî sebep­leri vardır ki, birçok Alim bunları açıklamış ve bu ko­nuda ciddi bir yekûn tutan kitaplar yazılmıştır, ibn Teymiyye&#8217;nin &#8220;Raful-melam anl&#8217;l-elmmetl&#8217;l-a&#8217;lâm&#8221; adlı eseri bunlardan bir tanesidir.</p>
<p>Mezhep öncülerinin Sünneti ihmal ettiğini söylemek, ancak mezhepleri bilmeyen ya da onlara kin besleyen cahillere mahsus bir davranıştır. Sünnet&#8217;e son derece bağlı olmaksızın bir ıslâhı fıkıh mezhebinin teşekkül etmesi mümkün müdür?! Fıkıh mezheplerini ve onla-rın imamlarını bilenlerce malumdur ki, bu mezheple­rin öncülerinin hepsi hadis hafızlarıdır ve onların Sün­net&#8217;e ittibaı ve ona gösterdikleri ihtimam, bugün bi­zim ulaşamayacağımız bir düzeydedir. Nitekim onla­rın hepsi şu vasiyette müttefiktir: &#8220;Eğer bir konuda sa­hih bir hadis bulursanız benim mezhebim odur.&#8221;</p>
<p>Hülâsa, mezhep öncülerinin Sünnet&#8217;e atfettikleri önem bedihî bir bilgi olup aynca isbata ihtiyaç göstermez.</p>
<p>Evet, hemen hemen her mezhep öncüsü âlim, bazı hadislerle amel etmemiştir; ancak bunu gerekli kılan bazı sebepler vardır. Bunlardan bazılarını şöylece sı­ralayabiliriz:</p>
<ul>
<li>Bir hadisi almayan imamın o hadisteki gizli bir ille­te muttali olması.</li>
<li>Hadisin, tercihe daha şayan başka bir hadisle çeliş­mesi ki, bu durumda mercûh olan hadisi bırakarak râcihle amel eder.</li>
<li>Ona göre hadisin sabit olmaması ya da o hadise muttali olmaması.</li>
<li>Hadisin neshedildiğine hükmetmesi.</li>
<li>Veya o mezhep imamının, şeriatın tümellerinden ve umumiyatından ya da genel yahut özel maslahatlardan istihrâc ettiği şeri kaidelerle hadisin çatışması.</li>
</ul>
<p>5-Evet, sahih olan hadislerin hepsi itikadî sahada mülzim ve bağlayıcıdır; sahih hadisin delâlet ve ifade ettiği anlama iman etmek gerekir. Ancak sahih hadis­lerin hepsi bu bağlamda aynı derecede değildir. Müte- vatir olmasa da, başka sahih hadislerle çatışma halin­de olmayan sahih (âhâd) hadislerin gereğine inanmak lazımdır. Bununla birlikte bu tür hadislere inanmayan kimse bidatçi ve günahkâr olur; fakat tekfir edilmez.</p>
<p>Mütevatir hadislere gelince, onlara inanmak gerekir ve onu inkâr eden kimse kâfir olur, İslâm&#8217;dan çıkar. Ancak burada sözkonusu mütevatir hadisin o insan nazarında sabit olması şartı vardır; eğer o kişi nezdin- de hadisin mütevatiriiği sabit olmamışsa onun kültü­ne hükmedilmez. Kelâmcılar ve diğer âlimler bu hu­susta şöyle demişlerdir: &#8220;Âhâd haberler akidede, hüc­cet değildir. Yemi inkâr ve muhalefet edenin küfrünü gerektirecek derecede bağlayıcı değildir. Bu tür ha­disleri inkâr eden kimse tekfir edilmez, demektir; yoksa âhâd hadislerin akidede hiçbir kıymeti yoktur^ demek değildir&#8221;. Et-Teftâzânî, Şerhu&#8217;l-mekâsıd adlı eserinde böyle söyler.</p>
<p>6-Kitap ve Sünnet, Müslüman ferdin şahsiyetini ve Müslüman toplumun hayat tarzını inşa eden iki esas unsurdur. İslâmî hayat demek, Kur&#8217;ân ve Sünnet&#8217;in şekillendirdiği hayat demektir.</p>
<p>Kur&#8217;ân ve Sünnet&#8217;in belirlemediği ve yön vermediği hayat, cahilî bir hayattır ya da İçinde cahiliye olan hayattır. Şu ayet-i kerimeler bunu açıkça ifade et­mektedir;</p>
<p>&#8220;Biz hangi peygamberi gönderdikse, sırf Allah&#8217;ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik.&#8221; (Nisa, 64)</p>
<p>&#8220;Kim Allah&#8217;a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle,</p>
<p>sıddıklarla, şehidlerle, salihlerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” (Nisâ, 69)</p>
<p>&#8220;Ona iman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onun peygamberliği ile birlikte in­dirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte asıl murada eren kurtulmuşlar onlardır.&#8221; (A&#8217;raf, 157)</p>
<p>&#8220;Şanım hakkı için, muhakkak ki sizin için, Allah&#8217;a ve son güne ümit besler olup da Allah&#8217;ı çok zikreden kimseler için Resûllulah&#8217;da pek güzel bir örnek var­dır.&#8221; (Ahzab, 21)</p>
<p>&#8220;Peygamber size ne verdiyse onu alin. Size neyi ya- sakladıysa ondan sakının ve Allah&#8217;tan korkun. Çün­kü Allah&#8217;ın azabı şiddetlidir.&#8221; (Haşr, 7)</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v) de bu hususta şöyle buyur­muştur:</p>
<p>&#8220;Sizden biriniz hevasım (arzularını, görüşlerini! benim getirdiklerime tâbi kılmadıkça iman etmiş olmaz.&#8221;</p>
<p>Bütün bunlardan da anlaşıldığı üzere Allah Teâlâ, hi­dayeti, kurtuluşu, dünya ve ahiret saadetini Kitabı ile amel etmeye ve Peygamberinin Sünneti&#8217;ne uymaya bağlamıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Muhammed Salih Ekinci,</p>
<p>Rihle Dergisi,Sünnet Sayısı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitab-ve-sunnete-uymaya-tesvik/">Kitab ve Sünnete Uymaya Teşvik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kitab-ve-sunnete-uymaya-tesvik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
