<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmet Karagöz | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/mehmet-karagoz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 16 Aug 2023 22:21:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Mehmet Karagöz | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Osmanlı Mahallesi:Cennetten Bir Köşe midir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-mahallesicennetten-bir-kose-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-mahallesicennetten-bir-kose-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Aug 2023 22:20:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Karagöz]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Mahallesi]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı'da Aidiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı'da Dayanışma]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı'da Sorumluluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26495</guid>

					<description><![CDATA[<p>(AİDİYET: DAYANIŞMA, YARDIMLAŞMA VE İÇTİMAİ/S0SYAL SORUMLULUK)&#8217; Osmanlı Mahallesi hakkında birçok çalışma yapılmış ve yapılmak­tadır. Bu çalışmalar ya doğrudan mahalle ile ilgilidir ya da Osmanlı Şehri nin fizikî, İdarî veya sosyal bir birimi olarak dolayısıyla mahalle ile ilgilidir. Osmanlı şehrinde olduğu gibi Osmanlı mahallesinde de konu öncelikle bir mekân olarak ele alınır. Arkasından mahal­leyi konu edinen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-mahallesicennetten-bir-kose-midir/">Osmanlı Mahallesi:Cennetten Bir Köşe midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/osmanli_ozellik2-702x336.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-14192 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/osmanli_ozellik2-702x336.jpg" alt="" width="702" height="336" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/osmanli_ozellik2-702x336.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/osmanli_ozellik2-702x336-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/osmanli_ozellik2-702x336-300x144.jpg 300w" sizes="(max-width: 702px) 100vw, 702px" /></a></p>
<p><strong><em>(AİDİYET: DAYANIŞMA, YARDIMLAŞMA<br />
VE İÇTİMAİ/S0SYAL SORUMLULUK)&#8217;</em></strong></p>
<p>Osmanlı Mahallesi hakkında birçok çalışma yapılmış ve yapılmak­tadır. Bu çalışmalar ya doğrudan mahalle ile ilgilidir ya da Osmanlı Şehri nin fizikî, İdarî veya sosyal bir birimi olarak dolayısıyla mahalle ile ilgilidir. Osmanlı şehrinde olduğu gibi Osmanlı mahallesinde de konu öncelikle bir mekân olarak ele alınır. Arkasından mahal­leyi konu edinen ilim alanı, sahanın önceliklerine göre tespitlerde bulunûr. Bu çalışmanın sınırları, tarih içinde Osmanlı mahallesi hakkında yapılan çalışmalarda eksik gördüğümüz ve öne çıkmasını istediğimiz bazı konuları öne çıkarmaktır. Çalışmanın çıkış noktası diğer çalışmalarda da olduğu gibi Osmanlı’nın yeniden keşfi bakışıyla değerlendirmeler yapmaktır. Osmanlı mahallesini; huzur, emniyet, dayanışma ve yardımlaşmanın bir mekânı olarak kabul ediyoruz ve mahallelinin, kimlik ve kişiliğini, aidiyetle biçimlendiren süreçte neler oluyor sorusuna cevap arıyor, belge ve bilgilerle izah etmek istiyoruz. Belgelerden kastım, otuz beş senedir sürdürdüğüm çalışma­larımın Osmanlı şehri ile ilgili olması sebebiyle diğer çalışmalarımda bizzat kullandığım belgelerden öğrenebildiklerimi kastediyorum. Burada doğrudan belge kullanmak yerine belgelerin değerlendiril­mesi ile elde edilen bilgilerin tahlili yapılacaktır.</p>
<p>Osmanlı Şehri: Cennet Misali<sup>1</sup> ön kabulümüzden başlayarak <em>“Osmanlı Mahallesi”</em> misalden hareketle cennetten bir köşe olarak yo­rumlanabilir mi ? Bu soru, ana temamızı oluşturuyor. Evvela Osmanlı Şehrini, Cansever’in cennet tasavvurundan hareketle <em>“cennet misali” </em>tanımını, postüla/temel kabul ediyoruz ve çıkış noktamız sayıyoruz. Şehir mahalle ilişkisini, cennet misali metaforu/mecaz zemininde ele alıyoruz. İddiamız ise <em>“aidiyet”!</em> merkeze alarak bir çerçeve çizmektir. Aidiyetten de kastımız, <em>“aidiyet mekânı olarak mahalle’’,</em> kavramın hem fizikî hem de sosyo-kültürel tarafı bulunmaktadır. Konunun fizikî tarafinı teferruatlı tartışmak yerine gerektiği kadar yer verilirken çalışmanın ana yapısını oluşturan sosyo-kültürel, <em>“manevi kısmını ise kişilik ve şahsiyetiyapan”kü!türe\</em> değerleri merkeze alarak değer­lendirmeler yapılacaktır. Kültürü, bir toplumun duyuş ve düşünüş birliğini oluşturan, gelenek durumundaki her türlü yaşayış, düşünce ve sanat varlıklarının bütünü kabul edersek temel özelliği hem insan tarafindan inşa edilmiş olması hem de insanın yaşamasıyla hayat bulan değerler olmasıdır. Buradan hareketle şunu ifade edebiliriz ki, mahalle kimlik ve kişiliği, mahallede biçimlenmiş insanm kendi yaşadığı mahalleyi kimlik ve kişiliğiyle imar ve inşa etmesi demektir. Tarihçilerin mekânı yeniden keşfi kabulü üzerinden bu çerçeveyi şöyle tanımlayabiliriz: Osmanlı Mahallesi, mahalleli tarafından imar ve inşa edildiğine göre, Osmanlı şehri <em>“Cennet misali”</em> ise bir parçası olarak Osmanlı mahallesi de <em>“Cennetten bir köşe*</em>dir. Bir Müslümanın bütün hayatını; tasavvurdan, inşaya, sanattan, edebiyata, üzerine oturttuğu kaidenin <em>“Tevhid”</em> inancı olduğu asla unutulmamalıdır ki, şehri cennet misali olanın mahallesi de cennet köşesi olur.</p>
<p>Mahalleyi cennet köşesine çevirecek kimlik ve kişilikte beliren» öne çıkan özellik, kişinin kendisini yaşadığı mahalleye mensup/ ait hissetmesidir. İnsan mensubu olduğu yere aidiyet duygusuyla bağlıdır. Aidiyeti de <em>*dayanışma, yardımlaşma ve içtimai/sosyal so­rumluluk”</em>olarak kabul edebiliriz. Aidiyet kavramını mecazî anlamda <a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1] </sup></a>bir teraziye benzetebiliriz. Terazinin bir kefesinde kendi mahallesine aidiyeti diğer kefesinde ise mahallesine karşı sorumluluğu vardır. Kişi bir mahalleye aidiyeti kendisini tanımlamada kullanıyorsa buna karşılık mahalleye karşı da vazife ve sorumluluklarını kabul edi­yor demektir. Buradaki mecazi durumu, insanların çoğunluğunun daha önceki yüzyıllarda neredeyse ömrünün tamamını ya doğup büyüdüğü mahallede ya da bağlı bulunduğu şehirde tamamladığı şeklinde anlamalıyız. Yakın yüzyılların getirdiği sosyal hareketlilik neredeyse yok gibidir. İnsanlar ancak savaş, deprem, salgın hastalık gibi mecburi sebeplerle veya geçimlik için geçici gurbete giderlerdi.</p>
<p>İnsanın kimlik ve kişiliğini oluşturan <em>“değer”</em> olarak tanımlanan kültürel duygu ve olgular karmaşık yapı arz ederler. Değerler, önce insan zihninde tasavvur edilir, iyi, doğru, güzellik ölçülerinin süzge­cinden geçirildikten sonra kabul edilebilir hale gelir; benimsenir ve yaşanan kültüre dahil edilir.Tasavvurla başlayan bir değer, yaşanılır hale gelmişse, zihnî olarak ekilen tohum meyve haline gelmiş, süreç tamamlanmış demektir. İnsan bundan sonra, kendi özünü, sözünü kendi imar ve inşasını bu değerlerle, kültürle biçimlendirir. Kültürün varlık alanı insan aklı ve kalbi ise hayat edinme ve tatbik alanı da ev, mahalle, şehirle, devlet ve nihayet insanlığa ulaşır. Bir insan ömrü süresince ev ve mahallede değerlerinin hemen tamamına yakınını hem inşa eder hem yaşar hem de gelecek kuşaklara aktarılmasına katkı sağlar.</p>
<p>Değer; farklı boyutlarda felsefe, psikoloji, sosyoloji vs. birçok ilmi disiplinin ilgi alanındadır ve konusunu oluşturmaktadır. Konumuz itibariyle kavramı tartışmak, bizim bilgi alanımızın ve çalışmamızın sınırlarının dışındadır. Çalışmanın seyri için bir tanım kabul edip üzerinden devam etmeyi tercih ediyoruz, insanın yaşadığı ve yaşarken de kendi eliyle inşa ve imar ettiği mahalleye <em>“mensubiyet”</em> ve <em>“aidi­yeti</em> merkeze alıyoruz ve aidiyetin düsturları olarak da <em>“dayanışma, yardımlaşma ve sosyal sorumluluk”</em> ilkelerini kabul ediyoruz. Girişte belirttiğimiz gibi mahalleli için de mensubiyet ve sorumluluklar terazisi mecazını kullanmak istiyoruz.</p>
<p>Bilindiği gibi Osmanlı Mahallesi hakkında birçok çalışma yapıl­dığı ve yapılmakta olduğu konuyla ilgilenenlerin yakından bildiği bir gerçektir. Bu çalışmaları kabaca bir tasnif edecek olursak; ya doğrudan mahallenin işlevi,<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> mahallenin mimarî, estetik ve fizikî yapılan<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> ya da şehir tarihleri çalışmalarında bir bölüm olarak ise sosyal ve fizikî yapı<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a><sup> <a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></sup> şeklindedir. Bu çalışmalann önceliği de İstanbul, Edime ve Bursa gibi Osmanlının başkentliğini yapmış olan şehirlerle başlamış daha sonra hemen bütün Osmanlı topraklarında; Anadolu ve Rumeli’deki şehirlerle ilgili çalışmalarla devam edegelmektedir. Bu çalışmaların önemli bir kısmı Osmanlı arşiv belgeleri, tahrir defterleri ve şer’iyye sicilleri esas alınarak, belge ve defterlerin imkân verdiği nispette yapılmışlardır. Çalışmalar; lisansüstü tezler (yüksek lisans, doktora), şehirlerin valilik ve belediyelerin üniversitelerle ortak düzenledikleri kongre ve sempozyum/bilgi şöleni bildirileri­dir? Burada zikrettiğimiz veya zikretmediğimiz bütün çalışmalann akademik bilgi ve kıymeti tartışılmaz.</p>
<p>Bu çalışmanın çıkış noktası aynı zamanda bu kitap çalışmasının da sebebi olan &#8221;<em>Osmanlıyı yeniden keşfetmek”</em> anlayışı üzerinden mekân olarak Osmanlı Mahallesinde eksik veya öne çıkmasını istediğimiz bilgileri ortaya koymaktır. Bazı anahtar kelimeler tercih edebiliriz; <em>&#8216;mahalle mektebi&#8217; “mahalle kahvesi&#8221; &#8220;mahalle kabadayısı&#8221;</em>gibi ka­lıplaşmış sözler veya şarkı sözleri gibi. Bir şarkımızın nakaratını hatırlarız; <em>&#8220;Kız sen İstanbul&#8217;un neresindensin/Kız sen İstanbul&#8217;un neresindensin giriş sözleri; &#8220;Duruşun andırır asil soyluyu/ Hisar Kuruçeşme Sahil boylu mu/ Duruşun andırır asil soyluyu/Hisar Kuru­<strong>çeşme </strong>Sahil boylu mu /Arnavutköylü mü Ortaköylü</em>..&#8221;şeklindedir. Şarkının güftesindeki mahalle isimleri aidiyet ifade etmektedirler. Yada Kasımpaşalı, Eşrefpaşalı, Tophaneli gibi hem mahallenin adını hem de gurur ve okşayıcı aidiyet tanımlayan mahalle ismiyle oluştu­rulan sıfatlı tanımlamalar olabilmektedir. Yine dilimizde meşhur iki kavrama da dikkat çekmek gerekir ki, <em>“Kabadayılık(6) ve “Külhanbeyi&#8221;<sup><a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><strong>[7]</strong></a> </sup></em>aidiyetin özlü kelimelerle bir başka söylenişidir. Her iki tanımlama da Osmanlı toplumunda mahalle veya şehir ölçeğinde olumlu ve olumsuz anlamları olan, ancak zaman içerisinde olumsuz anlamları öne çıksa da eski zamanlarda daha ziyade olumlu anlamlarıyla bilinen ve hatırlanan kavramlardır.</p>
<p>Biraz uzunca girizgâhtan sonra bir tespiti hatırlamak gerekir ki, &#8221;<em>şehir”konusu</em> birçok ilmin konusu olması itibarıyla <em>“çetrefilli&#8221; olması </em>gibi, şehrin fizikî, idari ve kültürel cüzü olan <em>“mahalle&#8221;ve “mahalleli&#8221; </em>konusu da bir o kadar çetrefillidir. Nitekim şehrin genelinde olduğu gibi mahalle de sosyolojinin, coğrafyanın, kamu yönetiminin, iktisatın, hatta psikolojinin ve tabiî olarak tarihçilerin ilgilendiği çalışma konulan arasındadır. Her bilim dalı konuyu kendi ilim disiplinleri çerçevesinde ele almıştır. Biz burada bir tarihçi bakışıyla mahalleyi ilgili ilim disiplinlerinin <em>“kesişme-buluşma”</em> noktalarıyla ele almayı planladık. Bu bakış tarzı yerinde midir? Doğru mudur? Mümkün müdür? Denemeyi düşünmekteyiz, özellikle bir hususa da dikkat çekmek isterim ki, çalışmanın birtakım zorluklarının olduğu kaçı­nılmaz görünmektedir. Bunu peşinen kabul ediyoruz. Daha önem­lisi ise çalışmada olması muhtemel eksikliklerdir. Bu eksiklikleri ve eleştirileri de başından kabul ediyoruz.</p>
<p>Osmanlı Mahallesi konu edilirken evvelinde, Osmanlı Mahalle­si&#8217;nde en üst yetkililerin, dinî unvana sahip kişilerin olduğu hatırlan­malıdır. Bunun sebebi mahallede değerleri biçimlendiren en önemli unsurun din ve dinden beslenen kültürler olmasıdır. Müslümanların mahallesindeki en üst yetkili <em>“imam”,</em> Gayrimüslimlerin; Yahudi ise <em>“haham”,</em> Hristiyan ise &#8221;papaz”dır. Bunlardan daha üst yetkililer ise Şeyhul-îslâm, Hahambaşı ve Patrikliğin temsilcileridir. Çoğunlukla yerleşik olmayan, bazen şehrin kenar mahallelerinde yılın 3-5 ayını geçiren Çingene, Roman, Kıpti gibi isimlerle bilinen daha ziyade göçer/gezgin olarak yaşayan kişilerin Osmanlı toplumundaki yeri meselesi hâlâ tartışmalı olarak kabul ediliyor. Ancak şu tarifi şim­dilik tercih ediyoruz ki, Çingenelerin devlet aygıtları tarafindan nasıl smıflandırıldığı, nasıl yönetildiği ve nasıl çalıştırıldığı, sıklıkla Yörükler, Tiirkmenler, Kürtler, Voynuklar ve Eflaklar gibi başka göçebe veya yarı göçebe grupların gördüğü muamele ile paralellik gösteriyordu.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Pekâlâ, dinî unvana sahip kişiler neden öne çıkıyor­lardı? Zira Osmanlı Mahallesinde meydana gelen doğum, ölüm, evlenme gibi insan için medeni hayatın bütün olgularında bu inanç unvanlı kişileri görüyoruz, imam, haham ve papaz, bütün İnsanî ve medenî merasimlerin sevk ve idarecisidir. Bu merasimlerin kayıdarı da düzenli tutulurdu. Bir başka ifadeyle, <em>“Osmanlı İnsanı’nın;</em> Müs­lüman veya Gayrimüsliminin günlük hayatı dinin ve dinin sınırlarını belirlediği kültürün kalıpları içinde şekillenmekteydi.</p>
<p>Burada kısaca “Mahalle nedir ? Mahalleli kimdir ? Ve aidiyet nasıl olmalıdır ?* sorularına cevap vererek devam etmek yerinde olacaktır. Mahalle, dilimize Arapçadan geçmiş bir kelimedir. Sözlükte <em>“bir yere inmek, konmak, yerleşmek”</em> anlamına gelen <em>“hail”</em> kökündentüretilmiş bir mekân ismidir. Devamlı ve geçici olarak ikamet etmek için kurulan küçük yerleşim biçimlerini ifade eder. Bütün İslâm ülkeleri gibi OsmanlIda da aynı anlamda kullanılmıştır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Türkler Anadolu’ya geldiklerinde eski yerleşim yerlerine ve yapılanmalarına fazla dokunmamakla beraber yeni yerleşim usul ve esasını da inşa etmişlerdir. Bu durum “aynı mescidde ibadet eden cemaatin aileleriyle birlikte yerleştiği şehir kesimi”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> diye tanımlanabilir. Batılı araştırma­cılar İslam şehrinin; dinî ve etnik bu yeni yapılanmasının önemini vurgulamaktadırlar. Anadolu’da gerek eski şehirlerde gerekse yeni yerleşimlerde dinî ve etnik farklılığı olan topluluklar ayrı mahallede yaşadıkları gibi karışık mahallelerde de yaşayabilirlerdi.</p>
<p>Osmanlı’da olduğu gibi kadim zamanlardan beri mahalle sadece bir yerleşim yeri olmaktan çok daha fazla değeri ifade eder. Bu se­beple mahallenin bütün bir tanımının yapılabilmesi için mahallenin yüklenmiş olduğu işlevi öncelikle sınırlarıyla belirlemek gerekir. Öncelikle insanlık yerleşmesinin önemli bir safhasını oluşturan şehir kurmakla hemen aynı zamanla tarihlendirebilir. Coğrafyada bir yer, yerleşme mekânı olarak seçilecekse rastgele hareket edilemez, çok dikkatli olunması gerekir. Evvela yerleşim yerinin seçilmesinde; savunma, ulaşım ve temel ihtiyaçların kolay elde edilebilmesinin hesaplanması gerekir. Şehrin kuruluşunda temel fizikî yapılanmalar, İktisadî imkânlar, sosyal ve kültürel hayatın rahat ve huzur içinde sürdürülmesini kolaylaştırmak üzere imar ve inşa edilir. Bu süreç en eski zamanlardan günümüze kadar, zamanın bilgi ve beceri, sanat ve mimarî ve kültürel imkânlarıyla dengeli bir şekilde yürütülürdü. Savunmanın gereği kaleler, çoğunlukla kale içinde çarşılar, yönetimin sevk ve idaresini kolaylaştıracak şekilde kalelerin dış kısımlarından başlamak üzere idari birimler olan mahalleler kurulurdu. Bu genel bir düzeni ifade ediyordu. Askerî veya ticarî şartların belirleyici olduğu farklı yerleşimler de inşa edilirdi.</p>
<p>Yine insanların bir mekânda iskânı da arkeolojik araştırmaların ortaya çıkardığı biçimiyle en eski yerleşim yerlerinde bile kolaylıkla fark edilebilecek bir durum ve düzen içindedir. Yerleşme yerlerinde fizikî düzenlemeler gibi sosyo-kültürel düzenlemeler de rastgele değil bir planlama içinde yapılmaktaydı. Bu düzenleme şu şekilde tanım­lanabilir: İç kalede bir yer mahalle kabul edilirse, en üst idareciden başlamak üzere saraylılar ve saray hizmeti yürütenler insanlar oraya yerleşmişlerdir. Çoğunlukla kale içinde veya hemen kale dışında kurulan mahallelerde, şehrin sosyo-iktisadî hayatının yürütücüleri; tüccarlar, esnaflar, ilmiye mensupları, saray dâhil olmak üzere şifa dağıtıcılar, malî nüfuzu olan zengin ve varlıklı insanlar yaşarlardı. Şehrin kale dışı mahallelerinin isimlerinin orada mesleğini icra eden veya vakıf eserler bırakanların isimlerin verilmesi de tesadüf değildir. Genel bir yaklaşımla tespit ettiğimiz bu düzen, şehrin merkezi olarak iç kaleden başlamak üzere idari yapıyı oluşturur; asayiş, düzen ve hu­zur iç içe girmiş bir yapılanma ile yürütülürdü. Osmanlı şehrinde çok kolaylıkla görebileceğimiz bu yapının Batı ve Doğu toplumlarmda farklılıklarının olması bizim bu şekliyle bir çerçeve çizmemize engel değildir. Mesela, Uygurların ticarette zirveyi yaşadıkları dönemlerden kalan başkentleri Kidan’da sadece Uygur tüccarlarına mahsus bir mahalleden haberdarız.<sup>11</sup></p>
<p>Osmanlı şehir ve mahallesinin şekillenmesinde, Osmanlıların İslâmî ilkelere uymasının bütün Osmanlı kültüründe olduğu gibi yerleşim düzeni olarak mahallesini de biçimlendirdiği görüşü doğru görünmektedir. Bu sebeple kısaca da olsa mahallenin İslâm tarihinde­ki sürecinden bahsetmek yerinde olabilir. Islâm tarihi kaynaklarında, Mekke’deki ilk yerleşmenin Hz. Peygamberin dedelerinden Kusay b. Kilâb tarafından Kâbe çevresinde gerçekleştirildiği ve şehirde Kureyşu 1-bitâh ve Kureyşü’z-zevâhir adlı iki mahallenin kurulduğu kaydedilir. İslâm’ın ilk yıllarında Mekke’de on iki kadar mahalle bu­lunduğu, Müslümanların Ebû Tâlib mahallesinde (Şfbü Ebî Tâlib) <a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11] </sup></a>kendilerine uygulanan boykot sebebiyle uzun süre sıkıntı içerisinde yaşadıkları, Resûl-i Ekrem Medine’ye hicret ettiği zaman Arap ve Yahudi kabilelerinin birbirinden oldukça uzak mahallelerde otur­dukları bilgisi bulunmaktadır. Diğer taraftan Mescid-i Nebevinin inşa edilmesinden sonra aynı uygulamanın yeni düzenlemelerle birlikte sürdürüldüğü görüşü kabul görmektedir. Şehir merkezinin idari ve ticarî işlevleri gereği olarak, yerleşmenin şehrin içerisinde yoğunlaşmasını önlemek, şehrin güvenliğini sağlamak ve şehirden uzakta oturanların şehir merkeziyle bağlantısını sürekli hâle getirmek için kenar mahallelerin yapılan yeni düzenleme planlarına dâhiline dair bilgilere de ulaşılmaktadır. Orta Çağ’da yoğunlaşan <em>&#8220;dairevî şehir</em> &#8220;planıyla uygunluk arz eden ve ilk çağlardan beri bilinen dış mahallelerin şehrin bir bölümü olarak tasarlanması sonucunda Medi­ne deki mahalle sayısı arttı, bu arada bazı eski mahalleler de ortadan kalktı. Kenar mahallelerin şehrin bir bölümü olarak görülmesi anla­yışı sonraki dönemlerde devam etmiş, zaman zaman bu mahallelerde oturanlara başta vergi olmak üzere bazı muafiyetler getirilmiştir.</p>
<p>İlk İslâm fetihlerinin ardından fethedilen yerlerde kurulan yeni şehirlerde bir kabileye veya kabileler topluluğuna tahsis edilen ma­halleler için <em>“hırta” Nt</em> çoğulu olan <em>“hıtaf</em> kelimeleri kullanılmaya başlandı. Başlangıçta askerî amaçlarla kurulan, zaman içerisinde birer dinî, siyasî ve kültürel merkez haline gelen Basra, Küfe, Fustat ve Kayrevan gibi şehirlerde mahalleler bu şehirlerin ortak unsurları olan cami, dârül-imâre/Hükümet Konağı ve çarşı ekseninde kabile esasına göre birbirinden ayrı birimler halinde düzenlendi. Meselâ Kûfe’ye yerleştirilen her kabilenin ayrı bir mahallesi vardı. Özellik­le Emevîler döneminden itibaren mescid ve mezarlık mahallenin diğer öğeleri olarak ortaya çıktı. Vâsıt’ı Dicle nehrinin iki yakasın­da kurarak dört mahalleye ayıran Haccâc, şehrin batı yakasındaki mahallelere Arap olmayanların yerleşmesine izin vermedi. Doğu yakasındaki mahallelere ise Buhara ve Mâverâünnehir tarafından getirttiği unsurları yerleştirdi. Benzer bir uygulama Abbâsîler dev­rinde Sâmerrâ’da yapılmış, lurkler ile Ferganalılar birbirinden ayrı ve uzak mahallelere yerleştirilmiştir. Bazı şehirlerde kabilelere ay­rılan bölümlerin arasında zamanla sokaklar teşekkül etti, bunlar hem geçit alanı hem de mahalleleri birbirinden ayıran öğeler ha­line geldi. İlk kurulan İslâm şehirlerinde kabilelerin şehrin farklı yerlerine yerleştirilmesi mahalleye fizikî ve sosyal bir birim niteliği kazandırmıştır. İbn Kesîr, bu dönemde mahallenin burada yaşayan insanlara bir yere bağlı olma hissini verdiğine ve bazan insanların mahalleye nispet edildiğine işaret eder. Kabile esasına göre kurulan Basra’nın zamanla küçüldüğü ve iki mahallesinin Arap unsurlara, bir mahallesinin de Arap olmayan unsurlara ait olduğu görülmektedir. Siyasî ve ekonomik tercihler merkeze alınarak kurulan Bağdat’ta ise mahalle ve semtler etnik kökenler ve mesleklere göre teşkil edilmiştir. Şehirlerde bu şekilde gerçekleştirilen yerleşimler belirli bir kimliği olan şehir birimlerinin gelişmesini sağladı. Kabile ve etnik gruplara dayanan bu sistem mahallelerde İçtimaî, meslekî ve dinî grupların oluşturulmasıyla devam etti.</p>
<p>Yeni kurulan şehirlerden daha çok eski şehirlerde yeni düzen­lemelerin yapıldığı Endülüs’te Müslümanların kenar mahallelere yerleştirildiği görülmektedir. X. yüzyılda yedi kapıyla dışarıya açılan başşehir Kurtuba’nın içinde yirmi bir mahalle varken şehrin kena­rında çoğunluğunu yerli Müslümanların oluşturduğu mahallelerin sayısı yirmi birdi, ibn Havkal, Sicilya’da Palermo şehrinde dört ma­hallenin bulunduğunu ve bunlardan Hâlisâ’nın etrafının surlarla çevrili olduğunu, daha çok Slav kölelerin oturduğu mahallenin ise denizden geniş bir duvarla ayrıldığını kaydeder.</p>
<p>Müslümanların idaresi altına giren Ortadoğu’daki tarihî şehirler herhangi bir değişikliğe uğramadan eski düzenlerini ve belirli özellik­lerini korurken yeni unsurlarla desteklenerek yeniden yapılandırıldı. Şehirler dinî ve etnik yapılarına göre bazen duvarlarla da ayrılan mahallelere bölündü. Meselâ Dımışk/Şam’ın kuzeydoğusunda Hristiyan, güneydoğusunda Yahudi ve batı yakasında Müslüman mahalleleri yer alıyordu.</p>
<p>İslâm fetihleri İran ve Türkistan şehirlerinde birtakım değişiklik­lere sebep oldu,<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> bunun sonucunda İç Asya’da şehirler XI. yüzyılda belirli bir tipe kavuştu. Sur içine alınan Türkistan şehirleri mahal­lelere bölünerek her meslek sahibi ayrı bir mahalleye yerleştirildi. Sosyal ve ekonomik şartlar da bu uygulamaya uygun düşmüş, meslek gruplarının ayrı mahallelerde toplanması XI-XII. yüzyıl Türkistan şehirlerinin ayırt edici bir özelliği haline gelmiştir.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> XIV. yüzyıl seyyahlarından İbn Battûta’nın farklı etnik köken, din ve meslekle­re mensup insanların surlarla çevrilmiş mahallerinde yaşadıklarını kaydetmesi, bu uygulamanın yerleştiğini göstermektedir. Bir Türk düşünürü olan Farabî’nin X. yüzyılda “Medinetul-Fazıla”sını yazma­ya başladığı Bağdat’a gittiğinde kırk yaşını geçmiş olduğu ve Buhara, Semerkant, Merv ve Belh gibi Orta Asya’nın önemli şehirlerinde bulunmuştur. Bu şehirlerdeki gözlemlerinin eserini yazmasındaki etkileri muhakkak az çok olmalıdır. Eserin bu husustaki bilgilerine bu gözle bakılıp incelendi mi ? Bilmiyoruz. Fakat Farabî’nin eserinde mahalle bahsinin geçtiği bilgisine ulaşmak mümkündür.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> Islâm’ın ilk dönemlerinde ve Orta Çağ’da mahallelerin fizikî yapılarının tamamlayıcı unsuru olan kuyuların yerini Osmanlılarla birlikte ma­halle çeşmeleri almıştır.</p>
<p>XI. yüzyılın sonlarından itibaren Türk kavimlerinin Anadolu’ya yerleşmeye başlamasıyla birlikte şehir ve kasabalarda giderek yeni bir yerleşme modeli ortaya çıktı. îlk dönemlerde Bizans’tan intikal eden yerleşim şekli genellikle korunurken zamanla gelişmeye paralel olarak yeni bir yapılanma kendini gösterdi. Yeni nüfusun gelmesiyle birlikte Anadolu’da eski Bizans şehirleri gelişmeye, bu arada yeni şehirler oluşmaya başladı. Bu süreç Anadolu’nun Türkleşmesi ile sonuçlandı.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Osmanlı şehrinde, mahallenin kültürel mirasının Turk-Islâm medeniyeti olduğu aşikârdır. Osmanlı kurulduğu ve genişlediği coğrafyanın kadim medeniyetleriyle temas kurmuşsa da bu coğraf­yalardaki kültürel miras ya terkedilmiş veya son derecede zayıf ve etkisiz durumdadır. Bu sebeple Osmanlı mahallesinde kültürel miras hemen bütünüyle Turk-Islâm geleneğidir, denilebilir. Gelişmiş İslam şehirlerindeki mahalleler işlevsel olarak, kendi içinde idari, sosyal ve kültürel birer birim olsalar da İslam tarihinin erken dönemlerinden bu yana şehir tanımında önemli yeri olan fiziko-sosyal olgulardır. Devletin, sultanın iradesine ve örfe dayalı işleyişi içinde mahalle, şeriatın kontrolüne bırakılmış bir fiziko-sosyal varlıktır. Bir mahal­leyi diğerlerinden ayıran bir fiziksel sınır ve biçim olmasa da şehir toplumun idari ve sosyal tanımında belirgin bir kimliği vardır. Bir &#8216;<em>commune/yerer</em> olarak örgütlenmemiş olan ve insanların bağımlı­lıkları sadece kendi yöresinden, tarikatından, inancından, ailesinden ve etnik grubundan olanlarla tanımlandığı İslam şehirlerinde sosyal dayanışma ve katılım, temelde sadece mahalle düzeyinde etkili olmuş sayılabilir. Genelde bir mescit çevresinde oluşan fiziksel yapısı, konut ve yol ilişkileri, çıkmaz sokaklarıyla Osmanlı şehri, İslam şehirlerinin genel özelliklerini taşımıştır. Bu husus, Osmanlı toplumunun İslami ilkelere yüzyıllar boyu uymasıyla ortaya çıkmıştır.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Osmanlı Devleti ni kuran Türkmenler, yerleşik hayata başladığı Söğüt’ten itibaren, Bilecik, Bursa ve sonrasında, inşa ve imar eder­ken, Asya’dan Anadolu’ya gelirken miras olarak getirdiği Turk-Islâm kültürünü, daha önce <em>“Rum Ülkesi&#8221;</em>olarak tanımlanan coğrafyaya nakledecektir. Bu süreçte, her bir yerleşim yeri ilmek ilmek işlenerek toprak, vatan yapılırken, her inşa, imar edilecek yapı veya birim de kültürün serpilerek ekildiği, ekilenlerin zaman içerisinde filizlendiği ve &#8220;müstesna <em>ürün olarak Osmanlı Şehrini</em> ve şehrin birimleri; çarşı-pazar, mahalleyi de <em>cennetten bir köşeye.</em> dönüştürmektedir. Pekâlâ, Osmanlı Şehri Cennet Misali ise şehrin her bir birimi de niçin cennetten bir köşe olmasın ki ? Peki, bu nasıl olabildi ? Soruya vereceğimiz cevap için bir mahalle tanımını esas alabiliriz. Ergenç, &#8221;<em>Osmanlı şehrinde mahalle, birbirini tanıyan, bir ölçüde birbirlerinin davranışlarından sorumlu, sosyal dayanışma içinde olan kişilerden oluşmuş bir topluluğun yaşadığı yerdir. Bir diğer tanımıyla, aynı mescidde ibadet eden «cemaat»in aile­leriyle birlikte yerleştikleri şehir kesimidir. Mahallenin sosyal bir birim olarak taşıdığı önemden dolayı, Orta-Doğu ve İslam kültür çevresinin şehirleri, mahallelerden oluşan bir bileşim biçiminde tanımlanır” </em>demektedir. Bu tanımı hemen bütünüyle Osmanlı Mahallesini tarif ettiği kanaatiyle tercih ettik.</p>
<p>Bu tanımlamadan; 1-Osmanlı insanının günlük hayatı, vakit olarak yaşadığı ev dâhil mekân ve şehir düzeni içerisinde mahallede yaşanır. Kimlik ve kişiliğin, aidiyetin biçimlendiği yerdir. 2-En alt seviyede toplumun asli/temel ihtiyaçlarını karşılamada mahalleli dayanışma ve yardımlaşma içinde birbirlerine karşı sorumludur. 3-Bir mabedin; mescid, havra, kilise etrafında kurulmuş olması sebe­biyle, mahalleli kişinin doğumundan ölümüne kadar bütün medenî hayatının sorumluluğu dinî unvanlı; imam, haham, papazın sorum­luluğunda yürütülür. 4-Mekân olarak mahalle hem yaşanılan hem de inşa edilen yer olarak kültürün bütün özellikleriyle aktarıldığı, kişinin aidiyeti ve bütün kimlik, kişiliğiyle biçimlendiği, sosyalleştiği ortamdır, şeklinde Osmanlı Mahallesi için fîziko-sosyal, kültürel ve idari bir tasnif yapılabilir diye düşünüyoruz. Bu tasnifi genel harlarıyla da olsa değerlendirebiliriz. Yalnız, bir sınırlamaya daha ihtiyacımız var ki, bir Osmanlı Mahallesi’ndeki dinî farklılıklar dikkate alınmakla birlikte, merkeze Müslüman Mahallesi ’ni koyarak değerlendirmeler yapılacaktır.</p>
<p>Çalışmanın içinde gayrimüslimlerle ilgili daha sınırlı bilgiler verilecektir. Pekâlâ, Osmanlı Şehri’nde ve dolayısıyla Osmanlı Mahallesinde yalnız gayrimüslimler konusu bu çalışmanın sınırla­rını aşar.</p>
<p><strong>1</strong>-Ergenç’in tercih ettiğimiz mahalle tanımında önemli bir unsur; <em>&#8220;Osmanlı şehrinde mahalle, birbirini tanıyan, bir ölfüde birbirlerinin davranışlarından sorumlu, sosyal dayanışma içinde olan kişilerin oluşmuş bir topluluğun yaşadığı yerdir.18</em> Mahallede yaşayan insanların sosyal yapısı, kan bağı olan akraba, hısım ve bunların dışında koru-komşu denilebilecek ve kan bağı olmayan insanlardan meydana gelir. Mahalleler aynı dine inananlardan oluştuğu gib, karışık da olabilirler. Mahalledeki sosyo-kültürel değerler ise kişiler doğmadan önce biçimlenmiş ve şekillenmiştir. Mahallede doğan kişiler bu sosyo-kültürel yapının içinde kimlik ve kişiliğini kazanırlar, insanın temel sosyal ihtiyaçlarından birisi olan aidiyet duygusu aynı zamanda kimlik ve kişiliğin en belirleyici özelliğidir. Aidiyet duygusu; kabul edilme, benimsenme ve takdir edilme gibi yaratılıştan gelen bir ihtiyaçtır. İnsanların aidiyet duygusunun giderilmesinde kan bağının önceliği tartışılmaz. Her insan başta anne-baba olmak üzere kan bağından akraba ve hısımları tarafindan bir bakıma mecburen kabul ve takdir edilirler. Ancak evden, mahalleye ve şehre doğru sosyal çevre genişledikçe kan bağının yerini sosyo-kültürel değerler alır. Bu sosyo-kültürel değerler kişinin doğup büyüdüğü evden sonra daha geniş bir düzeyde mahallede bulunur. Mahallelilik ve hemşehrilik, duygu ve olgu olarak aidiyeti besler ve daima öne çıkarır. Aidiyeti mahalle çerçevesinde konu ederken, dayanışma, yardımlaşma ve sosyal sorumluluk kavramları ile sınırlı tutacağız.</p>
<p>Osmanlı şehrinin herhangi bir mahallesinde sosyo-kültürel ha­yatın bir düzen ve intizam içerisinde yürütülmesinde, mahallenin fiziki yapılanmasının belirleyici olduğu hatırlanacak olursa konunun temel kavramlarına yaklaşım da isabetli olabilir. Özellikle Müslüman mahallelerinin fizikî anlamda, mescidlerin etrafında şekillenmesi, mahallenin sorumluluğunu da mescidlerin yetkilisi olarak mescidlerin imamları üstleniyordu. Gayrimüslimlerin her mahallesinde mutlaka havra ve kiliselerin var olduğunu iddia etmek zor olmakla beraber buna karşılık gayrimüslimlerin dinî yetkilileri olarak haham ve papazın sorumluluğu mescid imamlarından çok da farklı değildir. Her mahallede bulunan dinî topluluklar genel anlamda <em>“cemaat” </em>olarak adlandırılırdı<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[19]</sup></a> ve cemaatlerin en yetkilileri de dinî unvanlı kişilerdi. Bütün cemaatlerin yetkili görevlileri sadece ibadetleri yö­neten kişiler değildir. Aynı zamanda bütün günlük ve medeni hayatı yürütmekle sorumludurlar. Osmanlı toplumunda nüfus çoğunluğunu Müslümanlar meydana getirdiği için çalışmanın ağırlığını Müslüman Mahallesi oluşturacaktır. Bir Müslüman Mahallesinde aynı mescidde namaz kılanlara cemaat denildiğinden mahallenin en yetkilisi de <em>mahalle cemaatinin imamı &#8216;</em>dır. İmam, mahallelinin sadece namaz kıldıran yetkilisi değildir. İslâmın ilk yıllarından itibaren <em>“imam” &#8220;imamet” hem</em> devlet idarecilerine hem de camide cemaate namaz kıldırana denilirdi. Zaman içerisinde Müslümanların yaşadığı Endü­lüs’ten, İran a ve İç Asya’da yaygın halde kullanılan devlet idarecilerine verilen imam unvanı idarecilerin aynı zamanda namaz kıldırmakla da sorumlu olduklarından mescid imamından pek ayırt edilemiyordu. Selçuklularla beraber camilerde namaz kıldırmakla görevli imamlar daha belirgin bir şekilde sadece kendi mahallesinin mescid/camiinde namaz kıldıranlara ait bir adlandırma olmaya başlandı.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Osmanlı döneminde imamla ilgili kavramın anlamı daralmaktan ziyade mahiyetinin yeni bir anlam kazanması olarak kabul edil­melidir. Çünkü Osmanlılarda imamlar, hahamlar ve papazlar gibi sadece mabetlerde ibadet icra ettiren kişiler olmaktan çok daha geniş görevler yükleneceklerdir. Kendi cemaatlerinin bütün medeni hizmetleri: doğum kayıtları, nikâh akdi, boşanma işlemleri, ölüm ve defin işlerini vs. yürütürlerdi, imamlar bu sosyal sorumluluklarını dinin esasları olarak şeriat ve şeriata muhalif olmayan örfe uygun yürütürlerdi.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[21]</sup></a> İmam, adeta cemaatinin ki, burada ölçeğimiz mahalledir, hemen bütün tüzel şahsiyetinin şekilleneceği hukukî ve sosyo-kültürel değerlerinin şekillendirilmesinde <em>&#8220;hudud”</em> koyucu durumundadır. Günlük hayatın bütün incelikleriyle yaşanmasında imamın rolü mahallede yaşayan herkesi tanıyan, mahallenin gün­lük ihtiyaçlarını karşılayan veya karşılanmasını düzenli bir şekilde yürütmekle sorumlu durumdaki kişi durumuna yükseltmektedir. İmam günlük medenî bütün işleriyle beraber, mahallenin vergisinin toplanması, asayişin temin edilmesinde resmî görevlilere her türlü desteği sağlamak, yaşlı, muhtaçları belirlemek ve ihtiyaçlarının ma­halleli tarafindan karşılanmasını sevk-idare etmek ve denetlemekle mükelleftir.</p>
<p>Osmanlı mahallelisi akraba, hısım olarak kan bağı olanlar veya aynı dinîn inananlarıdır. Bu sebeple mahalleli ister kan bağıyla ister aynı dinin inananları olsun birbirlerine karşı sosyal sorumluluk­ları sadece akrabalık hukukuyla sınırlı değildir. Bu hususta bir örnek olarak, îslâmın komşuyla ilgili emrettiği hak ve sorumlulukların yerini birkaç cümle ile de olsa hatırlamak gerekir. Nitekim bir ayette, <em>“Allaha kulluk edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne babaya, akrabaya, yetimlere,yoksullara,yakın komşuya, uzak komşuya,., iyilik/ihsan et­meyi”22</em> emretmektedir. Yine bir hadiste; <em>“Cebrailbana komşuya iyilik etmeyi tavsiye edip durdu. Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım”<sup><a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><strong>[23]</strong></a></sup></em> hükmü üzerinde dikkatle düşünülmelidir. Bu mealde birçok ayet ve hadis bulunmaktadır. Bu ayette mahallelinin birbirlerine karşı sosyal sorumlulukları belirlediği gibi aynı zamanda bir sorumluluk düzeni de ortaya konulmaktadır. Ayette geçen <em>“ihsan”</em>kelimesi başlı başına birçok sorumluluğun sınırlarına işaret etmektedir. Sözlükte “güzel olmak” manasına gelen ‘hüsn”kökünden türetilmiş bir mas- dar olup genel olarak <em>“başkasına iyilik etmek”</em> emir ve tavsiyesine bulunmakta ve aynı zamanda <em>“yaptığı işi güzelyapmak/Allah görü­yormuşgibiyapmak”</em>şeklinde bir sorumluluk tanımı yapmaktadır.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[24]</sup></a> Aidiyeti gereği mahalleliye sosyal sorumluluklar rastgele değil, bir usul ve üslup içinde yüklenmiş ve nasıl yerine getireceği de açıkça izah edilmektedir.</p>
<p>Toplumda tutum ve davranış haline gelmiş olan hersosyo-kültürel değer kaynağı bakımından da tercih edilir. Mesela; mahallelinin birbirine sorumluluğunu yerine getirmek maksadıyla vapılmış bir faaliyetle, kalpten, gönülden yapılmış faaliyetin seviyesi aynı değerlendirilebilir mi ? Kalbi ve gönülden yapılan her davranış mahallelinin yakınlaşmasını ve bütünleşmesini; aidiyet, yardımlaş­ma ve dayanışma duygusunu güçlendirir. Kişiler hem kendi tutum ve davranışlarını denetler hem de komşusunun davranışlarından kendini sorumlu tutar. Burada kastımız olan denetleme eksik ve noksanı görüp karşısındakini cezalandırmak değil, kişinin eksiğinin farkına varmasını sağlamaktır. Bir değer cümlesini hatırlatalım ki, <em>&#8220;Kişi eksiğini bilmekle irfan olur”</em> sözü kişinin ve toplumun sosyal sorumluluk ve sorumluluktan doğan yükümlülüklerini bir usul ve esas çerçevesinde yapması gerektiğine dikkat çekmektedir. Sosyal sorumluluklar bir keyfiyet değil, mecburiyettir. Yine bir atasözümüz, <em>&#8220;Komşu komşunun külüne</em> wwZ&gt;Z»fftr”kadimden beri toplumda çok yaygın şekilde kullanılır. Atasözündeki “kül” kelimesi mecazi bir anlamdadır ve ihtiyacın en basitini ifade etmektedir ki, sözün tama­mında komşuluk münasebetlerinde bir zarureti ve ihmal edilemez bir gerçeği hatırlatmaktadır. Bugünkü hayatın ve tolumun çok da umursamadığı bu kelime tarih içerisinde dillere ve gönüllere pelesenk olmuş bir deyimdir. Hem aidiyet hem de sorumlulukları ifade eder.</p>
<p>Osmanlı toplumunda en yaygın ve etkin düşüncelerin çoğunluğu sufi kaynaklıdır ve <em>&#8220;tasavvufun</em> beslenir. Bilindiği gibi Osmanlı toplumunun ilim ve kültür hayatının iki önemli kurumu; medre­seler ve tekkelerdir. Şeriatın yanında tarikatın belirleyici etkisi göz ardı edilmemelidir. îrfan, kamil, nefis tezkiyesi gibi insanın günlük hayatındaki birçok kavramlar sufilerce, dinî ve kültürel hayatta daha derin manalarda kullanılır.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[25]</sup></a> Osmanlı insanının kimlik ve kişiliğinin şekillenmesinde ve mahalle mekânında aidiyetin inşasında; tutum ve davranış haline gelmesinde, tasavvuf düşüncesinin yerini göz ardı etmek mümkün değildir. Sadece nazarî/teorik değil, aynı za­manda amelîdir/eyleme dönüşmüştür. Nihayetinde aidiyetin bütün gereğinin, sorumluluğunun bu değerleri tanımakla, benimsemekle olduğunu anlamak gerekir.s</p>
<p><strong>2-</strong>Osmanlı Mahallesi fizikî anlamda cami ve mescidlerin etrafında şekillenirken aynı zamanda <em>&#8220;Mahallede toplumsal merkez de cami veya mescidedir.</em> Mescidlerde, <em>&#8220;Akşam ve yatsı namazları mahallenin bütün erkeklerinin katılmasıyla kılının Mahalleli, cami veya mescidin devamlısı olduğu için, belgelerde mahalle ahalisi genellikle cemaat olarak anılmaktadır.26</em> Mahalledeki toplumsal merkez Müslümanlar için nasıl ki cami ve mescitse, gayrimüslimlerde de toplumsal merkez havra ve kilisedir. Diğer taraftan dinî mabetlerin fizikî ve sosyal merkez olma özelliği sadece İslâm devletlerine mahsus da değildir. Roma ve Bizans dönemleri de dâhil olmak üzere bütün şehirlerde durum bu şekildedir. Mahallenin, bu şekildeki fizikî ve sosyo-kültürel yapısının ana örgüsü bu yapı ve düzenin biçimlendirdiği bir şekli ve manayı işaret etmektedir. Cemaat şeklinde tanımlanan kavram, bu­gün dönüşümün yaşattığı istikrarsızlık karşısmda, uyum, dayanışma ve istikrar gibi <em>“muhayyel/hayali”kabul</em> edilse de gelenek toplumlarının ve eski toplumların merkezi halini ifade eder. Bu sebeple cemaat ayrılık kabul etmeyen, birlikte yaşamak için gerekli <em>“esaslarını</em> da ihtiva eder. Bu esaslar cemaate aidiyetin gereği olarak, yardımlaşma, dayanışma ve birbirlerine karşı sosyal sorumluluk duymak şeklinde tezahür eder. Bir başka ifadeyle mahalleli <em>“tek</em> »demektir. Ce­maat halinde yaşamanın sürekliliği aidiyet duygusuyla bağlı olanlara bir gün/ yirmi dört saat daimi sorumluluklar yükler, işte Osmanlı Mahallesi bu sorumlulukları olan cemaat mensuplarının mekânıdır. Toplumların kültürel kimliklerinin ve insanm hayatının üç önemli geçiş dönemi olarak; doğum, evlenme ve ölüm merasimleri kabul edilir. Bu merasimlerin bütün teferruatı, doğumundan ölümüne kadar <em>“kişi şahsiyetinin kod”\annı</em> oluştururlar. Merasimlerin bütün inceliklerinin hassasiyetle icrasına dikkat edilir. Misal, doğum merasimleri genel bir kavramdır, ancak icra edilirken; doğum öncesi, doğum sırası ve doğum sonrası olarak ayrı ayrı merasimler dizisi olarak düzenlenir.27</p>
<p>Merasimlerin aksatılması ve geciktirilmesi, ce­maat içinde dedikoduya kadar gider. Terk edilmesi <em>“mahalle baskını </em>getirir. Hatta yakın akrabaların bu merasimi üstlendiği de olur. Doğum merasimine öncelikle en yakın akrabadan başlamak üzere komşuların da bizzat katılmaları beklenir. Bütünüyle doğum, evlenme ve ölüm merasimleri mahallede cereyan eder. Doğumda olduğu gibi evlenme ve ölümde de bütün mahalleli gönüllü olarak merasimlere katılır ve sosyal sorumluluklarını da yerine getirirler. Merasimlerin hem manevi hem de maddi sorumlulukları vardır. Hatta maddi sorumluluklarda mahalleli bazı net olarak belirlenmemiş kurallara dikkat eder. Karşılıklı hediyelerin denkliği dahi <em>“söz konusu” edilir.&#8221;28 </em>Doğum, evlenme ve ölüm merasimlerinin tabiî olarak icra farklılıkları da bulunmaktadır. Doğum ve evlenmede hediyeleşmek bir yardım­laşma ve dayanışma gereği ise ölüm merasimlerinde de defin, taziyeye gelenlerin masrafları yardımlaşma ve dayanışma gereğidir. Doğum, evlenme, sevinç ve neşenin, ölüm ise acının paylaşılmasıdır.<sup> <a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[29]</a></sup> Öyle ki, <em>“Sevinçlerpaylaşıldıkça artar, acılarpaylaşıldıkça azalır”</em> atasözü maksadımızı en iyi şekilde açıklar kanaatindeyiz. Şunu da hemen belirtmemiz gerekir ki, toplumların merasimlerinin icra edildiği mekânlar olarak mahalle, devletin hemen bütün şehirlerinde yak­laşık olarak birbirine benzer; İstanbul’daki durum merkezden çok uzakta olan Musul’da farklı değildir.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[30]</sup></a> Bu paragraftaki maksadımız insanın doğum, evlenme ve ölüm geleneklerini tartışmak değildir.</p>
<p>Maksadımız bir mahallenin bir insan için günlük hayatını yaşarken kimlik ve kişiliğinin kodlarının mahalle mekânında aidiyetin gereği olarak dayanışma» yardımlaşma ve sorumluluğunu cemaat olarak nasıl oluştuğunu izah etmektedir.</p>
<p><strong>3-</strong>Osmanlının kuruluşundan itibaren mahallenin bir diğer özel­liği de sosyal ve idari açıdan düzenin temel taşı olmasıdır. Mahalle, her şeyden evvel, huzurun, sükûnun, saadetin yeridir. Mahalle imamı başta olmak üzere bütün mahallelinin toplum, cemaat olmanın yanında ferdi sorumlulukları da vardır. Osmanlı toplumu sosyal ve kültürel bakımdan zengindir. Hemen her inançtan insanlar kendi kültürel kimliklerinin gereğini hür bir şekilde yaşarlar. Toplumun çoğunluğunu meydana getiren Müslümanlar ise İslâm dininin bütün usûl ve esaslarına inanmaya, itaat etmeye ve mümkün olduğunca da yaşamakla sorumludur. Her kişinin şahsi hayatının sınırları haremi ve selamıyla bütündür. Bu bütünlükte sınırlar bir diğer kişinin ha­remiyle sınırlıdır. Haremin dışındaki alanda iyilik, ihsan, yardım, dayanışma hem bir mahalleli vazifesidir hem de yapılan bütün tutum ve davranışlar ibadet ve itaattir. Dolayısıyla mahalleli aynı zamanda vazife ve sorumluluklarını yerine getirirken ibadet, kulluk şuuruyla hareket etmektedir. İslâm dininin insanlara yüklediği sorumluluk/ vazifelerden birisi <em>“emr-i bıl-maruf ve nehy-i anıl-münker/iyiliği emretmek ve kötülükten vazgeçirmek”</em> tir. Kur an-ı Kerim bu konuda önemli mesajlar vermektedir. Mesela; <em>“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten men edersiniz.”31<sup> </sup>“Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun.”32, “İnanan erkekler ve kadınlar, birbirlerinin velisidirler İyiliği emreder, kötülükten men ederler.&#8221;33</em> Yine hadislerde de benzer örnekler bulunmaktadır: Hadisler, <em>“Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin </em><em>ki, bu imanın en zayıf derecesidir.”3<sup>4</sup>, &#8220;Allah Teâlâ’nın benden önceki her bir ümmete gönderdiği peygamberin, kendi ümmeti içinde sünnetine sarılan ve emrine uyan ihlâslı ve seçkin yakın çevresi ve ashâbı vardı. Bu samimi çevre ve ashabından sonra, yapmadıklarını söyleyen ve emr olunmadıklarını yapan kimseler onların yerini aldı. Böyle kimselerle eliyle cihad eden mümindir, diliyle cihad eden mümindir; kalbiyle cihad eden de mümindin Bu kadarctğı da bulunmayanda hardal tanesi ağırlığında bile iman yoktur”35</em> Bu ayet ve hadisleri buraya almamızın maksadı bir Müslüman mahallesinde günlük hayatı sınırlandırıcı ölçülerinin kaynağının din veya dinden beslenen gelenekler oldu­ğuna işaret etmektir. Bu çerçevede bir mahallenin mabet merkezli teşekkül ettiği kabul edilirse ve mahallenin mabedinin/mescid-camii yetkilisinin mahallede günlük hayatın birçok taraflarını yürüten, hatta denetleyen kişi/imam olduğu düşünülürse mahalleli olmak genel anlamda şehrin bir parçası olmaktan çok daha muhtevalı bir durumu ifade eder. Pekâlâ, Osmanlı toplum yapısmı değerlendiren bir Batılı, “Osmanlı’da Müslüman veya gayrimüslim cemaatler, din anlayışı içerisinde homojen sayılırlardı.&#8221; demektedir.<sup><a href="#_ftn30" name="_ftnref30">[36]</a></sup></p>
<p><strong>4-</strong>Mahalle, meskûnları tarafından hem içinde yaşadıkları hem de yaşarken inşa ettikleri yer olduğu için kişilerin aidiyetini şekillendirir ve mensubiyet duygusunu geliştirir, pekiştirir ve zenginleştirir. Ai­diyet mahalle merkezli olarak şekillenirken mahallenin fertleri hem kendi mahallesini inşa eder hem de kendi şahsiyetini bu süreçte ka­zanırlar. Bu süreç, kişinin hayatını sürdürdüğü mekânla iç içe oluşan psiko-sosyal-kültürel değerlerin benimsenmesi ve hazmedilmesidir de denilebilir. Psikologlar, aidiyeti insanda <em>“tabiî/doğal”</em> olarak var olan bir ihtiyaç kabul ediyorlar. Kimlik oluşumu sürecinde kişi “Ben kimim?” sorusuna cevap ararken “Ben nereye aitim?” sorusuna da cevap aramaktadır. Süreçte “Ben kimim?” sorusuna verilen cevaplar, etnik, dini ve mesleki kimlikler boyutunda aidiyetleri gündeme getirirken; “Ben nereye aitim?” sorusuna verilen cevaplar da genel-</p>
<p>İlkle yaşanılan mekânı tarif eder. Eski zamanlarda gündelik hayatın faaliyetleri/etkinlikleri bugüne göre daha ziyade mekâna sıkı sıkıya bağlıdır ve daha kuvvetlidir. Bu bakımdan kimlikler ve aidiyetler son iki yüzyıldan önceki zamanlarda biri diğerinin yerine kullanılabilen kavramlardı. Bilim dünyasında, aidiyetle yer ve mekân arasındaki ilişki, eskiden olduğu gibi günümüzde de hâlâ kuvvetli bir şekilde savunulmaktadır. Nitekim ait olmak demek, bir bireyin kendisini hissedebilmesi demektir.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[37]</sup></a> Burada kullandığımız “er” hem inşa edilmiş mekânı hem de insanın kimliğinin şekillendiği psikolojik-sosyolojik-kültürel, en küçük fiziko-kültürel birimi ifade eder. Kişilerin aidiyetinde buradan mahalleye hatta şehre uzanan bir gelişimi takip edebiliriz. Bu faslı şu tespitle bitirmek yerindedir kanaatindeyiz: dün daha ziyade olmak üzere bugün de insanı konu eden bütün bilimler, kimlik ve kişiliğin biçimlenmesinde mekân ve değerler arasında “<em>ciddi bağlar&#8217;m</em> varlığını kabul etmektedir.</p>
<p>Çalışmanın buraya kadar olan kısmında Osmanlı Mahallesinde başlığa uygun olarak aidiyet; yardımlaşma, dayanışma ve sosyal so­rumluluk çerçevesinde bilgiler verildi. Buradan itibaren <em>“Osmanlıyı Yeniden Keşfetmek”</em> bakışıyla, Osmanlı Mahallesi için eksik gördü­ğümüz ve öne çıkarmak istediğimiz hususlara dikkat çekilecektir. Yukarıdaki tespitlerin ışığında “Mahallede kimlik nasıl oluşur? Ve nasıl biçimlenir?” sorusuna cevap aranacaktır. Belki de daha net bir cümle ile Osmanlı mahallesinin işlevi <em>“Osmanlı şehrinde mahalle, birbirini tanıyan, bir ölçüde birbirlerinin davranışlarından sorum­lu, sosyal dayanışma içinde olan kişilerden oluşmuş bir topluluğun yaşadığı yerdir.&#8221; 38</em> tanımının bir başka açıdan tahlili yapılacaktır. Bu tanımlamada, mahalleli için; birbirlerini tanımak, bir ölçüde birbir­lerinin davranışlarından sorumlu olmak ve sosyal dayanışma içinde bulunmak şeklinde üç esas özellik öne çıkmaktadır. Bu üç unsur mahalledeki kişileri birbirlerine karşı sıkı ve güvenilir bağlarla bağlamakta ve sorumlu tutmaktadır. Sosyo-kültürel olan bu bağlar kişiler tarafindan hem oluşturulan hem de bizzat yaşanan değerler olması sebebiyle insanları hem hayati ve canlı, içeriden biçimlendirmekte hem de dışarıdan kuşatmaktadır. Mahallenin fertleri biri diğerinin bir tarafıyla vekil diğer tarafıyla <em>“kefil&#8221;i</em> olacak kadar sosyal ve hukukî bir durum ortaya çıkmaktadır. İslâm hukuk kaynaklarında mühim bir yer işgal eden kefil ve kefalet; <em>“Kendi zimmetini başkasının zim­metine ekleyerek onunyüklendiği şeyi kendisi de yüklenen kimseye kefil, adına kefil olunan asıl borçluya mekfûl/kefd olunan denir.”39</em> Kefillikte hem kişiye hem de kişinin yükümlülüklerine kefil olunur. Burada «bu kefalet nasıl alınır ve yürütülür?” şeklinde sorular çoğaltılabi­lir. Verilecek cevap tespitlerimize ve izahlarımıza yardımcı olabilir. Kefillikler, hukukî Osmanlı olarak yapılacaksa Osmanlı hukuk dü­zeninin gereği resmî olarak “AWflar tarafindan yürütülür.<sup> <a href="#_ftn33" name="_ftnref33">[40]</a></sup> Sosyal bir işlem olacaksa toplumun sosyo-kültürel değerlerinin tutum ve davranışı olarak <em>“örf/gelenek&#8221;</em> haline gelmiş bir uygulama düzeni bulunmaktadır. Hukukî kusurların yaptırımları da hukukîdir. Ka­nunlar kadar resmi olmamakla beraber, bazen kanundan daha güçlü yaptırımları görmek mümkündür. Eşraf, Ayan,<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[41]</sup></a> <em>“Vücûh-i belde&#8221;42</em> gibi kurumlar örfi-gelenekçi yapıyı kuvvetli bir şekilde yürütürlerdi. Bu uygulamanın yaptırımları yazılı olmamakla beraber kaynağı şeriata ters düşmemek kaydıyla toplumun sosyal ve kültürel hayatından aldığından kanunî cezalandırmadan daha etkili olabiliyordu. Buna mukabil cezanın mahiyeti daha etkili olabiliyordu. Toplum nez- dinde uygulamalar olması sebebiyle suçlu kişiler üzerinde kalıcı sonuçları; kınama, dışlanma ve güvenilmez olarak ortaya çıktığından kişileri daha caydırıcı olabiliyordu. Osmanlı’nm gündelik hayatına mekân ve idari, sosyal düzen bağlamında bakıldığında, Osman</p>
<p>lı şehri mahalleler üzerine bina edilmiş ve en alt düzeydeki temel toplumsal ihtiyaçların karşılanmasında mahalleye ve mahallelilere sorumluluk yüklenmiştir. Özellikle Osmanlı imparatorluğunun kuruluş ve yükseliş dönemlerinde mahalle, hem toplumsal hem idari açıdan sistemin temel yapı taşlarından birini oluşturur. Bu yapılanma zemininde mahalle; imamın, haham ve papazın sevk ve idaresinde, kendine özgü gelir kaynakları olan, mahalle sakinlerinin asayiş, güven ve huzur yaşadığı toplumun birbirine kenetlendiği sosyal ve idari birimdir. Bu birimde yaşayan insanların, süreçte idari, mali ve sosyal temel meselelerini anlamak için bazı sosyo-kültürel ölçeklere bakmakta fayda olabilir. İnsanın; “Hayat anlayışı&#8221; “dünya görüşü” zihni ve maddi hayatını şekillendiren değerlerin kaynağı olmak özelliğini taşırlar. İnsanın kendi eliyle inşa ettiği ve yaşadığı hayata anlam kazandıran kültürün psiko-sosyal kalıplarını bu kavramlar biçimlendirir. Bu sebeple gerek Müslümanların ve gerekse gayrimüslimlerin dünya ve hayatı nasıl tanımladıkları ve yaşadıkları ana unsurlarıyla değerlendirilebilirse bu hususta soruların çoğuna cevap bulmak mümkün olabilir. Bizim burada öncelik vereceğimiz bilgiler Müslüman kişi ile sınırlıdır.</p>
<p>İlahi tevhid dini olan İslâm, toplumları olduğu adar bireyleri de tek bir Allah&#8217;a kulluğa teşvik etmeye gündelik faaliyetlerinde Şeriatın otoritesini emretmektedir. Bir Müslümanın günlük yirmi dört saati, inandığı dinin veya dinin esaslarına ters düşmeyen maddi ve manevi kültürün şekillendirdiği tutum ve davranışlarla başlar ve biter. İslâm inancını biçimlendiren tevhid; dünya-ahiret, din-dünya ayrımı yapmadan bütün hayatı kuşatır. Burada şuna işaret etmekte fayda var ki, her Müslüman dinin emir ve yasaklarına kati surette uyuyor anlamı da çıkmaz. Bu meyanda İslâm emir ve tavsiyelerde bulunur fakat uymayanları da reddetmez. Bu aslında bütün semavi dinler için geçerlidir. Tabii olarak dinlerin mevcut haliyle esasları geçerlidir. Her dinde olduğu gibi İslâm dininde de emir-yasak-ceza süreci belli esaslar içerisinde yürür. Yükümlülüklerini yerine getirmeyenlere de “Suç işlemediği” sürece müdahale etmez. Bu manada Hristiyanlar için papaz ve Yahudiler için haham ne ise Müslüman mahallesinin mihenk taşı” olan “imam”da bu işlerden sorumludur lakin diğer dinlerden farklı olarak bir “ruhban” da değildir. Onun cebliğ ve nasihatten öte cezai yetkisi de yoktur. Kur&#8217;an-ı Kerim, konuda, Arkalarından Meryem oğlu İsâ&#8217;yı da gönderdik, ona İncil&#8217;i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin “icat ettikleri “ruhbanlığa” gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allahın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı, ama buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır”43(Kuran-ı Kerim 57/27)demektedir. Bu bakımdan mahallenin imamı vazifelerini yürütürken bütün ilahi emirlere uygun davranmak zorundadır. Tabii olarak Osmanlı Mahallesindeki yaşayan gayrimüslimler de kendi dinlerinin emirlerine uymak ve dini unvanlı yetkililerine itaat etmeleri gerekmektedir.</p>
<p>Osmanlı Mahallesinde etkili olan bir husus da günlük ev kültürünün mahalleye taşınmasıdır. Her bir evin mahremiyeti hariç olmak üzere kişiler kendi evlerindeki değerleri mahalleye taşırlar. Ancak mahallede ortaya çıkan kültür her bir evin tek tek kültürü değil, kültürün mahallede “ortak değere” erişmiş halidir. Mahalledeki ortak değer artık kişisel olmaktan çıkmış “maşeri bir hale bürünmüş”tür. Toplum hayatında kültürün bu hali, mahallelinin “aidiyet olgusu”nun göstergesidir denilebilir. Aidiyet olgusunda, mahalleler azınlıklar ve dini cemaatler dışında toplumsal olarak “eşitlikçi bir yerleşim yeri” özelliği gösterir. Bu sebeple Osmanlı&#8217;da zimmilerin ve özellikle de Yahudilerin kentlerin kendilerine ayrılan kesimlerinde yerleşmeleri geleneksel bir olaydır. Bu çok eski uygulama Osmanlı&#8217;da Orhan Gazi zamanında Bursa&#8217;ya yerleşen Yahudilerin kendi istekleri üzerine başlamış ve artarak devam etmiştir. Bursa&#8217;nın fethinin ardından buradaki Rumlar şehirde kalmak istemedikleri halde Yahudiler kendilerinden başka komşu şehirlerden dindaşlarını da getirmek suretiyle Yahudi Mahallesi adıyla bir mahalle oluşturmuşlardı. İstanbul, Şam, Halep, Kudüs, Kahire gibi ünlü Osmanlı kentlerinin tümünde Yahudi, Hıristiyan ve Ermeni mahalleleri bulunmaktadır.</p>
<p>Bu tür bir uygulamanın benimsenmesinde azınlıkların bu yöndeki talepleri kadar siyasal iktidarların yönetimini kolaylaştıran pratik yararlar da önemli rol oynamıştır.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[44]</sup></a> Osmanlı Mahallesi etnik-kültürel farklılıklarla şekillenmiş olsa da yaşanan günlük hayat ve bu hayata can suyu olan bütün değerlerin dinî-kültürel bir mahiyeti olduğu aşikardır. Dolayısıyla, mahalleli kimliğini ve aidiyetini biçimlendiren kendi dinî-kültürel değerlerini yine kendi hür iradesiyle tercih eder ve <em>“dinî hürriyet”</em> içinde <em>“dokunulmaz”</em> olarak yaşar.</p>
<p>Mahallenin dikkat çeken bir özelliği de etnik ve dinî farklılıkların bir kast düzeni şeklinde olmaması, <em>“aşdmaz”</em> ve <em>“geçilmez”</em> olma­malarıdır. Dinî tercihler olabildiği gibi, kültürel benzeşmeler de yaygındır. Rum ve Ermeni etnik yapılarında ve Hristiyanlarda, az da olsa Yahudilerde İslâm dinini benimseme ve zamanla kültürün etkisiyle azımsanmayacak sayıda Türkleşme olabilmektedir. XV- XIX. yüzyıllar boyunca Müslüman olmakla <em>“Türk”oldu </em> eş anlamlı kullanılır olmuştur. Nitekim millet ve milliyet sadece etnik bir yapı değil, sosyolojik vakıadır. Bilindiği gibi Islâm, gayrimüslimlere daima davetçidir. Gayrimüslimlerin, Müslüman olmaları kolaylaştınlır ve tavsiye edilir. Sözlükte “doğru yolu bulmak; yol göstermek” mana­larına gelen hüdâ (hedy, hidâyet) kökünden türemiş olup “gerçeğe ulaşmak, doğru yolu bulmak” demektir. Terim olarak inançsız iken veya başka bir dine mensupken İslâm dinini benimsemeyi ifade eder.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[45]</sup></a> Yine, redd kökünden gelen <em>“dönmek; geri çevirmek, kabul etmemek” </em>anlamındaki kelimeden İslâm dininden dönen kişilere <em>“mürted” </em>dendir.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[46]</sup></a> Şu hususa dikkat çekmek gerekir ki, bir gayrimüslimin Müslüman olmasıyla, bir Müslümanın gayrimüslim olmasını aynı seviyede değerlendirmek mümkün görülmemektedir. Bir gayri­müslimin, Müslüman olması hidayete ermesi, doğruyu bulması ve kurtuluş kabul eddirken, bir Müslümanın dinden çıkması <em>“küfre” </em>girmesi ve <em>“batıla”, “zulme” sapması</em> olarak kabul edilir. Bazı kişilerce</p>
<p>İslâm dininden dönenlerin/mürted öldürülmesi hususunda görüşler bulunsa da bu hususta İslâm âlimlerinin önemli bir kısmı, konuya ilişkin hadislerin gerekçelerini dikkate alarak cezanın <em>“mürtedolması/ din değiştirmesi”</em> sebebiyle değil <em>“sosyal düzeni bozmaları, İslâma ve Müslümanlara savaş açmaları”</em> sebepleriyle ilgili olduğu kabul edilmektedir.<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[47]</sup></a></p>
<p>Hürriyet tartışmaları zemininde <em>“din-inanç hürriyeti”,</em> diğer temel hürriyetlerle; mülk edinme ve düşünme hürriyeti ile zıtlık ifade etmez. Tam tersine birbirini tamamlar. Ancak semavi dinlerde; Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâmiyet insanlara tebliğ ediliş şekliyle bir süreçtir. Bu sebeple İslam kendinden önce gelen Hristiyanlığı, Hristiyanlık da Yahudiliği tashih etmiştir. Bu üç semavî dinin itikatlarında benzerlik­ler bulunmakta, farklılıklar ise daha ziyadedir. Şunu belirtebiliriz ki, şanların gereği olarak etnik ve dinî farklılıkları olan kişiler rastgele olmasa da kendi inançlarından farklı etnik-dinî topluluğun bulun­duğu mahalleye yerleşebilir ve istemesi halinde hayatını burada hür bir şekilde sürdürebilirdi.<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[48]</sup></a> Bu haliyle, İslâm ve Osmanlı mahallesinin etnik ve dinî zenginliği ve <em>“Osmanh barışı/hoşgörüsü”nün</em> en dikkat çeken alametidir.<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[49]</sup></a> Aynı dönem Avrupası yla mukayese edildiğinde benzeri özellikleri bulmak tamamıyla zordur.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[50]</sup></a></p>
<p>Osmanlı Mahallesinin bir özelliği de <em>“malî sorumluluk”</em> tur. Os- manlı Mahallesi aynı zamanda idarî-malî birimdir. Devlet, başta vergi olmak üzere bazı mali düzenlemeler yapar. Bu yükümlülükler belli başlı hukukî esaslara tabi olarak yürütülür. Düzenlemeler şartlara göre normal, olağan bazen de olağanüstü/avarız olarak tanzim edi­lir. Genel anlamda düzenlemeler şeri ve örfî hukukun gereği olarak Müslüman ve zimmîlcr olmak üzere ayrı ayrı yapılır. Adalet göze­tilerek yapılan düzenlemelerde kişilerin ve mahallelinin ekonomik gücü daima dikkate alınır. Bu farklılıklar birebir olmasa da genel bir değerlendirmeye tabi tutulur.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[51]</sup></a> Tanzimat’a kadar bu usûl ve esaslar ufak tefek değişmelerle devam etmiştir. Tanzimat’tan sonra yapılan Belediye Kanunuyla mahalle ile ilgili bütün düzenlemeler bütün esaslarıyla belirlenmiştir.</p>
<p>Mahalle için önemli ve öncelikli olan husus, mahallede yaşayan­ların <em>“huzur ve güvenliğidir.</em> Mahallede huzur ve güvenlik sadece subaşı nezaretinde paspanların/gece bekçilerinin yürüttüğü asayiş meselesi olmaktan çok daha fazlasıdır. İdarî birim olarak mahallenin huzur ve güvenliğinin de ilk sorumluları dinî unvanlı; imam, haham ve papazlardır. Mahallede zuhur eden genel ahlaka uygun olmayan bir davranış; huzuru, güvenliği, hürriyeti tehdit kabul edildiğinden derhal cezalandırılırdı. Bu cezalar suçun mahiyetine göre değişmekle beraber sürgün etmek, hapsetmek gibi cezalar sıradandı.<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[52]</sup></a> Fakat bu cezalar yargılama yapılmadan verilemezdi. Yargılama ve karar verme sürecinde de mahalleli çok önemlidir. Kadıların yaptıkları yargılama­larda, <em>“Mahalleli birbirini yakından tanıdığı için herhangi bir olayda, bir kişinin durumu hakkında komşularının ve mahalle imamının tanıklığının büyük önemi vardır. Bu yüzden çoğu kez, mahkemede kanıtlar ve görgü tanıklarının sözleri değerlendirilirken, bir de sanığın mahallesinde nasıl tanındığı araştırılmaktadır.’<a href="#_ftn45" name="_ftnref45"><sup><strong>[53]</strong></sup></a></em> Yargılanan ve şahitlik edenlerin mahalleli olarak kimlikleri kadar <em>“şuhûdul-hâF</em>denilen mahkeme jürisinin kimlik ve şahsiyet ve ehliyetleri de önemlidir.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[54]</sup></a> Mahallelinin aidiyet ve kimliğinin bir bakıma tezahür etme yeri olarak mahkeme, şahitlik gibi kurumlar, tutum ve tavır gerektirir. Adaletin esas olduğu yargılama sürecinde mahkeme için <em>“şahidlik’<a href="#_ftn47" name="_ftnref47"><sup><strong>[55]</strong></sup></a> </em>çok önemli psiko-kültürel bir kavramdır. Hakkın ve adaletin ortaya çıkmasını engelleyecek bir yalancı şahitlik veya şahitliğe ilave edile­bilecek olumsuz İnsanî sıfatlar, şahsiyet zafiyeti demektir. Şahsiyet hem İnsanî ve hem de hukuki bir kavramdır.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[56]</sup></a> Şahsiyet zayıflıkları; kimlik ve aidiyetin mayalarının bozulmasına yol açacak kadar bir toplumda adaletin zıddı olarak kabul edilen &#8220;z#/w^”kapı aralamak, mahallelinin asayiş, güvenlik gibi en tabiî haklarının sona ermesi, fitne, karmaşa ve haksızlıkların yayılması demektir. Böyle bir ortamda insan ve hayat düşünülebilir mi?</p>
<p>Bütün bunların ötesinde bir toplumda her bir ferdin, hukukun dışında insani-ahlaki açıdan kendine ve topluma karşı sorumluluk­tan vardır. Bu sorumlulukların yerine getirilmesi gerekir. Toplumun huzur içinde ve güvenli bir şekilde yaşaması bu sorumluluklarla yakından ilgilidir. İnsani-ahlaki sorumlulukları teferruatlı bir şekilde ele almak bu makalenin sınırlarını aşar. Bizim konumuzda sadece sos­yal sorumluluk ölçeğinde değerlendirmeler yapılacaktır. Bu sebeple burada bir mahalleli için sosyal sorumluluğun bir özelliği olarak ferdî ve toplum ahlakını bir bütün halinde değerlendirmek daha yerinde olabilir. Bu hususu <em>“ahlak”</em> kavramı üzerinden yürütebiliriz. Hem yeni bir tartışmaya yol açılmamış olur hem bir toplumu içerden kuv­vetli kılacak ve aidiyet kimliğine de destek olacak bir değerlendirme yapılabilir. Burada düsturumuz, <em>“Güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim”<sup>57</sup></em> haberini veren bir hadistir. Müslümanların hayatını düzenleyen İslâmın ikinci kaynağı olan ve <em>“örnek insan</em> ’<a href="#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[58]</sup></a> olarak tanımlanan Hz. Peygamber’in yaşama şeklinin takip edildiği bir toplumda dinin ölçüleri tartışma edilmez hakikatlerdir. Ahlâk; huy, tabiat, seciye, insanın manevî nitelikleri, tutum ve davranışları gibi manalara gelir. Tabii konu insan olunca akılda iki kavram birlikte canlanır: Beden ve ruh. Beden için <em>“suret/dış hal”,</em> ruh için ise <em>“sîret/ if hal”</em> tabirleri kullanılır. Meseleyi yaratılış açısından ele aldığımız­da, bedenin yaratılışına <em>“halk’\</em> ruhunkine ise, <em>“hulk”</em> tâbir edilir.</p>
<p>Hüsn-ü hulk, yahut &#8220;hüsn ü siret&#8221; terkipleri insanın bu iç dünyasının güzelliğini ifade eder. Yaratılış itibariyle insanın sureti de güzeldir, sireti de. Ne bedeninde noksan yahut fazla bir organ vardır, ne de ruhunda gereksiz bir sıfat, bir lâtife, bir his,. Organları arasında tam bir uygunluk olduğu gibi, hissiyatı arasında da mükemmel bir ahenk mevcuttun Öyle ise, güzel ahlâk yahut kötü ahlak derken neyi kastediyoruz? Bu soru ile beraber karşımıza insan ruhunun en belirgin bir özelliği olan <em>“cüz’4 irade” çıkıyor.</em> insan kendi iradesini doğru yahut yanlış kullanmakla, iç âlemini ya daha da güzelleştire­biliyor yahut büsbütün bozup mahvedebiliyor,<a href="#_ftn51" name="_ftnref51"><sup>[59]</sup></a></p>
<p>Osmanlılarda, ahlâk kitaplarında klâsikleşmiş farklı bir söylem dikkati çekmektedir. Ahlâk kitaplarında, kişiler devlete karşı değil, herkes yekdiğerine yani çevresindeki kişilere karşı sorumlu tutu­lurdu. Bunun en güzel örnekleri mahallelerde yaşanırdı. Her bir mahalleli bir diğer komşusuna sorumlu olarak eğitilirdi. Öyle ki, kişilere, komşularının hatalarına tahammül etmeleri öğütlenirdi Her kişi <em>“Gecenin bütün her şeyi örttüğü gibi kişi de gördüğü, tanıdığı komşusunun suçunu örterdi&#8221;.</em> Eğer suç aleniyet kazanmamışsa, kişi ile Allah arasındaki alana terk edilir ki; bu durum suçtan ziyade, günahtı. Pekâlâ, mahalledeki’erin “aleniyete/açıklık” çıkan suçlarım nasıl anlamak lazımdır? Bu durum Osmanlı ceza hukukunda <em>“tazır&#8221; </em>olarak adlandırılır. Ta’zir Arapça bir kelime olup, “engellemek, te’dib etmek; desteklemek, saygı göstermek” mânalarında karşıt anlamlı kelimelerden (ezdâd) olan ta‘zîr fıkıhta had suçları ve cinayetler­deki gibi belirli cezası bulunmayan suçlara verilecek, miktarı ve uygulanması yöneticiye veya hâkime bırakılmış cezaları ifade eder. Tazîr kökünden gelen fiiller, “desteklemek, saygı göstermek” cezası kapsamında verilen kararlarla ilgilidir.<a href="#_ftn52" name="_ftnref52"><sup>[60]</sup></a></p>
<p>Bir kişinin kötü hali veya iyi halinin tespitinde mahalle ahalisi be­lirleyicidir. Sicillerde; kişilerin kimlik tespitinde, ad ve baba adlarının yanı sıra, sakin oldukları mahalle veya köyün adı da yer almaktadır.</p>
<p>Bu durum, kişinin sakin bulunduğu yerleşim yeriyle de tanınması keyfiyetini ön plâna çıkarmaktadır. Bu yönüyle bireyin aidiyeti, sakin olduğu mahalleyle bir anlam kazanmakta ve bir değer ifade etmektedir. Dolayısıyla kimlik tespiti yapılırken kişinin, sadece kim olduğunun ya da diğer bir ifadeyle adresinin öğrenilmesi yeterli olmayıp, aynı zamanda nasıl biri olduğunun da bilinmesine ihtiyaç vardır.</p>
<p>Bireyin oturduğu mahalleye göre tanmması ve mahallelinin kendisi hakkında vereceği bilgilere bağlılığı, mahallenin ortak bir kimliğe sa­hip olduğunu göstermektedir. Bu aynı zamanda yaptırım ve denetim mekanizmasının varlığına da işaret etmektedir. Osmanlı döneminde mahalle bu bakımdan idari ve malî birimin ötesinde kendi iç örgüt­lenmesine sahip bir yapı olma özelliğini de göstermiştir. Mahalleli birbirini yalandan tanıdığı için herhangi bir olayda, bir kişinin durumu hakkında bilgiye ihtiyaç duyulursa, o kişi hakkında komşularının ve mahalle imamının tanıklığı büyük önem taşımaktaydı. Bu yüzden, mahkemede kanıtlar ve görgü tanıklarının sözleri değerlendirilirken bir de sanığın mahallesinde nasıl tanındığı araştırılırdı.</p>
<p>Mahalle ahalisinin gözünde bir kişinin güvenilir olup olmadığının tespitinde değişik ölçüler söz konusuydu. Meselâ, bir kimsenin beş vakit namaz için camiye sürekli gitmesi mahalleli için komşularının katında kendisinin tanınır ve güvenilirliğinin bir ölçüşüydü. Bununla ilgili sicillere yansıyan örnekler çoktur. Mahallelerde ihraç için ge­rekçe gösterilen ve kendisine isnat edilen suçlar arasında; fısk, fesat ehli olma, kötü sözler sarf etmenin yanı sıra târik-i salât olması da bulunmaktaydı. Bu, kişinin hem dindar biri olarak biliniyor hem de bir dindara yakışmayacak sıfatları taşıyor olmasıdır.</p>
<p>Mahallede suçlanan davalının lehinde veya aleyhinde tanıklık yapmak mümkündür. Mahallesinde iyi ya da kötü olarak tanınıyor olmak kişinin suçlu veya masum olduğunun kanıtlanmasında çok önemli işleve sahipti. Bu bakımdan mahalleli kişinin iyi halinin ve kötü halinin esas bilgisi olmaktaydı. Belgelerde, kötü hale gerekçe teşkil eden suçlamalar arasında kendi halinde olmama, kötü sözlü, birlikte olunması yasak olan kişilerle düşüp kalkma, fitne ve fesad ehli olma, huysuz, geçimsiz, kanun dışı davranışlar üzere olma, alkollü içki tüketme, kendi nefsi arzularına tabi olma, aile fertlerine karşı kötü davranma vb. hususlar yer almaktadır.</p>
<p>Bireysel olarak kişi veya kişilerin mağdur sıfatıyla dava açıp, şikâ­yetçi olmalarının yanı sıra su-i hâl/kötü durum (kişilerin hukuk ve ahlaka uygun olmayan tutum ve tavırları) ile ilgili olarak, başta şehir subaşısı olmak üzere, sancak mütesellimi, mahalle veya köy kethüda­ları, yiğitbaşı gibi diğer görevlilerin de davacı oldukları görülmektedir.</p>
<p>Islâm hukukunda kişinin suçsuzluğu esastır. Bunun doğal bir sonucu olarak da ispat külfeti suçlayana aittir. İslâm hukukunda sanığın suçsuzluğunu ispat etmesi beklenmez ve karşı delil getirmesi istenmez. Bununla birlikte kötü hâlde olduğu gibi, kişinin iyi hâlinin tespit ve tescilinde de mahallelinin referans olduğuna dair kayıtlar sicillerde yer almaktadır. Normalde kişinin iyi hâl sahibi olduğunun tescil edilmesinin hukukî bakımdan bir zorunluluğu yoktur. Ancak bu husus, hakkında kötü hâl sahibi olduğu şeklinde bir suçlama söz konusu olunca, iddianın aksinin ispatlanmasıyla ortaya çıkan bir durumun neticesi olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>Osmanlı hukukuna göre mahalle ahalisi, birbirlerine karşı sorum­luydu ve dolayısıyla mahallelerinde olan bir olayı aydınlığa çıkarmak ve eğer olayın faili tespit edilemezse, zararı karşılamak durumunday­dı. Bundan dolayı, mahalleli, subaşı ve diğer ehl-i örf taifesinin itham ve takibine uğramamak, adlarının kötüye çıkmasını önlemek için, aralarına karışmış, iyilik ve doğrulukla tanınmayan kişileri mahal­lelerinden ihraç etme yoluna başvurmuşlardır. Bu meyanda mahalle ahalisi, kendilerini rahatsız eden, ahlâk ve namus dışı davranışlarda bulunan kişileri mahalleden çıkartma hakkına sahipti. Mahallelinin bu yaptırım gücünü Osmanlı hukukundan aldığı bilinen bir husustur.</p>
<p>İhraç kararlarına gerekçe olan iddiaların mahkemeye intikal şekli ve ihraç talebinin sahipleri açısından konuyu ele aldığımızda, kişinin sû-i hâlinin tespitinde olduğu gibi bunun da üç şekilde gerçekleştiği görülmektedir. Bunlardan ilki şahıs veya şahısların davacı olmaları, İkincisi ehl-i örfün davacı olması ve üçüncüsü de mahallelinin davacı olması şeklindedir.</p>
<p>İhraç talebinde bulunan mahalleli, doğrudan doğruya mahkemeye gelerek, davacı olduğu şahıs veya şahısların mahalleden ihracını, işledikleri suçlar yani sûi hâlleri karşılığında bir ceza olarak veril­mesini talep etmişlerdir. Böyle bir talepte, mahalle ahalisi, özellikle davalıya isnat ettiği suçlamaları yukarıda örneklendirdiğimiz sû-i hâlin tespitinde olduğu gibi ortaya koyar ve mahkemeden ihraç talebinde bulunurdu. Mahalle veya köy ahalisi, mahkemede başta imam, müezzin, müderris gibi mahallenin önde gelenlerinden oluşan kimselerin yer aldığı geniş bir grup tarafından temsil edilirdi. Siciller­deki bilgilerden hareketle, bunların sayılarını net bir şekilde ortaya koymak mümkün değildir. Zira şahitlerin tamamının isimlerinin yazılmadığı ve çoğunlukla birkaç isimden sonra ve sairleri şeklinde kaydedildiği görülmektedir.</p>
<p>Mahalleden ihraç kararlarının alınmasında gerekçe teşkil eden hususların başında, şüphesiz mahallelinin emniyet ve huzurunun temini gelmektedir. Böyle bir cezanın verilmesi, mahalleli açısından, kötülüğünün, şirretinin mahalleli üzerinden uzaklaştırma, din ve devlet için öncelikli ve ümmete faydalıdır. Bu sebeple mahalleli için önem arz etmektedir. Bir hukuk kuralı; <em>“Şer in defi hayrın davetin­den evladır”</em>şeklinde tek cümlede ifade edilmektedir. Netice olarak, Osmanlı’da mahallelinin cezai yargılanma durumu, kişinin hak ve hürriyetlerini korumanın yanında, nizamı da korumaya yöneliktir. Nitekim bir mahalle veya köyde yahut bir kervansarayda faili meçhul bir cinayet işlendiği takdirde, o yerin halkı ya suçluyu bulur veya özel olarak yapılan yargılama sonucunda ölünün kan bedelini ödemek zorunda kalırdı.<a href="#_ftn53" name="_ftnref53"><sup>[61]</sup></a> Nihayetinde bütün bu değerlendirmeyi bir hadisle taçlandırmak daha doğrudur: <em>“Bengüzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim62</em> Dikkat çeken ve insanı biçimlendiren bir kültürü <em>“ma- yalayıcı&#8221;</em>kavram olarak ahlakın önemi daha isabetli anlatılamazdı.</p>
<p>Karagöz, M, “Cennet Misali: Osmanlı Şehri “İnsanın Nazari ve ameli Keşfi Olarak Mekân”, Uluslararası Şehir Tarihi Yazarlar Kongresi (23-24 Ekim) Ela­zığ, (metin yayımlanmadı).</p>
<p>Mehmet Karagöz &#8211; Osmanlı Şehri,syf:123-155</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><sup>1</sup></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a>1.Bu <u>tanımlama</u> merhum Prof. Dr. Turgut Cansever e aittir. Turgut Cansever, <em>Osmanlı Şehri,</em> İstanbul 2010, s. 87.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Özer Ergenç; “Osmanlı Şehrindeki ‘Mahalle’nin İşlev ve Nitelikleri Üzerine”, <em>Osmanlı Araştırmaları TV,</em> İstanbul 1984; Ömer Düzbakar, “Osmanlı Döne­minde Mahalle ve İşlevleri”, <em>Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi,</em> Yıl: 4, S. 5, (2003), s. 97-108.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Gonca Büyükmıhçı, “Bir Kültür örüntüsü Olarak Mahalle Kavramı ve Osmanlı Dönemi Mahalle Yaşamı”, <em>21. yy Penceresinden Kültür ve Kimlik Uluslararası Sempozyumu,</em> Bakü, Azerbaycan, 26-27 Mayıs 2014; Koksal Al- vcr, “Mahalle; Mekân ve Hayatın Esrarlı Birlikteliği”, <em>Idealkent Dergisi,</em> S. 2, (2010), s. 116-139.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> örnekler; Feridun Emecen, <em>XVI. Asırda Manisa Kazası,</em> Ankara 2013; Nejat Göyünç, <em>XVI. Asırda Mardin Sancağı, İstanbul</em> 1969; Orhan Kılıç, <em>XVI. # XVII, Yüzyıllarda Van,</em> Van 1997; Mehmet Karagöz, <em>XVI. Asrın Ortalarında Malatya Kazası,</em> İstanbul 2021.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Yunus Uğur, “Şehir Tarihi ve Türkiye’de Şehir Tarihçiliği: Yaklaşımlar, Konu­lar ve Kaynaklar”, <em>Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi,</em> C. 3, S. 6, (2005), s. 9-26; Halil İnalcık-Bülent Arı, “Türk-tslam-Osmanlı Şehirciliği ve Halil İnal- cık’ın Çalışmaları”, <em>Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi,</em> C. 3, S. 6, (2005), s. 27-56,</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Bkz. Günseli Pişkin, “‘Kabadayı’ Gerçekten Türkiyeli mi?”, <em>Fırat Üniversitesi Doğu Araştırmaları Dergisi,</em> C. 6, S. 13, (2008), s. 13-20.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"></a>7.Sarper Yılmaz, Külhanbeyi Kavramı Üzerine”, <em>Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi,</em> C. III, S. 8, (2016), s. 47- 73.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"></a>8.Faika Çelik, “Osmanlı İmparatorluğu nda Çingeneleri / Romanları Çalışmak ya da İğneyle Kuyu Kazmak”, <em>MSGSÜ Sosyal Bilimler Dergisi,</em> C. 2, S. 18 (2018), s. 262 (249-266).</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"></a>9.Mustafa Sabri KÜçükaşçı-Sabri Yel, “Mahalle”, <em>DİA,</em> C. 27, Ankara 2003 s 323-326.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Ergenç, <em>a.g.m., s. 69-78.</em></p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Tuncer Baykara, “XI. Yüzyıla Kadar Türk Şehri”, Doktora Tezi, İstanbul 1970, s. 176; Mustafa Cezar, <em>Anadolu öncesi Tiirklerde Şehircilik ve Mimarlık </em>İstanbul 1997, s. 30 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a>12 “Gerçek şu ki, fetihler tarihi şehirlerin yapısını hiçbir zaman bozmadı”, Je- an-Louis Michon, “Dini Kurumlar”, <em>İslâm Şehri,</em> (Ed: Robert Bertram Ser- jant), (Çev. ElifTopçugil), İstanbul 1992, s. 16 (13-50). Michon’un bu iddiası ile bizim ifademiz olan “Birtakım değişikliklere sebep oldu.” cümlesi esasında çelişmiyor. Burada kastettiğimiz şehrin bazı fizikî değişiklikleriyle sınırlıdır.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"></a>13. ibn Havkal, <em>10. Asırda İslâm Coğrafyası,</em> (Ter. Ramazan Şeşen), İstanbul 2014, s. 325 vd. (İbn Havkal, eserinde İç Asya’daki şehirlerde mahalle hakkında ge­nel bilgiler vermektedir.)</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[14]</sup></a> El-Farabî, <em>Medinetul-Fazıla,</em> (Çev. Nafiz Danışman), Ankara 2001, s. 79, 109 (Farabî, eserinin 79. sayfasında yardımlaşmayı gerekli bulduğunu söylemekte­dir.)</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"></a><sup>19</sup> Ali Murat Yel-Mustafa Sabrı Küçükaşçı, “Mahalle ”, <em>DİA»</em> C. 27, Ankara 2003, s. 323-326.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[16]</sup></a> Mehmet Bayartan, &#8220;Osmanlı Şehrinde Bir İdari Birim: Mahalle”, <em>Istan- bul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü Coğrafya Dergisi»</em> S. 13, (2005), İstanbul, s. 95 (93—107).</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[19]</sup></a> Ergenç, <em>a.g.m.,</em> s. 73.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"></a>” Mustafâ Küçükaşçı, “İmam”, <em>DİA,</em> C. <em>22,</em> İstanbul 2000, s. 188-190.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[21]</sup></a> Kemal Beydilli, “İmam”, <em>DİA,</em> C. 22, İstanbul 2000, s. 181-186.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[22]</sup></a> Kur an- Kerim 4/36.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"></a>Buhârı, Edeb 28; Müslim, Birr 140-141 ;Tirmizî, Birr 28; tbni Mâce, Edeb 4.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"><sup>[24]</sup></a> Mustafa Çağına, “Ihsan”, <em>DİA,</em> C. 21, İstanbul 2000, s. 544-546.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"></a>« Süleyman Uludağ, “Osmanlı Dönemi Tasavvuf Düşüncesinin Bazı Temel Kaynakları”, (Haz. Ahmet Yaşar Ocak), <em>Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sa­filer,</em> Ankara 2014, s. 21-49.            <sup>J</sup></p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[27]</sup></a> Bkz. Orhan Acıpayamlı, <em>Türkiye de Doğumla İlgili Adet ve İnanmaların Etnolo­jik Etüdü,</em> Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1974.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"></a><sup>21</sup> İbrahim Kafesoğlu, <em>Türk Ailesi,</em> İstanbul 1982?; Abdulkadir Yuvalı-Hikmet Demirci, <em>Türk Dünyasının Ortak Kültür Dünyasında Aile ve Kadın,</em> Ankara 2021.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[29]</sup></a> Suraiya Faroqhi, <em>Osmanlı Kültürü ve Gündelik Yaşam,</em> İstanbul 1998, s. 191- 199; Bahattin ögel, <em>Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları,</em> Anka­ra 1971.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"><sup>[30]</sup></a> Dina Rizk Khoury, <em>Osmanlı İmparatorluğunda Devlet ve Taşra Toplumu, Mu­sul 1540-1834,</em> s. 224-229.</p>
<p>31.Kur’an-ı Kerim 3/110.</p>
<p>32.Kur’an-ı Kerim 3/104.</p>
<p>33.Kur’an-ı Kerim 9/71.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a><sup>34</sup> Müslim, îmân 78; Tirmizî, Fİten 11; Nesâî, îmân 17.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"><sup>[35]</sup></a> Müslim, îmân 80.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"><sup>[36]</sup></a> Maurice M. Ccrasi, <em>Osmanlı Kenti,</em> (çev. Aslı Ataöv), İstanbul 1999, s. 70.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a>37.Fahri Çakı, Aidiyet ve Mekân Olarak Sokaklar: Balıkesir örnek Olayı Çer­çevesinde BirTipoloji Önerisi&#8221;, <em>ÎZÜ Sosyal Bilimler Dergisi,</em> C. 5: S. 10-11 (2017), s. 25-54.</p>
<p>38. Ergenç, <em>a.g.m.,</em> s. 69.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"><sup>[39]</sup></a> Hacı Yunus Apaydın, “Kefalet”, <em>DİA,</em> C. 25, Ankara 2022, s. 168-177.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"><sup>[40]</sup></a> llber Ortaylı, <em>Hukuk ve İdare Adamı Olarak Osmanlı Devletinde Kadı,</em> İstan­bul 2020.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"><sup>[41]</sup></a> Özer Ergenç, “Osmanlı Klasik Dönemindeki ‘Eşraf ve A’yan Üzerine Bazı Bilgiler”, <em>Osmanlı Araştırmaları III,</em> İstanbul 1982, s. 105-118.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"><sup>[42]</sup></a> Mustafa Öztürk, Osmanlı Taşra Vonetiminde Vücuh-i Belde”, Archivum Ot- tomanicum 34 (2017), s. 79-87.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"><sup>[44]</sup></a> Ömer Düzbakar, Osmanlı Döneminde Mahalle ve işlevleri”, <em>Uludağ Üniver­sitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi,</em> Yıl: 4, S. 5, (2003), s. 100.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"><sup>[45]</sup></a> Ali Köse, “İhtida”, <em>DİA,</em> C. 21, İstanbul 2021, s. 554-558.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"><sup>[46]</sup></a> İrfan İnce, “Ridde”, <em>DİA,</em> C. 28, İstanbul 2008, s. 91-93.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"><sup>[47]</sup></a> Diyanet Komisyon; (Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kâfi Dönmez, Saadettin Gümüş), <em>Kuran Yolu Türkçe Meal ve Tefsir,</em> Ankara 2021, s. 387.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a>*•    Er genç, <em>a.g.m.,</em> s. 69-70; Düzbakar, <em>a.g.m.,</em> s. 97-99.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"><sup>[49]</sup></a> llbcr Ortaylı, <em>Osmanh Barışı,</em> İstanbul 2018.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"><sup>[50]</sup></a> Değerlendirmeler için bkz. Bernard Lewis, <em>Modern Türkiye&#8217;nin Doğuşu,</em> (Çev. Metin Kıratlı), Ankara 1993; Stanford J. Shaw-Ezel Kural Shaw, <em>Osmanh İm­paratorluğu ve Modem Türkiye İdI,</em> (Çcv. Mehmet Harmancı), İstanbul 1983 (Bu eserlerin muhtelif yerleri).</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"><sup>[51]</sup></a> Halil Sahillioğlu, “Avarız”, <em>DİA,</em> C. 4, İstanbul 1991, s. 108-109.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"><sup>[52]</sup></a> Düzbakar, <em>a.g.m.,</em> s. 101-103.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"><sup>[53]</sup></a>     Özer Ergenç, <em>Şehir, Toplum, Devlet Osmanlı Tarihi Yazılan,</em> İstanbul 2012, s. 80.</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><sup>M</sup> Mehmet Akif Aydın, “Mahkeme”, <em>DİA,</em> C. 27, Ankara 2003, s. 341-344.</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"><sup>[55]</sup></a> Hacı Yunus Apaydın, “Şahit”, <em>DİA,</em> C. 38, İstanbul 2010, s. 278-283.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"><sup>[56]</sup></a> Mustafa Uzunpostalcı, “İslâm Hukukunda Şahsiyet ve Hakiki Şahıs”, <em>İslâm Hukuku Araştırmaları Dergisi»</em> S. 7, (2006), s. 55-88.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"><sup>[57]</sup></a> Muvatta, Hüsnü’l-Hak, 8; Müsned, 2/381.</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"><sup>[58]</sup></a> Kur’an-ı Kerim, 33/21.</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"><sup>[59]</sup></a> Mustafa Çağıncı, “Ahlâk”, <em>DİA,</em> C. 2, İstanbul 1989, s. 10-14.</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"><sup>[60]</sup></a> Tuncay Başoğlu, “Tazir&#8221;, <em>DİA,</em> C. 40, İstanbul 2011, s. 198-202.</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"><sup>[61]</sup></a> özden Tok, “Kadı Sicilleri Işığında Osmanlı Şehrindeki Mahalleden İhraç Kararlarında Mahalle Ahalisinin Rolü (XVII. Ve XVIIL Yüzyıllarda Kayseri örneği)”, <em>Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi,</em> S. 18, (2005), s. 157(155-173).</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"><sup>[62]</sup></a> Muvatta, Hüsnü’1 Hulk, 8; Müsned, 2/381.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osmanli-mahallesicennetten-bir-kose-midir/">Osmanlı Mahallesi:Cennetten Bir Köşe midir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osmanli-mahallesicennetten-bir-kose-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şehir ve Medeniyet:&#8221;Ben&#8221;in İdrak Yolculuğu mudur?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sehir-ve-medeniyetbenin-idrak-yolculugu-mudur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sehir-ve-medeniyetbenin-idrak-yolculugu-mudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Aug 2023 14:39:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[şehir]]></category>
		<category><![CDATA[ben idraki]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Karagöz]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26517</guid>

					<description><![CDATA[<p>“BİR DENEME” “Çalab’ım bir şâr yaratmış iki cihân faresinde Bakıcak didâr görünür o şar m kenfaresinde Nâgehân ol şar a vardım anı ben yapılır gördüm Ben dahi bile yapıldım taş u toprak arasında.” Hacı Bayram Veli Çalışmanın başlığının beni endişelendirdiğinin farkındayım. Şehir tarihi çalışmaları bir ilmi disiplin olarak soruları bitmiş bir alan değil, en azından [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sehir-ve-medeniyetbenin-idrak-yolculugu-mudur/">Şehir ve Medeniyet:”Ben”in İdrak Yolculuğu mudur?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/islam-medeniyeti.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-17025 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/islam-medeniyeti-300x203.jpg" alt="" width="367" height="248" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/islam-medeniyeti-300x203.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/09/islam-medeniyeti.jpg 400w" sizes="(max-width: 367px) 100vw, 367px" /></a></p>
<p><strong><em>“BİR DENEME”</em></strong></p>
<p>“Çalab’ım bir şâr yaratmış iki cihân faresinde<br />
Bakıcak didâr görünür o şar m kenfaresinde</p>
<p>Nâgehân ol şar a vardım anı ben yapılır gördüm<br />
Ben dahi bile yapıldım taş u toprak arasında.”<br />
Hacı Bayram Veli</p>
<p>Çalışmanın başlığının beni endişelendirdiğinin farkındayım. Şehir tarihi çalışmaları bir ilmi disiplin olarak soruları bitmiş bir alan değil, en azından ülkemizde.1<sup><a href="#_ftn56" name="_ftnref56"></a></sup> Ancak bu husus bizin çalışmamızın hudutları içerisinde değil. Şehir ve medeniyet kavramlarını tartışmayı da konu edinmediğimi özellikle ifade edeyim. Geriye kalan başlık­taki, <em>“Ben ın</em> İdrak Yolculuğu kısmı ki, kanaatimizce çok tanıdık bir ifade değildir. Burada da biraz da mahcubum, daha alışıldık başlık konulabilirdi. Okuyucuyu, belki de editörü, hem başlık hem içindekiler yorabilir hatta okumaktan vazgeçebilirler, kabulümdür. Başlığın son kelimesi ise &#8216;deneme&#8217;dir. Bu sebeple konuya başlamadan birkaç hususu kısaca izah etmekte fayda görüyorum. Öncelikle tırnak içerisinde yazılan <em>“Ben”</em> ve bu kavramı anlamlandırmamıza katkı sağlayacak olan &#8216;idrak&#8217; kelime/kavramlarından neyi kastediyoruz, muradımız nedir? Açıklamakta fayda bulunmaktadır. Özellikle, anlamlandırmamıza katkı sağlayacak olan <em>“idrak”</em> kelime­sinden başlayalım. Bizim için &#8221;idrak”kelimesinin lügat anlamından ziyade, İslâm mütefekkirleri tarafından kabul edilen kelimenin resme­dilmiş anlam hudutları önemlidir. Arapça kök bir kelime olan derk, <em>“kavuşmak,yetişmek; olgunlaşmak, nihai sınırına ulaşmak; bir araya toplanmak; fark etmek, anlamak ve bilmek”</em>manalarını taşımaktadır.<sup>2 </sup>Ancak mütefekkirler kelimeye, algılama ve bilmenin her türünü içine alacak genişlikte mana ve mahiyet vermişlerdir.</p>
<p>Farkına varma, kavrama, tasavvur etme, bilme gibi zihnin çok çeşitli ve karmaşık faaliyetlerini ifade eden bir terim olarak kullanılmıştır. Kelimenin bu anlam zenginliği, bir tarafıyla <em>“tasavvur”</em> olarak zihnî, <em>“tutum, tavır ve davranış”</em> haline gelmesiyle fiili/inşa faaliyetlerini de ihata eden mahiyet arz etmektedir. Kelimenin bu anlam genişliği zemini, bir deneme mahiyetindeki çalışmamızda işimizi kolaylaştırmaktadır ki, bunu çalışmanın başında itiraf etmeliyim: İyi bir sığmak yeridir. Pekala, çalışmanın maksadı olan <em>“İdrak”</em> yolculuğunun <em>“Ben ini </em>nasıl anlamalıyız? Şöyle ki, buradaki “ben&#8221;den kastımız, özünde idrak sahibi bir varlık olarak <em>“mebde ve mead”, “varlık”</em> a ve <em>kâinat</em> a mana ve mahiyet verme hâli/durumudur: Bilgi, şuur ve hikmet “mahallidir. Beşerin, &#8216;nefis&#8217;den, <em>“nefs-i kâmile, safiye”ye, </em>ruhun, <em>“kalb” den</em> “ahfa” olma halidir.</p>
<p>İnsanın <em>“beni</em> şu veya bu şekilde bu <em>“mahal”de “hal”</em> üzere olmaktır. Ömür bu mahall/hâlin yolculuğunun adıdır. Ortaya çıkardığı bütün her /O bu yolculuk sürecinin mahsulüdür. İnsan, dünya hayatında; <em>“enjus”ye “afak”de </em>hem ilgilidir hem bilgilenir: Hem fail hem de mefuldür. Pekâlâ, şehir ve medeniyet insan/cemiyetin eseridir. Enfüs ve afâkın ahengi ve sanatın mahsulü/meyvesidir. Tasavvur ve inşa yani “Sanat tamamıyla <em>“ferdi bir çiğlik”</em> biçiminde doğsa bile, sanatkârın şahsiyeti içtimai değerlerden bağımsız değildir”3, milletin eseridir; Kültür/medeniyet insan/cemiyet şehir ve medeniyette, “aklı- selim” kalb-i selim” ve “zevk-i selim&#8221;e hem yapıcı hem de kendini bu yaptığı “cennet misali” içinde şekillendirendin Buraya kadar tanımladığımız farklı sembollerle tanımlayanlar da bulunmaktadır. Lewis Mumford, “Her nesil» inşa ettiği binalara biyografisini yazar*’<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[4</sup></a>diyor. Ya da insanı borçlu kul <em>“el~Medin ” veya.</em> “beden&#8221;tasavvuru kelimesiyle açıklayan Gencer<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[5]</sup></a> bulunmaktadır. Biz daha cüretkâr olup, “İnsan eliyle inşa ettiği her nesneye kendini yazmaz mı ?” dersek, başka söze ne hacet.</p>
<p>Tarihi süreçte anlama, algı ve zihni faaliyet olarak tasavvur ve tespitte kalan değil, <em>“tecessüm”</em> ettirilen ve “hayati/yeti sağlanmış hikmettir: Algılama, anlama, anlamlandırma ve inşa etme.<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[6</sup></a> Bu tespiti bir süreç olarak değerlendirirsek, burada kısaca <em>eşya dünyası ve insan”</em> kavramları ve bunların arasındaki ilgi ve münasebetleri anlamaya çalışırsak <em>“ben idrakı’nin</em> teşekkül edişini ve mahiyeti hakkında -yazının hudutları içerisinde kalmak üzere- bir tespite ulaşabiliriz. İnsan zihni beş duyuya bağlı olarak müşahede ettiği âlemi parçalayarak öğrenmek istemektedir. Esasen içinde var olduğumuz dünya, bize, ilk önce bir <em>“eşya mahşeri”</em> gibi görünmektedir. Yani, bizim için dünyanın ilk görünüşü, parçalanmış ve üç boyutlu bir &#8221;madde kaosu<sup>,</sup>’dur. Psikologlar, bebekliğimizde, içinde yaşadığımız âlemi, bir renk, ışık ve ses kaosu/keşmekeş biçiminde idrak ettiği­mizi söylerler. O dönemde, sanki eşya ve madde dünyası, düzensiz bir biçimde tertemiz idrakimize, bir sağanak gibi boşalırlar. Henüz gelişmekte olan <em>beş duyumuz”,</em> her şeyden önce, bu kaotik eşya ve madde dünyasına takılır. Bu <em>&#8220;kesret dünyası”</em>bizim idrakimizi, kendisi ile meşgul etmeye başlar. Böylece <em>&#8220;idrakimiz eşyaya yönelir ve onun terbiyesine girer.</em> İdrakimiz, ihtimali veya katı, bir sebep-ne­tice zinciri içinde çalkalanarak ağır ağır da olsa mekanik bir şekil alır. Kaos zamanla idrakimizden çekilir ve yerini nizama bırakır. Böylece “insan idraki” aklın sebep-netice zinciri içinden süzerek elde eder. Böylece, eşya dünyası, akıl vasıtasıyla “insan idraki” ne yerleşir ve anlam kazanır.<a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[7</sup></a></p>
<p>Nihayetinde konu insan olunca <em>“insana ilişkin bütün sorular ve sorunlar, “dışarıdan değil, bizatihi insanın hem hayvaniyet [beşeriyet] hem de nutkiyet gibi iki ayrı unsurdan mürekkep mahiyetinden kaynaklanır. Başka bir deyişle sorunun kökleri yapılanda değil yapandadır; çizilende değil çizendedir; hayatta değil kafadadır.”8</em> Aslında yakın zamanda antropoloji/insanbiliminin <em>“Bizi insanın özündeki birliğinden haberdar eder ve dolayısıyla herkesin bir diğerini fark etmesine, hissetmesine imkân verir.”9</em> tespiti belirlediğimiz kanaatimizin genelgeçerliğine katkı sağlıyor denilebilir. Yazının bütününden anlaşılacağı gibi şehir ve medeniyet, insan ve tabiat arasında; uyumlu veya uyumsuz bir süreçte bazen insanın isabetli faaliyetleri ve elde ettiği muvaffakiyetler veya tabiatın galebesiyle biten hadiseler mevcuttur. Tabiatın galebesini alt etmek için yaklaşık iki yüz senedir insan <em>“her hâlükârda’lehine</em> çevirmek istiyor. İnsanlık bugün bunun <em>“bedelini çok ağır”</em> ödemektedir.<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[10]</sup></a></p>
<p><strong>İkinci olarak,</strong> şehir ve medeniyet birçok ilmi disiplinin doğrudan veya dolayısıyla konu ve ilgi alanına girmektedir. Bu sebeple, coğrafya, iktisat, mimarlık başta olmak üzere ilmî disiplinlerin çalışma alan­larında bu konu ve bahisleri görmek mümkündür. Ayrıca bağımsız bir disiplin olarak şehir tarihi yazımı çok geriye gitmez. Coğrafî keşifler ve aydınlanma düşüncesinin bir izdüşümü olarak XVIII. ve XIX» yüzyıllarda kendisini açıkça gösteren siyasî, İktisadî ve sosyal dönüşümler şehirleri de hareketlendirmiştir. Hatta bu dönüşümlerin meydana geldiği mekânlar olarak şehirler olağanüstü önem kazanmış­tın 1800lerden 1900’lara kadar şehir nüfusu oranının yaklaşık 10-15 kat artması ve günümüz dünyasında artık nüfusun çoğunluğunun şehirlerde yaşıyor olduğu gerçeği, sözünü ettiğimiz olağanüstülüğün göstergelerinden sadece biri sayılmalıdır.<sup>11</sup> Biz de burada konuyu bir tarihçi bakışıyla ele aldığımızdan şu hususa da dikkat çekmek yerinde olabilir. înalcık’m, <em>“Tarihî araştırmalarda tarihçi, konu olarak aldığı mevzunun mahiyet ve esas itibarıyla hadiselerle fikri kıymetlerden mürekkep iki unsuru ihtiva ettiğinin farkındadır. Hadiselerin, tek veya bir gurup insan tarafindan yaratılan psikolojik temeller üzerine kurulmuş vukuat kümeleri halinde tezahür etmelerine mukabil, fikri kıymetler daima bir oluş vetiresi içerisinde tek bir bütüne inkılap ve temerküz etmiş görünürler olduğunu da bilirler. Hadiselerle fikri kıymetler arasında tesir ve aksi tesir bulunur. Fikri değerin yarattığı “kültür” zamanla kütlenin malı, içtimai hayatın temeli haline geçe­rek “objektifleşir. Böylecefikri faktörle, mevcut tabii yani coğrafi ve etnografik şartlar ve tarihi tekâmülün neticeleri ile muvazene haline gelince menşedeki hususiyet ve safiyetlerden az veya çok kaybederek değişeceklerdir. Fikri unsurlar, hadiselere müessir olan hareket yaratan bir kudrete maliktirler. </em></p>
<p><em>Bu yaratıcı meknî ve muharrik kuvvetten tabii şartlarla aynı istikâmette olunca süratli hareketler, aksi halde çok defa <a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><sup><strong>[12]</strong></sup></a> fikrin bazen de tabiatın galebesiyle neticelenen mücadeleler doğar&#8217;<sup>1 </sup></em>tespiti bizim konu edindiğimiz bu başlık için dc tam isabetli görüş olarak kabul edilebilir. Yalnız bu çalışma salt bir şehir tarihi çalışması da değil, hatırlatmak gerekir. Çalışmada; şehir ve medeniyet inşasının aslı, esası bakımından <em>“mayalayıcı”,</em> biçimlendirici, ruh verici tarafı ele alınmıştır. Lâkin konu bir tarihçi edasıyla işlenmeye çalışılmış­tır. Burada İnalcık’m tespitinin son cümleleri çalışma için ayrı bir ehemmiyet arz etmektedir. Çünkü çalışmada üzerinde durulacak zihnî/nazarî faaliyet olan tasavvur ile ve ameli/inşa olan tecessüm/ maddileştirme ve tahakkuk ettirmek her zaman gerçekleşmeyebilir. O zaman; <em>“hakikat”</em>değil <em>“emsal”, “cennet”</em>değil, <em>“cennetmisali</em> olur.</p>
<p><strong>Üçüncüsü</strong>, çalışmanın başlığının “Şehir ve Medeniyet: BEN in idrâk Yolculuğu Mudur ?” cümlesi olarak seçilmesidir. Çalışmaya bu başlığı koymanın bir arka planı vardır. Osmanlı şehri çalışmalarımın hasılasına aklî ve zihnî ya da şöyle diyelim <em>“psiko-ruhî faaliyetler ve tecessüm”</em> olarak bakmayı istememdir. Zira şehir ve medeniyet hususunda hikmete ulaşmış bir zat&#8217;ın 13 şehri “<em>Ahlakın, sanatın, felsefenin ve tefekkürün geliştiği, insanın en üst düzeyde varlığın anlamını tamamladığı ortam”</em> ve <em>“idrakin benini”</em> de <em>“bir yaratık olarak insan, çevreyi idrak ederek onun sorumluluğunu yüklendiği andan itibaren “gerçek insan” mertebesine yükselir”</em> şeklindeki tari­fidir. İlaveten <em>&#8220;çevre sorumluluğunu ise sonsuz hayatın bütünlüğünü kapsayan bir değerlendirme, çözümleme ve uygulama sürecinin sü­rekliliğini kaçınılmaz kılar”</em> tespitidir. Yine <em>“Varlığın eşsiz güzelliği ile çevrelenmiş insanın kendi hayatını biçimlendirmek için vücuda getirdiği her şeyin bu güzelliği korumak ve geliştirmekten başka amacı olamaz» Dolayısıyla insanın asli görevi yaşadığı dünyayı daha güzel </em><em>hale getirmek”le14</em> insan için bir tarafıyla bir hudut dahi belirlenmiş olur. Tabii ki &#8220;güzel&#8217;’bir estetik kavramıdır ve izafidir. Peki, nasıl oluyor da bu izafi kavram ortak bir değer olan şehir ve medeniyet için genelleştirilebiliyor? Burada sahanın uzmanı olmamız sebebiyle düşüncemizi bir görüşe dayandırmak, ya da bir görüşü tercih etmek durumundayız. Arvasi, <em>&#8220;Tecrübi estetiğin verilerine göre, insanların, renkler, sesler, formlar ve diğer estetik keyfiyetler karşısında “ortak tavır* alabildikleri savunulabilir. Bir bakıma, “estetik ilgili teknikler” buradan doğmaktadır. Gerçekten de usta bir sanatkâr, insanlığın bu ortak vaziyet alışlarından”faydalanarak eserini daha geniş kitlelere ulaştırabilir&#8221;1<sup>5</sup></em> veya bu ortak vaziyet alışın kendisidir.</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> insanın, bu süreci yürütürken öne çıkan üç temel özelliğine atıfta bulunmaktır: <em>“Şuur”, “İrade etme, seçme yeteneği”, “mevcut olanların dışında icat/yaratıcı olma özelliği”,</em> Muminun: (23/14),“&#8230; <em>Allahüahsenül hâlıkın”</em>,Saffat: (37/125) <em>“Ahsenul-Hâ- lıkın”</em> olarak kabul edebiliriz. Kısa bir tanımlama ile <em>“Fıtrat\</em> ta­mamlama kabiliyetine sahip bir işlem olarak <em>“O (VARLIK)”ve “nefs (KENDİSİ)nin</em> farkında olma hali tanımlayabiliriz.<sup>16</sup> Bu temel tanımlamalar üzerinden yapan ve yapılanları: <em>“şehir ve medeniyet” </em>tarifinde toplarsak olup bitenler insanın zatını/”Ben&#8217;”ini gerçekleş­tirmesidir<sup>17</sup> denilebilir. Hülasa gerçek insan olma faaliyetleri <em>“Ben İdrakinin</em> sürdürülmesinden başka nasıl bir başlıkla izah edilebilir?</p>
<p>Beşincisi, çalışmanın başlığında da görüleceği gibi &#8220;Şehir” ve “Medeniyet” kavramları birlikte kullanılmıştır. Başlık &#8220;Şehir-Me- deniyet” şeklinde de yazılabilirdi. Bilindiği gibi her iki kelime de aynı kökten türemiş kavramlardır.<sup>18</sup> Bizim kanaatimiz de bu iki kelimenin aynı olduğu anlama meyillidir. Lâkin bu iki kavramla ilgili bazı farklı görüş ve kanaatleri bütünüyle reddetmemek gerekir. Bu mülahazalar sebebiyle başlıktaki “Şehir”, “Medeniyet” kelimelerini &#8221;ve“ bağlacıyla ayırdık.</p>
<p>Konunun hususiyeti olarak lüzumlu gördüğümüz giriş için kısa açıklamalardan sonra şunları ifade edebiliriz: Yukarıda psikolojik olarak tek bir fert üzerinden tanımladığımız <em>“Ben”,</em> kimlik ve kişilik olarak şekillenirken aynı zamanda, aile ve cemiyet içerisinde teşekkül eder. Cemiyet hayatında herkes “Ben”in ortak paydaşındadır ve artık her şey <span style="font-size: 13.3333px;">&#8221;maşeri</span>”bir hâl almıştır. <em>“Ben”</em>yok olmadan <em>“Bİz”nwc </em>olmuştur. Bilindiği gibi yeryüzünde insan/insanlar bir araya gelip yaşamak ve hayatlarını devam ettirebilmek için, <em>“düşünce ve bilgilerini biriktirip”</em> teşekkül ettirdikleri <em>“Maşeri/ortak değerler: şehir, medeniyet </em>fikri etrafinda “hazır”bulduklarından azami seviye istifade etmekle birlikte <em>“hazır halegetirme”</em>ye yönelmeyi de ihmal etmezler. Bütün bunlar bir iş bölümü şeklinde düşünülebilirse de ve insan/insanlar için daha farklı bir birbirine bağlılık/bağımlılık ilişkisini ortaya çıkarır. Bu bağlılık ve bağımlılık; hazır etme yanında, hazır olma, başkalarının ihtiyaçlarmı karşılamak için mütehassıs olduğu alanda hazır bulunma halini de ifade eder. Toplumlarda bir arada yaşamanın zaruri ihtiyacı ve gereği olarak muhtelif mesleklerin ve zanaatların ortaya çıkması demektir. Bu meslek ve zanaat erbabı kadar, birlikte yaşayan insanların her birisinde bir şekilde tahakkuk eden ve herkes tarafindan, ilgili olduğu kadar üstlenilerek bilinen ve uygulanarak geliştirilen yol ve yordamlar ortaya çıkar ki, buna <em>“usul”</em> ve <em>“edeb” </em>denir.</p>
<p>Edebi, kısaca estetik inceliklerin dikkate alındığı <em>“ahlakî” </em>hayatın düzeni denilebilir. İşte bu noktada <em>“Şehir ve Medeniyet” </em>varlığını insan etkinliğine borçlu olan İçtimaî varoluş şeklidir. Şe­hirde her şey insan eliyle ve bir amaca matuf olarak edilmiş,ettirilmiştir ki, “Şehir ve Medeniyet” in varoluş esası budur. İnsan bu işi, yani “usûl ve cdeb”in en yüksek formunu, diğer her işinde olduğu haliyle Allah’ın huzurunda ve ona takdim etmek için, bilgi ve şuurla, gerçekleştirir. Bu tutum, tavır ve davranış haline, <em>“İhsan” </em>denilir ki,<sup>19</sup> <em>&#8220;Ben in idrak Yolculuğundan” nın</em> olarak kastımız da budur: <em>&#8220;Muhsin&#8217;in</em> yolculuğu. Diğer bir ifade ile insanın dünyaya gelişinden dünyadan göçüne kadar süreye <em>&#8220;ömür” denilir.</em> İnsan için bahşedilen bu sermaye, ikram olduğu kadar sorumluluktur. Tabii olarak sermayesini iradi tercihiyle kullanabilmekle beraber <em>&#8220;elest bezmi”ni</em> hep hatırlamak ve unutmamak durumundadır. Bu süreçte zihni kalbi ve bedeni faaliyetlerde bulunur. Söz veren, emaneti kabul eden <em>&#8220;Ben&#8221;</em>in faaliyetleri: <em>&#8220;enfüsî” ve”afâkî”dir.</em> Bir taraftan kendini tanırken bir taraftan da <em>“Varlık” “Kainat’ı</em> tanımak ve bunların emir ve esaslarına uygun yaşamak demektir. Yunusça: <em>“Kasdım budur şehre varam,feryad-ı figân koparam”,</em> Şehir ve medeniyet kurmak ve şehir ve medeniyet olmaktır kastımız.</p>
<p>Yukarıda tanımladığımız bilgi birikimi, idrak ve sürecin hâliha­zırda mevcut dünyadaki hakikat olmasa da görüntü karşılığı muğlak görünüyor. Şöyle ki, dünyada ve ülkemizde de genel anlamda ilmi/ teknoloji alanında, özel olarak da şehir ve medeniyet için <em>“kavram/ tanımlar&#8221;</em> Batı dillerinden alınmıştır. Bu durum Batı için <em>“gelecek dünyasını belirleme tasavvurunun bir parçası”</em> kabul edilebilir. Bu anlamda bütün kavram/tanımlar tılsımlı görünen <em>“modern&#8217;20&#8217;</em>keli­mesinin gölgesine sıkıştırılmıştır. Aslında modern kelimesi Roma döneminde kullanıldığı manasıyla sadece <em>“din” için</em> kullanılırken XVI. yüzyıldan itibaren de aklın hâkimiyetini vurgulamak mahiyetiy­le şehir, medeniyet alanındaki fikirler<sup>21</sup> de dâhil bütün bilgi alanında kullanılmıştır.<a href="#_ftn68" name="_ftnref68"><sup>[</sup></a><span style="font-size: 13.3333px;">22</span>Sanki her örnek kendi alışkanlıkları ve “kültüru’nü haddizatında otonom bir amaç olarak (yani başıboş olarak) yahut Batılı hâkimiyetine elverişli araçlar, Batının dini, kültürü yada mede­niyeti tarafından doldurulacak boşluklar olarak”<a href="#_ftn70" name="_ftnref70"><sup>[23]</sup></a> Avrupa tarihinin zorunlulukları tarafından hapsedilmiş bir görüştür. Pekâlâ, Wcber’in görüşüne Batılı birçok bilim insanı dahi itiraz etmektedir. Weber’in görüşüne itirazda kullanılan “dar görüş” tanımı dikkat çekmektedir.<a href="#_ftn71" name="_ftnref71"><sup>[24]</sup></a></p>
<p>Copemicusun (öl. 1543) “De Revolationibus Orbium Coelestium” eseriyle “doğru bilim üretmek?olarak başlatılan, “eskinin tasfiyesini ilan eden Newton’la devam edeni günümüze zikzaklarla gelen bilim tarihinin konu ettiği süreç dâhil<span style="font-size: 13.3333px;">25</span>, Yeni ve Yakın Çağ ela Avrupa’nın kendi merkezli dünya kurma anlayışını temsil eden Toynbee’nin “Bugün pratik maksat için Garp, tamamıyla dünyanın diğer bir adı ehemmiyetinde değil midir?26 kabulüne kadar uzanan zihni ve ameli bütün faaliyetleri belirler olmuştur. Nitekim algı-bilgi sürecinde Batı hemen her şeyde kavramları kendisi belirlemek iddiasındadır. Bu bir zihni meseledir ve Batı için gücü tanımlıyor diye değerlendirile­bilir. Halbuki, <em>“Bir kültürün, bir medeniyetin felsefe-bilim zihniyetini tespit edebilmek için, atılması gereken en önemli adım&#8230; Belli zaman ve mekanda hayat süren insanların Varlıkı, Tanrıyı, Evreni ve İnsanı nasıl ihsas ve idrak ettiklerini anlamaktır; nasıl ihsas ve idrak etmele­rini gerektiğini değil”<sup>127</sup></em> tespiti daha cazibeli ve isabetli değil midir? Bu sebeple Batının kendisinde vehmettiği ve yüklendiği bu idrak ve anlayış, sağlıklı bir algı ve bilgi olarak görünmüyor.</p>
<p>Diğer taraftan umumi manada Türkler ve Müslümanlar hakkında Batı’da teşekkül eden zihni anlayış ve fiili davranış ön yargılardan oluşmaktadır.<a href="#_ftn75" name="_ftnref75"><sup>[28]</sup></a> Türklerin bütününün <em>“göçebe”29</em> olarak tanıtılması ve onların fatih bir kavim olarak üzerlerinde hâkimiyet kurmaları Hristiyan dünyasını Türkler aleyhine aşırı duygulara itmiştir. Is­lâm öncesi ve İslâm sonrası Türkler hakkında ön yargılar meydana gelmiştir. Türklere ait değerler inkâr edildiği gibi başkalarına mal edilmiştir.<a href="#_ftn77" name="_ftnref77"><sup>[30]</sup></a> En sade ifadeyle bu zihni ve fiili yapının bütün insanlık için kuşatıcı tarif/tanımlar yapması en azından temsil ettiğini iddia ettiği bilgi/ilme aykırıdır.</p>
<p>Bu çerçevede konunun izahına katkı sağlamak maksadıyla kültür l ve medeniyet kelimeleri hakkında kısa bilgiler vermek gerekir. Kültür ve medeniyet terimlerini 18. yüzyılda, önce Fransızlar <em>“culture”yz “civilisation”</em> şeklinde kullanmaya başlamışlar bilahare Almanlar <em>“Bildung”</em>ve <em>“Kültür”</em>veya <em>“Zivilisation”</em> geliştirmişlerdir.</p>
<p>Kelimeler önce <em>“Avrupa&#8217;nın</em> daha sonra Avrupalının dünyanın geri kalanına taşıdığı, bütün insanlığın benimseyip kullanmaya başla­dıkları mühim terimler haline gelmişlerdi. Hâlbuki 18. yüzyılda Batı Avrupa’da konuşulmaya başlanmış olan konular, Müslümanlar tarafindan asırlar öncesinde müzakere edilerek karara bağlanmış mevzular arasındaydı. İki kelime; hem &#8221;edeb&#8217;”hem de <em>“ümran”</em>hak­kında eserler telif edilmişti.<a href="#_ftn78" name="_ftnref78"><sup>[</sup></a><span style="font-size: 13.3333px;">31</span>Bu sebeplerden mütevellit bilgi ve kültür mirasımız bu kavramlarla ilgili yeterli düzeyde bilgi ve marifet ortaya çıkarılmasına en üst seviyede müsaittir.</p>
<p>Şehir ve medeniyet kurucu olarak insanın şehirlileşme ve me­denileşme süreci umumi anlamda evrim ve teoloji nazariyelerinin çerçevesini belirlediği zeminde gitmektedir. Burada avcı/toplayıcı dönem tartışma dışında bırakılırsa, <em>“yerleşme”</em> şehirleşme ve me­denileşmede esas dönemdir. Yerleşik hayata geçen insanın şehir ve medeniyet sürecinde <em>“tasavvur ve inşa”y\</em> üç unsur üzerine bina ettiği iddia edilebilir:</p>
<p><strong>a-</strong> Öncelikle, <em>“insan idrakinin ve sorumluluk duygusunun belirle­diği “ev” (kısıtlamalardan ve şeytani bozulmalardan arındırıldığı bir ortamda inşa edilen “Türk evi”32</em> ile “öz/cevher” oluşur,</p>
<p><strong>b-</strong> Cevherin etrafında <em>“mensubiyet ve mesuliyet”</em> duygusunun şekillendiği <em>“mahalle”</em> teşekkül eder,</p>
<p><strong><em>c-</em> </strong>Şehrin kalbi, iş bölümü ve meslekî yapılanmanın biçimlendiril- diği; pazar yeri ve idarenin bulunduğu mekânla inşa tamamlanmış olur. En sade bir ifadeyle bu üç unsurun terkibinin Batı ve diğer medeniyet muhitlerinde farklı değerlendirmeleri olsa da İslâm/ Türk şehrindeki karşılığı <em>“cennet tasavvurudur.<a href="#_ftn80" name="_ftnref80"><sup><strong>[33]</strong></sup></a></em></p>
<p>Yalnız burada bir hususu hatırlatmakta fayda vardır. Bu dünya zıtların, çelişkilerin dünyası&#8230; Birileri onu <em>“cennet”</em> yapmak, birileri <em>“cehennem”</em> yapmak için çalışıyor. Tarih boyunca bu böyle sürmüş. Şimdi de böyle. Burada sorulması gereken soru şu: Bu dünya cennet olabilir mi? Bu soruya farklı cevaplar verilebilir. Ancak diyelim ki, bu dünyanın cennet olma kabiliyeti yok, o zaman bu dünyayı cennet yapma &#8220;tasavvuru&#8221; yanlış veya ulaşılmaz bir hedef mi ? Bir diğer ifade ile Türk-îslâm toplumlarının şehir ve medeniyet anlayışları ham hayal mi? Tabii ki, hayır. Hem <em>“ideal”</em> de tasavvurun <em>“cennet misali”</em> inşası tarihi bir hakikattir. Nihayetinde <em>“cennet”</em> değil lâkin <em>“cennet misali”3<sup>4</sup></em></p>
<p>Yerleşmeyi, kısaca şehir ve medeniyet tasavvur ve inşasının bütün yapı malzemeleriyle temellendiği zemin olarak <em>yeryüzü/arz</em> da yapı­lan faaliyetler şeklinde tarif etmek mümkündür. Daha geniş anlamda ise yerleşme; en geniş anlamda dünyanın en ilkel ev kümelerinden, en yüce yapılara kadar bütün binaların tamamı olarak tanımlanabilir. Bu şekilde yerleşme, bir manada Dünya yüzeyi üzerinde insan eli ile yapılmış olan şekillerin tamamı demektir.<sup>35</sup> Gerçi yerleşmelerin ı kır ve şehir olarak iki şekilde tasnifi mümkün olmakla beraber her iki yerleşim yeri birbirini destekler ve tamamlar mahiyettedir. Bu­rada yerleşme olarak bu bütünü kastetmekteyiz. Zira ziraat yapan toplulukların meydana getirdiği kır yerleşme merkezleri, zamanla şehirlere dönüşmüştür.<sup>36</sup> Nitekim bir bölgede insanların toplanması ve şehirlerin meydana getirilmesi, çevrede bir topluluğun geçimini sağlayabilecek kadar bol gıda maddelerinin üretimine geçilmesi ve üretimin, ihtiyacın üzerine çıkarılması ile mümkündür. İnsanların şehirlerde toplanması neticesinde, toplumun yapması gereken iş­ler de taksim edilmiş ve bu suretle bir nevi ihtisaslaşma başlamış,neticede meslek kollan teşekkül etmiştir. Zamanla şehir merkezle­ri, din adamları ve din müesseselerinin bulunduğu yerler, bölgesel pazar yerleri, siyasî ve hukukî merkezler haline gelirken; insanların fizikî coğrafyaya hükmetmeleri şehirlerin fizikî yapılanmasında da etkili olmaya başlamıştır. Ancak unutulmaması gereken bir husus da kır ve şehir yerleşmelerinin topoğrafik mevkileridir ki, şehirlerin fonksiyon ve fizyonomileri üzerinde son derece etkili olmaktadır.<a href="#_ftn81" name="_ftnref81"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>Yerleşme yerleri, <em>‘fizikifaktörler”, “insan” ve “kültür seviyesi”</em> gibi üç ayrı unsurun karşılıklı tesirleri ile meydana getirilmiştir. Bunun neticesi olarak şehirler, idari taksimatın bir parçası oldukları gibi aynı zamanda sosyo-ekonomik hayatın da organize olduğu yerler durumundadırlar. Bu hususiyetlerden olarak fizikî yapılarıyla da kendini çok zengin değerlerin bulunduğu yerler haline getirmiştir.<a href="#_ftn82" name="_ftnref82"><sup>[38]</sup></a> Kendi <em>“has kültür ve medeniyetinim</em> yansıtırlar ve <em>“parçası”</em>olduk­ları ana yapmın bütünleyicisi özelliğini arz ederler. Bir şehrin ve medeniyetin teşekkülünde üç ana unsur bulunduğunu belirlemek mümkün olmaktadır; a-fiziki çevre, b-insan, c-kültür. Diğer taraftan bir şehir, sadece fiziki çevre olarak yapıların (kale, sanat ve ticaretin yapıldığı bedesten-han-dükkân, dini, sosyal, eğitim müesseseleri ve ev) taş ve toprak yığını değildir, içerisinde insanın yaşadığı ve insanın her türlü beşerî faaliyetlerini yürüttüğü yerlerdir. Üstelik zikredilen bütün mekânlar aynı zamanda insanın eseridir. Bütün bu fiziki taş veya kagir yapılar çevrenin tabii kanunlarının icaplarma uygun yapılacaktır. Fakat bu yapılar inşa edenin bio-sosyal bir varlık olması münasebetiyle insanın tabiî-ruhî âleminin terbiyeyle kazan­dığı yüksek ruhi kıymetlerini bu mekânlarda ifade etmek istediği unutulmamalıdır.<a href="#_ftn83" name="_ftnref83"><sup>[39]</sup></a> Zira insan yeryüzünde var olduğu günden bu yana hem kendisi ve hem de çevresiyle meşgul olmuş, nazari-ameli bütün faaliyetlerini “manalı bütünlükler” şeklinde ortaya koymaya çalışmıştır. Bu süreç artan bir seviyede bugüne kadar gelmiş ve devam edecektir, insanın bu süreçte dünya görüşü teşekkül etmektedir.</p>
<p><strong>“BEN”In İdrâk yolculuğu mudur?</strong></p>
<p>Zihni yapının temellenmesi de denilen bu şekillenme ondan sonraki insan ve onun içerisinde yaşadığı cemiyetin bütün kültürel hareket­lerini tesiri altına alarak istikamet verir. Nitekim insanın <em>“akıllı ve müdrik&#8221;</em> olarak fiili üyesi olduğu cemiyetle beraber davranışları ve vasıtalarının toplamı kültürü meydana getirir.<a href="#_ftn84" name="_ftnref84"><sup>[40]</sup></a> Bu bütünlük rastgele teşekkül etmez. Şehrin kanunlarına uymak durumundadır. Şehrin bio-sosyal yapısının bir düzeni ve aynı zamanda bir sınırı vardır. Bu yapı keyfi olarak tamir ve tadilata uğratılamaz.<a href="#_ftn85" name="_ftnref85"><sup>[41</sup></a></p>
<p>Bu yapı/inşayı <em>“mimari&#8221;</em> kavramı üzerinden yürütebiliriz. Zira şehir ve medeniyet üzerine yazılarda konuların yoğunlaştığı başlık mimaridir. Mimari ise sadece eseri inşa etmek, ortaya çıkarmakla sınırlı değildir. İnsanın varlık-kâinat tasavvurunun bir bütün olarak değerlendirilmesi gereği olarak eser-çevre/topoğrafya münasebeti­nin de dikkate alınmasıyla tamamlanır. Pekâlâ, mimariyi <em>“yaşayan </em>sanat&#8221;&#8221;kültürlerinin tezahürü kabul edersek, <em>“çağların insan-toplum telakkisinden kaynaklanan ve “yaşayan seyredilen&#8221; şeklinde isimlen- direbileceğimiz iki temel öğesi; “insan-sanat eseri&#8221; ilişki biçimi ve bu ilişkilere daha çok imkân veren sanat türlerinin, kültürlerin türlerini belirler.&#8221;42</em>olmasıdır. Buradan kültürün bütünüyle kuşattığı <em>şehir kim­liğine,</em> ulaşılabilir. Mimarinin yapı elemanlarını kullanarak <em>cisim/ maddî</em> deştirdiği binalar şehri inşa eden şuur ve idrakin maddede­ki tezahürüdür. Şekli veren ince ve derin anlamdır. Bu çalışmanın konusu salt mimari değildir. Mimarinin bu çalışmanın hudutları içerisindeki yeri, şehir ve medeniyet tasavvurunda <em>“ince ve derin anlamı&#8221; ile</em> şehrin ve medeniyetin kuruluşunda kendini somutlaştırır ve gerçeklik kazanmasını sağlar<a href="#_ftn87" name="_ftnref87"><sup>[</sup></a>43<sup><a href="#_ftn88" name="_ftnref88"></a></sup> olmasıdır. Bu cümlelerin arkasından <em>“Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen bir disiplindir” </em><sup>44</sup> hükmünü koyalım.</p>
<p>Bu çerçevede <em>ben idraki</em> yolculuğunu tasavvur vc inşanın bir şehrin temel unsurları olarak düşündüğümüz ev, mahalle ve şehrin siyasi, idari ve ekonomik merkezi, idarenin ve çarşı/pazarın bulun­duğu yer olarak üç unsur üzerinden tek tek ele alabiliriz.</p>
<p><strong>a-</strong> Ev umumi bir tarif ile en küçük sosyal birim olan aileyi tabii afetlerden ve diğer canlılardan gelecek tehlikelere karşı koruyan yapıdır. Yapılar, insanlığın en eski zamanından beri tabii olan; mağara, ağaç kovukları veya insan eliyle ilk inşa edilenler olarak tarihi süreçten gelmişlerdir. Tabiatta hazır olan mağara, ağaç ko­vuğu vs. bir tarafa bırakılırsa, binalar: taş, kerpiç ve ahşap olmak üzere üç ayrı yapı malzemesi kullanılarak yapılır. Bazen bu yapı malzemelerinden ikisi aynı yapıda kullanılır, az da olsa üç yapı malzemesinin de aynı yapıda kullanıldığı görülebilir. Evler bütün toplumlarda aynı olmamakla beraber bitişik veya ayrı düzen ola­rak inşa edilirler.<a href="#_ftn89" name="_ftnref89"><sup>[45]</sup></a> Binalardaki oda düzeni ise birinci katta, ikinci katta yapılır veya her iki katta da oda düzenlemeleri yapılabilir.<a href="#_ftn90" name="_ftnref90"><sup>[46]</sup></a> Oda düzenlemeleri de toplumların kültür/medeniyet zihniyet­lerini aksettirir. Bu durum tarihi süreç içerisinde konar-göçer toplumlardan değişen dünya şardarına rağmen günümüze mühim bir miras bırakmıştır. Yapı elemanlarının ağırlaşması veya hafif­lemesinin değişmesi, sökülüp takılabilirliği ve taşınabilirliği ile günümüz insanının birçok ihtiyacını karşılayabilir görünmekte­dir. Toplumların farklı kültürel mirasları, mimarisinde ciddi yapı ve mahiyet farklılıklarına sebep olabilmektedir. Bir konar-göçer evi veya Batı ve Doğu medeniyet muhitlerindeki evler, odaların çok maksatlı kullanımı, ev eşyalarının düzeni, mevsim ve gece gündüz farklılaşmalarına karşı tedbirler alınabilmesine imkân veren bir niteliğe sahip olmaktadır.<a href="#_ftn91" name="_ftnref91"><sup>[47]</sup></a> Tarih içerisinde Turklerin meydana getirdiği şehir ve medeniyetlerde <em>&#8220;Türk evi” beslendiği </em>kaynaklar bakımından hem Doğu kültürleri; Çin, Hint, Iran ve Batı kültürleri ile tarih içerisinde temas halinde olduğundan bu kültürlerin izlerini görmek, kendi ahlâk ve dünya görüşüne göre biçimlenmiş farklılıkları da göz ardı etmeden<a href="#_ftn92" name="_ftnref92"><sup>[48]</sup></a> mümkündür.<a href="#_ftn93" name="_ftnref93"><sup>[49]</sup></a> Mesela Pekinde bütün evler imparatorluk sarayının istikâmetinde yer alırken<a href="#_ftn94" name="_ftnref94"><sup>[50]</sup></a> Klasik dönemde Atina’da <em>&#8220;&#8230; özel konutlar&#8230;”</em>diğer resmi ve dini yapılarla karışık bir vaziyettedir.<a href="#_ftn95" name="_ftnref95"><sup>[51]</sup></a></p>
<p>Türk evleri tabii şartlara uygun kendi merkezli yapılar olarak teşekkül etmektedir. Şuna dikkat çekmek gerekir ki, insanın tabiatın kanunlarına uya­rak kendi eliyle başlattığı inşa ve imar faaliyetleri; tabiata boyun eğmek ve insan aklının sınırlarını belirlemez. Tam anlamıyla <em>“bilgi ve</em> sezi/” kabiliyeti olan insanın güzellik, estetik, sanat, hu­zurlu yaşamak gibi dünya hayatını düzenlemekle ilgilidir, insan hayatını neşe ve huzur içinde sürdürmek için inşa ettiği evini hem tabiatın kanunlarına uygun yürütürken hem de kendisi gibi insan ve tabiatın diğer parçası bütün canlıları gözetmek mesuliyetini taşır.<a href="#_ftn96" name="_ftnref96"><sup>[52]</sup></a> Evini inşa ederken komşusunu ihmal edemez, bir araya gelecek evlerin teşkil ettiği mahallenin kurallarını göz ardı ede­mez. Diğer taraftan insan çevrenin değişen şartlarını da hesaba katarak yeni şartlara göre çözümler üretmek durumundadır. Evler inşa edilirken dikkate alınması gereken bir husus da evde yaşayacak ailenin dünya görüşü ve hayat anlayışının yeni şartlarla beraber değerlendirilmesi idrakinden hareket edilmesidir. İnsanın çevresiyle olan ilişkisi, sadece o kişilerle görüştüğünde iyi dilekler temennisi ile bitmez. Bütün toplumlarda evlerin iç düzeni ve şekillenmesinde, evin bir aile için hayat çerçevesi olma­sından hareket edilir.<a href="#_ftn97" name="_ftnref97"><sup>[53]</sup></a> Aile fertlerinin söz hakkı olduğu evlerin yerleşme biçimleri için ferdiyet, mahremiyet, komşu hakları ve sorumlulukları biyo-sosyal varlık alanında bilgi, şuur, melekeler ve davranış şekilleri de göz ardı edilmemelidir.<a href="#_ftn98" name="_ftnref98"><sup>[54 ]</sup></a> Bir bakıma her ev kendi mahalli şardara göre oluşturulur ve yönetilir.<a href="#_ftn99" name="_ftnref99"><sup>[55]</sup></a> Neticede şehrin bir unsuru olan “ev”ile ilgili bütün olup bitenler sembolik olarak ferdin temsili üzerinden “maşeri&#8217;”hal almış olan toplum- lann zihnî/tasavvurunun icra/inşasıdır denilebilir.</p>
<p><strong>b-</strong>Şehrin fiziki-sosyal yapısının önemli ikinci unsuru <em>“mahalle’dir. </em>Arapça bir kelime olarak mahalle sözlükte “bir yere inmek, kon­mak, yerleşmek” anlamına gelen “hail (halel ve hulul)” kökünden türetilmiş bir isimdir. Mekân ismi olan mahalle kelimesi devamlı veya geçici olarak ikamet etmek için kurulan küçük yerleşim bi­rimlerini ifade eder.<a href="#_ftn100" name="_ftnref100"><sup>[56]</sup></a> Bir mahalleye yerleşmiş olanların mekânla ve mekânı paylaşanlarla tabii ve insani münasebetleri olur.<a href="#_ftn101" name="_ftnref101"><sup>[57]</sup></a> Bu sebeple her mahalle öncelik ve özellikle yerleşim yerinin tabii özellikleri ve sakinlerinin nitelik ve özelliklerini yansıtmaktadır. Bunlar: dinî, ırki vb. olabilir. İnsanlığın ilk zamanlarında en belirgin olan bu özellik 19. yüzyılın ortalarından itibaren nite­liğini kaybetmeye başlamıştır. Eski çağlarda şehirler hakkındaki bilgilerde mahallelerle ilgili yeterli bilgilere ulaşmak mümkün olmamaktadır. Bunun sebebi yapılan kazı çalışmalarıyla ilgili olabilir. Kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan fizikî durum<a href="#_ftn102" name="_ftnref102"><sup>[58]</sup></a> ço­ğunlukla yerleşim yerinin çok dar alanlarını tanımlar. Mahallenin özellikle fiziki sınırlarını belirlemek zor olabilir. Çalışmalar kale içlerinde veya höyüklerde fiziki sınırlara ulaşma imkânı olmayan zeminlerde yapılabilmektedir. Kazı çalışmalarının geniş alanlarda yapılabilme imkânının olduğu daha yakın çağlara ait yerleşme­lerde bu durum daha mümkün olabilir. Diğer taraftan mahalle, şehrin sadece fiziki kısmı ile sınırlandırılamaz. Bunun ötesinde yerleşme yerlerindeki yolların bazen mahalle sınırlarına tekabül ettiği de olmaktadır. Pekâlâ, mahallenin sosyo-kültürel mahiye­ti de bulunmaktadır. Bunlar ve benzeri sebeplerle şehirlerdeki mahalleler konusu bilgi bakımından zayıf kalmaktadır. Bugün hem Doğu hem Batı şehirlerindeki mahalle; sosyo-ekonomik sebeplerle farklı yapılara kavuşmuşlardır. Kan bağı yakınlıkları, hemşerilik, gelir düzeyi gibi sebeplerle göçmen ve ırk kolonileri gettolaşmış/kapalı mahalle mahiyeti almışlardır.<a href="#_ftn103" name="_ftnref103"><sup>[59</sup></a></p>
<p>Mahallenin, kültürlerde mahiyeti fizikî, idari ve sosyal taraflarıyla farklı olmakla beraber şehrin önemli bir birimi olduğu tartışılmaz. Eski çağlarda <em>“barbarlık ve kaosun karşıtı olarak uygarlıkla eş anlamlı görülen kent”te60</em> düzenliliğin gereği olarak mahalle kavramına kar­şılık kavramların ne zamandan beri kullanılır olduğu bilinmemekle beraber, bulunma ihtimali göz ardı edilmemelidir. Kadim öncelikli yerleşme yerleri olarak kale/sur içerisi mahalle olarak adlandırılmasa bile fiziki anlamda <em>“mahall/mahalle”dir.</em> Kale/sur dışı kadim zaman­lardan beri mahalle olarak adlandırılır: Roma- Yunan medeniyetle­rinde olduğu gibi.<a href="#_ftn105" name="_ftnref105"><sup>[61]</sup></a> Mahalle birbirini tanıyan, bir ölçüde birbirinin davranışlarından sorumlu, sosyal dayanışma içinde olan kişilerden oluşmuş bir topluluğun yaşadığı yerdir. Eski çağlardan günümü­ze bu yapılanma toplumların kültürel gelişmeleri ile benzerlik arz ederek devam edegelmiştir. Tarihi süreçte çoğunlukla dinî yapıların çevresinde<a href="#_ftn106" name="_ftnref106"><sup>[62]</sup></a> sayısı artan ev kümeleriyle teşekkül eden mahalleler de (Batı şehirleri dinî yapılarını her zaman mahallede bulundurmaz)<a href="#_ftn107" name="_ftnref107"><sup>[63]</sup></a> yüzyıldan biraz fazla bir müddetten beri bu özelliklerini çoğunlukla yitirmişlerdir. Ancak kadim şehirlerde bu düzeni takip etmek hâlâ mümkün görünmektedir. Ayrıca eski çağlarda şehirlerde içinde ya­şayan meslek sahiplerine göre de mahalle yapılanmalarına rastlamak da mümkündür: <em>“işçi mahalleleri”</em> gibi.<a href="#_ftn108" name="_ftnref108"><sup>[64]</sup></a> Mahall/mahallelerin kim­liklerinin tespitlerinde <em>“mahalle adlarının</em> ehemmiyetine dikkat çekmek gerekir, loponimi ve onomastik olarak mahallelerin kültürel kimliklerine ulaşmak mümkün olduğu gibi kültürel mahiyetlerin tanımlanmasında da katkı sağlayabilir.</p>
<p>Mahalle, tarih içerisinde bazen idari yapının bir parçası da ol­muştur ancak her zaman sosyal ve fizikî yapının önemli bir kısmını teşkil eder. Mahalleli yaşadığı mekânın kendisine kazandırdıkları kadar üzerine yüklediği sorumluluklarına da katılmak durumundadır. Mahalleliyi bir büyük aile kabul edebilirsek, ailenin ferdi ve küçük ailesi <em>“mensubiyet ve mesuliyette”</em> önemli üyedir. Her türlü ihtiyaç hâlinde (iktisadı, sosyal, sağlık-muhtaç, kimsesiz ve hasta) mahalleli her vakit yardım ve desteğiyle üyelerin birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışma içerisinde olmasını zaruri kılar.<a href="#_ftn109" name="_ftnref109"><sup>[</sup></a><span style="font-size: 13.3333px;">65</span> Buna mukabil bütün sorumluluklarının ahlaki ve hukukî düzenlemeleri teamüllerle te­şekkül etmiş sözlü ve yazılı düzenlemeleri söz konusudur. Burada insan şahsiyet ve tüzel kişilik olarak her şeyin farkında ve idrakinde olmak durumundadır.<a href="#_ftn111" name="_ftnref111"><sup>[66]</sup></a> Türk şehirlerinde gerek eski çağlarda gerek İslâmî dönem ve bugün için aynı şeyleri ifade etmek yanıltıcı olmaz, Osmanlı çağındaki tanımı ile aynı mescitte ibadet eden cemaatin aileleri ile birlikte ikamet ettikleri şehir kesimidir. Burada da görüle­ceği gibi mahalle, bitişik nizamın veya hür irade sahiplerinin düzenli serpiştirdiği mekânlar olmaktan daha muhtevalı şekillenmelerdir. Burada da bütün mekânlara mana ve mahiyet kazandıran <em>“fert temsili” </em>ancak <em>“maşeri</em> idrakidir.</p>
<p><strong>c-</strong>Şehrin bir bakıma merkezi; idarî, sosyal ve ekonomik yapı­ların bulunduğu yerlerdir. Gerek Batı ve gerek İslâm<a href="#_ftn112" name="_ftnref112"><sup>[67]</sup></a> ve Do­ğu/Çin’de<a href="#_ftn113" name="_ftnref113"><sup>[68]</sup></a> merkezi müesseseler; idarî binalar, pazar yerleridir. Kadim çağlarda ve modern zamanlarda Doğu ve Batı medeniyet muhitlerinde şehir tasavvurları ve planlamaları birbirlerinden ayrılmaz unsurlardır. Aynı zamanda karmaşık süreçlerdir deni­lebilir. Bütün şehir ve medeniyet kuranların farklılıkları olmakla beraber benzerlikleri de bulunmaktadır. Bütün olup-bitenler medeniyetlerin birbirleri ile münasebetleri ve bu münasebetle­rin <em>“şekli ve nispeti”</em> ile de doğrudan ilişkilidir. Bilgi akışları veya istilalar karşılıklı etkileşimlerde önemli yer tutarlar. Köklü şehir ve medeniyet muhiti olarak kadim Yunan ve Roma değerleri üzerine kurulmuş ve kendi içerisinde gelişimini tamamlayarak gelmiş coğrafyalarda<a href="#_ftn114" name="_ftnref114"><sup>[69]</sup></a> ve yine kadim Mısır, Mezopotamya, Iran ve Asya şehir/medeniyet muhitlerinin mirası ve kendine mahsus değerlerinin terkibi ile biçimlenmiş<a href="#_ftn115" name="_ftnref115"><sup>[70]</sup></a> Turk-îslâm coğrafyalarında<a href="#_ftn116" name="_ftnref116"><sup>[71] </sup></a>da belirttiğimiz seyri görmek mümkündür.</p>
<p>Bütün benzerliklere rağmen zihin ve tasavvurların belirlediği farklılıkları göz ardı etmiyoruz. Mesela Tiirklerin step kültürü aidiyetine rağmen, Orta Asya’dan batıya göç ettiklerinde, Anadolu’nun fütuhatı sonrasında burayı yeni bir yurt edinmişlerdir. Yaklaşık bin yıldır yaşadıkları üç kıtada geniş alanlarda egemen olan ve takriben altı yüz sene devam eden çok önemli bir imparatorluk/Devlet-i Aliye’yi kurmuşlardır. Avrupa, Asya ve Afrika’nın kültür ve siyasi tarihinde önemi gün geçtikçe daha da anlaşılan ve belirginleşen Turklerin kurduğu şehirlerin, yerleşim özellikleri neden farklı idi ? Her şeyden önce Turk-Osmanlı şehirleri, kadim Türk/Asya şehirlerinde olduğu gibi genellikle yamaçlarda kurulmuştu. Böylelikle hem ovalara <u>hâkim</u> bir mevkide hem de dağlara yakın yerde bulunuyordu. Şüphesiz bu coğrafi özellik, Türk-Osmanlı şehirlerinin her şeyden önce görünüm ve fonksiyon itibariyle Turk-Osmanlı şehirlerine, kurulduğu yeri çevreleyen ovalar ile dağların ihtiva ettikleri çeşitli tabii kaynakların yarattığı imkânları kolaylıkla kullanma üstün­lüğünü bahşediyordu. Bu coğrafi özellikleriyle çevrede mevcut imkânlardan Turk-Osmanlı şehirleri çok iyi ve bilinçli bir şekilde yararlanmışlardır. Dağın zengin su kaynakları şehirlerde çok iyi kullanılmış, ayrıca oluşturulan isale hatları, kanallar ve kehrizlerle hayli uzak mesafelerden nakledilen sularla, şehirlerin etrafındaki ovalardaki bağlar ve bahçeleri sulama suretiyle çok çeşitli mah­suller yetiştirilmiştir. İstisnasız bütün Turk-Osmanlı şehirleri, su kültürünün çok yüksek olduğu merkezlerdi. Her şehrin mimari özellikleri arasında çeşmeler, sebiller, sarnıçlar, bentler, kemerler ve kuyular çok önem taşıyordu.</p>
<p>Her mahallede, mahallelinin kolayca ulaşabileceği yerlerde inşa edilmiş, fevkalade müzeyyen taş işçiliğine sahip çeşmeler, şehirlerimizin önemli hayrat veya vakıf eserleri olarak temayüz ediyordu. Dağlar ile ovalar kenannda kurulmuş Tîirk-Osmanlı şehirleri, yerleştikleri mevkiiler itibariyle klimatik şartlar bakımından da uygun ortamlar durumundaydı. Bu kenar yerler hava cereyanına elverişli, nispeten ılık ve ferah yerlerdi. Klimatik özellikler itibariyle, insanların yaşaması ve ça- lışmasma fevkalade uygun ortamlar seçilmiştir. Yaz ve kış, şehrin içinde bulunduğu coğrafyada nispeten uygun şartlar, insanların hayat ve faaliyetlerini rahat sürdürmeleri imkânını tanıyordu. Bu yaşama uygun ortamı, şehirlerin yerleşim düzeni de tamamlıyor, adeta beşerî ve tabii ortam birbiriyle bütünleşiyor, örtüşüyordu. Dolayısıyla yapılar gibi, cadde ve sokak sistemlerinde de hem beşer hem de tabiat şartlarına uyum ve uygunluk gözetiliyordu. Dola­yısıyla Turk-Osmanlı şehirlerinin her mimari unsuru, diğerleriyle tezat teşkil etmeyen bir ahenk içinde inşa ediliyor ve insanların yaşamına sunuluyordu. Hiç şüphesiz, tabii şartların beşerin iskân ve istifadesi için en iyi şekilde kullanmasını sağlamak, şehircilik açısından da yüksek bir kültürün ifadesi, tezahürü ve neticesi idi.<a href="#_ftn117" name="_ftnref117"><sup>[72]</sup></a> Diğer bir ifade ile şehirlere mana / ruh kazandıran <em>“ben idraki</em> dir.</p>
<p>Hülasa, insan dünyaya geldiğinden itibaren kendisi ve çevresi arasındaki iradi ve gayri iradi münasebetlerin içinde olmuştur. Bu münasebetler insan akimın, bilgisinin ve tecrübesinin biçimlendir­diği bir süreçte olmuştur. İnsan kendini ve dış dünyayı tanıyarak, <u>akıl</u> ve tecrübeyle bilgi ve beceriye dönüştürmüştür. Bütün olup bitenler, farkında ve idrak sahibi şuurlu bir varlığın faaliyetlerinin toplamıdır. Nitekim insan eliyle inşa edilmiş en küçük yerleşim bi­riminden şehre kadar dikkatle seçilmiş usul <em>tabiata yani insan eliyle inşa edilen her şeyde var olan gerçeğe uymak’tır73</em> Bu idrakin uyumlu tercihi, komşusu ve kendi evi için manzarasını ve güneşini gözeten bir anlayışla başlamaktadır. Yapılandırma süreci “kırlık alanlardan şehre” uzanırken de komşularıyla, toplumun diğer birimleriyle fizikî mesafeyi sosyal mesafeler düzeninde kurup kendi evi ve evin inşası için seçilen parselden, ulaşıma vesile olacak yollara ve şehrin bütün merkez-taşra mahiyetine kadar genişleyerek devam etmektedir. Bu süreç; şehir ve medeniyetin kurucu/inşa eden yolcusu <em>“ben idrakimin </em>aidiyetidir. Bu aidiyetin iki ana noktası <em>“mebde ve mead”dır.74</em>Dünya denilen geçici/imtihan mekânında elde edilen hâsıla ebedi/ahiret âlemine <em>“azık</em>&#8220;tır.</p>
<p>Bu sebeple <em>“müdrik” bir</em> varlık olarak özü» cevheri <em>“ben\</em> taralından hazırlanır: <em>“Farkında ve şuur” eseridir. </em>Nitekim insan bütün istidat ve kabiliyetlerini <em>“emanet” ve “mesuli­yet”</em> sahibi olarak &#8220;beşer&#8217;den <em>“insan”a “yükselmek”</em> için her şeyin en <em>“güzelini</em> yapmakla ben&#8217;ini yükümlü hisseder ki<a href="#_ftn118" name="_ftnref118"><sup>[</sup></a>75<sup><a href="#_ftn119" name="_ftnref119"></a></sup> bu bütünüyle &#8220;idrâk” faaliyetidir. İnsan her yaratık gibi varlığını sürdürmek ister. Bu istek yaratılışın gaye, güç ve kanunlarına uymakla mümkün olur. Bu insan için tabii tavırdır. Bugün insanının teknolojinin kölesi, idari ve mali güçlerin kötü aleti olduğu yakın zamanlar bir tarafa bırakılırsa insanoğlu yaratıldığı günden itibaren bir parçası olduğu tabiatı kendi yaratılış maksadına uygun olarak düzenlemeyi <em>“şuurlu bir varlık”</em> olarak esas almıştır. Nitekim şehirli ve medeni olmak insanın hayatını kolaylaştıran vasıtaları değiştirmek ve geliştirmek değil, insanı belli bir aşamaya ulaştıran iç durum, ruhî bir meseledir.<a href="#_ftn120" name="_ftnref120"><sup>[76]</sup></a> insan faaliyetleri; ilim ve irfanla <em>“kıymet”</em> derecesine ulaşacağı için yolculuğu <em>“enfiisî”</em> ve <em>“afâkî”</em> olarak yürümek hâli üzere olmalıdır.</p>
<p>Pekâlâ, <em>“eşref-i mahlûk” olandan</em> başka ne beklenir ki ? Bu sebeple insanın şehir ve medeniyete kavuşması, yerleşim yerinin seçilmesiyle başlar. Bir yerleşme yerinin büyüyerek şehir haline gelmesi ve varlığını sürdürebilmesi için bazı önemli şartların bulunması gerekir: a-şehrin yerleşim yerinin ulaşım bakımından iyi seçilmesi, b-ticaret yolları ve ulaşım vasıtalarına ayak uydurması gerekir.<a href="#_ftn121" name="_ftnref121"><sup>[77]</sup></a> Bu şartlara uygun inşa edilen yerleşim yerinin iç ve dış güvenliğinin kolayca temin edilmesi şehrin varlığının devamı için önemlidir.<sup>78</sup> Pekâlâ, yeryüzünde şehirler kadim medeniyetler kadar eskidir. Bu sebeple kadim medeniyetlerin geliştiği sahalarda şehir kalıntılarına tesadüf edilmektedir.<a href="#_ftn122" name="_ftnref122"><sup>[</sup></a>79</p>
<p>Netice olarak; tarih boyunca teşekkül eden ve tasavvur ve inşanın da mahiyetini belirleyici olan toplumların tefekkür anlayışlarıdır. Bu sebeple bu bahse dâhil etmemiz gereken bir husus da Türk <em>&#8220;tefekkür” </em>anlayışıdır. Çünkü bir toplumun medeniyet ve şehrine verdiği ve vereceği <em>“şuur ve ruh”bu</em> anlayış ve idrakin tezahürüdür.<a href="#_ftn124" name="_ftnref124"><sup>[80]</sup></a> Bu sebeple Türk tefekkürünün hususiyetlerini kısaca hatırlarsak sanırım çalış­maya ayrı bir mana ve mahiyet verecektir. Türk tefekkürü:</p>
<p><strong>a-</strong>Kaderci değildir. Dünyanın ötesinde “kâinat” ölçeğinde ma­hiyeti vardır,</p>
<p><strong>b-</strong>Nazarî ve amelî bütünlük arz eder. Söz ve davranışları bir terkip, bütündür. c-Kavramları ve lügatiyle, sade, basit ve anlaşılırdır, ilim ve irfanın terkibidir. d-Kendi dışındaki bütün tefekkürleri <em>“kendi </em>üz Tiyle yeniden düzenler. Farklılıkları zenginlik kabul eder diğer­lerini eritmez, yok etmez ve ötekileştirmez.<a href="#_ftn125" name="_ftnref125"><sup>[81]</sup></a> Türk tefekkürünün tespit etmeye çalıştığımız bu özellikleri tarihi süresinde muhakkak ki, tek dize değildir. Bu esaslardan kaymalar olmuştur. Fakat umumi tespitler yapılmasına da mani değildir diye düşünüyoruz. Bu anlayış ve idrakle Turkler tarihte kadim medeniyet kuran milletler <em>arasında</em> eski çağlardan beri şehir hayatı yaşayan milletlerden birisidir. Nitekim Turklerin tarih sahnesine çıktıkları coğrafyalarda yapılan arkeoloji araştırmalarında elde edilen kalıntılar bu iddiayı doğrulamaktadır.<a href="#_ftn126" name="_ftnref126"><sup>[82]</sup></a> Türkçede <em>“balık”,</em> &#8221;kent&#8221; kelimeleri yerleşim yer­lerini adlandırmak üzere bazen şehir, bazen de köy kelimelerinin yerine kullanılmıştır.83 Turklcr tarih boyunca yerleşim yeri ve yer­leşme şekillerini yaşadıkları coğrafyanın icaplarına uygun ve kendi kültürlerinin özelliklerine göre şekillendirmişlerdir. Bir millet için gayet tabii olan müessis yapıların, kendi kültürel kimliklerini ifade etmek maksadıyla inşa edilmesi Türkler için de geçerli bir kaidedir.<a href="#_ftn127" name="_ftnref127"><sup>[84]</sup></a></p>
<p>Türkler Asya’da iken veya Asya’dan Batıya göç ettiklerinde yeni bir yurt edinilen her yerde, üç kıtada, geniş alanlarda egemen olan bir millet olarak Avrupa, Asya ve Afrika’nın kültür ve siyasi tarihinde önemi gün geçtikçe daha da anlaşılan ve belirginleşen Türklerin kur­duğu şehirlerin, yerleşim Özelliklerinin belli bazı farklılıkları vardır. Her şeyden önce Türk şehirleri genellikle yamaçlarda kurulmuştu. Böylelikle hem ovalara hâkim bir mevkide hem de dağlara yakın yerde bulunuyordu. Şüphesiz bu coğrafi özellik, Türk şehirlerinin her şeyden önce görünüm ve fonksiyon itibariyle, kurulduğu yeri çevreleyen ovalar ile dağların ihtiva ettikleri çeşitli tabii kaynaklann yarattığı imkânları kolaylıkla kullanma üstünlüğünü bahşediyordu. Dağın zengin su kaynaklan şehirlerde çok iyi kullanılmış, aynca oluşturulan isale hatları, kanallar ve kehrizlerle hayli uzak mesafe­lerden nakledilen sularla, şehirlerin etrafındaki ovalardaki bağlar ve bahçelerde sulama suretiyle çok çeşitli mahsuller yetiştirilmiştir. İstisnasız bütün Türk-Osmanlı şehirleri, su kültürünün çok yüksek olduğu merkezlerdi. Her şehrin mimari özellikleri arasında çeşmeler, sebiller, sarnıçlar, bentler, kemerler ve kuyular çok önem taşıyordu.<a href="#_ftn128" name="_ftnref128"><sup>[85]</sup></a></p>
<p>Ayrıca kullandıkları yapı malzemeleri de merkezi irade ve sivil iradenin de düzen anlamında emredici veya seçici olmak üzere yetki kullanmasını da değerlendirmek gerekir. Çin’den Yunan ve Roma ve Islâm medeniyet muhiti ki, Mısır, Mezopotamya ve Anadolu gibi kadim medeniyet coğrafyalarına kadar durum çok değişmemektedir. Türk ve İslâm şehir ve medeniyet coğrafyasında <em>“sivil iradenin </em>diğer medeniyet anlayışlarına göre daha <em>“hür”</em>olduğunu belirtmek gerekin Bütün bu özellikler Türk medeniyet ve şehrinin genelinde hususi özellikler özelinde İslam/Tiirk insanının meydana getirdiği, &#8221;isla<em>m şehri” insanlık tarihinin en müstesna ürünüdür”86</em> Bütün bu olup bitenler, her toplum gibi Türk-İslâm toplumlarının da tarihten gelen kültür birikimlerinin ışığında yeni mahalli ve muasır şartları ihmal etmemiş olmamalarının sonucudur. Bu yüksek intibak kabi­liyeti ve birikimi, daima bir <em>“inşa üslubu vücuda getirmek”</em> durumu ile karşı karşıya bulunduklarında, kendi kültürel değerlerine sadık kalmak şartıyla şuurlu hareket ederek yeni ve gelişmiş bir üslubu zorlanmadan meydana getirirler.<a href="#_ftn129" name="_ftnref129"><sup>[</sup></a><span style="font-size: 13.3333px;">87</span> Gerektiği zaman Gotik, Barok tarzı eserler verildiği gibi Türk-islâm mimarisi içerisinde Selçuklu, Osmanlı dönemlerinde olduğu şekliyle tarz ve üslubu olan eserler de vücuda getirirler. Bu mimari üslubunda bir taraftan Hint-Islâm, bir taraftan Arap-İslâm üslup özelliklerinden örnekler bulunur. Mahalli örneklerin aşikâr görünmelerine rağmen umumi üslup da­ima dikkat çeker. Şuna da işaret etmek isterim ki, tasavvur etmeden inşa edilemez. Öncelikle zihninizde bitirmediğiniz, programlarını bütünüyle kavramadığınız her tecelli eksik ve noksandır.</p>
<p>Netice yerine şunları ilave ederek bitirmek istiyorum. Tıpkı bir sanatkar gibi milletler de şehir ve medeniyet kurarken tabiat ve coğrafya ile haşır neşirdirler. Bu karşılıklı ilişkinin coğrafyayı <em>“yurt/ vatan”</em> yaptığını daima hatırda tutmak gerekir. Ömürleri süresin­ce <em>“güzele” ve “güzelliğe”</em> ilham verecek her şeyi yaşadıkları yurt/ vatanlarından alırlar ve aldıkları ilham, tasavvurlarını ve inşa sa­natının zevk ve inceliklerini oluşturur. Sanata anlam kazandıran: ilhamdır, ilham, <em>“akıl”</em> mahsulü değil <em>“aşk”</em> mahsulüdür, ”kalbi&#8221;dir, <em>”zevkiselim”dir.88 </em>Diğer bir ifade ile şehir ve medeniyet bir milletin <em>“bütün değerlerinin</em> izlerini taşır. Nitekim şehir ve medeniyetlerin <em>“âlemşümul”</em> tarafları olduğu gibi <em>“millî”</em> tarafları daha kuvvetlidir.</p>
<p>Milli taraflarındaki kuvvetlerini o milletin yaşadığı tabiatı, coğrafyası şekillendirin İnsanlık, daima uğruna mücadele etmeyi göze aldığı bir <em>“dünyagörüşüne” ve &#8221;iman&#8221;a</em> bağlanmıştır. Bu daima böyle olmuştur ve istisnası da yoktur. Bu mücadelede herkes kendine uygun bir yer alın<a href="#_ftn132" name="_ftnref132"><sup>[89]</sup></a> İnsanlığın toplam şehir ve medeniyetlerindeki farklılıklar, dünya görüşlerinden ve inanç dünyalarından kaynaklanın Benzerlikler de aynı şekilde dünya görüşleri ve inanç dünyalarındaki benzerliklerle ilgilidir. İnsanlığın, gerek felsefi/ideolojik gerek beşerî ve semavi dinlerle olan bağları ve bağlılıkları eserlerini, şehir ve medeniyet­lerini biçimlendirir. Kuranın sıklıkla, topraklarda yetişen bitkileri, hayvanlan Örnek olarak vermesi, o zeminde oturan insanlan, <em>“yer”ve gök”e</em> bakmalarını ve <em>“ibret”</em>almalarım teşvik etmesi buna işaret değil midir? Hülasa-ı kelâm <em>“duyma” mn, “duygulanma”</em>nm düşünmenin ve <em>“ben&#8221;i</em> en derin manada <em>“idrak”</em>etmenin ve hayatta kaldığı sürece bu istikâmette yaşamanın kendisi değil midir?</p>
<p>Ey <span style="font-size: 13.3333px;">&#8221;Ben&#8221; </span>mazi-yi şehir ve medeniyet şendedir,</p>
<p>Heyhat! Ne mazi ne de şehir-medeniyet bendedir.</p>
<p>Ves-selâm.</p>
<p>Mehmet Karagöz &#8211; Osmanlı Şehri,sayfa:67-97</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55"></a>*Karagöz, M, “Şehir ve Medeniyet (Medeniyet Tasavvurunda Bilgi ve Şuur)” Uluslararası Şehir ve Medeniyet Sempozyumu (7-8 Ekim 2016), Malatya, s. 73-84.</p>
<p>1Yunus Uğur, “Şehir Tarihi ve Türkiye’de Şehir Tarihçiliği: Yaklaşımlar, Konu­lar ve Kaynaklar”, <em>Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi,</em> C. 3, S. 6, (2005), s. 9-26.</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56"></a>2Hayati Hökelekli, “İdrak”, <em>DÎA,</em> XXI, İstanbul 2000, s. 477-478.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57"></a>3.Seyyid Ahmed Arvasî, <em>Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz,</em> İstanbul 1990, s. 131.</p>
<p><span style="font-size: 13.3333px;">4.</span>Uğur, <em>a.g.m.,</em> s. 9.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59"></a>5.Bedri Gencer, “Medine’den Kente, Edepten Medeniyete”, <em>Şehirlerimizin Ge­leceği: Tehditler ve Fırsatlar Sempozyumu,</em> 19 Kasım 2011, (Yayına Hazırla- yanlar: Mustafa Küçükkural, İsmail Şaşmaz, Nevzat Albayrak, Erkan Bakacı, Fatih Göksu) İstanbul 2011, s. 111-112.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60"></a>6.Şehir plancıları genellikle, “Şehircilik” kavramı en genel anlamıyla bir kentte yaşayan kentlilerin o kentle olan etkileşimi anlamına gelmektedir. &#8230;şehirci­liğin hem şehirde yaşama kültürüne hem de şehri anlama, ele alma, kavrama ve müdahale etme biçimine işaret ettiği görülmektedir. Savaş Zafer Şahin, “Bir Kavram Olarak Şehircilik”, <em>Şehir ve Şehir Yönetimi,</em> (Editörler: Doç. Di. Rasim Akpınar &#8211; Kamil Taşçı &#8211; Volkan Idris Sarı), Ankara 2019, s. 81.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61"><sup>[7]</sup></a> Arvasî, <em>a.ge.,</em> s. 15-17.</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62"></a>8.İhsan Fazlıoğlu, “insan bir gelenektir?”, <em>Dergâh, Edebiyat Sanat Kültür Dergi­si,</em> Cilt XVII, Sayı 195, (Mayıs 2006), s. 19-20.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63"></a>9.Ekber Seyyid Ahmed, <em>İslâm ve Antropoloji,</em> (Türkçesi, Bedri Gencer), İstanbul 1995, s. 23-24.</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64"><sup>[10]</sup></a> ikinci Dünya savaşı sonrasında bizzat Batıda medeniyeti sorgulayıcı birçok eser yazılmıştır. Bkz Fritjof Capra, <em>Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası,</em> (Çev. Mustafa Armağan), İstanbul 1992; Kenneth Boulding, <em>Yirminci Asrın Mana­sı,</em> (Çev. Erol Güngör), İstanbul 1980; Arnold Toynbee, <em>Medeniyet Yargılanı­yor,</em> (Çev. Ufuk Uyan), İstanbul 1980.</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65"></a>11.Yunus Uğur, &#8220;Şehir Tarihi ve Türkiye’de Şehir Tarihçiliği: Yaklaşımlar, Ko­nular ve Kaynaklar”, <em>Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi,</em> C 3 S 6 (2005), s. <em>9.</em></p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66"><sup>[12]</sup></a> Halil İnalcık, “Tanzimat”, <em>Tanzimat, Değişim Sürecinde Osmanlı imparatorlu-<br />
ğu</em> (Editörler: Halil İnalcık-Mehmet Seyitdanlıoğlu), Ankara 2006, s. 65.</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67"></a>13.Bu zat, Turgut Cansever’dir. Akademik olarak, doktora tezini, “Selçuklu ve Osmanlı Mimarisinde Üslup Gelişmeleri: Türk Sütun Başlıkları”, doçentlik takdim tezini, “Modern Mimarinin Temel Meseleleri” başlıklarıyla hazırla­mıştır. Hem İslâm-Türk medeniyet mirasının hem de umumi anlamda mo­dern mimari sahalarındaki engin bilgisini, bir mütefekkir imbiğinden süzen biridir.</p>
<p><sup>14.</sup> Turgut Cansever, <em>Şehir ve Mimari,</em> İstanbul 1992, s. 91.</p>
<p><sup>15.</sup> Arvasi, <em>a.g.e.,</em> s. 113*</p>
<p>16.Mehmet Karagöz, “Şehir ve Medeniyet”, <em>Uluslararası Şehir re Medeniyet Sem­pozyumu,</em> (7-8 Ekim 2016 Malatya), Malatya 2016, s. 82.</p>
<p>17.İhsan Fazhoğlu, “Medeniyet mi? Temeddün mü?”, <em>îti bar,</em> Sayı 22, Temmuz 2013, s. 24.</p>
<p>18.Mahfuz Söylemez, Şehir ve Medeniyet Kavramlarının İlişkisi Üzerine”, <em>1. Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarlar Kongresi,</em> (5-7 Kasım 2010 Ankara), Ankara 2011, s. 218.</p>
<p><sup>19.</sup> Tahsin Görgün, “Kültür ve Medeniyet Mekânı Olarak Şehir”, İSAM, 09 Mart 2012 Cuma tarihli konuşma.</p>
<p>20.Modern kavramıyla ilgili, modernleşme hakkında Ali Şeriati, “Günümüzün en nazik ve önemli konularından biri, biz Avrupalı olmayan ülkeler halkının ve İslâm toplumlarının karşı karşıya bulundukları modernleşme sorunudur. En Önemlisi de bu ‘empoze edilmiş modernleşme’ ile gerçek medeniyet&#8217; arasındaki ilişkidir.” diyerek ifade ettiklerimize yakın bir kaygıyı dile getiri­yor, Ali Şeriati, Medeniyet ve Modernizm, (ter. Ahmet YÜksekoğlu), İstanbul 1985, s. 7-8.</p>
<p>21.İslam coğrafyasındaki şehir ve medeniyet baklandaki fikirler, &#8220;&#8230; körleştiri­len Avrupacılıkları yüzünden ya da Max Weber’in güya değerlerden bağımsız sosyolojik görüşlerini ve genelleştirmelerini eleştirmeden kabul ederek hataya <a href="#_ftnref68" name="_ftn68"></a>düşen yazar ve bazı yorumcular” yüzünden tartışılmadan göz ardı edilmiştir. Müdessir Abdurrahim, “Hukukî Kurumlar”, (Editör) Robert Bertram Seje- ant, <em>İslâm Şehri,</em> (Çev. ElifTopçuoğlu) İstanbul 1997, s. 49-50.</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69"><sup>[22]</sup></a> Modem kelimesinin kökeni ‘Modernus’tur. Bu kelimenin kullanılışı IV. Yüz­yıl Romasına dayanmaktadır. Latince ‘Modernus’ kelimesi, Hristiyanlık dö­neminin pagan döneminden farklı bir karaktere sahip olduğunu vurgulamak üzere kullanıldı. Ama asıl ilginç olan ise modernleşme bünyesinde “tek bir süreç, tek bir istikamet ve zorunlu bir son” bileşimini içermektedir (Therbom, 1996: 61) dolayısıyla, Batı, bu hususta önemli bir örnek, Max Weber in, oriji­nali <em>The City</em> isimli, <em>Şehir Modern Kentin Oluşumu</em> şeklinde Türkçeye çevrilen eseridir. Şehir isimli eser “modern kent”in teorik tanımlamalarından en etkili olanlarından biridir. Max Weber, <em>Şehir Modem Kentin Oluşumu,</em> (Çev. Musa Ceylan), Bakış Yayınları, İstanbul 2000.</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70"><sup>[23]</sup></a> Bu tespit, İsmail el-Farukî’nin, Ekber Seyyid Ahmed’in <em>İslâm ve Antropoloji </em>isimli eserine yazdığı “Önsöz”de s. 20’de yapılmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71"><sup>[24]</sup></a> Lewi&gt; Mumford, <em>Tarih Boyunca Kent: Kökenleri, Geçirdiği Dönüşümler Gelece­ği,</em> (çev. Gürol Koca-Tamer Tosun), İstanbul 2019, s. 84.</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72"><sup>[25]</sup></a> İhsan Fazhoğlu, “İki Ucu Müphem Bir Köprü: “Bilim” ile “Tarih ya da “Bilim Tarihi”, <em>Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi,</em> C. 2, Sayı 4, (2004), s. 9.</p>
<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73"><sup>[26]</sup></a> Arnold J. Toynbee, <em>Dünya ve Garp,</em> (Çev. Emin Bilgiç), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları (Basım tarihi yok), s. 8. Bu eser daha sonra Arnold J. Toyn­bee, <em>Dünya, Batı ve İslam,</em> (Çev. Abdullah Zerrar), Pınar Yayınları, İstanbul <a href="#_ftnref74" name="_ftn74"></a>2002 şeklinde yayımlanmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75"></a>27.İhsan Fazlıoğlu, “Türk Felsefe Bilim Tarihi’nin Seyir Defteri (Bir Önsöz), <em>Dİ- VÂNİlmi Araştırmalar,</em> Sayı 18 (2001/1), s. 17.</p>
<p>28.Oryantalizm veya Şark Meselesi başlığında birçok çalışma bulunmaktadır. Sembolik olarak Edvvard W. Saİd, <em>Oryantalizm,</em> (çev. Nezih Uzel), İstanbul 1998.</p>
<p><a href="#_ftnref76" name="_ftn76"><sup>[29]</sup></a> Bkz. İbrahim Kafesoğlu, <em>Türk Milli Kültürü,</em> ötüken Yayınları, İstanbul 2010, s. 34 vd.; Tunccr Baykara, <em>XI. Yüzyıla Kadar Türk Şehri,</em> Doktora Tezi, İstanbul 1970, s. 5-10.</p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77"><sup>[30]</sup></a> Mustafa Cezar, <em>Anadolu öncesi Türklerde Şehir ve Mimarlık,</em> İş Bankası Yayın­ları, İstanbul 1977, s. 1-3.</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78"><sup>[31]</sup></a> Görgün, <em>a.g. konuşma.</em></p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79"><sup>[32]</sup></a> Türkçe yazılışlarında “ev”, “eb” şeklinde yazılan kelime eski zamanlardan beri bilinir. Adlandırma olarak sadece kişilerin mülkü anlamında “otağ/çadır”a denmez aynı zamanda, “11 Tahtı” denilen “Hakan’ın SarayTna da denilirdi. Emel Esîn, “Orduğ Başlangıçtan Selçuklulara Kadar Türk Hakan Şehri”. <em>Ta­rih Araştırmaları Dergisi^</em> S.10, (1968), s. 135-215.</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80"><sup>[33]</sup></a> Turgut Cansever, <em>İslâm&#8217;da Şehir ve Mimari<sub>y</sub></em> İstanbul 2010, 103-111; Jean-Lu- is Michon, “Dinî Kurumlar”, (Editör) Robert Bertram Sejeant, <em>İslâm Şehri,</em>(Çev. ElifTopçuoğlu) İstanbul 1997, s. 14.</p>
<p>34.Arvasî, <em>g.e,</em> s. 39.</p>
<p>35.Necdet Tunçdilek, <em>Türkiye&#8217;de Yerleşmenin Evrimi,</em> İstanbul 1986, s. 9; Yerleşme konusunda bkz.Mumford, <em>g.e.,</em> 13-43</p>
<p>36.Ali Tanoğlu, <em>Nüfus ve Yerleşme,</em> İstanbul Üniversitesi Coğrafya Enstitüsü Yayı­nı, İstanbul 1966, s. 211.</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81"><sup>[37</sup></a> Süha öney, <em>Şehir Coğrafyası</em> Z, İstanbul 1954, s. 230-233.</p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82"><sup>[38]</sup></a> Firuzan Kınal, <em>Eski Anadolu Tarihi»</em> Ankara 1991, s. 1-5.</p>
<p><a href="#_ftnref83" name="_ftn83"><sup>[39]</sup></a> Cansever, <em>Şehir ve&#8230;» s. 7.</em></p>
<p><a href="#_ftnref84" name="_ftn84"><sup>[40]</sup></a> Mümtaz Turhan, <em>Kültür Değişmeleri,</em> İstanbul 1977, s. 5-20.</p>
<p><a href="#_ftnref85" name="_ftn85"><sup>[41]</sup></a> Weber, <em>a.g.e.,</em> s. 18-19.</p>
<p><a href="#_ftnref86" name="_ftn86"><sup>[42]</sup></a> Cansever, <em>Şehir ve</em>&#8230;, s. 41.</p>
<p><a href="#_ftnref87" name="_ftn87"></a>43 Hakan Poyraz, “Şehir ve Felsefe”, <em>1. Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarlar Kong­resi,</em> (5-7 Kasım 2010 Ankara), Ankara 2011, s. 211.</p>
<p><a href="#_ftnref88" name="_ftn88"></a>44.Turgut Cansever, <em>Kubbeyi Yere Koymamak,</em> İstanbul 1997, s. 95.</p>
<p><a href="#_ftnref89" name="_ftn89"><sup>[45]</sup></a> Weber, <em>a.g.e.,</em> s. 73.</p>
<p><a href="#_ftnref90" name="_ftn90"><sup>[46]</sup></a> Maurice M. Cerasi, <em>Osmanlı Kenti,</em> İstanbul 1999, s. 155-182.</p>
<p><a href="#_ftnref91" name="_ftn91"></a>47.Türk evi için bkz. Şerafettin Turan, <em>Türk Kültür Tarihi,</em> (Ankara 2002) isimli eserde şöyle demektedir: “İnsanoğlunun en temel ihtiyaçlarından birini de barınma oluşturur. Turkler konargöçer yaşam biçiminin hâkim olduğu dö­nemlerde barınmak için çadır tipi evleri tercih etmişlerdir. En çok kullanılan çadır tipini yurt adı verilen keçeden yapılan çadırlar oluşturmuştur. Göçebe­likten yerleşik düzene geçilmiş olmasına rağmen geleneksel Türk mimarisinin şekillenmesinde yurt tipi çadırların birtakım özellikleri de belirleyici rol oyna­mıştır”; Cansever, <em>Şehir ve&#8230;,</em> s. 93; Cansever, <em>Kubbeyi</em>&#8230;, s. 71-72.</p>
<p><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"><sup>[48]</sup></a> Nihat Keklik, <em>Türklerde Ahlâk ve Dünya Görüşü,</em> İstanbul 2001, s. 44.</p>
<p><a href="#_ftnref93" name="_ftn93"><sup>[49]</sup></a> Cansever, <em>tslâmda Şehir.,.,</em> s. 147-157; Cansever, <em>Kubbeyi</em>&#8230;, s. 115-136.</p>
<p><a href="#_ftnref94" name="_ftn94"><sup>[50]</sup></a> Cansever, <em>Kubbeyi</em> s. 116-117</p>
<p><a href="#_ftnref95" name="_ftn95"><sup>[51]</sup></a> E. J. Owens, <em>Yunan ve Roma Dünyasında Kent, (Çev.</em> Rânâ Bilsel), İstanbul 2000, s. 19.</p>
<p><a href="#_ftnref96" name="_ftn96"></a>52.” Umumi bilgi için bkz. Celal Esad Arseven, “Mimari”, <em>Sanat Ansiklopedisi</em> C III, MEB İstanbul 1983, s. 1352-1408; Cerasi, <em>a.g.e.,</em> s. 155-156; Cansever, <em>tslâmda Şehir ve</em>&#8230;» s. 91-92.</p>
<p><a href="#_ftnref97" name="_ftn97"></a><sup>53</sup> Cansever, <em>Şehir ve &#8230;»</em> s. 73.</p>
<p><a href="#_ftnref98" name="_ftn98"><sup>[54]</sup></a> Cansever, <em>Şehir ve </em>s. 60-61.</p>
<p><a href="#_ftnref99" name="_ftn99"><sup>[55]</sup></a> Cerasi, <em>a.g.e.,</em> s. 157; Cansever, <em>Şehir ve</em>&#8230;, s. 93.</p>
<p><a href="#_ftnref100" name="_ftn100"></a><sup>56</sup> Mustafa Sabri Küçüka$çı-Ali Murat Yel, “Mahalle” <em>DİA, XXVII, Ankaıı</em> 2003, s. 232-326.</p>
<p><a href="#_ftnref101" name="_ftn101"></a>57.Mehmet Karagöz, “Osmanhda Şehir ve Şehirli”, <em>Osmanlı, C.4,</em> Ankara 1999, s. 104-115.</p>
<p><a href="#_ftnref102" name="_ftn102"></a>58.Ayrıca yerleşim yerlerinde yapılan kazılar bütün şehri ortaya çıkarmak ba­kımından çok kolay olmamaktadır. Bilgi için bkz. Rudolf Naumann, Eski Anadolu Mimarlığı, (Çev. Beral Madra), Ankara 1991, s. 213 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref103" name="_ftn103"><sup>[59]</sup></a> Weber, <em>a.g.e.,</em> s. 19.</p>
<p><a href="#_ftnref104" name="_ftn104"><sup>[60]</sup></a> Owens, <em>a.g.e.,</em> s. 1.</p>
<p><a href="#_ftnref105" name="_ftn105"><sup>[61]</sup></a> Owens, <em>a.ge.,</em> s. 151-165.</p>
<p><a href="#_ftnref106" name="_ftn106"><sup>[62]</sup></a> Kadim Atina için, “Şehre gelen ana yollar agoraya ulaşırdı. Atina’da bütün yol mesafeleri agoradaki On iki Tanrı sunağından ölçülürdü.” Aşkıdil Akarca, <em>Şehir ve Savunma,</em> Ankara 1987, s. 26.</p>
<p><a href="#_ftnref107" name="_ftn107"><sup>[63]</sup></a> Weber, s. 230-232.</p>
<p><a href="#_ftnref108" name="_ftn108"><sup>[64]</sup></a> Akarca, <em>a.g.e.,</em> s. 30.</p>
<p><a href="#_ftnref109" name="_ftn109"><sup>[65]</sup></a> Bkz. özer Ergenç, “Osmanlı Şehrindeki «Mahalle» nin İşlev Ve Nitelikleri Üzerine” <em>Osmanlı Araştırmaları IV,</em> (1984) İstanbul, s. 69-78; Ömer Düzba- kar, “Osmanlı Döneminde Mahalle Ve İşlevleri”, <em>Uludağ Ünivesitesi Fen-E- debiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi</em> Yıl: 4, Sayı: 5, 2003/2,(2002) Bursa, s. 97-108; Mehmet Bayattan, “Osmanlı Şehrinde Bir İdari Birim: Mahalle”, <a href="#_ftnref110" name="_ftn110"></a><em>İstanbul Üniversitesi Coğrafya Bölümü Coğrafya Dergisi,</em> Sayı 13, (2005) İstan­bul, s. 93-107. <a href="#_ftnref111" name="_ftn111"></a><em>İstanbul Üniversitesi Coğrafya Bölümü Coğrafya Dergisi,</em> Sayı 13, (2005) İstan­bul, s. 93-107.</p>
<p><a href="#_ftnref112" name="_ftn112"></a>66.Tahsin özcan, “Osmanlı Mahallesi Sosyal Kontrol ve Kefalet Sistemi”, <em>Mari- </em>fo» Yıl.l, Sayı.l, (2001) İstanbul, s, 129-151.</p>
<p>67Jean-Luis, “Dinî Kurumlar”, (Editör) Robert Bertram Sejeant, <em>İslâm Şehri, </em>(Çev. ElifTopçuoğlu) İstanbul 1997, s. 13.</p>
<p><a href="#_ftnref113" name="_ftn113"><sup>[68]</sup></a> Cansever, <em>Şehir ve&#8230;» s.</em> 191.</p>
<p><a href="#_ftnref114" name="_ftn114"><sup>[69]</sup></a> Owens, <em>a.g.e.»</em> s. 166-167.</p>
<p><a href="#_ftnref115" name="_ftn115"></a>70.Cansever, <em>İstanbul&#8217;u Anlamak,</em> İstanbul, 2008, s. 133-160; Owens <em>a.v.e.</em> s 95-167; Michon, <em>a.g.m.»</em> s. 14-16.               *</p>
<p><a href="#_ftnref116" name="_ftn116"><sup>[71]</sup></a> Sejeant, <em>a.g.e,,</em> s. 263-270.</p>
<p><a href="#_ftnref117" name="_ftn117"></a>72.Süha Goney, “Türk-Osmanlı Şehirlerinin Batıyı Etkileyen Bazı Özellikleri&#8221;, <em>Soyolop D&lt;g»,</em> 3. Dizi, Sayı 22, (2011), <sub>s</sub>. 2883-284 (281-293)</p>
<p>73.Cansever, <em>Şehir ve</em>s. 41-42. &#8211;</p>
<p><a href="#_ftnref118" name="_ftn118"><sup>[74]</sup></a> Mehmet Sait özvarlı, “Mebde ve Mead”, <em>DİA» XXVIII»</em> Ankara 2003» s. 211- 212.</p>
<p><a href="#_ftnref119" name="_ftn119"><sup>[75]</sup></a> Merrli Wyn Davies, <em>Islami Antropolojinin Oluşturulması»</em> (Çev. Tayfun Doğu- kıran), İstanbul 1991, s. 193-257.</p>
<p><a href="#_ftnref120" name="_ftn120"><sup>[76]</sup></a> Şeriatı, <em>a.g.e.»</em> s. 37-38.</p>
<p><a href="#_ftnref121" name="_ftn121"><sup>[77]</sup></a> Cengiz Orhonlu, <em>Osmanlı İmparatorluğunda Şehircilik ve Ulaşım Üzerine Araştırmalar</em> (Der. Salih özbaran), İzmir 1984, s.5, ö. Ergenç, “XVIL Yüz­yılın Başlarında Ankara’ nın Yerleşim Durumu üzerine Bazı Bilgiler” <em>Osmanlı Araştırmaları I»</em> (1980), s. 85-101.</p>
<p><a href="#_ftnref122" name="_ftn122"></a>78.Tuncer Baykara, “Türklerde ve Anadolu’da Şehir Hayatı”, <em>Tarihte Türk Devlet­leri</em> /, Ankara 1987, s. 401.</p>
<p><a href="#_ftnref123" name="_ftn123"><sup>[79]</sup></a> Süha öney, <em>Şehir Coğrafyası</em> /, İstanbul 1984, s. 15.</p>
<p><a href="#_ftnref124" name="_ftn124"><sup>[80]</sup></a> Pekâlâ, Hilmi Ziya Ülken <em>Türk Tefekkür Tarihi</em> isimli eserine bu şekilde başla-maktadır. (Hilmi Ziya Ülken, <em>Türk Tefekkür Tarihi,</em> YKY, İstanbul 2007.)</p>
<p><a href="#_ftnref125" name="_ftn125"><sup>[81]</sup></a> Ülken, <em>a.g.e.,</em> s. 23-25.</p>
<p><a href="#_ftnref126" name="_ftn126"></a>82. Bahaettin Ögel, <em>İslamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi,</em> Ankara 1984, s. 1-4.</p>
<p><a href="#_ftnref127" name="_ftn127"></a>83.Faruk Sümer, <em>Eski Türklerde Şehircilik,</em> İstanbul 1984, s. 1 -2; Bahaettin Ögel, <em>Türk Kültürünün Gelişme Çağları,</em> İstanbul 1988, s. 149-152.</p>
<p><a href="#_ftnref128" name="_ftn128"></a>84.Jean-Luis Michon. “Dinî Kurumlar”, Robert Bcrtram Sejeant, (Editör), <em>İslâm Şehri,</em> (Çev. ElifTopçuoğlu) İstanbul 1997, s. 13.</p>
<p>85. Süha Göney, “Türk-Osmanlı Şehirlerinin Batıyı Etkileyen Bazı özellikleri”. <em>Sosyoloji Dergisi,</em> 3. Dizi, Sayı 22, (2011), s. 282 (281-293).</p>
<p><a href="#_ftnref129" name="_ftn129"><sup>[86]</sup></a> Cansever, <em>Kubbeyi&#8230;, s.</em> 115-117.</p>
<p><a href="#_ftnref130" name="_ftn130"><sup>[87]</sup></a> Cansever, <em>Şehir ve&#8230;,</em> s. 64.</p>
<p><a href="#_ftnref131" name="_ftn131"><sup>[88]</sup></a> Arvasi, <em>a.g.e.»</em> s. 119-121.</p>
<p><a href="#_ftnref132" name="_ftn132"></a>89.Arvasi, <em>ag.e.,</em> s. 131-132.</p>
<p><strong>KAYNAKLAR</strong></p>
<p>AKARCA, Aşkıdil, Şehir ve Savunma, Ankara 1987.</p>
<p>ARSEVEN, Celal Esad, “Mimari”, Sanat Ansiklopedisi, C. III, MEB İstanbul 1981 s. 1352-1408.</p>
<p>ARVASİ, Seyyid Ahmed, Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz, İstanbul 1990.</p>
<p>BAYARTAN, Mehmet, “Osmanlı Şehrinde Bir İdari Birim: Mahalle”, İstanbul Üni­versitesi Coğrafya bölümü Coğrafya dergisi, Sayı 13, (2005) İstanbul, s. 93-107.</p>
<p>BAYKARA, Tuncer, “lıirklerde ve Anadolu’da Şehir Hayatı”, Tarihte Türk Dev­letleri I, Ankara 1987.</p>
<p>BAYKARA, Tuncer, XI. Yüzyıla Kadar Türk Şehri, Doktora Tezi, İstanbul 1970.</p>
<p>BOULDING,Kenneth, Yirminci Asrın Manası, (Çev. Erol Güngör), İstanbul 1980.</p>
<p>CANSEVER, Turgut, İslâmda Şehir ve Mimari, (6. Baskı) İstanbul 2010.</p>
<p>CANSEVER, Turgut, İstanbul&#8217;u Anlamak, İstanbul 2008.</p>
<p>CANSEVER, Turgut, Kubbeyi Yere Koymamak, İstanbul 1997, s. 116-117.</p>
<p>CANSEVER, Turgut, Şehir ve Mimari, İstanbul 1992.</p>
<p>CAPRA, Fritjof, Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası, (Çev. Mustafa Armağan), İstanbul 1992.</p>
<p>CERASI, Maurice M., Osmanlı Kenti, İstanbul 1999.</p>
<p>CEZAR, Mustafa, Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimarlık, İş Bankası Ya­yınlan, İstanbul 1977.</p>
<p>DAVİES, Mertli Wyn, İslamiAntropolojinin Oluşturulması, (Çev. Tayfun Doğu- kıran), İstanbul 1991.</p>
<p>DÜZBAKAR, Ömer, “Osmanlı Döneminde Mahalle Ve İşlevleri”, Uludağ Ünivesi- tesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler DergisiYil: 4, Sayı: 5,2003/2,(2002) Buna, s. 97-108.</p>
<p>EKBER, Seyyid Ahmed, İslâm ve Antropoloji, (Turkçesi, Bedri Gencer), İstanbul 1995.</p>
<p>ERGENÇ, özer, “Osmanlı Şehrindeki «Mahalle» nin İşlev ve Nitelikleri Üzerine” Osmanlı Araştırmaları IV, (1984) İstanbul, s. 69-78.</p>
<p>ERGENÇ, özer, “XVII. Yüzyılın Başlannda Ankara’nın Yerleşim Durumu üzerine Bazı Bilgiler* Osmanlı Araştırmaları I, (1980), s. 85-101.</p>
<p>ESİN, Emel, Orduğ Başlangıçtan Selçuklulara Kadar Türk Hakan Şehri”. Tarih Araştırmaları Dergisi, S. 10, (1968), s. 135-215.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>EWVES, E. J., Yunan ve Roma Dünyasında Kent, (Çcv. Rânâ Bilscl), İstanbul 2000.</p>
<p>FAZLIOĞLU, İhsan, &#8220;Türk Felsefe Bilim Tarihi’nin Seyir Defteri (Bir Önsöz), DİVÂN İlmi Araştırmalar, Sayı 18 (2001/1), s. 1-57.</p>
<p>FAZLIOĞLU» İhsan, &#8220;İnsan bir gelenektir?” Dergâh, Edebiyat Sanat Kültür Dergisi, Cilt XVII, Sayı 195, (Mayıs 2006), s. 19-20.</p>
<p>FAZLIOĞLU, İhsan, &#8220;Medeniyet mi? Temeddün mü?” İtibar, Sv/ı 22, Temmuz 2013» s. 22-24.</p>
<p>FAZLIOĞLU, İhsan, “İki Ucu Müphem Bir Köprü: “Bilim” ile “Tarih ya da “Bilim Tarihi” lurkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, C. 2, Sayı 4, (2004), s. 9-22.</p>
<p>GENCER, Bedri, “Medine’den Kente, Edepten Medeniyete”, Şehirlerimizin Gele­ceği: Tehditler ve Fırsatlar Sempozyumu, 19 Kasım 2011, (Yayına Hazırlayanlar: Mustafa Küçükkural, İsmail Şaşmaz, Nevzat Albayrak, Erkan Baltacı, Fatih Göksu) İstanbul 2011, s. 11 Tl 15.</p>
<p>GÖNEY, Süha, Şehir Coğrafyası I, İstanbul 1954.</p>
<p>GÖRGÜN, Tahsin, “Kültür ve Medeniyet Mekânı Olarak Şehir”, ISAM, Cuma, 9 Mart 2012 tarihli konuşma.</p>
<p>HÖKELEKLİ, Hayati, “İdrak”, DİA, C. 21, İstanbul 2000, s. 477-478.</p>
<p>KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınlan, İstanbul 2010.</p>
<p>KARAGÖZ, Mehmet, “Şehir ve Medeniyet”, Uluslararası Şehir ve Medeniyet Sempozyumu, (7-8 Ekim 2016 Malatya), Malatya 2016, s. 73-84.</p>
<p>KEKLİK, Nihat, Türklerde Ahlâk ve Dünya Görüşü, İstanbul 2001.</p>
<p>KINAL, Firuzan, Eski Anadolu Tarihi, Ankara 1991.</p>
<p>KÜÇÜKAŞÇI, Mustafa Sabri-YEL, Ali Murat, “Mahalle” DİA, C. 27, Ankara 2003, s. 232-326.</p>
<p>MICHON, Jean-Luis, “Dinî Kurumlar”, Robert Bertram Sejeant (Editör), İslâm Şehri, (Çev. Elif Topçuoğlu) İstanbul 1997, s. 13-47.</p>
<p>MUMFORD, Lewis, Tarih Boyunca Kent: Kökenleri, Geçirdiği Dönüşümler, Geleceği, (çev. Gürol Koca-Tamer Tosun), İstanbul 2019.</p>
<p>MÜDESSİR, ABDURRAHİM, “Hukukî Kurumlar”, Robert Bertram Sejeant (editör), İslâm Şehri, (Çev.Elif Topçuoğlu) İstanbul 1997, s. 49-62.</p>
<p>NAUMANN,   Eski Anadolu Mimarlığı, (Çev. Beral Madra), Ankara 1991.</p>
<p>ORHONLU, Cengiz, Osmanlı İmparatorluğunda Şehircilik ve Ulaşım Üzerine Araştırmalar (Der. Salih Özbaran), İzmir 1984.</p>
<p>ÖGEL, Bahacttin, Türk Kültürünün Gelişme Çağlan, İstanbul 1988.</p>
<p>ÖGEL, Bahaettin, İslamiyet&#8217;ten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara 1984.</p>
<p>ÖZC AN, Tahsin, “Osmanlı Mahallesi Sosyal Kontrol ve Kefalet Sistemi”, Marife, yıl.1, S. 1, (2001) İstanbul, s. 129-151.</p>
<p>ÖZVARLI, Mehmet Sait, “Mebde ve Mead”, DİA, C. 28, Ankara 2003, s. 211-212.</p>
<p>POYRAZ, Hakan. “Şehir ve Felsefe&#8221;, 1. Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarlar Kong­resi, (5-7 Kasım 2010 Ankara), Ankara 2011, s. 210-217.</p>
<p>SAİD, Edward W., Oryantalizm, (çev. Nezih Uzel), İstanbul 1998.</p>
<p>SERJEANT, Robert Bertram, (editör), İslâm Şehri, (Çev. Elif Topçugil), İstanbul 1997, s. 263-270.</p>
<p>SÖYLEMEZ, Mahfuz, “Şehir ve Medeniyet Kavramlarının İlişkisi Üzerine&#8221;, 1. Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarlar Kongresi, (5-7 Kasım 2010 Ankara), Ankara 2011, s. 218-227.</p>
<p>SÜMER, Faruk, Eski Türklerde Şehircilik, İstanbul 1984.</p>
<p>ŞAHİN, Savaş Zafer, “Bir Kavram Olarak Şehircilik”, Şehir ve Şehir Yönetimi, (Editörler: Doç. Dr. Rasim Akpınar &#8211; Kamil Taşçı &#8211; Volkan İdris San), Ankara 2019, s. 80-94.</p>
<p>ŞERİATI, Ali, Medeniyet veModernizm, (Ter. Ahmet Yiiksekoğlu), İstanbul 1985.</p>
<p>TANOĞLU, Ali, Nüfus ve Yerleşme, İstanbul Üniversitesi Coğrafya Enstitüsü Yayını, İstanbul 1966.</p>
<p>TOYNBEE, Arnold J.I, Dünya ve Garp, (Çev. Emin Bilgiç), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları (Basım tarihi yok).</p>
<p>TOYNBEE, Arnold, Dünya, Batı ve İslam, (Çev. Abdullah Zerrar), İstanbul 2002.</p>
<p>TOYNBEE, Arnold, Medeniyet Yargılanıyor, (Çev. Ufuk Uyan), İstanbul 1980.</p>
<p>TUNÇDİLEK, Necdet, Türkiye&#8217;de Yerleşmenin Evrimi, İstanbul 1986.</p>
<p>TURHAN, Mümtaz, Kültür Değişmeleri, İstanbul 1977.</p>
<p>UĞUR, Yunus, “Şehir Tarihi ve Türkiye’de Şehir Tarihçiliği: Yaklaşımlar, Konular ve Kaynaklar”, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt 3, Sayı 6, (2005), «.9-26.</p>
<p>ÜLKEN, Hilmi Ziya, Türk Tefekkür Tarihi, YKY, İstanbul 2007.</p>
<p>WEBER, Max, Şehir Modem Kentin Oluşumu, (Çev. Musa Ceylan), Bakış Ya­yınları, İstanbul 2000.</p>
<p><em> </em></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sehir-ve-medeniyetbenin-idrak-yolculugu-mudur/">Şehir ve Medeniyet:”Ben”in İdrak Yolculuğu mudur?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sehir-ve-medeniyetbenin-idrak-yolculugu-mudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
