<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmed Kırkıncı | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/mehmed-kirkinci/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Jan 2020 12:59:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Mehmed Kırkıncı | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kader Hakkında Bir Mesele</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Jan 2020 12:59:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Ezel]]></category>
		<category><![CDATA[ilim ve irade]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kader Hakkında Bir Mesele]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Kırkıncı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23796</guid>

					<description><![CDATA[<p>Önemli bir mes’ele birçok insan tarafından şöyle sorulmaktadır: &#8211; Cenâb-ı Hak ezelde ilim ve iradesiyle her şeyi tesbit ve takdir ettiğine göre, bir insanın hakkında şer işlemeyi takdir etmişse, o kimse nasıl hayır işleyebilir ve bu durumda nasıl mesul tutulabilir? Evet, Âlim-i Mutlak olan Allah-u Azimüşşân, olmuş ve olacak herşeyi, ihtiyarî ve ıztırarî bütün fiilleri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/">Kader Hakkında Bir Mesele</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-17308 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></strong></p>
<p><strong>Önemli bir mes’ele birçok insan tarafından şöyle sorulmaktadır:</strong></p>
<p><em>&#8211; Cenâb-ı Hak ezelde ilim ve iradesiyle her şeyi tesbit ve takdir ettiğine göre, bir insanın hakkında şer işlemeyi takdir etmişse, o kimse nasıl hayır işleyebilir ve bu durumda nasıl mesul tutulabilir?</em></p>
<p>Evet, Âlim-i Mutlak olan Allah-u Azimüşşân, olmuş ve olacak herşeyi, ihtiyarî ve ıztırarî bütün fiilleri ezelde takdir etmiş, tanzim etmiş ve Levh-i Mahfûz’da kaydetmiştir. Hiçbir şey O’nun tesbit ve takdirinden ayrılamaz. Bütün varlıklar o takdire tâbidir. Lâkin bu durum bizleri mesuliyetten kurtaramaz. İlm-i kelâm âlimleri bu hakikati ilim malûma tâbidir; öyle ise malûm ilme tâbi değildir, kaidesiyle izah etmişlerdir. Istılâhta, ilim; bir şeyin zihindeki şekli, malûm ise o şeyin hariçteki şekli olarak tarif edilir. Meselâ, bizim bir çiçeği bilmemizde, o çiçeğin zihnimizdeki şekli ilim, hariçteki şekli, yâni kendisi ise malûmdur. İşte burada ilim, malûma tâbidir, yâni bir çiçek hariçte nasılsa biz de onu öylece bilmekteyiz. Yoksa çiçeği biz nasıl biliyorsak çiçeğin kendisi o şekle uymak durumunda değildir.</p>
<p>Veya bir kimsenin adının Ahmed olduğunu bilmemiz ilimdir; malûm, o şahsın adının Ahmed olduğudur. Böylece ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm ilme tâbi olsaydı, o kimsenin adını Mehmed bildiğimizde adı Mehmed olurdu, Hasan bildiğimizdeyse Hasan olurdu.</p>
<p>Yukarıda belirttiğimiz kaidede mevzumuz yönünden kastedilen ilim, işlediğimiz bütün amelleri Cenâb-ı Hakk’ın ezelî ilmiyle bilmesi malûm ise işlediğimiz amellerdir. Buna göre söz konusu kaideyi şöyle ifade edebiliriz:</p>
<p><em>İnsanlar ihtiyarî fiilleri nasıl işleyeceklerse, Cenâb-ı Hak ezelde öylece bilmiş ve takdir etmiştir. </em>Yoksa Zât-ı Akdes öyle bildiği için insanlar o fiilleri öyle işlemiş değildir. Şimdi, meseleye bazı misâllerle biraz daha açıklık getirelim.</p>
<p>Güneş veya ay tutulmasının tarihini ve saatini bir astronomi âliminin önceden bilmesi ilimdir. Malûm ise o tarihte güneşin tutulmasıdır. Dolayısıyla ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm, ilme tâbi olsaydı, astronomi âlimi güneşin hangi tarihte tutulacağını bilse, güneş tutulması da o tarihte olurdu. Şimdi acaba, o astronomi âlimi güneşin o tarihte tutulacağını bildiği için mi güneş o tarihte tutuldu.? Yoksa o âlim, ilmiyle güneşin o tarihte tutulacağı bildiği için mi yazdı? Elbette bildiği için yazdı.</p>
<p><em>İşte bir insanın, cüz’î iradesiyle işlediği bütün fiiller Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsindedir. Yâni, o insanın bütün amellerini Cenâb-ı Hak ezelde bilmektedir. Bu ilim de malûma tâbidir. Malûm olan, o kimsenin işlediği iyi veya kötü amelleri, yâni fiilleridir. Kul o fiilleri işleyeceği için âlim-i mutlak olan Allah öylece bilmiştir. Yoksa Cenâb-ı Hak öyle bildiği için, kul da mecburen o fiilleri işlemiş değildir. Yâni, malûm, ilme tâbi değildir.</em></p>
<p>Kulun işlediği fiil hayır ise Cenâb-ı Hak onu hayır olarak bilir; öyle de irade ve takdir eder. Kulun şer olan fiilini de Cenâb-ı Hak ezeli ilmiyle şer olarak bilmiş ve o şekilde takdir buyurmuştur.</p>
<p>Bu hakikate bir derece bakabilmemiz için gerekli kabiliyeti Rabb-i Alâ’mız bizlere ihsan etmiştir. O’nun bizlere lütfettiği ilim ve irade sıfatlarından, Hakalyakîn biliyoruz ki, irade ilme tâbidir. Meselâ, insan bir eser yapmayı bildiğinde, iradesi bu ilme tâbi olarak, eserin plân ve programını tâyin eder. Daha sonra kudret de iradeye tâbi olur ve insan önceden plânladığı tarzda eserini inşâ eder.</p>
<p>İşte, zaman ve mekânın yaratıcısı olan Allah, ezelî ilmiyle, bizim gerek irademizle işleyeceğimiz bütün fiilleri ve gerekse irademiz dışında başımızdan geçecek bütün hâdiseleri bilmektedir. İşte kader, bu bilme keyfiyeti üzerine, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesiyle bizim hayat programımızı takdiri ve Levh-i Mahfûz’da tesbitidir. Bu takdir ve tesbit ilme dayanmaktadır, ilim ise malûma tâbidir. Buna göre bir kul kendi cüz’î iradesiyle, ibâdet etmeyi ibâdet etmemeye tercih ediyorsa, elbette ki Cenâb-ı Hak onu abid olarak bilecek ve öyle takdir edecektir&#8230; Yoksa Allah-u Teâlâ o kulun ibâdet etmesini takdir ettiği için, o ibâdet ediyor değildir. Şerle ilgili fiiller de aynı şekilde değerlendirilecektir.</p>
<p><strong>Mevzuya ışık tutacak birkaç misâl daha verelim:</strong></p>
<p>Bir komutanın yüksek bir yerden sahradaki askerlerinin hareketlerini fotoğraflarla tesbit ettiğini ve bütün konuşmalarını hassas cihazlarla kaydettiğini farzediniz. Bu komutan, daha sonra huzuruna celbettiği askerlere fotoğrafları gösterip konuşmaları bantlardan dinlettiğinde, hareketleri ve sözleri cezayı gerektiren bir nefer, “Siz benim hareketlerimi ve konuşmalarımı niçin kötü olarak tesbit ettiniz?” diyebilir mi? Dese cezaya müstahak olmaz mı? Çünkü tesbit etme fiili hâdiseye tâbidir. Yoksa hâdise, tesbite bağlı değildir.</p>
<p><strong>Şimdi şöyle bir soru soralım:</strong></p>
<p><em>&#8211; Hâdiseye tesir etmeme bakımından, yukarıdaki misâlde belirtilen ânında tesbit ile hâdiseyi olmadan önce tesbit etme arasında ne fark vardır? Misâldeki komutan, neferlerin yapacakları işleri ve söyleyecekleri sözleri önceden, meselâ bir rüya-i sâdıka ile bilseydi, bu bilme keyfiyeti neferler üzerinde herhangi bir tesir mi yapacaktı?</em></p>
<p><em>&#8211; Kader de insanın ömrü boyunca işleyeceği bütün fiillerin ezelde tesbiti değil midir?</em></p>
<p>Yukarıdaki misâlde ifade etmek istediğimiz hakikati, televizyon, gayet güzel izah etmektedir. Bilindiği gibi televizyonda hâdiseler bazen ânında verilmekte, bazen de geçmişte tesbit edilen hâdiseler sonradan gösterilmektedir. Her bir fen ve her bir keşif, Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta dercedip koyduğu bir hakikati ilân ettiği gibi, televizyonda suretlerin ve seslerin muhafaza edildiği hakikatini izah etmiştir. Hâfız-ı Hakîm insanlara müstakbel hâdiseleri tesbit edebilecekleri bir âlet yapmayı nasib etse, o takdirde Levh-i Mahfûz’un küçük bir misâli ortaya konmuş olacaktır. Şimdi, hem mâziyi hem hâli hem de istikbali bize gösteren bu cihaz, dedemizin bir kabahatini gösterse veya istikbâlde bir cinayeti sergilese, <em>“Bu cihaz böyle tesbit etmese, dedem o kabahati işlemezdi, torunum da câni olamazdı.”</em> diyebilecek miyiz?</p>
<p>İşte, Hz. Âdem’den (a.s) kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün insanların bütün amelleri Levh-i Mahfûz’da kaydedilmiştir. Kader-i İlâhî’nin bir defteri olan Levh-i Mahfûz’daki bu kayıt, insanların işledikleri ve işleyecekleri fiillere tâbidir; yâni nasıl işleyeceklerse öyle kaydedilmiştir. Yoksa Levh-i Mahfûz’da yazıldığı için insanlar mecburen o tarzda hareket etmiş değildir. Kaldı ki, böyle bir iddiada bulunan kimseye şu soru sorulacaktır: <em>“Sen istikbâlde yapacağın işlerin Levh-i Mahfûz’da nasıl yazıldığını, yâni mukadderatını biliyor musun?”</em> O hâlde, bir insan bilmediği şeye göre nasıl hareket etmektedir?</p>
<p>Evet, her meselede, ilim malûma tâbidir hakikati güneş gibi parlıyor ve kul cüz’î iradesiyle hangi işi tercih ederse, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesiyle o işi takdir ettiği ve fiilin işlenmesine teşebbüs ânında da o işi yarattığı açıkça anlaşılıyor.</p>
<p>Bu hakikati izah etmek için birkaç misâl daha verelim: Bir öğretmenin yılların verdiği tecrübe ve ferâsetle öğrencilerinin okula devam etme durumlarını ve sene sonunda alacakları notları önceden bildiğini ve iradesiyle öğrencilere bu notları takdir ederek not defterine kaydettiğini farzediniz. Sene sonu imtihanının tam tamına öğretmenin ilminde mevcut olan tarzda neticelenmesi hâlinde sözkonusu öğretmen, öğrencilere hitaben: “Ben neticelerin böyle olacağını tâ sene başında biliyordum” dese, zayıf not alan öğrenciler: “O halde bizim ne kabahatimiz var? Siz bizi çalışkan olarak bilseydiniz, biz de sınıfımızı geçerdik” diyebilirler mi? İşte bu misâlde sınıftaki öğrencilerin hangilerinin başarılı olup, hangilerinin sınıfta kalacağını öğretmenin önceden bilmesi ilimdir ve onun kemâline delildir. Malûm ise, öğrencilerin çalışıp çalışmamalarıdır. Dolayısıyla ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm, ilme tâbi olsaydı, öğretmenin çalışkan bildiği talebeler ister istemez derslerine çalışacaklar, tembel bildikleri ise bütün arzularına rağmen çalışamayacaklardı. Yâni, öğretmenin ilmi öğrencilerden bir kısmını zorla çalışmaya, diğer kısmını ise çalışmamaya sevk edecekti.</p>
<p>Velî bir hâkim düşününüz. Bu zât, kerametiyle, adliye önünden geçen bir adamın hırsızlık etmeye gittiğini keşfederek o şahsın cezasını takdir etse ve kayda geçse, biraz sonra hâkimin keşfettiği aynı suçu işleyerek mahkemeye getirilen bu adama, hâkim, suçunun karşılığı olan cezasını tebliğ edip bu cezadan bir miktarını da affettiğini bildirse, elbette ki hırsız, hâkime teşekkür edecek, minnettar kalacaktır.</p>
<p>Suçlu, mahkemeden çıkarken hâkim kendisine şöyle hitap etse: <em>“Ben senin bu suçu işleyeceğini önceden biliyordum ve sen o suçu işlemeden cezanı da takdir etmiştim.”</em> Bu takdirde suçlu, hâkime diyebilir mi ki, <em>“O hâlde benim ne kabahatim var? Siz benim bu suçu işleyeceğimi bildiğiniz için ben suç işledim. Dolayısıyla beraat etmem gerekir.”</em></p>
<p>Bu haddini bilmez hırsızın, gülünç durumuna düşmemek istiyorsak, cüz’î ihtiyârımızla işlediğimiz kötü işlerde kadere yapışmayalım.</p>
<p>Hem mesela, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) İstanbul’un fethedileceğini de, âhir zaman hâdiselerini de bilmiş ve ümmetine haber vermiştir. Bu ilim, malûma tâbidir. Onun içindir ki, İstanbul’u Fatih Sultan Mehmed’in fethettiğinden bahsediyor ve âhir zaman fitnesine kapılanlardan da nefret ediyoruz. Malûm, ilme tâbi olsaydı, İstanbul’u Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) fethettiğinden ve âhir zaman hâdiselerine -hâşâ- O’nun sebebiyet verdiğinden bahsetmemiz lâzım gelirdi. Zamandan münezzeh olan Cenâb-ı Hak, herşeyi ihata eden ilmiyle istikbâlde insanların başına gelecek hâdiseleri elbette bilecektir. Bu bilme bizi mesuliyetten kurtarmaz.</p>
<p>Bunun aksini düşünenlerin iddiaları neticede şu noktaya varmaktadır: Hazret-i Allah, başımıza gelecek hâdiseleri önceden -hâşâ- bilmeyecek, yani O Âlim-i Mutlak, herhangi bir fiili işlememizden sonra o meseleye vâkıf olacak ki, o zaman mesul olalım&#8230;</p>
<p>Böyle düşünen kimseleri, bu yanlış düşünceye sevkeden husus, mahlûkun ilmiyle, mahlûkları yoktan var eden Vâcib-ül Vücûd Hazretlerinin ezelî ilmini karıştırmalarıdır. Bu kimseler, sonradan kazanılan ilmin ancak mahlûk ilmi olabileceği hakikatinden gafletle, dalâlete düşmektedirler.</p>
<p>Bu mevzuu tamamlamadan önce şu hakikati kısaca izah etmek faydalı olacaktır:</p>
<blockquote><p><strong><em>“Ezel</em> mâzi silsilesinin bir ucu değil. Belki <em>ezel;</em> mâzi, hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misâldir.”</strong>8</p></blockquote>
<p><em>Evet, Cenâb-ı Hakk’ın ilmi ezelîdir.</em> Ezelî olan bu ilim, mâzi, hâl ve istikbâldeki bütün hâdiseleri ihata etmiştir. Bundan dolayıdır ki, ilm-i ezelî için mâzi, hâl ve istikbâl farkı yoktur. Sadece O Sultan-ı Ezel ve Ebed’e mahsus olan bu ilmin keyfiyetini bir kul olarak hakkıyla anlamamız elbette mümkün değildir. Fakat bu hakikatin bazı şûalarına misâllerle uzaktan uzağa bakmaya çalışacağız.</p>
<p>Bilindiği gibi, büyüklük ve küçüklük, uzaklık ve yakınlık gibi, mâzi ve istikbâl de nisbî hakikatlerdir. Bunların hariçte vücudu yoktur; ancak mahlûklar birbirlerine nisbeten bu ünvanlarla yâdedilirler. Meselâ fil ile koyunu yanyana koyduğumuzda, file büyük, koyuna ise küçük dersiniz. Koyunun yanına bir karınca koyduğunuzda ise, koyunun büyük, karıncanın küçük olduğunu ifâde ederiz. Burada koyun, büyük ve küçük ünvanlarını diğer iki mahlûka nisbetle almıştır. Aynı şekilde, mâzi ve istikbâlde nisbî hakikatlerdendir. Meselâ, onununcu asır, dokuzuncu asra göre istikbal, onbirinci asra göre ise mâzidir. Bütün nisbî hakikatler gibi mâzi ve istikbâl de mahlûklar için kullanılmaktadır ve her şeyin yaratıcısı olan Allah bunlarla kayıdlı olmaktan münezzehtir.</p>
<p>O’nun kudreti için yıldızlarla zerrelerin farkı olmadığı gibi, ilmi için de mâzi ve istikbâl farkı yoktur. O Âlim-i Mutlak ezelî ilmiyle mâzide ve hâlde meydana gelen bütün hâdiseler yanında, istikbâlde olacak hâdiseleri de bilmektedir. Burada gelecek zaman hâdiseye atfedilmektedir, yâni hâdise vuku bulacaktır. Cenâb-ı Hak ise, onun vuku bulacağını bilmektedir. Bu ince ve derin hakikatle ilgili iki misâl verelim.</p>
<p>Üç vasıtanın Erzurum’dan İstanbul’a gitmekte olduğunu farzediniz. Bunlardan birisi Erzurum-Erzincan yolunda ilerleyen bir tren, ikincisi Ankara-Eskişehir yolunda giden bir otobüs, üçüncüsü ise İzmit-İstanbul arasında yol alan bir taksi olsun. İşte bu misâlde, otobüse göre tren mâzide kalmıştır, taksi ise istikbâldedir. Zira o, trenin geçtiği yolu 10-12 saat önce geçmiş olmasına rağmen, taksinin o anda bulunduğu yere ulaşması için 4-5 saate daha ihtiyacı vardır. İşte, bu üç vasıta için geçerli olan mâzi, hâl ve istikbâl gibi nisbî hakikatler, güneşi bağlamamaktadır. Faraza güneş hayat sahibi, ziyâsı da onun ilmi olsa, bu durumda güneş Erzurum-İstanbul yolunun tamamını ihata eden ziyâsıyla her üç vasıtanın bütün hareketlerine aynı anda vâkıf olur. Güneş, Erzurum-İstanbul yolunda hareket etmekten münezzeh olduğundan, o yoldan geçen vasıtalar için kullanılan nisbî hakikatlerle kayıtlı olamaz.</p>
<p>İşte zaman yolunda ilerleyen mahlûklar birbirlerine nisbetle mâzide kalmakta, hazır zamanda seyretmekte veya istikbâlde bulunmaktadır. Şu anda bizim dedelerimiz mâzide kaldılar; Hâlbuki bir zamanlar onların dedeleri de istikbâlden torun bekliyorlardı. İşte, dedelerimiz istikbâlden gelip, hâle uğrayarak teneffüs edip mâziye döküldükleri gibi bizler de bir gün mâzi denizine döküleceğiz. Herşeyi yaratan Hâlık-ı Zülcelâl biz kulların zaman içindeki seyri için kullanılan, mâzi, hâl ve istikbâl gibi nisbî hakikatlerle kayıtlı olmaktan yüz bin defa münezzehtir ve müberrâdır. Vücuda gelmiş ve gelecek olan bütün eşya O’nun ezelî ilminde mevcuttur. Sırası gelen, bu dünyaya gönderilmekte, yâni ilim dairesinden kudret dairesine geçmektedir.</p>
<p>Diğer bir misâl: Bir manzûmenin tamamını bildiğiniz takdirde sizin ilminizin manzumenin bütün mısralarına taallûku aynıdır. Yâni, birinci misâlde güneşin üç vasıtayı aynı anda seyretmesi gibi, sizin ilminiz de bütün mısralara aynı anda vâkıftır. Fakat manzûmenin mısraları için kendi aralarında öncelik ve sonralık sözkonusu olmaktadır. Meselâ, altıncı mısra dördüncü mısradan sonra, onuncu mısradan ise öncedir. Siz manzûmenin ilk beş mısrasını yazıp altıncıyı yazmaya başladığınızda, artık dördüncü mısra mâzide kalmış, yazılmıştır. Onuncu mısra ise henüz istikbâldedir, yâni vücuda gelmemiştir. Hâlbuki vücuda gelmeyen bu onuncu mısra sizin ilminizde mevcuttur. O halde, öncelik ve sonralık ilminiz için sözkonusu değildir.</p>
<p>Verdiğimiz bu iki misâl, ancak birer sönük, küçük dürbün vazifesi görmekte ve O Âlim-i Mutlak ve Kadîr-i Küll-i Şey’in ezelî ilminin eşyaya taallûkunda mâzi, hâl ve istikbâl farkı bulunmadığı hakikatini bir derece göstermektedir.</p>
<p>Elhâsıl, ezel, mâzi, hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misâldir, cümlesindeki aynadan maksat ilimdir. Bir ayna ne kadar aşağıda olursa o kadar dar bir sahayı içine alır. Yükseğe çıktıkça ihata sahası genişler. En aşağıdaki ayna bizim ilmimizdir. Daha yukarılarda derecelerine göre velîlerin aynaları vardır. Onlar kerâmetleriyle istikbaldeki hâdiselerden bir derece bahsedebilmektedirler. Peygamberlerin aynaları ise İlâhî bir lütuf ve mucize olarak, geçmiş ve gelecek zamandan çok geniş bir sahayı içine almaktadır. İşte ezel, bir mânâda İlm-i İlâhî demektir. Cenâb-ı Hakk’ın ilmi mâzi, hâl ve istikbâli birden tutmaktadır. O ilim için öncelik, sonralık söz konusu değildir. Buna göre hakikat şu şekilde ifâdesini bulmaktadır:</p>
<blockquote><p><em><strong>“Zât-ı Akdes</strong> bizim işlediğimiz, işlemekte olduğumuz ve işleyeceğimiz bütün fiilleri ezelî ilmiyle bilmektedir.”</em></p></blockquote>
<p>O halde Cenâb-ı Hakk’ın her hâdiseyi meydana gelmeden önce bildiğinden bahsedilirken O’nun için öncelik ve sonralık sözkonusu olmadığı, buradaki önce ifâdesinin bizim için kullanıldığı hatırdan çıkarılmamalıdır.</p>
<p>Mehmed Kırkıncı &#8211; Kader Nedir?</p>
<p><em><u><strong>Dipnotlar:</strong></u></em></p>
<p><em>7. Sözler<br />
8. age.</em></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/">Kader Hakkında Bir Mesele</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bürhan-ı Limmi ve Bürhan-ı İnni</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/burhan-i-limmi-ve-burhan-i-inni/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/burhan-i-limmi-ve-burhan-i-inni/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Dec 2017 21:13:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Bürhan-ı İnni]]></category>
		<category><![CDATA[Bürhan-ı Limmi]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Kırkıncı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19428</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bürhan-ı limmî, müessirin esere delâleti, bürhan-ı innî ise eserin mü­essire delâletidir. Bu ince mânâyı bazı misâllerle fehme yakınlaştırmaya çalışacağız. Meselâ, hattatlık san’atında fevkalâde maharet kesbetmiş bir zat, “her cemâl ve kemâl sahibi kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek iste­mesi” sırrınca, bir Kur’ân-ı Kerîm yazarak bu hattatlık kemâlini onda te­zahür ettirecek ve müştâk seyircilerine temâşa ettirecektir. Bu zat, bunun zıddıyla muamele [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/burhan-i-limmi-ve-burhan-i-inni/">Bürhan-ı Limmi ve Bürhan-ı İnni</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="baslik_alani">
<h1><a href="http://ilimcephesi.com/burhan-i-limmi-ve-burhan-i-inni/images-2-49/" rel="attachment wp-att-19429"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19429" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-2.jpeg" alt="" width="224" height="225" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-2.jpeg 224w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/images-2-100x100.jpeg 100w" sizes="(max-width: 224px) 100vw, 224px" /></a></h1>
</div>
<div id="okumaalani" class="eserleri">
<p><em><strong>Bürhan-ı limmî,</strong> müessirin esere delâleti, <strong>bürhan-ı innî</strong> ise eserin mü­essire delâletidir.</em> Bu ince mânâyı bazı misâllerle fehme yakınlaştırmaya çalışacağız.</p>
<p>Meselâ, hattatlık san’atında fevkalâde maharet kesbetmiş bir zat, <em>“her cemâl ve kemâl sahibi kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek iste­mesi”</em> sırrınca, bir Kur’ân-ı Kerîm yazarak bu hattatlık kemâlini onda te­zahür ettirecek ve müştâk seyircilerine temâşa ettirecektir. Bu zat, bunun zıddıyla muamele etse, yani hiç yazı yazmasa kendisinin hattat olduğunu nasıl gösterecek ve o kemâl nasıl bilinecektir?</p>
<p>İşte, o zattaki hattatlık kemâlinin yazı yazmaya delâleti, müessirin esere delâletidir ve bir bürhan-ı limmîdir. O zatın yazdığı yazıların, kendilerini bir hattatın yazdığına ve o zatın mevcut, hayattar, âlim, irade sahibi ve kudret sahibi olduğuna delâletleri ise, <em>eserin müessire </em>delâletidir ve bir <strong><em>bürhan-ı innî</em></strong>dir.</p>
<p>Aynen bu misâl gibi, Hâlik-ı Lemyezel ve Kadir-i Layezal olan Alla­hü Azîmüşşân’ın da nihayetsiz kudretini, ilmini, hikmetini ve sair sıfat-ı İlâhiye ve esmâ-i hüsnâsını tezahür ettirmesi ve bu kâinat kitabını yazarak zîşuurların takdir ve istihsanını celbetmesi, ism-i <strong>Hakîm</strong>’in muktezasıdır.</p>
<p>İşte, O Kâdir-i Zülcelâl’in, sema denizini umum yıldızlarıyla ve zemin yüzünü bütün enva-ı nebatat ve hayvanatıyla kemâl-i intizamla ve nihayet sühûletle idare edecek bir nihayetsiz kudrete sahip olması, bu kâinatın ya­ratılmasına bir bürhan-ı limmîdir. Umum mevcudatın nihayet sühûletle sevk ve idare edilmesinin O Kadir-i Ezelîye delâleti ise, bir bürhan-ı innîdir.</p>
<p>Veya Ganiyy-i Mutlak ve Rezzâk-ı Kerîm olan O Rahmân-ı Rahîm’in Rezzâkiyetinin ve Rahmâniyetinin, umum zîhayatın rızıklandırılmasına delâleti bir bürhan-ı limmîdir. Bu terzik ve tena’umun O Rezzâk-ı Kerîm’e delâleti ise bir bürhan-ı innîdir.</p>
<p>Aynı şekilde, Allahü Teâlâ’nın nihayetsiz hikmeti, bu hikmetli mevcu­datın yaratılmasına bir bürhan-ı limmîdir. Umum mevcudatta güneş gibi zâhir olan hikmet-i bahirenin, O Hakîm-i Mutlak’a delâleti ise, bir bürhan-ı innîdir. Veya Cenâb-ı Hakk’ın Rubûbiyet-i Mutlaka’sının, böyle bir kâinatın yaratılıp, nihayet sühûletle terbiye edilmesine delâleti bir bürhan-ı limmîdir. Bu kâinatta zerrat’tan seyyarata kadar tebarüz eden umumî terbiyenin, O Rabbü’l-Âlemîne şehadeti ve delâleti ise bir bürhan-ı innîdir.</p>
<p>Diğer esmâ-i İlâhiye ve sıfat-ı Kudsiyeyi bu misâllere kıyas edebilirsi­niz.</p>
<p>Netice itibariyle mes’ele şu noktaya müncer oluyor:</p>
<p>Mâbudiyet, Hâlikıyet, rezzâkıyet, mâlikiyet, hâkimiyet gibi hakikat­ları ifade eden Rubûbiyet dairesi; mahlûkiyet, merzukiyet, mef’uliyet, mahkûmiyet gibi hakikatları ifade eden Ubudiyet dairesine bir bürhan-ı limmîdir. Ubûdiyet dairesi ise Rubûbiyet dairesine bir bürhan-ı innîdir.</p>
<p><em>Evet, <strong>“Lâ İlâhe İllâllah”</strong> cümlesi Rubûbiyet dairesini, <strong>“Muhammedün Resûlüllah”</strong> cümlesi ise ubûdiyet dairesini temsil etmektedir.<br />
</em></p>
<p>İşte,<strong> “Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahiddir. Birincisi ikincisi­ne bir bürhan-ı limmîdir. İkincisi birincisine bir bürhan-ı innîdir.”</strong> cümlesi­nin bir vechi budur.</p>
<p><span id="yazi_bilgisi">Mehmed Kırkıncı &#8211; Hikmet Parıltıları</span></p>
<p>http://www.mehmedkirkinci.com/index.php?s=article&#038;aid=210</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/burhan-i-limmi-ve-burhan-i-inni/">Bürhan-ı Limmi ve Bürhan-ı İnni</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/burhan-i-limmi-ve-burhan-i-inni/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah kendisinden büyük bir (taş) varlık yaratabilir mi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-kendisinden-buyuk-bir-tas-varlik-yaratabilir-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-kendisinden-buyuk-bir-tas-varlik-yaratabilir-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Mar 2017 11:18:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Allah kendisinden büyük bir (taş) varlık yaratabilir mi?]]></category>
		<category><![CDATA[imkân-ı aklî]]></category>
		<category><![CDATA[imkân-ı vehmî]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Kırkıncı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14337</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu soruya maddeler hâlinde cevap vermeyi daha uygun görüyoruz: 1. Soruda kasıt vardır: Bu sorunun hedefi inançları sarsmak, saf zihinleri bulandırmak, masum ve körpe dimağlara zehir akıtmaktır. Bir akrep kıskacı olan bu demogojik soru ile insanlar zehirlenmek istenmektedir. Şöyle ki: Eğer bu soruya &#8220;Evet&#8221; diye cevap verilse o zaman &#8220;Demek ki sizin Rabbiniz, yarattığı şeyden [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-kendisinden-buyuk-bir-tas-varlik-yaratabilir-mi/">Allah kendisinden büyük bir (taş) varlık yaratabilir mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/allah-kendisinden-buyuk-bir-tas-varlik-yaratabilir-mi/fikih2-e1413061629812-2/" rel="attachment wp-att-14367"></a></p>
<p>Bu soruya maddeler hâlinde cevap vermeyi daha uygun görüyoruz:</p>
<h3><b>1. Soruda kasıt vardır:</b></h3>
<p>Bu sorunun hedefi inançları sarsmak, saf zihinleri bulandırmak, masum ve körpe dimağlara zehir akıtmaktır. Bir akrep kıskacı olan bu demogojik soru ile insanlar zehirlenmek istenmektedir.</p>
<p><strong>Şöyle ki:</strong></p>
<p>Eğer bu soruya<strong> &#8220;Evet&#8221;</strong> diye cevap verilse o zaman<em> &#8220;Demek ki sizin Rabbiniz, yarattığı şeyden güçsüzdür.&#8221;</em> denilecek. Eğer,<strong> &#8220;Hayır&#8221;</strong> diye cevap verilse, o zaman da <em>&#8220;Demek ki sizin Rabbiniz âcizdir.&#8221; </em>denilecektir. Her iki halde de -hâşâ- Cenâb-ı Hakk&#8217;a acizlik isnadı söz konusudur.</p>
<p>Bu soruyu ortaya atanlar, var olması muhal olan bir şeriki yaratmayı Cenâb-ı Hakk&#8217;ın kudretinden talep etmekle Allah’ın Hâlık (yaratıcı), vehmettikleri o şerikin de mahlûk (yaratılan) olduğunu bir ön yargı olarak kabul ettikleri hâlde, daha sonra o mevhum mahlukun Hak Teâlâ&#8217;dan büyük olabileceğine ihtimal vermekle, açıkça demagoji yapmaktadırlar.</p>
<p>Bu kimseler Allah’ın kutsi mahiyetinin mahlûk mahiyetine hiçbir cihetle benzemeyeceğini bilememektedir. Eser ustasına hiçbir cihetle benzemeyeceği gibi, Cenab-ı Hak da mahlûkatına hiçbir cihetle benzemez.</p>
<p>Bu hakikati bilmemek, büyük bir cehalettir. Bu cehalete düşenler Allah’ın mutlak kadir, mahlûkun ise sonsuz âciz olduğu gerçeğinden gafildirler.</p>
<h3><b>2. Soruda <em>&#8220;imkân-ı vehmî&#8221;</em> ile <em>&#8220;imkân-ı aklî&#8221;</em> birbirine karıştırılmaktadır.</b></h3>
<p><strong>İmkân-ı aklî: </strong>Aklen hem olması hem de olmaması mümkün olan şeye denir. Meselâ, yeni evlenen bir insanın, çocuğunun olması da olmaması da mümkündür.</p>
<p><strong>İmkân-ı vehmi: </strong>Hariçte vukua gelmesi mümkün olmayan, hakikatsiz ve esassız bir vehimdir. İmkân-ı vehmi hiçbir hükme esas olamaz. Hiçbir delil ve hakikate dayanmadığı için ilim ve mantık imkân-ı vehmi ile meşgul olmaz.</p>
<p>İmkân-ı vehmi sadece<em> &#8220;olabilir&#8221;, &#8220;belki&#8221; </em>gibi temenni, zan ve hayallerden kaynaklanır.</p>
<p><em>&#8220;Cenâb-ı Hak kendinden büyük bir mahlûk yaratabilir mi?&#8221; </em>sorusunda imkân-ı vehmi ile imkân-ı aklî karıştırılmıştır. Bu soru ancak vehmin mahsulüdür; hiçbir hakikate istinad etmeyen bir hurafe, bir safsatadır; aklen muhaldir. Hiçbir akıl, bir mahlûkun Allahü Azîmüşşân&#8217;dan büyük olmasını mümkün göremez.</p>
<h3><b>3. Soru ile demagoji yapılmaktadır.</b></h3>
<p>Mantıkta &#8220;Gerçek olmayan mukaddemelerle yapılan kıyaslara demagoji veya safsata&#8221; denilmektedir. Meselâ duvar üzerine çizilmiş bir insan resmi gören demagog:<br />
“Bu resim konuşur. Çünkü, bu resim insana aittir.&#8221;</p>
<p>&#8220;Her insan konuşur. Öyle ise bu insan da konuşur.&#8221; diye yanlış bir hükme varır. Cenâb-ı Hakk&#8217;ın yaratacağı bir mahlûku -hâşâ- Allah&#8217;tan büyük tevehhüm etmek, duvardaki resmi insan kabul etmekten daha büyük bir safsatadır.</p>
<p><strong>Bu soruda esas olarak şu safhalar vardır:</strong></p>
<blockquote><p><em><strong>a)</strong> Yaratılması vehmedilen varlığın şu anda mevcut olmadığı kabul edilmektedir.</em></p>
<p><em><strong>b)</strong> Mevhum varlığın yaratılması Allah&#8217;tan beklenmekte, böylece Allah’ın Hâlık olduğu, o mevhum varlığın ise mahlûk olacağı kabul edilmektedir.</em></p>
<p><em><strong>c)</strong> O mevhum varlığın yaratılması Allah&#8217;tan istendiği gibi, onun büyüklüğü, gücü, dirayet ve azameti de Allah&#8217;tan istenmektedir.</em></p></blockquote>
<p>Bu mukaddemelerden Cenâb-ı Hakk&#8217;ın sonsuz büyük, yegâne <strong>Hâlık</strong>, ezelî ve ebedî ve mutlak Kadir olduğu; o mevhum varlığın ise yaratılmaya muhtaç, âciz, zelil ve miskin olduğu sonucu çıktığı halde, tam tersine o vehmî varlığın Allah&#8217;tan büyük olup olmayacağı sorulmaktadır. Bu ise yukarıdaki misâlden çok daha ileri derecede bir safsatadır.</p>
<h3><b>4. Soru pek çok çelişkilerle doludur:</b></h3>
<p>Soru ile yapılmak istenen kıyas, çelişkili hükümlere dayandırılmıştır. Dolayısıyla, bu sorunun <em>&#8220;iddia olma&#8221; </em>özelliği yoktur. Meselâ, <em>&#8220;Sonsuzdan daha büyük bir sayı yazılabilir mi?&#8221; </em>sorusu böyle çelişkili bir hükme dayanır. Bu sebeple hiçbir ilmî kıymeti yoktur. Çünkü, sonsuzdan büyük bir sayı olamaz ki, böyle bir soru da sorulabilsin. Eğer sonsuz, erişilmez bir büyüklüğün sembolü ise hiçbir rakam sonsuz ile mukayese edilemez. Sonsuzdan büyük bir rakam düşünülse o zaman da sonsuzluk hakikati ortadan kalkar.</p>
<p>Bu soru da çelişkili kıyaslardan olduğu için, mantıken ve ilmen hiçbir kıymeti yoktur.</p>
<p><em>Bilindiği gibi bir<strong> eserdeki kemâl,</strong> onu yapan zatın kemâlinin bir tecellisi, bir göstergesidir.</em> Ve bu eserdeki kemâlin, ustasının kemâlini aşması, ondan fazla olması muhaldir. Bir âlimin, telif ettiği bir kitabına kendi ilminden fazla ilim yerleştirmesi, yahut, bir mimarın kendi maharetini aşan bir eser yapması, güneşin kendi ışığından fazlasını bir damla suya vermesi muhaldir, safsataların en acibidir.</p>
<p><em>&#8220;Cenâb-ı Hak, kendinden büyük bir varlık yaratabilir mi?&#8221;</em> sorusu:<em> &#8220;Allahü Teâlâ kendi kemâlatından daha fazlasını bir mahlûkuna verebilir mi?&#8221; </em>gibi bir saçmalık ifade eder.</p>
<p>Soru, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın sıfatları, fiilleri adedince muhaller taşır. Bunlardan birkaçını kaydedelim:</p>
<p>Hak Teâlâ&#8217;nın sıfatlarından biri <strong>&#8220;kudret&#8221;</strong>tir. Soru, bu sıfat yönünden tahlil edildiğinde şöyle olur:</p>
<blockquote><p><em>&#8220;Kudreti sonsuz olan Cenâb-ı Hak, kendinden daha kudretli birisini yaratabilir mi?&#8221;</em></p></blockquote>
<p>Bu sorunun sahibi, sonsuzluk kavramının cahilidir. Sonsuz kudretten daha büyük bir kudret olamaz ki, böyle bir soru sorulabilsin. Şu sonsuz feza, şu uçsuz bucaksız sistemler, hep O Kadir-i Zülcelâl&#8217;in kudretinin tecelligâhıdır. Haşmetli bir dağın âyinedeki tecellisi bir çakıl taşı ağırlığında da olamaz. Hadsiz yıldızlar, uçsuz bucaksız galaksiler hep Cenab-ı Hakk’ın Hâlık isminin tecellileridir. Bu tecellilerin O Kadir-i Mutlak&#8217;ı yorması, âciz bırakması düşünülemez. Her an böyle milyarlarca kâinatı yaratsa, bunların tümü o kudret nazarında yine bir zerre kadar da olamaz.</p>
<p>Söz konusu soru, Cenâb-ı Hakk’ın <strong>&#8220;irâde&#8221;</strong> sıfatı yönünden tahlil edilirse şu şekle girer:</p>
<blockquote><p> <em>&#8220;Mutlak irâde sahibi olan Allah Teâlâ, kendi hükmünü geri bıraktıracak, kendi irâdesini kayıtlayacak bir ilâh yaratabilir mi?&#8221;</em></p></blockquote>
<p>Halbuki, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın irâdesi mutlaktır, sonsuzdur. Hiçbir kayıt altına girmez. O&#8217;nun irâdesini kayıt altına alacak bir varlığın bulunması muhaldir.</p>
<p>Öte yandan, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın yaratacağı şey, mahlûk olur. Mahlûk ise Hâlık&#8217;ın irâdesi altındadır. Bu soru ile Hâlık&#8217;ın irâdesi sınırlı, mahlûkun irâdesi ise sınırsız tevehhüm edilmekte, böylece &#8220;sınırlı olanın sınırsız olanı sınırlandırması&#8221; gibi büyük zıtlığa ve çelişkiye düşülmektedir.</p>
<p>Soruyu, Allahü Teâlâ&#8217;nın<strong> &#8220;ezeliyeti ve ebediyeti&#8221;</strong> noktasından düşündüğümüzde şu safsata ile karşılaşırız:</p>
<blockquote><p><em>&#8220;Cenâb-ı Hak, kendinden evvel var olup, kendisinden sonra da varlığı devam edecek olan bir mahlûk yaratabilir mi?&#8221;</em></p></blockquote>
<p>Ezel ve Ebed Sultanı olan Allahü Azîmüşşan&#8217;ın, bir ismi <strong>Evvel,</strong> bir ismi de <strong>Âhir&#8217;</strong>dir. Varlığının evveli olmadığı gibi, sonu da yoktur. Ezelden evvel ve ebedden öte bir zaman kavramı olamaz ki, böyle bir hurafeye, bir vehme yer olabilsin. Bu safsataya göre, Cenâb-ı Hak ezelî ve ebedî olduğu hâlde, -hâşâ-, fâni ve sonradan yaratılan bir mahluk olacak, yaratacağı o mevhum varlık ise, mahlûk olduğu hâlde ezelî ve ebedî olacaktır.</p>
<p>Cenâb-ı Hakk&#8217;ın<strong> hayat, semi&#8217;, basar </strong>gibi diğer sıfatları da aynı mantık ve ölçü içerisinde düşünülebilir.</p>
<p>Ne gariptir ki, böyle bir safsata ve bir hezeyan bu asrın cehalet çarşısında müşteri bulmakta, az da olsa bir kısım insanları saptırabilmektedir.</p>
<h3><b>5. Soruda hakikatlerin zıtlarına dönüşmesi istenmektedir.</b></h3>
<p><em>Bilindiği gibi, bir hakikatin, zıddına dönüşmesi muhaldir.</em> Yine, bir hakikatin kendi mahiyetini korumakla birlikte kendi zıddı olan bir mahiyete girmesi de muhaldir. Meselâ, güneşin, kendi mahiyetini aynen muhafaza ederek suya dönüşmesi, yahut bir insanın <em>&#8220;insanlık&#8221; </em>mahiyetini hiç kaybetmeden <em>“arslan” </em>olması muhaldir. Misâller çoğaltılabilir. Mahlûkat için, gerçeklerin zıtlarına dönüşmesi böyle binlerce muhaller taşıdığı hâlde, Hâlık Teâlâ hakkında böyle bir şey vehmetmek muhallerin en acibidir.</p>
<p><em>Yukarıdaki soru ile ulûhiyete ait sonsuz hakikatlerin zıtlarına dönüşmesi tevehhüm edilmektedir</em>. <strong>Şöyle ki;</strong> soru sahibi bu demogoji ile sonradan yaratılacağından noksan, fâni, âciz, kayıtlı olacak olan o mevhum varlığın hakikatini, zıddı olan sonsuz kudret ve kemâle inkılâb ettirme muhaline düşmektedir. Allah Teâlâ&#8217;nın mutlak kemâli, zıddı olan mutlak noksanlığa, mutlak cemâli mutlak çirkinliğe, mutlak kudreti, mutlak acze inkılâb etmez.</p>
<p><em><strong>O Zât-ı Zülcelâl</strong> sonsuz aziz, mahlûkat ise sonsuz zelildir.</em> Allahü Azîmüşşân, sonsuz âlim ve mutlak Hâkim&#8217;dir; mahlûkat ise cahil ve mahkûmdur. Allah’ın varlığı vücudu vâcib, Zâtı ezelî ve ebedîdir. Yarattığı ve yaratacağı herşey ise mümkindir, fânidir ve hadistir.</p>
<p>Soru sahibinin vehmine göre, Cenâb-ı Hak ezeli olduğu hâlde, -hâşâ- hadis olacak (sonradan meydana gelecek), yaratılması vehmedilen o varlık ise, hadis olduğu hâlde ezelî olacaktır. Tâ ki, Allahı Teâlâ&#8217;dan, -hâşâ- daha büyük olması tevehhüm edilsin.</p>
<p>Allahü Azîmüşşân, sonsuz kadir olduğu hâlde, âciz olacak, O&#8217;nun yaratmasına muhtaç olan o varlık ise sonsuz kadir olacaktır!..</p>
<p>Misaller çoğaltılabilir.</p>
<h3><b>6. Soru sahibi vücut (varlık) mertebelerinden habersizdir.</b></h3>
<p>Bu sorunun cevabı, üç kavramın bilinmesine bağlıdır. Bunlar <strong>“vâcib, mümkin ve mümteni”</strong> kavramlarıdır. Aklen bu üçünün dışında kalan bir başka şık düşünülemez.</p>
<p>Gayet mükemmel bir heykele baktığımızda bu üç hakikati şöyle tesbit edebiliriz:</p>
<blockquote><p><em>&#8220;Heykelin bir ustası olması vâciptir.&#8221; </em>Zira, san&#8217;at san&#8217;atkârsız düşünülemez.</p>
<p><em>&#8220;Bu heykel yapılmadan önce, ustası için heykeli yapıp yapmamak ise mümkündür.&#8221;</em> Yâni usta için, o eseri yapıp yapmamak olasıdır.</p>
<p><em>&#8220;Heykelin, ustasından daha maharetli, mükemmel, daha güçlü olması ise mümtenidir (imkansızdır), muhaldir.&#8221;</em></p></blockquote>
<p><strong>Aynı hakikati güneş için düşünecek olursak:</strong></p>
<p>Güneşin ışık sahibi olması vâcibdir. Yâni, ışıksız güneş düşünülemez. Güneşi irâde sahibi farzetsek, ışığını dilediğine verip, dilemediğine vermemesi de mümkündür. Güneşin âyinedeki tecellisinin, güneşin büyüklüğüne ve ısısına sahip olup, etrafında on iki gezegeni dolaştırması ise mümtenidir yani imkansızdır.</p>
<p>Yukarıdaki misâller gibi, vücud mertebelerinde de üç hakikat vardır: <strong>Vâcib, mümkin, mümteni.</strong></p>
<blockquote><p><em>Cenâb-ı Hakk&#8217;ın vücudu<strong> &#8220;vâcib&#8221;</strong>, yaratılmış ve yaratılacak olan her şeyin vücudu <strong>&#8220;mümkin&#8221;</strong>, Allah Teâlâ&#8217;nın şeriki, misli, benzeri ve nazirinin bulunması ve herhangi bir mahlûkunun kendisinden büyük ve güçlü olması ise <strong>&#8220;mümteni</strong>&#8220;dir.</em></p></blockquote>
<p>Cenâb-ı Hakk&#8217;ın vücudu vâcibdir. O&#8217;nun vücudu Zât’ındandır. Var olmak için hiçbir sebebe muhtaç değildir. O&#8217;nun varlığı mahlûkatın varlığına hiçbir cihetle benzemez. Hiçbir cihetle dengi, eşi ve benzeri yoktur.</p>
<p><strong>Mümkine gelince,</strong> mümkin varlığı ile yokluğu eşittir, var da olabilir, yok da olabilir. Mümkinin varlığı da, yokluğu da muhal değildir. Yaratılan ve yaratılma ihtimali olan her şey mümkindir.</p>
<p>Meselâ, kâtibe göre bir harfin yazılıp yazılmaması denktir. Yâni, kâtib, o harfi yazabilir de, yazmayabilir de. Demek ki, harf için iki taraf söz konusudur. Olmak ve olmamak. Kâtib bu iki şıktan hangisini tercih ederse o gerçekleşir. Yazmayı tercih ederse harf yokluktan varlık âlemine çıkar, yazmamayı tercih ederse yoklukta kalır.</p>
<p>Bütün mümkinat, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın yanında bu harf gibidir. Kâinat, O&#8217;nun yaratmasıyla meydana geldiği gibi, yine O&#8217;nun irâdesi, kudreti, terbiye ve takdiri ile varlığını sürdürmektedir. Gerek var olmasında, gerekse devam ve bekasında Allah&#8217;a muhtaçtır.</p>
<p><em>Mümkinat âleminde, O <strong>Vâcib-ül Vücudu </strong>âciz kılacak bir mahlûkun olması düşünülemez.</em> O&#8217;nun ezelî irâdesi ve mutlak kudreti karşısında her şey eşittir. Küçük-büyük farkı yoktur. O kudrete nisbeten bütün galaksilerle bir zerre birbirine denktir. Bir çiçek ile baharın, parça ile bütünün farkı yoktur.</p>
<p><strong>Mümteniye gelince;</strong> mümteni, varlığını tasavvur etmek asla mümkün olmayan demektir. Mümkinin<em> &#8220;olmak&#8221;, &#8220;olmamak&#8221;</em> gibi iki ciheti varken, mümteninin tek ciheti vardır; o da olmamaktadır. Yokluk mümteninin daimî vasfıdır. Onun varlığını tasavvur etmek, çelişki ve tezatları doğurur.</p>
<blockquote><p><em>Meselâ, bir rakam ya çifttir ya da tektir. Bir rakamın hem çift, hem de tek olması mümtenidir.</em></p>
<p><em>Bir insanın aynı anda hem ayakta hem de oturur olması da mümtenidir.</em></p>
<p><em>Bir rakamın sonsuzdan büyük olması da mümtenidir.</em></p>
<p><em>Aynen öyle de, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın ortağı ve benzeri olması da mümtenidir.</em></p>
<p><em>Mümkinin vâcib&#8217;ten büyük olması da mümtenidir.</em></p>
<p><em>Mahlûkun Hâlık&#8217;tan üstün olması da mümtenidir.</em></p></blockquote>
<p>Soru sahibi bir demogoji ile mümteniyi mümkin göstermeye çalışmaktadır.</p>
<h3><b>7. Soru sahibi büyüklük kavramının cahilidir.</b></h3>
<p><em><strong>Cenâb-ı Hakk&#8217;ın büyüklüğü</strong> mahlûkata nisbeten değildir. Yâni, O, zâtında büyüktür, büyüklüğü mahlûkat ile kıyasa girmez.</em> O&#8217;nun Zâtı hiçbir mahlukuna benzemediği gibi, büyüklüğü de mahlûkatın büyüklüğüne benzemez, takdirle bilinmez. Mahlûkatın büyüklüğü nisbîdir, birbirine göredir.</p>
<p>Bu hakikati bir misâl ile açıklamaya çalışalım. Güneşin büyüklüğü kar zerrelerindeki tecellileriyle kıyasa girmez. Zira, bütün o tecelliler, parlaklıklarını o güneşten almaktadırlar. Nasıl onunla kıyasa girebilirler?</p>
<p>Bu misâl gibi, ilmi, kudreti, azamet ve kibriyâsı sonsuz olan Allah Teâlâ&#8217; nın büyüklüğü de mahlûkatın büyüklüğü ile hiçbir cihetle kıyasa giremez. Zira bütün mahlûkat hep O&#8217;nun sıfatlarının ve isimlerinin tecellileridir. Varlıkları O&#8217;nun var etmesiyle, hayatları O&#8217;nun hayat vermesiyle, nurları O&#8217;nun nurlandırmasıyladır. Onların büyüklükleri ancak birbirilerine göredir. O&#8217;nun bir mahlûku olan insan aklı ne kadar büyüklük tasavvur ederse etsin ve yine insan hayali büyüklüğü nasıl hayal ederse etsin, bunların hepsi mahlûk büyüklüğüdür. Cenâb-ı Hakk&#8217;ın büyüklüğü, düşünülen ve hayal edilen bütün bu büyüklüklerden münezzehtir, yücedir.</p>
<p>Bilindiği gibi, matematik ilminde bir<strong> &#8220;sonsuz&#8221;</strong> kavramı vardır. Bütün rakamlar ona nisbetle kıyasa giremeyecek kadar küçük kalırlar. Onların büyüklükleri birbirilerine göredir. Sonsuz için bir ile bir milyarın farkı yoktur. <em>Bu noktada sonsuza nisbeten büyük-küçük fark etmez. </em>Bütün rakamlar, şuurlu kabul edilse, bunların hepsi sonsuzu kavramakta aynı derecede güçsüz ve noksan kalacakları gibi, Cenab-ı Hakk’ın sonsuz büyüklüğünü anlamakta da bütün akıllar aynı nisbette âciz kalırlar. O mutlak ve sonsuz büyüklük, bu sınırlı akla sığmaz.</p>
<p>Soruda sözü edilen o vehmi varlığın, mahlûk olacağı peşinen kabul edilmektedir. Bir <strong>mahlûk</strong> ise ne kadar büyük olursa olsun, büyüklüğü mahlûklara göredir ve o daire içinde düşünülür.</p>
<p><em>Sanatkârın sanatından büyük olduğu tartışma kabul etmez bir gerçektir.</em> Meselâ, Selimiye Camii&#8217;ndeki bütün kemâlât ve güzellik hep mimarının kemâlâtından süzülmüş, ilminden dökülmüştür. O taşları bir şaheser hâline getiren, Mimar Sinan&#8217;ın ruhundaki incelik, düşüncesindeki derinlik, hissiyatındaki zerafet ve san&#8217;atındaki meharettir. Alkış Sinan&#8217;adır, takdir O&#8217;na gider. Faraza, Sinan&#8217;ın ömrü, ebedî olsaydı, daha nice camiler yapar, eserler vücuda getirirdi. O eserlerin hepsi de O&#8217;nun büyüklüğüne delil olurdu. Lâkin, onların büyüklükleri Mimar Sinan&#8217;ın büyüklüğüyle mukayeseye giremezdi.</p>
<p>Şu kâinat denilen büyük mescid, arşlar, ferşler, sema tabakaları, uçsuz bucaksız galaksiler de hep Allah’ın eseri, icadı ve mahlûkudur. Onlarda tecelli eden bütün güzellikler ve üstünlükler Esmâ-i İlâhiyye&#8217;ye aittir. Bütün mevcudat Cenâb-ı Hakk&#8217;ın kudretiyle, iradesiyle, hâkimiyetiyle ayakta durmaktadır. Atomlardan galaksilere kadar her şey, her haliyle ve tavriyle, her an O’nun hâkimiyeti ve gözetimi altındadırlar. O&#8217;nun hâkimiyeti karşısında her şey mahkûm, O&#8217;nun büyüklüğü karşısında her mahlûk zelildir.</p>
<p>İşte yukarıdaki soru, büyüklük mefhumunu bilmemek yanında, Hâlikıyet ve mahlûkıyeti de bilmemekten kaynaklanmaktadır.</p>
<p><i>Selam ve dua ile&#8230;<br />
Sorularla İslamiyet</i></p>
<p>Mehmed Kırkıncı r.h</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-kendisinden-buyuk-bir-tas-varlik-yaratabilir-mi/">Allah kendisinden büyük bir (taş) varlık yaratabilir mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-kendisinden-buyuk-bir-tas-varlik-yaratabilir-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Allah’ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır.”</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmek-varligini-bilmenin-gayridir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmek-varligini-bilmenin-gayridir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Mar 2017 11:08:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ı bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır]]></category>
		<category><![CDATA[Arif-i billah]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Kırkıncı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14345</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mühim Bir Sual:“Allah’ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır.” sözü ne anlama gelmektedir? Allah’ın mahiyeti hiçbir mahiyete benzemez. Zira, Hâlık’ın hakikati başka, mahlukatın mahiyeti başkadır. Hiçbir eserin, ustasına benzemediği bilinen bir gerçektir. Meselâ, bir saat ne zâtı, ne mahiyeti, ne sıfat ve fiilleri itibariyle ustasına benzemez. Bunların her ikisi de mahlûk cin­sinden oldukları halde, aralarında bu kadar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmek-varligini-bilmenin-gayridir/">“Allah’ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır.”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/allahi-bilmek-varligini-bilmenin-gayridir/allah-1/" rel="attachment wp-att-14355"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14355" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/allah-1.jpg" alt="" width="392" height="212" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/allah-1.jpg 603w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/allah-1-600x324.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/03/allah-1-300x162.jpg 300w" sizes="(max-width: 392px) 100vw, 392px" /></a></strong></p>
<p><strong>Mühim Bir Sual:</strong>“Allah’ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır.” sözü ne anlama gelmektedir?</p>
<p align="JUSTIFY">Allah’ın mahiyeti hiçbir mahiyete benzemez. Zira, Hâlık’ın hakikati başka, mahlukatın mahiyeti başkadır. Hiçbir eserin, ustasına benzemediği bilinen bir gerçektir. Meselâ, bir saat ne zâtı, ne mahiyeti, ne sıfat ve fiilleri itibariyle ustasına benzemez. Bunların her ikisi de mahlûk cin­sinden oldukları halde, aralarında bu kadar büyük bir mahiyet farklılığı vardır. O halde, bütün varlıkların Hâlık’ı olan Cenâb-ı Hakk’ın kudsî mahiyeti, O’nun yarattığı hiç bir mahlukun mahiyetine elbette benzemeyecektir.</p>
<p align="JUSTIFY">Allah, vehimlerin tasavvurundan ve zihinlerin takdirinden, yani akıl ve fikrin ihatasından münezzehtir. Zira Cenab-ı Hak, suret ve cisim olarak vasıflandırılamaz ve şekil olarak hayal edilemez.</p>
<p align="JUSTIFY">Allah maddeden, zamandan ve mekândan münezzehtir; ezelî ve ebedî bir Zât-ı Akdestir.</p>
<blockquote>
<p align="JUSTIFY"><strong>“Yani, ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef’âlinde nazîri yoktur, misli olmaz, şebîhi yoktur, şerîki olmaz. Evet, bütün kâinatı, bütün şuûnâtıyla ve keyfiyâtıyla kabza-i rubûbiyetinde tutup bir hane ve bir saray hükmünde, kemâl-i intizamla tedbîr ve idare ve terbiye eden bir Zât-ı Akdese, misil ve mesîl ve şerîk ve şebîh olmaz, muhâldir.”</strong><i>7</i></p>
</blockquote>
<p align="JUSTIFY">Allah’ın vücûdu <b>vâcibdir. </b>Yâni, varlığı Zâtındandır; olmaması muhaldir. Cenâb-ı Hakk’ın bütün sıfatları <b>sonsuz ve mut­laktır. </b>Allah Kayyûm’dur. Yani, Zâtında kâimdir. Bütün mevcudat ise, O’nun kudretiyle, iradesiyle ve ilmiyle ayakta durmaktadırlar.</p>
<p align="JUSTIFY">Allah, <strong><i>“Ma’bûdün bilhak” </i></strong>tır; ibadete lâyık ve müstehak ancak O’dur. Allah, zâtında <b>mutlak kadir, mutlak ganidir.</b></p>
<p align="JUSTIFY">Allah-ü Teâlâ Hazretleri, yerin ve göğün hem Hâlık’ı, hem Ma’bûd’u, hem Hafîz’i, hem idarecisidir. Kudreti gayr-i mahdut, ilmi gayr-i mütenahî, sıfatları muhittir. O’nun mebde’ ve müntehası yoktur. Ezelî ve Ebedî’dir.</p>
<p align="JUSTIFY">Allah Sameddir. Yani, her şey O’na muhtaçtır; O ise, hiçbir şeye muhtaç değildir. Her varlığın, her ihtiyacını bizzat O görür. O öyle bir Samed’dir ki, her şeyden müstağnidir, ama her şey ona muhtaçtır. Her mahlûk, vücuda gelmesinde, hayatının devamında ve bütün hallerinde her an O’na muhtaçtır. Her şeyin mülk ve melekûtu O’nun kabza-i tasarrufundadır.</p>
<p align="JUSTIFY">Allah-u Teala, hayat sıfatıyla Hayy, ilim sıfatıyla Âlim, irade sıfatıyla Mürid, kudret sıfatıyla Kâdir, kelam sıfatıyla Mütekellim, emriyle Âmir, nehyi ile Nâhi, hüküm ve icraatında Âdil, in’amında Muhsin, gücü yettiği halde ceza vermeyen ve erteleyen olmasıyla Halîmdir.</p>
<p align="JUSTIFY">Allah, kalpleri dilediği gibi evirip çevirendir. istediğini izzetle şereflendirir ve dilediğini de zilletle rezil eder. Bütün enbiya ve evliyanın kalplerini hikmet ve marifetle doldurur. Bütün müminler bu ilim ve irfan pınarından kana kana içtikleri halde asla doymazlar ve bıkmazlar.</p>
<p align="JUSTIFY">Cenab-ı Hak’ın ilmi, alemin her tarafını ihata etmiştir. Her an bir çok alemi götürüp başka nice yeni alemleri getirir. Bir anda yazı kışa, kışı yaza çevirir. Yoğu var, varı yok eder.</p>
<p align="JUSTIFY">Bir kişi, Allah’ı ne kadar tanırsa, o nispette O’na muhabbeti artar. Çünkü, bütün güzellikler, lütuf ve ihsanlar O’ndandır. Zaten insanın yaratılış gayesi de Allah’ı tanıyıp O’na iman edip kurbiyet kesbederek muhabbet ve ibadet etmektir. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikatı şu veciz sözleriyle ifade eder.</p>
<blockquote>
<p align="JUSTIFY"><strong>“<i>Kat’iyyen bil ki: </i>Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en ulvi mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki “muhabbetullah”</strong>8 dır.</p>
</blockquote>
<p align="JUSTIFY">İnanma ihtiyacı insanın fıtratında dercedildiğinden, insanın marifetullah ve muhabbetullahtan müstağni kalması mümkün değildir.</p>
<p align="JUSTIFY">Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı gibi, bir mümin için en yüksek mertebe, marifet ve muhabetullahdır. Marifet olmadan muhabbet olamaz. Kalbi marifet ve muhabbet ile dolan bir insanın derecesi pek yüksektir.</p>
<p align="JUSTIFY">Marifetullah bir nurdur ki, hangi arif-i billahın kalbinde tecelli ederse, o kalp nazargâh-ı İlahi olur. Zevk-i iman, feyz-i irfan, şevk-i şuhud ve sırr-ı esma bu sayede inkişaf eder. Bârigâh-ı Bâri’ye (Allah’ın kapısına) bu yoldan gidilir. Lütuf ve ihsan kapıları bu yolun kara sevdalısı olan ariflere açılır.</p>
<p align="JUSTIFY">Koca zemin yüzünde yazılan ve her bahar sahifesinde teşhir edilen san’at-ı İlâhiyyeyi ve binlerce mucizeli ve hikmetli eserleri, onlarda parlayan tevhid sikkelerini ve hârikalarını okuyan bir insan, her bir mevcudatta Cenabı Hakk’ın varlığına, birliğine, kudretine ve eşsiz şefkat ve merhametine deliller ve işaretler bulunduğunu idrak eder ve böylece mârifetullahın nihayetsiz ufuklarında kanat açıp gezebilir. Zaten bütün bu harika eserler insanı daima tefekküre sevkeder ve ders verir. İlim ve tefekkür ile kazanılan marifetin zevki bütün maddi zevklerin çok fevkindedir.</p>
<p align="JUSTIFY">Cenab-ı Hakk’ın varlığı ma’lum, mahiyeti ise, meçhuldür. Yani, her mahlukta O’nun sıfat-ı mukeddesesi ve esma-i ilahiyesi tecelli ettiğinden bu tecelliler ile bilinir. Hiçbir aklın O’nun hakikat ve mahiyetini ihata etmeye asla muktedir olamaması cihetiyle de mahiyeti meçhuldür. Cenab-ı Hakk’ın bir ismi ‘Zahir” dir. Yani O’nun varlığı her şeyden daha aşikardır. Diğer bir ismi de <i>“Batın” </i>dır. Yani mahiyeti beşerin idrakine sığmaz. Çünkü:</p>
<blockquote>
<p align="JUSTIFY"><strong>“<i>Hakikat-ı mutlaka, mukayyed enzar ile ihata edilmez.”</i></strong></p>
</blockquote>
<p align="JUSTIFY">Akıl ve marifette en ileri, Cenab-ı Hakkı tanımada en mükemmel bir bahr-i kemalat olan Peygamber Efendimiz (s.a.v) bile, mi’raçta Cenab-ı Hakk’ı gözü ile gördüğü halde</p>
<blockquote>
<p align="JUSTIFY"><i><strong>“Subhâneke ma arefnake hakka marifetike ya maruf” </strong>(Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim. Ben seni tam bir marifetle bilemedim)</i></p>
</blockquote>
<p align="JUSTIFY">buyurarak, hayretini ve acziyetini itiraf etmiştir. Evet, bütün nebiler, arifler ve melekler Cenab-ı Hakk’ı hayretle tesbih ve tazim ettikleri halde, O’nun mahiyet ve hakikatini ve şan-ı kudsiyyetini tam bir marifetle bilememişlerdir.</p>
<p align="JUSTIFY">Hz. Ali’ye (r.a) Allah hakkında sual so­rulduğunda şöyle cevap vermiştir:</p>
<blockquote>
<p align="JUSTIFY"><strong>“Allah’ı kalbine gelen, tahayyül, tasavvur ve tevehhüm ettiğin bütün ahvâlin maverasında bil­mektir.”</strong></p>
</blockquote>
<p align="JUSTIFY">Yine, bu mânâyı te’yiden şöyle buyurmuştur:</p>
<blockquote>
<p align="JUSTIFY"><strong>“Allah, fehimlerde tasavvur, zihinlerde tahayyül olunan her şeyin mâverasıdır.<i>” </i><br />
</strong></p>
</blockquote>
<p align="JUSTIFY">Yani, insanın kalbi, zihni, aklı, hayâli, hep mahlûk olduklarından, onlara gelen her şey de mahlûktur. Allah ise, zâtında sıfatlarında, fiillerinde mahlûkata benzemez. Akla, zihne, hayâle gelen her şey mahluk olduğuna göre, onlara ulûhiyet isnad etmek apaçık şirktir.</p>
<p align="JUSTIFY">Evet, Allah’ın zat, sıfat ve mahiyetini anlama hususunda akl-i beşer aciz kalır. Nitekim Hz. Ebu Bekir (ra):<strong>“Allah’ı bilmede aczini bilmek, Allah’ı bilmektir.”</strong> buyurmaktadır. Allah’ı hakkıyla ancak kendisi bilir. Cenab-ı Hakkın azamet ve büyüklüğü sonsuzdur. Şu nihayeti olmayan uçsuz bucaksız kainat, O’nun azamet ve ilmi yanında bir zerre kadardır.</p>
<p align="JUSTIFY">Şu ibretli misali de nazarınıza sunmak istiyorum. Talebeleri bir gün Victor Hugo’ya bize Allah’ı anlat demişler. Bunun üzerine o</p>
<blockquote>
<p align="JUSTIFY"><em>“Siz benden öyle bir şey soruyorsunuz ki, uçsuz bucaksız bir denizin kenarında çakıllarla oynayan bir çocuğa, denizden sorulsa ne cevap verebilir?” </em>demiş.</p>
</blockquote>
<p align="JUSTIFY">Cenab-ı Hakk’ı böyle bir itikatla tanıyan bir marifet sahibi, her şeyde olduğu gibi bir yumurtada ve bir çiçekte de O’nun mührünü okur, onlarda <strong>“<i>ve hüve alâ külli şeyin kâdir</i>” </strong>cümlesinin yazılı olduğunu görür. Yani <strong>“Her şeye kadir olamayan bu yumurtayı ve bu çiçeği yaratamaz.” </strong>der ve bu sayede sarsılmaz bir imana sahip olur.</p>
<p align="JUSTIFY">Arif-i billah, başka insanların duymadığı, görmediği veya idrak edemediği bir feyiz ve şevk ile dünyanın gürültülü dağdağalarından ve hadisatın dağlarvari dalgalarından uzaklaşarak, vahdet aleminin derinliğine daldığı zaman, ezel ve ebed sahibi Fatır-ı Zülcelal’in bütün mükevvenattaki şaşaa-i tecelliyatını hayretle temaşa eder.</p>
<p align="JUSTIFY">Kâinatta olan bu nizam ve ahenk içindeki deveran ve hakimane fiiller, bir Kadir-i Mutlak’ın varlığını ve birliğini, hudutsuz sıfat ve isimlerini, mutlak ilim ve kudretini güneş gibi göstermektedir. Marifetullah’ın delillerini derin bir düşünce ile mutala eden bir mütefekkir, yerleri ve dağları, denizleri ve bağları ve bütün galaksileri kudretine ve iradesine musahhar eden bir Zat-ı Celili görür, onu sever ve sevdirir. Böyle bir arifin aklında zerre kadar şek ve şüphe kalmaz. Artık marifette mertebeler kateden o mütefekkir insan, Cenab-ı Hakk’ın isimlerini rengarenk çiçeklerde, meyveli ve meyvesiz ağaçlarda büyük bir iştiyakla okur; ruhunda ebediyen sönmeyen bir sürur uyanır ve vecde gelir. Lütuf ve keremi alemi ihata eden şefkatli bir Rahim-i Zülkemal’in varlığına müştak olur.</p>
<p align="JUSTIFY">Her şeyde İlahi isimlerin tecellilerini gören bir arif, dehşet verici gök gürültüsünde Cenab-ı Hakk’ın celal ve azametini, bülbüllerin ahenkli ve sürurlu nağmelerinde de O’nun cemal ve rahmetini müşahede eder. Böylece saadet anahtarı olan imanı kuvvetlenir ve maddî ve manevî terakkiyatın anahtarı olan mârifeti ziyadeleşir.</p>
<p align="JUSTIFY">İnsan marifetin şahikalarına yükselmek için bu İlâhî vecdin kucağına atılmalıdır. Dağların vakur sükûneti, semanın derinliklerine sokulan galaksilerin heybetli duruşu, kudret-i ezeliyenin tecellileridir. Bir an bile susmayan denizlerin celaldarane dalgaları ve ormanların uğultusu, insanların yazmış olduğu hiçbir kitapta görülmeyen bir fesahat ve belağat ile insana Allah’ın varlığını, birliğini, güzel sıfat ve isimlerini okutur ve kainatın sırlarını ona açar. Marifet aşığı bir arif, kainattaki her mahlukun bir şefkatperverin terbiyesinde olduğunu idrak eder. Dünyada bunlardan aldığı marifet aşkı ile yaşar ve ahirette de ebediyen saadet ve huzur ile rüyatullaha müşerref olur.</p>
<p align="JUSTIFY">Bakınız! Üstad Bediüzzaman rahmeti ilahiyeyi ne kadar güzel anlatıyor:</p>
<blockquote>
<p align="JUSTIFY">“<i>Hem zemin sofrasında Kerîm-i Mutlak olan Rahman-ı Rahim’in misafirlerine, rahmet tarafından ihzar edilen hadsiz taamların ayrı ayrı ve güzel kokularına ve muhtelif, süslü renklerine ve mütenevvi, hoş tatlarına ve her zihayatın zevk ve sefasına yardım eden cihazlara bak, ikram ve kerimiyyet-i Rabbaniyyenin gayet şirin cemalini ve gayet tatlı güzelliğini gör.”</i></p>
<p align="JUSTIFY"><i>“Hem Fettah ve Musavvir isimlerinin tecellileriyle başta insan olarak bütün hayvanatın, su katrelerinden açılan pek çok mânidar suretlerine ve bahar çiçeklerinin habbe ve zerreciklerinden açtırılan çok câzibedar sîmalarına bak, fettahiyyet ve musavviriyyet-i İlâhiyyenin mu’cizatlı cemalini gör.”</i> 9</p>
</blockquote>
<p align="JUSTIFY">Evet, ibret alan akıl sahipleri için, bu kainat, kudret ve azamet-i ilahiyyeyi ilan eden antika ve harika sanat eserlerinin teşhirgahıdır. Marifet ve tefekkür erbabı için bir seyrangah ve bir temaşagahtır. Ezeli bir aşkın cezbesiyle kendinden geçen bir insan, nurlar saçan yıldızların birinden diğerine fikren seyahat eder ve oralarda şevk ile dolaşır. Nazarına açılan esrarengiz marifet hazineleri, kalbinde inkişaf eden aşk-ı ilahinin cezbeleri durmadan onu marifet aleminde seyran ettirir.</p>
<p align="JUSTIFY">Marifet sahibi bir insan, kendi mahiyetinin ulvîyetini hayretle tefekkür, yaratılışındaki hakikatleri ibretle ve dikkatle temaşa ettikçe, “Sübhanallah” der ve Halıkına şükür ile mukabele eder. İbadete layık ma’budun ancak O olduğunu bilir, yalnız O’na ibadet eder ve ancak O’ndan yardım ister.</p>
<p align="JUSTIFY">Allah’a Kur’an’ın bildirdiği gibi inanan mü’minler, Cenâb-ı Hakk’ı bütün âlemlerin Rabbi olarak bilirler. Âhiret gününün yegane Mâliki’nin O olduğunu, şeksiz ve şüphesiz kabul ederler. Bütün fiillerinde, sözlerinde, hâllerinde Kur’an’ın gösterdiği Sırat-ı Müstakim üzere olurlar. Allah-ü Teâlâ’nın,</p>
<blockquote>
<p align="JUSTIFY"><strong>“Her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, acizden Müberra, kusurdan mukaddes, nâkıstan muallâ bir Kadir-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl bir Hakîm-i Zülkemâl,..”</strong><i>10</i><i></i></p>
</blockquote>
<p align="JUSTIFY">olduğuna itikad ederler. Bütün hayırları O’ndan bilirler. Güneşi, yağmuru ve baharı rızık için, rızkı da hayatın devamı için birer sebeb olarak kabul ettikleri gibi; peygamberleri, mürşidleri, âlimleri de hidâyete ve ilâhî feyze birer vesile olarak bilirler. Her türlü şirkten âzâde, bütün hurafelerden müberrâ, akıl ve hikmete muvafık olan İslâmî hakikatlar etrafında toplanırlar.</p>
<p align="JUSTIFY">Bu hakikatları gören bir insanın, kendisine akıl, ruh, istidat, vicdan, aşk, şevk ve iman gibi manevî ve cihanbaha latifeleri ihsan eden Halık’ını bilmemesi mümkün müdür?..</p>
<p align="JUSTIFY">Kendisinin bir damla sudan yaratıldığını ve ona verilen zahirî ve batınî duyguların menfaatlerini düşünen akıl sahibi bir insanın, Rabbine karşı marifet ve muhabbeti her an ziyadeleşir ve kendi aciz kudretinin üstünde merhamet ve inayet sahibi bir kudret-i kâmilenin mevcut olduğunu idrak eder. Bir insanın ruhunda ve vicdanında marifet ve muhabbet tecelli ederse, artık o insan hiçbir mahluka perestiş etmez.</p>
<p align="JUSTIFY">Bir arif-i billah’ın nazarında bu kâinat, nizam ve intizamıyla, Cenab-ı Hakkın varlığını ve birliğini ilan eden mücessem bir delil ve bir hüccettir. Kâinatın her bir eczasında, çiçeğinde, ağacında, meyvesinde, bağında ve bostanında insanı vecde getirici bir cazibe vardır. İnsan bunların letafet ve ziynetlerini temaşa ettikçe, azamet-i subhaniyenin ulvîyetine hayran olur. Erbab-ı kemal için bundan daha büyük bir zevk ve aşk mı olur? Aşk-ı hakiki ile dolu olan gönülleri hangi keder ve üzüntü mahzun edebilir? İnsan en sevdiği bir şeyden dahi usanabilir, ancak marifet ve muhabbetten asla usanmaz ve bıkmaz. Nitekim Alman asıllı şair ve mütefekkir Goethe ölüm döşeğinde iken yanında bulunan talebeleri, <em>“Bir arzunuz var mı?”</em> diye sorduklarında; onlara şu çarpıcı cevabı vermiştir: <strong>“Bir avuç marifet! Bir avuç marifet!”</strong></p>
<p align="JUSTIFY">Marifet sahibi bir insan, Allah’ın kâinattaki saltanat-ı rububiyetini, yani bütün eşyayı en mükemmel şekilde terbiye ettiğini düşünür ve bütün hayatını O’na itaat ve ibadetle geçirir.</p>
<p align="JUSTIFY">Kâinatın güzel ahengini, aşikar görünen muhteşem nizamını ve hayatın sırr-ı hakikatını hakkıyla anlamayan tabiatperest bir insan ise, kâinata sathi bir nazarla bakar ve onu tabiata isnat eder. Ondaki sırları anlayamaz, ne kendini ne de kâinat kitabını okumadan geçip gider. Hem dünyada hem de ahirette azap içinde yaşar. Ömrünü ubudiyet ve bu tefekkürle geçiren müminler, cennette nihayetsiz nimetlere mazhar olurlar. Tefekkür ve marifet sahasında mertebeler kateden arif ve mürşitler ise, Allah’a dost olurlar.</p>
<p><em><u><strong>Dipnotlar:</strong><br />
</u></em></p>
<p><em>7 Lem’alar.<br />
8 Mektubat.<br />
9 Şualar.<br />
10 Sözler.</em></p>
<p>Mehmed Kırkıncı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmek-varligini-bilmenin-gayridir/">“Allah’ı bilmek varlığını bilmenin gayrıdır.”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahi-bilmek-varligini-bilmenin-gayridir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Görmediğime inanmam diyenlere cevap!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gormedigime-inanmam-diyenlere-cevap/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gormedigime-inanmam-diyenlere-cevap/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Mar 2017 21:49:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[görmediğime inanmam]]></category>
		<category><![CDATA[görmediğime inanmam diyenlere cevap]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Kırkıncı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.ilimcephesi.com/?p=567</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şurası bir gerçektir ki; varlık âlemi sadece beş duyu ile hissedilebilenlerden ibaret değildir. İnsan, görme duyusu ile, sadece madde alemini görür. Diliyle tatlar âlemini, kulağıyla sesler âlemini, burnuyla kokular âlemini hisseder. Hâlbuki; elektrik, yerçekimi, ışınlar alemi, radyoaktif dalgalar ve nice gerçekler vardır ki, bunlar, ne görülürler ne de işitilirler. Bununla birlikte, bu gerçeklerin varlığı şüphe [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gormedigime-inanmam-diyenlere-cevap/">Görmediğime inanmam diyenlere cevap!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/gormedigime-inanmam-diyenlere-cevap/gormedigime-inanmam-2/" rel="attachment wp-att-16361"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16361" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/03/gormedigime-inanmam-1.jpg" alt="" width="250" height="257" /></a></p>
<p>Şurası bir gerçektir ki; varlık âlemi sadece beş duyu ile hissedilebilenlerden ibaret değildir. İnsan, görme duyusu ile, sadece madde alemini görür. Diliyle tatlar âlemini, kulağıyla sesler âlemini, burnuyla kokular âlemini hisseder. Hâlbuki; elektrik, yerçekimi, ışınlar alemi, radyoaktif dalgalar ve nice gerçekler vardır ki, bunlar, ne görülürler ne de işitilirler. Bununla birlikte, bu gerçeklerin varlığı şüphe götürmez.</p>
<p>İşte bu prensibi göz ardı eden bir kısım insanlar, görmediğime inanmam diyerek bütün varlık âlemini, sadece gözleriyle gördükleri maddi eşyadan ibaret sanarak, büyük bir hataya düşerler. Hâlbuki bir şeyin gözle görünmemesi onun yokluğuna delil olamaz. Zira bu âlemde gördüklerimize oranla göremediklerimiz çok daha fazladır. Hatta insan vücudunda akıl, hayal, hafıza gibi görünmeyen varlıklar, görünenden kat kat fazladır.</p>
<p>“Görmediğim şeye inanmam.” sözünün altında, aklın görevini göze yükleme yanılgısı yatmaktadır. Hâlbuki insandaki her bir duyu ayrı bir âlemin kapısını açar; birinin görevi diğerinden beklenmez. Mesela, göz, kulağın; burun, dilin görevini yapamaz. İnsan, gözüyle ne yemeğin tadına, ne bülbülün sesine, ne de gülün kokusuna bakabilir. Göz bu organların görevlerini yerine getiremezken, elbette aklın fonksiyonunu da icra edemez.</p>
<p>Malumdur ki; herhangi bir eser, göz ile göründüğü hâlde, ustası akıl ile anlaşılır. “Görmediğime inanmam.” diyen bir insan, bu eserin yapıcısını inkâr durumuna düşer. Aynen bu örnekte olduğu gibi, sonsuz bir kuvvet, ilim ve sanat ürünü olan bu muhteşem kainatı seyrettiği hâlde, onun sanatkârını kabul etmeyen insan, ilim ve akıldan uzaklaşmış olur.</p>
<p>Böyle bir insan, bu kâinatta her an tecelli eden ve Allah’ın varlığını güneş gibi gösteren, yaratma, rızk verme, hayat verme gibi sınırsız olayları nasıl açıklayacaktır?</p>
<p>“Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.”</p>
<p>Mehmet Kırkıncı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gormedigime-inanmam-diyenlere-cevap/">Görmediğime inanmam diyenlere cevap!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gormedigime-inanmam-diyenlere-cevap/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yanlış Yorumlanan Bir Hadîs-î Şerîf</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yanlis-yorumlanan-bir-hadis-i-serif/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yanlis-yorumlanan-bir-hadis-i-serif/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Jul 2015 21:28:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[CEMİYETTE GÖRÜLEN KÖTÜLÜKLERİ DEVLET Mİ ÖNLER FERT Mİ?]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Kırkıncı]]></category>
		<category><![CDATA[Yanlış Yorumlanan Bir Hadîs-î Şerîf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8678</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; CEMİYETTE GÖRÜLEN KÖTÜLÜKLERİ DEVLET Mİ ÖNLER, FERT Mİ? &#160; Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyur­maktadır: &#8220;Sizden her kim bir münkeri (kötülük) görürse onu eliyle düzeltsin. Eğer ona muktedir olamazsa diliyle, di­liyle de yapamazsa kalbiyle (buğz etsin); bu da imanın en zayıf derecesidir.&#8221; (Müslim) Bazı âlimler, münkeri def vazifesini devletin bizzat &#8220;Kuv­vet kullanarak&#8221;, âlimlerin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yanlis-yorumlanan-bir-hadis-i-serif/">Yanlış Yorumlanan Bir Hadîs-î Şerîf</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<h1></h1>
<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/R1482402.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-8679" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/R1482402.jpg" alt="Yanlış Yorumlanan Bir Hadîs-î Şerîf" width="400" height="268" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/R1482402.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/R1482402-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/R1482402-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/R1482402-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/R1482402-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/R1482402-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/R1482402-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/R1482402-300x201.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>CEMİYETTE GÖRÜLEN KÖTÜLÜKLERİ DEVLET Mİ ÖNLER, FERT Mİ?</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyur­maktadır: <em>&#8220;Sizden her kim bir münkeri (kötülük) görürse onu eliyle düzeltsin. Eğer ona muktedir olamazsa diliyle, di­liyle de yapamazsa kalbiyle (buğz etsin); bu da imanın en zayıf derecesidir.&#8221; <b>(Müslim)</b></em></p>
<p>Bazı âlimler, münkeri def vazifesini devletin bizzat &#8220;Kuv­vet kullanarak&#8221;, âlimlerin &#8220;Tebligatta bulunarak&#8221;; avâm-ı nâsın ise &#8220;Kalben buğz etmekle&#8221; yapacaklarını beyan etmişlerdir.</p>
<p>Nitekim, Fetava-i Hindiyye&#8217;de Emr-i Bi&#8217;1-Ma&#8217;ruf bahsinde şöyle buyrulur: &#8220;Emr-i Bil&#8217;l-Ma&#8217;rufu ümerâ el ile, ulemâ dil ile, avâm-ı nâs ise kalb ile yapar.&#8221;</p>
<p>Evet, bir münkeri kuvvet kullanarak defetmek devletin vazifesidir, zira kuvvet kullanmak selâhiyeti onundur, ferde ve­rilmemiştir. Kuvvet kanundadır, kanunu tatbikle de devlet vazifelidir. Fertler kendi sahalarını tecavüz ettikleri takdirde buna bir hudut çizmek mümkün değildir. Zira her kuvvetliden daha kuvvetlisi de çıkar. Bu ise çeşitli zulümlere, anarşiye, kar­gaşaya yol açar. Meselâ, ölüm cezasını hak etmiş bir kimseyi cezalandırmak devletin vazifesi iken, bu vazifeyi bir fert kendi başına yapmaya kalkışamaz.</p>
<p>Fertlerin kuvvet kullanma hususundaki saha tecavüzleri fiilî anarşi doğuracağı gibi, bir âlimin yapması gereken vazife­yi bir cahilin yapmaya kalkışması da fikrî anarşi meydana geti­rir. Bu da netice itibariyle yine fiilî anarşiyi doğurur.</p>
<p>Bir kısım âlimler de bu noktadan hareketle söz konusu hadîs-i şerifi şöyle izah etmişlerdir:</p>
<p>Bir insan bir münkeri gördüğü takdirde, onu eliyle önlemek durumundadır. Lâkin bu kimse o münkeri önlemeye muktedir olsa dahi, böyle bir teşebbüsle daha büyük bir fitneye yol açaca­ğını yakînen bilirse, el ile önlemekten vazgeçer, dil ile, nasihat yoluyla önlemeye çalışır. Bu durumda da yine bir fitnenin çıka­cağım bildiği takdirde bu defa hiç olmazsa o münkere kalbiyle razı olmaz, buğz eder.</p>
<p>Hadîs-i şerifte geçen &#8220;İman Zaafiyeti&#8221;meselesini de kısa­ca izah edelim. Bir münkerle karşılaşan bir mü&#8217;minin yapması lâzım gelen asgari tepki, kalben buğz etmekdir. Yoksa bu hadîs, &#8220;O münkeri defetmeye gücü yetmeyen bir mü&#8217;minin imanı zayıftır&#8221; şeklinde anlaşılmamalıdır. Nitekim İmam-ı Nevevî bu hadîste zikri geçen &#8220;İman Zaafiyeti&#8221; mes&#8217;elesini &#8220;sevabın noksaniyeti&#8221; olarak tefsir etmiştir. Yine birçok âlimlerimiz, hadîste geçen iman lâfzına, &#8220;Amel&#8221; mânâsı vermişlerdir.</p>
<p>Hadiste geçen &#8220;Her kim&#8221; lafzıyla, bu hadîsin herkese şâmil olduğu mes&#8217;elesine gelince:</p>
<p>Her mü&#8217;min kendi selâhiyet sahası içerisinde cereyan eden bir münkeri defetmekten veya hiç olmazsa ona buğz etmekten mes&#8217;uldür. Nitekim bir hadîs-i şerîfte, şöyle buyurulmuştur:</p>
<p><em>&#8220;Hepiniz çobansınız, hepiniz idare ettiği riayetinden mes&#8217;uldür.&#8221;</em></p>
<p>Aile reisi, aile fertlerinden; öğretmen öğrencilerinden&#8230; ve nihayet devlet, bütün bir milletten sorumludur. Bu mes&#8217;uliyetin bir ciheti de râiyeti kötülüklerden korumak, onların işledikleri münkerleri defetmektir. Bu vadide gerek fertler, gerekse devlet kendine düşen vazifeyi yapmakla mükelleftir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mehmed Kırkıncı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yanlis-yorumlanan-bir-hadis-i-serif/">Yanlış Yorumlanan Bir Hadîs-î Şerîf</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yanlis-yorumlanan-bir-hadis-i-serif/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mezhepler arasındaki farkların sebebi nedir izah eder misiniz?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mezhepler-arasindaki-farklarin-sebebi-nedir-izah-eder-misiniz-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mezhepler-arasindaki-farklarin-sebebi-nedir-izah-eder-misiniz-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Jul 2015 20:08:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[4 hak mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Kırkıncı]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhepler arasındaki farkların sebebi nedir izah eder misiniz?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8666</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah-u Zülcelal Hazretleri, Habib-i Ekremi (a.s.m.) hürmetine, mezhepler arasındaki farklılıklar ile nihayetsiz rahmet ve kolaylık kapılarını açtı. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde“Ümmetimin ihtilafı geniş bir rahmettir.”buyurmakla bu hakikati ifade etmiştir. Evet bu hadis-i şerif her türlü olumlu farklılığı içine aldığı gibi, mezhepler arasındaki farklılıkları da kapsar. Bazı âyet ve hadislerdeki kelime ve cümleler ayrı ayrı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezhepler-arasindaki-farklarin-sebebi-nedir-izah-eder-misiniz-2/">Mezhepler arasındaki farkların sebebi nedir izah eder misiniz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 class="post-tile entry-title"></h1>
<div class="entry-content">
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/images-12.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8667" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/images-12.jpg" alt="Mezhepler arasındaki farkların sebebi nedir izah eder misiniz?" width="366" height="177" /></a></p>
<p>Allah-u Zülcelal Hazretleri, Habib-i Ekremi (a.s.m.) hürmetine, mezhepler arasındaki farklılıklar ile nihayetsiz rahmet ve kolaylık kapılarını açtı. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde<b>“Ümmetimin ihtilafı geniş bir rahmettir.”</b>buyurmakla bu hakikati ifade etmiştir. Evet bu hadis-i şerif her türlü olumlu farklılığı içine aldığı gibi, mezhepler arasındaki farklılıkları da kapsar.</p>
<p>Bazı âyet ve hadislerdeki kelime ve cümleler ayrı ayrı hükümleri içermiştir. Bir tek sedefte birden çok incibulunabilir. İşte müçtehitler âyet ve hadislerin sedefindeki cevherlerde farklı görüşler beyan etmiştir. Bu ise muhtelif kapıların açılmasına vesile olmuştur. Bu ihtilaf ümmet-i Muhammed için büyük bir kolaylıktır. Cenâb-ı Hakk:</p>
<p><b>“Allah size kolaylık ister, zorluk istemez.”</b></p>
<p>Din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi.”</p>
<p><b>“Ve üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri atar (yani, hata ile adam öldürmekte kısas icrasını ve günah işleyen azaların, pislik değen elbisenin kesilmesi gibi ağır teklifleri kaldırır.)”</b></p>
<p>gibi âyet-i kerimelerle şeri’at-ı Muhammediye’nin gayet derecede kolay olduğunu ifade etmektedir.</p>
<p>Meselâ, İmâm-ı Şafiî’nin <b>“Kadına el değince abdestin bozulması”</b> şeklindeki görüşü, günümüz şartlarında Hac ibadeti esnasında çok sıkıntıya sebebiyet verir. Zira tavafın abdestli olarak yapılması lazımdır. Milyonlarca insanın toplandığı o kalabalıkta bu hükmün uygulanması adeta imkansız olduğundan, bu mezhep mensupları diğer mezhepleri taklit ederek tavaf yaparlar.</p>
<p>Abbasi halifesi Harun Reşid, İmâm-ı Mâlik’e <b>“Senin kitaplarını yazdıralım, âlem-i İslâm’ın her tarafına dağıtalım. Ümmeti bunlara sevk edelim.”,</b>teklifinde bulunur. İmâm-ı Mâlik şu cevabı verir: <b>“Ya emire’l-mü’minin, alimlerin farklı görüşleri Allah’tan bu ümmete rahmettir. Her biri kendi nazarında doğru olana tâbi olur. Hepsi hidâyet üzeredir ve hepsi Allah’ın rızasını ister.”</b></p>
<p>Müspet ayrılıklar, sahabe döneminde sıkça meydana gelmiştir. Hazret-i Peygamber de (a.s.m.) ümmetini, dilediği sahabenin içtihadıyla amel etme hususunda serbest bırakmakla böyle bir ihtilafa razı olmuştur. Sahabelerini içtihat farklılığından dolayı tenkit etmemiş, her iki tarafın da hükmünü hak ve münasip görmüştür.</p>
<p>Sefere çıkan iki sahabe, namaz vakti geldiğinde su bulamayınca teyemmümle namazlarını kılarlar. Sonra vakit içinde su bulurlar. Biri namazı iade eder, yeniden kılar. Diğeri ise önceki kıldığını yeterli görür. Dönüşte durumlarını Resûlullah’a sorarlar. Hazret-i Peygamber iade etmeyene <b>“Sünnete isabet ettin.”</b>, diğerine de <b>“Sana iki defa ecir var.” </b>cevabını verir.</p>
<p><b>“Sahabelerim yıldızlar gibidir, onlara uyarsanız hidâyete erersiniz.”</b>hadis-i şerifi de bu hakikate işaret etmektedir. Buna binaen herhangi bir insan hak mezheplerden dilediğini tercih edebilir.</p>
<p>Kıblenin bilinmediği yerde namaz kılan bir mümin, kendi içtihadı ile bir yön tayin etse veya her rekatını bir başka yöne doğru kılsa namazın doğruluğuna fıkhen hükmolunur.</p>
<p>Bu sayede Müslümanlar zaruret hallerinde ruhsatı azimete tercih edebilmektedirler. Bu ise onlar için büyük bir rahmet olmuştur. Evet, Müslümanlar kendi mezheplerinde çözümü olmayan bir mesele hakkında, zaruret halinde, diğer bir hak mezhebin ruhsatı ile hareket edebilir ve böylece sıkıntıdan kurtulurlar.</p>
<p>Zaten şeriat-ı Muhammediye insanların fıtratına uygun olarak Allah tarafından vaz’ edilmiştir.</p>
<p>Müçtehitler arasındaki ayrılıklar ümmet hakkında rahmet olduğu halde; geçmiş ümmetlerin helakine sebep olmuştur. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir hadis-i şeriflerinde “Ayrılıklar geçmiş ümmetlere azap olduğu halde, benim ümmetime rahmet olmuştur.” buyurmuşlardır.</p>
<p>Geçmiş peygamberlerin dinlerinde bütün hükümler açık ve kesin idi. Âyetlerde yoruma açık şeyler yoktu. Kat’i ve kesin olan meselelerde ayrılık olmayacağı da açıktı. İnsanlar bu kesin hükümlere uymakta zorluk çektiler, ayrılığa düştüler ve bu ayrılık onları helake götürdü. Fakat bizim şartlarımız geçmiş milletler üzerindeki darlığı kaldırmıştır. Meselâ, Hazret-i Musa’nın (a.s.) şeriatinde adam öldüren bir katile kısastan başka ceza verilmesi mümkün değildi.</p>
<p>İsa’da (a.s.) dininde ise sadece diyet vacip idi, kısas yasaktı. Şeriat-ı Muhammediye’de ise maktulun velisine kısas, diyet ve af arasında tercih hakkı verilmiştir. Diğer bir misal, onların şeriatında elbisenin, kirlenen yerini kesip atmak vacip iken bizim şeriatımızda temiz suyla yıkamak yeterlidir. Bu manada pek çok misaller vardır.</p>
<p>Mehmet Kırkıncı</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezhepler-arasindaki-farklarin-sebebi-nedir-izah-eder-misiniz-2/">Mezhepler arasındaki farkların sebebi nedir izah eder misiniz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mezhepler-arasindaki-farklarin-sebebi-nedir-izah-eder-misiniz-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mezhep imamlarının her hükmü hak mıdır ve kusursuz mudur?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mezhep-imamlarinin-her-hukmu-hak-midir-ve-kusursuz-mudur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mezhep-imamlarinin-her-hukmu-hak-midir-ve-kusursuz-mudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Jul 2015 19:59:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[4 hak mezhep]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Kırkıncı]]></category>
		<category><![CDATA[Mezhep imamlarının her hükmü hak mıdır ve kusursuz mudur?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8663</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bediüzzaman Hazretleri Hutbe-i Şamiye isimli eserinde, “Biz Kur’an şakirdleri olan Müslümanlar, burhana tâbi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklid için burhanı bırakmıyoruz.” buyurur. Yine bir başka eserinde de, “Her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mehenge vurunuz. Eğer [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezhep-imamlarinin-her-hukmu-hak-midir-ve-kusursuz-mudur/">Mezhep imamlarının her hükmü hak mıdır ve kusursuz mudur?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 class="post-tile entry-title"></h1>
<div class="entry-content">
<div>
<h1><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/mezhepler-ehli-sunnet.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8664" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/mezhepler-ehli-sunnet.jpg" alt="Mezhep imamlarının her hükmü hak mıdır ve kusursuz mudur?" width="476" height="268" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/mezhepler-ehli-sunnet.jpg 625w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/mezhepler-ehli-sunnet-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/mezhepler-ehli-sunnet-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 476px) 100vw, 476px" /></a></h1>
</div>
<div>
<div id="govde">
<p>Bediüzzaman Hazretleri Hutbe-i Şamiye isimli eserinde,</p>
<blockquote><p><strong>“Biz Kur’an şakirdleri olan Müslümanlar, burhana tâbi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklid için burhanı bırakmıyoruz.”</strong></p></blockquote>
<p>buyurur. Yine bir başka eserinde de,</p>
<blockquote><p><strong>“Her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mehenge vurunuz. Eğer altun çıktı ise kalpte saklayınız…”</strong>buyurmuştur.</p></blockquote>
<p>İslâmiyet’te müçtehit ve mürşitler tarafından ortaya konulan hakikatler araştırıldığında, bu hakikatlerin akli ve nakli delillere dayandığı görülür.</p>
<p>Bütün hak mezhepler, dinin temel meselelerinde ittifak etmekle beraber, füruata ait bazı hükümlerde farklı içtihatlarda bulunmuşlardır. Müslümanlar ibadet ve muamelâta ait hükümlerde bu mezheplerden birine tâbi olmuşlardır. Hatta keşif ve keramet sahibi olan bütün veliler, kutuplar ve ilim, irfan sahibi asfiyanın her birisi, bu hak mezheplerden birine bağlanmıştır.</p>
<p><strong>Meselâ;</strong> İmâm-ı Muhammed, İmâm-ı Ebu Yusuf, Serahsî, Kadıhan, Kudûri, İbn-i Abidin, Hanefî mezhebine tabi olmuşlardır. İmâm-ı Gazalî, Rafıi, Nevevî, Fahreddin-i Razi, Taftezani, İmâm-ı Suyutî Şafiî mezhebine; İbnü’l-Hacib, Zerkani, Muhyiddin-i Arabî, Ebu’l-Haseni Şazelî Mâliki mezhebine; Abdulkadir-i Geylani, İbni Kudame, Cevzi ise Hanbelî mezhebine tabîdirler.</p>
<p>Aklî ve naklî ilimleri cem edip sayısız eserler veren ve asırlarını layıkıyla tenvir eden nice alimler, nice fakihler, nice büyük zâtlar içtihada heves etmeyerek dört büyük müçtehide tâbi olmayı tercih etmişler ve bunu kendileri için şeref bilmişlerdir. Selamet ve saadetlerini bunlara tabi olmakta, o azim imamların yolundan gitmekte görmüşlerdir. İslâmiyetin en şanlı devirlerinde yetişen büyük alimler, telif ettikleri eserlerle ve yetiştirdikleri talebeler ile bu dört müçtehidin hayru’l-halefi olmuşlardır.</p>
<p>Böyle muhtelif zamanlarda ve mekanlarda yaşamış, meşrep ve meslekleri ayrı olan binlerce ulema ve mütefekkir, ittifakla bu dört imamın mezheplerine intisap etmişler, onların içtihat ettiği meseleleri yaşayıp yaşatmışlardır.</p>
<p><strong><em>Kelam, tefsir, hadis gibi ilim dallarında mütehassıs nice ilim erbabının müçtehitlere tâbi olmaları, körü körüne bir taklit değildir.</em></strong>Onların bu taklitleri araştırmaya dayanır. Bu taklidin temelinde branşlaşmaya saygı şuuru yatar.</p>
<p>Evet, bu kadar keskin akıl sahibi, ilim ve irfanda kabiliyet kazanmış zâtlar, acaba ihtimal var mıdır ki hakikati olmayan herhangi bir yanlışa bir ömür boyu bağlanıp kalsınlar, körü körüne bu büyük müçtehitlerin arkasından gitsinler? Buna ihtimal verip kabul eden bir akıl düşünülemez.</p>
<p>Bu alimlerin, bu dört mezhep etrafında toplanmaları, o mezheplerin etrafında çekilmiş çelikten bir sur ve Zülkarneyn’in seddi gibi yıkılmaz bir settir. Hiçbir şeytanın nüfuz edemeyeceği, delemeyeceği bir surdur.</p>
<p>Bu zâtlar, büyük müçtehitlerin içtihat ettikleri hükümlerin her birini hakikat kabul etmişler ki, onlara karşı tavır almamışlardır. Meselâ; âlem-i İslâm’ın her tarafında takdir ve hürmete mazhar olan İmâm-ı Gazali, Hüccetü’l- İslâm unvanını kazanmış olmasına rağmen,<strong> içtihat hususunda İmâm-ı Şafii Hazretlerine tâbi olmuş ve buyurmuşlardır ki;</strong></p>
<p><em>“Ben içtihat sahasında araştırma ve incelemelerde bulundum, bu sonuçlar beni Şafiî mezhebine götürdü…” </em></p>
<p><strong>Her şeyde muvaffakiyet, İlâhî yardıma bağlıdır. </strong>Allah’ın ihsanı bir kimseye yâr ve yaver olmazsa, o kimse kendi tedbir ve gayretiyle isteklerinde başarılı olamaz. Elbette, sebeplere müracaat lâzımdır. Fakat esas olan Cenâb-ı Hakk’ın tevfik ve ihsanıdır. <em>Mezheplerin on ikiden dörde inmesi de bu sırra bağlıdır. </em></p>
<div><i>Mehmed Kırkıncı Hocaefendi</i></div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mezhep-imamlarinin-her-hukmu-hak-midir-ve-kusursuz-mudur/">Mezhep imamlarının her hükmü hak mıdır ve kusursuz mudur?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mezhep-imamlarinin-her-hukmu-hak-midir-ve-kusursuz-mudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tasavvuf Nedir? Tarikat Nedir? İslamda Yeri Nedir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-nedir-tarikat-nedir-islamda-yeri-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-nedir-tarikat-nedir-islamda-yeri-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2015 14:48:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Kırkıncı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı ve Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu ve Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikattan Maksad]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Nedir? Tarikat Nedir? İslamda Yeri Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvufun Esası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8185</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tasavvuf, farz ve vacibleri hakkıyla edadan sonra nafi­lelerle manevi makamatta kat-ı meratip ile Allah’a yakınlık kesbetmektir. Tasavvuf, Kur’an ve sünnetten süzülmüş bir sızıntı ve bir hakikattır. İslam’ın özü ve ruhudur. Tasavvuf, kitap ve sünnete tam ittiba ile ahlak-ı İlahîyye ile tahalluk; yani. Kur’an ahlakıyla ahlaklanmak, masivayı terk ederek rıza-i Bârî’yi tahsile müteveccih olmak ve bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-nedir-tarikat-nedir-islamda-yeri-nedir/">Tasavvuf Nedir? Tarikat Nedir? İslamda Yeri Nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/pembe-zambak-cicegi.bmp"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8186" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/pembe-zambak-cicegi.bmp" alt="Tasavvuf Nedir? Tarikat Nedir? İslamda Yeri Nedir?" width="355" height="355" /></a>Tasavvuf, farz ve vacibleri hakkıyla edadan sonra nafi­lelerle manevi makamatta kat-ı meratip ile Allah’a yakınlık kesbetmektir.</p>
<p>Tasavvuf, Kur’an ve sünnetten süzülmüş bir sızıntı ve bir hakikattır. İslam’ın özü ve ruhudur.</p>
<p>Tasavvuf, kitap ve sünnete tam ittiba ile ahlak-ı İlahîyye ile tahalluk; yani. Kur’an ahlakıyla ahlaklanmak, masivayı terk ederek rıza-i Bârî’yi tahsile müteveccih olmak ve bu âli maka­ma ermek için  süfli hisleri terkederek yüksek ahlaka bürünmek ve Allah’ın iradesine tam teslim olmaktır.</p>
<p>Tasavvuf, hayatı nefs namına değil Hak hesabına yaşa­mak, özü su gibi duru, kalbi elmas gibi şeffaf ve düşünceleri bulutsuz hava gibi berrak olmaktır.</p>
<p>Tasavvuf, İslamı derûnî bir şekilde yaşamak, şekilden mânaya geçmektir.• Tasavvuf, şeriata riayetle hakikate vüsuldür.</p>
<p>İmam-ı Gazalî, tasavvufu; “Kalbi, Hakk’a bağlayıp masiva ile ilgiyi kesmektir,” diye tarif eder.</p>
<p>Cüneyd-i Bağdadi’ye göre ise tasavvuf; “Hakk’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle ihyasıdır.”[1]</p>
<p>Tarikat; Arapça’da “yol” manasına gelmektedir. Tasavvuf da ise; Allah’a yakın olmak ve O’nun rızasını kazanmak maksadıyla takip edilmesi gereken yol demektir.</p>
<p>Hicrî III. Asırda, Cüneyd-i Bağdadi, Ebû’n-Nasr es-Serrac et-Tusi, tasavvufu, fikri hayata sistemli bir şekilde intikal ettir­mişlerdir. Tarikatların fiilen teşekkülü de böylece tahakkuk etmiştir.</p>
<p>İslam’daki tasavvufa gelince bunun esas menbaı ve me’hazi Kur’an-ı Kerîm ve hadis-i şeriflerdir. Evliyâ ve mürşitler Kur’an ve hadisten aldıkları feyz ile İslam tasavvufunu vücuda getirmişler ve bu sahada birçok kitaplar yazmışlardır. Kuşeyri’nin Risale’si, Ebu Nasr’ın el-Lüma’ı Suhreverdi’nin Avarifü’l-Maarifi, İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ı, İmam-ı Gazalî’nin İhyau Ulumi’d-Din’i bunlardan sadece bir kaçıdır.</p>
<p>İslam tasavvufu, İslamiyet’ten önceki milletlerden intikal etmiş değildir. Bilakis İslam tasavvufunun kaynağını, Kur’an’da zikredilen zühd, takva, zikir, tefekkür ve verâ gibi insanın ruhunu terakki ettiren ve kalbini tasfiye eden güzel haller teşkil etmiştir. Bu temel kaynağı, Hz. Peygamber (sav.)’in ve sahabe-i kiram efendilerimizin hayatları takip eder. İslamdaki tasavvuf, bazılarının zannettiği gibi, şeriâtten ayrı bir şey de değildir.</p>
<p>Ahmed-i Rufai Hazretleri’nin dediği gibi, “Tasavvuf ayn-ı şeriattır. Şeriat da ayn-ı tasavvuftur. İkisinin arasındaki fark sa­dece lafzîdir. Maddeten ve manen neticesi birdir.”</p>
<p>Evet, tarikatlardan maksat, esma-i İlahînin zikrine devam ile maneviyat sahasında ruhen tekâmül ve terakki etmek, Şeriat-ı Muhammediye ve sünnet-i seniyyenin ihya ve ibkasına gayret göstermektir. Bu terakki ve tekâmüle vesile ise tarikat pirlerinin himmetleri yani, müritlerini salahat ve takva ile teçhiz etmele­ridir. Hak tarikatlar müteselsilen Hazret-i Peygamber (sav.)’e vâsıl olur. Şimdiye kadar ne kadar evliya ve mürşit gelmişse, terakki ve tekâmüllerinde bir feyiz menbaı olan Peygamber Efendimiz (sav.)’in koyduğu düsturlardan istifade etmişlerdir. Çünkü her türlü hareket ve amellerde en mükemmel rehber ancak odur. (sav.)</p>
<p>İnsanların ekserisi, ilim tahsil ederek doğrudan doğruya Kur’an ve sünnete muhatap olmaları mümkün olmadığından, böyle kişiler, noksanlarını sünnet-i seniye dairesindeki bir tarikatla ve şeyhe intisap etmekle telafi edebilir, noksanlarını ikmal ederek kemalata vasıl olurlar. Zaten, hakiki bir mürşidin en önemli vazifesi, müridini Kur’an ve sünnet dairesinde yaşatmasıdır. Şu tespit bu manayı mükemmel bir tarzda izah etmektedir;</p>
<p><em>         “İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Fârûkî (ra.) demiş ki: ‘Ben seyr-i rûhanîde kat-ı merâtib ederken,  tabakat-ı Evliyâ içinde en parlak, en haşmetli, en letâfetli, en emniyetli; Sünnet-i seniyeye ittibaı, esas-ı tarîkat itti­haz edenleri gördüm. Hatta o tabakanın âmî evliyâları, sair tabakatın has velilerinden daha muhteşem görünüyordu.’ Evet, müceddid-i elf-i sâni İmam-ı Rabbanî (ra.), hak söylüyor. Sün­net-i seniyyeyi esas tutan, Habibullah’ın zilli altında makam-ı mahbubiyete mazhardır</em>.”[2]</p>
<p>Tasavvuf ehlinin bütün hedefi Kur’an ve sünnetin, nefsani arzulara göre değil, ilahî iradeye göre izahı ve yaşanmasıdır. Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmek ve O’na bağlanmak, aslında, İslam’ın tam anlamıyla içinde olmak demektir. Onlar, <em>“Sen de sabah-aksam Rablerinin rızasını isteyerek O’na yalvarmakla beraber sakın (onlarla birlikte bulunmağa candan sabret). Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Kalbine bizi anmayı unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevâ ve hevesine uyan kimseye uyma</em>”[3] emrince, kendilerini Allah’a, şeklen değil, asıllarıyla, yani kalben bağlamanın yüceliğine ermiş bahtiyarlar kafilesidir.</p>
<p>Bunun içindir ki, Anadolu’ya hâkim olan Selçuklular, birlik ve beraberliğin, huzur ve saadetin, maddi ve manevi terakkinin sadece maddi güçle olmayacağını çok iyi bildiklerinden, Ahmet Yesevi’den milletin irşadı için mürşitler göndermesi hususunda istimdat ederler.  Ahmet Yesevi de binlerce müridini Anadolu’ya gönderir. Fuat Köprülü bu rakamın doksan bin olduğunu ifade etmektedir. Horasan er ve erenleri namı ile şöhret bulmuş olan bu Allah dostları Anadolu’nun dört bir yanına dağılarak insanların irşadına, maddi ve manevi terakkilerine vesile olmuşlardır. Ahi Evran’ın kurduğu ‘Ahi Teşkilatı’ insanların maddi terakkisinde büyük bir hizmet ifa etmiştir.</p>
<p>Evet, irfan âleminde derin izler bırakan, âlem-i insaniyete şerefler bahşeden, ruhlarda ve  fikirlerde büyük tesirler bırakan Semerkant ariflerinin, Buhara mürşitlerinin ve Belh mutasavvıflarının medreselerinde, tekke ve zaviyelerinde  nice müstesna şahsiyetler yetişmiştir.</p>
<p>İslam’ın ruhuna uygun olan bu müesseselerin senelerden beri milletimizin imanını, ahlakını ve manevi kemalatını takviye ve terakki ettirdiği tarihi bir hakikattir. İçtimai hayatın huzur ve asayişini temin edecek en büyük esasın Allah korkusu olmasına binaen, ferdî ve içtimaî terbiye ile meşgul olan hak tarikatlar, gönül ve vicdanlar üzerinde bu noktayı esas tutmuşlardır. Ken­dilerine intisap edenleri takva ile teçhiz etmiş ve onları feyizden saadete, saadetten kemalata erdirmişlerdir. Bunun için hak tari­katlar, hem birer fazilet membaı hem de asayişin birer manevi bekçisi olmuşlardır.</p>
<p>Bediüzzaman Hazretleri ‘Telvihat-ı Tis’a’ adlı eserinde tarikat ve velayet meselesini çok harika bir surette izah etmiştir. Kısa bir bölümünü dikkatinize sunuyorum:</p>
<p><em>      “Sual: Tarîkat nedir?</em></p>
<p><em>        Elcevap: Tarîkatın gaye-i maksadı, mârifet ve inkişaf-ı hakaik-i îmaniye olarak, Mi’raç-ı Ahmedî’nin (A.S.M.) gölgesinde ve sayesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk-u ruhanî neticesinde, zevkî, halî ve bir derece şuhudî hakaik-i îmaniye ve Kur’aniyeye mazhariyet; “tarîkat”, “tasavvuf” namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemâl-i beşerîdir.</em></p>
<p><em>         ÜÇÜNCÜ TELVİH: Velayet, bir hüccet-i risalettir; tarîkat, bir bürhan-ı şeriattır. Çünki risaletin tebliğ ettiği hakaik-i îmaniyeyi, velayet bir nevi şuhud-u kalbî ve zevk-i ruhanî ile aynelyakîn derecesinde görür, tasdik eder. Onun tasdiki, risaletin hakkaniyetine kat’î bir hüccettir. Şeriat ders verdiği ahkâmın hakaikini, tarîkat zevkiyle, keşfiyle ve ondan istifadesiyle ve istifazasıyla o ahkâm-ı şeriatın hak olduğuna ve Hak’tan geldiğine bir bürhan-ı bâhirdir. Evet nasılki velayet ve tarîkat, risalet ve şeriatın hücceti ve delilidir; öyle de İslâmiyetin bir sırr-ı kemali ve medar-ı envarı ve insaniyetin İslâmiyet sırrıyla bir maden-i terakkiyatı ve bir menba-ı tefeyyüzatıdır.</em></p>
<p><em>          İşte bu sırr-ı azîmin bu derece ehemmiyetiyle beraber, bazı fırak-ı dâlle onun inkârı tarafına gitmişler. Kendileri mahrum kaldıkları o envardan, başkalarının mahrumiyetine sebeb olmuşlar. En ziyade medar-ı teessüf şudur ki: Ehl-i Sünnet ve Cemaatin bir kısım zâhirî uleması ve Ehl-i Sünnet ve Cemaate mensub bir kısım ehl-i siyaset gafil insanlar; ehl-i tarîkatın içinde gördükleri bazı sû’-i istimalâtı ve bir kısım hatiatı bahane ederek, o hazine-i uzmayı kapatmak, belki tahrib etmek ve bir nevi âb-ı hayatı dağıtan o kevser menba’ını kurutmak için çalışıyorlar. Halbuki eşyada, kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler, meşrebler, meslekler az bulunur. Alâküllihal bazı kusurlar ve sû’-i istimalât olacak. Çünki ehil olmayanlar bir işe girseler, elbette sû’-i istimal ederler. Fakat Cenâb-ı Hak âhirette muhasebe-i a’mal düsturuyla, adalet-i Rabbaniyesini, hasenat ve seyyiatın müvazenesiyle gösteriyor. Yani hasenat racih ve ağır gelse, mükâfatlandırır, kabul eder; seyyiat racih gelse cezalandırır, reddeder. Hasenat ve seyyiatın müvazenesi, kemmiyete bakmaz, keyfiyete bakar. Bazı olur, birtek hasene bin seyyiata tereccuh eder, afvettirir. Mâdem adalet-i İlâhiye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür; tarîkat, yani Sünnet-i Seniye dairesinde tarîkatın hasenatı, seyyiatına kat’iyen müreccah olduğuna delil: Ehl-i tarîkat, ehl-i dalaletin hücumu zamanında îmanlarını muhafaza etmesidir. Âdi bir samimî ehl-i tarîkat; sûrî, zâhirî bir mütefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarîkat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle îmanını kurtarır. Kebairle fâsık olur, fakat kâfir olmaz; kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedid bir muhabbet ve metin bir itikad ile aktab kabul ettiği bir silsile-i meşayihi, onun nazarında hiçbir kuvvet çürütemez. Çürütmediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez. Tarîkatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zât da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkilleşmiştir.</em></p>
<p><em>          Bir şey daha var ki: Daire-i takvadan hariç, belki daire-i İslâmiyetten hariç bir suret almış bazı meşreblerin ve tarîkat namını haksız olarak kendine takanların seyyiatıyla, tarîkat mahkûm olamaz. Tarîkatın dinî ve uhrevî ve ruhanî çok mühim ve ulvî neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız âlem-i İslâm içindeki kudsî bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, te’irli ve hararetli vasıta tarîkatlar olduğu gibi; âlem-i küfrün ve siyaset-i Hıristiyaniyenin, nur-u İslâmiyeti söndürmek için müdhiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal’a-i İslâmiyeden bir kal’asıdır. Merkez-i Hilafet olan İstanbul’u beşyüz elli sene bütün âlem-i Hıristiyaniyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul’da beşyüz yerde fışkıran envar-ı tevhid ve o merkez-i İslâmiyedeki ehl-i îmanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük câmilerin arkalarındaki tekyelerde “Allah Allah!” diyenlerin kuvvet-i îmaniyeleri ve marifet-i İlâhiyeden gelen bir muhabbet-i ruhanî ile cûş u huruşlarıdır. </em></p>
<p><em>        İşte ey akılsız hamiyet-füruşlar ve sahtekâr milliyetperverler! Tarikatın, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyyiatlardır, söyleyiniz?”       </em></p>
<p>Evet tarihe atf-ı nazar edildiğinde milletin fazileti, ahlakı ve irfanı için gayret gösteren, kalplere hayat bahşeden ve ruhlara nesim-i hidayet estiren bu ilim ve irfan yuvaları vasıtasıyla bu millete insaniyet semasında yıldız gibi parlayan başta aktab-ı Erbaa olan Abdülkadir Geylani,  Ahmed er- Rüfai, Ahmed Bedevi, İbrahim-i Dusuki olmak üzere Şah-ı Nakşibendi gibi kutuplar, gavslar, arifler, evliyalar ve sayısız mürşid-i kâmillerin, Mevlânâ, Yunus Emre ve Ahmet Yesevî gibi ali şahsiyetlerin olduğu  görülecektir. Bu müstesna zatlar,  kalp ve gönül âleminde hakiki mürşitler yetiştirerek İslam dininin kayyumu olmuşlardır. İnsanlara marifetullah ve muhabbetullahın hakiki zevkini tattırmışlardır. Bu hâl yaklaşık bin yıl devam etmiştir. Evet, irfan âleminde derin izler bırakan, âlem-i insaniyete şerefler bahşeden, ruhlarda ve fikirlerde büyük tesirler bırakan Semerkant ariflerinin, Buhara mürşitlerinin ve Belh mutasavvıflarının medreselerinde, tekke ve zaviyelerinde nice müstesna şahsiyetler yetişmiştir.</p>
<p><strong>         Evet, tarihin yaprakları çevrildiğinde, bu necip milletin fazileti, ahlakı ve irfanı için çalışan sayısız mürşid-i kâmiller görülecektir. Tarikat düşmanlı­ğı yapan bazı mihrakların iddia ettiği gibi, tarikatların asli ruhunda bidatler ve hurafeler olsaydı, bu caddede, Bağdat’ta Abdülkadir Geylani, Buhara’da Şah-ı Nakşibendi, Anadolu’da Mevlana, Yunus Emre, Orta Asya’da Ahmet Yesevi, İstanbul’da Akşemsettin gibi münevver zatlar yetişebilir miydi? Tarih bu gibi irşat ve irfan erbabını pek parlak bir surette tasvir ederek yazmaya mecbur kalır mıydı?</strong></p>
<p><strong>        Hakikaten,  ulvi sırların ilhamına mazhar olan, Hasan-ı Basriler, Cüneyd-i Bağdadiler, Bâyezid-i Bistamiler, Ahmed-i Bedevîler, Rabiatü’l-Adaviyyeler ne kadar faziletperver ve necib simaların yetişmesine vesile olmuşlardır. İrfan âleminin bir sul­tanı olan Mevlana Celaleddin’in bu millete yaptığı hizmetleri ifade için ciltlerle kitap yazmak lazımdır. Mevlana Cami Haz­retleri, onun ne kadar feyyaz ve büyük bir mürşit olduğunu ifade sadedinde; “O peygamber değildi, ama kitap sahibiydi.” demiştir.</strong></p>
<p><strong>          İşte bu necip simalar, vaktiyle tesis ettikleri müesseseler, açtıkları tekkeler ile insanları terbiye ederek, sayılamayacak ka­dar hassas ruhlar, fazıl dimağlar ve ateşin kalpler yetiştirmiş­lerdir.</strong></p>
<p>Tarihe adalet, hürriyet, merhamet, civanmertlik ve yiğitlik gibi yüksek seciyelerle damga vuran, Selçuklular ile Osmanlıların, destanlaşan bir devlet hâline gelmelerinde Ahmet Yesevi, Mevlana, Yunus Emre,  Dursun Fakih, Şeyh Edebali,  Hızır Çelebi,  Molla Gürani, Akşemsettin, Kemal Paşazade ve Zembilli Ali Efendi gibi nice büyük âlimlerin ve manevi sultanların katkısı çok büyüktür. Çünkü bir devleti devlet yapan, onun temelini ve esasını oluşturan ve medeniyetin zirvesine çıkaran,  sadece, askerî ve siyasi gücü değildir.  Onlar, bu gibi ahlak-ı hasenelerden mahrum olan bir milletin asla payidar olamayacağının şuurundaydılar.</p>
<p>Bunun içindir ki, Anadolu’ya hâkim olan Selçuklular, birlik ve beraberliğin, huzur ve saadetin, maddi ve manevi terakkinin sadece maddi güçle olmayacağını çok iyi bildiklerinden, Ahmet Yesevi’den milletin irşadı için mürşitler göndermesi hususunda istimdat ederler.  Ahmet Yesevi de binlerce müridini Anadolu’ya gönderir. Horasan er ve erenleri namı ile şöhret buluş olan bu Allah dostları Anadolu’nun dört bir yanına dağılarak insanların irşadına, maddi ve manevi terakkilerine vesile olmuşlardır.</p>
<p>Selçuklulardan nöbeti devralan Osmanlılar da manevi bir kuvvet olan İslamiyet’e sımsıkı sarılmış<strong>,</strong> din-i İslam’ı akıl ve mantığın mizanıyla tetkik ve tahkik etmiş, İslam dininin bütün beşerin hayır ve saadetine, vahdet ve uhuvvetine vesile olan bir din-i fıtri ve umumi olduğunu yakinen anlamış, vifak ve ittihadı, nezahet ve nezafeti, hürriyet ve adaleti, şefkat ve merhameti, mürüvvet ve ihsanı, maddi ve manevi terakkiyi onda görmüş ve bu sayede nice fütuhat yapmışlardır.</p>
<p><strong> </strong>       Osmanlılar bir taraftan sanayi ve ticaret gibi maddi sahada terakki ederken, diğer taraftan da ilim, marifet, fazilet ve maarifte ilerlediler ve bunların zirvesine çıktılar. Azami bir gayretle başta İstanbul olmak üzere birçok şehirde beşer takatinin fevkinde ecnebilerin gözlerini kamaştıran Süleymaniye ve Selimiye gibi haşmetli ve müzeyyen camiler, mescitler, kışlalar ve saraylar inşa edip, asırlar boyunca dünyada eşine rastlanmayan ve her yönüyle mükemmel olan muhteşem bir medeniyet tesis ettiler.  Onlar huzur ve saadetin, birlik ve beraberliğin sadece maddi terakkiyle mümkün olamayacağını çok iyi bildiklerinden, her iki üç köy arasına bir müderris ve onun yanına da bir mürşit yerleştirdiler. O büyük ve müstesna müderrisler medreselerde ders okutarak insanları cehaletten kurtarıp, İslam dinini hakkıyla anlayan ve anlatan binlerce âlim, ilim ve irfan erbabı yetiştirdikleri gibi,  mürşitler de  ilim ve irfanın inkişaf mahalli olan tekke,  zaviye ve hangâhlarda nice insanlara  İslamiyet’in ulviyetini ve kutsiyetini anlatarak onların  nefislerini tezkiye, kalplerini tasfiye ettiler. Onların ruhlarını tenvir ve inkişaf ettirip, akıllarına istikamet vererek sayısız insanların irşadına vesile oldular ve birçok feyyaz mürşit yetiştirdiler.<strong> </strong>O zamanki fikir erbabı İslam’ın ulviyetine hayran, avam tabakasındaki insanlar ise onun güzelliklerine meftun idiler. Ümerada hak ve adalet, ulemada vera ve takva,  müminlerde de sa’y ve gayret vardı.</p>
<p><strong>        Tarikatlar bütün insanlık karşısında, kendilerine düşen vazifeleri hakkıyla yerine getirmişler, tarifte derin izler bırakarak onun şerefli levhalarında hak ettikleri yüksek mevkii ihraz etmişlerdir. Hak tarikatlar İslam âleminin hemen hemen her tarafında mühim vazifeler yapmışlardır. Bu hizmet ve himmetleri sadece dinî sahada kalmayıp, askerî, içtimai, ahlaki ve kültürel alanları da kuşatmıştır. O hizmetlere bugünün değil o günün şartlarıyla bakmalı, muhakemeyi bu noktadan yürütmeliyiz. Bir zamanlar tarikatlar İslam dininin en büyük şubesiydi. Tarikatların, Anadolu’nun kültür ve medeniyet müesseseleriyle imar edilmiş bir vatan haline gelmesindeki hizmetleri, bilhassa Osmanlı Devleti’nin asırlarca adaletle hüküm sürmesinde payları büyüktür.</strong></p>
<p><em>     </em>     Bir kısım kimselerin tasavvufun İslam dininde olmadığını iddia etmeleri doğru değildir. Tasavvufun İslamî olmadığını söyleyebilmek, her şeyden önce İslam’ın, yani Kur’an ve sün­netin “künhüne” nüfuz edememek ve bunları, vazgeçilmez hayat unsurla­rı olarak kabul edip emanet bir mal gibi görmek demektir.</p>
<p>Tasavvuf, insanı Kur’an ve sünnetin temel hedefi içinde en iyi, en güzel ve en mü­kemmel şekilde anlamış ve böylece onun, Allah’la, kendi kendisi ve diğer insanlara münasebetini fevkalade yüksek bir seviyeye yükseltmiştir. İlim­lerin medresesiz düşünülemeyişi gibi, tasavvufun da tekkesiz düşünülmesi mümkün değildir. Bu bakımdan dinin yayılışında ve özellikle bizim tari­himiz açısından, Anadolu’nun İslamlaşmasında mutasavvıfların ve tekke­lerin yapmış oldukları o büyük hizmeti hiç kimse görmezlikten gelemez. Sanat, musiki, edebiyat, ahlak, cesaret, doğruluk hususunda en mükemmel ör­nekleri sunan tekke, aynı zamanda; “Halka hizmet, Hakk’a hizmet demek­tir” anlayışını kitlelere  sunmuş ve İslam’ı yaşanan ve yaşayan bir ahlak ve nizamı hâlinde teşahhus ettirmiştir. Bütün müesseselerimiz gibi, tasavvuf ve tekkenin de içinde yaşadığı cemiyetin şartlarından tecrit edilmesi elbette düşünülemezdi. Cemiyetin diğer müesseselerinde görülen duraklama, gerileme ve hatta çöküş, tekkelerde de görülmüş; bir zamanla­rın bu canlı ve şuurlu kuruluşları, cehalet ve ataletin pençesine düşmüş­tür. Bir müessesenin belli bir devresindeki hatalı tatbikata takılarak, onu bütünüyle kötülemeye kalkışmak, ancak cehaletin ve hatta bu muhteşem kuruluştan korkunun bir tezahürü değil de nedir? Aslolan insanın daim Allah’ın huzurunda olduğunun şuuruna ermesidir; bunun pratiğini veren de tasavvuftur, tekkedir, zaviyedir, hangâhlardır.</p>
<p><strong>         Tarikatların,  âlem-i İslam’ın her tarafında hiz­metleri olmuştur. Bilhassa; Hindistan’da, Afrika’da, Anadolu’da ve Orta Asya’da dinî ve millî birliğin muhafazasında mühim rolleri görülmüştür.</strong></p>
<p><strong>         Tarikatların ferdi ve içtimai hayatımızdaki derin izleri asla inkâr edilemez. Tarikatlar, ahlaka, ubudiyete ve İslam kardeşliğine dair son derece mühim hizmetler ifa etmişlerdir. Bu dinî ve ahlaki müessese tâ asr-ı saadete kadar dayanır. O tarihten beri dinî ve millî hayatımız üzerinde fevkalade güzel tesirleri olmuştur. Fertler arasında uhuvvet ve muhabbeti ahenkli bir surette takviye etmişler, milletin terbiye ve tenvirinde, iffet ve ahlakında pek büyük rol oynamışlardır. İslamî hayatın tekâ­mül ve intizamında; Bâyezid-i Bistami, Cüneyd-i Bağdadi, Şah-ı Geylanî, Ahmed-i Bedevi, İmam-ı Rabbani, Şah-ı Nakşibendi, Ahmet Yesevi ve emsali mürşitlerin büyük hisseleri vardır.</strong></p>
<p><strong>         Tarikat,  Müslümanlar arasında ittihad rabıtalarını temin eden en kudsî ve en metin bir bağdır. Zira, bir Medineli ile bir İstan­bullu, bir Buharalı ile bir Bağdatlı arasındaki samimî muhabbet ve daimî uhuvveti hiçbir felsefi cereyan temin edemez. Muhab­bet ve uhuvvetin tesisinde olduğu gibi, İslamiyet’in neşr ve tamiminde de tarikatların büyük payı olmuştur. Bu husus ecne­bilerin bile dikkatini çekmiş ve onları hayrete düşürmüştür.</strong></p>
<p><strong>         Bu konuda, darü’l-fünun müderrislerinden Muhammed Ali Ayni, hülasaten şu satırları naklediyor: “Bidayetten beri din-i mübin-i Ahmediye’nin neşr ve tamiminde, sofiyanın ne büyük hizmetleri geçmiş olduğunu, 19. Asrın en yüksek bir müsteşriki olan Mansignon şöyle ifade ediyor; ‘Din-i İslam’ın, âlem-şûmül bir din olmasında ehl-i tasavvufun hizmeti büyüktür. Şöyleki; Çeştiye, Şattariye, Nakşibendiye dervişleri, Hindistan’a ve Mala Adaları’na giderek ahali arasında İslamiyet’i neşr etmişlerdir.” Bilhassa Abdulkadir Geylani, Ebu’l Hasan-ı Şazelî, Ahmedi Ticani ve Sünusi Hazretleri, Afrika’nın ortasına kadar İslamiyet’i neşr etmişlerdir.</strong></p>
<p><strong>         Mutasavvıflar, İslam Dini’nin bilhassa Anadolu’ya ve Balkanlara yayılmasında, devletlerin kuruluş ve yükselişinde fevkalâde müessir olmuşlardır. Memleketin her yerinde camiler, tekkeler ve zaviyeler açarak, milleti, İslam’ın ziyası altında top­lamışlardır. Müslümanları dış tehlikelere karşı daima uyanık tutarak gazi derviş’leriyle içte ve dışta asayişi muhafaza etmiş­ler, devlet güçlerinin yanında milis kuvvetler tesis ederek vatan, din ve namusun muhafazası için mal ve canlarını feda etmişlerdir. Millî birliğin muhafazasında hatta esnaf ve sanat­kârların teşkilatlandırılmasında, mesailerin tanziminde, içtimaî ve iktisadi sahalarda büyük gayretleri olmuştur. Sulhta mürşit, muharebe zamanında mücahit olmuşlardır.</strong></p>
<p><strong>         Tarikatların, dinî, ahlaki, içtimai ve askerî alanlardaki hizmetlerini bir kenara atmak, insanlık âleminde ve medeniyet alanında yaptığı hizmetleri gizlemek acaba mümkün müdür? Bu günün varlığında dünün payı yok mudur? Elbette ki, zamanlarımızdan uzak olma­ları, gönüllerimizden ırak olmalarına sebep olamaz. Tasavvufun zevkini alan ve onu yaşayanlar her devirde olduğu gibi, zamanı­mızda da mevcuttur. Asırlardan bu yana, ruh ve kalplere sinen bu neşe ve neşve kolay kolay silinemez, perdelenemez, perdelense bile koparılıp atılamaz.</strong></p>
<p>Bazı çevrelerin, tarikatların değerli hizmetlerini göz ardı ederek, mürşitlik taslayan bazı ehliyetsiz belki de kasıtlı kimselerin birtakım yanlış sözlerini ve hareket­lerini bahane ile, tasavvuf ve tarikat aleyhtarlığına girdiklerine üzülerek şahit oluyoruz. Tarikat aleyhtarlarını iki grupta mütalaa etmek gerektir. Birinci grup; gerçekte maneviyat düşmanı oldukları halde, bu gayelerini saklamakta ve tarikatlar içerisin­de kendilerince tespit ettikleri bazı noksanlıkları ve hataları ba­hane ederek tarikata saldırmakta, maneviyat düşmanlıklarını bu perde altında icra etmektedirler. İkinci grup ise; güya dinin asliyetini muhafaza niyetiyle tarikat düşmanlığı yapmakta ve bilmeden birinci grubun gizli emellerine hizmet etmektedirler. Bu her iki grup içinde de akademik kariyeri olan bazı kişilerin bulunması ilim adına acı bir vakıadır.</p>
<p>Ben, ifa ede geldiğim hizmetim itibariyle, herhangi bir tari­kata müntesip değilim. Ancak, vicdanımdan gelen bir hamiyet ile bu hak tarikatlara gelen itham ve itirazlara cevap vermeyi dinî bir vecibe ve vicdani bir vazife telakki ettim.</p>
<p><strong>       Evet, temeli güzel ahlaka bina edilen, fazilet ve istikameti, insaf ve merhameti imanın kemâlinden sayan, ferdin tekâmül ve saadetine, cemiyetin ahenk ve intizamının muhafazasına hizmet eden,  beşeriyetin muhabbet ve uhuvvetini temin eden bu müesseseler, tarikata intisab ettiği iddiasında bulunan bazı ehliyetsiz şahısların hatalarıyla ve kusurlarıyla lekedar olamaz ve mahkûm edilemez.    </strong></p>
<p><strong>       Bu gibi insanların kusurlarını nazara alarak, tarikatları mahkûm etmeği akıl da, vicdan da reddeder. Bu yanlış hareketler araştırılırsa hak tarikatlar ile hiç bir münasebetlerinin olmadığı açıkça görülür. Bu yanlışlıkların, bu bidatların sebepleri, tarikatların aslında değil; tarikata birtakım dünyevi maksatlar için giren ve şeyh libasına bürünen, ilim ve faziletten habersiz bir kısım ehliyetsiz veya kasıtlı kişilerin hareketlerinde aranmalıdır. Böylelerin hataları ile ‘Hak için hareket’ eden dervişleri, dimağı ilim ve irfan ile tenevvür etmiş hakiki mürşitleri, faziletli âlimleri, kalbi envar ile dolu şeyhleri ittiham etmek hakikat ve insaf ile asla bağdaştırılamaz.</strong></p>
<p><strong>       Ehliyetsiz bazı tabiplerin hataları yüzünden, tıp ilmine cephe almak insaf ve mantıktan ne kadar uzak ise; ilim ve irfandan habersiz birtakım kimselerin sözlerini ve davranışlarını bahane ederek tarikatlar hakkında yanlış hükümler vermek de o kadar büyük bir hatadır.</strong></p>
<p><strong>       Ehl-i tarik olanlar,  sefahatin, cehaletin meydan aldığı ve etrafı kasıp kavurduğu bir ortamda, dalalet ve bidatlerin revaç bulduğu bir zamanda, fazilet ve irfanın kapılarını kapatan, parlak zekâların,  ulvi istidatların, inkişafına mani olarak bu milletin selamet ve saadetine sed çeken cehalet, sefahat ve ihtilafla cihad etmelidirler ve etmektedirler. Bunun yolu, dimağları düşünmekten, fikirleri ilimden men eden, akıl ve muhakemeyi tazyik altına alan sefahat ve rezaletle şuurlu ve sistemli bir şekilde mücadele etmektir. Her adımda dalalete biraz daha saplanan, kıvrandıkça inkıraz ve hüsrana daha fazla gömülen neslimizin elinden ancak böylece tutulabilir.</strong></p>
<p><strong>       Yine bu kimseler, namus şakilerinin ve din düşmanlarının yılan dişli kalemleriyle milletimizin şeref ve haysiyetlerini soymalarına karşı, elmas kılıç hükmündeki kalem ve fikirleri ile cihad yapmalıdırlar.</strong></p>
<p>Mehmed Kırkıncı</p>
<p>mehmedkirkinci.com</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-nedir-tarikat-nedir-islamda-yeri-nedir/">Tasavvuf Nedir? Tarikat Nedir? İslamda Yeri Nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tasavvuf-nedir-tarikat-nedir-islamda-yeri-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanın İhtiyârî Fiillerdeki Mes’uliyeti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanin-ihtiyari-fiillerdeki-mesuliyeti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanin-ihtiyari-fiillerdeki-mesuliyeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2015 10:09:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın İhtiyârî Fiillerdeki Mes’uliyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Herşeyi Bilendir]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Kırkıncı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8159</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İhtiyârî (irademizle yaptığımız fiiller) ve ızdırarî (irademiz dışındaki filer) fiiller bir tutulamaz: İnsanda tezahür eden fiiller iki kısma ayrılır. Bunlardan bir kısmı tamamen irademiz dışında meydana gelir. Iztırarî fiiller dediğimiz bu fiiller için herhangi bir mesuliyet veya mükâfat sözkonusu değildir. Bunlara misâl olarak, göz kapaklarımızın çalışması, kanımızın dolaşımı, cinsiyetimiz, ırkımız verilebilir. Diğer kısım ise,kendi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-ihtiyari-fiillerdeki-mesuliyeti/">İnsanın İhtiyârî Fiillerdeki Mes’uliyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kadercilik.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8160" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kadercilik.jpg" alt="İnsanın İhtiyârî Fiillerdeki Mes’uliyeti" width="488" height="242" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kadercilik.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kadercilik-600x298.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kadercilik-300x149.jpg 300w" sizes="(max-width: 488px) 100vw, 488px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İhtiyârî (irademizle yaptığımız fiiller) ve ızdırarî (irademiz dışındaki filer) fiiller bir tutulamaz: İnsanda tezahür eden fiiller iki kısma ayrılır. Bunlardan bir kısmı tamamen irademiz dışında meydana gelir. Iztırarî fiiller dediğimiz bu fiiller için herhangi bir mesuliyet veya mükâfat sözkonusu değildir. Bunlara misâl olarak, göz kapaklarımızın çalışması, kanımızın dolaşımı, cinsiyetimiz, ırkımız verilebilir. Diğer kısım ise,kendi irademizle işlediğimiz fiillerdir. İşte, hayra veya şerre vesile olan fiiller, ihtiyârî fiiller dediğimiz bu ikinci kısımdır. Bakma, yeme, içme, konuşma gibi. Kendisinden meydana gelen fiillerden hangilerinin ihtiyârî, hangilerinin ıztırarî olduğunu vicdanen bilen bir insan, kendi cüz’î iradesiyle işlediği kötülükler için neye dayanarak; ne yapayım, kaderim böyle olduğundan bu fenalığı mecburen işledim diyebilir?</p>
<p>Yaptığı iyilikler konusunda, ben böyle yaptım, şöyle ettim şeklinde konuşan bir insan, işlediği kötülükleri kadere nasıl havale edebilir? Hâlbuki aynı kötülükleri karşısındaki muhatabı işleyince işi kadere havale etmez. Meselâ, evine giren hırsız hakkında dâvâcı olurken kaderi hatırlamaz. Hırsızın hâkim huzurunda: Benim ne kabahatim var; kaderim böyle olduğundan mecburen hırsızlık yaptım, şeklindeki müdafaasına öfkelenmekten kendisini alamaz. Aynı şekilde, çocuğunun canına kasteden bir caninin boğazına yapışırken, bu adamın kaderi böyle imiş; istese de istemese de çocuğumu öldürecekti, diye düşünmez. Veya, namusuna kötü gözle bakan kimsenin gözünü çıkarmak isterken, ne yapayım, kaderimde bu varmış, müdahale edemem, demez. O halde, hangi mantıkla, aynı fiilleri kendi işlediği zaman suçunu kadere havale edebilir?</p>
<p>Bu aldatmaca ile kadere iftira eden bir insan, dünya ve âhiret saadetinikaybetmekten ve cemiyetin huzurunu bozmaktan başka birşey yapmamaktadır.</p>
<p>Eğer insanlarda görülen ihtiyârî ve ıztırarî fiiller bir tutulursa, yâni isteyerek işlenen fiiller kadere yanlış mânâda havale edilip, o fiillerde bir mecburiyet olduğu sanılırsa, birçok hurâfeler ortaya çıkar. Bu durumda, insanlar ne kazandıkları zaferlerle öğünebilirler, ne ilim ve sanatlarıyla iftihar<br />
edebilirler, ne de düşmanlarını cehalet ve vahşetlerinden dolayı kötüleyebilirler.</p>
<p>Bu sapık görüşe göre, hiç kimse hiçbir fiil ve hareketinden mesul tutulamayacağı gibi, mükâfat da göremeyecektir. Artık ne Hz. Ömer’in adaletinden, ne Haccac-ı Zâlim’in zulmünden bahsedilebilecektir. Zira birincisi mecburen âdil olmuş, ikincisi ister istemez zulmetmiştir!</p>
<p>Dünya işlerimizde cüz’î irademizi kullandığımızı ve hiçbir engelle karşılaşmadığımızı vicdanen bildiğimiz halde, Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine uymakta karşımıza engeller çıktığını nasıl iddia edebiliriz? Yâni, mübah olan dünya işlerinin veya günah ve isyanların işlenmesinde insanın karşısına çıkmayan engeller sadece ibâdette mi çıkıyor ki, bazı kimseler, kaderimde olsaydı ibâdet ederdim gibi mânâsız ve asılsız bir özür beyânında bulunuyorlar.</p>
<p>Ev yapmaya niyet eden bir insan bazı imkânsızlıklar dolayısıyla bu isteğine muvaffak olamayınca, ne yapayım, kaderim böyle imiş, diyebilir, lâkin o insan Cennet’teki köşkünü inşâda bir ihmal gösterirse, bu kusurunu kadere yükleyemez. Namaz kılmak isteyen bir kimsenin bu ibâdetini işlemesine ne mâni vardır? Eğer namaz kılmasını engelleyen zorlayıcı sebep bulunsa o zaman mesuliyeti söz konusu olmaz. Namaz kılmaya niyet eden kimse, ellerini akan musluğa götürünce su mu kesiliyor?</p>
<p>Namazda hareket edemiyor mu? Ezberinde olan sureleri namaz esnasında unutuyor mu? Evet mücbir yani zorlayıcı sebepten kastımız, aşılması insan tâkatının üstünde olan mânilerdir. Meselâ bir insan zorla meyhaneye götürülse ve elleri bağlanarak ağzından içki dökülse, bu kimse gücünün yettiği kadar karşı koymakla mesuliyetten kurtulur. Zira adı geçen fiili kendi cüz’î iradesiyle işlememiştir. Kendi iradesiyle içki içen veya bir başka günahı işleyen bir kimse, bunları kaderin mahkûmu olarak zorla işlediğini, ev misâlindeki adam gibi mazur olduğunu, elbette iddia edemez.</p>
<p>Bu noktada şu soruya cevap bulunması gerekir: Acaba hayatlarını Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği şekilde geçiren insanların, yaratılış itibariyle diğerlerinden bir farklılıkları mı var ki o yolu seçiyorlar? Misâl olarak, Hz. Ömer’le Ebû Cehil’in cüz’î iradeleri farklı derecede miydi ki, birisi hidâyeti, diğeri dalâleti tercih etti?</p>
<p>Vicdan, akıl ve mantık, insanların, hem dünya işlerinde ve hem de ibâdetlerinde, ihtiyâr (irade) sahibi olduklarını kabul eder.</p>
<p>Meselenin diğer bir yönü de şudur: Eğer insanlar günahları ezelde takdir edildiği için mecburen işleselerdi, herşeyi sonsuz hikmetle yaratan Hâkîm-i Zülcelâl’in insanlara peygamberler göndermesi, kitaplar indirmesi, onlara emir ve yasaklarda bulunması hep mânâsız olurdu. Meselâ, Cenâb-ı Hak bir insanı Cehennem için yaratmış olsa ve bunda insan iradesinin hiç bir payı olmasaydı, insanların Kur’ân-ı Kerîm’de Cehennem’le tehdit edilmelerine lüzum kalır mıydı? Veya, insanlar ibâdet etmelerinde kaderin mahkûmu olsalardı, iradelerini kullanmaları söz konusu olmasaydı, Allah-u Azimüşşân’ın insanlara ibâdeti emretmesine ne mânâ verilecekti?</p>
<p>Diğer taraftan, Hak Teâlâ, Râuf ve Gaffar isimlerinin icabı olarak bizlere tevbeyi emretmekte, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Tevbe eden kimse hiç günah işlememiş gibidir.” “Allah günahlarla imtihan edildiği vakit, tevbe eden mü’min kulunu sever.”</p>
<p>Yüce Rabbimiz, ebedî saadete erişmek ve mânen yükselmek isteyenleri o makamlara tevbe kapısından dâvet etmekte; kendi günahlarımızla kapattığımız saadet kapısını biz ölünceye kadar açık tutarak, her ne zaman tevbe etsek lütfuyla kabul buyurmaktadır. Bu sırra binâen, herhangi bir günahtan sonra tevbe etmek vâcibtir. Hâlbuki irademiz dahilinde olmayan hiçbir şey vâcib değildir. Eğer insan cüz’î iradesini kullanmakta bir cebir ve zorlama altında bulunsaydı tevbe hususundaki bütün emir ve teklifler insanla alay etmek mânâsına gelirdi. İnsanların bir kısmının hayır, diğer kısmının şer yolunu seçmeleri gösteriyor ki, irade ve ihtiyâr insandadır; tercih ona bırakılmıştır.</p>
<p>Eğer böyle olmasaydı, koyunların süt vermesi, develerin yük taşıması gibi, insanlar da kendilerine kaderin yüklediği vazifeleri ömürleri boyunca yapacaklardı. Hâlbuki hiçbir dinî bilgimiz olmasa da, insanlarla diğer hayvanlar arasındaki farklılığı anlayacak durumdayız. Bizler biliyoruz ki, insanlar yollarını kendi iradeleriyle seçmekte, yıllar sonrasını düşünmekte, plân ve program yapmaktadırlar. O halde, insan ebedî saadetin yolunu seçebilir, onun şartlarını yerine getirebilir ve Rabbül Âlemîn’in Kur’ân-ı Kerîm’le çizdiği saadet programına harfiyyen uyabilir. Öyleyse tercihini yanlış kullanması hâlinde elbette mesul olacağı ve ebedî saadetten mahrum kalacağı aklın gereğidir.</p>
<p>İnsanların cüz’î iradeleriyle Âdil-i Hakîm’in emir ve yasaklarını tercihte serbest bırakılmaları Cenâb-ı Hakk’ın adaletinin de icabıdır. Cebir ve zorlama olmaması için mutlak irade sahibi olan Allah-u Azimüşşân kendi iradesini kullarının cüz’î iradelerine binâ etmiştir. Bütün fiilleri kendi kudret ve iradesi ile yaratan O Hâlık-ı Küllî Şey, kulun ihtiyarî fiillerini yaratmakta, onun cüz’î iradesini, arzusunu, tercihini şart kılmıştır. Yâni, kul cüz’î iradesiyle bir fiile teşebbüs etmedikçe Cenâb-ı Hak o fiili yaratmamaktadır. Kul, cüz’î iradesiyle ihtiyarî fiillerden hangisini tercih ederse -hayır olsun, şer olsun- Cenâb-ı Hak, dilerse, irade ve kudretiyle onu yaratmaktadır. Bu hakikati bir misâl ile açıklamaya çalışalım:</p>
<p>Bir padişahın misafirhânesinde bulunduğunuzu, bu misafirhânenin her katında ayrı ayrı nimet ve ihsanların sergilendiğini ve bir hikmet için bodrum katının kaplan, pars gibi vahşî ve yılan gibi zehirli hayvanlarla dolu olduğunu farzediniz. Ve yine padişahın, elçileri ve fermanlarıyla sizi üst katlardaki ziyafet yerlerine dâvet ve teşvik, alt kata inmekten ise men ettiğini kabul ediniz. Siz bu misafirhânenin asansörüne bindiğinizde istediğiniz katın düğmesine basabilirsiniz.</p>
<p>Siz hangi düğmeye dokunursanız asansör sizi o kata çıkaracaktır. Yâni asansör sizin tercihinize tâbidir. Siz defalarca üst katlara ait düğmelere basıp, oralarda hazırlanmış nimetlerden istifade ettikten sonra, nefsinize uyarak, bir de bodrum katının düğmesine basayım, deseniz ve o kata inseniz, karşılaşacağınız dehşet verici durumu elbette kendiniz hazırlamış olacaksınız. İşte misâlde padişahın iradesini temsil eden asansör, sizin arzunuza, kararınıza, tercihinize tâbi kılınmıştır. Hayrı istediğinizde sizi hayra götürmekte, şerri istediğinizde şerre indirmektedir.</p>
<p>İşte bu misâl gibi, bizler cüz’î irademizle hayır ve şer, müsbet ve menfî fiillerden herbirini seçebilecek durumdayız. Hayrı seçtiğimizde Allah-u Azimüşşân küllî iradesiyle hayrı, şerri seçtiğimizde ise şerri yaratmaktadır. İnsan neye bakmak isterse, güneş ışığıyla insanın önüne o şeyi sergilediği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesi ve mutlak kudreti de cüz’î iradeye taalluk etmekte, ona göre hüküm vermekte, kul neyi isterse, Allah onu yaratmaktadır. Bizim elimizde olan tek şey asansör düğmesine basmak hükmündeki tercihimizi kullanmaktır. Bu tercihten sonra vücudumuzdaki azalarımızın çalışmasından, söz konusu fiilin meydana gelmesi için kâinatta yapılması gerekli faaliyetlere kadar, bütün fiiller Hâlık-ı Teâlâ’nın küllî iradesi ve mutlak kudretiyle yaratılmaktadır. Meselâ, görme fiilinde insanın elinde olan şey, helâl veya haramdan birisine bakmayı tercih etmektir. Bundan sonrası, yâni görmemizin dahilî ve haricî şartlarının yaratılması Cenâb-ı Hakk’a aittir. Zira görmek için gözdeki bütün hareketleri, görmeye sebep olan güneş ışığını ve diğer şartları yaratan hep O’dur. O halde, kendi iradesiyle harama nazar eden veya ahlak dışı bir kitabı okuyan kimse: Ne yapayım, bunları bana güneşin ışığı gösterdi diyemediği gibi, insan cüz’î iradesiyle işlediği bir günahı ve hatası için, İrade-i Küllîye’nin mahkûmu olduğunu iddia edemez.</p>
<p>Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurur:</p>
<p>“İrade-i cüz’iye-i insâniye ve cüz’-i ihtiyariyesi çendan zaîftir, bir emr-i itibarîdir, fakat Cenâb-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zaîf cüz’î iradeyi, irade-i külliyesinin taallûkuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yâni mânen der:</p>
<p>“Ey abdim! İhtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise mes’uliyet sana aittir!”</p>
<p>Teşbihte hatâ olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan, onu muhayyer bırakıp “Nereyi istersen seni oraya götüreceğim” desen, o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette “Sen istedin” diyerek itab edip üstünde bir tokat vuracaksın. İşte Cenâb-ı Hak, Ahkem-ül Hâkimîn, nihayet za’fta olan abdin iradesini bir şart-ı âdi yapıp, irade-i külliyesi ona nazar eder.</p>
<p>Elhasıl: Ey insan! Senin elinde gâyet zaîf, fakat seyyiatta ve tahribatta eli gâyet uzun ve hasenatta eli gâyet kısa, cüz’-i ihtiyârî namında bir iraden var. O iradenin bir eline duayı ver ki, silsile-i hasenatın bir meyvesi olan Cennet’e eli yetişsin ve bir çiçeği olan saadet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı<br />
ver ki, onun eli seyyiattan kısalsın ve o şecere-i mel’unenin bir meyvesi olan Zakkum-u Cehennem’e yetişmesin.<br />
Demek, dua ve tevekkül, meyelân-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân-ı şerri keser, tecavüzatını kırar.”7</p>
<p>Özetleyecek olursak: Vicdanen biliyoruz ki, biz diğer mahlûklardan farklı olarak bir nevî hür yaratılmışız. Kudretimiz miktarınca, arzu ettiğimiz ve sevdiğimiz şeyleri tercih edebiliyor ve elimize alabiliyoruz. Ve yine biliyoruz ki, Cenâb-ı Hakk’ın iradesi irademize, yaratması kesbimize bina edilmektedir. Bizler irade ve kastımızı hayra sarfettik de Cenâb-ı Hak, bizim tercihimizin aksine, hakkımızda şer mi yarattı? Elbette ki hayır! Hikmet ve Kerem Sahibi olan Yüce Rabbimiz, irademizi hayra sarfettiğimizde keremiyle hayır yaratıyor; şerri tercih ettiğimizde hikmet ve adaletiyle şerri yaratıyor. Ancak Cenab-ı Hakk’ın şerlere rızası yoktur. Allah’ın mahlûku olan bir babanın evladının kötülüğünü istemesi ve bir öğretmenin de talebesini başarısızlığından memnun olması mümkün değildir.</p>
<p><strong>Önemli bir mes’ele birçok insan tarafından şöyle sorulmaktadır:</strong></p>
<p>Cenâb-ı Hak ezelde ilim ve iradesiyle herşeyi tesbit ve takdir ettiğine göre bir insanın hakkında şer işlemeyi takdir etmişse o kimse nasıl hayır işleyebilir ve bu durumda nasıl mesul tutulabilir?</p>
<p>Evet, Âlim-i Mutlak olan Allah-u Azimüşşân, olmuş ve olacak herşeyi, ihtiyarî ve ıztırarî bütün fiilleri ezelde takdir etmiş, tanzim etmiş ve Levh-i Mahfûz’da kaydetmiştir. Hiçbir şey O’nun tesbit ve takdirinden ayrılamaz. Bütün varlıklar o takdire tâbidir. Lâkin bu durum bizleri mesuliyetten kurtaramaz. İlm-i kelâm âlimleri bu hakikati ilim malûma tâbidir; öyle ise malûm ilme tâbi değildir, kaidesiyle izah etmişlerdir. Istılâhta, ilim; bir şeyin zihindeki şekli, malûm ise o şeyin hariçteki şekli olarak tarif edilir. Meselâ, bizim bir çiçeği bilmemizde, o çiçeğin zihnimizdeki şekli ilim, hariçteki şekli, yâni kendisi ise malûmdur. İşte burada ilim, malûma tâbidir, yâni bir çiçek hariçte nasılsa biz de onu öylece bilmekteyiz. Yoksa çiçeği biz nasıl biliyorsak çiçeğin kendisi o şekle uymak durumunda değildir.</p>
<p>Veya bir kimsenin adının Ahmed olduğunu bilmemiz ilimdir; malûm, o şahsın adının Ahmed olduğudur. Böylece ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm ilme tâbi olsaydı, o kimsenin adını Mehmed bildiğimizde adı Mehmed olurdu, Hasan bildiğimizdeyse Hasan olurdu.</p>
<p>Yukarıda belirttiğimiz kaidede mevzumuz yönünden kastedilen ilim, işlediğimiz bütün amelleri Cenâb-ı Hakk’ın ezelî ilmiyle bilmesi malûm ise işlediğimiz amellerdir. Buna göre söz konusu kaideyi şöyle ifade edebiliriz:</p>
<p>İnsanlar ihtiyarî fiilleri nasıl işleyeceklerse, Cenâb-ı Hak ezelde öylece bilmiş ve takdir etmiştir. Yoksa Zât-ı Akdes öyle bildiği için insanlar o fiilleri öyle işlemiş değildir. Şimdi, meseleye bazı misâllerle biraz daha açıklık getirelim.</p>
<p>Güneş veya ay tutulmasının tarihini ve saatini bir astronomi âliminin önceden bilmesi ilimdir. Malûm ise o tarihte güneşin tutulmasıdır. Dolayısıyla<br />
ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm, ilme tâbi olsaydı, astronomi âlimi güneşin hangi tarihte tutulacağını bilse, güneş tutulması da o tarihte olurdu. Şimdi acaba, o astronomi âlimi güneşin o tarihte tutulacağını bildiği için mi güneş o tarihte tutuldu.? Yoksa o âlim, ilmiyle güneşin o tarihte tutulacağı bildiği için mi yazdı? Elbette bildiği için yazdı.</p>
<p>İşte bir insanın, cüz’î iradesiyle işlediği bütün fiiller Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsindedir. Yâni, o insanın bütün amellerini Cenâb-ı Hak ezelde bilmektedir. Bu ilim de malûma tâbidir. Malûm olan, o kimsenin işlediği iyi veya kötü amelleri, yâni fiilleridir. Kul o fiilleri işleyeceği için âlim-i mutlak olan Allah öylece bilmiştir. Yoksa Cenâb-ı Hak öyle bildiği için, kul da mecburen o fiilleri işlemiş değildir. Yâni, malûm, ilme tâbi değildir.</p>
<p>Kulun işlediği fiil hayır ise Cenâb-ı Hak onu hayır olarak bilir; öyle de irade ve takdir eder. Kulun şer olan fiilini de Cenâb-ı Hak ezeli ilmiyle şer olarak bilmiş ve o şekilde takdir buyurmuştur.</p>
<p>Bu hakikate bir derece bakabilmemiz için gerekli kabiliyeti Rabb-i Alâ’mız bizlere ihsan etmiştir. O’nun bizlere lütfettiği ilim ve irade sıfatlarından, Hakalyakîn biliyoruz ki, irade ilme tâbidir. Meselâ, insan bir eser yapmayı bildiğinde, iradesi bu ilme tâbi olarak, eserin plân ve programını tâyin eder. Daha sonra kudret de iradeye tâbi olur ve insan önceden plânladığı tarzda eserini inşâ eder.</p>
<p>İşte, zaman ve mekânın yaratıcısı olan Allah, ezelî ilmiyle, bizim gerek irademizle işleyeceğimiz bütün fiilleri ve gerekse irademiz dışında başımızdan geçecek bütün hâdiseleri bilmektedir. İşte kader, bu bilme keyfiyeti üzerine, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesiyle bizim hayat programımızı takdiri ve Levh-i Mahfûz’da tesbitidir. Bu takdir ve tesbit ilme dayanmaktadır, ilim ise malûma tâbidir. Buna göre bir kul kendi cüz’î iradesiyle, ibâdet etmeyi ibâdet etmemeye tercih ediyorsa, elbette ki Cenâb-ı Hak onu abid olarak bilecek<br />
ve öyle takdir edecektir&#8230; Yoksa Allah-u Teâlâ o kulun ibâdet etmesini takdir ettiği için, o ibâdet ediyor değildir. Şerle ilgili fiiller de aynı şekilde değerlendirilecektir.</p>
<p><strong>Mevzuya ışık tutacak birkaç misâl daha verelim:</strong></p>
<p>Bir komutanın yüksek bir yerden sahradaki askerlerinin hareketlerini fotoğraflarla tesbit ettiğini ve bütün konuşmalarını hassas cihazlarla kaydettiğini farzediniz. Bu komutan, daha sonra huzuruna celbettiği askerlere fotoğrafları gösterip konuşmaları bantlardan dinlettiğinde, hareketleri ve sözleri cezayı gerektiren bir nefer,</p>
<p>“Siz benim hareketlerimi ve konuşmalarımı niçin kötü olarak tesbit ettiniz?”</p>
<p>diyebilir mi? Dese cezaya müstahak olmaz mı? Çünkü tesbit etme fiili hâdiseye tâbidir. Yoksa hâdise, tesbite bağlı değildir.</p>
<p>Şimdi şöyle bir soru soralım: Hâdiseye tesir etmeme bakımından, yukarıdaki misâlde belirtilen ânında tesbit ile hâdiseyi olmadan önce tesbit etme arasında ne fark vardır? Misâldeki komutan, neferlerin yapacakları işleri ve söyleyecekleri sözleri önceden, meselâ bir rüya-i sâdıka ile bilseydi bu bilme keyfiyeti neferler üzerinde herhangi bir tesir mi yapacaktı?</p>
<p>Kader de insanın ömrü boyunca işleyeceği bütün fiillerin ezelde tesbiti değil midir?</p>
<p>Yukarıdaki misâlde ifade etmek istediğimiz hakikati, televizyon, gayet güzel izah etmektedir. Bilindiği gibi televizyonda hâdiseler bazen ânında verilmekte, bazen de geçmişte tesbit edilen hâdiseler sonradan gösterilmektedir.Her bir fen ve her bir keşif, Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta dercedip koyduğu bir hakikati ilân ettiği gibi, televizyonda suretlerin ve seslerin muhafaza edildiği hakikatini izah etmiştir. Hâfız-ı Hakîm insanlara müstakbel hâdiseleri tesbit edebilecekleri bir âlet yapmayı nasib etse, o takdirde Levh-i Mahfûz’un küçük bir misâli ortaya konmuş olacaktır. Şimdi, hem mâziyi, hem hâli, hem de istikbali bize gösteren bu cihaz, dedemizin bir kabahatini gösterse veya istikbâlde bir cinayeti sergilese, “Bu cihaz böyle tesbit etmese, dedem o kabahati işlemezdi, torunum da câni olamazdı” diyebilecek miyiz?</p>
<p>İşte, Hz. Âdem’den (a.s) kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün insanların bütün amelleri Levh-i Mahfûz’da kaydedilmiştir. Kader-i İlâhî’nin bir defteri olan Levh-i Mahfûz’daki bu kayıt, insanların işledikleri ve işleyecekleri fiillere tâbidir; yâni nasıl işleyeceklerse öyle kaydedilmiştir. Yoksa Levh-i Mahfûz’da yazıldığı için insanlar mecburen o tarzda hareket etmiş değildir. Kaldı ki, böyle bir iddiada bulunan kimseye şu soru sorulacaktır:</p>
<p>“Sen istikbâlde yapacağın işlerin Levh-i Mahfûz’da nasıl yazıldığını, yâni mukadderatını biliyor musun?”</p>
<p>O halde, bir insan bilmediği şeye göre nasıl hareket etmektedir?</p>
<p>Evet, her meselede, ilim malûma tâbidir hakikati güneş gibi parlıyor ve kul cüz’î iradesiyle hangi işi tercih ederse, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesiyle o işi takdir ettiği ve fiilin işlenmesine teşebbüs ânında da o işi yarattığı açıkça anlaşılıyor.</p>
<p>Bu hakikati izah etmek için birkaç misâl daha verelim: Bir öğretmenin yılların verdiği tecrübe ve ferâsetle öğrencilerinin okula devam etme durumlarını ve sene sonunda alacakları notları önceden bildiğini ve iradesiyle öğrencilere bu notları takdir ederek not defterine kaydettiğini farzediniz. Sene sonu imtihanının tam tamına öğretmenin ilminde mevcut olan tarzda neticelenmesi hâlinde sözkonusu öğretmen, öğrencilere hitaben:</p>
<p>“Ben neticelerin böyle olacağını tâ sene başında biliyordum”</p>
<p>dese, zayıf not alan öğrenciler:</p>
<p>“O halde bizim ne kabahatimiz var? Siz bizi çalışkan olarak bilseydiniz, biz de sınıfımızı geçerdik”</p>
<p>diyebilirler mi? İşte bu misâlde sınıftaki öğrencilerin hangilerinin başarılı olup, hangilerinin sınıfta kalacağını öğretmenin önceden bilmesi ilimdir ve onun kemâline delildir. Malûm ise, öğrencilerin çalışıp çalışmamalarıdır. Dolayısıyla ilim, malûma tâbi olmuştur.Malûm, ilme tâbi olsaydı, öğretmenin çalışkan bildiği talebeler ister istemez derslerine çalışacaklar, tembel bildikleri ise bütün arzularına rağmen çalışamayacaklardı. Yâni, öğretmenin ilmi öğrencilerden bir kısmını zorla çalışmaya, diğer kısmını ise çalışmamaya sevk edecekti.</p>
<p>Velî bir hâkim düşününüz. Bu zât, kerametiyle, adliye önünden geçen bir adamın hırsızlık etmeye gittiğini keşfederek o şahsın cezasını takdir etse ve kayda geçse, biraz sonra hâkimin keşfettiği aynı suçu işleyerek mahkemeye getirilen bu adama, hâkim, suçunun karşılığı olan cezasını tebliğ edip bu cezadan bir miktarını da affettiğini bildirse, elbette ki hırsız, hâkime teşekkür edecek, minnettar kalacaktır.</p>
<p>Suçlu, mahkemeden çıkarken hâkim kendisine şöyle hitap etse:</p>
<p>“Ben senin bu suçu işleyeceğini önceden biliyordum ve sen o suçu işlemeden cezanı da takdir etmiştim.”</p>
<p>Bu takdirde suçlu, hâkime diyebilir mi ki,</p>
<p>“O halde benim ne kabahatim var? Siz benim bu suçu işleyeceğimi bildiğiniz için ben suç işledim. Dolayısıyla beraat etmem gerekir.”</p>
<p>Bu haddini bilmez hırsızın, gülünç durumuna düşmemek istiyorsak, cüz’î ihtiyârımızla işlediğimiz kötü işlerde kadere yapışmayalım.</p>
<p>Hem mesela, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) İstanbul’un fethedileceğini de, âhirzaman hâdiselerini de bilmiş ve ümmetine haber vermiştir. Bu ilim, malûma tâbidir. Onun içindir ki, İstanbul’u Fatih Sultan Mehmed’in fethettiğinden bahsediyor ve âhirzaman fitnesine kapılanlardan da nefret ediyoruz. Malûm, ilme tâbi olsaydı, İstanbul’u Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) fethettiğinden ve âhirzaman hâdiselerine -hâşâ- O’nun sebebiyet verdiğinden bahsetmemiz lâzım gelirdi. Zamandan münezzeh olan Cenâb-ı Hak, herşeyi ihata eden ilmiyle istikbâlde insanların başına gelecek hâdiseleri elbette bilecektir. Bu bilme bizi mesuliyetten kurtarmaz.</p>
<p>Bunun aksini düşünenlerin iddiaları neticede şu noktaya varmaktadır: Hazret-i Allah, başımıza gelecek hâdiseleri önceden -hâşâ- bilmeyecek, yani O Âlim-i Mutlak, herhangi bir fiili işlememizden sonra o meseleye vâkıf olacak ki, o zaman mesul olalım&#8230;</p>
<p>Böyle düşünen kimseleri, bu yanlış düşünceye sevkeden husus, mahlûkun ilmiyle, mahlûkları yoktan var eden Vâcib-ül Vücûd Hazretlerinin ezelî ilmini karıştırmalarıdır. Bu kimseler, sonradan kazanılan ilmin ancak mahlûk ilmi olabileceği hakikatinden gafletle, dalâlete düşmektedirler.</p>
<p>Bu mevzuu tamamlamadan önce şu hakikati kısaca izah etmek faydalı olacaktır:</p>
<p>“Ezel mâzi silsilesinin bir ucu değil. Belki ezel; mâzi, hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misâldir.”8</p>
<p>Evet, Cenâb-ı Hakk’ın ilmi ezelîdir. Ezelî olan bu ilim, mâzi, hâl ve istikbâldeki bütün hâdiseleri ihata etmiştir. Bundan dolayıdır ki, ilm-i ezelî için mâzi, hâl ve istikbâl farkı yoktur. Sadece O Sultan-ı Ezel ve Ebed’e mahsus olan bu ilmin keyfiyetini bir kul olarak hakkıyla anlamamız elbette mümkün değildir. Fakat bu hakikatin bazı şûalarına misâllerle uzaktan uzağa bakmaya çalışacağız.</p>
<p>Bilindiği gibi, büyüklük ve küçüklük, uzaklık ve yakınlık gibi, mâzi ve istikbâl de nisbî hakikatlerdir. Bunların hariçte vücudu yoktur; ancak mahlûklar birbirlerine nisbeten bu ünvanlarla yâdedilirler. Meselâ fil ile koyunu yanyana koyduğumuzda, file büyük, koyuna ise küçük dersiniz. Koyunun yanına bir karınca koyduğunuzda ise, koyunun büyük, karıncanın küçük olduğunu ifâde ederiz. Burada koyun, büyük ve küçük ünvanlarını diğer iki mahlûka nisbetle almıştır. Aynı şekilde, mâzi ve istikbâlde nisbî hakikatlerdendir. Meselâ, onununcu asır, dokuzuncu asra göre istikbal, onbirinci asra göre ise mâzidir. Bütün nisbî hakikatler gibi mâzi ve istikbâl de mahlûklar için kullanılmaktadır ve her şeyin yaratıcısı olan Allah bunlarla kayıdlı olmaktan münezzehtir.</p>
<p>O’nun kudreti için yıldızlarla zerrelerin farkı olmadığı gibi, ilmi için de mâzi ve istikbâl farkı yoktur. O Âlim-i Mutlak ezelî ilmiyle mâzide ve hâlde meydana gelen bütün hâdiseler yanında, istikbâlde olacak hâdiseleri de bilmektedir. Burada gelecek zaman hâdiseye atfedilmektedir, yâni hâdise vuku bulacaktır. Cenâb-ı Hak ise, onun vuku bulacağını bilmektedir. Bu ince ve derin hakikatle ilgili iki misâl verelim.</p>
<p>Üç vasıtanın Erzurum’dan İstanbul’a gitmekte olduğunu farzediniz. Bunlardan birisi Erzurum-Erzincan yolunda ilerleyen bir tren, ikincisi Ankara-Eskişehir yolunda giden bir otobüs, üçüncüsü ise İzmit-İstanbul arasında yol alan bir taksi olsun. İşte bu misâlde, otobüse göre tren mâzide kalmıştır, taksi ise istikbâldedir. Zira o, trenin geçtiği yolu 10-12 saat önce geçmiş olmasına rağmen, taksinin o anda bulunduğu yere ulaşması için 4-5 saate daha ihtiyacı vardır. İşte, bu üç vasıta için geçerli olan mâzi, hâl ve istikbâl gibi nisbî hakikatler, güneşi bağlamamaktadır. Faraza güneş hayat sahibi, ziyâsı da onun ilmi olsa, bu durumda güneş Erzurum-İstanbul yolunun tamamını ihata eden ziyâsıyla her üç vasıtanın bütün hareketlerine aynı anda vâkıf olur. Güneş, Erzurum-İstanbul yolunda hareket etmekten münezzeh olduğundan, o yoldan geçen vasıtalar için kullanılan nisbî hakikatlerle kayıtlı olamaz.</p>
<p>İşte zaman yolunda ilerleyen mahlûklar birbirlerine nisbetle mâzide kalmakta, hazır zamanda seyretmekte veya istikbâlde bulunmaktadır. Şu anda bizim dedelerimiz mâzide kaldılar; Hâlbuki bir zamanlar onların dedeleri de istikbâlden torun bekliyorlardı. İşte, dedelerimiz istikbâlden gelip, hâle uğrayarak teneffüs edip mâziye döküldükleri gibi bizler de bir gün mâzi denizine döküleceğiz. Herşeyi yaratan Hâlık-ı Zülcelâl biz kulların zaman içindeki seyri için kullanılan, mâzi, hâl ve istikbâl gibi nisbî hakikatlerle kayıtlı olmaktan yüz bin defa münezzehtir ve müberrâdır. Vücuda gelmiş ve gelecek olan bütün eşya O’nun ezelî ilminde mevcuttur. Sırası gelen, bu dünyaya gönderilmekte, yâni ilim dairesinden kudret dairesine geçmektedir.</p>
<p>Diğer bir misâl: Bir manzûmenin tamamını bildiğiniz takdirde sizin ilminizin manzumenin bütün mısralarına taallûku aynıdır. Yâni, birinci misâlde güneşin üç vasıtayı aynı anda seyretmesi gibi, sizin ilminiz de bütün mısralara aynı anda vâkıftır. Fakat manzûmenin mısraları için kendi aralarında öncelik ve sonralık sözkonusu olmaktadır. Meselâ, altıncı mısra dördüncü mısradan sonra, onuncu mısradan ise öncedir. Siz manzûmenin ilk beş mısrasını yazıp altıncıyı yazmaya başladığınızda, artık dördüncü mısra mâzide kalmış, yazılmıştır. Onuncu mısra ise henüz istikbâldedir, yâni vücuda gelmemiştir.Hâlbuki vücuda gelmeyen bu onuncu mısra sizin ilminizde mevcuttur. O halde, öncelik ve sonralık ilminiz için sözkonusu değildir.</p>
<p>Verdiğimiz bu iki misâl, ancak birer sönük, küçük dürbün vazifesi görmekte ve O Âlim-i Mutlak ve Kadîr-i Küll-i Şey’in ezelî ilminin eşyaya taallûkunda mâzi, hâl ve istikbâl farkı bulunmadığı hakikatini bir derece göstermektedir.</p>
<p>Elhâsıl, ezel, mâzi, hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misâldir, cümlesindeki aynadan maksat ilimdir. Bir ayna ne kadar aşağıda olursa o kadar dar bir sahayı içine alır. Yükseğe çıktıkça ihata sahası genişler. En aşağıdaki ayna bizim ilmimizdir. Daha yukarılarda derecelerine göre velîlerin aynaları vardır. Onlar kerâmetleriyle istikbaldeki hâdiselerden bir derece bahsedebilmektedirler. Peygamberlerin aynaları ise İlâhî bir lütuf ve mucize olarak, geçmiş ve gelecek zamandan çok geniş bir sahayı içine almaktadır. İşte ezel, bir mânâda İlm-i İlâhî demektir. Cenâb-ı Hakk’ın ilmi mâzi, hâl ve istikbâli birden tutmaktadır. O ilim için öncelik, sonralık sözkonusu değildir. Buna göre hakikat şu şekilde ifâdesini bulmaktadır:</p>
<p>“Zât-ı Akdes bizim işlediğimiz, işlemekte olduğumuz ve işleyeceğimiz bütün fiilleri ezelî ilmiyle bilmektedir.”</p>
<p>O halde Cenâb-ı Hakk’ın her hâdiseyi meydana gelmeden önce bildiğinden bahsedilirken O’nun için öncelik ve sonralık sözkonusu olmadığı, buradaki önce ifâdesinin bizim için kullanıldığı hatırdan çıkarılmamalıdır.</p>
<p>Dip Notlar<br />
7:Sözler<br />
8:Sözler</p>
<p>Yazar: Mehmed Kırkıncı, 07-7-2010</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-ihtiyari-fiillerdeki-mesuliyeti/">İnsanın İhtiyârî Fiillerdeki Mes’uliyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanin-ihtiyari-fiillerdeki-mesuliyeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
