<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>masiva | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/masiva/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 28 Apr 2023 19:12:59 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>masiva | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Amel</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/amel/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/amel/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Apr 2023 19:12:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Ataullah İskenderi]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Hüsnü Geçer]]></category>
		<category><![CDATA[Hikem-i Ataiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb]]></category>
		<category><![CDATA[kurbiyet]]></category>
		<category><![CDATA[masiva]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26359</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; 13 Aynasında, varlıkların suretleri sabit olan bir kalb, nasıl parlayabilir? Yüce Allah insana, yüzü tertemiz aynaya benzeyen bir kalb bağışlamıştır. Ayna gibi, karşısına gelen her şey, olduğu gibi içinde yansımaktadır. Bu kalbde sadece bir yansıma yönü vardır. Kalb nereye yöneltilirse o nesne içinde temsil olunur. Yüce Allah bir kuluna lütfederse düşüncesini mana ve melekût [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/amel/">Amel</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><em><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26119 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/images-300x147.jpg" alt="" width="400" height="196" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/images-300x147.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/images.jpg 321w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></strong></em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>13</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Aynasında, varlıkların suretleri sabit</strong></em><br />
<em><strong>olan bir kalb, nasıl parlayabilir?</strong></em></p>
<p>Yüce Allah insana, yüzü tertemiz aynaya benzeyen bir kalb bağışlamıştır. Ayna gibi, karşısına gelen her şey, olduğu gibi içinde yansımaktadır. Bu kalbde sadece bir yansıma yönü vardır. Kalb nereye yöneltilirse o nesne içinde temsil olunur.</p>
<p>Yüce Allah bir kuluna lütfederse düşüncesini mana ve melekût nurlarıyla meş­gul eder. Zulmânî, her an yokluğa mahkûm olan varlıkların muhabbetine kal­bini bağlamaz. Ne zaman ki kalb aynasında iman ve ihsanın nurları, tevhid pa­rıltıları, irfan güneşleri doğarak zuhûr eder, kalb sadece faziletlere, iyiliklere ve yükseliş kaynağı olan unsurlara bağlanır. Kalb aynası temiz ve berrak olup içinde hak ve fazilet tecellî edince inkâr ve bühtana yönelik her şey arka planda kalır.</p>
<p>Yüce Allah adaletiyle, hikmetiyle bir kulun düşüncesini zulmânî varlıklarla, cismânî şehvetlerle meşgul ederse kalbi çimenlikten çamurluğa yönelir. On­dan zulmânî suretlerin görüntüsünden başka bir şey yansıyamaz.</p>
<p>Bu zulmânî suretler kalb içinde üst üste yığılırsa, nurlar ne kadar kuvvetli olurlarsa olsunlar onda yansıtmayı meydana getiremez. Görmüyor musun, dünya ne kadar aydınlık olursa olsun aynanın yüzüne kesif bir çamur sürülür­se içinde görüntü olamaz.</p>
<p>Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Gerçekten demirin pas tuttuğu gibi gönüller de pas tutar. Yeni elbise eskimeye mahkûm olduğu gibi iman da eskimeye mahkûmdur.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[39]</sup></a></p>
<p>“Her şeyin temizleyicisi vardır. Gönüllerin temizleyicisi de Allah&#8217;ın zikridir.”40 Gerçekten kul bir hata işlerse kalbine siyah bir nokta konar. İstiğfar ederek o siyah noktayı söküp atarsa kalbi parlar. Bir daha hataya dönüş yaparsa kalbin siyah noktaları artar, öyle ki kalbi istila ederler. İşte ayetteki “rân” budur ki Yüce Allah mealen; “Hayır, bilakis yaptıkları, kir olarak gönüllerini istila et­miştir. &#8217;41 buyurur.</p>
<p>Yine Yüce Allah (celle celâlüh) “Allah bir erin yüreğinde iki kalb yaratmamış­tır.&#8221;<sup><a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[42]</a></sup> buyurur.</p>
<p>Herkesin bir kalbi vardır. Halka çevrilirse Hak karanlıkta kalır, halka verirse Hakk’ın tecellîlerinden yoksun kalır. Öyle ise mülk âleminden melekût âlemi­ne, maddenin kirli alanından mananın tertemiz gülzârına göç etmelisin. Ey insan, o âlemde nefsânî arzularına ve alışkanlıklarına bağlı olduğun müddetçe Rabbine göçüp yaklaşamazsın. Çünkü maddenin sevgisi öyle ağır bir demir­dir ki ayaklarına takılırsa bir adım bile ilerleyemezsin. Bundan dolayıdır ki Bağları kopar, yükünü hafiflet, çabanı artır ki hakikate varasın; irfan nuruyla esrara muttali olasın” denilmiştir.</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Ya da kalb şehvetleriyle bukağılandığı hâlde,</strong></em><br />
<em><strong>Yüce Allah’a nasıl göçebilir?</strong></em></p>
<p>Rehil ve rihlet, bir memleketten bir memlekete gitmektir ve nakil olunmaktır. Burada rehilden murad, varlıktan var edene, mülkten melekûta, maddeden manaya, sebeplerden müsebbibe, gafletten huzura, nefsânî arzulardan Yüce Allah’ın muradına, bulanık âlemden safa âlemine, cehâletten marifete, ilm-i yakînden ayn-i yakîne, ayn-i yakînden hakk-ı yakîne, murakabeden müşahede­ye ya da yürüyenlerin makamından duranların duraklarına nakil olunmaktır.</p>
<p>Zira bir insan zevalden kemâle, sefaletten yüksekliğe, tembellikten çalışmaya, sabırsızlıktan sabretmeye yol almadan dünyada huzurlu hayata, âhirette mutluluk ve saadete ulaşamaz. Değirmen dönmeyince karayı beyaz, serti yumuşak hâle getirir mi? Sular akmayınca, şu kayaya bu kayaya çarpmayınca, akışlarına ; devam etmeyince denizlere kavuşurlar mı? Sen ey insan! Hummalı bir şekilde,  daimî bir surette malınla, canınla çalışmadıkça saadet gülzârına, sevinç ve kı­vanç çimenliğine ulaşamazsın.</p>
<p>Ayağına zincir takılmış bir at, yarış meydanına gidemez, gitse bile yarışı kaza­namaz. Sen de kalbini şer’an mübah olsa dahi maddiyat zinciriyle bağlarsan etrafında dolaşıp durursun, melekût âleminin meydanına giremezsin, ceberût âleminin nurlarına ve ışıklarına uzanamazsın. Öyle ise şehvet ve maddiyata bağlanan kalb ile Yüce Allah’ın rızasına gitmek kâbil değildir. Çünkü böyle bir kalb madde âleminin daracık dairesinde dolaşmaktan başka bir şey yapamaz.</p>
<p>Mana âlemine girse bile tökezlemekten emin olamaz. Emin olsa bile kurbiyet makamına varamaz. Zira kurbiyet makamına giden kalb ancak mana âlemine yönelik bir muhabbetle koşabilir. Hülasa bu yolda şehvet ve şöhretin terki esas kabul edilmiştir. Bundan dolayıdır ki, “Şehvetlerin sokması; gönüllere, yaralı bedenlere eşek arısının sokmasından ziyade elem verir.” denilmiştir.</p>
<p>Şu vardır ki kâmil kişinin temkin makamına kavuştuktan sonra madde ile uğraşı kendisine hiçbir zarar vermez, ama temkinden önce maddeye bağlılık, mananın her yükselişine engeldir. Zira “Kalbinde maddiyata yönelik ilgi olan kimse melekût âlemine doğru adım atamaz. Çünkü temkin makamında değildir.” denilmiştir.</p>
<p>Kardeş, madde ile bağlarını kes, engellerin memleketinden kaç ki hakikatlerin nurları kalbine doğabilsinler. Mürid olan kimseye seyahat etmek, göç etmek gereklidir. Maddiyat vatanına bağlanan bir kimse mana âleminden haz sahibi olamaz. Bundan dolayı şöyle denilmiştir: “Su bir kapta uzun zaman durunca bozulduğu gibi, derviş de bir makamda uzun zaman durursa bozulur.” Su ak­mak ile tatlı olur, kolayca yutulur. Derviş de seyr ü sulûkünde çalışır, hedefe varmak için hakkıyla çaba harcarsa olgunlaşabilir. Bedenini maddede çalıştır­dığın kadar kalbin maddeye bağlanır, onu manaya bağladığın kadar kalbin de mânevîyata bağlanır.</p>
<p>Hülasa, bir hâlden bir hâle girmek için bir memleketten bir memlekete göç etmek Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetidir. Peygamber (sal- lallahu aleyhi ve sellem) daru’l-hicrete geldikten sonra gönül ferahlığını an­cak cihada çıkmakta görürdü. Asıl memleketinde görünmeyen çalışması dâr-ı hicrette cihad şeklinde görünür hâle geldi. Fahr-i Âlem&#8217;in vefatından sonra sahâbiler kendi memleketlerinde durmadılar. Anadolu’ya kadar, Nihavend’e kadar, Belh’e, Buhara’ya kadar göçtüler. Allah yolunda çaba harcadılar. Hak ve hakikatten, iman ve İslâm’dan başka her şeyden ilgiyi kestiler. Dolayısıyla Yüce Allah (celle celâlüh) kendilerine fetihleri, gönüllerin kazanılmasını ve toplumların irşadını nasip eyledi. Allah (celle celâlüh) bereketlerine kavuştu­rup niyetlerine uygun çaba göstermeyi bize de lütuf buyursun. Âmîn.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Gafletlerinin cünüplüğünden/kirinden temizlenmediği </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>hâlde kalb, Yüce Allah’ın Hazretini nasıl arzulayabilir?</strong></p>
<p>Hazret, Rab ile kalbin hazır olmasıdır. Bu huzur da üçe ayrılır:</p>
<p>1. Kalblerin huzuru</p>
<p>2. Ruhların huzuru</p>
<p>3. Sırların huzuru.</p>
<p>Kalblerin huzuru, seyr ü sülük hâlinde olanlarındır. Ruhlar m huzuru, yak­laşanlarındır. Sırların huzuru, zirveye kavuşup temkine erişen âriflerindir. Başka bir tabirle kalblerin huzuru, murakabe/gözetim ehlinindir. Ruhların huzuru müşahede/görüşme ehlinindir. Sırların huzuru mükâleme/konuşma ehlinindir.</p>
<p>Bunun sırrı şudur: Ruh gaflet ile huzurun arasında dolaşır durursa buna “gö­nüllerin huzuru” denilir. Vuslat makamına kavuşup durursa buna da “ruhla­rın huzuru” denilir. Temkin sahibi olup sadeleşirse Yüce Allah’ın sırlarından bir sır olur, işte bu makama da “sırların huzuru” denilir.</p>
<p>Yüce Allah’ın huzuru tertemizdir, yücedir, ancak temizlenenler oraya girerler. Cünüp/temiz olmayan kalb o mukaddes huzura giremez. Kalbin cünüplüğü ise Allah’tan gafil/habersiz olmasıdır. “Ey iman edenler! Sarhoş iken ne söy­lediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de eğer yolcu değilseniz, gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın;”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[43]</sup></a> ,</p>
<p>Namazda olan kul kurbiyet makamındadır. Yüce Allah’a hitap etmektedir. Huzurunda kulluğunu izhar etmektedir. Böyle bir makamda gafil olmak ya da mâsivâyı düşünmek edeb kurallarına uygun olmadığı gibi, gazap kamçılarının gelmesine sebep olabilir. Sadece namazda değil, her zaman ve her yerde insa­noğlu Yüce Allah’ın gözetim ve denetimindedir. İçini dışını, işini ve davranı­şını o beraberliğe uygun olarak düzenlemelidir. Yoksa maddeten zirveye çıksa bile dünyada huzura, âhirette mutluluğa eremez. Çünkü edeb kurallarına ters düşen İlâhî lütuftan mahrum kalır.</p>
<p>Ya da tökezlemelerinden/işlediği suçlardan tövbe<br />
etmediği hâlde ince sırları anlamayı nasıl umabilir?</p>
<p>Recâ, sebeplere yapışarak çaba göstermekle bir şeyi ummaktır. Sebeplere ya­pışmadan bir şeyi ummak kuruntu ve ümniyettir. Ümniyet ise şeytandandır.</p>
<p>Fehm, maksadı anlamaktır. İnce sırlar, tevhid ve imanın derin meseleleridir. Tevbe, bütün çirkin sıfatlardan arınarak övülen sıfatlarla muttasıf olmaktır. Hefevât, hefvet’in çoğuludur. “Düşmek ve tökezlemek” demektir.</p>
<p>Münkerâtta ısrar etmekle ince sırları anlamak mümkün olamaz. Tertemiz bir kalb olmaksızın tevhid ve imanın derin ve kapalı konularını anlamak müm­kün olamaz. Bir insanın, tökezlenmelerinden dönüş yapmadıkça, şehvetleri­nin köleliğinden azad olmadıkça bu derin konuları anlaması ve ehl-i tevhidin sırlarına ulaşması imkansızdır.</p>
<p>Ebû Süleyman-ı Dârânî (kuddise sirruh) şöyle diyor: “Nefsler günahları terk edince melekût âleminde dolaşabilirler. Daha sonra sahiplerine taptaze hik­metleri kazandırırlar. Kul bu mertebeye ulaşınca bir öğretmenin öğretmesi olmazsa dahi gerçek bilgiye ve hakikate ulaşabilir.”</p>
<p>Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), “Yüce Allah ilmiyle âmil olana bilme­diklerini öğretir.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[44]</sup></a> buyurur.</p>
<p>Cüneyd-i Bağdâdî’ye (kuddise sirruh) soruldu: “Hak ve hakikate varmak han­gi yol ile olabilir?” Cevaben şöyle dedi: “Israrı kaldıran tevbe ile, geciktirmeyi yok eden korku ile, ibadet ve amele sevk eden ümit ile, nefsi korkutmak ile olabilir.” “Bu makama neyle ulaşılabilir?” denildi. Cevap verdi: “Her şeyden soyutlanmış tertemiz bir kalb ile.”</p>
<p>Kalb Yüce Allah’ın zikri ve fikriyle başbaşa kalarak mâsivâdan kurtulursa tev­hidin öyle ince ve kapalı konularını bilir ki onları dil ile açıklamak kabiliyet kapsamında olamaz. Bir insan bu makama kavuşunca orada gördüğü sırları ehil olmayan kimselere açıklarsa kemâlâttan uzak kalır.</p>
<p>Bundan dolayıdır ki Ebû Medyen-i Mağribî (kuddise sirruh) şöyle diyor: “Giz­li âlemde öyle sırlar vardır ki onları açıklamaya yeltenirsek kanımız akıtılır.”</p>
<p>Bir padişah hâzinelerini ve içindeki cevherleri birisine gösterse o adam da hâzinelerinin ve incilerinin yerlerini başkalarına gösterecek olursa padişah o insanın elinden hâzinelerin anahtarlarını almaz mı ve onu çok uzak yerlere sürgün etmez mi? Elbette eder. Bazı insanlar Yüce Allah’ın kalbine akıttığı hikmet ve sırları yeri gelmeden başkalarına göstermek çabasındadır. Böyle bir insanın sonu karanlıktır, bilgisi unutulmaya mahkûmdur. Günün birinde zil­let ve illete dûçâr olması inkâr edilmeyecek bir gerçektir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>14</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Varlık bütünüyle karanlıktır. Onda Hakk’ın</strong><br />
<strong>zuhûru ancak onu aydınlatabilir.</strong></p>
<p>Kevn, İlahî kudretin oluşturup göz önüne serdiği her şeydir.</p>
<p>Zulmet, nurun zıddıdır. Varlığın içinde Yüce Allah’ın zuhûru varlıkta olan tecellîsidir.</p>
<p>Gördüğümüz madde âlemi sade karanlıktır. Öyle bir karanlık ki dışıyla bera­ber kalan insan Rabb’in şuhûdundan perdelenir. Çünkü madde bulut gibidir, mana güneşini perdeler. Kabın dışına bakıp durmak değil de kab iınçinde olan yemeğe bakmak lazım. Çünkü bedene güç, yeteneklere zindelik veren kap de­ğil, yemektir. Maddiyatın yanında durup kalmak kâmil insanın kârı değildir. Bilakis kâmil insan, maddenin içerisindeki sırra gitmelidir. İnsana Allah’ı ta­nıtan varlıktaki sırdır, düzendir, kucaklaşmadır, hayatta durmak için yardım­laşmadır.</p>
<p>Bu itibarla bütün varlık karanlıktır. İçindeki esrarı bilmek ancak Yüce Allah&#8217;ın temiz kalbin aynasında tecellîsiyle olur. Kâinatın dışına bakan bir insan ka­ranlık ve kirli bir varlığı görür. İçine nüfuz ederse melekût âleminde lâhûtî bir nuru müşahede eder. Yüce Allah (celle celâlüh) meâlen şöyle buyurur: “Allah, göklerin ve yerin nurudur.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>Ayna ancak yüzü tozdan arınmış olursa görüntü verir, kirli olduğu zaman gö­rüntü veremez. Ancak ağyardan arınmış olan kalbde İlâhî nurun tecellîsi ola­bilir, ağyar çamuru ile sıvanmış bir kalbin içinden yansıma mümkün olamaz.</p>
<p>Kalb yuvasını sadece nura bırakacaksın, ta ki huzura kavuşasın. İçi temiz olan kimsenin kalbine öyle nurlar uzanır, Öyle feyzler akar ki gelişlerinden ve akış­larından şaşakalmamak imkânsızdır. Bundan ötürüdür ki Yüce Allah meâlen; “Yerde ve göklerde olan şeye bakın.”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[46]</sup></a> buyurur.</p>
<p>“Yere ve göğe bakın.” dememiştir, yerde ve göklerde bulunan sırra bakın, hik­meti anlayın, demek istemiştir. Yoksa hâzinenin dışına bakmışsın, içindeki incilerden vazgeçmişsin, böyle bir bakışın kıymeti ne olabilir? Bundan dolayı denilmiştir ki Yüce Allah (celle celâlüh) arzın ehlinden perdelendiği gibi gö­ğün sakinlerinden de perdelenmiştir. Sizin gibi, en yüksek âlemin ehli de Yüce Allah’ı taleb etmektedir. O (celle celâlüh) hiçbir şeye girmemekle hiçbir şey­den de gâib değildir. Bu manalar zevki ve rûhânîdir, akıl onlara kavuşamaz ki idrak edebilsin ve kitapların yapraklarından nakil de edemezsin, çünkü balın tadını bilen ancak balı tarifle değil tatmakla bilir.</p>
<p>Bilelim ki bu hakikatlere ulaşmak bütünüyle sünnet-i seniyyeye bağlı, kalbi Allah’ın zikriyle mamur olmuş, düşüncesi hakikatlerin idrakine varmış kâmil bir mürşidin terbiyesiyle olabilir. Çünkü, “Hilali görmediğin takdirde hilali gözüyle gören insanlara teslim olmalısın.” denilmiştir.</p>
<p>Varlığı görüp varlıkta ya da onun yanında ya da öncesinde ya da onun sonrasında Yüce Allah’ı müşahede etmeyen kimse, nurları kaçırmış, marifetlerin güneşleri, eserlerin bulutlarıyla ondan perdelenmiştir.</p>
<p>Bekâ ehli sadece varlığı görmekle hakkı ve hakikati müşahede edebilir. On­lar Allah’a bakarak varlıkları ispatlarlar. Bundan ötürüdür ki hiçbir varlık, ne kadar önemli ve büyük olursa olsun, Yüce Allah’ın ululuğuna, yüceliğine ve kudretine engel olamaz. Nasıl engel olabilir ki ayna görüntü içindir, görüntü olmayınca neye yarar? Kâinat lâhûtî kudretin eseridir; eserde kudret, rahmet yansımayınca perde olmaktan başka ne olabilir? Bundan dolayı imanın gözü­nü temizle ki her şeyin yanında, her şeyle, her şeyin önünde, her şeyin arka­sında, her şeyin üstünde, her şeyin altında, her şeyden yakın ve her şeyi kapsayan Yüce Allah’ın kudretini ve varlığını müşahede edesin. Kaptan yemeğe git, bardaktan suya git, çitten bahçeye gir, varlıkların mesafelerini geride bırak, ta göresin ki ancak evvel, ancak âhir, ancak ilk, ancak son, ancak açık, ancak gizli olan O’dur. O vardı, hiçbir şey yoktu; şimdi de olduğu gibidir.</p>
<p>Ehl-i fenâ, Hak’tan başkasını göremezler, çünkü onlar o kadar İlâhî muhab­bete, ilâhı marifete bağlanmışlar ki ağyarı görmek şöyle dursun, hatırlarından bile geçmez. Zira onlar hikmet denizine, aşk ateşine, nurların kaynağına ka­vuşmuşlar. Bu makama kavuşan kâmiller neyi görebilirler ki? Hicap ve perde ehli olanlar Yüce Allah’ın varlığına aklî delil getirirler, çünkü onlar hakika­ti göremedikleri için başkalarına kendi üslupları ile anlatırlar; hakikate va­ran insanlar ise onların delil getirmelerine gülerler. Gündüz açık bir havada güneşin varlığını delillerle ispatlamak ya boş şey ile uğraşmaktan, veyahut gö­zün körlüğünden ileri gelir.</p>
<p><em>Arındır kalbini kirden</em></p>
<p><em>Nuruyla sır zuhûr etsin</em></p>
<p><em>Şu ağyara gönül verme</em></p>
<p><em>Ki etrafa ışık saçsın</em></p>
<p style="text-align: center;"><strong>15</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Kendisiyle beraber var olmayan, yok hükmünde olan bir şeyle seni kendisinden perdelemesi, </strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Yüce Allah’ın kahrının varlığına seni delalet eden delillerdendir.</strong></p>
<p>Yüce Allah’ın bir ismi de Kahhar’dır. Yüce Allah’ın açık olmasında <u>gizlili</u>ği ve gizli olmasında açıklığı kahrının ve azametinin belirtilerindendir.</p>
<p>Yüce Allah’ın arada perde olmadan perdelenmesi, yakınlık olmaksızın yakın­lığı, yakınlıkta uzak olması, uzaklıkta yakın olması kahhâriyetini gösteren en büyük <u>âmildir.</u></p>
<p>Anlaşılıyor ki birlik ancak Yüce Allah’a yaraşır. Zira beraberinde hiçbir şey olamaz. Yüce Allah meâlen şöyle buyurur: “Zâtından başka her şey yok olma­ya mahkûmdur.”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[47]</sup></a> “Ancak ilk ve son, açık ve gizli O’dur.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[48]</sup></a> “Nereye yüz çevi­rirseniz Yüce Allah’ın zâtı oradadır.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[49]</sup></a> “Nerede olursanız O sizinledir.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[50]</sup></a> “Ha­tırla o vakti ki sana, gerçekten Rabbin -bilgisiyle- bütün insanları kapsamıştır, dedik.”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[51]</sup></a> “Attığın zaman sen atmadın, lâkin Allah atmıştır.”<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[52]</sup></a> “Gerçekten sana bey’at edenler, ancak Allah’a bey at ederler.”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[53]</sup></a></p>
<p>Bu âyetlerin her birisi Yüce Allah’ın bize çok yakın ve bizden haberdar olduğu­nu, bizim yaptıklarımızın da Onun egemenliğinde olduğunu göstermektedir. Hâl böyle iken her kula her yerde edebe uygun davranış gerekir, insanlığına ve</p>
<p>Müslümanlığına yakışır işler gerekir. Çünkü kul o yüce gözetimde edebin hak­kını vermezse burnuna kahır kamçıları vurulabilir. O zaman geri teper. Dünya ve âhirette hirman sahrasında helâke uğrayarak her saadetten arınmış olur.</p>
<p>O hâlde bilmelisin ki baki ve kalıcı, Yüce Allah’tır. Gördüğün her şey her an yok olmaya mahkûmdur. Nasıl ki Lebid, “Allah’tan başka her şey bâtıldır ve şüphesiz her nimet mutlaka son bulacaktır.” demiştir.</p>
<p>Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur:</p>
<p>“Kıyamet gününde Yüce Allah buyuracak: ‘Ey âdemoğlu! Hasta oldum, beni ziyaret etmedin.’ Kul, ‘Ya Rabbi, seni nasıl ziyaret edeyim ki sen âlemlerin Rabbisin?’ deyince, Allah, ‘Bilmiyor musun, filan kulum hastalandı onu zi­yaret etmedin. Onu ziyaret etseydin beni onun yanında görecektin.’ buyurur.</p>
<p>‘Ey âdemoğlu, yemek istedim bana yedirmedin.’ buyurur. ‘Ya Rabbi, nasıl ye­direyim ki sen âlemlerin Rabbisin?’ der. ‘Bilmiyor musun, filan kulum senden yemek istedi de ona yedirmedin. Ona yedirseydin onu -o hizmeti- yanında görürdün.’ buyurur.</p>
<p>‘Ey âdemoğlu, senden su istedim bana içirmedin.’ buyurur. ‘Ya Rabbi, sana nasıl içireyim, sen âlemlerin Rabbisin.’ der. ‘Filan kulum senden su istedi, ona içirmedin. Dikkat et, gerçekten ona içirseydin onu -o hizmeti- yanımda gö­rürdün.’ buyurur.”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[54]</sup></a></p>
<p>Hadis-i şeriften anlaşılıyor ki susamış bir kimseye bir yudum su içirmek, aç bir kimseye bir lokma ekmek yedirmek, hâsta olan bir kimseyi ziyaret edip derdine ortak olmak, insanı kurbiyet makamına götürür ve insanın mutlulu­ğuna sebep olacak sevapları kazandırır, ama her şeyden önce edebli olmak, o gözetimin hakkını vermek esastır.</p>
<p>“Yüce Allah (celle celâlüh) nasıl her yerde insanla beraber olur?” denilirse ce­vaben denilebilir ki: “Yüce Allah bilgisiyle, yardımıyla, rahmetiyle insanın ya­nındadır. İnsan hiçbir zaman O’nun rahmet ve nimetinden ayrılamaz.”</p>
<p><em>Edebli ol, edebli ol</em></p>
<p><em>Şaha yakın makamdır bu</em></p>
<p><em>Dikkatli ol, dikkatli ol</em></p>
<p><em>Makam-ı imtihandır bu</em></p>
<p style="text-align: center;"><strong><em>O her şeyi izhar ettiği hâlde, herhangi bir şeyin</em></strong><br />
<strong><em>O’nu perdelemesi nasıl düşünülebilir?</em></strong></p>
<p>Yerkürede karanlığı her şeyden kaldıran ve her şeyi aydınlatan güneşi nasıl bir şey perdeleyemez ise her şeyi yaratıp varlık nuruna erdireni de hiçbir şey perdeleyemez. Bulut güneşin önüne geçse bile güneşin ışığına engel olamaz. Sadece ışığı bulandırarak küçük bir bölgede gölge meydana getirebilir.</p>
<p>Bugüne kadar çok mağrur kimseler o Zât-ı Pâkin inkârına, perdelemesine gitmiş­ler. Fakat kâinattaki düzen, hilkattaki dikkat, yaratılanlar arasındaki ihtiyaç ve ku­caklaşma ağızlarına yumruk vurarak kendilerini ya hakikate ya hakikatin itirafına götürmüşler veyahut bir hakikate varmadan yorulup yerlerinde sayadurmuşlar.</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>O her şeyle zuhûr ettiği hâlde, herhangi bir şeyin</strong></em><br />
<em><strong>O’nu perdelemesi nasıl düşünülebilir?</strong></em></p>
<p>Sinek kanadı güneşi perdelemediği gibi, sinek kanadı mesabesinde olan küçük akıl sahibi bir insan da o Zât-ı Pâk’in inkârına gidemez, gitse bile inadından- dır. İnat olmazsa cehaletindendir. Cahil değilse basiretinin körlüğündendir.</p>
<p>Ey cahil nefs! Yüce Allah varlığı yarattığından beri her şeyde tecellî etmiştir. Önemli olan düşünüp derinliğe inmektir. Deryanın derinliğine inmeyen bir insan incilere varamaz.</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>O her şeyde zuhûr ettiği hâlde herhangi bir şeyin</strong></em><br />
<em><strong>O’nu perdelemesi nasıl düşünülebilir?</strong></em></p>
<p>Tüm kâinât Yüce Allah’a aynadır. Yüce Allah sıfatları ile her şeyde apaçık gö­rünmektedir. Bu görüntüyü inkâr eden, ayna karşısında durup aynanın için­deki görüntüleri inkâr eden insan gibidir. Hatta aynada görünen görüntülerin inkârına uğraşan insan kendisini inkâr etmiş demektir. Çünkü aynadaki gö­rüntülerin birisi de onun görüntüsüdür.</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Her şey için O zâhir olduğu hâlde, herhangi bir şeyin</strong></em><br />
<em><strong>O’nu perdelemesi nasıl düşünülebilir?</strong></em></p>
<p>Saat zamanın küçük bir dilimine ölçü olabilir. Ama bütün zamana ölçü ola­maz. Çünkü saatin varlığından önce zaman var olduğu gibi, saat kırılıp yok olduktan sonra da zaman devam eder.</p>
<p>Duvar ustaya, masa marangoza, kitap yazara, nakış nakkaşa delalet ettiği gibi, bu âlemde bulunan her şey de Yüce Allah’ın varlığına bir göstergedir, bir de­lildir. Fakat anlayan anlayabilir. Düşünen hakikate varabilir. Sır budur ki Yüce Allah (celle celâlüh) meâlen buyurur: “Gerçekten yerin ve göklerin yaratılma­sında, gece ve gündüzün değişmesinde Yüce Allah’ın varlığını ispat eden öz akıl sahiplerine kuvvetli deliller mevcuttur.”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[55]</sup></a></p>
<p>Her şey birer aynadır. Kendisine özgü olan durumuna göre Yüce Allah’ı sı­fatlarıyla gösterir. Mesela bir gül bahçesi Yüce Allah’ı cemâliyle, bir dağ Yüce Allah’ı celâliyle, bir deniz Yüce Allah’ı zenginliği ile, bir gezegen Yüce Allah’ı nuruyla, bir sülük, bir karınca Yüce Allah’ı rezzâkiyetiyle, bir insan Yüce Al­lah’ı kemâl sıfatlarıyla, gökteki yıldızların süratle gezip çarpışmamaları Yüce Allah’ı hikmetiyle gösteren en belirgin delillerdir. Bunun dışında iddiada bu­lunan kimsenin herhâlde idrakinde noksanlık mevcuttur.</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Her şeyin varlığından önce O zâhir olduğu hâlde,</strong></em><br />
<em><strong>herhangi bir şeyin O’nu perdelemesi nasıl düşünülebilir?</strong></em></p>
<p>Yüce Allah zâti sırlarıyla ve sıfatî nurlarıyla her şeye açıktır. Hatta bütün var­lıklar O’nun eseri olduğundan apaçık kudretini, zâti ve fiilî bütün sıfatlarını göstermektedir. Atomdan tutun kitleye kadar her şey bu kudretinin şuurun- dadır. Sır budur ki her şey, yerel olsun göksel olsun O’nun teşbihi ile, tenzihi ile, hamdi ile, şükrü ile uğraşmaktadır. Yüce Allah (celle celâlüh) mealen şöyle buyurur: “Ancak her şey şükrü ile meşgul olup O’nu tenzih ederler.”<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[56]</sup></a></p>
<p>Her şey hâl dili ile &#8220;Allah vardır, kudret sahibidir, bütün kemâlât ile muttasıf- tır, her türlü zevalden ve eksiklikten münezzehtir.” deyip durur. Fakat bu ha­kikatin varlığını ancak ârifler idrak edebilir. Gâfiller ise derin bir uykuda olup, bu varlıkların düzeninden, teşbihinden, vazifelerinden geri kalmadıklarından zerre kadar haberdar değildirler.</p>
<p>Görünen her şey O’ndandır ve O’nadır. Ezelde kendi kendine zahir idi. Ebette de aynı zuhûr devam eder. Yüce Allah zuhûr edebilmek için hiçbir şeye muh­taç değildir. Zira O sameddir, her şeyden müstağnidir. Ezel ve ebedin, kıdem ve bekanın O’nun varlığında ve zuhûrunda rolleri yoktur. Bunlar ancak baş­langıçta küçük, ortada büyük, sonunda ihtiyar ve yok olmaya mahkûm olan, sonradan meydana gelen varlıkların özelliğidir.</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Her şeyden daha ziyade O zâhir olduğu hâlde, herhangi bir şeyin O’nu</strong></em><br />
<em><strong>perdelemesi nasıl düşünülebilir?</strong></em></p>
<p>Ebü’l-Hasen eş-Şâzelî (kuddise sirruh) şöyle demektedir: &#8220;Biz Yüce Allah’a iman ve tasdik gözüyle bakmaktayız. Artık varlığına delil getirmemize ihtiya­cımız kalmamıştır. İman ve tasdikte öyle bir merhaleye kavuşmuşuz ki varlıkta Yüce Allah’tan başkasını bile göremiyoruz. Görsek bile yanımızda, havadaki toz gibi değersizdir. Tüm varlıkları, her an yok olmaya mahkûm oldukların­dan hiç sayabilirsin.”</p>
<p>Kâinat Yüce Allah’ın eseri olduğundan Yüce Allah’ı basiret gözüyle gören bir insan esere hakikat gözüyle bakamaz. Zira çok düzenli bir duvarın yanında ustası bulununca, artık bu duvar ustaya delalet eder, demek beyhudedir.</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Hiçbir şey O’nunla beraber olmayıp ancak  </strong></em><em><strong>O tek olduğu hâlde, </strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>herhangi bir şeyin  </strong></em><em><strong>O’nu perdelemesi nasıl düşünülebilir?</strong></em></p>
<p>Yüce Allah’ın birliği ezelîdir, birliğine ön yoktur. Ebedîdir, birliğine son yok­tur. Geçmişte kendisiyle beraber hiçbir şey olmadığı gibi şimdi de hiçbir şey O’nunla beraber olamaz. Yüce Allah ile hiçbir ilah beraber olabilir mi! Yüce Allah şirk koşmalarından münezzehtir. Gözle görünen her şey O’nun irade­siyle varlık bulmuştur. Yüce Allah (celle celâlüh) zâtında, sıfatında ve fiille­rinde birdir. O’ndan önce, Ondan sonra, O’nunla beraber hiçbir şey yoktur.</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>O sana her şeyden ziyade yakın olduğu hâlde,</strong></em><br />
<em><strong>herhangi bir şeyin O’nu perdelemesi nasıl düşünülebilir?</strong></em></p>
<p>Yüce Allah meâlen şöyle buyurur: “Yemin olsun ki, elbette biz insanı yarat­tık, kendi kendine konuşmalarını biliriz. Biz ona can damarından daha yakınız.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[57]</sup></a>“Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz göremezsiniz.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[58]</sup></a>“Sözünü açık net söylersen Yüce Allah ondan haberdardır. Çünkü gerçekten O, sırrı da daha gizli olanı da bilir.”<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[59]</sup></a></p>
<p>Buradaki yakınlıkla, ilmiyle kapsamayı ifade eder, mesafe yakınlığını değil. Çünkü insanla Allah’ın arasında mesafe yoktur. Can damarından daha yakın olan için yakınlık ve uzaklık düşünülebilir mi?</p>
<p>Bir eserde şöyle geçmektedir: “Yüce Allah (celle celâlüh) hiçbir şeye girme­diği gibi hiçbir şeyden gâib de değildir. Misal olarak dört duvarda dört ayna olduğunu farzet, sen hiçbir aynaya gâib olmadığın hâlde hiçbir aynaya girmiş de değilsin.”</p>
<p>İmam-ı Ali (radiyallahu anh) şöyle buyurur: “Hak bir şeyden, bir şeyde, bir şeyin üstünde, bir şeyin altında değildir. Çünkü bir şeyden olursa yaratılmış olacak, bir şeyin üstünde olursa taşınmış olacak, bir şeyde olursa kuşatılmış olacak, bir şeyin altında olursa yenilmiş olacak. Yüce Allah (celle celâlüh) bü­tün bu anlamlardan münezzehdir.”</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>O olmasaydı hiçbir şey olmayacak olduğu hâlde,</strong></em><br />
<em><strong>herhangi bir şeyin O’nu perdelemesi nasıl düşünülebilir?</strong></em></p>
<p>Yüce Allah her şeyi yaratmış ve ölçüp biçmiştir.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[60]</sup></a> “Gerçekten biz her şeyi kader ile, ölçüp biçmek ile yaratmışız.”61</p>
<p>Görünen âlemde bulunan her şeyin akışı gayb âlemindendir. Melekût âlemin­de zuhûr eden her şey ceberût denizinden akmıştır. Her şeyin varlığı ve hayatı ancak O’nunladır. Her şey O’na nisbeten yok sayılır. Her şeye varlık ispat edil­se bile her an yok olmaya mahkûmdur. Hülasa geçici olan varlık, kalıcı olan varlığın yanında hiç saydır derecededir.</p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>Çok acayiptir, yokluktan varlık zuhûr eder mi?  Ezeliyet vasfı kendisine</strong></em></p>
<p style="text-align: center;"><em><strong>sabit olan zât ile sonradan meydana gelen hâdis beraber olur mu?</strong></em></p>
<p>Varlık ve yokluk birbirine zıt olup bir araya gelmedikleri gibi, hâdis ve kadîm de birbirine zıttırlar ve bir araya gelemezler. O zaman hiçbir şeyin varlığı Yüce Allah’ın varlığı ile mukayese edilemez, belki her varlık o Yüce Varlığın yanın­da yok hükmündedir, varlıkları bile düşünülemez. Yüce Allah (celle celâlüh) mealen şöyle buyurur:</p>
<p>“İşte O Allah’tır. Hak ve gerçek olan Rabbinizdir. Gerçekten sonra her şey sapkınlıktır.”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[62]</sup></a></p>
<p>Bazı insanların hulûlden konuşmaları bilgi zayıflığından veyahut düşünce kör­lüğünden ileri gelmiştir. Çünkü hiçbir yumurta kocaman bir dağa kap olamaz.</p>
<p>Cüneyd-i Bağdâdî’nin (kuddise sirruh) yanında birisi “Elhamdülillah” deyip “Rabbilâlemîn” demedi. Cüıieyd ona; “Kardeş, bu O’nun işaretidir, sözünü tamamla.” dedi. Adam; “Âlemlerin O’nun nezdinde ne değeri vardır ki zik­retmeye değsin?” dedi.Cüneyd şöyle dedi: “Rabbilâlemîn de, zira hâdis -daha sonra meydana gelen- kadîm ile beraber olunca eriyip yok olur.”</p>
<p>Hâşâ Yüce Allah hulûl ve ittihaddan münezzehtir. Çünkü kadîmdir, ezelîdir. Bâkidir, ebedîdir. Zaman, mekân ve içinde var olan hiçbir şey olmadığı hâlde O vardı, var olduktan sonra da O’nun birliği, yegâneliği olduğu gibi devam etmektedir.</p>
<p>Ebû Hasen-i Niverî’den (kuddise sirruh) soruldu: “Varlıklara nisbeten Yüce Allah nerededir?” Cevabında şöyle dedi: “Yer ve varlıklar yokluk okyanusun­da iken Cenâb-ı Allah var idi. Bugün de vardır. Fakat varlığı hiçbir zamana ve mekâna bağlanamaz. Yüce Allah (celle celâlüh) apaçık bir azamet sahibidir. Mutlak bir güç sahibidir. Tüm varlıklar O’nun lütfü ile oluşmuşlar ve O’nun irade ve kudretiyle var olmuşlar. Varlıklar ne O’na yapışıktır, ne de O’ndan ayrıdırlar. Bütün varlıklar, bütün hâlleriyle O’na muhtaç olup O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Samed ismi apaçık bunu gösterir.” Sonra Ebü’l-Hasen (kud­dise sirruh) ona şöyle dedi: “İnsanların fırkalara ve milletlere ayrılmalarının sırrı nedir?” Yine kendisi cevap verdi: “Kudretini belirtmek için, hikmetini aldatmak için, lütfunu göstermek için, adalet ve ihsanını uygulamak için mahlukatı şuna buna ayırmıştır.”</p>
<p>Anlaşılıyor ki Hak tecellîleri üçe ayrılır:</p>
<ol>
<li>İhsan ve lütfunu izhar etmek için bir kısım varlıkları yaratmıştır. Bunlara ihsan ve taat ehli denilir.</li>
<li>Afvını ve hilmini göstermek için başka bir kısım yaratmıştır. Bunlar da ehl-i imandan olan ehl-i isyandır. Yani imanlılardan olan ehl-i isyan.</li>
<li>Bir kısmı da yaratmış ki azab ve gazabı onlarda tahakkuk etsin. Bunlar da aşırılık ve küfür ehlidir.</li>
</ol>
<p>Hülasa ustayı görmesek dahi düzenli bir duvar onun varlığını gösterir. En­gin manalı düzenli bir yazı, yazar olmasa dahi yazara dalâlet eder. Yüce Allah (celle celâlüh) ululuk perdesiyle gözlerden ve gönüllerden uzaktır. Akıl füze olsa dahi Zât&#8217;ın künhüne kavuşamaz. Fakat meydandaki düzenli her varlığın ferdi ve toplumu O&#8217;nun varlığını konuşurlar, birliğini söylerler, mutlak kudre­tine karşı, kırılmaz iradesine karşı koyduğu kanunlara kerhen ya da isteyerek boyun eğmeye mecburdurlar. Örneğin güneş kendi kanununa, toprak kendi kanununa, bulut ve yağmur kendi kanunlarına bağlıdır. Kendilerine tayin edi­len kanunlardan milim bile şaşmazlar, öyle ise ancak O egemendir. Diğer her varlık ancak O’nun koyduğu kanuna uygun yaşar, yaşamlarını sürdürürler.</p>
<p>Ataullah İskenderi &#8211; Hikem-i Ataiyye Şerhi,syf:61-78</p>
<p>Şerh:Hüsnü Geçer</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[39]</a> Bkz. Beyhakî, <em>Şuabü’l-Imân,</em> III, 392, r. 1859.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[40]</a> Beyhakî, <em>Şuabü’l-Itnân,</em> II, 62,63, r. 519-520.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[41]</a> Tirmizî, “Tefsir”, 75, r. 3334; îbn Mâce, “Zühd”, 29, r. 4244; Ahmed b. Hanbel, II, 297, r. 7952.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[42]</a> el-Ahzâb, 33:4.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[43]</a> en-Nisâ, 4:43.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><em><strong>[44]</strong></em></a> Bkz. Dârimî, “İlim”, 380, r. 394; Ebû Nuaym el-tsfahânî, <em>Hilyetul-Evliyâ,</em> VI, 163; Aclûnî, <em>Keşful- </em>1 <em>Hafâ,</em> II, 312, r. 2542.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[45]</a> en-Nûr, 24:35.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[46]</a> Yûnus, 10:101.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[47]</a> el-Kasas, 28:88.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[48]</a> el-Hadîd, 57:3.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[49]</a> el-Bakara, 2:115.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[50]</a> el-Hadîd, 57:4.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[51]</a> el-İsrâ, 17:60.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[52]</a> el-Enfâl, 8:17.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[53]</a> el-Fetih, 48:10.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[54]</a> Müslim, “Birr”, 43; Ahmed b. Hanbel, II, 404; Beyhakî, <em>Şuabü’l-îmân,</em> XI, 412, r. 8752; Taberânî, <em>el-Mu’cemul-Evsat,</em> VI, 119, r. 5979.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[55]</a> Âl-i îmrân, 3:190.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[56]</a> el-İsrâ, 17:34.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[57]</a> Kâf, 50:16.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"></a>58<sub>t</sub> el-Vâkıa, 56:85.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"></a>591 Tahâ, 20:7.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[60]</a> el-Furkân, 25:2.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[61]</a> d-Kamer, 54:49.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[62]</a> Yûnus, 10:32.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/amel/">Amel</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/amel/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Akılla Tutmak-Akılda Tutmak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/akilla-tutmak-akilda-tutmak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/akilla-tutmak-akilda-tutmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 16 Oct 2019 15:04:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Özkan Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Ahdi]]></category>
		<category><![CDATA[ahdinde durma]]></category>
		<category><![CDATA[Akılla Tutmak-Akılda Tutmak]]></category>
		<category><![CDATA[Algı]]></category>
		<category><![CDATA[Azim]]></category>
		<category><![CDATA[Bela]]></category>
		<category><![CDATA[Bezm-i Elest]]></category>
		<category><![CDATA[hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[hatırlama]]></category>
		<category><![CDATA[masiva]]></category>
		<category><![CDATA[Nisyan]]></category>
		<category><![CDATA[Sözü Tutmak-Sözle Tutunmak]]></category>
		<category><![CDATA[unutma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23274</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazar: Özkan Öztürk* Bilmeye yönelik kavramlarımızı genellikle “el” analojisi üzerinden üretmişizdir. El, tutar, alır, kavrar, yakalar. Bir şeyi bilmek, genellikle yakalama eylemine benzetilmiş ve insanın anlama yetisine soyut bir el misyonu yüklenmiştir. El, epistemolojik iktidarın amblemi gibidir. Elin fiilleri, zihne de yüklem olmuştur hep. Birçok dilde yaygın bir analojidir bu. Nitekim “kavram” kelimesi kavramakla ilişkilidir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/akilla-tutmak-akilda-tutmak/">Akılla Tutmak-Akılda Tutmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><em><span class="s1"><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-1.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-23283 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-1-300x152.jpg" alt="" width="387" height="196" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-1-300x152.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/images-1.jpg 316w" sizes="(max-width: 387px) 100vw, 387px" /></a>Yazar: Özkan Öztürk*</span></em></p>
<p class="p2"><span class="s1">Bilmeye yönelik kavramlarımızı genellikle “el” analojisi üzerinden üretmişizdir. El, tutar, alır, kavrar, yakalar. Bir şeyi bilmek, genellikle yakalama eylemine benzetilmiş ve insanın anlama yetisine soyut bir el misyonu yüklenmiştir. El, epistemolojik iktidarın amblemi gibidir. Elin fiilleri, zihne de yüklem olmuştur hep. Birçok dilde yaygın bir analojidir bu. Nitekim “kavram” kelimesi kavramakla ilişkilidir. Zihin, el gibi kavrar, kavramları kavradıklarından oluşturur. Elin gibi alır ki buna “algı” denilmiştir. Algı, el gibi tutma fiilinin sürmesi, zihnin almaya devam etmesi ve bırakmamasıdır. “İdrak” kelimesi ise “peşinden koşarak tutup yakalamak” demektir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Zihnin bir konu hakkında yargı ve değerlendirmelerine “eleştirme” deriz ki elden geçirme, eleme ile ilişkilidir. Yine davranışlarımızın zihinde iz yapmış ve kalıplaşmış formalarına “tutum” deriz. Duyguların zihne verdiği renk doğrultusunda irade ve yargılarımızı da aşarak oluşturduğumuz eylem enerjisine de “tutku” deriz. Zikrettiğimiz kavramların her birinde öne çıkan metafor kriteri, elin “yakalayan bir organ” olmasıdır. Fiilî yakalama işleminde, insanın eli, tuttuğu şeye basınç uygular. Parmaklar yakalanan nesnenin üstüne kapanır; parmaklarla oluşturulan çukur daralır. Tutulan nesne sıkılır ve onunla birleşilir. Böylece nesne elde edilir. Hafızanın işlevleri de sıklıkla ele benzetilmiştir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Hafıza, bir avuç gibi zihnin saklama yeridir. Bilinenler, hafızada biriktirilir. Hafıza, kavram ve algıların hazinesidir. Hafıza, yakalananı, tutulanı parmakların sıktığı gibi sıkarak avucunda saklar. Parmaklar ve hafıza arasındaki bu ilişki, tutma ve hatırlamanın benzer işlevselliğini deşifre eder. Unutma elden kayıp gitmeye, hatırlama ise tekrar ele geçirmeye benzer. Nitekim, bilindiği üzere namaz tesbihâtında hatırlama (zikir) parmak boğumlarının doğal referanslarına uyularak gerçekleştirilir. Aktif hatırlamanın, parmaklar ve avuç üzerindeki aksiyon üzerinden inşası, bilişsel ve bedensel “tutma” işlevlerindeki uyuma işaret eder. Elde gerçekleşen “tutma” fiilini, hatırda gerçekleşen “saklama” fiili taklip eder.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><i>“Aklında tut!”</i> tembihini gündelik hayatımızda sıklıkla kullanırız. Tutmak, aklın bir işlevi olan hafızanın bilgileri parmakların sıkı olup bırakmaması gibi saklamasıdır. Ancak akılla tuttuğumuzu, akılda tutabiliriz. Akılda tutmak, bir bilgiye sahip çıkmaktır ki bu bilgi bizi bir eyleme tahrik edecektir. Bütün eylemlerimizin hafızada kökleri vardır. Eğer unutma başlar ve hafıza parmaklarını gevşetip de içerisinde sakladığını elinden kaçırır ise eylemlerimizin bütün bağlamları değişir. Unutmanın başladığı yerde, unutan da başkalaşır ve hikâye yeniden başlar. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Unutmanın başladığı yer, bir sınır çizgisidir. Öncesi bilgi, sonrası ise bilgiden uzaklaşma sebebiyle ortaya çıkan değişimdir. Bu çizgi, mecrayı da macerayı da dönüştürür. Nitekim masalda kırmızı başlıklı kız tembihi unutunca bir kurban olmaya açık hâle gelir. Bu sebeple hatırlamanın aktif gerçekliği için işaretlere ve tembihlere sıklıkla ihtiyaç vardır. Nitekim Kur’an’da Hızır (a.s.) ile ilgili kıssada <i>“Sakın unutma!”</i> denilenin muhakkak unutulacağının ve tembihin kaderinin gaflet vadisine uğramak olduğunun altı çizilir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Kıssada “unutma” hep bir sınırın geçilmesi, yabancı bir mekâna girilmesi veya tanımlanmamış yabancı bir tutum ile yüzleşilmesi arifesinde gerçekleşir. Kıssa arayışla başlar ve unutmanın sınır çizgisini “elden kaçan balık” çizer.<i> “Bu ikisi, iki denizin birleştiği yere vardıklarında, balıklarını unuttular. Bunun üzerine balık da denizde bir deliğe doğru yola koyuldu.”</i> (el-Kehf, 18/61). Değişimin düzlemi iki denizin birleştiği bölge, unutma metaforu ise balıktır. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Balık, ele geçirilmiş olanı, tutulanı, yakalananı temsil eder. Fakat yeni bölgeye girildiğinde, balık eller arasından kayıp denizde bir mecraya doğru canlanıp kayboluverir. Balık farkındalığa, deniz ise hafızanın derinliklerine doğru çekilip kaybolmaya işaret ediyor gibidir. Nitekim Hz. Mûsâ (a.s.) da bu sınır çizgilerinin geçildiği yerde verdiği “soru sormama” sözünü unutur ve yoldaşlık ilkesinin hükmüne aykırı hareket eder.<span id="easy-footnote-1-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-1-10255" data-hasqtip="0" aria-describedby="qtip-0"><sup>1</sup></a></span> </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Aslında unutma, hep içine girilen algı dünyasının zihne yoğun hücum ettiği yer ve zamanda gerçekleşir. Yeni yüzleşilen dünya, unutmayı körükler. Yeni karşılaşılan manzara, hislerin yolunu keser ve unutma mutlak olarak gerçekleşir.<span id="easy-footnote-2-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-2-10255" data-hasqtip="1" aria-describedby="qtip-1"><sup>2</sup></a></span> Hatırlamaya imkân vermeyen bir satıhtır orası. Dolayısı ile “biz” ile “yabancı” arasındaki sınırda, unutmayı engelleyen kelimeler ve nişanlar olmalıdır ki değişen gerçeklik, tembihleneni unutturamasın. Bu sebeple tembihlenene tekrar ulaşmayı mümkün kılan ve aranılana doğru bir geri dönme eylemine, yani hatırlamaya ihtiyaç vardır. Nitekim kıssada Hz. Mûsâ (a.s.) izleri takip ederek gerçekleşen bu geri dönüşe işaret eder: <i>“‘</i>İşte aradığımız o idi.’ dedi. Tekrar izlerini takip ederek geriye döndüler.” (el-Kehf, 18/64).</span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Görülüyor ki anlama sürecinin doğal istikameti sırasıyla, bilme (ilm), tanıma (irfan), tutma (hıfz), unutma (nisyan) şeklinde ilerlemektedir. Unutmanın (nisyan) sınırından geriye ise ancak farkındalıkla geri dönülebilir. Nisyandan, akılda tutma/saklama (hıfz) aşamasına geri dönme eylemine hatırlama (zikr) adı verilir. Hatırlama, daha önceki bir deneyimin oluşturduğu bir izin, aktif olarak tekrar faaliyete geçmesidir. Bunun için de psikolojik anlamda harekete geçirici bir unsur yani kararlılık (azim) olmalıdır. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Azim, hıfza dönüşün motor gücüdür. </span><span class="s1">Nitekim Kur’an Hz. Âdem (a.s.)’ın tabiatına atıf yaparak sözleşme (ahit) olarak tanımlanan tembihin unutuşun derinliklerinde nasıl kaybolduğuna ve onu geri getirici bir arayış enerjisi gösterilmediğine işaret etmektedir. <i>“And olsun ki; Biz, daha önce Âdem’e de ahit vermiştik. Fakat o unuttu ve Biz onda bir azim de bulmadık.” </i>(Tâhâ, 20/115). </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Demek ki, “azim”, sözü unutmama ve başka sözleşmelerden bilinçli bir yüz çevirme gücüdür. Yine Kur’an’da Allah’ın peygamberlerden ahit/misak aldığı (el-Ahzâb, 33/7; el-A‘râf, 7/134; el-Bakara, 2/125; Tâhâ 20/115) ve peygamberlerin vazifelerinin verdikleri söz karşısında ahde vefa gösterme ve ahdi hatırlama/hatırlatma olduğu (ez-Zâriyât, 51/55) ve devamlı ahde bağlı olma, hatırın zindeliği ve bu konuda farkındalık enerjisinin yüceliği sebebiyle de bazı peygamberlerin “ulü’l-azm” (el-Ahkāf, 46/35) olarak adlandırıldıkları hep bu unutma-hatırlama güzergâhına işaret eder. Yani peygamberlerin bir kısmı misaka yönelik hatırlama ve hatırlatma konusunda “azim sahibi” olmakla öne çıkmaktadırlar.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Sözü Tutmak-Sözle Tutunmak</b></span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Hatırlatma bir dönüş eylemidir ve bilmeyene değil unutulana yöneliktir. Bu sebeple marifet kelimesi ilimden farklı olarak idrak eden kimsenin, bir şeyi idrak ederek kendisine bilgi olarak kazandırmasından sonra, o şeyi başka bir zaman veya başka bir yerde tekrar idrak ettiğinde, bu ikinci kez idrak ettiği şeyin, daha önce idrak ettiği şey olduğunu bilmesi olarak tanımlanmıştır.<span id="easy-footnote-3-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-3-10255" data-hasqtip="2" aria-describedby="qtip-2"><sup>3</sup></a></span> Yani marifet, bildiği ile karşılaşınca onu hatırlamak ve tanımaktır. Daha önce gerçekleşmiş olan bu tanışlık bilgisine varamamaya ise nisyan denir. İbn Abbas (r.a.) insan kelimesinin unutmak anlamındaki “nesiye” fiilinden geldiği ve insana ahdini unutması (nisyan) sebebiyle bu ismin verildiği belirtilir.<span id="easy-footnote-4-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-4-10255" data-hasqtip="3" aria-describedby="qtip-3"><sup>4</sup></a></span> </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Demek ki unutmak, insanın mayasında vardır. Fakat onu içinde bulunduğu bu zaaftan kurtaracak olan şey, aktif hatırlama çabası içerisinde olması ve yaratılışındaki unutma zeminine rağmen verdiği sözü tutmak için hayatın her sahnesinde azimle hatırlamaya doğru hamle yapabilmesidir. Hatırlamak, bu yönüyle de bir karar eylemi ve vefa yolculuğudur. Dikkat edilirse, günlük dilde bu kararlılığa vurgu için yine el metaforu devreye girer. Hafızaya uygun eylemde bulunmak için “sözünü tutmak” ifadesini kullanırız. Çünkü söz sıkıca tutulur. Sözü tutmak, sıcak bellek oluşturur. Söz, bir nişan olarak hep hatırlanırsa, unutma ülkesinin gaflet kasırgaları altında tutunmak mümkün olabilir. Öte yandan hatırlamak, bir yönüyle de durmaktır. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Bunu “ahdinde durmak” şeklinde de ifade ederiz. İnsan hayatın aktif koşuşturması arasında gündelik bir meseleyi düşündüğünde veya bir tembihi hatırladığında yürürken önce durur. Fiziksel olarak durmak, akışı durdurmaktır ki bu diğer yandan zihni etkinleştirmek anlamına gelir. Bir şeyin üstünde durmak, unutmaya karşı bir direnmedir. Hatırlayan, hızını kesip zihni yavaşlatır ve hatırasına yoğunlaşır. Dikkat kesilir, hatırlanacak olanı odağa alıp, hayat akışının sair güzergâhlarını soluklaştırır. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Nisyandan hatırlamaya dönüş bir duruş olsa da aslında bir yönüyle de içe doğru bir vefa yürüyüşüdür. Bu yürüyüş, hatırlanacak olanı aydınlatırken, başka her şeyi karartır. İç sesi açarken, dış sesi kısar. Kur’an bu döngüye işaretle <i>“Unuttuğun zaman Rabbini hatırla!”</i> (el-Kehf, 18/24) buyurmuştur. Sufiler, bu ayette geçen unutmak fiiline aktif bir anlam yükleyerek unutma fiilinin nesnesini “mâsivâ” olarak tanımlarlar. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Yani <i>“Rabbini hatırlayacağın zaman önce mâsivâyı unut!” </i>şeklinde unutmaya iradi ve yapıcı bir aksiyon anlamı verirler.<span id="easy-footnote-5-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-5-10255" data-hasqtip="4" aria-describedby="qtip-4"><sup>5</sup></a></span> Çünkü mâsivâ, bir unutma ülkesidir.</span><span class="s1">Bu ülkeden ancak orayı unutarak geçilir. Yani aktif hatırlama, bir taraftan da bilinçli bir unutma tavrıdır. Mâsivâyı unutma konusundaki kararlılık (azim) ise vefa olarak adlandırılır. Unutmak, vefa sayesinde bilinçle inşa edilen etkin bir fiile dönüştürülürse ve mâsivâya yönlendirilirse pozitif bir imkâna dönüşür. Böylece unutmanın aktif bağlamı “mâsivâ”, hatırlamanın ise “misak” olarak ortaya çıkar. Fuzûlî’nin “unut” redifli gazelinde bunu şöyle ifade eder:</span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Levh-i hâtır sûret-i cânâna kıl âyîne-veş</span><br />
<span class="s1">Anı yâd it her ne kim yâdunda var anı unut<span id="easy-footnote-6-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-6-10255" data-hasqtip="5" aria-describedby="qtip-5"><sup>6</sup></a></span></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>İlk Söz, İlk Hatıra: “Belâ”</b></span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Kur’an ademoğullarından ahit aldığını (Yâsîn 36/60.), Hz. Âdem (a.s.), Hz. İbrâhim (a.s.), Hz. İsmâil (a.s.) ve Hz. Mûsâ (a.s.) gibi peygamberlerle ahit yapıldığını (el-Bakara 2/125; el-A‘râf 7/134; Tâhâ 20/115.), Allah’la yapılan ahitlerin bozulmaması gerektiğini (en-Nahl 16/91.), ahde sadık kalanların ödüllendirileceğini (el-Feth 48/10.), ahitlerinde durmayanların bozguncu olduğunu (el-Bakara 2/27.), Allah’la yaptıkları ahit ve yeminlerini bozanların hüsrana uğrayacağını (Âl-i İmrân 3/77) belirtir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Fakat Kur’an’da en öne çıkan ahit vurgusu, ezelde Allah’ın ruhlarla yaptığı konuşmayadır. Bu diyalog için bezm-i elest, bezm-i ezel, ahid u peymân, misâk-ı ezelî, kâlû belâ, belâ ahdi gibi tabirler kullanılır. Bu sözleşme, Kur’an’da <i>“Hani Rabbin Âdem oğullarından, onların sırtlarından zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefislerine şahit tutmuş, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ (demişti). Onlar da: ‘Evet, (Rabbimizsin), şahit olduk.’ demişlerdi. (İşte bu şahitlendirme) kıyamet günü ‘Bizim bundan haberimiz yoktu.’ dememeniz içindi.”</i> (el-A‘râf, 7/172.) şeklinde ifade edilir. Bu diyalog, Hakk’ın ruhlarla ilk konuşmasıdır.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"> Diyalog, hitap ve cevaptan oluşmaktadır. Hitap bir soru, cevap ise bir kabuldür. Fakat dikkat edilirse hitap <i>“Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (elestü bi rabbiküm)”</i> şeklinde yani içinde gizli bir “evet” saklayan bir formdadır. Cevap ise “tabii ki (belâ)” anlamında ikinci bir “evet” şeklinde ortaya çıkar. Yani bezm-i elest, iki kabulün olduğu bir ahitleşmedir. Dolayısı ile hitap kulluğu (abdiyeti) ilan, cevap ise rabliği (rubûbiyet) kabul olarak ortaya çıkar.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1">İbnü’l-Arabî’ye göre elest bezmi, ruhlara ubudiyetin teklif edilerek şeref ve itibar kazandıkları, imamet ve hilafete liyakatlerinin takdir edildiği bir meclistir. Nitekim tercih edilme ve teklife muhatap kılınma anlamında ruhlarda bulunması gereken imametin şartları bu mecliste tahakkuk etmiştir. Çünkü ruhlar akil ve baliğdir. Ruhların büluğuna işaret Hakk’ın onlara misak teklifidir. Bütün ruhlar bu mecliste Hakk’a ulaşmış ve ona muhatap olmuşlardır. Dolayısı ile büluğ, Hakk’a ulaşmak (ittisal) demektir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Akıl ise, Allah ile konuşmanın temel imkân ve düzlemidir. Nitekim Hakk’tan gelen soruya ruhların “belâ” sualini verilmeleri ruhların akıllı olduğuna işarettir.<span id="easy-footnote-7-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-7-10255" data-hasqtip="6" aria-describedby="qtip-6"><sup>7</sup></a></span> Her hâlükârda bu durum ruhlar için bir şeref ve itibar derecesine işaret eder. Bu diyaloğun ezel de mi yoksa ana rahminde mi gerçekleştiği, temsilî mi, fiilî mi olduğu tartışmasını bir kenara bırakırsak görülen o ki gerçekleşen bir ahit vardır. Bu ahit, insanın ruhuna çizilmiş bir gravür gibidir. İster fiilî ister temsilî olsun ahit, bir hatırlama figürü olarak başlangıç ve köken sınırını çizer. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Bu çizgi tarihin dışında ve biyografik değil ontolojik bir anı olarak insana hatırlatılır ve bu nişanın yaşam alanları içerisinde canlandırılması insana teklif edilir. Tıpkı, parmağa takılmış yüzüğün verilmiş bir söze işaret etmesi ve bizi unutmaya karşı koruması gibi. Nitekim el ve hafıza iş birliği, tutar ve korur.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Elest Bezmi: Eksen Zaman-Oluş Ufku</b></span></p>
<p class="p2"><span class="s1">İnsanın idrak fakülteleri onu geçmiş, gelecek ve an ile ilişkilendirecek imkânlar sunar. Hafıza sayesinde geçmişe, hayal sayesinde geleceğe açılırız. Hafıza sadece geçmişle bağımızı kurmaz, aynı zamanda bir varlık duyuşunun imgelemini inşa ederek bir oluş biçiminin sürekliliğini de sağlar. İslam varlık tasavvurunun sınır çizgisi “ezel” kavramıyla çekilmiştir. Ezel, kendimizi tanımlayan kökene işaret eden çekirdek olarak ahit fikri ile varlığımızın başlangıç çizgisini bilinç ötesine çeker. Belleğin imkânlarını zorlar ve ona derin bir kaynak sunar. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Elest bezminde verilen bir söz, zaman ve mekân ötesi bir ilkeye dönüşerek psikolojik ve sosyal kimliklerimizi birleştirici ve bağlayıcı bir tanım teklif eder. Bilinç ötesini imgeleme açarak, buradan hareketle ortak deneyim, irade ve anlam dünyası kurma imkânı sunar. Akmakta olan şimdiki zamanın ufkuna bilinç ötesinden gelen bir başka geçmişin anısını katarak Tanrı’yla ve insanlarla kurulabilecek derin bir güven mutabakatı oluşturur. Bilinç alanını, bilinç ötesinden hareketle yapılandırır. Bilinçdışı, bilinçli zihinsel hayatın kökeni hâline gelir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">İki alan arasında keskin sınırlar kalkar. Bilincin alacakaranlık alanından gelen bir haber, hayatın aydınlık yerlerini yapılandırır. Varoluşsal hedefi, hafızada saklayıp hayalde tekrar canlandırarak, dün ve bugünü birleştirir. Elest bezmi düşüncesi zamanı döngüselleştirerek, misakı insanın ufkunda her an sahneler ve güncelleştirilir. Böylece ezelî mükâlemeyi hafızada diri tutarak, içerisinde bulunulan yerin (mâsivâ) varoluşu tahrip eden etkisini geçersiz kılar.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Sözü hatırlamak, yeni girilen alanın (mâsivâ) biçimlendirme ve özden koparma gücüne karşı hafızanın imkânları ile direnmektir. Böylece eylemlerimizin gayeli olması sağlanır ve yaşanılan olaylar dizisinin sonsuz bir anlam boşluğunda kaybolması önlenir. Yeryüzü tecrübesinin bir ilkeden hareketle tanımlanabilir olması mümkün olur. Bu anlamda İslam milletinin bellek çivisi elest bezmidir. Elest, varoluşsal anlamı sabitleştiren, tarih ve bilinç ötesi bir eksen zaman teklifidir. Bütün zaman aralıkları buraya göre yapılandırılır. Elest fikri kuşaktan kuşağa aktarılarak değer hafızasını ayakta tutar. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Bu bellek, açıktır ki nesnel bir tarih vizyonu sunmaz. Hedeflere yönelik bir değer belleği var ederek hayatı kuşatır. Bir sosyal bellek oluşturarak, anlamın aktarımını, canlandırılmasını, devredilmesini ve temsil edilmesini sağlar. Nitekim kim olduğunu hatırlama pratiklerine sahip olmayan bir sosyal topluluğu düşünmek mümkün değildir. Bu anlamda ezelî bir geçmişe atıf yapan misak fikri, sosyal misakın da hazır temeli hâline gelir. Geçmişin hafızası aracılığıyla topluluk olunur, meşruiyet kazanılır, otorite kurulur, güven ve gelenek inşa edilir.</span></p>
<p class="p2">Elest, bir bezmdir. Yani bir meclistir, ruhlar topluluğunun birlikteliğidir. “Kâlû/dediler” ifadesi bu meclisin fikrî birlikteliğine işaret eder. Bu meclis, aynı zamanda “biz” olma imkânı veren kimlik ve aidiyet temellerini oluşturan, ortak bir mutabakat ile “bizlik” şuuru inşa eden ve ortak bir değerlere atıf yapan bir meclistir. Bu mecliste bulunulduğuna dair haber, bilinç ötesi kolektif bir anı oluşturarak, bilinç alanında ruhları birbirine bağlar. Bu bilgi, bireyler için unutulmuş olan ve ancak belirli ruhsal süreçlerle açığa çıkarılan derin bir bilgidir.</p>
<p class="p2">Bu bilgiyle insanlar, Rabb’e ve mutabakatın toplu özneleri olarak birbirine bağlanır. Elest bezmi, insani belleği biyolojik varlığımızın öncesi bir çizgiye çeker. Şahitlik ve sadakat duygusunu hem “benlik” hem de “bizlik” inşa etmek için tekrar hafızamıza teklif eder. Aynı anlamı yeniden üreterek ontolojik anıyı, kültürel anıya dönüşerek hayatı temellendirmemizi sağlar. Çünkü ruhlar hep beraber “belâ/evet” cevabını vermişlerdir. Dolayısı ile konusu rubûbiyet olan teklif, <i>“Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?”</i> şeklinde Hakk’ın karşısına bütün insani varlığı ayırt etmeden konumlandırmıştır.</p>
<p class="p2">Ahdin ezelî alana çekilmesi tarihî alanda inşa edilmiş başka toplum sözleşmelerini, birlikteliğe dair başka kültürel bellek birikimlerini soluklaştırır, unutturur. Rubûbiyet-abdiyet ilişkisini merkeze alan bir toplumsallık üretir. Bu tavır, millet olma kriterini, varoluşsal köken fikri üzerinden yeniden üretir. Bu manevi bir soy kütüktür. Nitekim<i> “Biz kimiz?” </i>sorusuna cevap veren bilgi, kimliği inşa eden bilgidir. Ortak ilke, ortak kimliği garanti edecek bilgiyi aktarır ve ortak kimliğe ortak eylem motivasyonu verir. Nitekim <i>“Ne zamandan beri Müslüman’sın?”</i> sorusunun cevabı tarihsel bir vurgu değil <i>“K</i>âlû belâdan beri<i>.”</i> şeklinde ontolojik ve umumi bir seçilmişlik olarak ifade edilir.</p>
<p class="p2">Seçilmişlik, ruhların umumi hakkıdır. Elest bezmini hatırlamak bu anlamda bir millet hafızası inşa etmektir ki bu, ilkeselliğini kalıpların değil ruhların belirlediği bir bütünlük fikridir. Elest hafızası, bu anlamda renk, cins ve türler ötesi bir cemiyet fikrini koruyan kurucu bir toplumsal bellektir. Bu belleğin ilk hatırası elest, ufuk çizgisi ise kıyamet olarak belirir. Rûz-i elest, rûz-i dünyâ ve rûz-i mahşer güzergâhları söz, oluş ve hesap menzillerine doğru akar. Söz ve oluş, birlikte yol alır. Nitekim “hadîs” söz, “hudûs” oluş demektir. Bütün oluş sahnelerinin muhtevasını, verilen bir söz belirler. Hayat, elestte verilen sözün yankısıdır. Bu söz, millet fikri gibi vatan kavramına da rengini vererek mâsîvâ ülkesinin sınırlarından geçerken asli vatanın ufkunu seyrettirir. Yûnus Emre, bu vatana şöyle işaret eder:</p>
<p class="p2"><span class="s1">“Aklun irerse sor bana ben evvelde kandayıdum.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Dilersen diyüviren ezeli vatandayıdum”</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Asli Vatan: Ora’lı Olmak</b></span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Bir insan ve bir toplum, hayatını hafızasındaki anlam dünyasına referansla kurabilir. Bu da ancak geçmişle bağlantı çerçevesinde gerçekleşir. Geçmiş, tarih değildir. Geçmiş, bilince çıkarılmış tarihsel alandır, tarihsel bir bölgedir. Bilinç, bu ilişki çerçevesinin dışında kalan her şeyi unutur. Aslında unutmak, odaklanılan çerçeveden kopmaktır. Farklı bir manzarayı izlemektir. Düşünce yeni yere yönlendirilince, dikkat dağılır ve eski bağlamlar unutulur. Yeni girilen alanın (mâsivâ) aktif yıkıcı etkisi de unutmayı hızlandırır. Kişi yeni yer ve zaman düzlemlerinin baştan çıkarıcı etkisine maruz kalır. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Hatıralar deforme olmaya başlar, dikkat dağılır, odak kaybolur ve geçmişe referans veren şekliyle “nereli” olunduğu unutulur. Hz. Ali (k.v.)’nin ifadesi ile insanın bulunduğu yere dair anlam arayışı için sorduğu üç soru vardır. Bu sorular <i>“Nereden geldik, neredeyiz ve nereye gitmekteyiz?”</i> şeklindedir. Elest bezmi, ilk soruya verilen cevabı karşılar. Rubûbiyet teklifini kabule işaret eden “belâ” cevabı, bugünü geçmişin ışığı ile aydınlatmak için bize hatırlatılır. Bu sayede kökene ait hatırlama figürlerinden yeni bir millet belleği inşa edilerek, gündelik hayatta müminler yaşama ululuk ve misyon katan varoluşsal kimliklerinden emin olurlar. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Günlük yaşamın ufkunu açarak, oradan ezelde gerçekleşen meclisi izlerler. Hatırlanan şey, tarihin ve kültürün değişim etkisini öteler. Anın basıncına dirençli kılar. Geriye doğru ezelî-meşru bir kimlik, ileriye doğru da ebedî-fiilî bir temsil güzergâhı inşa eder. Böylece an, ebedî bir şimdiki zamana dönüşerek gündelik hayat, rubûbiyet teklifinin devamlı onaylandığı, sözleşmenin devamlı bağlılıkla temsil edildiği bir aralığa dönüştürür. Burada, dünyada yaşanılır ama O’ralı olunur.</span><span class="s1">Bu tavır ile şimdiki zamanın düzeni ezelî ilke altında soluklaşır. Nitekim buna işaretle Zünnûn-ı Mısrî’ye elest bezminden sorulduğunda <i>“Sanki şimdi olmuş gibi kulağımda yankılanıyor.”</i> demiştir.<span id="easy-footnote-8-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-8-10255" data-hasqtip="7" aria-describedby="qtip-7"><sup>8</sup></a></span><sup> </sup></span></p>
<p class="p2"><span class="s1">Böylece ezelî misak, kendini günlük zaman içerisinde yenileyerek, ilerleyen şimdiki zamana hep aynı uzaklıkta kalan kökensel geçmiş olarak hep hatırlanır. Hafızada inşa edilen bu durum hayalin periyodlarını da süsler. Mevlânâ hazretlerinin <i>Mesnevî-i Şer</i>î<i>f</i>’te belirttiği gibi, fîl rüyasında Hindistan’ı görür. Eşek ise hiç rüya görmez. Çünkü o buralıdır.<span id="easy-footnote-9-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="text-decoration: none;" title="" href="https://www.sabahulkesi.com/2019/08/02/bilinc-oetesi-bir-hatirlama-figuerue-bezm-i-elest/#easy-footnote-bottom-9-10255" data-hasqtip="8" aria-describedby="qtip-8"><sup>9</sup></a></span> Elest bezmi ve asli vatan hasreti, hayal ufkunu da aktifleştiren bir özlem olarak burada iken O’ralı olmayı sağlar.</span></p>
<p class="p2">Sonuç olarak elest bezminde inşa edilen bağlayıcı yapının hayatın her aralığında tekrarı elzemdir. Nisyana düşen bir köken bilgisinin hatırlama ile tekrar hıfza çıkarılması ve güncellenmesi gerekir. Çünkü geçmiş bilgisi ancak kendisi ile ilişki içinde olması hâlinde diri kalır. Bu sebeple İslam düşünce ufkunda insan için zamansal referansa işaret eden en öte çizgi elesttir. Elest bezmine dair haber, erken hafıza ve hatıraların sabitleştirileceği bilinç ötesi bir bellek içeriğidir. Bu anlamda ferdi ve cemaati, rubûbiyetle ilişkilendiren ahit ve misakın bağlayıcı kuvvetinin devamlı hatırda tutulması ve tekrarı mühimdir.</p>
<p class="p2">İslam kültüründe elest bezmine günlük hayatta yapılan her atıf, bir nevi fıtrata rablık-kulluk (rubûbiyet-abdiyet) nispetlerinin mührünün vurulması demektir. Bu anlamda “Kâlû belâ” ifadesi kökensel bir anı ve düşünsel bir mühürdür. Tıpkı doğduğunda kişinin kulağına okunan ezan ve kametin işitsel bir mühür olması gibi. Nitekim kulağa okunan ezan, yeni doğmuş bebeğin idrakine değil bilinç ötesi derin şuuruna seslenir. Tıpkı elest haberinin teklifi gibi. Her iki referans, daha sonra bilince yükseltilecek olan ötelerden gelen bir habere dönüşür. Her ikisi de fıtratın balmumuna basılmış bir mühür, hilkat yazımızdan harekelenerek okunması gereken harfler gibidir.</p>
<p class="p2">Böylece bütün varlık deneyimlerimizin ana ilkesinin rubûbiyet-abdiyet çerçevesinden belirlenmesi gerektiği hatırlanmış ve güncellenmiş olur. Varoluş alanlarında insanın ilk kurduğu kelime olan “belâ” ifadesi, bütün zamanın aralıklarında bir süreklilik imgesi olarak her an izhar edilen bir hatırlama figürüne dönüşmelidir. Dolayısı ile ellerimizde ve hafızalarımızda, “biz” ile “yabancı”, “bura” ile “ora” arasındaki sınırı unutmayı engelleyen sıkı sıkı tuttuğumuz kelimeler <i>(urvetü’l-vüskâ) </i>olmalıdır. Bu kelimelere hafızamızla ve ellerimizle tutunmak, nisyan kirinden ve başka sözleşmelerden temizlenmiş pak yüzümüzü Allah’a tutmak olacaktır. Azmedilecek en mühim vazifemiz budur.</p>
<p class="p2"><i>“Oysa her kim iyilik yaparak yüzünü tertemiz Allah’a tutarsa, o gerçekten en sağlam tutacağa/kulpa (urvetü’l-vüskâ) tutunmuştur. Öyle ya, bütün işlerin sonu Allah’a dayanır.”</i> (Lokmân 31/22).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p class="p6"><span class="s1"><em>* Dr. Öğrt. Üyesi, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi</em></span></p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-1-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>1 Nitekim Hz. Mûsâ (as), verdiği sözü unutmasına karşılık <i>“Unuttuğum şeyle beni suçlama ve bu işimden dolayı bana güçlük çıkarma!”</i> (el-Kehf, 18/73) şeklinde kendisini savunsa da Hızır (as) <i>“İşte bu birbirimizden ayrılmamız demektir.”</i> (el-Kehf, 18/78) diyerek unutmanın yolları çeşitlendireceğine işaret etmiştir.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-2-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>2 Bababzâde Ahmed Naim Bey, modern felsefe terimleri ile ilgili çalışmasında nisyanın zihinde inşa edilen yeni gerçeklik ile ilişkisini şu şekilde açıklar: <i>“Nisyan (oubli): Lügaten nisyan mutlaka unutmak, zühul de bir şağilden dolayı unutmaktır. Tecrid ş</i>â<i>rihi Ali Kuşcu iki lügat beynindeki fark-ı </i>ıstılahîyi şöyle beyan ediyor: ‘<i>Hiss-i müşterekte hazır olan s</i>û<i>ret bazan bir ihs</i>â<i>s-ı cedide muhtaç olacak vech ile bi’l-külliye z</i>â<i>il olur ki buna nisyan denir. Bazan da edn</i>â<i> iltifat (retlexion veya attention) ile yine hazır olacak vechile l</i>â-bi’<i>l-külliye z</i>â<i>il olur ki buna zühul denir.’” </i>bkz. İsmail Kara, <i>Bir Felsefe Dili Kurmak. Modern Felsefe ve Bilim Terimlerinin Türkiye’ye Girişi,</i> İstanbul: Dergâh Yayınları, 2005, s. 273.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-3-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>3 Râzî, <i>Mebâhis</i>, Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, Beyrut: 1990, c. I, s. 489.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-4-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>4 bkz. İsfehânî, Rağıb, <i>el-Müfredât</i>, Dâru’l-Kalem, Şam, 1997, s. 94; İlhan Kutluer, “İnsan”, <i>DİA</i>, XXII, 320.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-5-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>5 Kelâbâzî, <i>et-Ta‘arruf li Mezhebi Ehli’t-Tasavvuf: Doğuş Devrinde Tasavvuf</i>, trc. Süleyman Uludağ, İstanbul: Dergâh Yayınları,1992, s. 154.; el-Herevî, <i>Menâzilü’s-Sâirîn</i>, trc. Abdulrezzak Tek, Bursa: Emin Yayınları, 2008, s. 109.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-6-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>6 Zihin/gönül (hatır) levhanı sevgilinin resmini aksettirmesi için ayna gibi yap ve yalnızca onu yâd et, hatırında ondan gayrı ne varsa hepsini unut.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-7-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>7 İbnü’l-Arabî, <i>et-Tedbrâtü’l-İlâhiyye</i>, Beyrut: Dârul Kütübil-İlmiyye, 2003, s. 38.</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-8-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>8 İbnü’l-Arabî, <i>el-Fütûhât-ı Mekkiyye</i>, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayınları, c. V, s. 250;</p>
<p><span id="easy-footnote-bottom-9-10255" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>9 Mevlânâ, <i>Mesnevî-i Şerîf</i>, c. IV, beyit: 3080-3100.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/akilla-tutmak-akilda-tutmak/">Akılla Tutmak-Akılda Tutmak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/akilla-tutmak-akilda-tutmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
