<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Martin Bernal | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/martin-bernal/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 30 Oct 2021 06:58:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Martin Bernal | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Doğu-Batı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dogu-bati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dogu-bati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Oct 2021 06:58:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Hece Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu-Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Jale N. Erzen]]></category>
		<category><![CDATA[Martin Bernal]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan medeniyeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25523</guid>

					<description><![CDATA[<p>Jale N. Erzen DOĞU-BATI Yuvarlak, küre dünyamızın doğu ve batısı kesin çizgilerle belirtilmemiş olsa da genellikle Avrupa ve Asyalı düşünürlerin çoğu için bu ayrım tutucu bir polemik için başvurulan başlıca ikilemlerden biridir. Denilebilir ki her iki coğrafyanın taraftarları bu ikilemi çoğu kez kendilerini yüceltmek ya da karşıdakini aşağılamak için kullanırlar. Ne var ki farklar kadar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dogu-bati/">Doğu-Batı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-25524 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/images-300x150.jpg" alt="" width="398" height="199" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/images-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/images.jpg 318w" sizes="(max-width: 398px) 100vw, 398px" />Jale N. Erzen</p>
<p><strong><em>DOĞU-BATI</em></strong></p>
<p>Yuvarlak, küre dünyamızın doğu ve batısı kesin çizgilerle belirtilmemiş olsa da genellikle Avrupa ve Asyalı düşünürlerin çoğu için bu ayrım tutucu bir polemik için başvurulan başlıca ikilemlerden biridir. Denilebilir ki her iki coğrafyanın taraftarları bu ikilemi çoğu kez kendilerini yüceltmek ya da karşıdakini aşağılamak için kullanırlar. Ne var ki farklar kadar benzerliklerle tanımlanabilecek bu iki ‘kamp’, bugün, küre­selleşmenin ve bütün kültürlere egemen olma yolundaki ileri kapitalizmin etkisinde sivriliğini yitirmektedir.</p>
<p>Dünya küçüldükçe sanki farklılıklar azalıyor; ancak kültür ya da medeniyetle ilgi­li far<u>klar</u> yerine ekonominin belirlediği farklar kimlikleri, kültürel farkları ve medeni tercihleri belirlemekte. Bu da konunun artık değerlerden, yaklaşımlardan ziyade im­kânlarla ilgili olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Kültürel farklar, toplumların dünyayı ve kendilerini nasıl gördükleri, bireylerinin <u>iliş</u>kileri ve üretim şekilleri, ırk ve kan özellikleri tarafindan belirlenmekten ziyade, coğrafi, politik ve toplumsal/kültürel tercihler ve unsurlar tarafindan belirlenir. Coğ­rafyanın önemli bir belirleyici olduğu söylenebilir, zira ekonomi, iş bölümü, üretim ve sosyal ilişkileri etkiler.</p>
<p><em>“Dünya küredir, doğusu batısı yoktur &#8211;</em> Wei Wei<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Batı ve Doğu tanımlarının arkasında ne tür farklar ne tür saplantılar ne tür ön­yargılar yattığım sıralamak değil bu yazının amacı. Zira birçok isim ve tanım gibi bu polemik de derin kültürel şartlanmaların ürünüdür. Bir kültürün ya da ülkenin Batıda mı yoksa Doğuda mı olduğu her zaman kesin değil. Örneğin Gürcülerin bazdan kül­türlerini Batıya ait görüyorlar. Nedenini Hristiyan olmaya bağlıyorlar. Gürcistan’ın tanınmış sanat tarihçilerinden bir profesör, Gürcistan’ın Avrupa haritasında olduğu­nu iddia edecek kadar ısrarlı.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Batı ya da Doğu olduğu haritaya göre değil kültüre göre kararlaştırılan bir başka ülke de Rusya. 1703’te Çar l.Peter B altık denizi kıyılarında bataklıkta S t. Petersburg kentini kurmaya karar verdiğinde Muscovy adıyla tanınan Rus kültürü Doğu Bi­zans’tan kalma bir orta çağ kültürü idi. Bir yüzyıl sonra Petersburg Avrupa’nın en şa­şaalı Barok kentlerinden biri olacaktı. Avrupalı sanatçdarın, yazarların hayran kaldığı» sarayında bütün büyük Avrupalı sanatçıların eserleri bulunan, kültür dili Fransızca olan bu kent Rusyanın da o tarihten itibaren bir Avrupa, yani Batı kültürünün bir parçası olarak benimsenmesinin bir nedeni olacaktı.Rusyanın ıssız bucaksız topraklarının en büyük kısmı Asya’da yanı Doğudadır. Sınırlar nasıl çiziliyor, Ban ve Doğu lakapları daha çok kültürle mi ilgili?</p>
<p>Bu sorulara yanıt bulmak için Batı ve Doğu kültürlerinin kökenlerini araştırmalı. Acaba Doğu ya da Batı derken gerçekten ne kastediyoruz ve neden bu <u>anlamları</u> coğ­rafyaya bağlıyoruz? Giderek Batı ya da Doğu demek ilişkilendirilen bütün anlamların ötesinde kaba bir yargıya mı referans oluyor?</p>
<p>Avrupa, kökenini eski Yunan medeniyetinin milattan önce iki bin yıllarında, Gi­rit’teki Minos halkının güney Ege’deki izlerinde, daha sonra Miken kültüründe ve nihayet milattan önce bin yıllarında Homeros’un destanlarında, Truva ve Atika’nın tarihinde görüyor. Truvalıların sembolize ettiği İyonya kültürü ve ürettiği doğa filo­zofları ve daha sonra Atina’nın kent yaşamı ve demokrasisi Avrupa&#8217;nın Rönesans’tan itibaren geliştirdiği bilimsel, sanatsal ve politik kültürün temeli olarak görülür. Konu­ya derinden bakarsak Milattan önce on ya da dokuzuncu yüzyılda Atinalıların yen­diği Truva gibi birçok İyonya şehri, örneğin Miletos, erken Yunan doğa felsefelerinin doğduğu Anadolu kentleriydi. Bu açıdan Klasik Yunan kültürünün doğduğu iddia edilen coğrafya Trakya sınırlarında, Avrupa’nın sınırında bitmiyordu. Dahası, klasik Yunan kültürünün, geometri, matematik ve armoni bilgilerinin Yunan kültürüne Mı­sır’dan geçtiği bilinmektedir. Yunan biliminin büyük alimlerinden Pisagor un uzun yıllar Mısır’da eğitim gördüğü bilinir.</p>
<p>Mısır’ın Yunan medeniyetinin temel taşı olduğu sonradan Yunan milliyetçiliğini rahatsız etmiştir. Ancak Milattan önce beş yüz yıllarında, yanı Antik Yunan kültü­rünün doruğa ulaştı dönemde Yunanlılar bunu kabul edebiliyorlardı. 1987 yılında yayımlanan ‘Black Athena’ (Siyah Atena) kitabında Martin Bernal<sup>3</sup> Yunanistan ve Mısır ilişkilerini inceliyor. Kitap, milattan önce 2100 ve 1100 yıllan arasında Yuna­nistan’da Mısır’ın etkilerini açıklıyor. Bu yıllarda güçlenen Mısır&#8217;ın 11. Sülalesi Doğu Ege ve Akdeniz’e (Levant) ve bazen Yunanistan’a saldırıyor ve bu yıllarda yakın iliş­kiler kuruluyor. Girit sarayı bu yıllarda kurulmuş ve boğa kültü Girit’e Mısır’dan gel­miştir. Meşhur labirent efsanesinin ve Girit saraylarındaki boğa resimlerinin temeli Mısır’dan gelmiştir. Homeros’un sözünü ettiği eski bir efsaneye göre Thebes kentinin kurucusu Yakın Doğudan gelmiştir. Bernal’a göre Thebes’in, isfenks ve boğa burcu ile yakın ilişkileri olduğu eski efsanelerde anlatılmaktadır. Bazı eski öyküler de Atina’nın efsanevi kurucusu Kekrops’un Mısırlı Senworset olduğunu söyler. Milattan önce on yedi ve on sekizinci yüzyıllarda Mısır Hiskos’lar tarafindan istila edilir ve aynı yüzyıl­larda Yunanistan da aynı kavim tarafindan istila edilir ve Yunanistan’ın efsanevi kah- ramanı Danaos’un bu yıllarda Yunanistan’da Argos’a geldiği birçok şekilde ispat edil­miştir. Eski Yunan efsaneleri Danaos’u sulama teknikleri, alfabe, kılıç gibi birçok icat de ilişkilendirmektedir. Yunanistan’ın birçok ritüel inançlarının kökenleri de Mısır ile ilişkilendirilmektedir. Yine Bernal’a göre Klasik Yunan’ın ve Helenistik dönemin Dorik kralları ecdatlarının Mısırlı olduğuna inanırlardı. Atina’da ve Thebes’de Mısır kolonileri olduğu birçok eski yazar tarafindan teyit edilmişti. Bernal, eski efsaneleri çok iyi bilen yazar Aeschylos’un ‘Yalvaranlar’ piyesinde, Mısır’dan gelen kavimin Yu­nan kentine kabul edilişinin öyküsü ile aslında Argos’un kurucusu Danaos’un Yuna­nistan’a gelişini anlattığını ileri sürer. Bernal, Platon’un Timaeus diyalogunda ise eski Yunanistan ve Mısır arasındaki kuruluş ilişkilerinden söz edildiğine değinir. Bernal’a göre Yunan inançlarının kökeninde Mısır tanrıları ve inançları vardı ve Milattan son­ra ikinci yüzyıla, Mısır inançlarının yok oluşuna kadar bu sürmüştü.<sup>4</sup> Birçok Yunanlı filozof ve bilim adamı yüzyıllar boyunca Mısır’da eğitim görmeye gitmişlerdi.</p>
<p>Anlayacağımız gibi, Avrupa’nın kültür ve medeniyet kökeni olarak görüp Do­ğudan ayırdığı Yunan aslında kültürünü ve bilimini Doğu olarak bilinen Mısır’dan ve Anadolu’dan almıştı. Hristiyan kültürünün kökeni ise herkesin bildiği gibi yine önce Musa peygamber ve İsr<u>aillil</u>er ile Mısır’dan başlar ve Kudüs’te Hristiyanlığın doğuşu ile batıya doğru yayılır. İlk Hristiyanlar önce Süryaniler olarak Anadolu’nun doğusunda yaşadılar daha sonra Batı’ya yayıldılar. İlk kez Hristiyanhğı kabul eden Konstantin ise başkenti Constantinople (İstanbul) olan Doğu Roma İmparatorlu­ğunu, yani Bizans’ı bir Hristiyan devlet olarak kurar. Bizans kültürü ve Ortodoks Hristiyanlık Doğuludur. Buna karşın eski Yunan Batı olarak yorumlanır ve Roma onun mirasçısıdır. Ancak, Orta Çağlara kadar Batı Uzak Doğuyu fazla bilmiyordu, Hindistan ve Pers İmparatorluğu bilinen en uzak yerlerdi. Buna karşın o çağlarda bugünkü gibi Batı ve Doğu karşıtlığı kavramı da yoktu. Pers İmparatoru Darius Yu­nanistan’a girdiğinde kültürünü Yunana karşıt olarak düşünmüyordu; Büyük İsken­der İran’a girdiğinde İran’ın kültürünü benimsemiş, Persliler gibi giyinmiş Pers bir eş almış ve iki kültürü birleştirmişti.</p>
<p>Batının kültürel kökenlerini ve kaynaşmalarını burada bırakıp Doğuya baka­lım. Asya’nın uçsuz bucaksız toprakları Kıtadaki kısa dönemli hareketlerin daha çok bu coğrafya içinde olmasını sağlamıştır. Buna karşın, Milattan sonra 450 yıllarında Asya’dan birçok kavim kuzey Asya steplerinin soğuması nedeni ile batıya göç etmiş ve Vizigotlar, Germenler, Godar, Ostrogodar, S aksonlar Avrupa kıtasının farklı coğ­rafyalarına yerleşerek burada yeni ulusların oluşmasına neden olmuşlardır. Bu hare- kederin sonucu Batı Roma imparatorluğu çökmüş, eski çağ sona ererek Orta Çağ başlamıştır. Değişik kaynaklardan bulunabilecek bu göçler tablosu Avrupa’nın, yani Batının karışık kökenli kavimlerin bileşeni olduğunu göstermektedir. İslam dininin güçlenmesiyle yedinci ve sekizinci yüzyıllarda Afrika üzerinden Cebelitarık geçilerek Emevi kavimler Batıdan Ispanya’ya yayılmışlardır.</p>
<p>Bugün yine dünyada açlığın, şiddetin ve soy kıyımlarının neden olduğu büyük göçler Avrupa kıtasına doğru yayılmaktadır. Henüz yirmi yılı geçmemiş olan bu yeni göçler, ekolojik ve politik sorunlardan dolayı bitecek gibi görünmemektedir. Buna göre yaklaşık yanın yüzyıl içinde Avrupa haritası yine büyük demografik değişimler gösterecektir.</p>
<p>Burada bir parantez açıp Doğu ve Batı arasındaki kültürel farklardan birine, Doğu için Japon kültürünü örnek alıp, çok sözü edilen bir kavramdan yaklaşmak is­tiyorum. Türkiye’de Japon estetiği uzmanı olan Soner Özdemir bir metninde, yaşlılık ve eskilik üzerine iki kültürün nasıl farklı yaklaştığını anlatıyor.<sup>5</sup> Ona göre Japonya’da geçici olan, yaşlı ve solmuş olan (çiçek) yaşamın tekrar dönüp geleceğinin, ancak ölümden yaşamın tekrar vuku bulacağından dolayı güzeldir ve değerlidir. Her ne ka­dar hüzün verse de döngüsel zaman her şeyin yok olup tekrar belireceğinin temelidir. Batıda ise eski olan, yaşlanan yok olup gider, harabeye dönüşür, zira zaman ve mekân çizgisel ve tekrarlamayan bir yönde ilerler. Sembolik Japon sanatı ile bana bu geçi­ciliğin estetiğini anlatır, büyük bir özenle düzenlenen çiçekler solmadan atılmalıdır ve evin özel bir köşesinde, bir boşlukta sergilenirler. Batıda ise yaşlanıp, eskiyip yok olan ancak bir harabe olarak, geçmiş gitmiş bir yok oluşu hatırlatmak için önem taşır. Sanırım, eğer Japon estetiğini Doğu için bir örnek olarak alırsak, Özdemir’in metni Batı ve Doğu farkım çok iyi özetliyor.</p>
<p>Fakat, Batı ve Doğu olarak bilinen büyük kültür farklarının temelinde coğrafya ve iklim nedenleri kadar endüstriyel ve teknolojik gelişmeler yer almaktadır. Yine de bu gelişmelerin neden batıda başlayıp da sonradan doğuya yayıldığı sorusu kolay çözüle­cek bir sorun olmamakla birlikte, ırksal ve tarihsel bazı unsurlara dikkat çekmektedir.</p>
<p>Batı/Doğu polemikçileri doğuluların batıl inançlara bağlı ve öznel olduklarını, batı<u>lılar</u>ın katı, duygusuz ve maddi olduklarını ileri sürerler. Bu tür karşılaştırmaların temelinde doğuda geleneklerin kolay yıkılamadığı ve insanların toplumsal normlara b<u>ağlılığ</u>ı, batıda ise ampirik ve ussal düşüncenin ve bilimsel tercihlerin öncelikli ol­duğu görüşü vardır. Bu bir genelleme olsa da bu her zaman kanıtlanamaz farklılığın tarihsel temelleri olduğunu görüyoruz. Büyük dinlerin Doğuda doğmuş olduğu, eğer Çin’de <u>mila</u>ttan önce bazı bilimsel ve teknik uzmanlıkları kale almazsak, endüstri ve teknolojinin orta çağlardan sonra batıda gelişmiş olduğunu varsayabiliriz.</p>
<p>Orta çağların sonuna kadar Batı ve Doğu kültürlerinin genel olarak benzeştiğini ileri sürebiliriz. Doğu Roma İmparatorluğunun Romalılar tarafindan kurulmuş ol­ması ve genellikle eski Yunan milletlerinin uzantıları olduğu inkâr edilemez. Daha önce söylendiği gibi Batıya kayan dinler, Musevilik ve Hristiyanlık Doğuda belirmiş, İslam dinî ise doğuda olduğu kadar, on beşinci yüzyıla kadar Avrupa’nın batısında, Ispanya’da eserler vermiştir. Bu dönemde bilim alanında da büyük İslam âlimleri bi­yoloji, felsefe ve fizik konularında önemli buluşlar geliştirmişlerdir. Geometri, cebir ve matematiğin Arap yarımadasında filizlendiği doğru olmalıdır, zira bu alanlardaki birçok sözcük Batıya Arapçadan geçmiştir.</p>
<p>On beşinci yüzyılda, Iberik yarımadasında, İtalya ve Kuzey Avrupa’da büyük geli­şimler belirir. Öncelikle, bazı denizcilerin o güne kadar dinin korkuttuğu Okyanuslara açılması, Columbus ve Vespuci gibilerinin eski (muhtemelen Yunan öncesi, Yunan ve Mısır) eski kaynaklan incelemeleri ile ilgilidir. Aynı zamanda, İtalya’da Rönesans olarak bilinen kültürel sıçrama yine eski Yunan ve Roma kaynaklarının incelenme­si sonucu oluşmuştur. Bu kişilerin Okyanustan aşmaya cesaret etmesi, bunun için incelemeler yapmaları farklı bir ırk niteliği mi gösteriyordu? Bu soruyu yanıtlamak imkânsız. Doğu’da İbn Battuta gibi kişilerin merakla farklı kültürleri incelemek için yollara düşmesi ender bir olaydı. Acaba bu arayışlar altında birtakım ekonomik ge­reksinimler mi yatıyordu? Bu soruları daha ziyade tahminlerle yanıtlayabiliriz.</p>
<p>Ernst Cassirer, öncelikle içsel ve dışsal, öznel ve nesnel ifade şekillerinin ve dü­şünce farklarının dil içinde ne biçim aldığını irdeleyerek, kültürel farkları ana batla­rıyla çizgisel ve eğrisel hareket ve biçimler olarak kıyaslamıştır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[6]</sup></a> Eric Havelock ise <u>dilin</u>, yazdı olmadan önce kavramsal olmayan deneyimsel ve şiirsel bir ifade taşıdığını iddia etmiştir<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[7]</sup></a> Aslında bunu, söz ve yazı farkı ve batı ve doğu farkı kadar Ortaçağ ve modern kültürel fark olarak düşünmek gerekir. Daha önce de belirtildiği gibi Or­taçağ kültürleri, Doğu ya da Batı olsun, büyük benzerlikler gösteriyorlardı. İslam’ın yedinci yüzyıldan itibaren gelişimi ve yayılımı giderek Hristiyanlığın yayddığı Batı kültürlerinden fark göstermeye başladı. Cassirer’in düz ve eğri olarak gördüğü kültür farkları, Avrupa’da Rönesans de çizgisel, derici bir kültürün gelişmesi ve Doğunun geleneksel biçimlere bağlı  kalması olarak yorumlanabilir. Bunun ilk önemli belirtisi çizgisel perspektif de kendini belli eder.</p>
<p>Çizgisel Perspektif, belirli bir noktadan görüleni iki boyutlu bir yüzey üzerine, bulunulan noktadan ufuk hattına kadar, oranlı şekilde azalan mesafelerle çizerek yer­leştirmek anlamına gelir ve bakan kişi gördüğünün dışındadır. Bunun anlamı ise, ki­şinin kendini baktığından soyutladığıdır. On beşinci yüzyılda gelişen ve hem mimari hem resim sanatım etkileyen bu yeni bakış ve yorum tekniği insanın kendini, gördüğü ve incelediğinden ayırarak nesnel’bir bakış kazandığının ifadesidir. On dört ve on be­şinci yüzyıllarda, hatta daha da sonra Osmanlı minyatürlerinde ve kitap resimlerinde ters perspektif ve bahçe gibi dış mekân çizimlerinde çizenin, manzarayı önünde ve ufka doğru ilerleyen bir mekân olarak değil, çocuk çizimlerinde olduğu gibi kendi etrafında dönen bir alan olarak gördüğü ifade edilir. Bu tür anlatımda çizen ya da bakan kişi baktığı alanın ortasındadır, ondan ayrılmamış, soyutlanmamış, çevresinden kopmamıştır.</p>
<p>Hünername Minyatürlerinden Saray Bahçesini temsil eden folyoda binalar dön­dürülerek resmedilmişlerdir. Bütün Osmanlı minyatürleri merkezî bir kompozisyona sahip olup binaların yan cepheleri öne doğru yönlenmiş olarak gösterilir. Bir başka şekilde anlatırsak, manzara kişinin çevresinde döner. Kişi çevreden ayrılmamıştır.</p>
<p>Çizgisel ve eğrisel hareket ve biçim tercihlerinin yalnızca kültürel bir ifade şekli olmayıp aynı zamanda kişinin ‘öteki’ ve kendi dışında olan ve de doğa ile kurduğu ilişkileri şartlandırdığını söyleyebiliriz.Çizgisel perspektif kişiyi sürekli olarak ufka doğru yönlendirmekle, yenip, bilmediğini bulmaya ittiği söylenebilir.</p>
<p>Zaman kavramı, kişinin mekân anlayışı ile ilişkilidir. Doğu toplumlarının çoğun­da zamanın döngüsel olduğu ve doğada olduğu gibi tekrarladığı ve ilerleyen tarihsel bir zaman anlapşı yerinde sürekli, geçmişte ideal olarak yaşanmış bir zamana dönme arzusunun bulunduğu söylenebilir. Batı ise, ileriye, ufka yönelik mekân, yani perspek­tif anlayışı ile sürekli yenilenen, geleceğe bakan bir zaman deneyimi içinde bulun­maktadır. Bunun en güzel örneği, Batıda zaman kaybedilmeyecek, çabuk geçilecek bir deneyim ise Doğuda zaman çabuk akan bir şey olarak yaşanmaz, beklemek, sabır, acele etmemek Doğu insanının, zaman anlayışım ifade eder. Kuşkusuz bu tanımlar genellemedir, ancak, Pakistan&#8217;da yaşanan bir gün ile New York’ta yaşanan bir gün arasında zamanın nasıl geçtiği kıyaslanırsa, çok da gerçekten uzak sayılmaz.</p>
<p>Kültürlerin zaman ve mekân ile ilişkileri birçok değeri ifade eder. Saate göre ya­şama, geleneksel pratiklere göre gününü planlamaya (örneğin günde beş vakit namaz, ya da belli zamanlarda belli şeyleri yiyip yememe gibi) kıyasla daha mekanik ve dışsal bir gereksinime göre yaşamayı ifade eder. Halbuki bedensel gereksinimlerine göre ya da duygusal durumuna göre yaşamak daha çok öznel ve değişken bir yaşam türü ifade eder; yazın farklı saatlerde yatıp kalkmak, mevsimlere göre yaşamak gibi.</p>
<p>İnsanları bu tür farklı pratiklere yönelten ne olabilir? Braudel in Akdeniz kültürleri ve coğrafyası üzerine yazdıklarını, ya da Hindistan ve güney Asya kültürlerinin pratiklerini düşünürsek, yaşamın daha kolay geçtiği, gıdanın daha kolay bulunabildiği yerlerde doğanın ritmine göre yaşandığım ve kuralların çok katı olmadıklarını görüyoruz. Akdeniz kültürleri içinde Batı ve Doğu kavramının az farklılaştığını görüyoruz. Zira bu yörelerde hayat daha kolay, beslenme daha gayretsizdir. Ancak dinî âdetler buralarda insanları toplumsal ilişkiler açısından farklılaştırır. Oysa, Kuzey ülkelerinde çalışma ilkeleri başta gelir ve toplumsal ilişkiler kabullenilmiş kurallara göre yürütülür. Bu da daha eşit toplumsal uygulamalar getirir.</p>
<p>Toplumsal farklar açısından dinî inançların büyük rol oynadığını görüyoruz. Doğu kültürlerinde genellikle tek bir başkanın egemenliği farklı seslere izin vermez. Bunun karşısında Batı toplumlarında genellikle iki, birbirine karşıt gücün söz konusu olduğunu görüyoruz. Ayrıca, her ne kadar Atina Demokrasisi bugünkü anlamda bir demokrasi değilse de, üst sınıf tarafindan seçilen temsilcilerin düşüncelerini sunabil­meleri ve diyalog imkânı, bugün demokrat olduğunu savunan birçok Doğu ülkesin­den, bireysel düşünceye daha çok imkân tanıyan bir sistemdi. Yunandan Roma ya ve nihayet Bizans yoluyla Avrupa’ya aktarılan politik ve ekonomik kavram ve yöntemler Bati ve Doğu arasında büyük fark yaratan sistemlere yol aç<u>tılar.</u></p>
<p>Hristiyanlığın yayılmasından başlayarak dinî ve politik otorite arasında sürekli karşıtlık ve rekabet vardı. Bu ise önemli bir özgürlük mesafesi yaratıyordu. Bu konuda prensliklerle kilise arasında ayrılıklar ve mücadele baş gösterirdi. Bizans’ta ikonok- last hareketinin en önemli nedenlerinden biri, imparatorların para üzerine portrele­rini bastırarak otoritelerini tanıtmaları karşısında kilisenin imgeleri yasak etmesi idi. Otoritelere bir sınır getiren bu ikili politik sistem İslam toplamlarında yoktur. Devlet başkanı, sultan, amir, khan, ya da çoğu kez halife olarak bilinen kişi toplumun başın­daki tek güç sahibidir ve otoritesi hiçbir kurum tarafından sorgulanamaz.&#8221;8 Bütün ku­rumlar onun kararlarına bağlıdır. Osmanlı toplumunda Sultan’ı kontrol eden Şeyh-ül İslam’ın aslında sultan üzerinde bir yaptırımı yoktu ve ancak bir danışmandı. Gücün tek bir odakta birleşmesi korkunç bir salahiyet yaratıyordu. Çin’de ve Japonya’da ve birçok Budist ülkede imparator ya da devletin başındaki kişi dinî otoriteden çok daha önemli bir pozisyona sahipti ve aslında tek merkezî güç oluşturuyordu. Zira Budizm, Şintoizm ve Hinduizm gibi ve Asya’da yaygın olan Şamanizm gibi dinler dünyevi ilgilerden çok ruhsal konularla ilgileniyorlar ve çoğu zaman, Hristiyan dindarların oluşturduğu gibi askerî birlikler (Haçlılar) kurmaya yeltenmiyorlardı. Bu nedenle, tek otorite baskısı bugün de birçok Müslüman toplumun ve birçok Doğu ülkesinin demokratikleşmesinde büyük engel oluşturmaktadır.</p>
<p>Ülkemiz doğu kültürleri kapsamında sayılabilirse, sanat hakkında eleştirel ve sis­tematik bir düşünce yazınının var olup olmadığı önemli bir sorudur. Estetik konu­sundaki söylemler bugün bütün düşünürleri ilgilendirmekte ve Batı’dan olduğu kadar Doğu ülkelerinden felsefeciler bir araya gelip bu konularda yeni savlar ortaya atmak­tadırlar.<sup> <a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[9]</a></sup> Doğu düşünürleri genelde Doğu düşünce ve yaşam şeklinin temelindeki deneyimsel ve duyumsal özellikleri vurgulayarak Batı’dan ne denli farklı olduklarını vurgulamaktadırlar. Bunun gösterdiği şudur ki Doğu bugün kendi geleneksel yaşa­mının ve düşüncesinin üstünlüğünü göstererek Batı’nın felsefe alanındaki egemenli­ğine karşı koymaya çalışmaktadır.</p>
<p>Tanzimat’tan bu yana bu ikilem Türkiye’de, kimlik özelliklerini korumak adına epey yazma yol açmıştır. Sanayi devriminin bütün dünyada yaşam şekillerine Ba-tı’nın değerlerini ve pratiklerini sokmuş olması Batı dışında birçok ülkede kompleks yaratmıştır. Batı’da sanat anlayışında birbirine karşıt bakış açılarıyla karşılaşılırken Batı-dışı sanatlarda bunlar gibi, insanın yerini belirleyen ve sorgulayan bakışların çok çeşitli olmadığını söyleyebiliriz, insanın sanat yoluyla kendini sorgulaması Batıya ait bir nitelikse, bunun başlıca nedeni Aydınlanma düşüncesiyle birlikte insanın kendine dönük eleştirel tarzının gelişmiş olmasıdır.</p>
<p>İnsanın ön plana çıktığı düşünceleri Batı dışında görmüyoruz; ya tanrı ya da doğa ile düşünceler ön plandadır. Hatta vurgulanabilir ki Eski Yunanda tragedyalar ya da diyaloglar tanrıları da konu etse, yine odak insan üzerine olmuştur. Batılı dinî <em>öğ</em>retilerin dışına çıkarak, gelenekleri yıkarak, dünyayı ne şekilde gördüğünü, bildiğini sorgulamışlar. Yunan ve Roma’dan itibaren Batı’da yazın en önemli değerlerden biri olmuştur. Bilimsel gelişmeler ise bu kaynaklara her zaman danışılmış olmasının bir so- nucudur. Öte yandan, Bati-dışı kültürlerde kişi hiçbir zaman kendi ve dünya hakkında bir kesinlik edinmemiştir; her şey yanılsama olabilir; düş ve gerçek yer değiştirebilir.</p>
<p>Batı yazını birçok kez kişiler arasında mektuplaşma ve tartışmalarla gelişmiştir. Her düşünür bir öncekinin savlarını eleştirel olarak ele almıştır; böylece söylemler gelişmiş, yaygınlaşmış, kültürel sınırları aşmış ve Batı dünyasında milliyetler ötesin­de ortak düşünceler ve eleştiriler gelişmiştir. Doğuda, özellikle Çinde resim ve şiir üstüne geniş bir söylem olduğunu ve bunun milattan birkaç bin yıl geçmişe gittiğini biliyoruz. Osmanlı, Arap ve Iran yazınına baktığımızda ise eleştirilerin ve yorumların yazdı analizler olmaktan çok nazire şeklinde oluştuğunu, bir şairin başka bir şiirle yanıtlandığını görüyoruz. Böylece gelenekler ve sanat biçimleri zaman içinde az fark­lılık gösterir. Bu Doğuda zihinsel ve analitik olmaktan ziyade deneyimsel pratiklerin geçerli olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Kültür benzerlikleri ve farkları ötesinde kültürlerde öz kimliği oluşturan unsurun her şeyden önce dil olduğunu söyleyebiliriz. Dilin neye göre farklılaştığı dil araştır­malarının çeşitli faktörleri incelemesiyle bile belki kesin olarak bilinemeyecektir. Zira <u>dilin</u> nasıl ortaya çıktığı yüzbinlerle yıl ötesine gitmeyi gerektirir. Dil farklılığı ve bunun en çok nerde temellendiği sorusuna belki dilin bedenle ilişkisi açısından yak­laşabiliriz. Dili belirleyen önemli faktörlerin başında seslerin ağız ve gırtlaktan nasıl çı<u>kar</u>ıldıkları, ard arda gelen sözcüklerin hangi yapısal ilkelerle ve ne tür ritimlerle sıralan<u>dıklar</u>ı gelmektedir. Bu tür nitelikler ise kültürlerin hangi coğrafi koşullarda, bedensel olarak, yani seslerle, dokularla, ritimlerle nasıl etkileşmiş olduklarına bağ­lı olabilir. Bugün konuşulan dillerin birçoğu, örneğin Fransızca, İngilizce, Almanca gibi Batı dilleri zamanla, yazıyla, teknoloji ve endüstri de gelişmiş dillerdir ve bu dilleri konuşanların da zaman içinde farklılaştığının ifadeleridir. Çok eski, yazıdan önceki dillerin daha parataktik, yani sıralama ile sözcükleri kısa cümlelerde yan yana getirdikleri, yazı sonrası dillerde ise sentaks de birkaç farklı fikrin ifade edildigi söz konusudur. Bundan dolayı, toplumların doğa ile ilişkileri azaldıkça dilleri de daha kavramsal olmaya başlamıştır. Bu gelişmelerden itibaren artık dil farklılıklarının coğ­rafya de etkisi azalmış, farklı nedenler gündeme gelmiştir. Demek ki küresel bir kültür ortamında yaşadığımızdan dolayı artık kültür ve dil farklılıkları konusunda genelle­meler yapmamız imkânsız olmuştur.</p>
<p>Sonuçta, bu farkları polemik olarak görmekten çok günümüz global dünyasın­da birbirlerini tamamlayan, birçok kişi ve ülkeye zenginlik getiren çeşitlilikler ola­rak görmeliyiz. Kapitalizmin sınır tanımaz büyüme hırsı, üretim ve tüketim tutkusu Doğu ve Batı’dan çok bugün ekonomik anlamda Kuzey ve Güney farklarını vurgu­lamaktadır. Artık politik ve kültürel farklar ekonomik imkânlara göre belirmektedir Bu farkların kökeni de Batı’nın yayılmacı, sömürgeci politikasına dayanmıyor mu?</p>
<p>Hece Dergisi,Sanat Özel Sayısı,c.1,syf:87-95</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.Wei Wei’in Floransa’da 2016 sergisinde sergilediği yazısı</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a>2.2010 yıllarında Fatma Korkut ile birlikte Bloomsbury’nin Asya Tasarım Ansiklopedisi için Gürcistan’dan yazar aradık. Müracaat ettiğimiz herkes Gürcistan Batılı olduğu için bu Ansiklopedide yer alamayacakların<sup>1 </sup>iddia etti.</p>
<p>3.Bernal,Martin, Black Athena,Vitantage Books,London ,s.-17-25</p>
<p>4.Aynı eser,s.20-30</p>
<p>5.Özdemir,İ.Soner, Boşluk ve Çiçek, Japonyada Yaşlanmanın Estetiği,yayınlanmamış metin</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a>6.Ernst Cassirer, <em>La Philosopbie desforms symboliques,</em> Les Editions de Minuit, Paris, 1972; Cilt 1 ve <em>(Sembolik </em><em>Formlar Felsefesi I, LU,</em> Hece Y.)</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"></a>7.Eric. A. Havelock, <em>Prtface to Plato,</em> New York, The Universal Library, 1967, s.36-60</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[8]</sup></a>     Bu yargıya aykırı çok sayıda örnek vardır, özellikle ulema, resmî otoriteyi sorgulamış, hatta ona başkaldırmıştır<sup>,</sup>(Hece)</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[9]</sup></a> Yirminci Yüzyılda her üç ya da dört yılda bir Dünya Estetik Kurumu’nun (International Association ° Aesthetics) birçok ülkeden gelen üyeleri Doğu ve Batı Estetik konusunda söylemler geliştirmektedirler. 0&#8243; ya da Japon düşünürleri kültürlerinin geleneksel düşünce ve yargı şekillerini anlatırken, Batılı düşünürleri<sup> </sup>Batı estetiği diye bir konuya hiçbir zaman girmemeleri, ancak Batık felsefecilerin analizini yapmaları önemli<sup> </sup>bir fark ortaya koyar.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dogu-bati/">Doğu-Batı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dogu-bati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sömürgecilik ve Oryantalizm-1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Jan 2019 14:56:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Frantz Fanon]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Loomba]]></category>
		<category><![CDATA[Martin Bernal]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Sömürgecilik ve Oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Sömürgecilik ve Oryantalizm İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Sömürgecinin dili]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21120</guid>

					<description><![CDATA[<p>1901 tarihli Hint Nüfus Sayımı Raporu&#8217;nda, 300 milyona yakın Hintlinin 900 kadar beyaz kamu görevlisi tarafından yönetildiği kaydedilmiştir. Hindistan&#8217;da ayrıca, her 4.000 Hintliye karşı yaklaşık bir İngiliz askeri bu­lunmaktaydı. Victorya döneminden bir gözlemcinin söylediği gibi, tüm Hintliler aynı anda tükürseler, Hindistan&#8217;daki İngilizleri boğabılirlerdi. Yine de, olgular ve fanteziler bir kenara bırakıldığında, Avrupa&#8217;nın Hin­distan ve Asya&#8217;daki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-1/">Sömürgecilik ve Oryantalizm-1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/oryantalizm2.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-21139 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/oryantalizm2-300x204.jpg" alt="" width="332" height="226" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/353_300420181200_70707534.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22404 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/353_300420181200_70707534.jpg" alt="" width="528" height="332" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/353_300420181200_70707534.jpg 590w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/353_300420181200_70707534-300x189.jpg 300w" sizes="(max-width: 528px) 100vw, 528px" /></a></p>
<p>1901 tarihli Hint Nüfus Sayımı Raporu&#8217;nda, 300 milyona yakın Hintlinin 900 kadar beyaz kamu görevlisi tarafından yönetildiği kaydedilmiştir. Hindistan&#8217;da ayrıca, her 4.000 Hintliye karşı yaklaşık bir İngiliz askeri bu­lunmaktaydı. Victorya döneminden bir gözlemcinin söylediği gibi, tüm Hintliler aynı anda tükürseler, Hindistan&#8217;daki İngilizleri boğabılirlerdi. Yine de, olgular ve fanteziler bir kenara bırakıldığında, Avrupa&#8217;nın Hin­distan ve Asya&#8217;daki gücü sarsılmaz görünmekteydi, imparatorluk yöneti­cileri kendilerini emniyette hissediyorlardı.</p>
<p>J.M. Roberts (Yirminci Yüzyıl Tarihi, s. 194)</p>
<p>Bay Smith adlı birisinin caniyane gazabı dosyalara geçmiş. Jacob H. Smith Doğu Filipin adalarından Samar&#8217;daki ABD kuvvetlerinin başkomutanı ola­rak astlarına başka buyruklarının yanısıra şu günlük emri vermiş: &#8220;öldür­meniz, yağmalamanız ve yıkıp yakmanız gerekiyor. Ne kadar çok yapar­sanız hoşnutluğum o kadar artacaktır.&#8221;</p>
<p>Rainer Werning(Yaralı/Şaşkın Ejderha-Bat, Despotluğu Üzerine Düşünceler, s. 89)</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>Sömürgecilik ve Oryantalizm İlişkisi</strong></p>
<p>Oryantalizm, başka birçok işlevleri yanında, sömürgeleştirilen Doğu ülkeleri üzerinde güce dönüştürülmüş bilgi yoluyla sağ­lanan ve onlar üzerinde kurulan iktidarı temsil eder. Avrupa, sömür­geleştirmek için gözünü dikip dikkatini yoğunlaştırdığı bütün dünya bölgeleri arasında en çok Doğu ile meşgul oldu. Doğu, coğrafî açıdan yanıbaşında olması yanında, tarihî açıdan da üzerinde büyük komp­leksler yaratan, sürekli gözünü diktiği ama bir türlü üstün gelemediği, karşısında hep gerilemek zorunda kaldığı bir dünyaydı.</p>
<p>İnsanlık tarihi boyunca sürekli ortaya çıkan farklı türdeki kolonyal temasların en kapsamlısı, 1930lu yıllarda dünyanın yüzde 85&#8217;ini sö­mürgeleştirmiş olan Avrupa kaynaklı modern sömürgecilikti. Edward Said&#8217;e göre, sözü uzatmaya gerek kalmadan, Oryantalizm&#8217;in hem em­peryalizmin, hem de sömürgeciliğin bir veçhesi olduğunu söylemek su götürmez bir gerçeği dile getirmektir: &#8220;Ne ki bunu söylemek yeterli değil; çözümleyerek, tarihselliğiyle açımlamak da gerekir. Beni ilgilen­diren, Dante ile d&#8217;Herbelof nun sömürgecilik öncesi bilincinden farklı olarak, modern Şarkiyatçılığın düzenli bir biriktirme disiplinini nasıl somutlaştırdığını göstermek.</p>
<p>Kesinlikle salt düşünsel ya da kuramsal bir özellik olmayan bu biriktirmecilik, Şarkiyatçılığı düzenli olarak insanlarla toprakları biriktirmeye yönlendirmiştir. Ölü ya da yitik bir Şark dilini yeniden kurmak, eninde sonunda, ölü ya da ihmal edilmiş bir Şark&#8217;ı yeniden kurmak anlamına geliyordu; ayrıca, bu yeniden ku­rucu dikkatin, bilimin, hatta imgelemin, sonraları ordular, yönetimler, bürokrasiler tarafından toprak üzerinde, Şark&#8217;ta gerçekleştirilecek ic­raatların yolunu hazırlaması anlamına da geliyordu. Bir bakıma, Şar­kiyatçılığı aklayan şey sadece düşünsel ya da sanatsal başarısı değil, daha sonraki etkililiği, kullanışlılığı, yetkesiydi.1</p>
<p>Batı&#8217;nın Doğu&#8217;yu bilme arzusunun, yalnızca bilgi susuzluğunu giderme amacına dayanmadığını, aksine iktidar arzusuyla iç içe geç­tiğini, bilgi ve iktidarın birbirinden ayrılmayan ikizler olduğunu biliyoruz. Burada bilgi oryantalizm, iktidar ise sömürgecilikle eşleş­mektedir. Onyedinci yüzyıldan itibaren misyonerlik kılığındaki Or­yantalizmle, İngiltere, Fransa, Almanya, Portekiz, Hollanda, İtalya ve İspanya sömürgeciliğinin çıkarları çakışmaya başlar.<sup>[2]</sup> Artık bilgi biriktirmeciliği ile toprak biriktirmeciliği, yani kültürel ve ekonomik sömürgecilik, birbirinin ayrılmaz parçası olarak faaliyet yürütürler.</p>
<p>Bernal, Oryantalizmin -en azından İngiltere ve Fransa&#8217;da- kurumsal olarak yükselişinin, doğal olarak, Asya ve Afrika&#8217;da sömürgeciliğin ve öteki hâkimiyet biçimlerinin yayılmasıyla ilişkili olarak değerlendiril­mesi gerektiğine değinir. Daha önce üzerinde genişçe durduğumuz Avrupalı olmayan halkların ve konuştukları dillerin öğrenilmesi ve an­laşılması, sadece bu halkları kontrol etmek için gerekli değildi: &#8220;Aynı zamanda onların kültürlerini ele geçirip kategorize ederek uygarlıkları hakkında bilgi edinmek de, yerlilerin kendileri hakkında ancak Avru­pa bilimi sayesinde bilgi edinmelerini güvence altına alıyordu. Bu ise sömürge seçkinlerini metropol ülkelere bağlayan başka bir bağ sağlı­yordu. Dolaysız sömürgeciliğin 20. yüzyılın ikinci yansında çökmesin­den sonra Avrupa&#8217;nın kültür hâkimiyetinin muhafaza edilmesinde bu bağ giderek daha büyük önem kazanmıştır.<sup>,/3</sup></p>
<p>Oryantalizmin bu biriktirme işlemini nasıl somutlaştırdığını, ardın­dan toprak üzerinde gerçekleştirilecek kolonyal icraatın yolunu nasıl hazırladığını ve sonra da bir bakıma &#8220;olumsuzun aklanması&#8221; diye­bileceğimiz bu karmaşık işlemi nasıl gerçekleştirdiğini anlayabilmek, her zaman birbirini çağrıştıran emperyalizm, kolonyalizm, ideoloji ve hegemonya kavramlarını bir arada dikkate alarak değerlendirmeyi ge­rektirir. Ania Loomba bize bütün bu kavramlar ve aralarındaki bağlantılar hakkında doyurucu bilgiler sunar.<sup>[4]</sup> Oxford English Dictionary &#8220;kolonyalizm&#8221;i (sömürgecilik) şöyle tarif ediyor: &#8220;Yeni bir ülkedeki bir yerleşke&#8230; yeni bir yöreye yerleşen, anayurtlarına tabi halde ya da onunla bağlantısını koruyarak bir topluluk oluşturan bir grup insan; yerleşimi ilk olarak gerçekleştirenlerin soyu ve ardılları tarafından bu şekilde oluşturulan topluluk anayurtla bağlantıyı koruduğu sürece bu yerleşime &#8216;colonia&#8217; denir.&#8221;</p>
<p>Kelimelerin ve genel olarak bilginin masum olmadığına ilişkin ti­pik bir örnekle karşı karşıyayız. Tanımda, ustalıklı bir biçimde &#8220;sö­mürülenler&#8221; gizlenerek sadece &#8220;sömürgecilerden&#8221; söz edilmesine dikkat edilmelidir. Böylece sömürme inlinin kötü çağrışımlarının üzeri örtülmekte, &#8220;yerleşke&#8221;nin asıl sahibi olan sömürülenler dikkatlerden uzak tutulmakta, ortada sömürülenler yokmuş veya onlar söz edilme­ye değmezmiş gibi davranılmakta; sömürgeleştirme eylemi doğal ve masum bir eylem olarak sunulmaktadır. Batının Oryantalizm yoluy­la Doğu&#8217;yu nesneleştirdiğini, yani onu pasif bir varlık olarak kurdu­ğunu, kendisi onun hakkında her türlü yargıya varma hakkına sahip olduğu halde, onun kendisi hakkında verilen bu yargılar karşısında her türlü haktan yoksun hale getirildiğini belirtmiştik. Bu tanımda da asıl sömürgeye maruz kalanların yok sayıldıkları görülüyor.</p>
<p>Sömür­geciler sömürgelerde işe başlarken, sanki boş bir alanda, doğal bir işe girişiyorlarmış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Bugün fiilî sömür­geciliğin bittiği bir dünyada yaşayanlar, sözlük veya ansiklopedileri açıp geçmişte yapılanları öğrenmek istedikleri zaman böyle bir zihin çarpıtmasıyla karşılaşacaklardır. Gerçekteyse sömürgeleştirme, ayrın­tılı bir plan dâhilinde yapıldı. Sömürgeciler, başta kendi vatandaşla­rını ikna etmek durumundaydılar. Denizaşırı yerlerde ne aradıklarını soranlara karşı verecek cevaplarının olması gerekiyordu. Gidilen top­raklarda yaşayanların başka türden varlıklar oldukları söylenmeliydi onlara. Adlarının anılmasına değmeyecek, haksızlık fiilinin onlar için geçerli olamayacağı kadar aşağı, özgürlük, eşitlik ve insanca yaşamak­tan habersiz varlıklar olduğu anlatılmalıydı. Onlar, kendi kendilerini yönetemeyen, yönetilmeye muhtaç kimselerdi. Sömürge yöneticileri­nin, kendilerini yönetmekten âciz bu insanları yönetmekle yaptıkla­rı şey bir lütuftu ve onlar için yapılacakların en iyisiydi. Bu yüzden,</p>
<p>&#8220;Hemen hemen tüm sömürge planları, yerlilerin geriliği ve genel ola­rak bağımsızlığa, &#8216;eşitliğe&#8217; ve zindeliğe elvermedikleri varsayımıyla başlıyor&#8221;du.<sup>[5]</sup> Onlardan söz edilirken, efendilerinin sıkı gözetimi ve köleliği altında kalmaları gereken bu insanların kaba birer nesneden ibaret oldukları, İnsanî özelliklere elverişli olmadıkları, bunun için de insanı davranışları hak etmedikleri önyargısından hareket edilmesi bundandır.</p>
<p><strong>Sömürgecinin dili: Lânet sömürgeler</strong></p>
<p>Sözlüklerdeki &#8220;sömürge&#8221; tanımı, her zaman söz ve davranışlarla pekiştirildi. Sömürgeciler, karşılarına hiçbir engelin çıkmasını iste­miyor, kayıtsız bir teslimiyet bekliyorlardı. Toprakları işgal ve talan edilen insanların en küçük bir direnme göstermelerine bile tahammül edilmiyordu. Emperyalist yayılmacılığın vaizi ve ete bürünmüş hali olarak kabul edilen Disraeli bu yüzden &#8220;boynumuza boyunduruk olan lanet sömürgeler!&#8221;den söz ediyordu.<sup>[6]</sup> Güçlü karşı akımlar bulunmakla birlikte, ondokuzuncu yüzyılda endüstriyel atılmalarla gelişen ve bü­yük baskı sayısına ulaşan basın aracılığıyla halkın sömürgeciliğe ver­diği destek, emperyalist dönemin özelliklerinden biri olmuştur. Ferro, eserlerinin merkezinde İngiliz sömürge sisteminin eleştirisinin bu­lunduğunu söylediği Jules Veme&#8217;in, İngilizlerin Avustralya&#8217;daki tutu­mundan söz eden şu pasajını aktarır:</p>
<p>&#8220;&#8216;Binbaşı yerlilerin aslında may­mun olduklarını savunuyor. Sömürgeci yerleşimciler siyahları vahşi hayvanlar olarak görüyorlardı. Onları tüfekle avlayıp öldürüyorlardı. Avustralyalıların doğa yasaları dışında yer aldığını kanıtlamak için hu­kukçuların otoritelerine başvuruluyordu. Hatta, Sydney gazetelerinde bunlardan kurtulmanın kesin bir yöntemi öneriliyordu: Onları kitlesel olarak zehirlemek. &#8216;(&#8230;) Geniş çaplı katliamlar örgütlenmişti ve pek çok kabile tümüyle yok olmuştu&#8217;. Jules Verne Mrs. Branican&#8217;da, Tazmanya ve Avustralya hakkında (1891) şunları ekler: &#8216;Sömürgeci ilerlemenin son sözü bir ırkın yok edilmesi ise, İngilizler eserlerini çok iyi bir şekil­de gerçekleştirdikleriyle övünebilirler.'&#8221;<sup>7</sup></p>
<p>Ferr, Jules Verne&#8217;nin İngilizler için söylediği -özellikle siyahların hayvan olduklarına dair- şeylerin Fransızlar için de paylaşılan duy­gular olduğunu belirtir. &#8220;19 Eylül 1887&#8217;de eleştirmen Jules Lemaitre şöyle yazmıştır: &#8216;Bu hafta hiç yeni gösteri yok. Hayvanat Bahçesinde yalnızca Aşantilere rastladım. Bu bahçe çok hoş (&#8230;). Küçük çocuklar ancak gezi öykülerinde adları geçen gizemli hayvanları burada gör­me sevincini yaşıyorlar -devekuşunun çektiği bir arabaya binebili­yor, bir devenin sırtına oturabiliyorlar. Ve eğlencelerinin tam olması için, onlara vahşiler de gösteriliyor. Yazık ki, bu gösteriler insanlık hakkında onurlu düşüncelere kapılmalarına yol açamıyor (&#8230;).</p>
<p>Bel­ki de bana bu insanların dünyaya neden geldiklerini soracaksınız. Söyleyelim o halde, Altın Kıyısı&#8217;nın Aşantileri ve diğer vahşiler bize günün birinde hizmet etmek için varlar/&#8221;<sup>[8]</sup>Sömürgeci destanın ha­varisi Avrupalı, kendi insanının beynine daha çocukluğundan itiba­ren gazeteler, resimli kitaplar, kartpostallar, okul kitapları, sömürge sergileri vasıtasıyla ve bu şekilde sömürgelerdeki yerlileri hayvanat bahçelerinde sergileyerek, onların insan değil birer hayvan oldukları düşüncesini yerleştirmişlerdir. Efsane, ekonomik ve politik hedefler­den arındırılarak sömürgeci imparatorluğun yüceltilmesi için doğru­dan hayalgücüne hitap ediyordu.</p>
<p>Durumu Frantz Fanon şu şekilde özetliyor: &#8220;Bu maniheist tutum ba­zen mantığın sınırlarını aşmakta, sömürgeleştirilen inşam insanlık dışı bir hale getirmektedir. Daha açık ifadesiyle sömürgeleştirilen inşam hayvanlar seviyesine düşürmektedir. Zaten sömürgecinin sömürgeleş­tirdiği inşam anlatmak için kullandığı dil zoolojik bir dildir.&#8221;<sup>g</sup> Zoolojik dil, ansiklopedi, sözlük ya da başka metinlere yansırken, dolaylı bir biçim alarak yukarıda verilen tanımdaki şekillere dönüşebilmektedir. Dolayısıyla olayların arka planını bilenler, Oxford English Dictionary&#8217;nin masum gibi görünen tanımının aslında hayvansal bir tanım olduğunu anlarlar.</p>
<p>Bunu bilmeyen çoğunluk ise kendilerini Avrupamerkezciliğin ve Avrupa ırkçılığının pençesinden kurtaramazlar. Said&#8217;in verdiği bir örneğe bakalım: John Stuart Mill, &#8220;uygar ulusların birbirinin bağımsız­lığı ve milliyeti karşısında kutsal görevleri&#8221; bulunduğunu, bu haklara saygı gösterilmesi gerektiğini söylerken bir istisna kaydı düşüyor ve bu görevin &#8220;milliyet ve bağımsızlığın kesinlikle kötü geldiği, ya da olsa olsa şüpheli bir iyilik oluşturduğu uluslar karşısında bağlayıcı” olma­dığını belirtiyor.</p>
<p>Yapılan tasnif ilginçtir; Bir yanda &#8220;uygar&#8221; uluslar bulunmakta ve bunlar İnsanî özellikler taşımakta, öte yanda ise hiçbir iyi şeye lâyık ve elverişli olmayan gayrı İnsanî uluslar bulunmaktadır. Bunlara karşı hiç­bir davranışın bağlayıcılığı yoktur. Onlar hastalıklıdırlar ve bağımsızlık bu hastalığa iyi gelmez. Said, haklı olarak bunun neden böyle olması gerektiğini soruyor: &#8220;Bir taraftaki bir kutsal görev öbür tarafta neden bağlayıcı olmasın, birine tanınan haklar neden öbürüne tanınmasın gibi soruların en iyi yanıtları, doyundurucu bir yerel -yani Avrupalı- dü­zeni onaylamaya ve dışarıda benzer bir düzen hakkının kaldırılması­na olanak vermeye yönelik, törel, iktisadi, hatta metafizik normlar ba­kımından iyi temellendirilmiş bir kültür çerçevesinde bulunabilir. Bu Önermem mantıksız ya da aşın görünebilir.</p>
<p>Oysa, Avrupa&#8217;nın mutlu­luğu ve kültürel kimliği ile denizaşırı emperyal dünyaların boyundu­ruk altına alınması arasındaki bağlantıyı fazlasıyla titiz ve sakınımlı bir biçimde dile getiriyor. Bugün bir bağlantının varlığını kabul etmekte çektiğimiz güçlükler, bir bölümüyle, bu karmaşık meseleyi görünüşte yalın ve nedensel bir meseleye indirgeme eğilimimizden ileri geliyor; bu meselenin indirgenmiş hali, karşılığında suçlayıcı sözler ve savunmacılık üretiyor. Ben, ilk dönem Avrupa kültüründeki ana etmen bu kültürün ondokuzuncu yüzyıl sonları emperyalizmine neden olması­dır demiyorum; eski sömürge dünyasının tüm sorunlarının Avrupa&#8217;nın sırtına yıkılması gerektiğini de ima etmiyorum. Buna karşılık, Avrupa kültürünün belirgin özelliğinin, her zaman değilse de genellikle, aynı anda hem kendi seçişlerini geçerli kılmak hem de bu seçişleri uzaktaki emperyal egemenlikle birlikte savunmak olduğunu söylüyorum. &#8220;<sup>[10]</sup></p>
<p>Loomba da yukarıdaki tanımda, yalnızca sömürgecilerden söz edil­mesi ve sömürgeler kurulmadan önce o yerlerde zaten yaşıyor olabile­ceklerin dikkate bile alınmamasının ilginçliğine değinerek asıl amacın nasıl saklanmak istendiğini belirtir: &#8220;Böylelikle, yapılan tanım, farklı halklar arasındaki bir karşılaşma ya da fetih ve tahakkümü çağrıştı­racak herhangi bir imayı &#8216;kolonyalizm&#8217; sözcüğünden boşaltmış olur. &#8216;Yeni yöre&#8217;nin hiç de o kadar &#8216;yeni&#8217; olmayabileceği ve &#8216;bir topluluk oluşturma&#8217; sürecinin bir şekilde gayrı adilane olabileceği konusunda en küçük ima yoktur bu tanımda.&#8221;<sup>[11]</sup> Oysa sömürgeciler tarafından, anayurtlarına tabi ve onunla bağlantısını koruyarak oluşturulan bir topluluğun yeni olabilmesi, orada daha önce bulunan toplulukları boz­ma ve anayurda uyarlamak için yeniden oluşturma sürecine bağlıdır.</p>
<p>Bu da &#8220;ticaret, pazarlık, savaş, soykırım, köleleştirme ve isyanlar dahil olmak üzere kapsamlı bir pratikler silsilesini içerir.&#8221; Asıl sahipleri ta­rafından gelip kendilerini sömürmeleri için davet edilen ve geldikleri yerde karmaşık bir pratikler silsilesi görülmeyen kolonyal bir yerleşime tanık olunmadığına göre, sömürgeciliği (kolonyalizm), sorunsuz bir yerleşme olarak değil, başka insanların topraklarının ve mallarının zor­la ele geçirilmesi ve denetlenmesi olarak tanımlamak durumundayız.<sup>[12]</sup></p>
<p>Fiilî bir durumu ifade eden &#8220;kolonyalizm&#8221;e karşılık &#8220;emperya­lizm&#8221;, imparator ilkesi, ya da ruhu; emperyal denilen çıkarların savu­nuculuğu olarak tanımlanır. Bunu, Emperyal kelimesinin &#8220;buyruk ya da üstün güç&#8221;, aynı zamanda &#8220;imparatorlukla ilgili&#8221; gibi anlamları ve Emperyalizm&#8217;i de &#8220;bir imparatorun yönetimi, bilhassa despotik ya da keyfî yönetimi&#8221; şeklindeki basit tanımıyla birleştirdiğimizde, emperya­lizm için doğrudan kolonyal yönetimin zorunlu olmadığını, sömürge­cilik olmadan da yürütülebileceğini söyleyebiliriz. &#8220;Şu halde, modern dünyada, toprak işgali, maddî kaynaklara elkonulması, emeğin sömü­rülmesi ve başka bir toprak ya da ulusun politik ve kültürel yapısına müdahale edilmesi olarak kolonizasyon ile küresel bir sistem olarak emperyalizm arasında ayrım yapabiliriz/&#8217;<sup>[13]</sup> Nitekim &#8220;emperyal ülke, iktidarın kaynağı ve dışa aktığı &#8216;metropol&#8217;dür; koloni ya da neo-koloni, &#8216;metropol&#8217;ün nüfuz ettiği ve denetlediği yerdir. Emperyalizm resmen koloniler olmaksızın işleyebilir (bugünkü Birleşik Devletler emperya­lizminde olduğu gibi), ama kolonyalizm işleyemez. &#8220;<sup>[14]</sup></p>
<p>Bir bakıma kolonyalizm çağının sona ermesine, ama buna rağmen sömürünün ortadan kalkmamış olmasına bakarak tüm dünyanın post- kolonyal bir görüntü sunduğunu söyleyebiliriz. Bir ülke hem biçimsel açıdan bağımsız olma anlamında postkolonyal, hem de ekonomik veya kültürel açıdan bağımlı kalma anlamında neo-kolonyal olabilir. &#8220;Yeni küresel düzen doğrudan egemenlik kurmaya dayanmıyor. Ama bu düzen, bazı ülkelerin başka bazı ülkelere ekonomik, kültürel ve (deği­şen derecelerde) politik yönden nüfuz etmesine izin verir.&#8221;<sup>[15]</sup></p>
<p>Burada bizi ilgilendiren, sömürünün -ister emperyalizm, isterse kolonyalizm yoluyla olsun- nasıl işlediği ve gayri İnsanî özelliğine rağmen ayakta durmayı nasıl başardığıdır. Eğer, yukarıda belirttiğimiz gibi, 1930&#8217;lu yıllarda kolonyalizm dünyanın yüzde 85&#8217;inde hüküm süren bir genişliğe ulaşmışsa, bunun işlemesi ve devamlılığının sağlanması hiç de kolay bir iş değildi. Avrupa kolonyalizmi bu güçlüğü yenebilmek için &#8220;en başından beri çeşitli denetim ve temsil stratejileri ve metotları­na başvurdu. &#8216;Öteki&#8217;ne ilişkin Avrupalı söylemler de buna göre değişir. Ama bu söylemler tüm dünya çapında birbiriyle karşılaştırılabilir (ve tuhaf bir şekilde birbirine benzer) haksızlık ve tahakküm ilişkileri üret­tiği için, kolonyal metotlar ve imgelerin zaman ve yer bakımından çok büyük değişiklikler arz ettiği zaman zaman gözden kaçırılır. &#8217;16</p>
<p>Frantz Fanon, sömürge halklarının yalnızca emekleri başkaları ta­rafından temellük edilen insanlar değil, &#8220;kendi yerel ve orijinal kültür kaynakları söndürülmek ya da toprağa gömülmek suretiyle ruhunda onulmaz bir aşağılık kompleksi yaratılmış halklar&#8221; olduğunu, fakat bu duyguya teslim olmamak için kendini &#8220;nerdeyse bir varoluş şartı olarak, başka ve yeni bir uygarlığın yayıcısı durumundaki ulusun di­liyle, yani metropol kültürüyle göğüs göğüse bir hesaplaşma içinde&#8221; bulduğunu söyler. Sömürgeci insanın yaydığı ve sürekli dayattığı ideolojik söyleme göre &#8220;Sömürge inşam artık ana ülkenin, metropolün kültürel standartlarını benimseyebildiği oranda&#8221; yükselebilecek ya da insan sayılacaktır.<sup>[17]</sup></p>
<p>Bu da kendi kültürünü, dilini, ekonomik yapısı­nı, kısacası bütün değerlerini terk ederek sömürgeciye teslim olmasını gerektirecektir. Böyle bir dayatmaya sömürge insanı hemeninden inanmadığı ve boyun eğmediği için karmaşık bir sömürge-sömürgeci ilişkisinin başlaması kaçınılmazdır. İşte sözlüklerin sorunsuz bir yerleşke tanımının anlamsızlığını ortaya koyan da, bütün sömürgelerde yaşanmış olan bu fiilî durumdur.</p>
<p>Batı sömürgeciliği, ırkçılığı ve Avrupamerkezcilik konusunda Batı dillerinde oluşturulan geniş edebiyatın, sömürü ve ırkçılığa muhatap olan halkların duygu ve düşüncelerinin yapılandırılmasında ve ortaya çıkacak kinlerin dizginlenmesinde oynadığı rol de burada ortaya çıkı­yor. Ondokuzuncu ve yirminci yüzyıldaki birçok araştırmacının &#8220;Av­rupa kolonyalizminin ilerlemesini bilim ve akim hurafeler karşısındaki zaferiyle&#8221; eşitlemesi, ne yazık ki &#8220;kolonileştirilmiş halkların&#8221; birçoğu­nun da böyle bir görüşü benimsemesine yol açmıştır. Sömürülenler içinde bile bu durumu kendilerini sömürenler kadar kesin bir inançla savunanların çıkmasına ve kuşkusuz bunun, bu oluşumlara psikolo­jik bir güç kazandırmış olmasına rağmen,<sup>[18]</sup> yaşanmış ve yaşanması da olağan olan gerçek, bu ilişkinin çok önemli sorunlarla dolu olduğudur.</p>
<p>Bilim ve aklın hurafeler karşısındaki zaferi gibi parlak bir aldatma­canın, sömürgeciliğin meşrulaştırılması için kullanılan bir araç haline getirilmesi ancak Bati&#8217;nın başarabileceği önemli buluşlardan biridir, Daha çok da, sömürgeler döneminde sömürüye maruz kalmış insanları değil, günümüz insanım kandırmaya yönelik bu söylemsel zafer, açıkça ilerleme mitine göndermede bulunuyor ve Bati&#8217;nın kendisini öteki ülke ve milletlere karşı &#8220;uygarlaştırma görevi&#8221;yle yükümlü kıldı­ğı söylemin merkezine yerleştiriyor. Bu yükümlülük, bir talebe cevap olarak doğmamış, hiç kimse gelin bizi uygarlaştırın dememişti; aksi­ne böyle bir talebe bile akıl erdiremeyecek kadar geri oldukları kabul edilen (Bati&#8217;nın temel düşüncesi budur) ülke ve milletlerin ilerlemesi için gönüllü bir sorumluluğu üstlenenler Avrupalılardı ve her nedense uygarlaştırma yöntemi olarak sömürgeleştirmeyi seçmişlerdi.</p>
<p>Hatta bu öylesine yüce bir ideal olmalıydı ki, Avrupalı devletler onları kimin uy­garlaştıracağı konusunda birbirleriyle boğazlaşıyorlar, sömürge payla­şımı için aralarında çok kanlı savaşlar yapıyorlardı. Bugün çoğu kişi, hemen hiç sorgulamaksızın Avrupa tarihini, uğruna çaba göstermeye değer hedeflere doğru sürekli bir ilerleme olarak görmeye yatkınlığını sürdürmektedir; böylesine ikna edici ilerleme iddiası da ancak Avru­palılara ve denizler ötesinde, Avrupalıların yerleştikleri topraklardaki akrabalarına ait bir hakti.</p>
<p>Yirminci yüzyılın başlarında Batı dünyası, bir başka deyişle kıtalar ötesi sömürge liderleri, kültürlerinin ilerle­mesinin devam edeceğine sonsuz bir güven duyuyorlardı. Hatta bu görüşe inanmayan seçkin bir statüye ve zihinsel kapasiteye sahip çok az sayıdaki muhalifler bile, &#8220;içinde yaşadıkları kültürün kendi kendini tahrip etme potansiyelini henüz ortaya çıkarmadığını (&#8230;) ve bu uygar­lığın materyalizm, demokrasi ve barbarlık dalgalarına kapılarak din ve ahlaki değerler çapalarından uzaklaştığını&#8221; savunmakla birlikte, &#8220;ait oldukları uygarlığın dünya tarihini etkileyen bir güç olarak benzersiz bir dinamizme ve dünya tarihini şekillendirmekte benzersiz bir etkin­liğe sahip olduğuna emindiler. &#8217;19</p>
<p>Yüksel Kanar &#8211; Batı&#8217;nın Doğusu</p>
<p><strong>Yazının devamı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="rMuzy6j1DH"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-2/">Sömürgecilik ve Oryantalizm-2</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Sömürgecilik ve Oryantalizm-2&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-2/embed/#?secret=wje1iCdWX8#?secret=rMuzy6j1DH" data-secret="rMuzy6j1DH" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-1/">Sömürgecilik ve Oryantalizm-1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap Değerlendirmesi:Martin Bernal-Kara Atena,</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kitap-degerlendirmesimartin-bernal-kara-atena/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kitap-degerlendirmesimartin-bernal-kara-atena/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Oct 2017 12:18:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupamerkezci Tarih Tasavvuru]]></category>
		<category><![CDATA[Fenike]]></category>
		<category><![CDATA[Kara Atena]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Martin Bernal]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=17572</guid>

					<description><![CDATA[<p>Martin Bernal, Kara Atena, Çev. Özcan Buze, İstanbul: Kaynak Yayınları, 1998, 699 s. Değerlendiren: Reyhan Ünver* Lisans Öğrencisi, İstanbul Şehir Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Psikoloji Bölümü.(2013) Leopold Senghor’un, “Kara Afrika duygulardır, Yunan ise zekâdır.” nosyonunun öznel bir tespitten öteye giderek varoluşsal bir tanım, ben ve ötekinin tanımı, olarak kabul gördüğü bilinmektedir. Batı medeniyeti [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitap-degerlendirmesimartin-bernal-kara-atena/">Kitap Değerlendirmesi:Martin Bernal-Kara Atena,</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="_4g34">
<div class="ib">
<div class="c">
<div class="msg">
<div data-store="{&quot;timestamp&quot;:1507469694719,&quot;author&quot;:1436174987,&quot;uuid&quot;:&quot;mid.$cAABa9Q5EbBBlLXde_1e_DIWoscRu&quot;}" data-sigil="message-text"><a href="http://ilimcephesi.com/kitap-degerlendirmesimartin-bernal-kara-atena/kara-atena-1458227998/" rel="attachment wp-att-17584"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-17584" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/kara-atena-1458227998.jpg" alt="" width="215" height="347" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/kara-atena-1458227998.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/kara-atena-1458227998-186x300.jpg 186w" sizes="(max-width: 215px) 100vw, 215px" /></a>Martin Bernal, Kara Atena, Çev. Özcan Buze, İstanbul: Kaynak Yayınları, 1998, 699 s.</p>
<p>Değerlendiren: Reyhan Ünver*</p>
<p>Lisans Öğrencisi, İstanbul Şehir Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Psikoloji Bölümü.(2013)</p>
<p>Leopold Senghor’un, “Kara Afrika duygulardır, Yunan ise zekâdır.” nosyonunun öznel bir tespitten öteye giderek varoluşsal bir tanım, ben ve ötekinin tanımı, olarak kabul gördüğü bilinmektedir. Batı medeniyeti ve bu medeniyetin yaratıcısı sayılan “beyaz adam”ın, kendisi dışındakileri yok sayarak, dünya tarihini, ben ve öteki ilişkisi içinde okuduğu görülmektedir. Avrupamerkezci yaklaşım olarak adlandırılan bu algının, bazı Batılı yazar ve araştırmacılar tarafından da sorgulandığı bilinmektedir. Bunlar arasında, paradigmal bir kırılmanın başlangıç noktası sayılan, Martin Bernal’in Kara Atena’sına özel bir yer açmak yerinde olur.</p>
<p>1985 yılında ilk çıktığı andan itibaren kitabın, tarih çevrelerini epeyce rahatsız ettiği bilinmektedir. Üç ciltlik eserin ilk cildini teşkil eden elimizdeki kitap, Avrupamerkezci tarih tasavvurunun, nesnellikten uzak ideolojik bir algı olduğu savı etrafında şekillenmektedir. Yazar, Avrupa’nın üstünlüğünün, Yunan mucizesiyle açıklanan tarihsel Konumlandırmaların, bir fabrikasyondan ibaret olduğunu ve Avrupa’nın kökenlerinin esas olarak Mısır ve Fenike’ye dayandığını ortaya koymaktadır. Kitapta, Yunan uygarlığını inceleyen, iki modelden bahsedilmektedir: “Eski Çağ model” ve “Aryan model.”</p>
<p>Eski Çağ modeline göre: Yunan tarihi, Mısır ve Fenike kolonilerine dayandırılmaktadır. Bernal, bu modelin öteden beri kabul gördüğünü, ancak, modelin zamanla unutturularak yerine yeni bir Yunan tarihinin yazıldığını ve bunun Aryan model olduğunu uzun uzun açıklamaktadır. Bu model, yerli Yunan halkı ile kökleri bilinmeyen Hint-Avrupa kökenli istilacıların karışımı sonucu, Yunan medeniyetinin bugünkü Avrupa’yı yarattığı, iddiasına dayanmaktadır. Bernal, Aryan modeline açıktan itiraz etmektedir ve Eski Çağ modelinde de bazı eksiklikler bulmaktadır.</p>
<p>Ona göre, Yunan uygarlığı mucizesi, büyük oranda 18. yüzyıl boyunca sistematik olarak yaratılmıştır. Bu oluşum sürecinde; Mısır ve Fenike etkisi göz ardı edilip sonrasında Ari ırkı ortaya atılarak Yunan mucizesi vücuda getirilmiştir. Eski Çağ modelini destekleyen bu iddia ile birlikte Bernal, birtakım tarihsel düzeltmeler öngörmektedir ve bu modeli üçüncü ve kendi önerisi olan, “Düzeltilmiş Eski Çağ modeli” olarak adlandırmaktadır. Yine Bernal’e göre, 18 ve 19. yüzyıllara kadar kabul gören “Mısır-Fenike kolonileri tarafından yaratılan Yunan” savı, Avrupa’daki romantizm akımının, ırkçılığın ve Hristiyanlığın yeniden canlamasının da etkisiyle, Aryan-Avrupalı-beyaz uygarlık olarak yeniden kodlanmıştır.</p>
<p>Her şeyden önce, aşina olduğumuz tarih okumalarından farklı olması, kitabı gündeme getirmeye değer kılmaktadır. Bernal’in ezber bozan görüşleri, kimliğine; “şaşkın”, “sapkın” ve “yalancı” damgasını ekletse de, akademik değerlendirmeden uzaklaştırma kaygısıyla, bilimsellikten uzak yaftası vurularak yok sayılmak istense de Bernal, kitabın ön sözünde de ifade ettiği gibi, paradigmaları yerinden oynatmayı ve başka bir yol olabilire insanları inandırmayı başarmıştır. Ezber bozan bu argümanların temel dayanak noktasını, özellikle dilsel araçlar oluşturmaktadır. En genel örnek olarak Bernal’in, Athena isminin Mısır kökenli olduğu ve Mısır Bilgelik Tanrıçası olan Nt’den geldiği iddiasına yer verilebilir (s. 107).</p>
<p>Ayrıca, Yunan sözcük dağarcığının yaklaşık olarak dörtte birini, Mısır, Sami ve Fenike sözcük kökenleriyle açıklamaktadır.Birçoğu yerel dil olmak üzere 20’den fazla dil bilen yazarın, birbiriyle ilişiği olmayan diller arasındaki benzerlikleri kavrayabilecek derecede bildiği dillere hâkim olduğu da bütün bu dilsel temellendirmeler boyunca anlaşılmaktadır. Yazarın, dilsel araçların yanında, kültürel kalıntıları, mitoloji ve mimariyi de kitabında etkin olarak kullandığı görülmektedir.</p>
<p>Yazarın ulaştığı sonuç, Levant1 dillerinin, anlayış ve inanç tarzının, yaşayış biçimlerinin, kısaca bütün bir Levant kültürünün, Yunan kültürünü şekillendirdiğidir. Örneklerinin çokluğu ve bu örneklerin kopuşsuz, rasyonel, mantıklı ve tutarlı olarak birbirini izlemesi; yazarın ulaştığı sonuca, okuyucunun da ikna olmasını sağlamaktadır. Bernal’e göre Eski Çağ modeli, iç kusurlar sebebiyle yıkılmamıştır; dış sebeplerle, bilinçli olarak yıkılmıştır. Kitapta, Eski Çağ modelinden sonra kabul gören Aryan modelinin beslendiği kaynaklardan biri olarak “romantizm” gösterilmektedir. Romantikler Mısır’ın medeni olmadığını iddia ederek siyah insanlara basmakalıp imajlar üretmişlerdir. Romantiklerin, “soğuk iklimlerin düşünceyi açtığı” savına dayanarak Yunanlıların kökenlerini mümkün olduğunca kuzeye yerleştirdikleri ifade edilmektedir.</p>
<p>Yazara göre bu argümanlar, biyolojik iddiaları da beraberinde getirmektedir. Bernal, Aryan modelin beslendiği bir diğer kaynağı, ırkçılık ve kıta şovenizmi olarak nitelendirmektedir. 18. yüzyılda Alman tarihçi ve filozofların sistematik olarak belli araçlarla, özellikle antropolojiden hareketle, Troyalıları yeni bir kültür olarak sunarak Yunan-Fenike bağını adım adım nasıl kopardıkları anlatılmaktadır. Söz konusu tarihçi ve filozofların kimler olduğunun ve bu bağlamda nasıl roller üstlendiklerinin açıkça irdelenmesi, güçlü birer kanıt olarak kitabın inandırıcılığını beslemektedir.</p>
<p>Alman dilinin ve benliğinin geç oluşan bir kimlik oluşu ve Almanların, Yahudiliği nasıl ve neden büyük bir tehdit olarak algıladığı ile 1780’lerde yeni profesyonelleşmiş üniversitelerdeki Alman akademisyenlerin, “Yunanlar felsefeyi icat ettiler.” savı ve felsefenin bu sava göre yeniden tanımlanmasının Yunanlara köken bulma işi ile gelişen, birbiriyle paralel olan bütün bir süreç incelenmektedir.</p>
<p>Hristiyanların, Doğu’yu sömürmeyi kutsallaştırması ile Hristiyan din adamlarının Yahudilere olan üstünlüğünü kanıtlama çabasının birbirine paralel olarak gelişim gösterdiği, kitapta uzun uzun yer bulmaktadır.</p>
<p>Bernal, 1917’den sonra Rus Devriminin Yahudiliğe bağlanması ve antisemitizm ile, eski Yunan tarihinin artık tamamen değiştiğini ifade etmektedir. Bütün bu sistematik çalışmaların geniş örnekleri kitapta açıkça ortaya konmaktadır. Yazar, Almanların Yahudilerden arındırılmış bir medeniyet yaratma sürecini, iki temel soru olan “neden ve nasıl” soru larının cevapları üzerine inşa etmektedir. Yazarın bu iki temel soruya verdiği kesintisiz cevaplar, olayların birbiriyle kopuşsuz irtibatını sağlarken rasyonel ve tutarlı sonuçlara ulaştığı da görülmektedir. Medeniyetler tarihi, yalnızca hafıza olarak tanımlanamaz. Aynı çıkarımların, farklı bir okuma tarzıyla iki zıt ideolojinin propagandası hâline getirildiği görülebilmektedir.Dünya tarihi, bir kimliğin varlığını kabul ettirebilmesi ve düşünce üretebilmesi için kendi medeniyetini merkeze alan, yeni bir tarih okumasının üretildiği bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>Nitekim bu gerçeklik, Bernal’in de temel kabulüdür. Kitabının ön sözünde, bir medeniyeti merkeze alan tarih okumasının yanlışlanamayacağını kabul etmekle beraber, bütün bir tarihin yanılmaz kanıtlarla okunamayacağını savunarak tutarlı ve akla uygun argümanlarla kendi kültürünün fabrikasyonunu ürettiğini ifade etmektedir.</p>
<p>Bu noktada, Bernal’in medeniyet tasavvurundaki Fenike vurgusunun sebebini sorgulamak oldukça önemlidir. Fenike’nin, Sami ya da eski Yahudi medeniyeti demek olduğu bilinmektedir. Bernal’in de kimliğine bağlı bir Yahudi olduğuna atıfta bulunulduğunda, yazarın temel kaygısının Yahudi merkezli yeni bir düşünce alanı üretmek olduğunu görmek kolaylaşmaktadır. Bernal, Avrupamerkezci söylemin Yahudilik karşıtı bir söylem olduğunu ve Yahudilerin Yunan kültürü üzerindeki etkisinin görmezden gelindiğini, bununla beraber kasıtlı ve sistematik olarak Yahudi benliğinin yok sayıldığını görmüştür.</p>
<p>Bu fabrikasyonu reddederek Avrupamerkezci dilin dışında, kendi kültürünü merkeze alacak bir söylem geliştirme kaygısında olduğunu da yine kitabının ön sözünde açıkça ortaya koymaktadır. Bu yaklaşımla birlikte, kitapta bütün bu savaşın Almanlık ve Yahudilik üzerine kurulduğu net olarak okunabilmektedir.</p>
<p>Bernal’in, Mısır vurgusu göze çarpan bir diğer noktadır. Yunan medeniyetini ve onun ötesinde muhteşem Avrupa’yı hacimce küçük olan Fenike’ye bağlamak havada kalan abartılı bir argüman olacağından Mısır medeniyetinin de katkısı vurgulanarak argüman makulleştirilmektedir. Çin üzerine uzun çalışmalara sahip olan yazar, Çin’in bağlayıcı etkisi üzerine birçok argüman üretebileceği hâlde Mısır kadar köklü kabul edilen Çin’i ya da bir başka medeniyeti pek fazla söz konusu etmiyor da neden Mısır’a özellikle vurgu yapıyor sorusu, düşünülmesi gereken bir noktadır.</p>
<p>Bu soru iki açıdan ele alınabilir: Birincisi Mısır’a bağlamak, Bernal’e göre dolaylı olarak Levant bölgesine bağlamak anlamına gelmektedir. İkincisi ve daha da önemlisi ise Mısır’ın geçmişte büyük bir medeniyet olduğu kabul görmekle beraber, bugün Mısır’da, kökleri Afrika ile bir görülse bile hayatta kalan, aktif, güçlü, söz sahibi olabilecek bir medeniyet söz konusu değildir. Kısacası benlik iddiasında bulunacak bir Mısır ya da Afrika yoktur. Mısır’ın sadece, tarihi ve hafızası vardır. Almanlık ve Yahudilik savaşında, Yahudi kültürü için tehlikeli olmayan, Mısır gibi, bir medeniyete bayrağı teslim etmesi, bu bakımdan oldukça dikkate değer bir noktadır.</p>
<p>Kitapla ilgili yapılan eleştiriler göz önünde tutulduğunda, Afrikamerkezci yakıştırmasını ciddiye almak mümkün değil gibi görünmektedir. Kitapta, doğrudan bu iddiaya kanıt olabilecek bir argüman görünmemekle beraber, yukarıda açıklandığı gibi, Bernal’in asıl derdi de zaten bu değildir. Bu noktada, büyük tartışmanın Almanlık ve Yahudilik olduğu gerçeğini görmek gerekmektedir.</p>
<p>Diğer bir değerlendirme ise: Avrupamerkezciliğe özellikle ideolojik yanına, şiddetle karşı çıkarken Bernal, Avrupamerkezci argümanların aynı değişkenlerini farklı bir coğrafya için kullanmaktadır. Yazarın, Yahudimerkezci bir yaklaşımla Avrupamerkezci yaklaşımı yeniden ürettiği görülmektedir. Bu bağlamda, bazı çevrelerin bu esere yönelik yaptığı, nesnellikten uzak ideolojik yakıştırmaların ötesine geçtiği yorumu, sığ bir yorum olarak kalmaktadır. Avrupamerkezci düşünceleri kırma kaygısıyla, tarihin paradigmalarını yeniden yazdığını ifade etse de Bernal’in, Avrupamerkezcilik karşıtı Avrupamerkezcilik söyleminden kurtulamadığı da dikkate değer bir diğer noktadır.</p>
<p>Bernal’in ortaya koyduğu argümanlar ve bu argümanları temellendirme şeklinden anlaşılan, yazarın asıl kaygısının, benlik mücadelesinde Yahudiliği en büyük engel olarak gören ve yok etmeye çalışan Almanlığa ve tüm Yahudi düşmanlarına karşı Yahudiliği savunmak olduğu görülmektedir. Bu noktada dünya tasavvurunun Avrupamerkezci olması ile, Yahudimerkezci olması arasında nesnellik ve ideolojik kaygılar bakımından pek bir fark olduğu iddia edilemez. Benlik kavgasının köksüzleştirme,soysuzlaştırma ve değersizleştirme ile ötekiyi yarattığını düşünürsek eserin diğer medeniyetler açısından nefes alınacak bir alan açtığı iddiası ironik görünmektedir. Fakat birbirini kopuşsuz takip eden argümanlarla, yazarın kullandığı rasyonel ve tutarlı kanıtlar, hasımlarına şapka çıkarttırabilecek derecede kitabı güçlü yapmaktadır.</p>
<p>Kara Atena gibi güçlü bir söylemle yaratılmış bir tarih konumlandırmasının ve bundan önceki tarih okumalarının temel sorunu, kullanılan paradigmaların ne kadar evrensel ve nesnel olduğunun çözümlenmemesinde yatmaktadır. Kendisinin üstün olduğunu iddia eden bir söylemin karşısına, düşüncesini kabul ettirebilme birikim ve becerisine sahip olan birinin çıkıp mevcut tarih konumlandırmalarını ters yüz edecek bir söylem geliştirebilmesinin mümkün olduğu kanıtlanmıştır. Kısaca, tek bir yol içinde kaybolmuşken ikinci bir yol mümkün müdür sorusunun cevabını, Kara Atena ile daha güçlü çıkan bir sesle, evet mümkündür olarak vermekteyiz.</p>
<p>Sorum şu, bugün düşünce ve bilgi üretimini, efendi-köle kodlarımızdan sıyrılıp ben ve öteki ilişkisi dışında, gelişmişliğin değişkenleriyle oynayarak üçüncü bir yolla sağlamak mümkün müdür, yoksa dönemin paradigmalarını olduğu gibi kabul edip yeni bir dünya tarihi yazmak kaçınılmaz bir son mudur?</p>
<p>İnsan &amp; Toplum, 3(6),Syf.343-346</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>http://insanvetoplum.org/content/6-sayilar/6-6/d0063/reyhan-unver.pdf</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitap-degerlendirmesimartin-bernal-kara-atena/">Kitap Değerlendirmesi:Martin Bernal-Kara Atena,</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kitap-degerlendirmesimartin-bernal-kara-atena/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
