<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Marco Polo’ | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/marco-polo/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 13 Sep 2016 08:48:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Marco Polo’ | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (2.Yazı)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Sep 2016 23:37:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Kalın]]></category>
		<category><![CDATA[Şövalyeler Dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlılar dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlılar ve İslâm İmajı]]></category>
		<category><![CDATA[Hospitalier Şövalyeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kubilay Han]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ân Latîncede]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanların Gözüyle Haçlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Marco Polo’]]></category>
		<category><![CDATA[Tapınak Şövalyeleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12812</guid>

					<description><![CDATA[<p>Marco Polo Çin Yollarında Avrupa ile Moğolların Müslüman devletlere karşı siyasî-askerî ittifak arayışları, ticarî ve kültürel alanda yeni ilişkilerin doğmasına neden olmuş­tur. Bunun tarihte bilinen en meşhur örneği, Marco Polo’nun Çin seyaha­tidir. 1260 civarında Venedikli iki tüccar kardeş, Nicolo ve Maffeo, Gü­ney Rusya’da bulunan Altın Ordu Devleti ile ticaret yapmak için yola çıkar. Uzun ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/">Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (2.Yazı)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/halyzseferlerininzzelliyi/" rel="attachment wp-att-12813"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12813" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/HalyZseferlerininZzelliyi.jpg" alt="Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (2.Yazı)" width="416" height="274" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/HalyZseferlerininZzelliyi.jpg 516w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/HalyZseferlerininZzelliyi-300x198.jpg 300w" sizes="(max-width: 416px) 100vw, 416px" /></a>Marco Polo Çin Yollarında</strong></p>
<p>Avrupa ile Moğolların Müslüman devletlere karşı siyasî-askerî ittifak arayışları, ticarî ve kültürel alanda yeni ilişkilerin doğmasına neden olmuş­tur. Bunun tarihte bilinen en meşhur örneği, Marco Polo’nun Çin seyaha­tidir. 1260 civarında Venedikli iki tüccar kardeş, Nicolo ve Maffeo, Gü­ney Rusya’da bulunan Altın Ordu Devleti ile ticaret yapmak için yola çıkar. Uzun ve belirsiz yolculukları onları birkaç yıl sonra Kubilay Han’ın makamı­na götürür. Kubilay Han, Venedikli tacir kardeşleri dinler, Papalık hakkın­da bilgiler alır ve Venediklileri şaşırtan ve heyecanlandıran bir talepte bulu­nur: Papa’nın kendisine, “İsâ’nın yolunu bilen, Yedi İlimlerde mahir ve mü­nazara yapabilecek kabiliyette” yüz tane Hristiyan din adamı göndermesi­ni ister.(37)</p>
<p>Kubilay Han’ın amacı Hristiyanlık’ı yaymaktan ziyade, idaresi al­tındaki farklı Hristiyan gruplar ve diğer din adamları üzerinde tam bir ha­kimiyet sağlamaktı. Moğol Hanı, ayrıca Kudüs’teki Kutsal Tapınak Kilisesi’nin üstünde yanan kandilden bir miktar yağ (bir başka rivayete göre Ku­düs’ten bir miktar toprak) getirmesini ister. Nicolo, 1269 yılında Venedik’e geri döner ve 15 yaşındaki oğlu Marco’ya yeniden kavuşur. Bu vakitte Pa­pa ölmüş, yeni Papa da henüz seçilmemiştir. Bu yüzden Nicolo Marco, Ku­bilay Han’ın talebini iletecek bir merci bulamaz. Uç yıl sonra, bu sefer oğ­luyla beraber tekrar yola çıkar ve 1275’te Kubilay Han’la buluşur. Marco Polo’nun 20 yılı aşkın süren Çin ve Orta Asya seyahati de böylece başlamış olur. 1295’te Venedik’e geri dönen Marco Polo, görüp geçirdiklerini yaz­maya karar verir. Seyahatnamesini, hapishanedeyken bir hücre arkadaşının yardımıyla dikte ettirir.(38)</p>
<p>Marco Polo’nun ‘seyahatleri’, Avrupa’da Çin, Asya ve Moğollar hakkın­da en önemli bilgi kaynaklarından biri haline gelir. Marco Polo, hem Çin’de ve Moğol başkentinde gördüklerini, hem de gidiş ve geliş güzergâhında müşahede ettiklerini Avrupalıların anlayacağı bir dille -Avrupa’nın diğer toplum­lar ve kültürler hakkındakı varsayımlarını, önyargılarını, efsanelerini, beklen­tilerini dikkate alarak— anlatır. Aktardıklarının ne kadar gerçek, ne kadar ha­vai ürünü olduğu tarihçiler arasında her zaman tartışma konusu olmuştur. Ki­tabını dikte ettirdiği hapishane arkadaşı ‘hayalet yazar’ın, seyyah Marco Polo’dan dinlediklerine neler ekleyip neler çıkarttığı da meçhuldür. Fakat ke­sin olan bir şey varsa o da Marco Polo’nun anlattığı Çin, Asya ve Moğolla­rın, 13. yüzyıl Avrupasının Haçlı-Moğol ittifakı arayışlarına destek sağlaya­cak şekilde aktarılmış olduğudur.</p>
<p>Marco Polonun Kubilay Han’ın dinî çoğulculuk politikaları hakkında an­lattıkları, kendisinden önce Möngke Han’ın huzuruna çıkan William of Rubruck’un aktardıklarını teyit eder mahiyettedir. “Avrupalıların zihninde Hris- tiyanlara karşı müsamahalı olan ve maiyyetinde Hristiyanlara yer veren Ku­bilay Han, neden Hristiyan olmadı?” sorusuna, Marco Polo şu cevabı verir: Kubilay Han, dünyada dört büyük peygamberin olduğunu söyler. Yahudiler Mûsâ&#8217;ya, Hristiyanlar İsa’ya, Müslümanlar Muhammed’e, putperestler de Sagamoni Borcan’a inanırlar. “Ben bunların hepsine saygı duyarım” diyen Mo­ğol Hanı, bunların hepsinin üstünde bir Mutlak Kadir’in olduğunu ve O’ndan kendisine vardım etmesini istediğini söyler. Kubilay Han’a göre, tebası arasında bu dinlere mensup insanlar bulunduğundan, bunlardan birini seçti­ğinde diğer din mensupları bundan rahatsız olacak ve devletinde düzen kal­mayacaktır. Kubilay Han’ın bu reel-politik yaklaşımını aktaran Marco Polo, yine de Moğol hanının Hristiyanlık’ı diğer dinlerden üstün tuttuğunu söy­ler. Ona göre Papa, Han’ın istediği yüz din adamını gönderebilseydi, Kubilay Han ve tebası kesin Hristiyan olacak ve Avrupa’nın doğudan gelmesini bek­lediği o büyük müttefik ve kudretli komutan, mutlaka Hristiyan Avrupa’nın yardımına koşacaktı.(39)</p>
<p>Bütün çabalara ve eskatolojik beklentilere rağmen, Islâm dünyasına karşı Haçlı-Moğol ittifakı hiçbir zaman gerçekleşmedi. Orta Asya halkları ve Moğollar hakkında eksik ve yanlış bilgilere sahip olan Avrupalılar, kendi siyasî tasavvurları çerçevesinde farklı imgeler inşa ettiler ve tarihin akışını bu im­gelere göre okudular. Fakat Uzak Doğu’dan bekledikleri büyük kurtarıcı hiç­bir zaman gelmedi. Orta Asya steplerinden şiddetli ve yıkıcı bir enerji ile ge­len Moğolların tarih sahnesine çıkışı ne kadar ani ve beklenmedik idiyse, çe­kilmeleri de o kadar hızlı ve kesin oldu. Bir dönem Müslüman devletleri yı­kan, şehirlerini yerle bir eden ve halklarını esir alan Moğollar, 14. yüzyıldan itibaren etkin bir siyasî güç olmaktan çıktılar. Bir kısmı Müslüman olurken bir kısmı da kendi topraklarına geri çekildi. Böylece İslâm-Batı ilişkilerinde oynaması beklenen büyük rolleri de tarihin kayıt defterine küçük bir not olarak düşüldü.</p>
<p>&nbsp;<br />
<strong>Haçlılar ve İslâm İmajı</strong></p>
<p>Haçlılar, Islâm topraklarına kitleler halinde ayak basan ilk Avrupalılardı. Kutsal toprakları Müslümanların elinden kurtarmak için yola çıkan Avrupalı askerler, şövalyeler, finansörler, din adamları ve sıradan insanlar, İslâm top­raklarına geldiklerinde Müslüman şehirlerini, yollarını, pazarlarını, kervansa­ray, cami ve saraylarını ilk elden görme imkânına sahip oldular. Seferler bo­yunca Doğu İslâm topraklarından Avrupa’ya pek çok şey gitti: Hikâyeler, ef­saneler, kelimeler, kitaplar, haritalar, ipekli ve pamuklu kumaşlar, kâğıt, ko­ku, şeker kamışı, baharat, ipek hah, Doğu tarzı çanak-çömlek, yeni mimari tarzlar ve daha pek çok maddî-kültürel meta. Avrupa’ya gelen efsane ve söy­lentiler, bir tarafta İslâm kültürüne yönelik bir merakın ve yer yer hayranlı­ğın doğmasına neden olurken, öte tarafta Müslümanların zevk, lüks ve şeh­vet içinde yaşadıkları yönündeki ön kabulleri güçlendirmekteydi.</p>
<p>Dinî argü­manlara dayalı nefret duygusuna zaman içinde kültürel hayranlık duygusu eklendi. Bazı tarihçilere göre Haçlılar, Müslümanların savaş meydanlarında­ki askerî yeteneklerinden o kadar etkilenmişlerdi ki bu kadar iyi savaşan in­sanların kendilerinin uzak akrabaları, bir tür ‘kayıp kabile’ mensupları olabi­leceklerini dahi düşündüler.(40) Örneğin, Salâheddîn Eyyûbî’nin annesinin ne­sebi üzerinden asil Fransız kanma sahip olduğu inancı, Ortaçağların yaygın efsanelerinden biriydi. Asaletin kan bağı ve irsiyet yoluyla aktarıldığına ina­nılan bir çağda, savaş meydanındaki hayranlığın bu tür ‘karışık duygulara’ ve şüphelere yol açmasına şaşırmamak lazım.</p>
<p>Bu ikircikli ruh hali, Katolik Kilisesi’nin Avrupa üzerindeki etkisini yitir­meye başladığı 15. yüzyıldan sonra ilginç sonuçlar doğuracaktır. Bunların en Önemlisi, giderek din dışı bir atıf çerçevesini benimseyen Avrupalı aydınların ve edebiyatçıların, Kilise’nin karşısında Islâm medeniyetine olumlu atıflarda bulunmaya başlamasıdır. Her ne kadar İslâm dünyası hakkında sınırlı bilgi&#8217; ye sahip olsalar da, Avrupalı kalem erbabı, Hristiyanlık’ın mutlak doğrunun kendisinde olduğu iddiasına karşı, başarılı bir kültür ve hayat formu olarak İslam’dan bahsetmiş ve Rönesans’ın İslâm algısının temelini atmıştır. Ortaya çıkan sonuç şudur: Rönesans, din olarak İslâm’dan nefret eder; ama kültür ve medeniyet olarak ona hayranlık duyar.</p>
<p>Buna rağmen Haçlılar döneminde ortaya çıkan ve yaygınlaşan İslâm ve Müslüman imajı, önceki dönemlerden daha iyi değildi ve İslâm dünyasının gerçeklerinden çok ‘Chrtstendom’ın yani Hristiyan Avrupa aleminin zihin ha­ritasını ortaya koyuyordu. Ortaçağlarda olduğu gibi İslâm yine sapık ve akıl dışı bir din, Müslümanlar da barbar, despot, akılsız, irrasyonel, şehvet düşkü­nü, şiddet yanlısı, vs. insanlar olarak tasvir ediliyordu. Bu imajın inşa sürecin­de bir dizi kavram setinin ve fantastik kurguların belirleyici olduğunu söyle­mek mümkün. Bunlar arasında özellikle iki tanesi, ‘paganlık’ ve ‘büyü’, mer­kezî bir yere sahip. Ortaçağ Hristiyan tahayyülünde pagan, her tür kötülü­ğün kaynağı ve sembolü olarak görülür. Pagan sadece sapık bir dine mensup değildir; o aynı zamanda şeytanın sevk ve idaresi altındadır. Şeytanın asker­leri olan paganların dış görünüşleri siyah, kaba-saba, boynuzlu, büyük dişli dev yaratıklar şeklindedir. Pagan, şeytana tapar ve bu yüzden büyüyle de ya­kından ilgilidir.</p>
<p>İnançlı Hristiyanlara karşı her tür kötülüğü planlarken, gü­nahların en büyüklerinden biri olan büyüye başvurur. Ona insanüstü güç ve­ren şey de bu büyüdür. ‘Sarasen’ olarak adlandırılan Müslümanlar, savaşlarda­ki başarılarım şeytanın onlara verdiği bu büyü gücüne borçludur. Pagan-şey- tan-büyü bağlantısından dolayı Müslüman, ya insanüstü, ya gayr-ı İnsanî ya da insanaltı bir niteliğe sahiptir. Savaşlarda galip geldiğinde insanüstü niteli­ği öne çıkar, ama bu olumlu bir şey değildir. Zira bu başarısını şeytana ve bü­yüye borçludur. İnsanlık dışı ve insanlık altı nitelikleri kendini onun barbar­lığında, vahşetinde ve şehvetinde gösterir.(41)</p>
<p>Büyü, sihir ve bâtınî güçlerin Müslümanlık’la özdeşleştirilmesi, Orta­çağ Avrupa tasavvurunun yaygın temalarından biridir. Müslümanların mad­dî ve askerî başarıları bu kötücül ve lanetli güçlere dayandığı için, bu konu­da Hristiyanların dikkatli olmaları gerekir. Dahası İslâm’ın hızla yayılması da büyü ile ilişkilendirilmiştir: Hz. Muhammed, takipçilerini büyü yoluyla kandırmış ve onlara dünyada ve ahirette sahte cennetler vadetmiştir. Bu inancın bir tezâhürü olarak Avrupa’da pek çok büyü-sihir kitabı ortaya çıkmış ve unların çoğunlukla İslâm kaynaklı olduğu varsayılmıştır. Arapçadan tercüme edilen astroloji, büyü, sihir vb. konularla ilgili kitaplar Avrupa’da yayıl- mış ve Islâm’ın büyü ve sihri dinen yasakladığı unutularak, büyücülüğün İs­lâm’ın temel kaidelerinden biri olduğu fikri yaygınlık kazanmıştır. Bunun pik örneklerinden biri, Batı’da Picatrix olarak bilinen büyü ve sihir konulu en büyük kitap koleksiyonudur. Mecritî’nin Gâyetu’l-hakîm fi&#8217;s-sihr kitabına dayanan Picatrix, Latincede birkaç katı genişlemiş ve üzerine pek çok şerh ve haşiye yazılmıştır. Bu eserlerde kötücül büyücüler, genellikle Arap-Müslüman isimleriyle anılır.</p>
<p>Bütün bu ‘şeytanî’ nitelikler, bir tarafta Müslümanların maddî ve dünyevî başarılarını izah ederken, diğer tarafta Hristiyanlara kısmî bir rahatlama duy­gusu verir. Zira savaş meydanında Müslümanların kılıcıyla can veren Hristi- yan askerler ve şövalyeler, herhangi bir düşmana değil, şeytanın desteklediği ordulara karşı mücadele etmektedirler; yenilmelerinin sebebi de budur. Fa­kat böyle bir kötülüğe karşı mücadele ettikleri için her birinin ölümü özeldir, kutsaldır ve epik boyutlardadır. Böylece Müslümanlarla Hristiyanlar arasın­daki her savaş, iki milletin yahut ordunun değil, mutlak iyi ile mutlak kötü­nün, aydınlık ile karanlığın karşı karşıya gelmesidir. Tapınak Şövalyeleri gibi Ortaçağ Hristiyan tarikatlarının dünya görüşü ve ahlâk kodu, bu tasavvura dayanmaktaydı. Bu yüzden Haçlı seferleri esnasındaki İnsanî temaslara ve et­kileşimlere rağmen İslâm ve Müslümanlar paganlık, şeytanî güç, büyü, sihir, şiddet, şehvet gibi temalarla beraber anılmaya devam etti.</p>
<p>&nbsp;<br />
Bu izah biçimleri ancak bir noktaya kadar makul ve etkili olmuştur. Şey­tanîleştirme propagandasının yanı sıra Müslümanların asaletinden, cesaretin­den ve doğruluğundan bahseden mülâhazalara da rastlıyoruz. Örneğin, Bi­rinci Haçlı Seferi’nde İznik ve civarındaki Selçuklu Türkleriyle ilk defa kar­şı karşıya gelen Avrupalılar, hasımlarının savaş meydanındaki disiplin ve ce­saretinden etkilenmişti. Bu yüzden Türklerin askerî üstünlüğü ve kahraman­lığı, Ortaçağların sıkça karşımıza çıkan temalarından biridir. Fakat son tah­lilde hasım kabul edilen Türklerin bu başarısını, düşman muhayyilesi içinde izah etmek gerekiyordu. Ortaçağlar boyunca önce Selçuklu ardından Osman­lı Türkleri hakkında uydurulan ve popüler kültürün bir parçası haline gelen efsane, hikâye, mit ve tipolojilerin kaynağı burasıdır. Örneğin, Birinci Haçlı Seferi’ne katılan Normandiyalı bir şövalye, Türklerin savaş meydanında ne kadar kahramanca çarpıştıklarını anlattıktan sonra sözü, Türklerin ve Frenklerin Truvalıların torunları olduğu efsanesine getirir. Truva bağlantısından do­layı, bu iki milletin ortak düşmanı, Yunanlardır. Bu, Avrupalıların o dönem­de Bizans Imparatorluğu’na duydukları husumetin tipik tezâhürlerinden bi­ridir. Fakat Ortaçağ muhayyilesi içinde Türklerin Frenklerle aynı asalet kö­kenine sahip olması, gelecek beklentileri açısından da önemli tazammunları haizdir. Gesta Francorum adlı bir eserin de müellifi olan Normandiyalı Şö-valye, bu bahsi kapatırken, Türklerin Hristiyan olması halinde önlerinde hiç­bir şeyin duramayacağını söyler(42)</p>
<p><strong>Kur&#8217;ân Latîncede</strong></p>
<p>Haçlılar döneminin beklenmedik ve dikkat çekici gelişmelerinden biri, Kur’ân ın ilk defa Latinceye tercüme edilmesi olmuştur. Tercümeyi yaptıran, dönemin büyük ilahiyatçılarından Aziz Peter’dir. Tercümeyi yapma görevi, Ketton’lu Robert (ö. 1156) adlı bir İngiliz’e verilir. İngiliz mütercim, Muhammed adlı bir Müslüman’ın da yardımıyla yaptığını söylediği oldukça serbest ve eksik tercümesini, 1147 yılında tamamlar ve Peter’a takdim eder.(43) Tercüme­nin amacı, tahmin edebileceğimiz gibi, “Sarasenler”in kutsal kitabı Kur’ân’ı doğru anlamak değil, düşmanı yakından tanımak, onu kendi silahıyla alt et­mektir. Peter’ın sipariş ettiği tercümeler, Ortaçağ Avrupasında yapılmış ilk ve en önemli tercümelerdir ve bunların ileride ele alacağımız Endülüs’le doğru­dan irtibatı vardır. 1142 yılında İspanya’ya giden Peter, burada Müslüman­ların ve Hristiyanların barış içinde birlikte yaşadıklarını görür. Orada Toledo’lu Peter adında yetenekli bir mütercimle tanışır ve Hristiyan teolog ona, Kindî’nin Risâle’si de dahil olmak üzere bir dizi Arapça eseri Latinceye tercü­me ettirir. Böylece Toledo, Kurtuba ve Sevilla’yla birlikte Arapçadan Latince­ye yapılan tercümelerin en önemli merkezlerinden biri haline gelir.(44)</p>
<p>Peter’in bu küçük tercüme hareketini başlatması, Müslümanların ikna yoluyla Hristiyanlık’a dönecekleri inancına dayanmaktaydı. Dindaşlarından gelebilecek tenkitleri tahmin eden Peter, bu girişimini şöyle gerekçelendirir:</p>
<p><em>Bu çalışma lüzumsuz görülebilir, zira düşman bu tür silahlara karşı ko­runmasız değildir. Fakat şu kadarını söyleyeyim ki büyük Kralın Cum­huriyetinde bazı şeyler savunma, bazıları süs, bazıları da her ikisi içindir. Barış timsali (Hz.) Süleyman savunma için silahlar yapmıştı ve bunlar kendi zamanı için gerekliydi. Dâvûd (peygamber) ibadethane için süsler yapmıştı, fakat bunları onun zamanında kullanma imkânı yoktu&#8230; Aynı şey bizim çalışmamız için de geçerlidir. Müslümanlar bu çalışma yüzün­den Hristiyan olmasalar da en azından bilgi sahibi kişilerin, en ufak şey­lerden etkilenen Kilisedeki zayıf kardeşlerine destek olmaları gerekir.”(45)</em></p>
<p>Peter’in bu inancı öylesine köklüdür ki Müslümanların Mezhep yahut Sap­kınlıklarına Karşı adlı kitabında, kendisiyle Müslümanlar arasında çarpıcı mu­kayeseler yaparak onlara neden kılıçla değil de akıl yoluyla ulaşmak istediği­ni açıklar. Bu ünlü paragrafta Peter, bir Avrupalı olarak kendisine ait ‘ben’ bi­lincini, Müslüman kültür ve medeniyetinin tam karşısına koyar ve Doğu-Batı ayrımının çarpıcı örneklerinden birini verir:</p>
<p><em>Sizden uzaklarda, başka bir dili konuşan, sizinkinden farklı bir yaşam bi­çimine sahip olan, sizin örf ve adetlerinize yabancı biri olarak Batı’nın uzak diyarlarından Doğu’da ve Güney’de yaşayan sizlere bu (satırları) yazmam ve hayatımda hiç görmediğim ve muhtemelen hiçbir zaman gör­meyeceğim kişilere kelimelerle saldırmam garip görünebilir. Fakat ben si­ze, bazılarımızın çoğu zaman yaptığı gibi, silahla değil, sözle; kaba kuv­vetle değil, akılla; nefretle değil, sevgiyle saldırıyorum.(46)</em></p>
<p>Her hâlükârda Kur’ân’ın Latinceye tercüme edilmesi, tarihî nitelikte bir olaydır. Zira tercüme, Islâm kültürü hakkında başka çalışmaların yapılması­na zemin hazırlamış; eksik ve hatalı yanlarına rağmen, Hristiyan yazarların dayandığı temel bir metin haline gelmiştir. Müteakip asırlarda Fransızca ve İngilizce gibi Batı dillerine yapılan Kur’ân tercümelerinde de referans olarak kullanılmıştır.(47)</p>
<p><strong>Şövalyeler Dönemi</strong></p>
<p>Haçlı seferlerinin İslâm-Batı ilişkileri açısından beklenmedik neticelerin- | den biri de Ortaçağların en önemli iki Hristiyan savaşçı tarikatı olan Tapınak şövalyeleri (Knights Templar; Arapça kaynaklarda Dâviyye olarak geçer) le Hospitalier Şövalyeleri (daha sonra Rodos Şövalyeleri ve son olarak Malta Şövalyeleri; Arapça kaynaklarda İsbitâriyye olarak zikredilir) tarikatlarının ortaya çıkışıdır. İki tarikat da Haçlı ordularının 1099 yılında Kudüs ve civa­rını ele geçirmesinden sonra kurulmuş ve uzun bir müddet Avrupa ile Suri­ye ve Filistin arasında dinî-askerî, malî ve kültürel bir köprü vazifesi görmüş­tür. Tapınak Şövalyeleri, Avrupa’nın içlerinden Kudüs’e kadar kurduğu geniş ağ sayesinde döneminin en güçlü teşkilâtı haline gelmiş ve hem Haçlı asker­lerine lojistik ve muharip destek sağlamış, hem de Hristiyanların kutsal ka­bul ettiği toprakları ziyaret eden Avrupalı ziyaretçilere güvenlik hizmeti sun­muştur. Hospitalier Şövalyeleri daha uzun bir ömre sahip olmuş ve günümü­ze kadar devam etmiştir.</p>
<p>Tapınak Şövalyeleri’nin kuruluşu 1120 yılına geri gider. Tarikatın ku­rucusu olan Fransız şövalye Hugues de Payens, Kudüs kralı II. Baldwin e ve Kudüs Başpiskoposu Warmund’a, Avrupa’dan Kudüs’e gelen ziyaretçile­ri haydutlara ve eşkıyaya karşı korumak için bir dinî teşkilât kurmayı tek­lif eder. Teklif kabul görür ve yeni tarikata Mescid-i Aksâ’nın Krala ait olan saray kısmında bir yer tahsis edilir. Kendilerine verilen yerin Hz. Süleyman Tapınağı’nın üstünde olduğuna inanan yeni teşkilâtın mensupları, bu mekâ­na atfen tarikatlarının adını Tapınak Şövalyeleri koyarlar. Bu yüzden Haçlı­lar, bugün Hz. Ömer Cami’nin ve Kubbetu’s-sahrâ nın bulunduğu Mescid-i Aksâ’ya ‘Süleyman Tapınağı’ olarak atıfta bulunmuşlardır. Başlangıçta kı­sıtlı imkânlara sahip olan Tapınak Şövalyeleri kısa sürede Avrupanın orta­larından Filistin ve Suriye’ye kadar Hristiyan aleminin en büyük, en güçlü, en zengin ve en organize teşkilâtı haline gelir. St. Bernard’ın kurduğu Sisteryan tarikatını model alan Tapınk Şövalyeleri az yemek, yemek yerken konuşmamak, haftada üç defadan fazla et yememek, mallarını paylaşmak, cinsel ilişkiye girmemek, yalan ve hırsızlıktan uzak durmak gibi dinî ve as­kerî kurallara bağlı yaşamakla mükelleftirler. Üzerinde kırmızı haç olan be­yaz bir cübbe giyerler.(48)</p>
<p>Muharib şövalyeler Haçlılara ciddi askerî destek vermekte ve bazı du­rumlarda öncü güç olarak görev yapmaktaydılar. Haçlı ordularının Hittin Savaşı’ndan on yıl önce 1177 yılında Salâheddîn Eyyûbî’ye karşı Montgisard Muharebesi’nin kazanılmasında kilit bir rol oynadığı bilinmektedir. Bu zafer Tapınak Şövalyeleri’nin Hristiyan alemindeki şöhretini arttırmış ve kralların ve din adamlarının desteğinin devam etmesini sağlamıştır. Tapınak Şövalyeleri’nin güçlenmesinde en önemli rolü oynayan Hristiyan din adamı, şüphesiz yukarıda adı geçen St. Bernard of Clairvaux’dur. Müslümanlara karşı aklî argümanlarla misyonerlik faaliyeti yapılması gerektiğini savunan St. Bernard aynı zamanda İkinci Haçlı Seferi’nin düzenlenmesi için çaba sarf etmiş ve Tapınak Şövalyeleri’ne destek olmuştur. 1130’ların başlarında kaleme aldığı ‘Ye­ni Şövalyelik Yoluna Övgü’ adlı mektubunda St. Bernard, Tapınak Şövalyeleri’nin Hristiyanlık tarihinde yeni bir yolu temsil ettiğini ve Tanrı’ya adan­mış rahiplerden ve askerlerden daha üstün bir vasfa sahip olduklarını söyler. Zira bu yolun mensupları, kendilerini hem kılıç yoluyla maddî olarak koru­makta, hem de nefs tezkiyesi yoluyla manevî olarak Tanrı’ya adamaktadır­lar.</p>
<p>Dünyevî şövalyelerin yaptığı, kendi zayıf nefslerinin elinde oyuncak ol­maktan ve savaşçılık oynamaktan öteye gitmez. Oysa gerçek manevî şövalye­nin amacı, kendini Tanrı’ya adamak sûretiyle asil bir karaktere sahip olmak­tır. Bu yolda ölmek ve öldürmek, ne günahtır ne de beyhudedir. Kötü birini öldüren bir şövalye, katil değildir; zira o, bir kötülüğü ortadan kaldırmak sû­retiyle Kilise’ye ve insanlığa hizmet etmektedir: “Hristiyan kişi pagan birinin öldürülmesinden şan ve şeref duyar; çünkü böylece İsâ şereflenir.” St. Ber­nard bununla “Her paganı yani Hristiyan olmayan kişileri ve özellikle Müs­lümanları öldürün çağrısında bulunmuyorum” der; fakat daha büyük kötü­lüklerin engellenmesi için kâfirlerin ortadan kaldırılması kaçınılmazdır. St. Bernard, Tapınak Şövalyeleri’ni ve diğer Hristiyan askerlerini İsâ için kılıçla­rına sarılmaya davet eder:</p>
<p><em>Ey şövalyeler! Güven içinde ilerleyin ve sağlam bir kalple İsâ’nın haçı­nın düşmanlarını geri püskürtün. Şunu bilin ki ne ölüm ne de hayat si­zi sadece İsâ Mesih’te bulunan Tanrı sevgisinden alıkoyabilir. Her teh­like karşısında “Yaşasak da ölsek de biz Rabbimize aitiz” deyin. Böyle bir savaştan zaferle dönmek ne büyük şereftir! Burada şehit düşmek ne büyük kutsiyettir! Ey cesur savaşçı! Eğer yaşar ve Tanrı için galip ge­lirsen, buna sevin. Fakat ölür ve Tanrı’ya kavuşursan, bunun şerefi da­ha da büyüktür. Şüphesiz hayat verimli bir şeydir ve zafer kazanmak şereflidir; fakat kutsal bir ölüm ikisinden de daha önemlidir. Tanrı yo­lunda ölenler mukaddes ise, Tanrı için hayatını verenler ne kadar mu­kaddestir, sen düşün!(49)</em></p>
<p>Tapınak Şövalyelerinin muharip olmayan mensupları kutsal mekânla­rı ziyaret, finans, toprakların işletilmesi, haberleşme gibi hizmetler sunmak­la mükelleftiler. Avrupa da ilk ‘çek’ sistemini kuranların Tapınak Şövalyele­ri olduğu söylenir. Avrupa’dan yola çıkan ziyaretçiler, para ve değerli eşyala­rını yanlarında taşımak yerine Tapınak Şövalyeleri’ne teslim etmekte, bunun karşılığında bir belge (‘çek’) almakta, gideceği yere ulaştığında bu belgeyi ib­raz ettirmekte ve yanında para taşımadan seyahat edebilmekteydi. Böylece Avrupa’da bankacılık sisteminin ilk nüvesi teşkil etmeye başlar. Bunun yanı sıra Haçlı seferlerine katılan zengin Avrupalılar, mal ve mülklerinin işletme­sini Tapınak Şövalyeleri’ne bırakmakta ve bunun karşılığında senet türü bel­geler almaktaydılar. Bu sayede büyük bir zenginliğe kavuşan tarikat, İngilte­re’den Macaristan’a, Suriye’den Filistin’e kadar çok geniş bir coğrafyada mu­azzam bir finans sistemi kurdu. Papa II. Innocent’in 1139 yılında yayınladı­ğı Omne Datum Optimum adlı genelge ile Tapınak Şövalyeleri, yerel kanun­lardan ve vergilerden muaf tutuldu. Böylece tarikat onlarca şehirde kanunî sınırlama olmadan ve vergi ödemeden şube açma, bağış toplama ve iş yap­ma imkânına kavuştu.</p>
<p>Fakat Mısır, Suriye ve Filistin bölgesindeki Müslüman yöneticilerin ve or­duların Salâheddîn Eyyûbî’nin komutası altında birleşmesiyle beraber tarihin seyri farklı bir mecrada akmaya başlar. 1187 yılında Kudüs’ü geri alan Salâ­heddîn, Haçlıların bölgedeki askerî ve ekonomik hükümranlığına son verir. Kudüs’ün 1229 yılında kısa süreliğine geri alınması genel tabloyu etkilemez ve Haçlılar, Suriye ve Filistin topraklarından tamamen çekilmek zorunda ka­lır. Bu gelişmeler Tapınak Şövalyeleri’ni ve diğer askerî-dinî Hristiyan tarikat­larını doğrudan etkilemiş ve iç çekişmelerin de katkısıyla ortadan kalkmala­rına neden olmuştur. Merkezlerini Akra’ya taşıyan Tapınak Şövalyeleri daha sonra Tarsus, Atlit ve Kıbrıs-Limasol gibi yerleri üs olarak kullandılar. Haç­lı seferlerinin sona ermesi ve şövalye tarikatlarının askerî önemini yitirmesi, Hristiyanlar arasında büyük kavgaların doğmasına neden oldu. İngiltere ile girdiği savaş yüzünden Tapınak Şövalyeleri’ne yüklü miktarda borcu bulunan Fransa Kralı IV Philip, Papa V Clement’e baskı yaparak Tapınak Şövalyele­ri’ne karşı Avrupa çapında büyük bir kovuşturma başlattı. Tarikat mensupla­rı gizli ayinler yapmak, dinsizlik, sapıklık, eşcinsellik, hırsızlık, dolandırıcı­lık gibi ağır suçlarla suçlandılar; işkence altında ‘itiraflar’da bulundular; ama daha sonra bu ifadelerini reddettiler.</p>
<p>Müslümanlara karşı ‘sempati’ besledikleri söylentisi, Tapınak Şövalyelerinin güçlü olduğu yıllarda da muhalifleri tarafından dile getirilmekteydi. Öyle ki, tarikat mensuplarının taptığı ikonlardan birinin adının ‘Baphomet’ olduğu, bunun da İslâm Peygamberi Hz. Muhammed ile ilişkili olduğu bile ileri sürülmüştü. Şüphesiz bu iddia tarihî gerçeklere dayanmıyor. Bu, muhteme­len şövalyelerle Üsâme ibn Munkız gibi Müslüman şahsiyetler arasında kuru­lan sınırlı ama önemli dostlukların beslediği bir düşünceydi. Her hâlükârda bu tür örnekler, insanî-kültürel etkileşimin savaş ortamında da devam ettiği­ni göstermesi bakımından önemlidir.</p>
<p>Fransa Kralı 13 Ekim 1307’de Tapınak Şövalyeleri liderlerinin tutuklan­masını emretti. Papalık yayınladığı bir genelge ile Avrupa’daki bütün tarikat mensuplarının tutuklanmasını ve mallarına el konulmasını talep etti. Engi­zisyon mahkemesinin verdiği karar neticesinde tarikatın son ‘büyük üstadları&#8217; Jacques de Molay ve Geoffroi de Charney, 1314 yılında Paris’te diri diri yakıldı. Kurtulabilenler Hospitalier tarikatına katıldılar ve yaşamlarının geri kalanını sessiz bir şekilde geçirdiler.(50)</p>
<p>Tapınak Şövalyeleri, Batı’da dinî düşünce ve edebiyat tarihinde her za­man merak konusu olmuştur. Tarikatın yasaklanmasından sonra neler oldu­ğu, müntesib şövalyelerin intikam peşine düşüp düşmediği, tarikatın yer al­tında yaşamaya devam edip etmediği ve Hz. Süleyman Tapınağı’nda ele ge­çirdikleri varsayılan hâzineleri ne yaptıkları gibi konular hikâye, roman, ef­sane ve filmlere konu olmuştur. Umberto Eco’nun Foucault’s Pendulum, Dan Brown’in The Da Vinci Code ve The Lost Symbol, Robyn Young’ın Brethren adlı romanları; Steven Spielberg’in yönettiği ve Harrison Ford ve Sean Con­nery’nin başrol oyandığı Indiana Jones and the Last Crusade, Jon Turtelta- ub’un yönettiği ve Nicolas Cage’in başrolü oynadığı National Treasure film­leri, ayrıca Assassin’s Creed, The Secret World ve Broken Sword gibi bilgisayar oyunları, bu popüler kültür eserleri arasında zikredilebilir.</p>
<p>Tapınak Şövalyeleri gibi Hospitalier Şövalyeleri de Haçlıların Kudüs’ü ele geçirmesiyle ortaya çıktı ve Ortaçağlar boyunca benzer bir misyona sa­hip oldu. Müslümanlara karşı verdikleri savaşlarla tanınan Hospitalier Şö­valyeleri, Tarsus ve Antakya’dan Kudüs’e kadar pek çok yerde kaleler, as­kerî üsler, askerî depolar, cephanelikler, kiliseler inşa ettiler. Hristiyan Kudüs Krallığı’nın 1291’de yıkılmasından sonra Kıbrıs’a gittiler; ardından Rodos’u kendilerine üs edindiler. Burada Rodos Şövalyeleri olarak anılmaya başlayan grup, 1444’te Mısır Sultanı, 1480’de Fatih Sultan Mehmed tarafından muhasara edildi.</p>
<p>1522’de Kanuni Sultan Süleyman büyük bir orduyla Ro­dos adasına çıktı ve Rodos Şovalyeleri’nin buradaki hakimiyetine son verdi Sonraki yıllarda Rodos ve Malta Şövalyeleri ile Osmanlı donanması arasın­da çeşitli muhabereler yapılmış ve Hrıstiyan şövalyeler ile Osmanlı askerle­ri Tunus, Trablus ve Malta’da karşı karşıya gelmiştir. Sicilya Kralı V. Char­les, Rodos’tan çıkan şövalyelere 1530’da Malta, Gozo ve Trablus’u verir ve böylece bu tarikatın tarihindeki üçüncü aşama olan Malta Şövalyeliği döne­mi başlar. 1565 yılındaki Malta kuşatmasını püskürtmeyi başaran Malta Şö­valyeleri, dönemin en güçlü padişahı olan Kanuni yönetimindeki Osmanlıılara karşı bu zaferi kazanmak süretiyle Avrupa’da yeniden büyük bir şöhre­te kavuşur.</p>
<p>Dahası, Osmanlıların deniz hakimiyeti ve yenilmezliği sorgula­nır hale gelir. Nitekim 1571 İnebahtı Deniz Savaşı’nın kaybedilmesi, bu al­gıyı daha da güçlendirecektir.Sonraki dönemlerde Malta Şövalyeleri dinî kimliğini tamamen yitirmiş ve özellikle 17. ve 18. yüzyıllarda Akdeniz’de korsanlık yapmaya başlamış­lardır. Avrupa’da dinî reform hareketleri, sekülerleşme ve Vatikan’ın otori­tesinin sarsılması gibi gelişmeler karşısında dinî şövalyelik kurumu anlam ve önemini tamamen yitirmeye başlayacaktır. Günümüzde Malta Şövalyele­rinin resmî merkezi Roma’dadır. Bir hayır kuruluşu olarak faaliyet gösterdi­ğini söyleyen tarikat, yüzün üzerinde ülkede sağlık hizmetleri vermekte ve İn­sanî yardım faaliyetleri yapmaktadır.</p>
<p>Kökenleri Haçlı seferlerine giden Tapı­nak Şövalyeleri, Hospitalier (Rodos ve Malta) Şövalyeleri, Teutonik Şövalye­leri ve benzeri dinî-askeri Hrisriyan tarikatları, İslâm’ın 11. ve 12. yüzyıllar­daki hızlı yayılımının bir neticesi olarak ortaya çıkmış ve hilal-haç çatışması­nı, kimliğinin kurucu bir unsuru olarak kabul etmiştir. Bu tarikatlar özellikle 13. ve 17. yüzyıllar arasında Ortadoğu’da ve Akdeniz’de, Müslüman toplumlarla ve Osmanlılarla savaş ve barış dönemlerinde ilişki ve etkileşim içerisin­de olmuşlardır. Salâheddîn Eyyûbî’nin kahramanlığını, şövalye ruhunu, cö­mertliğini ve asaletini vurgulayan Batılı eserlerin kaynaklan arasında, onun­la ve askerleriyle bizzat temasa geçen Haçlı askerleri, şövalyeler, tacirler ve seyyahlar bulunmaktaydı. Kısaca ifade etmek gerekirse, Avrupa’da şövalye­lik tarihini ele alırken dinî-askeri tarikatların Islâm toplumlarıyla olan bu et­kileşimini göz ardı etmek şüphesiz mümkün değildir.(51)</p>
<p>Runciman’a göre, genel açıdan bakıldığında Haçlı seferleri Avrupadan “muazzam bir fiyasko” ile sonuçlandı.(52) Zira, takriben üç yüz yıl boyunca yapılan seferler, ne Hristiyanların birliğini sağladı ne de İslâm’ın yayılışını engelleyebildi. Haçlılar İslâm dünyasının içlerine kadar gelen ilk Avrupalılar olmalarına rağmen, Avrupa’nın İslâm imajı ve Müslüman algısı olumlu bir gelişme göstermedi. Avrupa’dan gelen Haçlılar, Doğu Hristiyanlarıyla yapıcı ilişkiler kuramadılar. Esir düşen bazı Haçlılar, Müslümanlık’ı kabul ederek Memlûk ordusunda önemli mevkilere geldiler.(53) Avrupa’ya dönenler ailelerine ve dostlarına yaşadıkları acıları, sıkıntıları, hayal kırıldıklarını, he­yecanları anlattılar.</p>
<p>&nbsp;<br />
<strong>Müslümanların Gözüyle Haçlılar</strong></p>
<p>‘Frenkler’ ve ‘Sâlibiyyûn’ olarak anılan Haçlılar, İslâm dünyasının Avru­pa ve Batı Hristiyanlığı hakkındaki tasavvurunun şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Savaş meydanında karşılaşmak, tanımamn ve tanışmanın en iyi yolu değildir şüphesiz. Hele ki bu karşılaşma iki asırdan fazla bir süreye yayılıyorsa, Anadolu, Şam, Irak ve Filistin topraklarında yaşayan Müslüman toplumların, Avrupa halkları hakkında savaşçı ve hasmane bir algıya sahip ol­ması kaçınılmazdır. Şamlı şair İbn Hayyât (ö. 1123), Haçlı ordularının sefer­berlik hareketini “Müşrikler, taşan nehirleri bile korkutan bir sel gibi akarak/ Sürüklenen dağlar gibi bir orduyla Frenk diyarından kopup geldiler” ifade­leriyle tasvir eder.(54) Akın akın gelen Haçlı ordularının geçtikleri şehir ve ka­sabalarda yaptıkları talan, hem Batılı hem de İslâm kaynaklarında detaylı bir şekilde anlatılır.</p>
<p>Haçlıların, Doğu’da yaşayan pek çok Hristiyan cemaat ara­sında da rahatsızlık ve husûmet yarattığı bilinmektedir. Müslümanların bu sü­reçteki en büyük avantajı, Hristiyanlık hakkında temel bilgilere sahip olma­sı ve Müslümanlar arasında azınlık olarak yaşayan Hristiyan bireylerle temas kurabilmesiydi. İslâm’ın Ehl-i Kitap kabul edilen Yahudi ve Hristiyanlara hu­kukî bir statü vermesi ve temel dinî inançlarını, can ve mallarını güvence al­tına alması da Müslümanların, Avrupa’dan gelen Hristiyanİarİa olan müna­sebetlerinde önemli bir unsurdu. İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 1350), Ehl-i Ki­tap olan Yahudi ve Hristiyanlar için geçerli olan zımmî hukukunun tavizsiz bir şekilde uygulanmasını savunurken, adalet ilkesinin gözetilmesini tavsiye eder ve Müslüman olmayanlara karşı savaşın ancak karşı tarafın saldırması durumunda meşru olacağını söyler.(55) İbn Kayyim’in bu satırları, Haçlı sefer­lerinin etkisini yitirdiği, fakat hatırasının yaşamaya devam ettiği bir dönemde yazdığını akılda tutmak gerekir. Müslüman hukukçular, savaş meydanında ve barış ortamında Hristiyanlara ve dolayısıyla Avrupalı Haçlılara karşı adaletli davranılmasını salık vermiş, aşırılıklara kaçılmasını yasaklamıştır. Müslüman liderler ve komutanlar genellikle bu ilkeye riayet etmişleridir.</p>
<p>Müslüman yazarlar, tarihçiler ve şairler, Haçlılara karşı savaşan Müslü­man liderlere, komutanlara ve askerlere övgüler yazmış ve onların savaş mey­danındaki cesaretini teşvik etmiştir. İbn Münîr, İbn Kayserânî, İmâdeddîn el-İsfehânî, Kadı el-Fâdıl, İbn Sa‘atî, Üsâme ibn Munkız, İbn Senâ el-Mülk, İbnü’l-Kalânisî, İbnü’l-Esîr, Kemâleddîn ibnü’l-Adim, Bahâeddîn ibn Şeddâd, İbn Abdizzâhir ve Makrîzî gibi yazarlar ve tarihçiler, Müslüman komutanla- n överken Haçlı seferleri dönemi hakkında da bize önemli bilgiler aktarmış­lardır. Bu yazarların eserlerinde İmâdeddîn Zengî, Nûreddîn Zengî, Salâheddîn Eyyûbî ve Sultan Baybars gibi komutanların askerî başarıları, müca­deleleri ve cesaretleri hakkında methiyeler, şiirler ve ağıtlar yer alır.(56) Bu ko­mutanlar, Haçlı ordularına karşı savaşan birer kahraman olarak takdim edi­lir ve İslâm’a yaptıkları hizmetlerden övgüyle bahsedilir. Edebî bir form ola­rak bu eserler soyluluk, zekâ, cesaret, kahramanlık, sadakat ve ihlâs gibi te­maları öne çıkartır ve Kudüs’ün alınması gibi tarihî olayları tasvir ederken, aynı zamanda Müslüman okuyucuya yüksek ahlâkî idealler hakkında hatır­latmalarda bulunur.</p>
<p>Bu eserlerde Haçlılar hakkında kayda değer bilgilere rastlıyoruz. Haçlı­ların muharebe taktikleri, kılık-kıyafetleri, ünlü komutanları, kralları, bazı adet ve gelenekleri, dinleri, kadın-erkek ilişkileri, vb. konularda yapılan tas­virler, büyük oranda tarihî gözlemlere dayanırken, aynı zamanda birer ‘tipoloji’ haline getirilmiş ve böylece Haçlılar, Frenkler ve Avrupalı Hristiyanlar hakkında belli bir tasavvurun inşa edilmesine zemin sağlamıştır. Yer yer Haç­lılar hakkında olumlu değerlendirmeler yapılmakla birlikte, çoğunlukla Haçlıların güvenilmez, kaba saba, yalancı, temizlik konusunda lakayt, vb. oldu­ğu ifade edilmiştir. Burada dikkat çekici olan nokta, hu tür negatif tasvirlerin Hristiyanlar hakkında kökten olumsuzlayıcı ve total bir ötekileştirmeye yol açacak özcü mülâhazalara dönüşmemiş olmasıdır.</p>
<p>Avrupadaki Müslüman al­gısı genellikle teolojik temelli bir şeytanîleştirme ve ötekileştirme olarak kar­şımıza çıkar. Yalancı, kaba-saba gibi somut ve tikel gözlemlere dayalı nega­tif tasvirler, bu büyük anlatının destekleyici unsurlarıdır. Ama merkezde tarih-üstü ve teolojik ötekileştirme kategorileri vardır. Müslüman kaynaklarda Haçlılarla ilgili yapılan tasvirlere baktığımızda ise olumsuz değerlendirmele­rin somut ve tikel örneklere dayandığını ve teoloji temelli bir şeytanîleştirme ameliyesine dönüşmediğini görürüz.</p>
<p>Buna bir örnek olarak Şamlı şair İbn Sa&#8217;atî’nin Salâheddîn Eyyûbî için yazdığı şiirde karşımıza çıkan Haçlılar tiplemesine bakabiliriz. Haçlıların ver­dikleri sözü tutmadığını ve ahde vefa göstermediğini söyleyen İbn Sa‘atî, on­ları şu sözleriyle hicveder:</p>
<p>Sancakların karşısında düşmanların siyah ciğerleri tiril tiril titredi</p>
<p>Nice haç ve kiliseler, Salâheddîn karşısında aciz kaldı</p>
<p>Yemin ederken yalan yere yemin eden bir topluluk</p>
<p>Nasıl olur da peygamberlerin yurdunda yaşayabilir?(57)</p>
<p>İbnu’l-Kayserânî, Nûreddîn Zengî için yazdığı bir methiyede benzer bir gözlemde bulunur ve bir Haçlı dükünün ihanetine atıfta bulunur:</p>
<p>Hilekâr Comes’ın bağırışını görüyorum</p>
<p>Azdı ve zulmetti</p>
<p>Hukuk gözetmeden yapılana ihanet etti</p>
<p>Ama artık saklanacağı bir ini kalmadı</p>
<p>Hainin kurduğunu, iyilik helâk etti.(58)</p>
<p>Bu tür şiirlerin yanı sıra, Haçlıların gündelik yaşamları, adet ve örfle­ri hakkında da çeşitli tasvirlerin yapıldığını görmekteyiz. Bu tasvirler, hem 12. ve 13. yüzyıllarda Haçlıların günlük hayatları, hem de Müslüman yazar­ların onlara bakış açıları hakkında bize önemli ipuçları vermektedir. Bu ya* zarlar arasında Üsâme ibn Munkız’in özel bir yeri var. Salâheddîn Eyyûbî dö­neminde yaşamış olan ve gözlemlerini Kitâbu’l-İtibâr adlı eserinde bir ara­ ya getiren Üsâme ibn Munkız, “Frenkler” dediği Haçlılar hakkında dikkatli ve yer yer renkli gözlemlerde bulunur. Her ne kadar onları dinî inançları ve gündelik adetleri nedeniyle aşağılarsa da, Frenklerin arasında cesur, sözüne sadık, dürüst insanların bulunduğunu belirtir. Kendi başından geçen bir ha­diseyi aktarırken, dost edindiği bir şövalyenin, ülkesine geri dönerken Üsâme’nin 14 yaşındaki oğlunu kendisiyle göndermesini ve böylece Avrupa’da “savaşçılarla (tanışarak) bilgelik ve şövalyelik” öğrenebileceğini söyler. Üsame bu söz karşısında şaşırır ve oğlunu böyle bir maceraya göndermek iste­mez. Lakın şövalye arkadaşını kırmamak için ona şu cevabı verir: “İnan ben de hep bunu düşünürdüm. Beni bundan alıkoyan tek şey, ninesinin ona çok düşkün olmasıdır. Öyle düşkün ki mesela şimdi onu kendisine geri götürece­ğime dair yemin almadan benimle gelmesine izin vermedi.” Bu cevap üzerine şövalye, Üsâme’ye annesini üzmemesini ve ona itaat etmesini söyler.(59)</p>
<p>Üsâme’nin ‘Frengistan’ dediği Avrupa’dan gelen savaşçılarla, bölgede uzun süredir yaşamakta olan Hristiyanları birbirinden ayırması önemli bir noktadır. Zira diğer kaynaklar da İslâm topraklarına savaşmak için gelen Av­rupalı Hristiyanların zaman içinde yerel kültür ve adetleri benimsediklerini; bir kısmının kültürel olarak asimile olduğunu ve bazılarının da Müslümanlı­ğı seçerek kendi ülkelerine hiç dönmediğini bildirmektedir. Bu noktaya dik­kat çeken Üsâme, “Frenkler arasında Müslümanlara alışıp uyum sağlayanlar da vardır. Bunlar Frenk topraklarından yeni gelmiş olanlara nazaran daha iyidir” der.(60) Buna örnek olarak da bir dostunun başından geçen bir hadiseyi aktarır. Üsâme’nin Theodoros Sophianos adlı arkadaşı, Üsâme’nin dostunu Antakya’daki Frenk arkadaşının evine davet eder. Sofra kurulur. Üsâme’nin dostu yemek istemez. Bunun üzerine ev sahibi şövalye şöyle der: “Gönül ra­hatlığıyla yiyebilirsin. Ben Frenk yemekleri yemem. Yemekleri, kendi pişir­diklerinden başka bir şey yemeyen Mısırlı kadınlarımız pişiriyor. Ayrıca evi­me kesinlikle domuz girmez.”(61)</p>
<p>Üsâme, kültürel alışverişe örnek teşkil eden bu tür konuların yanı sı­ra Haçlıların tedavi yöntemleri hakkında da bilgi verir ve Avrupa’dan gelen Frenklerin çoğunun tıp ve cerrahî müdahale alanlarında geri olduğunu söy­ler. Ayrıca Frenk erkeklerinin kadınlarını kıskanma ve namuslarını koruma konusunda lakayt ve özensiz olduklarını aktarır. Haçlıların cehalet ve kabalıklarına örnek olarak, Mescid-i Aksâ’da namaz kılarken bir Frenk’in kendisi, ne saldırmasını ve doğuya doğru namaz kılması için fizikî müdahalede bulun­masından bahseder. Diğer Haçlılar adama birkaç kez müdahale eder ve Üsâme’yi serbest bırakmasını söyler. Usâme şu notu düşer: “O iblis herifin kıb­leye doğru ibadet eden birini gördüğündeki davranışı, yüzünün renginin de­ğişmesi, titremesi, hâlet-i rûhiyesi beni hayrete düşürmüştü.”(62)</p>
<p>Nûreddîn Zenginin ve Salâheddîn Eyyûbî’nin sekreterliğini yapan ve ta­rih ve edebiyat alanında önemli eserlere imza atan İmâdeddîn Zengî, Frenk kadınları konusunda iki farklı hikâye anlatır. Her iki hikâye de tarihî nüans­ları yansıtması açısından önemlidir. İmâdeddîn birinci bölümde, Avrupa’dan getirilen fahişelerden bahseder. Sayıları üç yüzü bulan fahişeler, savaşan Haç­lı askerlerini eğlendirmek için gönderilmiştir. Yazarımız, kutsal savaş ve Ku­düs için yola çıktıklarını söyleyen Haçlıların böyle bir ahlâksızlığı nasıl meş­ru gördüklerini anlamakta zorlanır. Birkaç zayıf Müslümanın da fahişelerin cazibesine kapılıp şehvet âlemlerine katıldığını söyler ve bu işe karışan Hris- tiyanları ve Müslümanları zemmeder. Bunun ardından Hristiyan kadınların zaman zaman savaşlara büyük bir cesaret ile katıldığını ve bu vesileyle cenne­te gitmek istediklerini söyler. Bu kadınlar savaşta en az erkekler kadar yiğitçe savaşırlar. Miğferlerini çıkartana kadar onların kadın olduğunu kimse anla­maz. Bunlar arasında savaşta başarılı olanlar bulunduğu gibi, yaralanan, esir düşen, köle olarak satılan ve dul kalan kadınlar da vardır. İmâdeddîn, Haçlı­lar arasında çok sayıda yaşlı ve dul kadının bulunduğuna dikkat çeker ve bun­ların bazen bir yük ve ayak bağı olarak görüldüğünü söyler.(63)</p>
<p>Haçlılar dönemi, İslâm-Batı ilişkilerinde uzun bir döneme tekabül eder. Siyasî müzakereler, savaşlar, askerî zaferler ve hezimetler, ticarî ve kültürel et­kileşim, dinî algılar ve İnsanî ilişkiler ağı etrafında şekillenen bu dönem, hem Avrupa hem de İslâm tarihi açısından önemli sonuçlar doğurmuş ve etkile­ri modern zamanlara kadar devam etmiştir. Haçlı seferleri sırasında ve takip eden asırlarda yaşanan hadiseler, İslâm ve Avrupa toplumları arasında yeni ilişki biçimlerinin ve etki alanlarının da ortaya çıkmasına zemin hazırlamış­tır. Burada özellikle 12.-14. yüzyıllar ayrı bir öneme sahip. Zira Ortaçağ Av­rupa Hristiyan düşüncesi bu dönemde tebellür etmiş ve kendi kimliğini bul­muştur. Fakat bu dönem aynı zamanda Batı düşünce ve kültürünün İslâm me­deniyetinden en fazla etki aldığı zaman dilimlerinden biridir&#8230;</p>
<p>İbrahim Kalın,Ben,Öteki ve Ötesi(İnsan yay.),syf;87-128</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1- Jonathan Riley-Smith, “The Crusading Movement and Historians”, Jonathan Ri- ley-Smith (ed.), The Oxford Illustrated History of the Crusades (Oxford: Oxford University Press, 1995), s. 4-5.</p>
<p>2. Robert the Monk, Historia Iberosolimitana, RHC Occ. Ill, s. 727-8’den aktaran Thomas Asbridge, The First Crusade: A New History (Oxford: Oxford University Press, 2004), s. 1.</p>
<p>3. Bkz. Thomas Asbridge, The First Crusade, s. 31-39.</p>
<p>4. Asbridge, The First Crusade, s. 318-320.</p>
<p>5. Carole Hillenbrand, The Crusades: lslamic Perspectîves (Edinburg: Edinburg Uni* versity Press, 1999), s. 47-48.</p>
<p>6. Bkz. Osman Turan, Selçuklular Zamanmda Türkiye: 1071-1328 (İstanbul: Boğaziçi Yayınları, 2002; 7. Baskı), s. 98-111 ve Amin Maalouf, The Crusades Through Arab Eyes (New York: Schocken, 1984), s. 3-18.</p>
<p>7. Işın Demirkent, “Haçlılar”, TDV İslâm Ansiklopedisi, (İstanbul, 1996), Cilt 14, s. 539.</p>
<p>8. Haçlı seferlerine İslâm-Batı ilişkileri açısından bakan derli toplu bir değerlendirme için bkz. Rollin Armour, İslam, Christianity and the West: A Troubled History (New York: Orbis Books, 2003), s. 63-79.</p>
<p>9. Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, çev. Fikret Işıltan (Ankara: Türk Tarih Ku­rumu Yayınları, 2008; 3. Baskı), Cilt III, s. 249.</p>
<p>10. Ramazan Şeşen,“ Salâheddîn Eyyûbî”, TDVİslâm Ansiklopedisi, cilt 36, s. 337-340.</p>
<p>11. Batı edebiyatında Salâheddîn Eyyûbî teması için bkz. Margaret Jubb, The Legend of Saladin in Western Literature and Historiography (London: Mellen Pres, 2000).</p>
<p>12. Allenby’nin Kudüs’e girdiği gün, İngiliz mizah dergisi Punch bir karikatür yayımlar: ‘Son Haçlı Seferi’ başlığını taşıyan karikatürde, İngiliz Kralı Arslan Yürekli Richard zırhım giymiş bir şekilde atının üzerinde ve elinde kılıçla şöyle der: “Rüyam niyahet gerçek oldu-\Bkz Frederick Quinn, The of All Heresies: The Image of lam in Western Thought (Oxford: Oxford University Press 20081 , m</p>
<p>13-Ilan Pappe,The Ethic Cleansing of Palestine (Oxford: Oneworld, 2008), s. 218.</p>
<p>14, Demirkent, “Haçlılar”, s. 537; Runciman, Haçlt Seferleri Tarihi, III, s. 47.</p>
<p>15. Malouf, The Crusades Through Arab Eyes, s. 212.</p>
<p>16. Malouf, The Crusades Through Arab Eyes, s. 213.</p>
<p>17. Malouf, The Crusades Through Arab Eyes, s. 214.</p>
<p>18.Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, III, s. 65.</p>
<p>19. Malouf, The Crusades Through Arab Eyes, s. 216-7; Hamilton Gibb, The Life of Sa-ladin (London: Saqi Books, 2006; ilk baskı 1973), s. 88-90; Ramazan Şeşen, Selahaddin Eyyûbî ve Devlet (İstanbul: Çağ Yayınları,1987).</p>
<p>20. James Reston, Warriors of God: Richard the Lionheart and Saladin in the Third Cru- sade (New York: Anchor Books, 2002), s. xviii.</p>
<p>21/La Chanson de Roland ve diğer şarkı ve şiirler için bkz. Michael Routledge, “Songs” Smith (ed.), The Oxford Illustrated History of the Crusades s. -91-111.</p>
<p>22. Demirkent, “Haçlılar”, s. 525-546.</p>
<p>23. Bkz. Courbage ve Fargues, Cbristians and Jetvs under İslam, s. 44-56.</p>
<p>24, The Travels of ibn Jubayr, tr. Roland Broadhurst (London, 1952), s. 316-7. Courba- ge ve Fargues, a.g.e., s. 48’de, Amin Malouf, The Crusades Through the Arab Eyes s. X’da aynı paragrafı nakleder. Müslüman tarihçilerin Haçlı seferleri hakkındaki de­ğerlendirmelerini içeren önemli bir derleme için bkz. Francesco Gabrieli, Arab His­torians of the Crusades (New York: Barnes and Nobles, 1993).</p>
<p>25. The Travels of Ibn Jubayr, s. 300-1.</p>
<p>26. Cardini, Europe and İslam, s. 75.</p>
<p>27. Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Cilt III, s. 211, dipnot 11.</p>
<p>28. Peter Jackson, The Mongols and the West: 1221-1410 (Edinburgh: Pearson/Long­man, 2005), s. 97.</p>
<p>29. William of Rubruck, The Journey of William of Rubruck to the Eastern Parts of the World, 12S3-S5 with Two Accounts of the Earlier Journey ofJohn of Pian de Carpine (London: The Hakluyt Society, 1900; yeniden basım New Delhi: Asian Educati­onal Services, 1998), s. 235.</p>
<p>30. Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Cilt III, s. 259.</p>
<p>31. Jackson, The Mongols and the West, s. 20-1 ve 97-99.</p>
<p>32. Güyük’ün mektubu ve diğer yazışmalar için bkz: Christopher Dawson, The Mongol Mission: Narratives and Letters of the Franciscan Missionaries in Mongolia and Chi­na in the Thirteenth and Fourteenth Centuries (New York: 1955), s. 86. Ayrıca bk. Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Cilt III, s. 221.</p>
<p>33- Rene Grousset, Histoire des Croisades III, 1188-1291 (Paris: Perrin, 1936), s. 650.</p>
<p>34. De considerations, III, I, 3-4, zikreden Benjamin Z. Kedar, Crusade and Mission: European Attitudes toward the Muslims (Princeton: Princeton University Press, 1984), s. 61.</p>
<p>35. Robert Burns, “Christian-Islamic Confrontation in the West: The Thirteenth Cen­tury Dream of Conversion”, The American Historical Reviewr Vol. 76, No. 5 (1971 h s. 1390 (1386-1434).</p>
<p>36.Olcaytu’nun Budizm ve Hristiyanlık’ı etraflı bir şekilde inceledikten sonra İslâm’ı kabul etmesi ve Şîa mezhebini benimsemesi, hem Müslüman-Hristiyan ilişkileri hem de Şiîlik tarihi açısından tarihî bir olaydır. Moğolların İslâm’ı kabul edişine gösteri­len Hristiyan tepkiler için bkz. David Bundy, “The Syriac and Armenian Christian Responses to the Islamification of the Mongols”, John Victor Tolan (ed.), Medieval Christian Perceptions os İslam(New York/London: Garland Publishing, 1996)</p>
<p>37. The Travels of Marco Polo, haz. Aldo Ricci (London: 1931), s. 6-7.</p>
<p>38. John Man, Kublai Khan: The Mongol King who Remade China (London: Bantam Books, 2006), s. 366 yd.</p>
<p>39- The Travels of Marco Polo, s. 110-2.</p>
<p>40. Marcus Bull, “Origins”, Jonathan Riley-Smith (ed.), The Oxford Illustrated History of the CrusadeSy s. 18.</p>
<p>41. Cardini, Europe and İslam, s. 79-81.</p>
<p>42. Cardini, Europe and Islam, s. 83.</p>
<p>43. Ketton’ın terümesi için bkz. Mane-Thérèse d’Alverny, “Deux Traductions Latines du Coran au Moyen Age” Archives d&#8217;histoire doctrinale et littéraire du Moyen Age 16 (Paris: Librairie J. Vrin, 1948); makale yazarın şu kitabına alınmıştır: La connais­sance de l’Islam dans l&#8217;Occident médiéval (Great Britain: Variorum, 1994), I, s. 69- 131. Yazar burada Toledo’lu Mark’ın yaptığı Latince Kur’ân tercümesini de değer­lendirir. Ayrıca bkz. James Kritzeck, “Robert of Ketton’s Translation of the Qur’an”, Islamic Quarterly, II: 4 (1955), s. 309-312.</p>
<p>44. Peter’in tercüme faaliyetleri için bkz. James Kritzeck, Peter the Venerable and Islam (Princeton: Princeton University Press, 1964), s. 24-36.</p>
<p>45. Nakleden R. W. Southern, &#8216;Western Views of Islam, (Cambridge: Harvard University Press, 1962), s. 38-9. s. 38-9.</p>
<p>46. Nakleden Kritzeck, Peter the Venerable and Islam, s. 161.</p>
<p>47. Cf. Kenneth M. Setton, Western Hostility to Islam and Prophecies of Turkish Dootn (Philadelphia: American Philosophical Society, 1991), s. 47-53.</p>
<p>48.Desmond Seward, The Monks of War&#8217; The Military Religious Orders(London p?guin Books, 1995), s. 30-31.</p>
<p>49. St. Bernard of Clairvaux, ‘In Praise of the New Knighthood’, The Works of St. Ber­nard of Clairvaux, Volume 7, Treatises III, (Michigan: Cisterian Publications, 1977), s. 128.</p>
<p>50. 2001 yılında ortaya çıkartılan Chinon belgesine göre Papa V. Clement, 1308 yılında Tapınak Şövalyelerinin masumiyetini kabul etmiş ve dinsizlik ve sapıklık suçlamalarını reddetmiştir. Vatikan’ın bugünkü resmî pozisyonuna göre Tapınak Şovalyeleri’ne yapılanlar haksızlıktı ve Papa, akrabası olan Fransız Kralı Philip’in yoğun baskısı altında bu yola başvurmak zorunda kalmıştı.</p>
<p>51.Şovalye Tarikatları, Haçlılar ve İslâm dünyasıyla ilişkiler hakkında daha fazla bilgi içinAlan John Forey,Military Orden and Crusades (Hampshire: Variorum, 1994) ve aynı müellif, The Military Orden From the Twelfth to the Early Fourteenth Cen- tunes (Basingstoke: Macmillan Education,1992).</p>
<p>52. Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Cilt III, s. 396.</p>
<p>53. David Nicolle, The Crusades (Michigan: Fritzboy Dearborn Publishers, 2001), s. 81*</p>
<p>54. İbn Hayyât, Dîvân, s. 182, nakleden İbrahim Ethem Polat, Haçlılara Kılıç ve Kalem Çekenler (Ankara: Vadi Yayınları, 2006), s, 175.</p>
<p>55. İbn Kayyim el-Cevziyye, Ahkâm ehli’z-zimme, neşreden Subhi es-Sâlih (Beyrut: Dâ- rul’l-ilm li’l-âlemîn, 1983), Cilt I, s. 17.</p>
<p>56.Bu kaynaklar için bkz. Francesco Gabrieli, Arab Historians of the Crusades (New York: Barrnes and Noble, 1993; ilk baskı 1957) ve Ibrahim Ethem Polat, Haçlılara Kılıç ve Kalem Çekenler (Ankara: Vadi Yayınları, 2006).</p>
<p>57. İbn Sa‘atî, Dîvân, nakleden Polat, Haçlılara Kılıç ve Kalem Çekenler, s. 183.</p>
<p>58. Polat, Haçlılara Kılıç ve Kalem Çekenler, s. 184.</p>
<p>59: Üsâme ibn Munkız, İbretler Kitabı, tercüme eden Yusuf Ziya Cömert (İstanbul- Ses<br />
Yayınları, 1992), s. 182.</p>
<p>60. Üsâme ibn Munkız, a.g.e., s. 182.</p>
<p>61. Üsâme ibn Munkız, a.g.e., s. 189.<br />
62. Üsâme ibn Munkız, s. 183. W</p>
<p>63. Nakleden Gabrieli, Arab Historians of the Crusades, s. 204-7.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/">Haçlı Seferleri:Uzun Bir Savaşın Öğrettikleri (2.Yazı)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hacli-seferleriuzun-bir-savasin-ogrettikleri-2-yazi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oryantalizm,Seyyahlar ve Batı&#8217;nın Doğu Simgesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/oryantalizmseyyahlar-ve-batinin-dogu-simgesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/oryantalizmseyyahlar-ve-batinin-dogu-simgesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Jun 2016 00:28:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'nın Doğu Hakkındaki İmajları]]></category>
		<category><![CDATA[Marco Polo'nun Seyahati]]></category>
		<category><![CDATA[Marco Polo’]]></category>
		<category><![CDATA[Napolyon]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm Seyyahlar ve Batı'nın Doğu Simgesi]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizmin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Volney]]></category>
		<category><![CDATA[Yücel Bulut]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11934</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batı’nın Doğu hakkındaki imajları ya da Doğu’ya ilişkin Batılı kolektif muhayyile olarak tanımlayabileceğimiz oryantalizm; edebiyat eserlerinden gazete yazılarına, teolojik tartışmalardan bilimsel çalışmalara, Batılı siyaset adamlarının konuşma ve tutum alışlarından popüler karalamalara varıncaya kadar Batılı zihin dünyasının her noktasında izini sürebileceğimiz bir alandır. Oryantalizmin tarihi, Doğu ile Batı’nın varlığı kadar eskidir. Bu tarihsel süreç, oryantalizme bugün [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oryantalizmseyyahlar-ve-batinin-dogu-simgesi/">Oryantalizm,Seyyahlar ve Batı’nın Doğu Simgesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/oryantalizmseyyahlar-ve-batinin-dogu-simgesi/oryantalizm-resim/" rel="attachment wp-att-11937"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11937" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/oryantalizm-resim.jpg" alt="Oryantalizm,Seyyahlar ve Batı'nın Doğu Simgesi" width="476" height="331" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/oryantalizm-resim.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/oryantalizm-resim-600x417.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/oryantalizm-resim-300x209.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/oryantalizm-resim-768x534.jpg 768w" sizes="(max-width: 476px) 100vw, 476px" /></a></p>
<p>Batı’nın Doğu hakkındaki imajları ya da Doğu’ya ilişkin Batılı kolektif muhayyile olarak tanımlayabileceğimiz oryantalizm; edebiyat eserlerinden gazete yazılarına, teolojik tartışmalardan bilimsel çalışmalara, Batılı siyaset adamlarının konuşma ve tutum alışlarından popüler karalamalara varıncaya kadar Batılı zihin dünyasının her noktasında izini sürebileceğimiz bir alandır.</p>
<p>Oryantalizmin tarihi, Doğu ile Batı’nın varlığı kadar eskidir. Bu tarihsel süreç, oryantalizme bugün tanıdı- ğımız çeşitli biçimlerini ve özelliklerini kazandırmıştır. Gelişim süreci içinde oryantalizm ele alındığında kar- şımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır: Bir yanıyla oryantalizm Doğu’nun Batı tarafından incelenmesi anlamına gelirken, öte yanıyla da Batı’nın kendi bilincine varmasının en önemli aracı olarak gözükmektedir. Doğu yoksa Batı da yoktur ve Doğu, Batı’nın en mükemmel ötekisidir.</p>
<p>Batı’nın Doğu’yla ilişkilerinin ve ona dair imgeleminin oluşum süreci yüzyıllara yayılır ve karalamadan tahkire, anlamaktan hegemonya kurmaya, Doğu’yu ve İslâm’ı kendi kurumsal yapısını eleştirmeye yö- nelik araçsal kullanıma varıncaya dek çok boyutlu bir özellik gösterir. Yüzlerce yıla yayılan bu Doğu imajının oluşumunda ise filolojiden etnolojiye, edebî metinlerden siyasî-ticarî kampanyalar için propagandaya, teolojiden siyasete pek çok kurum ve disiplin görev üstlenmiştir.</p>
<p>Seyahatler ve gezi raporları da, bu üretim içinde özel bir yere sahiptir. Bu çerçevede Marco Polo’nun seyahati Batı’nın Doğu hakkındaki bilgilerini besleyen, yenileyen önemli bir kaynak niteliği taşır. Marco Polo’nun kitabı, her ne kadar, ilk başlarda hiç kimse tarafından ciddiye alınmamış ve çok fazla abarttığı düşü- nüldüğü için Marco Polo’ya “milyoner” lakabı takılmışsa da, sonraki dönemlerde Batı dünyası için vazgeçilmez kaynaklardan biri olmuştur. Eserin çok sayıda tercümesinin ve baskısının olması, okuyucunun esere duyduğu ilginin bir göstergesidir.</p>
<p>Marco Polo, ailesiyle birlikte bu seyahate çıktığında henüz 17 yaşında idi. üç yıl süren zorlu bir yolculuktan sonra Kubilay’ın ülkesine vardı. 1275’te Kubilay’ın huzuruna çıkan Polo Kubilay’ın hizmetinde bulundu, onun adına elçilik yaptı, görevli olarak ülkenin birçok bölgesini dolaştı. İşte bütün bunlar, Marco Polo’ya, Doğu Asya hakkında olduğu kadar Güney ve Batı Asya hakkında da birçok yeni bilgi sunma imkanı sağlamıştır. Çin’de, İran yolları hakkında elde ettiği bilgiler, Kuzey Buz Denizi’ne, doğuda Japonya’ya, güneyde de Madagaskar’a kadar uzanmaktaydı. Hiç ikamet etmediği ve sadece yolunun üzerinde bulunan İran hakkında elde ettiği bilgiler, önceki yazarlarınkinden çok daha kapsamlıydı. Marco Polo, İran yaylasının ortasında bulunan büyük çölden bahseden ilk kişi olarak kayıtlara geçmişti.</p>
<p>Marco Polo’nun eseri, tüccarlar ve devlet adamları için gerekli olan bu doğru bilgilerin ötesinde, ayrıca, Uzak Doğu’nun göz kamaştırıcı zenginliklerine, bölgenin ticarî ilişkilerine, ticaretin yönüne, karşılaştığı Doğulu halkların gelenek göreneklerine ilişkin de ilginç bilgiler veriyordu. En önemlisi de Avrupa ile Uzak Doğu arasında yer alan halkların Batılılara karşı dostça davranışlarından bahsetmekteydi. Yani, arada savaşmak zorunda kalacakları Yakın Doğu’nun savaşçı Müslüman toplumları yoktu. Bu da zahmetsizce el koyacakları bir zenginlik konusunda Batılılara yapılmış bir davet/teş- vik anlamına geliyordu. Elbette bütün bu anlatılanlar Batılı insanın iştahını kabartacaktır. Anlattığı ülkelerin iklimi, nüfusu, dini, ulaşım imkânları vb. gibi özelliklerinden ayrıntılarıyla bahsetmiş olması da Polo’nun eserinin “rehber” niteliğini, başka bir deyişle bu zenginliklere hangi yolları takip ederek ulaşabileceklerini de göstermekteydi.</p>
<p>Siyasî ve ekonomik ilişkilerin gelişmesi, Doğu’yu gezen seyyahların ve misyonerlerin sayısındaki artış ve Avrupa’da Hıristiyanlığın ideolojik birliğinin ve hâkimiyetinin sarsılışı; 16. yüzyılda, Müslüman Doğu hakkında daha objektif bilgilerin derlenmesine imkân tanıdı. Bu, özellikle siyasetçiler ve ticaretle uğraşanlar için gerekli olan bir şeydi. Bu yönelime paralel olarak, 16. yüzyılda Doğu’ya yapılan bilgi toplama yolculuklarının sayısında önemli bir artış gözlenmektedir. Amaç, gerek gidilen bölge insanlarının örf, âdet ve kurumları, gerekse de o bölgenin bitki ve hayvan toplulukları hakkında olabildiğince bilgi toplamaktı. Artık Müslümanların değerleri, fikirleri ve örf—âdetleri mutlak birer yanlış olarak damgalanmıyordu. Osmanlı Devleti’nin siyasî, idarî ve askerî düzeni üzerinde değerlendirmeler yapılıyordu. Doğu dünyasının, tümüyle nesnel bir tarzda ele alındığından söz edilemese de, tutum alış ve açıklamalarda önceki yüzyıllardan bir farklılaşma içine girildiği aşikârdı. Bundan sonraki dönemde, Müslüman Doğu’nun Hıristiyanlık nokta-i nazarından gittikçe uzaklaşılarak ele alındığı görülmektedir. Ancak, Müslüman Doğu’ya ilişkin önceki dönemlerde kullanılan simgelerin tamamen devre dışı bırakıldığı da düşünülmemelidir.</p>
<p>İpek ve değerli taşlar için İran’a seyahat eden tacirleri ve diplomatları, İslâm dünyasının din, kültür ve âdetlerini Avrupa’ya tanıtan maceraperestler ve araş- tırmacılar izledi. Stefanos Yerasimos, Jean Thévenot&#8217;un Voyage du Levant adlı eserine yazdığı giriş yazısında, 17. yüzyılda Doğu hakkında yayımlanan seyahatnâmelerin sayısının 200’den fazla olduğunu belirtiyor. Bu seyahatlerin çoğu özel girişimlerdi, ama bazıları devletin resmî emriyle yapılmıştı. Buradan çıkarılacak sonuçlardan birisi, elde bulunan onca rapora rağmen yabancı ülkeleri tanımanın artık Batı’da bir devlet sorunu haline geldiğidir.</p>
<p>Seyyahların anlattıkları, Batılı muhayyilede Doğu’nun tutkulu bir merak haline gelmesinde ve Batılıları Doğu’ya yöneltmede teşvik edici bir rol oynadı. Seyyahlar, gezilerinden çeşitli gözlemler ve gezdikleri bölgelere ait metinlerle dönüyorlardı. Sonraki yüzyıllarda bunların yerini, gemiler dolusu kitaplar, heykeller, kabartmalar ve dikilitaşlar alacaktı.</p>
<p>Seyahat notları, yayınlanma aşamasında, okuyucunun beklentilerine uygun hale sokulması için editörlerin denetiminden/sansüründen geçiyordu. Bu seyahat notlarında dikkati çeken bir özellik daha vardı: Seyyahlar, gezdikleri yerler hakkındaki gözlemlerini anlatırken kendi gözlemleriyle yetinmemekte, daha önce buralar hakkında yazılanlardan da alabildiğine yararlanmaktaydılar. Bu seyyahların notları da daha sonra gelenler tarafından aynı şekilde kullanılmaktaydı. Kimi zaman, bir seyyahın eseri, aslında yazarının hiç görmediği bölgeler hakkındaki değerlendirmelerini de barındırabilmekteydi. Editörlerin bir işi de, bunların farkına varıp, yeni bilgilerle bu bölümleri düzeltmekti. Ayrıca, seyahatnâmelere bakılacak olursa, seyyahların ilgilendikleri konuların ve ülkelerin zenginleştiği görülecektir.</p>
<p>1546-1549 yılları arasında Doğu Akdeniz’de dolaşmış bir doğabilimcisi olan Pierre Belon du Mans’ın seyahati bu açıdan dikkate değer. Tournon Kardinali François’nın bağış ve yardımlarıyla gerçekleştirdiği seyahati hakkındaki eserinde, [Les observations de plusieurs singularites et choses mémorables trouvées en Gréce, Asie, Judée, Egypte, Arabie et autres pays estranges, 3 cilt, Paris, 1553] kitabın başlığında adı geçen bölgelerin bitki ve hayvan türlerinin yanı sıra, gezdiği yerlerin halklarının örf ve âdetlerinden de bahsediyordu. Kur’an ve Hz. Muhammed’den bahsederken, geleneksel Hıristiyan bakışının dışına pek de çıkmadığı gözlenir. Eserinde Kur’an’a ve Müslümanlara ilişkin Batı Hıristiyanlığında mevcut bulunan klişeleri kullanmaktan da geri kalmamıştı. Ama onun ötesinde, Osmanlı Devleti’nin başarılarıyla özel olarak ilgiliydi.</p>
<p>Romalı Pietro della Volle Mısır ve Suriye’yi baş- tan başa dolaşmış, İran’da daha uzun bir süre kalmış (1619-1626) ve Safevî Krallığı’nın durumunu tasvir etmişti. Dr. François Bernier (1620-1688), Suriye, Mısır ve Hindistan’dan toplum ve ekonomi hakkında keskin gözlemlerle geri dönmüştü.</p>
<p>1655 ilâ 1659 arasında Levant’ta seyahat eden Jean Thévenot (1633-1667), dinî konulardaki yaygın önyargıları tekrarlamakla birlikte, Türkler&#8217;in hoşgörüsünden, dindarlıklarından ve yardımseverliklerinden bahseder. Eserinde, Türkler hakkında, seyahate çıkmadan evvel sahip olduğu olumsuz yargılarını düzeltme ihtiyacı da duymuştu: Hıristiyanlar arasında yaygın olan Türkler&#8217;in şeytan oldukları türünden olumsuz önyargıların, onları tanıyınca, yanlışlığını anladığını ve Franklar&#8217;a karşı Türkler&#8217;in yaptığı kötü işlerin müsebbibi olarak da Napolyon’un Mısır’ı işgal girişimi, Doğu’ya giden Batılı seyyahların notlarının değerlendirilmesi noktasında önemlidir. Mısır seferinin önemli bir özelliği, bilimin silahla, kalemin kılıçla ittifakını gösteren nadir bir sefer oluşudur. Haziran 2009 66 aralarındaki Hıristiyan ve Yahudileri göstermekteydi. Fakat Türkler&#8217;in kibirli oluşlarından, kendilerininkinden başka milletleri, en çok da Hıristiyan ve Yahudileri horgördüklerinden ve bilime pek önem vermediklerinden bahseder.</p>
<p>Jean Baptiste Tavernier (1605-1689), 40 yıla yakın bir süre içinde Türkiye, İran, Hindistan ve Endonezya’ya çeşitli defalar seyahatler yapmıştı. Seyahat gözlemlerini Les six voyages de J.—B. Tavernier en Turquie, en Perse et aux Indes (Paris, 1677) başlıklı eserinde anlatmıştı. 1668’de ziyaret ettiği elmas madeniyle meşhur Golkonda Krallığı’ndan büyük bir servetin sahibi olarak Paris’e dönmüş ve 1669’da da XIV. Louis tarafından kendisine asalet payesi verilmişti. Servetiyle Aubonn kasabası baronluğunu da satın almıştı. Ama hem servetini, hem de bu ünvanlarını daha sonraları kaybedecekti, ancak Doğu’dan böylesi bir zenginlikle dönmesi önemliydi. Gezi notları doğrudan doğruya kendi kaleminden çıkmamıştı. Eseri editörlerinin denetiminden geçmiş, modaya uygun hale getirilmişti. Ayrıca, hiç görmediği halde Tonquin ve Japonya’yı başkalarının seyahatlarından yararlanarak anlatmıştı. Editör, bu kısımları, otoritelerin getirdiği yeni bilgiler ışığında yeniden kaleme almıştı. İranlıları Türklerle kıyaslamış ve olumsuz değerlendirmelerde bulunmuştu. Saraydaki debdebeye rağmen İran’da bir çürümüşlük ve sefalet vardı. Halkı çalışmaktansa yoksul bir yaşamı yeğlemekteydi.</p>
<p>Çivi yazısının isim babası da olan Jean Chardin (1643-1713), elmas ticareti yapmak için 1665’te Hindistan’a gitmiş, oradan İran’a geçmiş ve İsfahan’a yerleşmişti. Bir protestan olan Chardin, Hindistan yoluyla Avrupa’ya döndü (1680). Daha sonra, Londra’ya yerleşti. İngiliz Hindistan Şirketi’nin görevlisi ve Kralın tam yetkilisi olarak Hollanda’da görev yapmıştı. 1686’da Voyages de Monsieur le Chevalier Chardin, en Perse et autres lieux de l’Orient başlıklı seyahatnâmesini yayınladı. Chardin İranlıların herkese nasip olmayacak pekçok doğal yeteneğe sahip olduklarını, ancak bu yeteneklerini köreltmekte üstlerine olmadığını belirtir. Tavernier’nin kanaatini paylaşarak, İranlıların sefahat düşkünlüğünden, hovardalıklarından, dalkavukluklarından, sinsi ve ikiyüzlü oluşlarından ve çalışmaktan nefret ettiklerinden bahseder. Chardin’e göre, İranlılar bilim alanında yetenekliydiler, ama Avrupa’nın etkili yöntemlerine sahip değillerdi. Chardin’le Thévenot’nun tespitleri birbirini aydınlatıyor.</p>
<p>Doğulu halkların pek çok alanda (hukuk, astroloji, şiir vs.) bilgi ve yetenekleri var. Ancak bir şey eksik: O sı- rada Batı’da bilim haline gelen şey, bunun “etkili yöntemleri” ve gerektirdiği uzmanlaşma&#8230; Doğulularda yöntem eksikliği olduğuna ilişkin gözlemler bir yüzyıl önce düşünülemezdi bile. Artık Avrupa Doğu’ya baktığında kendini daha gelişmiş ve üstün görmektedir. Yirmi yıl kadar sonra Antoine Galland (1646-1715), 1001 Gece Masalları’nın Fransızca tercümesini (1704- 1717) yayımlar. Galland, kimi resmî, kimisi ise özel gö- revlendirmeler sonucunda Doğu’ya defalarca seyahat etme imkânı bulmuştu ve bu seyahatler esnasında gezme imkânı bulduğu tarihî anıtların resimlerini yapmış, hatta imkân bulduğunda bu anıtları Fransa’ya taşımıştı.</p>
<p>1672-73’te, elçilik bünyesinde görevli olarak İstanbul’da da bulunmuştu. 1679’daki üçüncü seyahatinde görevi, M. Colbert’i memnun etmek isteyen Doğu Hind Kumpanyası adına, Colbert’in dairesini ve koleksiyonunu zenginleştirebilecek şeyleri Yakın Doğu’da aramaktı. 18 ay boyunca bu görevde bulunan Galland, kumpanya idaresinin değişmesi sonrasında görevden alındı ancak Colbert onu kendi amaçları için kullanmaya devam etti. Colbert’in ölümünden sonra da, Galland’ın bu görevi ‘Kralın Antikacısı’ ünvanıyla devam etti. Doğu’daki bu uzun ikameti süresinde Türkçe, Farsça ve Arapça’yı öğrenme ve geliştirme imkânı bulmuştu. Galland’ın asıl önemli çalışması ise, yukarıda bahsedilmiş bulunan, 1001 Gece Masalları’nı tercüme etmesiydi. Galland, bu esere bir de önsöz yazmıştır. Batı’daki Doğu imajını köklü bir biçimde belirleyen nadir eserlerden birisi olan bu çalışma Doğu’ya merakı bir tutku haline getirmiştir.</p>
<p>18. yüzyılın Doğu’yla ilgili baskın görüşünü sistemli olarak çürüten ve daha da önemlisi, Doğu despotizmi kavramının saçmalığını ortaya koyan ender kişilerden birisi de, varlığına inandığı seçilmiş milleti bulmak ve Kutsal Kitap’ta adı geçen sülaleleri ortaya çıkarmak için Asya’ya seyahat eden ve bu seyahatleri esnasında Zerdüştîlerin kutsal metinleri Avesta’yı (1771) ve Brahmanlığa ait Upanişadları çeviren (tercümenin bitiş tarihi 1787, ilk yayınlanış tarihi 1801’dir) Abraham-Hyacinthe Anquetil-Duperron’dur. Akademisyenler dışında sınırlı etkisine rağmen, Doğu’yu siyasî açıdan saygınlığına yeniden kavuşturma çabası dikkate değer. Bu, “yaygın gö- rüşe karşı çıkan kişinin oryantalizmde kendi zamanının en ünlü öncülerinden biri olması ve Batı bilimindeki bu uzmanlık dalının, günümüzde hiç de haksız sayılmayacak biçimde, entelektüel açıdan daha incelmiş olmakla birlikte, temelde, olumsuzlukta hiç de geri kalmayan bir Doğu imgesini bilimsel otoriteyi beslemek ve gizlemekle suçlanması” nedeniyle önemlidir.</p>
<p>Belki de, onu Montesquieu ve benzerlerinden ayıran şey, diğerlerinin Doğu’ya gitmemelerine rağmen Doğu konusunda Batı’daki mevcut kanaatlerden hareketle Avrupa içi tartışmalarında Doğu’yu kullanmalarına karşılık Anquetil-Duperron’un Doğu’ya seyahat etmiş birisi olarak bölgenin şartlarını daha yakından tanımış olmasıdır. Anquetil-Duperron, Législation oriantale, ouvrage dans lequel, en montrant quels sont en Turquie, en Perse et dans l’Indoustan, les principes fondamentaux du governement (1778) başlıklı Doğu hukukunu konu edinmiş çalışmasında, İran ve Osmanlı’da bir hukukun ve özel mülkiyetin mevcut olduğundan, hükümdarın da bu kurallara riayet zorunluluğundan bahseder. Eserinin alt başlığında şöyle yazmaktadır: “Türkiye, İran ve Hindistan’da temel yönetim ilkelerinin neler olduğu gösterilerek şunların kanıtlandığı çalışma:</p>
<p><strong>1.</strong> Bu üç devlette mutlak gözüyle bakılan despotizm bugüne kadar tanıtıldığı biçimiyle, kesinlikle yanlış bir fikir vermektedir;</p>
<p><strong>2.</strong> Gerek Türkiye’de, gerek İran ve Hindistan’da uyruklar kadar hükümdarın da uymak zorunda olduğu yazılı bir yasalar bütünü geçerlidir;</p>
<p><strong>3.</strong> Bu üç devlette de fertler serbestçe tasarruf edebildikleri, taşınır ve taşınmaz mülklere sahiptir.”</p>
<p>18. yüzyılın sonunda gerçekleşen bir olay, Napolyon’un Mısır’ı işgal girişimi, Doğu’ya giden Batılı seyyahların notlarının değerlendirilmesi noktasında önemlidir. Mısır seferinin önemli bir özelliği, bilimin silahla, kalemin kılıçla ittifakını gösteren nadir bir sefer oluşudur. Napolyon, çok sayıda oryantalisti yanında götürmüştü. Mısır’da Institut d’Egypte’i kurdu. Enstitüdeki bilginlerin çalışmaları ünlü Mısır’ın Tasviri (1809-28) adlı devasa eseri ortaya çıkarmıştı. Ayrıca Napolyon, sefere çıkmadan evvel Mısır hakkında çok şey okumuştu. Bu noktada üzerinde en fazla etkili olan eser ise, C. F. Volney’in (1757-1820) Voyage en Egypte et en Syrie pendant les années 1783, 1784, et 1785 (1787) isimli eseriydi.</p>
<p>Volney’in eseri, ona, Mısır’da karşılaşabileceği sorunların bir listesini sunmuştu. Volney, halkları fanatizmin ve zorbalığın boyunduru- ğundan kurtarmak, onların doğduğu topraklara bilimi ve sanatı geri getirmek ve mümkünse, diriltilen Doğu’nun zaferiyle eski Doğu’nun zaferini gölgede bırakmak gibi soylu bir hedefi Fransa’nın yerine getirmesi gereken bir misyon olarak belirler. Napolyon’u da, bir başka yazısında, uygarlık götürme misyonuna sahip bir kahraman olarak niteler.</p>
<p>Volney, Doğu’ya yaptığı seyahatlerdeki araştırma ve gözlemlerini, Fransız idarecilere, girişilecek işgal projelerinde, kendilerini bekleyen tehlikeler, sıkıntılar ve ihtiyaçlar konusunda uyarı olması için sergilemektedir. Volney, bütün dikkatini ziyaret ettiği ülkelerin siyasî durumu üzerinde yoğunlaştırmıştı. Fizikî durumu, sadece incelenen toplumların yaşadığı coğrafî ortamları daha iyi anlatabilmek için aktarmıştı. Volney, Mısır’ın sanat eserleri konusunda eserlerin sanat yönünden ziyade, bu eserleri yapan halkın despot efendilerinin icraatlarından şikâyet eder. Gizze pramitlerinin karşısında şöyle der: “Bu barbarca işleri yaptırtan despotların aşırılığı karşısında insanın isyan edesi geliyor.” Mısır kötü ellerdedir ve kurtarılması gerekmektedir. Volney, cumhuriyetçi ülkülere bağlı ve insanın düzeltilebileceğine inanmış bir ideolog olarak, her şeyden önce efendilerin (Türklerin) cehaletine ve çürümüşlüğüne karşı çıkarak, bunların kurbanı olan halka daha az olumsuz yargılarla yaklaşır. Avrupalı diğer gözlemcilerle aynı düşünceyi paylaşarak, halkın ‘bizim halkımızdan bile daha insanî, daha cömert bir karaktere, daha soylu, daha nazik bir sadeliğe, zihniyet ve davranışlarında daha ince ve daha açık bir şeylere’ sahip olduğu yargısını tekrarlar.</p>
<p>Volney’in çalışmaları, İslâm, Hz. Muhammed ve Kur’an konularında yüzeysel ve hatalı değerlendirmeler barındırır. Ancak bu hatalar, kolaylıkla giderilebilecek basit bir bilgi eksikliğinden kaynaklanmaz. Aksine bunlar, Volney’in kafasında var olan, Fransa’nın üstlenmesini gerekli gördüğü misyon çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir çarpıtmadır. İyi niyetli yaklaşımların ötesinde, Kuran’la birlikte Türk yönetim sistemine yöneltilen şiddetli eleştiriler, Doğu kurumlarının, uygarlığın ilerlemelerinin ölçüsüne vurulduğunda artık hiçbir meşruiyetinin kalmadığını anlatmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun politik ve sosyal yapılarının böylece meşru olmaktan çı- karılması her türden sömürgeci ve müdahalecinin işine yarayacaktır.</p>
<p>19. yüzyılda Doğu’ya gidenler, düşlerindeki Doğu’yla karşılaşamazlar. Büyük bir hayal kırıklığı içinde geri dö- nerler. Gerard de Nerval’in deyişiyle “En Doğulu kahveler ancak Paris’te bulunur.” Doğu’da buldukları yıkıntılar, harabelerdir. 19. yüzyıl sonunda Türkiye’ye gelen Pierre Loti ve takipçisi Claude Farrere de pek farklı düşünmezler.</p>
<p>19. yüzyılla birlikte, endüstri toplumunun dünya çapında gelişmesi, Hegel’in tarih felsefesinin buna sağladığı güvence, üretimciliğin sanat ve edebiyatta panzehir olarak yaydığı Doğu özlemi, sömürgecilik ve emperyalizmle birlikte, bugün de kolektif Batı muhayyilesini süsleyen Doğu ile ilgili bütün ifade biçimleri üretilmiş oldu. Bu imgenin oluşumunda seyyahların gözardı edilemez bir katkısı oldu. Bölük pörçük, karma karışık ya da tam tersine düzenli ve akılcı bir düzleme oturtulmuş, birbirleriyle çelişen bu imgeler Batılı zihinlerde yaşamaya devam etmektedirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yücel Bulut</p>
<p>http://ktp.isam.org.tr/?url=makaleilh/findrecords.php</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/oryantalizmseyyahlar-ve-batinin-dogu-simgesi/">Oryantalizm,Seyyahlar ve Batı’nın Doğu Simgesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/oryantalizmseyyahlar-ve-batinin-dogu-simgesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
