<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>maneviyat | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/maneviyat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 07 Jul 2024 09:47:20 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>maneviyat | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Günümüzde Kadın-Erkek İlişkilerinin Halleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jul 2024 09:47:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın-Erkek İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[maneviyat]]></category>
		<category><![CDATA[Zygmunt Bauman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27005</guid>

					<description><![CDATA[<p>Psikolojik rahatsızlıklar ve geleceğin dünyası arasında­ki bağlan yapıtlarında temel alan Çarpışma yazan J. G. Ballard, yaşadığımız dünyanın &#8220;aile karşıtı&#8221; niteliğini şu sözleriyle gözler önüne seriyor: &#8220;20. yüzyılı egemenliği al­tına alan kâbusun akılla evliliğinden her zamankinden daha belirsiz bir dünya doğdu (&#8230;) Yaşamımız 20. yüzyı­lın o büyük, ikiz ana temasının egemenliği altında: seks ve paranoya (&#8230;) [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/">Günümüzde Kadın-Erkek İlişkilerinin Halleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-10363 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4-300x179.jpg" alt="" width="385" height="230" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4-300x179.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4.jpg 494w" sizes="(max-width: 385px) 100vw, 385px" /></a></p>
<p>Psikolojik rahatsızlıklar ve geleceğin dünyası arasında­ki bağlan yapıtlarında temel alan <em>Çarpışma</em> yazan J. G. Ballard, yaşadığımız dünyanın &#8220;aile karşıtı&#8221; niteliğini şu sözleriyle gözler önüne seriyor: <em>&#8220;20. yüzyılı egemenliği al­tına alan kâbusun akılla evliliğinden her zamankinden daha belirsiz bir dünya doğdu (&#8230;) Yaşamımız 20. yüzyı­lın o büyük, ikiz ana temasının egemenliği altında: seks ve paranoya (&#8230;)</em></p>
<p><em>Geleceği, sanki önümüze sunulan çok çeşitli seçenek­lerden biriymiş gibi bugüne ekledik. Seçme şansımız ar­tıyor; yaşam biçimleri, geziler, cinsel roller ve kimliklerle ilgili her türlü isteğin anında doyurulduğu, bebeksi bir dünyada yaşıyoruz (&#8230;)</em></p>
<p><em>Yaşadığımız dünyayı pazarlamacılık, reklamcılık ve reklamcılığın bir kolu olarak görülen politika, özgün tep­kinin yerini televizyon ekranı aracılığıyla deneyimin al­ması gibi çok çeşitli kurgu türleri yönetiyor. Bizler koca­man bir romanın içinde yaşıyoruz (&#8230;)</em></p>
<p><em>Eskiden, ne denli karmaşık ya da belirsiz olursa olsun, dış dünyanın gerçekliği temsil ettiğini ve zihnimizdeki iç dünyanın, düşlerin, umutların, arzularınsa düşlem ve imgelem âlemini temsil ettiğini varsayardık. Bence bu roller yer değiştirdi. Çevremizdeki dünyayı ele alma­nın en akıllıca ve en etkili yolu, onun bütünüyle kurgu­dan oluştuğunu varsaymaktır- ama aksine, bize kalan küçük bir parça gerçek kafamızın içindedir. Freud&#8217;un </em><em>düşlerdeki gizliyle açık, görünürle gerçek arasındaki o alışılmış ayrımının, artık gerçeklik olarak adlandırılan dış dünyaya uyarlanması gerekiyor &#8220;Yepyeni</em> bir dünya resmediyor, bunları yeni tür bilim kurgu yapıtlarında ay­rıntılarıyla ele alıyor artık birçok yazar. Ballard, onların en önemlilerinden biri. Eğer gündelik hayatımızı sanki rüyadaymışçasına yaşarsak, bu gerçekten kopma hâlinin ciddi bir ruhsal bozukluk (psikoz) olacağı şeklindeki bil­giyle birleştirirsek onun söylediklerini, insanlık olarak sanki bir akıl hastalığına benzer bir hâlin sınırlarında dolaştığımızı da itiraf etmek zorunda kalırız. Ballard&#8217;ın bu sanatçı sezinlemeleri, yaşanılan dünyanın, cinsel de­neyimler de dahil olmak üzere, simülasyon (taklit) oldu­ğunu ileri süren Jean Baudrillard ve uygar, bilime dayalı bir görüntünün arkasında vahşi, kültür düşmanı bir bar­barlık çağını yaşadığımızı söyleyen Michel Henry gibi dü­şünürlerin görüşleriyle çakışıyor.</p>
<p>Yalnızca onlarla değil, geçmişteki nörotik arazlar yerine şimdi artık kimlik ve ki­şilik sorunlarıyla boğuşmak zorunda kaldıklarını söyle­yen psikoloji ve psikiyatri profesyonellerinin saptadıkları gerçeklerle de&#8230; Eğer tüm bunlar, insanlığın yöneldiği ve bugünden tam anlamıyla göremediğimiz bir yönün işa­retleriyse, psikolojimizi ve ilişkilerimizi yepyeni tablo­ların ve rahatsızlıkların beklediğini söylemek mümkün. Sözünü ettiğimiz tüm bu düşüncelerin henüz yapay zeka ve metaverse&#8217;in gündemi bu kadar işgal etmediği 20-30 yıl öncesine ait olduğunu ve sürecin inanılmaz bir hızla devam ettiğini belirtelim. Belirtmemiz gereken bir husus daha var, 20-30 yıl öncesinde kaygılı düşünürler epeyce vardı ama hâl ve gidiş giderek kanıksanmış olmalı ki, artık onlardan Byung-Chul Han ve Hartmut Rosa gibi birkaç kişi kaldı. Oysa bize göre tüm bu değişimleri her yönüyle ele alanlara ve kaygılarını dile getirenlere şimdi daha çok ihtiyacımız var. Teknomedyatik dünyaya daha çok maruz kalıyor ve her seferinde teknolojik değişimlerle bir tür göz bağcılık yaparak ne olup bittiğini görmemizi engelleyen mühendis aklına yenik düşüyoruz. Kendi adıma buradan bir çıkış reçetesine sahip olmadığımı ancak düşünceleri­ne güvendiğim kimi düşünürlerin rehberliğinde ilerleme­ye çalıştığımı söyleyebilirim. Onlardan birisi de Zygmunt Bauman. Günümüzde ailenin ve kadm-erkek ilişkilerinin aldığı hâli görebilmek için onun daha önce de adını andı­ğımız <em>Akışkan Aşk</em> kitabındaki tespitleri çok önemli.</p>
<p><strong>Aşklar da Akışkan Oldu!</strong></p>
<p>Zygmunt Bauman, henüz aramızdan ayrılmadan yazdığı bu kitapta, işini gücünü, kapıyı çalmak üzere olan ölümü boş verip bizi uyarmayı görev biliyor. Şunları söylüyor: Kamusal insan çökmüştür. Politik kategorileri psikolojik kategorilere indirgeyen bir mahremiyet ideolojisi yüksel­mektedir. Bir yanda özgürlük ihtiyacı diğer yanda aidiyet açlığı; bir yanda yalnızlık diğer yanda topluluğun içinde erime korkusu&#8230; &#8220;Senin hayatın, senin seçimlerin, senin kimliğinin parçası&#8230;&#8221; insana dair en çok duyduğumuz sözlerdendir. Herkes kendi kimliğine yakın olanları &#8220;biz&#8221; olarak niteleyip, onları kardeşleri olarak görürken diğer­lerini dışlıyor. Hiç tanımadığı insanların hayalî cemaati­ne üye olduğuna inanıyor insanlar. Yalnızlıktan kurtula­bilmek için küçük pohpohlamalar, yakınlaşmalar, hayalî cemaatine mümkün olduğunca kendisi hakkında ifşaatta bulunma, herkes gibi olmaya çalışmaktan başka bir yol kalmıyor. <em>Böyle bir dünyada “karşılıklı olarak teşvik edi­len benlik ifşaatları üzerinde temellenen içsel benlerin birliği aşk ilişkisinin çekirdeğini oluşturabilir.&#8221;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup><strong>[18]</strong></sup></a></em> Aşk bu dünyada da var ama kalıcı, sağlıklı bir ilişkiye dönüşmesi çok zor. Zira aşk adasının ötesindeki dünya, şaşkına çevi­ren ses ve görüntü potporisiyle dolu. Aşk adasındaki iki hayalperest âşık, kendi dışlarındaki dünyayı ehlileştirme­ye, evcilleştirmeye muktedir değil; eninde sonunda anlaş­mazlık, fikir ayrılığı ve uyumsuzluklar karşısında güçsüz kalacak, bir süre sonra birbirinden kaçıp kurtulma arzu­su baş gösterecektir.</p>
<p>Günümüzde insan ilişkilerinin en belirgin özelliği kı­rılganlık olduğu için, Bauman &#8220;akışkan&#8221; sıfatıyla tanım­lamaya çalışıyor zamane aşklarını. <em>&#8220;Bu eserin başkahra- manı insan ilişkisidir. Başkişiler erkekler ve kadınlardır, çağdaşlanmızdır, beyinlerinden başka bir şeye güven­mekten umutlarını kesmiş, aşikâr bir yararsızlık duygu­su hisseden, ihtiyaç durumunda güvenebileceği yardım­sever bir el kadar birliğin güvenliğini de ateşli bir şekilde arayan, &#8216;ötekiyle ilişkiler kurmaya&#8217; can atanlar&#8230;&#8221;</em> diyor Bauman.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[19]</sup></a> Ona göre aralarında gerçek ilişki bulunmayan günümüz insanı, hiç durmaksızın, yeniden ve yeniden, kablolu ve kablosuz, akışkan bir modernite içinde bağlar kurup bir süre sonra bağsız kalıyor, özgürlük ihtiyacım ve aidiyet açlığını eş zamanlı olarak gidermeye çalışıyor; modem gündelik hayatın içinde başvurduğu yollar bu iki özlemin yenilgilerini gizlemeye yarıyor. İki ucu keskin bı­çak gibi ilişkilerde, düş ile kâbus arasında gidip geliyor. Deneyimini ve insan ilişkisinden beklentisini &#8220;ilişkiye girme&#8221;, &#8220;ilişki yaşama&#8221; terimlerinden ziyade, &#8220;bağlantı­da olma&#8221;, &#8220;hatta kalma&#8221; sözleri açıklıyor. &#8220;Eş&#8221;ten ziyade&#8221;ağ&#8221;dan söz ediyor. &#8220;Kendine bir ağ oluşturma&#8221;ya, &#8220;ağ üze­rinde sörf yapma&#8221;ya çalışıyor. &#8220;Bağlantı&#8221; dediği ise, sa­nal ilişki; kolayca girilip çıkılıveren, ayrıca bakım, özen ve ciddiyet gerektirmeyen, şık ve kullanıcı dostu, &#8220;dele- te* tuşuna basınca kurtulması mümkün ilişki. Görünüşte bireymiş gibi duruyor ama tam da değil, adeta kararna­meyle birey olmuş gibi. İncecik bir buz tabakasında paten kayan, düşmemek, soğuk suda hem dönüp hem boğulup ölmemek için sürekli sürat yapmak zorunda kalan, güven ve taahhütten uzak bir yaşam sürmeye mahkûm olan gü­nümüz insanı&#8230; Sadece bazı noktalardan, dünya görüşü, yaşama tarzı gibi açılardan bize benzeyenlerle &#8220;benzerlik cemaatlerine katılma şansımız var ama artık onlar bile <em>‘‘yerlerini, olaylar, idoller, panikler ya da modalar etra­fında oluştuğu varsayılan &#8220;durum cemaatleri&#8221;ne bıra­kıyorlar (&#8230;) İnternet üzerinden, cep telefonuyla ve me­sajlarla gevezeliklerimiz içinde ve bunlar aracılığıyla, içe bakışın yerini en mahrem sırlarımız ve alışveriş listemiz­le birlikte sergileyen çılgınca ve uçarı bir etkileşim almış gözükmektedir.&#8221;<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup><strong>[20]</strong></sup></a></em> Herkesin her şeyden haberdar olduğu ama hiçbir şey hakkında fikri olmadığı bir dünya&#8230;</p>
<p>Yaşadığımız zamanlar gerçekten &#8220;tuhaf&#8217; zamanlar. Bir­çok düşünür ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor ama ol­gular öylesine hızlı bir tempoda olup bitiyor ki, düşünce hızımız bu sürate yetişemiyor. Bu dünya üzerine böylesi- ne kafa yoran Bauman bile kitle iletişim ve bilişim tek­nolojileri yüzünden ortaya çıkan bazı değişiklikleri fark etmiyor. Bauman&#8217;ın çalışmasında bilgisayar oyunları yok mesela.</p>
<p>Kitle iletişim ve bilişim teknolojileri sayesinde psikolo­jimizde muhtemelen &#8220;imgesel&#8221; ya da &#8220;fantezik&#8221; dediğimiz alanda bir genişleme ya da önemsenme ortaya çıktı, daha doğrusu onların değerini keşfetmeye başladık. İmgesel yani fantezik olan, gerçekliğin karşıtı değil, bir gerçeklik türüdür aslında. Rüyalarımız nasıl gerçekse fantezileri­miz de gerçektir ama her ikisinde de gerçeklik, hakikat değildir. Psikolojimiz her zaman rüyadan, fantezik olan­dan yana işler çünkü onlar çocukluğumuzun en güzel za­manlarına aittir, bizi oraya götürür. Bu nedenle çok güzel yaşantıları &#8220;rüya gibiydi&#8221;, &#8220;hayallerim gerçek oldu!&#8221; gibi ifadelerle anlatmaya çalışırız. Sorun tam da bu noktada­dır gerçek ile hakiki arasındaki farkta.</p>
<p>Her gün yaşayıp durduğumuz, içine gark olduğumuz somut hakikat dünyası, sorunlarla sıkıntılarla dolu; oyunlar olmazsa da rutin ve boğucu&#8230; Öyle sanıyorum ki, bu oyunları, oynarken zihnimizin imgesel, fantezik iş­leyişinin sağladığı yüksek haz nedeniyleseviyoruz. Yine öyle sanıyorum ki, günümüzde bu oyunlar, imgesel olan hakikatten daha çok mutluluk sağlıyor, öyle bir zihin işle­yişine sahip olduk ki, masturbatif fanteziler gerçek ilişki zevkinin önüne geçiyor. O yüzden sanal dünyadaki zevke aşina olanlar kendisini imgesel olana, çocukluğuna götü­ren bu dünyadan çıkmak istemiyor. Üstelik sanal dünya onları, hakiki dünyanın sıkıntılarından da kuru yavanlı­ğından da kurtarmasa bile bir süreliğine firar ettiriyor. Her firar, tutukluluktan daha güzel ve vaat doludur. Bu dünyaya Rollo May&#8217;in neden &#8220;şizoid&#8221; dediğini anlayabili­yor insan.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[21]</sup></a> Zira &#8220;fanteziye dalmak&#8221; şizoid kişiliğe sahip kimsenin temel zihin işleyişlerinden birisidir.</p>
<p>Bilgisayar oyunlarım ve bu sayede günümüz insan<u>ının </u>gerçeklikten fanteziye sığındığı şeklindeki analizimizi de tabloya ekledikten sonra Bauman&#8217;a dönelim biz yeniden.</p>
<p>Böyle bir görünüm sergileyen insanın temel aktör olmasıy­la açıklıyor günümüzdeki &#8220;danışma patlaması&#8221;nı Banman. Günümüz insanının görevleri fazlasıyla karmaşık ve yo­ğun; tek başına altından kalkamayacağı, tahlil edemeyece­ği kadar güç, bu yüzden insan, her fırsatta soluğu danışma verdiğini söyleyen uzmanların yanında alıyor. Uzmanların sonu gelmez öğütlerinden <em>&#8220;yararlananlar, haftalık ve aylık lüks dergilerin ve ciddi ve daha az ciddi gazetelerin haf­talık eklerinin &#8216;ilişki&#8217; sütunlarına göz gezdirerek, &#8216;haber­dar&#8217; kişilerden işitmeyi diledikleri şeyi işitmeye çalışırlar çünkü kendi adlarına bunu yapamayacak; &#8216;kendilerine benzer&#8217; kişilerin yapıp ettiklerini dikizleyecek ve ikilemle baş etme çabalarında yalnız olmadıkları konusunda uz­manların onayladıkları bilgiden neyi edinmek onları ra­hatlatacaksa onu Çıkartacak kadar utangaçtırlar.</em></p>
<p><em>Böylece okur, danışmanların dolaşıma soktukları, baş­ka okurların deneyiminden, &#8216;elde var ilişkiler&#8217;, yani &#8216;ihti­yaç duyduklarında ellerinin altında bulabilecekleri&#8217; ama ihtiyaçları olmadığında ceplerinin derinine atabilecekle­ri ilişkiler deneyebileceklerini öğrenirler. Bu ilişkiler hazır portakal suları gibidir: Konsantre olduklarından mide bulandırırlar ve sağlığı ciddi biçimde tehlikeye atarlar. Tıpkı bunlar gibi ilişkiler de kullanırken sulandınlmalıdır. Bu &#8216;yan-bağımsız çiftler&#8217;, ikili olmanın boğucu baloncu­ğunu patlatma şerefine ermiş devrimci ilişki kurucuları&#8221; olarak övülürler. Bu ilişkiler, otomobiller gibi, hâlâ trafiğe çıkabilir olduklarından emin olmak için düzenli araç mu­ayenesine katlanmak zorundadırlar. Sonuçta öğrendikle­ri şey, taahhüdün, özellikle de uzun vadeli taahhüdün tu­zak olduğudur ve &#8216;ilişki kurma&#8217; çabası herhangi bir başka tehlikeden çok bundan uzak durmayı bilmelidir.<sup>1</sup>&#8216;<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup><strong>[22]</strong></sup></a></em></p>
<p>Oysa aşk (kitabın sonraki bölümünde ayrıntılı göreceğimiz gibi), böyle bir dünya görüşü, böyle bir insan ilişkileri ağıyla ta­ban tabana zıttır. Aşktaki ötekine zevk verme yetimizi tec­rübe etme, benlik ve his farkındalığımız sayesinde ilişkinin anlamını genişletmeyi başarabiliriz. Kişi aldığını bilir, onu hisseder, sözlü olarak onaylasın ya da onaylamasın dene­yimine katar ve bunun için minnettar kalır. Bir birlik his­si, karşılıksız, çıkarsız bir sevgi ortaya çıkar. Bir toplumda insanlar arasında arkadaşlık, dostluk hisleri çok güçlüyse aşk için uygun vasat var demektir. &#8220;Kullan-at&#8221; türü ürün­leri teşvik eden, hızlı çözümlere, anlık tatminlere, riskten kaçınmaya ve garantiye dayanan bizimkisi gibi bir tüketim toplumunda alçak gönüllülük ve cesaret yoksa olmayacak olan aşka yer bulmak neredeyse imkânsızdır. Tüketim nes­neleri caziptir; atıklar iticidir. Arzunun ardından atıklar ıskartaya çıkarılır. Aşk ise özen göstermektir ve özen gös­terilen nesneyi koruma arzusudur. Arzu oburca tüketmek isterken aşk sahip ç<u>ıkm</u>ak ister. Tüketim arzusu ne kadar bencil ve merkezcilse, aşk o kadar adanmış ve merkezkaç güçle çalışır; hizmette olma, her an hazır olma, emre ama­de olma anlamına gelir.</p>
<p>Aşk, bir kişiyi, güveni, özgürlüğün önüne alabilmeyi gerektirir. Aşkın ardından sevgiye dayalı gerçek bir çift olabilmek için eşlerin sürekli birbirlerini övme becerisi­ni gösterebilmesi, her halükârda kabul edici, sahiplenici, huzurlu bir liman olduğunu ortaya koyması gerekir. Çift olmak, bir insanı tanımlı kılmak adına, belirsiz bir gele­ceğe rıza gösterebilmek demektir. İnsanın uzun süren ve büyümeyi gerektiren aşk arzusunun yanı sıra bir de kısa ömürlü, gelip geçici dilekleri vardır.</p>
<p>Günümüzde alışveriş merkezleri, dileklerin kısa süreli uyanma ve sönme hızlarını dikkate alarak tasarlanmış- lardır. Kısa süreli, bir gecelik ilişki istekleri bu anlamda bir dileğin peşinden gitmek, kapıyı başka ihtimallere hep açık bırakmak anlamına gelir. Bu durumu tıpkı günümü­zün borsasındaki işleyişe benzetir Bauman: <em>&#8220;Hisseler sa­tın alıyorsunuz ve onları bir değer artışı görülene dek elinizde tutuyorsunuz, sonra kârlar düşer düşmez ya da başka hisseler yüksek bir gelir habercisi olduğunda alel acele satıyorsunuz (bütün numara, uygun anı kaçır­mamakta)</em> .&#8221;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[23]</sup></a> Bugün ilişkilere de tıpkı yatırım aracı gibi bakıyoruz. Ancak bir yandan da hâlâ evlilik gibi eski ge­leneksel alışkanlıklarımızı sürdürüyoruz. Borsanm tek farkı, satın aldığımız hisselere sadakat yemini etmeme­miz, *varlıkta ve yoklukta, hastalıkta ve sağlıkta, ölüm bizi ayırana kadar bir yastıkta kocayacağımıza&#8230;&#8221; diye söz vermememiz. Tabii böyle sözler verince de kimse pek de inanmadığı hâlde sadakatsizlik, aldatma vs. gibi tema­lar da hâlâ alıcı bulabiliyor.</p>
<p>Nitelik olmadığında selameti nicelikte ararız. Belir­li bir sürenin anlamı kalmamışsa sizi kurtaracak olan şey, değişimin hızıdır. Her şeyin sayılarla ifade edildiği ve başka türlü anlaşılmadığı, kitapların kalitesinin satış sayısıyla, bir filmin veya bir olayın performansının izlen­me oranlarıyla, hatta <em>&#8220;tanınmış bir kişinin niteliğinin ce­nazesini izleyen kişi (.,,) entelektüelin kalitesinin alıntı yapılma&#8221;<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup><strong>[24]</strong></sup></a></em> sayısıyla ölçüldüğü bir zamanda, bir ilişkiden diğerine atlanma dileğinde bulunmaya da şaşmamak ge­rekir. Zaten ilişki danışanları da bizi ilişkilerin <em>&#8220;[h]er an çekilip atılabilecek hafif bir palto gibi omza atılma&#8221;</em>sı ge­rektiğine ve en çok kaçınılması gereken şeyin <em>&#8220;bu ilişkile­rin iradedışı ve kaçamak şekilde &#8216;çelik cendere&#8217;ye dönüş­mesi&#8221;<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup><strong>[25]</strong></sup></a></em> olduğuna inandırmaya çalışırlar. <em>&#8220;Yakalanmayın!</em></p>
<p><em>Sıkı sıkı sarılmayın. Unutmayın ki bağlılıklarınız ve vaat­leriniz ne kadar derin ve yoğun olursa riskler de o denli büyük olacaktırf.J Bütün bu yumurtaları tek bir sepete koymanın budalalığın dik alası olduğunu ise hiç unut­mayın!*<sup>2</sup>*</em> Modem akışkanlık, çelik cendereye benzeyen kahcı bağlılıkları reddeder, hafif giysiler önerir. <em>&#8220;Eksiksiz çeşit arasından seçim yapabilmek yerine tek bir malla kendilerini sıkışmış bulanların da vay hâline! Bu insan­lar tüketiciler toplumundan dışlanmışlardır, kusurlu, uygunsuz ve yeteneksiz tüketicilerdir, tek kelimeyle şapa oturanlardır; tüketiciler şölenin bolluğu ortasında kadi­di çıkmış açlardır.</em>&#8220;<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[26]</sup></a><sup> <a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[27]</a></sup> Uzun süreli ve gerçek ilişkiler yerine bir ağda bağlı kalmayı tercih ediyor insanlar. Cep tele­fonları sürekli çalıyor ya da böyle olduğunu umuyorlar. Ama bunun için de cevapsız çağrılardan sonra başvurabi­leceğiniz geniş, çok geniş bir bağlantı portföyünüz olmak durumundadır. Cep telefonları uzakta kalanların temasa geçmesini <u>am</u>a daha çok da temasa geçenlerin birbirle­rinden uzakta kalmasını sağlarlar. Zira gerek cep telefonu gerek internet üzerinden sağlanan bu bağlantılar, sürekli hareket eden ve hep hızlı olmaya çalışan insanın, ayağı­nın altındaki zeminin kayıp gittiği hissini bir an için or­tadan kaldırabilirler. <em>&#8220;Etrafımızdaki kalabalık tadımızı kaçırdığında da hemen bu ağın içine sığınabilirsiniz, ko- puverirsiniz kalabalıklardan. Birbirinden kopan insan kitlesi: daha kesin ifadeyle bir sürü. Birliklerini sağlamak için ne komutana, ne şefe, ne de ajan provokatör ya da hafiyeye ihtiyaç duyan, kendi kendini teşvik eden kişiler toplamı. Hareketli her birimin aynı şekilde hareket ettiği ama hiçbir şeyin ortak yapılmadığı hareketli bir bütün.</em></p>
<p>Bu birimler tek sıraya girmeden uygun adım yürürler. Klasik kitle kendinden kopan birimleri kovar ya da or. lan ezer, sürünün izin verdiği tek şey bu birimlerdir. Cep telefonları sürüyü yaratmadı, ama bulunduğu durum da -sürü hâlindekalmasına katkıda bulunuyor.”</p>
<p><strong>Mahremiyet Değişmedi, Dönüştü!</strong></p>
<p>Günümüzde mahremiyet bambaşka bir şekle büründü, evlerimiz yumuşacık mahremiyet adaları, aşkın ve dostluğun paylaşılan teneffüs avlusu olmaktan çıktılar. Kendi evlerimizde sipere yattık, kendimizi odalarımıza kilitledik. Ev, tüm aile üyelerinin ayrı ayrı yan yana yaşayabildikleri, çok amaçlı bir eğlence merkezi oldu. Elektroniğin yönettiği sanal yakınlık zamanları çıktı geldi. Sanal yakınlığı gerçek yakınlığa tercih etmeye başladık. “Tek başına olmak, elinin altında bulunan cep telefonuyla odaya kapanmak, evin ortak alanını paylaşmaktan daha az riskli vedaha emin&#8221;? olarak algılandı.</p>
<p>İnternet üzerinden partner bulmak da mümkündü. Üstelik mektupla gönderilmiş, üzerinde “satın alma 20runluluğunuz yoktur”, “memnun kalmazsanız ürünü iade edebilirsiniz” gibi ifadeler bulunan bir satış kataloğuna bakar gibi seçebilirsiniz partnerinizi, Tek sorun onun da tercihini aynı kolaylıkla sizden yana yapmasıdır. Sanal yakınlık yükseldikçe gerçek insani bağlar sıklaşır ve yo” ğunlaşır ama bir yandan da kısa ve işe yaramaz hâle gelir. Bağlı olmak, gerçek bir ilişkiye angaje olmaktan çok daha az masraflıdır sma bağların inşası ve beslenmesi anla” mında da daha ez üreticidir. Bu nedenle sanal yakınlığa dayalı ilişkiler kuran günümüz gençlerinin gerçek s0syallik kapasitesi olmadığından, üstelik bundan da telaşa kapılmadığından söz ediliyor. Dayanışmanın, duygudaş­lığın, paylaşmanın, karşılıklı yardımlaşma ve sempatinin olmadığı tüketim toplumunu da kolaylaştırıyor sanal ya­kınlık. Sanal yakınlığın dayanışmadan habersiz, güvensiz ağında tutunmaya çalışanlar, yalnızca tüketim zevki yol­daşı olabilirler.</p>
<p>Güçlü ve sağlıklı ilişkilere karşı mayınlarla döşeli bu dünyada, yine de insanlar, insan olmalarından gelen şevk­le hayatın tüm insanlara verdiği iki çıpayı da kullanmak isterler.<em>*Hepimiz belirsizlik ummanında, güvenlik ada­cıkları üzerinde kurtuluş ararız.&#8221;<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup><strong>[28]</strong></sup></a></em> Bunlar sevdiğimiz ve sevilmeyi arzuladığımız bir eş ve ona ait olmamızı ve itaat etmemizi isteyen aile kabilesidir. Bu iki çıpadan da vaz­geçemediğimizden dolayı, onları birbirine bağlayan halka olmayı da sürdürürüz. Ama bilelim ki biz zayıf bir halka­yız, eş<u>imi</u>z ve ailemiz arasındaki gerilimlerden en fazla s<u>ıkın</u>tı çekecek olan da biziz. Buna rağmen biz de yakın­lığımızı <u>akr</u>abalığa doğru dönüştürmeye çalışırız. Yakın­lık, bizi akrabalığın sakin limanına götüren köprüdür; bir kuşağın yakınlığı sonraki kuşağın akrabalık potansiyeli­ni içinde taşır. Yakınlık, eş olma bizim tercihimizdir ama sürdürülebilmek, onu hayatta ve sağlıklı tutabilmek için, hiç mola vermeden her gün yeniden o noktada olduğumuz dile getirilmeli, bunu onaylayım eylemler yapılmalıdır. Bu öyle bir dünyadır ki, eğer böyle yapılmazsa yakınlık zayıf­layacak, azalacak ve sonra da çürüyerek tamamen çöke­cektir. İki kişilik yaşamın geniş bir cadde mi yoksa çıkmaz bir sokak mı olacağı bilinemez, en azından önceden bili- nemez. Önemli olan, sanki bu farklılık önemsizmiş gibi günler boyunca yol almaktır.</p>
<p>Günümüz ilişkilerinin en önemli görünümlerinden bi­risi de cinselliğin özerk bir niteliğe kavuşması, tüketici rasyonalitesinin egemenliğinin, kullan-at tarzının bura­da da kendini göstermesidir. Tüketici yaşamı hafifliği ve hızı Öne çıkartır, yeniliği ve çeşitliliği destekler. Bu ilkeler cinsellik alanı için de geçerlidir. Bauman, Alman sekso­log Volkmar Sigusch&#8217;un &#8220;Bizim kültürümüz, <em>ars erotica&#8217;yı </em>değil <em>scientia sexualis’î</em> yarattı,&#8221; sözünü onaylar. Bura­daki eros sözü aşka ve arzuya, seks sözü ise kadm-erkek ilişkisinin ilişkiden soyutlanmış cinsellik boyutuna daha yakın bir anlama gelmektedir. Aşk ve arzu sanatmdansa, cinselliği bilimsel olarak ve bilimselliğin gerektirdiği ta­rafsızlık nedeniyle duygulardan, bağlılıklardan uzak bir biçimde incelemeyi tercih etmiştir günümüz insanı. <em>“Gü­nümüzde cinsellik artık zevk ve mutluluk olasılıklarının cisimleşmesi değildir. Vecd ve ihlal olarak olumlu anlam­da mistifiye edilmiş değildir, tersine, baskı, eşitsizlik, şid­det, suistimal ve ölümcül enfeksiyonlar olarak olumsuz anlamda mistifiye edilmiştir&#8221;</em> Sigusch&#8217;un bu sözlerine ilave eder Bauman, cinselliğin bilimsel incelemesi in­sanlığa sefaletten kurtuluşu vaat etmesine rağmen, öğüt, yardım ve destek alabildiği laboratuvar ve terapistin mu­ayenehanesinin dışında insanı (ki artık cinselliği sadece zevk verici bir yaşantıya, sayıya ve tekniğe indirgemiş bir <em>homo sexualis&#8217;tir)</em> öksüz ve yitik bırakmıştır. Ama bu ök­süz ve yitik durum, ataerkil ve sofu (püriten) toplumun hapishanesinden cinselliğin kurtuluşu olarak görülüp kutlanmaktadır. <em>Homo sexualis,</em> daimi ve değişmez bir durum değildir, deneme ve yanılmalarla yol alan, her fır­satı değerlendirerek ilerleyen bir süreçtir. Onun için sağ­lıklı ya da sapkın cinsel faaliyetin sınırları da pek siliktir hatta çoğu zaman ruhsal rahatsızlıklara karşı terapi ola­rak önerilir. Cinsel yaşamın zengin çeşitlilikteyse, ruhsal rahatsızlıkların da senden uzak olacağına inanılır.</p>
<p>Ama hakkını yememek lazım, bilimin (tıbbın) insanın yaşamına bir katkısı daha olmuştur bu arada. Cinsellik, <em>eros</em> &#8216;tan olduğu gibi üremeden de ayrılmıştır. Tıp, üreme sorumluluğunda cinsellikle rekabet hâline girmiştir, önü­müzdeki zamanlarda büyük ihtimalle cinselliğin yerini alacaktır. <em>&#8220;Mail göndererek ya da moda dergileri yoluyla sipariş vermeye çağdaş tüketicilerin alışık olmaları gibi, cazip donör katalogundan bir çocuk seçmek ve seçim yaparken bu çocuğu da seçmiş olmak giderek büyüle­yici bir hâl alıyor.&#8221;<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup><strong>[29]</strong></sup></a></em> Çağımız bu nedenle artık çocuğun öncelikle duygusal bir tüketim nesnesi olduğu bir çağdır. Artık <u>ann</u>e baba zevklerinin neşesi için istenilen çocuğu elde edemeyenlerin acısını telafiye çalışan ticaret dünya­sı orijinal bebeğin bakımında olduğu gibi üretiminde de giderek daha büyük yer kazanacaktır. Zira artık parası olan her şeye sahip olabilecektir. Çocuklar da ortalama tüketic<u>inin</u> yapabileceği en pahalı alışverişler arasında­dır. Aslında çocuk sahibi olmak, sadakati bölen ve bağım­lılığı zorunlu kılan, geri getirilemez özellikleriyle modern yaşam politikalarına zıttır ve bu yüzden çoğu insan bu yükümlülüğü üstlenmek istemez.</p>
<p>Bunları görür Banman baktığı dünya resminde. Henüz toplumsal cinsiyet tartışmalarından başlayarak gelinen yerin inanılmaz tuhaf ve kaygan manzarasıyla, hetero- seksüel olmayan çiftlerin yetiştireceği çocuklarla, çocuk suistimalinin alacağı yeni biçimler ve hatta meşrulaştır­malarla ilgilenmeye pek vakit bulamamıştır üstelik. Ama ziyadesiyle endişelidir insanlığın geleceğinden, her satı­rında belli eder tedirginliğini.</p>
<p><strong>İkili İlişkilerde Terörizm</strong></p>
<p>Psikanalist Paul Verhaeghe&#8217;nin <em>Yalnızlık Zamanında Aşk </em>kitabında da günümüz ailesinde ve kadın-erkek ilişkilerin­de yaşanan sorunlar enine boyuna ele alınıyor. Özetleyelim:</p>
<p>Yaşadığımız dünyada, özgürlükçü gibi görünen, poli­tik ve ideolojik totaliterliğe karşı olduğunu söyleyen bir söylem ağı hâkim. Oysa özgürlük sadece görünüştedir, gerçekte insanlık tarihi bu kadar totaliter bir sistem gör­medi. Dünyadaki herkese, mütemadiyen gündelik hayatla­rında dışına çıkamayacakları normlar ve kurallar empoze ediliyor. Reklamcılık ve medyanın mesajlarında, çıkardan başka bir amaç gözetmeyen <em>big brother&#8217;m</em> gölgesi hisse­diliyor. Ortada, kadın erkek ilişkisi alanı da dâhil olmak üzere, her gün yenilenen şahane ürünler ve yeni ihtimaller var ama nedense bu tüketim cennetinde haz eskisinden daha az. Zira arzu, tüketim obje fazlalığıyla öldürülüyor.</p>
<p>Geçen yüzyılda ailenin özünü oluşturan bütün fonksi­yonlar şimdi onun dışına çıktı. Çocuk, günümüzde nere­deyse tamamen ailenin dışında büyütülüyor. Zaten evde birlikte bulunulan birkaç saatin büyük bölümü de tele­vizyon önünde ve akıllı aygıtlar karşısında geçiriliyor. Geçmişte yaşlı ve hastalara da evde bakılırken ve bundan dolayı nesiller arasındaki farklılıkları kıyaslama imkânı varken bugün bu fonksiyon ve fark yok oldu. Reklamlarda anne ve kızın, iki kız kardeş olarak gösterildiği, hastalı­ğın olmadığı ve sonsuz gençliğin bulunduğu evrensel bir mit var. Ailenin yok olduğunu gösteren temel işaretlerden birisi de artık insanların evde birlikte yemek yememele­ri. İnsanlar artan biçimde, televizyon karşısında yemek yiyor ve aile fertlerinin birbirleriyle en çok karşılaştıkla­rı nokta buzdolabı, mikrodalga ve televizyon arasındaki yatay çizgide yer alıyor. Bütün bu değişikliklerin temeli- tu oluşturan asli değişim, otoritenin fonksiyonuyla ilgi­li. Baba tarafından simgelenen otorite ortadan kalkmış, bunun yerini otoriteyle asla aynı şey demek olmayan güç empozesi almış durumda. Bunlara bir de boşanmaları ve tek ebeveynli ailelere ilişkin istatistikleri ekleyin!</p>
<p>Devam ediyor: öncekinden köklü bir biçimde farklı bir dünyada yaşıyoruz. Bugünün ailesi geçmişten o ka­dar farklı ki, ikisinin aynı şey olup olmadığını sorabiliriz. Bunun somut ifadesi bizzat evlerin mimari yapısında gö­rülüyor. Ödeme gücüne sahip olan herkesin kendi odası­nın bulunması bundan iki nesil önce akla gelmeyecek bir şeydi. Sadece internete bağlanmanın yeterli olduğu, kapı­sının ardına dek kapalı tutulabileceği odalar&#8230; Ebeveynin önemi eskiye göre çok azaldı. Doğumdan itibaren olağa­nüstü hızla değişen dadılar, çocuk bakıcıları, öğretmen­ler, <u>ann</u>e<u>nin</u> en son sevgilisi, babanın en son sevgilisi ve yeni komşular &#8230; Çocukların önlerindeki ekranlar sanal ol<u>anın</u> h<u>akiki</u> olandan daha gerçek olduğunu ispatlamak için bitimsiz sayıda resimlemeler üretip duruyor. Kişilik artık eskisinden bambaşka bir ortamda şekilleniyor. Ge­rek gerçek gerek sanal, çok sayıda özdeşim nesnesi giri­yor çocuğun hayatına ve iç dünyasına.</p>
<p>Genç insan, ne kadar çok bölünmüş hâle gelirse o ka­dar çok özdeşleşme arayışına giriyor, o yüzden olmadık ünlü kişilerin fanatiği ya da belirli bir giyim markasının tutkunu olabiliyor. Bir türlü kendinden ve ilişkisinden emin olmaksızın yenilik arayıp duruyor. Merkezî özdeş­leşme bulunmadığından, aynı yaş ve statüde olan akran gruplarının önemi giderek artıyor. Bu gruplar yeni norm­lara kaynaklık teşkil ediyor, yeni bir klan yapısı ortaya çıkıyor. Kimliğin kaynak noktaları, çemberin sürekli ha- reketiyle patlamış, birbirinden kopmuş. Aynı anda birçok şey olabiliyor gençler; sörfçü, <em>straitht-edger, hard rocker, new ager</em> ve daha neler neler&#8230;</p>
<p>Güven kaynağına duyulan arzu, insanları her geçen gün biraz daha samimiyetten uzak oyuncular hâline geti­riyor. özne, dışarıdan gelen ve dolayısıyla yabancılaştm- cı olan birçok arzunun arasında bölünüp duruyor. Bu hâl garanti sağlayacak birleştirici bir faktörün, &#8216;inanacak&#8217; bir kimse ya da bir şey, koruyucu alan olan bir ötekinin aran­masına sebep oluyor, fanatikleşme eğilimi artıyor. Özne, siyaseten, ideolojik olarak, hobi düzeyinde neye yakınlık duyuyorsa ona yapışıp kalıyor, orada kalabilmek için sal­dırmaya hazır hâlde bekliyor.</p>
<p>Bugün Batı&#8217;da duygusal ilişki alanında ortaya çıkan değişikliklerin yıkıcılığını gören ve eleştiren bir çalışma da psikoterapist Michael Vincent Millerin <em>İkili İlişkilerde Terörizm: Erotik Yaşamın Yozlaşması<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup><strong>[30]</strong></sup></a></em> kitabı. Michael Vincent Miller dobra dobra konuşuyor: &#8220;<em>Bizim çağımız, maskeler, roller ve açıklık, iletişim, liberalizm görüntüsü altında saklanan manipülasyonlar çağı oldu. Freudünki korku yaratarak hüküm süren PrusyalI baba çağıysa, bi­zim çağımız da suçluluk yaratan boğucu bir sevgiyle hü­küm süren Yahudi anne çağı olarak görülebilir (&#8230;) 1960 ve 1970&#8217;lerde eşi görülmemiş bir cinsel özgürleşmeden geçtik ve şimdi kendimizi istismarın, yıkılan evliliklerin ve utanç verici hastalıkların pençesindeki ailelerin kurbanları ola­rak görüyoruz.&#8221;</em> Miller, bir ergenlik kültürü yaşayan Batı toplumunun mutlu birlikteliklerinin yerini &#8220;ikili ilişkilerde terörizmce kendisini gösteren bir istismar ve iç savaş dö­neminin aldığı kanaatinde. Bu nedenle artık &#8220;romantik aşk çağı&#8221;ndan şiddet, itiraf ve ifşaatın kol gezdiği &#8220;istismar ça- ğfna geçildiğini söylüyor. <em>&#8220;Romantik aşkın üstüne alaca karanlığın çökmesiyle birlikte, geçici bir karanlık bölgeden mi geçiyoruz? Yoksa endüstriyel gücümüzün azalmasıyla ve ırk sorunlarıyla birlikte, istismar da VVeimar Cumhu- riyeti&#8217;ndeki gibi, yozlaşma çağına girişimizin bir sempto­mu, faşizm öncesi ruh hâline düşüşümüzün belirtisi mi? Ya da kişisel ilişkilerimizde, Amerikan bireyciliğinin acı sonuna mı tanık oluyoruz?&#8221;</em> diye soruyor.</p>
<p>Bu zamanda aşk, &#8220;vampirlerin baştan çıkarma ayinleri kadar anlaşılmaz bir şey; boynunuza tutkulu bir öpücük mü kondurulacak, yoksa atardamarınıza bir çift diş mi saplanacak bilmiyorsunuz,&#8221; diyor. &#8220;Yakınlık terörizminde ne konuşma sadece konuşmadır, ne de cinsellik sadece cin­sellik. Her iletişim, yüzeyde görünenden farklı bir anlam taşır <em>çünkü iki insan arasında yaşanan her şey, denetimi kimin ele geçireceği savaşını geliştirmek için kullanılabi­lir.</em> <u>Yakınlık</u> terörü taktikleri, hem kurbanı yaralar, hem de teröriste geri teper. Bu taktikler her ikisine de zarar veril/ diyen <u>Mill</u>er, &#8220;ilişki&#8221; kavramına, çiftler arasındaki ya<span style="text-decoration: line-through;">kınlık </span>deneyimine &#8220;paylaşma&#8221; denmesine de şiddetle karşı çıkar. <u>İliş</u>ki dey<u>iminin</u> insanları matematik değişkenler hâline soktuğunu, paylaşmanın ise eşitliğin aksine bastırılmış kardeş rekabetini akla getirdiğini ileri sürer.</p>
<p>Miller, daha önce de belirttiğimiz gibi nasıl olup da coşkulu bir aşkla başlayan evliliklerinin %60&#8217;ınm boşan­mayla bittiğini, oysa &#8220;görücü usulü&#8221;yle yapılan evlilikler­de, aynı çatı altında yaşamaya itilmiş çiftlerin birbirle­rini sevmeyi öğrenebildiklerini anlamayı kendisine dert ediniyor. Ona göre sorumlu, yakınlıkları değil cinsiyetler savaşını destekleyen postmodern kültür ve bu kültürün ortaya çıkardıgi duygusal <sub>kıtlık</sub> ortamındaki çiftler ars­amdaki iktidar ilişkileri.Üstelik bu iktidar mücadelesi  sevgi maskesi altında gizlenmekte; iktidar, demokrasi dışı olarak görüldüğünden varlığı yadsınmaktadır.</p>
<p>Miller, modern yaşamda ikili ilişkilerde olup bitenleri, cinsel özgürlüğü sonuna kadar destekleyen ünlü sosyolog Anthony Giddens&#8217;ın<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[31]</sup></a> aksine, şimdiki duygusal ilişkilerin daha sorunlu ve hastalığa yatkın geleneksel aşk yaşantı­larının ise daha hakiki ve samimi olduğu kanaatindedir ve medyanın olumsuz rolüne sürekli vurgu yapar: <em>&#8220;Med­ya, bizlere zengin ve ünlü kişilerle yakın olduğumuz izle­nimi vererek bizleri her zamankinden daha fazla tahrik etmekten hoşlanın Toplumun oylan ile katıldığı &#8216;Big brot- her&#8217;, &#8216;Pop star&#8217; gibi TV programları, sadece yarışmacıların ünlü olma arzularını zalimce istismar etmekle kalmayıp izleyicilerini de başarıyla parmaklarında oynatmakta, istekleri doğrultusunda yönlendirmektedir, çünkü bu tür programlann yaşam kaynağı, TV ekranındaki kişiler ile evlerdeki izleyiciler arasında gerçek, şeffaf, demokra­tik bir ilişki bulunduğuna inandırmaktır insanlan. Bu yapay samimiyet, biraz röntgencilik ve tacizcilik içerme­si bir yana, aynı zamanda sahtekarcadır, çünkü ekranda izlenenler her zaman gayet dikkatle, özenle süslenip, pa­ketlenmekte ve denetlenmektedir.&#8221;</em></p>
<p><strong>Önce Ahlak ve Maneviyat!</strong></p>
<p>Ahlakla birlikte insan olmanın da sonuna gelindiğini dü­şünür Bauman ama umutsuz değildir. Ona göre belirsiz­lik, güvensizliğe ve ahlaksızlığa yol açmasının yanı sıra ahlakın yeşerip filizlenmesine de kapıyı aralar. İnsan, eninde sonunda insanlığına dönecek, yaşamın egemen ifadesi kendisini hissettirecektir. Dünya ve diğer insanlar bizim dışımızda değillerdir. Biz henüz seçmeye başlama­dan önce dünyanın içindeyizdir, dünyaya gömülmüşüz- dür. Mutlaka zayıf, kırılgan, ıstırap İçinde ve yardım talep eden insanların varlıklarından etkilenecek, yardım etmek, teselli etmek, tedavi etmek için harekete geçeceğızdir. Bu nedenle günümüzde etik buyruğun sessizliği hiç olmadığı kadar sağır edicidir.</p>
<p>İtiraf etmeliyiz ki, yaşadığımız Müslüman kültür dai­resi, aşk ve kadm-erkek ilişkileri konusunda tüm bu eleş­tirilerden münezzeh değil. Hem bir yanıyla küresel top­luma doğru hızla yol alıyor, Bauman&#8217;m eleştirdiği tüm görüntüler burada da ayniyle vaki hâle geliyor hem de modernleşemeyen geleneksel yanlarımız birçok eleştiriyi hak ediyor. Batıkların hiç değilse Bauman gibi eleştirel düşünürleri var. Geleneksel olumsuzluklar konusunda bizim muhafazakâr aydınımız ise anlaşılması zor bir ay­mazlığa batmış durumda. Çoğu, başlarına musallat olan derdin Batı&#8217;dan geldiğini, geleneğe daha fazla sarılarak bu beladan kurtulabileceğimizi tekrar tekrar söylemekten başka bir şey yapmıyorlar. Biraz tarafsız bir gözle bakıl­dığında bile hemen görünüverecek olan, ülkemizde cin­sellik, <u>din</u> anlayışı ve kültürel gelenek alanında yaşanan dev değişimi görmezden geliyorlar,</p>
<p>Cinsellik, din anlayışı ve kültürel gelenek, insanın in­sanlığını icra ederken kendisini içinde bulduğu varlık alanları. Din anlayışı ve kültürel gelenek, birbirinin olu­şumuna katkıda bulunsalar da bir ve aynı şeyler değiller. Sosyal bilimler, din anlayışı ve kültürel geleneğin cinsel­likle ilgili toplumsal yargıların oluşumunda oynadıkları rol hakkında değişik bakış açıları sunuyor. Biz psikoloji profesyonelleri de insanların iç dünyalarına yaptığımız yolculukta, sosyal bilimcilerin kolayca giremeyecekleri ancak doğrudan doğruya klinik gözlem ile saptanma­sı mümkün olan şeyler görüyoruz. &#8220;Nasıl oluyor da tüm değerlerimize rağmen genelevler, pavyonlar en tutucu kentlerimizde açılabiliyor?&#8221; ya da &#8220;Homoseksüaliteye ho- mofobiyi bile aşan boyutlarda tepki veren, sevmediği fut­bol hakemine bile &#8216;..nel&#8217; diye bağıran insanlarımız neden karşı cins rollerini abartılı biçimde sergileyen sözüm ona sanatçıları bağrına basıyor?&#8221; gibi çok zor sorulara bizim saptamalarımızla cevap vermek biraz olsun kolaylaşıyor.</p>
<p>Evet, Müslüman kültür dairesinde yaşayan ülkelerde de, ülkemizde de, kadın-erkek ilişkileri, aşk ve mahre­miyet alanlarında dev sorunlar var. O sorunlar bizi her geçen gün daha sıkı biçimde kuşatıyorken ailenin karşı karşıya olduğu dertleri, aşkın bu devirde karşımıza nasıl çıkabileceğini konuşmaya çalışıyoruz. Kafalarımızı kuma gömmemeli ve elden geldiğince sorunları ortaya koymaya, çöz<u>üml</u>er üretmeye çalışmalıyız diye düşünüyoruz.</p>
<p>Elbette sorunların çözümü, ailenin yeniden ihyası için &#8220;Önce ahlak ve maneviyat!&#8221; çıkış formülüne dayanmalı­yız. Elbette insan ilişkilerinde, yakın duygusal ilişkilerde sorun varsa, mutlaka en insani özelliğimiz olan ahlaktan başlamak elzemdir. Ancak ahlak ve maneviyattan ne anla­dığımızı, onlara yüklediğimiz anlam ve işlevleri de berrak bir biçimde ortaya koymalıyız. Bu arada katı bir ahlak­çılığın dertlerimizi daha da çoğaltmaktan başka bir işe yaramayacağını da fark etmeliyiz. Bizim gibi daha sorun­ların üstündeki perdeyi açmaya cesaret edebilen aydın­ların pek fazla olmadığı kültürlerde katı bir ahlakçılığın gerçeklerin ortaya çıkmasının önünde de engel teşkil ede­bileceğini unutmamalıyız.</p>
<p>&#8220;Önce ahlak ve maneviyat!&#8221; çıkış formülüne dayanma­mız gerçeğinden hareketle <em>Aşk Her şeyi Affederse, Kalp­ten</em> ve <em>Psikoloji Varoluş Maneviyat</em> kitaplarımızda ahlak ve maneviyat kavramlarını açmaya çalıştık. Şimdi ise günümüzde aile rollerindeki ve insanın gelişme çağlarındaki (çocukluk, gençlik, yaşlılık) değişimin üzerinde biraz daha ayrıntılı durmak, ikinci bölümde de evliliklerin ve ailenin temeliyle bağlantılı olarak aşkı ele almak istiyoruz.</p>
<p>Erol Göka &#8211; Aile ve Aşk Üzerine,syf:56-77</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/">Günümüzde Kadın-Erkek İlişkilerinin Halleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evlilikte Maneviyat Huzur Mu, Kusur Mu?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/evlilikte-maneviyat-huzur-mu-kusur-mu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/evlilikte-maneviyat-huzur-mu-kusur-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Sep 2023 16:46:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[aile huzuru]]></category>
		<category><![CDATA[Asım Yapıcı]]></category>
		<category><![CDATA[dindarlık]]></category>
		<category><![CDATA[eş problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[maneviyat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26532</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Asım YAPICI Çukurova Üniversitesi &#160; DİNDARLIK VE MANEVİYATIN EVLİLİĞE ETKİSİ Giriş Bu çalışmanın konusu eşlerin dindarlık ve maneviyat dü­zeylerinin evlilik ortamını nasıl ve ne yönde etkilediğini araş­tırmaktan ibarettir. Bu bağlamda dinî algı, dinî yönelim, dinî yaşayış biçimi, dünya görüşü ve mezhep farklılıkları, eşlerin yaşadıkları problemleri çözme ve evliliklerini sürdürme sü­recinde destekleyici bir unsur [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evlilikte-maneviyat-huzur-mu-kusur-mu/">Evlilikte Maneviyat Huzur Mu, Kusur Mu?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-27.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-9982 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-27.jpg" alt="" width="341" height="226" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-27.jpg 276w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-27-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-27-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 341px) 100vw, 341px" /></a></p>
<p>Prof. Dr. Asım YAPICI</p>
<p>Çukurova Üniversitesi</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>DİNDARLIK VE MANEVİYATIN EVLİLİĞE</strong><br />
<strong>ETKİSİ</strong></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Bu çalışmanın konusu eşlerin dindarlık ve maneviyat dü­zeylerinin evlilik ortamını nasıl ve ne yönde etkilediğini araş­tırmaktan ibarettir. Bu bağlamda dinî algı, dinî yönelim, <u>dinî </u>yaşayış biçimi, dünya görüşü ve mezhep farklılıkları, eşlerin yaşadıkları problemleri çözme ve evliliklerini sürdürme sü­recinde destekleyici bir unsur olarak devreye girmekte midir, sorusunu tartışmak istiyoruz.</p>
<p>Araştırmada din, dindarlık, maneviyat, evlilik, cinsellik, uyum, huzur, mutsuzluk, gerilim, çatışma ve boşanma kav­ramları merkezi öneme sahiptir. Bu kavramların, geleneksel- likten modernliğe geçiş sürecinin psikososyal travmalarını atlatamadan postmodernlikle karşılaşan Türk toplumunda sürekli ve yeniden inşa edilmesi araştırmacılar açısından ciddi sorunlar oluşturmaktadır. Çünkü söz konusu kavramların ta­nımı her geçen gün değişmektedir. Ayrıca postmodern anlayı­şa göre gerçekliğin çoğul olduğu, aynı anda onlarca farklı dü­şüncenin doğru olabileceği yargısı da dikkate alınacak olursa problemi analizde yaşanan güçlüklerin ne denli köklü olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Kuramsal Çerçeve ve İlgili Araştırmalar</strong></p>
<p><strong>1) Dindarlık ve Maneviyatın Tanımlanması</strong></p>
<p>Dindarlık denince zihnimizde bazı çağrışımlar oluşsa da dindarlığın tanımlanması hususunda akademik dünyada görüş birliği mevcut değildir<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[29]</sup></a>. Akademisyenler bir kavramı ele alırken genellikle “neye göre?” “kime göre?” sorularmdan hareket etmeyi tercih ederler. Bu durumda dindarlık nereden bakılırsa ona göre tanımlanan hem bireysel hem de sosyal bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Felsefeciler apriori ilkeler üzerinden dindarlığı tanımlarken sosyal bilimciler ol­gular üzerinden hareket etmektedir. Resmi statüde sosyal bi­limler, tin bilimleri ve insan bilimleri kategorisinde yer alan ilahiyatçıların dindarlık tanımlamalarında da farklılık vardır. Örneğin Tefsir, Hadis, Kelam ve Fıkıh gibi İslami Bilimlerle uğraşanlar Kur an-ı Kerim ve Sünnetten hareketle olması ge­reken (ideal) dindarlıkları, Din Psikolojisi ve Din Sosyolojisi  gibi Din Bilimleri alanında iştigal edenlerse olgusal düzeyde mevcut (görünen/gözlenen) dindarlık eğilimlerini öne çıkar­maktadırlar. Bu arada gerek Din Psikolojisi gerekse Din Sos­yolojisi alanında çalışma yapan akademisyenlerin dindarlık olgusunu bireysel ya da toplumsal temelli açıklama eğilimi içinde olduklarını söylemek gerekir. Dahası bir din psikoloğu bile benimsediği kuramsal yaklaşıma göre farklı bir dindarlık tanımından hareket edebilmektedir. Bu arada şu soruyu sor­mak da kuşkusuz anlamlı ve önemlidir: Bir konu hakkmdaki akademik birikim geleneksellik, modernite ve postmodernite süreçlerinden ne kadar etkilenmektedir? Her insan, doğal ola­rak her akademisyen kendi devrinin ve dünyasının ürünü ise tanımlamalar neye ve kime göre yapılmaktadır?</p>
<p>Her <u>tanımlam</u>a ve kavramlaştırma aynı zamanda bir sı­nırlamadır. Bu nedenle birbirinden farklı, hatta her biri kendi­ne özgü olan dinî yaşayışları dindarlık kavramı altında topla­mak mümkün değildir. Ancak üzerinde konuşabilmemiz için kavramsal bir soyutlamaya ihtiyaç duymaktayız. Tam da bu noktada kavramsal bir soyutlama yaparak dindarlık kavramını kullanmak zorundayız (Yapıcı, 2002; 2007). Literatürde fark­lı şekillerde tanımlansa da biz bu çalışmada <em>dindarlığı kişinin inandığı dinle ilgilenme düzeyi</em> olarak kavramlaştırmak istiyo­ruz. Dikkat edilecek olursa burada “din” kelimesi geçmektedir. Bu ise özü ve işleviyle bir bütün olarak algılanan kurumsal bir yapıya işaret etmektedir. İslam, Yahudilik, Hıristiyanlık (Kato­liklik, Ortodoksluk, Protestanlık), Hinduizm ve Budizm mü- iesses bir yapı arz ettiği için din kategorisindedir. Buna göre bir Müslüman, bir Hıristiyan ya da bir Yahudi inandığı dinle I ne kadar ilgilenirse, inandığı dini, kurumsal olarak ne kadar {yaşamaya çalışırsa o nispette dindar olarak değerlendirilebi- lir. Bu noktada bir başka hususla karşılaşmaktayız: Bir dine : inanan insanın inancının gerekleriyle ilgilenmesi, inancını ya­şamaya çalışması birden çok faktörün etkisi altında şekillen­mektedir. Öncelikle belirtmek gerekir ki temel kutsal metinler inanç, ibadet ve ahlâk esaslarının, bu çerçevede dinin öngör­düğü Tanrı, birey ve toplum anlayışının çerçevelerini çizicidir. Esasen bu çerçeve aynı zamanda dinî dünya görüşünü oluş­turur. Dindarlıkta yeterli faktör budur ancak gerekli faktörler her zaman için hazır ve nazır olarak dindarlığın yönünü ve yoğunluğunu belirleyicidir. Dinin farklı sosyokültürel ve coğ­rafi yapılarla etkileşim içine girmesi, bu etkileşimin nasıl ve ne düzeyde olduğu meselesi, kır ve kent kökenli olmak, ekono­mik durum, tahsil düzeyi, ebeveyn tutumları ve kişilik yapısı dinin algılanma, anlaşılma ve yaşanma biçimini etkileyicidir (Günay, 2006; Kayıklık, 2011; Yapıcı, 2002; 2007). Başka bir deyişle hem sosyokültürel yapı hem de bireyin kişisel tarihi dindarlıkların tebellür ve temayüz etmesinde etkin bir rol üst­lenir. İşin içine bir de modernite ve postmodernite süreçleri gibi dünyayı dönüştüren küresel faktörler eklenince değişen din ve dindarlık algılarıyla karşılaşmak olasıdır.</p>
<p>Geleneksel ve teolojik bir bakış açısıyla düşünülecek olursa iman, ibadet ve ahlâktan oluşan din ve dindarlık hem toplumlarm hem de tek tek bireylerin hayatlarını düzenleyen bir yapı arz etmektedir. Çünkü hakikat, Tanrı/vahiy temellidir. Akıl, tek başına otorite değildir. Din ve bilim, metafizik ve fi­zik, kalp ve akıl, öz ve şekil ahenkli bir bütün oluşturur. Röne­sans ve reform hareketleri, Descartes’ın Kartezyen Felsefesi ve Aydınlanma, pozitivizm, sekülerleşme ve nihayet modernite bu ahenkli bütünü fizik, bilim, dünya ve şekil lehine parçala- dığı/parçalamaya başladığı zaman beşeri ve toplumsal idrakte vahyin ve Tanrı’nın hakikati belirleme gücü akıl ve bilim üze­rinden insana geçmeye başladı. îşte bu süreçte sadece insanın değil dinin de öz ve işlev olarak parçalandığını görmekteyiz. Nitekim modern dönem din tanımları özcü ve işlevselci ol­mak üzere ikiye ayrılmıştır. Her iki tanımı birleştiren yani hem özcü hem de işlevselci tanımları kullananlar da bölünmüş iki parçayı birleştirmek için çaba sarfedenlerdi (Willaime, 1995). Dinin özü ile işlevinin ayrıştırılması, hatta bu süreçte daha  ziyade dinin özünün ilahi/ aşkın/ metafizik tarafına ya hiç vurgu yapılmadan ya da sadece “aşkın bir güç” yahut “Kutsal” gibi flu kavramlarla ifade edilmesi Kartezyen felsefenin dinî düşünceyi, din algılarını ve dindarlık biçimlerini az ya da çok dönüştürdüğü anlamına gelmektedir. Kısaca değişen insan ve değişen toplumla birlikte din algıları ve dindarlık biçimleri de ciddi bir dönüşüm geçirmiştir, öyle ki geleneksel dönemde birbirinden ayrılmayan dindarlık ve maneviyat (bunları si­yam ikizleri olarak kavramlaştırmak istiyorum) modernite ile birlikte tefrik edilmeye başlamıştır. Postmodern dönemde de bu ayrım olanca gücüyle devam etmektedir. Dahası postmo- dernite ile birlikte yeniden dine dönüş hareketleri geleneksel anlamda iman, ibadet ve ahlâk bütünlüğünü koruyan dindar­lığın canlanması değil, zayıf bir ahlâk ve maneviyatla birlikte göstergesel olarak dinsel görüntülerin artmasıdır. Bu nedenle bu yeni duruma <em>dindarlıkta artış yerine dinsellikte artış</em> demek daha isabetlidir.</p>
<p>Her ne kadar modern psikoloji tarihinin büyük bir bölü­münde din kavramı hem kurumsal hem de bireysel dindarlık­ları içine alacak şekilde kullanılmış olsa da özellikle 1980’ler- .den sonra din kavramına yüklenen anlamların değişmeye başladığı görülmektedir. Dindarlık ve maneviyatı tefrik eden ^araştırmacılara göre geleneksel/kurumsal ve formel dinî yaşa­mışa <em>dindarlık</em> (Benson, Roehlkepartain &amp; Rude, 2003); varo- luşa anlam veren bireysel inanç ve bağlanmalara ise <em>maneviyat </em>adı verilmektedir (Hill &amp; Pargament, 2003). Bu çerçevede iba­detlerin yapılması, kiliseye devam etme, bir mezhebe mensup ı olarak dini yaşamaya çalışma, gündelik hayatta dinin etkisini hissetme gibi kutsalın dışta yaşanması “dindarlık” kavramı içerisinde değerlendirilirken, kutsala duygusal, içsel ve kişi­sel bağlılığı ifade eden duygu ve düşünceler “maneviyat” kap­samında ele alınmaktadır (Koenig, McCullough, &amp; Larson, 2001;Yapıcı, 2007).</p>
<p>Kuşkusuz dindarlık tek biçimli, sabit ve değişmez bir durum değildir. Bireylerin ve grupların hayatından çeşitli faktörlere bağlı olarak özel olaylar ve durumlar kişilerin dinî bağlılığını artırabilir ya da azaltabilir. Ayrıca dindarlık birey ve toplumun hayatında belli bir alanla sınırlı olmayıp, haya­tın her alanında etkisini gösterir. “İçsellik”, “öznel yaşantılar”, &#8220;dinî tecrübeler” ve “Tanrı ile doğrudan/vasıtasız ilişki kur­mayı” çağrıştıran maneviyat ise varlığa ve hayata bir anlam arama, nihai gerçeğin ve en yüksek değerin peşinde olma, Aş­kın (Transandantal) olan güçle duygusal karşılaşma, sağlam bir bağlanma hissi ve nihayetinde kişisel gelişim ve değişim özelliklerini taşımaktadır (Koenig, McCullough, &amp; Larson, 2001; Hill &amp; Pargament, 2003). Bununla birlikte dindarlık ve maneviyatın adeta birbirini dışlayan, birbirinden tama­men farklı biçimde algılanması isabetli değildir. Bu noktada şunu söylemek gerekir ki dindarlık ve maneviyat birbirinden bağımsız olmaktan ziyade birbiriyle ilişkili hususlardır. Hiç maneviyatın olmadığı bir dindarlık, hiç dindarlığın olmadığı bir maneviyat mevcut değildir. Çünkü her ikisi de ilahi ya da kutsal kabul edilene yönelik yaşantılardır (Hill &amp; Pargament, 2003). Ancak Kartezyen bilim ve insan anlayışından beslenen paradigmalar ve bunlardan neşet eden dinî-dünya görüşleri, kurumsal dindarlığın veya bireysel maneviyatın ön plana çık­tığı dinî yaşayışları ön plana çıkararak destelediğini görmek­teyiz. Bu hususu daha iyi anlayabilmek için Büssing, Oster- mann ve Matthiessen’ın (2005) dindarlık-maneviyat ilişkisi bağlamında insanları dört temel kategoriye ayırarak yaptığı analizi hatırlatmak faydalı olacaktır.</p>
<ul>
<li>Hem dindarlığı hem de maneviyatı güçlü olanlar: Bu tür kişiler hem geleneksel ve kurumsal dinî yaşayışa sahiptir hem de dinî duyguları ve bireysel bağlanmaları çok kuvvetli­dir. örneğin, hem namaz, oruç ve hac gibi ibadetleri ifa eder­ler hem de bireysel olarak dua etme, Kur’an okuma gibi dav­ranışları da sergilerler. Yerine ve durumuna göre tasavvufa da yönelebilirler. Bu kişiler arasında yatır ve türbe ziyaretleri gibi halk dindarlığı içinde önemli olan pratikleri yerine getirenlere de sıklıkla rastlanır.</li>
<li>Dindarlığı güçlü fakat maneviyatı zayıf olanlar: Ku­rumsal dine bağlıdırlar. Kitabî dindarlık bunların en belirgin özelliğidir. Ancak hem halk dindarlığına, hem de tasavvuf! dindarlığa mesafeli dururlar. Genellikle teologların dini anla­ma, algılama ve yaşama biçimi kısmen bu kategoride değer­lendirilebilir.</li>
<li>Dindarlığı zayıf fakat maneviyatı kuvvetli olanlar: Ku­rumsal dine bağlı uygulamalara pek önem vermezler, ancak maneviyatları güçlüdür. Namaz ve oruç gibi ibadetleri yap­mazlar ancak mevlit okuturlar ve türbe ziyaretlerini sıklıkla yaparlar. Ayrıca cinci ve büyücü hoca olarak tanınan kişilerle temas halindedirler.</li>
<li>Hem dindarlığı hem maneviyatı zayıf olanlar: Rasyo­nel, pozitivist ve seküler yaşam tarzmı önceleyen bu tür birey­ler din ve maneviyatla ilişkilerini büyük oranda koparmıştır.</li>
</ul>
<p>Buraya kadar yapılan açıklamalara iki önemli kavramı eklemek yerinde olacaktır. Bunlar <em>aidiyetsiz inanma</em> ve <em>inan­madan ait olmadır</em> (Davie, 2005). Dindarlık ile maneviyatı birbirinden ayırarak yürüyen araştırmacılar maneviyatı be­timlemek için <em>aidiyetsiz inanmak</em> şeklinde bir kavram öner­mektedirler. Çünkü bireyin inançları, değerleri ve davranışla­rını ifade eden maneviyatı dindarlıktan ayıran temel farklılık kurumsal değil bireysel olmasıdır. Buna göre dinden ayrıştı­rılmış maneviyat aidiyetsiz inanmak şeklinde karşımıza çık­maktadır. İnanmadan ait olmak ise şudur: Bir dine inanma­yan, hatta ateizmi benimsemiş bazı kişiler içinde büyüdükleri kültürün dinî uygulamalarını yerine getirirler (Davie, 2005). Örneğin, dinî temelli bir isim koymak, kulağa ezan okumak, erkek çocukları sünnet ettirmek, kurban kesmek, Ramazan ve Kurban Bayramlarında tebrikleşmek, akraba ya da yakınlarının cenaze namazlarına, cenaze ardından yapılan mevlit törenlerine katılmak vb. uygulamalara inanmadıkları halde katılan bireylerin durumu<strong> <em>inanmadan ait olmak</em></strong> şeklinde ta­nımlanmaktadır. Kültürel Müslümanlık, kültürel Yahudilik ya da kültürel Hıristiyanlık denilen durum bu kapsamda değer­lendirilebilir.</p>
<p>Görüleceği üzere dindarlık ve maneviyat konusunda ça­bucak karar vermek ve tanımlama yapmak oldukça zordur. Bu zorluk dindarlık ve maneviyatın eş seçimi, evlilik doyumu, evlilikte huzur/huzursuzluk hissi, evliliği devam ettirme ya da boşanma kararlarını nasıl ve ne yönde etkilediğinin öyle ko­layca analiz edilemeyeceğini göstermektedir. Bu arada ısrarla söylemek gerekir ki evlilik, sorumluluk, doyum, mutluluk vb. hususlar değişen dünyada sürekli yeniden tanımlanan kav­ramlardır. Modernite ile başlayan, postmodernite ile devam eden süreçte ortaya çıkan aşırı bireyselcilik ve benlik güdümlü yaşayış yedisinden yetmişine hemen herkesi az ya da çok et­kilemekte, ilişkilerin “biz” değil “ben” üzerinden kurulduğu egosantrik bir dünyaya doğru evrilmekteyiz.</p>
<p><strong>Dindarlık ve Maneviyatın Evlilik ve Cinsel Yaşam Üzerine Etkisi</strong></p>
<p>Hemen hemen her dinde, özellikle monoteist dinlerde evliliğin teşviki ile birlikte cinsel hayatı düzenlemeye yönelik emir ve yasaklar mevcuttur. Bu emir yasaklar dinlerin be­raberlerinde getirdiği dünya görüşü, ahlâk anlayışı ve insan modeline bağlı olarak şekillenmektedir. Bu anlamda dinlerin toplumun temel taşı olan aileyi hem yapısal hem de işlevsel olarak korumak istediği, bu nedenle cinselliği de öncelikle ah­lâkî gerekçelerle sınırlandırdığını söylemek mümkündür (Ya­pıcı, 2007). Ancak burada söz konusu edilen sınırlandırmanın her dinde aynı olmadığını, dinlerin bu konuda az ya da çok farklılık arz ettiğini de belirtmek durumundayız.</p>
<p>Toplumu ve ahlâkı korumak isteyen dinler birincisi evli­liği teşvik ederek cinselliğin meşru bir zeminde yaşanmasını ister. İkincisi evlilik öncesi ve evlilik dışı cinselliği haram ka­tegorisine koyarak yasaklar. Üçüncüsü homoseksüellik başta olmak üzere patolojik cinsel davranışları büyük günah kabul ederek reddeder. Kuşkusuz dinler beraberinde getirdikleri dünya görüşleri ve oluşturdukları sosyokültürel atmosferle mensuplarını bu yönde etkilemek, düzeltmek ve eğitmek arzu­sundadır. Bu noktada Beit-Hallahmi ve Argyle’yi (1997: 204) izleyerek şu soruyu ön plana çıkarmak mümkündür: <em>“Batıda yaşanan cinsel devrimden sonra, acaba hâlâ din insanların cin­sel tutum ve davranışlarını, nikâhlı birlikteliklerini etkilemeye devam etmekte midir?”</em> Bu kışkırtıcı soruya birkaç araştırma bulgusu üzerinden cevap aramak mümkündür.</p>
<p>Özellikle semitik gelenek içerisinde yer alan monoteist dinlerin aile kurumunu koruma altına alarak cinselliği nikâh şartına bağlaması, dindarlık düzeyi yüksek olanların cinsel davranışlarını biçimlendirici bir etkiye sahiptir. Bu husus yapılan saha araştırmaların da teyit edilmiştir. Sözgelimi 38 ampirik çalışmayı inceleyen Johnson, Tompkins ve Webb’in (2002) tespitlerine göre, söz konusu araştırmaların % 97’sinde dindarlıkla nikahsız birliktelik ve kontrolsüz cinsellik arasın­da ters yönlü bir ilişki vardır. Bu hususu destekleyen çok sayı­da araştırma mevcuttur (Beckwith &amp; Morrow, 2005; Hardy &amp; Raffaelli, 2003; Holder, Durant, Harris, Daniel, Obeidallah &amp; Goodman, 2000; Hubbard, Wingood, DiClemente, Davies &amp; JHarrington, 2003).</p>
<p>Özellikle Caltabiano, Zuanna ve Rosina’nın (2006) ça- ılışması oldukça çarpıcı sonuçlar içermektedir. Söz konusu araştırmacı yaklaşık 5000 öğrencinin kurumsal dindarlıkla­rı ile duygusal ve cinsel davranışları arasındaki ilişkiyi ince­lemiştir. Elde ettikleri bulgular göstermektedir ki <em>dindarlık cinsel deneyimler başta olmak üzere ferdin pek çok tutum ve </em><em>davranışını biçimlendirmekte, bu sebeple kiliseye düzenli ola­rak gidenler bakireliğe daha fazla önem vermekte, hatta uzun süre bakire kalmayı tercih etmektedirler.</em> Caltabiano, Zuanna ve Rosinaya (2006) göre İtalyan gençlerin evlilik öncesi cin­sel deneyim yaşama oram, özellikle ABD ile kıyaslandığında oldukça düşüktür. Bu durum Katolik inancının bakirlik ve ba­kireliğe ziyadesiyle önem vermesi. Papalığın kurumsal olarak geleneksel ailevî değerleri önemsemesi, evliliği teşvik etmesi ve evlilik dışı cinselliği büyük günah kabul edilmesiyle doğ­rudan ilişkilidir<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[30]</sup></a>. Ayrıca Amerikalı gençlerin aksine İtalyan gençler evlilik öncesi ilk cinsel deneyimlerden sonra kiliseye daha fazla gitmektedirler. Bu da yine Katolik inançlarından ve buna bağlı olarak yaşanan suçluluk duygusundan kurtul­ma arzusu ile yakından ilişkilidir.</p>
<p>Yapılan araştırma sonuçlan göstermektedir ki, dinin evlilik öncesi ve evlilik dışı cinselliğe bakışı ile toplumun sosyo-kültürel olarak bunu içselleştirme düzeyi hem nikâhsız cinselliği belli ölçüde engellemekte, hem de aile kurumuna daha fazla önem verilmesini temin etmekte­dir. Bu kapsamda Wilcox ve Wolfinger in (2006) dinî pratikleri ifa düzeyiyle evlenip aile kurma arasındaki ilişkiyi sorguladığı çalışması da oldukça manidardır. 1998-2000 yılları arasında hastanede doğum yapan yaklaşık 4900 çocuğun ebeveyniyle görüşen bu iki araştırmacının tespitlerine göre bu çocukla­rın yaklaşık 1200’ünün anne ve babası resmî nikâhla evlidir. 3700 u ise nikâhsız birliktelik yaşamaktadır. Elde edilen bul­gulara göre, dindarlıklarını kurumsal olarak yaşayan kadınlar, genellikle evlendikten sonra çocuk sahibi olmaktadır. Evlilik dışı çocuk sahibi olan kadınlar arasında dindar olanların, do­ğumu izleyen bir yıl içerisinde nikâhlanma eğilimi oldukça yüksektir. Kiliseye ayda bir veya daha fazla giden kadınlar, kiliseye gitmeyenlere nispetle evliliği daha fazla tercih etmek­tedir. Wilcox ve Wolfinger’a (2006) göre bu bulgular evlilik hayatında dinin hala önemini koruduğunu gösterir mahiyet­tedir. Başka bir deyişle kurumsal dindarlığın beraberinde ge­tirdiği sosyal ve ahlâkî değerler, günümüz dünyasında her ge­çen gün daha kırılgan bir hâl alan evlilik kurumunu korumaya hizmet etmektedir. Ancak Afro-Amerikanların durumunda kısmen farklılık mevcuttur. Zira onlar hem yüksek düzeyde kiliseye devam etmekte hem de daha düşük evlilik davranışı sergilemektedirler. Bu noktada ırkî ve kültürel sebepler başta olmak üzere çok çeşitli faktörün devreye girdiği, dolayısıyla kurumsal dinin bireyler üzerindeki etkilerinin farklı bir yön ve biçim kazandığı düşünülebilir (Yapıcı, 2007).</p>
<p>Hubbard ve arkadaşları (2003) dindarlıkla cinsel davra­nışlar ve güvenli seks arasındaki ilişkiyi ele aldıkları araştırma sonuçları göstermiştir ki dindarlık sadece cinsel davranışları biçimlendirici değil, aynı zamanda cinsel yolla bulaşan hasta­lıklara karşı da koruyucu olabilmektedir. Trinitapoli v£ Reg- nerus (2006) ile Miller ve Gur ın (2002) araştırmalarında da benzer sonuçlara ulaşılmıştır.</p>
<p>Tam da bu noktada: <em>Acaba dindarlık ile nikâhsız cinsellik arasındaki ilişki kadının ya da erkeğin dindarlık düzeyine göre</em> farklılaşmakta mıdır? sorusunu sormak hem anlamlı hem de işlevseldir. Bu soruya cevap arayan Lejeune ve arkadaşlarının (2005) tespitlerine göre, eşlerin her ikisi de dindarsa, onların nikâhsız cinsel ilişkide bulunma oranları anlamlı düzeyde düşüş göstermektedir. Bununla birlikte, eşlerden sadece biri­si dindarsa, bu durumun nikâhsız cinsel birliktelik üzerinde daha az etkili olduğu bulunmuştur.</p>
<p>Buraya kadar aktardığımız çalışmalar, dindarların evlilik öncesi ve evlilik dışı cinsellik yaşama oranının dindar olma­yanlara kıyasla oldukça düşük olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum, temelde dinî, ahlâkî ve sosyo-kültürel değerlerden beslenmektedir. Çünkü özellikle monoteist dinler sadece meş­ru zeminde, yani nikâh ve evlilik şartıyla cinsel ilişkilere izin vermektedir. Böylece evlilik ve aile kurumu din tarafindan özel koruma altına alınmaktadır. Esasen dinlerin zina ve al­datmayı haram kabul edip yasaklaması da kendi belirledikleri birey ve toplum modelini hayata geçirmek için yaşamsal öne­me sahip olan evlilik ve aile kurumuna özel önem vermesin­den kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Yapılan çalışmalar dindarlıkla maneviyatın birleştiği bi­reylerin evlilik hayatlarını nikâhlı birliktelik üzerinden devam ettirdiğini göstermektedir. Kurumsal dindarlık düzeyi yüksek olanlarda da bu eğilim mevcuttur. Sadece maneviyat temelli bireysel dindarlıklarda ise korelasyonlar daha zayıf çıkmakta­dır. Ayrıca kimi araştırmacılar iç güdümlü dindarlığın kimile­ri de dış güdümlü dindarlığın bu hususlarda etkili olduğunu söylemektedir (Yapıcı, 2007). Anlaşıldığı kadarıyla bu konuda yeni çalışmalar yapıldıkça daha rahat konuşma imkânına sa­hip olacağız.</p>
<ul>
<li><strong>Dindarlık ve Aile Huzuru</strong></li>
</ul>
<p>Arkadaşlık ve evlilik başta olmak üzere hemen her tür­lü beşerî ilişkide zaman zaman sorunlar yaşanması doğaldır.</p>
<p>Çünkü biyo-psiko-sosyal bir varlık olan insan dış dünyadan gelen hemen her türlü uyaranı ve malumatı kendi kimliği, kişiliği, umutları, korkulan, beklentileri, yani kişisel öznelli­ği ile algılar ve anlamlandırır. Din, dindarlık ve maneviyatta söz konusu algılama ve anlamlandırma sürecinde etkin olarak devreye girer. Bununla birlikte şu hususu ısrarla vurgulamak gerekir ki İslam dini başta olmak üzere kültürle çok sıkı bir etkileşim içinde bulunan dinî sistemlerde çoğu kere dinî olan kültürel bir form, kültürel olan da dinî bir form altında tezahür edebilir. Bu durumda aile içinde huzur ve huzursuzlukların kaynağının din mi yoksa kültür mü olduğu meselesi önemini korumaktadır. Teolojik olarak sorgulanan bu husus psikolo­jik açıdan çok da önemli olmayabilir. Zira bir insan, kültürel yapının gereklerini dinin talepleri gibi algılamaya başlamışsa, bu durumda hissettiği etki sosyo-psikolojik bakımdan dinî olarak hissedilmektedir.</p>
<p>Kuşkusuz her din beraberinde getirdiği dünya görüşü ve hayat felsefesini harekete geçirebilmek için vaz ettiği ilke ve Uygulamalarla müntesiplerini korumak ve geliştirmek ister. Bu anlamda dinler hem tek tek bireylere hem de topluma ne­rede, nasıl davranılması gerektiği hususunda kılavuzluk yapar. Bu kılavuzluk bireyin dini algılama, yorumlama ve inandığı şekliyle dinin etkisini hissetme düzeyine göre farklılaşabilir.</p>
<p>Bilindiği üzere modernitenin beraberinde getirdiği ya­şam biçimi özellikle ABD ve Avrupa’da aile kurumunu ciddi olarak sarsmış, evlenme oranları düşmeye, evlilik yaşı yüksel­meye, çocuk sayısı azalmaya, boşanmalar, tekrar evlenmeler ya da nikâhsız birliktelikler artmaya başlamıştır.</p>
<p>Bu noktada acaba dindarlık ve maneviyat ile aile içi hu­zur ve mutluluk arasında nasıl bir ilişki vardır sorusuna cevap aramak anlamlı olacaktır. Bu hususta yapılan bazı çalışmalara |akdacak olursa şunları söylemek mümkündür:</p>
<p>Valenzuela (2004), evli çiftler üzerinde yaptığı çalışmaya dayanarak dindarlığın evlilik hayatına müspet etkide bulun­duğunu, bu bağlamda eşlerin kendilerini huzurlu ve mutlu hissettiklerini söylemektedir. Bu çalışmadan elde edilen bul­gulara göre ailede dinin canlı bir şekilde yaşanması, bu çer­çevede eşlerin Tanrı’ya inanmaları, yaşadıkları problemlerin çözümünde birlikte dua ederek Tanrıdan yardım istemeleri, dinî pratiklere katılmaları ve dinî organizyonlarda görev al­maları gibi hususlar evlilikte uyum ve mutluluğu artıran te­mel faktörler arasındadır. Brody, Stoneman ve Flor’un (1998) Afro-Amerikan aileler üzerinde yaptığı bir çalışmada, dindar hanelerdeki aile içi ilişkilerin, dinî aktivitelerin düşük olduğu ya da hiç olmadığı ailelere oranla daha pozitif olduğu rapor edilmiştir. Anket ve gözlemin birlikte kullanıldığı bu araştır­madan elde edilen bulgular dinî aktiviteleri yüksek ebeveynler arasında daha düşük çatışma, daha anlayışlı aile ilişkileri, hat­ta bu tür ailelerin ergen çocukları arasında daha az problem gözlenmiştir. Bu son husus başka çalışmalarda da tespit edil­miştir. Örneğin Steley, 120 İngiliz yetişkin üzerinde yürüttüğü nitel çalışmada dini anlamda daha aktif ebeyenlerin çocukları ile daha pozitif ilişkilere sahip olduklarını, dindar ebeveynle­rin ergenlere daha az fiziksel ceza uyguladıklarını söylemek­tedir (akt. Loewenthal, 2017).</p>
<p>Yapılan çeşitli çalışmalarda eşlerin dindarlık düzeyiyle evlilikte huzur, mutluluk ve doyum hissi arasında olumlu iliş­kiler tespit edilmiştir (Suhail &amp; Chaudrym, 2004; Kimberly, 2009). Türkiye’de evli çiftler üzerinde bir araştırma yürüten Hünler’in (2002) bulguları göstermektedir ki dindarlık evlilik doyumu üzerinde tam yordayıcı iken, sorun çözme becerileri üzerinde aracı rol oynamıştır. Stutzer ve Frey (2006) birbirine benzer beklentiler, değerler ve inançlara sahip eşlerin evlilik doyumlarının daha yüksek olduğunu bulunmuştur. Şener ve Terzioğlu’nun (2002) bulguları da bu kapsam da değerlendi­rilebilir. Onlara göre aile içi değer benzerlikleri ve öncelikli değerlerde uzlaşma evlilik uyumunu anlamlı düzeyde etkile­mektedir. Bununla birlikte şu hususu vurgulamak gerekir ki dindarlık ile evlilik uyumu arasında ilişki gösteren çalışmala­rın aksine (örn. Hünler, 2002; Stutzer ve Frey, 2006; Kimberly, 2009) her iki olgu arasında anlamlı bir ilişkinin tespit edile­mediği araştırma sonuçları da mevcuttur (Hünler, &amp; Gençöz, 2005; Mahperi-Uluyol, 2014).</p>
<p>Lambert ve Dollahite (2006) farklı dinlere mensup (Ya­hudi, Hıristiyan ve Müslüman) 57 çift üzerinde yürüttükleri nitel bir araştırmadan elde ettikleri bulgulara göre dindarlık eşler arasında yaşanan geçimsizlikleri önleme, çözme ve üs­tesinden gelmede çok önemli roller üstlenmektedir. Bu bul­gulardan hareketle Lambert ve Dollahite (2006) dindarlığı <em>güvenli bir muhafaza kabına</em> (safe Container) benzetmiştir. <em>Muhafaza kabı</em> terimini de dinî inanç ve pratiklerin aile içi geçimsizliklerden kaynaklanan olumsuzlukları önleyebile­ceği, arabuluculuk yapabileceği güvenli bir çevre anlamında kullanmışlardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Önerilen modelden izleneceği üzere birinci aşama <em>prob­lemi önlemedir.</em> Burada ilk planda devreye giren kutsallıktan kaynaklanan ortak vizyon ve amaçtır. Eşlerin birlikte ibadet etmesi ve kutsal kitaplardan evlilik ve sabır konusunda öğütler alması önleyici etkinlikler kapsamındadır. Çünkü bu tür dinî faaliyetler evlilik stresini aşmada etkilidir. Problemi önlemede devreye giren ikinci faktör ilişki erdemleri olarak adlandırı­lan bencil olmamak, diğerkam olmak, empati yapabilmek ve koşulsuz sevgidir. Dinî inanç ve uygulamalar bu tür erdem­leri beslediği için eşler arası olası problemleri önlenmesinde işlevsel olabilmektedir. Modeldeki ikinci aşama <em>geçimsizliği çözümlemedir.</em> Bu noktada kutsal kitap öğretileri, ibadetle­re katılım ve duâ davranışının ön plana çıktığını görüyoruz. Eşler, aralarında tartışma, gerilim veya sorun çıktığı zaman kutsal kitaplarda önerilen çözüm yollarının devreye sokmak­ta, özellikle kutsal metinler onlara öykünecekleri rol modeller sunmaktadır. Dinî törenlere katılım ve dua davranışı çiftler arasında çoğu kere ufak tefek tartışmaların basit ve gereksiz olduğu düşüncesini harekete geçirmiştir. Psikolojik sağlamlık ve sabır duygusu kazandıran ibadet ve dua pratikleri eşlerin birbirlerine yönelik suçlamalarım, yani yansıtma mekanizma­sıyla karşı tarafı suçlayan yaklaşımlarını azaltmakta, dahası dikkatlerini kendi iç dünyalarına, oradan da eşlerine yönel­mesini sağlamaktadır, özellikle ibadetlere katılım ve duadan sonra çiftlerin öfke kontrolünü yapabilmesi önemli bir bul­gudur. Bu da muhtemelen dua ve ibadet ortamında bilincin farklılaşması, öfkeyi harekete geçiren hususların geri plana atılması ve bireyin daha sakin düşünerek karar vermesiyle iliş­kilidir. Bu noktada şunu da sormak mümkündür: İbadetlere katılım ve dua mı sorunlara çözüm getirmede işlevseldir yok­sa ibadetlere katılınca ortaya çıkan huzur hissi mi sorunların algılanmasını farklılaştırmaktadır? önerilen modelde bu hu­sus müphemliğini korumaktadır. Üçüncü aşama <em>ilişkisel uz­laşmadır.</em> Burada Tanrı’ya bağlılık ve bağışlamaya istekli olma duygulan ön plana çakmaktadır, özellikle ilişkide iletişim­sizlik, geçimsizlik, tartışma vb. ciddi problemler yaşanırken &#8220;Tanrının boşanmadan nefret ettiği, evliliğin ebedî olduğu düşüncesi devreye girebilmekte, bu da sorunların çözümün­de çiftlere destek sağlamaktadır, özellikle kutsal metinlerde geçen bağışlama/bağışlanma, tövbe, arınma, Tanrı’nın istediği kul olabilme arzusu yaşanan geçimsizliklerin çözümünde et­kili olabilmektedir.</p>
<p>Aile hayatı, evlilik ve dindarlık konusunda ClarkTn (1998) tespitlerini özellikle hatırlamak gerekir. Dinî inançlar, kiliseye devamlılık, dinî hizmetlerden yararlanma, dua, me- ditasyon, dinî eserleri okuma vb. dinî aktivitelerin inanan in­sanların davranışlarını etkilediği düşüncesinden hareket eden Clark’m (1998) tespitlerine göre:</p>
<ul>
<li>Dinî pratikleri düzenli olarak yapanlar evlenmeye, aile hayatma ve çocuk sahibi olmaya daha fazla önem vermekte­dir. Bu sebeple onlar eşlerine ve çocuklarına daha fazla vakit ayırmaktadır.</li>
<li>Haftada en az bir defa kiliseye gidenlerde boşanma oranı daha az olup bunlar aile birlikteliğini daha fazla sürdür­me eğilimindedir.</li>
<li>Dinî pratiklerini yapan eşler arasında, yapmayanlara nispetle sevgi, saygı ve sadakat daha fazla; aile içi şiddet ise daha azdır.</li>
<li>Dindar eşler, aile hayatlarında daha uzun süre mutlu olabilmektedir.</li>
<li>Dinî bağlılıkları kuvvetli olanlar ve ibadetlerini yapan­lar, aileyle ilgili geleneksel değerleri daha fazla önemsemek- tedir.</li>
</ul>
<p>Clarkın (1998) dinî bağlılık ve dinî ibadetlere katılımla aile içi mutluluk ve boşanma oranlarının düşüklüğü arasında sıkı bir bağ olduğunu söylemesi, Katolik inancıyla yakından ilişkilidir. Zira Katoliklik evlenme ve çoğalmayı emrederken, boşanmayı açık bir dille yasaklamaktadır. Ancak modernite ve sekülarite süreçleriyle birlikte, boşanma oranlan Katolikler arasında da önemli ölçüde artış göstermiştir. Konuyu Kanada örneğinde analiz eden Ambert’e (2005:13-14) göre; <em>“Kurumsal dinin insanlar üzerindeki etkisinin azalması, bireysel dindarlık­ların zayıflaması, kişisel tercihleri belirleyen değerlerin liberal­leşmesi ve sekülerleşme eğiliminin hızlı bir şekilde yaşanması, boşanma oranlarının yükselmesine neden olmaktadır. Aşırı ge­lişen bireyselcilik çiftlere, özellikle cinsel ve ruhsal doyumun ol­madığı evlilikleri devam ettirmenin anlamlı ve sağlıklı olmadığı duygu ve düşüncesini kazandırmaktadır.”</em> Aile içi mutsuzluklar ve boşanmalar konusunda daha farklı gerekçelere de atıf ya­pan Ambert (2005), modern dünyada din ve dindarlığın yaşa­dığı krizi en önemli sebepler arasmda saymaktadır.</p>
<p>Yapılan çalışmalar göstermektedir ki dindarlık ve ma­neviyat aile içi uyum ve huzuru sağlamada işlevseldir. Ayrıca dindarlık ve maneviyatın aile içi iletişimsizlik, çatışma ve bo­şanma kararı almayla ters yönlü ilişki içinde olduğu da bulun­muştur. Bu noktada “alan yazmda yer alan bilgi ve bulgular, Müslüman Türk kimliğine sahip yüksek tahsilli bireylere ge­nellenebilir mi?” sorusu karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Araştırma ve Yöntem</strong></p>
<p><strong>Araştırmanın Problemi ve Cevap Aranan Sorular</strong></p>
<p>Araştırmanın temel problemi “modernlikten postmo- dernliğe doğru evrilen dünyada eşlerin dindarlık ve manevi­yat düzeyleri evlilik hayatının huzurlu olmasına, sorunların çözülmesine ve boşanmaların önlenmesine destek sağlayabilir mi? sorusudur.</p>
<p>Bu bağlamda cevap aranan sorularımızı şöyle ifade ede­biliriz.</p>
<ul>
<li>Eşlerin benzer ya da farklı dinî kimliklere sahip ol­ması evlilik hayatını nasıl etkilemektedir?</li>
<li>Evlilikte uyum ya da uyumsuzluğun tezahür etme­sinde dindarlık ve maneviyatın rolü ve değeri nedir?</li>
<li>Dindarlık ve maneviyat evlilikteki sorunların çö­zümlenmesinde ve boşanmanın önlenmesinde hala güvenli bir muhafaza kabı işlevi üstleniyor mu?</li>
<li>Cinselliğin yeniden keşfedildiği günümüz dünya­sında kadın ve erkekler açısından dindarlık ve ma­neviyatın ifade ettiği anlam nedir?</li>
<li></li>
</ul>
<p><strong>Çalışma Grubu ve Özellikleri</strong></p>
<p>Çalışmaya Adana’da ikamet eden 17’si evli, 9uboşanmış, 1 l’i bekâr olmak üzere toplam 37 kişi katılmıştır. Tamamı yük­sek öğretim mezunu olan katılımcıların yaş aralığı 23-42’dir.</p>
<p><strong>Verilerin Toplanması ve Çözümlenmesi</strong></p>
<p>Veriler, 20 Mayıs 2017 ile 30 Eylül 2017 arasında yarı ya­pılandırılmış mülakat tekniği ile toplanmıştır. Bu bağlamda katılımcılara: “Size göre bireylerin inançları, dindarlık düzey­leri ve maneviyat eğilimleri eş seçimini nasıl ve ne yönde et­kiler?”, “Evlilik hayatında ortaya çıkan sorunların çözümünde din ve maneviyatın etkisi konusunda ne düşünüyorsunuz?” Günümüz dünyasında din ve maneviyat boşanmalara karşı koruyucu bir faktör rolü üstlenmekte midir? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?” gibi sorular sorulmuştur. Elde edilen ve­riler önce gruplandırılmış daha sonra anlayıcı geleneğe bağlı olarak yorumlanmıştır.</p>
<p><strong>Bulgular ve Yorum</strong></p>
<p><strong>Güvenli Muhafaza Kabından Eskiyerek İncelmiş Pal­toya</strong></p>
<p>Yapılan görüşmeler analiz edildiğinde görülmektedir ki dindarlık ve maneviyat evlilik hayatını farklı şekillerde etkile­mektedir. Elde edilen bulgular din, dindarlık ve maneviyatın öncesi ve sonrasıyla evlilik hayatım etkilediğini göstermekte­dir. Ancak bu etki tek yönlü değil çift kutuplu bir karakter arz etmektedir. Bu nedenle evlilik hayatındaki çatışmaları çözme­de dindarlık ve maneviyatın rolünü soğuktan koruma özelliği zayıflayan <em>eskidikçe incelmiş palto<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup><strong>[31]</strong></sup></a></em> kavramlaştırmasıyla izah edebilmek mümkündür. <em>Eskidikçe incelmiş palto</em> vücudu bel­li oranda korumakta fakat bu koruma soğuk şiddetlendiği zaman pek etkili olamamaktadır. Bunun anlamı şudur: Aile içi çatışma hafif bir düzeyde seyrediyorsa, yaşanan sorun­ların aşılmasında dindarlık ve maneviyat etkili olmaktadır. Ancak söz konusu çatışma başta cinsellik olmak üzere aileyi yapısal olarak etkileyen faktörlerden kaynaklanıyorsa dindar­lık ve maneviyat, çiftleri bir arada tutan empatik davranma, öfke kontrolü yapabilme, diğerkâm olma, bağışlama, şefkat ve merhametle davranma gibi erdemleri sorun çözücü düzeyde harekete geçirememektedir.</p>
<p>Elde edilen veriler göstermiştir ki dindarlık ve maneviyat “evlilik öncesinde eş seçimi”, “evlikte huzuru yakalama proble­mi” ve “evliliği sürdürme çabaları” ve “boşanma” olmak üzere en azından dört temel boyutta etkisini devam ettirmektedir.</p>
<ul>
<li><strong>Evlilik öncesinde Eş Seçimi: Eş mi, Partner mi?</strong></li>
</ul>
<p>Bireyler evlenecekleri kişide fiziksel çekicilik, ruhsal ol­gunluk, asalet, statü, zenginlik, dindarlık ve ahlakilik olmak üzere çok farklı kriterler arayabilir. Kişinin dünya görüşü, inançlarıyla bütünleşme düzeyi, nasıl bir hayat yaşamak iste­diği gibi hususlar hangi ölçütün ön plana çıkacağını belirle­mede etkindir.</p>
<p>Kadın ya da erkeğin dindarlık düzeyi arttıkça eş seçi­minde &#8220;dindar olanı tercih ediniz” hadisi gereğince inançlı ve inançlarına göre yaşayan bir kişiyi eş olarak seçmek önemli kabul edilmektedir. Bu konuda üç açıklama dikkat çekmekte­dir: İlahiyat Fakültesi mezunu bir DKAB öğretmeni bu konu­daki kanaatlerini şöyle açıklıyor:</p>
<p><em>&#8220;Evliliğin ilk aşamasında belirlenen bazı kriterler tarafla­rı etkileyebilir, etkiliyor da. Örneğin ‘namaz kılmayanla evlen­mem ya da dindarlar mı, aman aman, uzak dursun benden’ şeklinde eş seçiminde devreye giren ölçütler var. Bir de sevdikten sonra önemli değil diyenler var. Benim açımdan evleneceğim kişinin inançlarıma saygılı olması gerekir, ama bu yetmez. O da dindar olmalı. Çünkü Peygamberimiz ‘dindar olanı tercih ediniz’ diyor” (K, 26, Nişanlı).</em></p>
<p>Katılımcı bu ifadeleriyle, insanların dini dünya görüşle­rinin eş seçimini etkilediğini, bu anlamda kimilerinin dindar­ları kimilerinin ise tam tersine dinden uzak yaşayanları tercih ettiklerini söylemektedir. Bununla birlikte katılımcı, muhte­melen dini hassasiyetleri nedeniyle dindar bir eş istediğini açıkça vurgulamaktadır. Bu isteğini de “dindar olanı tercih ediniz” hadisine dayandırmaktadır. Bu konuda İktisat Anabi- lim dalında yüksek lisans yapan bir kız öğrenci şöyle diyor:</p>
<p><em>“Bir de örneğin dindar bir kadının yine kendini dindar olarak tanımlayan bir beyle nişanlılık döneminde yaşadığı so­runlar var. Mesela erkeğin, elini tutmaması. Erkek bu durumu güvensizlik olarak algılayabiliyor. Hatta nişan bozulabiliyor. Nikâhsız el ele tutuşma kızda günah duygusu oluşturabiliyor. Erkek sarılıp öpmek istiyor. Kızlar, uzak durmaya çalışıyor. Bir bakıyorsun buradan sen beni istiyorsun ya da istemiyorsun, se</em><em>viyorsun ya da sevmiyorsun<sup>9</sup> sonucu çıkarılıyor. Nişanlılık dö­nemi ya da henüz nişan yok; tanışma, huyunu huşunu öğrenme safhasında kadının ya da erkeğin dinî hassasiyetlerindeki fark­lılık uygulamalardaki uyum ya da uyumsuzluğu beraberinde getiriyor. Bazen şu da olabiliyor: Erkek, kadının elini tutmak istiyor, kadın elini uzatmıyor, işte tam da burada erkek kadına gerçekten dindar ve dinî hassasiyeti yüksek diyerek bağlanabili­yor” (K, 24, Bekâr).</em></p>
<p>Bu ifadeler göstermektedir ki evlilik öncesindeki ilişki­nin mahiyeti konusunda kadın ve erkek arasında dindarlık ve maneviyat temelinde bir uzlaşma olmadığı zaman ciddi so­runlar zuhur etmektedir. Özellikle “nikâhsız el ele tutuşmak” olarak dillendirilen bu durumun sevgi yahut sevgisizlik olarak değerlendirilmesi dikkat çekicidir. Olaylara aynı pencereden bakmak şeklinde özetleyebileceğimiz dünya görüşüne göre nikâhsız el ele tutuşmak doğal bir davranış ya da günah kate­gorisinde değerlendirilebilir. Hatta dinî hassasiyetleri yüksek olanlar tanışma, flört ve nişanlılık döneminde tensel tema­sından sakınıcı davranışları olumlu algılayabilirler. Anlaşıldı­ğı kadarıyla kadın ya da erkeğin her ikisi de dinî konularda duyarlı ise, yani takvalı davranıyorsa, birbiriyle daha uyumlu olabilmektedir. Şayet kadın ya da erkekten birisi diğerine nis­petle daha dindarsa, özellikle kadının dinî hassasiyeti (belki de geleneksel kültürel duyarlılığı) daha yüksekse tanışma ve nişanlılık döneminde üstesinden gelinmesi oldukça zor so­runlar ortaya çıkabilmektedir.</p>
<p>Katılımcılar arasında evliliğin haram olan nikâhsız cin­sellikten korunmak amacıyla yapıldığı ya da yapılması gerek­tiği düşüncesinde olanlara da rastlanmaktadır. Sınıf öğretme­ni bekâr bir erkeğin şu ifadesi bu noktaya dikkat çekmektedir:</p>
<p><em>“Evlilik kararında dinî hassasiyetler etkilidir. Karşı cinsle yakın arkadaşlığın veya hayatı paylaşmak gibi psikolojik ihti­yaçları karşılamak için dinin evlilik dışı ilişkiye müsaade et­memesinden ötürü evliliğe karar vermeleri bu hususa örnek </em><em>verilebilir. Hadisi Şerifte &#8216;evleniniz dininizi koruyunuz’ buyu</em><em>ruluyor ya. Aslında dini inançlarımız burada etkili oluyor” (E, </em><strong>I </strong><em>25, Bekâr).</em></p>
<p>Görüleceği üzere burada insanın, İslam dininin evlilik : dışı cinselliği yasaklamasının doğal bir sonucu olarak evlen­me ihtiyacı içinde olduğu söylenmektedir. Zira ifadeden an­laşıldığı kadarıyla cinsel hazların meşru zeminde yaşanma ar­zusu dinin/inancın koruması adına evliliğe teşvik etmektedir. Ancak bu yaklaşım bir başka sorunu gündeme getirmektedir. Cinselliği yaşamak için evlenme acaba ilerde ne tür sorunlar doğurmaktadır? Şayet evliliğin ilerleyen yıllarında, eşlerin birbirine duygusal ve cinsel bakımdan yabancılaşması söz ko­nusu olursa, acaba dini inançlar süreci nasıl etkilemektedir? Bu sorulara diğer katılımcıların açıklamalarından hareketle cevap aramak mümkündür.</p>
<p><em>“Evlenirken eş seçiminde dinî hassasiyetlerin çok fazla olduğunu düşünmüyorum. Tabii ki dinin etkisini hiç yok say­mam. İster istemez inançlı olması, benimle aynı görüşte olma­sı önemli. Fakat günümüzde “dindarlık mı, çalışan kadın mı?” diye sorsak sanırım, çalışan kadın aranıyor. Her şey ekonomi olmuş. Sanki ekonomik durum yüksek olursa evlilikte sorunlar ya hiç yaşanmayacak ya da yaşansa da kolaylıkla atlatılacak- mış gibi. Hatta kadın ya da erkeğin sağlam bir işte çalışması, maaşının iyi olması, güzellik ve yakışıklılığın da önüne geçiyor. İki gönül bir olunca samanlık seyran olmuyor” (E, 34, Evli).</em></p>
<p>Bu yaklaşım biçimi evlilik öncesinde din ve dindarlık al­gısının eş seçiminde geri planda kaldığını, kapitalist bir dün­yada eşlerin ne kadar çok şeye sahip olursa o nispette mutlu olacağı zannına kapıldıklarını ifade etmesi bakmamdan il­ginçtir. Yüksek gelir düzeyinin hem dindarlık hem de duy­gusal bağlanmalardan daha önemli, hatta belirleyici olduğu vurgusu bilhassa dikkat çekicidir. Kuşkusuz kadın ya da er­keğin din ve maneviyat bakımından uyumlu olması da talep edilmektedir. Ancak bu talep &#8220;olma”nm değil, “sahip olma”- ntn önemsendiği tüketim kültüründe yeterli neden olmaktan çıkmış, gerekli nedenlerden herhangi birisine dönüşmüştür. Bunun anlamı şudur: Yeterli neden tutumları harekete geçi­ren asıl faktördür. O olmadan tutumlar tezahür etmemekte­dir. Gerekli nedenler ise yeterli neden ortaya çıktıktan sonra devreye giren tali unsurlar içermektedir. Neo liberal kapita­lizmin yeni yüzü olan postmodern dünyada her şeyin alınıp satılabilen meta haline gelmesi, tükettikçe değerli olunacağı yanılgısını beslemekte, bu süreçte maddi refah hayatın anla­mını belirleyen asıl faktör konumuna geçmektedir. Kuşkusuz çok şeye, hatta her şeye sahip olma tutkusu dünyevi hazlan doyasıya yaşama arzusundan beslenmektedir. Dünyevî bazla­rın başında ise cinsellik gelmektedir. İngilizce öğretmeni bir katılımcı bu konuda şöyle demektedir:</p>
<p><em>“Eskiden insanlar kendilerini yarım kabul eder, seçtikle­ri eşle tamamlarlarmış. Kadın ve erkek bir elmanın iki yansı derler ya aynen öyleymiş. Artık kimse eksik olduğunu kabul et­miyor. Dolayısıyla tamamlanmak için de eşe ihtiyaç duymuyor. Bu durum dindarlar için de sekülerler için de böyle. Cinsellik merkezde. Evlenirken eş değil de partner aranıyor gibi. Cinsel duyguları harekete geçiren, cinsel tatmin yaşatacak kişiler tercih ediliyor. Evet, maddiyat da önemli. İyi yaşamak, başkalarından geri kalmamak. Ancak cinsel hazlar merkezde” (K, 26, Bekâr).</em></p>
<p>Şüphesiz gelir düzeyinin iyi olması, bu anlamda maddi açıdan başkalarından geri kalmadan yaşamak evlilik haya­tında önemli bir yere sahiptir. Ancak cinsel hazlann günden güne daha fazla ön plana çıktığı görülmektedir. Bu nedenle katılımcı eş seçiminde tek başına dindarlık ve maneviyatın ye­terli olmadığını, cinsel çekicilik ve maddiyatın ilişkileri belir­lediği ifade edilmektedir. Bu açıklamaya göre evliliği kuracak ve devam ettirecek olan yeterli neden cinselliktir. Cinsel hazlar tatmin bulmadığı sürece dindarlık, maneviyat ve yüksek gelir düzeyi sorunları çözme yerine görmezden gelme, örtme ve baskılama anlamı taşımaktadır. Katılımcının <em>“eş değil, partner aranıyor”</em> demesi özellikle dikkat çekicidir. “Partner” ifadesi cinselliğe vurgu yaparken “eş” bireysel ve sosyal fonksiyon­larıyla aile hayatına atıf yapan bir kavramdır. Bu da değişen dünyada her geçen gün daha fazla dönüşen bireyin cinsellik merkezli bir yaşama odaklandığı anlamına gelmektedir.</p>
<p><strong>Evlikte Huzur: Mümkünün Gittikçe İmkânsızlaş­ması</strong></p>
<p>Kuşkusuz İnsanî ilişkiler hep aynı çizgide devam etmez. İçsel ve dışsal pek çok faktörün etkisiyle zaman zaman sorun­lar yaşanabilir. Bu sorunların çözümünde dindarlık ve mane­viyat bazen etkili bir faktör olarak devreye girerken bazen de hiç etkili olmamakta, hatta yerine ve durumuna göre eşlerin din algıları ve dinî yaşayış biçimleri çok çeşitli sorunları be­raberinde getirebilmektedir. Bu bağlamda mülakat yaptığımız kişilerin ziyadesiyle düşündürücü ve içerik olarak oldukça zengin açıklamalarda bulunduklarını söylemek durumunda­yız.</p>
<p><em>“Evlilikte en önemli nokta benzeşme psikolojisidir. Dindar­lık, maneviyat ya da dinî yaşantı beklentileri karşılıyorsa yapıcı ve kurucu öğe iken, beklentileri karşılamıyorsa ya da beklenti­lere uymuyorsa evlilikte yıkıcı ve bozucu bir öğe olabilmektedir. Benzeşme, birbiriyle uyumlu olan iki değer arasında gerçekleşir. Eşi ateist iken kendisi fazla dindar olanlar ciddi sorunlar ya­şar.” (E, 35, Evli).</em></p>
<p>Görüleceği üzere evlilikte uyum ve mutluluk için bir yan­dan eşlerin dünya görüşünün birbirine benzer olmasının önemi vurgulanırken bir yandan da farklı değerlerden beslenen eşlerin zamanla beklentilerinin de farklılaşacağı bunun da çok çeşitli sorunları beraberinde getirebileceği, hatta severek evlenmenin bile evlilikte uyum ve huzuru yakalama hususunda yeterli olmadığı belirtilmektedir.</p>
<p><em>“Tabi ki uyumlu olmak çok önemli. Kadın ve erkeğin her ikisinin dindar olmast da iyidir, her ikisinin sektiler olması da iyidir. Seviyorum evlenirim tarzı ifadeler var. Evet evlenebilir. Ancak balım cicim ayları bitince olayın rengi değişebiliyor. Yap­tıklarımız da göze batmaya başlıyor, yapmadıklarımız da” (K, 33, Evli).</em></p>
<p>Katılımcı bu görüşüyle, evlilikte huzurun uyum ile ger­çekleşebileceği üstünde ısrar etmektedir. Uyumdan kasıt ise eşlerin dinî-dünya görüşlerindeki benzerliktir. Çünkü ifade­leri yakından analiz edecek olursak şunları söylemek müm­kündür: Duygusal ve cinsel açlık sürecinde ön plana çıkma­yan din ve maneviyat farklılığı, dolayısıyla eşlerin farklı dünya görüşlerine sahip olması, zamanla ciddi sorunlar oluşturma potansiyeli taşımaktadır.</p>
<p><em>“Kadınla erkek arasında farklı din anlayışları varsa za­man içinde içinden çıkılmaz sorunlar yumağı oluşuyor. Kişinin eşi tarafından duygu, düşünce ve eylemlerinden dolayı yargı­lanması, ruhsal hayatında yıpranmasına sebep oluyor” (K, 27, Evli).</em></p>
<p>Geleneksel ve modern yapılarda büyüyen bireylerin bir­birlerini duygu, düşünce ve davranışlarından dolayı yargıla­ması, suçlaması, dahası birbirlerine empati yapamaması ister istemez duygusal kopuşu beraberinde getirebilir. Katılımcının farklılıkların <em>zaman içinde</em> içinden çıkılmaz sorunlar yumağı­na dönüştüğünü söylemesi bu anlamda dikkat çekicidir. Ay­rıca bu açıklamada geçen “zaman içinde” vurgununun altını önemle çizmek gerekir. Bunun anlamı şudur: Evliliğin ilk yıl­larında görmezden gelinen sorunlar, farklılıklar, başka dün­yaların insanı olma olgusu duygusal, cinsel ve sosyal uyumun her geçen gün azalmasıyla gün yüzüne çıkmaktadır. <em>Alışma etkisi</em> kavramıyla ilişkilendirebileceğimiz bu durum kişiye haz veren pekiştireçlerin artık haz vermemeye başlamasıdır. Hâlbukı günümüz dünyası insanın bazlarını sınırsızca yaşaması I üstüne kuruludur. Haz yoksa yaşam anlamlı değildir. Hazzın en belirgin yaşandığı alansa cinsellik ve zenginliktir. Hatta cinsel uyum azaldığında ya da tamamen ortadan kalktığında sadece ekonomik uyum evlilikte huzuru sağlama noktasında yeterli olmamaktadır.</p>
<p><em>&#8220;Evlilik hayatı sorumluluk demektir. Dinde sorumluluk </em> <em>üzerine kurulu. Ben dindar olanı, sorumluluğunu daha iyi bilir diye tercih ettim. Ancak şunu gördüm. Eşin namaz kılmadaki sorumluluğu, bazen ev hayatına yansımayabiliyor. Bu da çe­şitli sorunları beraberinde getiriyor. Dindar bir insana sürekli </em><em>sorumluluklarını hatırlatmak, bana garip geliyor. Bazen ezanı duymasa namaz kılmaz herhalde diye düşünüyorum. Orada da </em><em>sorumluluğunu hatırlatan ezan sesi” (K, 42, Evli).</em></p>
<p>Sorumluluk duygusu ile dindarlığın birleştirildiği bu yaklaşımda ideal ile mevcudun farklı olduğuna temas edilmekte­dir. Din insana sorumluluklar yükler. Dindar ise sorumluluklarının farkında olan kişidir. Ancak dinin bireyde nasıl şekil aldığı, inançların, ibadetlerin ve değerlerin içselleşme düzeyi, bireyin iç ya da dış güdümlü olması, bu anlamda içten ya da  dıştan denetimli olması gibi hususlar sorumluluğun nasıl yerine getirileceğini belirlemede önemli bir rol üstlenmektedir. Dinî sorumlulukları yerine getirmek ile aile içi sorumlulukları yerine getirme arasında çoğu kez farklılık olduğu/olabileceği düşüncesinden hareket eden bu yaklaşım evlilik hayatında sa­dece dindarlığın değil, bununla birlikte özellikle sorumluluk duygusunun önemli olduğunun altını çizmektedir.</p>
<p><em>“Dindarlık eşler arasında sorun üretebiliyor, hatta genelde üretiyor diye düşünüyorum. Çünkü iki taraftan birinin diğeri­ne göre dindarlık ve maneviyat bakımından düzeyinin yüksek olmasının diğer tarafa psikolojik baskı yaptığını düşünüyorum. Evli değilim, gözlemlerim bu yönde” (K, 23, Bekâr).</em></p>
<p>Katılımcının bekâr olduğunu, bu nedenle yaşadıklarını değil de gözlemlerini paylaştığı vurgusu paranteze alınarak yorumlayacak olursak, eşlerin dindarlık ve maneviyat düzey­lerindeki farklılık evlilik hayatında çok çeşitli sorunları bera­berinde getirmektedir, özellikle eşler arasında ortaya çıkan dini algılama ve yaşama farklılığı, bu anlamda dini hassasiyet­lerde oluşan çeşitlilikler aile içi ilişkilerde gerilim kaynağı ola­bilmektedir. Katılımcının dinî hususlarda daha hassas olan­ların karşı tarafı psikolojik bakımdan baskıladığını söylemesi bu anlamda dikkat çekicidir. Kuşkusuz bu tür baskılamalar bir yandan engellenmişlik duygusunu ve hayal kırıklıklarını beraberinde getirirken bir yandan da psikolojik tepkisellikleri ortaya çıkartabilir.</p>
<p><em>“Eşlerin dindarlık ve maneviyat düzeyleri evliliği etkiliyor. Özellikle eşlerin yetiştikleri aile ortamı, ailede öğrendikleri din, yaşadıkları din birbirine yakınsa ortak dinî anlayış ortak duygu diline dönüşebiliyor. Hani aynı dili konuşanlar değil, aynı duy­guları paylaşanlar anlaşabilir’ denir ya. Aynen işte öyle. Aksi halde dinî yaşantı ortak değilse sorunlar çıkabiliyor. Bu anlam­da eşler arası uyum düzeyine göre de evlilik mutluya da mutsuz olabiliyor” (K, 34, Evli)</em></p>
<p>Bu ifadelerde; “ortak dinî anlayış ortak duygu diline dönüşebiliyor” ve “aynı dili konuşanlar değil aynı duygulan paylaşanlar anlaşır” şeklinde dile getirilen hususlar bilhassa dikkat çekmektedir. Bu ise aslında kadın ya da erkeğin evlen­meden önce başta aile olmak üzere sosyokültürel çevreden edindiği dinî yaşantı ile doğrudan ilişkilidir. Kuşkusuz aile ve sosyal çevre sadece bireysel dindarlıkları şekillendirmemek- te, kişinin dünya görüşünü, hayat felsefesini, dilini, yemek ve eğlence kültürünü, dostluk ve arkadaşlık ilişkilerini, kısaca kimlik ve kişiliğini etkilemektedir. Bu hususlarda ortak bir dil yakalanabilir, bu da eşler arasında ortak duyguya dönüşürse evlilik hayatı daha uyumlu ve huzurlu olabilmekte, aksi halde mutsuzluk, uyumsuzluk, anlayışsızlık, empatik davranmama gibi olumsuzluklar tezahür etmektedir.</p>
<p><em>“Eğer inanç ve dindarlık bakımından kadın ve erkek farklı dünyaların insanıysa çatışma muhakkaktır. Belki ilk yıllarda bu çok net bir biçimde ortaya çıkmaz. Ama zamanla volkan gibi patlar, hatta etrafı kül eder. Bu nedenle erkek ve kadın din ve inanç yönünden ne kadar benzerse ilişki o kadar iyi olur, so­runlar daha çabuk çözülür, evlilikte doyum yüksek olur (E, 38, Evli).</em></p>
<p>Farklı dünyaların insanlarının aynı çatı altında bir ara­ya gelmesinden kaynaklanan çatışma ve gerilimler evliliğin ilk yıllarında adeta görmezden gelinmekte, fakat daha sonra olanca şiddetiyle tezahür etmektedir. Özellikle dini algı, ya­şayış ve inanç farklılıklarından neşet eden gerilimler ilerleyen yıllarda çatışma ortamını besleyen bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu anlamda <em>“volkan gibi patlar hatta etrafı kül eder”</em> benzetmesi bilhassa dikkat çekicidir. Anlaşıldığı ka­darıyla evli çiftler arasındaki çatışmadan sadece eşler değil, çocuklar ve akrabalar da zarar görmektedir. Bununla birlikte daha önce geçen açıklamalarda olduğu gibi burada da din ve inanç benzerliğinin hem yaşanan sorunları çözmede hem de evlilikte uyumu ve doyumu yakalayabilmede önemli olduğu ısrarla vurgulanmaktadır.</p>
<p><em>“Dindarlık ve maneviyat bazen huzur getirir bazen de hu­zursuzluk. Taraflardan biri dindarsa diğerini yetersiz, günahkâr ve suçlu görür. Dindar olmayan da eşini aşırı giden, abartan, takıntılı hatta yobaz diye niteleyebilir. Dolayısıyla bu düşünce­ler tabii ki davranışlara da yansır ve bir takım huzursuzluklar meydana gelebilir” (K, 21, Bekâr)</em></p>
<p>Eşler, inanç ve dindarlık bakımından aynı dünyanın in­sanlarıysa bu durum doğal olarak uyum ve huzuru getirebilir, ancak onlar farklı dinî-dünya görüşlerine mensuplarsa aile or­tamında gerilim ve çatışma yaşanabilir. Çünkü dinî inanç ve uygulamalar çoğu kere bireysel bir tercih olarak kalmamakta,dahası gündelik hayata ve sosyal ilişkilere de yansımaktadır. Bu konuda özellikle inanç ve dünya görüşünde aynılık ya da benzerliğin önemini vurgulayan bir başka katılımcı şöyle di­yor:</p>
<p><em>&#8220;Dindarlık ve maneviyat düzeyleri yüksek olanlar karşı­lıklı olarak Allah korkusunu daha fazla hissedecekleri için aile içi sorunların üstesinden daha kolay gelebilirler. İşin sırrı Allah korkusudur. Bunun için eşlerin her ikisinin de dindar olması gerekir. Ancak her dindar da Allah korkusu var mıdır? Orasını ayrıca değerlendirmek gerek” (E, 37, Boşanmış).</em></p>
<p>Erkek ve kadının her ikisinde de dindarlık ve manevi­yat düzeyinin yüksek oluşu, Allah korkusunu iç dünyaların­da derinden hissetmeleri temelde dinî hassasiyet benzerliği, dinî-dünya görüşünde uyum, ortak inanç ve duygu yaşantı­sına atıf yapan vurgulardır. Eşinden boşanmış erkek katılımcı aile içi sorunların çözümünde çiftlerin her ikisinin de dindar olması gerektiğini iddia etmektedir. Çünkü dindarlık Allah korkusunu harekete geçiren bir olgudur. Tam da bu noktada adeta “hangi dindarlık?” sorusuna cevap arar gibi Allah kor­kusunu hisseden ve hissetmeyen dindarlar şeklinde ikili bir ayrım karşımıza çıkmaktadır. Çünkü üstünde fazla durma­makla birlikte katılımcının: “Ancak her dindar da Allah kor­kusu var mıdır?” şeklinde yönelttiği soruya “hayır” cevabını verdiğini görmekteyiz.</p>
<p><em>“Tarafların maneviyat düzeyi pozitif anlamda birbiriyle paralel ise evin huzuru artar. Çünkü sevgi, saygı ve hoşgörü manevi anlamda birbirini tamamlarsa huzur gelir. Yaşanan sıkıntıları göğüslemek de kolay olur. Eğer taraflar arasında zıt yönlü dindarlık ve dinî yaşam varsa, dinî açıdan birbirlerini anlayamıyorlarsa, hassasiyetlerini göz ardı ediyorlarsa vicdanî rahatsızlık, pişmanlık ve sıkıntı yaşanır. Bu durum kadını da, erkeği de huzursuz eder” (E, 26, Evli)</em></p>
<p>Maneviyat açısından eşlerin birbirine benzer olmasının sevgi, saygı ve hoşgörü getireceğini iddia eden bu yaklaşıma göre benzerlik ne kadar çok olursa yaşanan sıkıntıları birlik­te çözümlemek, bu anlamda sorunların üstesinden gelmek o nispette kolaylaşmaktadır. Şayet eşler arasında maneviyat ba­kımından benzerlik yoksa bu durum ister istemez dinî hassa­siyetlerin anlaşılmamasına, eleştirilmesine, vicdanî rahatsızlık ve pişmanlığa neden olabilir. Görüleceği üzere burada benzer din anlayış ve maneviyatın sevgi, saygı ve anlayış başta olmak üzere aileyi ayakta tutan erdemleri geliştirdiği ifade edilmek­tedir.</p>
<p><em>“Din bize neyi öğretir, sabretmeyi. Dindar insan sabredebi- len insandır. Kuran-ı Kerimde ‘birbirinize hakkı ve sabrı tavsi­ye edin” deniyor.. Günümüz insanı sabrı unuttu. Sâbredemeyen toplumun dindarlığı bana göre problemli. Modern dünya iyice dönüştürüyor bizi. Helaller ve haramlar karışıyor. Allah rızası­nı gözetemez olduk. Sâbredemeyen Allah’ın rızasının ne oldu­ğunu nasıl anlayacak? Eşler birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etseler sorunlarını birer birer çözebilirler.”</em> (E, 38, Evli).</p>
<p>Dindarlık ve maneviyatı sabır, sabrı da Allah&#8217;ın rızası ile ilişkileri katılımcı, bu ifadeleriyle modern dünyada sabretme­nin adeta nostalji haline geldiğini, acelecilik, yaşanan sorun­lara katlana<u>maz</u>a, problemlerin üstesinden gelmek için sabır­la mücadele edememenin aile hayatını olumsuz etkilediğine gönderme yapmaktadır. Din insana sabrı hem öğretmekte hem de tutum ve davranışlarında göstermesini talep etmekte­dir. Bununla birlikte değişen dünyada dindarlık ve maneviyat algıları da değişmekte, haramlara helal muamelesi yapılmakta, özellikle hakkı tavsiye etmenin anlamı kaybolmakta, esasen bu değişim de hem bireyin kendine ve kültürüne yabancılaş­masına hem de aile hayatı başta olmak üzere eşlerin birbirleri­ni anlayamamasına neden olmaktadır. Katılımcının görüşleri analiz edildiğinde ideal ve mevcut dindarlıkların birbirinden ferklı olduğu görülmektedir. Allah rızasını gözeterek yaşanan dindarlık ideali ortaya koyarken, modern dünyanın bunalımı içinde Allah rızasının gözetilmemesinden mülhem hakkın ve sabrın kaybolduğu dindarlıklar ise mevcut durumu betimle­mektedir. Anlaşıldığı kadarıyla ideal dindarlıklar evlilik hayatı üzerinde olumlu etkide bulunurken mevcut dindarlıklar böy­le bir tesir icra edememekledir.</p>
<p><em>&#8220;Hayatta her şey var. Sakin limanlar da var, sarp yokuşlar var. Evlilik asıl o sarp yokuşlarda yaşanan kederlere sabır ve tevekkülle birlikte göğüs germektir. En ufak bir sarsıntıda sürekli şikâyet eden bir eş, evliliğin ruhunu ne kadar sindirmiş olabilir? Bu durumda eşlerin dini inanç ve ibadet birliği, onlara huzur verir mi?” (K, 27, Evli)</em></p>
<p>Katılımcıya göre evlilikte huzur eşlerin birbirlerine verdi­ği destekle doğrudan ilişkilidir, özellikle gündelik hayat için­de yaşanan hastalıklar, kayıplar ve yoksunluklar aileyi yapısal olarak zorlamaktadır. İşte bu noktada dinî inanç ve ibadet bir­liği tek başına yeterli olmamakta, bireyin kişilik yapısı daha önemli bir hale gelmektedir. Sabır konusu burada da karşımı­za çıkmaktadır.</p>
<p><em>“Dindarlık ve maneviyatın evlilikte etkisi yoktur denile­mez. Ancak dinî inançlarına, dini geleneklere bağlı olduğu hal­de anlaşamayan çiftlere bakılırsa, insanın fıtrî karakterinin, huyunun, kişiliğinin, aile anlayışının, hayattan beklentilerinin evlilikte daha önemli olduğunu düşünüyorum. Dindarlık ve maneviyat birbirini seven kişilerin uyumlu bir evlilikte karşılaş­tığı problemleri aşmak için daha etkili. Birbirini sevmeyen ya da sevgisi azalmış kişilere dindarlık ve maneviyat çözüm olur mu, bilmem. Belki boşanmazlar, ancak bu ilişkinin sağlıklı ol­duğundan, birbirlerini anladıklarından değil iç dünyalarından, dış dünyalarından ya da her ikisinden gelen baskılardan kay­naklanmış olabilir. Sorun çözümlenmemiştir, başka bir yerde başka bir şekilde ortaya çıkabilir” (K, 25, Evli).</em></p>
<p>Dindarlık ve maneviyatın evlilikte etkili olduğunu reddetmeyen evli bir kadın konuya daha farklı bir perspektiften bakmakta ve aynı dini gelenek içinde benzer dindarlık algı­sına sahip çiftlerin evliliklerinde mutlu olamadıklarını söy­lemektedir. Ona göre evlilik hayatının mutlu ya da mutsuz, uyumlu ya da uyumsuz olmasında din ve inançtan önce insa­nın fıtri özellikleri, karakteri, kişiliği, aile anlayışı ve hayattan beklentileri daha etkilidir. Birbirini seven ve anlayan kişilerin yaşadıkları sorunların çözümünde din ve maneviyat kuşkusuz etkilidir. Ancak arada sevgi kalmamışsa, anlayış yoksa din ve maneviyatın benzer olması işe yaramamaktadır. Bu açıklama­lara ilave olarak vurgulanan husus dikkat çekicidir: Boşanma­nın gerçekleşmemesi yaşanan sorunların çözüldüğü anlamına gelmemektedir. Görüleceği üzere burada ince bir ayrım yapı­larak aile ortamında uyum ve huzuru sağlamada dindarlık ve maneviyatın başat değil aracı bir rol üstlendiği vurgulanmak­tadır. <em>“Dindarların evliliğe bakış açısını, evlilikte huzur ya da huzursuzluklarını, doyumlarını dinden ziyade meslek, ekono­mik şartlar, çağdaş yaşam düzeyi, cinsellik daha çok etkiliyor. Buralarda uyum varsa din ve inanç bakımından uyumsuzluk­lar göz ardı edilebiliyor. (E, Evli 28)</em> diyen bir katılmacıya göre e<u>vlilikt</u>e uyum-uyumsuzluk dindarlıktan ziyade statü, gelir düzeyi ve cinsellikle ilişkilidir. Söz konusu bu alanlarda ortaya çı<u>kan</u> doyum, din ve inanç uyumsuzluklarının görmezden ge­linmesine neden olmaktadır. Bu durumda şu soruyu sormak gerekir: Acaba eşler arasmda statü, gelir düzeyi ve cinsellik bakımından uyumsuzluk başlarsa, din, inanç ve dünya görüşü farklılıkları yeniden ön plana çıkar mı? Bu soruya evet’ demek durumundayız. Bunun da ötesinde din ve inanç farklılıkları­nın eşler arasında dini olmayan konularda yaşanan gerilimleri bile meşrulaştırmak ve sürdürmek için ön plana çıkarılabilir.</p>
<p><em>Annem mutlu mu? Bana göre mutlu. Huzurlu mu? Bana göre huzurlu. Hayatına anlam veren şeylerin farkında mı? Bana göre farkında. Ben evliyim, mutlu muyum? Bilmiyorum.</em></p>
<p><em>Huzurlu muyum? Bilmiyorum. Hayatıma anlam veren şeylerin ne olduğunu kestiremiyorum. Dindar mıyım? Bana göre deği­lim, başkaları dindarsın diyor. Allah’a güveniyor muyum? Gö­rünüşte evet, güveniyorum. Ama takdir-i ilahi denilecek şeyleri kabulde zorlanıyorum. Daha dün bana mutluluk ve keyif veren şeyler bugün vermiyor. Her geçen gün mutluluk da imkânsızla­şıyor gibi. Her şey sabun gibi eriyip gidiyor.” (K, 32, Evli)</em></p>
<p>Değişen dünyanın birey ve toplum üzerindeki etkilerini özetleyen bu ifadeler göstermektedir ki hayata bakış, evlilik, anlam arayışı, huzur, mutluluk ve sabır konularında kuşaklar arasında ciddi farklılık oluşmuştur. Üstelik bu fark gittikçe de açılmaktadır. Anne babayı mutlu eden hususlar artık çocukla­rı mutlu etmemektedir. İnsanın sadece bilinci değil, duygulan da ciddi bir değişim ve dönüşüme uğramıştır. Hayata anlam veren kodları devşirmek her geçen gün zorlaşmaktadır. Bu durum, evlilik hayatına da yansımaktadır. Katılımcının ifade­leri arasında Allaha güven konusu özellikle dikkat çekicidir. Görünüşte Allaha güvenmek fakat bir musibet, bela veya sı­kıntı karşısında sanki kulunu koruyup kollayan bir varlık yok­muş gibi davranmak, akıl-kalp ve biliş-duyuş farklılaşmasının travmatik yansımaları olarak değerlendirilebilir. Katılımcının açıklamaları analiz edilecek olursa yaşadığımız dünyada Al­lah’a güvenen dindarlıktan Allaha güvenmeyen dindarlıklara doğru bir evrilme içinde oldukları söylenebilir.</p>
<p><em>“Bana göre günümüzde hem evlilik hayatında hem de nor­mal hayatımızdaki çıkmazların sebebi kanaatsizlik ve özenti. Babalarımızda ve annelerimizde kanaat, sabır, şükür, yardım­laşma vardı, üstelik çok çalışıyorlardı az kazanıyorlardı, buna rağmen şimdikilerden daha mutluydular. Şimdiki neslin hali belli: Saygı yok, terbiye yok, sabır yok. Bencillik almış yürümüş, sadece kendisi düşünen bir gençlik. Dindarlık dini bilgiyle ol­muyor. önce ahlâk olacak, o zaman sorun biter diyorum” (E, 53, Evli).</em></p>
<p>Katılımcının açıklamalarına göre evlilik hayatı başta ol­mak üzere gündelik hayatta yaşanan sorunların kaynağı ka­naatsizlik, sabırsızlık ve bencilliktir. Bunlar ahlâkî zafiyetler olarak kavramlaştırmak da mümkündür. Katılımcıya göre dindarlık bilgi düzeyinde kalmakta, davranışlara yansıma- maktadır. Ahlâkî değerlerin kazandırılması anlamında verilen eğitim yetersizdir. Postmodern dünyanın beraberinde getirdi­ği insan ve toplum anlayışına direnç gösterilememekte, daha bencillik ve çok şeye sahip olma arzusu dizginlenemediği için gelir düzeyi ve ferah seviyesi artsa da huzur ve mutluluk git­tikçe azalmaktadır. Evlilik hayatı da doğal olarak bu süreçten etkilenmektedir.</p>
<p><em>“Dindarlık ve maneviyat eskiden ailede huzurun kayna­ğı olarak görülebilirdi, ancak kadınlar mutluluk değil eşitlik, huzur masalları değil ‘ben de hayatımı yaşayacağım’ demeye başladığından beri durum değişti. Dinin değil belki ama dinsel kültür ve geleneğin kadına az verip kadından çok şey çaldığı ke­sin. Yani erkeklerce dinle aldatılan kadınların bir kısmı uyandı gibi. Zaten postmodern dönemin içini boşalttığı dindarlığı hiç söylemeye bile gerek yok. Böyle bir dindarlığın değil aileye, ki­şinin, kendisine de fayda sağlamlamadığına şahit oluyoruz. (E, 25, Bekâr)</em></p>
<p>Katılımcı bu görüşleriyle erkekler tarafından sınırları çi­zilen dinsel kültür ve geleneğin kadınlar üzerindeki baskısı­nın azaldığını, dahası bedenini, arzularını ve varoluşunu fark eden kadınların dindarlık ve maneviyatı pek önemsemediğini söylemektedir. “Dinin değil belki.. ” derken idealize ettiği dini istisna tutmaya çalışarak özünden uzaklaşmış geleneksel din­darlıkları suçlamaktadır. Ayrıca postmodernitenin din ve din­darlık olgusunun içini boşalttığını, dolayısıyla postmodern dünyada dindarlık ve maneviyatın evlilik hayatına olumlu bir <strong>etkide </strong>bulunmasının söz konusu olmadığını belirtmektedir.</p>
<p><em>“Açıkçası ben, kendilerini dindar olarak nitelendiren aile- lerdeki iç huzursuzluğunun diğer kesimlere göre çok daha fazla olduğu kanaatindeyim. Bu durum &#8216;huzur İslam’dadır’ algısını boşa çıkarıyor gibi görünse de, problemin dinden değil din al­gısından kaynaklandığı açıktır. Demem odur ki; günah, haram, mekruh gibi abartılı yaklaşımlarla eşlerin fıtrî özellikleri itiba­riyle kendilerini özgürce gerçekleştirebilmelerini engelleyen bağ­naz bir din anlayışı huzur yerine huzursuzluk doğurmaktadır. Yatak odasında bile açık giyinmenin meleklerin girişi engelledi­ği bir din anlayışı her şeyden önce insanı kendisine yabancılaş­tırır!” (E, 51, Boşanmış).</em></p>
<p>Bir din olarak İslam’ın değil, fakat tarihsel süreçte oluşan İslam algısının bireysel ve sosyal hayata cevap veremediği, ge­leneksellik ile modernlik kıskacında sıkışmışlık yaşayan Müs- lümanlara huzursuzluk verdiği üzerinde duran katılımcıya göre günümüz dindarlarında iç huzursuzluğu sekülerlere göre daha yüksektir. Bu noktada katılımcı, kadın erkek ilişkilerin­de günah, haram ve mekruh gibi değerlendirmelerin her iki cinsiyetin fıtrî, yani doğal eğilimlerini baskıladığım düşün­mektedir. Bu noktada dindarlardaki huzursuzluğun kaynağı da yasaklarla çevrili bir alanda eşlerin arzularını, duygularını ve düşüncelerini açığa çıkaramaması ve kendilerini gerçekleş- tirmemesiyle ilişkili görülmektedir. Dikkat edilecek olursa ka­tılımcı gayr-i meşru ilişkilerden bahsetmemekte, nikâhlı eşle­rin dinsel geleneklerden beslenen dogmatik ve bağnaz yapıyla birbirine yabancılaştığını ifade etmektedir.</p>
<p>Tam da bu noktada evlilikte dindarlık ve maneviyatın et­kisinin tek yönlü olmadığını söylemek durumundayız. Bu ko­nuda: “öncelikle dindarlık ve maneviyat dediğimiz hadiseyi açıklamak gerekir. Bana göre farklı, sana göre farklı. Evlilikte ne beklendiği de farklılaşıyor” (K, 35, Evli). “Dindarlık ve ma­neviyata şekli ve düzeyi, algılanış biçimi, kişiden kişiye değiş­mektedir” (K, 27, Evli) şeklinde dile getirilen görüşlerde din ile dindarlığın hem tanım hem de olgusal olarak ayrıştırıldı- ğını görmekteyiz. Savunmacı bir biçimde mevcut sorunların dinden/lslam’dan uzaklaşıldığı için yaşandığı da söyleyenlere de rastlanmaktadır: Söz gelimi: <em>“Realiteye bakacak olursak tek başına dindarlık bir evliliği mutlu, huzurlu yapmaya yetmiyor. Ancak bu durum müntesiplerine dünya ve ahiret saadeti va­deden dinden mi kaynaklanıyor yoksa dindar olduğunu iddia eden bireylerin dinden uzaklaşmalarından mı? İşte asıl sorun burada” (K, 27, Evli)</em> diyen katılımcı bu bağlamda değerlendi­rilebilir. Benzer şekilde görüşlerini: <em>“Dindarlık ve maneviyat bize zorluklara sabır göstermeyi, affedici olmayı, alttan almayı, bu da benim imtihandır diyebilmeyi öğretir. Dini bir ruhsat olsa da boşanmanın tavsiye edilmeyen bir davranış olduğu inancı­mız söylüyor. Bu açıdan bakılacak olursa din ve inanç evlilikte huzur kaynağı olabilir. Din bunları söylüyor ancak dindarlar veya dindar görünenler böyle davranıyor mu? Kocaman bir soru işareti” (K, 21, Bekâr)</em> şeklinde dile getiren katılımcı da dinin insan modelinin, dini inanç ve öğretilerin dindar gö­rüntü verenlerde içselleşmediğine temas etmektedir. Dindar­lık ve maneviyatta bireysel farklılıkların olduğunu söyleyen bir başka katılımcı ise şöyle demektedir: <em>“Dindarlık ve mane­viyatın evlilik üzerindeki etkisi kişiden kişiye değişir. Kimisi din­de hoşgörü var diye eşine sabrediyor, zorluklara tahammül ede­biliyor, kimileri de dine kendi yaşam şekillerine göre kılıf biçiyor. Evliliklerinde de zorlamalar çıkıyor ortaya, bu da evliliği zora sokuyor” (K, 30, Evli).</em> Dinin talepleri doğrultusunda eşlerin birbirine sabredebilmesi evlilik hayatında yaşanan zorlukların üstesinden gelmeye destek sağlarken kişisel beklentilerin ve arzuların dine uydurulması çok çeşitli sorunlar ortaya çıkart­maktadır. Katılımcı bu konuda pek fazla açıklama yapmamak­tadır, ancak konuşmanın genel içerisinden dinin arzuları ve gündelik hayatı değil, tam tersine arzuların ve gündelik haya­tın dini düşünceyi biçimlendirmesinin beraberinde getirdiği olumsuzluklara dikkat çekmektedir. Her halükarda modern</p>
<p>dünyada değişen ve dönüşen din algısı ve dindarlık biçimle, rinin evlilikte huzur getirmediği, ortaya çıkan problemlerin çözümlenmesinde işlevsel olmadığı, tam tersine huzursuzluk oluşturabildiği vurgulanmaktadır.</p>
<p><strong>Evliliği Sürdürme ya da Boşanma İkilemi: İmanın Hazzmdan Dünyanın Hazzına</strong></p>
<p><strong>Dünya Görüşü mü, Mezhep Farklılığı mı?</strong></p>
<p>Katılımcıların ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla dindar­lık ve maneviyat yerine ve durumuna göre boşanmaya karşı zayıf, yerine ve durumuna göre kuvvetli bir kalkan olabilmek­tedir. Hatta bazen eşlerin din algılarındaki farklılık boşanma­yı hızlandırıcı bir işlev üstlenebilmektedir. İlahiyat mezunu DKAB öğretmeni bir kadın şunları söylüyor:</p>
<p><em>“Severek evlendik. Ama kafasını bir türlü değiştiremedi. Pantolon giymek zinhar haramdı ona göre. Erkeklere hiçbir şe­kilde selam verilmezdi. İzinsiz markete bile gidilemezdi. Hatta hadis olarak eğer dünyada biri birine secde edecek olsa, evlat anne-babaya, kadın kocasına secde ederdi’ diyordu. Kadının hiç söz hakkı yok. Erkeğin eşine karşı vazifeleri yok. Sadece kendi­ni düşünürdü. Mesaj yazarken Allah kelimesinin Asını büyük yazardı. Ama gelin görün ki asla kitap almaz, kitap okumazdı. Duyduğu bir dine inanmaktaydı. Sonuç: İftiralar, yalanlar ve ayrılık” (K, 27, Boşanmış).</em></p>
<p>Katılımcının görüşleri bütüncül bir şekilde değerlendiri­lecek olursa geleneksel halk dindarlığı ile kitabi-rasyonel din­darlık arasındaki farklılığın eşler arasmda gerilim ve çatışma oluşturduğu görülmektedir. Ayrıca bu ifadelerden, gelenek- sel-halk inançlarının değişime karşı ziyadesiyle dirençli oldu­ğu da anlaşılmaktadır. Kadının tamamen mahkum erkeğin ise mutlak hakim olarak algılanması özellikle yüksek tahsilli kız­lar tarafından kolayca kabullenilecek bir tutum değildir. Üstelik ilahiyat fakültesi gibi yüksek din öğretimi veren kurumlar- I dan öğrenim görenler ilkesel olarak dinî konularda sahih bilgi ile sahih olmayan bilgiyi ayırt edebilme potansiyeli ile mezun olmaktadırlar. Bu durum özellikle kadın erkek ilişkilerin nasıl s olması gerektiği hususunda geleneksel düşünceden beslenenlerle çatışmayı tahrik etmektedir. Mezhep farklılığına temas eden ilahiyat fakültesi mezunu bir başka kadının anlattıkları da bu bağlamda dikkat çekicidir.</p>
<p><em>&#8220;Mezheplerimiz farklıydı. Eşim Şafiydi, ben Hanefi. Bir ke­resinde mezheplerden konu açılınca bunların din olmadığından bahsettim. Bana sinirlendi. &#8216;Asla Hanefi olmam’ dedi. O, kendi </em>I <em>inananı savundu, ben de kendi inancımı. Ancak o savundukça ben de savunmaya başladım. Sonra kendimi bir anda ne ol­duğunu anlamadığım bir savaşın içerisinde buldum. Bu savaş mahrem alanlarımıza da yansıdı. Ona göre ilahiyat okumuşum ancak maneviyatım zayıfmış, bu halimle onu yoldan çıkaracak­mışım. Yoldan çıkarmak diye tabir edilen şeyse kulaktan dol­ma dinî bilgileri bırakması, biraz okuyup kendini geliştirmesini istemem. Hayatını başkalarının sözleriyle değil, kendi düşün­celeriyle idame ettirmesini istemem. Annesinin sözünden çıka­mazdı. Annesi sanki hayalet gibi her daim evdeydi. Evde olan biteni annesine anlatmak farzdı. Mahremiyetimiz yoktu. Bu da benim kendimi ondan uzak tutmama neden oldu. Mutlak itaat isterdi her konuda. Kadın erkeğe secde edecek derdi. Çok müca­dele ettim. Baktım olmuyor, yaşantımız cehenneme dönmüştü, ayrılma kararı aldım” (K, 29, Boşanmış).</em></p>
<p>Katılımcının ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla bura­da da geleneksel halk dindarlığı ile kitabi-rasyonel dindarlık eğilimlerinin çatışmasından kaynaklanan bir gerilim söz ko­nusudur. Eşlerden birisi Hanefi, diğeri Şafi mezhebine men­suptur. Hanefilik daha akli (rey ekolü) bir duruşa sahipken Şafiilik (hadis ekolü) daha nakli bir karakter arz etmektedir. Bu durum her iki mezhebin hadislere bakışını etkilemektedir.</p>
<p>Bununla birlikte her iki mezhep arasında var olan kısmi fark­lılıklar gerçek bir çatışmayı tahrik edecek mahiyette değildir. Sorunun asıl kaynağı ataerkil sosyokültürel yapıda gelişen din algısı, dindarlık şekli ve toplumsal cinsiyet kalıplarıdır.</p>
<p>Evliliklerinin ilk üç yılında boşanma kararı alan ve boşa­nan ilahiyat tahsilli her iki kadın katılımcı dinin/lslam’ın değil, dini anlama ve yaşama hususundaki farklılıkların boşanma sürecini hızlandırdığını ifade etmektedir. Burada gelenekten beslenen kadın algısı, aile içi ilişkiler ve kulaktan dolma din bilgiler üzerine inşa edilen dindarlıkların eşler arasında ben­zeşimi değil farklılaşmayı beraberinde getirdiği görülmekte­dir. Dolayısıyla sadece dindarlık-sekülerlik, inançlılık-inanç- sızlık, Sünnilik-Alevilik, Hanefilik-Şafilik değil aynı mezhebe mensup olanların da geleneksel dindarlık-modern dindarlık, halk dindarlığı-kitabi dindarlık, hurafeci dindarlık-rasyo- nel dindarlık gibi dinî yaşayıştaki farklılaşmaların da evlilik içinde boşanmayla sonuçlanan ciddi krizler neden olduğunu söylemek mümkündür. İfadelere dikkat edecek olursak her iki katılımcı da muhafazakâr ve dindar bir görüntü arz etmek­tedir. Ancak kadının erkeğe secde edecek kadar bağlanması gerektiği anlayışının beraberinde getirdiği sorunlar, buna kar­şın ilahiyat tahsili yapan kadınların hadisleri ya da hadis gibi aktarılan görüşleri akademik ve entelektüel birikimlerinden beslenen bir tarzda rasyonel eleştiriye tabi tutması eşler ara­sındaki çatışmayı tetikleyen unsurlardandır. Kitap okumama, dini bilmeme ve kulaktan dolma bilgilerle tezahür eden dini bağlanmalar da mezhep taassubu ve hakikat tekelciliğim be­raberinde getirmektedir. Bu da rasyonel temelli olan ve olma­yan, hurafelerden arındırılmış ve hurafelerden beslenen din anlayışlarının bireysel ve toplumsal düşüncede oluşturduğu ikilemi ve kutuplaşmayı gösterir mahiyettedir. Kuşkusuz ge- lin-kaynana gerilimi de bu hususta etkindir. Tüm bunların ötesinde söz konusu her iki katılımcının ifadeleri arasında duygusallığın, yani sevginin azaldığı, dahası cinselliğin de tat­min edici bir biçimde yaşanmadığı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Eşler arasında duygusal ve cinsel uyum sağlandıktan sonra evlilikte dünya görüşü ve mezhep farklılığının pek so­run oluşturmayacağı düşünülebilir. Alevî bir katılımcının gö­rüşleri bu konuda oldukça dikkat çekicidir:</p>
<p><em>&#8220;Ben mezhep farkı ile evlilik gerçekleştirdim, fakat ev için­de yaşadığımız hiç bir tartışma dini yönden değildi! İnsanlar birbirlerine saygı duyduğu sürece zaten problem olmuyor. Tabi ki bu saygıda aile faktörü de çok önemli. Biz şanslı bir çiftiz, her iki aile de sonsuz saygı duydu hem birbirilerine hem de bize. İnanışlar sorgulanırken seviyeli bir şekilde sorular sorulup alınan cevaplar karşısında da saygı duyulduğu zaman sıkın­tı yaşanmaz ki. Toplumumuzda ne yazık ki var olan tabuları yıkamadığımız için sorunlar yaşanıyor. Öyle ki “Alevi-Sünni”, “inançlı-inançsız”, “açık-kapalı”, “aşırı açık-aşırı kapalı”, “ka­palı ama tam kapalı gibi değil” ,”açık ama tam açık değil” gibi insanlar arasında ayırımlar ve dışlamalar yapılıyor. İnsanların kendi dışındaki diğerlerinin görüşüne saygısı yok. İnsanları ol­duğu gibi sevmeyi bildiğimiz ve dinimizi kendimiz için yaşadı­ğımız sürece hiç bir sıkıntı yaşanmaz. Biz her açıdan uyumlu bir çift olduk, bunların üstesinden geldik” (K, 30, Evli).</em></p>
<p>Katılımcının hem sosyal çevreden gelen etiket ve baskı- lamaların farkında oluşu, hem de eşiyle birlikte bunların üste­sinden gelmesi büyük ölçüde: <em>“Biz, her açıdan uyumlu bir çift olduk, bunların üstesinden geldik.”</em> cümlesinde gizlidir. Zira ta­rafların birisinin Sünnî, diğerinin Alevî olmasından kaynak­lanan göreceli sosyal uyumsuzluk, duygusal ve cinsel uyum­dan (her açıdan ifadesi bunları da içine almaktadır) mütevellit <em>karşılıklı saygı</em> ile ortadan kaldırılabilmektedir. Yine burada da ı evliliğin devamlılığının sadece mezhebi uyum ve inanç ben­zerliği ile sağlanmadığını görmekteyiz. Bu düşünceyi destek­leyen bir başka örnek de şudur:</p>
<p><em>“Ben bu konuları pek bilmem ama benim ailem Sünniydi, kocamınki Alevi. Üniversitede okurken birbirimizi sevdik. Aile­lerimiz istemedi, ama yine de evlendik. Balım cicim aylarında hiç sorun yoktu. Sonra sorunlar başladı, ilk zamanlar küçük olan sorunlar gözümde büyüdükçe büyüdü. Sosyal baskılar da eklenince boşandık” (K, 30, Boşanmış).</em></p>
<p>Dikkat edilecek olursa bu katılımcının ifadelerinde duy­gusal ve cinsel hazzm ön planda olduğu <em>“balım cicim ayların­da”</em> halının altına süpürülerek baskılanan uyumsuzluk sorun­larının zamanla güçlü bir şekilde yeniden ortaya çıktığından söz edilmektedir. <em>“Kız oğlanı sevmiş, oğlan kızı. Birisi ateist, diğeri inançlı. Birbirleriyle görüşmeye başladıkları zaman önce hoş entelektüel tartışmalar yaparlar. Ancak vuslat aşkı öldürür ve gerçekler su yüzüne çıkar. İki farklı dünyanın karşılaşması değil çarpışması ve çatışması yaşanın Sonuç boşanma.” (E, 45, Evli)</em> diyen katılımcı da hemen hemen aynı hususa temas et­mektedir.</p>
<p>Evlilikte uyum, huzur, mutluluk ve doyum bulabilmenin, yaşanan sıkıntılarla mücadele edebilmenin, boşanmaya he­men karar vermemenin din ve maneviyatla ilişkili olmadığı konusunda dillendirilen görüşler bir yönüyle dindarlık ve ma­neviyatın güvenli muhafaza kabı olmaktan çıktığını gösterir mahiyettedir. Bu bağlamda bir katılımcı şunları söylemekte­dir:</p>
<p><em>“Tabii ki evlenilecek kişinin İslam olma ve iman şartı göz önünde bulundurabilir. Ama çok dindar olmasını değil de en başta uyum, aşk, fizikî beklenti, anlayış, olgunluk, beraber aynı perspektiften bakabilme, sorumlulukların bilincinde olma, so­runlarla beraber baş edebilme, beraber çocuk yetiştirebilme&#8230; Bence üzerinde durulması gereken asıl konular bunlar. Türki­ye’de boşanma oranları gittikçe yükseliyor. Bu oran dindarlarda az, sektiler de fazla diye bir genelleme yok. Dindarda boşanıyor, sektiler de” (E, 35, Evli).</em></p>
<p>Buradaki ifadeler din ve dindarlığın evliliğin devamlılı­ğını sağlama ve boşanmaya karşı önleyici bir faktör olmadı­ğını ortaya koymaktadır. Katılımcının ilk planda bahsettiği “uyum”, &#8220;aşk” ve &#8220;fiziksel beklenti” kriterleri sadece din ve dünya görüşü açısından uyumlu olmakla değil, aynı zamanda cinsel uyumu da içine almaktadır. Esasen cinsel uyum gerçek­leştikten sonra dindarlık, maneviyat, hayata aynı pencereden bakabilme ve sorunları birlikte göğüsleyebilme gibi özellikler işlevsel faktörler olarak devreye girmektedir.</p>
<p><strong>Değişen Dindarlık ve Maneviyat Anlayışları</strong></p>
<p>Katılımcılar günümüzde dindarlık ve maneviyat anla­yışlarının değişime uğradığını düşünmektedir. Esasen dinin güvenli muhafaza kabı olmaktan çıkması da bu hususla ya­landan ilişkilidir.</p>
<p><em>“Evlilikte dindarlık ve maneviyat konusunu düşünürken şu ayrımı yapmak gerekir: Birincisi olması gerektiği gibi zühtü ve takva ile yaşanan dindarlık İkincisi ise işine geldiği gibi yaşa­nılan dindarlık. Birincisi evliliğe huzur verir, diğeri ise sıkıntı” (K, 35, Evli).</em></p>
<p>Dile getirdiği bu görüşleriyle katılımcının dindarlığı <em>ol­ması gereken (ideal), var olan (mevcut)</em> şeklinde iki kategoride ele aldığını görmekteyiz. Ona göre olması gereken dindarlık züht ve takva üstüne kurulu olup evlilik hayatmda huzur ve­rici özelliğiyle ön plana çıkmaktadır. Ancak dinin insana ka­zandırmaya çalıştığı ahlâklı insan modelinden uzakta yer alan mevcut dindarlıklar ise bireyin işine geldiği gibi yaşanmasıyla temayüz etmektedir. Egosantrik bir insan modelinden besle­nen bu dindarlık biçimi evlilik hayatında sıkıntı kaynağı ol­maktadır. Bir başka katılımcı günümüz yaşanan dindarlıkla­rın genellikle bu kapsamda olduğundan yakınmaktadır.</p>
<p><em>“Günümüzde dindar olanlarla dindar olmayanların birbi­rine çok fazla benzemeye başladığını düşünüyorum. Artık bi­reycilik ön plana çıkmakta, toplumsal değerler ve toplumsallaş­ma yok olmaktadır. Ayrıca eşlerin evlilikten aldıkları doyum da çıkar beklentileriyle paralellik göstermektedir. Sonuç mutsuzum ayrılmak istiyorum” (K, 28, Boşanmış).</em></p>
<p>Dikkat edilecek olursa burada katılımcı üç şeyi vurgula­maktadır: <em>Birincisi</em> günümüzdeki dindarlar ile sekülerler ara­sındaki makas iyice kapanmıştır. İkincisi bireycilik ön plana çıkmıştır. Üçüncüsü ise evlilik çıkar ve haz merkezli bir olgu haline gelmiştir. Bu üç husus iç içe girince dindarlık ve mane­viyatın olumlu etkisi ortadan kalkmaktadır. Hatta haz ve çıkar uyuşmazlığı dindarlarda da mutsuzluğu tahrik etmekte, bu da boşanmaları tetiklemektedir.</p>
<p><em>“Dindarlık deyince Peygamberimizin buyurduğu gibi ak­lımıza önce ‘güzel ahlâk’ gelmiyorsa gerek evlilikte, gerek sosyal hayatta çok büyük sorunlar ortaya çıkar. Allah sevgisi ve kor­kusuyla kendi kalbi yumuşamamış bir insanın, eşinin kalbine dokunabilmesi mümkün değil ya da eşlerin her ikisinin de din­darlıktan, dinden, maneviyattan ne kazandığı ya da ne bekledi­ği bile eşit değilse geriye doldurulamaz boşluklar kalır. ‘Sen beni anlamıyorsunlar hep devam eder durur” (K, 32, Evli).</em></p>
<p>Dini, güzel ahlâk olarak tanımlayan katılımcı, erdemli davranışların Allah sevgisi ve korusu, yani kulluk bilinciyle ilişkilendirmekte, buradan da eşlerin karşılıklı olarak birbirle­rinin kalplerine dokunmalarının önemli olduğunu belirtmek­tedir. “Kalbe dokunma” ifadesi özellikle dikkat çekicidir. Katı­lımcıya göre bir insanda Allah sevgisi ve korkusu varsa onun kalbi katı değildir, tam tersine yumuşamıştır. Bu hali yaşayan kişiler eşlerinin duygu ve düşüncelerini anlayabilir. Ancak eş­lerin dinden ve maneviyattan anlayışları farklıysa, söz gelimi birisi Allah’tan korktuğu halde diğeri Allah’ı umursamıyorsa, birisi dini sadece uhrevi hayata mahsus kılıyor diğeri dünya ve ahiret ayrımı yapmıyorsa, kısaca aynı gönül dilini kullana- [ iniyorlarsa mutsuzluk ve boşanma gerçekleşebilir. Görüleceği I üzere burada da ideal din ile mevcut dindarlıklar arasında ayrım yapmaktadır. Bu noktada sormak gerekir: Acaba mevcut dindarlıkların ideal dinden kopuk olmasının nedenleri nelerdir? Kuşkusuz bu soruya Kartezyen düşünceden mülhem I akıl-kalp ayrışması, sanayileşme, kentlileşme, modernleşme, bireyselleşme, küreselleşme, Anglosakson kültürün etkisiy­le yerel insan modelinden ve değerlerden uzaklaşma, hayata ve varlığa tüketim üstünden anlam bulma, sırf haz merkezli cinselliğin yeniden keşfi, geleneksel din algılarının bu süreçte modern bireyi tatmin edememesi, yeni dini yorumların Batılı düşünceden beslenerek sunulmasının toplumsal yapıda taban bulmaması, îslam kültür ve medeniyetinin kendini yenileye­memesi üzerinden çok farklı cevaplar vermek mümkündür.</p>
<p>Din ve dindarlığın eşler arasında ortaya çıkan sorunların ! çözümünde ve evliliğin devamlılığının sağlanmasında hâlâ etkili bir faktör olabileceğini düşünen bir katılımcı şöyle de­lmektedir:</p>
<p><em>“Dua, şükür, sabır ve tefekkür başta olmak üzere dinî ya­şantının evliliğe olumlu etki ettiğini söyleyebilirim. Özelikle mamazları cemaatle kılmak çok önemli. Bir de tartışma veya anlaşmazlık konularında hakem tayin edilmesi, sorun olan ko­nuda dinin ne dediğinin kıstas alınması yaşanan problemlerin çözümünde etkili olabilmektedir”(E&gt; 25, Bekar).</em></p>
<p>Katılımcı eşlerin her ikisinin de dindar ve ahlâklı olma­sının evlilik hayatında hem yaşanması muhtemel sorunların önlenmesinde hem de yaşanan sorunların üstesinden gelin­mesinde etkili olduğu kanısındadır. Bu bağlamda o, gerek dua ve ibadetin birlikte yapılmasının, gerekse sabır ve şükür gibi ^erdemlerin önemine dikkat çekmektedir. Ayrıca dini Kur’an-ı Kerimde de geçtiği üzere anlaşmazlık durumunda hakeme müracaat edilmesini önermektedir. Açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla katılımcıya göre İslam’ın önerdiği insan modeli iman, ibadet ve ahlâk birlikteliğinden oluşmaktadır. Dolayı­sıyla bu modele uygun davranılırsa eşler arasında ortaya çıkan problemler rahatlıkla çözüme kavuşturulabilir.</p>
<p><strong>Sonuç ve öneriler</strong></p>
<p>Yapılan bu araştırmadan elde edilen sonuçlara göre din­darlık ve maneviyat evlilik öncesinde, evlilik esnasında ve boşanma sürecinde devreye girebilmektedir. Özellikle aile ortamındaki dinî ve manevî atmosfer belli ölçüde etkinliğini korumaktadır.</p>
<p>Aile içi ilişkilerde ortaya çıkan gerilim, çatışma, uyum­suzluk ve mutsuzluklarda dindarlık ve maneviyatın etkisi üç başlıkta toplanabilir:</p>
<p><em>Dindarlık ve maneviyat eşler arası sorunları çözmede olumlu bir rol oynamaktadır.</em> Bu yaklaşımı sergileyenler dinin bireylere Allah korkusu, sorumluluk, anlayış, empati, sabır ve erdemli davranışlar kazandırdığını, bunun da hem çatışma öncesinde, hem bizzat çatışma yaşanırken hem de çözüm ara­yışlarında etkili olabileceğini düşünmektedirler. Anlaşıldığı kadarıyla bu tarz ifadeleri kullananlar ideal bir din ve dindar­lıktan hareket etmektedirler.</p>
<ul>
<li><em>Dindarlık ve maneviyat eşler arası sorunları çözmede durumsal ve bağlamsal olarak olumlu ya da olumsuz etki yapa­bilir.</em> Bu görüşü savunanlara göre eşlerin dindarlık ve manevi­yat algısı birbirine yakınsa, benzeşiyorsa, aile içinde inanç da­hil ortak bir dil ve ortak bir duygu oluşmuşsa yaşanan sorunlar ya daha çabuk çözülebilmekte ya da emareler belirir belirmez önleyici tedbirler alınmakta, böylece problem büyümeden çö- zümlenebilmektedir. Ancak eşlerden birisi dindar diğeri de­ğilse ya da dinî yaşayışları ve dindarlık algıları köklü biçimde farklıysa din ve maneviyat onlara yeterli desteği sunamamaktadır. Tarikat ehli birisiyle tarikat ehli olmayan ya da tarikata karşı olan bir kişi, farklı itlkadî ve amelî mezheplere mensup olanlar, bu bağlamda ilahiyatçı dindarlığıyla tarikat ve cemaat dindarlıklarına mensup olanlar, keza dini kitabi-rasyonel ya da sıhrî-mitik unsurların karıştığı halk dindarlığı üzerinden yaşamaya çalışanlar arasında sıklıkla dinî gerilim yaşanmak­tadır. Bu noktada eşlerin birbirinden farklı dindarlık ve mane­viyat anlayışları sorunları çözücü değil, bizzat sorun oluşturu­cu bir işlev üstlenmektedir.</li>
</ul>
<ul>
<li><em>Değişen ve dönüşen din algısıyla birlikte dindarlık ve maneviyat bireyler üzerindeki etkisini gittikçe kaybetmekte, imanın hazzı yerini dünyanın hazzına bırakmaktadır.</em> Bu yön­de açıklamalarda bulunanlar dinin insanları eskisi gibi etki­lemediği, görüntüsel dindarlığın ruha yansımadığı, akıl ve kalp dengesinin kurulamadığı, dahası Allah’ın her yerde bizi gördüğü bilincinin kaybolduğunu vurgulamışlardır. Anlaşıl­dığı kadarıyla Kartezyen felsefeden beslenen modernite ve akabinde onun yeni bir formu olarak çıkan postmodernite bireylere hayata bir defa geldikleri duygusunu kazandırmak­ta, cinsel hazları öncelemekte, tüketim kültürünü ve daha çok şeye sahip olmayı kutsamakta, böylece dinin dünyayı düzenle­yen özelliğini törpülemektedir. Geleneksel dönemde ölüm do­ğal cinsellik tabuyken günümüzde cinsellik doğal ölüm tabu haline gelmiştir, öyle ki günümüzde hem dinsellik hem de hazcılık artış göstermektedir. Tam da bu noktada dindarlık ve maneviyatın “incelmiş palto” gibi işlev üstlendiği, bu haliyle insanları hafif rüzgârdan koruduğu, şiddetli soğuğa karşı ise koruma vazifesini gereği gibi yapamadığı görülmektedir. Aile içindeki ufak tefek sorunların çözümünde etkili olan dindar­lık ve maneviyatın cinsellik temelli sorunlar başta olmak üzere tüketim, sahip olma ve hazcılıktan mülhem problemlerle başa çıkmada yetersiz kaldığı, “boşanmak da haktır” denilerek ev­liliklerin sonlandırıldığı ifade edilmektedir.</li>
</ul>
<p>Editör:Mustafa Atak &#8211; Maneviyat Psikolojisi 3&#8221;Evlilik ve Aile&#8221;,syf:67-117</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Ambert, A.-M. (2005). <em>Tendances contemporaines de la fatnille / di- vorces: Faits, causes, et cons&amp;quences.</em> Canada: L’lnstitut Vanier de la Famille</p>
<p>Beckwith, H. D. &amp; Morrow, J. A. (2005). Sexual attitudes of college students: The impact of religiosity and spirituality. <em>College Student Journal 39</em> (2), 357-366.</p>
<p>Beit-Hallahmi, B. &amp; Argyle, M. (1997). <em>The psychology of religious behavoir: Belief and experience.</em> London &amp; New York: Routledge.</p>
<p>Benson, P. L., Roehlkepartain, E. C. &amp; Rude, S. P. (2003). Spiritu- al development in childhood and adolescence: Toward a field of inquiry. <em>Applied Developmental Science 7</em> (3), 205-213.</p>
<p>Brody, G. A., Stoneman, Z. &amp; Flor, D. (1998). Parental religiosty and youth competence. <em>Developmental Psychology 32,</em> 696- 707.</p>
<p>Büssing, A., Ostermann, T. &amp; Matthiessen, P. E (2005). Role of re- ligion and spirituality in medical patients: Confirmatory results with the SpREUK questionnaire. <em>Health and Qua- lity of Life Outcomes 3,</em>1-10.</p>
<p>Caltabiano, M., Zuanna G. D. &amp; Rosina, A. (2006). Interdependence between sexual debut and church attendance in Italy. <em>De- mographic Research 14</em> (19), 453-484.</p>
<p>Clark, W. (1998). Pratique religieuse, mariage et famille. <em>Tendances Sociales Canadiennes 50,</em>2-7.</p>
<p>Davie, G. (2005). Din sosyolojisinde yeni yaklaşmalar: Batılı bir ba­kış (Çev. M. Akgül &amp; t Çapçıoğlu). <em>Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi XLVI</em> (I), 203-216.</p>
<p>Günay, Ü. (2006). Dindarlığın sosyolojisi. Ü. Günay &amp; C. Çelik (Ed.) <em>Dindarlığın Sosyo-Psikolojisi</em> (ss. 1-59) içinde. Adana: Karahan Kitabevi.</p>
<p>I Hardy, S. A. &amp; Raffaelli, M. (2003). Adolescent religiosity and sexu- ality: An investigation of reciprocal influences. <em>Journal of Adolescence 26,</em> 731-739.</p>
<p>Hill. P C. &amp; Pargament, K. I. (2003). Advances in the conceptualiza- tion and measurement of religion and spirituality: Imp- lications for physical and mental health research. <em>Ameri- can Psychologist</em> 58 (1), 64-74.</p>
<p>Holder, D. W., Durant, R. H., Harris, T. L., Daniel, J. H.» Obeidallah, D. &amp; Goodman, E. (2000). The association between ado­lescent spirituality and voluntary sexual activity. <em>Journal of Adolescent Health 26</em> (4), 295-302.</p>
<p>Hubbard, D. M., Wingood, G. M., DiClemente, R., Davies, S. &amp; Har- rington, K. E (2003). Religiosity and risky sexual beha- vior in African-American adolescent females. <em>Journal of Adolescent Health</em> 33 (1) 2-8.</p>
<p>Hûnler, O. S. &amp; Gençöz, T. (2005). The effect of religiousness on marital satisfaction: Testing the mediator role of marital problem solving between religiousness and marital sa­tisfaction relationship. <em>Contemporary Family Therapy 27 </em>(1), 123-136.</p>
<p>Hûnler, O.S. (2002). <em>Dindarlığın evlilik doyumu üzerindeki etkileri ve algılanan evlilik sorunları çözümü becerilerinin, dindarlık ve evlilik doyumu ilişkisi üzerindeki arabulucu rolü.</em> Ya­yımlanmamış yüksek lisans tezi, Orta Doğu Teknik Üni­versitesi, Ankara</p>
<p>Johnson, B. R„ Tompkins, R. B. &amp; Webb, D. (2002). <em>Objective hope assessing the effectiveness of faith-based organizations: a review of the literatüre.</em> Çenter for Research on Religion and Urban Civil Society.</p>
<p>Kayıldık, H. (2011). <em>Din Psikolojisi: Bireysel Dindarlık Üzerine.</em> Ada­na: Karahan Kitabevi.</p>
<p>Kimberly, C. L. (2009). <em>An Exploratory Study of Religious Conver- sion Motivated by Marriage: Adult Attachment Style and the Marital Relationship.</em> Yüksek Lisans Tezi, California</p>
<p>School of Professional Psychology at Alliant Internatio­nal University, San Diego.</p>
<p>Koenig, H. G.» McCullough, M. E., &amp; Larson, D. B. (2001). <em>Hand- book of religion and health.</em> New York: Oxford University Press.</p>
<p>Lambert» N. M. &amp; Dollahite, D. C. (2006). How religiosty help coup- les prevent, resolve and overcome marital conflict. <em>Family Relation 55,</em> 439-449. (Bu metin Volkan Tekdemir tara­findan “Dindarlık Aile içi Geçimsizliğin Önlenmesine, Çözümlenmesine ve Üstesinden Gelinmesine Nasıl yar­dıma Oluyor?” adıyla tercüme edilmiş ve Aile Akademisi internet sitesinde yayınlanmıştır.)</p>
<p>Lejeune, B. C., Aalsma, M. C., Zimet, G. D., Azzouz, E &amp; Fortenber- ry, J. D. (2005). Dyad religiosity and sexual behaviors of adolescent couples: evidence for assortive pairing. <em>Jour­nal of Adolescent Health 36</em> (2), 111-112.</p>
<p>Loewenthal, K. M. (2017). <em>Din psikolojisi: Kısa bir giriş</em> (Çev. M. Ulu). Kayseri: Kimlik Yayınları.</p>
<p>Mahperi-Uluyol, F. (2014). <em>Bağlanma örüntüleri, eşe yönelik kişilera- rası şemalar ve evlilik sorunlarıyla başa çıkabilme düzeyle­ri arasındaki ilişkiler.</em> Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara</p>
<p>Miller, L. &amp; Gur, M. (2002). Religiousness and sexual responsibility in adolescent giriş. <em>Journal of Adolescent Health 31</em> (5), 401-406.</p>
<p>Stutzer, A., ve Frey, B. S. (2006). Does marriage make people happy, or do happy people get married?. <em>The Journal of Socio-E- conomics 35,</em>326-347.</p>
<p>Suhail, K. &amp; Chaudry, H. R. (2004). Predictors of subjective well-be- ing in an eastern muslim culture. <em>Journal of Social and Clinical Psychology</em> 23(3), 359-376.</p>
<p>Şener, A. &amp; Terzioğlu, R. G. (2002). <em>Ailede eşler arası uyuma etki eden faktörlerin araştırılması.</em> Ankara: Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı Yayınlan.</p>
<p>Trinitapoli, J. &amp; Regnerus, M. D. (2006). Religion and HIV risk be- haviors among married men: Initial results from a study in rural Sub-Saharan Africa. <em>Journal for the Scientific Study ofReligion 45</em> (4) 505-528.</p>
<p>Valenzuela, A. (2004). Mari6s mais heureux. <em>Revue Internationale de fi&gt;i<sub>t</sub> de Penste et d&#8217;Action: Dialogue 16</em> (3), 14-16.</p>
<p>Wilcox, W. B. &amp; Wölfinger&gt; N. H. (2006). Then comes marriage? Re- ligion, race and marriage in urban America. <em>Social Scien­ce Research 36 (2),</em> 569-589.</p>
<p>Willaime, J. P. (1995). <em>Sociologie des religions.</em> Paris: PUF.</p>
<p>Yapıcı, A. (2002). Dinî yaşayışın farklı görüntüleri ve dogmatik din­darlık. Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2 (2), 75-117.</p>
<p>Yapıcı, A. (2007). <em>Ruh sağlığı ve din: Psikososyal uyum ve dindarlık. </em>Adana: Karahan Kitabevi.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[29]</a> Özellikle sosyal bilimlerde akademik dünyanın ittifak ettiği bir kavram bulmak abesle iştigaldir. Esasen tanımlamalarda görüş birliği ya da eskilerin ifadesiyle &#8220;icma&#8221;nın olmaması insanı ve toplumu makineleşmekten, biyolojik determinizme indirgemekten, ütopik yaklaşımlardan kısaca insan ve toplum mühendisliğinden koruyucudur. Pozitivist paradigmalardan mülhem bilim anlayışları doğa bilimlerinde olduğu gibi insan bilimlerinde de temel olgular üstünde gözlem ve deneyler yapmak, nesnel bulgulara ulaşmak, bunları genellemek ve tekrarlayarak doğruluklarını sınamak, son tahlilde evrensel insan bilimleri ile ilgili yasaları bulmak istemiştir. Bu yönde ciddi araştırmalar yapılmış, tüm insanlığın evrimini tamamlamış Batılı insan modeline göre analizi yapılmaya gayret edilmiştir. Gelinen son noktada yapılan tanım ve kavramlaştırmaların gerçekliği resmetme ve analiz etme hususunda yetersiz olduğu, insan ve toplumun fen bilimlerinin formülasyonu gibi belli bir kalıba sığdınlamayacağı fark edilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[30]</a> Araştırma bulguları şu şekildedir: İtalyan erkeklerin 13-20 yaş arasında kiliseye gitme oranları % 70.1&#8217;den % 22.6&#8217;ya, bakirlik düzeyleri ise % 100’den % 46.2’ye düşmektedir. Kadınlar için de benzer bir eğilim söz konusudur. Çünkü onların da 13-20 yaş ara­sında kiliseye devamlılıkları % 82.8’den % 35.9&#8217;a, bakirelik oran­ları ise % 100&#8217;den % 47.8&#8217;e gerilemektedir. Buradaki rakamlara dikkat edilecek olursa, hem kiliseye devam etme ile bakirlik/ba- kirelik arasında doğrusal bir ilişki vardır, hem de bakirlik/baki- relik oranı kiliseye devam etme oranından daha yüksektir. Bu da Katolik dünya görüşünün hâkim olduğu bir toplumsal yapıda ge­leneksel dinî değerlerin yaygın bir şekilde içselleştirilmesinden kaynaklanmış olabilir. Ayrıca 19-21 yaş arası İtalyan gençlerden kiliseye düzenli devam edenler arasında evlilik öncesi cinsellik yaşayan erkekler % 36, bayanlar ise % 39 oranındadır. Nikâh­sız cinsellik yaşadığı halde kiliseye giden erkeklerin oranı % 23, bayanlarınki ise % 30&#8217;dur. Hem bakir/bakire olan hem de kili­seye devam edenlere gelince, erkekler arasında bu oran % 15.2; bayanlar arasında ise % 20.4&#8217;tür (Caltabiano, Zuanna &amp; Rosina, 2006).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[31]</a> Bu kavram Gogol&#8217;un <em>Palto</em> isimli eserinden mülhem olarak oluş­turulmuştur.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evlilikte-maneviyat-huzur-mu-kusur-mu/">Evlilikte Maneviyat Huzur Mu, Kusur Mu?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/evlilikte-maneviyat-huzur-mu-kusur-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osman Turan &#8211; Türkiye&#8217;de Manevi Buhran (Din ve Laiklik) -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Oct 2020 14:05:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[maneviyat]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Turan]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[ruh ve madde]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Türklük]]></category>
		<category><![CDATA[vatan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24696</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu vesileyle bilgisizlik ve dikkatsizlikten ileri gelen bir hatayı kaydetmeden geçemeyeceğim. Bursa Yunanlılar tarafından işgal edildiği zaman, o zaman Yunan Başvekili olan Venizelos&#8217;un oğlu bir yedek subay olarak Osmangazi Türbesi&#8217;ne girerek çizmesi ve bastonu ile ona hakaret etmiş ve: “Kalk bakalım, milletini kurtarabilecek misin?&#8221; demişti. İşte bu oğul Venizelos, kabinede bulunmadığı ve resmî bir sıfatı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/">Osman Turan – Türkiye’de Manevi Buhran (Din ve Laiklik) -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-24697 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/10/turkiye-de-manevi-buhran-din-ve-laiklikdf66dfaeb49422a7d3d250b59280a4e8-185x300.jpg" alt="" width="240" height="389" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/10/turkiye-de-manevi-buhran-din-ve-laiklikdf66dfaeb49422a7d3d250b59280a4e8-185x300.jpg 185w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/10/turkiye-de-manevi-buhran-din-ve-laiklikdf66dfaeb49422a7d3d250b59280a4e8.jpg 400w" sizes="(max-width: 240px) 100vw, 240px" /></p>
<p>Bu vesileyle bilgisizlik ve dikkatsizlikten ileri gelen bir hatayı kaydetmeden geçemeyeceğim. Bursa Yunanlılar tarafından işgal edildiği zaman, o zaman Yunan Başvekili olan Venizelos&#8217;un oğlu bir yedek subay olarak Osmangazi Türbesi&#8217;ne girerek çizmesi ve bastonu ile ona hakaret etmiş ve: “Kalk bakalım, milletini kurtarabilecek misin?&#8221; demişti. İşte bu oğul Venizelos, kabinede bulunmadığı ve resmî bir sıfatı olmadığı bir sırada 1947 yazında, Türkiye&#8217;yi ziyaret edince, kendisi resmî kabullere ve devletin teşrifatına nâil olmuştur ki, bu hüviyeti olduktan ve resmî bir sıfatı da kalmadıktan sonra böyle bir gaflet ve şuürsuzluğa başka hiçbir memlekette rastlanmaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Eğer, medeniyetimizin sadece âbideleri ve husüsiyle gök kubbeye meydan okuyan, insan ruhuna huzur ve ulvîlik bahşeden camileri hakkında derin ve şümüllü bir tefekküre dalarsak o kudretin kaynağını ve tarihî azametin sırlarını keşfeder oluruz. İlk Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in: “Allah’ın evi yanında kendime muhteşem bir saray yapmaktan hicap duyarım&#8221; sözü bu ahlâk ve mefküre kudretinin veciz bir ifadesidir. Hemen bütün Selçuklu ve Osmanlı Sultanları, hüküm sürdükleri geniş ülkelerde, bu mefkürelerini medeniyet eserleriyle maddîleştirir ve sanat âbideleri halinde ifade ederlerken bu ruh ve feragatin tam bir mümessili olmuşlardı.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Tarih Türklük ve İslâmiyetin, şerefli mazileri&#8217;nde birbirlerine ne kadar bağlı ve borçlu olduğuna şahadet eylediği gibi istikbalde de bunların birbirlerinden ayrılamayacaklarını, aksi takdirde Türk milletinin bekasının da tehlikeye gireceğini ifadede bir müşkülât yoktur. Bugün Türkiye&#8217;de göze çarpan ideolojik ve zümrecı&#8217; temayüller de millî birlikte çimento vazifesini gören dinin sarsılması neticesidir.</p>
<p>Türk milletinin, tarihî hasletleri ve akl-ı selîrni sayeşinde kendisinden kopmuş bu türlü münevverlere ve onların köksüz fikirlerine itibar etmediğini şükranla kaydetmeliyiz. Zira başlıca kuvvetimiz ve son tesellimiz de budur. Öyle olmasa idi bunca bâdire ve kasırgalardan sonra dağılmak ve yok olmak mümkün idi. Bunu söylerken, bu zorlamaların tamamıyla tesirsiz kaldığını ifade etmiş olmuyoruz. Bilâkis milletlerin istikbalinde daima birinci derecede âmil münevverlerdir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Tehlikeli zamanlarda, muharebe ve zafer günlerinde milletlerin maneviyatını yükseltmek, ümit ve şevklerini artırmak için radyo vasıtasiyle yapılan dinî vaaz ve ilâhilerin teshirkâr kudreti âşikârdır. Bu sebeple, İkinci Cihan Harbi&#8217;nde bu vasıtaya sık sık baş vurulmuş ve bizzat laik ve hattâ dinsiz devlet adamları bile bu suretle kitlelerin hislerini takviyeden müstağni kalmamışlardır. II. Cihan Harbi&#8217;nde Bolşeviklerin nisbî bir din hürriyeti tanımaları da bu zamana rastlar. Halbuki, laiklikle hiçbir münasebeti olmadığı halde, Türk milleti, o karanlık ve endişeli günlerde, böyle bir ümit ve teselliden mahrum bırakılmış; hasret ve iştiyakla beklediği bir Allah kelimesini radyodan işitmek saadetine erememişti.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Gerçekten din tahsili yalnız itikad ve ibadet için değil, Türk milletine mensup bir münevver olabilmek için de zarurî idi. Zira milletinin tarihinde ve halinde bu kadar derin ve girift bir te&#8217;siri olan İslâmiyet hakkında umumî bir bilgiye sahip olmayan bir Türk münevverinin, tahsil derecesi ne olursa olsun, hakikatte kökünden kopmuş bulunduğu cihetle, aydın sayılması da imkânsızdır. Hakikaten islâmî bilgilere sahip olmayan gençler yalnız umümî kültürden mahrum kalmıyor; bu durum dolayısıyla Türk kültürüne, edebiyatına, sanatına, folkloruna, diline, şiir, hikâye ve atasözlerine de nüfuz etmek imkânlarını da kaybediyor; yani kendi cemiyeti ve muhiti icin zaruri olan milli harsı da elde edemiyor idi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>En küçük hücreden nebat, hayvan ve insanlara kadar hayatî sevk ve idare eden küllî aşk ve iradenin madde ile izah edilememesi kâinata şâmil bir şuür ve iradenin mevcudiyetini kabul ettirmekte ve iptidaî insanda olduğu gibi onun bugünkü ileri neslinde de kaadir-i mutlak bir Allah&#8217;ın varlığı fikrini, daha kuvvetli bir şekilde, kabule zorlamaktadır. Nitekim atomun keşfi üzerine İngiliz kilisesi reisi, Einstein&#8217;a: “Artık âlemin sırları keşfedilecek midir?” tarzında sorduğu suale bu büyük âlimin verdiği şu: “Biz ancak maddenin sırlarını keşifle meşgulüz. Bunun ötesi ise ebediyyen ilmin meçhulü kalacaktır.” cevap da ilmin son sözü mahiyetindedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Din ve mezheplerin, medeniyet ve kültür tarihindeki rolü yanında milletlerin tekâmül ve bekasında dinin ne kadar büyük bir âmil olduğuna dair birkaç misâl daha hatırlamak yerinde olur. Meselâ Arapların tarihte kazandığı büyük mevki münhasıran İslâm din ve mefküresinin bir eseri olduğu gibi, millî hasletler ne olursa olsun, Türklerin de cihan hâkimiyeti kudretini kazanmaları ve azametli bir tarih yaratmaları daha ziyade bu din sayesinde mümkün olmuştur.</p>
<p>Hattâ Türkler Anadolu&#8217;ya Müslüman olarak gelmemiş olsalardı Karadeniz&#8217;in şimalinde bin yıl zarfında hicret eden ırkdaşlarının akıbetlerine uğrayarak yok olur; tarihin istikametini değiştiren Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları, onların kurduğu dünya nizamı ve medeniyet bahis mevzuu olamaz ve bugünkü Türkiye de vücud bulamazdı. İslâv kavimlerinin dil ve edebiyatları ile birlikte millî kültür şuürları da Ortodoks Hıristiyanlığı ile başladığı gibi Balkan milletlerinin varlığı da bu mezheb ile korunmuştu. Luther ve Protestanlık düşünülmeksizin Şimal kavimlerinin kültürel tekâmülleri anlaşılamaz. Dinin tarihî, içtimaî bakımdan bu hayrete şayan ehemmiyeti hakkında ciltler dolduracak tafsilâta girişmek imkân ve ihtiyacı olmaksızın bu küçük tablo<br />
ile iktifa etmek mümkündür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Göktürkler oturduklari topraklarda bazı yerleri dınî kutsiyetle tâzim ederlerdi. Anadolu&#8217;nun fethine iştirak etmiş büyük kumandan ve beylerin türbeleri evliya ziyaretgâhlarından daha geniş bir kutsiyet hâlesi içinde dokuz asır ululanmıştır. Bunlara verilen kutsiyet din adamı olmaları ile değil fâtih, İslâm gazisi ve vatan kurucu bulunmaları neticesi idi. Şahsiyetleri dinî olsun, millî olsun Anadolu baştan başa bu kutsiyeti haiz ziyaretgâhlarla dolmuştur.</p>
<p>İşte vatan da kutsiyet kazanmış, tarihî eser ve hatıraları sinesinde toplayan bu gibi topraklara denir. Seydi Gazi, Danişment Gazi, Turasan, Selçuk Sultanları türbesi, Mevlâna, Hacı Bektaş, Eyyup&#8230; Türkiye&#8217;yi vatan yapan binlerce ziyaretgâhın en meşhurları idi. Millet de bu mefküreye bağlı insanlar topluluğu idi. Bunun dışında kalan zümreler devlete hizmet ettikçe asırlar boyunca hürriyete, adalete ve dinî müsamahaya hak kazanmıştı. Bunlar da millet mefhumu dışında Reâyâyı teşkil eder. Türk mefküresi veya mukaddesatının esası dört unsurdan mürekkep olduğu için Osmanlı devlet adamları, çok defa “din ü devlet mülk ü millet için” yemin ederlerdi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Gerçekten hayır, fazilet, hakikat ve feragat duygularını geliştiren bir mefkürenîn cazibesine kapılmadıkça, yüksek aşkların zevkini tatmadıkça insan oğlum has olan yaratıcı cevher paslanmaya, kabiliyetini kaybetmeye mahkümdur. Böylece millet ve medeniyetlerin en kıymetli sermayesi olan büyük ilim, fikir ve sanat adamlarını yetiştirecek esas âmil körlenmiş olur.</p>
<p>Diğer taraftan böyle manevî bir sukut insanı maddenin ve geçici kaba zevklerin esiri olarak mânen tatmin edilmemiş bir hale sürükler; bedbaht kitlelerin zuhuruna sebep olur. Bugün münevverler arasında hayır ve fedakârlık duygulan yerine hırs ve menfaat didişmelerinin gittikçe şiddet kazanması, materyalist unsurların kuvvetlenmesi ve büyük şehirlerde ahlâk ve zabıta vak&#8217;alarının korkunç bir şekilde çoğalması nasıl bir mefküre ve maneviyat buhram içersinde bulunduğumuzu göstermeye kâfidir. Halbuki İmparatorluk Türkiye&#8217;sinin azametinden, içtimaî nizam ve ahlâkî yüksekliğinden ve Hıristiyan seyyahların Türklerin üstünlüklerinden hayrete şayan tasvir ve misâller ile bahseden bir Avrupalı müellif, “Asayiş o kadar mükemıneldir ki, görmeyen ona inanamaz. Şehirleri muhafaza için geceleri elinde bir sopa ile bir fener bulunan tek bir bekçinı&#8217;n sokaklarda gezmesi kâfidir. Halbuki Paris&#8217;te bir kıt&#8217;a asker bu vazifeyi korku içinde yapar.” der. Bir başkası “Bir milyonluk büyük İstanbul şehrinde dört yılda dört katil vak&#8217;ası olmadığını, ticarî emtia ile dolu çarşı ve hanları bir tek bekçinin koruduğunu&#8221; söyler.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Tarih şeklî ve mutlak taklit esasına dayanmış bir kültür ve cemiyetin hayatiyet gösterdiğine dair bir misâl kaydetmemiştir. Tersine, içtimaî kanunlar iktizası böyle bir hâdisenin cemiyetlerin inhilâline âmil olabileceği tarihte kaybolmuş kavimler misâliyle sabittir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Basit bir misal ile ifadeye calisirsak sağlam bir dimağın ancak sağlam bir vücutta ve iyi işleyen bir kalpte bulunabileceğine dair fizyoloji kan&#8217;unu, inkılâp hareketlerinde itibar bulmadı veya anlaşılamadı. Bununla beraber İslâmiyet’in daha millî ve modern bir istikamet alması için bazı kımıldamalar olduğu ve meselâ Kur&#8217;an&#8217;ın ve ezanın Türkçe&#8217;ye tercüme faaliyetleri; inkılâbın husüle getireceği manevî boşluğu doldurmak maksadıyla da Türk milliyetçiliğini, ilmî temelden mahrum ve bu sebeple de ters bir netice veren bir tarih ve dil şuüru ile kuvvetlendirme gayretlerini de bu vesile ile hatırlatmak yerinde olur. Bununla beraber bu temayüllerin ve hakikî gayeleri de belli olmamış veya ciddî bir anlayış ve şuürun mevcudiyeti de meydana çıkamamıştır.</p>
<p>Cemiyet kanunlarına, ilme ve nihayet bu teşebbüslere rağmen, bir çok münevverler inkılâbı adetâ din ve milletten tecrit etmiş ve hattâ bunları ona engel sayan bir telâkki veya gayrete sürüklemiş olduğunu da bir vâkıa olarak tesbit etmek lâzımdır. Daha doğrusu fikrî kifayetsizlik ve yeni gelişen ideolojik temayüller böyle bir hataya sebep olmuştur. Halbuki tarih ve sosyoloji böyle bir cemiyet ve medeniyetin mümkün olamayacağına şahadet ettiği gibi inkılâbın da tabiatıyla bu türlü gayrı ilmî ve gayrı millî mahiyeti de olmamak gerekirdi.<br />
Unutmamak lâzımdır ki medeniyet hâdisemiz kendi kendine vukubulmamış, tabiî temas ve münasebetler neticesinde cereyan etmemiş, devlet veya münevverin arzu, iradesi ve hattâ zoru eseri olmuştur. Binaenaleyh irade ile başlayan bu faaliyetin ilim ve şuurun kontrolünde bulunması gerekir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanoğlu ruh ve madde gibi iki esas unsurdan müteşekkil olduğuna ve diğer yaratıklardan bu hüviyeti ile mümtaz bulunduğuna göre onun sıhhat ve saadeti ancak bu iki menşee bağlı kuvvet ve ihtiyaçlar arasındaki bir muvazene ile mümkündür. Beşeriyet ve medeniyetin bugüne kadar dayandığı din, milliyet ve insanlık mefkürelerinden, ilim, sanat, hakikat ve aile aşkından, şeref ve yükselme duygularından nasibini alamayan insan kendisini maddenin sürükleyici ve bayağılatıcı esaretinden, zekâsını da bir şer âleti olmaktan kurtaramaz. Manevî kıymetlerin sarsıldığı devir ve cemiyetlerde, ancak bu kıymetler manzumesinin hayatiyetini göstermesiyle kaim bulunan, ahlâkî ve içtimaî nizam da sarsılır; artık fert ve cemiyetlerin sukut ve inhilali de başlamış olur. Tarihte birçok kavim, kültür ve medeniyetlerin gerilemesi v&#8221;e yok olması da hep bu âmillerle vukubulmuştur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Millî şuür ve birliğin yükselmesinde ve yaratıcı bir kültürün gelişmesinde Türk tarihinin müstesna bir hazîne teşkil ettiği âşikârdır. Bu da mazi ile istikbal arasındaki bağının kuvvetlenmesiyle ve daha sonra da bu büyük mirasın ilmî bir şekilde işlenmesiyle mümkündür. Mazi ile irtiba sağ-lamlaşmadıkça millî şuur ve mefkürenin kuvvetlenmesini, kültürün gelişmesini, edebiyat, sanat ve sahne hayatının yaratıcı eserler vermesini beklemek beyhudedir&#8217;.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Filhakika bugün Türk ruhu, mefküresi, millî dil, edebiyat, sanat, din, ahlâk ve an&#8217;anelerimiz, yâni, bir kelime ile, milletimizi ayakta tutan bütün manevî kıymetler manzumesi, görünür-görünmez, şuürlu-şuürsuz, iç-dış, öyle birtakım kemirici ve yıkıcı tesirlere mâruzdur ki, hiçbir cemiyet ilmî ve kültürel bir müdafaa teşkilâtı kurmadıkça, bizzat hâiz olduğu insiyakî mukavemet kuvvetleriyle, bunlara karşı dayanacak bir kudrette değildir. Fakat yabana kültür unsurlarının müsbet ve yaratıcı tesirleriyle bu türlü tahribatı, asla, birbirine karıştırmamalıdır. Zira cemiyet, şuürla veya insiyakî olarak, şahsiyetini muhafaza ettikçe, bir ayıklama ameliyesiyle, yabana tesirleri yaratıcı bir unsur haline sokar; aksi takdirde tarih, rolün yıkıcı olduğunu meydana koymuştur. İşte kültür ve mefküre sahiplerine veya bu türlü müesseselere düşen vazife bu millî şahsiyeti korumak ve canlandırmaktır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Bugün Türkiye&#8217;de mahiyeti ve tedavisi meçhul, manevî bir istikrarsızlık ve huzursuzluğun mevcudiyeti ve hattâ bazen de bir nevi içtimaî doğum sancısı hissi müşahede edilmekte; fakat bu hususa dair birbirine zıd çeşitli fıkir ve temayüller henüz ilmî ve kurtarıcı bir hüviyet ve istikamet kazanamamaktadlr. Bununla beraber, fîkir adamları ve aydınların, manevî meseleler üzerinde birbirlerine zıt bir inanca sahip bulunmalarından daha fazla, birbirlerinin fikir ve temayülleyine. karşılıklı saygı ve müsamahadan gittikçe uzaklaşmaları endişe<br />
verecek bir manzara arz etmektedir. Halbuki inkılâp da taassup yerine fikir hüm&#8217;yeti kurmak emelindeydi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışına, İslâm dünyasının rehberi olan Türkler, Avrupalı olmak hevesiyle, millî kültür, din, mefküre ve ahlâklarını sarsan tersine bir yolda hayli zorlanmış olmalarına rağmen, halk kitleleri ve bir kısım aydınlar arasında henüz tarihî şuür, nizâm ve hayatiyetlerini muhafaza etmekle bu yeni İslâm medeniyetinin doğuşunda liderlik yapabilirler</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Millî ve dinî karakter ve duyguların şuür altında bile asırlarca yaşadığını tarihî bir gerçek olarak bildiğimize göre, Rusya&#8217;da içtimaî şartların ve dış tesirlerin birleşmesi neticesinde, Bolşevik ihtilâlinin patlak vermesi ve tarihin kaydetmediği bir tedhiş makinası halinde hüküm sürmesi hangi içtimaî, ruhî ve ırkî hastalıkların rol oynadığını meydana koymuştur. Bolşevik ihtilâlinin ilk denemesindeki zulüm ve kıtallere şahit olan meşhur Rus beyin âlimi Pavlof, Bolşeviklerin bu icraatı karşısında fertler gibi bazan cemiyetlerin de kudurabileceklerini söylemekle azgınlaşan bir materyalizmin beşeriyet için ne kadar büyük bir tehlike olduğunu ifade ediyordu.</p>
<p>Tarihî ve içtimâî âmillerin rolü ne olursa olsun Bolşevik ihtilâlini Avrupa medeniyetinde madde-ruh muvazenesinin bozulması ve materyalizmin azgınlaşması neticesi saymak en umümî ve isabetli bir hüküm olmak gerekir. Marx&#8217;ın kehânetlerine aykırı olarak komünizmin Rusya ve istilâsı altında kalan peyk memleketlerinden sonra dahi, geri kalmış Asya, Afrika ve cenubî Amerika kıtalarında yayılmasında da görülmektedir ki içtimaî şartlar yanında, siyasî ve psikolojik unsurlar da rol oynamaktadır.<br />
<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Maddeye bağlı en küçük atom âlemi (Mikrokosmos) ile en büyük yıldızlar âlemi (Makrokosmos) içinde mevcüd bulunan cezb (çekme) ve defl‘ (itme) kuvvetlerinin muvazenesi nasıl kâinat nizam ve âhengini temin ediyorsa insanlar, cemiyet ve medeniyetler de öylece madde-ruh kuvvetlerinin muvâzenesi sayesinde sıhhat, hayatiyet ve saadete kavuşur. Şu farkla ki kâinat nizamında kanunlar ve âhenk mutlak olduğu halde madde-ruh muvâzenesi psikolojik ve içtimaî kanunlara tâbi olarak değişir. Bununla beraber madde ve ruhtan birinin aşırı gelişmesi diğerinin tepkisini doğurur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İslâm dünyası, X. asırda, materyalizme sürüklenerek içten dıştan inkıraz yoluna düşmüştü. Türklerin hâkimiyeti taze bir kan ve idealizm getirince İslâm medeniyeti ve kavimleri yeni bir hayatiyete kavuşmuştu. Lâkin Haçlı ve Moğol istilâlarının getirdiği sarsıntı, dâhilde de bâtınîlerin tahribatı bir manevî uyuşukluk getirmiş; Dünyada kaybolan ümidler kurtuluşu ahirette aramağa sebep olmuş; Tasavvuf da kitleler arasında yegâne çâre sayılmıştı. Fakat cemiyet ve medeniyet ilâhî ruhtan alması gereken mânevî kudret yerine tasavvuf ya Allah&#8217;a bağlılığı ferdî kurtuluş şekline sokmuş veyahut halk kitleleri arasında bozulmuştur. Kalenderî ve Haydarî tarikatları arasında, bugünkü Hippy&#8217;leri andıran İbahiyye Zümreleri. meydana çıkmıştı. Mevlevîlik gibi tasavvuf da en yüksek mevkiini Osmanlı devrinde bulmuştu. Zira İslâm ve Türk mefkürelerinin kudret kazanmasında, Osmanlı “Nizam-ı âlem” davası içinde tasavvuf dini ve insanlığı yüceltmiş; fetihler de memleketlerden önce insanların kalbinde vuku bulmuş; Osmanlı Cihan Hakimiyeti kurulmuştu.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanoğlu, ferd ve cemiyet olarak, madde-ruh gibi, iki kuvvet ve ihtiyacın tesiri altındadır; onun saadeti ve medeniyetin devami da bu iki unsur arasında muvâzeneye veya onun bozulmasına bağlıdır. İnsanlar Allah, millet, vatan, aile, insanlık, hayır, fazilet ve şeref duyguları ile yükselir; bu esaslara dayanan büyük aşk ve mefküreler motor vazifesini görür ve yaratıcı kuvvetleri, hayır ve sevgi hislerini harekete geçirir; maddenin ifsadına ve zekânın şer âleti olmasına engel olur. İnsanlık tarihinde maneviyat aleyhinde bozulma istidadı gösteren madde-ruh muvâzenesi peygamberler, evliya, mütefekkir ve mefküreciler sayesinde yaşar; terakki ve saadet yolu devam eder.</p>
<p>Hayır uğrunda daimî bir irşâd ve gayret gösterilmezse maddenin ve şer kuvvetlerinin ifsadı mukadder olur. Dinlerin, melek-şeytan, hayır-şer ile ifâde ettikleri ezelî mücâdele de aslında insanın yaratılışında mevcüd bulunan madde-ruh cidalinin bir tezahüründen ibarettir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Alman feylesofu E.Kant&#8221;Tanrı olmasa bile beşeriyet onu kendi saadeti için kabule mecburdur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong><br />
Dînin tarihî ve içtimaî büyük mevkii hakkında hiç bir tereddüt caiz değil iken pozitivistler, marksistler ve daha umümî olarak materyalistler onun yalnız bu mevkiini ve lüzumunu inkâr etmemiş; kendi doktrinlerine göre zararlı olduğunu da ileri sürerek dîne karşı şiddetli bir mücadeleye de girişmişlerdir. İlim ve tekniğin harikulade keşiflerine ve pozitivistlerin ilmi dinin yerine oturtmak iddialarına rağmen onların bu ümid ve gururları tamâmıyla boşuna çıkmıştır. Zita ilim ve keşifler ilerledikçe, cihân-şümül kanunlar ve sırlar da hayret verici bir şekilde artmakta, bunların hepsi birbirlerine bağlanmakta ve âlemin nizâmını vücuda getiren sırlar gittikçe daha mu&#8217;dil (complique) bir mâhiyet almaktadır.</p>
<p>Bununla beraber bu keşifler insanın manevî ihtiyaçları, saadeti ve bu fâni hayatın sonunda kendi akıbeti hakkında hiç bir ümid ve destek getirmemiştir. Gerçekten, sanıldığının aksine, maddenin esrarına nüfuz edildikçe daha büyük meçhuller ve daha müthiş muammalar meydana çıkmakta; insan daha muğlak bir kâinat ve sırları ile karşılaşarak hayranlık veya şaşkınlıktan başka bir neticeye varamamaktadır. Bu sebeple de ilmî bir muhakeme yeni keşifler _ile dinî inanışların daha sağlam temellere dayandığını göstermiş ve materyalistlerin aksi iddiaları menü bir his ve davranıştan başka bir şey ifade etmemiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Dinler cemiyet, medeniyet ve milletlerin teşekkülünde başlıca âmil olurken kavimler de dinler üzerinde kendi ruh ve karakterlerine göre bazı ta&#8217;dîller vücuda getirmiştir. Meselâ: İslâmiyetle birlikte yükselen ve onun uğrunda her şeyi feda eden Türkler hukukta, tarîkatlerde ve san&#8217;atlarda millî hususiyetlerini göstermişler fakat bu yenilikler yine İslâmiyet hudutları içinde ve onu kuvvetlendirmeleri gayesi ile vuku&#8217; bulmuştur. Nitekim Osmanlı Kanün-nâmelerı&#8217; “Nizâm-ı Alem” dâvasına ve İslâm adaletine hizmet sağlamış; tarikat âyinlerinde görülen zikir şekilleri, musiki ve semâ Türklere mahsüs dînî aşkı kuvvetlendirmeye yaradığı için faydalı sayılmiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>Filhakika tarih içtimaî ve siyasî nizâmın kuruluşunda, ahlâk ve fazilet duygularının yükselişinde, ilim, edebiyat, hukuk, felsefe ve san&#8217;atların gelişmesinde, kültür ve medeniyetlerin teşekkülünde, vatan ve milliyet duygularının doğuşu ve ilerlemesinde, iktisadî faaliyetlerde ve nihayet günlük hayatın her safhasında din kadar derin bir rol oynamış bir kuvvet ve müesseseye şâhid olmamıştır. Nitekim nerede bir din, bir mezhep ve bir tarikat zuhur etmiş ise orada mutlaka yeni bir medeniyet ve kültür doğmuş; yeni bir hayat ve dünya görüşü meydana çıkmıştır. Dinler medeniyet yarattığı halde kadim medeniyetlerin meydana getirdiği bir din görülmemiştir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></p>
<p>İnsanoğlu, en ibtidâî cemiyetlerden en yükseğine kadar, akıl ve muhakemesi ile, vicdan ve duygularının yüceliği ile, başka yaratıklardan mümtaz bir varlıktır. Bununla beraber hayat ve kâinat muammaları karşısında kendi aczini kavramış ve yalnızlığı hissetmiştir. Bu idrâk onu Kaadir-i Mutlak bir Allah&#8217;ın mevcudiyetini kabule ve ona sığınmaya sevk etmiş; ferdî ve içtimaî saadeti de bu inançta bulmuştur. Bu dünyada Allah&#8217;ın varlığına duyulan bu ihtiyaç ile ruhun bekası veya yok olmamak arzusu dinin beşeriyetle birlikte mevcut olmasının tabiî ve psikolojik sebebidir. Bununla beraber insanın bu şuür ve sezişi de insanlığı mümtaz kılan ilâhî bir sır olduğundan Allah&#8217;ın varlığı fikrini yalnız bu sebep veya ihtiyaçlara bağlamak mümkün değildir. Zira, bu takdirde, ilmin tekâmülü ile Allah fikrinin zayıflaması icab ederdi. Halbuki bu şuür âleminden müstakil olarak Allah vardır. Gerçekten devrî buhranlara ve materyalist gelişmelere rağmen Allah fıkri ve din ihtiyacı beşeriyetin tekâmülü ile birlikte yükselmiştir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/">Osman Turan – Türkiye’de Manevi Buhran (Din ve Laiklik) -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osman-turan-turkiyede-manevi-buhran-din-ve-laiklik-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
