<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Malazgirt | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/malazgirt/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 23 Jun 2017 14:49:28 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Malazgirt | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Büyük Selçuklular &#8211; Alp Arslan (3. Bölüm)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Jun 2017 11:20:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[1071]]></category>
		<category><![CDATA[Çağrı Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan (1064-1072)]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklular]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt Savaşı nedir]]></category>
		<category><![CDATA[Nesimi Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Romenos diogenes]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğrul Bey]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15977</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alp Arslan (1064-1072) Tuğrul Bey’in çocuğu yoktu. O Alp Arslan’ın üvey kardeşi olup, annesi daha sonra Tuğrul Bey’le evlenmiş olan Çağrı Bey’in oğlu Ebu’l-Kasım Süleyman’ı kendisine veliaht göstermişti. Bu konuda kendisini hatunu ile birlikte veziri Amîdü’l-Mülk Kündürî’nin de etkilemiş olması söz konusu, dur. Fakat Alp Arslan bunu kabul etmeyerek, mücadeleye girişti ve sonuç- ta hem [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/">Büyük Selçuklular – Alp Arslan (3. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-15955 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg" alt="" width="461" height="389" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-600x505.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-768x647.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-1024x863.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg 1187w" sizes="(max-width: 461px) 100vw, 461px" /></a></h2>
<h2><strong>Alp Arslan (1064-1072)</strong></h2>
<p>Tuğrul Bey’in çocuğu yoktu. O Alp Arslan’ın üvey kardeşi olup, annesi daha sonra Tuğrul Bey’le evlenmiş olan Çağrı Bey’in oğlu Ebu’l-Kasım Süleyman’ı kendisine veliaht göstermişti. Bu konuda kendisini hatunu ile birlikte veziri Amîdü’l-Mülk Kündürî’nin de etkilemiş olması söz konusu, dur. Fakat Alp Arslan bunu kabul etmeyerek, mücadeleye girişti ve sonuç- ta hem onu ve hem de Tuğrul Bey döneminden beri saltanat iddiasıyla baş- kaldırmış bulunan Kutalmış’ı bertaraf etmeye muvaffak oldu. Alp Arslan’ın 26 Nisan 1064’te Selçuklu tahtına oturduğunu görüyoruz. Bunun üzerine Abbasî Halifesi Kâim-Biemrillah tarafından bir elçilik heyeti ile kutlanan Alp Arslan’a, Halife tarafından “Şehinşahü’l-Âzam, Melikii’l- Arap ve’l-Acem” gibi birçok lâkap ve unvanlar tevcih edilmiş, kılıç, hil’at, sancak ve çok sayıda değerli hediyeler de gönderilmiştir. Bu sırada o, otuz altı yaşındaydı. Önce Amîdü’l-Mülk yerine, ismi kendisi ve oğlu Melikşah’ınki ile birlikte yaşayacak olan Siyâsetnâme sahibi Nizâmü’l-Mülk’ü vezirliğe getirdi (29 Aralık 1064). Aile içi problemleri halledip üst düzey görevliler arasında değişiklikler yaptıktan sonra da fütûhata başladı.</p>
<p>Onun döneminde öncelikle, Tuğrul Bey’in Anadolu seferlerini sürdür­mek amacıyla, Azerbaycan ve Kafkasya sahasında Ermeniler ve Gürcüler’e karşı başarılı hareketler yapıldı, önemli bir kısım yerler fethedildi. Bu seferlerin, fetihler ve sınırların genişletilip güçlendirilmesi yanında, sı­nır bölgesindeki Türkmenler üzerinde devlet nüfûzunu sağlamlaştırmak gibi iki önemli hedefi vardı. Bu arada Bizans’a bağlı olup, Bagrad ve Grigor gibi Bizanslı generaller tarafından korunan ve kaynaklarda &#8220;asla fethedilemez” şeklinde nitelenen, surlarıyla meşhur Ani fethedildi (16 Ağustos 1064). Buranın alınması İslâm dünyasında çok olumlu yankılara nede® oldu. Bu başarıyı bir beyannâme ile kutlayan Halife, Alp Arslan’a Ebu Feth unvanını vermiştir. Bundan sonra aile fertlerini ülkenin çeşitli bölgelerinde görevlendiren ve yeni fetihlerle bölgedeki hakimiyetini artırt devamı yönünde tedbirler alan Sultan Alp Arslan, kendisine baş kaldıran kardeşi Kavurd’u yola getirecek ve Huttalân ile Soğaniyan emirlerini cezalandırmak üzere Doğu seferine çıkacaktır.</p>
<p>Doğu seferinde (1065) Alp Arslan, Ceyhun’u geçerek Türkistan’a gir­di. Bazı çarpışmalardan başarı ile çıktıktan sonra dedesi Selçuk’un meza­rını ziyaret için Cend’e gitti. Daha sonra Merv’e dönen (Mayıs 1066) Alp Arslan, bu ilk Türkistan seferi ile atalarının eski ülkesinin Maveraünnehir’e komşu kısımlarını Selçuklu Devleti’ne bağlamıştır. Bir süre daha bölgede kalan ve bu arada oğlu Melikşah’ı Karahanlı hükümdarı İbrahim Tamgaç Han’ın kızı Terken Hatun’la, kendi kızını Gazne hükümdarıyla, onun kızını da diğer oğlu Arslanşah’la evlendiren Alp Arslan, böylece do­ğu sınırını emniyete almıştır. Alp Arslan burada oğlu Melikşah’ın veliahdlık törenlerini de yapmış, Şiraz ve İsfahan’ın yönetimini ona vermiş, bü­tün ülkedeki camilerde hutbelerde, kendi adından sonra onun adının da anılmasını istemiştir. Melikşah’ın veliahtlığı daha sonra Halife Kâim-Biemrillah tarafından da kabul edilecektir. Şimdi artık Alp Arslan yüzünü tekrar Anadolu’ya çevirebilecektir. Zira ardı arkasına gelen Türkmenlere yeni yurt açmak gerekmektedir. Bu dönemde çeşitli Türk gruplarının Ana­dolu içlerine akınlar yaptıklarını, bir bakıma nihâî yurt edinme harekâtının hazırlıklarını tamamladıklarını görüyoruz. Bu çabaların dönülmez sona ulaşması ise, bilindiği üzere Malazgirt ile mümkün olacaktır. Şimdi sıra bu gelişmelere kısaca değinmeye gelmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte da­ha önce Sultan Alp Arslan’m ikinci defa Gürcistan seferine çıkmak zorun­da kaldığım belirtelim. Sultan 1067’de Gürcü Kralı IV. Bagrat’ın Müslü­man Şeddâdîler üzerine yaptığı akınlara cevap vermek üzere Arran’a gel­di, daha sonra Gürcistan’a girdi. Şeki bölgesini alan Alp Arslan, IV. Bagrat’ın savaşa cesaret edememesi nedeniyle Gürcistan’ın her tarafına akın­cılar gönderdiği gibi Tiflis’i de fethetti. Sonuçta aman dileyen Bagrat, Alp Arslan’a tâbî olmayı kabul etti. Bunlardan sonra Mekke Şerifi Muhammed b. Ebû Hâşim 1070’te Alp Arslan’m huzuruna geldi ve Mekke’de hutbe­nin Abbasî Halifesi ve Selçuklu Sultanı adına okunduğunu bildirdi.</p>
<p><strong>Malazgirt Meydan Muharebesi (26 Ağustos 1071)</strong></p>
<p>Gerek Tuğrul Bey ve gerekse daha sonra Alp Arslan tarafından çok iyi planlanmış bir yurt edinme faaliyetinin parçaları olarak devam eden kürklerin Anadolu içlerine yönelik hareketleri, Bizans tarafından hiç tep­esiz kabul ediliyor değildi. Olayların gösterdiği gelişme; Türklerin yeni bir yurt edinmek, Bizanslıların da topraklarını korumak amacıyla kesin sonuç almalarını gerektiriyordu. Bu sırada Bizans İmparatoru Konstantinos Dukas ölmüş (1067), devletin başına onun üç oğlu adına İmparatoriçeEudoxia (Evdokia) geçmiştir. Dahilî karışıklıklar, saray entrikaları ve çeşitli sıkıntılar içinde bulunan Bizans’ın, bu duruma tahammülü güçleştirdiğinden İmparatoriçe, Peçenekler karşısında başarılı olmuş olan Romenos Diogenes’i kendisine eş olarak seçmiş ve idareyi ona bırakmıştır, l 1068’de İmparator ilan edilen Diogenes’in ilk görevi, doğu bölgesini Türk tehlikesini bertaraf etmekti.</p>
<p>Kaynakların cesur, atılgan, kabiliyetli bir asker, bunun yanında magrur, kendine fazlaca güvenen, dalkavukluktan hoşlanan bir kişiliğe sahip bulunduğunu ifade ettikleri R. Diogenes, tahta çıktıktan iki ay sonra, 13 Mart 1068’de Franklar, Uzlar (Hıristiyan Oğuz), Peçenekler ve Makedon­yalIlardan aceleyle toplanmış bir ordunun başında “güneydeki düşmana karşı” ilk Anadolu seferine çıktı. Kayseri, Sivas, Divriği, Toroslar, Halep yolunu takip eden İmparator, Menbic’i zaptederek, kış aylarında döndüğü İstanbul’da büyük törenlerle karşılandı. Buna karşılık Türk altınlarının de­vamına mani olamadığı gibi, Niksar tahrip edildi, Eskişehir yakınında Amorium (Amuriyye)’a kadar gidilerek, bu meşhur şehir tahrip edildi.Diogenes’in İstanbul’a dönmesi üzerine Afşin, Sunduk, Ahmet Şah, Türkman, Demleçoğlu Mehmet, Duduoğlu, Serhenkoğlu ve Arslantaş gibi komutanların yönetimindeki Türkler, güney, güneydoğu ve do­ğu bölgelerinden olmak üzere süratle Anadolu’ya akınlara başladılar. Gön­derilen kuvvetlerin tamamen bozguna uğratılmaları üzerine İmparator, Manuel Komnenos komutasında Sivas’a, Philaretos Brachamios komu­tasında Malatya’ya iki ordu sevkettiği gibi, üçüncü bir ordunun başına da bizzat kendisi geçti. Hedefi Selçuklu harekât üssü olan Ahlat’ı almak, aynı zamanda onların ellerindeki kale ve müstahkem mevkileri tekrar fethede­rek Türkleri Anadolu’dan tamamıyla atmaktı. Fakat her iki general başarı sağlayamadığı gibi, ordusunun başında ikinci defa Anadolu seferine çıkan R. Diogenes de Kayseri, Palu, Sivas bölgelerinde harekâtta bulunduysa da (1069), çok hareketli bir strateji uygulayan Türkler karşısında önemli bir başarı elde edememişti. Nitekim bu sene bir taraftan İmparator’un önünden muntazam bir biçimde geri çekilen bir kısım Türk kuvvetlerine karşılık, diğer bir kısmı Kayseri’yi yağmalamış, Malatya’ya hücum etmiş, Anatoük eyaletinin zengin ve kalabalık merkezi Konya’yı tahrip etmiştir. Böylece ikinci seferde de Türklere karşı bir başarı elde edilememiştir.</p>
<p>Diogones 1070’de düşündüğü Anadolu seferine ise, Saray’daki muhalifleri dolayısıyla çıkamamış, yerine Doğu Orduları Komutanı Manuel Komnenos’u görevlendirmiştir. Sivas civarında yapılan savaşta Manuel Komnenos, Selçuklu ailesinden olup Alp Arslan’a karşı saltanat davasıyla baş kaldırmış olan eniştesi Erbasan (Er-Basgan, Er-Sığın) karşısında mağ­lup olarak beraberindeki Nikephoros ile birlikte esir edilmiştir. Fakat Sultan’ın gazabından çekinen Erbasan, esirleri salıverecek ve bazı yakınları ile birlikte İstanbul’a gidecektir. Buna karşılık onu takip eden Afşin ve di­ğer Selçuklu emirleri, Kayseri-Sivas bölgelerini yıldırım hızıyla ezip geç­tikleri gibi Afyon, Uşak, Denizli çevrelerini de yakıp yıkmışlardı. Hatta Afşin Kadıköy’e gelmiş Erbasan’ı alamayınca dönüş yolundaki Bizans kentlerine büyük zararlar vermişti. Sonuçta bütün bu dönemde insiyatifın, Türkler elinde olduğu ve Bizans’ı yıpratma, zayıflatma çabalarının başarı ile tatbik edildiği görülüyordu. Artık kalıcı neticenin alınması zamanı gel­mişti. Nihayet Romanos Diogenes, Türkleri Anadolu’dan kesin olarak çı­karmak amacıyla, kalabalık ve değişik topluluklardan oluşmuş bir ordu­nun başında 13 Mart 1071 ’de İstanbul’dan hareket etmiştir.</p>
<p>Bizans ordusunun gücü hakkında muhtelif kaynaklarda 100.000 ile 600.000 arasındaki asker sayıları verilirse de, makul olan 200.000 civarın­da askere sahip olmasıdır. Fakat bu gerçekten kalabalık ordu, bir bakıma milletler mozayiği gibidir. Franklar, Slavlar, Alman, Grek, Bulgar, Gürcü ve Ermeniler yanında Bitinya, Kapadokya, Kilikya ve Trabzon bölgelerin­den ayrıca Hazarlar, Peçenekler, Uz ve Kıpçak (Kuman)’lar gibi Türk unsurlanndan ücretli askerler de vardır. Orduda çeşitli hizmetler için değişik sınıf askerler (kale deliciler, lağımcılar, çarkçılar, arabacılar ve mancı­nıkçılar), ustalar, nal ve çivi taşıyan 400, silah ve mancınıklarla diğer sa­vaş gereçlerini taşıyan 1.000 araba vardı. Kaynaklar bir de 1.200 kişi tara­fından çekilen 10 kantar ağırlığında taş fırlatabilen bir mancınıktan bahse­derler. Bu sırada Alp Arslan Fatımîlere yönelik olarak Suriye’ye sefere çıkmış, bu amaçla Azerbaycan üzerinden Bizans topraklarına girmişti. Bu­rada, savaş öncesi tekrar Bizanslılara geçecek olan Malazgirt ve Erciş’i fetheden Sultan, Urfa’yı ise bütün çabasına rağmen alamamıştı. Mirdasogullannın yönetimindeki Halep’i bir süre muhasaradan sonra antlaşma ile Selçuklulara bağlamış, Şam ve Mısır’a yönelmek üzeredir. Fakat yaklaşan <span style="font-size: 13.3333px;">Bizans</span> tehlikesi dolayısıyla bundan vazgeçer, süratle geri döner. Hızlı hareket etmek ve iaşe konusunda sıkıntıya düşmemek için bir kısım askerle eder. Sonuçta Malazgirt’teki karşılaşmada 15/20.000 ile nihayet 50.000 kadar olduğu konusunda nakiller bulunan bir güce sahiptir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İki ordu arasındaki büyük sayı farkına rağmen, Bizanslıların çoğu değişik milletlerden oluşmuş kozmopolit, hantal silahlı gücünün verdiği dezavantaja karşılık, Alp Arslan’ın Türk savaşçılığı ve İslâm’ın cihad ülküsüne bütünüyle bağlı, çok hareketli bir savaş gücü vardı. Alp Arslan, İmparator’a son bir defa hem kendisini ve hem de Halife’yi temsil eden elçiler gönderdi ise de, bu davranışı bir zaaf alameti olarak değerlendirildiği,, den sonuç alınamadı.</p>
<p>Sultan Alp Arslan’ın maddî güç yanında, ordusunun manevî yönünü de ihmal etmediğini vurgulamak gerekir. Nitekim savaş biraz da bu neden­le, Alp Arslan’ın imam ve fakihi Buharalı Ebû Nasr Muhammed’in tav­siyesi üzerine, bütün Müslümanların başarıları için dua edeceği mübarek Cuma gününe ve Cuma namazı sonrasına denk getirilmiştir. Bir İslâm ku­mandanı olarak son barış teklifi de bir zayıflık ve savaştan çekinme şek­linde değerlendirilerek reddedilen Alp Arslan, birlikte kılınan Cuma na­mazından sonra beyazlar giyinmiş, kokular sürünmüş olarak askerlerinin başındadır. Onlara yaptığı kısa hitabede; Şehit düşerse vurulduğu yere gö­mülmesini, kendisinden sonra oğlu Melikşah’a itaat edilmesini bildirir. Bir hükümdar değil, Allah yolunda din ve devlet için bir er gibi savaşaca­ğını belirtir. Savaşmak istemeyen çekip gidebilecektir. Atının kuyruğunu bizzat bağlar, ok ve yay gibi uzaktan savaşma aletlerini bırakır, en ön saf­ta olacağım göstermek için kılıç ve topuzunu alır. Halife Kâim-Biemrillalı da metni Ahbâru’d-Devleti’s-Selçukiyye’de kayıtlı bulunan Ebû Saidb. Muslaya’nın hazırladığı bir dua metninin bütün İslâm ülkelerinde Cuma hutbesinde okunmasını istemiştir. İslâm dünyasının o zamanki en büyüğü­nün, bütün Müslümanların hislerine tercüman olduğu bu duada yer alan cümleler gerçekten dikkat çekicidir.</p>
<p>“Allahım! İslâm sancağını yücelt ve İslâm’a yardım et! Şirki başını ezmek ve kökünü kazımak suretiyle yok et! Sana itaat için, canlarını feda edip kanlarını, sana tabî olma hususunda akıtan senin yolunun mücahit­lerini, onları kuvvetlendirerek yurtlarını, güvenlik ve zaferle dolduran yar­dımlarından yoksun kılma! Mü’minlerin Emîri’nin burhanı olan Şehinşa- hu’l-Âzam (yani Alp Arslan) ’ın senden dilediği yardımı esirgeme ki, o bu sayede hükmünü yürütür, şanını yayılır kılsın ve zamanın güçlükleri karşı­sında kolayca yerinde tutunabilsin. Senin dinini şerefli ve yüce tutabilme için onu, lütufkâr ve her zaman etkili olan desteğinden yoksun kılma! Çünkü o, senin ulu rızan için rahatını terketti; malı ve canıyla buyrukları­na uymak amacıyla, senin yoluna düştü&#8230; ”.</p>
<p>Bizans ordusu karşısında Alp Arslan, ordusunu dört kısma ayırdı. Da­ha kalabalık iki kısmı savaş alanı kenarındaki tepelerde pusuya yatırdı. Üçüncü kısma düşmanın arkasını tutma görevini verdi. Dördüncü kısım ise başında kendisi olduğu halde R. Diogenes’in karşısında yer alıyordu.</p>
<p>Savaş, Bizans ordusunun hücumuyla başladı. R. Diogenes’in hücumuna Alp Arslan, sahte ricatle cevap verince, sonuçta ordugâhından uzak­laşan İmparator, akşama doğru pusuların olduğu yere gelip dayandı. Türk çemberi içinde kalan Bizans ordusu çok kötü biçimde mağlup olmuştu (26 Ağustos 1071). Bizzat İmparator esir düşmüş, İslâm Tarihinde ilk defa ol­mak üzere bir Basileus, Müslümanların tutsağı olmuştu. Fakat hayatı ba­ğışlandı ve 3 Eylül 1071 ’de ülkesine iade edildi.</p>
<p>Malazgirt zaferinin sonuçlan, değişik yönlerden geniş biçimde ince­lenebilir. Bununla birlikte millî tarihimiz ve İslâm Tarihi açısından en önemli sonucunun, Anadolu’nun bir daha değişmemek üzere ebedî olarak Türk ve Müslüman yurdu olması sürecinin kendisiyle, kesin bir biçimde başladığı şüphesizdir. Nitekim Sultan Alp Arslan, Malazgirt sonrasında Selçuklu şehzade ve emirleriyle Türkmen beylerine bütün Anadolu’nun fethini emretmiştir. Tabiatıyla R. Diogenes ile Alp Arslan arasında, bugün tam metni elde bulunamayan, ancak bazı eserlerden içeriğini, kısmen tes­pit edebildiğimiz bir antlaşma da yapılmıştır. Buna göre;</p>
<p>a- R. Diogenes kurtuluş akçesi olarak 1,5 milyon altın ödeyecektir.</p>
<p>b- Bizans, Selçuklu Devleti’ne her yıl 360.000 altın ödeyecektir.</p>
<p>c- Bizanslıların elindeki bütün Müslüman esirler serbest bırakılacak­tır.</p>
<p>d- Gerek görüldüğünde Bizans, Selçuklulara askerî kuvvet göndere­cektir.</p>
<p>e-Antakya, Menbic, Urfa, Malazgirt gibi kent ve kaleler Selçuklulara verilecektir.</p>
<p>f- R. Diogenes’in kızlarından biri Melikşah’la nikahlanacaktır.</p>
<p>Fakat bu antlaşma, Diogenes’in tahta geçmesi mümkün olamadığın­dan uygulanamamıştır. Bu durum Alp Arslan’a elde ettiği hakları silahla koruma yetkisini vermiştir. Artık Selçuklu orduları Anadolu’yu kısa zamanda fethedebilirlerdi ve ettiler de. Bu vesile ile Malazgirt zaferinin&#8217; lâm ülkelerinde çok büyük sevinç uyandırdığını, İslâm’ın ilk dönemlerindeki Kadisiye ve Yermuk zaferleriyle kıyaslandığını ifade etmemiz yerinde olacaktır. Bu arada bir taraftan Anadolu kapıları, Müslüman Türklerin bu ülkeye kalıcı girişleri için kesin biçimde açılırken, öte yandan Hıristiyan Avrupa da Bizans’ı kurtarmak amacıyla Haçlı Seferleri&#8217;ni başlatma hazırlıklarına girişiyordu. Nitekim Malazgirt’in hemen akabinde Anadolu’da ortaya çıkan Türk-İslâm siyasî teşekküllerini, ismen olsun hatırlamak, bize bu toprakların ne kadar süratli bir biçimde bir Müslüman Türk yurdu haline getirilmekte olduğu konusunda yeterli fikir verebilecektir. Yukarı Fırat havzasında Erzurum merkez olmak üzere Saltuklular (1072. 1202), Aşağı Fırat’ta Erzincan-Şebinkarahisar arasında Mengücükler (1080-1228), Sivas merkez olmak üzere Orta Anadolu’da Dânişmendliler (1080-1178), Bitlis ve Erzen’de Demleçoğulları (1084-1393), Van gölü 1 havzasında Sökmenliler (Ahlatşahlar) (1110-1207), Diyarbakır (Diyar- bekir)’da Yınaloğulları (1098-1183), Harput’ta Çubukoğulları (1085- 1113) ve Hasankeyf, Mardin, Harput merkezleri ağırlıklı olmak üzere Gü­neydoğu Anadolu’da Artuklular (1102-1409) kurulmuş ve herbiri bölge­lerinin ebedî Türk-İslâm yurdu olmasında önemli roller oynamışlardır.</p>
<p>Hıristiyan dünyasının bu gelişmelere mukabelesi olmak üzere Haçlı Seferleri’nin de XI. yüzyılın ilk yarısında fiilen başlamış olduğunu biliyo­ruz.<sup>87</sup> Bunlarla ilgili daha sonra bilgi verileceğinden, burada bu kadarlık bir hatırlatma ile yetiniyoruz.</p>
<p>Alp Arslan, Karahanlılar üzerine tertip ettiği sefer dolayısıyla 200.000 kişilik büyük bir ordunun başında Malazgirt’ten Maveraünnehİr’e hareket etti. Burada esir edilen bir kale kumandanı tarafından girişilen suikast so­nucunda aldığı yaralar dolayısıyla 10 R. Evvel 465/24 Kasım 1072’de ve­fat etti. 45 yaşındaydı ve Merv’de defnedildi. Ebû Şücâ künyesine Adudu’d-Devle lâkabına ve Burhânu Emîri’l-Mü’minîn unvanına sahipti.</p>
<p>Alp Arslan’m ölümü bütün İslâm dünyasını yasa boğmuştu. O yiğitli­ği, disiplini, enerjisi ve adaleti ile tanınmıştı. Çok merhametli, dindar bir kişi idi. Ülkesindeki fakir ve düşkünlere yardım eder, maaş verirdi. Sara­yında her gün kesilen çok sayıda koyun etinden yapılmış yemekler, açları doyururdu. Bütün bunlar yanında en önemli özelliklerinden birisi, hiç şüp­hesiz İslâm’ın cihad emrine olan sarsılmaz bağlılığı ve bu sayede Müslü­man Türklere Anadolu kapılarını açmasıdır. Böylece o, Türk Tarihi’nde ol­duğu kadar İslâm Tarihi’nde, hatta Dünya Tarihi’nde önemli bir dönüm noktasını oluşturmuştur. Anadolu Türklüğü ona çok şeyler borçludur.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Nesimi Yazıcı – İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/">Büyük Selçuklular – Alp Arslan (3. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-alp-arslan-3-bolum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyük Selçuklular- Tuğrul Bey (2. Bölüm)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-tugrul-bey-2-bolum/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-tugrul-bey-2-bolum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Jun 2017 20:13:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Çağrı Bey]]></category>
		<category><![CDATA[İmparatorluk]]></category>
		<category><![CDATA[Abbasi Halifesi]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Altuncan]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklular]]></category>
		<category><![CDATA[Dukak]]></category>
		<category><![CDATA[Karahanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Kaynak: Nesimi Yazıcı – İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt]]></category>
		<category><![CDATA[Mikail]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuz]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuzlar]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğrul]]></category>
		<category><![CDATA[Tuğrul Bey]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15959</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tuğrul Bey (1040-1063) Tuğrul Bey döneminde Selçuklu sınırlarının büyük bir hızla genişle­tilmesine devam edildi. Değişik Selçuklu kumandanları eliyle 1040’da Herat, 1041 ’de Sistan, 1051’den itibaren Kirman, Umman fethedilerek ül­keye katıldı. Bu sırada aile fertleri arasında bazı mücadelelerin varlığına da temas etmek gerekir. İbrahim Ymal, Resul Tekin ve Kutalmış’ın isyan­ları gibi. Bu vesileyle Hârizm’in ele geçirilişini [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-tugrul-bey-2-bolum/">Büyük Selçuklular- Tuğrul Bey (2. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-15955 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg" alt="" width="464" height="391" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-300x253.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-600x505.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-768x647.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal-1024x863.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/c3a7iftbac59flc4b1kartal.jpg 1187w" sizes="(max-width: 464px) 100vw, 464px" /></a></h2>
<h2><strong>Tuğrul Bey (1040-1063)</strong></h2>
<p>Tuğrul Bey döneminde Selçuklu sınırlarının büyük bir hızla genişle­tilmesine devam edildi. Değişik Selçuklu kumandanları eliyle 1040’da Herat, 1041 ’de Sistan, 1051’den itibaren Kirman, Umman fethedilerek ül­keye katıldı. Bu sırada aile fertleri arasında bazı mücadelelerin varlığına da temas etmek gerekir. İbrahim Ymal, Resul Tekin ve Kutalmış’ın isyan­ları gibi. Bu vesileyle Hârizm’in ele geçirilişini de (1043) kaydetmek ge­rekir. Bu arada gerek bu fetihte büyük yararlılığı görülmüş olan ve gerek­se daha önce Belh, Cüzcân, Badgîs, Huttalân ve diğer Toharistan şehirle­rine hakim olan ve kardeşinin sultan olmasına rıza gösterecek kadar mah­viyet sahibi bulunan Çağrı Bey 70 yaşında olduğu halde (Safer 453/Mart 1060) Serahs’ta öldü. Bilindiği gibi naaşı daha sonra oğlu Alp Arslan ta­rafından yaptırılan Merv’deki türbesine nakledilecektir.</p>
<p>Sultan Tuğrul Bey’in devletinin sınırlarını kuzey, güney ve doğu yön­lerinde genişletmesi yanında, önemli icraatlarından biri de, Türkmen çıkın­larını Anadolu&#8217;ya kanalize etmek suretiyle, bu toprakların ebedî bir Türk yurdu olmasına katkısıdır. Dandanakan zaferinin kazanılmasından sonra Oğuzlar, büyük kütleler halinde Selçuklu ülkesine göç etmeye başladılar. Beraberlerinde biraz da intizamsızlık ve düzensizliği getirmişlerdi. Bu du­rumda Tuğrul Bey’e düşen, hakim olduğu İslâm ülkelerindeki halkı koru­mak, refahlarını sağlamak, bu arada devletinin temelini ve askerî gücünü oluşturan bu ırkdaşlarına yurt bulmak ve geçim imkânlarım hazırlamaktı. O aynı zamanda da İslâm’ın sultanı ve hâmîsi idi. Bu vaziyet karşısın^ İslâm ülkelerine giren Türkmenler, isabetli bir biçimde Bizans ülkesin yönlendirildiler, böylece bölgenin Türkleşmesine önemli katkıları temin edildi. Tabiatıyla bu arada İran ve Azerbaycan’da da muhtelif fetihler ger­çekleştirilmiştir. Nitekim fütuhât bölgesine yakınlığı dolayısıyla Nişabur yerine buradaki Rey başkent yapılmıştır (1043). Bizans’la yapılan ve İb­rahim Yınal’ın yönettiği Selçuklu ordusuyla Bizans ordu komutanı Lipa­rit arasındaki savaşta (18 Eylül 1048) Bizans ordusu mağlup edilmişti. Bu sene, Çağrı Bey’in daha Önceki faaliyeti bir kenara bırakılırsa, Türklerin Bizans topraklarına sürekli akınlarmın başlangıç tarihi olarak belirlenebi­lir. Hasankale zaferi sonrasında esirler arasında bizzat Liparit de vardı. Ganimet çok boldu. Bu savaşın sonunda batıdan Peçenekler tarafından sı­kıştırılan Bizans imparatoru Monomakhos ile bir antlaşma yapıldı. Liparit zengin hediyeler karşılığı kurtulmuştu. Tuğrul Bey, daha sonraki yıllarda bizzat ordusunun başında (1054 başları) Doğu Anadolu’ya gelerek, fetih hareketlerini düzenleyecek ve destekleyecektir. Onun bölgeden ayrılma­sından sonra ise akınlar ve fetihler görevlendirdiği Selçuklu şehzadeleri, emirler ve Türkmen beyleri tarafından yürütülmüştür.</p>
<p>Tuğrul Bey’in Anadolu’ya ilgisi ve bu ülkeyi bir Türk-İslâm yurdu yapma çalışmaları, tahtta bulunduğu sürece devam edecek, kendisinden sonrakilere de, mutlaka gerçekleştirilmesi gereken, değişmez bir hedef olarak intikal edecektir. Bununla birlikte onun dönemindeki Anadolu ha­rekâtı, tam anlamıyla bir fetih niteliğini taşımaktan ziyade, bilhassa da da­ha sonraki yıllarda yapılacak olan fetih ve kalıcı yerleşme hareketlerine uygun zeminler hazırlamış olmasıyla önemlidir.</p>
<p>Bu vesileyle genelde Selçuklular ve özelde Tuğrul Bey ile Bağdat Abbasî Hilâfeti’nin ilişkileri üzerinde kısaca durmak gerekir. Bilindiği gi­bi daha önce Halifenin elçisi Tuğrul Bey’e gelmiş, onun tarafından da Ha­lifeye elçi gönderilerek iyi ilişkiler tesis edilmişti. Bu arada Çağrı Bey’in kızı Hatice Arslan ile Halife Kâim-Biemrillah’ın evlendiklerini görüyo­ruz. Daha sonra Halife bazı Türkmen gruplarının İslâm diyarlarındaki ha­reketleri dolayısıyla tanınmış İslâm bilgini el-Ahkâmu’s-Sultâniye’nin müellifi el-Mâverdî’yi Tuğrul Bey’e göndermiştir. Selçukluların her yöne doğru hızla fetihlerini sürdürdükleri sırada Abbasî Halifesi Şiî Büveyhîler ve Fatımîler tarafından desteklenen Arslan Besâsirî’nin baskısı altın­daydı. Kâim-Biemrillah’m daveti üzerine Tuğrul Bey Bağdat’a yöneldi. 25 Ramazan 447/18 Aralık 1055’te şehre girdi. Böylece 110 yıldan fazla sürmüş olan Abbasî Hilâfeti üzerindeki Büveyhî hakimiyetine son verildi,</p>
<p>Besâsirî kaçmıştı. Tuğrul Bey, Halife’nin tahsisâtını artırdı. BöyleceiL basî Halifesini himaye etmek suretiyle Sünnî İslâm dünyasının müdafaa, nı da üstlenmiş oluyordu. Ay-Tigin (Aytekin)’i Bağdat’a askerî vali u ne) olarak bırakan Tuğrul Bey, şehrin yeniden imarını da başlatmış ve oradan ayrılmıştır.</p>
<table style="height: 45px;" width="1362">
<tbody>
<tr>
<td></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Tuğrul Bey Z. Kâde 449/Ocak 1058’de Bağdat’a tekrar geldi. Bu sırada büyük törenler yapıldı. Halife Kâim-Biemrillah, Tuğrul Bey’e sancaklar, hil’atlar verdi, taç giydirdi, kılıç kuşattı. Onu Melikü’l-Meşrik vel Mağrib ilan etti. Ebû Talib künyesi ile Rüknü’d-Dünya ve’d-Din lâkabını de ve Yemînü Emîri’l-Mü’minîn, Kasîmü Emîri’l-Mü’minîn unvanlarını ver­di. Böylece halife, dünyevî yetkilerini Tuğrul Bey’e devretmiş oluyordu Maamafıh O. Turan’ın da isabetle İfade ettiği üzere, Şiî Büveyhîler döne­minde de Halifenin dünyevî yetkileri onlar tarafından kullanılmıştı.</p>
<p>Selçuklu Tarihi mütehassıslarından birçoğunun kabul ettiği bir görüşe Se göre, Halife ile Tuğrul Bey’in bu ilişkileri, hiç şüphesiz tarihinin en güçsüz dönemlerinden birini geçirmekte olan Bağdat Abbasî Hilâfeti açısın­dan olduğu kadar, Büyük Selçuklu Devleti açısından da çok önemlidir. Zira yeni durumda Halife ve onu takip edenler Büveyhî baskısından kurtu­luyor, tam müstakil değillerse de, saygı duyulan bir mevkiye yükseltiliyor­lar, daha doğru ifadesiyle hilâfetin bütün Müslümanlarca gönülden bağlanılan saygıdeğer niteliği, büyük çapta iade ediliyordu. Bununla birlikte ha- ® lifeler bu durumu çok da büyük bir memnuniyetle kabul etmiş değillerdi. Nitekim bundan sonra onlar, tamamen bağımsız olmanın, dünyevî alanlar­da da yetki kullanmanın yollarını her fırsatta arayacaklardır.</p>
<p>Tuğrul Bey yönünden ise yeni durum, bir devletin sultanı olmak veya geniş toprakları içeren ülkeleri fethedip oraları devletine katmaktan çok daha mühim bir gelişme idi. Zira bundan sonra adı hutbelerde, halife®® j<sup>1</sup> isminden hemen sonra zikredilecek, “Doğunun ve Batının Hakânı” olan Abbasî Halifesi’nin tanındığı her yerde Müslüman cemaatin işleriyle ilgilenecekti. Zaman içerisinde Abbasî Hilâfeti’nin olan bütün bölgeleri y*® den bir elde toplamak, tabiatıyla rakip Kahire Fatımî Hilâfeti&#8217;ni kaldırmaya çalışmak, artık Tuğrul Bey’e ve ondan sonra kendisini eden sultanlara düşen bir görev, Büyük Selçuklu Devleti’nin takip etmesi gereken önemli bir siyasî hedef olacaktı.</p>
<p>Ana bir kardeşi İbrahim Yınal’ın isyanı üzerine Bağdat tan Tuğrul Beyin ayrılmasını fırsat bilen Arslan Besâsirî tekrar Bağdat’a girdi (Ara­lık 1058) ve el-Mansur Camii’nde hutbeyi Mısır Fatımî Halifesi el-Muntasır (1036-1094) adına okuttu, el-Mustanstrî adlı dinarlar bastırdı. Tuğrul Bey, İbrahim Yinal meselesini hallettikten sonra Bağdat’a üçüncü defa gelerek (Aralık 1059) Halife’yi tekrar makamına oturttu. Yangınlar­dan harap olmuş olan Bağdat’ı yeniden inşaya girişti. Emir Porsuk’u Bağdat şahnesi tayin etti, devlet işlerini rayına oturttu, sonra da Rey’e dön­dü. Bu arada Besâsirî, üzerine gönderilen Selçuklu birliğinin hücumuyla ele geçirilerek öldürüldü (Ocak 1060).</p>
<p>Tuğrul Bey’in Abbasî Hilâfeti ve halife Kâim-Biemrillah (1031-1075) ile olan ilişkisi dolayısıyla hatırlanabilecek bir konu da, halifenin kızı Seyyide Hatun’la evlenmesi meselesidir. Tuğrul Bey’in, zekâsı ve hayır severliği ile tanınmış olan karısı Altuncan Hatun, Aralık 1060’da Çağrı Bey’den dokuz ay sonra vefat etmişti. Hiç çocuğu olmayan Altuncan Ha­tun, bir rivayete göre Tuğrul Bey’e Halife’nin kızı ile evlenmesini tavsiye etmişti. Önce bu evliliğe razı olmayan Halife, sonra kabul etmiştir. 22 Ağustos 1062’de Tebriz dışında nikah kıyıldı. Düğün ertesi sene Şubat 1063’te Bağdat’ta son derece gösterişli bir biçimde yapıldı. Fakat daha sonra Rey’e hareket eden Tuğrul Bey, burada kısa bir süre sonra hastala­narak 70 yaşında olduğu halde 4 Eylül 1063’te öldü. Tahran’a 22 km. uzaklıkta bulunan Rey’deki türbesine (Kümbed-i Tuğrulı) gömüldü. “Ada­leti ve dindarlığı bütün kaynaklarda belirtilen Tuğrul Bey, zekâsı ve siya­sî görüşlerindeki isabeti ile, Selçuklu ailesi içinde temayüz etmiş, bu se­beple Selçuklu Devleti’nin ilk sultanı olmuş ve 25 yıla yakın saltanatı es­nasında temelini attığı Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun Yakın-doğuda dinî anlaşmazlıkları giderici, asayişi yerleştirici vasfı ile de sarsılmaz bir siyasî teşekkül olarak gelişmesini temin etmiştir. Bu itibarla Tuğrul Bey, Türk-İslâm Tarihinde seçkin bir yer tutmaktadır”<sup>85</sup></p>
<p>Tuğrul Bey’in dindar bir hükümdar olduğunu ifade etmiştik. “Kendi­ne saray yapıp yanında Allah’ın evini (cami) inşa etmezsem utanırım” sözü ona aittir. Kaynaklar Pazartesi ve Perşembe günleri daima oruçlu oldu­ğu da eklerler. Âlimlere ve din adamlarına sevgi ve saygı onun tabiatı- /f&#8217; paleti, şefkati, ihtiyatlılığı, sabrı, tahammülü ile göçebe bir teşkilâtın fiğinden imparatorluğun başına geçebilmiştir. Onun ölümünde devletin sınırları; Ceyhun’dan Fırat’a kadar ulaşmış, tâbî devletlerin sayı» bulmuştur. Ayrıca o, Türkmenleri Bizans’ın idaresinde bulunan Anadoluya sevk ederek burasının bir Türk yurdu haline gelmesine de İli olmuştur.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Nesimi Yazıcı – İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-tugrul-bey-2-bolum/">Büyük Selçuklular- Tuğrul Bey (2. Bölüm)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/buyuk-selcuklular-tugrul-bey-2-bolum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları -Kuruluş Devri-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 15:23:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Alp Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Bağdat]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Dandanakan Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebul Kasım]]></category>
		<category><![CDATA[Emir Bozan]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil - Müslüman Türk Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kutalmış]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Malazgirt]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah]]></category>
		<category><![CDATA[Nizamulmülk]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuz]]></category>
		<category><![CDATA[Romanos Diogenes]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Şah]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Türkmen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8314</guid>

					<description><![CDATA[<p>Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda önemli derecede rol oynayan Dendânakan Savaşı’nı (1040) kazandıktan hemen sonra, süratle İran’ı geçe­rek Doğu Anadolu’ya yapılan Türk akınları bu bölgedeki Bizans mukaveme­tini kırma yönünden büyük bir önem taşır. Öte taraftan Selçuklu sultanı Alp Arslan’ın Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Malazgirt Savaşı’nda (1071) Bizans’ı mağlup etmesi Türklerin Anadolu’ya yerleşmesine imkân sağlıyordu. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/">Türkiye Selçukluları -Kuruluş Devri-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg"><img decoding="async" class="  wp-image-8313 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg" alt="Turkiye Selcuklu Devleti" width="469" height="391" /></a></p>
<p>Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda önemli derecede rol oynayan Dendânakan Savaşı’nı (1040) kazandıktan hemen sonra, süratle İran’ı geçe­rek Doğu Anadolu’ya yapılan Türk akınları bu bölgedeki Bizans mukaveme­tini kırma yönünden büyük bir önem taşır. Öte taraftan Selçuklu sultanı Alp Arslan’ın Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Malazgirt Savaşı’nda (1071) Bizans’ı mağlup etmesi Türklerin Anadolu’ya yerleşmesine imkân sağlıyordu. Bunun neticesinde Anadolu’ya büyük bir göç başlamış, yüzyıllar boyunca süren bu nüfus hareketinde Azerbaycan bir geçiş noktası olmuştu. Türkiye Selçukluları Devleti bu kesîf Türkmen kütlelerinin Anadolu’ya göç etmesi sayesinde kurulmuştu. Bu devletin kurucusu ve Anadolu’yu fetih tari­hinin başlıca kahramanı Selçuk’un torunu olan Kutalmış’ın oğlu Süleyman- şâh’tır.      Süleyman-şâh devrinin siyasi olayları tarihî manasıyla hayatının son safhasında açıklığa kavuşmaktadır. Onun ve kardeşlerinin ne şekilde ve hangi sıfatla Anadolu’ya gelmiş oldukları ve devletin kesin kuruluş tarihi üzerinde gerek yerli ve gerekse yabancı tarihçiler hâlâ bitmemiş münakaşalar sür­dürmektedirler. Onların Anadolu’ya gelişleri hususunda muhtelif rivayetler vardır. Bunlardan birisine göre Süleyman-şâh ile ağabeyi Mansûr Malaz­girt Savaşı’na katıldılar, bu savaşta büyük yararlıklar gösterdiler ve Sultan Alp Arslan da saltanat sürmesi için Anadolu’yu Süleyman-şâh’a tahsis etti. Başka bir rivayette ise; Kutalmış’ın Alp Arslan’a isyan edip öldürülmesinden (1064) sonra Sultan’ın onun oğullarının hayatına son vermek istediğini, Vezir Nizâmülmülk’ün hanedan azasının öldürülmesinin uğursuzluk getireceğini bildirmesiyle bu karardan vazgeçildiğini, fakat bunların yeniden isyan etme­lerini önlemek için fetihle meşgul olmak üzere Anadolu’ya gönderildiklerini, bu suretle ya gaza yaparak devlete hizmet etmek veya bu uğurda şehit olarak bir zarara sebebiyet vermemelerinin sağlandığı ileri sürülmüştür.</p>
<p>Doğruluğu tam olarak şüphe götürmekle beraber itimada en layık ri­vayetlere göre; Süleyman-şâh, ağabeyi Mansûr ve kardeşleri Alp îlig ile Dev­let (Dolat) muhtemelen 1073 yılında, yani Sultan Melikşâh devrinde (1072- 1092), Urfa ve Birecik yakınlarına kaçmışlar veya sürülmüşlerdi. Bunların o bölgedeki, yine Selçuklu devlet arazisinde tutulmayarak hudutlara sürülmüş oldukları anlaşılan, Türkmen gruplarıyla temas kurdukları ve soylarının asa­leti sebebiyle bunlar tarafından başbuğ tanındıkları anlaşılmaktadır. Ayrı ayrı birliklerin başında oldukları halde bölgede harekâtta bulunan dört kardeşten ikisinin bu arada Suriye olaylarına karıştıkları ve bu bölgenin fatihi Atsız’a başkaldıran Şökli adında başka bir Türkmen beyini desteklerken, Mısır’da­ki Fâtımî halifesi el-Mustansır (1036-1094) ile anlaşıp Büyük Selçukluların baştan beri takip ettikleri Sünnî siyasete yüz çevirdikleri, fakat Atsız tarafın­dan mağlup edilerek Sultan Melik-şâh’ın yanma gönderildikleri görülüyor (1075). Bu iki kardeş muhtemelen Alp ilig ve Devlet idi. öte taraftan Kasım 1074&#8217;te Mirdasî emîri Mahmûd’un ölümü ile Süleyman-şâh önce Halep’i ve daha sonra da Bizanslı bir valinin idaresindeki Antakya’yı kuşatmıştı. Fakat herhangi bir başarıya ulaşamadan Halep’ten bir miktar mal almış, Antakya&#8217;yı ise yıllık 20.000 dinar haraca bağlayabilmişti.</p>
<p>Sultan Alp Arslan ile ona Malazgirt’te mağlup ve esir olan IV. Romanos Diogenes arasında kararlaştırılan barışın yeni tahta çıkan VII. Mikhail Dukas (1071-1078) tarafından tanınmaması üzerine muhtelif Türkmen kütleleri Sul­tan Alp Arslan’ın emriyle Anadolu’ya girmiş bulunuyorlardı. Sonraki kaynak­ların ifadesine dayanılarak elde edilen pek tafsilatlı olmayan kısa rivâyetlere göre, bu sırada Anadolu’nun muhtelif bölgelerini zapt eden birçok Türkmen beyi zikrolunur. Bu adı geçen beylerin adıyla anılan küçük devletler gerçekten teşekkül etmiş ve uzunca bir süre yaşamıştı (Bk. Beylikler kısmına). Ancak dikkate şayan olan cihet, Anadolu&#8217;nun ilk fatihleri sayılan bu Türkmen reisle­ri arasında Artuk Bey’den gayrisinin faaliyetini tespit etmenin pek mümkün olmayışıdır. Artuk Bey, Sultan Melikşâh devrinde Anadolu fütûhatına katıla­rak pek büyük başarılar elde etmiş, Orta ve Kuzey-batı Anadolu’da faaliyette bulunmuş, fakat daha sonra taht mücadeleleri sırasında Melikşâh tarafından geriye çağrılmıştı.</p>
<p>Öte taraftan Suriye’de Atsız’ın kuvvet ve kudreti karşısında Süleyman-şâh ve Mansûr bu bölgeden faaliyetlerini Anadolu içlerine nakletmeyi daha uygun bulmuş olmalıdırlar. Artuk Bey’in de Anadolu’dan geri çağrılmış ol­ması, soylarının yüceliği bakımından onlara herhalde Anadolu’da bulunan Türkmen grupları üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurmak fikrini vermiş idi. Ancak yine de Süleyman-şâh’ın Anadolu’ya girdikten sonra, önce ne­relerde faaliyette bulunduğu pek belli değildir. O Antakya önünden ayrılıp Anadolu içine girdikten sonra muhtemelen Konya civarında harekâtta bu­lunmuş, bu şehri ve yakınında bulunan Gâvele (Gevele) Kalesi’ni almıştır (Takriben 1075). Böylece Kutalmışoğulları da, Büyük Selçuklu Devletini ku­ran amcazâdeleri gibi, bir devlet teşkil etme yolunda, yani Türkiye Selçuklu Devleti’nin kuruluşunu gerçekleştirmede ilk adımlarını attılar11. Kutalmışoğulları daha sonra batı yönünde fetihlere devam ettiler ve bu arada Bizans’taki taht mücadelelerinden geniş ölçüde yararlandılar. Nikephoros Botaneiates 7 Ocak 1078’de kendini imparator ilan ederek Kutalmışoğulları’nın yardı­mını sağlamıştı. Nihayet o 24 Mart’ta İstanbul’a girerek imparator oldu. Kutalmışoğullan’nın bir süre N. Botaneiates’i destekledikleri anlaşılıyor.</p>
<p>Nitekim yine imparatorluk mücadelesinde bulunan Nikephoros Bryennios da onların yardımıyla mağlup ve esir edilmişti. Bundan sonra Kutalmışoğulları Boğazlara yakın bölgelerde yerleşmişler, böylece İzmit ve çevresi Selçuk­luların eline geçmişti.</p>
<p>İşte tam bu sırada mahiyeti hâlâ yeterli derecede açıklanmamış olan Önemli bir olay oldu. Sultan Melikşâh Anadolu’daki bu duruma müdahale etti. Sultan’ın, Kutalmışoğulları’nın Anadolu’da yerleşmekte oluşlarını dik­katle takip ettiği anlaşılıyor. Amcası Kavurd’un saltanatının ilk yılında ayak­lanmasından ve öldürülmesinden (1073) sonra onun sıkı bir merkeziyetçi devlet siyaseti izlediği muhakkaktı. Ancak bu merkeziyetçi idareye karşı iki yönde, Suriye ve Anadolu’da gelişmeler olmakta idi. Suriye’de Atsız fazlaca kuvvetlenince Sultan Melikşâh kardeşi Tutuş’u oraya göndermişti. Atsız’ın Tutuş tarafından ortadan kaldırılmasıyla Suriye bu suretle itaat altına almı­yordu (1079). Sultan Melikşâh aynı şekilde Anadolu’yu kendi idaresi ve itaati altına almak için harekete geçmiş ve buraya Emir Porsuk’u göndermiş olmalı­dır. Emîr Porsuk yapılan bir savaşta (veya savaş yerine Mansûr ile yaptığı teke tek vuruşmada) Mansûr’u öldürmüş, fakat başkaca bir netice elde edemeye­rek geri dönmek zorunda kalmıştı.</p>
<p>Ağabeyinin ne şekilde olursa olsun ortadan kalkmasından sonra Süley­man-şâh bir müddet daha Bizans ile işbirliğinde bulundu. Emîr Porsuk’un ona karşı bir şey yapamamış olmasında belki de Bizans’ın desteğini görmüş olması da rol oynamıştır. Süleymanşâh’ın durumunun bundan sonra da kuv­vetlendiği anlaşılıyor. 1079-1080 yıllarında Türk fetihleri Marmara ve Kara­deniz sahillerine kadar uzanmış, bir taraftan da Adalar (Ege) denizi kıyılarına ulaşmıştı. Ancak Bizans’ta taht aşığı kumandanların bir türlü sonu gelmiyor­du. Nitekim 1080 yılı sonlarında bu kez Nikephoros Melissenos Süleyman-şâh ile anlaşarak imparatorluğunu ilan etti. Bu şahıs Türk kuvvetlerinin yar­dımı ile İznik (Nikaia) şehrini karargâh edinerek İstanbul üzerine yürümeye hazırlandı. Artık imparatorluğunu ilan etmek sırasının kendisine geldiğini düşünen Aleksios Komenos bu sefer tarafsız kaldı. Aleksios aynı zamanda eniştesi olan Melissenos’u Sezarlık vaadiyle uyuttu ve hile ile İstanbul&#8217;a gire­rek kolayca imparatorluğu elde etti (4 Nisan 1081). N. Melissenos’un bu su­retle kenarda kalması neticesinde Süleyman-şâh, gerek İznik ve gerekse onun tarafından muhafaza edilmeleri için garnizonlar yerleştirmek üzere, Türklere teslim edilen kaleleri bir daha terk etmeyerek İznik’te yerleşti. Bu suretle İznik muhtemelen 1080 yılı sonlarında Türkiye Selçuklu Devleti’nin merkezi oluyordu.</p>
<p>Aleksios’un tahta geçmesi Süleyman-şâh’ı Bizans&#8217;a karşı daha serbest ve kaygısız davranmaya sevk etti, yeni İmparator ile hiç olmazsa önceden bir ittifak mevcut değildi. Bu sebeple Türkler artık Boğaziçi sahillerine kadar iler­lediler, buradan geçen gemilerden haraç almak üzere karakollar tesis ettiler. Bütün Bithynia bölgesi (Anadolu&#8217;nun kuzeybatı bölgesi, başlıca şehirleri İz­mit, Bursa ve İznik’tir) şehirleri ister istemez Türklere teslim olmuşlardı. İm­parator Aleksios önce İstanbul şehrine serbest bir nefes aldırmak maksadıyla küçük gemilerle Boğaz sahilinde bulunan Türk karargâhlarına korsan baskın­lar tertip etti ve bunları geri çekilmeye zorladı. Ancak Aleksios’un Balkanlar­daki durumu hiç de iyi değildi. O Balkanlardaki Peçenek ve Norman tehlike­sini ortadan kaldırmak maksadıyla Süleyman-şâh ile anlaşmayı tercih etti. O Süleyman-şâh’a hediye nâmı altında muayyen bir yıllık haraç vermek suretiy­le barış istiyordu. İki taraf arasında varılan anlaşmaya göre; Türkler bugünkü Maltepe&#8217;de Dragos tepesinin batısından İzmit Körfezine dökülen küçük Drakon çayına kadar olan hattı Bizans ile hudut kabul ettiler (1081). Süleyman-şâh’ın bu münasebetle Bizans İmparatoru’na batıdaki düşmanlarına karşı savaşlarında yardımcı kuvvetler göndermeyi taahhüt ettiği anlaşılmaktadır. Böylece batıda sınırlarını hemen hemen İstanbul civarına kadar uzatmış bu­lunan Süleyman-şâh Anadolu’nun iç taraflarında muhtelif Türkmen kütlele­rinin harekâtına müdahale etmek, bilhassa başşehirleri İstanbul ile irtibatları kesilmiş, güney ve güneydoğu şehirleri ile uğraşmak için serbest kalmış bu­lunuyordu. Nitekim Süleyman-şâh gözlerini Güneydoğu Anadolu’ya çeviri­yordu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Süleyman-şâh’ın Fetihleri</strong></p>
<p>Süleyman-şâh, İmparator Aleksios ile yaptığı (1081) anlaşmasından sonra bir taraftan muhtelif kumandanlar vasıtasıyla, tafsilatı pek belli olma­yan fetih hareketlerine devam ederek Anadolu’nun kuzeyinde hâlâ Bizans’ın elinde bulunan bazı kaleleri zapt ettirirken, bir taraftan da kendisi güneye doğru yürüdü ve Tarsus’u muhasara ederek aldı (1082). Bunu takip eden yıl içinde (1083) Türkiye Selçuklu hükümdarının başta Adana, Misis (Mamistra) ve Anazarbos olmak üzere hemen bütün Kilikya sahasını fethettiği görülmek­tedir. Bu suretle Ermeni Philaretos’un, Toroslardan Urfa’ya kadar kurmuş ol­duğu hâkimiyetin batı kısmı Selçukluların eline geçmiş bulunuyordu. Bundan sonra sıra Antakya’ya geldi. Çok eski devirlerden beri Suriye&#8217;nin en mühim şehri ve merkezi olmuş bulunan bu büyük şehre gözünü diken sadece Süleyman-şâh değildi. Halep’i ele geçirmiş bulunan Ukaylîlerden Şerefüddevle Müslim b. Kureyş ve Suriye Selçuklu meliki Tutuş da Antakya’nın fethini hedef edinmiş idiler. Bu bakımdan Antakya’yı feth etmek için büyük hazırlıkların yanı sıra Müslim b. Kureyş ile Tutuş’u da unutmamak gerekiyordu. Bu sebeple Süleyman-şâh’ın Kilikya’yı ele geçirdikten sonra İznik&#8217;e dönerek kendisi güneyde meşgul ola­cağı sırada devletin öteki kısımlarını emniyete almak hususunu düşündüğü anlaşılıyordu. Nitekim o, emîrlerinin en kıymetlisi Ebu’l-Kasım’ı İznik’te ken­disine vekâlet etmek üzere bırakırken, bir taraftan da Anadolu’nun Selçuk­lulara tabi olan bölgelerine ayrı ayrı valiler göndermiş olmalıdır. Süleymân-şâh Antakya üzerine hareket ederken, Philaretos&#8217;a hududu bulunan Türk beyleri de aşağı yukarı aynı zamanda onun topraklarına yürümüşler, böylece Süleyman-şâh’ın karşısına büyük kuvvetler ile çıkmasına engel olmuşlardı. Bu anda Emîr Danişmend’in Ermeni Gabriel&#8217;in hüküm sürdüğü Malatya’yı muhasaraya giriştiği (1085) ve Emîr Buldacı’nın yukarı Ceyhan bölgesini El­bistan ve civarını zapt ettiği görülmektedir.</p>
<p>1084 yılı içinde Philaretos’un Urfa’ya kumandan olarak bıraktığı oğlu Bar­sam ile arası açılmıştı. Babası tarafından tutuklanan ve Antakya Kalesi’nde hap­sedilen Barsam, rivayete göre, Antakya şehrinin şahnesi olan İsmail adında bir müslüman ile anlaşarak babası aleyhine onunla birleşmiş ve Philaretos’un bir düğün münasebetiyle şehirde bulunmamasından yararlanarak hapisten kaç­mış ve İznik’e gitmişti. Barsam burada Süleyman-şâh ile Antakya’nın kendisine teslimi hususunda anlaştı. Bunun üzerine Süleyman-şâh beraberinde az sayı­da kuvvet bulunduğu halde süratle Antakya’ya doğru hareket etti. Netice olarak Antakya 13 Aralık 1084’te Süleyman-şâh tarafından fethedildi. Şehre Müslüman Şahne İsmail’in yardımı ile gizlice giren Selçuklu kuvvetleri büyük bir mukave­metle karşılaşmamışlar ve bu sebeple yerli halka kötü muamelede bulunma­mışlardır. Ancak Philaretos’un kuvvetlerinden bir kısmı iç kaleye sığındı. Bu se­beple şehrin iç kalesinin bir ay daha mukavemet ettikten sonra 12 Ocak 1085&#8217;te Süleyman-şâh’a teslim &#8216;olduğu anlaşılmaktadır. Getirdiği az sayıdaki kuvvet­leri, fetihten sonra, yetişen öteki birliklerle takviye eden Süleyman-şâh ayrıca Aymtab, Hârim, Tell-bâşir, Ra’ban, İskenderun ve Süveydiye (Samandağ)’yi de işgal etmişti. Bunun üzerine rivayete göre Philaretos, Büyük Selçuklu sultam Melikşâh’ın yanma giderek Müslümanlığı kabul etmiş ve kendisine tevcih olu­nan Maraş’a gelerek burada 1090 yılından önce ölmüştür.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Süleyman-şâh’ın Ölümü</strong></p>
<p>Ancak Süleyman-şâh’ın Antakya şehrini almakla, hem Şerefüddevle Müslim hem de Melik Tutuş ile mücadele etmesi mukadderdi. Nitekim mü­cadelenin ilk safhası Şerefüddevle ile oldu. Halep emîri daha önce Antakya üzerine yürümüşse de, şehrin muazzam surları karşısında bir şey yapama­yarak geri çekilmişti. Bundan sonra Philaretos ile bir anlaşma yapan Şere­füddevle Müslim ondan yıllık muayyen bir cizye almakta idi. Bu gelir kay­nağını kaybetmek istemeyen Şerefüddevle, Süleyman-şâh&#8217;a haber gönde­rerek Philaretos’un ödediği cizyeyi göndermesini istedi. Bu tabiatıyla olacak şey değildi, müslüman bir şehirden ve hükümdanndan cizye istenemezdi. Süleyman-şâh onun bu istediğini reddedince iki taraf arasında savaş zorunlu oldu. Şerefüddevle ile Süleyman-şâh’ın savaşçıları karşılıklı birbirinin arazisini yağmalamaya başladılar. Nihayet 24 Safer 478/20 Haziran 1085’te iki taraf Halep ile Antakya arasında Kurzâhil mevkiinde karşılaştılar. Bu savaşa Şerefüddevle ile başlayan Çubuk Bey ve idaresindeki Türkmenler Süleyman-şâh’ın tarafına geçtiler. Bu sebele Şerefüddevle bozguna uğraya­rak öldürüldü. Süleyman-şâh buradan Halep üzerine yürüyerek şehri kuşattı ve Şerefüddevle’yi de bu şehrin kapısı önüne gömdürdü. Antakya&#8217;nın zaptından sonra Şerefüddevle&#8217;nin ortadan kaldırılması ve Halep’in kuşatılması artık Süleyman-şâh ile Büyük Selçuklular arasındaki mücadeleyi ön plana ge­çirmişti. Şerefüddevle’nin Halep’te bıraktığı Emir Şerîf Ebû Ali Haşan Halep’i savunurken, bir taraftan da hem Sultan Melikşâh’a hem de Melik Tutuş&#8217;a mektup yazmış ve şehri teslim almak üzere ya bizzat gelmelerini, yahud ken­dilerini kurtarmak üzere büyük bir ordu göndermelerini istemişti. Bu sırada Süleyman-şâh Şeyzer, Kefertab ve Maarretünnuman kalelerini ele geçirmişti. O, Kınnesrin’i de kuşatıp aldıktan sonra bütün kuvvetleriyle Halep önünde toplandığı sırada Tutuş’un harekete geçtiği haber alındı. Artuk Bey de bu sı­rada Tutuş’un yanında bulunuyordu. Onun kuvvetleriyle takviye edilmiş olan Tutuş Halep’e üç mil uzaklıkta bulunan Ayn Seylem mevkiinde 18 Safer 479/4 Haziran 1086’da Süleyman-şâh’ın ordusu ile savaşa tutuştu. İki Türk ordusu arasındaki bu savaşın neticesini yine Çubuk Bey ve Türkmenler tayin ettiler. Bunlar bu sefer Süleyman-şâh’tan ayrılıp Tutuş tarafına geçtiler. Süleyman- şâh savaşı kaybettiğini görünce intihar etti.</p>
<p>Anadolu&#8217;nun fethi, daha önceki fetih hareketlerinin hiçbiriyle mukaye­se edilemeyecek bir ölçüde dünya tarihini etkilemiştir. Türk milleti varlığını, emsalsiz tarihî gelişmesini ve ezelî bağımsızlığını bu fethe borçludur. Bu se­beple bizim için Süleyman-şâh’ın adı, tarihimizin öteki büyük şahsiyetleri­nin önünde, onların bayrakdân manasını taşımaktadır ve bundan sonra da taşımalıdır. Nitekim şu sözler büyük bir gerçeğin ifadesidir: “Süleyman-şâh Anadolu Türkleri’nin en büyük ve en muhterem babası, ”dır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Süleyman-şâh’ın Ölümünden Sonra Anadolu Olayları &#8211; Eb’ul-Kasım Hükümeti:</strong></p>
<p>Süleyman-şâh’ın ölümünden sonra, özellikle Anadolu&#8217;nun bazı ke­siminde, Marmara Denizi ve Adalar Denizi bölgesinde vuku bulan olaylar hakkında hemen hemen bütün bilgimizi Bizans tarihçisi Anna Komnena’ya borçlu bulunmaktayız. Onun eseri bilhassa kronolojik bakımdan çok karışık olmasına rağmen, Türkiye tarihinin aşağı yukarı kırk yıllık bir kısmı (1080- 1118) için tek kaynak olmak vasfını taşımaktadır.</p>
<p>Süleyman-şâh 1084 yılı Aralık ayı içinde Antakya’yı fetih için yola çı­karken İznik ve civarını Ebu’l-Kasım adında bir Türk beyine bırakmıştı. Antakya’nın zaptı sırasında Karategin adında bir Türk beyi Karadeniz kıyısında Sinop’u zapt etti (1085 başı). Burada bulunan külliyetli altın ile büyük­çe bir imparatorluk hâzinesi bu Türk beyinin eline geçti. Ancak Süleyman- şâh’ın Tutuş karşısında mağlup olarak intihar etmesinden sonra bu durum­dan istifade eden İmparator Aleksios’un Türklerin eline geçmiş olan Kara­deniz kenarındaki sahil şehirlerini geri almaya muvaffak olduğu anlaşılıyor. İmparator Aleksios, Sultan Melikşâh&#8217;ın gönderdiği Siaus (Çavuş veya belki de Siyavuş) şeklinde kaydolunan bir elçisini kandırarak kendi tarafına çek­meye muvaffak oldu. Nitekim Sinop’a giden Siaus, Melikşâh’ın mektubunu göstererek Karategin’i Sinop’u terk etmeye ve ele geçirdiği hâzineleri de İmparator’un adamlarına bırakmaya kandırdı. Böylece Sinop tekrar Bizans’a teslim olundu. Ancak durum her tarafta aynı değildi. Süleyman-şâh’ın ölüm haberi, onun muhtelif bölgelere tayin etmiş olduğu Türk beylerinin ba­ğımsız hareket etmelerine sebep oldu. Bunlardan hükümet merkezi olan İznik’i elinde bulundurduğu cihetle en nüfuzlusu olan Ebu’l-Kasım rivaye­te göre kendisini sultan ilan ettiği gibi, kardeşi Ebu&#8217;l-Gazî’ye de Kapadokya emirliğini bıraktı. Becerikli ve gayet haris bir kimse olan Ebu’l-Kasım bun­dan sonra Marmara sahillerine akınlar yaparak bütün Bithynia’yı yağmala­maya başladı. İmparator Aleksios bunun üzerine evvelce Süleyman-şâh’a uygulamış olduğu taktiğe müracaat ederek Türk akıncılarını sahilden geri sürdü ve Ebu’l-Kasım’ı barış istemeye zorladı. Ancak Ebul-Kasım anlaşma görüşmelerini devamlı olarak uzatmakta olduğundan İmparator nihayet İz­nik üzerine bir kuvvet göndermeye mecbur kaldı. Bu kuvvetin başına Türk asıllı Tatikios (Tetik ?)’u geçirmişti. Ayrıca Sultan Melikşâh’ın da İznik’i ita­at altına almak üzere Emîr Porsuk kumandasında elli bin kişilik bir kuvvet gönderdiği öğrenildi. Fakat Tatikios böyle bir kuvvetle başa çıkmayacağını düşünerek neticede İstanbul’a çekilmek zorunda kaldı.</p>
<p>Ebu’l-Kasım’ın bundan sonra da rahat durmadığı anlaşılıyor. Herhalde Porsuk, kuvvetleriyle henüz uzakta bulunuyor veyahut Ebul-Kasım onun gelişini başka bir şekilde yorumluyordu. Ebu’l-Kasım’ın bu kez de Marmara Denizi’nin güney sahilini ele geçirmek istediği görülüyor. Nitekim o küçük bir donanma kurmayı tasarladı ve bu maksatla sahilde bulunan Kios (Gem­lik) şehrini zapt ederek burada gemiler yaptırmaya başladı. Ancak Aleksios, bunun imparatorluk için yarattığı tehlikeyi kavrayarak derhal faaliyete geç­ti. Bütün donanmasını Manuel Butumites emrine vererek Ebu’l-Kasım’ın donanmasını yakmakla görevlendirdi, karadan da büyükçe bir kuvvetle Tatikios Türklerin üzerine sevk olundu. Her iki kuvvetin de üzerine gönde­rilmesinden endişelenen Ebu’l-Kasım üstün Bizans donanmasına karşı ko­yamayacağını düşünerek Kios’tan geri çekildi. M. Butumites süratle gelerek Ebu’l-Kasım’ın herhalde henüz kızakta bulunan gemilerini yaktı. Pek az son­ra da Tatikios kara yolundan yetişerek mevzi aldı. Ebu’l-Kasım&#8217;ın çekildiği (Halykai veya Kyparisson) mevkiinde Bizanslılar ile Türkler arasında on beş gün süreyle ufak tefek çarpışmalardan başka büyükçe bir savaş yapılmadı. Neticede Tatikios savaşa karar vermek zorunda kaldı. Savaş bir kısım Türk askerinin ölmesi, esir edilmesi, daha çoğunun ise bütün eşya ve teçhizatını bırakarak kaçması ile neticelendi. Ebu’l-Kasım güçlükle İznik’e ulaşabildi. Bütün bu olayların oluş şekli ve tarihi hakkında kesin bilgilere sahip değiliz. Ancak Bizans’taki başka olaylara bakarak Emir Porsuk’un gelişinin 1090 yılı sonlarında olması çok muhtemeldir.</p>
<p>Şu halde 1090 yılı ortalarında Ebu’l-Kasım Kios’ta mağlup olduktan sonra İznik’e çekilmişti. Ancak Emîr Porsuk’un Anadolu içinde bağımsız davranan muhtelif Türk beylerini itaata aldıktan sonra İznik’e yaklaşmakta olduğu bu sıralarda Aleksios, Ebu’l-Kasım’a haber göndererek onu İstanbul’a davet etti. Bizans İmparatoru anlaşıldığına göre İznik hâkimi Ebu’l-Kasım’a Porsuk’a karşı bir ittifak teklif ve bu münasebetle onu İstanbul&#8217;a davet etmişti. O bu arada bir taraftan da Türklerin elinde bulunan İzmit’i ele geçirmek istiyor­du. Ebu’l-Kasım İstanbul’da gayet iyi karşılandı, hemen her gün kendisine ziyafetler veriliyor, hipodromda şerefine at ve araba yarışları tertip olunuyor ve İstanbul’da ikamet müddeti birçok neden ile uzatılmaya çalışılıyordu. İki taraf arasında barış ve ittifak görüşmeleri yapıldığı esnada, İmparator Aleksi­os donanma kumandanı Eustathios Kymineianus’u yapı malzemesi, mimar­lar ve işçileri yüklediği gemileriyle İzmit’e yolladı. Bunlar İzmit müstahkem mevkiini kontrol altına alacak yeni bir kale inşa etmekle görevlendirilmişler­di. Kalenin inşası bittikten sonra Aleksios, Ebu’l-Kasım’a pek çok hediyeler ve bir de “Sebastos” ünvanı vererek onu İznik’e uğurladı. Ebu’l-Kasım olan biteni öğrendiği zaman kadere boyun eğmek zorunda kaldı. Çünkü bu sıra­da Emîr Porsuk artık İznik önünde görünmüştü ve Ebu’l-Kasım İmparator’un yardımına muhtaçtı.</p>
<p>Emîr Porsuk İznik’i üç ay muhasara etti. İmparator’un hareket şekline ve hilekârlığına çok içerlemiş bulunan Ebu’l-Kasım bu müddet içinde ken­di imkânları ile Porsuk’un kuvvetlerine karşı İznik’i korudu. Ancak sonunda yardım istemek için İmparator’a başvurmak zorunda kaldı. Bizans İmpara­toru bu sırada Peçeneklere karşı büyük bir ölüm kalım mücadelesi içinde idi. Onun bu cepheden ayıracak kuvveti yoktu, buna rağmen Ebu’l-Kasım’a yardım zorunluluğunu hissetti. Çünkü İznik Porsuk’un eline geçecek olursa burasını Büyük Selçuklu imparatorluğumdan kurtarıp almak elbette hemen hemen imkânsız bir şey olacaktı. Bunun için o yeniden bir hileye başvurdu. O pek küçük bir kuvveti bunlara imparatorluk sancakları, İmparator’un önün­de taşınması alışılmış olan süslü alametleri vermek suretiyle Ebu’l-Kasım’a yolladı. Bu yardım yoluyla Porsuk’u geri çekilmeye zorlamayı ve imkân hâsıl olursa İznik’i kendi adına zapt etmeyi umuyordu. Bu küçük Bizans kuvveti; muhtemelen deniz yönünden şehre girdi, imparator gâyesinin ilkine kolay­lıkla ulaştı. Bizanslılar surlar üzerine çıkıp imparatorluk sancaklarını ve im­paratorun alametlerini göstererek savaş naraları atmaya başlayınca; Porsuk, İmparator’un bizzat geldiği düşüncesiyle kuşatmayı kaldırmayı uygun bul­du. İznik bu suretle kuşatmadan kurtulunca, yardıma gelen kuvvetler, sayıları pek az olduğu ve Ebu’l-Kasım henüz tamamiyle kuvvetten düşmemiş bulun­duğu için, İmparator’un plânının ikinci safhasını gerçekleştiremeyeceklerini anlayarak geri dönmeyi tercih ettiler.</p>
<p>Emîr Porsuk&#8217;un başarısızlığı üzerine Büyük Sultan Melikşâh’ın İznik’in zaptından vazgeçmediğini ve buraya kıymetli kumandanlarından Urfa emîri Bozan&#8217;ı gönderdiğini görüyoruz. Anna Komnena bu münasebetle Melikşâh’ın kendisiyle ittifak etmek üzere, İmparator’a yeniden müracaat ettiğini kaydediyor. Neticede imparator Aleksios da Selçuklu Sultanının ya­nma bir elçi heyeti göndermiş, fakat bunlara verdiği talimatta müzakereleri uzatarak Melikşâh’ı oyalamalarını tembihlemişti. Ancak bu heyet daha yolda iken Melikşâh’ın ölüm haberini almış ve geri dönmüştü. Sultan Melikşâh’ın 19 Kasım 1092’de öldüğünün bilindiğine göre, Bizans elçi heyetinin buna yakın bir tarihte yola çıktığı kabul olunabilir. Bu durumda Bozan’ın İznik önüne gelişini de aynı yılın (1092) ortalarına ve hatta ikinci yarısına koymak herhalde hatalı olmayacaktır.</p>
<p>Öte taraftan Emîr Bozan İznik önüne geldi, şehri hücumla zapt etmek için birbiri arkasına yaptığı teşebbüsler, Ebu’l-Kasım&#8217;ın şiddetli müdafaası ve İmparator’dan istediği yardımı elde etmesi sayesinde bir türlü netice verme­di. imparator bu sırada Peçenekleri Kumanların yardımı ile imha etmiş oldu­ğu için biraz olsun ferahlamış bulunuyordu. Bizans Levunion galibiyetinden (29 Nisan 1091)15 sonra sadece İzmir hâkimi Çaka (Çakan) Bey’le uğraşmak zorunda idi. Bozan bu şekilde İznik’i zapt edemeyeceğini anlayınca muhasarayı kaldırarak karargâhını Lopadion (Ulubat) yanında bulunan Lampe Ir­mağı kenarına nakletti.</p>
<p>Ebu’l-Kasım’ın bu sıralarda artık bağımsız hükümet sürmek imkânının yok olduğunu fark ettiği anlaşılmaktadır. Her halde İmparator’un kendisine ne maksatla yardım ettiğini anlamış olacaktır. Belki de İmparator ile Melikşâh arasında bir anlaşma yapılacağını da haber almıştı. Bu sebeple o, doğrudan doğruya Büyük Sultan’a müracaatla İznik bölgesinde onun valisi sıfatıyla tas­dik edilmeyi ümit ederek büyük hediyeler hazırladı ve kardeşi Ebu’l-Gazî&#8217;yi İznik’te yerine vekil bıraktıktan sonra İsfahan’a doğru yola çıktı. Anna Komnena, onun on beş katır yükü altın ile Sultan’ın yanına gittiğini kaydetmek­tedir. Ancak Ebu’l-Kasım bütün rica ve ısrarlara rağmen Melikşâh tarafından huzura kabul edilmemiş ve kendisine Anadolu işinde tam yetki verilmiş olan Bozan ile anlaşması bildirilmiştir. Bu şekilde arzusuna ulaşamayan Ebu’l- Kasım uzun bir süre bekledikten ve ıstırap çektikten sonra Bozan’ı bulmak için harekete geçti. Ancak yolda Bozan’ın gönderdiği iki yüz kişilik bir müf­reze tarafından yakalanarak kendi yayının kirişi ile boğdurulmuştur. Anna Komnena’ya göre, bu iş Bozan’ın değil Sultan’ın verdiği emirler ile olmuştur. Bu olayın Melikşâh’ın Bağdat’a gitmek üzere hareketinden pek kısa bir süre önce ceryan ettiği tahmin olunabilir (muhtemelen Eylül-Ekim 1092).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Erdoğan Merçil &#8211; Müslüman Türk Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/">Türkiye Selçukluları -Kuruluş Devri-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-kurulus-devri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
