<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Madde | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/madde/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 25 Aug 2020 14:11:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Madde | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İnsanın Gerçek Mahiyetini Anlamaya Doğru</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanin-gercek-mahiyetini-anlamaya-dogru/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanin-gercek-mahiyetini-anlamaya-dogru/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Aug 2020 14:04:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Gerçek Mahiyetini Anlamaya Doğru]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Beş Duyu ve Ötesi]]></category>
		<category><![CDATA[Beden ve Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Fizik Kanunları]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Karakter ve Ferdiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Madde]]></category>
		<category><![CDATA[Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Mekan]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Çengel]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24643</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Yunus Çengel Adnan Menderes Üniversitesi Nevada Üniversitesi, ABD İlim, ilim bilmektir, İlim kendini bilmektir. Sen kendini bilmezsen, Ya bu nice okumaktır. Okumaktan mana ne, Kişi Hakk&#8217;ı bilmektir. Çûn okudun bilmezsin, Ha bir kuru emektir. Yunus Emre Özet Mûsbet bilimler gözleme dayanır ve sorgulama ile gelişir. İlmin gelişmesi önündeki en büyük engel ise şartlanmadır [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-gercek-mahiyetini-anlamaya-dogru/">İnsanın Gerçek Mahiyetini Anlamaya Doğru</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-22131 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/insan-kucuk-bir-alemdir-1.jpg" alt="" width="548" height="301" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/insan-kucuk-bir-alemdir-1.jpg 590w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/insan-kucuk-bir-alemdir-1-300x165.jpg 300w" sizes="(max-width: 548px) 100vw, 548px" /></p>
<p><em>Prof. Dr. Yunus Çengel</em></p>
<p>Adnan Menderes Üniversitesi<br />
Nevada Üniversitesi, ABD</p>
<p><em>İlim, ilim bilmektir, İlim kendini bilmektir. Sen kendini bilmezsen, Ya bu nice okumaktır.</em></p>
<p><em>Okumaktan mana ne, Kişi Hakk&#8217;ı bilmektir.</em></p>
<p><em>Çûn okudun bilmezsin, Ha bir kuru emektir.</em></p>
<p><strong>Yunus Emre</strong></p>
<p><strong>Özet</strong></p>
<p>Mûsbet bilimler gözleme dayanır ve sorgulama ile gelişir. İlmin gelişmesi önündeki en büyük engel ise şartlanmadır ve onun da kaynağı zamanla  oluşan alışkanlıktır. İki şeyi her zaman birlikte görmeye alışan bir insan, zamanla bu iki şeyi birbirinin parçası veya birini diğerinin kaynağı olarak algılar ve biri olmadan diğerinin olamayacağı hissine kapılır. Zamanla betonlaşıp ülfet oluştu­ran bu önyargıları kırmak gerçekten çok zordur.</p>
<p>Biz kuvvet, sevgi, öfke ve hatta hayat, görme, işitme vs gibi çok şeyi ancak etkileri maddede görülünce algılayabiliyoruz ve tabii olarak her şeyin kaynağının madde olduğu kanaatini oluşturuyoruz. Pek de sorgulamadan kendimizi içinde bulduğumuz bu önyargı, günümüzde de ilmin üzerine kurulduğu platformu oluşturmaktadır.</p>
<p>Bu makalede evren ve varlıklar hakkındaki madde (veya enerji)&#8217;den oluşan tek katmanlı mevcut görüş ciddi olarak sorgulanmakta ve varlıklar hakkındaki anlayı­şımızı derinden etkileyecek ve hatta değiştirecek yeni bir görüş ortaya konmaktadır. Gözlemlere dayanarak tüm varlıkların madde ve madde-dışı (mânâ) unsurlar karı­şımı olduğu izah edilmekte ve evrenin aslında bildiğimiz madde-enerji katmanı ile beraber çok sayıda madde-dışı katmandan oluştuğu gösterilmektedir.</p>
<p>Çevremizi ve varlıkları algılamamızda genellikle hepsi de maddeyle ilişkili olan beş temel duyumuza dayanırız. Yani maddesi olmayan bir şeyi (akıl ve sevgi gibi) göremeyiz ve yine maddesi olmayan şeylere dokunamayız. Bunun sonucu olarak maddeyi gerçek varlık, maddesi olmayan şeyleri de adeta hayalî varlıklar veya mad­dî etkileşimlerin tezahürleri olarak görürüz.</p>
<p>Aslında madde olarak algıladığımız her şey -atomaltı parçacıklardan galaksilere, mikroplardan insana kadar- madde ve madde dışı olan mânâ karışımıdır. Her şey adeta cisimleşmiş bir manalı kelime veya madde ve mânâ iplikleriyle dokunmuş bir kumaştır.</p>
<p>Ve esas olan madde değil, mânâdır.</p>
<p>Madde sadece mânâların aslında kendileri de mânâ olan beş duyumuz tara­fından algılanmasını mümkün kılan kılıf veya elbisedir.</p>
<p>Maddi âlem, manaya bir tül perde gibidir.</p>
<p>Alem-i <em>cismânî bir tenteneli perde gibi, şu&#8217;le-feşân gaybî avalim üzerinde,<sup>96</sup></em></p>
<p>[ Mücessem <em>lafz-ı manidardır âlemde her mevcut<sup>97</sup>.</em></p>
<p><em>Alem-i maddiyat ve şehadet ise, âlem-i melekût ve ervah üstünde serpilmiş tente­neli bir perdedir<sup>98</sup>.</em></p>
<p>Yani mânâ öz, madde ise <strong>kabuktur.</strong></p>
<p>Mânâ <strong>zaman </strong>ve <strong>mekân </strong>üstü, madde ise, <strong>zaman </strong>ve <strong>mekâna </strong>ve dolayısı ile <strong>fizik kanunlarına </strong>tâbidir.</p>
<p>Maddenin temel yapıtaşında hayat, irade, şuur, görme, sevgi ve güzellik gibi şeyler yoktur ve temel yapıtaşlarında olmayan bütününde olamaz. Eğer varsa, bu başka yerden geliyor demektir. Elmasın hakikati, ancak pırıltıların karbon atom­larından değil, elmas dışındaki bir ışık kaynağından geldiği fark edilince anlaşılır. Varlıkların, bilhassa insanın da hakikati, maddedeki hayat gibi onlarca madde-dışı pırıltıların maddenin parçacıklarından değil, madde-dışı katmanlardan geldiği fark edilince anlaşılacaktır. Eşyanın hakikati, Allah&#8217;ın isimlerinin tecellileridir. <em>Hakikî hakaik-i eşya, Esmâ-i İlahiyedir<sup>99</sup></em></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Yirminci yüzyılda bilimdeki büyük gelişmelere ve içinde bulunduğumuz zaman dilimine bilgi çağı denmesine rağmen insan büyük çapta bir muamma olmaya I devam etmektedir. İnsanların geçmiş davranışlarını anlamak ve gelecek davranışlarını öngörmenin yolu, insanı ve adeta büyük bir insan olan toplumu anlamaktan geçer. Bireylerin ve toplumların tepkileri öngörülenden ciddi farklılık arz ediyor ve bizi şaşırtmaya devam ediyorsa, bu bizim insan ve insan topluluklarını tanımaktan hala çok uzak olduğumuzu gösterir.</p>
<p>Tıpta nasıl teşhis yanlış veya eksik olunca tedavi bir fayda sağlamıyor ve hastala-rın dertlerine bir çare bulunamıyorsa, özel ve sosyal hayatta da insanı yeterince ta-nımadan bireysel ve toplumsal problemleri çözmek mümkün değildir. O yüzden insan ve toplumların problemlerini çözmek ve onlara kalıcı huzur ve saadet sağlamanın başlangıç noktası, insanının mahiyetini doğru anlamak olmalıdır. Yoksa öne-rilen tüm çözümler ve yazılan reçeteler faydasız kalacak ve hayal kırıklığı devam edecektir.</p>
<p>Geçtiğimiz asırda biyolojik bilimler büyük gelişmelere sahne oldu ve biyoteknoloji bugün küresel ekonominin önemli lokomotiflerinden biri haline geldi. Bunun sonucu I olarak artık insan bedenini çok daha iyi tanıyor ve rahatsızlıklarını çok daha iyi teşhis ve tedavi edebiliyoruz. Hatta laboratuvarlarda bireylerin kendi genetik yapılarına  uygun doku ve organların imal edilebileceği günler pek de uzak değildir. Ama ken-dini davranışlarla gösteren insan ruhu için aynı parlak tabloyu çizmemiz hiç müm-kün görülmüyor. Yani insanın bedeni veya maddî yapısı ile ilgili bilimler hızla gelişip I parlak bir gelecek tablosu çizerlerken, insanın ruhu veya manevî yapısı ile ilgili bilimler bu gelişmeleri geriden takip etmişlerdir.</p>
<p>Bu manzara bile açıkça göstermektedir ki, insanın manevî yapısı ile ilgili mevcut bilgiler büyük etapta eksik, yetersiz ve hatta geçersizdir. Yapılması gereken ilk şey insanın mahiyetini kemikleşmiş önyargılardan ve ezberlerden arındırarak doğru an-lamaya çalışmaktır. Bunu da müsbet bilimin kaynağı olan gözlemlere dayanarak yapmalı ve bu konuda Bediüzzaman gibi keskin bakışlı düşünürlerin akıl süzgecin-den geçmiş fikirlerinden istifade etmelidir.</p>
<p>Çağımızın temel problemi madde bağımlılığıdır ve temel yanılgısı da her şeyin kaynağının madde olduğu önyargısıdır. Mevcut bilimsel yaklaşımın da temelini oluş­turan bu maddecilik fikri bilimden ziyade bir inanç ve ideolojidir. İnsanı temelde bir madde külçesi olarak gören ve hâl, hareket ve hislerinin kaynağını maddenin etki­leşimlerinin tezahürlerinde arayan bir yaklaşım insanı anlamaktan çok uzaktır.</p>
<p>İnsanı bir tesadüfler zinciri sonucu evrimleşerek teşekkül eden gelişkin bir hayvan türü olarak gören ve üzerine &#8220;bilimsel&#8221; kılıfı geçirerek koruma altına alınan bir bakış açısının da insanlığa sunabileceği pek bir şey yoktur.</p>
<p>İnsanın bir hayvan türü olarak görüldüğü bir platformda insanlığın ulaşabilecek<sup>1 </sup>en yüksek nokta, &#8220;mutlu hayvan&#8221; noktasıdır. Bu da bedenin sağlıklı ve rahat olduğu, tüm ihtiyaçlarının giderildiği ve arzu edilen herşeye mümkün olduğunca ulaşıldığı bir duruma karşılık gelir. Bu mutluluk reçetesinin insanlar için ne derece geçerli olduğu tartışmalara açıktır.</p>
<p>Beden olarak bakıldığında insan ile hayvan arasında gerçekten de fazla bir fark yoktur. Hayvana nisbeten insan çok daha zekidir, birlikte yaşamaya muhtaçtır ve ihtiyaçlarını birbiriyle alış-veriş yaparak karşılar. O yüzden insanlar genellikle; &#8220;akıllı hayvan,&#8221; &#8220;sosyal hayvan&#8221; ve &#8220;ekonomik hayvan&#8221; olarak tanımlanmışlardır.</p>
<p>İnsanların hayvanlardan dikkat çekici diğer bir farkı da alet kullanması ve bir şey yapmaya başlamadan önce gerekli tüm malzemeleri bir araya getirmesidir ki bu da hayal gücünü gösterir. Ancak insan ile hayvan arasındaki farklar bunlarla sınırlı değildir. Meselâ insan geçmiş ve gelecek ile yakından ilgilidir ve idraki yani anlayış ve algılayışı tüm zamanları kapsayacak genişliktedir. Bedenen bulunduğu yerde içinde olduğu anı yaşarken; hayalen, aklen ve kalben tüm zaman ve zeminlerde gezebilir, geçmiş ve gelecekten elem ve zevk alabilir ve adeta ruhen çok geniş bir zaman diliminde yaşayabilir.</p>
<p>O yüzden bedenen cennet gibi bir hayat yaşıyorken, geçmişten gelen elemler ve gelecekten gelen korkularla, hayvandan farklı olarak, ruhen cehennem azabı çekiyor olabilir. Veya kendisi her bakımdan rahat ve mutlu iken empati ile başka insanların, bilhassa yakınlarının ızdırabı hazır keyfini kaçırır ve onların acısıyla gözyaşı döker.</p>
<p>Maddesi itibariyle yerküre, kâinat içinde ve insan da dünya içinde bir nokta bile değildir. Yani insanın beden olarak varlığı ancak nokta içindeki bir noktadan ibaret­tir. Ama mânâsı, yani ruhu itibariyle ve akıl, hayal, kalp ve istidat gibi her şeyi ku­şatan manevî uzuv ve histeriyle öyle bir büyüklüğü vardır ki koca dünya hayalinde bir nokta gibi kalır. İnsanın manevî uzuvlarıyla aldığı lezzetler de elemler de -geliş­mişliklerine bağlı olarak- bu büyüklükleriyle orantılıdır.</p>
<p>İnsan ile hayvan arasındaki farkın büyüklüğü de maddede değil mânâdır. İnsanın her bir ferdi, diğer varlıkların bir nev&#8217;i gibidir.</p>
<p>Bediüzzaman&#8217;ın ifadesiyle; <em>&#8220;İnsanın her ferdi, birer nev&#8217; gibidir. Zira nur-u fikir onun âmâline öyle bir vûs&#8217;at vermiş ki; bütün ezmanı [zamanlar] yutsa tok olmaz. Sair enva&#8217;ın efradlarının mahiyeti, kıymeti, nazarı, kemali, lezzeti, elemi ise cüz&#8217;î ve şahsî ve mahdud ve mahsur ve anidir. Beşerin ise ulvî, küllî, sermedîdir<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup><strong>[100]</strong></sup></a>.</em></p>
<p>Maddî uzuv veya organ olarak insanlar arasında pek bir fark yoktur ve hepsi adeta birbirinin aynıdır. Kişilerin boy ve kiloları bir miktar farklılık arz etse de, bir insanın kıymeti ve hayattan aldığı lezzet ve elemlerin büyüklüğünün bedeninin büyüklüğü ile pek fazla bir alakası yoktur. Birisi için &#8220;büyük insan&#8221; dendiği zaman herhalde akla kişinin boy veya kilosunun büyüklüğü gelmez. Manevî uzuvlar açısından ise, iki insan arasındaki fark dünyalar kadar büyük olabilir. Meselâ yavrusu için hayatını tehlikeye atan bir anne şefkat kahramanı olarak göklere çıkarılırken, masum bir yavruyu öldüren bir kişi de canavar olarak yerin dibine in­dirilir. Bilimle uğraşıp aklen yücelen insanlar baş tacı edilirken, geniş halk kitleleri vasat insan muamelesi görürler. Bir insan yüksek ahlakî değerleriyle adeta ilaç gibi topluma şifa olurken, bir diğeri hırs ve gadabıyla insanlığa zehir olabilir. Kısacası iki insan arasındaki fark, iki hayvan türü arasındaki farktan çok daha fazla olabilir ve bu fark maddede değil tamamen mânâda, yani ruhtadır.</p>
<p><strong>İnsan, Farklı Midelere Sahiptir</strong></p>
<p>İnsan ile hayvan arasındaki en çarpıcı fark, sahip oldukları midelerin sayısındadır. Hayvanlarda bir, insanlarda ise birçok mide vardır. Acıktığımız zaman yediklerimizi öğüten hepimizin bildiği maddî mide insanlarda da, hayvanlarda da esas olarak aynı görevi yapmaktadır. Bu maddî midenin gıdası yeryüzünü adeta müstesna bir sofraya çeviren envai çeşit yiyeceklerdir. İnsanlardaki diğer mideler insan olmakla ilgilidir ve hepsi madde dışı yani manevîdir. Meselâ akıl bir midedir ve gıdası bilgidir. Sevme hissi bir midedir, gıdası sevgidir. Cömertlik veya ikram hissi bir midedir ve gıdası ikram etmek veya edilmektir. Maddî veya manevî tüm mideler beslendikçe büyür, aç kaldıkça da cılızlaşır. Tüm midelerin açlıkları azap, doymaları ise hazdır.</p>
<p>Bildiğimiz mideden beslenen maddî uzuvların büyümelerinde bir sınır vardır. Ama manevî uzuvlar için böyle bir sınır söz konusu değildir. Bazen hırs veya düşmanlık gibi tek bir his, o kadar gelişir ve kök salar ki, adeta insanın bütün âlemine hükme­der. Bedendeki maddî uzuvların hepsi iyidir ve bir faydaya yöneliktir. İstidat ve ka­biliyet tohumları olarak insan fıtratına ekilen manevî uzuvlar için de iyilik esastır. Fakat bunların terbiyesi insanın iradesine tabidir ve bunlardan hangileri sulanıp beslenirse, ancak onlar gelişir. Diğerleri kuru bir tohum gibi uyumaya devam eder. Hatta su-i istimal edilip yanlış yönlendirilirse, zehirli meyveler verir. İnsan bedeni bir bahçenin toprağı gibidir. Bahçenin kıymeti toprağından ziyade üzerinde büyüyen bitkilerin kıymeti ile orantılıdır.</p>
<p><strong>Madde Odaklı ve Esma Odaklı Bakış Açıları</strong></p>
<p>Materyalist dünya görüşü insan dâhil her şeyin büyük patlama ile başlayan bir tesadüfler zinciri sonunda oluşan ve madde-enerjiden ibaret olan manasız varlıklar olduğunu iddia eder. Bediüzzaman ise, maddenin mana âlemleri üzerine serpilmiş bir tül olduğunu belirtir ve asıl varlığın made-dışı yani mânâ olduğunu söyler. Kâi­nata bir kitap yerine, mürekkepli kâğıt yığını olarak bakarak varlık âleminin mahi­yetini anlamak mümkün değildir. Bediüzzaman&#8217;a göre gerçek marifet, kâğıt ve mürekkebi aşıp yazıları anlamaktır.</p>
<p>Bediüzzaman, materyalist felsefe ve Kur&#8217;an odaklı felsefenin bakış açılarını On İkinci Söz&#8217;de, bir sanat harikası olan kâinatı mücevherlerle yazılmış bir Kur&#8217;an&#8217;o benzeterek izah eder. Bu Risalede varlıkların kâinat sayfalarında kudret (madde- enerji) kalemiyle yazılmış ayetler olduklarından bahseder ve her bir varlığın o say­falarda manalı bir harf olduğunu ifade eder. Varlıklara da mana-yı harfî nazarıyla, yani sanatkârları hesabına bakmanın önemine vurgu yapar. Ona göre varlıklara mana-yı ismî nazarıyla yani kendi hesaplarına bakmak manasız şeylerle iştigaldir ve ilim değil, cahilliktir.</p>
<p>Bilimde en yaygın ön kabullerden biri, her şeyin kaynağının madde olduğu görü­şüdür. Bu görüş milattan önce Stoik filozoflara dayanır ve içinde bulunduğumuz mo­dern çağda doğruluğu sorgulanmayan gerçeklerin başında gelir. Hayret verici olan şudur ki, bu fikir hiçbir zaman test edilmemiştir ve o yüzden bilimsel bile değildir.</p>
<p>Büyük patlama teorisi de, bilimden ziyade inanç olan bu <strong>&#8220;sırf madde&#8221; </strong>evren fikrinin kök salmasına yardımcı olmuştur.</p>
<p>Bilimsel tezlerde ilk şart, tezin gözlemler ve mevcut bilimsel deliller ile uyumlu olması ve gerekli testleri geçmesidir. Fakat her şeyin madde ve sadece maddeden yapılmış olduğu fikri, en basit testleri bile geçemez. Meselâ birbirinin aynı olan iki gül, birisi ezilip çamur haline getirildikten sonra bile madde olarak birbirinin aynıdır. Ama bu ikisi çok farklıdır ve güzellik, san&#8217;at ve düzen gibi bütün bu farklar madde olmadığına göre madde dışı yani mânâdır.</p>
<p>Biz her şeyi -kuvvet, sevgi, öfke ve hatta hayat, görme, işitme vs- ancak etkileri maddede görülünce algılayabiliyoruz ve tabii olarak her şeyin kaynağının madde olduğu yanılgısına düşüyoruz. Pek de sorgulamadan kendimizi içinde bulduğumuz bu önyargı günümüzde de bilimin üzerine kurulduğu platformu oluşturmaktadır.</p>
<p>Bediüzzaman kâinat ve varlıklar hakkındaki madde (veya enerjij&#8217;den oluşan tek boyutlu görüşe hiç rağbet etmemiş ve edenleri de eleştirmiştir. Kendisine yöneltilen Sen necisin, <em>bu meşâhire karşı meydana çıkıyorsun? Sen, bir sinek gibi olup da kartalların uçmalarına karışıyorsun! itirazına da, onları gark eden madde ayağımı da ıslatamadı<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup><strong>[101]</strong></sup></a></em> karşılığını vermiştir. Ona göre madde-enerji sadece <strong>Kadir </strong>isminin bir tecellisidir. Madde-dışı tüm vasıflar ise, diğer kutsal isimlerin yansımalarından ibarettir. Meselâ canlılık <strong>&#8216;Hay&#8217; </strong>isminin, karakter <strong>&#8216;Ferd&#8217; </strong>isminin, şefkat <strong>Rahim&#8217; </strong>is­minin ve faydalılık ve bir gayeye yöneliklik <strong>&#8216;Hakîm&#8217; </strong>isminin tecellileridir. Bediüzza­man böylelikle tüm mevcudatı <strong>Esma-i İlahiye </strong>ve dolayısıyla <strong>Allah </strong>ile irtibatlandırır:</p>
<p><em>&#8220;Her şeyden Cenâb-ı Hakka karşı pencereler hükmünde çok vecihler var. Bütün mevcudatın hakaikı, bütün kâinatın hakikati; Esmâ-i Nahiyeye istinad eder. Herbir şeyin hakikati, bir isme veyahut çok Esmâya istinad eder. Eşyadaki sıfatlar, san&#8217;atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor. Hattâ hakikî fenn-i hikmet, &#8220;Hakîm” ismine ve haki­katli fenn-i tıp &#8220;Şâfi&#8221; ismine ve fenn-i hendese &#8220;Mukaddir&#8221; ismine ve hakeza herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemâlât-ı be­şeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i [kâmiller] insâniyenin hakikatları, Esmâ-i Nahiyeye isti­nad eder. Hattâ muhakkikîn-i evliyanın bir kısmı demişler: <strong>Hakikî hakaik-i eşya, Esmâ-i İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikın gölgeleridir. </strong>Hattâ birtek zîha- yat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar Esmâ-i Nahiyenin cilve-i nakşı görünebi­lir.&#8221;<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup><strong>[102]</strong></sup></a></em></p>
<p><strong>İnsan, Allah&#8217;ın İsimlerini En Güzel Yansıtan Bir Aynadır</strong></p>
<p>Bediüzzaman, tüm varlıkların Allah&#8217;ın isimlerini yansıtan aynalar olduklarını ve esmayı en kapsamlı ve en parlak tarzda gösteren aynanın da insan olduğunu söyler ve insanları kendilerini okumaya davet eder:</p>
<p><em>İnsan, üstünde nakışları görünen Esmâ-i İlâhiyyeye âyinedârlık eder. Otuzikinci Söz*ün Üçüncü Mevkıfının başında bir nebze izâh edilen insanın mahiyet-i camiasında nakışları zâhir olan <strong>yetmişten ziyade esmâ vardır. </strong>Meselâ: Yaradılışından Sâni’ </em><em>Hâlık ismini ve hûsn-ü takviminden Rahman ve Rahim isimlerini ve hüsn-ü terbiyesin, den Kerim, Lâtif isimlerini ve hâkezâ&#8230; Bütün â&#8217;za ve âlâtı ile, cihazat ve cevârihi ile<sub> </sub>letâif ve mâneviyatı ile, havas ve hissiyatı ile ayrı ayrı esmânın ayrı ayrı nakışlarım gösteriyor. Demek nasıl esmâda bir ism-i âzam var, öyle de o esmânın</em> nukuşundo dahi <em>bir nakş-ı âzam var ki: O da insandır. Ey kendini insan bilen insani Kendini oku&#8230; Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali</em> var.<sup>103</sup></p>
<p>Bu ifade, bazen yanlış anlamalara sebep olan <em>&#8220;Allah insanı Rahman suretinde yaratmıştır&#8221;</em> hadisini ve Hıristiyan âlemindeki karşılığı &#8220;İnsan <em>Allah&#8217;ın imajında yaratılmıştır&#8221;</em> sözünü de izah etmektedir.</p>
<p><strong>Yeni Bİr Bakış Açısıyla Varlıklar</strong></p>
<p>Mânâ veya madde-dışı varlıklara ışık tutmak için birçok basit zihinsel deneyler yapabiliriz. Meselâ 99 gram kâğıt ve 1 gram mürekkepten oluşan 100 gramlık bir kitabı göz önüne alalım ve bunu üzerine rastgele 1 gram mürekkep dökülmüş 99 gram kâğıt ile karşılaştıralım. Madde olarak, 100 gramlık bir kitap ile 100 gramlık mürekkepli kâğıt arasında hiçbir fark yoktur. Bunları madde tahlili yapan bir labo- ratuvara göndersek her ikisi de aynı tahlille geri gelir. 100 gramlık kitap ile 100 gramlık mürekkepli kâğıt madde olarak aynı olduğuna göre, bunların aralarındaki her fark mânâ ile alakalıdır ve dolayısıyla manevîdir. İşte kitap için mânâ denen şey kâğıt ve mürekkep dışındaki her şeydir. Kitap görünüşte mürekkep ve kâğıttan oluşan, gözle görülen ve elle tutulan maddî bir varlıktır. Ama aslında kitabı kitap yapan içindeki mânâlardır ve kitabın maddesi manevî varlığı olan mânâsı yanında bir hiç gibi kalır. Zaten son yıllarda gittikçe yaygınlaşan ve onlarcası bir tek CD&#8217;ye veya flash belleğe sığan elektronik e-kitapların ne kâğıdı vardır ve ne de mürekkebi. Kelimeler adeta ekran sahifelerinde ışığa dönüştürülen elektrik enerjisiyle istenilen renkte yazılıp bozulabilmektedir. Hatta denilebilir ki, kitap denen şey mânâların sahifelerde görünmesini sağlayan bir perdedir, bir ekrandır, bir kılıftır, bir dürbündür.</p>
<p>Madde ve mânâ ilişkisini anlamaya yardımcı olacak diğer bir örnek de güldür. Şöyle ki: Birbirinin tamamen aynı olan iki gül alalım ve bunlardan birisini iyice eze­rek çamur haline getirelim. Sonra da bu iki gül arasında bir fark olup olmadığım soralım. Herhalde böyle bir soru çok tuhaf bulunur ve gülün bir parça çamur ile mukayese edilemeyeceği söylenir. Ancak gül ile onun çamur ikizi bir kimya labora- tuvarına gönderilecek olursa, her ikisinin eşdeğer olduğu raporu gelecektir. Yani madde olarak, bir gül ile onun ezilmesinden oluşan çamur arasında hiç bir fark yoktur. Ama bunlar farklıdır ve aralarındaki fark madde olmadığına göre tamamen mânâdır. (Hiç kimse herhalde bunlar madde olarak aynı şeydir diye gül yerine gül çamuru vermeyi düşünmez).</p>
<p>Demek gülün çamurunda olmayan her özellik ve hasiyet, mânâ ile alakalıdır ve mânâsı yanında gülün maddesinin kıymeti neredeyse bir hiçtir. Yani gülü gül yapan<sup> </sup>maddesi değil, o maddede tezahür eden mânâdır. Gül adeta bir mânâ taşıyıcısıdır ve güzel mânâlar göndermek istendiğinde akla gelen ilk şey güldür. Gülü alan kişi de gülün maddesini değil, gönderilen güzel mânâları alır ve hisleriyle emer ve zevk eder. Tabii yanlışlıkla gözü maddeden başka bir şey görmeyen mânâdan habersiz birilerinin -inek veya eşek gibi- eline geçmezse. İşte insan ile hayvan arasındaki en temel fark, bu tür yüzlerce manevî hisler ve midelerdir. Yani hayvanda bir, insanda ise yüzlerce mide vardır ve bunların biri hariç hepsi mânâ ile alakalıdır. O yüzden yemek için yaşamak aslında insanlıktan istifa etmektir.</p>
<p>Gülü güzel yapan herhalde atomlarındaki güzellik değildir. Zira canlı bir güldeki bir hidrojen veya azot atomu ile ezilip çamur haline getirilmiş bir güldeki hidrojen veya azot atomu -elmas ile grafitteki karbon atomlarının aynı olması gibi- tamamen aynıdır. Parçalarında olmayan bir şey bütününde olamayacağına göre (korunum kanunu), gülün güzelliği kendisinden yani maddesinden değil, dışarıdan gelir -ay­nen elmasın göz kamaştıran pırıltılarının dışarıdaki bir ışık kaynağından geldiği gibi-</p>
<p>Gül ve diğer güzel şeylerin özelliği, aynen elmasın özelliğinin ışığı alıp büyüleyici bir şekilde yansıtabilmesi olduğu gibi, bu güzelliği alıp yansıtabilmeleridir. Bu da evrende madde (ve zaman) ile ilgisi olmayan yaygın bir güzelliğin ve dolayısıyla bir güzellik katmanının, olmasını gerektirir.</p>
<p>Eski Yunanlılar bile bu mânâyı hissetmişler ki, bu katmanı &#8220;güzellik tanrıçası&#8221; Ve­nüs veya Aphrodite olarak kutsallaştırmışlardır.</p>
<p>Başka bir örnek olarak da bir sineği gözlemleyelim. Diğer canlılar gibi, sineğin de temel yapı taşları hidrojen, oksijen, azot ve karbon atomlarıdır. Bunlar da diğer atomlar gibi elektron, proton ve nötronlardan oluşur. Yani tüm varlıklar, canlı olsun cansız olsun atomlardan veya atomaltı parçacık olan; elektron, proton ve nötron­lardan yapılmışlardır ve bu temel yapı taşlarını bir arada tutan harç da kuvvetlerdir. Şimdi yeni ölmüş bir sineği canlı bir ikizi ile yan yana koyup karşılaştıralım. Ölümle madde kaybı veya kazancı olmadığı için, bu iki sinek madde olarak birbirinin aynıdır. O zaman diyebiliriz ki, canlı ve ölü sinek arasındaki; hayat, görme, işitme, nizam, güzellik, şuur, sevgi, vs. gibi farklar madde dışıdır, yani mânâdır.</p>
<p><strong>Hayat Nedir?</strong></p>
<p>Canlıların temel yapıtaşı olan atom veya moleküllerde hayat diye bir unsur yoktur. Yapıtaşında olmayanın bütününde olamayacağına göre, hayat madde olamaz. O halde hayat, madde-dışı bir şeydir, yani mânâdır ve zaman ve mekâna tâbi değildir. O zaman evrende yaygın bir &#8216;hayat&#8217; katmanı vardır ve bu hayat ışığını alabilen her şey, maddî vücudu olsun veya olmasın, canlıdır.</p>
<p>Gözlemler, dünyadaki tüm canlıların ortak vasfının su içermeleri olduğunu gös­teriyor. Bu yüzden başka gezegenlerde hayat aramak, su arayarak yapılır. Ama su, hayatın kaynağı değildir ve olamaz. Çünkü iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşan su molekülünde hayat diye bir şey yoktur ve suyun kendisinde olmayan bir şeyin kaynağı olduğu iddiası abestir.</p>
<p>Tıpkı, rengarenk pırıltılarıyla göz kamaştıran elmasın ışık kaynağı olduğu iddiası gibi veya televizyon aletinin ekranında görülen görüntülerin kaynağının bizatihi ekranın kendisi olduğu iddiası gibi.</p>
<p><strong>Maddede İrade Diye Bir Şey Yoktur</strong></p>
<p>Büyük patlama ile öngörülen maddî evrende her şey, fizik kanunlarına tâbidir ve dolayısıyla canlı veya cansız her şeyin hangi hareketi yapacağı önceden bellidir, &#8216;Determinizm&#8217; olarak bilinen bu felsefî görüşe göre, fizik kanunlarını ihlal anlamına gelen irade diye bir şey olamaz. Zaten maddenin yapıtaşlarında irade diye bir unsur yoktur. Ancak irade&#8217;nin varlığı gözlemlerle sabittir, ispatlanabilir ve dolayısıyla bilimsel bir gerçektir. Cansızlarda fizik kanunları tam hâkimdir ve cansız maddelerin bir etkiye nasıl tepki vereceği önceden bellidir. Ancak kast ve irade sahibi canlılarda durum böyle değildir. Bu gözlem bile tek başına evrenin yalın madde-enerjiden oluştuğu önkabülünü yıkmaya yeterlidir.</p>
<p>Bir teorinin doğruluğunu ispatlamak mümkün olmayabilir, ama yanlışlığını ispatlamak gayet kolaydır ve bunun da en basit yolu gözlemlerle çeliştiğini göstermektir. Bir örnek vermek gerekirse, nehre bırakılan bir tahta parçasının su içinde ne tür hareket edeceği ve hangi zamanda nerede olacağı önceden bilinebilir. Çünkü hareket nehir ve tahtanın bırakma anındaki fizikî durumları ile beraber ilgili fizik kanunlarına bağlıdır ve cansız olan tahtanın buna karşı çıkması söz konusu değildir.  Nehre atılan canlı bir bitki için de aynı şey söz konusudur, çünkü canlı olmalarına rağmen bitkilerde irade yoktur. Ancak nehre bir hayvan veya insan bırakılacak olursa, ne olacağını kimse kesin olarak öngöremez. Çünkü hayvan ve insanlar fizik  kanunlarına tâbi olmakla beraber, onların mahkûmu değildir ve serbest iradeleriyle fiziğin öngöremeyeceği birçok hareketleri yapabilirler. Hatta akıntıya zıt yönde de gidebilirler.</p>
<p>Bu basit deneyden de görülebileceği gibi, evrende madde ve kuvvet ile beraber bunların cinsinden olmayan bir iradenin varlığı gözlemlerle sabit olup ispatlanabilir ve dolayısıyla bilimsel bir gerçektir. Cansız varlıklarda ve genellikle bitkilerde fizik kanunları tam hâkimdir ve bu varlıkların bir etkiye nasıl tepki vereceği önceden bel-lidir. Ancak kast ve irade sahibi canlılarda durum böyle değildir. Bu basit gözlem bile tek başına evrenin sırf maddeden oluştuğu önkabülünü yıkmaya yeterlidir.</p>
<p>Zaten madde-dışı bir irade boyutu olmasaydı, gelecek net olarak bilinecekti ve insanlar adeta şuursuz robotlar gibi olacaktı. Ve de yaptıklarından sorumlu olma-yacaklardı. Aynen arızalanan bir robotun sebep olduğu zarardan sorumlu tutulamayacağı gibi. Maddeye olan bu çakılmıştık önde gelen birçok düşünürü bile müşkül I durumda bırakmıştır. Meselâ Albert Einstein fiziğe olan kesin inancı yüzünden katı bir determinist oldu ve insanların bile serbest iradesinin olmaması gerektiğini ifade etti: <em>&#8220;İnsanların hareketleri bilardo topu, gezegenler, ve yıldızların hareketleri </em><em>kadar önceden bellidir. İnsanların hareketleri kontrolleri dışında fizik ve psikolojik </em><em>kanun- larca belirlenir. Bir böcek için de belirlenmiştir, bir yıldız için de. Hepimiz &#8211; </em><em>insanlar» bitkiler veya kozmik toz &#8211; görülmez bir müzisyenin uzaklarda ahenkle çaldığı esraren­giz bir nağmeye dans ediyoruz.&#8221;<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup><strong>[104]</strong></sup></a></em></p>
<p>Hâlbuki Esma-yı İlahiye açısından bakılınca, irade, şuur sahibi canlılarda madde- dışı &#8216;Mürid&#8217; isminin bir tecellisi olarak görülür ve problem kendiliğinden hallolur.</p>
<p><strong>Fizik Kanunları</strong></p>
<p>Kanun ve kurallar tüm dünyada düzen ve huzurun temelleridir ve bu, evrende de böyledir. Meselâ sadece yerçekimi kanunu iptal oluverse, her şey havada uçuşmaya başlar ve tam bir kaos olur. Bir ülkedeki kanunlar o ülkede yaşayanların genel iradesini, evrendeki kanunlar da tüm evrende hükümferma olan evrensel iradeyi yansıtır. Ülkelerde polisiye kuvvetler bireylerin kanunlara itaatini sağlar. Ev­rende ise, bu işi evrensel kuvvetler ve etkiler yapar. Tıpkı yer çekimi kuvvetinin dün­yada her şeyin yerçekimi kanununa itaatini sağlaması gibi.</p>
<p>Kanunlar madde değildir ve o yüzden de zaman ve mekân sınırlamalarına tâbi değildir. Böylelikle her yerde geçerlidir, ama hiçbir yerde değildir. Einsteinin ifade­siyle; evrenin <em>kanunlarında bir ruh tezahür</em> eder.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[105]</sup></a></p>
<p>Maddenin her zerresinin tüm kanunlara tam itaati ve kanunların ancak madde­deki tezahürüyle görülüp bilinmesi, kuvvet gibi, kanunların da kaynağının madde olduğu önyargısını oluşturmuştur.</p>
<p>Ama maddenin temel yapıtaşı olan parçacık veya dalgalarda kanun diye bir unsur yoktur -aynen kanunlara itaat eden insanların vücutlarında &#8216;kanun&#8217; maddesi diye bir unsur olmaması gibi.</p>
<p><strong>&#8216;Değişik Bir Evren&#8221; </strong>adlı kitabında, 1998 Fizik Nobel Ödülü sahibi <strong>Robert Lauglin, </strong>fizik kanunlarının kaynağının mikro âlemde olmadığını ve makro âlemde hiç yoktan tezahür ediverdiğini ifade eder:</p>
<p><em>&#8220;Fiziğin en temel kanunları -Nevvton&#8217;un hareket kanunları ve Kuantum mekaniği gibi- aslında tezahürseldir. Bu kanunlar büyük madde yığınlarının özellikleridir ve onların kesinliği çok yakından tetkik edildiğinde, hiçlik içine kayboluverirler.&#8221;<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup><strong>[106]</strong></sup></a></em></p>
<p>Başka bir ifadeyle, fizik kanunları hükmettikleri maddeden kaynaklanmazlar; on­lar dışarıdan bir yerden geliverirler -yani bildiğimiz madde-enerji evreni dışından. Hava durumu gibi bazı basit organizasyon fenomenlerini inceledikten sonra <strong>Lauglin </strong>şu kanaate varır:</p>
<p>&#8220;Bu <em>basit durumlarda biz ispat edebiliyoruz ki, organizasyon kendine has bir mana ve hayat kazanabilir ve kendisini oluşturan parçalarına nüfuz etmeye başlayabilir. O yüzden fizik biliminin bize söylemesi gereken şey bütünün parçalarının toplamından fazla olmasının sadece bir kavram değil, fiziksel bir fenomen (hadise) olduğudur. </em>Tabiat sadece <em>mikroskobik kurallar tabanı tarafından değil, aynı zamanda güçlü ve genel organizasyon prensipleriyle düzenlenmektedir.&#8221;<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup><strong>[107]</strong></sup></a></em></p>
<p><em>&#8220;Fizik kanunu genellikle yalın düşünceyle öngörülemez, deneysel olarak keşfedil­mesi</em> lazımdır.&#8221;<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[108]</sup></a></p>
<p>Bunlar, gözlemlere dayalı olarak, bütünün Büyük Patlama kaynaklı madde-enerjiden oluşan parçalarının toplamından daha fazla olduğunu tesis eden çok kuvveti; ifadelerdir.</p>
<p>Bediüzzaman da buna şöyle işaret eder:</p>
<p><em>&#8220;Evet, mecmû&#8217;da bir hüküm bulunur, ferdde bulunmaz.&#8221;<sup>109</sup></em></p>
<p>O halde bütündeki &#8216;fazla&#8217;lar madde-dışı veya mana olmak ve Bediüzzaman&#8217;ın <strong>Esma&#8217; </strong>olarak tabir ettiği madde-dışı evrenlerden gelmek zorundadır.</p>
<p><strong>Karakter ve Ferdiyet</strong></p>
<p>Elementlerin temel yapı taşı olan atomlar elektron, proton ve nötronlardan oluşur ve evrende bir kısmı tabii olarak bulunan, bir kısmı da laboratuvarda füzyon ile üretilebilen 100&#8217;den fazla element vardır. Bu elementlerin temel farkı çekirdek­lerindeki proton sayısıdır. Meselâ hidrojen atomunda 1, karbonda 6, demirde 26 ve altında 79 proton vardır. Ama tüm protonlar birbirinin aynıdır -aynen pirinç taneleri gibi.</p>
<p>Şimdi düşünelim: Eğer 6 pirinç tanesini birlikte sıkı sıkı bağlayınca 6&#8217;lık bir pirinç dizesi yerine bir mısır tanesi, 26 tanesini bağlayınca bir bakla ve 79 tanesini bağ­layınca bir fındık oluyorsa, bunda bir iş var demektir. Veya 6 beyaz adam bir araya gelip kenetlenince dev bir zenci adama ve ayrıldıkları zaman da tekrar 6 beyaz ada­ma dönüyorlarsa&#8230;</p>
<p>Daha da acaibi, iki mühendis kenetlenince bir tıp doktoruna ve üç mühendis kenetlenince bir avukata dönüyorlarsa&#8230;</p>
<p>Herhalde &#8220;pes&#8221; deriz.</p>
<p>Karbon, demir ve altının karakterleri birbirinden çok farklıdır, ama belli ki bu karakterler protonların kendilerinden gelmiyor. Çünkü protonlarda ne karbon ka­rakteri vardır, ne demir, ne de altın.</p>
<p>Hatta öyle görülüyor ki karbon veya demiri altına çevirmek gayet mümkün. Yap­mamız gereken tek şey nükleer santrallerde uranyum atomunu parçaladığımız gibi karbon veya demir atomlarını parçalayıp, açığa çıkan protonları 79<sup>z</sup>luk guruplar halinde bir araya getirmek.</p>
<p>Benzer şekilde, iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu bir araya getirilirse, bu bir gaz karışımı olur ve karışım hidrojen ve oksijenin özelliklerini taşır. Ama iki hidro­jen ve bir oksijen kimyasal bir bağ ile birbirine bağlanırsa, özellikleri tamamen de­ğişik olan &#8220;su&#8221; oluşur.</p>
<p>Kimyasal bağları sağlayan kuvvette su veya başka bir bileşik madde karakteri olmadığına göre, bileşimlerin karakterleri nereden geliyor? Öyle görülüyor ki evrende karakterin kaynağı madde-dışı yaygın bir ferdiyyet katmanı vardır. &#8220;Ferd ismi tüm varlıklarda güneş gibi parlamaktadır.</p>
<p><strong>Sevgi ve Şefkat</strong></p>
<p>Kâinatta sevgi ve sevginin muhtelif çeşit ve derecelerinin varlığı konusunda her­halde kimsenin bir şüphesi yoktur. Bu kâinatın varlığının bir sebebi de şefkat olarak görülür.</p>
<p><em>Muhabbet, şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın râb itası dır?<sup>10</sup></em></p>
<p>Sevgilerin de en halisi ve en yücesi, her türlü maddî ve manevî menfaat duygularından arınmış olan şefkattir. Kâinatta yaygın bir anne şefkatinin varlığı gö­zlemlerle sabittir ve &#8220;tabiat ana&#8221; tabiri bu gerçeğin bir ifadesidir. Vahşi hayvanlarda bile bu şefkati görmek mümkündür.</p>
<p><em>[Rahmet] hattâ ağacın başındaki yuvada kanatsız, zayıf kuşçuklara annelerini emir­ber nefer gibi gezdirir, rızıklarını getirttirir. Ve aç bir aslanı yavrusuna müsahhar eder, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna yedirir.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup><strong>[110]</strong></sup></a><sup> <a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><strong>[111]</strong></a></sup></em></p>
<p>Şefkat hissinin gıdası şefkat etme ve edilme, yani şartsız ve karşılıksız sevme ve sevilmedir. O yüzden maddî menfaat ve maddî hazlara dayalı materyalist felsefede şefkat diye bir şey yoktur ve olamaz. Neticede en ulvî bir his olan şefkat, en süflî bir his olan maddî cazibe yani şehvet ile karıştırılmıştır ve bu derin yanılgı bilim diye takdim edilmiştir. Şefkat en parlak tarzda annelerde tecelli eder ve onları adeta cisimleşmiş şefkate çevirir.</p>
<p>Ancak insanların temel yapı taşları olan hücrelerinde &#8220;şefkat&#8221; diye maddî bir unsur yoktur ve dolayısıyla varlığı tecrübelerle sabit olan şefkat madde değil mânâdır. O halde kâinatta zaman ve mekân üstü yaygın bir şefkat katmanı vardır ve en şefkatli varlıklar bu katmandan gelen şefkat ışınlarını bir elmas gibi en yoğun tarzda alıp yansıtabilenlerdir. Bediüzzaman&#8217;a göre varlığı apaçık görülen bu şefkat âlemi &#8216;Rahîm&#8217; isminin bir cilvesidir: <strong><em>Kâinatta hadsiz rahmetin mevcudiyeti </em></strong><em>ve hakikati, aynen <strong>güneşin ziyası </strong>gibi görünür. Ve ziyanın güneşe kafî şehadeti misillü, bu geniş rahmet dahi, perde arkasında bir Rahman-ı Rahîm&#8217;e şehadet eder.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup><strong>[112]</strong></sup></a></em></p>
<p>Yine der ki; <em>Bütün vâlidelerin şefkatleri, ancak bir lem&#8217;a-i tecelli-i rahmettir.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup><strong>[113]</strong></sup></a></em></p>
<p><strong>Karşılıksız Vermek</strong></p>
<p>İnsanlarda en sevilen hasletlerden biri cömertlik ve ihsandır. Herkes ikram edilmekten hoşlanır ve ikramın büyüklüğüyle orantılı bir lezzet alır. Bu lezzetin hem anlık olan bir maddî boyutu -ki bu hayvanlarda da vardır- hem de zaman üstü olan insanlara has manevî bir boyutu vardır. Meselâ hediye edilen bir paket çikolatadaki en büyük lezzet onları yerken damakta oluşan geçici lezzet değil, o paketi alırken kalpte oluşan ve beraberinde sevgiyi, düşünceyi ve teşekkürü getiren ve akla gel­dikçe ve düşünce ile eşelendikçe tazelenen kalıcı lezzettir. Yoksa verilen çikolatalara adeta saldırıp onları oburca yemek, adeta hayvanlıktır. Bir demet gül bir öküz için<sub> </sub>bir anlık bir yeme lezzetinden öte bir şey değildir. Ama aynı gül demeti bir insan için -maddî lezzet boyutu bir hiç olmasına rağmen- taşıdığı manalardan dolayı tükenmez bir lezzettir. Bu geniş insanlık boyutunun farkında bile olmayıp hayvanlar gibi hayatını anlık fizikî lezzetler peşinde koşarak geçirmek ise, bir mahrumiyettir ve insanlık hasiyetlerinin israfıdır.</p>
<p>Maddî açıdan bakıldığında karşılıksız vermek kişinin menfaatine zıttır ve dolayısı ile aptallıktır. Bu, hayatın gayesini &#8216;menfaat sağlamak&#8217; ve ilişkilerin temelini &#8216;ortak menfaat&#8217; olarak gören materyalist düşünceye tamamen zıttır. Görünüşte alan kârda, veren ise zarardadır. Ama cömert insanların verdikçe aldığı ve kendini &#8220;verme zevki’ olarak hissettiren manevî bir haz vardır.</p>
<p>Cömertlik, insanlarda en ulvî hislerden biridir ve bu hissin gıdası vermek, yani ikram etmektir. Vererek gıdalanan bu manevî mide verdikçe büyür ve gelişir ve insan için tükenmez bir lezzet kaynağı olur. Veren kişinin insanlık hasebiyle aldığı lezzet, alanların memnuniyetlerinin toplamından büyüktür. Başkalarını memnun etme his­leri, yani insanlık mideleri gelişen kişiler için ikram etmek ve bir güzel söz veya bir tebessümle bile olsa başkalarını memnun etmek, daimî bir lezzet ve memnuniyet kaynağıdır.</p>
<p><strong>Kâinatta, Her Şeye Nüfuz Eden Bir İlim Işığı Görülür</strong></p>
<p>Gözlemlerle sabittir ki, atomdan galaksilere kadar her şeyin madde-dışı sağlam bir İlmî yapısı vardır ve her şey âdeta bir ilim ağı ile örülmüştür (hücre ve cep tele­fonu gibi). Bilimsel çalışma denen şey, varlıkların bu İlmî vücudunu tam ve doğru olarak ortaya çıkarma gayretlerinden ibarettir. Bu da varlıkların yapısındaki ilim pırıltılarını gözlemleyerek, pırıltıların kaynağı olan evrensel ilim güneşini akıl gözü ile görmek ve göstermekle yapılır. Meselâ bir hücrenin kütlesi bir gramın milyarda biri kadardır. Ama yok denecek kadar küçük olan o hücrede gözlenen ilim ciltler dolusu kitapları doldurmuştur. O yüzden bir hücrenin maddî vücudu İlmî vücudunun yanında adeta bir hiçtir. Hücre adeta bu bilgilerin tecessüm etmiş halidir.</p>
<p>Evrende her şeyin ilim ile yapılıyor olması ve adeta varlıklardan ilim ışıldaması evrende her şeye nüfuz eden yaygın bir ilim ışığının varlığını gösterir. Aynen elmas­taki ışık pırıltılarının çevrede yaygın bir ışık âleminin varlığını göstermesi gibi. Ancak varlıkların temel yapıtaşlarında &#8220;ilim&#8221; diye maddî bir unsur yoktur ve dolayısıyla varlığı konusunda hiçbir şüphe bulunmayan ilim, madde değil mânâdır. Ve evrende yerçekimi kuvveti gibi her şeye nüfuz eden ve zaman ve zemin üstü yaygın bir ilim katmanı vardır.</p>
<p>Bu madde-dışı (mânâ) ilim katmanından gelen ilim ışığı, bildiğimiz ışıktan farklı olarak maddî beden gözü ile değil, manevî akıl gözü ile algılanabilir. Bediüzzaman bu nuranî âlemi &#8216;Âlim&#8217; ismiyle irtibatlandırır:</p>
<p><em>&#8220;İlmin her delili, Zât-ı Alîm&#8217;in mevcudiyetine dahi delildir. Sıfat mevsufsuz </em><em>olması muhal ve imkânsız olmasından bütün hüccetleri Alîm-i Ezelînin vücub-u vücuduna kuvvetli ve gayet kafî bir hüccet-i kübradır [büyük bir delildir].<sup>114</sup>&#8220;</em></p>
<p><strong>Beş Duyu ve Ötesi</strong></p>
<p>İnsanlarda görme, dokunma ve koklama gibi madde ile alakalı beş temel duyu ile beraber şefkat, adalet, şevk ve hatta altıncı his gibi, madde ile direk alakası ol­mayan sayısız duygular vardır. Çevremizi ve varlıkları algılarken genellikle göz ve kulak gibi beş temel duyu organımıza ve onların bağlandığı merkez olan beyine dayanırız. Varlık âlemini madde ile sınırlamanın bir sonucu olarak da beş temel duyuyu maddenin işi, diğer hisleri de maddî etkileşimlerin tezahürleri olarak görü­rüz. Bu bakış açısının sonucu olarak da, her maddî varlık gibi kimyasal elementler­den oluşan insan beynine bir harikalık atfederiz ve beyni anlamaktaki acizliğimizi itiraf ederiz. Aslında bizim anlamadığımız beyin değil, eşyanın hakikatidir. Beynin muphemliği maddesinden değil, onun tüm tutarsızlıklarımızı ve cahilliğimizi içinde sakladığımız kapalı bir kutu olarak kullanılmasındandır.</p>
<p>Meselâ görme olayına bakalım. Gözlerimiz açıkken gördüğümüze ve kapalıyken görmediğimize dayanarak hemen &#8216;görme olayını gerçekleştiren gözdür&#8217; sonucuna varabiliyoruz. Aslında bu sonuç görme için gözlüğe bağımlı birinin gözlüksüz göre­mediğine dayanarak &#8216;gören gözlüktür&#8217; demesinden pek de farklı değil. Nitekim rü­yada gözlerimiz kapalı olduğu halde gayet net olarak görebiliyoruz. Olaya biraz daha bütüncül bakanlar göz ile beraber görme sinyalini beyindeki görme merkezine ileten sinirleri de dikkate alarak görmenin harika bir tarzda beyindeki görme merkezinde oluştuğunu söylerler. Yani, görme oluverir. Beyin burada cahilliğimizi örten siyah bir örtü olarak kullanılmaktadır. Başka bir ifade ile beyin, adeta tüm bil­gileri yutan ve bilginin bile kaçamadığı bir karadeliğe dönüştürülmüştür. Ancak beyindeki görme merkezi denen şey, görme sinirinin bittiği noktadan başka bir şey değildir. Görme merkezi dâhil tüm beynin temel yapıtaşı ise, elementler ve onların da temel yapı taşları elektron, proton ve nötronlardır. Yani bir odun parçasında ne varsa, beyinde de o vardır. Beyindeki yüklü parçacıkların akışından oluşan elektrik akımları ise, bir bilgisayar işlemcisindeki elektrik akımından farklı değildir.</p>
<p>Göz ve beynin yapıtaşlarında &#8216;görme&#8217; diye bir unsur yoktur ve parçalarında olma­yan bir şey bütününde de olamaz. Eğer varsa, başka bir yerden geliyor demektir. Göz ve beyin karbon, hidrojen ve oksijen gibi atomlardan oluşur. Aynı atomlardan oluşan bir ekmek parçasının görme kabiliyeti ne kadar ise, göz veya beynin görme kabiliyeti de o kadardır. Göz-sinir-beyin üçlüsünün yapı taşları olan hücrelerde &#8220;görme&#8221; diye maddî bir unsur yoktur ve dolayısıyla varlığı tecrübelerle sabit olan görme madde-dışı yani mânâdır. O halde kâinatta zaman ve mekân üstü yaygın bir &#8216;görme&#8217; katmanı vardır ve manevî bir elmas gibi, bu katmandan gelen görme ışınlarını alıp yansıtabilen varlıklar da gören varlıklardır. Bediüzzaman&#8217;a göre bu görme âlemi, &#8216;Basîr&#8217; isminin bir tecellisidir.</p>
<p>Göz veya görme merkezinde bir arıza olunca görmenin olmaması, görmenin kaynağının bu organlar olduğunu göstermez -aynen gözlük bağımlıları için gör­menin kaynağının gözlük olmadığı gibi. Yani göz için gözlük ne ise, görme için de göz-sinir-beyin kombinasyonu odur. öyle görülüyor ki, görme merkezi denen şey, bir mânâ olan görme hasiyetinin beyinde yansıdığı veya tecelli ettiği noktadır. Başka bir tabirle, beyindeki görme merkezi, beden ile ruhun görme hasiyetinin kaynak noktasıdır ve maddeden mânâya bir geçiş köprüsüdür.</p>
<p>Keza, parfümler ve tüm güzel kokulu çiçekler yine hidrojen, oksijen ve karbon gibi atomlardan oluşurlar ve bu atomların hiç birinde &#8216;koku* diye bir unsur yoktur. Suyun yapısındaki hidrojen atomu ile bir çiçeğin yapısındaki hidrojen tamamen aynıdır ve tüm atomlar elektron, proton ve nötron parçacıklarından yapılmışlardır. O zaman koku çiçeğin veya parfümün neresindedir? Hatta pis kokulu şeyler de aynı temel parçacıklardan oluşurlar.</p>
<p>Öyle görülüyor ki, koku maddede tezahür eder, madde ile taşınır, ama madde değildir. O halde koku madde-dışı yani manadır ve her molekülün kendine has bir koku alıp yansıtma özelliği vardır. Ancak kokunun kaynağı atomların dizilişi değildir -aynen elmasta pırıltıların kaynağının karbon atomlarını bir kristal tarzında dizilmeleri olmayıp, dışarıdan gelen ışığın olması gibi. Burada yanılgının kaynağı Bediüzzaman&#8217;ın &#8216;iktiran&#8217; olarak tabir ettiği iki şeyin beraber gelmesi veya bulunması ve bunların birbirine illet zannedilmesidir. Yani biri gidince, ötekinin de gitmesi ve dolayısıyla birinin diğerinin kaynağı olduğu şeklinde-ki şartlanmadır.</p>
<p>Benzer şeyler tat için de söylenebilir. Meselâ elmadan portakala kadar tüm meyveler aynı atomlardan yapılmışlardır. Ama tatların meyvelerdeki atomlarla hiçbir ilgisi yoktur. Yani oksijen ve hidrojenin kendine has bir tadı ve bu iki elementin bileşeni olan suyun da bu karışımı andıran ara bir tadı yoktur. O yüzden hiç kimse organik bir molekülün yapısındaki atomlara bakıp tadını tahmin edemez. Belli ki tat da değişik atom dizilimlerinde değişik şekilde yansıyan -ama atomlarla direk bir irtibatı olmayan- bir manadır ve tat ancak tecrübe ederek bilinebilir.</p>
<p>Hayatında ilk defa tuz gören bir kimyacı, tuzun yapısındaki atomlara bakarak tuzun birçok kimyasal özelliğini doğru olarak tayin edebilir. Ama tuzun yapısındaki sodyum ve klor atomlarına bakarak tadının nasıl olacağı hakkında hiç bir şey söyleyemez.</p>
<p><strong>Elmas: Maddesi ve Pırıltıları</strong></p>
<p>Elmas deyince akla elmasın malzemesi değil, ona canlılık veren ve gözleri ve kalpleri okşayan cıvıl cıvıl rengârenk büyüleyici pırıltıları gelir. Aslında elmasın temel yapıtaşı siyahlığı ve matlığı ile bilinen ve üzerine düşen ışığın neredeyse tamamını emen (ki siyahlığın sebebi budur) karbon elementidir. Elması baştacı yaptıran şey, kesif olan malzemesinin kıymeti ve miktarı değil, kendisi dışındaki latif bir âlemi (ışık âlemini) içine alıp onun cilvelerini tezahür ettirebilmesidir. O yüzden en kıymetli elmas, büyüklüğü ve ağırlığı en fazla olan değil, saflığı, berraklığı ve kusursuzluğuyla ışığı en güzel bir şekilde yansıtan elmastır. Yani ışığın pırıltılarını en mükemmel şekilde gösteren ve kendisi adeta hiç görülmeyen elmastır. O kadar ki, elmasa ba­kan sadece ışığın sergilediği güzellikler manzumesini görür ve malzemesi olan kar­bonu hiç fark etmez.</p>
<p>Herkes bilir ki, elmasın pırıltılarının kaynağı kendi malzemesi değil, dışarıdan gelen ışıktır. Yani gözleri kamaştıran o büyüleyici pırıltılar elmasın yapıtaşı olan kar­bon atomlarından gelmez; güneş veya lamba gibi dışarıdaki bir ışık kaynağından gelir. Bu elması karanlık bir odaya götürerek kolayca ispat edilebilir. Görülecektir ki, karanlıkta elmasın pırıltılarından hiçbir eser kalmaz, kendisi bile görülemez. Demek elması elmas yapan ve ona şatafat, güzellik ve bir bakıma hayat veren, dışarıdan gelip onda yansıyan ışıktır ve ışıksız bir elmas ruhu gitmiş ölü bir ceset gibidir.</p>
<p>Elmastan çıkıyor gibi görünen ışığın, dışarıdan geldiğini izah etmeye kalkmak, belki malumu ilam etmektir ve abesle iştigal etmek gibi görülebilir. Çünkü bunun aksini iddia edecek kimse yoktur. Fakat herkesin kolayca kabul edebileceği bu basit gözlem, anlaması ve ulaşılması çok zor bazı mühim hakikatlere çıkan merdiven ola­bilir ve o yüzden önemi büyüktür.</p>
<p>Şimdi başlangıç olarak şu soruyu soralım: Eğer dünyada karanlık diye bir şey olmasaydı ve güneş vs gibi ışık kaynakları görülmeseydi, yani her tarafta &#8220;yaygın&#8221; bir aydınlık olsaydı, acaba artık her zaman parıldayan elmastan gelen ışığı nasıl izah edecektik? Yine kolayca bu ışığın dışarıdaki görmediğimiz bir kaynaktan geldiğini mi söyleyecektik veya bu parıltıların kaynağının elmasın kendisi olduğunu mu iddia edecektik? İnsanların genelde görüşlerinin kısa olduğu ve olaylara yüzey­sel baktığı dikkate alınırsa, bu sefer cevap hiç de kolay değil. Bu durumda biz yaygın bir ışığın farkında bile olmayacağımız için, muhtemelen nasıl olduğunu anlamasak bile parıldayan ışıkların elmasın kendisinden geldiğini iddia edecektik ve aksini düşünemeyecektik bile. Böylelikle de &#8220;derin&#8221; bir yanılgıya düşmüş olacak ve çeliş­kiler ve çıkmazlarla boğuşup duracaktık. Meselâ, tek bir karbon atomunun (veya grafit halinde dizilen birçok karbon atomlarının) ışık vermediğini görecek ve yapıtaşında olmayan bir hasiyetin bütününde nasıl olabileceği temel sorusuna cevap arayacaktık.</p>
<p>Bir kısım araştırmacılar karbon atomunu en ince ayrıntılarına kadar inceleyip ışığın atomun neresinden kaynaklandığını anlamaya çalışırken, ışık vermeyen grafi­tle ışık veren elmas arasındaki farkın atomlarda değil, atomların diziliminde olduğunu gören diğer araştırmacılar da ışığın sırrını atomların kendilerinde değil, dizilimlerinde yani atomlar arası bağlarda arayacaktı. Delil olarak da elmasın şekli ve kesimi değiştikçe verilen ışığın nasıl değiştiği gösterilecekti. Sonunda birbiriyle çelişen ve kafaları karıştıran birçok teoriler kurulacak, bazı teoriler ret edilirken bazdan da tutarsızlıklarına rağmen daha iyisi olmadığı için bir süreliğine de olsa, kabul görecekti. Ve temel yanılgı içindeki bu araştırmalar &#8220;pozitif bilim&#8221; ve bu araştırmaları yapanlar da &#8220;bilim insanı&#8221; olarak takdim edilecekti. Işığın kaynağını dışarıda arama teklifleri ise, akılları gözlerine inmiş bu kişiler tarafından &#8220;bilimsel olmayan&#8221; bir yaklaşım olarak değerlendirilecek ve dikkate alınmayacaktı. Bu önyargılı yaklaşım, bilimin önünü açmak yerine bir set oluşturacak ve bilimin önünü tıkayacaktı. Bilim tarihine bakıldığında, bilim dünyasındaki en büyük açılımların &#8220;alışılmışın dışında&#8221; yaklaşımların sonunda gerçekleştiğini görürüz -Einstein&#8217;in bir asır evvel klasik mekaniğin katı kurallarından sıyrılıp izafiyet teorisini kurması gibi.</p>
<p>Yukarıdaki tartışmaların ışığında elması şöyle ifade edebiliriz: <strong>Elmas = Karbon + Işık. </strong>Yani elması elmas yapan ışıktır, daha doğrusu ışığı içine alıp yansıtabilme özelliğidir. İlginçtir ki, elmasın etrafı da ışıkla doludur, ama biz her tarafı kuşatan o ışığı fark etmiyoruz bile. Bu görmediğimiz ışık aslında uzay dâhil her tarafta vardır, oma biz ışığın pınltılarını elmas gibi ışığı alıp yansıtan maddelerde görürüz. O yüz­den denebilir ki, karbon malzemesinden olan bir şey, eğer ışığı alıp yansıtabiliyorsa elmastır, yoksa grafittir. En harika elmas, ışığı optik bilimi kurallarınca en harika şekilde yansıtandır. Dolayısıyla, elması keserken ve işlerken göz önünde tutulan temel şey ışıktır ve ışığı yansıtma özelliğidir. İyi bir elmas sanatkârı olmanın birinci şartı da, ışığı ve özelliklerini iyi bilmektir.</p>
<p>Görüldüğü gibi, elmasın hakikati ve göz kamaştıran büyüleyici pırıltılarının sırrı ancak her tarafta yaygın olan ışık âleminin varlığını fark edince ve elmasa karbon ve ışık âlemlerinin uyumlu bir birleşimi olarak bakınca anlaşılır. Bu basit gözlem, varlıkların mahiyetini anlamakta sihirli bir anahtar rolü oynayacak ve çevremizi algılayışımızı ve yaratılış hakkındaki anlayışımızı derinden etkileyecektir. Varlıkları temel katmanlarına ayırma yaklaşımı aynı zamanda bilimin önünü açacak ve insanlığın yücelmesinin ve dünyada gerçek bir medeniyetin kurulmasının çekirdeğini oluşturacaktır.</p>
<p><strong>Beden ve Ruh</strong></p>
<p>Materyalist bakış açısı, tüm varlıklar gibi, insana da bir madde külçesi olarak görür ve yaklaşık 100 trilyon hücreden oluştuğunu bildiğimiz beden dışında hiçbir şeyin varlığını kabul etmez. Yani temel yapı taşı olarak bir avuç toprak neyse, insan da odur. İnsan da tüm maddî varlıklar gibi sırf madde (veya enerjimden oluşur ve fizik kanunlarına tâbidir. Zaten determinist felsefenin temel dayanağı da bu bakış açısıdır. Ölüm sonrası bu hücrelerin dağılıp toprağa karışması ile de insan yok olur.</p>
<p>Ölmüş bir insanla canlısı arasındaki her fark -hayat, görme, işitme, akıl, şuur, bilgi, irade, sevgi, haz alma ve ızdırap çekme, hayal etme, rüya görme, benlik, hırs gösterme, cömertlik, san&#8217;at anlayışı, adalet hissi ve ebedi yaşama arzusu gibi-  madde dışıdır. Madde-dışı ve dolayısı ile zaman ve mekân üstü olan bu sıfatların toplamına mana veya ruh denir. Maddeci bakış açısı bu manayı maddenin etkileşimleri (her ne demekse) sonucu oluşan geçici tezahürler olarak görür. Be-diüzzaman ise, manayı yani ruhu öz ve esas varlık, maddeyi ise kabuk veya elbise olarak görür. Ölüm, bu gerçek insan varlığının beden kılıfını terk etmesidir:</p>
<p>[Ruh] <em>mûddet-i hayatta, tedricî cesed libasını değiştiriyor. Mevtte ise birden soyunur.</em> Gâyet <em>kafî bir hads ile belki müşahede ile sabittir ki, cesed ruh ile kaimdir?<sup>15</sup></em></p>
<p>Varlığı maddeden ibaret görenler ve dolayısıyla ruhun varlığını reddedenlerde  beden ile beraber bedene nüfuz eden bir mananın varlığının ve onun madde-üstü  özelliklerinin farkındadırlar. Ancak onlar kolaycılığa kaçıp ruhun tercih etmek ve  emir vermek gibi tüm özelliklerini beyne vermektedirler. Bunun sonucu olarak da,  yapısı bir parça etten pek de farklı olmayan beyne idrakte zorlandığımız adeta ilahlık derecesinde bir harikalık vermek zorunda kalmaktadırlar. Beyin aslında bedenin kontrol merkezidir -aynen pilot kabinin bir uçağın koca gövdesinin kumanda merkezi olması gibi. Uçağın tüm parçaları vücuttaki sinir ağı gibi iletkenlerle pilot kabinine bağlıdır ve tüm komutları oradan alır. Ama uçağı sevk ve idare eden ku­manda merkezi değil, uçağın cinsinden olmayan ve şuur, görme, işitme ve irada gibi uçağın malzemesinde bulunmayan özelliklere sahip olan bir pilottur. Pilotla greve gidince uçaklardan hiçbir şey eksilmez, ama tüm uçaklar yerde hareketi kalır. Pilotun (veya uzaktan kumandalı uçaklarda operatörün) varlığını inkârda ve her harikalığı pilot kabinine vermekte ısrar ederek uçan bir uçağı doğru olarak an­lamak ne kadar mümkünse, madde-dışı bir ruhun varlığını inkâr ederek ve hayat, şuur, hayal, görme ve irade gibi madde-üstü her harikalığı kalın duvarlı karanlık bir kap içine doldurulmuş olan beyin maddesine atfederek bir insanı doğru olarak anlamak da o kadar mümkündür.</p>
<p><strong>İnsan Bir Robot Değildir</strong></p>
<p>Maddeden ibaret bir beden olarak bakıldığında, insanın ulaşabileceği en yüksek seviye gelişmiş bir robotluktur. Teknoloji harikası bir robot yürür, belli işleri gayet iyi yapar, emir alır ve gittiği yeri mekanik olarak görür. Hatta mekanik bir sesle kahkaha bile atar. Ama hiçbir şey hissedemez ve yaptığı hiçbir şeyin farkında ola­maz. Kütüphane dolusu bilgi yüklü olsa bile ne bildiğini bilemez. Çünkü harika bir işlemcisi olsa bile, şuuru yoktur. Aklına aniden bir şey gelemez. Başka robotları seve­mez veya onlara kızamaz ve onları imha etme planları yapamaz. Güzel bir çiçeği seyredip ondan zevk alamaz, yeni yerler görmeyi arzu edemez. En iyi müziği çala­bilir ve bir orkestranın işini görebilir, ama güzel müzik dinlemenin hazzını bilemez. Küçük bir robotu bağrına basıp şefkat gösteremez. Tükettiği bir yakıt veya enerjinin tadına varamaz. Başka bir robota acıyıp ona yardım etmeye kalkamaz. Olup biteni kavrayamaz ve iyi haberle sevinip kötü haberle üzülemez. Depresyon nedir bilemez.</p>
<p>Bir gün yaşlanıp robot mezarlığına terk edileceğim diye tedirgin olamaz ve uzun yaşama arzusu nedir bilemez. Geçmişi düşünemez ve gelecek hakkında telaş ede­mez. Hayal kuramaz ve rüya göremez. Başka robotların komik hareketlerine güle- mez. Kendisine birkaç dakikada kitaplar dolusu bilgi yüklenebilir ve bir anda ya­bancı bir dili öğrenebilir, ama yeni şeyler öğrenmekten zevk alamaz, hayrette kala­maz ve yorum yapamaz. Yeni bilgi üretemez ve insiyatif kullanıp programında ol­mayan şeyler yapmayı deneyemez. Başka bir robotla iletişim kurabilir, ama zevkli bir his alışverişi olan sohbet yapamaz -en gelişmiş bir elektronik beyne sahip olsa bile.</p>
<p>Yani teknoloji harikası bu robot insanı insan yapan hiçbir özelliğe sahip olamaz. Çünkü bunların hiçbirinin kaynağı madde değildir. İnsan ile insan bedeni harikalı- ğındaki bir robot arasındaki her fark, maddedışı yani manadır. Ve ışığın elmasa ya­yılması gibi insanın bedenine nüfuz eden bu manaların tamamı ruhtur.</p>
<p>1998 Fizik Nobel Ödülü sahibi <strong>Robert Laughlin, </strong>bedene nüfuz eden manayı şöyle ifade eder:</p>
<p><em>Eğer basit bir fiziksel hadise efektif olarak kendisinin gelmiş olduğu daha temel kanunlardan bağımsız alabiliyorsa, biz de olabiliriz. Ben karbonum, ama öyle olmaya muhtaç değilim. Benim yapılmış olduğum atomlara nüfuz eden bir manam</em> var.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[116]</sup></a></p>
<p>Bediüzzaman&#8217;ın dediği gibi, beden ruh ile kâimdir ve bedene kıymet veren de ruhtur. Ruh madde-dışı ve dolayısıyla zaman ve mekân üstüdür ve fizik kanunları gibi maddenin tabi olduğu hiç bir kısıtlamaya maruz değildir. İnsanın gerçek mahiyetini anlamanın başlangıç noktası, içine çakılıp kaldığımız maddeden sıyrılıp nazarları madde ötesine çevirmek olacaktır.</p>
<p><strong>Aydınlanma, Mananın da Dikkate Alınmasıyla Başlayacaktır</strong></p>
<p>Müsbet ilmin kaynağı gözlemdir. M.Ö. 5. yüzyılda <strong>Empedocles </strong>tarafından basil gözlemlere dayanarak her şeyin hava, toprak, su, ve ateşten ibaret olduğu ifade edildi ve bu teori yüzyıllar boyunca bilime hükmetti. Ancak 17. yüzyıldan itibaren evrenin yapısının tekrar sorgulanmaya başlanması ve elementlerin keşfiyle İlmî gelişmelerin önü açıldı ve birçok yeni bilim dalları doğdu. Bugün gayet iyi biliyoruzki, her şey 100 küsur elementten oluşur ve her madde bu elementlerin bir kombinasyo- nu olarak ifade edilebilir. Bu açılım birçok yeni kimyasal bileşenin de keşfini ve mo­dern kimyanın gelişimini beraberinde getirdi.</p>
<p>Günümüz bilim dünyasının da ciddî bir saplantısı, her şeyin kaynağının madde (veya onun eşdeğeri enerji) olduğu önkabulüdür. Bu da bilimde tıkanmalara ve çıkmazlara yol açmaktadır. Bilim dünyası artık fark ve itiraf etmelidir ki, maddenin temel yapıtaşı olan parçacık veya enerji dalgasında kuvvet, irade, hayat, şuur, görme, sevgi, güzellik, vs gibi şeyler yoktur ve temel yapıtaşlarında olmayan bütününde olamaz. Varsa (ki vardır) başka bir yerden geliyor demektir. Artık evrenin madde-enerjiden oluşan tek katmanlı olduğu yaklaşımının bırakılıp çok katmanlılık, yani varlıkların madde ile beraber kuvvet, irade, hayat, şuur, görme, sevgi, güzellik, vs gibi birbirinden bağımsız madde dışı yani mânâ katmanlarından oluştuğu görüşü ciddî olarak dikkate alınmalıdır. Bu görüş, müsbet ilmin kaynağı olan gözlemlerle tam uyumludur. Bu katmanların kaynağı ile ilgili felsefî tartışmalar, evrenin büyük patlama öncesi madde-enerjisinin kaynağı ile ilgili tartışmalardan hiç de farklı değildir. Eski Yunan felsefesinde bu katmanların kaynağı Venüs, Eros, ve Themis gibi tanrılara atfedilirdi. Müsbet bilimcilerin genel yaklaşımı ise &#8220;üzümünü ye bağını sorma&#8221; tarzındadır. Bediüzzaman&#8217;a göre ise, madde-dışı her özelliğin kaynağı Allah&#8217;ın isimleridir. O yüzden semavî dinlerin mensupları için eşyayı anlamak esmayı ve dolayısıyla Allah&#8217;ı anlamaktır.</p>
<p>Newton&#8217;un bir elmanın düşüşünü sorgulaması, fizikte bir çığır açtı. Burada ifade edilen soruların cevabının etkisi, herhalde daha az olmayacaktır. Yüzyılların getirdiği şartlanma ve önyargıdan sıyrılmayı başarmış sorgulayıcı bilim insanları gözlemleyip göstereceklerdir ki, evren bir veya iki değil, çok boyutludur. Ve bu boyutlardan sadece birisi içine çakılıp kaldığımız madde ile alakalıdır.</p>
<p>Elmasın hakikati, ancak parıltıların karbon atomlarından veya atomlar arası bağlardan değil de, elmas dışındaki bir ışık kaynağından geldiği fark edilince anlaşılır. Televizyonun hakikati, değişik ses ve görüntü yayınlarının aletin içinden değil, dışarıdaki onlarca yayın katmanından geldiği görülünce, yani televizyon ale­tinin yayınların kaynağı değil, sadece alıcısı olduğu fark edilince anlaşılır. Eşyanın &#8211; bilhassa insanın — da hakikati, maddedeki hayat, şuur, san&#8217;at ve güzellik gibi onlarca madde-dışı pırıltıların maddenin parçacıklarından değil, madde-dışı katmanlardan veya paralel evrenlerden geldiği fark edilince anlaşılacaktır. İnsanlık için gerçek aydınlanma o zaman başlayacaktır.</p>
<p>Bilimlerin Işığında Yaratılış (Haz.Adem Tatlı)syf:133-133</p>
<p><strong>Dipnotar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[77]</sup></a> Nursi, B. S. <em>Muhakemat.</em> Envar Neşriyat, İstanbul, 1996, s. 134.</p>
<p><sup>w</sup> Nursi, B. S. <em>Sözler.</em> Envar Neşriyat, İstanbul, 1996. s. 509.</p>
<p>P Nursi, B. S. <em>Sözler.</em> Envar Neşriyat, İstanbul, 1996, s. 617.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><strong><sup>[100]</sup></strong></a><strong> Nursi, B. S. </strong><em>Muhakemat.</em></p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"><sup>[101]</sup></a> Nursi, B. S. S. <em>Sözler. Envar Neşriyat İstanbul, 1996. s. 545.</em></p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"><sup>[102]</sup></a> Nursi, B. S., Sözler. <em>Envar Neşriyat, İstanbul, 1996. s. 617.</em></p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"><strong><em><sup>[104]</sup></em></strong></a><strong><em> Walter Isaacson, </em></strong><strong><em>Einstein &#8211; His Life and Universe.</em></strong><strong> Simon &amp; Schuster, New York, 2007, s. 391.</strong></p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"><strong><sup>[105]</sup></strong></a><strong> Walter Isaacson, </strong><em>Einstein &#8211; His Life and Universe.</em> Simon &amp; Schuster, New York, 2007, s. 388.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"><strong><sup>[106]</sup></strong></a><strong> Laughlin, R. B., </strong>A <em>Different Universe &#8211; Reinventing Physics from the Bottom Down,</em> Basic Books, New York, 2005, p. back cover page.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"><strong><sup>[107]</sup></strong></a><strong> Laughlin, R. B., </strong>A <em>Different Universe &#8211; Reinventing Physics from the Bottom Down,</em> Basic Books, New York, 2005, preface, p. xiv.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"><strong><sup>[108]</sup></strong></a><strong> Laughlin, R. B., </strong>A <em>Different Universe &#8211; Reinventing Physics from the Bottom Down,</em> Basic Books, New York, 2005, preface, p. xv.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"><strong><sup>[110]</sup></strong></a><strong> Nursi, B. S. </strong><em>Sözler. Envar Neşriyat, İstanbul, 1996, s. 358.</em></p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"><strong><sup>[111]</sup></strong></a><strong> Nursi, B. S., </strong><em>Şualar.</em> Envar Neşriyat, İstanbul, 1996, s. 610.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"><strong><sup>[112]</sup></strong></a><strong> Nursi, B. S., </strong><em>Şualar,</em> 15. Şua. Envar Neşriyat, İstanbul, 1996, s. 610.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"><strong><sup>[113]</sup></strong></a><strong> Nursi, B. S., </strong>Sözler. Envar Neşriyat, İstanbul, 1996, s. 32.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"><strong><sup>[116]</sup></strong></a><strong> Laughlin, R. B., A </strong><em>Different Universe &#8211; Reinventing Physics (rom the Bottom Down,</em> Basic Books, New York,</p>
<p>2005, p. xv.</p>
<p><strong>115.Nursi, B. S., </strong><em>Sözler. Envar Neşriyat, İstanbul, 1996, s. 517.</em></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-gercek-mahiyetini-anlamaya-dogru/">İnsanın Gerçek Mahiyetini Anlamaya Doğru</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanin-gercek-mahiyetini-anlamaya-dogru/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nuraniyet ve Kuantum Alemi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nuraniyet-ve-kuantum-alemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nuraniyet-ve-kuantum-alemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Aug 2020 13:59:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[atom]]></category>
		<category><![CDATA[Enerji]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Kuantum Mekaniği]]></category>
		<category><![CDATA[Letafet ve Kesafet]]></category>
		<category><![CDATA[Madde]]></category>
		<category><![CDATA[Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Nuraniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Nuraniyet ve Kuantum Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[tanrı parçacığı]]></category>
		<category><![CDATA[Teoloji ve Nuraniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Çengel]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24640</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Yunus Çengel Adnan Menderes Üniversitesi Nevada Üniversitesi, ABD Derya benim katremdir, Zerreler umman bana. Yunus Emre Giriş Nur kelimesinin karşılığı lugatlarda &#8216;aydınlık, parıltı, parlaklık, ışık, ziya&#8217; olarak verilir ve nur her çeşit karanlığın zıddı olarak ifade edilir. Nur, aynı zamanda Allah&#8217;ın doksan dokuz isminden biridir ve bu isim, bütün nurların kaynağı, yaratıcısı ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nuraniyet-ve-kuantum-alemi/">Nuraniyet ve Kuantum Alemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-24641 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/kuantum-300x200.jpg" alt="" width="422" height="281" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/kuantum-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/kuantum-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/kuantum-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/kuantum-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/kuantum-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/kuantum-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/kuantum-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/kuantum-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/kuantum-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/kuantum-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/kuantum-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/kuantum-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/kuantum-768x512.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/kuantum-1024x683.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/kuantum-1536x1024.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/08/kuantum.jpg 1600w" sizes="(max-width: 422px) 100vw, 422px" /></p>
<p>Prof. Dr. <em>Yunus Çengel<br />
</em>Adnan Menderes Üniversitesi<br />
Nevada Üniversitesi, ABD</p>
<p><em>Derya benim katremdir,<br />
Zerreler umman bana.</em></p>
<p><strong>Yunus Emre</strong></p>
<p>Giriş</p>
<p>Nur kelimesinin karşılığı lugatlarda &#8216;aydınlık, parıltı, parlaklık, ışık, ziya&#8217; olarak verilir ve nur her çeşit karanlığın zıddı olarak ifade edilir. Nur, aynı zamanda Allah&#8217;ın doksan dokuz isminden biridir ve bu isim, bütün nurların kaynağı, yaratıcısı ve vericisi anlamında kullanılır. Yani Allah Nur&#8217;dur ve bütün âlem­leri ve dilediğini nuruyla nurlandırır. Nur kelimesi ayrıca manevi aydınlığa sebep olan Kur&#8217;an, iman ve peygamber için de kullanılır; iman nuru, nübüvvet nuru gibi. Nurlu olan veya melekler gibi nurdan yaratılan şeylere nuranî ve nurlu olma haline de nuraniyet denir. Nur&#8217;un zıddı, daha doğrusu yokluğu, zulmettir; aynen ilmin yokluğu cehalet, ışığın yokluğu karanlık ve ısının yokluğu soğukluk olduğu gibi.</p>
<p>Kur an-ı Kerim in 24. sûresinin ismi Nur&#8217;dur ve Nur sûresinin 35. ayetinde nur bir örnekle şöyle izah edilir: <em>&#8220;Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde.</em> Fânûs <em>sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile, neredeyse aydınlatacak kadar berraktır. Nur üstüne nur. Allah dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah İnsanlar için misaller verir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup><strong>[40]</strong></sup></a>.&#8221;</em></p>
<p>&#8216;Nur&#8217; kelimesi Kur&#8217;an&#8217;da 43 yerde geçmektedir<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[41]</sup></a>. Binbir ismiyle Allah&#8217;a bir yakarış olan Cevşen-ûl Kebir duasının 46. cüzünde Allah&#8217;ın Nur ismi şu ibarelerle vasıflan­dırılır: <em>&#8220;Ey nurların nuru, ey nurları nurlandıran nur, ey nurlara şekil veren nur, ey nurları yaratan nur, ey nurları takdir edip belirleyen nur, ey bütün nurların kendi tasar­rufu altında olan nur, ey bütün nurların evveli olan nur, ey bütün nurların ahiri</em> olan <em>nur, ey bütün nurların fevkinde olan nur, ey benzeri olmayan eşsiz nur!&#8221;</em></p>
<p>Nur ile ilgili diğer bazı ayetler ise şöyledir:</p>
<p><em>&#8220;Yahut (inkarcıların küfür içindeki halleri) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. (Bir deniz ki) onu dalga üstüne dalga kaplıyor, üstünde de bulutlar var. Karanlıklar üstüne karanlıklar. İnsan elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez. Kime Allah nur vermezse, onun için nur diye bir şey yoktur<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup><strong>[42]</strong></sup></a>.&#8221;</em></p>
<p><em>&#8220;Allah&#8217;ın, göğsünü İslâm&#8217;a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir? Allah&#8217;ın zikrine karşı kalpleri katı olanların vay haline! İşte onlar açık bir sapıklık içindedirler<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup><strong>[43]</strong></sup></a>.&#8221;</em></p>
<p><em>&#8220;Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanır. Kitap (Amel defterleri) ortaya konur. Peygam­berler ve şahitler getirilir ve haksızlığa uğratılmaksızın aralarında adaletle hüküm ve­rilir<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup><strong>[44]</strong></sup></a>.&#8221;</em></p>
<p><em>&#8220;Ey iman edenler; Allah&#8217;a karşı gelmekten sakının ve peygamberine iman edin ki, size rahmetinden iki kat pay versin, size kendisiyle yürüyeceğiniz bir nur versin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup><strong>[45]</strong></sup></a>.&#8221;</em></p>
<p>Nur, fiziki bir karşılığı olmamasına ve ne olduğu tam olarak anlaşılmamasına rağmen, güzel çağrışımları olan ve ifade ettiği mânâ sevilip kalbe ferahlık veren la­tif bir kelimedir. O yüzden Nur ve nur kelimesinden türetilen birçok isim bilhassa letafetleriyle melekleri andıran kız çocukları için yaygın olarak kullanılır:</p>
<p><em>Nur, Nuran, Nuray, Nurbanu, Nurcan, Nurcihan, Nurdoğan, Nurdan, Nurfidan, Nurgül, Nurhayat, Nuriye, Nurnigar, Nursel, Nursema, Nursena, Nurselin, Nurseven, Nurşen, Nurtane, Nurten; Ayşenur, Binnur, Fatmanur, Halenur, İlknur, Öznur, Şennur, Tubanur.</em> Erkekler için yaygın olarak kullanılan birkaç isim; <em>Nureddin, Nuri ve Nuru İlah</em> &#8216;dır.</p>
<p>Zamanımızın büyük müfessiri Bediüzzaman Said Nursi de telif ettiği külliyatına <strong>&#8216;Risale-i Nur&#8217; </strong>adını vermiş ve ilim şahikası olan eserlerini nur ile ilişkilendirmiştir.</p>
<p><strong>Işık, Ziya ve Nur</strong></p>
<p>Işık, ziya ve nur kelimeleri, aralarındaki nüanslara ve değişik çağrışımlarına rağmen çok defa eşanlamlı olarak kullanılmaktadır. Bazen da bu kelimelere mes­netsiz olarak özel manalar yüklenmekte ve mecaz manalar gerçekleriyle karıştırıl­maktadır. Esas olarak ışık, ziya kelimesinin Türkçe karşılığıdır. Dolayısıyla ışık ve ziya, güneş ve lambalardan gelen gözle görülüp aletlerle ölçülebilen ve kendini aydınlık olarak gösteren maddî veya fizikî varlığı temsil ederler.</p>
<p>Nur ise ilim ve iman gibi gözle görülmesi veya aletlerle ölçülmesi söz konusu ol­mayan ancak akıl ve kalpte (ki madde-dışıdır) aydınlık olarak varlığı hissedilen madde-dışı veya fizik ötesi varlığı temsil eder. Yani ışık ve ziya maddî aydınlanma, nur ise manevî aydınlanma ile alakalıdır. Ancak aydınlanma ile olan bu ortak bağdan dolayı nur da metaforik manada ışık ve ziya olarak tarif edilir ve bir bakıma cisimleştirilir.</p>
<p><strong>İlim Işığı</strong></p>
<p>Nur kavramını anlamak için basit bir örnek, ilimdir. Bildiğimiz ışık, biyolojik göz ile varlıklann ve olayların dış yüzünü görmemizi sağlar. İlim, varlıkların ve olayların içyüzünü aydınlatıp mahiyetini akıl gözüne gösteren madde-dışı bir ışık yani nurdur. Bildiğimiz ışık varlıkların dış yüzünü ve dışa dönük fiziksel özelliklerini, bilgi ışığı ise varlıkların iç yüzünü ve mahiyetini gösterir.</p>
<p>İnsanlık için aydınlanma, ilim ışığı ile olur. Biyolojik göz, bildiğimiz ışık ile hali görür. Akıl gözü ise nurani ilim ışığı ile hal ile beraber geçmiş ve geleceği görür ve insanı &#8220;zaman üstü&#8221; bir varlık yapar.</p>
<p><strong>İlim Işığı, Gökteki Güneşin Verdiği Işıktan Önemsiz Değildir</strong></p>
<p>Biyolojik göz ışıksız ortamda yani karanlıkta göremez ve ışık olmasaydı gözün varlığı anlamsız olurdu. Akıl gözü de cehalet ortamında göremez ve ilim olmasaydı aklın varlığı abes olurdu. İlim kâinatta ezelden beri var olan manevî bir katman ve­ya ışıktır ve zaman-mekân üstüdür. Toplumları aydınlatmada, ilim güneşi münevver­lerin yaydığı ilim ışığı, gökteki güneşin verdiği ışıktan önemsiz değildir. İlim tahsilinin temel gayesi ve neticesi, kişinin akıl ve fikir âleminin inşâsı, imarı ve aydınlatılması­dır. Tabi bu fiziki değil nuranî bir aydınlanmadır.</p>
<p>Pozitif bilimlerin kaynağı gözlemdir ve bilimsel araştırmalar, varlıklar ve olaylar gözlenerek yapılır. Çünkü atomdan galaksilere her şeyin madde-dışı sağlam bir İlmî yapısı vardır ve her şey âdeta bir ilim ağı ile örülmüştür. Bilimsel çalışma denen şey varlıkların bu İlmî vücudunu tam ve doğru olarak ortaya çıkarma gayretlerinden ibarettir. Bu da varlıkların yapısındaki ilim pırıltılarını gözlemleyerek, pırıltıların kay­nağı olan evrensel ilim güneşini akıl gözü ile görmek ve göstermekle yapılır. İnsan olmadan evvel de ilim vardı, çünkü fenlerin de dikkatli araştırmalar sonunda keş­fettiği gibi evrende her şey ilim ile yapılmıştır.</p>
<p>Evrende her şeyin ilim ile yapılıyor olması ve adeta varlıklardan ilim ışıldaması evrende her şeye nüfuz eden yaygın bir nurani ilim ışığının varlığını gösterir; aynen elmastaki ışık pırıltılarının çevrede yaygın bir ışık âleminin varlığını göstermesi gibi Ancak varlıkların temel yapıtaşlarında &#8220;ilim&#8221; diye maddî bir unsur yoktur ve dola, yısıyla varlığı konusunda hiçbir şüphe bulunmayan ilim, madde değil madde-dışıdır yani manadır. Ve evrende yerçekimi kuvveti gibi her şeye nüfuz eden ve zaman ve zemin üstü yaygın bir ilim katmanı vardır. Bu madde-dışı (mânâ) ilim katmanından gelen ilim ışığı, bildiğimiz ışıktan farklı olarak maddî beden gözü ile değil, manevî akıl gözü ile algılanabilir.</p>
<p><strong>Güzellik ve Sanat Işığı</strong></p>
<p>Benzer şeyler güzellik ışığı (nuru) ve sanat ışığı için de söylenebilir. Hayatta ne olduğu bilinmeyen, ancak görüldüğü zaman tanınan şeyler vardır ve herhalde gü­zellik, estetik ve sanat bunların önde gelenlerindendir. Güzellik, Ölçülülük ve uyum­luluktan doğan bir manevi ışık veya nur olarak tanımlanabilir. Yani madde veya hareket öyle bir hale getirilebilir ki, güzellik ışığını alıp yansıtabilir. Aynen karbon atomlarının bir kristal halinde dizildiklerinde bildiğimiz fizikî ışığı alıp pırıl pırıl yan­sıtabildiği gibi. Çirkinlik de güzelliğin yokluğu olarak tanımlanabilir. Estetik de gü­zelliği tanımlama bilimi veya sanatıdır.</p>
<p>Gülü görmek başka, güldeki güzelliği görmek başkadır. Birinciyi biyolojik göz görür, İkinciyi ise güzellik anlayışına sahip şuurlu varlıklar manevi kalp gözleriyle görürler. Gülü güzel yapan herhalde atomlarındaki güzellik değildir. Zira canlı bir güldeki bir hidrojen veya azot atomu ile ezilip çamur haline getirilmiş bir güldeki hidrojen veya azot atomu tamamen aynıdır; elmas ile grafitteki karbon atomlarının aynı olması gibi. Parçalarında olmayan bir şey bütününde olamayacağına göre, gülün güzelliği kendisinden yani maddesinden değil, dışarıdan gelir; aynen elmasın göz kamaştıran pırıltılarının dışarıdaki bir ışık kaynağından geldiği gibi. Gül ve diğer güzel şeylerin özelliği, bu güzelliği alıp yansıtabilmeleridir.</p>
<p>San&#8217;at ise madde, renk, şekil, ses, hareket veya kelimelerle yapılan ve şuurlu var­lıklarda hayret, hayranlık, takdir, merak, beğeni, efsun ve nihayet yüksek haz gibi hisleri uyandıran yaratıcı iş ve hareketlerdir.</p>
<p>Sanatkâr, ham maddelerini öyle bir şekilde bir araya getirip bir manzume oluşturur ki, manevi sanat ışığı (nuru) eserinde parlamaya başlar. Benzer şekilde, hayat, şefkat, adalet, irade, akıl, fikir, şuur, güzel koku, temizlik ve sevgi için de manevi ışık (nur) tanımlamaları yapılabilir.</p>
<p><strong>Madde, Enerji ve Nuraniyet</strong></p>
<p>Bildiğimiz fizik âlemi enerjiden oluşur. Fiziğin başlangıcı olan ve 13.7 milyar yıl önce meydana geldiği hesaplanan büyük patlamanın ilk safhalarında sadece enerji vardı. O safhada her şey her şeyin içindeydi ve bir hacim kaplamaktan bahsetmek söz konusu değildi. Patlamanın ilk saniyesinin kesirlerinde sıcaklığın hızla düşmesi ve enerjinin yoğuşmasıyla önce quark ve gluon gibi temel parçacıklar ve akabinde onların da birleşmesiyle proton ve nötronlar oluştu. Elektronların oluşması ve madde-karşı madde etkileşimleriyle parçacıkların büyük bir kısmının tekrar enerjiye dönüşmesi ilk saniye içinde yer aldı. Sıcaklık ilk dakikalarda bir milyar dereceye düştü ve bir kısım protonlarla nötronlar birleşip helyumun çekirdeğini oluşturdu. Ancak protonların büyük kısmı hidrojen çekirdekleri olarak varlıklarını sürdürdü. Hesaplamalara göre, büyük patlamadan 379 bin yıl sonra çekirdeklerle elektronlar birleşip atomları (çoğunlukla hidrojen) oluşturdu ve madde ile enerji ayrışmaya başladı. Maddeye dönüşmeyen enerji de kozmik geri plan radyasyonu olarak varlı­ğını sürdürdü<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[46]</sup></a>.</p>
<p>Madde moleküllerden, moleküller atomlardan ve atomlar da elektron, proton ve nötron gibi atom altı parçacıklardan oluşurlar. Madde enerjinin yoğuşmuş bir şek­lidir ve madde ve enerji Einstein&#8217;in meşhur E = mc<sup>2</sup> formülüne göre birbirine dönü­şebilir. Hatta denebilir ki madde, enerjinin letafetini kaybedip kesifleşmiş bir halidir. Maddenin iki temel özelliği kütlesinin olması ve yer kaplamasıdır. Dolayısıyla mad­de, &#8216;kütlesi olan ve hacim kaplayan şey&#8217; olarak tanımlanır. Madde ve enerji fizikî varlıklardır, her ikisi de fizik kanunlarına tabidirler ve gözlenip ölçülebilirler. Ancak maddeden farklı olarak enerji (güneşten gelen ışık gibi) bir hacim kaplamaz ve du­rağan kütlesi yoktur (enerjinin E = mc<sup>2</sup> formülünden hesaplanan eşdeğer kütle kar­şılığı vardır). Yani enerji, kesif olan maddeden farklı olarak, kütlesi olmayan ve tek başına bir hacim kaplamayan latif bir varlıktır. Ancak fiziki bir varlık olarak belli kı­sıtlamalara tabidir; örneğin elektromanyetik radyasyonun hızı, ışık hızını geçemez.</p>
<p>Madde ve enerji aynı bütünün iki parçası ve adeta birbirinin kaynağıdır. Güneşte madde daimi olarak enerjiye dönüşmekte ve güneş enerjisi dünyaya ısı ve ışık olarak saniyede 300 bin kilometre hızla gelmektedir. Yani madde, kütlesiz ve yer kaplamayan bir şeye (madde-dışına) dönüşmekte ve maddenin hiç bir zaman ulaşamayacağı bir hızda hareket etmektedir. O zaman denebilir ki, görünen fizik âlemini teşkil eden ve varlıkları gözlemlerle sabit olan madde ve enerji aynı tür varlıklar değildir. Biri kesif, diğeri latiftir. Latif olan şeylerde bir derece zaman ve ze­min üstülük vardır ve latif şeylere yarı nurani de denir. Kısmî kayıtlılık hali olan le­tafet veya yarı nuranilik varsa, bunun uzantısı olan zaman ve zemin kayıtlarından tam sıynlmışlık hali olan tam nuranilik ve nur da vardır.</p>
<p>O zaman varlıkları tam nuraniyetten tam kesafete kadar uzanan bir letafet-ke- safet cetvelinde sıralamak ve varlıklara nur-madde karışımı olarak bakmak gerekir. Gözlemlerle sabittir ki, varlıklarda atom altı seviyede nuraniyet, atom üstü seviyede ise kesafet hâkimdir. Örneğin atom-üstü kesif bir varlık olan tenis topunun hem yeri, hem de hızı ölçümlerle tam bir kesinlikle belirlenebilir. Ancak atomaltı latif bir varlık olan elektronun hem hızı hem de yeri belirlenemez. Hızı belli ise, yeri belli değildir. Yani hiçbir yerde değildir veya her yerde olabilir. Hatta aynı anda iki farklı yerde olabilir. Ancak elektronun bazı yerlerde olma ihtimali daha yüksektir ve bu ihtimal dağılımı bir dalga fonksiyonu olarak ifade edilir. Bu fenomen fizikte &#8216;Heisen- berg&#8217;in belirsizlik prensibi&#8217; olarak bilinir. Zaten bu yüzden atom altı dünyada kuan- tum teorisi, atom üstü dünyada ise Einstein&#8217;in izafiyet teorisi hâkimdir ve bu iki teorıyı birleştirecek bir&#8217; birleşik teori&#8217; tüm gayretlere rağmen henüz ortaya konama- mıştır. Fizikdışı paralel evren veya çoklu evren türü yaklaşımlarla bazı fenomen izah edilmeye çalışılmış, ancak nuraniyet kavramı açıkça ortaya konmadığı için bir yere varılamamıştır.</p>
<p>Biz elektronu parçacık olarak hayal ederiz, ama elektron aynı zamanda dalgadır. Aynen elektromanyetik dalgalar gibi. Elektronun dalga özelliği, girişim deneylerinde net olarak görülmektedir. Zaten o yüzden atomaltı dünyada parçacık-dalga ikilemi özelliği kuantum mekaniğinin temel taşlarından biridir. Yani elektron ve diğer atom altı parçacıklar bazen parçacık gibi davranırlar, bazen da dalga olarak. O zaman denebilir ki, atom altı parçacıklar ne parçacıktır, ne de dalga. Çünkü bunlar çok farklı özelliklerdir. Örneğin ses havada dalga olarak yayılır ve tabancadan çıkan kurşun bir kütle parçası olarak gider. Bunların zıddı olamaz. Keza, bir meyve hem elma hem de aynı anda armut olamaz. Eğer oluyorsa o meyve ne elmadır ne de armut. O zaman atomaltı parçacıklar öyle bir şey olmalıdır ki, iki zıt karakterde &#8211; hem dalga hem de parçacık &#8211; tezahür edebilsin. Bu da ancak kesafetten uzaklık yani nuraniyete yakınlık ile olabilir. Benzer bir argüman genelde elektromanyetik dalga olan ancak parçacık özelliği (foton) da gösteren ışık için de verilebilir. Elek­trondan çok daha küçük olan ve elektrik yükü olmayan atom altı parçacık nötrino ise, kesafetten o kadar uzaktır ki, adeta varlık yokluk arasındadır ve ölçülmesi son derece zordur.</p>
<p>CERN&#8217;deki deneylerde varlığı teyid edilmeye çalışılan ve &#8216;Tanrı parçacığı&#8217; olarak bilinen Higgs parçacığının küçüklüğünden dolayı nuraniyete daha da yakın olduğu görülecektir; tabi eğer ölçülmesi mümkün olabilirse.</p>
<p>Masa ve sandalye gibi maddeden yapılan kesif varlıklardan farklı olarak, enerji­den (örneğin ışık) yapılan latif varlıkların kütlesi yoktur ve yer de işgal etmezler. Başkalarının olduğu yere yerleşiverirler. Nitekim havada aynı noktada elektroman­yetik enerji formunda yüzlerce yayın vardır, ancak bir izdiham söz konusu değildir. Hepsi birbiri içinden saniyede 300 bin km hızla geçer. Yani bir saniyede dünyanın etrafını birkaç kez dolaşabilir ve ade-ta bir anda her yerde bulunur. Keza, lamba, kütlesi olan ve hacim işgal eden bir şeydir ve dolayısıyla kesiftir. Ancak lambadan çıkan ışık kütlesizdir, hacim işgal etmez ve belli bir yeri yoktur; adeta her yerdedir. Sadece, ışığın şiddeti lambadan uzaklaş-tıkça azalır.</p>
<p>Nuraniyete en yakın madde şekli muhtemelen karanlık madde ve nuraniyete en yakın enerji türü de karanlık enerjidir. Çünkü karanlık madde ve karanlık enerji ilmen vardır, ama deneysel olarak gözlemlenememiştir. Hesaplamalar gösteriyor ki, galaksilerdeki yıldızları bir arada tutan çekim kuvvetinin görünen kütle ile sağlan­ması mümkün değildir. O halde &#8220;karanlık madde&#8221; denen görünmeyen bir tür mad­de ilave çekim kuvvetini sağlıyor olmalıdır. Karanlık madde ışığı vermez, soğurmaz ve yansıtmaz. Elektron, proton ve nötronlardan oluşmaz.</p>
<p>Ayrıca, 1998&#8217;de Hubble Uzay teleskobu gözlemleri gösterdi ki, uzayın genişleme­si çekim kuvvetinden dolayı yavaşlamıyor; zannedilenin aksine hızlanıyor. Ast­rofizikçiler, bunun ancak hiç kimsenin bilmediği &#8220;karanlık enerji&#8221; denen esrarengiz bir enerji türünün sebep olabileceği sonucuna vardılar. Çünkü bu ivmelenme et­kisinin mevcut evrende hali hazırda var olan bir şeyce sebep olunması mümkün değildir.</p>
<p>Neticede ortaya çıkan manzara, evrenin yaklaşık % 70&#8217;inin karanlık enerji, % 25&#8217;inin karanlık madde ve geri kalan % 5&#8217;inin de aletlerle gözlemlenebilmiş nötrino dâhil her şeyi içeren normal evrenden teşekkül ettiğidir. Bu demektir ki, içinde yaşadığımız evrenin büyük çoğunluğu &#8220;fiziksel&#8221; bir halde değil, &#8220;ilmen&#8221; vardır ve ancak akıl gözü ile görülmektedir<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[47]</sup></a>.</p>
<p>Kur&#8217;anda <em>&#8216;Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş bir balçıktan yarattık. Cinleri de daha önce dumansız ateşten yaratmıştık&#8217;<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup><strong>[48]</strong></sup></a> ve &#8216;Çin&#8217;i de yalın bir ateşten yarattı&#8217;<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup><strong>[49]</strong></sup></a></em> ayetlerinde bahsedilen yalın veya dumansız ateş, yani varlığına dair hiç bir fiziki emare olmayan madde/enerji türü, muhtemelen karanlık madde /karanlık enerjidir. İleride bilimin gelişmesiyle karanlık madde ve karanlık enerjiye hükmedip munipule edebilenler, cinlere de hâkim olup onları şu an hayal bile ede­meyeceğimiz değişik işlerde kullanabileceklerdir.</p>
<p>Nitekim Kur&#8217;an&#8217;da Belkıs&#8217;ın tahtının biranda nakledilmesi hakkındaki; <em>&#8220;Cinlerden bir ifrit,&#8217;Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm ve şüphesiz ben, buna güç yetirecek güvenilir biriyim&#8217;</em> dedi. Semâvî kitapların esrarına vakıf bir âlim, &#8216;Sen daha gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm&#8217;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[50]</sup></a> dedi ve Hazret-i Süleyman&#8217;ın (A.S.) cin ve şeytanları idaresi altına alıp faydalı işlerde istihdam ettiğini ifade eden; <em>&#8220;Denize dalarak onun için cevherler çıkaran ve başka işler de gören şeytanları yine onun emrine verdik<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup><strong>[51]</strong></sup></a>&#8220;</em> gibi ayetler buna işaret etmektedir.</p>
<p>Bediüzzaman, bu ayetlerden şu dersleri çıkarır:</p>
<p><em>&#8220;Yerin, insandan sonra zîşuur olarak en mühim sekenesi olan cin, insana hizmet­kâr olabilir. Onlarla temas edilebilir. Şeytanlar da düşmanlığı bırakmaya mecbur olup ister istemez hizmet edebilirler ki, Cenâb-ı Hakkın</em> evâ<em>mirine musahhar olan bir ah­dine onları musahhar etmiştir. Cenâb-ı Hak, manen şu âyetin lisan-ı remziyle der ki: &#8216;Ey insan! Bana itaat eden bir abdime cin ve şeytanları ve şerirlerini itaat ettiriyorum. Sen de Benim emrime musahhar olsan, çok mevcudat, hattâ cin ve şeytan dahi sana musahhar olabilirler.&#8217; İşte, beşerin, san&#8217;at</em> ve <em>fennin imtizacından süzülen, maddî ve mânevî fevkalâde hassasiyetinden tezahür eden ispritizma gibi celb-i ervah ve cinlerle muhabereyi, şu âyet en nihayet hududunu çiziyor ve en faideli suretlerini tayin ediyor ve ona yolu dahi</em> açıyor<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[52]</sup></a>.</p>
<p><strong>Kuantum Mekaniği ve Nuraniyet</strong></p>
<p>Kuantum dünyasında parçacıkların acaip davranışını karekterize eden ve bir anda birden fazla yerde olmayı gösteren en meşhur deney, çift-yarık deneyidir. Birbirine paralel iki duvardan öndekine ince bir yarık açılsa ve tenis topu makinesi gibi bir makineden öndeki duvara arda arda kurşun yağmuru gibi toplar atılsa, yarığa denk gelen toplar arka duvara geçecek ve yarıktan geçen topların izleri arka duvarda bir bant oluşturacaktır. Eğer öndeki duvara yan yana iki yarık açılsa, topların bir kısmı birinci yarıktan bir kısmı da ikinci yarıktan geçecek ve çarpan topların izleri arka duvarda birbirine paralel iki bant oluşturacaktır. Eğer duvarlar çizgi hizasına kadar su içinde olsaydı ve su yüzeyinde ard arda dalgalar oluşturulsaydı, ön duvardaki deliklere ulaşan dalgalar yollarına devam edecek ve arka duvara çarpacaklardı. Tek yarık durumunda beklenmedik bir şey olmayacaktı, ancak iki yarık durumunda her iki delikten geçen dalgalar girişime uğrayacak ve iki dalga tepesinin çakıştığı yer­lerde dalga yüksekliği ikiye katlanırken dalga çukuru ile dalga tepesinin çakıştığı yerlerde iki dalga birbirini yok edecekti. Neticede kuvvetlenmiş dalga tepelerinin çarptığı yerlerde arka duvarda, koyuluğu duvar ortasından kenarlara gittikçe azalan bir dizi girişim bandı oluşacaktı. Yani dalga geçişi durumunda arka duvarda iki bant yerine bir dizi bant oluşacaktı. Deney bir elektron tabancasıyla tekrarlandığında, tek yarık durumunda arka duvara çarpan elektron izleri aynen top durumundaki gibi arka duvarda yarığın tam arkasına gelen kısımda tek bir bant oluşturur. Yani elektronlar minik toplar gibi davranır. Ancak ön duvardaki iki yarık da açıldığında, arka duvarda iki bant değil, aynen su dalgalarıyla yapılan deneydeki gibi, şiddeti merkezden kenara gittikçe azalan bir dizi girişim bandı oluşur. Yani elektronlar, aynen dalga gibi, aynı anda her iki delikten de geçmektedirler. Deneyi tek bir elek­tron ile tekrarlayınca dahi arka duvarda bir dizi girişim bandı oluşmakta ve bu da elektronun bir dalga olarak her iki yarıktan aynı anda geçtiğini şüpheye yer bırakmayacak kesinlikte göstermektedir. Yani elektronlar hareketlerine bir parçacık olarak başlamakta ve adeta duvarda iki yarığı görünce dalgaya dönüşmektedirler.</p>
<p>İşin daha da ilginç yanı, belli bir yarıktan elektronların hangilerinin geçtiğini gö­zlemlemek için yarıkların birinin arkasına bir ölçme aleti konunca, elektronlar sanki gözlemlendiklerini biliyorlarmış gibi yarıkların birinden veya diğerinden parçacık olarak geçmekte ve arka duvarda iki çarpma izi bandı oluşturmaktadır. Gözlem­leme, elektronun istatistik! dalga fonksiyonunu adeta çökertmekte ve onu bir parçacığa indirgemektedir. Elektronlar sanki kendilerini belli bir konumda tutma yani kesifleştirme niyet ve iradesini hissetmekte ve nazar değmiş ve büyülenmiş gibi bu iradeye tabi olmaktadırlar.</p>
<p>Elektron yerine ışık (kütlesiz foton parçacıkları) kullanılınca da aynı şeyler gözlen­mektedir. Yani ışık bazı durumlarda parçacık bazı durumlarda da dalga olarak davranmaktadır. Deneyler kütlesi elektrona göre oldukça büyük olan atomlarla do yapılmış ve aynı sonuç bulunmuştur. Yani bir anda çok yerde olmayı gerektiren nu-raniyet özelliği atom boyutunda bile etkisini gösterebilmektedir. Ancak otomatik bir tüfekten çıkan mermilerle deney tekrarlandığında mermilerin, ne kadar küçük olurlarsa olsunlar, sadece parçacık olarak davrandıkları görülür. Yani madde atom boyutunu aştığında nuraniyet vasfını hızla keybetmektedir.</p>
<p>Atomaltı parçacıkların bir anda çok yerde olmalarını izah etmek için ortaya atılan ve ciddi rağbet gören teorilerden biri &#8216;paralel evrenler&#8217; teorisidir. Bu teoriye göre  parçacıklar sadece bildiğimiz evrende değil, aynı zamanda evrenimizle iç içe olan sonsuz sayıda hayaletvari evrenlerde de vardırlar ve bu evrenler arasında gidip gelmektedirler. Yani birinde yok olurken diğerlerinde var olmaktadırlar. Öyle görülüyor ki, nuraniyet fikri kabul edilmezse, adını vermeden nuraniyet özelliğini izah etmek hiç de kolay olmayacaktır. Hâlbuki kolay yolu zor olana tercih etmek aklın gereğidir</p>
<p><strong>Tanrı Parçacığı</strong></p>
<p>Maddenin yapıtaşları olan elektron ve nötrino gibi atom altı parçacıklar isimleri &#8216;parçacık&#8217; olmasına rağmen daha ziyade dalga özelliği gösterirler ve onlara bir yer isnat edilemez. Adeta bir anda belli bir dağılım prensibine göre çok yerdedir. O yüz­den atom altı dünyada kesafetten ziyade letafet yani nuraniyet hâkimdir. Zaten maddenin varlığının kaynağının Bediüzzaman&#8217;a göre nurani bir Yed-i Kudret&#8217;in İhtizazatı olduğu dikkate alınırsa o mikro-evrende nuraniyetin esas olması hiç de şaşırtıcı değildir. Problem, parçacıkların açıkça gözlenen letafetinde değil, akılların kesafetindedir. Evrenin en temel yapıtaşı olduğu öne sürülen ve CERN&#8217;deki ışık hızına yakın hızlarda çarpıştırılan parçacıklarla yapılan deneylerde gözlemlenmesi ümid edilen Higgs parçacığına bilim dünyasında vicdanlara yansıyan bir mana olarak &#8216;Tana parçacığı&#8217; isminin verilmesi de manidardır. Nuraniyetten gelerek ke­safete yönelmiş böyle nim-nurani bir parçacığı gözlemlemek ve hele onu idrak etmek oldukça nurlanmış bir aklı gerektirmektedir. Henüz aynı anda iki delikten bir­den geçen elekronun sebep olduğu kafa karışıklığını giderememiş parçacık fizikçi­lerinin işi gerçekten zordur. Belki nuraniyetten gelen bu parçacık birçok aklın nurlanmasına sebep olacaktır. Parçacıkların tarlası olan nurani kaynaktan uzaklaştıkça ve parçacıklar birleşip daha büyük parçacıklar ve demir gibi ağır atom­lar oluştukça kesafet peyda olmakta ve zaman ve mekân sınırlamalarının söz konusu olduğu şahadet âleminin kuralları hükmetmeye başlamaktadır.</p>
<p><strong>Zaman Kavramının Çöküşü</strong></p>
<p>Yukarıda anlatılan çift-yarık (double-slit) deneyi, atom altı kuantum dünyasında mekân kavramının çöktüğünü göstermektedir. Kuantum mekaniğinin diğer bir meşhur deneyi de zaman kavramının çöktüğünü gösteren dolanıklık (entanglement) deneyidir. Aynı anda üretilen atom altı parçacıklar, birbirlerinden ne mesafede ayrılırlarsa ayrılsınlar, daimi iletişim halindedirler. Buna kuantum mekaniğinde dolanıklık denir. Örneğin, birbirinden ışık yılları mesafesinde ayrılmış olsa bile dolanıklık halindeki iki elektrondan birine yapılan bir etkiye onun ikizi anında tepki göstermektedir. Yani zaman adeta durmakta ve zamansız bir iletişim olmaktadır.</p>
<p>Einstein ışık hızının aşılmasının imkânsız olduğu gerekçesiyle (ki atom üstü kesif varlıklar için doğrudur) dolanıklık fikrine şiddetle karşı çıkmış, ancak kuantum mekaniğinin temel kavramlarından biri olan dolanıklık fenomeni 10 kilometreyi aşan mesafelerde denenmiş ve doğruluğu teyid edilmiştir. Yani atom altı dünyada mekân kavramı ile beraber zaman kavramı da anlamını yitirmekte ve zaman-mekân üstülük yani nuraniyet özelliği ön plana çıkmaktadır.</p>
<p>Kuantum mekaniğinin temel kavramları ve atom altı parçacıklarla yapılan çok sayıda bağımsız deneyler ışığında, atom altı dünyası için nuraniyetin fiziksel bir fenomen (vakıa) olduğu teslim ve ilan edilmelidir. Aynı evrenin atom altı dünyası ile atom üstü dünyasında geçerli olan ama birbirine zıt kuantum ve izafiyet teori­lerini birleştirecek temel unsur, nuraniyet yani zaman-mekân üstülüktür. Bu iki teorinin birleştirilmesi, &#8216;birleşik teori&#8217; arayışlarına da son verecek, aynı evren için iki farklı teori olması garabetini ortadan kaldıracaktır.</p>
<p>Öyle görülüyor ki, kesif fizikî varlıklar atom boyutuna indikçe nuranileşmekte,en temel atom altı parçacıklarına inildikçe kesafet kayıtları ortadan kalkıp nuraniyef asıl karekter olmaktadır. Eşyanın hakikatini anlamanın yolu, nuraniyet kavramım anlamaktan ve onu yerli yerinde kullanmaktan geçer. Aksi halde &#8216;paralel evrenler&#8217; teorisi gibi her birinde fizik kanunlarının farklı olduğu iç içe sonsuz sayıda hayalet, vari evrenlerin kabulüne mecbur kalınacaktır ki, bu hem çok meşakkatli olacak ve hem de bizi gerçeğe yaklaştırmak yerine kafamızı karıştıracaktır.</p>
<p><strong>Letafet ve Kesafet: Bir Anda Çok Yerde Olmak</strong></p>
<p>İnsanlar düşüncelerini genellikle geçmiş bilgileri ve tecrübeleri ile sınırlarlar ve beş duyuları ile bizzat tecrübe etmedikleri şeyleri kabul etmekte zorlanırlar. İnsanlığın çok sayıda gözlem ve deneylere dayalı olan ve test ve teyid edilerek süzüle süzüle gelen genel birikimleri de &#8216;kanun&#8217; olarak ifade edilir. Örneğin devri daim makinelerinin daha baştan önünü kesen ve onlara hayat hakkı tanımayan enerjinin korunumu kanunu, bu tür fizik kanunlarından biridir. Ancak, bu evrensel kanunlar ve prensipler, bazı incelikleri örtebilir ve gözden kaçan o inceliklerin derinliklerinde çok daha muhkem kanunlar gizlenmiş olabilir. Örneğin klasik fiziğin temelini oluşturan Newton kanunlarına göre zaman ve mekân bağımsızdır ve yerdeki bir kişinin saati ile 1000 kilometre/saat hızla giden bir uçaktaki saat aynı zamanı gös­terir. Yani makro evrendeki gözlemler Newton kanunlarını doğrular. Ancak ışık hızına yaklaşılınca zaman yavaşlamaya başlar. Saatte 30 bin kilometre hızla dünya etrafında dönen bir uyduda bile hızdan kaynaklanan zaman farkı dikkate alınmak zorundadır. Yani çok yüksek hızların söz konusu olduğu durumlarda olaylara klasik Newton fiziği kurallarıyla değil, Einstein&#8217;in modern izafiyet teorisi prensipleriyle bakmamız gerekir &#8211; bunun nasıl böyle olduğunu pek anlamasak da. Einstein&#8217;ı mod­em fiziğin babası yapan zamanın mekâna bağlılığı olayı, çağımızda artık sıradan bir bilimsel gerçek olmuştur.</p>
<p>Keza, yine tecrübelerimizle sabittir ki, bir elma aynı anda ancak bir yerde olabilir. Buzdolabındaysa masada olamaz, eğer masada ise demek ki, artık buzdolabında değil (keşke olsaydı; o zaman ailelerin bütçeleri baya rahatlardı). Fakat yukarıda izah edildiği gibi, atom altı parçacık seviyesine inince bu en temel gerçeklik de çözülmeye başlar. Örneğin parçacık fiziğinde en klasik deneylerden biri, elektronun üzerinde iki delik bulunan bir kâğıdın bir tarafından diğer tarafına her iki delikten aynı anda geçerek gitmesidir; bir kişinin içeriye bir evin iki kapısından aynı anda girmesi gibi. Yani bir şey aynı anda birden fazla yerde olabilmektedir. Aklımızın al­makta zorlandığı &#8216;aynı anda birden çok yerde olma&#8217; olgusu modern fizikte kuantum mekaniğinin en temel kavramlarından birisidir. Varlığa sırf madde gözüyle bakınca ve maddedeki zaman ve mekân sınırlamalarını dikkate alınca bunu anlamak ger­çekten zordur ve Einstein gibi dahiler bile bunu kabullenememişlerdir. Bir anda çok yerde olma realitesini anlamanın yolu, nuraniyeti ve onun maddede bir yansıması olan letafet kavramını anlamaktan geçer.</p>
<p>Varlığı ancak laboratuvara sokarak deneylere tabi tutup ölçümler alabildiği şey­lerle sınırlayan aklı gözüne inmiş maddeci yaklaşım, eski önyargılarını kırıp yeni bir açılım yapmayı reddetmekte ve tezatlar içinde bocalamakta ısrar etmektedir. Hâl­buki fizik kanunlarına tabi olmamayı ve dolayısıyla zaman ve zemin üstündeliği tem­sil eden nuraniyetin bir varlık boyutu olarak kabulü (daha doğrusu kabulünün ce­saretle ve dürüstçe itirafı) fizik biliminin de önünü açacaktır. Enteresandır ki, varlığından hiç kimsenin şüphesi olmadığı yerçekimi gibi fizik kanunları bile nurani- dir ve hiç bir yerde olmadıkları halde her yerdedir. Katı maddeci yaklaşım, fizik kanunlarının varlığını kabul ettiği sürece &#8211; ki aksi düşünülemez &#8211; nuraniyet kavramı­nı zımnen de olsa kabul etmiş olmaktadır. Aksini iddia ikiyüzlülüktür ve objektif olması gereken bilimsel yaklaşımla bağdaşmaz.</p>
<p>Fizik bilimi, varlığı madde ile sınırlayan materyalizm ideolojisinin kıskacından kurtulup bağımsızlığına kavuşmayı başarabilirse, tüm tecrübelerle varlığı sabit olan iradeyi de inkâr etme garabetinden kurtulup, gerçeğe bir adım daha yaklaşmış olacaktır. Nehre atılan biri ölü diğeri canlı iki insanın nehirdeki hareketleri ara­sındaki her fark, fizik üstüdür. Çünkü ölü cesedin hareketini bir şablon tarzında ta­mamen fizik kanunları belirlerken canlı insanın hareketini fizik kanunlarıyla beraber fizik üstü irade boyutunun bileşkesi belirlemektedir.</p>
<p>Bu örneğin doğruluğunu kabul edip (ki aksini iddia söz konusu değildir) fizik üstü­lüğü inkâr etmek bilimsellik değil, bilimsel körlük ve hatta bilimsel bağnazlıktır.</p>
<p>Varlıklardaki birçok sırrı ve bazen aklın almakta zorlandığı garip halleri anlamak için letafet (latiflik, nuranilik, incelik, hafiflik, ışıklılık, havailik) ve kesafet (katılık, madde-yoğunluk, ağırlık, sertlik, kütlük, zulmettik, karanlıklılık) kavramlarını iyi an­lamak gerekir. Zira materyalist felsefenin rağmına, bildiğimiz tüm fiziki varlıklar aslında letafet-kesafet karışımıdır ve dolayısıyla değişen oranlarda latif ve kesif yön­leri vardır. İnsanlarda bile kadın ve erkekler madde, yani kesif malzeme olarak aynı olmalarına rağmen kadınlara letafet, zerafet, nezafet ve nezaketlerinin ön plana çıkmasından dolayı cins-i latif denmiştir. O yüzden cins-i kesif olan erkeklerde pek de göze batmayan kaba saba hareketler kadınlarda melekliğe has letafetle bağ­daşmadığı için çirkin düşmektedir.</p>
<p>İnsan dâhil tüm varlıklara <em>&#8216;kesif birer madde külçesi&#8217; veya &#8216;bir torba atom yığını&#8217; </em>olarak bakan karanlıklı felsefenin kulakları çınlasın.</p>
<p>Ve <em>&#8216;Bir ben vardır bende benden içeri&#8217;</em> diyen Yunus Emre&#8217;nin ruhu şad olsun.</p>
<p>Taş ve demir gibi cansız maddelerde kesafet esastır. Ancak onların bile dikkatli bakışlara görülen çok latif yönleri vardır. Canlılarda ise kesif bir tül gibi olan madde, arkasındaki latif manaların üzerinde yansıdığı bir perde görevini görmektedir.</p>
<p>Örneğin bir kiraza veya kelebeğe bakan herhalde önce onlarda yansıyan ince sanatları ve latif manaları görür ve letafetleri mana merkezi olan kalp ile hisseder. İnsan ise kesif bir beden ve latif bir ruh ile acaip bir letafet-kesafet karışımıdır ve hâkim olan unsura göre hüküm alır. Fizikî bir varlık olarak insan bedeni fizik kanun­larına tabidir ve bir anda birden fazla yerde olamaz. Nurani bir varlık olan ruh ise, zaman ve mekân üstüdür ve hiçbir fizik kanunu onu hükmü altına alamaz. Dolayı­sıyla bir anda çok yerde ve hatta her yerde olabilir; aynen yer çekimi kanunu gibi. Ancak insan ruh ve bedeniyle bir bütün olduğu için, ruh ve beden birlikte hareket etmek durumundadır. Bu durumda baskın olan unsurun hükmü geçecektir.</p>
<p>Kişi eğer bedenen semiz ruhen cılız ise, o ruh o bedende adeta hapis olacak ve ruhun adeta kesifleştiği o kişide kesafet esas olacaktır. Hatta kişi sadece bedenden ibaret olduğunu bile iddia edecektir. Ancak kişi ruhen gelişkin bedenen cılız ise, tam tersi olacak ve kişinin bedeni de letafet kesbedip kişide fizik kanunlarından ziyade nuraniyet kaideleri hâkim olacaktır. O zaman da bu kişi letafet kesbetmiş bedeniyle beraber ruhun kanunlarına tabi olup aynı anda çok yerde bulunabilecektir. Ancak birçok sırlar bunu yaygın değil, istisnai bir durum yapacaktır.</p>
<p>Bu mesele, bedeni bir balona ruhu da havadan 7 kat daha hafif olan ve serbest bırakıldığında hızla yükselen helyum gazına benzeterek şöyle açıklanabilir: İçinde çok az helyum gazı bulunan bir balonu elimizden bırakırsak, balon yerçekiminin etkisiyle yere düşecektir. Yani latif helyum gazı birlikte olduğu kesif balon malzeme­sine hükmeden kanuna boyun edecektir. Böylelikle az şişmiş helyum balonu kesif bir madde gibi davranacaktır. Ancak balon helyum gazı ile iyice şişirilip bırakılırsa, görülecektir ki, helyum gazındaki yükselme kuvveti balona hükmeden düşme kuvve­tine galip gelecek ve helyum dolu kesif balon semalara doğru yükselecektir. Yani beden ruha ve ruhaniyetin kanunlarına tabi olacaktır.</p>
<p>İnsan helyum balonu gibi uçamasa da kendini her zaman vicdan terazisinde tartabilir ve kendi letafet ve kesafet durumunu muhakeme edebilir. &#8216;Kendimi bir ton yükün altından kalkmış gibi hissediyorum&#8217; sözünde ifadesini bulduğu gibi, insan bir iyilik yapınca kendini hafiflemiş hissetmesi ve bir kötülük yapınca da onun ağırlı­ğından adeta omuzlarının çökmesi bu mananın bir yansımasıdır; yeter ki vicdan te­razisi bozulmuş olmasın. İnsan ilim, iman ve fazilet gibi nurani şeylerle meşgul olup letafet kesbettikçe, ayakları yerden kesilmese bile insaniyeten yükselir.</p>
<p>O kadar ki, cesedinin ağırlığını hissetmez bile. Bedeni burada olmasına rağmen rüyada olduğu gibi aklen, kalben ve hissen çok değişik âlemlerde gezer. Herhalde gerçek yoksulluk, varlığın bu boyutundan habersizlik olmaktır.</p>
<p>Maddi kesif bir bedene ve ona letafet veren nurani bir ruha sahip olan insanın manevi kalbi, nuraniyetin en donanımlı bir merkezidir ve tüm nurani şeylerin alıcısı ve vericisidir.</p>
<p>Aslında &#8216;pozitif enerji&#8217; denen şey, iradenin taallukuyla söz gibi taşıyıcılarla veya vasıtasız olarak kalpten kalbe iletilen nurani manalardır. İletilen mana ilim nuru olursa, buna telepati denir.</p>
<p>Bu mana iyi dilek olursa, yine bir nur olan şifa olur. Muhabbet nuru olursa, saadet olur. Kur&#8217;an nuru olursa, gıda ve şifa olur.</p>
<p>Eğer tasavvuftaki tabiriyle Şems-i Cazibedarın nuru olursa, cezbe ve istiğrak olur ve fizik kanunlarının bağları çözülmeye başlar.</p>
<p>Acaba, insandan, varlığının farkında bile olmadığımız ve hatta inkâr ettiğimiz nuraniyeti kaldırsak, geriye bir torba karanlık atomdan başka ne kalır?</p>
<p><strong>Teoloji ve Nuraniyet</strong></p>
<p>Kuantum mekaniğinde atom-altı parçacıkların bir anda birden fazla yerde olması ve birbirine zıt karakterlere bürünmesi nasıl kafa karışıklığına ve başlangıçta fizikçi­lerin ciddi itirazına sebep olmuşsa, teslimiyetin yerini kritik muhakemenin aldığı modern çağ teolojisinde de Allah&#8217;ın hiçbir yerde olmadığı halde, her yerde olması ve bir anda çok yerde pek çok farklı şey yapıyor olması gibi klasik fiziğe aykırı kavramlar da, ciddi şekilde sorgulanmış ve hatta bir kesim tarafından akla ve bilime aykırılık gerekçesiyle inkâr edilmiştir.</p>
<p>Bir modern çağ teoloğu olan Bediüzzaman Said Nursi, aklın kabulde zorlandığı bu tür karmaşık meseleleri <strong>Risale-i Nur </strong>ismini verdiği eserlerinde <strong>nur </strong>ve <strong>nu- raniyet </strong>kavramlarıyla ve yarı-nurani olarak nitelendirdiği güneş analojini etkin bir şekilde kullanarak ve bunu akla merdiven yaparak kolaylıkla halletmiştir.</p>
<p>Bediüzzaman, varlıkları, aynadaki akislerine göre üç gruba ayırır: Kesif, maddi nurani (veya yarı nurani) ve nurani. Masa, sandalye ve hatta insan gibi kesif maddî şeylerin aynadaki akisleri o şeylerin dışındadır ve ölüdür. Örneğin bir insanın kendisi canlıdır, nefes alır, görür, konuşur, sevinir ve korkar. Ancak aynadaki görüntüsü dış görünüşten başka hiç bir özelliğe sahip değildir. Parfümün kendisi güzel kokar, ancak aynadaki görüntüsü kokmaz. Bir kişi bir aynalar galerisine girse bin kişi olur, ancak canlı olan kişinin sadece kendisidir, diğerleri ölüdürler.</p>
<p>Maddeden yapılmış yarı-nuranilerin akisleri yani görüntüleri, asıllarının aynı ol­mamakla beraber gayrı da değildir. Asıl ile görüntünün mahiyetleri farklı kalmakla birlikte görüntü, aslın birçok özelliğine sahiptir.</p>
<p>Bediüzzaman, maddî nuranilere örnek olarak güneşi verir: <em>&#8220;Meselâ, şems dün­yaya girdi, herbir âyinede aksini gösterdi. O akislerin herbirinde, güneşin hassaları hükmünde olan hararet, ziya ve ziyadaki elvân-ı seb&#8217;a bulunuyor. Eğer, faraza, güneş zîşuur olsaydı harareti ayn-ı kudreti, ziyası ayn-ı ilmi, elvân-ı seb&#8217;ası sıfât-ı seb&#8217;ası olsaydı o vakit, o tek ve yekta bir güneş, bir anda herbir âyinede bulunur, herbirisini kendine bir nevi arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mâni olmazdı. Her biri­mizle, âyine m iz vasıtasıyla görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken, o bize bizden daha ya­kın olurdu<sup>53</sup>.&#8221;</em></p>
<p>Yani, dışarıya direk güneş almayan bir evi ve güneşi görecek şekilde konan ko­caman bir aynada akseden güneş, aynen güneşin kendisi gibi, eve ısı ve ışık ile be­raber güneşin yedi rengini de verir. Yani aynadaki güneş, semadaki güneşin timsaliyle beraber birçok özelliğine de sahiptir.</p>
<p>O yüzden, küçük bir cam parçasından koca denizlere kadar aynı anda binlerle yerlerde olan yarınurani güneş, nuraniyeti ve vahidiyet ile ehadiyeti anlamak için mükemmel bir örnektir. Tüm parlak şeylerdeki akisler her yeri ihata eden aynı güneşe aittir (Vahidiyet) ve her bir akis aksettiği yerin özelliklerine göre farklılıklar gösterir (Ehadiyet).</p>
<p>Nurani varlıklar için zaman ve mekân söz konusu değildir ve onların akis veya görüntüleri asıllarıyla aynıdır. Ancak, aksin asılla aynılık derecesi, aynanın kabiliyeti ile sınırlıdır.</p>
<p>Örneğin nurani ve hayattar varlıklar olan meleklerin timsalleri hem canlıdır hem de meleklerle aynıdır. Dolayısıyla, Azrail tek bir melek olmasına rağ-men, aynı anda binlerle yerde bulunabilir ve her bir yerde değişik bir çehre ile deği-şik işler yapabilir. Hatta çok nuraniyet kesbetmiş mübarek zatların bir anda çok yerde bulunmaları veya bir anda uzak bir yere gidip gelmeleri meşhurdur. <em>&#8220;Kendisine âyetlerimizde bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed&#8217;i) bir gece Mescid-i Haram&#8217;dan</em> çevre, sini <em>bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa&#8217;ya götüren Allah&#8217;ın şanı</em> yücedir<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[54]</sup></a>.&#8221;Ayetind<sub>e </sub>ifadesini bulan Mi&#8217;rac hadisesi, özü nur olup nuraniyetin bir timsali olan bir Zat için<sub> </sub>hiç de şaşılacak bir olay değildir.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de;</p>
<p><em>&#8220;Allah her şeyin yaratıcısıdır. O her şey üzerinde hakkıyla görüp gözeticidir. Gök­lerin ve yerin tedbir ve tasarrufu Ona aittir<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup><strong>[55]</strong></sup></a>.&#8221;</em></p>
<p><em>&#8220;Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O&#8217;nun işi sadece &#8216;Ol&#8217; demektir; o da</em> olu­verir. Şanı ne <em>yücedir Onun ki, her şeyin hüküm ve tasarrufu elindedir<sup><strong><a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[56]</a>.</strong></sup></em></p>
<p><em>&#8220;De ki: Her şeyin yaratıcısı Allah&#8217;tır. O, birdir, mutlak hâkimiyet sahibidir5<sup>7</sup>.&#8221;</em></p>
<p><em>&#8220;Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup><strong>[58]</strong></sup></a>.&#8221;</em></p>
<p><em>&#8220;De ki: &#8216;O, Allah&#8217;tır, bir tektir. O, Samed&#8217;dir<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup><strong>[59]</strong></sup></a>&#8220;</em> gibi yaratılışla ilgili birçok ayet ancak nuraniyet kavramıyla ve Allah&#8217;ın Nur olması ve hatta tüm nurların kaynağı olmasıyla izah edilebilir.</p>
<p>Nitekim şu tür sorular çoklukla sorulmaktadır: <em>&#8220;Ey ehl-i tevhidi Siz diyorsunuz ki: &#8216;Hâlık-ı Alem birdir, Ehaddir, Sameddir. Hem her şeyin Hâlıkı O&#8217;dur. Ehadiyet-i Zâtiye- siyle beraber, doğrudan doğruya her şeyin dizgini O&#8217;nun elinde, her şeyin anahtarı kabzasında, her şeyin nâsiyesini tutuyor, bir iş bir işe mâni olmuyor, bütün eşyada bütün ahvâliyle bir anda tasarruf edebilir.&#8217; Böyle acip bir hakikate nasıl inanılabilir? Müşahhas bir tek zât nihayetsiz yerlerde nihayetsiz işleri külfetsiz yapabilir mi?<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup><strong>[60]</strong></sup></a>&#8220;</em></p>
<p>Bu ve benzeri sorulara tatmin edici cevap, Allah&#8217;ın nuraniyetidir ve o da güneş- akla yaklaştırılabilir: &#8220;Meselâ güneş, <em>müşahhas bir cüz&#8217;î olduğu halde, parlak eşya vasıtasıyla bir küllî hükmüne geçer. Zemin yüzündeki bütün parlak şeylere, hattâ her- bir katre suya ve cam zerreciklerine birer aksini, bir misâlî güneşi, onların kabi-liyetlne göre verir. Güneşin hararet ve ziyası ve ziyasındaki yedi rengi ve zâtının bir nevi misâli, herbir parlak cisimde bulunur. Faraza, güneşin ilmi, şuuru bulunsaydı, her âyine onun bir nevi menzili ve tahtı ve iskemlesi hükmünde olup, herşeyle bizzat temas eder, her zîşuurla âyineleri vasıtasıyla, hattâ gözbebeğiyle birer telefon hükmünde muhabere edebilirdi.</em></p>
<p><em>Birşey, birşeye mâni olmazdı. Bir muhabere, bir muhabereye sed çekmezdi. Her yerde bulunmakla beraber, hiçbir yerde bulunmazdı. Acaba, bir Zâtın bin bir isminden yalnız Nur isminin maddî ve cüz&#8217;î ve câmid bir âyinesi hükmünde olan güneş, böyle teşahhusuyla beraber, küllî yerlerde küllî işlere mazhar olsa, o Zât-ı Zülcelâl, ehadiyet- i zâtiyesiyle beraber nihayetsiz işleri bir anda yapamaz mı?<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup><strong>[61]</strong></sup></a>&#8220;</em></p>
<p>Nuraniyet sırrını ve Allah&#8217;ın nuraniyetini anlamayanlar, iyilik ve kötülük tanrıları icad etmek ve semayı tanrıların savaş alanı olarak tahayyül etmek zorunda kal­mışlardır Fen bilimleri tahsil edenlerin de, hiçbir yerde olmadığı halde her zaman her yerde tüm vasıflarıyla hazır ve nazır bulunan bir ilahı akıllarına sığıştıramama- larının sebebi, yine nuraniyetten habersiz olmaktır. Aynı fenciler, yedikleri abur cubur şeylerden karanlık bir ortamda elsiz ve gözsüz olarak biyoteknoloji harikası gayet hijyen bir yumurtanın yapımını, ne yaptığından haberi olmayan bir tavuğa vermek ve de yumurtadaki malzemenin 21 günde hiç bir el değmeden ve alet karışmadan gözümüz önünde kendi kendine bir sanat şahikası ve yaratılış Mu&#8217;cizesi bir civcive dönüvermesini alelade tabii bir olay olarak görmezden gelmek zorunda kalmışlar­dır. Akla uygun ve mantıken tutarlı bir izah vermekten aciz kaldıkları zaman da her şeyi evrim kara kutusuna havale edip işin içinden çıkmışlardır. Aslında dikkatlice irdelense görülecektir ki, her yerde her şeyi yaptığı iddia edilen &#8216;evrim&#8217;in kendisine atfedilen şeylerin faili olabilmesi için ilim, irade, kudret ve hikmetle mücehhez ulûhi- yeti ile beraber nuraniyet vasfı da olması gerekir. Hıristiyan âleminde de nuraniyet kavramı iyi anlaşılmadığı için Halık-ı Kâinatın herşeyi görür bir gözü ve her şeye yeter bir gücü olduğu anlayışında gedikler oluşmuş ve şirke çok dehlizler açılmıştır.</p>
<p>Bediüzzaman, 32. Söz&#8217;de, yaradılışta cereyan eden nuraniyeti bir ağaç ve meyve örneğiyle müşahhas hale getirir. Sonra da bu gözlemden hareketle tümevarım (in- duction) ile olayı geneller: &#8220;Şu <em>ağacın lâakal on bin meyvesi var. Her bir meyvesinin lâakal yüzer kanatlı çekirdeği var. Bütün on bin meyve ve bir milyon çekirdek, bir an­da, beraber bir san&#8217;at ve icada mazhardırlar. Halbuki şu ağacın çekirdek-i aslîsinde ve kökünde ve gövdesinde, cüz&#8217;î ve müşahhas ve ukde-i hayatiye tabir edilen bir cilve &#8211; i irade-i İlâhiye ve bir nüve-i emr-i Rabbani ile, şu ağacın kavânîn-i teşkiliyesinin merkeziyeti, her dalın başında, her bir meyvenin içinde, her bir çekirdeğin yanında bulunur ki hiçbirinin bir şeyini noksan bırakmayarak, birbirine mâni olmayarak onunla yapılır. Ve o bir tek cilve-i irade ve o kanun-u emri, ziya, hararet, hava gibi dağılıp her yere gitmiyor. Çünkü gittiği yerlerin ortalarındaki uzun mesafelerde ve muhtelif masnularda hiçbir iz bırakmıyor, hiçbir eseri görülmüyor. Eğer intişar ile olsaydı, izi ve eseri görülecekti. Belki, bizzat tecezzi ve intişar etmeden her birisinin yanında bulunuyor. Ehadiyetine ve şahsiyetine, o külli işler münâfi olmuyor. Hattâ de­nilebilir ki, o cilve-i irade, o kanun-u emri, o ukde-i hayatiye her birinin yanında bu­lunur, hiçbir yerde de bulunmaz. Güya şu muhteşem ağaçta meyveler, çekirdekler adedince</em> o <em>kanun-u emrinin birer gözü, birer kulağı var.</em></p>
<p><em>Belki ağacın her bir cüz&#8217;ü, o kanun-u emrinin duygularının birer merkezi hükmün­dedir ki, uzun vasıtaları, perde olup bir mâni teşkil etmek değil, belki telefon telleri gibi birer vesile-i teshil ve takrib olur. En uzak, en yakın gibidir.</em></p>
<p><em>Madem, bilmüşahede, Zât-ı Ehad-i Samedin irade gibi bir sıfatının bir tek cilve-i cüz&#8217;îsi bilmüşahede milyon yerde, milyonlar işe vasıtasız medar olur. Elbette, Zât-ı Zûlcelâlin tecellî-i kudret ve iradesiyle, şecere-i hilkati bütün ecza ve zerratıyla beraber tasarruf edebilmesine şuhud derecesinde yakîn etmek lâzım gelir<sup>62</sup>.&#8221;</em></p>
<p>Bediüzzaman, devamla, güneş, ağaç ve ruhlu varlıklarda görülen nuraniyet cilve­lerini merdiven yaparak nazarları yukarıya çevirir ve ilahi nurani güneşi mantık sil­silesi içinde veciz bir tarzda gözleri kamaştıracak şiddette akıl gözünün önüne serer:</p>
<p><span style="font-size: 13.3333px;">Madem Gün</span>eş <em>gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve ruhanî gibi maddeyle mukay</em>yed <em>nım-nuranî masnular ve şu çınar ağacının mânevi nuru, ruhu hükmünde olor. ukde-i hayatı ve merkez-i tasarrufu olan emri kanunlar ve iradî cilveler, nuraniyet sırrıyla, bir yerde iken ve bir tek müşahhas cûz&#8217;î oldukları halde pek çok yerlerde </em>pek çok <em>işlerde bilmüşahede bulunabilirler. Ve madde ile mukayyed bir cûz&#8217;î oldukları halde, mutlak bir külli hükmünü alırlar. Ve bir anda, bir cüz-ü ihtiyarî ile pek çok muhtelif işleri bilmüşahede kesb ederler. Sen de görüyorsun ve inkâr edemezsin.</em></p>
<p><em>Acaba, maddeden mücerred ve muallâ, hem kaydın tahdidinden ve kesafetin zul­metinden münezzeh ve müberrâ; hem şu umum envar ve şu bütün nuraniyat,</em> onun envâr-ı <em>kudsiye-i esmâiyesinin kesif bir gölgesi ve zılâli; hem umum vücut ve bütün hayat ve âlem-i ervah ve âlem-i berzah ve âlem-i misal, nim-şeffaf bir âyıne-i</em> cemâli, hem <em>sıfâtı muhîta ve şuûnâtı külliye olan bir tek Zât-ı Akdesin irade-i külliye ve kud- ret-i mutlaka ve ilm-i muhit ile zâhir olan tecellî-i sıfâtı ve cilve-i ef&#8217;âli içindeki</em> tevec- cüh-ü <em>ebediyetinden hangi şey saklanabilir? Hangi iş Ona ağır gelebilir? Hangi</em> yer Ondan <em>gizlenebilir? Hangi fert Ondan uzak kalabilir? Hangi şahıs külliyet kes- betmeden Ona yanaşabilir? Hiç eşya Ondan gizlenebilir mi? Hiç bir iş bir işe mâni olur mu? Hiç bir yer Onun huzurundan hâli kalır mı?&#8221;</em></p>
<p>İbn-i Abbas Radıyallahu Anhın dediği gibi; <em>&#8220;Herbir mevcuda bakar birer mânevi basan ve işitir birer mânevî sem&#8217;i bulunmaz mı? Silsile-i eşya, Onun evâmir ve ka­nunlarının sür&#8217;atle cereyanlarına birer tel, birer damar hükmüne geçmez mi? Mevâni ve avâik Onun tasarrufuna vesâil ve vesait olamaz mı? Esbab ve vesait sırf zâhiri bir perde olamaz mı? Hiçbir yerde bulunmadığı halde her yerde bulunmaz mı? Hiç tahayyüz ve temekküne muhtaç olur mu? Hiç uzaklık ve küçüklük ve tabakat-ı vü­cudun perdeleri Onun kurbiyetine ve tasarrufuna ve şuhuduna mâni olabilir mi?</em></p>
<p><em>Hem, hiç maddîlerin, mümkünlerin, kesiflerin, kesirlerin, mukayyetlerin, mahdutla­rın hassaları ve maddenin ve imkânın ve kesafetin ve kesretin ve takayyüdün ve mah- dudiyetin mahsus ve münhasır lâzımları olan tagayyür, tebeddül, tahayyüz</em> ve tecezzi <em>gibi emirler, maddeden mücerred ve Vâcibü&#8217;l-Vücud ve Nuru&#8217;l-Envar ve Vâhid-i Ehad ve kuyuddan münezzeh ve huduttan müberrâ ve kusurdan mukaddes ve noksandan muallâ bir Zât-ı Akdese lâhik olabilir mi? Acz hiç Ona yakışır mı? Kusur hiç Onun dâmen-i izzetine yanaşır mı<sup>63</sup>?&#8221;</em></p>
<p>Bediüzzzaman, mahir bir fen bilimcisi gibi dikkatli gözlemlerle varlıklarda yansı­yan gerçeklikleri önce teşhis eder ve onu adeta bir cımbızla ayrıştırır, sonra da ucunu keşfettiği bu kanunun kaynağına intikal eder.</p>
<p>Çünkü gerçek, ancak kaynağına ulaşılabilirse mükemmelleşir ve genelleşir. Örneğin yarınurani güneşin, ışığıyla bize adeta gözbebeğimizden yakın olduğu ve bizi ısı, ışık ve renkleriyle kuşattığı halde, bizim fizik kanunlarıyla kayıtlanmış kesil bedenimiz yüzünden güneşten uzak olmamız gözlemi, <em>&#8216;iki şey birbirinden son derece uzak iken birinin diğerine son derece yakın olabileceği gerçeğini&#8217;</em> görmemizi sağ­lamakta ve bu iki şey arasındaki farkları irdelememize imkân vermektedir. Bu do nura niyeti anlamanın yolunu açmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Avrupa&#8217;da 1920&#8217;lerde tesis edilmeye başlayan ve atom altı dünyada Newton mekaniğinin saltanatını yıkıp kendi hâkimiyetini tartışılmaz netlikte kuran kauntum mekaniği veya teorisi, madde ile ilgili birçok ezberleri bozmuş ve varlık anlayışımızı derinden etkilemiştir. Kuantum mekaniğinin ilk kurbanı, her şeyin maddeden ibaret olduğu ve her şeyin deterministik fizik kanunlarıyla açıklanabileceği anlayışı olmuş­tur.</p>
<p>Kauntum realitesinin su yüzüne çıkmasıyla ve bilimin en sağlam zemini olarak bilinen zaman-mekân anlayışının, atomaltı parçacıkların bir anda çok yerde olması ve aşılamaz olarak bilinen ışık hızından çok daha büyük bir hızla (daha doğrusu zamansız olarak) haberleşmelerinin dikkatli ölçümler ve gözlemlerle teyid edilmesi sonucu çökmesiyle, büyük bir boşluk oluşmuş ve bu boşluk hala doldurulamamıştır.</p>
<p>Bir zamanlar her şeyi anladıkları zannedilen önde gelen fizikçiler birden bire hiçbir şeyi anlamaz duruma düşmüşlerdir. Ortaya çıkan yeni fenomeni, paralel evrenler gibi kimseyi tatmin etmeyen ütopik teorilerle izah etme gayretleri de fikir jimnastiğinden ileri gidememiştir.</p>
<p>Kuantum mekaniği aslında zaman ve mekân üstülüğün, yani bir anda çok yerde olmanın ve her yere biranda gidebilmenin, yani nuraniyetin, inkârı mümkün olma­yan bir realite olduğunu kör gözlere bile göstermektedir. Atom üstü dünyada nura- niyeti boğan deterministik Nevvton kanunları ve dolayısıyla kesafet hâkim iken, atom altı dünyada madde latifleşmekte ve nuraniyet bariz bir tarzda hükmetmeye başla­maktadır.</p>
<p>Bu gözlemler ışığında takınılması gereken en objektif yaklaşım, bilim kurumu tarafından nuraniyetin bir fenomen (vakıa) olduğunun itiraf ve ilan edilmesi ve var­lıklara sadece maddî objeler olarak değil, maddî ve nuranî objeler olarak bakılması­dır.</p>
<p>Nuraniyet vasfı; atom altı dünyada her seviyede, atom üstü dünyada ise canlılar­da ve bilhassa insanlarda hâkim olan özelliktir.</p>
<p>Nuraniyet kavramı ve yarı-nurani bir varlık olan güneş analojisi ile, teolojide de aklı zorlayan ve deterministik felsefe ile şartlanmış aklın kabul edemeyeceği birçok mesele kolayca hal (edilebilmektedir.</p>
<p>O yüzden nuraniyet kavramı, hem fen bilimlerinde hem de sosyal bilimlerde ol­mazsa olmaz bir kavram olarak yerini almalıdır. Bu yola girilirse din ve bilimin bir­birine yaklaşacağı ve bu olursa çok kötü şeyler olacağı, yersiz korkuları ve asılsız telaşları da artık terk edilmelidir.</p>
<p>İnsanlığın saadeti, insanların hayatında büyük rol oynayan bu iki büyük kurumun eski kırgınlıkları ve birbirini inkârı bırakıp barış yapmalarını ve birbirlerine destek olmalarını gerektirmektedir. Teşekkül edecek olumlu hava, her iki kurumun da gelişimine katkı yapacaktır.</p>
<p>Bilimlerin Işığında Yaratılış (Haz.Adem Tatlı)s,yf:73-91</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>40.Nur Suresi, 35.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[41]</sup></a> Ömer Çelik, <em>&#8216;Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de Nur Kavramı&#8217;,</em> MÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 16-17, 1998-1999.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[42]</sup></a> Nur Suresi, 40.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[43]</sup></a> Zümer Suresi, 22.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[44]</sup></a> Zümer Suresi, 69.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[45]</sup></a> Hadîd Suresi, 28.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><strong><sup>[46]</sup></strong></a><strong> http7/en </strong><strong>wikipedia.org/wiki/Big_Bang</strong></p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[47]</sup></a> <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Big_Bang">http://en.wikipedia.org/wiki/Big_Bang</a></p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[48]</sup></a> Hicr sûresi, 26-27.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[49]</sup></a> Rahman Suresi, 15.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[50]</sup></a> Nemi Sûresi, 39-40.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[51]</sup></a> Enbiyâ Sûresi, 82.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[52]</sup></a> a) <strong>Bediüzzaman Said Nursi, </strong><em>Sözler, 20.</em> Söz, İkinci Makam, s. 347-349.</p>
<ol>
<li>b) <a href="http://www.sorularlarisale.com">http://www.sorularlarisale.com</a></li>
</ol>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[54]</sup></a> a) Bediüzzaman Said Nursl, <em>Sözler,</em> 16. Söz, s. 272-273. b) <a href="http://www.sorularlorisale.com">http://www.sorularlorisale.com</a></p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[55]</sup></a> Zümer Sûresi, 62-63.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[56]</sup></a> Yâsin Sûresi, 82-83.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[57]</sup></a> Ra&#8217;d Sûresi,! 6.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><sup>[58]</sup></a> En&#8217;am Sûresi,59.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[59]</sup></a> İhlas Suresi,!-2.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[60]</sup></a> İsra Sûresi, 1.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"><sup>[61]</sup></a> a) Bediüzzaman Said Nursi, <em>Sözler,</em> 32. Söz, İkinci Mevkıf, s. 829. b) <a href="http://www.sorularlarisale.com">http://www.sorularlarisale.com</a></p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"></a><sup>96</sup> Nursi, B. S. <em>Sözler.</em> Envar Neşriyat, İstanbul, 1996. s. 698.</p>
<p><strong>KAYNAKLAR</strong></p>
<p><strong>Çelik, Ö </strong>&#8216;Kur&#8217;an-ı <em>Kerim&#8217;de Nur Kavramı&#8217;,</em> MÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 16-17,1990</p>
<p>En&#8217;am Sûresi, 59.</p>
<p>Enbiyâ Sûresi, 82</p>
<p>Hadîd Suresi,28.</p>
<p>Hicr sûresi, 26-27.</p>
<p><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Big_Bang">http://en.wikipedia.org/wiki/Big_Bang</a></p>
<p><a href="http://www.sorularlarisale.com">http://www.sorularlarisale.com</a></p>
<p>İhlas Suresi, 1-2.</p>
<p>Isra Sûresi, 1.</p>
<p>Nemi Sûresi, 39-40.</p>
<p>Nur Suresi, 35, 40.</p>
<p><strong>Nursi, B. S. </strong><em>Sözler.</em> 16. 20. Söz, İkinci Makam, 32. Söz İkinci Mevkıf.</p>
<p>Ra d Sûresi, 16.</p>
<p>Rahman Suresi, 15.</p>
<p>Yâsin Sûresi, 82-83.</p>
<p>Zümer Suresi, 22, 62-63, 69.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nuraniyet-ve-kuantum-alemi/">Nuraniyet ve Kuantum Alemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nuraniyet-ve-kuantum-alemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahlakın Menşein Akıl Düsturunu Vicdan Görenlerin Reddiyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahlakin-mensein-akil-dusturunu-vicdan-gorenlerin-reddiyesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahlakin-mensein-akil-dusturunu-vicdan-gorenlerin-reddiyesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2017 15:50:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ismail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlakın Menşein Akıl Düsturunu Vicdan Görenlerin Reddiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Immanuel Kant]]></category>
		<category><![CDATA[Madde]]></category>
		<category><![CDATA[Rousseau]]></category>
		<category><![CDATA[Spencer]]></category>
		<category><![CDATA[Vicdan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19156</guid>

					<description><![CDATA[<p>Felsefecilerin içerisinde en mükemmel görüşleri ortaya koyan Kant diyor ki: &#8220;Vazife veya vicdanî mesuliyet ahlaktır. Bunun menşei akıl, düs­turu emr ve vicdandır.&#8221; Bu görüş, diğer felsefecilere nazaran birçok mes­leklerden üstündür. Lâkin Kant&#8217;ın ortaya koymuş olduğu &#8220;Ahlak, vicdanî mesuliyettir, menşei akıl, düsturu emrdir.&#8221; tarifi birçok cihetlerden isabetli değildir. Kant&#8217;a göre bile akıl ve vicdanın hakîkaten ahlaka [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlakin-mensein-akil-dusturunu-vicdan-gorenlerin-reddiyesi/">Ahlakın Menşein Akıl Düsturunu Vicdan Görenlerin Reddiyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ahlakin-mensein-akil-dusturunu-vicdan-gorenlerin-reddiyesi/images-37-2/" rel="attachment wp-att-19163"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19163" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-37.jpg" alt="" width="220" height="287" /></a></p>
<p>Felsefecilerin içerisinde en mükemmel görüşleri ortaya koyan Kant diyor ki: &#8220;Vazife veya vicdanî mesuliyet ahlaktır. Bunun menşei akıl, düs­turu emr ve vicdandır.&#8221; Bu görüş, diğer felsefecilere nazaran birçok mes­leklerden üstündür. Lâkin Kant&#8217;ın ortaya koymuş olduğu &#8220;Ahlak, vicdanî mesuliyettir, menşei akıl, düsturu emrdir.&#8221; tarifi birçok cihetlerden isabetli değildir. Kant&#8217;a göre bile akıl ve vicdanın hakîkaten ahlaka kâfi bir temel olması naklolunmuştur. Fakat Kant&#8217;ın, mücerred akıl ve vicdanı ahlakî kanunlara hâkim kılması doğru değildir. Çünkü eğer Kant yukarıdaki ta­rifiyle birlikte vahye teslim bir aklı ve vahye dayalı bir vicdanı kasdetmiş olsaydı, ahlakın temel ve menşei hakkındaki görüşleri isabetli olurdu.</p>
<p>Haydi biz de Spencer gibi, bir gayeye yönelmek ahlaktır dersek, şöyle itiraz olunabilir: Hiçbir gaye menfaatten hâlî olmadığına göre toplumun hayatı söz konusu olur. Binaenaleyh toplumun hayat ve refahı aleyhinde olduğu takdirde gayemi icra etmek istersem, diğer ifadeyle gayeme yönelirsem topluma zulmetmiş olurum; yönelmez isem ahlaksız olurum denilir.</p>
<p>Hissi insaniyyeyi ahlaka temel etsek bile yine Rousseau gibi bir felsefeci bize şöyle itiraz edebilir: İnsanın doğuştan itibaren fıtrî olan his­siyle hayrı ve şerri ayırt edeceğine kâni&#8217;yim, lâkin hissin, gayenin, emrin ahlaka menşei yahud sevk-i idare merkezi olmasına kâfi düstur olacağına kâni&#8217; değilim.</p>
<p>Zira insan nerede olursa olsun, çocukluğundan itibaren belli başlı terbiyelere tâbii tutuluyor. Mesela cehalet, nefsî arzu­lar, bâtıl zanlar, hatalı talimler, bozuk terbiyeler, fâsid kıyaslar, muhit, çevre ve telkinin tesirleri fıtrî olan hâlis vicdanın hislerini öldürür. Binae­naleyh böyle bir felakete mahkum vicdan, his aslâ ahlakın sevk-i idare­sini tayin edemez ve rehber de olamaz.</p>
<p>Rousseau&#8217;nun sözünü takdir etmekle birlikte ilaveten ahlakın men­şeini tayin edecek böyle bir vicdanı tesbit etmek için ayrıca saf bir vicda­na ihtiyaç vardır. Binaenaleyh ahlakî düsturların vicdanî kanunlarını, özellikle güzel ahlakların menşeini tayin edecek bir vicdanın da çevre, cehalet, nefsânî arzular, hayalî ve vehmî tuzaklardan tamamen kurtul­muş olması gerekir ki, artık ondan sonra ikinci bir vicdana ihtiyaç kal­masın. Bu takdirde ancak ve ancak Allah&#8217;ın seçmiş olduğu kulları olan peygamberlerin vicdanları kâfi olur.</p>
<p>Peygamberlerin vicdanı, çevre ve nefsin tesirinden kurtulması bakımından, özellikle vahiyle şereflenip saf­laştırılması hususunda ayrıca mucize ile teyid olunmaktan dolayı beşer hayatının saadetine hukûkî, itikadî, amelî ve ahlakî olarak kâfi bir düs­turdur. Binaenaleyh &#8220;Ahlakın menşei akıl, düsturu emirdir.&#8221; sözündeki emri tahsis etmek gerekir. Yani Allah Teâlâ&#8217;dan gelen emre binaen olan vicdan mesuliyeti tayin eder, ahlaka düstur olur denilirse, Kant&#8217;ın tarifi tamamlanmış olabilir.</p>
<p>Her ne kadar zamanımızda peygamber yoksa da tarih, siyer âlimle­ri, vahyi müşahede edenler, mucizeleri görüp bize naklettiler. Şöyleki, yalanlamaya imkan yoktur. En başta Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;in her asırda muci­zesi tekrarlanmaktadır. Çünkü asır da ayrıca ayetleri tefsir eder. Binaen aleyh ahlakın tüm düsturlarını, vicdanın saflaştırılmasını umûmî bir emre yahud vahiyden mahrum olan hislere değil, ancak ve ancak ayet ve ha­dis temellerine dayandırmalıyız.</p>
<p>Kant, ahlak, vazife yahud vicdanen mesuliyet diye fikirlerini ortaya koymuştur. Avrupa felsefesini alt üst ederek yeni bir mezhebi ortaya koy­makla birçok hakîkatlere muvafakat etmişse de, ahlakın kanunî düstur­larına fikirleri aslâ kâfi gelmemektedir. Çünkü kendisi nübüvvet mesele­sini ele almamakla bir türlü kendi hisleriyle ahlakî kanunların düsturunu, menşe&#8217; ve sevk-i idare merkezini tayin edememiştir. Nitekim:</p>
<p><strong>&#8220;Bütün maddeler ikiye ayrılır:</strong></p>
<p><strong>a-</strong>Tecrübe ile varlığı bilinen maddelerdir.</p>
<p><strong>b-</strong>Akıl ve hisle varlığı tesbit olunan maddelerdir. Bu kısım ise mü- cerred hayalden ibaret bir şeydir.&#8221; dediği halde, ahlak bahsinde hiss-i vicdâniyyeye büyük bir ehemmiyet vermiştir. Sanki kendisi böyle bir yo­lu takib etmekle, Epikorya medresesinin mensublarını ve Revâkıyye mezheblerini reddetmek istemiştir. Kant: &#8220;İnsanda hayr-ı a&#8217;lâ fazilettir; o fazileti bilfiil meydana çıkarmak ise vecibe ve vazifeden ibarettir.&#8221; de­miştir. Bunu demekle Kant üç görüşü ortaya koyuyor:</p>
<p><strong>1-</strong>İnsanda cüz&#8217;î irade vardır. Bu cüz&#8217;î iradenin adı hayr-ı a&#8217;lâ&#8217;dır. Onu fiile geçirmemiz vazifedir. Bunu demekle,</p>
<p><strong>2-</strong>Akıl kuvvetiyle iradeyi fiile geçirmek arzu ve isteği, vazife ve vic­danın icab ettiği şeydir. Doğrusu, fiilin icra edilmesi aklî kuvvetin eseri­dir. Demek insanda idrakli ve iradeli bir akıl vardır.</p>
<p><strong>3-</strong>Her akıl ve vicdan sahibi bir gayeye sahibdir. Yani insan kendisi bizzat şahsiyetini şunun bunun keyfiyle değil, ancak hem kendisinin hakkında hem de başkasının hakkında bir kanunu icra eder. Şahsiyetin emrettiği kanun ise yine akıl ve vicdanın emrettiği fiildir. İşte ahlak deni­len şey bilfiil emri yerine getirmekten ibarettir. Öyle ise sen başkasının hukukuna, şerefine riayet etmelisin, çünkü o da senin gibi bir insandır. Binaenaleyh senin ona riayet etmen bir menfaat için olmamalıdır. Çünkü insanın maddesinde bir kıymet, manevi bir değer vardır. Kant&#8217;ın hoşuma giden en isabetli görüşü budur.</p>
<p>Kant&#8217;a göre aklın iki türlü emri vardır; in­san hangisinin emrinden çıkarsa öbürünün dairesi altına girer; hangi dairenin emrlerini tatbik ederse, onun tatbik ettiği, fiili, ahlakı ve vazifesi­dir. Mesela &#8220;Sıhhat istersen perhiz tut.&#8221; aklın şartlı olan emridir. Çünkü sıhhat bir gayedir. Bu emrin icabı olan perhiz sıhhate kavuşmanın gaye ve vesilesidir, demiştir. Çünkü Kant&#8217;a göre böylece tarif etmiş olduğu çalışmak, ahlakı icab etmeyen bir şeydir. Çünkü bundan feragat etmek mümkündür. Öyle ise şartlı olan emr ahlaka temel olamaz, çünkü aklın vermiş olduğu, şartlı ve maksadlı emrin tatbik edilmesi şart değildir. Hal­buki iş tam aksidir. Yani, şartlı emr de tatbik edilir.</p>
<p>Aklın ikinci emri, mutlak emrdir; vicdana bina edilir. Bu akıl vazifeyi tayin eder. İşte vazifenin adı ahlaktır. Yukarıda belirttiğimiz gibi bu aklın emri, gaye ve maksada dayalı değildir. İşte bu aklın, insan insan olduğu için ona hürmet etmek, haysiyet ve şerefini korumak gereklidir şeklinde­ki mutlak emridir. İşte vazifeyi tayin edecek emr bu emrdlr. işte vazifeyi tayin eden ahlakın temeli olan akıl budur; tüm kanunlar, vazifeler bu ak­la yönelir, demiştir. Halbuki, kayıdlı ve kayıdsız her ikisi de emrdir. Arada fark yoktur.</p>
<p>Bu kadar sözü uzatmamız, Kant&#8217;ın Epikorya, Revâkıyye meşreblerini redderek ortaya koymuş olduğu görüşünü beyan etmek içindir. Kant, İslam dîninden haberdar olsaydı elbette burada fikri çok isabetli olacaktı. &#8220;İnkâd-u Akl-il-Mahz&#8221; adlı eserinin ahlak bölümündeki fikrinin özeti şu­dur: &#8220;Kul cüz&#8217;î iradesiyle fiilini kisbeder. Aynı akıl ve vicdan iradenin neti­cesi olduğundan onu sorumlu kılar.&#8221; der ve bu hususta çokça bocalar. Gerçek şu ki, kul cüz&#8217;î iradesiyle fiilini kisbeder, yaratmaz, Allah yaratır. Kant, bunun üzerinde çok durmakla beraber bir türlü yaratma sıfatını kisb sıfatından ayı ramam ıştır. Gerek kendisi ve gerek reddetmiş olduğu fikirler, on üç vecihle hataya düşmüşlerdir:</p>
<p><strong>1 &#8211;</strong>Kant ve benzerlerinin &#8220;Akıl ve hisle varlığı bilinen maddelerin bir kısmı mücerred hayalden ibarettin&#8221; şeklindeki fikirleri cidden insanı inka­ra sevk edicidir. Çünkü melek, cin, insanın ruhu, aklı ve hissi bilinir, ha­yalî birşey değildir. Hayal sahasında bunları saymak büyük bir hatadır. Zira bunlar tecrübe ve hayalin, hatta maddenin ötesinde kalırlar.</p>
<p><strong>2-</strong>Ahlakın menşeinin tayininde &#8220;Akl-ı amelî (yani his) kuvvetli bir menşe’dir.&#8221; demekle hissi, amelî ahlak olarak göstermesinde büyük bir tenâkuz vardır. Yani aklı Cenâb-ı Vâcib-ul-Vücûd&#8217;un varlığına kâfi gör­mediği halde, Vâcib-ul-Vücûd&#8217;un hükmü olan ahlak hakkında kâfi görüp hükmü ona vermesi arasında tenâkuz vardır. Yani hâkimi tanımayan aklı, hâkimin hükmünün icad edilmesinde hükme menşe&#8217; kılması tenâ- kuzdur.</p>
<p><strong>3-</strong>Kant insanda olan fıtrî imanı isbat ederek &#8220;Fıtrî iman Vâcib-ul-Vü­cûd&#8217;un varlığını isbat eder.&#8221; demiştir. Demek kendisi Ulûhiyet-i Mutlakayı inkar etmiyor. Fakat ahlak ve vazifeyi tayin ederken aklını, Ulûhiyyet-i Mutlaka&#8217;nın hükmüne hâkim kılmaktadır. Yani diyor ki: &#8220;İlah vardır, lâkin vazife ve ahlakı tayin etmekte vicdan hâkimdir, akıl hâkimdir.” Ona göre, sümme hâşâ Allah hâkim değildir. Bu da kendisinden sonra gelenlerin mutlak inkarına sebebiyet vermiştir. Nitekim devamen şöyle der:</p>
<p><strong>4-</strong>&#8220;Vîcdan şunun bunun keyfiyle değil, bilakis kendisi bizzat ahlakî vecibeleri ve vazifeleri tesbit ve tayin eder.&#8221; Yani vicdan kanunu icad eder, vicdan kanuna mahkum olamaz demek istiyor. Kant&#8217;a göre hiçbir kanun kendisine hâkim değil, lâkin kendisinin ortaya koymuş olduğu vicdanın semeresi olan ahlakî kanunları, tüm insanlara hâkimdir. Onun bu sözü evvelden nakletmiş olduğumuz &#8220;İnsanın hakkına riayet etmeli­sin&#8221; demesine muhaliftir. Çünkü Kantın tayin ettiği hayr, başkasının vic­danına göre şer olabilir. Başkasının vicdanının hükmü olan şerri kaldır­ması, başkasının hakkına tecavüzdür. Kaldırmaz ise kendi vicdanına göre hükmetmemiş olur, vicdanı hükümsüz kalmış olur. Bu takdirde hü­kümsüz bir vicdanı ortaya koymuş oluyor.</p>
<p><strong>5-</strong>Aklın hükmünde iki türlü emr vardır:</p>
<p><strong>a-</strong>Şartlı ve kayıdlı emrdir.</p>
<p><strong>b</strong>-Mutlak emrdir.</p>
<p>&#8220;Kayıdlı ve şartlı emrin yerine getirilmesi, mesela, sıhhat için perhiz tut, gibi emrleri yerine getirmek şart değildir. Çünkü insan fedakârlık ya­pabilir.&#8221; der. Bu takdirde Kant bu maddeyle hayrın mükafatını kaldırıyor. Böylece dînî ve dünyevi gayeleri ortadan kaldırıyor. Mesela &#8220;Korunmak istersen doğruyu söyle&#8221; cümlesindeki &#8220;doğruyu söyle&#8221; emri şartlı emrdir. Şartlı emrin yerine getirilmesi şart değildir, çünkü vesiledir. Binaenaleyh doğruluktan feragat icab eder. Böyle bir feragat -yani yalan- akıl ve bütün vicdanlara muhaliftir. Hatta kendisine göre de cinayettir.</p>
<p><strong>6</strong>-Mutlak emrin tatbiki yani &#8220;İnsanın insaniyetine riayet et.&#8221; emrini yerine getirmek mecburidir. Fakat Kant&#8217;ın dediği gibi, bu mutlak emrin tatbiki çok yerlerde mümkün değildir. Mesela aynı mektebde, aynı pro­fesörde tahsil eden iki insanın hisleri, akılları ve aynı aklın mutlak emrleri bir değildir. Nasıl ki cereyandan enerji, buzdolabında dondurucu, fırında kızartıcıdır, öylece aklın mutlak emri de aynı mektebde okuyan bir tale­benin dimağında gazab ve cimrilik, diğerinde yumuşaklık ve cömertlik, öbüründe korkaklık veya cesareti emreder.</p>
<p>Bu takdirde aklın mutlak emri iki talebeyi tenâzu&#8217; kanununa sevk eder; intihab ve mutabakat kanun­larının icra edilmesine sebeb olur. Bu da nizâm-ı âleme muhaliftir. Öyle ise ahlakî düsturların hükmüne hâkim, Allah&#8217;ın bildirisidir; akıl değildir.</p>
<p>Kant&#8217;ın aklı hâkim kılmasından dolayı büyük bir çılgına yol açılmış, ondan sonraki Bochner, Hegel, Kari Marks gibi bir çok felsefeciler, Kant&#8217; ın saltanat-ı fikriyyesinden yükselip materyalist fikri bir çılgın olarak mey­dana getirmişlerdir. Bunların yapmış oldukları anarşi, meydana getirdik­leri tahakkümlerin yegane sebebi Kant&#8217;tır. Çünkü Kant, mutlak hükmü vicdana, akla havale eder. Herkesin aklı bir olmadığına göre tekâmüliy- ye mezhebinin ortaya koymuş olduğu tenâzu&#8217;, intihab, mutabakat, virâ­set kanunlarının tatbikatları mecburi oluyor.</p>
<p>Demek istiyorum ki, Kant fel­sefede gerçekte büyük bir mesafeyi aşmıştır, Ulûhiyet-i Mutlaka&#8217;yı da ka­bul etmiştir, fakat nübüvvet meselesini ve Allah&#8217;ın hükmünün ahlakın te­meli hakkında kâfi olmasını ihmal etmiştir veya inkar etmiştir. İşte onun bu ihmalkârlığı veya inkarı materyalizmin temel taşı olmuştur ve sonraki felsefecilerin inkarına sebeb olmuştur.</p>
<p><strong>7-</strong>Kant bütün maddeleri ikiye ayırıp birinci kısmı, tecrübe sahasına dahil etmek istediği maddeyi, hangi tecrübe yoluyla tesblt edebilmiştir ki, diğer kısmı da akıl ve hisle tesbit olunabilsin ve ona hayalî şekil isnad edilsin? Hayale girmeyen ve sığmayan maddeyi hangi kaideye binaen keyfiyetsiz, sûretsiz bir âleme yani ruhâniyete dahil ediyor? Şöyle bir so­ru sorulabilir: Madde var mıdır, yok mudur? Şübhesiz vardır, denilir. O halde şekil ve sûretsiz maddenin tasavvuru nasıl mümkündür. Hayale gelince, hayal bir maddenin şeklinin karikatürünü veya resmini çeker. Halbuki Kant&#8217;ın kasdetmiş olduğu ruhâniyette hayal yoktur.</p>
<p>Işte bu nok­tayı tesbit eden Bochner ve emsâli, maddeye hasr-ı nazar ettikleri için tamamen inkara gitmişlerdir. Görülüyor ki Kant&#8217;ın felsefesi tamamen ru­hâniyete dönüşmesi gerekir iken, aksine tamamen maddeye kalbolun- maktadır. Buna sebeb de yine Kant&#8217;ın maddeleri ikiye ayırıp, birine ha­yalî şekil vererek ruhâniyet meselesine sokmasıdır.</p>
<p><strong>8-</strong>Kant&#8217;ın tesbit etmiş olduğu vicdan, fıtrî iman ve aklın tahlil edici ol­ması hakkında biz de müttefikiz, bunlar vardır. Ancak aklı, vicdanı, hayra ve şerre miyar kılması doğru değildir, yani çok cüz&#8217;î yerlerde miyardır. Yukarıda dediğimiz gibi iki kişinin akılları, vicdan ve ruhları değişik sıfat­lardadır. Hatta bir vicdan, daimi olarak bir halde kalmaz değişir. Şimdi gazab halinde iken biraz sonra yumuşak olabilir. Şu halde vicdan, ahlakın menşei olamadığı gibi, akıl da ahlakın düsturu olamaz. Çünkü gözün görmesi mahdud olduğu gibi, normal vicdan ve aklın hükmü de mahduddur; bugün, yarın ve dünü bir anda göremez.</p>
<p>Binaenaleyh ahlakın temel düsturları ayet ve hadis olmalıdır; akıl ve vicdan da miyar olmamalıdır, alet olmalıdırlar. Allah&#8217;ın hükmü yani peygamberlerin bildi­risi bugün, yarın ve dünü bir gördüğünden, neden, nasıl, ne kadar, niçin kelimelerine de sığmadığı için mutlak hâkimdir; işte değişmeyen hüküm budur. Aksi takdirde, bir vicdanın tahakkümü altından çıksak, öbür vic­danın tahakkümü altına girmiş oluruz. İnsanın hayatı, beşer sistemiyle sınırlandırılmadığı gibi şartlandırılamaz da, çünkü bu esarettir.</p>
<p><strong>9-</strong>Buraya kadar sıraladığımız izahtan anlaşılıyor ki, Kant, aklın emr- lerini ve hissi, vazifeye temel kılmakla vazifenin temelini kaybediyor. Ni­tekim kendisi de &#8220;inkâd-u Akl-il-Mahz&#8221; adlı eserinde ahlakî vazifeleri budağa benzetir ve över.</p>
<p>Sonra feryad ediyor:</p>
<p>&#8220;Ey vazife! Acaba sana layık olan menşe&#8217; nedir, senin kökünü nere­de bulabilirim?&#8221; der. Bu feryadla kendisi de akıl ve vicdanın, güzel ah­lakın ulviyetine kâfi gelmediğini itiraf eder.</p>
<p><strong>10-</strong>Vicdanın tayin ettiği kanunun mutlak hâkimiyetini itiraf etmekle dostluk ve beşerî kardeşliği, samimiyeti ortadan kaldırıyor. Kant&#8217;ın ahlakî kanuna mutlak emrini hâkim kılmasını çok garib gören Schiller adlı filo­zof, onu reddetmek maksadıyla şöyle der: &#8220;Ben dostlarıma hizmet ede­rim, fakat ne fayda ki bu hizmeti nefsânî meylimden dolayı yapıyorum. Dolayısıyla faziletli olmadığıma kanaat ederim. Vicdanın mutlak hâkimi­yetinden çokça muzdaribim.&#8221;</p>
<p>Schiller demek istiyor ki, birçok kimseler masum oldukları halde kanunun tahakkümü altında ezilirler, vicdan bun­lara yardımcı olmayı ister, lâkin aynı vicdanın daha önce çıkarmış ol­duğu kanun buna engel olur. Demek vicdan bu noktada, kula merhamet ve şefkati ortadan kaldırıyor. İlaveten şöyle deriz: Bu felsefeciler, hükmü akla vermekle aklı mahkum kılmaktadırlar.</p>
<p><strong>11-</strong>Kant: &#8220;Emrler bir kemâliyet olduğu için değil, bir ahlak olduğu için ona ittibâ&#8217; lazımdır.&#8221; der. Bu takdirde Kant&#8217;a göre mesela &#8220;ibadet edin.&#8221; emrine itaat etmekte bir kemâliyet söz konusu olmuyor. Bilakis zannettiği gibi değil, emr kemâliyeti elde etmek için meşrû&#8217;dur. Çünkü &#8220;İbadet et.&#8221; emri büyük bir saadeti taşıyor ki, o saadet dünyada şöhret, ahirette şereftir. Şu halde kemâliyetten tecrid edilen emr, güzel ahlak­tan da tecrid edilmiştir. Çünkü ahlak, kemâliyetle üstünlüğü kazanır.</p>
<p><strong>12-</strong> Kant&#8217;ın ahlak ve felsefe yolundaki tekâmülü sûrî ve nazarîdir. Başkası icrâsına mecbur ise de kanunu çıkaranın hakkında bir serbesti- yeti ifade eder. Binaenaleyh kanunu çıkaran kimse, kılıfı kuzu, ruhu kurt gibidir. Bu ise İslam dîninde nifakla tabir edilir.</p>
<p><strong>13</strong>-Vicdan ve aklın ortaya koymuş olduğu umum cinayetlerde cezayı icra eder amma, Kant, hayrı işleyene hiçbir mükafat vermez. Bu ise hayrılara sed çekmektir. Hülâsa kendi hayatından ilham alan tüm beşerî kanunlar, mutlak ceza vermek yolunu tercih eder. Bu ise İnsanı ıslaha değil, anarşiye sevk eder. Birkaç cihetle beşerî kanun, İslam kanununa muhaliftir:</p>
<p><strong>a-</strong>Beşerî kanunun hâkimi istediği kimseyi cezadan kurtarır. Çünkü kendisinin vicdanı da kanunu ibtal ve ihlal edecek bir kanundur.</p>
<p><strong>b-</strong>Beşerî kanun mutlak cezayı vermek yolunu tercih eder; İslam kanunu ıslaha çalışır.</p>
<p><strong>c-</strong>Beşeri kanun &#8220;suç işlenmesin&#8221; diyemez, &#8220;suç görülmesin&#8221; der. İs­lam kanunu ise &#8220;suç işlenmesin&#8221; der. Yani tenha bir yerde bir adamı öldürmek suç değildir. Hiç adam öldürmeyen bir kimse, adam öldürmüş gibi görülürse beşer kanununa göre ceza alır.</p>
<p><strong>d-</strong>lslam hukukunun tayin ettiği cezalarda afuv söz konusu değildir.</p>
<p>Beşer kanununda ise cânileri afuv etmekle cinayetin çoğalması usulü vardır. Netice-i meram, gerek Kant ve gerek herhangi bir indî kanun beşerin saadet ve refaha kavuşmasına kâfi gelmemektedir. Çünkü akıl, vicdan ve indî kanunlar, çoğu zaman şeytânî hislere, nefsânî arzulara, çevre telkinlerine bina edilir. Bunlar hepsi insanı yoldan çeviren nefsânî arzulardır. O halde akıl ve vicdan altın ise, özellikle ahlakî kanunların çıkarılmasında mihenk taşı lazımdır.</p>
<p>Mihenk taşı ise Asrı Saadete göre vahy-i İlâhiyye, Asrı Saadetten sonra kıyamete kadar ise o vahyin tesbit etmiş olduğu ve bildirdiği Kur&#8217;an ve hadistir. Kur’an ve hadîsi, akıl ve vic­dana miyar kılmayan insanlar, kıyamet gününde nedâmet ve hasret çekerek şöyle diyeceklerdir.</p>
<p>*«Şu muhakkak ki Allah kafirleri rahmetinden kovmuş, onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır. Kendileri orada ebedî olarak kalıcıdırlar. On­lar ne bir yâr, ne de bir yardımcı bulmayacaklardır. O gün yüzleri ateşte evrilip çevrilirken: &#8220;Eyvah bize! Keşke (İslam hukukunu icra et­mekle) Allah&#8217;a itaat etseydik, Peygamber&#8217;e itaat etseydik.&#8221; diyecek­lerdir. (Onlara tâbi’ olanlar da o gün:) ty Rabb&#8217;imiz! Hakikat biz reisle­rimize ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi yoldan saptırdılar.&#8221; demişlerdir (diyeceklerdir). &#8220;Ey Rabb&#8217;imiz! Onlara azabdan iki katını ver. Onları büyük bîr lanetle rahmetinden kov.&#8221;» [El-Ahzâb 64- 68)</p>
<p>De­mek dünya hayatında şeriati = ayet ve hadîsi hayatına hâkim kılmayı bı­rakıp vaz&#8217;î kanunları hâkim kılanlar, kıyamet gününde çok pişman ola­caklardır. Ve “Eyvah bize! Keşke (İslam hukukunu icra etmekle) Allah&#8217;a itaat etseydik, Peygamber&#8217;e itaat etseydik, diyeceklerdir.” Bunlar vaz&#8217;î kanunları Allah&#8217;ın şeriatine kıyas ettiler yahud yetersiz görmüşlerse ebedî; inandıkları halde vaz&#8217;î kanunları hâkim kıldılarsa muvakkat ce­hennemde kalacaklardır. Artık mü&#8217;min kime itaat ettiğini ne ile amel et­tiğini ciddi bir surette bilmelidir.</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Mufassal Medeni Ahlak,dilara yay.,syf.62-69</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlakin-mensein-akil-dusturunu-vicdan-gorenlerin-reddiyesi/">Ahlakın Menşein Akıl Düsturunu Vicdan Görenlerin Reddiyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahlakin-mensein-akil-dusturunu-vicdan-gorenlerin-reddiyesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
