<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Loomba | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/loomba/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 30 May 2019 15:29:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Loomba | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sömürgecilik ve Oryantalizm-1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Jan 2019 14:56:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Frantz Fanon]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Loomba]]></category>
		<category><![CDATA[Martin Bernal]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Sömürgecilik ve Oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Sömürgecilik ve Oryantalizm İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Sömürgecinin dili]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21120</guid>

					<description><![CDATA[<p>1901 tarihli Hint Nüfus Sayımı Raporu&#8217;nda, 300 milyona yakın Hintlinin 900 kadar beyaz kamu görevlisi tarafından yönetildiği kaydedilmiştir. Hindistan&#8217;da ayrıca, her 4.000 Hintliye karşı yaklaşık bir İngiliz askeri bu­lunmaktaydı. Victorya döneminden bir gözlemcinin söylediği gibi, tüm Hintliler aynı anda tükürseler, Hindistan&#8217;daki İngilizleri boğabılirlerdi. Yine de, olgular ve fanteziler bir kenara bırakıldığında, Avrupa&#8217;nın Hin­distan ve Asya&#8217;daki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-1/">Sömürgecilik ve Oryantalizm-1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/oryantalizm2.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-21139 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/oryantalizm2-300x204.jpg" alt="" width="332" height="226" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/353_300420181200_70707534.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22404 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/353_300420181200_70707534.jpg" alt="" width="528" height="332" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/353_300420181200_70707534.jpg 590w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/353_300420181200_70707534-300x189.jpg 300w" sizes="(max-width: 528px) 100vw, 528px" /></a></p>
<p>1901 tarihli Hint Nüfus Sayımı Raporu&#8217;nda, 300 milyona yakın Hintlinin 900 kadar beyaz kamu görevlisi tarafından yönetildiği kaydedilmiştir. Hindistan&#8217;da ayrıca, her 4.000 Hintliye karşı yaklaşık bir İngiliz askeri bu­lunmaktaydı. Victorya döneminden bir gözlemcinin söylediği gibi, tüm Hintliler aynı anda tükürseler, Hindistan&#8217;daki İngilizleri boğabılirlerdi. Yine de, olgular ve fanteziler bir kenara bırakıldığında, Avrupa&#8217;nın Hin­distan ve Asya&#8217;daki gücü sarsılmaz görünmekteydi, imparatorluk yöneti­cileri kendilerini emniyette hissediyorlardı.</p>
<p>J.M. Roberts (Yirminci Yüzyıl Tarihi, s. 194)</p>
<p>Bay Smith adlı birisinin caniyane gazabı dosyalara geçmiş. Jacob H. Smith Doğu Filipin adalarından Samar&#8217;daki ABD kuvvetlerinin başkomutanı ola­rak astlarına başka buyruklarının yanısıra şu günlük emri vermiş: &#8220;öldür­meniz, yağmalamanız ve yıkıp yakmanız gerekiyor. Ne kadar çok yapar­sanız hoşnutluğum o kadar artacaktır.&#8221;</p>
<p>Rainer Werning(Yaralı/Şaşkın Ejderha-Bat, Despotluğu Üzerine Düşünceler, s. 89)</p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>Sömürgecilik ve Oryantalizm İlişkisi</strong></p>
<p>Oryantalizm, başka birçok işlevleri yanında, sömürgeleştirilen Doğu ülkeleri üzerinde güce dönüştürülmüş bilgi yoluyla sağ­lanan ve onlar üzerinde kurulan iktidarı temsil eder. Avrupa, sömür­geleştirmek için gözünü dikip dikkatini yoğunlaştırdığı bütün dünya bölgeleri arasında en çok Doğu ile meşgul oldu. Doğu, coğrafî açıdan yanıbaşında olması yanında, tarihî açıdan da üzerinde büyük komp­leksler yaratan, sürekli gözünü diktiği ama bir türlü üstün gelemediği, karşısında hep gerilemek zorunda kaldığı bir dünyaydı.</p>
<p>İnsanlık tarihi boyunca sürekli ortaya çıkan farklı türdeki kolonyal temasların en kapsamlısı, 1930lu yıllarda dünyanın yüzde 85&#8217;ini sö­mürgeleştirmiş olan Avrupa kaynaklı modern sömürgecilikti. Edward Said&#8217;e göre, sözü uzatmaya gerek kalmadan, Oryantalizm&#8217;in hem em­peryalizmin, hem de sömürgeciliğin bir veçhesi olduğunu söylemek su götürmez bir gerçeği dile getirmektir: &#8220;Ne ki bunu söylemek yeterli değil; çözümleyerek, tarihselliğiyle açımlamak da gerekir. Beni ilgilen­diren, Dante ile d&#8217;Herbelof nun sömürgecilik öncesi bilincinden farklı olarak, modern Şarkiyatçılığın düzenli bir biriktirme disiplinini nasıl somutlaştırdığını göstermek.</p>
<p>Kesinlikle salt düşünsel ya da kuramsal bir özellik olmayan bu biriktirmecilik, Şarkiyatçılığı düzenli olarak insanlarla toprakları biriktirmeye yönlendirmiştir. Ölü ya da yitik bir Şark dilini yeniden kurmak, eninde sonunda, ölü ya da ihmal edilmiş bir Şark&#8217;ı yeniden kurmak anlamına geliyordu; ayrıca, bu yeniden ku­rucu dikkatin, bilimin, hatta imgelemin, sonraları ordular, yönetimler, bürokrasiler tarafından toprak üzerinde, Şark&#8217;ta gerçekleştirilecek ic­raatların yolunu hazırlaması anlamına da geliyordu. Bir bakıma, Şar­kiyatçılığı aklayan şey sadece düşünsel ya da sanatsal başarısı değil, daha sonraki etkililiği, kullanışlılığı, yetkesiydi.1</p>
<p>Batı&#8217;nın Doğu&#8217;yu bilme arzusunun, yalnızca bilgi susuzluğunu giderme amacına dayanmadığını, aksine iktidar arzusuyla iç içe geç­tiğini, bilgi ve iktidarın birbirinden ayrılmayan ikizler olduğunu biliyoruz. Burada bilgi oryantalizm, iktidar ise sömürgecilikle eşleş­mektedir. Onyedinci yüzyıldan itibaren misyonerlik kılığındaki Or­yantalizmle, İngiltere, Fransa, Almanya, Portekiz, Hollanda, İtalya ve İspanya sömürgeciliğinin çıkarları çakışmaya başlar.<sup>[2]</sup> Artık bilgi biriktirmeciliği ile toprak biriktirmeciliği, yani kültürel ve ekonomik sömürgecilik, birbirinin ayrılmaz parçası olarak faaliyet yürütürler.</p>
<p>Bernal, Oryantalizmin -en azından İngiltere ve Fransa&#8217;da- kurumsal olarak yükselişinin, doğal olarak, Asya ve Afrika&#8217;da sömürgeciliğin ve öteki hâkimiyet biçimlerinin yayılmasıyla ilişkili olarak değerlendiril­mesi gerektiğine değinir. Daha önce üzerinde genişçe durduğumuz Avrupalı olmayan halkların ve konuştukları dillerin öğrenilmesi ve an­laşılması, sadece bu halkları kontrol etmek için gerekli değildi: &#8220;Aynı zamanda onların kültürlerini ele geçirip kategorize ederek uygarlıkları hakkında bilgi edinmek de, yerlilerin kendileri hakkında ancak Avru­pa bilimi sayesinde bilgi edinmelerini güvence altına alıyordu. Bu ise sömürge seçkinlerini metropol ülkelere bağlayan başka bir bağ sağlı­yordu. Dolaysız sömürgeciliğin 20. yüzyılın ikinci yansında çökmesin­den sonra Avrupa&#8217;nın kültür hâkimiyetinin muhafaza edilmesinde bu bağ giderek daha büyük önem kazanmıştır.<sup>,/3</sup></p>
<p>Oryantalizmin bu biriktirme işlemini nasıl somutlaştırdığını, ardın­dan toprak üzerinde gerçekleştirilecek kolonyal icraatın yolunu nasıl hazırladığını ve sonra da bir bakıma &#8220;olumsuzun aklanması&#8221; diye­bileceğimiz bu karmaşık işlemi nasıl gerçekleştirdiğini anlayabilmek, her zaman birbirini çağrıştıran emperyalizm, kolonyalizm, ideoloji ve hegemonya kavramlarını bir arada dikkate alarak değerlendirmeyi ge­rektirir. Ania Loomba bize bütün bu kavramlar ve aralarındaki bağlantılar hakkında doyurucu bilgiler sunar.<sup>[4]</sup> Oxford English Dictionary &#8220;kolonyalizm&#8221;i (sömürgecilik) şöyle tarif ediyor: &#8220;Yeni bir ülkedeki bir yerleşke&#8230; yeni bir yöreye yerleşen, anayurtlarına tabi halde ya da onunla bağlantısını koruyarak bir topluluk oluşturan bir grup insan; yerleşimi ilk olarak gerçekleştirenlerin soyu ve ardılları tarafından bu şekilde oluşturulan topluluk anayurtla bağlantıyı koruduğu sürece bu yerleşime &#8216;colonia&#8217; denir.&#8221;</p>
<p>Kelimelerin ve genel olarak bilginin masum olmadığına ilişkin ti­pik bir örnekle karşı karşıyayız. Tanımda, ustalıklı bir biçimde &#8220;sö­mürülenler&#8221; gizlenerek sadece &#8220;sömürgecilerden&#8221; söz edilmesine dikkat edilmelidir. Böylece sömürme inlinin kötü çağrışımlarının üzeri örtülmekte, &#8220;yerleşke&#8221;nin asıl sahibi olan sömürülenler dikkatlerden uzak tutulmakta, ortada sömürülenler yokmuş veya onlar söz edilme­ye değmezmiş gibi davranılmakta; sömürgeleştirme eylemi doğal ve masum bir eylem olarak sunulmaktadır. Batının Oryantalizm yoluy­la Doğu&#8217;yu nesneleştirdiğini, yani onu pasif bir varlık olarak kurdu­ğunu, kendisi onun hakkında her türlü yargıya varma hakkına sahip olduğu halde, onun kendisi hakkında verilen bu yargılar karşısında her türlü haktan yoksun hale getirildiğini belirtmiştik. Bu tanımda da asıl sömürgeye maruz kalanların yok sayıldıkları görülüyor.</p>
<p>Sömür­geciler sömürgelerde işe başlarken, sanki boş bir alanda, doğal bir işe girişiyorlarmış gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Bugün fiilî sömür­geciliğin bittiği bir dünyada yaşayanlar, sözlük veya ansiklopedileri açıp geçmişte yapılanları öğrenmek istedikleri zaman böyle bir zihin çarpıtmasıyla karşılaşacaklardır. Gerçekteyse sömürgeleştirme, ayrın­tılı bir plan dâhilinde yapıldı. Sömürgeciler, başta kendi vatandaşla­rını ikna etmek durumundaydılar. Denizaşırı yerlerde ne aradıklarını soranlara karşı verecek cevaplarının olması gerekiyordu. Gidilen top­raklarda yaşayanların başka türden varlıklar oldukları söylenmeliydi onlara. Adlarının anılmasına değmeyecek, haksızlık fiilinin onlar için geçerli olamayacağı kadar aşağı, özgürlük, eşitlik ve insanca yaşamak­tan habersiz varlıklar olduğu anlatılmalıydı. Onlar, kendi kendilerini yönetemeyen, yönetilmeye muhtaç kimselerdi. Sömürge yöneticileri­nin, kendilerini yönetmekten âciz bu insanları yönetmekle yaptıkla­rı şey bir lütuftu ve onlar için yapılacakların en iyisiydi. Bu yüzden,</p>
<p>&#8220;Hemen hemen tüm sömürge planları, yerlilerin geriliği ve genel ola­rak bağımsızlığa, &#8216;eşitliğe&#8217; ve zindeliğe elvermedikleri varsayımıyla başlıyor&#8221;du.<sup>[5]</sup> Onlardan söz edilirken, efendilerinin sıkı gözetimi ve köleliği altında kalmaları gereken bu insanların kaba birer nesneden ibaret oldukları, İnsanî özelliklere elverişli olmadıkları, bunun için de insanı davranışları hak etmedikleri önyargısından hareket edilmesi bundandır.</p>
<p><strong>Sömürgecinin dili: Lânet sömürgeler</strong></p>
<p>Sözlüklerdeki &#8220;sömürge&#8221; tanımı, her zaman söz ve davranışlarla pekiştirildi. Sömürgeciler, karşılarına hiçbir engelin çıkmasını iste­miyor, kayıtsız bir teslimiyet bekliyorlardı. Toprakları işgal ve talan edilen insanların en küçük bir direnme göstermelerine bile tahammül edilmiyordu. Emperyalist yayılmacılığın vaizi ve ete bürünmüş hali olarak kabul edilen Disraeli bu yüzden &#8220;boynumuza boyunduruk olan lanet sömürgeler!&#8221;den söz ediyordu.<sup>[6]</sup> Güçlü karşı akımlar bulunmakla birlikte, ondokuzuncu yüzyılda endüstriyel atılmalarla gelişen ve bü­yük baskı sayısına ulaşan basın aracılığıyla halkın sömürgeciliğe ver­diği destek, emperyalist dönemin özelliklerinden biri olmuştur. Ferro, eserlerinin merkezinde İngiliz sömürge sisteminin eleştirisinin bu­lunduğunu söylediği Jules Veme&#8217;in, İngilizlerin Avustralya&#8217;daki tutu­mundan söz eden şu pasajını aktarır:</p>
<p>&#8220;&#8216;Binbaşı yerlilerin aslında may­mun olduklarını savunuyor. Sömürgeci yerleşimciler siyahları vahşi hayvanlar olarak görüyorlardı. Onları tüfekle avlayıp öldürüyorlardı. Avustralyalıların doğa yasaları dışında yer aldığını kanıtlamak için hu­kukçuların otoritelerine başvuruluyordu. Hatta, Sydney gazetelerinde bunlardan kurtulmanın kesin bir yöntemi öneriliyordu: Onları kitlesel olarak zehirlemek. &#8216;(&#8230;) Geniş çaplı katliamlar örgütlenmişti ve pek çok kabile tümüyle yok olmuştu&#8217;. Jules Verne Mrs. Branican&#8217;da, Tazmanya ve Avustralya hakkında (1891) şunları ekler: &#8216;Sömürgeci ilerlemenin son sözü bir ırkın yok edilmesi ise, İngilizler eserlerini çok iyi bir şekil­de gerçekleştirdikleriyle övünebilirler.'&#8221;<sup>7</sup></p>
<p>Ferr, Jules Verne&#8217;nin İngilizler için söylediği -özellikle siyahların hayvan olduklarına dair- şeylerin Fransızlar için de paylaşılan duy­gular olduğunu belirtir. &#8220;19 Eylül 1887&#8217;de eleştirmen Jules Lemaitre şöyle yazmıştır: &#8216;Bu hafta hiç yeni gösteri yok. Hayvanat Bahçesinde yalnızca Aşantilere rastladım. Bu bahçe çok hoş (&#8230;). Küçük çocuklar ancak gezi öykülerinde adları geçen gizemli hayvanları burada gör­me sevincini yaşıyorlar -devekuşunun çektiği bir arabaya binebili­yor, bir devenin sırtına oturabiliyorlar. Ve eğlencelerinin tam olması için, onlara vahşiler de gösteriliyor. Yazık ki, bu gösteriler insanlık hakkında onurlu düşüncelere kapılmalarına yol açamıyor (&#8230;).</p>
<p>Bel­ki de bana bu insanların dünyaya neden geldiklerini soracaksınız. Söyleyelim o halde, Altın Kıyısı&#8217;nın Aşantileri ve diğer vahşiler bize günün birinde hizmet etmek için varlar/&#8221;<sup>[8]</sup>Sömürgeci destanın ha­varisi Avrupalı, kendi insanının beynine daha çocukluğundan itiba­ren gazeteler, resimli kitaplar, kartpostallar, okul kitapları, sömürge sergileri vasıtasıyla ve bu şekilde sömürgelerdeki yerlileri hayvanat bahçelerinde sergileyerek, onların insan değil birer hayvan oldukları düşüncesini yerleştirmişlerdir. Efsane, ekonomik ve politik hedefler­den arındırılarak sömürgeci imparatorluğun yüceltilmesi için doğru­dan hayalgücüne hitap ediyordu.</p>
<p>Durumu Frantz Fanon şu şekilde özetliyor: &#8220;Bu maniheist tutum ba­zen mantığın sınırlarını aşmakta, sömürgeleştirilen inşam insanlık dışı bir hale getirmektedir. Daha açık ifadesiyle sömürgeleştirilen inşam hayvanlar seviyesine düşürmektedir. Zaten sömürgecinin sömürgeleş­tirdiği inşam anlatmak için kullandığı dil zoolojik bir dildir.&#8221;<sup>g</sup> Zoolojik dil, ansiklopedi, sözlük ya da başka metinlere yansırken, dolaylı bir biçim alarak yukarıda verilen tanımdaki şekillere dönüşebilmektedir. Dolayısıyla olayların arka planını bilenler, Oxford English Dictionary&#8217;nin masum gibi görünen tanımının aslında hayvansal bir tanım olduğunu anlarlar.</p>
<p>Bunu bilmeyen çoğunluk ise kendilerini Avrupamerkezciliğin ve Avrupa ırkçılığının pençesinden kurtaramazlar. Said&#8217;in verdiği bir örneğe bakalım: John Stuart Mill, &#8220;uygar ulusların birbirinin bağımsız­lığı ve milliyeti karşısında kutsal görevleri&#8221; bulunduğunu, bu haklara saygı gösterilmesi gerektiğini söylerken bir istisna kaydı düşüyor ve bu görevin &#8220;milliyet ve bağımsızlığın kesinlikle kötü geldiği, ya da olsa olsa şüpheli bir iyilik oluşturduğu uluslar karşısında bağlayıcı” olma­dığını belirtiyor.</p>
<p>Yapılan tasnif ilginçtir; Bir yanda &#8220;uygar&#8221; uluslar bulunmakta ve bunlar İnsanî özellikler taşımakta, öte yanda ise hiçbir iyi şeye lâyık ve elverişli olmayan gayrı İnsanî uluslar bulunmaktadır. Bunlara karşı hiç­bir davranışın bağlayıcılığı yoktur. Onlar hastalıklıdırlar ve bağımsızlık bu hastalığa iyi gelmez. Said, haklı olarak bunun neden böyle olması gerektiğini soruyor: &#8220;Bir taraftaki bir kutsal görev öbür tarafta neden bağlayıcı olmasın, birine tanınan haklar neden öbürüne tanınmasın gibi soruların en iyi yanıtları, doyundurucu bir yerel -yani Avrupalı- dü­zeni onaylamaya ve dışarıda benzer bir düzen hakkının kaldırılması­na olanak vermeye yönelik, törel, iktisadi, hatta metafizik normlar ba­kımından iyi temellendirilmiş bir kültür çerçevesinde bulunabilir. Bu Önermem mantıksız ya da aşın görünebilir.</p>
<p>Oysa, Avrupa&#8217;nın mutlu­luğu ve kültürel kimliği ile denizaşırı emperyal dünyaların boyundu­ruk altına alınması arasındaki bağlantıyı fazlasıyla titiz ve sakınımlı bir biçimde dile getiriyor. Bugün bir bağlantının varlığını kabul etmekte çektiğimiz güçlükler, bir bölümüyle, bu karmaşık meseleyi görünüşte yalın ve nedensel bir meseleye indirgeme eğilimimizden ileri geliyor; bu meselenin indirgenmiş hali, karşılığında suçlayıcı sözler ve savunmacılık üretiyor. Ben, ilk dönem Avrupa kültüründeki ana etmen bu kültürün ondokuzuncu yüzyıl sonları emperyalizmine neden olması­dır demiyorum; eski sömürge dünyasının tüm sorunlarının Avrupa&#8217;nın sırtına yıkılması gerektiğini de ima etmiyorum. Buna karşılık, Avrupa kültürünün belirgin özelliğinin, her zaman değilse de genellikle, aynı anda hem kendi seçişlerini geçerli kılmak hem de bu seçişleri uzaktaki emperyal egemenlikle birlikte savunmak olduğunu söylüyorum. &#8220;<sup>[10]</sup></p>
<p>Loomba da yukarıdaki tanımda, yalnızca sömürgecilerden söz edil­mesi ve sömürgeler kurulmadan önce o yerlerde zaten yaşıyor olabile­ceklerin dikkate bile alınmamasının ilginçliğine değinerek asıl amacın nasıl saklanmak istendiğini belirtir: &#8220;Böylelikle, yapılan tanım, farklı halklar arasındaki bir karşılaşma ya da fetih ve tahakkümü çağrıştı­racak herhangi bir imayı &#8216;kolonyalizm&#8217; sözcüğünden boşaltmış olur. &#8216;Yeni yöre&#8217;nin hiç de o kadar &#8216;yeni&#8217; olmayabileceği ve &#8216;bir topluluk oluşturma&#8217; sürecinin bir şekilde gayrı adilane olabileceği konusunda en küçük ima yoktur bu tanımda.&#8221;<sup>[11]</sup> Oysa sömürgeciler tarafından, anayurtlarına tabi ve onunla bağlantısını koruyarak oluşturulan bir topluluğun yeni olabilmesi, orada daha önce bulunan toplulukları boz­ma ve anayurda uyarlamak için yeniden oluşturma sürecine bağlıdır.</p>
<p>Bu da &#8220;ticaret, pazarlık, savaş, soykırım, köleleştirme ve isyanlar dahil olmak üzere kapsamlı bir pratikler silsilesini içerir.&#8221; Asıl sahipleri ta­rafından gelip kendilerini sömürmeleri için davet edilen ve geldikleri yerde karmaşık bir pratikler silsilesi görülmeyen kolonyal bir yerleşime tanık olunmadığına göre, sömürgeciliği (kolonyalizm), sorunsuz bir yerleşme olarak değil, başka insanların topraklarının ve mallarının zor­la ele geçirilmesi ve denetlenmesi olarak tanımlamak durumundayız.<sup>[12]</sup></p>
<p>Fiilî bir durumu ifade eden &#8220;kolonyalizm&#8221;e karşılık &#8220;emperya­lizm&#8221;, imparator ilkesi, ya da ruhu; emperyal denilen çıkarların savu­nuculuğu olarak tanımlanır. Bunu, Emperyal kelimesinin &#8220;buyruk ya da üstün güç&#8221;, aynı zamanda &#8220;imparatorlukla ilgili&#8221; gibi anlamları ve Emperyalizm&#8217;i de &#8220;bir imparatorun yönetimi, bilhassa despotik ya da keyfî yönetimi&#8221; şeklindeki basit tanımıyla birleştirdiğimizde, emperya­lizm için doğrudan kolonyal yönetimin zorunlu olmadığını, sömürge­cilik olmadan da yürütülebileceğini söyleyebiliriz. &#8220;Şu halde, modern dünyada, toprak işgali, maddî kaynaklara elkonulması, emeğin sömü­rülmesi ve başka bir toprak ya da ulusun politik ve kültürel yapısına müdahale edilmesi olarak kolonizasyon ile küresel bir sistem olarak emperyalizm arasında ayrım yapabiliriz/&#8217;<sup>[13]</sup> Nitekim &#8220;emperyal ülke, iktidarın kaynağı ve dışa aktığı &#8216;metropol&#8217;dür; koloni ya da neo-koloni, &#8216;metropol&#8217;ün nüfuz ettiği ve denetlediği yerdir. Emperyalizm resmen koloniler olmaksızın işleyebilir (bugünkü Birleşik Devletler emperya­lizminde olduğu gibi), ama kolonyalizm işleyemez. &#8220;<sup>[14]</sup></p>
<p>Bir bakıma kolonyalizm çağının sona ermesine, ama buna rağmen sömürünün ortadan kalkmamış olmasına bakarak tüm dünyanın post- kolonyal bir görüntü sunduğunu söyleyebiliriz. Bir ülke hem biçimsel açıdan bağımsız olma anlamında postkolonyal, hem de ekonomik veya kültürel açıdan bağımlı kalma anlamında neo-kolonyal olabilir. &#8220;Yeni küresel düzen doğrudan egemenlik kurmaya dayanmıyor. Ama bu düzen, bazı ülkelerin başka bazı ülkelere ekonomik, kültürel ve (deği­şen derecelerde) politik yönden nüfuz etmesine izin verir.&#8221;<sup>[15]</sup></p>
<p>Burada bizi ilgilendiren, sömürünün -ister emperyalizm, isterse kolonyalizm yoluyla olsun- nasıl işlediği ve gayri İnsanî özelliğine rağmen ayakta durmayı nasıl başardığıdır. Eğer, yukarıda belirttiğimiz gibi, 1930&#8217;lu yıllarda kolonyalizm dünyanın yüzde 85&#8217;inde hüküm süren bir genişliğe ulaşmışsa, bunun işlemesi ve devamlılığının sağlanması hiç de kolay bir iş değildi. Avrupa kolonyalizmi bu güçlüğü yenebilmek için &#8220;en başından beri çeşitli denetim ve temsil stratejileri ve metotları­na başvurdu. &#8216;Öteki&#8217;ne ilişkin Avrupalı söylemler de buna göre değişir. Ama bu söylemler tüm dünya çapında birbiriyle karşılaştırılabilir (ve tuhaf bir şekilde birbirine benzer) haksızlık ve tahakküm ilişkileri üret­tiği için, kolonyal metotlar ve imgelerin zaman ve yer bakımından çok büyük değişiklikler arz ettiği zaman zaman gözden kaçırılır. &#8217;16</p>
<p>Frantz Fanon, sömürge halklarının yalnızca emekleri başkaları ta­rafından temellük edilen insanlar değil, &#8220;kendi yerel ve orijinal kültür kaynakları söndürülmek ya da toprağa gömülmek suretiyle ruhunda onulmaz bir aşağılık kompleksi yaratılmış halklar&#8221; olduğunu, fakat bu duyguya teslim olmamak için kendini &#8220;nerdeyse bir varoluş şartı olarak, başka ve yeni bir uygarlığın yayıcısı durumundaki ulusun di­liyle, yani metropol kültürüyle göğüs göğüse bir hesaplaşma içinde&#8221; bulduğunu söyler. Sömürgeci insanın yaydığı ve sürekli dayattığı ideolojik söyleme göre &#8220;Sömürge inşam artık ana ülkenin, metropolün kültürel standartlarını benimseyebildiği oranda&#8221; yükselebilecek ya da insan sayılacaktır.<sup>[17]</sup></p>
<p>Bu da kendi kültürünü, dilini, ekonomik yapısı­nı, kısacası bütün değerlerini terk ederek sömürgeciye teslim olmasını gerektirecektir. Böyle bir dayatmaya sömürge insanı hemeninden inanmadığı ve boyun eğmediği için karmaşık bir sömürge-sömürgeci ilişkisinin başlaması kaçınılmazdır. İşte sözlüklerin sorunsuz bir yerleşke tanımının anlamsızlığını ortaya koyan da, bütün sömürgelerde yaşanmış olan bu fiilî durumdur.</p>
<p>Batı sömürgeciliği, ırkçılığı ve Avrupamerkezcilik konusunda Batı dillerinde oluşturulan geniş edebiyatın, sömürü ve ırkçılığa muhatap olan halkların duygu ve düşüncelerinin yapılandırılmasında ve ortaya çıkacak kinlerin dizginlenmesinde oynadığı rol de burada ortaya çıkı­yor. Ondokuzuncu ve yirminci yüzyıldaki birçok araştırmacının &#8220;Av­rupa kolonyalizminin ilerlemesini bilim ve akim hurafeler karşısındaki zaferiyle&#8221; eşitlemesi, ne yazık ki &#8220;kolonileştirilmiş halkların&#8221; birçoğu­nun da böyle bir görüşü benimsemesine yol açmıştır. Sömürülenler içinde bile bu durumu kendilerini sömürenler kadar kesin bir inançla savunanların çıkmasına ve kuşkusuz bunun, bu oluşumlara psikolo­jik bir güç kazandırmış olmasına rağmen,<sup>[18]</sup> yaşanmış ve yaşanması da olağan olan gerçek, bu ilişkinin çok önemli sorunlarla dolu olduğudur.</p>
<p>Bilim ve aklın hurafeler karşısındaki zaferi gibi parlak bir aldatma­canın, sömürgeciliğin meşrulaştırılması için kullanılan bir araç haline getirilmesi ancak Bati&#8217;nın başarabileceği önemli buluşlardan biridir, Daha çok da, sömürgeler döneminde sömürüye maruz kalmış insanları değil, günümüz insanım kandırmaya yönelik bu söylemsel zafer, açıkça ilerleme mitine göndermede bulunuyor ve Bati&#8217;nın kendisini öteki ülke ve milletlere karşı &#8220;uygarlaştırma görevi&#8221;yle yükümlü kıldı­ğı söylemin merkezine yerleştiriyor. Bu yükümlülük, bir talebe cevap olarak doğmamış, hiç kimse gelin bizi uygarlaştırın dememişti; aksi­ne böyle bir talebe bile akıl erdiremeyecek kadar geri oldukları kabul edilen (Bati&#8217;nın temel düşüncesi budur) ülke ve milletlerin ilerlemesi için gönüllü bir sorumluluğu üstlenenler Avrupalılardı ve her nedense uygarlaştırma yöntemi olarak sömürgeleştirmeyi seçmişlerdi.</p>
<p>Hatta bu öylesine yüce bir ideal olmalıydı ki, Avrupalı devletler onları kimin uy­garlaştıracağı konusunda birbirleriyle boğazlaşıyorlar, sömürge payla­şımı için aralarında çok kanlı savaşlar yapıyorlardı. Bugün çoğu kişi, hemen hiç sorgulamaksızın Avrupa tarihini, uğruna çaba göstermeye değer hedeflere doğru sürekli bir ilerleme olarak görmeye yatkınlığını sürdürmektedir; böylesine ikna edici ilerleme iddiası da ancak Avru­palılara ve denizler ötesinde, Avrupalıların yerleştikleri topraklardaki akrabalarına ait bir hakti.</p>
<p>Yirminci yüzyılın başlarında Batı dünyası, bir başka deyişle kıtalar ötesi sömürge liderleri, kültürlerinin ilerle­mesinin devam edeceğine sonsuz bir güven duyuyorlardı. Hatta bu görüşe inanmayan seçkin bir statüye ve zihinsel kapasiteye sahip çok az sayıdaki muhalifler bile, &#8220;içinde yaşadıkları kültürün kendi kendini tahrip etme potansiyelini henüz ortaya çıkarmadığını (&#8230;) ve bu uygar­lığın materyalizm, demokrasi ve barbarlık dalgalarına kapılarak din ve ahlaki değerler çapalarından uzaklaştığını&#8221; savunmakla birlikte, &#8220;ait oldukları uygarlığın dünya tarihini etkileyen bir güç olarak benzersiz bir dinamizme ve dünya tarihini şekillendirmekte benzersiz bir etkin­liğe sahip olduğuna emindiler. &#8217;19</p>
<p>Yüksel Kanar &#8211; Batı&#8217;nın Doğusu</p>
<p><strong>Yazının devamı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="rMuzy6j1DH"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-2/">Sömürgecilik ve Oryantalizm-2</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Sömürgecilik ve Oryantalizm-2&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-2/embed/#?secret=wje1iCdWX8#?secret=rMuzy6j1DH" data-secret="rMuzy6j1DH" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-1/">Sömürgecilik ve Oryantalizm-1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sömürgecilik ve Oryantalizm-2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Jan 2019 14:54:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İdeoloji ve hegemonya]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[Edward Said]]></category>
		<category><![CDATA[Foucault]]></category>
		<category><![CDATA[Gramsci']]></category>
		<category><![CDATA[hege­monya]]></category>
		<category><![CDATA[ideoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Karl Marx]]></category>
		<category><![CDATA[kolonileştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Loomba]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[sömürgecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Yüksel Kanar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21138</guid>

					<description><![CDATA[<p>İdeoloji ve Hegemonya Bu anlayışın nasıl sağlandığını, bir başka deyişle emperyalizm ve sömürgeciliğin nasıl işletildiğini, bu kavramların barındırdığı olum­suzlukların nasıl aklandığını anlayabilmek için &#8220;ideoloji&#8221; ve &#8220;hege­monya&#8221; kavramlarına dönmek gerekiyor. Bu da bizim, Oryantalizmin bir söylem olarak nasıl bir güce sahip olduğunu görmemizi sağlayacak­tır. Sömürgeciliğin Batı dillerindeki karşılığı olan &#8220;kolonileştirme&#8221;nin olumsuz çağrışımlar taşımaması, bu tanımların ideolojik [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-2/">Sömürgecilik ve Oryantalizm-2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/oryantalizm2.jpg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-21139 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/oryantalizm2-300x204.jpg" alt="" width="300" height="204" /></a></strong></p>
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/353_300420181200_70707534-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-22407 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/353_300420181200_70707534-1.jpg" alt="" width="590" height="371" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/353_300420181200_70707534-1.jpg 590w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/353_300420181200_70707534-1-300x189.jpg 300w" sizes="(max-width: 590px) 100vw, 590px" /></a></strong></p>
<p><strong>İdeoloji ve Hegemonya</strong></p>
<p>Bu anlayışın nasıl sağlandığını, bir başka deyişle emperyalizm ve sömürgeciliğin nasıl işletildiğini, bu kavramların barındırdığı olum­suzlukların nasıl aklandığını anlayabilmek için &#8220;ideoloji&#8221; ve &#8220;hege­monya&#8221; kavramlarına dönmek gerekiyor. Bu da bizim, Oryantalizmin bir söylem olarak nasıl bir güce sahip olduğunu görmemizi sağlayacak­tır. Sömürgeciliğin Batı dillerindeki karşılığı olan &#8220;kolonileştirme&#8221;nin olumsuz çağrışımlar taşımaması, bu tanımların ideolojik olmasından kaynaklanır. Sömürgecilik gerçekte, onbeşinci yüzyıldan başlayarak çeşitli Avrupa devletlerinin dünyanın geniş alanlarını keşif, fetih, ilhak ve iskân etmeleriyle ortaya çıkan siyasal ve ekonomik süreç ya da ol­guyu tanımlamaktadır.</p>
<p>Batı Avrupa ülkelerinin kapitalizmin eşiğinde, dünya üzerindeki doğal zenginliklerin, hazır servetlerin ve ucuz emek depolarının yağmalanması, sömürgeci kıta olarak Avrupa&#8217;da sermaye birikimini hızlandırmıştır. Sömürülen kıtalar olarak Asya, Afrika ve Latin Amerika&#8217;da ise yerel kaynak ve kültürlere, tarih, din, dil ve örgütlenme deneyimlerine zarar vererek, bu halkların uzun süre bo­yunduruk altında tutulmasına, yoksulluğa, geriliğe, kendi sanayi devrimlerini ve modernleşme süreçlerini özgürce yaşayamamalarına yol açmıştır.<sup>[20]</sup></p>
<p>Gerçeğin böyle olmasına rağmen, daha önce Oryantalizmi açıklarken değindiğimiz gibi, Doğu&#8217;nun geri kalmışlığını, onun akıl­cılıktan yoksun olması, kendi kendisini yönetememesi, durağanlığı ve ilerlemeye yatkın olmaması gibi özelliklerle tasvir eden bir propagan­da yoluyla, Batı&#8217;nın asıl amacını gizleyen şey, onun ideolojik söylemi olmuştur. Sömürgecilikle bütün kaynakları yok edilen Doğu&#8217;nun bun­ları gerçekleştirememesine neden olarak, tam aksi yönde, bu türden sözde yapısal özellikler gösterilmiştir.</p>
<p>Loomba, ideolojinin &#8220;çoğunlukla varsayılanın tersine, yalnızca po­litik fikirlere gönderme&#8221; yapmadığını, &#8220;aynı zamanda tüm &#8216;zihinsel çerçeveler&#8217;imizi, inançlarımızı, kavramlarımızı ve dünyayla olan ilişki­lerimizi ifade etme tarzlarımızı&#8221; da içerdiğini belirtir.<sup>[21]</sup> Marx ve Engels, Alman Ideolojisi&#8217;nde &#8220;ideolojinin temelde, insanların kendi dünyalarıy­la olan gerçek ilişkilerini perdeleyen çarpık ya da yanlış bir bilinç oldu­ğunu ileri sürmüşlerdi. Bunun nedeni, herhangi bir toplumda en fazla dolaşıma giren ya da geçerlilik kazanan ideolojilerin başat toplumsal sınıfların çıkarlarını yansıtması ve yeniden üretmesidir.&#8221;</p>
<p>İdeoloji bu özelliğiyle, toplumsal çevremizi yeniden düzenleyecek, böylelikle de duyumlarımızı dönüştürecek ve fikirlerimizi değiştirecek &#8220;bir safkan toplumsal mühendislik programı&#8221; anlamına gelir. Paradoksal bir ifa­deyle ideoloji, benimsetilmek istenen bir düzenin aydınlığını göster­mek için, eski düzenin karanlıkçılığını ortaya koymak, yeni çıkara ege­men gücü bu karanlığı aydınlığa çeviren ideal olarak sunmaktır. Bunu yaparken de, &#8220;eski düzenin karanlıkçılığını aydınlatırken toplumun üstüne, insanları bu aydınlığın karanlık kaynaklarını göremeyecekleri ölçüde körleştiren göz kamaştırıcı bir ışık saçar. &#8220;<sup>[23]</sup> İdeoloji böylece, aklı tıkayan, arkasındaki önyargı ve kirli çıkar karanlığını görmeyi engel­leyen bir söylem haline gelir. En azından da buna inananlarda, gerçek yaşam pratiklerini zedeleyecek bir etki yaratır.</p>
<p>Marx ve Engels bunu, kendi düşünceleri açısından işçi sınıfının sö­mürülmesi konusunda örneklendirirler. Yorucu emeğinin meyveleri gündelik olarak efendisi tarafından temellük edilen bir fabrika işçisi, buna rağmen çalışmanın erdemlerine ya da cennette ödüllendirileceği­ne inanmaya devam eder. İdeolojik söylemin tıpkı bu örnekte olduğu gibi, işçileri hem çalışmayı sürdürmeye ikna etmesi, hem de kendileri­nin sömürülmekte olduğu gerçeği karşısında körleştirilmesi, böylelikle işçilerin efendilerinin ya da kapitalist sistemin çıkarlarını yansıtmasına benzer şekilde, sömürülen ülkelerde de bir yandan sömürenler için ça­lışmaya, bir yandan da sömürüldüğü gerçeğinin gözardı edilmesine neden olur. Sonuç olarak ideolojik söylemin gücü, sömürülen ülke ve insanların kendi gerçek hayatlarını ve sömürülmekte olduklarını ken­dilerinden gizler.</p>
<p>İnsanların böyle bir görüşe ikna edilmeleri nasıl mümkün olur? Her ne kadar, düşünceleri gerçeklikten türetmek yerine, gerçekliği düşüncelerden türetiyorsa da, &#8220;ideolojinin nasıl olup da herhangi bir anlamda, insan öznelerinin deneyimlerini özgül bir toplumsal düze­nin isterlerine uygun olarak düzenleyen etkin bir toplumsal güç ola­bileceğini kavramak gerçekten çok zor.&#8221;<sup>[23]</sup> Açıkça yaşanan hoşnutsuz bir durum varken, insanlar bunun tersinin doğru olduğuna nasıl kandırılabilirler? Öyleyse sorun, &#8220;ideolojinin &#8216;gerçek&#8217; ya da &#8216;yanlış&#8217; olup olmaması değil, nasıl olup da ideolojiye inanıldığı ve ideoloji içeri­sinde yaşandığıdır. Gramsci işte bu sorulara yanıt bulmaya çalışır­ken formülleştirdi &#8216;hegemonya&#8217; kavramını.&#8221; İdeolojiden daha geniş bir kategori olan ve onu da kapsayan hegemonya, &#8220;zor kullanma ve rızanın bir bileşimi aracılığıyla başarılan iktidardır.</p>
<p>İktidarın hem güç kullanarak hem de üçkâğıtçılık yoluyla sağlanabileceğini öneren Machiavelli&#8217;nin fikirlerini inceleyen Gramsci, yönetici sınıfların yalnızca güç ya da zor kullanarak değil, aynı zamanda, yönetilmeye &#8216;gönüllü&#8217; olarak boyun eğen özneler yaratarak tahakküm kurduklarını savun­du. Rızanın yaratılmasında ideoloji hayati bir rol oynar; ideoloji bel­li fikirlerin aktarıldığı, daha önemlisi doğru kabul edildiği kanaldır (medium). Hegemonya yalnızca dolaysız manipülasyon ya da öğreti aşılanması yoluyla değil, halkın ortak duyusu kullanılarak, Raymond Williams&#8217;ın &#8216;halkın canlı anlamlar ve değerler sistemi&#8217; dediği ortak duyusu kullanılarak başarılır. &#8220;<sup>[24]</sup></p>
<p>Marx ve Engels&#8217;in Alman İdeolojisi&#8217;nde açıkladıkları üzere, &#8220;egemen sınıfın fikirleri, tarihin her döneminde egemen fikirler olmuştur; yani, toplumdaki egemen maddi güç olan sınıf, aynı zamanda toplumun egemen entelektüel gücüdür.&#8221; Daha farklı amaçlar için söylenen bu sözün belki de en doğruluk kazandığı alan sömürgeciliktir. Batı&#8217;nın &#8220;zoolojik&#8221; bakışı altındaki sömürgelerde kaba güçle sağladığı kesin üstünlük, kendisine tartışılmaz bir maddî egemenlik sağlamıştı. Dola­yısıyla maddî alandaki bu hâkimiyet, özellikle hegemonya aracılığıyla zihinsel hâkimiyeti de kolaylaştırıyordu.</p>
<p>Tarihçilerin, kolonyal rejimlerin nasıl kısmî rıza yaratarak tahakküm kurmayı başardıklarıyla ilgili incelemelere giderek daha fazla ilgi gös­terdiklerini belirten Loomba, kolonyal tahakküm büyük ölçüde baskı ve zor uygulanarak sağlandığından, kimileyin sömürgeleştirilenlerin rızasını içermeyen bir süreç olarak analiz edildiğini söyler. Ancak son yıllarda yapılan araştırmaların da, insafsızca zor kullanılmasının &#8220;kıs­men gönüllü ve sahici, kısmen de suni bir rızayla birlikte&#8221; yürüdüğü­nü ortaya koyduğunu ekler.</p>
<p>Gramsci&#8217;nin hegemonya kavramı aynı zamanda, düşüncelerin kabul ettirilmesinde etkili bir başka yolun da denendiğini, &#8220;mütehakkim gruplara ait fikirlerin ve pratiklerin yönetilenlere dayatılmasından zi­yade, tahakküm altına alınanlara ait fikirlerin ve pratiklerin dönüştü­rülerek mütehakkim grupların fikirleri ve pratiklerine dahil edildiğini vurgular. İşte böylesi dönüştürümlerin kolonyal yönetimin merkezin­de yattığına gitgide daha fazla inanılmaktadır,&#8221;<sup>[25]</sup> Hegemonyanın &#8216;zor&#8217; ve &#8216;rıza&#8217;nın bir bileşimi yoluyla başarıldığını ileri süren Gramsci&#8217;nin bu fikrine &#8220;bir katkı olarak, Althusser, modern kapitalist toplumlar- da &#8216;zor&#8217; kullanma işlevinin düzenli ordu ve polis gibi &#8216;Devletin Baskı Aygıtları&#8217; tarafından; &#8216;rıza&#8217;yı kazanma işlevininse okullar, Kilise, aile, medya ve politik sistemler gibi &#8216;Devletin İdeolojik Aygıtları&#8217; tarafından yerine getirildiğini savundu. Bu ideolojik aygıtlar, sistemin değerlerini benimsemek üzere ideolojik olarak koşullanmış özneler yaratarak ba­şat sistemin yeniden üretilmesine yardımcı olur.&#8221;<sup>[26]</sup></p>
<p>Foucault, ideolojinin yerine &#8220;söylem&#8221; kavramını koyar. Ona göre bütün fikirler ve bilgi alanları &#8220;belli bir bilgi kodunun yasaları&#8221; tarafın­dan yapılandırılır ve belirlenir. Bu kod ve yasalar iktidar ve egemenliği belirler. İktidarın işleyişinin, bazılarının başkaları üzerindeki eylem kipi&#8221; olduğunu söyleyen Foucault&#8217;ya göre, &#8220;birilerinin&#8221; &#8220;başkalarına&#8221; uyguladığı iktidarın rıza göstermeyle bir ilgisi yoktur. Çünkü uygula­nan bir baskıya kimse bile bile boyun eğmez ve rıza göstermez. &#8220;İktidar kendi başına özgürlükten vazgeçilmesi, hakların devredilmesi, tek tek herkesin sahip olduğu iktidarı birkaç kişiye emanet etmesi (bu, rıza­nın iktidarın var oluşu ya da korunmasının bir koşulu olabilmesini en­gellemez) değildir; iktidar ilişkileri önceden var olan ya da durmadan yinelenen bir rızanın ürünü olabilir; ama, kendi doğası gereği, bir kon­sensüsün dışavurumu değildir.&#8221; Bu sözleriyle Foucault, iktidarın esas niteliğinin şiddet olduğunu ve şiddetin de-iktidarın ilkel biçimi olduğu­nu reddetmiyor.</p>
<p>Son tahlilde, iktidarın maskesini atıp kendini gerçekte olduğu haliyle gösterdiğinde ortaya çıkacak hakikatinin şiddet olduğu kesindir. Bu da rıza ile elde edilecek bir şey olamaz. Aksine, bir iktidar ilişkisini tanımlayan, doğrudan ve aracısız olarak başkaları üzerinde değil; başkalarının eylemleri üzerinde eylemde bulunan bir eylem kipi olmasıdır: eylem üzerinde potansiyel ya da fiili eylem, gelecekteki ya da şu andaki eylemler üzerindeki bir eylem. Şiddet ilişkisi bir beden üzerinde ya da şeyler üzerinde uygulanır; şiddet ilişkisi zorlar, büker, işkence uygular, tahrip eder ya da bütün imkânlara kapıyı kapatır. (&#8230;) Açıkçası, iktidar ilişkilerinin etkili olması, şiddet kullanımını, rıza elde edilmesini dışladığından daha fazla dışlamaz; kuşkusuz hiçbir iktida­rın uygulaması da asla biri ya da diğeri olmadan, çoğunlukla aynı za­manda her ikisi birden olmadan söz konusu olamaz.27</p>
<p>Şu halde iktidar, kendisini doğrudan bir eylemle kabul ettirmek yerine, aynı eylemi yönlendirerek, o eylem üzerinde ikinci bir eyle­me giderek kabul ettirmeye çakşır. Bir bakıma eylemin görüntüsünü değiştirerek, iktidar sahibinin istediği kalıba sokarak ve deyim ye­rindeyse şiddetin dozunu değil, biçimini farklılaştırarak yapar bunu. İktidar böylece şiddet görüntüsünden uzaklaştırılarak bir &#8220;yönetim&#8221;sorunu haline getirilir, &#8220;&#8216;Yönetim&#8217; sözcüğü, on altıncı yüzyılda sahip olduğu çok geniş anlamıyla düşünülmelidir. &#8216;Yönetim&#8217; sözcüğü,sadece siyasi yapıları ya da devletlerin yönetilmesini anlatmakla kalmıyor, bunun yanı sıra, bireylerin ya da grupların davranışlarına nasıl yön verilebileceğini (çocukların, zihinlerin, toplulukların, ailelerin, hastaların yönetilmesi) de gösteriyordu.</p>
<p>Yalnızca siyasi ya da ekonomik anlamdaki tabi kılmanın meşru ve kurumsallaşmış bi­çimlerini kapsamakla kalmıyor, bunun yanı sıra, başkalarının eylem imkânları üzerine eylemde bulunmaya yönelik az çok düşünülmüş ya da hesaplanmış eylem kiplerini içeriyordu. Bu anlamıyla yönetmek, başkalarını mümkün eylem alanını yapılandırmaktır (&#8230;) İktidarın uy­gulanması başkalarının eylemleri üzerinde eylemde bulunmak olarak tanımlandığında, bu eylemler insanların başka insanlar tarafından &#8220;yö­netilmesiyle&#8217; karakterize edildiğinde, bu uygulamaya önemli bir unsur dahil edilmiş olur: özgürlük../&#8217;<sup>[28]</sup></p>
<p>İktidar bu şekilde yaygınlaştırılarak ve şiddetten çok bir özgürlük havasına büründürülerek &#8220;toplumsal ağda derinlemesine kök salma­sı&#8221; sağlanıyor. Çünkü &#8220;iktidar yalnızca &#8216;özgür özneler&#8217; üzerinde ve yalnızca onlar &#8216;özgür&#8217; oldukları sürece uygulanır.&#8221; İdeolojik söylemin başarıya ulaşmasıyla oluşturulan yeni alanda, daha doğrusu özgürlük görüntüsü kazanmış bir kölelik altında sağlanan şey iktidardır. İnsanın zincirlendiği yerde değil, hareket edebileceği, hatta kaçabileceği duy­gusunun yaşandığı yerde iktidar ilişkisi söz konusu olabilir. İktidarın soluğu her zaman hissedilebilmeli, ama kaynağı belli olmamalı ve haklılaştırıcı nedenlere dayalı bir örgü içerisine alınmalıdır.</p>
<p>Foucault bir başka eserinde bunu büyük bir ustalıkla tasvir eder: &#8220;İktidar her yerde hazır ve nazırdır: Ama bu, her şeyi yenilmez birliğinin çatısı altında kümeleştirme ayrıcalığına sahip olmasından değil, her an, her nokta­da, daha doğrusu bir noktayla bir başka nokta arasındaki her bağıntıda ürüyor olmasından kaynaklanır, iktidar her yerdedir; her şeyi kapsa­dığından değil, her yerden geldiğinden dolayı her yerdedir. Ve ikti­dar, sürekli, tekrara dayalı, cansız, kendi kendini yeniden üreten her şeyiyle, tüm bu hareketliliklerden yola çıkarak beliren, bunların her birini destek alan ve geri dönerek onları sabitleştirmeye çalışan genel bir sonuçtur. Şüphesiz alıcı olmak gerekir: İktidar bir kurum, bir yapı değildir; bazılarının baştan sahip olduğu belirli bir güç değil, belli bir toplumda karmaşık bir stratejik bir duruma verilen addır&#8221;/<sup>29</sup></p>
<p>Dolayısıyla iktidar, elde edilen, koparılan veya paylaşılan, korunan ya da elden kaçırılan bir şey haline getirilmemelidir; bu durumda amaç ortaya çıktığı için inandırıcılığını yitirir. &#8220;İktidar aşağıdan gelir; yani iktidar ilişkilerinin kökeninde ve genel kalıp olarak, egemen olanlarla onlara bağımlı olanlar arasında ikili bir karşıtlık, yukarıdan aşağıya ve toplumsal bünyenin derinliklerine değin gitgide daha kısıtlı gruplar üzerinde etkisini gösteren o ikilik yoktur. Daha çok üretim aygıtları, aileler, kısıtlı gruplar, kurumlar içinde oluşan ve rol oynayan güç iliş­kilerinin, toplumsal bünyede boylu boyunca oluşan çatlağın etkilerine destek oluşturduklarını varsaymak gerekir. O zaman bu ilişkiler, yerel çatışmaların içinden geçen ve onları birbirine bağlayan genel bir güç çizgisi oluştururlar, tabii aynı zamanda da, yeniden dağıtım, aynı çiz­giye getirme, türdeşleştirme, diziler halinde düzenleme, aynı odakta birleştirme gibi işlemleri yapmaya girişirler. Büyük egemenlikler, tüm bu çatışmaların yoğunluğunun sürekli desteklediği hegemonik sonuç­lardır.&#8221;<sup>30</sup></p>
<p>İktidarın her yerde olduğu düşüncesi, emperyalizmi çağrıştırır. Onun gerçek yüzünü gizleyerek doğrudan bir tutsaklık olduğunun saklanması ideolojiyi ve özgürlük havasına büründürülerek sözde ne­fes alınabilecek delikler bırakılması ve gerçekteyse nefesinin enselerde hissedilerek ondan kurtulmanın imkansızlığı duygusu da hegemonya­yı ifade eder. Bütün bunların birleşmesi, sömürgeciliğin nasıl işlediği ve günümüzde de değişik görünümler altında varlığını nasıl sürdür­düğünü açıklar.</p>
<p>Edward Said&#8217;in Şarkiyatçılık adlı eserinin önemli özelliklerinden biri de, Foucault&#8217;nun bilginin masum olmadığı ve iktidarın işlemleriyle derin bağlantılarının bulunduğu içgörüsünden yola çıkarak, &#8220;kolonyal söylem&#8221; incelemelerinin temellerini atması ve Avrupa&#8217;da üretilerek dolaşıma sokulan &#8220;Şark&#8221; hakkındaki &#8220;bilgi&#8221;nin ne ölçüde kolonyal &#8220;iktidar&#8221;a eşlik ettiğine dikkat çekmesidir. &#8220;Bu kitap Batılı olmayan kültürler hakkında yazılmış bir kitap değildir; bu kültürler hakkında oluşturulan Batılı temsillerden, bilhassa Şarkiyatçılık denilen disiplin içerisinde üretilmiş olan temsillerden söz eder. Said bu disiplinin nasil da Avrupa&#8217;nın &#8216;Yakın Doğu&#8217;ya nüfuz edişi sırasında yaratıldığını ve filoloji, tarih, antropoloji, felsefe, arkeoloji ve edebiyat tarafından beslenip desteklendiğini gösterir&#8230;&#8221;<sup>[31]</sup></p>
<p>Ayrıca &#8220;Said&#8217;in projesi, Avrupalı olmayan halklara ilişkin &#8216;bilgi&#8217;nin nasıl da bu halklar üzerinde uygula­nan iktidarın muhafaza edilmesinin bir parçası olduğunu göstermeyi amaçlar; böylelikle &#8220;bilgi&#8221; statüsünün gizemi bozulmuş ve bilgideki ideoloji öğesi ile nesnellik öğesi arasındaki çizgiler bulanıklaştırılmış olur. &#8220;<sup>[32]</sup> Dolayısıyla toplumlar arasındaki sömürücü-sömürge ilişkileri, sömürge yönetimi ve yöneticilerinin bu ilişkiler karşısındaki davranış­ları, antropoloji ve sosyolojinin kuramsal gelişimi için büyük önem ta­şımaktaydı ve &#8220;Batı&#8217;nın İslâm imajı ve &#8216;oryantal toplumları&#8217; analizinde, emperyalist politikaların rolü bilhassa belirleyici idi. &#8220;<sup>[33]</sup></p>
<p>Doğu&#8217;nun (Şark) yaratılmış, yani &#8216;Şarklaştırılmış&#8217; olduğuna inanıp da, bunun yalnızca imgelemin bir gereği olarak ortaya çıktığını öne sürmenin ikiyüzlülük olacağını belirten Edward Said&#8217;e göre &#8220;Garp ile Şark arasındaki ilişki, bir iktidar, egemenlik ilişkisidir, derecesi deği­şen karmaşık bir hâkimiyet ilişkisidir. &#8220;;Bu yüzden &#8220;fikirler, kültürler ve tarihlerin gerçekten anlaşılması ve araştırılabilmesi için bunların gücünün ya da daha kesin bir deyişle, iktidar yapılarının da incelen­mesi gerekir. &#8221; Dolayısıyla şu gerçeği de açık olarak görmemiz gerekir: &#8220;Şark, sırf sıradan ondokuzuncu yüzyıl Avrupalısının varsaydığı tüm o basmakalıp biçimleriyle &#8216;Şarklılığı&#8217; keşfedildiği için değil, Şark&#8217;ın Şarklı kılınabilmesi -yani Şarklı kılınmışlığa boyun eğmesi- için de Şarklaştırıldı.&#8221;<sup>34</sup> Bu şekilde bir Şarklaştırma, belli bir iktidar biçiminin uygulanmasını mümkün hale getirmektedir.</p>
<p>Şarklaştırılan, daha geniş anlamıyla da sömürgeleştirilenlerin, ken­di üzerlerinde gerçekleştirilen bu &#8220;Şarklı kılınmışlığa&#8221; inandırılmala­rını, yani Oryantalizmin hem Şarklaştırılmış Doğu, hem de Şarklaştı- ran Batılı toplumlar üzerindeki kalıcılığını sağlayan güç, işte yukarıda sözünü ettiğimiz hegemonyadır. Karşıt açıdan da düşündüğümüzde, Oryantalizm, Doğu&#8217;nun geriliği karşısında Batı kimliğinin üstün oldu­ğu fikrini sürekli tekrarlayan yapısıyla Avrupa kültürünü hegemonyacı kılan şeydir. Dolayısıyla Oryantalizm ve Hegemonya, birbirini bes­lemişlerdir. Tıpkı Oryantalizmin, sağladığı destekle 19. yüzyılda Av­rupalı devletlerin İslâm dünyasının çok büyük bir bölümünü sömür­geleştirmesi sonucunda sömürgeciliğin güç kazanmasına karşılık, Oryantalizmin de aynı derecede durumunu sağlamlaştırması gibi. Oryantalizm, hep sömürgecilik ve hegemonya ile birbirini besleyici ve destekleyici bir ilişki içinde olmuş, böylece bu kavramların hayat bul­masında, her biri diğerlerinin varlık şartı haline gelmiştir.</p>
<p>Mahmut Mutman bu karşılıklılığa, bir başka açıdan dikkat çek­mektedir: &#8220;Eğer, Oryantalist bilgi sömür geçi/emperyalist ekonomik ve politik güçlerle ilişkili ise, bunun birinci anlamı, bu güçlerin Doğu&#8217;nun ve Doğululuğun &#8216;bilgisi&#8217;ni üretmeksizin oldukları güçler olamayacaklarıdır; ama ikincil bir anlamı da, bu gücün sağladığı top­lumsal bağlam ve kurumsal ağ olmaksızın böyle bir bilginin üretilme­sinin imkansızlığıdır/&#8217;<sup>[35]</sup></p>
<p>Yüksel Kanar &#8211; Batı&#8217;nın Doğusu,syf.105-123</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>[1] Edward W. Said, Şarkiyatçılık, s, 133.</p>
<p>[2] Oryantalizmle sömürgecilik ve misyonerlik sırası ve zamanı geldiğinde neredeyse aynîleşmektedir. &#8220;XVI. ve XVII. yüzyıllarda olduğu gibi, sömürgeci ideal ile misyoner eğilim birbirinin içine girdiğinde ortaya çıkan yenilik yalnızca bir anlam kaymasın­dan ibarettir: Hıristiyanlaştırma düşüncesi artık kendini bir uygarlaştırma göreviyle özdeşleştiriyordu, zira uygarlık ancak Hıristiyan olabilirdi. Bu gelişme eşzamanlı ola­rak, Saygon&#8217;daki Vatikan temsilcisi Monsenyör Miche Katolik Misyonlarda &#8216;Hıristi- yanlaştırma eylemlerini uzun süre engelleyen o asiler&#8217;i işaret etmiştir. Benzer şekilde, Cezayir piskoposu Monsenyör Lavigerie bu topraklara &#8216;Eski bir barbarlığın karanlık­larından ve karmaşasından yeni bir Fransa doğuracak olan&#8230; büyük Hıristiyan eserine katkıda bulunmak için&#8217; geldiğini söylemiştir. Sömürgecilik bir halkın farklı toprak­larda kendini &#8216;çoğaltma gücü&#8217;nü oluştururken, emperyalizmin ilk hedefleri, uygarlaş­tırmak, sömürgeleştirmek, kültürünü egemen kılmak ve yayılmak olmuştur&#8221; (Marc Ferro, Sömürgecilik Tarihi, s. 36).</p>
<p>[3]  Martin Bemal, Kara Atena, s. 338.</p>
<p>[4] Bkz. Ania Loomba, Kolonyalizm/Postkolonyalizm, s. 18 vd.</p>
<p>[5]   Edward Said, Kültür ve Emperyalizm, s. 140,</p>
<p>[6]   Bkz. Marc Ferro, Sömürgecilik Tarihi, s. 40.</p>
<p>[7]   Age., s. 276.</p>
<p>[8]   Age., s. 277.</p>
<p>[9]   Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri, s. 51.</p>
<p>(10 Edward Said, âge., g. 141,</p>
<p>[11] Ania Loomba, age., s. 19.</p>
<p>[12] Girdiği ülkelerden -ekonomilerini yeniden yapılandırarak, insanlar ve malzeme­ler hangi yönde akarsa aksın, kârları daima &#8220;anayurda&#8221; akıtarak ve bütün yerküreyi, diğerlerinin yapmadığı bir tarzda dönüştüren yeni ve farklı türden pratiklere öncülük ederek- haraç, mal ve zenginlik toplamaktan daha fazlasını yapan modern kolonya- lizmle daha önceki kolonyalizmler arasındaki farklar için bkz. Ania Loomba, age., s. 19 vd.</p>
<p>[13] Ania Loomba, age., s. 23.</p>
<p>[14] Age., s. 24.</p>
<p>[15] Age., s. 25.</p>
<p>[16] Age<sub>v</sub> s. 33-34.</p>
<p>|17] Frantz Fanon, Siyah Deri Beyaz Maske, s. 21.</p>
<p>[18] Bkz. Ania Loomba, age., s. 40. Josep Fontana bu zihin çarpıtmasına, &#8220;En kötüsü de Avrupalı olmayan halkların sonunda, onlara yüklediğimiz yanlış kimliklerle bir­likte, onların yaratılmasına temel oluşturan masalı (Avrupa&#8217;nın, gösterdiği gelişme­nin açıklamasını yağmaya dayalı büyümeye indirgemesi. Y.K.) kabul etme noktasına varmalarıydı: Tarihi doğrusal bir gelişim içinde gören bakış açısı. Böylece bu halklar kendi geçmişlerinden koptular ve yaşadıktan sorunların gerçek niteliğini kavramalanın önleyeceğinin farkına varmaksızın, Avrupalıların kendilerine yutturduğu geçmişe eleştirel bir yeniden bakışı onun yerine geçirdiler. Köhne ilerleme destanını sömürü­nün utanç verici tarihinin kalıplan içine sokmak yeterli değildi&#8221; sözleriyle işaret eder (Bkz. Çarpıtılmış Geçmişe Ayna, s. 131).</p>
<p>19 J.M. Roberts (Yirminci Yüzyıl Tarihi, s.30</p>
<p>[20]Bkz. Ana Britannica, &#8220;Sömürgecilik&#8221; maddesi, dit: 19, s. 589.</p>
<p>21 -Bkz. Ania Loomba, age., s. 43 vd.</p>
<p>[22]Terry Eagleton, İdeoloji, s. 102.</p>
<p>23] Age-, s. 118.</p>
<p>[24] Ania Loomba, age., s. 48.</p>
<p>[25] Age., s, 50-51.</p>
<p>[26] Age., s. 52.</p>
<p>27- Michel Foucault, özne ve İktidar, s. 73-74.</p>
<p>[28] Age., s. 74-75.</p>
<p>29-Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi s 77</p>
<p>30-Age, s. 73.</p>
<p>[31] Ania Loomba, age., s. 64.</p>
<p>[32] Age., s. 65.</p>
<p>[33] Bryan S. Turner, Oryantalizm, Postmoıiernizm vs Globalism, s. 44.</p>
<p>[34] Edward W. Said, Şarkiyatçılık, s. 15.</p>
<p>[35] Mahmut Mutman, &#8220;Oryantalizmin Gölgesi Altında: Batiya Karşı İslâm&#8221;, s. 28-29.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-2/">Sömürgecilik ve Oryantalizm-2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/somurgecilik-ve-oryantalizm-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
