<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kur'an'ın Korunması | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kuranin-korunmasi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 27 May 2019 13:39:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kur'an'ın Korunması | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kur&#8217;an Lafzı Allah&#8217;a Ait Değil mi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuran-lafzi-allaha-ait-degil-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuran-lafzi-allaha-ait-degil-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Dec 2018 11:06:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[İ‘caz:]]></category>
		<category><![CDATA[Huruf-ı Mukattaa:]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber’in Beşeriliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Lafzı Allah'a Ait Değil mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ın Korunması]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’ın mahiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’da inzal-tenzil ve tertil]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Nübüvvet]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[Vahyin rehberliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21074</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kelamcılar vahiy, nübüvvet ve vahyin mahiyetine dair konulardan haberdardırlar. Bu konular ve tartışmalar yeni de değildir. İslam tarihinde birçok felsefî ve kelâmî konular gibi vahye dair konular da tartışılmıştır. Ancak İslam, vahiy merkezli olduğu için vahiyle ilgili ileri sürülen her iddia, bu veya şu şekilde dinin mahiyetini de ilgilendirmektedir. Akademik camia ve medya, birkaç gündür [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-lafzi-allaha-ait-degil-mi/">Kur’an Lafzı Allah’a Ait Değil mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuran-i-kerim.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-22125 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuran-i-kerim.jpg" alt="" width="350" height="221" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuran-i-kerim.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuran-i-kerim-300x189.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></p>
<p>Kelamcılar vahiy, nübüvvet ve vahyin mahiyetine dair konulardan haberdardırlar. Bu konular ve tartışmalar yeni de değildir. İ<span class="text_exposed_show">slam tarihinde birçok felsefî ve kelâmî konular gibi vahye dair konular da tartışılmıştır. Ancak İslam, vahiy merkezli olduğu için vahiyle ilgili ileri sürülen her iddia, bu veya şu şekilde dinin mahiyetini de ilgilendirmektedir.</span></p>
<div class="text_exposed_show">
<p>Akademik camia ve medya, birkaç gündür vahiyle ilgili gündeme taşınan bir iddiayı konuşmaktadır. İddiaya göre Kur&#8217;ân’ın manası Allah&#8217;a ait olmakla birlikte onun lafzı Hz. Peygamber&#8217;e aittir. Bu konu etrafında tartışmalar, açıklamalar ve reddiyeler sürüp gitmektedir. Artık kamuoyu tarafından bilindiği için ismini vermemizde bir mahzur yoktur. Konunun bu denli gündeme taşınmasına neden olan Prof. Dr. Mustafa Öztürk hocamızdır.</p>
<p>Konuya girmeden önce iki önemli hususa dikkat çekmek istiyorum: Birincisi, buradaki amacımız kesinlikle &#8220;tekfir&#8221;, &#8220;ötekileştirme&#8221; veya her hangi bir insanı &#8220;linç&#8221; etmek değildir. Bu durum insânî, ahlâkî ve akademik de değildir. Herkes istediği şeye “özgürce” inanmalı ve inandığı şeyleri de “özgürce” ifade edebilmelidir. Bu ortam sağlanmadan ilim, bilim, felsefe ve hikmet adına bir milim ileri gidemeyiz. İkincisi ise özgürce ortaya atılan bir iddia, özgürce ele alınabilmeli ve tartışılabilmelidir. Bu açıdan ortaya atılan bir iddiaya ilişkin yapılan yorumların tamamını &#8220;linç&#8221;, &#8220;tezvirat&#8221; veya &#8220;saldırı&#8221; olarak değerlendirmeyi de &#8220;ahlâkî&#8221; görmediğimi ifade etmek isterim.</p>
<p>Birkaç haftadır akademik camiamız, vahiy/Kur’an’ın mahiyetine dair bir tartışma icra etmektedir. Özellikle sosyal medyada Kur’an lafzının Allah’a ait olup olmadığı, O’na ait olması takdirde nasıl bir sorunun ortaya çıkacağı, ait olmadığı takdirde ise hangi problemlerlerle karşı karşıya kalınacağı hararetle tartışılmaktadır. İlk başlarda bu konuda hiçbir şey yazmamaya karar vermiştim. Ancak tartışmanın dozu yükselince bir kelamcı olarak bu konuda bir değerlendirme yapmayı uygun gördüm.</p>
<p>Sayın ÖZTÜRK, bazı argümanlara dayanarak Kur’an lafzının Hz. Peygamber’e ait olduğunu ifade etmektedir. Ona göre Allah, Hz. Peygamber’e “mana”, “külli kaide” ve “ilkeleri” indirmiştir. Hz. Peygamber de siyasi, sosyolojik ve politik durumları dikkate alarak onları lafızlara dökmüştür. Aksi takdirde Allah, birebir “cihat” ve “kıtal”ı emretmiş olacaktır. Bu da Allah’ın ahlakı ile uyuşmamaktadır. Aynı zamanda gelenekte de buna dair Süyuti (ö. 911/1505) ve Zerkeşi’den (ö. 794/1392) nakiller yapmakta ve bazı ayetlerin lafızlarından da delil getirmektedir. Burada ilk önce ileri sürülen argümanları inceleyeceğiz ve daha sonra Kur’an lafzının Allah’a ait olmaması durumunda hangi dini, tarihi ve akli sorunların ortaya çıkacağını ele alacağız.</p>
<p><strong>A) ARGÜMANLAR</strong></p>
<p>Sayın ÖZTÜRK, kitabında konuya dair birçok argüman ileri sürmekte veya hiçbir eleştiri ve yorum yapmadan başkasından aktarmaktadır. Bu da akademik olarak onun söz konusu argümanlara imza attığı anlamına gelmektedir. Çünkü Mustafa ÖZTÜRK, katılmadığı, onaylamadığı ve beğenmediği hiçbir görüşü kolay kolay yorumsuz bırakmaz. Belki bu da onun takdir edilecek taraflarından biridir. Ancak en son Karar’da çıkan yazısında konuya dair argümanlarını kısaca ve özetle ifade etmiştir. <a href="https://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fwww.karar.com%2F%3Ffbclid%3DIwAR17FioNxMgpHjZudhkARZyDbCgeH9cucF1elcy4lyYlP-8ACQauJXAFqdY&amp;h=AT2doWJI_S9PQiI6ZB0bCV_e-F_1SGWECVbM2cHnhmbDMSO4Ma-tQJmSoFNdBfVCzg4a7Pe1hKNt0ZfZ1FiO3acFysW572sqr3iLamZWeg9-F4A40a9vhTdW29ECxfrAsvXcrruZqZHWRbHLo7B6MZWLG2fWa_Dn" target="_blank" rel="noopener nofollow noreferrer" data-ft="{&quot;tn&quot;:&quot;-U&quot;}" data-lynx-mode="asynclazy">http://www.karar.com/</a>…/kuran-vahyinin-inzal-keyfiyetine-dai….</p>
<p>Biz hem bu yazı hem de kitabındaki diğer argümanları esas alarak kısaca konuyu tahlil etmeye çalışacağız. Daha iyi anlaşılması için bazen açıklayıcı cümleler kullanabiliriz. Fakat burada ifade edilen argümanların tamamı bu veya şu şekilde onun ilgili yazı ve kitaplarında mevcuttur.</p>
<p><strong>1)</strong> Mustafa ÖZTÜRK’e göre Kur’an lafzı Allah’a ait olduğu takdirde Allah’ın doğrudan savaş, cihat ve kıtalı emretmiş olması gerekecektir. Oysa Allah, ahlaki olarak bundan münezzehtir. Peki, bu durumda “kıtal” içerikli <strong>فَإِذَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ مُّحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ ۙ رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ ۖ</strong> “İman etmiş olanlar; Keşke cihat hakkında bir sure indirilmiş olsaydı derler. Ama hükmü açık bir sure indirilip de ona savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara yakışan da budur” (Muhammed, 20) ayetinin lafzı Allah’a mı yoksa Hz. Peygamber’e mi aittir?</p>
<p>Kime ait olursa olsun bu ayette kıtal içerikli bir hükmün &#8220;inzal&#8221;inden söz ediliyor. Dolayısıyla Allah, ister mana ile olsun ister lafızla olsun kıtal ile ilgili hükümleri inzal edebilir. Bu durumda cihat, savaş ve kıtal ile ilgili ayetler de inzala dâhildir. Buradaki ayetin lafzına bakılacak olursa bunun sadece “külli kaide” veya “genel ilkeler”le değil doğrudan ve lafzen olması söz konusudur. Çünkü ayette yer alan وذكر “ifade edilirse, zikredilirse” kelimesi geçmektedir. Bu da doğrudan lafzı ifade etmektedir. Aksi takdirde diğer bazı ayetlerde olduğu gibi /<strong>استنبط/تفقّه</strong> “anlaşıldı/istinbat edildi” (Tevbe, 122; Nisa, 83) denilecekti.</p>
<p>Allah’ın ahlakiliği konusuna gelince bu konunun felsefi ve kelâmî boyutlarına girecek değiliz. Ancak Allah’ın ahlakiliği merkeze konularak her hangi bir ayet veya ayetlerin lafızlarının Peygamber’e ait olup olmadığı tespit edilecekse söz konusu ahlaki normları kim belirleyecektir? Mesela Mutezile’ye göre Allah’ın her şeyi kendine izafe etmesi ahlâkî mi? Eş’ârîlere göre Allah’ın bazı şeyleri diğer varlıklara izafe etmesi ahlâkî mi? Veya İbn Ârabî’ye göre Allah&#8217;ın, zatı dışında başka varlıklardan söz etmesi ahlâkî mi? Kimin ahlak anlayışı merkeze konularak Allah’ın ahlakı belirlenecektir? Kant mı? Descartes mi? Ehl-i Sünnet mi? Mutezile mi? Sühreverdi mi? İbn Ârabî mi? Bu durumda ifade edilen külli kaideler veya Allah’a ait bir mana ortada kalır mı merak ediyorum. Her şeyden öte bu yaklaşımda Allah ahlaklı; Hz. Peygamber ise ahlaksız olmuyor mu? Allah için ahlâkî olmayan bir şey, Peygamber için nasıl ahlâkî olur?</p>
<p>Ayrıca sadece “rabbim birdir ve putlarınızı reddediyorum” dediği için her türlü hakaret ve işkenceye maruz kalan, bütün yollarla susturulmaya çalışılan, yıllarca açlık ve susuzlukla imtihan edilen, akla ve hayale gelmeyen iftira ve hakaretlere muhatap olan, doğduğu şehirden hicrete zorlanan, hicret ettiği yerde de rahat bırakılmayan bir elçiye, kendini ve sahipsiz arkadaşlarını korumak için savaş iznini vermek mi daha ahlâkî vermemek mi? Böyle bir sürece müdahil ve taraf olmayan bir Allah, hangi sürece müdahil olacaktır? Buna müdahil olmayan bir Tanrı’nın adalet ve hikmetinden (ahlâkiliği) söz edilebilir mi?</p>
<p><strong>2)</strong> Hocamız, bazı ayetlerin lafızlarıyla da istidlal etmektedir. Bunlardan biri de “o (Kur’an) daha önceki kitaplarda vardır” mealindeki ayetlerdir. (Bk. Alâ, 19; Şuara, 196) Bu delilden anlaşıldığına göre Kur’an’ın lafzı Allah’a ait olsaydı Kur’an lafzının daha önceki kitaplarda geçmiş olması gerekirdi. Oysa bunu ifade eden veya kabul eden hiç kimse yoktur. Bundan dolayı Kur’an sadece manası ile inmiştir ve önceki kitaplarda mevcut olanın da onun mana ve külli kaideleri olduğu ileri sürülmektedir.</p>
<p>İlk önce bu istidlal yönteminin devir/kısır döngü olduğunu ifade etmek isterim. Çünkü Kur’an lafzının Allah’a ait olmadığını ispat etmek için lafızdan delil getirilemez. Bu istidlal, Kur’an’ın hak olduğunu ispat etmek için Kur’an’dan delil getirmeye benzemektedir. Bu konuda ancak onun merkeze koyduğu “külli kaide” veya “manadan” delil getirilebilir. Biz de daha sonra bazı lafızlarla istidlal ediyoruz. Ancak lafızlardan daha çok bizim asıl dayanağımız “mana” ile diğer “tarihi” ve “akli” delillerdir. Bu nedenle kısır döngüye düşmekten kurtuluyoruz.</p>
<p>Aynı zamanda Kur’ân lafzını ilâhî kabul ettiğimizden ötürü bizim açımızdan onunla istidlal etmenin bir mahzuru yoktur.</p>
<p>Ayrıca söz konusu ayetlerde doğrudan Kur’an lafzı geçmemektedir. Onun yerine ya zamir (Şuara, 196) ya da ismi işaret (Alâ, 19) geçmektedir. Mezkûr zamir ve ismi işareti, Kur’an dışında diğer şeylere raci/dönebileceğine dair yorumlar da vardır. Diyelim ki zamir ve ismi işaret, Kur’an’ın manasına raci ise Kur’an’ın bütün manasının daha önceki kitaplarda geçtiği ileri sürülebilir mi? Bu durumda daha önceki semavi kitaplarda Bedir, Uhut, Hüneyn, Hicret, Mekke, Medine, evlilik, boşanma ve mirasla ilgili hükümlerin aynısını veya onları ihtiva edecek mana ve külli kaideleri aramak gerekir. Söz konusu kitaplarda yer alan “külli kaide” ve “manalar” bunları kapsamıyorsa o zaman neyi kapsamaktadır? Aslında bu istidlal, sürekli karşı çıkılan ve eleştirilen “lafızcılığın” zirvesidir. Hatta lafızcılığın ötesinde onlarca yorum arasından sadece bir yorumun mutlaklaştırılması, son derece önemli ve hassas bir konunun onun üzerine inşa edilmesini ifade etmektedir. Bununla birlikte Kur’an’ın mana ve külli ilkelerinin diğer semavi geçmiş olması, onun lafzının Allah’a olmasına mani midir? Neden böyle bir tezat olsun?</p>
<p><strong>3)</strong> Kur’an’ın yedi harf üzere nazil olduğunu ifade eden hadislerdir. Hadislerin lafzından yola çıkarak Kur’an’ın mahiyetine dair bir temellendirme yapmak, ÖZTÜRK’ün yıllardır takip ettiği “Kur’an” merkezli anlayış ile uyuşmamaktadır. Ayrıca kıraatler ile ilgili birçok hadis başında <strong>أنزل/نزل</strong> “nazil olmuştur/indirilmiştir” ifadeleri yer almaktadır. Dolayısıyla Hz. Peygamber, yedi harfi yine inzala dayandırıyor ve edilgen kalıbı kullanıyor. Aksi takdirde <strong>أنزلت /كوّنت</strong> “ben indirdim veya ben oluşturdum” demesi gerekirdi. Farklı kıraatlara dair hadisleri vereceğiz. Böylece Hz. Peygamber’in söz konusu farklılığı kime izafe ettiği anlaşılacaktır.</p>
<p><em><strong>1-</strong></em> Hz. Ömer’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasulullah (s.a.v) hayatta iken Hişam b. Hâkim’in Furkan Suresini okuduğunu işittim. Hişam bu sureyi, Hz. Peygamber’in bana okutmadığı bir şekilde okuyordu. Fakat selam verinceye kadar sabrettim. Selam verince yakasından tutup bu sureyi sana bu şekilde kim okuttu dedim. Hişam: Resulullah okuttu dedi. Yalan söylüyorsun, çünkü Peygamber bana bu sureyi senin okuduğundan başka bir şekilde okuttu, dedim. Ondan sonra yakasından tutarak Peygamberin huzuruna götürdüm. Bunun “Furkan Suresini bana okuttuğunuzdan başka bir şekilde okuduğunu işittim” dedim. Peygamber bana “Hişam’ın yakasını bırak” buyurdu. Ona da ey Hişam oku diye emretti. O da kendisinden duyduğum şekilde okudu. Bunun üzerine Peygamber, “bu sure böyle indirildi” dedi. Bundan sonra da bana “ey Ömer oku” diye emretti. Ben de onun vaktiyle bana okuttuğu gibi okudum. Bana da “bu sure böyle indirildi”. Bu Kur’an yedi harf üzerine nazil olmuştur. Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse onu okuyun, buyurdu” (Buhari, Fedailu’l Kur’an, 5, 27; Müslim, Salatü’l-Müsafirin, 270; Ebu Davud, Vitir, 22)</p>
<p><em><strong>2-</strong></em> İbn Abbas’tan Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir. Cibril bana bir harf üzere okuttu. Artırması için müracaat ettim. Tekrar tekrar aynı mürcaatı yapıyordum, o da her seferinde artırıyordu. Nihayet yedi harf’e kadar çıktı.” (Buhari, Feddailu’l Kur’an, 5; Müslim, Salatu’l Müsafirin, 272).<br />
Bu hadiste görüldüğü gibi kıraat farklılıklarında Hz. Peygamber’in hiçbir rolünün olmadığını, arttırmak için talepte bulunduğu açıkça anlaşılmaktadır.</p>
<p><em><strong>3-</strong></em> “Kur’an yedi harf üzere indirildi” (İbn Hanbel, Müsned, III, Hd, 7995; Taberi, Camiu’l Beyan, I, 25)</p>
<p><em><strong>4-</strong></em> Hz. Ömer rivayetinde, bir kimseyi, kendisinin Peygamberden işitmediği şekilde okumukta olduğunu duymuş, onu Peygamber’e götürmüş, “ya Rasulallah, bu, ayeti şöyle şöyle okuyor” demiş ve buna karşılık Rasulullah da: “Kur’an yedi harf üzere indirildi. Onun hepsi şafidir ve kâfidir. (Taberi, Camiu’l Beyan, I, 27).</p>
<p>Bu ve benzeri hadisler, bir araya getirildiği zaman farklı kıraat konusunun da temelde “nüzula” dayandığı anlaşılmaktadır. Çünkü bu hadislere göre Allah’ın emrettiği farklı okumaların bizzat Allah tarafından indirildiği açıkça yer almaktadır. Bu arada farklı kıraatler Peygamber’e ait olsa bile kıraat gibi tamamen lehçe ve şive ile ilgili olan bir husustan yola çıkarak Kur’an’ın tamamına hükmetmek deveyi pireye kıyas etmekten hiçbir farkı yoktur. Bunun akademik, ilmi ve akli zemini oldukça zayıftır.</p>
<p><strong>4)</strong> Kur’an’da vahyin Peygamber’in kalbine indirildiği ifade edilmektedir. Buradan yola çıkarak onun mana olarak indiği sonucuna varılmak istenmektedir. Ancak böyle bir sonuca nasıl gidiliyor anlamış değilim. Çünkü kalbe veya idrake sadece manalar değil lafızlar da indirilebilir. Aksi takdirde insanın zihin, idrak ve kalbinde ezbere hiçbir lafzın olmaması gerekirdi.</p>
<p><strong>5)</strong> Böyle bir yaklaşımın gelenekte var olup olmadığı konusuna gelince bunun Mutezile, Mâtüridi, Selefî ve Eş’ârî ilim ve düşünce geleneğinde olmadığını, dolayısıyla İslam tarihi boyunca Batınîler dışından bunu ifade eden bir kelamcı veya müfessirin olmadığını rahatlıkla ifade edebilirim. (Bk. Zerkanî, Menâhilü’l-‘irfân fî ‘Ulûmi’l-Kur’ân, Dârü’l-kitâbi’l-Ârabî, I, 43-46) Süyuti ve Zerkeşi, üç görüşü aktarırken söz konusu gelenekten her hangi bir âlim veya ekolü belirtmemektedirler. (Bk. Süyûtî, el-İtkan fî ‘ulûmi’l-Kur’an, Dımaşk 2002, I, 139; Zerkeşî, el-Burhan fî Ulûmi’l-Kur’ân, Dârü’l-hadis, Kahire 2006, 160, 161)</p>
<p>İslam düşüncesinde gerek kelam gerekse fıkıhta en fazla başvurulan yöntemlerden biri de sebr ve taksimdir. Bu yöntemde muhtemel şıklar elendikten sonra doğru ve haklı olana ulaşılmaktadır. Özellikle felsefe ve kelamda bu yöntem çokça uygulanmaktadır. Zerkanî, Kur’an vahyi konusunda mana ile aktarmaya yetersiz ve (karşılığı olmayan) aklî bir ihtimal olarak söz eder. (Bk. Zerkanî, Menâhilü’l-‘irfân fî ‘Ulûmi’l-Kur’ân, Dârü’l-kitâbi’l-Ârabî, I, 44).</p>
<p>İlk dönem Ehl-i Sünnet âlimleri, bırakın Kur’an lafzının “Peygamber” tarafından oluşturulmasını onun “Allah” tarafından oluşturulmasını bile reddetmişlerdir. Çünkü onlara göre Kur’an Allah tarafından bile yaratılmayan kadim bir sıfattır. Daha sonra yine Allah’a ait “kelâm-ı nefsî” ve “kelâm-ı lafzî” ayrımı yapılmıştır. Mutezile, Kur’an’ın hadis olduğunu kabul etmekle birlikte onun oluşumunda beşerî hiçbir etki veya katkıyı kabul etmemektedir. Kabul etmiş olsalardı ilkeleri ile uyuşmayan Kur’an ayetlerini tevil etmek yerine “Peygamber’in lafzıdır” der geçerlerdi. Kanaatimce Süyûtî ve Zerkeşî, sebr ve taksim yönteminin bir gereği olarak olabilecek ihtimal veya geçerliliği olmayan şıklardan söz ederken sanki böyle bir görüşün mezkûr gelenekte ileri sürüldüğünü çağrışmaktadırlar. Bu çağrışımın bile doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü günümüze ulaşan bütün tefsir ve kelam külliyatında doğrudan bu düşünceyi ileri süren Mutezili, Eş’ârî, Mâtüridî, Caferî ve selefî bir âlim bilinmemektedir.</p>
<p>Aynı zamanda Süyûti ve Zerkeşî’nin de bu düşüncede olmadıkları kesindir. İtkan’da konunun serdedildiği yerin devamına bakıldığı zaman Süyûtî’nin görüşü anlaşılacaktır. Bu konuda Zerkeşî’ye ait ilgili eserin ilk sayfasına bakılması yeterlidir. Her şeyden önemlisi nakille ilgili bir konuda iki önemli âlimin bir pasajını merkeze koyarak bütün İslam külliyatını mahkûm etmek yerine bütün İslam külliyatını esas alarak onların ne demek istediğini tashih daha ilmî ve ahlâkî olmaz mı? Gerçekten İslam düşünce tarihinde isim vererek gelenek içerisinde “filan âlim” böyle düşünmüştür diyebilir miyiz? Böyle bir düşünce olsa bile ona dayanarak bir yaklaşım savunulacaksa bazı Hanbeli âlimlere göre elimizde kâğıt üzerinde yazılmış Kur’an bile kadimdir. Bu görüşe dayanarak bunu ileri sürmenin haklı bir boyutu var mıdır?</p>
<p><strong>6)</strong> Bu meyanda ileri sürülen kanıtlardan biri de Ebû Hanife’nin “kendi dilinde ibadeti” caiz görmesidir. Tabii bu konudaki rivayetler hakkında yetkin değilim. Ancak “kendi dilinde ibadet” ile “lafzın peygamber tarafından oluşturulması” arasında “zorunlu” bir ilişki yoktur. Kur’an lafzının Allah’a ait olduğunu düşünen âlimlerin neredeyse tamamı, ibadet dışında kendi dilinde dua etmeyi caiz görmüşlerdir. Dolayısıyla onların bir taraftan lafzın Allah tarafından oluşturulduğu diğer taraftan da kendi dilinde duaya kapı aralayarak çelişkiye düştükleri ileri sürülebilir mi? Elbette yapısal olarak “dua” ve “ibadet” birbirlerinden farklıdır. Ancak “kendi dilinde ibadet”le Kur’an lafzı arasında ilişki kurulacaksa “kendi dilinde dua” ile Kur’an lafzı arasında da kurulabilir.</p>
<p>Ayrıca Ebû Hanife, dönemindeki diğer Ehl-i Sünnet/Mürcie âlimleri gibi Kur’an’ın mahlûk olmadığını düşünmektedir. Onun döneminde daha kelâm-ı nefsî ile kelâm-ı lafzî ayrımı yoktu. Çünkü tarihsel olarak bu ayrımı ilk yapanın İbnü Küllâb (ö. 240/854) olduğu bilinmekte ve onun da Ebû Hanife (ö. 150/767)’den sonra geldiği sabittir. Böylelikle ilk dönem Ehl-i Sünnet/Mürcie âlimleri, aslında Kur’an’ın hem lafız hem mana bakımından kadim olduğunu düşünüyorlardı. Kur’an’ın Allah tarafından bile yaratılmayan kadim bir sıfat olduğunu kabul eden bir âlim, kendi dilinde ibadete izin vermek suretiyle onun Peygamber tarafından oluşturulduğunu mu düşünmüştür? Burada büyük bir çelişki yok mu? Ebû Hanife, el-Fıkhü’l-Ekber eserinden Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı konusundaki görüşünü aktararak onun Kur’an lafzı hakkında böyle bir anlayışa sahip olup olmadığı veya olabileceği rahatlıkla anlaşılabilir. Ebu Hanife söz konusu eserde şöyle söylemektedir:</p>
<p>“Allah, sıfatları ve isimleri ile var olmuş ve var olacaktır. O’nun isim ve sıfatlarından hiçbiri sonradan olma değildir. O ilmiyle daima bilir, ilim O’nun ezelde sıfatıdır. O kudretiyle daima kadirdir, kudret O’nun ezelde sıfatıdır. Kelâm ile konuşur, kelâm O’nun ezelde sıfatıdır. Yaratması ile daima haliktır, yaratmak O’nun ezelde sıfatıdır. Fiili ile daima faildir, fiil O’nun ezelde sıfatıdır. Fail Allah’tır, fiil ise O’nun ezelde sıfatıdır. Yapılan şey, mahlûktur. Allah’ın fiili ise mahlûk değildir. Allah’ın ezeldeki sıfatları mahlûk ve sonradan olma değildir. Allah’ın sıfatlarının yaratılmış ve sonradan olduğunu söyleyen yahut tereddüt eden veya şüphe eden kimse Allah’ı inkâr etmiş olur.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm, Allah kelâmı olup, mushaflarda yazılı, kalplerde mahfuz, dil ile okunur ve Hz. Peygamber’e indirilmiştir. Bizim Kur’ân-ı Kerîm’i telaffuzumuz, yazmamız ve okumamız mahlûktur fakat Kur’ân mahlûk değildir. Allah’ın Kur’ân’da belirttiği Musa ve diğer peygamberlerden, firavn ve İblis’ten naklen verdiği haberlerin hepsi Allah kelâmıdır, onlardan haber vermektedir. Allah’ın kelâmı mahlûk değildir, fakat Musa’nın ve diğer yaratılmışların kelâmı mahlûktur. Kur’ân ise Allah’ın kelâmı olup, kadîm ve ezelîdir” (Ebû Hanife, el-Fıkhü’l-Ekber, Şerhü Ali el-Kari, Dârü’l-kütübi’l-Arabiyeti’l-kübra, 20-30)&#8221;.</p>
<p>Belirtmek gerekir ki Ebû Hanife bu metinde de “kelâm-ı nefsî” ve “kelâm-ı lafzî&#8221; ayrımını yapmamaktadır. Yapsaydı bile bu ayrımı yapan diğer alimler gibi her ikisini Allah’a izafe edecekti. O, burada bir bütün olarak ilâhî kelâmı bizim şu anki telaffuz ve yazmamızdan ayırmaktadır. Şu anki telaffuz ve yazımızın mahluk olduğunu kabul etmeyen neredeyse yoktur. Çünkü telaffuz ve yazma, bize ait hadis bir fiildir. Dolayısıyla buradaki ifadelerden yola çıkarak Ebû Hanife’nin bırakın Kur’an lafzının Peygamber’e izafe etmesini “kelâm-ı nefsî” ile “kelâm-ı lafzî” ayrımı yaptığı bile söylenemez.</p>
<p>Ayrıca bütün Hanefi külliyatı içerisinde hangi Hanefi âlim, Ebû Hanife’nin bu fetvasından yola çıkarak Kur’an lafzının Peygamber tarafından oluşturulduğunu ifade etmiştir? Onlar olsa olsa buradan yola çıkarak “kelâm-ı nefsî” ve “kelâm-ı lafzî” ayrımına gitmişlerdir. Kelâm-ı nefsî Allah’ın zatına kaim ezeli bir kelamdır. Kelâm-ı lafzî ise zaman ve mekâna göre formu değişen bir kelamdır. Ancak bu değişikliği yapan yine Allah’tır. Başka her hangi birisi değildir. Dolayısıyla nefsî ve lafzî kelamın kaynağı Allah’tır. Âlimler zaten Allah’a izafe ettikleri kelam sıfatını bu şekilde bir ayrıma tutmuşlardır.</p>
<p>Aksi takdirde Allah&#8217;ın bir sıfatı olarak ele almaları mümkün değildi. Buna benzer birçok sıfat vardır. Mesela bütün kelamcılara göre cismi yoktan yaratabilme vasfı Allah’ta ya zatla birlikte ya da zattan bağımsız olarak ezeli olarak vardır. Bu kadim bir sıfattır ve değişikliğe maruz kalmaz. Ancak zamanı ve mekânı geldiğinde Allah’ın farklı şeyleri yoktan yaratması hadistir. Hiç kimse bu ayrımdan yola çıkarak her hangi bir cismin yoktan yaratma niteliğini Allah’tan alıp beşere atfetmemiştir. Dolayısıyla bazı Hanefi âlimlerin Ebû Hanife’nin fetvasından yola çıkarak önce kelâm-ı nefsi ve kelâm-ı lafzi ayrımına ve daha sonra da kelam-ı lafzîyi Peygamber&#8217;e izafe etme sonucuna ulaşmamıştır.</p>
<p><strong>B) Kur’an’ın lafız ve manası ile indiğini ifade eden naslar:</strong></p>
<p><strong>1)</strong> Kur’an lafzının Peygamber’e ait olması halinde aşağıda yer alan ayetler nasıl anlaşılacaktır?</p>
<p><em><strong>a)</strong> <strong>Arapça olarak inmesi:</strong> </em>Bilindiği gibi Kur’an lafzının Peygamber’e ait olduğunu iddia edenler, onun kelâm-ı nefsî olarak Allah’ın zatında bulunduğunu, mana ve külli kaideler şeklinde Hz. Peygamber veya diğer peygamberlere nazil olduğunu, daha sonra peygamberler tarafından farklı dillere aktarıldığını ileri sürmektedirler. Buna göre Peygamber’e nazil olan sadece manalardır. Onun Arapça, İbranice veya Süryanice olması söz konusu değildir. Oysa ilgili ayetler, indirilen Kur’an’ın Arapça olduğunu açıkça ifade etmektedir: “Şüphesiz bu Kur’an, âlemlerin rabbi tarafından indirilmiştir. Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça ile Rûhulemîn indirmiştir. (Şuarâ 26/192-195),“Şüphesiz bu Kur’an sana, hüküm ve hikmet sahibi, hakkıyla bilen Allah tarafından verilmektedir.” (Neml 27/6),“İşte, sakınsınlar yahut hatırlamalarını sağlasın diye onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda uyarılarımıza tekrar tekrar yer verdik.” (Taha 20/113),“İşte sana, Ümmülkurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman ve hakkında asla şüphe bulunmayan toplanma gününün dehşetini haber vermen için böyle Arapça bir Kur’an vahyettik” (Şura 42/7).</p>
<p>Bu ayetler, Kur’an’ın sadece mana olarak inmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü bizzat bu iddiayı ileri sürenler, Peygamber’e nazil olan kelâm-ı nefsinin her hangi bir dili olmadığını kabul ederler. Kelamcılar da kelâm-ı nefsinin belli bir dili olmadığı kabul ederler. Ancak onlar, Kur’an’da açıkça ifade edildiği kelâm-ı lafzînin de Allah’a ait olduğunu ve onun tarafından nazil olduğunu ittifakla belirtirler.</p>
<p><em><strong>b)</strong> <strong>Acele etmemek istenmesi:</strong></em> <strong>لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ</strong> (Ey Muhammed!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma (kıyamet, 16) Bu ayette geçen üç ifade vardır. Üçü de Kur’an’ın lafız olarak indiğini ifade etmekte veya buna delalet etmektedir. Bunlar da “kıpırdatma”, “dil” ve “acele etmek”tir. Çünkü Kur’an mana olarak inseydi Peygamber’in dilini kıpırdatmasının bir anlamı kalmazdı. Aynı zamanda “acele etmek” yerine Hz. Peygamber’in sabırla onu en güzel şekilde nasıl ifade edebileceğini düşünmesi gerekirdi. Burada geçen zamiri Kur’an’a raci etmek dışında başka bir yol da yoktur. Çünkü aynı içerikte ve açıkça Kur’an lafzının geçtiği başka bir ayet vardır. O da şudur:<strong> وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِن قَبْلِ أَن يُقْضَىٰ إِلَيْكَ وَحْيُهُ</strong> “Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme” (Taha, 114).</p>
<p>Aynı zamanda ikinci ayette açıkça “Kur’an” ifadesi geçmektedir. Ne Hz. Peygamber döneminde ne de İslam tarihi boyunca hiç kimse Kur’an’ın manasına “Kur’an” dememiştir. Öyle olsaydı günümüzde meale doğrudan Kur’an dememiz gerekirdi.</p>
<p><em><strong>c)</strong></em> <strong><em>Edilgen kipler:</em> </strong>Kur’an’da inzal, tenzil ve tertil gibi Kur’an’ın lafzen indiğini ifade eden veya çağrıştıran ayetler vardır. Bunların önemli bir kısmı “nazil olundu” ve “indirildi” gibi edilgen kiplerle ifade edilmiştir. Lafzın Hz. Peygamber’e ait olması durumunda edilgen kiplerin kullanılması Allah’a iftira değil mi? Bu da Peygamber&#8217;in ahlakına uyar mı? Ayrıca Hz. Peygamber birden fazla ayette sadece mübelliğ/tebliğ eden olduğunu ifade etmektedir. Bazı mana ve külli kaidelerden kocaman bir eseri inşa eden sadece mübelliğ midir? (Bk. Araf, 203; Yunus, 15; Neml, 6) Yine Allah “Kur’an sadece beşerin sözüdür” (Müddesir, 25) diyen müşrikleri ağır bir şekilde kınamaktadır. Burada kastedilen beşer Hz. Peygamber’den başkası mıdır? Veya Hz. Peygamber bu ayette ifade edilen “beşer”in kapsamı dışında mıdır?</p>
<p><em><strong>d) Hifz:</strong></em> Bilindiği gibi Kur’an’ın korunması ile ilgili bir ayet vardır. “zikri biz indirdik ve onu koruyacak olan da bizleriz”. (Hicr, 9) Kuşkusuz zikirden kasıt Kur’an’dır. Çünkü indirilen odur. Peki, korunacak olan, Kur’an’ın manaları mı yoksa lafızlar mı? Sadece manaları ise onun manaları zaten diğer semavi kitaplarda da geçmekte ve ana omurgaları ile günümüze kadar gelmiştir. Sadece diğer semavi kitaplarda da değil onun manalarını günümüze taşıyan yüzbinlerce eser vardır. Dolayısıyla Allah’ın, gayet kolay olan hatta her şekilde korunacak olan külli kaideleri koruma altına almasının çok fazla da bir anlamı yoktur. O zaman burada korunacak olan lafız ve manadır. Bunun da ilahi güvence altında olmasının ne kadar elzem olduğunu anlatmaya gerek yoktur. Korunacak olan zikirden kasıt Kur’an’ın hem lafzı hem de manası olduğuna göre mezkûr ayette Allah’ın onları indirdiği açıkça ifade edilmektedir.</p>
<p><em><strong>e) Meşakkatin reddi:</strong> </em>Birkaç ayet açıkça Kur’an’ın Hz. Peygamber’e “zorluk” ve “meşakkat” olarak inmediğini ifade etmektedir. Onlardan biri de “(Ey Muhammed!) Biz, Kur’an’ı sana sıkıntı çekesin diye değil, ancak (Allah’ın azabından) korkacaklara bir öğüt (bir uyarı) olsun diye indirdik” (Taha,2) ayetidir. Bu da Kur’an’ın lafız ve manadan müteşekkil hazır bir şekilde Peygamber’e inmesini gerektirmektedir. Çünkü Kur’an’ın dil, üslup, belağat ve ifadelerinden anlayan, yeryüzünde hiçbir metnin oluşumu beşer açısından onun kadar ağır ve zor olmadığını anlayacaktır. Zaten onun i’cazı da burada yatmaktadır. Bu konuda Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz”(Müzemmil, 5), “Eğer biz, bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan başını eğerek parça parça olmuş görürdün. İşte misaller! Biz onları insanlara düşünsünler diye veriyoruz” (Haşr, 21).</p>
<p>Allah, bir taraftan Peygamber’in zorlanmadığını ifade etmekte diğer taraftan ise ona “ağır bir söz” ve “dağlara inmesi takdirde parça parça olacak bir metni” tek seferde, hiç kimseye danışmadan, daha sonra hiçbir düzeltme ve ekleme yapmadan, evde, camide, savaşta veya barışta, hatta bazen uykuda bile oluşturma sorumluluğunu yükleyecektir. Bundan daha ağır bir zorluk var mı? Böyle bir zorluk her şeyden önce ifade edilen Allah’ın adaleti, rahmeti, hikmetine (ahlâkiliği) uyar mı?</p>
<p><em><strong>f) Huruf-ı Mukattaa:</strong> </em>Bilindiği üzere Kur’an’ın bazı sürelerinin başında “Hurufi Mukataa” dediğimiz ألم/ص/يس/كهيعص gibi Arap dili açısından anlamları belirgin olmayan harfler vardır. Bu harflerin ne anlama geldiği ve amaçları hususunda birçok görüş bulunmaktadır. Fakat ortada kesin olan bir durum vardır. Bu da şudur: Ne Hz. Peygamber’le her türlü mücadeleyi yapan müşrikler, Hz. Peygamber’in neden anlaşılmayan hatta onlara göre belki de saçma gelen Huruf-ı Mukattaanın anlamını sorun yapmışlar ne de hemen hemen her konuda Hz. Peygamber’e danışan ve kendisine soru sormaktan çekinmeyen sahabiler de onların anlamlarını sormuşlardır. Peki, Hz. Peygamber Kur’an lafzını oluştururken neden anlamı bilinmeyen harf ve ifadeleri kullansın? Kullandıktan sonra neden daha sonra itiraz üzerine düzeltmeye gitmesin?</p>
<p>İddia edildiği gibi Hz. Peygamber, ihtiyaca binaen farklı kıraatlara başvurduğu halde neden burada bir tashihe gitmemiştir? Aslında neden hiç itiraz gelmemiştir? Kur’an lafzının Allah&#8217;a ait olduğu zaman bu soruların cevabı gayet kolaydır. Çünkü Allah, evren ve insanı yarattığı gibi kelime ve harfleri de istediği zaman ve istediği şekilde yaratabilir. Bu konuda Âdem’e bütün isimleri öğrettiği gibi inşa edici ve kural koyucudur. Bu durumda kullara düşen sorgulamak değil O’nun meramını anlamaya gayret etmektir. Ancak lafzın Peygamber tarafından oluşturulduğu iddia edildiği zaman bu soruların cevapları kolay olmayacaktır.</p>
<p><em><strong>g) Vahyin rehberliği:</strong> </em>Allah, vahiy süreci boyunca her konuda Hz. Peygamber’e talimatlar veriyor. İlahi vahiy, nübüvvet süreci boyunca birçok konu ile ilgili Hz. Peygamber’e yol gösteriyor. Ancak Kur’an lafzını nasıl oluşturacağına dair, uzun mu kısa mı, zor mu kolay mı, hiçbir işaret yoktur. Bu denli ağır ve zor bir süreçte Allah’ın Peygamber’ini yalnız bırakması ve ona hiçbir talimat vermemesi tabir caizse ona rehberlik/danışmanlık etmemesi düşünülebilir mi? Bu durum Allah’ın rahmet, adalet, hikmet (ahlakiliği) ile uyuşur mu?</p>
<p><em><strong>h) Kavl/söz:</strong></em> Allah, Peygamber’e “ağır bir kavl/söz ilka ettiğini” (Müzemmil,5) ifade etmektedir. Burada Peygamber’e aktarılan doğrudan kavl/söz olduğu açıkça ifade edilmektedir. Dolayısıyla daha sonra lafza dökülecek bir mana veya ilke söz konusu değildir. Bazı ayetlerde kavl sözün Cebrail’e de izafe edildiği görülmektedir. (Tekvîr, 19-21) Ancak aynı sözün hem Allah’a hem de diğerlerine izafe edildiği zaman Allah’ın asıl, diğerlerinin ise tali olmaları gerekmez mi? Ki bu ayetin devamında Hz. Cebrail’in özellikle “emanet” ve “gaybı bilmemesi” vasıfları neden vurgulanmaktadır?</p>
<p><strong>C) SORUNLAR</strong></p>
<p>Kur’an lafzının Allah’a ait olmadığını iddia etmek çok ciddi soru ve sorunlara yol açmaktadır. Onların bir kısmını şöyle aktarabiliriz:</p>
<p><em><strong>1)</strong> <strong>Hz. Peygamber’in Beşeriliği:</strong> </em>Hz. Peygamber her ne kadar Allah’tan vahiy almışsa da onun beşer niteliğinden ayrılmadığı kesindir. Sayın ÖZTÜRK dâhil olmak üzere ülûhiyet konusunda kaygısı olan birçok ilim ehli, her fırsatta bunun altını çizmektedir. Kelamcılara göre peygamberler beşer olduklarından dolayı özellikle tebliğ ile ilgili hususlarda “ismet” sıfatına sahip olsalar da bir bütün olarak zille/hatalardan muaf değiller. Kur’an’da bunun birçok örneği vardır. Kur’an’ın lafzı Hz. Peygamber tarafından oluşturulmuşsa bu denli hatasız ve edebiyatın zirvesi olan bir metin beşer tarafından nasıl oluşturulur? Bunun mantıklı bir açıklaması var mı? Yoksa Kur’an’da hatanın varlığı zaten kabul ediliyor mu?</p>
<p><em><strong>2) Tahrif:</strong></em> Diğer semavi kitaplardan farklı olarak Kur’an’ın tahrif edilmediği her şeyden önce tarihsel bir vakıadır. Beşer tarafından oluşturulan bir metnin bu şekilde nasıl korunduğuna dair rasyonel bir açıklama var mıdır? Oysa aynı beşere ait diğer ifadeler (hadisler) değişikliğe uğramıştır. Hatta Kur’an’la neredeyse aynı külli kaide ve anlamları taşıyan birçok hadis mana ile rivayetten dolayı bir takım noksanlıklar ve ziyadelere maruz kalmıştır. Bütün hadis usulü ve külliyatı temelde bununla uğraşmış sahih, hasen, zayıf, mütevatir, meşhur ve aziz gibi zorunlu olarak bir ayıklama ve kategorik bir ayrışma sürecine girmiştir.</p>
<p><em><strong>3) Tashih:</strong></em> Yeryüzünde insan tarafından oluşturulan hiçbir metin yoktur ki birkaç defa tashih sürecinden geçmesin. Bunu en iyi bilen akademisyenlerdir. Akademik bir metin hazır hale getirilinceye kadar birkaç defa tashih sürecinden geçer. Kur’an, vahiy kâtipleri tarafından kayda alındıktan sonra kıraat farklılıkları bir kenara bırakılacaksa her hangi bir tashih veya farklılığa maruz kalmamıştır. Kur’an’ın bu anlamda bir tashih sürecinden geçtiğini ifade eden veya aktaran bir metin var mıdır? Şayet varsa nerededir? Kur’an lafzı Hz. Peygamber tarafından oluşturulmuşsa bu durum Hz. Peygamber’i beşer olmaktan çıkarmaktadır. Aslında Kur’an lafzını beşerileştirelim derken farkına varmadan Peygamber’i ilahlaştırmıyor muyuz?</p>
<p><em><strong>4) İ‘caz:</strong></em> Kur’an’ın i’cazı lafızda mı yoksa manada mı? Eğer günümüzde de Kur’an’ı mucize olarak kabul ediyorsak onun i‘cazının sadece manada olmadığını kabul etmemiz gerekir. Çünkü Kur’an’da yer alan birçok mana artık bizim için malumdur. Özellikle ileri sürülen külli kaideler yazılsa birkaç sayfayı aşmayacaktır. Bu durumda Kur’an’ın i’cazı son mu bulmuştur? Aynı zamanda Allah, “bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler Kur’an’ın bir benzerini getiremezler” (İsra, 88) dediği şey Kur’an’ın mana ve külli kaideleri midir?</p>
<p>Kur’an’dan da esinlenerek bunun o zaman gayet rahatlıkla yapılabildiği gibi günümüzde de yapılabilmektedir. Bu durum Kur’an i’cazını ortadan kaldırmıyorsa o zaman Kur’an i’cazının ister “hakiki” olsun ister “sarfe” olsun lafızda olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü birçok kişi Kur’an’da yer alan manaları farklı şekillerde ifade edebilir. Ancak onun lafız ve üslubuna benzer bir lafız veya üslup daha olmadığı aşikârdır. Durum böyle olunca bir beşer tarafından oluşturulan bir metnin mucize olması, dil, belagat ve edebiyatın zirvesinden olmasının mantıklı bir açıklaması nedir? Aksi takdirde Peygamber ilahlaşmış olamaz mı?</p>
<p><em><strong>5) Şairlik vasfının reddi:</strong></em> Kur’an, Hz. Peygamber’e yapılan “şairlik” ithamını şiddetle reddetmektedir. Burada önemli bir hususa dikkat çekmek istiyorum. O da şudur: Allah, Kur’an’ın “şiir” olmasını değil Hz. Peygamber’in “şair” olmasını reddetmektedir. Çünkü Kur’an’ın şiir olmadığını herkes biliyordu. Ancak bununla birlikte Allah, Hz. Peygamber’in şair olma niteliği ve vasfını da reddetmektedir. Bilindiği gibi şairlik bir yetenektir. Hayatında tek bir şiir metni bile oluşturmayan ama yetenek ve ruh açısından şair olan binlerce insan vardır. Dolayısıyla insanlar şiir yazdıkları için şair değil; şair oldukları için şiir dizerler. Peki, insanlık tarihinin en zirve metnini oluşturan bir beşerden şairlik vasfını reddetmek doğru mu? Bilakis ona أعظم شعراء العالم “dünyanın en büyük şairi” demek gerekmez miydi? Kur’an lafzı Peygamber tarafından oluşturulmuşsa onun “şairlik” vasfının reddedilmesi büyük bir haksızlık değil mi? Aynı zamanda müşriklerin suçlaması son derece doğru ve yerinde olan bir suçlama olmayacak mıydı?. Allah bu iddiayı neden şiddetle reddetsin? Yoksa Kur’an yalan söylüyor da müşrikler mi doğru söylüyorlar?</p>
<p><em><strong>6) Arz:</strong></em> Geçmişte ve günümüzde hadislerin Kur’an’a arz yöntemi vardır. Bunun gerekçesi ise hadislerin gerek sübut gerekse delalet açısından Kur’an’dan bir derece aşağı olmasıdır. Bu durumda hadisleri Kur’an’a arz edilmesi önem kazanmaktadır. Kur’an manasının Allah’a ve lafzının da Peygamber’e ait olması durumunda Kur’an’ın neresinin Peygamber’e ve neresinin Allah’a ait olduğunu ortaya koymak için bir arz yönteminin olması gerekir. Peki, bu durumda savaş ve cihatla ilgili ayetler, iman ve ahlakla ilgili ayetlere arz edildiği zaman onların Peygamber’e ait olduğu anlaşılacak mıdır? Hangi ayetleri hangi ayetlere arz edeceğiz?</p>
<p>Eğer Allah’ın bizzat küfür de işleyeceği bir varlığı yaratıp ona iman etmesini, iman etmediği takdirde onu cehennemde cayır cayır yakmasını ahlâkî buluyorsak makul şartlar ve gerekli durumlarda kital ve cihadı da hayli hayli ahlâkî bulmamız gerekmez mi? Bilindiği gibi gelenekte Kur’an’ın Kur’an’a arzı da vardır. Ancak orada hangi ayetlerin lafzının Allah’a ve hangisinin Peygamber’e ait olduğunu ispat etmek için değil; kapalı ayetlerin daha açık ayetlerle anlaşılması amacı mevzu bahistir. Dolayısıyla “delalet” açısından bir arz söz konusudur. Sübut açısından bir arz söz konusu olacaksa onun ilkeleri nasıl olacaktır? Bunu belirleyecek olan kimdir?</p>
<p><em><strong>7) Hitab-ı ilâhî mi hitâb-ı nebevî mi?</strong></em> Hocanın tefsirinin ilk cildi yayınlandığı zaman isminin “İlâh-i Hitâbın Tefsiri” olduğunu görünce doğrusu şaşırmıştım. Hatta bir yorum da yapmayı düşünmüştüm. Ancak son zamanlarda bazı konulara dair artan kutuplaşmadan uzak durmak istedim. Tabii daha sonra hepimizin gördüğü gibi Kur’an’ın mahiyetine dair tartışmalar gündeme oturdu. Benim şahsen merak ettiğim konu şudur; Kur’an’ın lafzı Allah’a ait olmadığını düşünen birisi, neden tefsirine İlâh-i Hitâb ismini koysun? Elbette hitap sadece lafzi olanı kapsamıyor. Kelamda hitâb-ı nefsî de vardır. Ancak Türkçe’de hitap dendi mi ilk akla gelen lafızdır. Bu isim en azından Türkçe açısından bir çelişki değil mi? Veya hocaya göre Kur’an’a hitab-ı nebevî diyebilir miyiz? Diyemiyorsak neden?</p>
<p><em><strong>8) Nübüvvet öncesi hayatı:</strong></em> Hz. Peygamber bu denli yüksek ve ali bir metni oluşturma yeteneğine sahip olsaydı, nübüvvetten önce kırk sene ve 23 senelik nübüvvet süreci boyunca Kur’an dışında bir satır bile oluşturamaz mıydı? Oluşturamamışsa neden? Bunun ilmi bir açıklaması var mı? Kur’an bu duruma bizzat işaret etmektedir:“Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, &#8220;Ya (bize) bundan başka bir Kur&#8217;an getir veya onu değiştir&#8221; dediler. De ki: &#8220;Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.&#8221;<br />
De ki: &#8220;Eğer Allah dileseydi, ben size onu okumazdım, Allah da size onu bildirmezdi. Ben sizin aranızda bundan (Kur&#8217;an&#8217;ın inişinden) önce (kırk yıllık) bir ömür yaşadım. Hiç düşünmüyor musunuz?&#8221; (Yunus, 15-16)</p>
<p>Şayet, burada ileri sürülen bütün soru ve sorunlara cevap niteliğinde bunların &#8220;mucize&#8221; yoluyla gerçekleştiği ileri sürülürse bu durumda Kur&#8217;an lafzının Allah&#8217;a ait olduğu kabul edilmiş olacaktır. Çünkü bütün âlimlere göre mucizeyi sadece Allah yaratır. Bunu teyit eden ayetler de vardır.(Ankebut, 50)</p>
<p><strong>Sonuç olarak</strong> Kur’an lafzının Peygamber’e ait olduğu düşüncesi, Kur’an lafzı ve vahyin oluşum süreci dikkate alındığında “oldukça zor” ve “ilmi gerekçelerden yoksun” bir yaklaşımdır. Mustafa ÖZTÜRK camiamızın emektar, zeki, velûd ve değerli akademisyenlerindendir. Camiamıza onlarca ilmi ve akademik kitap ve makale kazandırmıştır. Kendisinden istifade eden ve etmeye devam eden bir ilim ehli olarak onun her sıkıntıda başvurduğu, epistemolojik düşüncesinin zirvesine koyduğu Kur’an’a dair bu yaklaşımı ileri sürerek bindiği dalı kesmemesini ve sığındığı gemiyi yakmamasını öneririm.</p>
<p>En iyisini bilen Allah&#8217;tır.</p>
<p>(5. Cuma yazım, 21/12/2018)</p>
<p>Erkan Baysal</p>
<p>Bingöl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Araştırma Görevlisi</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-lafzi-allaha-ait-degil-mi/">Kur’an Lafzı Allah’a Ait Değil mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuran-lafzi-allaha-ait-degil-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUR&#8217;ÂN&#8217;DAKİ SÜNNET</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kurandaki-sunnet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kurandaki-sunnet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Mar 2015 10:34:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Slide]]></category>
		<category><![CDATA[İdrak ve Tasdik]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislere İtirazlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Bize Ulaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Korunması]]></category>
		<category><![CDATA[Hicr 9 Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[KUR'ÂN'DAKİ SÜNNET]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Müslümanlığına Reddiye]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ın Korunması]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'da Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhakkak ki Zikr'i biz indirdik; onun koruyucusu da bizleriz.]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete İtirazlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Korunmuşluğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=4726</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evvelemirde burada &#8220;Sünnet&#8221; tabiriyle neyi kastettiğimi­zi ortaya koyalım: Bizim burada &#8220;Sünnet&#8221; tabiriyle kasdettiğimiz, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in, Din&#8217;in tebliği ve hayata aktarılması bağlamındaki söz ve fiilleridir. Konunun sağlıklı bir zeminde ele alınabilmesi için önce­likle Sünnet&#8217;in bağlayıcı olup olmadığının, doğrudan Kur&#8217;an&#8217;a dayanarak ortaya konması gerekmektedir. Ancak mesele bununla bitmemektedir. İkinci aşamada yapılması gereken, Sünnet&#8217;i bize nakleden unsurların [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kurandaki-sunnet/">KUR’ÂN’DAKİ SÜNNET</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11404" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi.jpg" alt="hadislerin-korunmasi" width="684" height="454" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi.jpg 900w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-600x398.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/hadislerin-korunmasi-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 684px) 100vw, 684px" /></p>
<p>Evvelemirde burada &#8220;Sünnet&#8221; tabiriyle neyi kastettiğimi­zi ortaya koyalım: Bizim burada &#8220;Sünnet&#8221; tabiriyle kasdettiğimiz, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in, Din&#8217;in tebliği ve hayata aktarılması bağlamındaki söz ve fiilleridir.</p>
<p>Konunun sağlıklı bir zeminde ele alınabilmesi için önce­likle Sünnet&#8217;in bağlayıcı olup olmadığının, doğrudan Kur&#8217;an&#8217;a dayanarak ortaya konması gerekmektedir. Ancak mesele bununla bitmemektedir. İkinci aşamada yapılması gereken, Sünnet&#8217;i bize nakleden unsurların tesbiti ve güveni­lir olup olmadıklarının tayinidir. Üçüncü aşamada ise &#8220;Sün­net&#8217;i bağlayıcı bir din kaynağı olarak görmezsek bunun pra­tik sonuçlan neler olur?&#8221; sorusunun cevabı gelmektedir.</p>
<p><strong>1. Sünnet&#8217;in Bağlayıcılığı</strong></p>
<p>Burada soru şudur: Sünnet, Hz. Peygamber (s.a.v) dö­neminden başlayarak kıyamete kadar bütün tarihleri ve bütün coğrafyaları kuşatacak şekilde bağlayıcı mıdır?</p>
<p>Biz, Ehl-i Sünnet Ve&#8217;l-Cemaat olarak bu soruya tered­dütsüz &#8220;evet&#8221; diyoruz. Bir noktaya dikkat çekelim: Kur&#8217;an da aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.v) döneminden başlaya­rak kıyamete kadar bütün tarihleri ve bütün coğrafyaları kuşatacak şekilde bağlayıcıdır. Yani yukarıdaki cümlede yer alan &#8220;Sünnet&#8221; kelimesini çıkarıp, yerine &#8220;Kur&#8217;an&#8221; keli­mesini koymamız halinde değişen bir şey olmayacaktır. Bu­radan şu sonuca varıyoruz: Üstünlük, fazilet, lafızlarının değişmezliği, namazda kıraat edilmesi gibi hususiyetlerde Kur&#8217;an&#8217;ın Sünnet&#8217;e göre tartışmasız bir otoritesi var ise de, bağlayıcılık bakımından Sünnet de tıpkı Kur&#8217;an gibidir; bu noktada aralarında herhangi bir fark yoktur.</p>
<p>Sünnet&#8217;in bağlayıcılığı konusundaki Kur&#8217;an ayetlerini şöyle sınıflandırabiliriz:</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>A- Resule İtaati emreden ayetler</strong></p>
<ol>
<li><em>&#8220;De ki: &#8220;Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne itaat edin.&#8221; Eğer yüz çevi­rirlerse şüphesiz Allah kâfirleri sevmez. &#8220;</em> (3/Âl-i İmrân, 32.)</li>
</ol>
<p>Burada Allah Teala, kendisiyle birlikte Resulü’ne de ita­at edilmesini emir buyurmakta ve bundan yüz çevirenlerin kâfir olduğunu beyan etmektedir. Buradan elde ettiğimiz sonuç, tıpkı Allah Teala&#8217;ya itaate yanaşmayan kimseler gibi, Resulullah&#8217;a (s.a.v) itaate yanaşmayan kimselerin de kâfir olacaklarıdır.</p>
<ol start="2">
<li><em>&#8220;Ey iman edenler! Allah&#8217;a itaat edin; Resül&#8217;e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Herhangi bir ko­nuda İhtilafa düşerseniz, eğer Allah&#8217;a ve ahiret gü­nüne iman ediyorsanız onu Allah&#8217;a ve Peygamber&#8217;e arz edin. Bu hem hayırlı, hem de sonuç itibariyle da­ha güzeldir. &#8220;</em> (4/en-Nisâ, 59.)</li>
</ol>
<p>Bu ayetteki &#8220;itaat&#8221; vurgusu, &#8220;itaat edin&#8221; ifadesine Allah Teala ve Hz. Peygamber (s.a.v) hakkında tekrarlı bir şekilde yer verilmesinde kendisini göstermektedir. Ayetteki vurgu sadece bundan ibaret değildir. Burada mü&#8217;minler için şid­detli bir uyan da yer almaktadır: Ayet, eğer Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanıyorsanız, aranızda çıkan ihtilaflı işlerin çözümünü Allah Teala&#8217;ya ve O&#8217;nun Resulü&#8217;ne götürün&#8221; demektedir. Demek ki, böyle yapmayanların iman iddiası havada kalmaya mahkûmdur.</p>
<ol start="3">
<li><em>“Kim Resul’e itaat ederse, Allah&#8217;a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse (aldırma), çünkü seni onlar üzerine muhafız göndermedik.“</em> (4/en-Nisâ, 80.)</li>
</ol>
<p>Bu ayetin, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaat bağlamındaki diğer ayetlerden önemli bir farkı vardır. Burada Resul&#8217;e itaat edenin, bu hareketiyle Allah Teala&#8217;ya itaat etmiş ola­cağı belirtilmektedir. Hatta bir adım daha ileriye giderek şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Allah Teala&#8217;ya itaatin yolu, O&#8217;nun Resulü&#8217;ne itaatten geçmektedir ve Resul&#8217;e itaat ol­madan Allah&#8217;a itaat olmaz.</p>
<p>Nitekim Resul&#8217;e itaat olmadan da Allah Teala&#8217;ya itaat edilebileceğini &#8220;işareten&#8221; dahi anlatan bir tek Kur’an ayeti bulmak mümkün değildir. Bu gerçek dolayısıyladır ki, kimi ayetlerde Allah&#8217;a itaat zikredilmeksizin, sadece Resul&#8217;e itaat olgusunun emredildiği görülmektedir, örnek olarak,</p>
<ol start="4">
<li><em>&#8220;Namazı kılın, zekâtı verin ve Resul&#8217;e itaat edin. Umu­lur ki merhamet olunursunuz. “</em> (4/en-Nûr, 56.) ayetini zikredebiliriz.</li>
</ol>
<p>Hatta bu ayette şöyle bir incelikten de bahsedilebilir: Burada &#8220;namaz&#8221; ve &#8220;zekât&#8221; gibi iki farzın yerine getirilmesi emredildikten sonra &#8220;Resul&#8217;e itaat&#8221; emri verilmektedir. Bu durum, Resul&#8217;e itaatin de tıpkı namaz ve zekât gibi bir farz olduğunu gösterir.</p>
<p>Ve nihayet bu ayet ile İlahî rahmete nailiyet, namaz ve oruç yarımda Resul&#8217;e itaate de bağlanmış olmaktadır&#8230;</p>
<ol start="5">
<li><em>&#8220;Eğer mü&#8217;min kimselerseniz, Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne itaat edin.&#8221;</em> (7/el-Enfal, 1.)</li>
</ol>
<p>Ganimet taksimi konusunda Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e soru soran mü&#8217;minler hakkında nazil olduğu, metninin bizzat kendi ifadesinden anlaşılan bu ayet, imanı, Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne itaate bağlamasıyla dikkatimizi çekmekte ve hitap edilen kimselerin mü&#8217;minler olduğu açık bir şekilde görülmektedir.</p>
<ol start="6">
<li><em>&#8220;Ey iman edenler! Allah&#8217;a itaat edin, Resul&#8217;e itaat edin ve amellerinizi iptal etmeyin. “ </em>(47/Muhammed, 33.)</li>
</ol>
<p>Buraya kadar örnek olarak zikrettiğimiz ayetlerde -ve diğer benzerlerinde- &#8220;Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaat&#8221; hususu, gerek mü&#8217;minlere, gerekse inanmayanlara yönelik kesin bir Kur&#8217;anî emir olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>B- Resul&#8217;e tabi olmayı emreden ayetler</strong></p>
<p>Sünnet&#8217;in bağlayıcılığı konusunda bir diğer kategori ola­rak &#8220;Resul&#8217;e ittiba&#8221;yı ihtiva ve emreden ayetlerin mevcudi­yeti dikkatimizi çekmektedir. Bir-iki örnek zikredelim:</p>
<ol>
<li>Yüce Allah şöyle buyurur: <em>“De ki: &#8220;Eğer Allah&#8217;ı seviyor­sanız, bana ittiba edin ki, Allah da sizi sevsin ve gü­nahlarınızı bağışlasın.” </em>(3/Âl-i İmrân, 31.)</li>
</ol>
<p>Bu ayet, Allah Teala&#8217;nın sevgisine ve bağışlamasına nail olmanın tek yolunun Resul&#8217;e ittiba olduğunu, hiçbir tevile, yoruma ve zorlamaya mahal vermeksizin alabildiğine açık bir şekilde ortaya koymaktadır.</p>
<ol start="2">
<li><em>&#8220;O kimseler ki, yanlarındaki Tevrat ve İncilde yazılı buldukları Resul&#8217;e, o Ümmî Peygamber&#8217;e tabi olurlar; O &#8216;onlara ma&#8217;rufu emreder ve onları münkerden sakındı­rır ve onlara temiz olan şeyleri helal kılar, pis olan şey­leri haram kılar; sırtlarından ağırlıkları indirir, üzerle­rindeki zincirleri, bağlan söküp atar. O&#8217;na inanan, 0na ta&#8217;zimde ve yardımda bulunan, O&#8217;na yardım eden ve O&#8217;nunla beraber indirilmiş olan nura tabi olanlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” </em>(7/el/A’râf, 157.)</li>
</ol>
<p>Her ne kadar bu ayette Ehl-i Kitab’ın bahse konu edildi­ğini görüyor isek de, ayet, aynı zamanda Efendimiz (s.a.v)&#8217;in konumunu ve fonksiyonunu anlatması bakımın­dan konumuz noktasında önemlidir.</p>
<p>Zira burada O&#8217;nun, ma&#8217;rufu emrettiği, münkerden sa­kındırdığı, temiz olan şeyleri helal ve pis olan şeyleri ha­ram kıldığı bildirilmektedir. Bu yetkinin genel olduğu ise izahtan varestedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>C- Resule muhalefeti yasaklayan ayetler</strong></p>
<ol>
<li><em>“Her kim, kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber&#8217;e muhalefet eder ve mü&#8217;minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu takip ettiği o yola sevkederiz ve onu cehenneme daldırırız.” </em>(4/en-Nisâ, 115.)</li>
</ol>
<p>Bu ayette Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e muhalefet ederek mü&#8217;minlerin yolundan ayrılıp, başka bir yola giren­lerin sonunun cehennem ateşi olduğunu haber vermekle, adeta şöyle buyurmuş olmaktadır: Ey insanlar! Gidilecek yolun doğrusu eğrisi belli olduktan sonra artık Peygamber&#8217;e muhalefet etmeyin. Yani dosdoğru yol, Peygamber&#8217;e muha­lefet etmemektir ve mü&#8217;minler de böyle yapmaktadırlar. Eğer bu yoldan saparsanız, sonunuz cehennemdir.</p>
<ol start="2">
<li><em>“Onun (Peygamberin) emrine muhalefet edenler, kendi­lerine bir fitnenin ulaşmasından veya elim bir azabın çarpmasından sakınsınlar.” </em>(24/en-Nûr, 63.)</li>
</ol>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in emrine muhalefet eden kimsele­rin, ya bir fitneye veya çetin bir azaba muhatap olacakları bu ayette net bir şekilde ifade buyurulmaktadır. Buradaki &#8220;fitne&#8221;yi müfessirler, kişinin, kalbine gelecek küfür, nifak veya bid&#8217;at sebebiyle fitneye düşmesi tarzında açıklamışlardır. Burada geçen &#8220;azap&#8221; ise dünyada başa gelecek çeşit­ bela ve musibetler olarak açıklanmıştır.</p>
<ol start="3">
<li><em>“Allah ve Resulü bir işte hüküm verdikleri zaman rnü&#8217;min bir erkekle mü&#8217;min bir kadının, işlerini kendi isteklerine göre belirleme haklan yoktur. Kim Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne isyan ederse, apaçık bir sapıklık ile sap­mış olur.&#8221;</em>(33/el-Ahzâb, 36.)</li>
</ol>
<p>Bu ayette doğrudan müzminlere yönelik bir ikaz görüyo­ruz. Buyuruyor ki Rabbimiz: Allah ve Resulullah bir konu­da hüküm verdikleri zaman, mü&#8217;minlerin artık o konuda başka bir hükmü ve görüşü seçme haklan yoktur. Ben mü&#8217;minim diyen insanların bu noktada tam bir teslimiyet göstermeleri gerekir.</p>
<ol start="4">
<li><em>&#8220;Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”</em> (4/en-Nisâ, 65.)</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Muhtemel İtirazlar</strong></p>
<p>Buraya kadar zikrettiğim ayetlerden başka Hz. Peygam­ber (s.a.v)&#8217;in mü&#8217;minler için &#8220;güzel örnek&#8221; olduğunu (33/el-Ahzâb, 21.), O bize ne verirse onu almakla ve bizi neden sakındırmışsa ondan uzak durmakla yükümlü bulunduğumuzu (59/el-Haşr,7.) bildiren ayetler bulunduğunu da hatırlatarak, burada zikrettiğim ayetlere itiraz sadedinde ileri sürülebilecek bazı yaklaşımla­ra değinmek istiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong style="line-height: 1.5;">1. İtiraz</strong></p>
<p>Özellikle ilk iki kategoride zikrettiğim ayetlerin mutlak ifadeleri sebebiyle, bunların muhataplarının inanmayan­lar olduğunu ileri sürenler çıkabilir. Ancak bu itiraz, ce­vabını kendi içinde barındırmaktadır. Zira ifadelerin mut­lak olması, mü&#8217;min olsun kâfir olsun bütün insanlara hitap edildiğini gösterir.</p>
<p>Durum böyle olmakla birlikte, yukarıdaki itirazın yerin­de olmadığım daha doğrudan gösteren ayetlerden bir-iki örnek verecek olursak:</p>
<p><em>&#8220;Eğer mü&#8217;min kimselerseniz, Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne itaat edin.&#8221;</em> (7/el-Enfâl, 1.)</p>
<p>Ganimet taksimi konusunda Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e soru soran mü&#8217;minler hakkında nazil olduğu, metninin bizzat kendi ifadesinden anlaşılan bu ayet, imanı, Allah&#8217;a ve Resulü&#8217;ne itaate bağlamasıyla dikkatimizi çekmekte ve hitap edilen kimselerin mü&#8217;minler olduğu açık bir şekilde görülmektedir.</p>
<p><em>“Ey iman edenler! Allah&#8217;a itaat edin, Resul&#8217;e itaat edin ve amellerinizi iptal etmeyin.“</em> (47/Muhammed, 33.)</p>
<p>Bu ayet, bir taraftan &#8220;itaat&#8221; kelimesini (yukarıda 2. sıra­da zikrettiğim ayette olduğu gibi) hem Allah Teala&#8217;ya, hem de Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaati vurgulamak için ayrı ayrı zikretmesiyle dikkat çekerken, diğer taraftan da her iki merciye itaati mü&#8217;minlere yönelik bir emir olarak ifade et­mesiyle öne çıkmaktadır.</p>
<p>Son iki sırada zikrettiğim ayetler dolayısıyla yukarıdaki hürden bir itirazın Kur&#8217;an açısından makul ve yerinde olmadığını söylemek durumundayız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2.İtiraz</strong></p>
<p>Sünnet&#8217;in bağlayıcı olmadığını iddia edenler, bütün bu ayetlerde zikredilenin, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaat ve ittibanın emredildiği ve O&#8217;na muhalefetin yasaklandığı hususlarından ibaret olduğunu ileri sürerek, şöyle derler: Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaat ve ittiba ile O&#8217;na muhalefet etmemekten maksat, onun Sünneti değil, Kur’an&#8217;dır. Bütün bu ayetlerde Kur&#8217;an&#8217;ın değil de Sünnet&#8217;in kastedildiğini göste­ren açık ve kesin bir delil yoktur.</p>
<p>Buna cevap olarak şöyle deriz:</p>
<p>Bu yaklaşım, ilgili ayetlerin mana ve mefhumlarına ya tam vakıf olamamanın, ya da bilinçli bir saptırmanın ifade­sidir. Bunun böyle olduğunu ortaya koymak için fazla uza­ğa gitmeye gerek yok.</p>
<p>Örnek olarak yukarıda zikredilen ayetlerden bazılarını ele almamız yeterlidir.</p>
<p>Mezkûr ayetlerden birisi, hatırlanacağı gibi, <em>“Namazı kı­lın, zekâtı verin ve Resul&#8217;e itaat edin. Umulur ki merhamet olunursunuz.”</em> (24/en-Nûr, 56.) ayeti idi.</p>
<p>Burada önce namaz ve zekâtın emir buyurulduğunu gö­rüyoruz. Bu durum, ayetin hitap ettiği kimselerin Kur’an&#8217;a itaat ve ittiba emri doğrultusunda bu iki ibadet ile mükellef tutulduğunu anlatmaktadır. Bu ibadetleri yerine getirenler zaten Kur&#8217;an&#8217;a itaat etmiş olacaklardır. Bu durumda Resul­&#8217;e itaatin ayrıca vurgulanması ne anlama gelmektedir?</p>
<p>Dolayısıyla eğer Resul&#8217;e itaat, sadece Kur&#8217;an&#8217;da gördü­ğümüz emir ve yasaklara itaatten ibaret olsaydı, namaz ve zekât emirleri yanında Resul&#8217;e itaatin de ayrıca vurgulanmasında hiç bir mana olmazdı.</p>
<p>Bir diğer ayet: <em>“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, arala­rında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” </em>(4/en-Nisâ, 65.)</p>
<p>Burada müminlere, aralarında çıkan ihtilaflarda Kur&#8217;an&#8217;ın değil de Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in hakem tayin edilmesinin emir buyurulduğu açıktır.</p>
<p>Oysa Hz. Peygamber (s.a.v) onlara Kur&#8217;an&#8217;ı eksiksiz olarak tebliğ etmektedir ve dolayısıyla Kur&#8217;an ayetleri onlar tarafından da bilinmektedir. Hal böyleyken Kur’an&#8217;ın değil de Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in hakem tayin edilmesinin emir buyrulmasını Sünnet&#8217;e ittibanın emredilmesinden başka nasıl anlayabiliriz?</p>
<p>Burada ayetin mazmunundan şu iki noktayı rahatlıkla çıkarmamız mümkündür:</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v) kendisine getirilen davaları ya Kur&#8217;an ayetlerine göre çözecek veya Kur&#8217;an&#8217;da yer alma­yan bir hükmü icra edecektir. Üçüncü bir ihtimal sözkonusu olamaz.</p>
<p>Eğer bu ihtimallerden ilkini benimseyecek olursak bu­nun bizi götüreceği nokta şurasıdır: Hz. Peygamber (s.a.v) Kur&#8217;an&#8217;ın hükümlerine diğer insanlardan daha fazla nüfuz etmekte ve ayetlerden, onların çıkaramayacağı hükümleri çıkarabilmektedir.</p>
<p>Bu ise Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in, murad-ı ilahiye, yani Kur&#8217;an&#8217;ın mana ve maksatlarına diğer insanlardan daha fazla vakıf olduğunun kabulünden başka birşey değildir, öyleyse Allah Teala&#8217;ya itaatin yanında Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaati de vurgulayan ayetlerden, sadece Kur&#8217;an&#8217;a ittiba hükmünü çıkarmak doğru değildir. Kur&#8217;an&#8217;ı bizden daha iyi ve doğru anlayan bir Peygamber&#8217;in varlığım kabul ettikten sonra böyle bir iddiacının geçerliliği olabilir mi?</p>
<p>İkinci ihtimali kabul etmemiz halinde ise, Hz. Peygam­ber (s.a.v)&#8217;in, Kur&#8217;an&#8217;da yer almayan hükümler getirebilece­ğini söylemiş oluruz ki, bu durumda sözkonusu itiraz tamamen havada kalmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3.İtiraz</strong></p>
<p>Sünnet&#8217;in bağlayıcılığına itiraz eden çevrelerin ileri sür­düğü bir diğer iddia da, Kur&#8217;an&#8217;ın <em>&#8220;her şeyi açıklayıcı&#8221;</em> olduğunu (16/en-Nahl, 89.), <em>&#8220;hiçbir şeyi eksik bırakmadığı&#8221; </em>(6/el-En&#8217;âm, 38.), <em>&#8220;ihtilafları açıkla­mak için&#8221;</em> gönderildiği(16/en-Nahl, 64.), Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in bile Kur&#8217;an&#8217;dan başka hakem aramadığı(6/el-En&#8217;âm, 114.) gibi hususları anla­tan ayetlerin, Kur&#8217;an dururken Sünnet&#8217;e veya bir başka kaynağa müracaat edip onu bağlayıcı kabul etmenin yanlış olduğunu anlattığı şeklindedir.</p>
<p>Bu iddiaya karşı herşeyden önce şunu söyleyelim ki, iti­raza delil olarak ileri sürülen ayetler, her halükârda bir önceki itirazı cevaplandırırken Resul&#8217;e itaati, ittibayı emre­den ve O&#8217;na muhalefeti yasaklayan ayetler ile birlikte dü­şünülmek zorundadır. Aksi halde Kur&#8217;an&#8217;ın bir kısmıyla amel edilmiş, diğer bir kısmı ise terkedilmiş olur.</p>
<p>İkinci olarak; eğer Kur&#8217;an&#8217;ın eksik hiçbir şey bırak­madığını ve her şeyi açıkladığını ifade eden yukarıdaki ayetler mutlak manada alınmaya müsait olsaydı, nazil olduğu günden bugüne insanoğlunun bilgi dağarcığına giren fizik, kimya, astronomi, biyoloji, tıp, felsefe, man­tık, gramer, psikoloji, sosyoloji&#8230; vs. ile ilgili ne varsa, hepsinin Kur&#8217;an&#8217;da açık-seçik bir şekilde yer aldığını görebilmemiz gerekirdi.</p>
<p>Yine bu yaklaşımın doğruluğunun kabul edilebilmesi için, bizzat Kur&#8217;an&#8217;ın emrettiği namaz, oruç, zekât, hac gibi pek çok ibadetin, bütün detaylarıyla Kur&#8217;an&#8217;da yer almış olması icabederdi. Oysa vakıanın bunun tam tersi olduğu ortadadır.</p>
<p>Şu halde yukarıdaki itiraz sadedinde ileri sürülen bu türlü ayetleri şu şekilde anlamamızın daha doğru olacağı­nı düşünüyorum: Allahu a&#8217;lem bu ayetler ve benzeri içerikteki diğerleri, gerek Din&#8217;in muhtevasının, gerekse varlık ve eşyaya ilişkin bilgilerin Kur&#8217;an&#8217;da öz ve nüve olarak yer aldığını anlatıyor olmalıdır. Yahut da Kur&#8217;an&#8217;da, söz konusu muhteva ve bilgileri doğru bir biçimde elde etmenin yollan ve yöntemleri gösterilmiştir. Yani bu ayet­ler, temel dinî ve ontolojik gerçekleri işaret etmektedir. Dolayısıyla bunların, Kur&#8217;an&#8217;ın herşeyi açıkladığı ve bu sebeple Sünnet gibi bir kuruma ihtiyâç bırakmadığı şek­linde anlaşılması mümkün değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>4.İtiraz</strong></p>
<p>Diyelim ki, buraya kadar zikredilen bütün ayetlerde biz­zat Resul&#8217;e ittiba ve itaat emredilmekte, ve O&#8217;na muhalefet yasaklanmaktadır. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v) artık aramızda değildir ve O&#8217;nun dünya değiştirmesinin üzerinden 1400 küsür sene geçmiştir. Şu halde bu ayetlerde Hz. Pey­gamber (s.a.v) ile ilgili olarak yer alan vurguları, O&#8217;nun ha­yatta bulunduğu dönem ile sınırlandırmamız gerekir. Zira bu ayetler bize, O&#8217;nun Sünneti&#8217;ne değil, bizzat O&#8217;nun ken­disine ittiba ve itaat etmemiz emredilmektedir.</p>
<p>Bu yaklaşımı doğru kabul edenlerin şu sorulara tatmin­kâr bir şekilde cevap vermeleri gerekir:</p>
<ul>
<li>Kur&#8217;an&#8217;da, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e itaat ve ittiba-nın, O&#8217;nun hayatta olduğu dönem ile sınırlı bir sorumlu­luk olduğunu gösteren bir ayet mevcut mudur?</li>
<li>Bu soruyla bağlantılı olarak, <em>&#8220;Seni ancak bütün insan­lık için bir müjdeleyici ve korkutucu olarak gönder­dik” </em>(34/Sebe’, 28.), <em>&#8220;Ve seni ancak alemlere rahmet olarak gön­derdik&#8221; </em>(21/el-Enbiyâ, 107.) gibi ayetler, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in misyo­nunun evrensel olduğunu göstermez mi?</li>
<li>Eğer Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in insanlara rehberliği yer­yüzünde vahyin maksatlarım gerçekleştirmek için vazgeçilmez bir şart ise, O’nun vefatından sonra dün­yaya gelen insanlar böyle bir rehberlikten niçin mah­rum bırakılmış olabilirler? Bu durum adl-i ilahiye ve murad-ı ilahinin dünya hayatında tecellisine aykırı değil midir?</li>
<li>Peygamber (s.a.v)&#8217;in Sünneti demek, O’nun söyle­dikleri ve yaptıkları demektir. Eğer O&#8217;na ittiba ve ita­at, O&#8217;nun söylediklerine ve yaptıklarına uymakla olu­yorsa, bu itiraz sahiplerinin tavrı yanlıştır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Sünneti, bu Ümmet&#8217;in takva ve vera ehli, mütehassıs, Peygamber aşığı alimleri tara­fından Sahabe döneminden itibaren muhafaza edil­miş ve bizlere kadar intikal ettirilmiştir.</li>
</ul>
<p>Yok eğer Sünnet Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in söyledikleri ve yaptıkları değildir denecekse, o zaman bu itiraz sahiplerinin, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e ittiba ve itaatten ne anladıkla­rım ilmi bir şekilde izah etmeleri gerekir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sünneti Bize Ulaştıran Unsurların Tesbiti ve Güvenilirliği Meselesi</strong></p>
<p>Şu ana kadar ortaya koymaya çalıştığım hususlar, me­selenin bir veçhesini aydınlatmaya yönelikti. Ancak sözün başında da altım çizdiğim gibi, mesele bununla bitmemektedir.</p>
<p>Maksadın hasıl olması için, bugün Sünnet&#8217;i bize ulaştıran unsurların güvenilir olup olmadığı hususunun aydınlığa uyuşturulması gerekmektedir:</p>
<p>Malum olduğu üzere, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Sünneti&#8217;ni bize nakleden iki önemli unsur vardır. Bunlardan birisi uygulama (tatbikat), diğeri de hadislerdir.</p>
<p>Şu halde meselenin birinci kısmı hallolduktan sonra, ikinci kısmı teşkil eden bu iki unsurun nasıl tesbit edildiği ve güvenilir olup olmadıkları hususuna gelelim.</p>
<p>Bilindiği gibi pek çok Kur&#8217;an ayetinde Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e, Kur&#8217;an&#8217;ı insanlara beyan etme, yani açıklama görevi verildiği belirtilmektedir. Bir-iki örnek zikredecek olursak;</p>
<ol>
<li><em>“Sana Zikr&#8217;i indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; ta ki düşünüp anlasınlar.”</em> (16/en-Nahl, 44.)</li>
</ol>
<p>Bu ayette Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in, insanlara indirilen hükümleri açıklamak gibi bir görevinin bulunduğu açık bir şekilde ifade buyurulmuştur.</p>
<p>Bu ayet dolayısıyla iki husus gündeme getirilebilir:</p>
<ul>
<li>Eğer Kur&#8217;an, Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından ayrıca açıklanmaya muhtaç bir alan bırakmış değilse, Hz. Peygamber (s.a.v) neyi niçin açıklayacaktır?</li>
<li>Peygamber (s.a.v) bu &#8220;açıklama&#8221; görevini nasıl ye­rine getirecektir?</li>
</ul>
<p>Burada iki ihtimal söz konusudur:</p>
<p>A- Hz. Peygamber (s.a.v), Kur&#8217;an&#8217;ı yine Kur&#8217;an ayetleriyle sınırlı kalarak açıklayacaktır.</p>
<p>B- Kur&#8217;an&#8217;ı, Kur&#8217;an&#8217;da açıkça yer almayan bir çerçeve ge­tirerek açıklayacaktır.</p>
<p>Bu şıklardan hangisini kabul ederseniz edin -ki bir üçüncü şık söz konusu olamaz-, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in, herhangi bir ayeti açıklarken Kur&#8217;an&#8217;da yer almayan kimi hususları gündeme getirmesinin, kendisine verilen bir gö­rev ve yetki dahilinde vuku bulduğunu söylemek zorunda­sınız. Şöyle ki;</p>
<p>İlk ihtimal, Kur&#8217;an&#8217;ın yine Kur&#8217;an ile açıklanması idi. Burada Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;e beyan görevi verilmiş olma­sı gösterir ki, Hz. Peygamber (s.a.v) Kur&#8217;an&#8217;ı, sıradan insan­ların ulaşamayacağı bir seviyede idrak ve ihata etmektedir. Bu ise Kur&#8217;an&#8217;ın anlaşılmasında O&#8217;nun açıklamalarına mutlak surette ihtiyacımız bulunduğunu gösterir.</p>
<p>İkinci ihtimal ise doğrudan &#8220;gayri metluvv vahiy&#8221; olgu­sunu gündeme getirir. Gayri metluvv vahiy olgusunun ka­bul edilmesi halinde ise Sünnet&#8217;in Kur&#8217;an&#8217;ı beyan fonksiyo­nu konusunda herhangi bir şüphe söz konusu değildir.</p>
<ol start="2">
<li><em>“O Kur&#8217;an&#8217;ı hemen kapmak için dilini aceleyle kımıl­datma. Şüphe yok ki onu (senin kalbinde) toplamak da, onu okutmak da bize aittir, öyleyse biz onu oku­yunca sen onun okunuşuna uy. Sonra şüphe yok ki, onun açıklaması da bize aittir.”</em> (75/el-Kıyâme, 16-19)</li>
</ol>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Kur&#8217;an dışı bir vahiyle Kur&#8217;an&#8217;ı açıkladığının en kuvvetli delillerinden birisi olan bu ayette dikkatimizi şu noktaya yoğunlaştıralım: Allah Teala, Kur&#8217;an&#8217;ı açıklama işinin kendisine ait olduğunu, hem de tekitli bir ifade ile beyan buyurmaktadır.</p>
<p>Buradan ilk bakışta Kur&#8217;an&#8217;ın yine Kur&#8217;an&#8217;la açıklanaca­ğı sonucu çıkar gibi görünse de, acele davranıp ayetin bu hususu anlattığı konusunda son karan vermeden şöyle bir soru soralım: Eğer böyleyse Kur&#8217;an&#8217;ın bütün ayetlerinin yine Kur&#8217;an tarafından açıklanmış olması gerekmez mi?</p>
<p>Oysa görüyoruz ki, Kur&#8217;an&#8217;da, diğer ayetler tarafından açıklanmamış pek çok ayet mevcuttur. Yukarıda da değin­diğim gibi namaz, oruç, zekât, hacc gibi ibadetlerin nasıl eda edileceği konusunda Kur&#8217;an&#8217;da detaylı bilgi bulmak mümkün değildir.</p>
<p>Öyleyse şunu söylemek zorundayız: Hz. Peygamber (s.a.v), Kur&#8217;an&#8217;ı açıklama görevini yerine getirirken, bir yandan murad-ı İlahînin ne olduğunu beyan etmiş, diğer yandan da tabii olarak Kur&#8217;an&#8217;da yer almayan ilave husus­lar getirmiştir. Nitekim gerek Hadis müdevvenatı, gerek rivayet tefsirleri ve gerekse Fıkıh kitapları, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in bu türden beyanlarıyla doludur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Muhtemel Bir İtiraz</strong></p>
<p>Şimdi meselenin can alıcı noktasına gelmiş bulunuyo­ruz. Buraya kadar söylediklerimize itiraz etmeyen bir kasım çevreler, işin bundan sonrasında problem bulunduğunu söylemekte ve şöyle demektedirler:</p>
<p>Evet, Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in böyle bir görevi vardır ve bu görev gayri metluvv, yani Kur&#8217;an dışı vahiyle yerine geti­rilmiştir. Ancak özellikle sözlü rivayetlere, yani hadislere dayanan Sünnet&#8217;in bize kadar güvenilir bir şekilde geldiği­ne dair elimizde bir güvence yoktur.</p>
<p>Zira hadis ravileri rivayetlerin Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in mübarek ağzından çıktığı gibi, aynı kelimelerle naklinde gerekli titizliği göstermemişlerdir. Sahabe neslinden itiba­ren hadisleri orijinal lafızlarıyla aynen nakletmediğini, sa­dece manayı aktardığını söyleyen pek çok kimsenin mev­cudiyetini kaynaklardan öğreniyoruz.</p>
<p>Üstelik mesele sadece mana ile rivayet de değildir. Hadis uyduruculuğu dediğimiz vakıa -ki İslam kaynakları da bu vakıanın varlığını kabul etmektedir-, hadisler konusunda daha dikkatli olmamız gerektiğini ikaz etmektedir.</p>
<p>Şu halde geçmiş ulema tarafından sahih kabul edilmiş olsa da, elimizdeki hadislerin tümüne güvenmemiz söz ko­nusu olamaz.</p>
<p>İşte bu, günümüzde hadisler hakkında müslümanların kafasında oluşturulmuş en ciddi ve tehlikeli itirazdır ve hak ettiği ciddiyetle üzerinde durmayı gerekli kılmaktadır.</p>
<p>Bu itiraza cevap sadedinde öncelikle şunu söyleyelim: Al­lah Teala Kur&#8217;an&#8217;da &#8220;Zikr&#8221;in kendisi tarafından indirildiğini ve yine kendisi tarafından korunacağını belirtmektedir:</p>
<p><em>&#8220;Muhakkak ki Zikr&#8217;i biz indirdik; onun koruyucusu da bizleriz.”</em> (15/el-Hicr, 9.)</p>
<p>Bu ayet üzerinde dururken şu hususların düşünülmesi gerekmektedir:</p>
<p>Buradaki &#8220;Zikir&#8221; kelimesinin, metluvv olsun, gayri metluvv olsun her türlü vahyi anlattığım söyleyen İbn Hazm (Bkz. el-İhkâm, 1,121-2.) gibi alimlerin bu görüşünden sarf-ı nazar edelim ve bu kelime ile Kur&#8217;an&#8217;ın kastedildiğini kabul ederek soralım:</p>
<ol>
<li>Bu ayetten yola çıkarak Kur&#8217;an dışında başka hiçbir şeyin İlahî koruma altında bulunmadığını söylemek doğru mudur? Eğer bu doğruysa şunu söylememiz mümkün hale gelecektir: Bugün Müslümanlar&#8217;ın kıl­dığı namazlar, Kur&#8217;an&#8217;ın emrettiği ve Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in mahiyetini Kur&#8217;an dışı vahiy kanalıyla öğre­nerek kıldığı namazın aynısı olmayabilir. Aynı şeyi hacc, oruç, zekât vd. ibadetler için de söylemek pekâlâ mümkün olmalıdır.</li>
</ol>
<p>O zaman Allah Teala&#8217;nın Kur&#8217;an&#8217;da emrettiği bu iba­detler, murad-ı ilahi hilafına icra ediliyorsa Kur&#8217;an&#8217;ın bu konudaki ayetlerinin fiilen İlahî koruma kapsamı­nın dışında kaldığını söylememizin engeli nedir?</p>
<ol start="2">
<li>Yine bu ayette geçen &#8220;Zikir&#8221; kelimesinin Kur&#8217;an&#8217;ı an­lattığını varsayarak söyleyelim: Kur&#8217;an, ayetlerin açıklamasının Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından yeri­ne getirileceğini bildirdiğine ve Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in bu açıklamaları da bize kadar hadisler kanalıyla geldiğine göre, eğer hadislere güvenemeyecek isek şu sorunun cevabım kim verebilir: Hz. Peygam­ber (s.a.v)&#8217;in, ilahi garanti altındaki beyan fonksiyonu hakkında böyle bir şüphe mevcut iken Kur&#8217;an&#8217;ın sa­dece ayetlerinin koruma altında olmasının ne manası vardır? Onu bize en güvenilir şekilde beyan eden Sünnet şüphe altında bulunuyorken ve Kur&#8217;an&#8217;ı Sünnet mevkiinde beyan edecek ikinci bir kuvvet de mevcut değilken, Kur&#8217;an ayetlerini dileyenin dilediği gibi yorumlamasının önüne nasıl geçebiliriz? Böyle bir durum tahrif kapsamına girmez mi?</li>
<li>Yine yukarıdaki ayette geçen &#8220;Zikir&#8221; kelimesinin Kur&#8217;an&#8217;a münhasır olduğunu varsayarak soralım: Kur&#8217;an&#8217;ın korunması ne suretle olmuştur?</li>
</ol>
<p>Bu soruya, &#8220;onu ezberleyerek kitlesel rivayet şeklinde nesilden nesile aktaran hafızlar sayesinde olmuştur&#8221; şek­linde cevap verilirse buna şöyle mukabele ederiz:</p>
<p>Burada işin içine beşer unsurunun girmesi nasıl Kur&#8217;an&#8217;ın İlahî korunmuşluk niteliğine halel getirmiyor ve hatta bu korunmuşluğun yegâne vasıtası oluyorsa, hadis­leri de bize kadar nakledenler aynı nesiller değil midir?</p>
<p>Bilindiği gibi Kur&#8217;an, Hz. Ebu Bekir (r.a) döneminde cem edilmiş, Hz. Osman (r.a) döneminde de istinsah edilerek birkaç nüsha halinde çoğaltılmıştır.</p>
<p>Her iki aşamada da bu işi yapmakla görevlendirilen komisyonun başında bulunan Zeyd b. Sâbit (r.a) şöyle demiştir: “Ebu Bekir döneminde yapılan cem işleminde Tevbe suresinin iki ayetini sadece Ensar&#8217;dan Ebû Huzeyme&#8217;nin yanında bulabildim. Keza Osman dönemindeki teksir esna­sında da Ahzab suresinin bir ayetini sadece yine Ensar&#8217;dan Huzeyme&#8217;nin yanında bulabildim.”</p>
<p>Müsteşrikler&#8217;in, Kur&#8217;an&#8217;ın her ayetinin her tabakada sa­yılan tevatür seviyesine ulaşan kitleler tarafından birbirle­rine nakledildiği gerçeğine itirazları da bu noktada vuku bulmaktadır.</p>
<p>Peki, buna benzer iddialar hadisler hakkında varit oldu­ğu zaman niçin hemen şüpheye kapılalım ve hadislerin uydurulmuş olabileceği ihtimaline yer verelim?</p>
<p>Kaldı ki, geçmişten bu yana sahih kabul edilen hadisle­rin uydurulmuş olabileceği ihtimalini gündeme getirenler &#8211; en azından bunların bir kısmı-mütevatir hadisleri bu iddi­anın dışmda tuttukları halde, ulema tarafından mütevatir olduğu tesbit edilmiş olan hadisler hakkında bile aynı iddi­anın devam ettiriliyor olmasını nasıl açıklayacağız?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Yukarıdan beri söylediklerimizin, Sünnet&#8217;in bağlayıcı bir din kaynağı olduğu konusundaki şüpheleri ortadan kal­dırmaya yeteceğini umarak diyoruz ki:</p>
<p>Bütün bu tartışmaların ve Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;in Sünneti&#8217;nin bağlayıcı olup olmadığı münakaşalarının ötesinde biz, Sünnet-i Seniyye&#8217;yi kurtuluşumuz için bir sığmak, bir melce olarak görüyoruz. Çünkü eğer bu gelip geçici dünya hayatında bize düşen, Allah Teâla’nın muradına uygun yaşamak ve O&#8217;nun rızasına ulaşmak ise, bunun yolunu iki cihanın Efendisi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) en güzel şekilde yaşayarak göstermiş ve öğretmiştir.</p>
<p>Her türlü akademik ve metodolojik tartışmanın ötesinde şu gerçeği inkâr edecek birisi bulunacağını düşünemiyo­rum: Kur&#8217;an&#8217;ı en doğru şekilde anlayan ve en ideal biçimde hayata aksettiren insan Hz. Peygamber (s.a.v)&#8217;dir. Şu halde O&#8217;nun Kur&#8217;an&#8217;ı anlama ve yaşama biçimi konusunda bize kadar intikal etmiş olan haberlere müstesna bir hassasiyet ve titizlik göstermemiz gerekir. Elimizdeki bu Hadis külliya­tı, başka hiçbir sebep olmasa bile sırf bu sebeple böyle bir itina ve dikkati hak etmektedir.</p>
<p>Bize kadar intikal etmiş olması bile başlı başına bir mu­cize olan Hadis külliyatının içinde yer alan ve ulema tara­fından sahih addedilmiş olanları, &#8220;ya gerçekten sahih ise ve Efendimiz öyle buyurmuş, öyle davranmışsa?!&#8221; tarzındaki bir endişe ile, Nebevi emanete varis olmanın kıvanç ve so­rumluluğu ile hareket etmeli değil miyiz?</p>
<p>Öyleyse hepimizin, Hadisler hakkında konuşurken Al­lah Teala&#8217;dan korkması ve Efendimiz (s.a.v)&#8217;den gelecek en küçük bir azarlamayı, sitemi ve daha da kötüsü O&#8217;nun şefaatinden mahrum bırakılmayı hesaba katması gerekir diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil, İdrak ve Tasdik, s.233-251.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kurandaki-sunnet/">KUR’ÂN’DAKİ SÜNNET</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kurandaki-sunnet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
