<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kırtas Hadisesi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kirtas-hadisesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 26 Jan 2018 15:04:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kırtas Hadisesi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Imam Rabbani&#8217;ye Göre Sahabelerin Içtihadı&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sahabeler-hakkindadir-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sahabeler-hakkindadir-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Jan 2018 20:23:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Cemel ve Sıffin Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Ali ve Hz Muaviye]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Muaviye]]></category>
		<category><![CDATA[Kırtas Hadisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Özgen]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe Arasında Geçen Tartışmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe Birbirlerine Düşman mıydı?]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabenin Içtihadı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19973</guid>

					<description><![CDATA[<p>D.Sahabelerin Içtihadı &#8220;İctihad&#8221;, lügatte bir çaba sonunda elde edilebilecek bir şeyi elde etmek veya başarmak için olanca gücüyle çalışıp gayret etmek demektir. Bu kelime, ağır bir taşı kaldırmaya çalışan kişi için kullanılır ama bir hardal tanesini kaldırmak isteyen kişi için kullanılmaz(597). Dini bir ıstılah olarak &#8220;ictihad&#8221;, dini bir hüküm hakkında zan hâsıl etmek için fakıh [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahabeler-hakkindadir-2/">Imam Rabbani’ye Göre Sahabelerin Içtihadı…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/sahabeler-hakkindadir-2/images-9-12/" rel="attachment wp-att-19978"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19978" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-9-1.jpeg" alt="" width="512" height="287" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-9-1.jpeg 512w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-9-1-300x168.jpeg 300w" sizes="(max-width: 512px) 100vw, 512px" /></a></strong></p>
<p><strong>D.Sahabelerin Içtihadı</strong></p>
<p>&#8220;İctihad&#8221;, lügatte bir çaba sonunda elde edilebilecek bir şeyi elde etmek veya başarmak için olanca gücüyle çalışıp gayret etmek demektir. Bu kelime, ağır bir taşı kaldırmaya çalışan kişi için kullanılır ama bir hardal tanesini kaldırmak isteyen kişi için kullanılmaz(597). Dini bir ıstılah olarak &#8220;ictihad&#8221;, dini bir hüküm hakkında zan hâsıl etmek için fakıh ilmiyle ilgilenen (fakih) zatın olanca gücüyle çalışıp gayret etmesi olarak tarif edilebilir(598). İmâm-ı Rabbânî sahabenin içtihadı meselesine Şia&#8217;nın bazı iddi alarına cevap vermek üzere girer. Ama önce o da diğer Ehl-i sünnet kimliğine sahip âlimlerin söylediği gibi vahiy ile bildirilen meşelerde ashabın vahyin emrine uymaktan başka bir tercihinin olmadığını ve onların her birinin bunu yaptığını belirtir(599). Ancak Şia&#8217;ya göre saha be, Hz. Peygamber&#8217;in vefatından sonra onun izinden gitmemiş, hatta çoğu dinden çıkmıştır (irtidat)(600).</p>
<p>Onlar halife olarak Hz. Ebu Bekir&#8217;e biat etmekle, aslında Hz. Ali&#8217;nin hakkı olan halifeliği gasp edilmesi ne yardımcı olmuşlardır. Sonraki yıllarda Hz. Ali&#8217;nin karşısmda Hz.Ayşe&#8217;nin veya Hz. Muaviye&#8217;nin yanında yer alarak bu irtidat hareketlerini devam ettirmişlerdir. Dolayısıyla imandan çıkan o insanların dine zararı olmuştur(601).</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre bazı insanlar,, sahabenin Hz. Peygamber&#8217;e olan samimi davranışlarını edepsizlik olarak değerlendirebilirler. Ancak bu, sahabenin öyle olduğundan değil, öyle sananların idrak kısalığından kaynaklanır. Çünkü sahabe, içinden geçeni olduğu gibi ve net bir şekilde söylemeyi tercih eder, sunî zorlamalardan uzak dururlardı. Düşündüklerini söylemek için süslü cümle kurmak gibi bir endişe taşımazlardı. Onlar daha çok iç dünyalarını (batın) düzgün tutmaya ehemmiyet verir, dış görünüşe daha az dikkat ederlerdi. Yani edeplere surî olarak değil, hakikî manası itibariyle uyarlardı.</p>
<p>Sahabenin tek düşüncesi, Hz. Peygamberin emrini tutmak, razı olmadığı şeylerden uzak durmaktı. Onlar, ana, baba, çocuk ve eşlerini onun yolunda feda etmişlerdi. Hz. Peygamber&#8217;i öyle seviyorlardı ki, onun tükürüğünü bile yere düşürmez, tam aksine alıp hayat suyu gibi bedenlerine ve yüzle rine sürerlerdi. Onlar Hz. Peygamber kan aldırdıktan sonra damarın dan çıkan kanı bile içmeye kalkışmışlardı. Dolayısıyla Hz. Peygamber&#8217;i bu kadar seven o büyük insanlardan ona karşı edepsizlik ima edecek bir cümle sadır olmuşsa onlar iyi manalara yorulmalıdır. Kullanılan kelimelere bakmak yerine söyleyenin ne demek istediği hedeflenmelidir(602).</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre Şia&#8217;nın sahabe hakkındaki edepsizlik iddiaları oldukça insafsız ve bilinçsiz iftiralardır. Bunu ispatlamak üzere o, sahabenin içtihadı meselesini ele alır(603). Kuran-ı Kerim&#8217;deki &#8220;Ey basiret sahipleri ibret alınız&#8221;(604) ve &#8220;İşlerinde onlarla istişare et&#8221;(605) ayetlerin den anlaşıldığı kadarıyla, Hz. Peygamber&#8217;in bulunduğu meclislerde ashab-ı kiramın da içtihat etme ve akıl ile bilinebilecek şeylerde söz söyleme hakkı vardı(606). Bu hakla onlar, verilen bazı kararları redde debilir veya değiştirebilirlerdi. Çünkü yukarıdaki ayette geçen &#8220;ibret alınız&#8221; ifadesi &#8220;bir değerlendirme yapınız&#8221; manasındadır. Değerlendirme yapmak, verilen karara katılmak veya onu reddetmek üzere bir karar belirtmektir.</p>
<p>Dolayısıyla insanın reddedemeyeceği veya değiştiremeyeceği şey hakkında değerlendirme istemenin bir manası olmaz dı. Böyle bir yetkinin verilmediği kişilerle istişare de aynı şeydir. Daha isabetli olduğu takdirde istişare edilen kişinin görüşü tercih edilmeye cekse ona danışmanın bir manası olmaz(607). İmâm-ı Rabbani &#8220;Mevakıf&#8217; şârihi Seyyid Şerif Cürcani&#8217;nin, Amedi&#8217;den (v. 631/1233) aldığı bir görüşü naklederek bu meselede onunla aynı düşündüğünü ortaya koyar(608): Hz. Rasül-ü Ekrem vefat ettiği zaman Müslümanlar, tek akide ve tek yol üzerinde idiler. Sonra aralarmda iman veya küfre varmayan ictihadî meselelerde ihtilaflar çıktı. Ancak bu ihtilaflarda sahabe dine ait hükümleri yerine getirmek ve şeriatın temel usulünü devam ettirmekten başka bir maksat takip etmemişti(609).</p>
<p>Beyhakî de Hz. Peygamber&#8217;in ashabının temel itikadî meslelerde görüş birliği içinde olduklarım söylemişti. Ona göre sahabe vahiyle gelmiş hiçbir hükme itiraz etmeden olduğu gibi kabul etmişlerdir. Allah, Kitap ve Sünnette açık nass bulunmayan meselelerde onlara Ku&#8217;ran ve hadislerden hüküm çıkarmalarını (istinbat) ve içtihat etmelerini emretmiştir. İsabetli karar verenlere iki sevab, hata edenlere bir sevab (ecir) vaat etmiştir. Hz. Peygamber&#8217;in &#8220;Hâkim içtihat edip hükmünü verdiği zaman isabet ederse iki sevab alır, içtihadında hata ederse bir sevab alır&#8221;(610) mealindeki hadisi buna işaret etmektedir. Sahabe içtihat ettikleri meselelerin bazılarında aynı görüşü paylaşırken bazılarında farklı görüş beyan etmişlerdir. Onların hepsinin doğru kabul ettiği ve üzerinde ittifak ettiği hükümlere icma denmiştir. O hükümler, kanun haline gelmiş, kimsenin reddetmesine izin verilmemiştir(611).</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî&#8217;nin yukarıdaki görüşleri de ondaki Ehl-i sünnet kimliğinin tezahürleri olarak değerlendirilmelidir. Mesela, imam Şafii de sahabenin Kitap ve sünnetin açık hükümlerine asla muhalefet etmediklerini belirtmiş, açık nassın bulunmadığı meselelerde içtihat ettiklerini ve içtihatlarında bazen ittifak, bazen de ihtilaf ettiklerini söylemiştir. Ona göre sahabe, temel dini akidelerde hep aynı hükme varmışlardır. Ancak feri meselelerde bazılarının içtihadı, bazen diğerlerinin içtihadından farklı olmuştur. İhtilaf ettikleri zaman onların her biri, &#8220;Ey basiret sahipleri ibret alınız&#8221;(61 ayetinin emrine uyarak iç tihat ettiği için kendine düşeni yapmıştır.</p>
<p>İçtihatta hata ettikleri yerlerde içtihat emrine uymakla mesuliyetten kurtuldukları gibi bir de sevap alırken, isabet edenler en az iki sevap almıştır. Sonraki fakihler, sahabenin izinden giderse (ittiba) Hz. Peygamber&#8217;in işaret buyurdu ğu &#8220;Fırka-i Naciye &#8220;den olurlar. İttifak ettikleri yerlerde onlara uyanlar, Ehl-i sünnet kimliği ile tanındığı gibi, ihtilaf ettikleri yerlerde uyanlar da aynı kimlikle tanınırlar. Çünkü onların her biri kitap, sünnet veya icmadan bir vesikaya sarılmıştır(613).</p>
<p>Şatibî (v. 790/1388) de sahabenin dinin temel inançlarında ittifak ettiklerini fakat açık nassın bulunmadığı meselelerde içtihat ederek Kitap ve sünnetten hüküm çıkardıklarını söyler. Kitap ve sünnetten açık delilin bulunmadığı yerlerde içtihat etmeleri ve içtihatla farklı hüküm ortaya koymaları, kendilerine verilen bir emir icabı olduğu için sahabe edepli insana düşeni yapmıştır(614).</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî, sahabenin hükümlerinde heva ve heves eseri görmez. Yoksa onlar dinden çıkmış (mürted) olurlardı çünkü Hz. Peygambere edepsizlik etmek ve onun yarımda âdab-ı muaşerete dikkat etmemek küfürdür. Dolayısıyla ona göre birçok ayet ve hadiste en faziletli insan olduklarından bahsedilen o büyük zatları küfürle itham etmek bir iftiradır. Çünkü onlar, hükümlerini dünyevi bir ihtirasla değil, &#8220;Ey basiret sahipleri ibret alınız&#8221;(615) ayetiyle verilen emre bağlı içtihatla vermiştir. Burada edepsizlik değil, tam tersine Kuran&#8217;ın emrine uymak gibi edepli bir davranış vardır(616).</p>
<p>Aynı zamanda ayet-i kerime deki içtihat emri, Allah&#8217;ın rahmetinin genişliğinin bir alametidir. Allah (c. c. ) âlimlere içtihat etmelerini emrederken onlarm manevi inayet ve keramete ermelerini ve derecelerinin yükselmesini murat etmiştir. Hata eden de terakki eder, isabetli karar veren de. Bu yüzden Hz. peygamber&#8217;in sohbetiyle içtihat yetkisini elde etmiş o nezih insanları Allah&#8217;ın emrine uyup içtihat ettiler diye terbiyesizlikle itham etmek, cahilce bir iddiadır(617).</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî sahabe arasında geçen münakaşaların içtihat ehli yeti ile yepıldığına inanır. Ona göre iki farklı içtihattan birinin isabet, diğerinin hata etmesi normaldir. Ancak isabet eden de sevap kazanır, hata eden de. Bu yüzden onlar, her hal-ü karda övgüyü hak ederler. Onlar birbiriyle tartışmış, hatta kavga etmiş bile olabilirler ama bu, onların kusur hanesine yazılmamıştır. Onlar İçtihad emrini veren aye te kulak verip ona uymakla kendine düşeni yapmıştır. Bir müctehit, başkasının içtihadını taklit edemez. Mesela İmam Ebu Yusuf&#8217;un (v. 182/798) içtihat derecesine ulaştıktan sonra Hz. Ebu Hanife&#8217;yi taklit etmesi hata olurdu.</p>
<p>Bu yüzden İmam Şafiî, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali de dâhil olmak üzere hiçbir sahabinin içtihadını kendi içtihadına tercih etmez, kendi reyi ile amel ederdi. Görüldüğü gibi içtihat yetkisi, sahabe olmayan bir müçtehidi, sahabeye bile muhalefet etmeye mecbur kılmaktadır.</p>
<p>Bu durumda, bir sahabinin içtihadının diğer sahabenin iç tihadına uymamasmda din adına yadırganacak bir şey olmamalıdır618. Vahyin inmekte olduğu günlerde sahabenin Hz. Peygamber&#8217;in içtihdma bile muhalefet etmeleri kötü kabul edilmemiş, bir yasak ge tirilmemişti. Buna Allah (c. c. ) razı olmasaydı mutlaka yasak çıkar ve ona muhalefet ettikleri için bir azab tehdidi alırlardı. Çünkü Hz. Peygamber&#8217;in hayatta olduğu yıllarda hiçbir yanlış hareket kabul görmemiştir. Mesela sahabeden bazıları, Hz. Peygamber&#8217;in yanında bir kere yüksek sesle konuşmuşlardı ama o anda ikaz edilmişlerdi. Allah Teâlâ, &#8220;Ey iman edenler, Peygamber&#8217;in yanında sesinizi yükseltmeyin. Onunla konuşurken birbirlerinize yüksek sesle konuştuğunuz gibi konuşmayın. Yoksa amelleriniz yok oluverir&#8221;(619) buyurmuştu(620).</p>
<p>Sahabenin içtihat yetkisiyle Hz. Peygamber&#8217;e bile muhalif karar vermelerinin kötü bir şey olmadığına, tam tersine övülecek bir şey olduğuna bir başka misal, Bedir esirleri hakkındaki karardır. İmâm-ı Rabbani, Kadı Beyzavi&#8217;den (v. 685/1286) şöyle bir nakil yapar: Hz. Rasül-ü Ekrem Bedir günü aralarında Hz. Rasül-ü Ekrem&#8217;in amcaları Abbas ve Ukayl b. Ebu Talib&#8217;in de bulunduğu yetmiş esir almıştı. Onlar hakkında ashab-ı kiramla istişare ettiler. Hz. Ebu Bekir: &#8220;Bunlar senin kavmin ve ailendir. Onları serbest bırak. Belki Allah tövbe nasip eder. Onlardan fidye al, ashabını güçlendir&#8221; demişti. Hz. Ömer: &#8220;Bunlar, küfür önderleridir; boyunlarını vur. Allah Teâlâ seni fidye almayacak kadar zenginleştirdi. Bana falan kişiyi, Ali ve Hamza&#8217;ya da kardeşlerini ver; boyunlarını vuralım&#8221; dedi. Ancak Hz. Rasül-ü Ekrem bunu istemedi ve &#8220;Allah kullarının kalplerini bazen sütten daha yumuşak olacak kadar yumuşatır. Bazılarının kalbini de taştan sert olacak kadar katılaştırır. Ya Eba Bekir, senin gibiler, Hz. İbrahim&#8217;e benzer. O da &#8220;Bana tabi olan bendendir. Bana asi olanlara gelince (ya Rab, senin merhametine kalmıştır). Sen Gafur ve Rahimsin&#8221;(621) demişti. Ya Ömer, senin gibiler, Hz. Nuh&#8217;a benzer. O da &#8220;Ya Rab, yeryüzünde kâfirlerden tek kişi bile bırakma&#8221;(622) demişti.Sonra Hz. Rasül-ü Ekrem ashabını muhayyer bıraktı onlar da esirler den fidye aldılar. Bu kararın arkasından şu ayet nazil oldu(623): &#8220;Yeryü zünde savaşırken, İslâm izzet bulup küfür zelil oluncaya kadar hiçbir peygamberin esir alması uygun düşmez. Geçici dünyâ malını istiyorsunuz. Hâlbuki Allah âhireti kazanmanızı ister&#8230;&#8221;(624)</p>
<p>Bu hadiseden soma Hz. Ömer Hz. Rasül-ü Ekrem&#8217;in (s. a. v .) yanı na gelmişti. Hz. Ebu Bekir&#8217;le birlikte ikisi de ağlıyorlardı. Hz. Ömer, &#8220;Ya Rasülallah, olanları bana da anlat. İçimden gelirse ben de ağlayayım. Olmazsa ağlamaya çalışayım&#8221; dedi. Hz. Rasûlüllah, &#8220;ashabımın fidye alışma ağlıyorum. (Yanıda duran ağaçlara bakarak devam etti:) Bana, onlara gelecek azabın şu ağacın yanındaki ağaca yakınlığından daha yakın olduğu bildirildi&#8221;dedi.</p>
<p>Rivayet olunduğuna göre Hz. Rasûlüllah, &#8220;Eğer azap inseydi Ömer ve Sa&#8217;d b. Muaz&#8217;dan başkası kurtulamazdı&#8221; buyurmuş(625). Zira o da şiddetli davranmayı tercih etmişti(626). Sahabenin Hz. Peygamber&#8217;in reyine uymadığı içtihadı reylerinden birisi de, Hz. Rasül-ü Ekrem&#8217;in vefatına yakın rahatsızlığı esnasında bir şeyler yazmak üzere bir kâğıt (kırtas) istediği zaman çıkan görüş ayrılığıdır(627).</p>
<p>Bu olay, kelam tarihinde ve mezhepler tarihinde &#8220;Kırtas Hadisesi&#8221; olark bilinir. Oradakilerden bazıları bir kâğıdın (kırtas) bu lunmasını isterken diğerleri buna mani olmuşlardı. Hz. Ömer el-Faruk da kâğıdın getirilmesine razı olmamış, &#8220;elimizde Allah&#8217;ın kitabı var, bize o yeter&#8221; demişti(62. Hz. Peygamberle sahabe arasında geçen o hadisedeki konuşmada geçen çekirdek kelime, &#8220;kırtas &#8221; (kâğıt) kelimesi olduğu ve olay onun üzerinde yoğunlaştığı için olaya &#8220;kırtas hadisesi&#8221; denmiştir. Bu hadise dolayısıyla Şia, Hz. Ömer başta olmakla birlikte orada bulu nan sahabenin dinden çıktığını iddia etmiştir.</p>
<p>Bu iddia, Ehl-i beyt ve sahabe sevgisini iman sermayesine dönüştürmüş ve Ehl-i sünnetle Şia arasında itikadî boyutlarda ele almabilecek tartışmalara yol açmıştır. Bunlardan birisi ve belki de en mühimmi sahabenin kendi aralarında geçen tartışmalardır.</p>
<p><strong>E. Sahabe Arasında Geçen Tartışmalar </strong></p>
<p>Isferâinî İmamiyye fırkalarının Hz. Peygamberden sonra sahabenin dinden çıktığım iddia ettiklerini kaydeder(629). Çünkü onlara göre sahabe, makam ve reislik sevgsiyle hak yoldan ayrılıp hilafeti Hz. Ali&#8217;den gasp etmişlerdir. Hatta onlar, dalalet ve küfür içine düşmüş, ayet ve hadislerde geçen vaatlerden mahrum olmuşlardır. Onların Müslüman lığı bile tartışmalı olunca sahabelik hakkını koruyamamışlardır.</p>
<p>Şia&#8217;ya göre ashab, Hz. Ali&#8217;ye karşı olanlar ve taraf olanlar olmak üzere iki fırkaya ayrılmıştı. Bu ayrılık onlarm birbirlerine kin ve buğz beslemelerine yol açmış ve ölünceye kadar öyle devam etmiştir. Bu yüzden Şia, sahabeyi ya küfürle itham eder ya da onların şerli ve bedbaht insanlar olduğunu söylerler. Sahabeyi kötüleyenlerin ileri sürdüğü bir iddia da ashabın birbirlerine karşı savaş açmış olmasıdır. Onlara göre savaşan iki taraftan biri nin haksız ve kötü olacağı kesindir. Dolayısıyla en azından sahabenin hepsi doğru ve güvenilir insanlar olamazlar.</p>
<p>Hâlbuki Ehl-i sünnete göre sahabenin hepsi, faziletli, adaletli ve güvenilir kişilerdir. Savaşan iki taraf da güvenilir ve adil kabul edilirler. Sahabe hakkında aksini iddia edenler onlara haksızlık etmektedirler. Ancak kavganın olduğu yerde mutlaka bir tarafın haksız olması beklenirken sahabe arasındaki kavgalarda her iki tarafın da haklı olduğunu iddia etmek, bir çelişki gibi göründüğü de bir hakikattir. Burada böyle bir iddianın çelişki olmadığı ve savaşan iki tarafm da aynı anda nasıl haklı olabileceği meselesi ele alınacaktır.</p>
<p><strong>F. Sahabe Birbirlerine Düşman mıydı? </strong></p>
<p>Ehl-i sünnet ashab arasında geçen kavga ve tartışmaları iyi manalara hamledip onlann heva ve taassuptan uzak olduğuna inanır, sahabe arasında geçen olayların içtihat icabı olduğunu ittifakla kabul eder.(630). Onlara göre Hz. Peygamberin &#8220;hâkim içtihat ettiğinde isabet eder se iki, hata ederse iki sevap alır&#8221;(631) hadisi onların yanlış bir şey yap madıklarını göstermektedir. Aşağıda meali verilen iki ayet de onlarm Allah&#8217;ın Rızasına nail olduklarını beyan etmektedir(632. &#8220;Allah onlardan razıdır, onlar da Allah&#8217;tan&#8230;&#8221;(633)  &#8220;Kasem olsun ki onlar o ağacın alında sana biat ederlerken o müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven duygusu vermiş ve onları çok yakın bir fetihle mükâfatlandırmıştır&#8230; &#8220;(634)</p>
<p>İbn Hacer el-Heytemî de bu ayetleri zikrettikten sonra ileride kâfir olacak kişiler hakkında Allah&#8217;ın kendilerinden razı olduğunu bildire rek şahitlik yapmayacağını kaydeder(635).</p>
<p>Ömer Nasuhi Bilmen, ashab-ı kiramın İslâmî kardeşliğin en güzel örneklerini verdiği halde insan olmaları bakımmdan bazı infiallere kapılmış olabileceklerini söyler. Ona göre ashab masum olmadığı için bazı hatalar yapmış olabilirler. Ancak onlarm hataları içtihada daya lıdır. Onlar sırf dini meselelerde birbirinin içtihadına hürmet ederler, farklı görüşleri bir çekişmeye sebep olmazdı. Bununla birlikte umumu alakadar şeylerde hata kabul edilen bir içtihadın yaygınlaşması, umu mun menfaatine uygun olmayacağı için onu ortadan kaldırmaya çalış mayı bir vazife telakki eder, bunda ihmallik etmezlerdi(636).</p>
<p>İmâm-ı Rabbani, sahabeyi birbirine düşman olacak şekilde ikiye ayırmayı insaftan uzak bir itham olarak görür. Ona göre bu itham, her iki tarafın da rezil sıfatlara bulaşmış olduğunu ilan etmektir; Hz. peygamberim ümmetinin en hayırlıları olarak ilan ettiği o büyük insanların en şerli olduğunu iddia etmektir. Hele böyle bir iddiayı Şeyhayn&#8217;a (Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer) yakıştırmak, hiçbir insafa sığmaz. Çünkü Hz. ibn Abbas ve başka müfessirler, &#8220;En müttaki olan ondan uzaklaştırılır&#8230;&#8221;(637)mealindeki ayetin Hz. Ebu Bekir hakkında indiğini ittifakla kabul etmişlerdir. Onlara göre buradaki &#8220;en müttaki&#8221; olan, Hz. Ebu Bekir&#8217;dir.</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî, bunun sadece kendine ait bir görüş olmadığmı ima eder ve Fahreddin Razî&#8217;nin (v. 606/1210) de aynı görüşte olduğunu söyler. Onun bu ayet hakkındaki açıklamasını aynen tekrar eder: Allah&#8217;ın, &#8220;Sizin en şerefliniz, en müttaki olanınızdır'(638) hitabına mazhar olan Hz. Ebu Bekir, bu ayete göre bu ümmetin en faziletlisi olmalıdır(639). Dikkatle düşünüldüğü takdirde Kuran-ı Kerim&#8217;de bu ümmetin &#8220;en müttaki&#8221;si olarak methedilen bir zatın dinden çıktığını veya günahkâr bir fasık olup dalalete düştüğünü iddia edenleri İmâm-ı Rabbânî insafsızlıkla itham etmesin(640) bir haksızlık olarak görülmez. İmâm-ı Rabbânî, Hz. Ebu Bekir&#8217;i küfürle itham eden Şia&#8217;ya şu soruyu sorar: &#8220;Hz. Sıddık&#8217;ta küfür ve dalalet ihtimali olsaydı ashab-ı kiramın bu kadar güvenilir ve sayılarının da o kadar fazla olduğu zamanlarda onu Hz. Rasül-ü Ekrem&#8217;in yerine oturturlar mıydı?&#8221;</p>
<p>Imâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre Hz. Ebu Bekir&#8217;in yalana olduğunu söylemek, onu başlarına halife yapan -kendi verdiği rakama göre- otuz üç bin sahabenin batıl üzerine ittifak edip Hz. peygamber&#8217;in yerine bir sapığı oturttuklarını iddia etmektir. Hz. Peygamber, &#8220;Ashabım hakkında Allah&#8217;tan korkun. Benden sonra onları hedef edinmeyin. Onları seven beni sevdikleri için se ver. Onlara buğz eden de bana olan buğzundan dolayı buğz eder&#8221;(641) buyurmuştur. Bu durumda Müslümana düşen şey, insanlık tarihinde en hayırlı olan bu ümmetin de en hayırlılarının hakkına riayet etmektir(642). İmâm-ı Rabbânî, sahabenin birbirine kin besleyip düşman oldukları iddiasmı Kuran-ı Kerim&#8217;in beyanına ters bulur. Allah, &#8220;Muhammed Allah&#8217;ın Rasülüdür. Onunla birlikte olanlar kâfirlere karşı şiddetli ama kendi aralarında merhametlidirler.. &#8216;(643)mealindeki ayette ashab-ı kiramı birbirlerine karşı mükemmel merhametli tutumlarından dolayı methetmektedir. İmâm-ı Rabbânî, bu ayette geçen &#8220;rubama&#8221; (merhametlidirler) kelimesinden sahabe için bir övgü çıkarır. &#8220;Ruhamâ&#8221;, &#8220;rahîm&#8221; kelimesinin cemidir (çoğul). &#8220;Rahim&#8221; Arapçada bir sıfat-ı müşebbehe kalıbıdır (vezn). Sıfat-ı müşebbehe ise bir kişi veya nesnedeki kalıcı sıfatları ifade etmek üzere kullanılır. Yani &#8220;rubama&#8221; kelimesi, sahabenin birbirine olan merhametinin sadece Hz. Peygamber&#8217;in hayatta olduğu günlerde değil, irtihalinden sonra da devan edeceğini anlatmaktadır. Dolayısıyla onların birbirlerine öfke, haset ve düşmanlık duyduğunu ima edecek ifadeler, ayetin beyanına ters düşer.</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî sahabenin hepsine olmasa da bir kısmına tabi olduğunu iddia eden Şia gruplarına cevap olacak bir açıklama yapar. Yukarıdaki ayette geçen grup ve toplum ifade etmek için kullanılan &#8220;ellezîne&#8221; kelimesinde sahabe övülmektedir. Çünkü Arap dilinde işaret ismi olarak kullanılan bu kelime, işaret ettiği sınıfın her ferdini içine alan bir mana ifade eder.</p>
<p>Ashab-ı kirama işaret eden bu kelime, merhamet sıfatının sahabenin hepsinde mevcut olduğunu ifade eder. Ayetin manası bir bütün olarak ele alınınca sahabenin hepsinde birbirine karşı kalıcı bir merhamet ve şefkatin bulunduğunu ifade ettiği görülecektir(644). Sahabenin birbirine düşman olduğunu ilan etmek, Allah&#8217;ın onlar dan, onların da Allah&#8217;tan razı olduğunu(645) ilan eden, onların gerçek hakikî mümin(646) ve her birisinin doğru kişiler olduğu bildiren(647) ve Ümmet-i Muhammed&#8217;in insanlık tarihinde gelip geçmiş en hayırlı ümmet olduğunu beyan eden ayete(648) de ters düşer. Böyle bir iddia, kendi döneminin en hayırlı olduğunu bildiren(649) Hz. Peygamber&#8217;in yanlış ve boş konuştuğunu iddia etmek olur. İmâm-ı Rabbânî Hz. Ali sevgisiyle yola çıkan ve sahabenin çoğunu birbirine düşmanlıkla itham eden Şia&#8217;ya bir de şu soruyu sorar: &#8220;Üç ha lifenin Hz. Ali&#8217;ye, onun da diğer halifelere karşı gizli düşmanlık beslemesi, Hz. Ali&#8217;yi ne bakımdan büyütebilir acaba? Böyle bir iddia, her iki tarafı da küçük düşürür. Halifelik, onların çok istediği bir şey değildi ki onun için birbirlerine kin besleyip düşmanlık yapmış olsunlar. Hz. Ebu Bekir&#8217;in, &#8220;beni bu makam dan indirin&#8221; sözü herkes tarafından biliniyor. Aynı şekilde Hz. Ömer&#8217;in “alacak birini bulsam halifeliği bir dinara satardım&#8221; cümlesi de sağlam kanallar dan bize kadar gelmiştir. Buna rağmen onların halifelik için kavga ettiklerini söylemek, hiçbir insaf ölçüsüyle bağdaşmaz. &#8220;(650)</p>
<p>Hz. Ali&#8217;nin Hz. Muaviye&#8217;ye karşı savaştığı, ona karşı mücadele verdiği, tarihi bir hakikattir. Ancak o, mücadelesini halifeliğe çok heves ettiği için değil, tam tersine baş kaldıranlara karşı savaşmanın ve onları defetmenin farz olduğuna inandığı için başlatmıştı. Hz. Ali, Hz. Muaviye&#8217;ye karşı mücadelesinde onun şahsına değil, halifelik makamına karşı gelindiğini düşünerek mücadele vermiştir. O gün halife başkası olsaydı da Hz. Ali aynı şekilde davranır, aynı mücadeleyi verirdi. Çünkü o, Kuran-ı Kerim&#8217;deki, &#8220;Başkaldıranlara karşı, Allah&#8217;ın emrine gelinceye kadar savaşın&#8221;(651) mealindeki ayeti ölçü almıştı. O, orada halifeye başkaldırıya mani olmak istemişti. Hz. Ali&#8217;nin Halifeliği kaptırmamak gibi bir sevdası olmadığı gibi Hz. Muaviye&#8217;nin de mutlaka halife olmak gibi bir düşüncesi yoktu(652).</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre Hz. Peygamberle birlikte olmanm vesile olduğu manevi kazanç, sahabe-i kirama kirli sıfatların bulaşmasına mani olmuştur. Onların nefsleri, Hz. Peygamberle birlikte olmanın bereketiyle tezkiye olmuş, kin ve hırstan temizlenmiş, emarelikten çıkmış, mutmainne olmuştur. Onların kalbleri gibi, nefisleri de Allah&#8217;ı tasdik edip hakikî mümin olduğu için daima şeriate uygun şeyleri istemişlerdir. Onların her birisi, kendi içtihadına uymuş, îla-i hak için gayret etmiştir(653). Bu bakımdan anlaştıkları zaman hak için anlaşmışlar, tartışıp vuruştuklarında da Allah&#8217;ın rızasmı hedeflemişlerdir. Hiç birisi heva ve heves gibi şeylere bulaşmadan muhaliflerini kendilerinden uzak tutmuşlardır. Farklı içtihadın bulunduğu yerde kavga ve uyum suzluğun olması kaçınılmazdır. Çünkü içtihat eden kişinin (müctehid) başkasının içtihadma karşı çıkması değil, onu tasdik etmesi hatadır.</p>
<p>Bir müctehid kendine malum olanın doğru olduğuna inandığı için baş kasının hatırına o görüşten vazgeçemez. Onu sahiplenir ve korumak üzere elinden gelen her şeyi yapar. Yani onların birbirlerinin reyleri ne ters düşmeleri de uyumlu olduklarındaki gibi heva, heves ve nefs-i emmareye tabi olmak için değil, hak için olmuştur(654). Bir meseleye dair içtihatla verilen iki farklı hükümden biri mutla ka hatalı olmalıdır. Hz. Ali ve Hz. Muaviye arasındaki tartışmalarda Hz. Ali&#8217;nin haklı ve muhaliflerinin hatalı olduğunu zaten Ehl-i sünnet âlimleri de kabul etmiştir(655). Ama usul-ü fıkıh ilminin de ortaya koy duğu gibi, insanlar içtihadındaki hatadan dolayı haksız olmaz ve yerilmez, tam tersine onlar içtihat edilmesine dair emre uymakla övülecek bir şey yapmıştır. Bu yüzden hata eden bir sevap alırken isabet eden, en az iki olmak üzere on katına kadar sevap alır(656).</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî de çoğu Ehl-i sünnet âlimleri gibi, sahabenin bir birleri ile tartıştıkları zamanlarda üç fırka olduklarım söyler. Bir kısmının içtihadına göre, Hz. Ali tarafı, bir kısmının içtihadına göre de karşı taraf haklıydı. Üçüncü kısımdakiler ise karar vermekte tereddüt edip her hangi bir delille birini diğerine tercih edememişlerdi. Ancak görüş farkı içtihattan kaynaklandığı için herbirinin içtihadın icap ettiği yerde durması gerekiyordu. Yani birinci fırka Hz. Ali tarafına, ikinci fırka, Hz. Ali&#8217;nin muhaliflerine yardım etmeliydi. Üçüncü fırka ise her hangi bir tarafı tercih etmeden tarafsız kalmalıydı. Dolayısıyla üç gruba ayırlmış olan sahabenin her biri, içtihadının icabı ile amel edip kendine düşeni yapmıştır. Kendine düşeni yapanlar kötülenmez, methedilir. İmâm-ı Rabbani bu hususta Ömer İbn Abdiaziz (v. 101/720) ve İmam Şafii&#8217;nin yolunu tutar ve onların &#8220;Allah o kanlardan elimizi temiz eyledi bizler de dilimizi temiz tutalım&#8221;(657) cümlesini tekrar eder. Taraflardan birini itham etmez. Ona göre Hz. Rasül-ü Ekrem “Ashabımdan bahsedildiğinde dilinizi tutunuz&#8221;(658) hadisiyle &#8220;ashabımdan ve onların arasında geçen anlaşmazlıklardan söz edilirse geri durun; birini diğerine tercih etme yin&#8221; demek istemişti(659) İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre ashap arasında çıkan savaşlarda Hz. Ali tarafı haklı idi ama ihtilaf edilen her meselede onun haklı olması veya karşısmdakilerin hatalı olması gerekmez.</p>
<p>Bu hususta kesin konuşulamaz. Zira tabiîn ve ilk dönem müctehidleri, ihtilaflı meselelerin bir çoğunda Hz. Ali&#8217;nin muhaliflerini tercih etmişlerdi. Hz. Ali&#8217;nin haklı olduğu kesin olarak belirlenmiş olsaydı tabiinin müctehidleri ona uymayan bir hüküm veremezlerdi. Mesela tabiînden olan Kadı Şüreyh, (v. 80/699) Hz. Ali&#8217;nin görüşüne göre hüküm vermemişti(660): Hz. Hasan (v. 49/669), Hz. Ali&#8217;nin oğlu olduğu için babası lehine şahitliğini kabul etmemişti. Sonraki müctehidler de Kadı Şüreyh&#8217;in sözüyle amel edip onun hükümlerini almış, oğlunun babasına şahitlik yapmasını caiz görmemişlerdir. Hz. Ali&#8217;nin görüşlerine ters düştüğü halde müctehid- lerin tercih ettiği daha birçok mesele vardır. Dolayısıyla Hz. Ali&#8217;ye karşı çıkmaya itiraz etmenin bir manası olmadığı gibi ona muhalif olanların kınanması da doğru değildir(66.</p>
<p>Hem Ehl-i sünnet hem Şia, Hz. Ali&#8217;ye karşı olanların hatalı, tarafın da olanların haklı olduğunu söyler. Ancak Ehl-i sünnet, Hz. Ali&#8217;ye kar şı savaşanlar hakkında &#8220;tevilden kaynaklanan hata&#8221; ifadesinden fazla bir ifade kullanmazlar. Onlara dil uzatıp çirkinliklerini dile getirmekten geri durdukları gibi Hz. Muhammed&#8217;e sahabe olanların hakkını korur lar(662). Bu durumda îmâm-ı Rabbânî, diğer ehl-i sünnet âlimleri gibi(663) sahabeye eza ve cefa etmekten uzak durmanın ve her birini hayırla yâd etmenin en doğru yol olduğu neticesine varır(664).</p>
<p>Maksat, Hz. Ali&#8217;nin haklı, muhaliflerinin hatalı olduğunu ifade etmekse zaten Ehl-i sünnet bunu yapıyor(665). Bu durumda muhaliflere lanet edip kötülüklerini dile getirmenin faydası bir tarafa, zararı var dır. Zira o muharebelere katılan sahabenin bir kısmı, dünyada iken cennetle müjdelenmiş, Bedir muharebesine katıldığı için günahları affolmuş(666( ve Rıdvan biatinde bulunduğu için cennete gireceği haber verilmiştir(667). Kısacası Allah onlardan razı olduğunu bildirmiş(668), her birisini cennetle müjdelenmiştir(669). İmâm-ı Rabbani, sahabeyi kollamanın Hz. Ali karşıtlığından kaynaklanmadığını ifade etmek üzere şunları yazar: &#8220;Hz. Ali&#8217;ye karşı sava şanları sevmekten dolayı bir kazancımız olmaz. Tam tersine bundan rahatsız olmamız gerekirdi. Ancak onlar Hz. Peygamber&#8217;in ashabı olduklarından bizim de onları sevmemiz emreldildiği ve onlara buğz ve eziyet etmemiz yasaklan dığı için ona olan sevgimizin icabı olarak severiz. Bir ucu Hz. Rasulüllah&#8217;a varacağı için onlara buğz ve eziyet etmekten uzak dururuz ama haklıya haklı, haksıza da haksız deriz. Hz. Ali haklı, muhalifleri de hatalı idi. Bundan fazlasını söylemek fuzulî olur. &#8220;(670)</p>
<p>İmâm-ı Rabbânî, Hz. Ali&#8217;yi ifrat derecede seven Taftazanî&#8217;nin bile ashab arasındaki muhalefet ve muharebelerin hilafet meselesinde bir çekişmeden değil, içtihadi hata yüzünden olduğunu söylediğini(671)hatırlatır. Hayâlı Ahmed Efendi, (v. 875/1470) Taftazanî&#8217;nin &#8220;Şerhul- Akaid&#8221;ine yaptığı &#8220;Haşiye&#8221;sinde şunları kaydeder: Muaviye ve taraftarları Hz. Ali&#8217;nin zamanının en üstünü olduğu için imamete daha layık olduğunu itiraf etmişler ama Hz. Osman&#8217;ın katillerine kısası terk ettiği için ona karşı bir şüphe duymuş ve bu yüzden ona itaat etmemişlerdir(672).</p>
<p>Taftazanî&#8217;nin &#8220;Şerhul-Akaid&#8221; isimli eseri üzerine yapılan &#8220;Kara Kemal Haşiye &#8220;sinde Hz. Ali&#8217;nin &#8220;Kardeşlerimiz bize baş kaldırıyorlar. Onları öyle karar vermeye sevk eden tevilleri olduğu için ne kâfirdirler ne fasık&#8221; dediği nakledilir(673). Buradaki tevil ile farklı içtihat kast edilmiştir. Yani Hz. Ali onların içtihadı o yönde olduğu için öyle davranıyorlar demişti. Hz. Ali de kendine karşı çıkanların nefslerinin esiri olarak değil, içtihadın eseri olarak itiraz ettiklerini biliyordu. Dolayısıyla İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre içtihada bağlı bir hatadan dolayı sahabenin kınanması, kötü ve çirkin kişiler ilan edilmesi Hz. Ali&#8217;yi de memnun etmeyecektir(674).</p>
<p>Imâm-ı Rabbânî, Ehl-i sünnetin çoğunun delillere bakarak Hz. Ali&#8217;nin haklı, muhaliflerinin hatalı olduğunu kabul ettiklerini, bura daki hata içtihada bağlı olduğu için onların iki taraftan birini küfür ve fasıklık ile şuçlamadıklarını nakleder. Ayrıca o, Ehl-i sünnetin &#8220;Sakın, ashabım arasında geçen şeylere dalmayın&#8221;(675) hadisindeki ya saktan uzak durduklarını söyler(676). Mesela, Mevakıf şarihi Seyyid Şerif Cürcanî, Amedî&#8217;nin &#8220;Cemel ve Siffin olayları ictihadi bir kararla yapılmıştı&#8221; dediğini kaydeder(677).</p>
<p>Imâm-ı Rabbânî, ayrıca bir Hanefî âlimi olan Ebu Şekür Salimi&#8217;nin de şöyle dediğini nakleder: &#8220;Muaviyenin Ali&#8217;ye karşı çıkışı, hilafet meselesinde idi. Zira Hz. Nebi Muaviye&#8217;ye şöyle buyurmuştu: &#8220;İnsanların başına geçtiğin zaman onlara nfk ile muamele et. &#8220;(678) Muaviye&#8217;de hilafet meselesinde bu cümleden kaynaklanan bir hırs oluştu ama o, içtihadmda hatalı, Hz. Ali ise haklı idi. Zira o zaman halife Hz. Ali idi. &#8220;(679)</p>
<p>Şeyh Ebu Şekür Salimi, Temhid&#8217;inde şöy le bir açıklama yapar: &#8220;Ehl-i sünnet vel-cemaat, yanında bulunanlar la birlikte Muaviye&#8217;nin hatalı fakat hatasının içtihada bağlı olduğuna hükmetmişlerdi. &#8221; Şeyh İbn Hacer Heytemî de (v. 974/1566) “Savaik&#8221;da Muaviyenin Ali&#8217;ye karşı çıkışının (münazaa) içtihada bağlı olduğunu söyler(680). &#8220;Mevakıf&#8221; isimli kitabı şerh eden Cürcanî, &#8220;dostlarımızın birçoğu o tartışmaların (münazaa) içtihada bağlı olmadığına inanmışlardır&#8221; demiş(681). İmâm-ı Rabbânî onun bu cümlesini doğru bulmaz. &#8220;Acaba o, &#8220;dostlarımız&#8221; derken kimleri kastetmekteydi?&#8221; diyerek Ehl-i sünnetten böyle düşünenlerin olmadığını ve Cürcanî&#8217;nin yanıldığını ima eder. Zira Ehl-i sünnet, onun dediğinin tam tersine hüküm vermiştir.</p>
<p>Imâm-ı Rabbânî, Gazali (v. 505/1111), Ebu Bekr Bakıllanî (v. 403/1013) gibi bazı meşhur kelamcıların ondan farklı düşündüklerini söyler. Ona göre Ehl-i sünnet kitapları, o mücadelelerin içtihadî hata olduğuna dair hükümler ile dopdoludur. Buna göre, Hz. Ali&#8217;nin muhaliflerinin fasık olduğunu ve sapıklığa düştüklerini (dalalet) söylemek caiz olmaz(682). Aralarında Hz. Ayşe, Hz. Talha ve Zübeyr gibi zatların bulunduğu sahabenin fasık ve dalalette olduğunu söylemek, İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre kalbi manen hasta olan birisinin yapabileceği bir iştir. Başka hiçbir Müslüman bunu yapamaz(683). Hakikaten Hz. Ali başlangıçta Hz. Ebu Bekir&#8217;e biatte gecikmişti ama o gecikme bir kin ve öfke eseri değildi.</p>
<p>O sadece Hz. Ebu Bekir&#8217;in seçiminde meşverete davet edilmediği için biraz kırılmıştı. Zaten kendisi de &#8220;Biz sadece meşverette geriye bırakıldığımıza kızdık. Yoksa Ebu Bekr&#8217;in bizden hayırlı olduğunu biliyoruz&#8221;(684) demişti. Zaten sahabe, Hz. Peygamber&#8217;in vefat ettiği ilk anlarda onun Ehl-i beytin yanında kalsın, acılarını paylaşsın ve onları teselli etsin diye çağırmamıştır. Bu bir iyi niyet göstergesidir(685). Ehl-i sünnet âlimleri de benzer şeyleri zikrettiği gibi Hz. Ali&#8217;nin sahabeden bir topluluk huzurunda Hz. Ebu Bekir&#8217;e biat ettiğini kaydetmişlerdir(686).</p>
<p>Kısacası, İmâm-ı Rabbânî&#8217;ye göre sahabe-i kiram arasına girmek ve onlarm arasında geçen kavgalar hakkında hüküm belirtmek, bir edepsizlik ve şekavet emaresidir. Ona göre doğru olan, onların aralarında geçenleri Allah&#8217;a havale etmek ve Hz. Rasül-ü Ekrem&#8217;in &#8220;onları seven beni sevdiği için sever&#8221;(687)hadisi gereğince hepsini sevmektir(688). Ehl-i sünnetle Şia arasında ashab-ı kiram hakkıdaki tartışmanın te melinde Halifeler asamdaki fazilet sıralamasının bulunduğu da söylenebilir. Zeydiye dışındaki Şia fırkalarma göre en faziletli olanın halife olması şarttır.</p>
<p>Onlara göre Hz. Ali en faziletli olduğu için halife odur. Diğer üç halife ve sahabe onun hakkını gasp etmiştir. Hatta onlara göre imamet, nübüvvet derecesinde bir iman meselesi olduğu için Hz. Ali&#8217;ye biat etmeyen ilk üç halife ve ashab, Hz. Peygamber&#8217;den hemen sonra dinden çıkmıştır(689). Onların bu iddialarına İmâm-ı Rabbânî zav- yesinden bakılarak bir değerlendirme yapılacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mustafa Özgen – Imam Rabbanide Ehli Sünnet Kimliği,syf.139-156</p>
<p>597 Tehanevî, Keşşaf-u Ishlahatil-Funun, 1,267.</p>
<p>598 Koksal, Mustafa Asım, İslam&#8217;da İki Atta Kaynak Kitab ve Sünnet, TDV Yay, Ankara, 2012, s. 155.</p>
<p>599 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 2, mektub. 36, s. 54,55.</p>
<p>600 İsferâinî, Ebul-Muzaffer Tahir b. Muhammed, et-Tabsîr fi’d-Dîn ve Temyîzu l-Fırkati’n-Naciye ani&#8217;l-Fıraki&#8217;l-Hâlikin, thk, Kemal Yusuf el-Hud, Alem&#8217;ül-Kutüb, Beyrut, 1983, s. 41.</p>
<p>601 Bağdadî, Usûlı&#8217;d-Din, s. 290.</p>
<p>602 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 2, mektub. 36, s. 55.</p>
<p>603 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 2, mektub. 96, s. 146.</p>
<p>604 Haşır, 59/2.</p>
<p>605 Âl-i İmran, 3/159.</p>
<p>606 İmâm-ı Rabbânî, Te&#8217;yid-i Ehl-i Sünnet, 58; Mektubat, c. 2, mektub. 96, s. 147.</p>
<p>607 İmâm-ı Rabbâni, Mektubat, c. 2, mektub. 96, s. 147.</p>
<p>608 İmâm-ı Rabbani, Te&#8217;yid-i Ehl-i Sünnet, s. 58.</p>
<p>609 Cürcanî, Şerhu l-Mevakıf, VIII, 376. Ayrıca Bkz. Nesefi, Tabsıratil l-Edille, II, 894; Amedi, Ebkaru l- Efkâr, 3, 581, 582).</p>
<p>610 Buharî, el- İtisam bi&#8217;s-sünnet, 21, Müslim, Akziye, 6, nr. 15, Tirmizî, Ahkâm, 2, nr. 1326.</p>
<p>611 Beyhakî, el-İtikad, s. 134.</p>
<p>612 Haşır, 59/2.</p>
<p>613 Beyhakî, age, aynı yer.</p>
<p>614 Şatıbî, Ebu İshak İbrahim b. Musa, el-Muvafakat fi Usulil-Ahkâm, I-TV, thk. Muhammed Muh- yiddin Abdülhamid, Kahire trs. IV, 122. 615 Haşır, 59/2.</p>
<p>616 İmâm-ı Rabbânî, Mektubat, c. 2, mektub. 96, s. 147.</p>
<p>617 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 2, mektub. 96, s. 148.</p>
<p>618 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 3, mektub. 100, s. 141.</p>
<p>619 Hucurat, 49/2.</p>
<p>620 İmâm-ı Rabbânî, Te&#8217;y &#8216;ıd-i Ehl-i Sünnet, s. 58.</p>
<p>621 İbrahim, 14/36.</p>
<p>622 Nuh, 71/26.</p>
<p>623 Beyzavî, Kadı Abdullah b. Ömer, Enyânı&#8217;t-Tenzîl ve Esrânı&#8217;t-Tevîl, I_IV (Şeyhzade&#8217;nin Haşiye sinin Kenarında), Hakikat Kitabevi, İstanbu, 1990, II, 417.</p>
<p>624 Enfal, 8/67.</p>
<p>625 Müslim, Cihad, 18, nr. 1763; Taberî, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Câmiul-Beyân an Tevil-i ayil-Kuran, I-XXX, Kahire, 1954, X, 44; Kurtubî, el-Câmî Liahkâmiî-Kur&#8217;an, VII, 403; Emiroğlu H. Tahsin, Esbab-ı Nüzül, V, 263.</p>
<p>626 İmâm-ı Rabbânî, Te&#8217;yid-i Ehl-i Sünnet, s. 58.</p>
<p>627 İmâm-ı Rabbânî, age, s. 58; Mektubat, c. 2, mektub. 36, s. 54.</p>
<p>628 Buharî, ilim, 39; Müslim, Vasiye, 5, nr. 1637; Ahemed, el-Müsned, 1/324.</p>
<p>629 İsferâinî, et-Tabsîr fi’d-Dîn, s. 41.</p>
<p>630 Taftazanî, Şerhu l-Makasıd, V, 303; İmâm-ı Rabbânî, Mektubat, c. 2, mektub. 36, s. 55.</p>
<p>631 Buharî, el- İtisam bi&#8217;s-sünnet, 21.</p>
<p>632 Bakılanı, el-İnsaf, s. 68.</p>
<p>633 Maide, 5/119. 634 Fetih, 48/18.</p>
<p>635 Heytemî, es-Savaikul-Muhrika, s. 216.</p>
<p>636 Bilmen, Ömer Nasuhi, Ashâb-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikatları, Hisar Yay, İstanbul, trs, s. 61.</p>
<p>637 Leyi, 92/17,18.</p>
<p>638 Hucurat, 49/13.</p>
<p>639 Razi, Mefâtihu l-Gayb, XXXI, 204..Aynı şeyi îci de kaydeder. Bkz. îci, Adududdîn Kadı Abdur- rahman d . Ahmed, el-Mevakıf fi-İlmil Kelâm, Alemul-Kütüb, Beyrut, s. 408.</p>
<p>640 İmâm-ı Rabbânî, Mektubat, c. 3, mektub. 24, s. 35. Seyfüddün Amidî de şunu söyler: &#8220;En müttaki olan ondan uzaklaştırılır&#8221; (Leyl, 17,18) ayeti ile Hz. Ebu Bekir&#8217;in en müttaki olduğu ortaya çıkınca &#8220;En şerefliniz en müttaki olanınız- dır&#8221; (Hucurat, 13) ayeti ile de onun aynı zmanda en şerefli olduğu ortaya çıkmıştır. (Amidî, Ebkaru l-Efkâr, III, 469.)</p>
<p>641 Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV,87; V, 54,57.</p>
<p>642 İmâm-ı Rabbânî, Mektubat, c. 3, mektub. 24, s. 37.</p>
<p>643 Fetih, 48//29.</p>
<p>644 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 3, mektub. 24, s. 34.</p>
<p>645 Tevbe, 9/100.</p>
<p>646 Enfal, 8/74.</p>
<p>647 Haşr, 59/8.</p>
<p>648 Al-i İmran, 3/110.</p>
<p>649 Buharî, Fezailü Eshabi&#8217;n-Nebi, 1; Müslim, Fezailü&#8217;s-Sahabe, 214, Ebu Davud, Sünnet, 9, nr. 4657; Tirmizî, Fiten, 45,2221; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 276; V, 357.</p>
<p>650 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 2, mektub. 96, s. 150.</p>
<p>651 Hucurat, 49/9.</p>
<p>652 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 2, mektub. 96, s. 150.</p>
<p>653 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 1, mektub. 80, s. 94; c. 2, mektub, 36, s. 47; mektub. 96,146.</p>
<p>654 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 1, mektub. 59, s. 71; c. 1, mektub. 251, s. 230; c. 2, mektub. 36, s. 47; c. 3, mektub. 24, s. 36.</p>
<p>655 Cüveynî, İmâmü&#8217;l Harameyn Abdülmelik b. Abdillah, Lüma&#8217;ul-Edilleti fi Kavaid-i Akaid-i Ehli&#8217;s-Sunneti vel-Cemâat, Dar-u Lübnan, Beyrut, 1987, (İmam Eş&#8217;arî&#8217;nin &#8220;Kitabül-Lum&#8217;a&#8221;sıyla birlikte, ss. 165-201), s. 199. Bağdadî, Usulüd-Din, s. 289; Amedi, Amedî, Seyfüddin, Ebkarul- Efkâr fî Usuli&#8217;d-Din, I-III, thk. Anmed Ferid Mezidî, Darul-Kütübil- İlmiye, Lübnan, 2002, III, 582; Taftazanî, Şerhu l-Makasıd, V, 307,308.</p>
<p>656 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 1, mektub. 59, s. 71; c. 2, mektub, 36, s. 56; mektub. 67, s. 115; c. 3, mektub. 24, s. 36.</p>
<p>657 İsbehanî, Ebu Nuaym Ahmed b. Abdullah, Hilyetü l-Evliya ve Tabakatu l-Asfıya, I-X, Matbaatü&#8217;s- Saade, Kahire, 1938, IX, 114. Bakılanı, el-İnsaf, s. 69.</p>
<p>658 Taberânî, el-Kebir, nr. 1427.</p>
<p>659 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 2, mektub. 36, s. 48</p>
<p>660 Humeynî&#8217;ye göre Kadı Şüreyh bu fetvayı verdiği için Hz. Peygamberden en çok hadis rivayet eden zatlardan biri olan Hz. Ebu Hüreyre gibi zalimler sınıfına girmiş ve İslam&#8217;ı küçük düşürmüştür.Humeynî, İslam Fıkhında Devlet, s. 180). Ancak Humeyni&#8217;nin Hz. Ali gibi hak aşığı birinin haksızlık karşısında susmasını da takiyyeye bağlaması, pek arılaşılır görülme mektedir. Takiyye meselesi ileride &#8220;Takiyye&#8221; başlığı altında ele alınacaktır.</p>
<p>661 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 2, mektub. 36, s. 52.</p>
<p>662 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 2, mektub. 36, s.</p>
<p>663 Bakıllanî, el-İnsaf, s. 68; Giridi, Nakdu l-Kelam, s. 332.</p>
<p>664 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 1, mektub. 80, s. 94.</p>
<p>665 Nesefî, Ebul-Muin, Tabsıratu&#8217;l-Edille, II, 882; Bağdadî, el-Fark Beynel-Fırak, s. 351.</p>
<p>666 Müslim, Fedailü&#8217;s-Sahabe, 163, nr. 2494; Tirmizî, Tefsirul-Kuran, 60, nr. 3305; Ebu Davud, Cihad, 98, nr. 2650.</p>
<p>667 Tirmizî, Menakıb, 56, nr. 3860; Ebu Davud, Kitabü&#8217;s-Sünne, 8, nr. 4653.</p>
<p>668 Maide, 5/119; Fetih, 48/18.</p>
<p>669 Hadid, 57/10.</p>
<p>670 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 1, mektub. 266, s. 277.</p>
<p>671 Bkz. Taftazanî, Şerhu l-Mnkasıd, V, 307.</p>
<p>672 Hakikaten Hz. Ali&#8217;nin karşısında Cemel muharebesinde savaşan Hz. Ayşe&#8217;nin ve Sıffın&#8217;de savaşan Hz. Muaviye&#8217;nin Hz. Ali&#8217;den istedikleri halifelik değildi. Onlar Hz. Osman&#8217;ın ka tillerinin yakalanıp kısas edilmesini istiyorlardı. Onlara göre Kuran-ı Kerim bunun hemen yapılmasını emrediyordu. Halife Hz. Ali kısası ertelemekle hata ediyordu. Onlar Hz. Ali&#8217;nin o hatasını düzetmek istiyorlardı. Yoksa halifeliğine itiraz etmiyorlardı. Ancak Hz. Ali ise ken di içtihadına göre haklı bir sebeple katillerin hemen yakalanmasını münasip görmüyordu. Kuran&#8217;ın emri olan kısası terk etmemiş ama tehir etmişti. Zaten Hz. Osman&#8217;ın katlinden önce de Müslümanlar bir hayli tartışmış ve birbirlerine düşmüşlerdi. Hz. Ali&#8217;nin halife olduğu ilk günlerde henüz ortalık sakinleşmiş de değildi. Kısasın hemen tatbik edilmesi, yeni bir fitne dalgasına yol açabilirdi. Hz. Ali böyle bir kanşıklığa meydan vermemek için kısası ertelemiş olabilir.</p>
<p>673 Aynı şeyi Ebu&#8217;l-Muin Nesefi Tabsırati l-Edille&#8217;de, (II, 894) dile getirir.</p>
<p>674 İmâm-ı Rabbânî, Mektubat, c. 1, mektub. 251, s. 230;, c. 1, mektub. 59, s. 71; c. 3, mektub. 24, s. 36.</p>
<p>675 Tirmizî, Menakıb, 58, nr. 3862; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 87.</p>
<p>676 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 2, mektub. 96, s. 150; c. 2, mektub. 67, s. 115.</p>
<p>677 Cürcanî, Şerhu l-Mevakıf, VIII, 377.</p>
<p>678 Ahmed b. Hanbel, Miüsned, IV, 101.</p>
<p>679 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 1, mektub. 251, s. 230.</p>
<p>680 Heytemî, es-Savaikul-Muhrika, s. 326.</p>
<p>681 Cürcanî, îd&#8217;nin &#8220;el-Mevakıf isimli kitabındaki “Ümmet-i Muhammed&#8217;in cumhuru, Hz. Osman&#8217;ı katledenlerle Hz. Ali&#8217;ye karşı savaşanların hatalı olduğu görüşündedir&#8221; cümlesine şerh olarak şu ilaveyi yapmıştır: &#8220;Ancak Ebu Bekir Bakıllanî gibi bazı âlimler, bu hatanın fısk derecesine varmadığı görüşünü söylerken bizin dostlarımızın çoğu, Şia&#8217;nın dediği gibi onun fasıklık olduğu görüşündedirler.&#8217; (Cürcanî, Seyyid Şerif Ali b. Muhammed b. Ali, Şerhul- Mevâkıf, I-VIII, Kahire, 1325, VII, 374.) Bilindiği gibi hata içtihadi hata olarak değerlendirilirse hatayı yapan günahkâr (fasık) kabul edilmez. O da bir sevap kazanır. Ancak hata, içtihadi hata olarak değerlendirilmezse hatayı San günahkâr (fasık) olur. Cürcanî, İmâm-ı Rabbânî&#8217;nin değerlendirdiği cümlesinde fısk meşini kullanmıştır. Bununla o, dostlarımız diye.bahsettiğı çoğunluğun hatayı içtihada bağlı olarak değerlendirmediğini ortaya koymuştur. İmâm-ı Rabbani de bunu tenkit etmek tedir.</p>
<p>682 Bkz. Nesefi, Tabsıratii&#8217;l-Edille, II, 894; Amedi, Ebkarul-Efkâr, III, 581,582.</p>
<p>683 İmâm-ı Rabbânî, Mektubat, c. 1, mektub. 251, s. 230.</p>
<p>684 Suyutî, Tarihul-Hulefa, s. 70.</p>
<p>685 İmâm-ı Rabbânî, age, c. 1, mektub. 80, s. 94.</p>
<p>686 Nisabûri, el-Gunye, s. 184; Cüveyni, İmâmül Harameyn Abdülmelik b. Abdillah, Kitâbü&#8217;l- İrşâd ilâ Kavâtu&#8217;l-Edilefi Usülil-İtikâd, thk, Es&#8217;ad Temîm, Müessesetül-kütübi&#8217;s Sekafiyye, Bey rut, 1985, s. 361; Sabunî, el-Bidayefi Usuli’d-Din, s. 58.</p>
<p>687 Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 54,57.</p>
<p>688 İmâm-ı Rabbânî, Te&#8217;yid-i Ehl-i Sünnet, s. 82.</p>
<p>689 Geylanî, el-Gunye. 1,180.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahabeler-hakkindadir-2/">Imam Rabbani’ye Göre Sahabelerin Içtihadı…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sahabeler-hakkindadir-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sahabe Müdafaası &#8211; İhsan Şenocak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sahabe-mudafaasi-ihsan-senocak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sahabe-mudafaasi-ihsan-senocak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Nov 2014 05:19:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan Şenocak]]></category>
		<category><![CDATA[İmamet]]></category>
		<category><![CDATA[Şia ve Ehli Sünnet Arasında ki İhtilaflar]]></category>
		<category><![CDATA[Şii Sünni Münazarası]]></category>
		<category><![CDATA[Fedek Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Gadiri Hum]]></category>
		<category><![CDATA[Halifelik Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ebubekirin Hilafeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kırtas Hadisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünni Şii Münazarası]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe Müdafaası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2425</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir pazartesi gecesiydi. Fatih’in çevresinde Haliç’e bakan bir evde dört köşesi kitaplarla dolu bir odada “Usul-u Fıkh” okuyorduk. Aslında başka dersler de vardı okuduklarımız arasında. Fakat bahse konu olan zamanda, rahlelerin üzerinde sadece “Usul” kitapları bulunuyordu. Dersin son anlarına doğru içeriye uzun boylu, kırk yaşlarında birisi girdi. Selamlaştık. Boş bir yere oturup dersi dinlemeye başladı. “Fatiha” [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahabe-mudafaasi-ihsan-senocak/">Sahabe Müdafaası – İhsan Şenocak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sahabe-mudafaasi-ihsan-senocak/ihsan-senocak-sahabe-savunmasi-250x250/" rel="attachment wp-att-12683"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12683" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/ihsan-senocak-sahabe-savunmasi-250x250-1.jpg" alt="Sahabe Müdafaası - İhsan Şenocak" width="274" height="274" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/ihsan-senocak-sahabe-savunmasi-250x250-1.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/11/ihsan-senocak-sahabe-savunmasi-250x250-1-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 274px) 100vw, 274px" /></a></p>
<p>Bir pazartesi gecesiydi. Fatih’in çevresinde Haliç’e bakan bir evde dört köşesi kitaplarla dolu bir odada “Usul-u Fıkh” okuyorduk. Aslında başka dersler de vardı okuduklarımız arasında. Fakat bahse konu olan zamanda, rahlelerin üzerinde sadece “Usul” kitapları bulunuyordu. Dersin son anlarına doğru içeriye uzun boylu, kırk yaşlarında birisi girdi. Selamlaştık. Boş bir yere oturup dersi dinlemeye başladı. “Fatiha” dedikten sonra, nereli olduğunu sordum. “Azeriyim fakat İran’da ikamet etmekteyim” dedi. Ne işle iştigal ettiğini sorunca; tahsil için bulunduğu bütün mektepleri uzun uzun tâdat etti. Bunlar arasında teşehhüt miktarı bulundukları da vardı. Anlaşılan ya da anlatılmak istenen karşımızdakinin sıkı bir molla olduğuydu. Elân bir üniversitede ders okutmaktaydı.</p>
<p>Molla’nın ifadeleri heyecanlı olduğunu ihsas ettirmekte idi. Münazara yapmaya geldiği her halinden belliydi. Harici hadiselere dair birkaç kelam henüz etmiştik ki meramını yani gelişinin nedenini izhar etti; “Ben dedi, sizinle asırların davasını yani Ehl-i Sünnet’le Şia arasında ihtilafa sebep olan “İmamet meselesini, Hz. Ali’ye (r.a.) karşı(!) olan sahabenin durumunu konuşmaya geldim.”</p>
<p>Karşımızda, okuduğu mantık ilminin kudretine sığınan bir Şii Molla vardı. Kendince haklı olduğunu ve bütün Müslümanların da onun gibi inanması gerektiğini iddia ediyordu. Çeşitli mekanlarda tartıştığı Sünnilerin suallerini yanıtlayamadığını, suküt ederek bir anlamda haklılığını kabul ettiklerini söylüyordu.</p>
<p>Hâdiselere bu zaviyeden bakan ve anlamamada ısrar eden mağrur Şii Molla’ya, İslam’ın hakikatini bildirmek haktan öte bir vazife olmuştu. Fakat münazaranın ilmi usuller çerçevesinde cereyan edebilmesi için bir takım esaslar tayin etmek gerekliydi. Teklifimiz üzerine delillerin Kur’an ve Sünnet’ten getirilmesini, sahabenin rivayet ettiği, senedinde problem olmayan hadislere muhalefet edilmemesini kerhen de olsa kabul etti.</p>
<p><strong>İMAMET</strong></p>
<p><strong>Şii</strong>: Müslümanların din ve dünya işleri ile alakalı devlet başkanlığı sistemi olan “İmamet”in ne olduğunu tesbit, atanacak kişiyi tayin, şer’i hususların işleyişi, değişim ve ziyadelikten korunması, Allah Teala’ya vaciptir. Cenab-ı Hakk adına vücübiyet kesp eden böylesine mühim bir konuda nass bulunmaması, imametin kime ait olduğunun tayin edilmemesi muhaldir. Sahabenin önemli bir bölümü bu husustaki nassları redderek irtidat etmiştir.</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Her hangi bir hususun Cenab-ı Hakk’a vacip olduğunu iddia etmek aynı zamanda O’nun aciz olduğunu da kabul etmek anlamına gelir. Eğer bahsettiğiniz husus vacipse muhakkak ki onu vacip kılan bir güç vardır. Bu durumda Cenab-ı Hakk’ın üzerinde bir otorite kabul etmiş oluyorsunuz ki bu insanı küfre götürür.</p>
<p>O (c.c.) her şeyin hak ve yetkisini sınırlandırır fakat kendisi sınırlandırılamaz. Bu yüzden “imamet”in ne olduğunu tespit ve kime ait olduğunu tayin, ancak müslümanlara vaciptir. Devlet başkanını tayin etmenin Allah Teala’ya değil, ümmete vacip olduğunu gösteren deliller bağlamında şunlar söylenebilir:</p>
<p>Allah Rasülü’nün (s.a.v.) ahirete irtihalini takip eden süreç içerisinde ümmetin yaptığı ilk iş devletin başına kimin geçeceğini belirlemek olmuştur. Sahabe halife tayinini en mühim vazife kabul etmiştir. Nitekim Hz. Ebu Bekir (r.a.) henüz Efendimiz (s.a.v.) defnedilmeden şu meyanda meşhur bir hutbe irat etmiştir: “Ey insanlar! Kim Muhammed’e (s.a.v.) ibadet ediyorsa bilsin ki O vefat etmiştir. Kim de Muhammed’in (s.a.v.) Rabbine ibadet ediyorsa bilsin ki O (c.c.) Hayy’dır ve asla ölmeyecektir. Bu dinin işlerini yürütecek bir emirin olması gerekir. Düşünün, görüşlerinizi getirin.”[1] Hz Ebu Bekir’i dinleyenler doğru söylüyorsun dediler; Görüşlerini onayladılar ve bu hususta ittifak ettiler.</p>
<p>O an, Allah Rasülü’nün (s.a.v.) tekfin ve techizi en mühim meseleydi. Fakat sahabe bunları bırakıp “imamet” meselesini halledebilmek için “Ben-u Saide” çardağında toplandı.[2] Bu, sahabenin ehem mühim karşılaştırması yaptığına ve sorumlulukları itibariyle “imamet”i ehem gördüğüne tanıklık eder.</p>
<p>Allah Teala cezaların ikamesini, İslam coğrafyasının müdafaasını, orduların ihzarını, devletin bir nizam dahilinde işlemesini emretmektedir. Bütün bunlar devlet başkanın mevcudiyetine bağlıdır. Söz konusu hususlar vacipse onların tahakkuku için gerekli olan devlet başkanın tayini de vacip olur.</p>
<p>Cemiyet için mukadder olan zararların def’i, faydaların temini devlet başkanının varlığıyla mümkündür. Güçleri yettiği ölçüde zararı def etmek müslümanlara vacip olduğuna göre imamete kimin geleceğini tayin de vacip olur. Aksi halde cemiyette anarşi zuhur eder. İnsanlar eşkıyaya karşı can ve mallarını korumaktan, din ve dünya işlerine vakit ayıramazlar. Bu durum, dinin terk edilmesine Müslümanların yok olmasına yol açar.[3] Bu hususta icma vardır. Yani Sünnet ve Cemaat alimleri de ‘halifenin tayini vaciptir’ diyorlar. Fakat bunu, sizin gibi Allah Teala’ya değil ümmete tahsis ediyorlar.</p>
<p>İmametin aidiyetiyle alakalı nassa gelince; “Ben-u Saide” çardağında mesele konuşulurken sahabeden tek bir kişi çıkıp da imamet şu ayetin açık delaletiyle falanca sahabiye aittir dememiştir. Bilakis kibar-ı sahabe birbirine biat etmeyi teklif etmiştir; Hz Abbas Ali’ye “Uzat elini sana biat edeyim. İnsanlar Peygamberin amcası yeğenine biat etti derler.” demiştir. Hz Ömer, Ebu Ubeyde’ye aynı teklifi yöneltmiştir. Hz Ebu Bekir ise ne yapmaları gerektiğini soranlara; “Ömer ya da Ebu Ubeyde’ye biat edilmesini” telkin etmiştir. Bütün bunlar, söylediğiniz meyanda bir nassın olmadığını göstermektedir. Hem sonra Şia’ya ait kitaplar Hz Ebu Bekir’i anlatırlarken O’nun korkak bir adam olduğundan bahsederler. Bu iftiranın bir an doğru olduğunu kabul edelim. Bu durumda Halilfe’ye “eğer yanlış yaparsan seni kılıçlarımızla düzeltiriz.” diyen sahabenin “imamet” ile alakalı bir nassın mevcudiyetine rağmen Hz Ebu Bekir’in (r.a.) konuşmasına ya da seçilmesine sessiz kalmaları mümkün müdür?! Ya da O böyle bir şeye cesaret edebilir mi idi?! Allah Teala’nın “sahabi” olma şerefine erdirdiği o mübarek ve mübeccel kuşağın, Efendimiz’in (s.a.v.) ahirete irtihalinden birkaç saat sonra imametle alakalı nassları reddederek toptan irtidat etmesi nasıl söylenebilir?! İmam Razi’nin de naklettiği gibi “Gulat-ı Şia”nın “Allah Rasülü’nün (s.a.v.) irtihalinden geriye sadece on kadar sahabi kaldı.” iddiası kayıtlara, insanlık tarihinin en büyük iftiralarından biri olarak geçmiştir.[4]</p>
<p><strong>Şia’nın Hz. Ali İçin Kullandığı Delil Ebu Bekir’e İşaret Etmektedir</strong></p>
<p><strong>Şii</strong>: Ben-u Saide çardağında ve diğer yerlerde Hz. Ali’nin hilafetine işaret eden deliller serdedilmiştir. Fakat, malum sahabiler onlara itibar etmemiştir. Bu husustaki deliller bağlamında şunları söyleyebilirim: “Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Rasülü’dür (s.a.v.), iman edenlerdir; onlar ki Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekatı verirler.”[5] Bu ayet, rukû halinde iken yanına gelen dilenciye yüzüğünü veren Hz. Ali (r.a.) hakkında inmiştir. Ayette ki “veliyy” kelimesi, işleri idare eden (mutasarrıf) anlamındadır. Buna göre mana şu şekildedir; “Ey müminler! işlerinizin idarecisi Allah, Rasülü (s.a.v.) ve namaz kılmak-zekat vermek gibi sıfatlarla anılan falanca müminlerdir.” Ayet, Hz. Ali hakkında indiğine göre “veliyy” kelimesinin muhatabı da odur. Ayrıca “velayet”in yardım anlamı içeren versiyonu da her hususa şamildir. Mana nasıl verilirse verilsin her halukarda Hz. Ali ümmetin bütün işlerinin velisidir. Bu da devlet başkanı O’nun olması gerektiğine işaret eder.</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Ayette zikredilen “veliyy” kelimesinin her iki anlamının; -“yardım eden” ve “mutasarrıf”ın- birlikte kullanılması caiz değildir. Hâdise “usul-u fıkh”ın ilgi alanına girer ki, o da “müşterek lafzı” iki anlamıyla birlikte kullanmaktır.</p>
<p>“Veliyy” kelimesini sizin yaptığınız gibi “mutasarrıf” anlamında değil, “yardım eden/dost” anlamında kullanmak gerekir. Çünkü ayetin öncesi ve sonrası sizin mana edişinize uygun değildir. Nitekim ayetin başında Cenab-ı Hakk; “Ey iman edenler! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin (veliyy/evliya)”.[6] buyurmaktadır. Burada ki “veliyy/evliya”dan gaye, “Yahudi ve Hrıstiyanları mallarınızda ve vicdanlarınızda mutasarrıf değil hayatınızda dostlar/yardımcılar edinmeyin” demektir. Allah Teala “Ehl-i Kitap”la dostluğu en üst perdeden yasakladığını göstermek için de, yasaklanan “velayet”in (dostluğun) müslümanlarca hangi koordinatlar çerçevesinde anlaşılması gerektiğini bildirmektedir: “Sizin dostunuz ancak Allah’tır, Rasülü’dür (s.a.v.), iman edenlerdir.” Yani Hz. Ali’nin imametini isbat için getirdiğiniz ayetteki “velayet” dostluk anlamındadır. Söz konusu[7] ayetin devamı da te’vilinizin aleyhine delildir: “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kafirleri dost edinmeyin.” Görüldüğü gibi Allah Teala’nın yasakladığı “velayet”ten maksat, “dostluk”tur. Kimlerle dost olamayacakları bildirilen müslümanlara söz konusu ayetle kimlerle dost oldukları belirtilmektedir. Dolayısıyla Maide 55’teki ayette geçen “veliyy”den murad; yardımcıdır.[8]</p>
<p>Ayrıca ayetin iniş sebebiyle alakalı farklı sahabilerin adları da zikredilmektedir. Hz. Ebu Bekir’e (r.a.) işaret ettiğine dair sahih rivayetler vardır. Muhal farz, “veliyy” ile alakalı te’viliniz doğru olsa dahi bu Hz. Ali’nin (r.a.) değil, Hz. Ebu Bekir’in hilafetini teyit eder.</p>
<p><strong>En Doğrunun En Yanlış Te’vili</strong></p>
<p><strong>Şii</strong>: Şûra süresinin yirmi üçüncü ayeti ( De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum. ) Hz. Ali’yi sevmenin gerekliğinden bahsetmektedir. Fakat Hz. Ebu Bekir ya da Hz. Ömer için benzer muhtevada bir ayetin varlığından söz edemezsiniz.</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Hz. Ali’nin hilafetine delil olarak gösterdiğiniz ayetle alakalı üç farklı tefsir yapılmıştır. Bunların en zayıfı ise “Ehl-i Beyt”le alakalı olanıdır. Kaldı ki o da Hz Ali’yi değil bütünüyle “Ehl-i Beyt”i sevmeyi talep etmektedir.</p>
<p>Ayetle alakalı üç farklı tefsirden birincisine göre mana: “Hiç olmazsa sizinle akrabalığımdan dolayı (Ey Kureyş) haklarıma saygı göstermenizi isterim.” şeklindedir.</p>
<p>İbn-i Abbas bir soru üzerine, Said b. Cübeyr’in söz konusu ayette geçen “ille’l-meveddete fi’l-kurba” ibaresinden muradın “Âli Muhammed” akrabalığıdır demesini aceleyle söylenen bir ifade kabul ettiğini bildirmiş ve tashihi mahiyetinde şunları söylemiştir: “Kureyş’ten hiçbir soy yoktur ki Allah Rasülü’ne (s.a.v.) akrabalığı olmasın.”[9] Buna göre mana: “Nübüvvetle alakalı hukukumu tanımıyorsunuz, bari aramızdaki akrabalık hukukuna saygı gösterin,” şeklinde olur.</p>
<p>İkinci mana: “Benimle akrabalığı olanları sevmenizi isterim.” Said b. Cübeyr’in verdiği anlam bu çerçevededir.</p>
<p>Sizce malum olan hususi bir çevrede bu ayeti Hz Ali ve Fatıma nesline ait kılmak istemiştir.</p>
<p>Üçüncü mana: “Yakınlıkta sevgi, güzel amellerle Allah Teala’ya yakınlık noktasındaki sevgidir” ki buna göre ayetteki “kurba”dan maksat nesep, soy yakınlığı değil “kurbet” yani Cenab-ı Hakk’a yakınlıktır. Bu mana hem genel geçer hem de ayetin siyak sibakına daha uygundur.</p>
<p>Ayette Hz. Ali ile alakalı hususi bir ifade olmamasını nasıl göz ardı eder ve hatanızdan hareketle “Şeyhayn”de eksiklik ararsınız?</p>
<p>İstidlal ettiğiniz bu ayet görüyorsunuz ki Hz. Ali’den bahsetmiyor. Bu durum O’nun adına bir eksikliktir mi diyeceğiz? Hayır. Hz. Ali’den bahsetmemesi nasıl O’nun adına bir eksiklik değilse Ebu Bekir ve Ömer’den söz etmemesi de aynı şekilde Onlar namına bir noksanlık değildir.</p>
<p>Kur’an-ı Hakim Ebu Bekir’den bahsederken O’na (r.a.); “İkinin ikincisi”[10] diyor. Kur’ani sıralamada Allah Rasülü’nden (s.a.v.) sonra hemen O geliyor. Hz. Ömer’le alakalı ise Allah Rasülü (s.a.v.); “Eğer benden sonra Peygamber olsaydı muhakkak Ömer b. Hattab olurdu.”[11] buyuruyor. İlki Kur’an’ın ifadesi ikincisi ise sahih bir hadis. Bunlara karşı sizin söyledikleriniz ise, hususi mahfillerde Şia tarafından uydurulan tevillerden ibarettir. Nelerle neyi kıyas ediyorsunuz.</p>
<p><strong>ĞADİR HUM</strong></p>
<p><strong>Şii:</strong> Ayetin Ali’nin hilafetine delaletine itiraz ediyorsunuz. Peki delaleti açık olan hadis-i şeriflere ne diyeceksiniz? Mesela “Ğadîr hum” hâdisesi… Allah Rasülü (s.a.v.) “Veda Hacc”ından dönerken Mekke ile Medine arasında Cuhfe’de yer alan bölgede deve semerlerinin bir araya getirilmesini emreder, üzerlerine çıkar ve ashabına şöyle buyurur:</p>
<p>-“Ben sizlere canlarınızdan daha yakın değil miyim?</p>
<p>&#8211; Öylesin ya Rasülellah (s.a.v.).</p>
<p>&#8211; Ben kimin “Mevla”sı isem Ali de onun “Mevla”sıdır.</p>
<p>Allahım! Ali’ye dost olana sahip çık, düşmanlık edene düşman ol, O’na yardım edene yardım et, Ondan yardımını esirgeyeni hizlana uğrat!”[12]</p>
<p>Hadiste geçen “Mevla” kelimesinin çeşitli anlamları vardır. Bu bağlamda şunlar söylenebilir: Köle azat eden, azat edilen, komşu, amcaoğlu, yardımcı, yemin eden, idareye daha layık olan kişi… Fakat hadiste zikredilen “Mevla” kelimesinin “idareci” anlamının dışında bunların hiç biriyle en küçük bir münasebeti yoktur. Velayet, siyasi işlerde tasarruf, cemiyete idareci kimliğiyle müdahil olmak ve benzeri anlamlar, “imamet” makamına sahip olan kişinin vazifeleri arasındadır. Efendimiz (s.a.v.), bu hadis-i şerifle Ali’yi ümmete “Mevla” yani halife olarak bizzat atamıştır.</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Bu rivayetin başında ve sonunda Şia’nın eklemeleri vardır. Nitekim muhakkik muhaddisler hadisin sıhhatini tenkit etmektedirler. Üstelik “Buhari” ve “Müslim” hadisi hiç nakletmemektedir. Nakledenler de sizin Hz. Ali’nin imametine delil olarak kullandığınız ilk kısmı rivayet etmemektedir. Bu durumda son kısımda yer alan “Allahumme vâli men vâlâhu…” deki “vâli…”nin anlamının; “Ali’ye dost/yardımcı olana yardım et…” şeklinde olması işaret etmektedir ki hadisin başında yer alan “Mevla” kelimesi de “yardımcı/dost” anlamındadır. Nitekim “Kur’an-ı Hakim, “mevla” ile aynı kökten gelen “evliya”[13] kelimesini dostlar/yardımcılar anlamında kullanmaktadır.</p>
<p>Hadiste Hz. Ali’nin imametine işaret eden küçük de olsa bir işaret yok. Muhal farz, olsa bile Hz. Ebu Bekir’in halife olduğuna dair icma var. Üstelik bu icmanın içinde Hz. Ali de var. Haber-i ahad olmadan öteye geçmeyen, Buhari ve Müslim’in de rivayet etmediği, edenlerin de sizin eklemeleriniz olmaksızın naklettiği bir rivayetin icma karşısında değeri ne olabilir ki?</p>
<p>Bu hadisin doğru anlaşılabilmesi, söylenmesine sebep olan olayla birlikte değerlendirilmesine bağlıdır. Yani burada arka plan (sebeb-i vurud) bir zarurettir. Hadisin vüruduna sebep olan olay şöyle gelişmiştir: İmran b. Hasin? diyor ki, Allah Rasülü (s.a.v.) Hz. Ali’nin komutasında bizi cihada göndermişti. Hz. Ali esir alınan cariyelerden birini idaresi altına aldı. Onunla birlikte cihada çıkan dört kişi hâdiseyi Allah Rasülü’ne (s.a.v.) ilettiler. Efendimiz (s.a.v.) bundan çok üzüldü ve şöyle buyurdu: “Ali’den ne istiyorsunuz? Ali bendendir. Ben de Ondanım. Benden sonra O her müminin (mevlası) yardımcısıdır.”[14]</p>
<p>Hz. Ali ile alakalı olan bu hadis-i şerif O’na karşı yapılan haksızlığın izalesini talep etmekte ve müminleri O’nu sevmeye çağırmaktadır. Bu çağrı sadece Hz Ali ile sınırlı değildir. Aynı çağrı taraf-ı Risalet’ten sizin rivayetlerini reddettiğiniz Ebu Hureyre için de yapılmıştır. Bu nevi hadisler “mukteza-i hal”e göre serdedilmişlerdir. Tıpkı farklı zamanlardaki soruları Allah Rasülü’nün (s.a.v.) şartları dikkate alarak değişik tanzim etmesi gibi. Mesala “Hangi ibadet daha faziletlidir?” sualinin muhtelif zaman ve zeminlerde ki farklı cevapları bunun en bariz örneğidir. Sonra hadis mecmualarının yanı sıra Kur’an-ı Hakim’de müminlerin birbirlerini sevmelerinin gerekliliğiyle alakalı ayetlerle doludur. Yani sevilmesi talep edilen kişi sadece Hz Ali değil, topyekün ashaptır.</p>
<p><strong>Hz. Ali’nin Hz. Harun’a Benzetilmesi</strong></p>
<p><strong>Şii</strong>: Allah Rasülü (s.a.v.), Hz. Ali’yi kastederek buyuruyor ki; “Benim yanımdaki konumun Musa’nın (a.s.) yanındaki Harun (a.s.) gibidir. Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir.”[15] Kendisinden sonra peygamber gelmeyeceğini bildirilen Efendimiz (s.a.v.) “Musa’nın (a.s.) yanındaki Harun (a.s.) gibi” ibaresiyle Hz. Ali’nin yetki alanının idari işlerle alakalı olduğunu ihsas ettirmektedir. Bu da O’nun halife olmasını gerektirir.</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Bu hadis Hz. Ali’nin değil Hz Ebu Bekir’in imametine delalet eder. Şöyle ki; Efendimiz (s.a.v.) Tebük seferine çıkarken ordunun başına Ebu Bekir’i imam olarak atamıştı. Medine’ye de Muhammed b. Mesleme’yi emir bırakmıştı. Hz Ali’yi ise kendisi Tebük’te kaldığı müddet içerisinde “Ehli Beyt”in işleriyle alakadar olması için görevlendirmişti. Fakat münafıklar Hz. Ali hakkında gayri ahlaki sözler sarfettiler. O da bunlara içerlendi, silahını aldı ve Medine’ye üç mil uzaklıktaki “Cürf”? denen yerde Allah Rasülü’ne (s.a.v.) yetişti. Efendimiz’e (s.a.v.) münafıkların sözlerinden rahatsız olduğunu ve harbe katılmak istediğini bildirdi. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Benim yanımdaki konumun Musa’nın (a.s.) yanındaki Harun (a.s.) gibidir,” diyerek[16] Medine’de bıraktığı Hz. Ali’yi teselli etti.</p>
<p>Allah Rasülü’nün (s.a.v.) kendisini Hz. Musa’ya (a.s.) Ali’yi de Hz. Harun’a (a.s.) benzetmesi, Musa’nın (a.s.) Tur’a giderken yerine Harun’u (a.s.) vekil bırakması cihetiyledir. Fakat burada Ali’nin sorumluluk alanı Harun’a (a.s.) göre daha hususidir. Çünkü Harun (a.s.) bütün ümmetten mes’ül iken, Hz. Ali sadece “Ehl-i Beyt”in işleriyle alakadar olacaktır.</p>
<p>Eğer Medine’de bırakılmak halife olmaya işaret etseydi bu durumda Medine’ye emir olarak atanan Muhammed b. Mesleme’nin (a.s.) halife olması gerekirdi. Ya da ashaba namaz kıldırma vazifesini üstlenen Ebu Bekir’in… Ayrıca Allah Rasül’ü (s.a.v.) Medine dışına çıktıklarında genellikle yerine a’ma sahabi Abdullah b. Ümmi Mektum’u bırakırdı.[17] Buna göre başka birisi de halife Abdullah b. Ümmi Mektum olmalıydı diyebilir. Bütün bunlardan öte, Hz. Ali bu görevlendirmede pasif bir konumdadır. Kendisine ev işleriyle alakadar olması telkin edilmiştir.</p>
<p><strong>Halifelerin İslam’dan Önceki Halleri</strong></p>
<p><strong>Şii</strong>: Hz. Ali, iman etmeden önce bir an dahi küfür üzere yaşamadı. Fakat aynı şeyi Ebu Bekir ya da Ömer için söyleyemezsiniz. Bu zaviyeden bakıldığında Hz Ali’nin bariz üstünlüğü vardır. Bu yüzden halifelik öncelikle O’nun hakkı olmalıdır.</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Sizin mantığınızla hareket edildiği takdirde Müslüman bir ailede doğan her çocuk ashaptan daha üstündür. Çünkü sahabenin çoğunluğu sonradan Müslüman oldu, Müslüman bir ailede doğup-ölenlerse hayatlarının başlangıcından sonuna kadar Müslüman olarak yaşadılar. Ne var ki Allah Rasülü’nün (s.a.v.) hadisi bu mantığın yanlış olduğunu bildirmektedir. O (s.a.v.) ashabını sair insanlarla mukayese sadedinde buyuruyor ki; “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki her hangi biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse onlardan birinin bir müdd, hatta yarım müdd sadakasına yetişemez.”[18] Çünkü Onlar, -yine Fahr-i Kainat Efendimiz’in (s.a.v.) ifadesiyle- bütün zamanların en hayırlı kuşağıdır.[19]</p>
<p>Ayrıca Hadis-i Şerifler tövbenin geçmişte yapılan bütün günahları kesip attığını bildirmektedir. Buna rağmen böyle konuşmanız bana acaba muhatabım Hz. Ebu Bekir ya da Hz. Ömer’in tövbelerini kabul etmeme gibi ilahi bir yetkiyle mi mücehhezdir kanaatinin oluşmasına sebep oldu.</p>
<p><strong>Akrabalık Referans Olsa İdi Halife Hz. Abbas Olurdu</strong></p>
<p><strong>Şii: </strong>Hz. Ali, Allah Rasülü’nün (s.a.v.) amcasının oğlu, kızı Fatıma’nın eşi ve de ahiret kardeşidir. Bütün bunlar O’nun (r.a.) üstünlüğüne işaret etmektedir. Benzer meziyetleri başka hangi sahabi de görebilirsiniz?</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Eğer “karabet” cihetiyle Allah Rasülüne (s.a.v.) yakınlık “devlet başkanı” seçilmek için gerekli olsaydı halife, Hz. Ali değil, Efendimiz’in (s.a.v.) amcası Abbas olmalıydı. Çünkü amca, kişiye amcaoğlundan daha yakındır. Fakat kimse Hz. Abbas adına böyle bir iddiada bulunmamıştır. Çünkü İslam’da üstünlükler neseplere göre değil ilim ve takvaya göre ayarlanmıştır. Ayrıca krallıkla yönetilen ülkelerde esas olan, bir sistemi İslam adına bağlayıcı kabul etmek “beşeri” olanı “ilahi” olandan daha üstün kabul etmek anlamına da gelir.</p>
<p>Hz. Ali bahsettiğiniz özelliklerle nasıl şerefyab olduysa benzer hususiyetler Şeyhayn içinde geçerlidir. Hz Ebu Bekir, dünya ve ahirette Allah Rasülü’nün (s.a.v.) eşi, Cebrail’in selamladığı ve hakkında tam on ayet getirdiği Hz Aişe’nin babasıdır. Hz. Ömer’in kızı Hafsa’da Efendimiz’in (s.a.v.) eşidir.</p>
<p><strong>Şeyhayn’ın Hizmeti</strong></p>
<p><strong>Şii</strong>: Allah Rasülü’nden (s.a.v.) sonra İslam’a en büyük hizmeti Hz. Ali yapmıştır. Tebliğde de, muharebede de en önde O vardır. Kale kapıları O’nun elleriyle açılmıştır. “Saadet Asrı”nın hangi şubesine bakarsanız bakın görürsünüz ki, Ali (r.a.) olmak adeta her yerde en önde durmak demektir. Aynı şeyleri Şeyhayn için söylemek mümkün değildir.</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Muhakkak ki Hz. Ali büyük hizmetlere imza atmıştır. Fakat Hz. Ebu Bekir ile Ömer’in yaptığı hizmetler gerek keyfiyet ve gerekse de kemmiyet açısından çok daha ileri derecededir. Söylediklerimizi daha somut bir çerçevede izah etme gerekirse şunlar söylenebilir:</p>
<p>Ebu Bekr’in (r.a.) İslam’a olan pazarlıksız teslimiyeti o kadar içtendi ki Allah Rasülü (s.a.v.) hiç tereddüt etmeden O’nun malı üzerinde kendi malı gibi tasarrufta bulunurdu. Müslüman olduğu gün yanındaki kırk bin dirhemi infak etmişti. [20] Ezilen Müslüman köleler O’nun paralarıyla azat olmuştu. Sehl ve Süheyl’den satın alınan Mescid-i Nebevi’nin arsa parası O’nun altınlarıydı.</p>
<p>Allah Rasülü’nün (s.a.v.) ahirete irtihali ardından başlayan “irtidat” hareketleri O’nun mukavemetiyle etkisiz hale getirildi. Namazla zekatın arasını ayırıp “Biz zekat vermeyiz” diyenlerle o harp etti. Yemame’de Müseylemetü’l-Kezzab’ı yere seren Halid b. Velid (r.a.) O’nun komutanıydı. Dolayısıyla Müseyleme’yi öldüren Hz Vahşi de O’nun askeriydi.[21]</p>
<p>Yemame sonrası gündeme oturan “Kur’an nasıl korunacak” endişelerini izale eden Kur’an’ı Kerim’in cem edilişi Ebu Bekir’in (r.a.) emriyle (Hz. Ömer’in (r.a.) teklifi) oldu.[22]</p>
<p>Hz. Ömer (r.a.) zamanda İslam yeni iklimlere açıldı. Müslümanlar yeni ülkelerle tanıştı. Büyük fütuhat yapıldı. İslam devleti kurumsallaştı. Farklı kültürlerle bir arada olmanın doğal sonucu olarak ortaya çıkan sorunları yaptığı ictihatlarla aştı. İslam’ı hayata müdahil kıldı.</p>
<p>Hanefi, Maliki ve Şafii mezhebinin bir çok esası Hz. Ömer’in o ictihatlarına dayanmaktadır. Nitekim Hanefi mezhebinin isnadgahı Abdullah b. Mes’ud’un hocası Hz. Ömer idi.</p>
<p>Allah Rasülü’nün (s.a.v.) vaz’ ettiği ölçüler dahilinde oluşan meşhur dört mezhepte Şeyhayn’in etkisi barizdir. Bu yüzden fıkhın gelişmesinin hakiki sebeplerinden biri de onlardır. Yapılan bütün hasenata ortaktırlar. Ne var ki Şeyhayn’in yaptığı hizmetler cinsinden Hz. Ali pek bir şey yapamamıştır. Devr-i hilafetinde hiçbir küfür diyarı fethedilememiştir. Çünkü neredeyse bütün mesaisini iç karışıklıkları izale etmeye hasretmiştir.</p>
<p><strong>Şii: </strong>Madem İslam dünyasında yapılan bütün hasenata ortaktırlar Muaviye’nin (r.a.) oğlu Yezid’in Kerbela’da Hz. Hüseyin’i (r.a.) şehit etmesine de ortak mıdırlar?.</p>
<p><strong>Sünni:</strong> Nasıl ki Hz. Ali Efendimiz, O’na aidiyet iddiasında bulunan İmamiye, İsmailiyye ve Zeydiyye’nin sapıklıklarına ortak değildir. Tıpkı bunun gibi Şeyhayn’de Yezid’in fiillerinden mesul değildir.</p>
<p><strong>EBU BEKİR’İN HİLAFETİ</strong></p>
<p><strong>Şii:</strong> Hz. Ali’nin imametine dair getirdiğim rivayetlerin tamamını indi te’viller olarak nitelediniz. En azından Şia’nın indi de kabul etseniz bu kadar delili var. Ehl-i Sünnet’in Hz Ebu Bekir’in hilafetine dair tek bir delili mevcut mudur?</p>
<p>“Beni Bulamazsan Ebu Bekir’e Sor”</p>
<p>Sünni: Hz. Ebu Bekir’in ilklerin imamı olduğuna dair Fahri Kainat Efendimiz’den (s.a.v.) mervi bir çok haber vardır. Onlardan bir kaçını tadat edersek şunları söyleyebiliriz; Allah Rasülü (s.a.v.) “Benden sonra Ebu Bekir ve Ömer’e uyun” buyurmaktadır.[23] Efendimiz’in (s.a.v.) ümmetten Ebu Bekir adına talep ettiği iktida dini ve dünyevi bütün işleri kapsamaktadır. Bunun için de Ebu Bekir’in idare makamında olması gerekmektedir. Orası ise imamettir.</p>
<p>Devr-i Risalet’te Efendimiz’in (s.a.v.) yanına bir kadın gelir. Ayrılırken, Allah Rasülü (s.a.v.) tekrar gelmesini söyler. Kadın, sanki ölümü kastederek “Geldiğimde seni bulamazsam ne yapayım” Ya Rasülellah (s.a.v.) diye sorar. Efendimiz (s.a.v.) ; “Beni bulamazsan Ebu Bekir’e git,” diye karşılık verir. Allah Rasülü (s.a.v.) kendisinden sonra ümmetinin sorularının muhatabı Ebu Bekir’i gösterir.</p>
<p>Enes b. Malik naklediyor; Benu Mustalik kabilesi “Senden sonra zekatları kime vereceğiz?” diye sormak için beni Allah Rasülü’ne (s.a.v.) gönderdi. Geldim, sordum. Buyurdular ki; “Ebu Bekir”e versinler.[24]</p>
<p><strong>Ebu Bekir’e Söyle Namazı Kıldırsın</strong></p>
<p>Hz Aişe anlatıyor; Allah Rasülü (s.a.v.) son hastalıklarında bana “Baban ve kardeşin Abdurrahman’ı çağır da, Ebu Bekir adına bir belge yazayım, ardımdan kimse ihtilaf etmesin” buyurdu. Sonra “bırak çağırma” dedi. “Allah korusun! Müslümanlar Ebu Bekir hakkında ihtilaf ederler.”[25] Yine Aişe (r.ah.) rivayet ediyor; Allah Rasülü’nün (s.a.v.) hastalağı artınca “Ebu Bekir’e git söyle namazı kıldırsın.” buyurdu.</p>
<p>&#8211; “Ya Rasülallah (s.a.v.) O ince kalpli birisidir. Sizin yerinize geçince namaz kıldırmaya güç yettiremez.” dedim.</p>
<p>&#8211; “Git Ebu Bekir’e söyle namazı kıldırsın.” buyurdu.</p>
<p>Aynı gerekçeyi arz ederek namaz kıldırmaması gerektiğini tekrar ettim. Efendimiz (s.a.v.) de emri tekrar etti; “Git Ebu Bekir’e söyle namazı kıldırsın.”[26]</p>
<p><strong>Nerede Ebu Bekir?</strong></p>
<p>Bir defasında “Hz Ömer iftitah tekbirini aldı. Efendimiz (s.a.v.) , Ömer’in sesini işitince kızgın bir şekilde başını kaldırıp; ‘Nerede Ebu Kuhafe oğlu’[27] diyerek Ebu Bekir’i aradı. Namazı O’nun kıldırması gerektiğini ihsas ettirdi.</p>
<p>Allah Rasülü (s.a.v.) “Bir kavme, Kur’an’ı en iyi bilen imamlık eder.” buyuruyor. Ebu Bekir Ensar ve Muhacirinin yer aldığı cemaate imamlık yaptı. Hadis-i Şerifin işaret ettiği mana gereği, sahabe içerisinde Kur’an’ı en iyi bilen kişi O’dur. Bu yüzden hilafete en layık kişi de O olmalıdır.</p>
<p><strong>Sıddıkların Şahadeti</strong></p>
<p>Cenab-ı Hakk Mekke’den Hicrete zorlanan muhacirleri anlatırken “işte doğru olanlar bunlardır.”[28] buyuruyor. Ayette muhacirin sadakati anlatılırken “ulâike”den sonra “zamiri fasl” (hum) getirildi. Bu, manayı te’kit etmek içindir. Kur’an’ın şehadetiyle sadaketleri tescil edilen muhacirin Ebu Bekir’e; “Allah Rasülü’nün (s.a.v.) halifesi” diye hitap etmesi, sahabenin içtenlikle Ebu Bekir’in hilafetini kabul ettiği anlamına gelir. Aksi bir anlayış “Kur’an’ın “sıddık” diye nitelediği muhacirin yalan konuşma ihtimalini gündeme getirir ki, bu Kur’an’a yöneltilen en büyük iftiralardan biri olur.</p>
<p>Tâdat ettiğimiz bütün bu hakikatler işaret ediyor ki; Ebu Bekir (r.a.) sahabenin en faziletlisi ve hilafete en layık olanıdır. Sahabe O’na biat ederek bu gerçeği teyit etmiştir.</p>
<p><strong>Kur’an ile Yanlış İstidlal Dalaletten Başka Ne İfade Eder?</strong></p>
<p><strong>Şii</strong>: Hz. Ali’nin imametine dair delil olarak takdim ettiğim, sizinse hevai tevil diyerek reddettiğiniz malumat arasında ayetler de vardı. Fakat Ebu Bekir’in hilafetine delil olabilecek rivayetlerin neredeyse tamamını hadislerden getirdiniz. Bu da göstermektedir ki imamet mevzuunda Şia’nın delilleri Kur’ani olmaları hasebiyle Ehl-i Sünnetinkiler’den daha kuvvetlidir.</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Delil, yanlış kullanıldıktan sonra Kur’ani olsa dahi ne ifade eder?! Nitekim bütün sapık mezhepler de bir takım indi yorumlar yaparak Kur’an’a dayandıklarını iddia etmektedirler. Bu durumda onlar da İslami’dirler mi diyeceksiniz!? Hâdise karşısında ki tutumunuz Hakem olayında Hz. Ali’ye “Hüküm ancak Allah’ındır.” ayetiyle karşı çıkan Haricilerle ayniyet arz etmektedir. Bu durumda istidlallerinizin en camî cevabı Hz. Ali’nin Haricilere söylediği şu cümledir: “İfade doğru fakat ondan yanlış mana kast ediliyor.”[29]</p>
<p>Davanızı desteklemek için ayeti yanlış yerde kullanmanız, indi teviller yapmanız “mümin” kimliğinizi tartışılır hale getirir. Çünkü Allah Rasülu (s.a.v), Kur’an’ı kendi gaye, ideoloji, meşreb ya da menfaatleri doğrultusunda açıklayanların nasıl değerlendirildiklerini ifade buyururken şunları söylemektedir: ‘Kim kendi görüşü ile Kur’an’ı tefsir ederse cehennemdeki yerini hazırlasın.’[30]</p>
<p>Ayrıca Kur’an’ı Kerim’de Hz. Ebu Bekir’in hilafetine “işaret” eden bir çok ayet vardır. Üstelik bunların tesbiti bana değil Kur’an’ın inişine, Hz. Cebrail’in gelişine şahitlik eden ashaba aittir. Bütün bu hakikatler Ebu Bekir’e işaret eden ayetlerin delalet gücünü de artırmaktadır.</p>
<p><strong>Ayetler de Ebu Bekir’i İşaret Eder</strong></p>
<p><strong>Şii</strong>: Madem ayetle istidlal edebiliyordunuz da niçin öncelikle hadisleri naklettiniz?</p>
<p><strong>Sunni</strong>: Hadis-i Şeriflerin bir kısmı tevatür derecesindedir.[31] Nitekim onların Allah Rasülüne (s.a.v.) aidiyetlerine siz de itiraz edemediniz. Hilafete delaletleri ayetlerden daha aşikar olduğundan öncelikle onları tâdat ettim.</p>
<p><strong>Şii</strong>: Ya ayetler. Hangileriyle neye göre istidlal ediyorsunuz?</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Hasan Basri diyor ki; “Vallahi; ‘Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki): Allah, sevdiği ve kendisini seven… bir toplum getirir.’[32] Ayetinde zikri geçen mürted kavmin yerine geldiği bahsedilen cemaat Ebu Bekir ve dostlarıdır. Çünkü bu ayet Allah Rasülü’nün (s.a.v.) irtihalinden hemen sonra başlayan irtidat hareketleri ve onları etkisiz hale getiren Ebu Bekir ve mübarek ordusu hakkında inmiştir.’[33] Bu noktada büyük müfessir Katade de benzer şeyleri söylemektedir.[34]</p>
<p>“A’rabilerin geri bırakılmış olanlarına de ki; Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya çağrılacaksınız. Onlarla savaşırsınız veya Müslüman olurlar.”[35] Bu ayet Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in hilafetine delalet etmektedir. Çünkü Huneyn muharebesinden geri kalan A’rabileri, ayette kast edilen Müseyleme’nin kavmi Hanif oğulları ile savaşa ilk defa çağıran Ebu Bekir’dir. Yine bir başka tefsire göre “çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya çağrılacaksınız,” ayetinden maksat İran ve Rumlardır. Ümmeti onlarla ilk defa muharebeye çağıran da Hz. Ömer’dir. Ordulara savaş emrini vermek bütün dünya devletlerinde devlet başkanına aittir. Bu durumda savaşa çağrı ameliyesini devlet adına üstlenen Ebu Bekir ve Ömer’in riyasetini Kur’an bizzat tasdik etmektedir.</p>
<p><strong>Şii</strong>: Fakat Tabiin kuşağının Sünni müfessirlerinden İkrime ve Katade “savaşılmaya çağrılan kavmin “Hevazin” ve “Ğatafan” olduklarını bildirmektedir. Buna göre savaşa çağıran Ebu Bekir (r.a.) ya da Ömer (r.a.) değil, Allah Rasülü’dür (s.a.v.).</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Ümmeti savaşa çağıran kişinin Hz. Rasülullah (s.a.v.) olması mühaldir. Çünkü O buyurdu ki; “Artık bundan sonra benimle birlikte sefere çıkamayacak, düşmanla savaşmayacaksınız.” Hadisin delalet ettiği mana savaşa çağıranın Allah Rasülü (s.a.v.) olmasına manidir. Efendimiz’in (s.a.v.) irtihalini takiben ümmeti muharebeye çağıran ilk kişi Ebu Bekir sonra Ömer olduğuna göre bizim naklettiğimiz tefsir tercihe şayan olandır.[36]</p>
<p>Bu ayetin inişiyle Ebu Bekir’in savaş çağrısı arasında, İslam Devleti tarafından yapılmış hiçbir harp daveti yoktur. Bu hususta ulema hem fikirdir.[37] Hakikatin bu minval üzere olmasındandır ki Sünnet ve Cemaat alimleri; “Ebu Bekir’in hilafetinin Kur’ani şahidi bu ayettir” demişlerdir.</p>
<p>“Bu İkisinden Birine Biat Ediniz”</p>
<p><strong>Şii</strong>: Madem naklettiğiniz ayet ve hadisler Ebu Bekir’in hilafetine işaret ediyor bu durumda niçin O, Ben-u Saide çardağında Hz Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde’yi göstererek “Bu ikisinden birine biat ediniz” demiştir. Ebu Bekir’in tavrı halife olacağına işaret eden her hangi bir delilin ademiyetini göstermez mi? Ya da kendi adına nass varken hilafeti başkalarına havale etmek haram değil mi?</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Hz. Ebu Bekir bu hareketiyle göreve talip olmadığını, bizzat matlup olduğunu sahabenin ileri gelenlerine de söyletmek istemiştir. Bir anlamda bu “malumu i’lam” kabilindendir. Nitekim Hz Ali “Allah Rasülü’nün (s.a.v.) umur-u diniyyede imamımız olmasına razı olduğu Ebu Bekir’i niçin dünya işlerinde de imam yapmayalım.” diyerek Ebu Bekir’in niyetini ilk okuyan sahabi olmuştur.</p>
<p><strong>FEDEK</strong></p>
<p><strong>Şii</strong>: Efendimiz (s.a.v.) ahirete irtihal ettiğinde Hayber’de yer alan “Fedek” adındaki köy şahsi mülkündeydi. Hz. Fatıma “Eğer (babadan geriye kalan) yalnız bir kadınsa (mirasın) yarısı onundur.”[38] ayetine istinaden Fedek’in yarısını talep etmişti.</p>
<p>Nasıl ki Allah Rasülü (s.a.v.) masumdur, Onun kızı da günah ve yalandan korunmuştur. Çünkü O (s.a.v.) buyurmuştu ki; “Fatıma (r.ah.) benden bir parçadır.” Küll masumsa O’nun (s.a.v.) parçası da masum olur. Fatıma masum olduğuna göre miras iddiasında Hz Rasülullah’a (s.a.v.) yalan ya da yanlış isnat etmesi mümkün değildir. Fakat Ebu Bekir, masumiyeti aşikar olan Fatıma’nın bu talebini reddetmiştir. Fedek arazisini ona vermemiştir. Halife tarafından sergilenen bu tavır, açık nasslara muhaliftir. Böyle birisinin hilafetini nasıl ve niçin savunuyorsunuz?</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Allah Rasülü’nün (s.a.v.) vefatından hemen önce atadığı Usame b. Zeyd’in komutanlığı Ebu Bekir’in devr-i hilafetinin ilk günlerinde tartışmaya açıldığında (Usame’nin değiştirilmesi talep edildiğinde); “Değil Usame’yi değiştirmek, Hazreti Rasüllah’ın (s.a.v.) attığı bir düğümü dahi zait görüp çözmem.”[39] diyen Ebu Bekir’in miras ayetine muhalefet ettiğini nasıl iddia edebilirsiniz?! Kur’an’a muhalefet etmekle itham ettiğiniz Ebu Bekir bu noktada öylesine hassastır ki; şu serzenişler O’na aittir: “Bilmediğim konularda Allah’ın kitabı hakkında tefsirde bulunursam hangi sema beni gölgesine kabul eder ve hangi arz beni üzerinde barındırır.”[40]</p>
<p>Hz. Ebu Bekir, Fedek arazisinin Hz. Fatıma’ya verilmesi meselesinde ayete muhalefet etmemiş bilakis bütün ayetleri açıklama vazifesi kendisine verilen Allah Rasülü’nün (s.a.v.) sünnetiyle miras ayetini tahsis etmiştir. Şöyleki; “Âmm” olan miras ayetini “Biz Peygamberler cemaati miras bırakmayız. Bize kimse varis olmaz. Terikemiz sadakadır.” hadis ile sınırlandırmıştır.</p>
<p><strong>Şii</strong>: Muhassıs (tahsis eden) olarak ileri sürdüğünüz delil neticede bir hadistir. Karşıda ise vurud-u kat’iyyet ifade eden bir ayet vardır. Ayete mukabil hadis nasıl tercihe neden olabilir?</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Bu noktada haber-i vahid’in hükmünü, hangi durumlarda nasıl değerlendirilmesi gerektiğini konuşacak değilim. Buna gerek de yok. Çünkü Hz. Ebu Bekir Rasülullah’tan (s.a.v.) neyi, nasıl ve ne kadar işittiğine hakimdir. Merviyyatını karıştırdığına işaret eden hiçbir emare mevcut değildir.</p>
<p>Miras meselesinde karinelerle ihtimaller ortadan kalkmış, Hz. Ebu Bekir katında “haber-i vahid” mirasla ilgili genel hükümleri sınırlandıran kesin bir delile dönüşmüştür. Ayrıca peygamberlerin hakiki miraslarının ilim olması, Ebu Bekir’in uygulamasını desteklemektedir.</p>
<p><strong>Veraset</strong></p>
<p><strong>Şii</strong>: Kur’an “Süleyman Davud’a (a.s.) varis oldu.”[41] diyor. Önceki peygamberlerin çocukları babalarına varis oluyor da Fatıma niçin babası Fahri Kainat Efendimiz’in (s.a.v.) malından hissesini alamıyor?</p>
<p><strong>Sünni</strong>: İstidlal ettiğiniz ayette bahsi geçen veraset hakiki manada müsta’mel değildir. Çünkü Hz. Davud’un (a.s.) on dokuz tane evladı vardı. Süleymen (a.s.) onlar içinde nübüvvet ve idareye varis olmakla temayüz etmişti. Eğer ayette bahsi geçen miras hakiki manada kullanılmış olsa idi o takdirde Davud’un (a.s.) bütün çocukları verasette eşit olmalı idi. Fakat mana buna müsait değildir. Çünkü ayette zikr olunan miras, mecazi anlama masruftur. Tıpkı “alimler nebilerin varisleridir.” hadisinde olduğu gibi.[42]</p>
<p>Hz. Fatıma’nın masumiyeti meselesine gelince; İstidlal ettiniz hadis mecazi manadadır.[43] Buna göre hadis, karabet yoluyla oluşan kül-cüz ilişkisini ifade etmektir. Bu yüzden Allah Rasülü’nün (s.a.v.) masumiyetinin aynısını Hz. Fatıma’da aramak doğru değildir.</p>
<p><strong>Fedek’teki Şahitler</strong></p>
<p><strong>Şii</strong>: Hz. Fatıma Fedek arazisini Hz. Ebu Bekir’den talep ederken Hz. Ali, Hasan, Hüseyin ve Ümmü Eymen (r.anhum) ona şehadet etmişti. Ebu Bekir onların şehadetini reddederek zulme irtikap etmiştir.</p>
<p><strong>Sünni</strong>: İsimleri yan yana tâdat ederek söz bolluğuyla hakikati perdelemek ister bir tavrınız var. Söz konusu isimleri tek tek tahlil edersek ortaya şöyle bir netice çıkar: Hasan ve Hüseyin, Fatıma’nın (r.anhum) çocuklarıdır. Çocuğun anne-baba lehine şehadeti makbul değildir. Bütün bunlardan öte, o ikisi şehadet vaktinde küçük çocuktular. Nasıl şehadet etsinler?! Hz Ali ve Ümmü Eymen’e gelince onların şehadeti nisab için yeterli değildir. Çünkü bu nevi davaların şehadeti için ya iki erkek ya da bir erkek iki kadın gereklidir.[44]Ayrıca bazı müctehidler eşlerin birbirleri lehine yaptıkları şehadeti reddetmektedir.[45]</p>
<p>Hâdisenin Ebu Bekir’i destekleyen bir başka yönü de var ki oda şöyledir: Allah Rasülü (s.a.v.) şahsi mallarında nasıl tasarrufta bulunduysa Ebu Bekir uygulamaya aynen muvafık kalmıştır. Efendimiz’in (s.a.v.) Beni Nadr, Hayber ve Fedek’de hurmalıkları vardı. Beni Nadr’ın gelirini memurlarına, Fedek’tekini fakirlere, Hayber’dekini ise üçe ayırırdı: Üçte ikisini Müslümanlara birini de “Ehl-i Beyt”ine verirdi.[46] Hz. Ebu Bekir halife olunca Allah Rasülü’nün (s.a.v.) uygulamasını değiştirmedi. Bu yüzden “Fedek” arazisindeki tavrı sünnete tıpkısıyla iktidadır. Hz. Ömer, devlet başkanı olunca Ali ve Abbas’ı çağırdı. Onlara Hz. Ebu Bekir’in Fedek hususunda ictihadına delil kullandığı hadis-i şerifi Rasülullah’tan (s.a.v.) işitip-işitmediklerini sordu. İşittik dediler. Nitekim Hz Ali’de devr-i hilafetinde mezkür Fedek arazisini çocuklarına vermedi. Eğer Ebu Bekir’in hükmüne itirazı olsa idi mukakkak ki onu değiştirirdi.</p>
<p>Hadis-i Şerife rağmen Hz. Fatıma validemiz’in Fedek arazisini istemesi ise babası Hz. Rasülullah’ın (s.a.v.) malı ile bereketlenmek içindir. O da bir insandı ve beşeri hasletleriyle hadiseye yaklaşıyordu. Fakat Hz. Ali’nin devr-i hilafetinde ki tavrı netice itibariyle Ebu Bekir’in ictihadının doğrulunu teyit etmektedir.</p>
<p><strong>HAC BAHSİ</strong></p>
<p><strong>Şii</strong>: Allah Rasülü (s.a.v.) ehemmiyet arz eden hiçbir meselede Ebu Bekir’e görev vermemiştir. Hac mevsiminde “Berae” süresini okuması için Onu Mekke’ye göndermişti ki Ali’yi ardından yollayıp Onu azletmiştir. Buyurdu ki; “Bunu ancak benden olan birisi tebliğ edebilir.” Bu da göstermektedir ki Ebu Bekir sureyi tebliğ etmeye ehil değildir. Hüccaca emir olamayan nasıl olur da bütün bir ümmete halife olabilir.</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Naklettiğiniz hadiseye tarihi malumat çerçevesinde bakıldığında onu doğrulamak mümkün değildir. Çünkü Allah Rasülü (s.a.v.) Hz. Ebu Ebu Bekir’i görevden azletmiyor bilakis Hz. Ali’yi onun emrine veriyor. “Berae” süresi Hac kafilesinin Medine’den ayrılmasını muteakip nazil olduğundan dolayı Ebu Bekir sureden haberdar olamıyor. Bu yüzden Efendimiz (s.a.v.) sureyi Hz. Ali’ye veriyor. İlan etme vazifesini Hz. Ali’ye vermesi ise şunun içindir; Bir anlaşma yapılırken ya da iptal edilirken bunu ya bizzat kişinin kendisi ya da amca oğullarından birisi yapmalıydı. Arapların adeti böyleydi. Hadiseye mevcut gelenek çerçevesinde bakıldığında görülecektir ki Ebu Bekir’in azledilmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Hz. Ali’nin ilan vazifesini Ebu Bekir’in emri altında ifa etmesi Şia’nın lehine değil aleyhine bir delidir.</p>
<p><strong>MESNEDSİZ BİR İDDİA</strong></p>
<p><strong>Şii</strong>: Peki Allah Rasülü’nün (s.a.v.) Ebu Bekir’i namaz kıldırmaktan azletmesine ne diyeceksiniz?</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Bu en hafif ifade ile yalandır, uydurmadır, Hz. Rasülullah’a (s.a.v.) iftiradır. Bu husustaki sahih rivayetler iddialarınızın meşrep taassubuyla söylendiğini teyit etmektedir. Hz. Ali’nin amcaoğlu Abdullah b. Abbas diyor ki; “Allah Rasülü (s.a.v.) iki kişinin arkasında namaz kılmıştır. Biri Ebu Bekir diğeri ise Abdurrahman b. Avf’tır.” Enes b. Malik rivayet ediyor: “Allah Rasülü’nün (s.a.v.) vefat ettiği hastalığı esnasında Ebu Bekir ashaba imamlık etmekteydi. Pazartesi günü onlarla namaz safındaydı. Allah Rasülü (s.a.v.) hücre-i saadetin perdesini kaldırdı, ayakta bize bakıyordu. Sanki yüzü mushaf sahifesiydi. Sonra tebessüm etti. Onu o halde görünce biz neredeyse sevincimizden uçacaktık. Hadiseye tanıklık eden Ebu Bekir namaz kıldırmaktan kendini geri aldı. Zannetti ki Allah Rasülü (s.a.v.) namaza çıkacak. Efendimiz (s.a.v.), “namazınızı tamamlayın” diye işaret etti ve perdeyi indirdi. O gün de vefat etti.”[47] İşte Fahri Kainat Efendimiz’in (s.a.v.) dünyadaki son anları… Mübarek bakışlarıyla mihrabındaki halifesi Ebu Bekir’in (r.a.) imametini tasdik ediyor. Fazla söze ne hacet.</p>
<p><strong>KIRTAS HADİSESİ</strong></p>
<p><strong>Şii</strong>: Allah Rasülü (s.a.v.) son hastalığında ağrısı şiddetlenince; “Yazı ile alakalı edevatı getirin, size öyle bir belge yaz(dır)ayım ki benden sonra sapıklığa düşmeyiniz.” buyurmuştu. Fakat Hz. Ömer; Hz. Rasülüllah’ın (s.a.v.) hastalığı arttı, yanımızda Allah’ın kitabı var o bize yeter.” diyerek buna engel oldu.[48]</p>
<p>Hz. Ömer bu tavrıyla Rasülullah’ın (s.a.v.) ilahi emri tebliğ etmesine karşı çıkmıştır. Gayesi ise Hz. Ali’nin halife olarak atanmasına mani olmaktır.</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Faraziyeler üzerine akide inşa ediyorsunuz. Söyledikleriniz ilmi esaslardan uzaktır. Nereden biliyorsunuz Efendimiz’in (s.a.v.) Hz. Ali’yi halife olarak atayacağını. Ahmed b. Hanbel Müsned’inde Allah Rasülü’nün (s.a.v.) “Yazı yazacak edevatı getiriniz.”[49] mealindeki emrinin Hz Ali’ye (r.a.) yönelik olduğunu bildirmektedir. Zaten müşarün ileyh’in hilafete getirilmesini muhtevi bir belgenin kendisi tarafından kaleme alınması inandırıcılığını zedeler. Çünkü kişinin kendi görev kağıdını telif etmesi töhmete yol açar. Hz. Ali ile alakalı durum bu noktada iken Allah Rasülü (s.a.v.) bizzat Aişe’ye Hz. Ebu Bekir’in hilafetine dair belge yazdırmak istediğini beyan etmiştir. Bu da göstermektedir ki; Efendimiz (s.a.v.) tarafından halife tayini söz konusu olacak idiyse bu listenin başında Ebu Bekir’in adı olacaktı. Çünkü Allah Rasülü (s.a.v.) hastalığının başında Onun adını telaffüz etmişti.[50]</p>
<p>Hz. Ömer’in malum tavrının arka planında müslümanların yapmaktan aciz kalacakları emirlerin kayda geçirilme korkusu vardı. Beyhagi’ye göre Hz. Ömer’in maksadı son hastalığında Allah Rasülü’nün (s.a.v.) rahat bırakılmasıydı. Eğer Efendimiz’in (s.a.v.) isteği, murat ettiği meselenin yazılmasından yana olsaydı, sahabenin ihtilafından dolayı bunu terk etmez, ısrarcı olurdu. Fakat öyle yapmadı. Bir anlamda hadise İlahi takdire havale edildi.</p>
<p>Sahabe Allah Rasulü’nün (s.a.v.) kesin bir şekilde görüş beyan etmediği hususlarda Onunla istişare eder bazen de farklı görüş izhar ederdi. Nitekim akli meseleler ve ictihadi hükümlerde ashabın Allah Rasülü (s.a.v.) ile fikir teatisinde bulunmasını Kur’an da desteklemiştir. Allah Teala; “(Umuma ait) işlerde onlara danış.”[51] buyurmaktadır. Buna göre ashabın ictihadi meseleleri reddetme ve değiştirme yetkisi vardır. Zira bir işin istişare ile tasavvur edilmesi değiştirmeye musait olduğunu gösterir. Bu çerçevede Allah Rasülü (s.a.v.) bir çok hususta ashabı ile istişare etmiştir. Bedir esirleriyle alakalı meselede istişare edilmiş, Hz. Ömer genel kanaate muhalif fikir beyan etmiştir. Çoğunluk fidye almaktan yana iken Hz. Ömer “katl”den yana tavır almıştır. Neticede ayet Hz. Ömer’in görüşüne muvafık olarak nazil olmuştur. Allah Rasülü (s.a.v.); “Eğer bu hadiseden dolayı azap inecek olsaydı Ömer ve Sa’d b. Muaz’dan başka kurtulan olmazdı” buyurmuştur.[52] Abdullah b. Übeyy’in cenaze namazının kılınıp-kılınmaması, Hudeybiye’de Kureyşlilerle yapılan sulh üzerine akdedilen konuşmalar, ashapla Efendimiz (s.a.v.) arasındaki fikir alış verişinin en canlı örneklerindendir.</p>
<p>Hz. Ömer’in “Efendimiz’in (s.a.v.) hastalığı arttı, yanımızda Allah’ın kitabı var, o bize yeter.” şeklindeki ifadesi istişarenin bir parçasıdır. Allah Rasülü (s.a.v.) kağıdı tekrar istemeyerek, Hz. Ömer’in ictihat ederek istişareye yaptığı katkıyı tasvip etmiştir. Sahabenin bu nevi bir bakışa sahip olmasında Allah Rasülü’nün (s.a.v.) teşvik ve onayı vardır. Sahabe dini ve dünyevi bütün meselelerini vahiyle çözmekteydi. Vahyin tamamlanmasını müteakip zuhur edecek problemleri fasl edebilmeleri için istişarede meleke kesbetmeleri gerekliydi. Efendimiz (s.a.v.) sahabeye istişare imkanı vererek bir anlamda onları kendinden sonraki hayata hazırlıyordu, kabiliyeti olanları yetiştiriyordu. Yapılan istişareler neticesinde Allah Rasülü (s.a.v.) bir görüşü benimsediyse bu tasvip yoluyla sünnete dönüşmüştür. Kırtas hadisesinde Hz. Ömer Allah Rasülü’nün (s.a.v.) rahat bırakılması gerektiğini, dinin kemal bulduğunu, yirmi üç yılda söylenmesi gereken her şeyin söylendiğini,[53] şimdi ise Hz. Peygamber’i Cenab-ı Hakk ile baş başa bırakmanın elzem olduğunu söylemekteydi. Onu, “bize Allah’ın kitabı yeter” dedirten düşüncenin arka planında işte bu hakikatler vardır. Ayrıca Allah Rasülü’nün (s.a.v.) “kağıt getirin” emri “vücup” değil “ibaha” ifade eder. Yani kağıt getirme işlemi huzurda bulunan ashabın ihtiyarına terk edilmiştir. Eğer emir “vucup” ifade etseydi hadiseden sonra dört gün daha yaşayan Hz. Peygamber (s.a.v.) talebini yinelerdi. Nitekim O (s.a.v.) kendisine karşı yapılan muhalefeti dikkate alarak hiçbir vazifeyi terk etmedi. Bu noktada aksi bir kanaate sahip olmak Allah Rasülü’nün (s.a.v.) tebliğ vazifesini ifa etmediği anlamına gelir ki bu da Kur’an’ın şu ayetini inkar olur: “Rasüle düşen (vazife) ancak tebliğdir.”[54]</p>
<p><strong>Şii</strong>: Ortada bir talep bir de Hz. Ömer’in onu reddedişi var. Hâdise bu kadar basitken Ömer’den yana konuşmak için derin izahlara girişmek sadece kelam israfı olur.</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Hz. Ömer’in kağıdın getirilmesine engel olması red ya da inkar değildir. Beklemeden yana tavır almıştır. Gayesi ise Efendimiz’in (s.a.v.) meramını anlayabilmektir. Yani eğer Fahri Kainat Efendimiz (s.a.v.) kağıdı ısrarla isterse, emir vahiydir ve kağıt getirilmelidir. Aksi takdirde bu bir ictihattır bunun için de Allah Rasülü’nün (s.a.v.) başını ağrıtmak doğru olmaz. Çünkü ictihad Allah Rasülü’nün (s.a.v.) hayatında ve hatta huzurunda caiz olduğuna göre O’nun irtihalinden sonra da evleviyetle caiz olur.</p>
<p>Efendimiz’in (s.a.v.) kağıt talebinde ısrar etmemesi/vazgeçmesi göstermektedir ki; bu ictihadi bir meseledir.</p>
<p>Talebi anlamak için durup beklemek -şer’an- yadırganmamıştır. Zira Melekler bile Hz. Adem’in hilafeti söz konusu olunca anlama ve bilgi sahibi olma kabilinden Melik-i Allâm’a (c.c.) şöyle bir arzda bulunmuşlardır: “Bizler seni hamd ile tesbih ve takdis ederken yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?”[55] Yine istifsar yani hadiseyi öğrenme babından Zekeriyya (a.s.) kendisine Yahya (a.s.) müjdelendiğinde; “Bana ihtiyarlık gelip çattığına, üstelik eşimde kısır olduğuna göre benim nasıl oğlum olabilir?”[56] diye sormuştur. Hz. Meryem de aynı şekilde; “Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir?”[57]diye teennide bulunarak durumunu tefsir etmeye çalışmıştır.[58]</p>
<p>Görüldüğü gibi metafizik boyutu olan her hangi bir hadise hakkında kesin ve tam malumat sahibi olabilmek için durup bekleyen, sözün muradını “istifsar” etmeye çalışan sadece Hz. Ömer değil, Kur’an-ı Hakim’in ifadesiyle grupta melekler, peygamber ve peygamber annesi de var. Bu durumda –haşa- onlara da mı küfür isnadında bulunacaksınız?! Ayetlerde bahsi geçen anlama ameliyesi ne kadar içten ve samimi ise Hz. Ömer’in ki de aynı içtenlik ve samimiyettedir.</p>
<p><strong>Şii</strong>: Kur’an’ı Hakim Allah Rasülü’nün (s.a.v.) söze dair tasarrufunu beyan ederken; “O, kötü arzularına göre konuşmaz. O(nun konuşması, kendisine) vahyedilenden başkası değildir.”[59] buyurmaktadır. Bu ayete göre Hz. Ömer vahyi engellemiş oluyor. Onu engellemek de Kur’ani ifade ile küfürdür: “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.”[60]</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Küfürle itham ettiğiniz kişi Allah Rasülü (s.a.v.) ile birlikte olabilme devletine erişenlerin en büyüklerindendir. Allah Rasülü (s.a.v.) Onun için buyuruyor ki; “Eğer benden sonra Peygamber gelseydi muhakkak ki O Hattap oğlu Ömer olurdu.” O Ömer, İslam’ı yüceltmek ve Hazreti Rasülullah’a (s.a.v.) yardım etmek için gece gündüz demeden malını infak etmiştir. O’nun (s.a.v.) sevgisi uğruna yurdunu terk etmiştir. Cibril’in gelişine, vahyin inişine, mucizelerin oluşuna tanık olmuştur. Allah Teala’nın rızasına ulaşan 1400 civarındaki Hudeybiye cemaati içinde O da vardır: “Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, müminlerden razı olmuştur.” ayetinin ifade ettiği mana gereği Allah Teala’nın rızasına nail olan Ömer’e küfür isnadında bulunmak ne çürük bir idraktir. Şunu da unutmamak gerekir ki Efendimiz (s.a.v.); “Semre ağacı altında biat edenlerden hiçbirisi cehenneme girmeyecek”[61] buyurmaktadır. Ömer Hudeybiye’de biat edenlerin ilklerindendir. Sonra O, dünyada iken cennetle müjdelenen on büyük sahabiden birisidir. Bu hadis “manevi tevatür” derecesindedir.</p>
<p>Hz. Ömer İslam için O kadar mühimdir ki; Abdullah b. Abbas diyor ki; “Ey peygamber! Sana ve sana tabi olan müminlere Allah yeter.” ayeti Hz. Ömer’in Müslüman olması üzerine inmiştir.[62]</p>
<p>Bütün bunları alt alta koyun, sonrada “Müslüman’a küfür isnadında bulunan kafir olur.” hadisi fehvasınca söylediklerinizi yeniden tahlil edin. İşte o zaman küfür yaftasının kime münasip olduğunu doğru bir şekilde idrak etme imkanı bulacaksınız.</p>
<p>Hz. Ömer’i küfürle itham babında İstidlal ettiğiniz ayet, Efendimiz’in (s.a.v.) Peygamber kimliğiyle söyleyip, yaptıklarıyla alakalıdır. İnsan olmanın gereği olarak yaptıkları bu fasla dahil değildir. Bütün müfessirler bu görüştedir.</p>
<p><strong>Şii</strong>: Bu tadat ettiğiniz meseleler ne ifade eder? Ortada cevap bekleyen azim bir hadise var. Hz. Ömer vahyin tatbikine mani olmuştur.</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Söyledikleriniz hilafı hakikattir. Çünkü Efendimiz’in (s.a.v.) bütün konuşmaları “vahyi” değildir. Eğer öyle olsaydı bir takım tasarrufatına Cenab-ı Hakk’ın müdahalesi yersiz olurdu. Bu durumda Tebük seferine çıkarken özür beyan edip izin isteyen münafıklara olumlu cevap vermesini konu edinen şu ayetteki affın bir anlamı kalmazdı: “Allah seni affetti. Fakat doğru söyleyenler sana belli olup, sen yalancıları bilinceye kadar onlara niçin izin verdin?”[63]</p>
<p><strong>Şii</strong>: Hz. Ömer’in tavrı ve onu yorumlamadaki mütalaanız Allah Rasülü’nün (s.a.v.) hayatında sehvin mümkün olduğuna işaret ediyor. Bu durumda İslam zarfı içinde hataların mevcudiyetini iddia edenlere fırsat vermiş oluyorsunuz.</p>
<p><strong>Sünni</strong>: Sehiv ve unutma Allah Rasülü (s.a.v.) için caizdir. Hatta olmuştur da. Bir defasında dört rekatlı namazın ikinci rekatında selam verdi. Zülyedeyn; “Ya Rasülellah (s.a.v.) namaz mı kısaldı yoksa son iki rekatı mı unuttunuz.” diye sordu. Zülyedeyn’in söylediği hazirun tarafından da doğrulanınca Allah Rasülü (s.a.v.) kalkıp iki rekat daha kıldı.</p>
<p>Beşeriyetin bir gereği olarak sıhhatli halinde Allah Rasülunden (s.a.v.) sehiv ve nisyanın sadır olması caiz olduğuna göre ölüm hastalığında hiçbir kasıt ve ihtiyar olmadan yine beşeriyetin bir gereği olarak sehvin vaki olması neden caiz olmasın? Böyle bir durumda niçin şer-i hükümlere güven kalksın?[64]</p>
<p>Kaldı ki Cenab-ı Hakk Allah Rasülü’nü (s.a.v.) unutma ve sehve karşı kesin bilgi sahibi yapmış, mutlaka vahiyle gerçeğe muttali kılmıştır. Bu yolla doğru, yanlıştan temyiz edilmiştir. Allah Rasülü’nün (s.a.v.) hata üzerine takriri/tasvibi caiz değildir.</p>
<p>Efendimiz (s.a.v.) neticede bir insandı. Onda da insani özellikler vardı. Bu, örnek alınabilmesi için de en ideal olanıydı. Yanılmasında bile hikmetler saklıydı. Eğer namazda sehiv ya da unutması söz konusu olmasaydı ibadet ederken yanılan ne yapacaktı, bunu nereden ve nasıl öğrenecekti? Beşeriyete onların içinden bir Rasül (s.a.v.) gönderildi, bir çok özelliği onlarla ayniyet arz eden bir Rasül (s.a.v.) … Fakat İslam’la alakalı beşeri özellikleri sehiv halinde mutlaka vahiyle tashih edilmiş bir Rasül (s.a.v.) … Bu yüzden hadiseyle bağlantı kurup şer’i hükümlerin güvenini tartışmak “kıyas-ı me’al farık”tır.</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Ashaba hüsn-ü zan göstermek imani bir zorunluluktur. Çünkü Allah Rasülü (s.a.v.) Onları sevmeyi kendini sevmeye, onlara buğzetmeyi de kendine olan nefrete bağlamıştır. Onlar Peygamberlerden sonra insanlık tarihinin en hayırlı kuşağıdır. Hz. Ömer de o hayırlı kuşağın en büyüklerindendir. Öyle ki Fahri Kainat Efendimiz (s.a.v.) O’nun için (önceden de nakledildiği gibi) buyurdu ki, “Eğer benden sonra peygamber olsaydı muhakkak ki O, Ömer b. Hattap olurdu.”[65]</p>
<p>Kırtas hadisesinin arka planında Hz. Ömer’in halife olma sevdası vardır, iddianız Onun şu sözü karşısında ne kadar anlamsız durmaktadır; “Eğer halifeliği satın alacak birisini bulsam şüphesiz onu bir dirheme satarım.”[66]</p>
<p><strong>NETİCE</strong></p>
<p>Hz. Osman, Aişe, Muaviye ve onların içinde yer aldığı hadiseler… Bunları da konuştuk. Ne ki müdafaanın bu bölümleri yerin azizliğine uğradı. Bizde saklı olan malumatı ileride, kitap çapında yapılacak bir çalışmaya havale edelim.</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p>Kur’an sahabenin birbirine bakışını anlatırken, merhamette son derece hasbi olduklarını ifade ediyor.[67] Bize düşen de Kur’an’ı, hareket noktası kabul etmektir. Aralarındaki savaşlara gelince; İmam Şafi’nin şu sözü takınılması gereken tavrı ne güzel özetliyor: “O bir kandı. Allah ondan yana ellerimizi temiz tuttu. Biz de sükut ederek dillerimizi temiz tutalım.”[68]</p>
<p>Ehli Sünnet’in Ehli Beyti sevdiği kadar Şia da sahabeye muhabbet beslese ortada hiçbir müşkil kalmayacaktır. Maalesef ki bu noktada az da olsa bir mesafe kat edilememiştir. Şia’nın programladığı bazı Sünnilerin de desteklediği “et-Takrib beyne’l-Mezahib” (mezhepleri birbirine yaklaştırma) projesi gerçekte Şia’nın doğrularını kabul ettirme amacına matuf bir çalışmadır. Sünni görünerek Ezher’de okuyan Hintli bir Şiinin yıllar sonra Zahit Kevseri Hazretlerinin huzurunda yaptığı itiraf bu acı gerçeğin belgelerinden sadece biridir: “Şu mavi kubbenin altında Ebu Bekir ve Ömer’in Müslüman olduğuna inanan İmamiye’ye mensup hiçbir Şii yoktur.”[69] (Bunun istisnaları olabilir.)</p>
<p>Aslında bu hususta teberriden yanayız. Mesele ne kadar konuşulursa ümmet arasında ki adavet o kadar derinleşecektir. Bunun bilincindeyiz. Alem-i İslam’ın bu gün vahdete duyduğu ihtiyaç her zamankinden daha ileri derecededir. Bu da aşikar. Fakat mezhepleri birbirine yaklaştırma projesiyle etkisiz hale getirilen nice Sünni Müslüman zamanla sahabeye ta’n eder hale gelmiştir. Bu durum, bir Şii ile yaptığımız münazarayı neşretmeye bizi mecbur etmiştir. Birilerinin bilerek ya da bilmeyerek Şia meddahlığına soyunup ashaba ta’n etmeleri Sünnet ve Cemaat şuuruna sahip müslümanlara yeni bir vazife yüklemiştir. Hakkı tutup kaldırmak birinci ödevimiz olmuştur.</p>
<p>İhsan Şenocak</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>[1] Buhari, Kitabu’l-Cenaiz, 5; Fedail-u Ashabi’n-Nebi, 5; İbn Mace, Sünen, 83; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 220.</p>
<p>[2] Mes’ud b. Ömer b. Abdillah Teftazani, Şerhu’l-Makasıd, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2001, III, 474.</p>
<p>[3] Seyyid Şerif Ali Muhammed Cürcani, Şerhu’l-Mevakif, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1998, VIII, 378.</p>
<p>[4] Bkz. Teftazani, a.g.e., III, 495.</p>
<p>[5] Kur’an, Maide (5): 55.</p>
<p>[6] Kur’an Maide (5): 51.</p>
<p>[7] Kur’an, Maide (5): 57.</p>
<p>[8] Ayrıntı için bkz. Fahruddin Muhammed b. Ömer Razi, et-Tefsiru’l-Kebîr, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1990,XII, 24-25; Teftazani, a.g.e., III, s.501-503.</p>
<p>[9] Bkz. Buhari, Menakib, 1; Tirmizi, Tefsir-u Suret-i 42, 1; Ahmed, Müsned, I, 286.</p>
<p>[10] Kur’an, Tevbe (9):40.</p>
<p>[11] Tirmizi Sünen, V, 619 , Ahmed, Müsned, IV, s.154; Şihabuddin Ebû’l-Fadl Ahmed b. Ali İbn Hacer Askalani, Fethu’l-Bâri bi Şerh-i Sahihi’l-Buhâri, Daru İhyai’t-Türasi’l-Arabi, Beyrut, 1988, VII, 51.</p>
<p>[12] Tirmizi, Menakib, 5; İbn Mace, Sünen (Mukaddime), 11.</p>
<p>[13] Kur’an, Tevbe (9):71.</p>
<p>[14] Tirmizi, Menakib, 5; İbn Mace, Sünen (Mukaddime), 11.</p>
<p>[15] Buhari, Fedail-u Ashabi’n-Nebi, 9; Tirmizi Menakib, 20; İbn Mace, Mukaddime, 11; Ahmed, Müsned, I, 170.</p>
<p>[16] Muhyiddin Ebû Zekeriyya Yahya b. Şeref Nevevi, Şerh-u Sahih-i Müslim, (tah. M.Fuad Abdulbaki), Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1995, I, 195; İsmail b. Muhammed b. Abdilhadi Aclûni, Keşfu’l-Hafâ ve Müzilu’l-İlbas amma İştehere mine’l-Ehâdisi ala Elsineti’n-Nâs, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1997, II, 550.</p>
<p>[17] Muhammed Rıza, Muhammed Rasülullah, Beyrut, ty., s. 418.</p>
<p>[18] Buhari, 62/Kitab-u Fedaili’s-Sahabe, 5; Müslim, 44/Kitab-u Fedaili’s-Sahabe, 54; Tirmizi, Sünen, 50/Kitabu’l-Menakib, 58.</p>
<p>[19] Buhari ,Sahih, II, 932 ; Müslim, Sahih, IV,1962; Tirmizi, Sünen, IV, 549; İbn Mace, Sünen, II,791.</p>
<p>[20] Celaluddin Suyuti, Tarihu’l-Hulefa, Daru’l-Marife, Beyrut, 1996, s.40.</p>
<p>[21] Suyuti, a.g.e., s. 70.</p>
<p>[22] Buhari, Sahih, IV, 225, IX, 92-93.</p>
<p>[23] Tirmizi, Sünen, V, 672; Hakim, Müstedrek, III,79-80.</p>
<p>[24] Hakim, Müstedrek, III, 82.</p>
<p>[25] Müslim’in rivayet ettiği hadis için bkz. Teftazani, a.g.e., III, 495.</p>
<p>[26] Müslim, Sahih, V, 313.</p>
<p>[27] Suyuti, a.g.e., s. 6.</p>
<p>[28] Kur’an, Haşr (28): 8.</p>
<p>[29] Şihabuddin Ahmed b. Hacer Mekki, el-Hayratu’l-Hisan, Beyrut, ty., s. 33.</p>
<p>[30] Tirmizi, a.g.e., s.48/Kitab-u Tefsiri’l-Kur’an, 1, (IV, 439-440, H.no: 2959-2960).</p>
<p>[31] Suyuti, a.g.e., s.59.</p>
<p>[32] Kur’an, Maide (5): 54.</p>
<p>[33] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Muhtasar-u Tefsir-i İbn Kesir, Daru’l-Kurani’l-Kerim, Beyrut, 1399, I, 527.</p>
<p>[34] Suyuti, a.g.e., s. 61.</p>
<p>[35] Kur’an, Fetih (48): 16.</p>
<p>[36] Görüşlerin tahlili için bkz. Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed Kurtubi, el-Cami’u li Ahkâmi’l-Kur’an, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2000, XVI, 180.</p>
<p>[37] Suyuti, a.g.e., s.62.</p>
<p>[38] Kur’an, Nisa (4): 11.</p>
<p>[39] S.</p>
<p>[40] İbn Kesir, a.g.e., I, 13.</p>
<p>[41] Kur’an, Neml (27): 16.</p>
<p>[42] Kurtubi, a.g.e., XIII, 110; İbn Kesir, a.g.e., II, 667.</p>
<p>[43] Cürcani, a.g.e., VIII, 387.</p>
<p>[44] Kur’an, Bakara (2): 282.</p>
<p>[45] Cürcani, a.g.e., VIII, 387.</p>
<p>[46] Ebu Davud, Sünen, III, 141, H. No :2967, Beyhaki, Sünen, VII, 59, H. No:13148.</p>
<p>[47] Buhari’nin rivayet ettiği hadis için bkz. Teftazani, a.g.e., VIII, 388.</p>
<p>[48] Bkz. Buhari, İlim, 39; Cihad, 176; Cizye, 6; Megazi, 83; İ’tisam; 26; Müslim; Vasiyyet, 20-33; Hadisin mealindeki tasarruflar için bkz. Ebu’l-Fadl Şihabuddin Ahmed b. Hacer Askalani, Fethu’l-Bari Şerh-u Sahihi’l-Buhari, Beyrut, 1988, I, 168-169; Bedruddin Ebu Muhammed Ahmed Ayni, Umdetu’l-Kari Şerh-u Sahihi’l-Buhari,Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 2001, II, 255-259.</p>
<p>[49] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 222, H. No: 1935.</p>
<p>[50] Müslim, Sahih, I,313, H. No: 418.</p>
<p>[51] Kur’an, Al-i İmran (3): 159.</p>
<p>[52] Bkz. Ahmed Faruk Serhendi İmam-ı Rabbani, el-Mektubat, Fazilet Neşriyat, İstanbul, ty., II, 227.</p>
<p>[53] İlgili ayetler için bkz. En’am,(6) 38; Nahl (11) 89.</p>
<p>[54] Kur’an, Maide (5): 99.</p>
<p>[55] Kur’an, Bakara (2): 30.</p>
<p>[56] Kur’an, Al-i İmran (3): 40.</p>
<p>[57] Kur’an, Meryem (19): 20.</p>
<p>[58] Bkz. İmam Rabbani, a.g.e., II, 230.</p>
<p>[59] Kur’an, Necm (53): 3-4.</p>
<p>[60] Kur’an, Maide (5): 44.</p>
<p>[61] Begavi’nin Mealimu’t-Tenzil’inden naklen bkz. İmam-ı Rabbani, a.g.e., II, 229.</p>
<p>[62] Celaluddin Suyuti, Lübabu’n-Nukul fi Esbabi’n-Nüzül, Daru’l-Marife, Beyrut, 1997, s. 145.</p>
<p>[63] Kur’an, Tevbe (9): 43.</p>
<p>[64] İmam Rabbani, a.g.e., II, 228.</p>
<p>[65] Tirmizi, Sünen, V, 619; Ahmed, Müsned, IV, 154 , İbn Hacer, Fethu’l Bari, VII, 51.</p>
<p>[66] İmam Rabbani, a.g.e., II, 232.</p>
<p>[67] Kur’an, Fetih (48) 29.</p>
<p>[68] Cürcani, a.g.e. VIII, 380.</p>
<p>[69] Muhammed Zahid Kevseri, Makalatu’l-Kevseri, el-Mektebetu’t-Tevfikiyye, Kahire, ty., s. 128.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahabe-mudafaasi-ihsan-senocak/">Sahabe Müdafaası – İhsan Şenocak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sahabe-mudafaasi-ihsan-senocak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
