<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kırk Ambar | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kirk-ambar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 18 Jan 2018 12:20:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kırk Ambar | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Avrupalılaşmak Mı, Avrupalılaştırılmak Mı?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/avrupalilasmak-mi-avrupalilastirilmak-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/avrupalilasmak-mi-avrupalilastirilmak-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Jun 2015 09:13:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupalılaşmak Mı]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupalılaşmak Mı Avrupalılaştırılmak Mı?]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupalılaştırılmak Mı?]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Kırk Ambar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1454</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batı dillerinde karşılığı olmayan bir mefhum: Çağdaşlaşmak; cı­vık, korkak, murdar&#8230; Bu habis kelimeyi, lugat hâzinemizden tardetmedikçe, düşünce selâmetine ulaşamayız. Gerçi Avrupa da şuurumuzu bulandırmak için, nice lâfızlar icad etmiş. Ama hiç bir emperya­lizm, çağı tek başına temsil etmek gibi abes bir iddiaya kalkışmamıştır. Hıristiyan dünyanın son keşfi, «azgelişmişlik». Asırlık hezimetlerin öcünü almak için uydurulmuşa benzeyen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/avrupalilasmak-mi-avrupalilastirilmak-mi/">Avrupalılaşmak Mı, Avrupalılaştırılmak Mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/avrupalilasmak-mi-avrupalilastirilmak-mi/avrupali-250x250/" rel="attachment wp-att-16247"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16247" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/avrupali-250x250.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/avrupali-250x250.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/avrupali-250x250-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></p>
<p>Batı dillerinde karşılığı olmayan bir mefhum: Çağdaşlaşmak; cı­vık, korkak, murdar&#8230; Bu habis kelimeyi, lugat hâzinemizden tardetmedikçe, düşünce selâmetine ulaşamayız. Gerçi Avrupa da şuurumuzu bulandırmak için, nice lâfızlar icad etmiş. Ama hiç bir emperya­lizm, çağı tek başına temsil etmek gibi abes bir iddiaya kalkışmamıştır. Hıristiyan dünyanın son keşfi, «azgelişmişlik». Asırlık hezimetlerin öcünü almak için uydurulmuşa benzeyen bu sefil kelime müstağriplerimiz tarafından hararetle benimsendi. Ne de azgelişmiş, niçin azgeliş­miş, kime göre azgelişmiş?</p>
<p>Tarih sahnesine çıkan büyük medeniyet­ler birbirine eşit değerdedir. İslâm &#8211; Türk medeniyeti, bu medeniyet­ler içinde en parlak, en uzun ömürlü, en zinde medeniyetlerden biri­dir. Medeniyetin tek ölçüsü vardır: insana verdiği değer.</p>
<p>Türk &#8211; İslâm dünya görüşünde, insan, Tanrı’nın bir nusha-yı suğra’sıdır. Tabiatın dışında imtiyazlı bir yeri vardır. Bu itibarla mukad­destir. Türk &#8211; İslâm dünya görüşü, insan haysiyetine büyük değer ve­ren, bu haysiyeti inancın ve düşüncenin bütün belirtilerinde görme­sini bilen bir idrâktir. Vazgeçilmez icâbları adalet, eşitlik, hürriyet ve müsâmahadır. Türk &#8211; İslâm medeniyeti bu idealleri gerçekleştirdik­ten sonra, her medeniyet için mukadder olan bir çöküş ve çözülüş merhalesine ulaşmıştır. Zaten doğunun ve batının bütün büyük târih felsefecileri medeniyetin, kavimlerin târihinde böyle çıkış ve iniş mer­haleleri olduğunu kabul ederler. Demek ki, bizim için bir geri kalmış­lık söz konusu değildir.</p>
<p>Zirveye vardıktan sonra yükselecek başka ir­tifalar olmadığı için, yürüyüşe devam etmek, ister istemez alçalmaktı. Batı’nın abeslerine îtibar etmek bu alçalışı büsbütün hızlandırdı. Rodinson, çağdaş, dünyayı, sanayileşmiş &#8211; sanayileşmemiş diye ikiye ayırıyor. Daha aydınlık, yâni daha ilmî bir sınıflandırış. Değer yargı­sı belirtmiyor; sanayileşmek iyi de olabilir, kötü de. Daha doğrusu sayısız mahzurları olan bir mecbûriyet-i elîme. Azgelişmiş yalanı, sö­mürgecilerin kendilerine vesâyet hakkı hazırlamak için uydurdukları bir mahkûmiyet kararı. Ah bu Avrupa!</p>
<p>İngilizler dünyanın en büyük medeniyetlerinden birini yok ederler; Hind’de kasırga gibi eser, tez­gâhlan söker, mâbed taşlarını müzelere aktarır, insanlığın yüzünü kı­zartacak zulümler icâd ederler. Bu habâsetler insansever Marx&#8217;a lâ­tifeler ilhâm eder: “Doğuda içtimâi değişiklikler ancak Avrupa&#8217;nın is­tilâsı sayesinde gerçekleşebilir&#8230; aferin İngilizlere, istikbâlin büyük Hindistan’ını yaratmak, yâni Hind&#8217;i çağdaş medeniyete ulaştırmak için bu sıkıntılara katlandılar” der. “Sanayi bakımından gelişmiş ülke, azgelişmiş ülkeye geleceğin imajını sunar sâdece”.</p>
<p>Marx bu sözü niçin söylemiş, anlatalım: İngiltere’de kapitalizm ge­lişmiş. Sanayi inkılâbı ihtişam ve sefâletiyle ferman fermâ; Almanya ise milli birliğini bile kuramamış henüz. Sanayi alanında ise geri mi geri. Yazar Alman okuyucusunun dikkatini çekmek istiyor konuya. Sa­na anlattığım, kendi hikâyendir, diyor. Çünkü her toplum aynı merha­lelerden geçecektir. Yarın sen de İngiltere gibi olacaksın. Bu hüküm çağdaş düşünceye Vico’nun armağanı, Vico’nun ve Auguste Comte’un: Her ülkenin târihi ayrı istasyonlardan geçmek zorunda.</p>
<p>Cemil Meriç, Kırk Ambar, s.263-264.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/avrupalilasmak-mi-avrupalilastirilmak-mi/">Avrupalılaşmak Mı, Avrupalılaştırılmak Mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/avrupalilasmak-mi-avrupalilastirilmak-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ezeli Sır: Kader</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ezeli-sir-kader/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ezeli-sir-kader/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Jun 2014 09:22:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[Cüz-i İrade]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Ezeli Sır: Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kırk Ambar]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi]]></category>
		<category><![CDATA[Said Nursi ve Kader]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1457</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kâmus der ki kader lûgatte, ölçme, tahmin, ölçerek takdir ederek tâyin; kelâmda Allah’ın iradelerini icrâdan yâni kazâdan evvel takdir etmesi, ölçmesi mânasındadır. Kader ezelden ebede kadar câri ahval ve hâdisatta hâkim olan küllî ilâhi hükümdür. Kader, ölçüp biçip hü­küm vermek; kaza ise, bu hükmü infâz etmek yâni ezelde verilen hükmü ademden fiil hâline getirmektir. İslâm’da [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ezeli-sir-kader/">Ezeli Sır: Kader</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ezeli-sir-kader/bediuzzaman-said-nursi-2/" rel="attachment wp-att-16231"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-16231" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/bediuzzaman-said-nursi-1.jpg" alt="" width="427" height="284" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/bediuzzaman-said-nursi-1.jpg 520w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/bediuzzaman-said-nursi-1-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/bediuzzaman-said-nursi-1-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/bediuzzaman-said-nursi-1-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/bediuzzaman-said-nursi-1-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/bediuzzaman-said-nursi-1-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/bediuzzaman-said-nursi-1-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/bediuzzaman-said-nursi-1-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 427px) 100vw, 427px" /></a></p>
<p>Kâmus der ki kader lûgatte, ölçme, tahmin, ölçerek takdir ederek tâyin; kelâmda Allah’ın iradelerini icrâdan yâni kazâdan evvel takdir etmesi, ölçmesi mânasındadır. Kader ezelden ebede kadar câri ahval ve hâdisatta hâkim olan küllî ilâhi hükümdür. Kader, ölçüp biçip hü­küm vermek; kaza ise, bu hükmü infâz etmek yâni ezelde verilen hükmü ademden fiil hâline getirmektir. İslâm’da her şeyin takdîr-i ilâhı ile yani kadere tevfikan vücuda geldiğine inanmak şarttır. Cebriye mezhebi, bütün fiil ve hâdiselerin ezeldeki takdir üzre vukua geldiğine inanır. Ona göre, irâde-i cüz’iye bir vehimden ibaret. (Batı dillerin­de, fatalizm.)</p>
<p>Bu karanlık mefhuma yeni bir aydınlık getirmek kimin haddi? Said Nursî İslâm irfanının, cihanşumûl hakikatlerini küçük bir risalede toplamış. Dinleyelim: (Kader Risalesi, 26. söz.)</p>
<p>«Kader ve cüz-i ihtiyarî imâna taalluk eder, ilim ve nazariyeye de­ğil. Kader, nefsi, gururdan; cüz-i ihtiyari, adem-i mesuliyetten kurtar­mak içindir. Kader inancı, avam için bir melce, «ye’sin ve hüznün ilâ­cı.» Kur’an, insanı, seyyiatından mes’ul tutar. Çünkü seyyiatı isteyen kendisi. Ama insan hasenatıyla da iftihar etmemeli. Çünkü hasenat, kudret-i ilâhiyenin eseridir. Demek ki seyyiatı isteyen nefs-i insânîdir. Ya istidâd ile, ya ihtiyâr ile. (Ne var ki seyyiatı yaratan da Hak.) Keşb-i şer, şerdir, halk-i şer, şer değildir. Tembelliği yüzünden yağmurdan zarar gören insan: «Yağmur rahmet değildir» diyemez.</p>
<p>Halk ve icadda şerr-i cüz’î ile beraber hayr-ı kesîr vardır. Şerr-i cüz’î için hayr-ı kesîri terketmek, şerr-i kesîr olur. İcâd-ı İlâhîde şer ve çirkinlik yoktur. Şer, kulun kisbine ve istidadına aittir. İnsan kanun-u ilâhiyeye nüfuz edemez, zâhire takılır. Tam bir acz içindedir. Acaba Kur’an küfür ve isyana neden bu kadar ehemmiyet vermiş? Şun­dan: küfür, isyan ve seyyie, tahriptir, ademdir. Bir tek emr-i itibari, bü­yük tahribata yol açabilir. Dümencinin ufak bir yanlışı koca bir gemiyi batırabilir.</p>
<p>Kader ile cüz-i ihtiyâri uzlaşabilir mi? Evet. Şöyle ki:</p>
<p><strong>1 —</strong> Cenab-ı Hak, Âdil-i Mutlaktır, insanın cüz-i ihtiyârisi olmasa sevap ve ikab da olamaz. Gerçi kader ve cüz-i ihtiyârinin hakiki mahi­yetini bilmiyoruz. Ama bilgisizliğimiz olmadıklarına delalet etmez.</p>
<p><strong>2 —</strong> Mevcûdâtın mahiyetini bilmek ayrı, vücudunu bilmek ayrı. Herkes kendi içinde bir ihtiyârın varlığını duyar.</p>
<p><strong>3 —</strong> Kader, ihtiyâri te’yid eder. Çünkü kader, ilm-i İlâhinin bir nev’idir. İlm-î İlâhî ihtiyarımıza taalluk etmiş, öyle ise, ihtiyâri te’yid ediyor, iptal etmiyor.</p>
<p><strong>4 —</strong> Kader, bilgidir. Bilgi ise, bilinen’e bağlı. Zaman sonsuz bir bü­tün: hem mâzi, hem hâl, hem istikbâl, Dâire-i mümkinât içinde uzanıp gider. Kader, ilm-i ezelîdendir, İlm-i ezelî, ezelden ebede her şeyi ku­caklar; olmuş ve olacak. Biz de muhakemelerimizle onun dışında kala­mayız.</p>
<p><strong>5 —</strong> Kadere göre, müsebbebler sebeblere bağlıdır. Meselâ falan adam filan zamanda ölecekti. Çünkü kader ölenin o tüfekle ölmesini ta­yin etmişti. Cüz-i ihtiyariyle tüfek atan adamın kabahati yok diyeme­yiz. Cebriye fırkası, sebebe ayrı müsebbebe ayrı bir kader tasavvur eder, Mu’tezile ise, kaderi inkâr eder. Kısaca, ehl-i sünnet için, silâh atılmamış olsa adam belki ölür belki ölmezdi. Cebriye için, silâh atılsa da atılmasa da adam ölürdü. Mu’tezile için, silâh atılmasa adam ölme­yecekti.</p>
<p><strong>6 —</strong> Cüz-i ihtiyârînin temeli: meyelân. Mâturîdi’ye göre, meyelân bir emr-i itibarîdir. Kula verilebilir. Eş’âri için, zaten mevcuttur; emr-i itibârı olan, o meyelâna tasarruftur. Öyle ise, o tasarruf o meyelân bir emr-i nısbîdir. Muhakkak bir vücud-u hârîcîsi yoktur. Emr-i itibârî, illet-i tâmme istemez. İllet-i tâmme olması için lü­zum, zaruret, vücup&#8230; şart. Demek ki illet-i tâmme olsaydı, ihtiyâr da ortadan kalkardı. Emr-i itibârlnin sübut bulması için &#8211; hiç değilse &#8211; bir rüçhaniyete ihtiyaç var. Meyelânı dizginlemek kaabildir. Kur’an «şu şerdir, yapma» diye emrediyorsa, kul meyelâmnı susturabilir.</p>
<p><strong>7 —</strong> Demek ki irade-i cüz’iyye zayıftır, bir emr-i itibârîdir. Fakat Cenab-ı Hak, o cüz’î iradeyi irade-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı âdî yapmıştır. Yâni demiştir ki: «Ey kulum! İhtiyârınla hangi yolu istersen seni o yola götürürüm. Öyle ise mesuliyet sana aittir.»</p>
<p>«Duâ ve tevekkül, meyelân-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi; istiğfar ve tevbe dahi, meyelân-ı şerri keser, tecavüzatını kırar.»</p>
<p>Yazı şu ezelî hükümle tuğralanıyor: «Kadere îman, îmanın erkânındandır. Kısaca, hayat-ı insâniye bütün teferruatıyle kaderin mikya­sı ile çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor.»</p>
<p>Üstâd şimşek pırıltıları ile aydınlanan bu karanlık bölgelerde bü­yük bir güvenle dolaşıyor. Üslûb kesîf ve izahlar inandırıcı. Asırları ku­caklayan bir tefekkürün çağdaş idrâke seslenişi, yaralanan bir idrâke, yabancılaşmış bir idrâke. İrfanımızın madde-i asliyesi olan bu fikirle­ri ne kadar anlıyabiliyoruz? Heyhat; ne meselenin kendisine âşinâyız ne mefhumlara.</p>
<p>Cemil Meriç, Kırk Ambar, s. 417-419.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ezeli-sir-kader/">Ezeli Sır: Kader</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ezeli-sir-kader/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kaypak Bîr Mefhum: Orta-Doğu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kaypak-bir-mefhum-orta-dogu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kaypak-bir-mefhum-orta-dogu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Jun 2014 09:20:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Kırk Ambar]]></category>
		<category><![CDATA[Kaypak Bîr Mefhum: Orta-Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[Orta-Doğu]]></category>
		<category><![CDATA[Orta-Doğu Kavramı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1460</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bütün rüyaların kanatlandığı ülke, bütün rüyaların ve kâbusla­rın&#8230; Müphemin ve meçhulün vatanı&#8230; Kin, öfke, hayal kırıklığı ve sonsuz ümidler: Doğu, duyguların aksettiği perde. Kâh yakın, kâh uzak&#8230; Bazan Afrika, bazan Okyanusya, bazan İspanya veya Rusya&#8230; Arzı iki bloka bölen ilk topluluk: Roma&#8230; Kendi dünyasını hudut­ları belirsiz bir Asya’dan ayırmak istemiş. Sonra, gururun, bağnaz­lığın veya bilgisizliğin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kaypak-bir-mefhum-orta-dogu/">Kaypak Bîr Mefhum: Orta-Doğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kaypak-bir-mefhum-orta-dogu/a429ortadoguharita_jpg_2016_22_9_7ba34ea9-423c-4131-9d1f-700cf8fab1a4/" rel="attachment wp-att-19889"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19889" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/a429ortadoguharita_jpg_2016_22_9_7ba34ea9-423c-4131-9d1f-700cf8fab1a4.jpg" alt="" width="400" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/a429ortadoguharita_jpg_2016_22_9_7ba34ea9-423c-4131-9d1f-700cf8fab1a4.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/a429ortadoguharita_jpg_2016_22_9_7ba34ea9-423c-4131-9d1f-700cf8fab1a4-300x188.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></p>
<p>Bütün rüyaların kanatlandığı ülke, bütün rüyaların ve kâbusla­rın&#8230; Müphemin ve meçhulün vatanı&#8230; Kin, öfke, hayal kırıklığı ve sonsuz ümidler: Doğu, duyguların aksettiği perde. Kâh yakın, kâh uzak&#8230; Bazan Afrika, bazan Okyanusya, bazan İspanya veya Rusya&#8230;</p>
<p>Arzı iki bloka bölen ilk topluluk: Roma&#8230; Kendi dünyasını hudut­ları belirsiz bir Asya’dan ayırmak istemiş. Sonra, gururun, bağnaz­lığın veya bilgisizliğin kıt’alar arasına diktiği bu hayalet &#8211; duvar Batı’nın çıkarlarına göre yer değiştirmiş boyuna&#8230; Haritanın bir sağı­na, bir soluna, bir yukarısına, bir aşağısına itilmiş&#8230; Yuvarlak bir dünyada ne mânâsı var bu kelimenin?</p>
<p>Avrupa, kâinatın merkezi saymış kendini ve abeslerini Asya ile Afrika’ya da kabul ettirmiş. Parsellere ayrılmış meçhul: Ortadoğu, Yakındoğu, Uzakdoğu&#8230;</p>
<p>Bu nevzuhur kelimeler, dilimizi geç fethetmiş. Cevdet Paşa, Do­ğu &#8211; Batı kutuplaşmasından habersiz. Ziya Paşa için de dünya, ikiye ayrılmış küfür diyan ile mülk-ü îslâm.</p>
<p><strong>Kâmuslar Ne Diyor?</strong></p>
<p>Ortadoğu, parsellere ayrılan meçhûlun bize tahsis edilen bölge­si. Kaypak bir mefhum, ortanın solu gibi.</p>
<p>Ne zaman doğmuş, niçin doğmuş, hudutları ne? Rivâyetler muh­telif. Batı’nın en ciddî ansiklopedisi (Britannica, 1970 baskısı), şöyle yazıyor:</p>
<p>«Bugünkü mânâda, Akdeniz’in doğu ucundaki ülkeleri belirtmek için II. Dünya Savaşından beri kullanılmaktadır: Türkiye, Yunanis­tan, İran; daha sonra da Kuzey Afrika’nın büyük bir kısmı. Eskiden bu bölgenin merkezî kısmına —ilk modern coğrafyacılar tarafından— YAKINDOĞU ismi verilmişti. Avrupalı olan coğrafyacılar, kolaylık olsun diye doğuyu Avrupa’ya olan yakınlık veya uzaklığına göre üç bölgeye ayırmışlardı: Yakındoğu, Ortadoğu, Uzakdoğu. Kendini dün­yanın merkezi sayan bir görüş belirtmesine rağmen faydaları olan bir adlandırışdı bu. Ortadoğu, Dicle ve Fırat vâdilerinde yahut İran’ın batı sınırlarında başlıyor, Burma ve Seylan’a kadar uzanıyordu. Uzakdoğu tâbiri —daha sonra Güney Asya adı verilen bölgenin bü­yük bir kısmını kucaklamakla beraber— önceleri Çin ve Japonya için kullanılıyordu.</p>
<p>Britannica’ya göre, Ortadoğu’nun bugünkü kullanılışı «II. Dünya Savaşı’nı beklemek üzere Mısır’da bulundurulan İngiliz askerî birlik­lerine «Ortadoğu» isminin verilmesiyle başlar.» «Savaş sırasında, bu yeni ve hatalı mânâ umumileşir! Savaştan sonra da aynı kullanılış devam eder. Gerek Amerikan, gerek İngiliz coğrafya cemiyetleri, şiddetle karşı çıkarlar, ama kelimenin yeni mânâsı kendini herkese kabul ettirir. Ortadoğu’yu bir bütün olarak göz önüne getirmek güç. Bütün, tecânüs belirtir. Oysa, Ortadoğu mefhumu, potansiyel bütün­lüğe Avrupa veya Lâtin Amerika gibi benzer mefhumlardan daha az sahip. Sun’i bir mefhum bu; bölgede belli bir siyaset tatbikine karar veren devletler tarafından uydurulmuş.</p>
<p>Ortadoğu, II. Dünya Savaşında şu devletden ibâretti: Türkiye, Yu­nanistan, Kıbrıs, Suriye, Lübnan, Irak, İran, Filistin (şimdiki İsrail), Ürdün, Birleşik Arap Cumhuriyeti (Mısır), Sudan, Libya ve doğrudan doğruya Arabistanın çeşitli devletleri: Suudi Arabistan, Küveyt, Yemen, Muskat, Umman, Bahreyn vs.. Daha sonraki hâdiseler, bu târife giren ülkelerin sayısını arttırır. Eskiden Fransa’ya bağlı olan Tunus, Ceza­yir, Fas gibi bazı ülkeler, his ve siyaset bakımından diğer Arap dev­letleriyle yakın münasebet kurmuşlardır. Devlet adamları, -coğrafî, kültürel ve dinî âmiller yüzünden- Afganistan ve Pakistan’ı da Orta­doğu ile birlikte düşünmek zorunda kalırlar.</p>
<p>Yunanistan’ın Ortadoğu tarifine ithali, ilk bakışta münâsebetsiz görünebilir. Ama unutulmasın ki, Orta Şark mes’elesi —modern şek­liyle— ilk defa olarak, Yunanlılar istiklâllerini elde etmek için Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ayaklandıkları zaman (1821) ortaya çı­kar. Eskiden Türkiye &#8211; Yunanistan’la, Akdeniz’in batı ucunda bulu­nan ve ahalisi geniş ölçüde arapça konuşan ülkelere Levant deniyor­du. Gerçi Yunanistan uzun zamandan beri istiklâline kavuşmuş bulunuyor ama, coğrafî vesâir âmiller bu ülkeyi hâlâ Ortadoğu’nun kade­rine ortak etmektedir.</p>
<p>Ortadoğu, kendisine bu adı veren Batı devletleri için, gerçek bir stratejik zaruretler zinciri idi, bazı devlet ve ülkelerle sıkı bir müna­sebet gerektiren bir zincir. Binnetice, siyasî, kültürel ve İktisadî me­seleleri de içine alan ve geniş bir sahayı ilgilendiren askerî anlaşma­lar yapıldı. Merkez hep aynı kaldı; mûhit zaman zaman değişti. Filhakika, merkezde gerçek bir tecânüs unsuru mevcuttu ve hâlâ da mev­cuttur. Nitekim, bütün Arap dünyasını dikkate almadan İsrail’le de ciddî bir münasebet kurulamaz. Ortadoğu petrolünün Arabistan veya İran’da oluşu da aynı ölçüde mühim. Bu bölge, Asya, Avrupa, Afrika gibi üç kıta’ arasında bir köprü teşkil ettiği için, eski çağlardan beri fatihlerin alâkasını çekmiştir.</p>
<p>Modern silâhlardaki büyük inkişaf, dünya stratejisindeki esaslı değişiklik, Ortadoğu’nun bu sahadaki ehemmiyetini azaltmıştır; ama dünyadaki siyasî değerinden hiçbir şey kaybetmemiştir Ortadoğu. Ger­çekten de, siyasî strateji bakımından, komünist dünyanın batısıyla Af­rika kıtası arasında bulunduğu ve Akdeniz’in güney sahillerine hâkim olduğu için, büyük ehemmiyetini halâ korumaktadır. Ortadoğu tâbiri sun’î ve yabancı bir tâbir; ne var ki, sık sık bu mefhumun esas un­surunu belirtmek için kullanılan Arap dünyası tâbiri taallûk ettiği mil­letlerin hayatlarını, çıkarlarım ve duygularını yakından alâkadar eden bir gerçeği ifade eder. Arap devletlerinden biriyle veya birkaçıyla mü­nasebeti olan hükümetler bu noktayı unutmamalıdır. Hiçbir hükümet bunlarla diğer Arap devletleri arasındaki münasebeti dikkate alma­dan, Irak, Ürdün, Mısır veya Cezayir’le yakın bir münasebet kuramaz.»</p>
<p>Son Larousse lügati, Yunanistan’ı almıyor Ortadoğu’ya, Arap dev­letleri üzerinde de fazla durmuyor. Verdiği tarif şu: Doğu Akdeniz kıyısındaki devletlerle (Türkiye, Suriye, Mısır, İsrail, Lübnan), Ara­bistan, Irak ve İran’ı içine alan bütün. Bu ad bazan Libya, Sudan, hat­ta Pakistan ve Hindistan gibi Uzakdoğu’dan önceki bölgeleri de ku­caklar. Kelime çoğunlukla Yakındoğu adıyla belirtilen bütünün bir kıs­mını ifade eder. Yakındoğu’yu da şöyle ifâde ediyor Larousse: «Ak­deniz’in doğu kıyısındaki devletlerle (Suriye, Mısır, Lübnan, İsrail), Ürdün’ün meydana getirdiği bütün. (Bazı yazarlar Yakındoğu’ya Tür­kiye, Balkan devletleri ve Karadeniz kıyısındaki ülkeleri de sokarlar).»</p>
<p>Belli ki, Ortadoğu Fransa’yı eskisi kadar ilgilendirmiyor. Larousse izahlarında oldukça cimri.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şarkiyatçı Lewis</strong></p>
<p>Mefhumun tarihî inkişafını en iyi anlatan kitap, şarkiyatçı Bernard Lewis’in «The Middle East and the West»i, okuyalım: «1902’de doğan bir söz Ortadoğu. Mûcidi, Amerikan deniz tarihçisi Alfred Thayer Mahan. Belirttiği bölge, Arabistan’la Hindistan arasındaki saha; merkezi Basra körfezi&#8230; deniz savaşları göz önünde tutularak düşünülmüş. Bu nevzuhur coğrafya tâbirini önce Times gazetesi kullanır, arkasından İngiliz hükümeti. Bir ara, kendisinden az daha yaşlı olan «Yakındoğu» sözüyle birlikte kullanılır, sonra umumileşir. Yakındoğu da, Ortadoğu da çağ­daş iki kelime, çağdaş ama modern değil. Batı Avrupa’yı, dünyanın mer­kezi sayan bir görüşün kalıntıları. Menşeleri unutulmuş, aksettirdikleri telâkki dar ve metruk&#8230; Fakat her iki tâbir de &#8211; bilhassa Ortadoğu &#8211; dün­yaca makbul.</p>
<p>Bugün adı geçen bölgeyi belirtmek için Ruslar da, Afrikalılar da, Hintliler de aynı kelimeleri kullanıyor. Ortadoğu, birinin güneyine, öte­kinin kuzeyine, üçüncüsünün batısına düşermiş&#8230; ne gam. Daha da garibi, bu tâbirlerin bizzat «Ortadoğu» halkı tarafından da benimsen­miş olmaları. Ortadoğu sözü o kadar beğenildi ki, tatbik edildiği bölge de, kullanılış yerleri de genişledikçe genişledi, önceleri Basra körfezi ile Karadeniz boyunca uzanan geniş bölge için kullanılırken, ekvator Afrika’sını ve Hindistan’dan Atlantik’e kadar uzanan bölgeyi belirtme­ye başladı. Bu kadar eski bir medeniyet bölgesinin &#8211; dünyanın en kadîm medeniyeti &#8211; kendini böyle nevzuhur ve renksiz bir isimle yadedecek ha­le gelmesi dikkate şayan değil mi? Ama bu isimlerin yerini tutacak baş­ka kelimeler bulmaya kalkışınca da büyük zorluklarla karşılaşıyoruz. Filhakika, Hindistan’da Batı’ya göre ayarlanmış Ortadoğu tâbirini kal­dırmak teşebbüsünde bulunulmuş, «Batı Asya» denilmiş bu alana. Bu yeni coğrafi ifadenin Ortadoğu’ya nazaran daha bir biçimi, daha bir kokusu var ama, çok daha isabetli olduğu da söylenemez. Bu bölgeyi Asya adı verilen bir mefhumun Batısı diye belirtmek de, tayin edilme­miş bir mefhumun Ortadoğu’su olarak belirtmek kadar yanıltıcı. Üste­lik, şeklen de olsa, Mısır’ı dışarda bırakan bir tâbir bu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tarihî Yaklaşım</strong></p>
<p>Avrupalılar için, (Yakındoğu ve Ortadoğu) bölgeleri binlerce yıl sadece Doğu idi, klâsik ve kadim Doğu.. Büyük Pers kralı, Yunan top­raklarını istilâ ettiği günlerden, Osmanlı padişahlarının son artçıları bu topraklardan çekildiği günlere kadar, Greko-Romenler’in ve Hıris­tiyan Avrupa’nın rakibi, Doğu, işte Yakındoğu ve Ortadoğu sözlerinin hızla yayılış ve kabul ediliş sebebini bu gerçekte aramak lâzım. Ondokuzuncu asırda, Güneybatı Asya ve Kuzeydoğu Afrika ülkeleri, Avrupa­lılar için Doğu idi sadece, daha büyük bir sarahate lüzum görmüyor­lardı. Coğrafyadaki yerini belirleme, Doğu’nun bileceği işti. Avrupa da­ha geniş ve daha uzak bir Doğu’yla münasebete girişeli beri, daha açık- seçik tâbirlere ihtiyaç duydu. Uzakdoğu, Avrupa hâriciyesini meşgul etmeye başlayınca, daha yakın Doğu için ayrı bir isim bulmak gerekti. Önceleri Yakındoğu tâbiri &#8211; Ondokuzuncu asrın sonlarında &#8211; Türk haki­miyeti altındaki Güneydoğu Avrupa’sı için kullanıyordu. «Yakın», çünkü ne de olsa hıristiyan ve Avrupa: «Doğu» çünkü bir İslâm ve doğu dev­leti olan Osmanlıların idaresinde idi.</p>
<p>Bir ara, «Yakındoğu», doğuya doğru genişler ve bilhassa Amerika­lılar tarafından, Osmanlı İmparatorluğu’nun Asya’da, Afrika’da ve Av­rupa’daki topraklarının büyük bir kısmını belirtmek için kullanılır. İngilizler, Doğu ile daha çok alâkadardılar. «Yakındoğu»nun önce düşü­nüldüğü kadar yakın olmadığım anladılar. Belki de bunun içindir, ki, «Yakındoğu» tâbirini aşağı yukarı kullanmaz oldular. Onun yerini «Or­tadoğu» aldı&#8230; Güneybatı Asyayla, Kuzey Afrika’yı da içine alarak ge­nişleyen bir Ortadoğu. Yeni ortaya çıkmasına ve kucakladığı bölgenin sınırlan kesin olarak belli olmamasına rağmen «Ortadoğu» sözü seciye ve kişiliği üzerinde tereddüd câiz olmayan bir alam göstermektedir: Kendine has ve mahrem kişiliği, keskin coğrafî çizgilerle, uzun ve ün­lü bir tarihle biçimlenen bir alan. Şüphe yok ki, bu bölgenin en göze çarpan coğrafî vasfı: kuraklık. Hemen hemen her tarafında, geniş çöl­ler. Yağışlar seyrek, ormanlar az. Birkaç imtiyazlı bölge bir yana, ta­rım devamlı sulamaya bağlı&#8230;</p>
<p>«Çöl fetihleri» Ortadoğu tarihinde sık sık karşılaştığımız bir tema. Mağmur topraklar, nice akınlara, nice istilâlara, nice göçlere uğramış. Eski çağlarda bu müstevlilerden bazıları Akatlar, Kenanîler Aramiler, Sami ırkındandılar; diğer fatihler, Orta, Kuzey ve Doğu Asya bozkırlarından güneye doğru gelenlerdir. Sami istilâlarının sonuncusu ve Ye­dinci asırda Ortaçağ İslâm medeniyetini başlatan müslüman akınlarının en büyüğü, Arap istilâsıdır. Bozkırlardan gelen istilâların en büyü­ğü ise onüçüncü yüzyıldaki Moğol istilâsı. Bazı tarihçilere göre, bu is­tilâları sona erdirmiş Moğollar. Moğol fetihlerinin âni tesiri şüphesiz büyük olmuş. Ama sonraki tesirleri çok şişirilmiştir.</p>
<p>İslâm medeniyetinin çöküşünden mesul tutulmuş Moğol vahşeti. Yalnız o kadar mı? Onüçüncü yüzyılla ondokuzuncu yüzyıl arasında Or­tadoğu ve Ortadoğu kavimlerinin bütün bozgunları da bu vahşete yükletilmiştir. Romantik veya tarafgir çevreler bir yana, bu görüş terke­dilmiştir bugün. İslâm tarihi hakkında bilgilerin artması, vahşet ve tah­ribata âid yakın tecrübeler, bize Moğolların yaptıkları hasarın &#8211; daha masum bir çağın tarihçilerine göründüğü kadar &#8211; büyük ve devamlı ol­madığım göstermiştir.</p>
<p>Moğollar Arap medeniyetini yıkmadılar; bu medeniyet Moğolların ortaya çıkmasından çok önce çökmeye başlamıştı. Moğollar İslâm me­deniyetini de yıkmadılar. Onların idaresi altında bu medeniyet &#8211; İran- laşmış bir biçimde &#8211; yeniden çiçeklenmiştir. İslâm medeniyeti çökmemiş, Bozkır kavimlerinin gelişiyle yeni bir şekil almıştı. Bozkırlıların Or­tadoğu’ya yaptıkları büyük göçler, onuncu yüzyılda Moğolların fetih­lerinden önce başlamıştı. Bu tarihte Orta Asya’nın Türk kabileleri Jakartları aşmışlar ve batıya doğru fetihlerine başlamışlardı. Bu fetih­ler, son Bozkır fatihlerinden Timurleng’in ölümüyle sona erer (1405).</p>
<p>Dört asır süren bozkırlar istilâsı ve hakimiyeti esnasında Ortado­ğu’da devlet ve hayat şekli baştan başa değişti. Çölden de, bozkırdan da istilâlar olmamıştır. Onyedinci asırda Vahabîler yeni bir din şevki, yeni bir genişleme gayreti ile Suriye ve Irak’ı istilâ ederek atalarının yiğitliklerini taklit etmeye çalıştıkları zaman, çöl hudutlarında durdu­ruldular ve geriye püskürtüldüler. O zamanlar çöküşün son merhale­sinde olan Osmanlı imparatorluğu, kudretli Roma ve Pers İmparator­luklarının başarısızlığa uğradıkları yerde, muzaffer oldu. Aradaki fark, daha büyük kuvvetin daha küçük kuvvete karşı teknik üstünlüğü idi. Bu teknik üstünlük ateşli silâhların ortaya çıkmasıyla başlar ve sürüp gider. Pers ve Bizans orduları düşmanları olan çöl akıncılarıyla onla­rınkinden pek üstün olmayan silâhlarla savaştılar. Osmanlılar ise on­ları tüfekle durdurdu.</p>
<p>Çölün bazı yerlerinde sulamaya elverişli nehirler vardır. Ortado­ğu’nun en mühim ülkeleri, Mısır’la Irak, nehir vadileri. Her iki memle­kette de çok eski çağlardan beri insanlar yaşamıştır; bunlar bölge­nin belki de dünyanın en eski toplulukları. Her ikisinin de ziraate da­yanan ekonomileri var. Bu ekonomiler nehirlerin akar suyundan fay­dalanan, büyük sayıda işçiye, usta teknisyenlere ihtiyaç hissettiren ve merkezi bir idare cihazı tarafından idâre edilen sun’î sulamaya da­yanır. Arazı rejiminin kaderini tâyin eden, güçlü ve merkeziyetçi (hem bürokratik, hem de otokratik) bir idarenin gelişmesine yol açan ve bu idâre biçimine uygun siyasî bir düşünce ve davranış geleneğinin kurul­masını sağlayan, hep aynı ihtiyaç. Mısır’la Irak, binlerce yıl rakip ikti­dar merkezleriydiler. Düşünce ve teşkilât tarzlarıyla komşu ülkelere de­rinden derine tesir eden iki merkez. Medeniyet, önce bu merkezlerde doğdu ve Ortadoğu’ya yayıldı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>O Mâhiler ki</strong></p>
<p>Şâir, «O mâhiler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler» diyor. Ay­dınlarımızda da aynı şuursuzluk. Kaderimizi çizen, Avrupa&#8217;nın siyâsî ihtirasları. Kullandığımız kelimeler onu emellerini dile getiriyor. Ku­lağımıza fısıldanan lafızları, hudut ve şumûllerinden habersiz, tekrar­layıp duruyoruz. Doğu, Orta Çağ keşişleri için, hidâyetten mahrum bir insanlar ülkesiydi. Onsekizinci asır yazarlarına göre, bir rüyâ beldesi. Kapitalizm, bu geniş, bu esrarlı, bu meçhul ülkeyi hudutsuz iştihâlarını doyuracak, kolay fethedilen bir servet kaynağı olarak gör­dü. Devlet-i Aliye çöktükten sonra, râyet-i İslâmın dalgalandığı dünya parsellere ayrıldı. Avrupa, kıtaları ve ülkeleri kendi çıkarlarına gö­re yeniden adlandırdı. Bir nevi vaftiz merâsimiydi bu. Ve biz bay­ram çocukları gibi şâdan, bu yaldızlı isimleri dudaklarımızdan düşür­mez olduk. Tefekkür vuzuhla başlar, kurtuluş şuurla.</p>
<p>Cemil Meriç, Kırk Ambar, s. 282-286.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kaypak-bir-mefhum-orta-dogu/">Kaypak Bîr Mefhum: Orta-Doğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kaypak-bir-mefhum-orta-dogu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kıssadan Hisse</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kissadan-hisse/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kissadan-hisse/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Jun 2014 09:09:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Kırk Ambar]]></category>
		<category><![CDATA[Kıssadan Hisse]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1451</guid>

					<description><![CDATA[<p>Demek ki, Avrupa’nın Asya’yı hâkimiyeti altına almak temâyülü tek kelimede billurlaşır: Avrupalılaşma. Bu emeli gerçekleştirmek için önce silâha baş vurulur. Asya’nın, daha doğrusu İslâm &#8211; Türk’ün mukabil taarruzu haçlı emellerini akâmete uğratınca açık savaşın ye­rini soğuk savaş alır. Emperyalizmler Asya’ya dostça hulûle çalışır­lar. Bunun için her vâsıta meşrû görülür. Yalan, desîse, riyâ&#8230; Kapi­talizm Osmanlı’yı hiç [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kissadan-hisse/">Kıssadan Hisse</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kissadan-hisse/cagdaslasmak-5/" rel="attachment wp-att-16223"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-16223" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/06/cagdaslasmak.jpg" alt="" width="280" height="210" /></a></p>
<p>Demek ki, Avrupa’nın Asya’yı hâkimiyeti altına almak temâyülü tek kelimede billurlaşır: Avrupalılaşma. Bu emeli gerçekleştirmek için önce silâha baş vurulur. Asya’nın, daha doğrusu İslâm &#8211; Türk’ün mukabil taarruzu haçlı emellerini akâmete uğratınca açık savaşın ye­rini soğuk savaş alır. Emperyalizmler Asya’ya dostça hulûle çalışır­lar. Bunun için her vâsıta meşrû görülür. Yalan, desîse, riyâ&#8230; Kapi­talizm Osmanlı’yı hiç bir zaman emellerine râm edemez.</p>
<p>Hıristiyan Batı’nın taktiği çağdan çağa değişir: Sosyalizm, Avrupalılaştırmanın son silâhıdır. Mânevî plânda muzaffer olmaya başlayan bir silâh. Batı’nın teslim alamadığı bir tek kale: İslâmiyet. Yani ikbâl devirlerin­de Şark’ın zaferini ve üstünlüğünü sağlayan, idbâr devirlerinde büs­bütün yok olmasını önleyen mânevî güç. Biz kıt’alar arasında ezelî bir savaş olduğuna inanmıyoruz. Savaş, Avrupalının ruhundadır.</p>
<p>Sınıflar arası savaş, milletler arası savaş, tâbiata karşı savaş. Nizamını bir türlü kuramıyan bu tedirgin ruh, arzı geniş bir salhâneye çevirmiştir ve çevirmektedir. Asya, Avrupalılaşamaz, İslâm hıristiyanlaşamaz. Târih ırmağı yatağını değiştiremez. İnsanlığın fetihlerini, belli bir kıt’anın inhisarında görmek, gafletlerin en büyüğüdür. Biz iki kıt’anın, daha doğrusu kıt’aların cihânşümûl bir teâvün içinde el ele vereceklerine inanmak istiyoruz.</p>
<p>Cemil Meriç, Kırk Ambar, s.273-274.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kissadan-hisse/">Kıssadan Hisse</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kissadan-hisse/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
